Canan Kaftancıoğlu’na 9 yıl 8 ay 20 gün hapis cezası [Eylem Yılmaz]

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu’nun, 5 ayrı suçtan 17 yıla kadar yargılandığı davanın 3. duruşması İstanbul 37. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü. Mahkeme, Kaftancıoğlu’na 5 ayrı suçtan 9 yıl 8 ay 20 gün hapis cezası verdi.

Kaftancıoğlu’na örgüt propogandasından 1 yıl 6 ay, kamu görevlisine alenen hakaretten 1 yıl 6 ay 20 gün, Cumhurbaşkanına hakaretten 1 yıl 16 ay, Türkiye Cumhuriyeti’ni alenen aşağılamaktan 1 yıl 8 ay, halkı kin ve düşmanlığa tahrikten 2 yıl 8 ay hapis cezası verildi.

Cezalara erteleme ve hükmün açıklanmasının geri bırakılması uygulanmadı. Mahkeme erteleme uygulanmamasına gerekçe olarak Kaftancıoğlu’nun tutum ve davranışlarını, pişman olmamasını ve şiir okumasını gösterdi.

’82 MİLYON KAZANDI’

Duruşmada son sözü sorulan Kaftancıoğlu, “Saray vesayeti son bulana, saray vesayetinin cezalandırıcı sopaları yargılanana dek mücadele edeceğim. Biliyorum bahar geldi memleketimize, biz mevsimi başladı. Çünkü o kaybetti, biz kazandık. 82 milyon kazandı” dedi.

İmamoğlu duruşma öncesi yaptığı kısa konuşmada, “Ülkeyi bu tür ortamlarla germenin ya da insanlar arası kutuplaşmayı bir vesile ile hele hele hukuk yoluyla büyütmenin sıkıntısını yaşıyoruz” dedi.

Duruşmanın başlamasıyla katılan Tayyip Erdoğan’ın vekili avukat Ferah Yıldız, mütalaaya katıldıklarını belirterek, “Ayrıca sanığın duruşmadaki hal ve hareketlerinden ötürü iyi hal indirimi uygulanmamasını en üst sınırdan ceza verilmesini talep ediyoruz” dedi.

KAFTANCIOĞLU’NUN SAVUNMASI

Daha sonra savunmasına başlayan Kaftancıoğlu, cumhurbaşkanına hakaret etmediğini ve etmeyeceğini söyledi. Kaftancıoğlu savunmasına şu şekilde devam etti:

“Kim ne derse desin Mustafa Kemal Atatürk’ün oturduğu koltuğa saygısızlık etmek kimsenin hakkı ve haddi değildir. Hiçbir kamu görevlisine alelen hakaret etmedim. Halkı kin ve düşmanlığa tahrik etmedim. Atatürk cumhuriyetinin il başkanı olarak devleti alenen ya da perdeli olarak aşağılamam düşünülemez. Terör örgütü propagandası yapmadım yapmam. TV programında terör örgütü propagandası yaptıysam incelenir ama yok.

Hakikati ortaya çıkarmak için benden çok sizin sorumluluğunuz var. insanlarımızın hukuka güvenmediği bir süreç sadece benim değil 82 milyonun süreci.

Söylediklerimi teşvik ve tahrik olarak algılamak insanları kine sürüklemektir. Cumhurbaşkanına hakaret; kimi zaman bağlarından koparılarak, kimi zaman da söylediklerimin suç olarak algılanması iddia makamı tarafından ifade edilerek gerçeklerden uzaklaşılmıştır. Değil 17 yıl 27 yıl bile ceza verseler yine hakikati söylerim. Sizler de hakikati arayın, ona yaklaştığınızda özgürleştiğinizi hissedeceksiniz. Bu hakikat hepimizi özgürleştirecek. Emin olduğun en temel gerçek özgürlüğü ve yaşamayı bağımsız olarak savunmaktır.

DURUŞMAYA 80 İL BAŞKANI KATILDI

Duruşma öncesinde düzenlenen basın açıklamasına CHP’nin 80 il başkanı, milletvekilleri, muhalefet parti temsilcileri ve çok sayıda seçmen katıldı. Kaftancıoğlu’na destek için gelen seçmenler; “Kadın yılmıyor beyler, uğraşmayın”, “O bizi savundu, biz de onu savunuyoruz”, “Başarıyı cezalandırıyorlar” dövizleriyle “Hak, hukuk, adalet” sloganları attı. İlk konuşmayı yapan CHP Hukuk Politikalarından Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Muharrem Erkek, “Bu dava yalnızca Canan Kaftancıoğlu’nun değil bu dava hepimizin davası” dedi.

Muharrem Erkek şunları söyledi:

“Adaletsizlikleri işleyen pejmürdedir”
“Bu davada Canan Kaftancıoğlu yargılanmıyor yalnızca, bu davada düşünce ve ifade özgürlüğü yargılanıyor. Bu davada demokrasi yargılanıyor. Bu davada İstanbul’un iradesi yargılanıyor. Bu dava yalnızca Canan Kaftancıoğlu’nun değil bu dava hepimizin davası. Biz her zaman onun yanında olacağız.

Değerli adalet savunucuları, bugün ülkemizde  bir siyasi parti genel başkanı huzurunda hâkim savcı kuraları çekiliyor. Bir yargının yürütmenin tahakkümü altında nasıl zor günler geçirdiğini biliyoruz. Biz bugün yargının bağımsız ve tarafsız olmadığını biliyoruz. Biz bugün yargılamayı yapan 37. Ağır Ceza Mahkemesi’nin de bağımsız ve tarafsız olmadığını biliyoruz. Ama şunu asla unutmayacağız; adaletsizlikleri çeken değil, adaletsizlikleri işleyen sefildir, zavallıdır, pejmürdedir.

Bugün, Cumhuriyet gazetesinin çalışanları yazarları, çizerleri cezaevindeyse; bugün Sözcü gazetesinin çalışanları, yazarları yargılanıyorsa, demokratik siyaset yapan insanlar gazeteciler akademisyenler yargılanıyorsa hukuk devleti adalet bitmiş demektir. Ama faturayı milletimiz ödüyor. Ekonomik kriz derinleşiyor. İşsizlik yoksulluk büyüyor. Çükü adaletin olmadığı yerde hiçbir şey olmaz kalkınma da olmaz. Aş iş ekmek de olmaz. Bu adaletsizlikleri işleyenler, bu kumpas davalarını, siyasi davaları yürütenler asıl faturayı milletimize ödetiyor. Biz demokrasi için hak hukuk adalet için her türlü bedeli ödemeye hazırız.”

Muharrem Erkek’in ardından CHP’li 80 il başkanı adına Ankara İl Başkanı Rıfkı Güvener konuştu. Güvener; “Kaftancıoğlu hakkında böyle bir davanın açılmasının en büyük sebebi de İstanbul’da elde edilen siyasî başarıdır. AKP, sandıkta bulamadığı karşılığı, hukuk dışı yollarla aramakta ve demokratik siyasete müdahale etmeye çalışmaktadır. Bugüne kadar görülen iki duruşmada mahkemenin sergilediği tutum demokrasi ve adalet adına utanç vericidir. Hukukun gereği olarak Kaftancıoğlu’nun beraat etmesini bekliyoruz. Bizler, CHP’nin 80 il başkanı olarak, Kaftancıoğlu’nun yanındayız” diye konuştu.

CHP Milletvekili Sezgin Tanrıkulu da Kaftancıoğlu’na açılan davanın hukuki değil tamamen siyasî saiklerle açıldığını belirterek ‘Hem soruşturmanın başlatıldığı tarih, hem davanın açıldığı tarih bunun hukukî kaygılardan daha çok siyasi nedenlerle açıldığını ve sürdürüldüğünü gösteriyor.’ dedi

Tanrıkulu, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun, pazar günü İstanbul’a kayyım konusunda açıklama yapacağına dair sözleri ile ilgili olarak da ‘Şimdi sizden işittim. Sonuçta seçim süreci boyunca İstanbul Belediye Başkanımız iktidar partisinden bu türden tehditlere maruz kaldı. Şimdi de yenisini yapmış. Sonuçta İstanbul halkının iki kere seçtiği belediye başkanıdır. İkinci kez seçildiğinde 814 bin farkla seçilmiştir. Sandıktan çıkan bu sonuca hükümetin saygı göstermesi lazım. Süleyman Soylu’nun da saygı göstermesi lazım’ değerlendirmesi yaptı.

Umut Oran ise Soylu’nun açıklamasını konusunda ‘Maalesef Çağlayan Adliyesi’ne sık sık gelen bir siyasetçi olarak ifade özgürlüğünün, basın özgürlüğünün yargılandığı bir dönemden geçiyoruz. Bu tür kin, nefret, baskı siyaseti demokrasimizi çürütüyor. Bu çok üzüntü verici bir şey. Demokrasimizi güçlendirmemiz gerekiyor. Bu süreçlerin aşılmasını diliyoruz ve bunun için de mücadelemizi sürdürüyoruz.’ ifadelerini kullandı.

Mahkemenin bugün kararını açıklaması ve Canan Kaftancıoğlu’nun da basın açıklaması yapması bekleniyor.

[Eylem Yılmaz] 6.9.2019 [Kronos.News]

Rap konuşuyor: Susmam, susamam! [Gülden Kara]

Türkiye’nin gündemine oturacak iki RAP şarkısı gece saatlerinde aynı anda yayınlandı.

Ankaralı RAP sanatçısı Ezhel, “Olay” isimli son şarkısını yayınlarken başını Şanışer’in çektiği bir grup RAP sanatçısı da “Susamam” adlı şarkıyı Youtube üzerinden paylaştı.

“Olay”da politik mesajlara yer veren Ezhel, şarkının klibinde“Biz kimiz nerden geldik her insan kafa yorar, aslında bütün olay euro lira ve dolar” diyen Ezhel, Türkiye’nin son yıllarda yaşadığı krizleri de işliyor.

Şarkıda geçen “Bende kuruş, sende tomar” sözlerini söylerken, arka planda Cumhurbaşkanlığı Sarayının gözükmesi ise dikkat çekti.


“Susamam” şarkısında ise Şanışer ile birlikte Fuat, Ados, Hayki, Server Uraz, Beta, Tahribad-ı İsyan, Sokrat St, Ozbi, Deniz Tekin, Sehabe, Yeis Sensura, Aspova, Defkhan, Aga B, Mirac, Mert Şenel, Kamufle, kendi tarzlarıyla destek verdi. Müziğin eğlendirmekten veya kalabalıkları hoş tutmaktan ibaret olmadığına; bir şeyleri değiştirebileceğine inanan 20 müzisyen, doğa, adalet, eğitim, kadına şiddet, hayvan hakları gibi birçok konuda susamadıklarını #Susamam adlı projede dile getirdi.

Şarkıda, hashtag’ler halinde, şiddet, kadın cinayetleri, hayvan hakları ve eğitim gibi bir çok politik konuya değinilmesi büyük beğeni topladı.


Şarkının sözleri şöyle:

Günler koşuşturmakla geçip giderken
Neden var olduğunu unuttun
Neden olduğun sorunlarınsa farkında değilsin
Gülmek eğlenmek istiyorsun
Sorunlara çözüm bulmak gibi bir derdin yok
Hayat zaten çok zor
O yüzden müzik seni eğlendirsin
Gerçeklikten uzaklaştırsın istiyorsun
Ama biz müziğin bir şeyler değiştirebileceğine inanıyoruz
Bizimle gel
Başlayalım mı?

[Fuat] (Doğa)
Cengiz Han zamanı akan nehirde
Elini yıkamanın bedeli ölümdü
Göç edip çürüdük
Çöp kusarak üç denize sıçan bi’ hale büründük
Egzoz gazı soluyan
Sağı solu belli olmayan
Mangala gitti maganda!
Orman yanar
Tabiatın gözleri kan ağlar
Kibir yaptı tavan
Fabrika bacası basar
Atom reaktörü, çöpü hasar
“Electro smoke” ile her an atakta
İnsan en büyük parazit
Gezegene bak lan!
Hayvan kadar olamadı beşer
Ortama uyamadı revize eden
Faturasını gelecek nesil öder
Kıyamet şur’da “mal” gibi izle!

[Ados] (Kuraklık)

Abi yapma!
Atma şu izmaritini denize
Geri alamazsın
Gün gelir o pisliğini attığın denize hasret kalırsın, bakamazsın!
Kurak Afrika görüntüleri uzak değil
Çocuğun büyüdüğü yer sulak değil
Çünkü yok ettik gölleri, nehirleri, ırmakları, HEPSİNİ!
Nasıl acımadık?
İnanamıyorum
Elimizde varken hiç değerini bilmedik
Plastikle dolmuş mideleri hayvanların buna hiç mi üzülmedin?
Nette paylaşmaksa yetmez
Bi’ şeyler yapmalı
SUYU KİRLETMEYİN!
Su gibi aziz olsun ülkem
Onun can damarlarına
Bu zehri vermeyin!

[Nakarat: Şanışer]

Gel, gün olur hapsolur bu suçlu cümleler!
Yenilir hiç olurum fark etmezler!
Susma, susamam!
Korkma yanıma gel!

Gel, gün olur hapsolur bu suçlu cümleler!
Yenilir hiç olurum fark etmezler!
Susma
SUSAMAM!

[ Şanışer] (Hukuk)

Ben bi’ beyaz Türk’üm
Yasalarım Anglosakson ama kafam Ortadoğulu
Apolitik büyüdüm, hiç oy vermedim
Kafamı tatile, gezmeye, borca yordum
Adalet öldü, ucu bana dokunana dek sustum ve ortak oldum
Şimdi tweet atmaya bile çekiniyorum
Kendi ülkemin polisinden korkar oldum
Üzgünüm ama senin eserin ülkedeki umutsuz nesil
Senin eserin bu mutsuz kesim ve bu kurşun sesi!
Sebebi nedir bilmeden hapiste çürüyen o suçsuz sefil
Seni, senin eserin, senin eserin bu korkunç resim
Bu yorgun sesim
Fakirin vergisiyle yatına, katına katana salak
Haşere geri yolsuz vekil seni, senin eserin!
Sen hiç yıkanmadın
Ölümle bi’ kez bile tıkanmadın
Elinde 3. dalga karton bardak kahve
Tek derdin o özenti “Start-Up”ın
Şimdi kapını kollaması gereken adalet gelir acımaz
Vurur kırar kapını
Çünkü çocuk öldü vuran memurdu diye “Haklıdır” dedin
Sesini çıkarmadın, yani suçlusun!
Çünkü iki gün üzülüp sonra gözündeki nehri kuruttun
Tuğçe ve Büşra’nın katilini serbest bırakan hakimin adı neydi unuttun!
Şimdi başına bi’ şey gelse şeh’rin hukuk mu?
Bi’ gece haksızca alsalar içeri seni
Bunu haber yapıcak gazeteci bile bulamazsın
HEPSİ TUTUKLU!
Salınan katillerin aldığı canlar (Geri gelmeyecekler!)
Haksız yere hapiste geçen yıllar (Geri gelmeyecekler!)
Sen sustun, ses etmediğinden bindiler tepene
Haklarını elinden aldılar ve güzellikle geri vermicekler

[Hayki] (Adalet)

“Adalet” sözde mülkün temeli
Tıkamış kulağını duymaz ne dediğini
Adeti, töresi, geleneği söyle
Giden kötüydü de gelen iyi mi?
Bu medeni mi?
Biz yiyemiyo’ken senin kürkünün bile yemediğini
Sizin polisiniz silahını çekip güpegündüz ortalıkta vuramaz dilediğini
Medya, basın, hukuk, asker hepsi sizin için çalışırken
Aslen güneş bile üzerine doğuyo bu çocukların
İşe gidip geliyolar canlarına kasten
Silahınızı kin!
Bu çektiğimiz bizim günahımız değil
Planınız iyi!
Ben bilmem bunun inananı kim?
Ama bilirim, gel
Silahımız dil!

[Server Uraz] (Hukuk)

(Bu Server Uraz)
Ben sesiyim kayıp neslin
Sansürü olamam ayıp resmin
Ekibimi bu mezardan çıkarabilmek için hep gözlerim açık, uyanık ayık gezdim
Sopa, bıçak ne yazar ki? Zayıf hepsi!
Öncelikle olmalı akıl keskin
Sabır bey’nimi yiyip bitirirken yağmur gibi yağanları yakıp geçtim!
Müzik yapmak dışında bi’ bok yemedim!
Polis bi’ şeyleri problem edip
Yine duruşmadayım sen konsere git
Ben aynı takım elbisemle 10 senedir
Biri dönüp desin bana “Çaban boş yere değil”
O gün kalbimi, ruhumu komple veriyim ama
Yargı gelip arıyor bedeli
Yaşıyorum cehennemi, yanıyor bedenim

[Beta] (Türkiye)

Merhaba Türkiye
Bende var hüviyet
Yaşamaya çalışıyoruz hasbelkader gitmeden katakulliye
Ekrana süs diye çıkan şarlatan, hep fanatik biri!
Fesatlık, kötü niyet salgın gibi
Eder daha manipüle!
Bu bir temsil ya da piyes!
Bu uçaksa bu türbülans!
Komşumuzdu Suriye
Şimdi bu gemideki vatandaş mı? (Yurttaş mı?)
Huzurda değil ölü bile topraktakilerin ahı var
Sadece gazeteydi “Hürriyet”
Sen olabildiğince özgür ol!

[Asil Slang & Zen-G] (İstanbul)

Hepimizi bi’ lokmada yutuveriyo’
Pis boğazlı İstanbul!
En iyi zamanları törpülüyo’
Çözülemeyen gizemli esrar bu!
Taşı toprağı altın (altın)
Eli verdim, kolu kaptı (saldır)
Ulaşım, eğitim, yargı (yardım)
Şeytan zehrini saldı (saldı)
Paranız olmalı, ya da birileriyle aranız olmalı
Kodamanlarda numaranız olmalı
Aksaray’da bir adamınız olmalı
Bizim yatımız katımız bi’ de yalımız olmadı
Kumbaramız dolmadı da bununla doğmadım
Ki metropolde biraz amacın olmalı
Yapıcı olmadın, yakıcam ormanı
Beton ormanda hayvan olman normal
Tutsak göz altların yine morlar
Yönetenler çağ dışı dinozorlar
Bu ormanda herkese göre rol var
Sustukça sıra sana gelecek
Aydın beyinleri bekliyor karanlık gelecek

[Sokrat St] (Eğitim)

Mezun olucam
Cash para, diploma ver bana
Para yoksa ter dökmeliyim
Eğitimde fırsat eşitliğini fırsata çeviren bi’ üniversiteliyim
Ben mezun oldum
Yarattığınız sistem yüzünden bi’ serseriyim
Ben mezun oldum
Ya kasiyer olayım, ya da sinemada sana yer göstereyim
Sokak başı üniversite ama köy okulları çok terste
Başa gelenin ideolojisi neyse o anlatılır her derste
Zengin, fakir ayrı
Torpile ya da parasına göre kayırır
Eğitim endüstridir
İnşaattan rant sağlamaka aynı!
Kiminin kitap alıcak bi’ parası yok
Öğretmen atanıcak ama “arası” yok!
Milletvekili bi’ tanıdık mı, wow
Beni anlaman da bu mantıkla zor
Bari bi’ köy okulunun yardımına koş
Her tarafı kaos
Sen de biraz boğuş
Bu gece uyudu zorla çocuk
Okula gidecek
YOL YAP!

[Ozbi] (Sorgulamak)

Neden bu gök, bu yıldızlar, bu galaksiler, gezegenler
Neden, neyden bu evren?
Neyden bu dünya?
Neden ben, neden sen, neden biz?
Sorgula, hele bi’ sor lan bi’ “Neden ben varım?
Nereden geldim ve neden bi’ insanım?
Nasıl oldum? Nasıl olduk? Nası’ oluyo’?
Nası’ anlam kattık? Nası’ doluyo’ bu kafa?
Neye tapınıyo’ hayat kimi kayırıyo’?”
Hasat ne doyuruyo’ hesap
Anlasak, anlatıp her şeyi kavrasak da len
Anlamak mı yasak olabilir
Ama sadece bi’ yanıtı yok bi’ sürü cevap var koş git yanıt ara
Peşine düş mutlaka kanıt ara
Ruhunu demle hep yakıt ara lan
Kalbini tut ve de buna tanık ara
Hadi nefesini gör ve git sanat ara
Sorgula sorgula atomları
Işık hızını düşün ve de git kanat ara sonra
Uç uçabildiğin kadar
Uçabildiğin kadar
Uçabildiğin kadar uç
Uçabildiğin kadar uç
Bırak kendini

[ Deniz Tekin] (Kadın Hakları)

Ben bilmem hiç kendimi korumak zorunda kalmadım
Bilmem ben bi’ çocuğu düşünmek zorunda olmadım
Hiç evlendirilmedim
Evde dayak görmedim
Kendi evimde kendi odama zorla hapsedilmedim
Sözlerinizi kusmadım
Yurdumdan edilmedim
Nefretinizle yanmadım
Yakılarak can vermedim
Hiç kardeşim olmadı
Hiç abimden korkmadım
Okuldan alınmadım
Ben hiç öldürülmedim

[Yeis Sensura & Sehabe] (Kadına Şiddet)

Kadına el kalkmaz ulan beyinsiz
Erkeksin ama insan değilsin
Aslında o en iyiye layık
Kadına şiddete hayır
Ülkede erkek neden en üstte minibüste, evde ya da metrobüste
Taciz şiddeti hiç bitmiyo’
Kınamakla falan iş bitmiyo’
Uh, Ah, adam olamadınız bu kalıbının adamı mı para babalarınız?
Beşiktaş’ta beş tokat, leş hareketler
Cebi dolu ciğerin beş para etmez
Yaşadığın kafa ne? İnsan mısın?
Biz utandık ulan! İnsan mısın?
İnsan mısın?
Bu hale nasıl gelir insan? Nasıl?

[Bridge: Aspova] (Dünya)

Düşerim derinlere
Dünya, dönsün başım gibi
Aklımı kaybederek rüya
Nefesim, iç sesim
Düşerim derinlere

Dünya, dönsün başım gibi
Aklımı kaybederek rüya
Nefesim, iç sesim
Düşerim derinlere

[Defkhan] (Gurbet)

Kaptı kafamı çarptı duvara
Beni koruması gereken tenime bastı cigara
Kaldırdı geri bütün derileri kattı dumana
Yattım falaka motherfucker bu mu yargı burada
Hangi kurala denk? (denk)
Cenk için hazırım, karışır her yer
Öğretilen bu işte
Şiddeti sevmek ve ipleri germek
Bak Almanya buz gibi morg
Bana sor sana diyim
Gençlerin çoğunda amfetamin, tilidin ya da weed, kokain ya da speed, crack
Sana göre güzel ama bana göre değil
Bana göre değil, kafana göre yürü bas mayına geber
Ederi kaç? Kaç? Kaç?
Kaç paraya bedel?
Yeter artık dönme teker gibi
Dost ol yeter bana
Geliyorsan dosdoğru gel

[Şanışer] (Hayvan Hakları)

Bi’ kap su ver çok mu zor
Vicdanlı ol be lanet
Anlamak istemiyo’sun ama bütün bu canlar sana bana emanet
Lan bi’ düşün:
“Soğukta kışta dışarda tek başına yaşıyo’sun
Dilini anlayan kimse yok hep tehlike, hep felaket, hep afet”
Ademe bir türlü yaranamazlar
Vicdana bakar paraya bakmaz
Toplayıp ormana atmak çözüm değil
Bunlar kurt değil, ormanda kendi başlarına yaşayamazlar
Onları sen savun, onlar kendi haklarını arayamazlar
Barınaklar dolu
Memleket acı
Seması kara
Sokak hayvanlarına tecavüz etmenin, işkence etmenin cezası para
“Büyük ahlaksızlıklar için büyük aptallar lazımdır”
Bütün insanlar suçlu değildir ama
Bütün hayvanlar masumdur

[Nakarat: Şanışer]

Gel, gül olur hapsolur bu suçlu cümleler!
Yenilir hiç olurum fark etmezler!
Susmam, susamam!
Korkma yanıma gel!

Gel, gül olur hapsolur bu suçlu cümleler!
Yenilir hiç olurum fark etmezler!
Susmam
SUSAMAM!

[Sokrat St] (İntihar)

Gitme, Gitme, Gitme, Gitme
Daha çok şeyi değiştirebiliriz bu hayatta
İnat etme
Hepimiz pes ettik vaktiyle
Şimdi sık yumruğunu
Sustur şu suskunluğunu
Unutma kafan atınca nasıl da dimdik durduğunu
İçin dışın nefret
Gel
Hiçbir şeyi yaşamak kadar sevme
Sana bi dünya yaratamam da elini tutarım elbette
Varsın herkes terk etsin seni
Sen dünyayı terk etme
Seni yargılamıyorum
Acını tam olarak anlamam mümkün değil biliyorum
Kaldıramadığım yükleri bırakıp kendi yolumdan gidiyorum ben
Sen de aynaya bak lütfen
“Seni seviyorum” de

[Aga B] (Faşizm)

Ey! Faşizm ne mi?
En amiyane deyimiyle faka basacağız
Beynelmilel el birliğiyle
Tek bildiğiniz siz
Ve de pek çok kazanın asıl sebebi aşırı hırs
Bu hırs bi’ ebedi his
Evde eşine kız
Sokakta kriz
Fıss, tokakla köpeği
Cins ise değil de miks ise tabii
Akılsız, ey
Kendinden çalan hırsız
Polisten tırs, ey
Ol ister sistem
Hiç çiğ sığ birey
Bir neyin ne olduğunu
Bi’ de bizi bil
Biz façası pis de eli temiz bir nesiliz
Bu işin selesi siz de
Tekeri gidonu biz
Ey, e bi tabi biz de biz gibi bir nes’lin peşindeyiz
Ey, bu tek emelimiz saygı, tohum
Torun, ayna ol
Kaygı bol da yol
Ey, tam da bu
Ya boğul ya doğ
Tonla yanlışa, gırla doğru
Olsun torun, saygı tohum

[ Mirac] (Sokak)

Yüzüne bakamam yüzüm düşer o yerlere
Ayakları çıplakken gözleri dalar düşlere
Başı önünde ama beden çıkıyor sefere
Yok mecal dizinde
Bak, her bi’ günü sürgüne
Kaçamıyo’ kovalıyo’ zalimler
Ele güne, ele bakıyor o gözler
Kodamanın parasını ateşe ver
Ve de koyduğumun egosunu bi’ yere ser
Sokağa bakanın adını değil
Yoksulumun, yetimimin adını ver
Zabıtaları seyyara değil
Gökdelenlere gönder

[Bridge 2: Mert Şenel]

Fırtınadan kopup giden dalların bi’ tanesiyim
Fazla yol almış ve yıpranmış
İçimde neler dönüp durur anlatsam tarifi yok
Bazen evsiz bi’ çocuğun hikayesiyim

Fırtınadan kopup giden dalların bi’ tanesiyim
Fazla yol almış ve yıpranmış
İçimde neler dönüp durur anlatsam tarifi yok
Bazen evsiz bi’ çocuğun hikayesiyim

[Verse 19: Kamufle] (Trafik)

Can pazarı, otobanlar can pazarı
365 günün riskli
Bitmiyo’ gamsız magandası
Öde kan parası
Bi’ kaza bayrama matem düşürür
Yürek dağlar acılar cabası
Bir sela çınlar kulaklarında
Hiç dinmez yarası
Trafik terörüne eşlik eder alkol, şiddet, hız tutkusu
25 yaşında yüz binlik arabaya binen gençlerin yok korkusu
Önce emniyet sonra hoşgörü
Sabır, selamet gerekiyor insan
Ufacık bir hata her şeyi karartır inan yok dönüşü

[Gülden Kara] 6.9.2019 [Kronos.News]

Öznur Çakar Belgeseli: “Bebeği kucağında bir anne koğuştan içeri girdiğinde…” [Barbaros Kaya]

“Bebeğimin üzerine çay dökülmüştü, gardiyanlar savcıyı akşamın o saatinde rahatsız edemeyeceklerini söylüyordu. Acıyla ağlayan bebeğime baktım ve nereye düştüğümü anladım.”

BOLD ÖZEL – Öznur Çakar, Konya Ereğli Cezaevinin Kadınlar koğuşunda 9 ay çocuğu ile birlikte hapis yatan tutuklu annelerden biriydi. 2017 şubat ayında, 22 kişi kaldıkları koğuşta, akşam sayımından sonra 7 aylık bebeğinin üzerine çay döküldü ve acil hastaneye götürülmesi için koğuş kapısına vurup infaz koruma memurunu çağırdılar. Akşam olması nedeniyle cezaevinin revirinde doktor olmadığı  söylendi. İnfaz koruma memurları durumu savcıya bildiremeyeceklerini ve bu yüzden hastaneye götüremeyeceklerini söylediler.

Gerekçeleri ise “Savcıyı rahatsız edersek bize kızıyor, kendiniz bir şeyler yapın’’ oldu. Anne Çakar o anları anlatırken “İşte o zaman nasıl bir yere düştüğümün farkına vardım’’ diyor. 7 aylık bir bebek ile cezaevine giren Çakar 9 aylık cezaevi şartlarında çocuğu ile yaşadığı yaşam mücadelesini tüm detayları ile anlattı. Onun hikayesi sayıları bine yaklaşan tutuklu bebeklerin ve annelerin hikayesi…

15 TEMMUZ SONRASI DEĞİŞEN HAYATLAR

Öznur Çakar, 15 Temmuz 2016’dan önce Konya’da özel bir şirkette halkla ilişkiler departmanında çalışıyordu. Tenkil Süreci’nde eşi ve kendisi hakkında arama kararı çıkartıldı. Gerekçe Hizmet Hareketi’ne yakınlıklarıydı.

16 Kasım 2016 yılında aynı gün yapılan ev araması sırasında önce öğretmen eşi gözaltına alındı. 2 saat sonra farklı polisler yine aynı evi aramaya geldiler ve bu sefer 2 çocuk annesi Öznur Çakar’ı gözaltına aldılar. Yeni doğum yapmış ve 7 aylık bebeğinin olması gözaltına alınmaması için yeterli olmadı ve Kasım 2016’da gözaltına alındı.

Anne Çakar, gözaltına alınırken 7 aylık bebeğini de yanına almak zorundaydı. Çakar, ‘’Emniyet nezareti kasım ayında çok soğuktu, sürekli 7 aylık kızım Bahar’ı düşünüyordum, onun üşümemesi için çok uğraştım. Bir yandan da aklım evde bıraktığım 5 yaşında ki Fatih’deydi. O sırada boşluğa düşmüş gibiydim ve sadece yaşadığım anda çocuklarıma bir şey olmaması için uğraşıyordum’’ dedi.

Çakar, 7 aylık Bahar ile emniyet nezaretinde 2 gün kaldı. Polis amiri sorguda “Kendini düşünmüyorsan bebeğini düşün, bu havalarda hapiste ve karakol nezaretlerinde çocuğun heder olur. Yaptığın suçu itiraf et çocuğunu kurtar.’’ teklifiyle geldi. Anne Çakar, “Ben bir suç işlemedim ve itiraf edecek hiçbir şeyim yok, masumken hapse gireceksem de girerim’’ diyerek hapis macerasını başlattı.

BEBEKLE HAPİSHANE HAYATI

Önce Sulh Ceza Mahkemesine çıktı ve eşi ile birlikte aynı gün tutuklandı. Konya Ereğli cezaevine giderken yanında sadece kazaklar içerisine sarılmış 7 aylık kızı Bahar ve Baharın bebeklik eşyaları vardı. Gece 03 civarında cezaevine girdiğinde bebek malzemelerinin hiçbirini içeriye almadılar. Sabaha doğru kucağındaki bebekle koğuşuna götürüldü ve 9 ay kalacağı hapis hayatı başlamış oldu.

“Cezaevinde çocuğunuz ile birlikte kalıyorsanız en çok zorlanacağınız konu kesinlikle gıda oluyor’’ diye cümlesine başlıyor Çakar. “Bir bebeğe uygun yemek asla bulamıyorsunuz. Ek gıda talep ettiğinizde bebek maması getiriyorlar ama onu pişirecek ocak olmadığı için boş yere getiriyorlar.’’ sözleriyle hapiste ki çocukların yemek sorununu dile getiriyor. “Bir de bebek kaşığı yok. Bize verdikleri kaşık çok büyüktü ve biz bile kullanamıyorduk, çocuğa nasıl yedirelim’’ sözleri ile en küçük ihtiyaçlarının dahi cezaevi yönetimince sorun edildiğini anlatıyor.

Anne Çakar, çocukla hapiste olmanın temel sorunlarını sıralarken temizlik ve sağlığa dikkat çekiyor: ‘’Eğer çocuğunuz rahatsızlanırsa ve acil bir şey olursa hastaneye gitmeniz çok zor. Tamamen kendi imkanlarınız ile bir şeyler yapmaya çalışıyorsunuz. Bunu anladıktan sonra da bir mikrop yada üşütecek bir şey olmaması için çok uğraşıyorsunuz’’

ÜÇ KATLI RANZALARDA AĞLAMA SESİ KESİLMEYEN ÇOCUKLAR

Sıralama da üçüncü sırayı güvenlik problemleri alıyor. “Çok küçük bir koğuşta (kapasite 9 kişilik) 23 kişi kalınabiliyor ve her taraf ranza. Ben koğuşa ilk girdiğimde 3 katlı ranzayı görünce şok geçirdim. O ranzanın bazı uçları kesiyor ve demirden yapılmış bir şey. Çocuklar çok fazla kaza yapabiliyor. Zemin, saf beton ve bir şey sermek yasak. Bazen battaniye seriyorduk ama gardiyanlar görürse battaniyeyi alıp, bağırıyorlardı ‘Devlettin battaniyesini yere nasıl serersiniz’ diyerek. Bir de üst katta yatakhaneler vardı ve üst merdivenler çocuklar için çok tehlikeliydi. Demir korkuluklar çocuklar için tasarlanmamıştı ve çocuklar biraz hareketli olsa oradan düşebilirdi.’’ dedi.

Çakar, “Hapisteki bir çocuk oyun alanı olarak nereyi kullanabilir’’ diye sorarken çocukların sağlıklı ruh hallerine sahip olmamalarını oyun oynayamamalarına bağlıyor. Dışarıdan gelebilecek tüm oyuncakların ceza evine girişi yasak. “Bahçede ki rögar kapağından bazen böcekler çıkardı ve çocuklar bu böcekler ile oynamayı çok severdi’’ derken başta kendi çocuğu Bahar olmak üzere tüm çocukların oyun dramını gözler önüne seriyor. Oyun oynayamayan çocukların ise sürekli ağladığını söyleyen Çakar, “Kendi koğuşunuzdaki çocuklar sussa, yan koğuştan ağlama sesi gelir. Çocukların ağlama sesi hiç kesilmez’’ diyor.

DEMİR KAPI SESLERİYLE AĞLAYARAK UYANAN ÇOCUKLAR

“Gün içinde evrak ve yemek vermek için açılan kapı ve kapı mazgalından çıkan demir sesinin olduğu yerde hiçbir çocuk uyuyamaz.” diyen Çakar, “Gardiyanların Demir kapıyı açarken kapı kolunu sert indirmesi sonucu ortaya çıkan ses koğuşun içinde büyük bir yankı yapıyor ve çocuklar günde 4-5 kez bu sesle birlikte ağlayarak uyanıyorlar’’ dedi. Tahliye olduktan sonra da Bahar’da yüksek sese karşı bir korku başladığını söylüyor, anne Çakar.

Koğuşların sık sık arandığını dile getiren Çakar, “Her sabah ve her akşam sayım yapılıyor ve bu sayıma erkek gardiyanlarda katılıyor. Sürekli de koğuş araması oluyordu ve mahremiyet tamamen ortadan kalkıyordu.” diyerek kendilerine saygı da duyulmadığını belirtiyor.

BEBEĞİNİ DÜŞÜREN ANNE

Kadın koğuşların hemen hemen hepsinde en az 2 çocuk olduğunu anlatan Öznur Çakar’ın yan koğuşunda tanık olduğu bir olay ise hapishanelerdeki kadınların durumunu gözler önüne seriyor. 2017 Ocak ayında Konya Ereğli T Tipi Kapalı Cezaevi D2 koğuşunda hamile bir kadın ortam şartlarından dolayı düşük yapıyor ve görevlilere şiddetli karın ağrısının olduğunu söylemesine rağmen hastaneye götürülmüyor. Bir süre sonra karnında ki düşük bebek kadını da zehirliyor. Fenalık geçirip bayılan kadını hastaneye kaldırmaya çalışıyor ama yolda hayatını kaybediyor. Öznur Çakar’ın hemen yan koğuşunda olan bu hadise, hapishane de herkes de korkuya sebep oluyor. Çakar, böyle bir hadiseden sonra “Artık güvende olmadığımı ve yaşamak için çok uğraşmam gerektiğini o günden sonra anlamıştım’’ diyerek korkusunu dile getiriyor. Böyle bir olaya tanıklık eden Öznur Çakar, tüm hapishane yönetimini sorumlu tutuyor. Her ne kadar kaldığı hapishane müdürlerinin ismini bilmese de baş gardiyanın olaydan bağımsız olamayacağını dile getiriyor. “Sorumlulardan birisi kesinlikle Konya Ereğli T Tipi Kapalı Cezaevi’nin Seyit isimli baş gardiyanı olduğunu düşünüyorum.’’ diyerek üstü kapatılan dosyanın sorumlularından birinin ismini veriyor.

“SİZİN KOĞUŞUNUZDA DOKTOR YOK MU?”

Anne Öznur Çakar, koğuşlarında İdil isimli başka bir çocuğun kafasını ranzanın demirine vurduğuna şahit oluyor. Gardiyanı çağırdıklarında, “Şu anda doktor yok, sizin koğuşunuzda doktor yok mu? O ilgilensin işte’’ dediğini söylüyor. Konuyu anlatırken Çakar, “O an içimden olaya gülmek geldi, ama gülmedim tabi ki. Çünkü bir çocuk kafasını demire vuruyor ve yüzünün yarısı mosmor oluyor. Gardiyanlar ise bizi başlarından savıyor. İçeride bir çocuk ile yaşamak gerçekten çok zor. Hiçbir zaman devlet güvencesinde değildik.’’ sözleriyle şartların zaman zaman yaşam mücadelesi noktasına evrildiğini belirtiyor.

KOĞUŞA BEBEKLİ BİR ANNE GELDİĞİNDE

Anne Çakar’ı hapishanede en çok etkileyen olay ise koğuşlarına yeni bir kadının gelmesi oldu. Kucağında 2 aylık bebek ile koğuşa giren kadını görünce, ağlamaktan kaçamadığını söyleyen Çakar, “Bir avuç bebek, annesi ile birlikte hapiste. Bu anı görünce çok etkilendim. Göz yaşlarıma hakim olamadım ve ‘Allah’ım daha ne kadar bebek?’’ demek zorunda kaldım. 1 hafta boyunca bu durumun etkisinde kaldım. Bebeği görmeye dayanamıyordum ve o bebek hapiste büyüdü’’ dedi.

7 aylıkken hapse giren Bahar, anneleri ile beraber hapse giren 748 bebekten sadece biriydi. Şuan sayı 914. Ve giderek de artıyor.

9 ay hapishane şartlarında bebeğini büyüten Öznur Çakar durumun aciliyetini maddeler halinde anlatıyor:

Bu şartlar altında;

• Bebekler ek gıda alamıyor.
• Emekleyebilecekleri bir alan yok.
• Çocuk bezi gibi zaruri ihtiyaçlar söylendikten 2-3 hafta sonra geliyor.
• Bazı yerlerde ıslak mendil bile yasak.
• Çocuklar hastalanıyor ve kimi zaman bir hafta sonra ancak doktora götürülebiliyor.
• Çocuklara ayrı yatak verilmiyor, hatta gözaltındayken battaniye üzerinde kalmak zorunda kalıyorlar.
• Annelerin sütü olmadığı vakit mama dahi alınmıyor, yeni doğmuş bebeklerin normal yemek yemek zorunda kaldıkları zamanlar oluyor.
• Koğuşlar ya çok soğuk ya çok sıcak.
• Buzdolabı olmayan koğuşlarda bebeklerin sütlerinin ve başkaca gıdalar ekşiyip bozuluyor.
• Çocukların oyuncakları yok, varsa da koğuşa alınmıyor. Boyalar da alınmıyor, resim bile yapamıyorlar, tv izlemeleri dahi kısıtlanıyor ve daha bir çok zorluklar.


YASA BEBEKLİ KADINLARI KORUYOR AMA

Avukat Kadir Demir, konuyla ilgili açıklamasında yasaların, hamile ve yeni doğum yapmış kadınları koruduğunu söylüyor. 5275 nolu Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun’un 16. Maddesinin 4. Fıkrasında diyor ki; “Hapis cezasının infazı, gebe olan veya doğurduğu tarihten itibaren altı ay geçmemiş bulunan kadınlar hakkında geri bırakılır. Çocuk ölmüş veya anasından başka birine verilmiş olursa, doğumdan itibaren iki ay geçince ceza infaz olunur”.

Avukat Demir yasanın yoruma açık olmadığını söylüyor ve herkesin anlayabileceği şekilde konuya açıklık getiriyor; “Bu madde apaçık diyor ki; 6 aydan küçük bebeği olan kadınlar ve hamile kadınlar cezaevinde tutulamazlar.’’

Öznur Çakar hapishane ortamını anlatırken cümlelerini şu şekilde tamamlıyor: ‘’Annelerinin suçlu olup olmadığı dahi kesin olmamasına rağmen, tamamen suçsuz çocukların hapishane gibi bir yerde kalmak zorunda olmaları hukuka ve kamu vicdanına sığmaz. En mutlu olmaları gereken zamanları hiç olmayacak şartlarda geçirmesi, buna sebebiyet verilmesi bana sorarsanız en büyük suçtur. Daha ötesinde vicdansızlıktır. Mevcut durumda, belirttiğimiz yasa hükümlerinin uygulanmadığı son derece açık. Kaldı ki, hangi sözleşmeye bakarsanız bakın, çocukların oyun oynama hakkından, gelişim hakkından, sağlık hakkından bahseder. Mevcut uygulamayla bu sözleşmelerin topyekun tepelendiği de aşikar. Benim başıma da bu olay geldi ve ben bu konunun hayatım boyunca takipçisi olacağım. Her zaman içeride ki annelere daha iyi şartlar sağlanması için mücadele edeceğim’’ diyerek sözlerini tamamladı.

Öznur Çakar’ın yan koğuşuna 40 günlük bebekken giren ve 3 yıldan fazla süredir annesi ile birlikte hapis yatan Asım Sencer Uslu bebek, Öznur Çakar’ın unutamadığı mahpus bebeklerden birisi.

[Barbaros Kaya] 6.9.2019 [BoldMedya]

PSG sustu, Real Madrid, Barcelona ve Atletico Madrid coştu [Hasan Cücük]

Avrupa futbolunun kalbi 5 büyük ligde transferde belirleyici aktörler zengin sahiplerini arkasına alan PSG, Manchester City ve Chelsea olmuştu. Paranın gücüyle rekor transferlere imza atan bu kulüpleri uzun bir aradan sonra İspanyol kulüpleri tahtından etti. En fazla harcayanlar listesinde ilk üç sırada İspanyol kulüpleri Real Madrid, Barcelona ve Atletico Madrid yer aldı. İtalya’dan Juventus, Inter, İngiltere’den Manchester City, Manchester United ve Arsenal, yaptıkları 150’şer milyon Euro’dan fazla harcamayla transfer döneminin diğer hareketli kulüpleri oldu. Premier Lig, La Liga ve Serie A ekipleri, renklerine bağladıkları oyuncular için 4 milyar Euro’nun üzerinde bonservis bedeli ödedi.

En pahalı transferlere imza atma rekorunu uzun süre kimseye kaptırmayan Real Madrid’in bu özelliğini Chelsea, Manchester City ve PSG elinden almıştı. Özellikle PSG, Neymar’a ödediği 222 milyon Euro ile futbol tarihinin kırılması zor bir rekoruna imza atmıştı. Bu sezon PSG geçmiş yıllara göre sessiz kalırken, Chelsea transfer yasağından dolayı mecburen transfer yarışında yerini alamadı.

Transferin hareketli liglerinden olan La Liga kulüplerinin kasasından 1,32 milyar Euro çıktı. En fazla para harcamada ilk sırada Real Madrid yer aldı. Geçen sezonu büyük hayal kırıklığı ile kapatan eflatun beyazlılar, Chelsea’den Belçikalı yıldız Eden Hazard için 100 milyon Euro, Eintracht Frankfurt’tan Sırp golcü Luka Jovic’e 60 milyon Euro, Porto’dan Brezilyalı stoper Eder Militao’ya 50 milyon Euro, Lyon’dan Fransız Ferland Mendy’ye  48 milyon Euro ve Santos’tan Brezilyalı genç yetenek Rodrygo için ise 45 milyon Euro ödedi. Real Madrid’in kasasından transfer döneminde 307,5 milyon Euro çıktı. Son iki yılın şampiyonu Barcelona, uzun süredir gündeminde olan Atletico Nadrid’in Fransız yıldızı Antoine Griezmann’ı 120 milyon Euro ödeyip renklerine bağladı. Ajax’tan Frenkie de Jong’a 75 milyon Euro, Valencia’nın Brezilyalı kalecisi Neto için ise 26 milyon Euro ödedi. Barcelona toplamda 255 milyon Euro’luk transfere imza attı. Atletico Madrid, Benfica’dan Portekizli genç yıldız Joao Felix’i 126 milyon Euro ödeyerek, sezonun en pahalı transferine imza attı. Griezmann’ın boşluğunu Felix’le doldurmayı planlayan Atletico Madrid, Real Madrid’den Marcos Llorente (30 milyon Euro), Espanyol’dan Mario Hermoso (25 milyon Euro), Tottenham’dan İngiliz sağ bek Kieran Trippier (22 milyon Euro), Porto’dan Brezilyalı stoper Felipe ve Atletico Paranaense’den Brezilyalı sol bek Renan Lodi’nin (20’şer milyon Euro) transferleriyle 243 milyon Euro bonservis bedeli ödedi.

Avrupa’nın bir numaralı ligi olan İngiltere Premier Lig’de transfer sezonu diğer ülkelere göre daha erken bitti. 20 kulübün kasasından toplamda 1,5 milyar Euro çıktı. En pahalı transfere Leicester City’nin stoperi Harry Maguire’ye 87 milyon Euro ödeyen Manchester United imza attı. Crystal Palace’tan sağ bek Aaron Wan-Bissaka için 55 milyon Euro, Swansea City’den Daniel James için de 17 milyon Euro veren Manchester United’ın harcaması 159 milyon Euro çıktı. Son iki yılı zirvede tamamlayan Pep Guardiola’nın City’si bu transfer sezonunu da boş geçmedi. City, Atletico Madrid’den 70 milyon Euro’ya İspanyol orta saha Rodri, Juventus’tan 65 milyon Euro’ya Portekizli sağ bek Joao Cancelo’yu renklerine bağladı. Toplamda ise kasasından 168 milyon Euro çıktı. Unai Emery ile yeniden şampiyonluk hayalleri kuran Arsenal, hareketli transfer dönemi geçirdi. Lille’den Pepe’ye 80 milyon Euro ödeyen Arsenal’in diğer transferleri William Saliba (30 milyon Euro), Kieran Tierney (27 milyon Euro),  David Luiz (8,7 milyon Euro) Gabriel Martinelli (6,7 milyon Euro) oldu. Londra ekibi, bu transferler için kasasından 152,4 milyon Euro çıkardı. Stadı yapıldığı için geçen sezonu transfer yapmadan geçiren Tottenham, Olympique Lyon’dan 60 milyon Euro’ya Tanguy Ndombele, Fulham’dan 27 milyon Euro’ya Ryan Sessegnon ve Real Betis’ten 16 milyon Euro’ kiralama bedeliyle Giovani Lo Celso’yu takıma dahil etti. Transfer yasağı olan Chelsea, önceden satın alma opsiyonu belirlenen Hırvat orta saha Mateo Kovacic’i 45 milyon Euro karşılığında kadrosuna kattı. UEFA Şampiyonlar Ligi şampiyonu Liverpool ise sadece Hollandalı genç savunma oyuncusu Sepp van den Berg’e 1,9 milyon Euro bonservis bedeliyle imza attırıp, transfer defterini kapattı.

İtalya Serie A’da transferde belirleyici kulüp yine Juventus oldu. Juventus, Ajax’ın genç stoperi Matthijs de Ligt için 85,5 milyon Euro ödeyip, sezonun en pahalı transferini gerçekleştirdi. Son yıllarda Juventus gölgesinden bir türlü çıkamayan Inter, United’in forveti Lukaku için 65 milyon Euro bonservis ödeyerek, kadrosuna önemli bir güç kattı. Serie A kulüpleri toplamda 1,18 milyar Euro’luk harcama yaptı. Almanya Bundesliga ekipleri, bu sezon transfere 742 milyon Euro’luk harcama yaptı. Son 7 yılın şampiyonu Bayern Münih, en yüksek bedeli 80 milyon Euro ödediği Atletico Madrid’den Fransız stoper Lucas Hernandez için verdi. Bavyera temsilcisi, Fransız savunma oyuncusu Benjamin Pavard’ı 35 milyon Euro, Fransız orta saha Michael Cuisance’ı 12 milyon Euro karşılığında kadrosuna kattı. Ayrıca Brezilyalı Philippe Coutinho ve Ivan Perisic’i kiralık olarak takıma dahil eden Bayern Münih, transfer dönemini 143,5 milyon Euro harcayarak tamamladı. Zirve adaylarından Borussia Dortmund, Mats Hummels, Thorgan Hazard, Nico Schulz, Julian Brandt ve Paco Alcacer’in bonservisleri için 127,5 milyon Euro ödedi.

PSG’nin sansosyonel transferlden kaçınmasıyla Ligue 1 kulüplerinin kasasından çıkan para 670 milyon Euro oldu. PSG, Abdou Diallo (32 milyon Euro), Idrissa Gueye (30 milyon Euro) ve Pablo Sarabia (18 milyon Euro) için hatırı sayılır bonservis bedelleri ödedi. Transferin son gününde ise Inter’den Mauro Icardi’yi kiraladı, Real Madrid’den kaleci Keylor Navas’ın bonservisini 15 milyon Euro’ya aldı. İsmi uzun süre Barcelona ve Real Madrid ile anılan Neymar ise takımda kaldı. Genç ve yetenekli oyuncuya dayalı transfer politikasını bu sezon da sürdüren Lille, Trabzonspor’dan Yusuf Yazıcı’yı 16,5 milyon Euro bonservis bedeliyle kadrosuna kattı. Lille, Portekizli Renato Sanches’i 20 milyon Euro, Nijeryalı Victor Osimhen’i 12 milyon Euro ve ABD’li Timothy Weah’ı 10 milyon Euro karşılığında kadrosuna kattı. Golcüsü Falcao’yu Galatasaray’a gönderen Monaco da hareketli bir transfer sezonu geçirdi. Monaco, 40 milyon Euro’ya Fransız golcü Wissam Ben Yedder, 30 milyon Euro’ya Portekizli kanat oyuncusu Gelson Martins, 18 milyon Euro’ya Şilili stoper Guillermo Maripan, 13,5 milyon Euro’ya Nijeryalı kanat oyuncusu Henry Onyekuru ve Fransız kaleci Benjamin Lecomte’u renklerine bağladı. Monaco, Tiemoue Bakayoko ve Islam Slimani’yi de kiralık olarak takıma kattı.

[Hasan Cücük] 6.9.2019 [TR724]

Siyasetin köpeği [Alper Ender Fırat]

17-25 Aralık yolsuzluklarında Recep T. Erdoğan’ın etrafına siper olan ama zamanla muhalif bir çizgiye gelen bazı çevreler, o gün siyasetin yanında yer almakla iyi ettiklerini savunmaya devam ediyor. Hatta ‘bugün olsa yine yaparız’ diyorlar.

Bu bakış açısının Türkiye siyasetinin ve yönetim anlayışının en temel sorunu olduğu kanaatindeyim. Çünkü siyaseti, hukuk dahil her şeyin üstüne yerleştiren bu anlayış ‘hukuk siyasetin köpeğidir’ sözünün dolaylı bir anlatımından başka bir şey değil.

Bu anlayışa göre seçimde sandıktan çıkan yönetim herşeyi yapar, dilediği gibi ülkeyi yönetir, halk eğer beğenmiyorsa yine sandıkta değiştirir. Yani siyaset ve siyasetin seçilmişleri herhangi bir kurala, kanuna, ilkeye bağlı kalmak zorunda değildir. Ona ceza kesilecekse yine halk keser. Yani polisin ya da yargının, siyasetin hırsızını yakalaması doğru değildir.

Demokrasi açısından çok afili duran bu söz gerçekte demokratik olmadığı gibi ülkedeki bütün çürümüşlüğün en büyük sebebi. Sandık gerek şart ama yeter şart değil; zaten hukukun olmadığı yerde sandığın meşruiyetini korumak da mümkün olmuyor. Sandık için hukuku feda edenler, artık sandığın da bulamıyor.

Bugünlerde İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından kiralanan araçlar gündemde. Belediyenin yeni yöneticileri eski yönetim zamanında kiralanan ve kamu işlerinde kullanmak yerine eşe dosta dağıtıldığı söylenen araçları Yenikapı alanında topluyor. Binlerce araç kime verildiği, niye verildiği, bunların benzin, bakım, araç vergisi gibi diğer giderleri kimlerin karşıladığı meçhul, kamunun milyarlarca lirasının kişisel ihtiyaçlar için kullanılması söz konusu.

Bu kafa diyor ki bu olay hukukun sınırları içine girmez, eşe dosta milyarlarca liralık araç kiralanmasını doğru bulmuyorsanız bu meseleyi unutmayın dört-beş yıl sonra sandıkta cezasını keser ve yönetimi değiştirirsiniz; ya da onları bir daha seçmezsiniz olur biter. Eğer sandıkta değiştir(e)miyorsanız yapılan her şey legaldir.

Bütün bunları demokrasisi normal işleyen bir ülke olduğumuzu varsayarak yazıyorum. Ülkenin bugünkü vahim durumuna göre yazmıyorum.

Böyle anlayışın hiçbir yerde ne İslam hukukunda, ne evrensel hukukta ne de bugünkü Türkiye Cumhuriyeti yasalarında bir dayanağı yoktur. İslam hukukunda da, evrensel hukukta da kamu malını kişisel zenginlik aracı yapan herkesten hesap sorulur. Bu da siyasi bir bedel ödeme değil çatır çatır hukuki hesap sormadır.

Bugünkü devlet yönetiminin en temel sorunu işte budur yani siyaset hukuki olarak hesap vermez durumdadır. Bu arızalı anlayış temelden değiştirilmedikçe iktidarda kimin olduğunun hiçbir önemi yok. Türk siyasi anlayışı bu noktaya gelmedikçe siyaset halkın parasını çalma yöntemi olmaktan bir adım ileriye gitmez, gitmeyecektir de.

Siyasetin kişisel zenginlik anlayışı olmadığı herkes tarafından idrak edilene kadar hukuk hesap sormalıdır ve zenginliğin kaynağının mutlaka peşine düşülmelidir. Fakir öğretmenin, fakir esnafın, fakir avukatın, fakir mühendisin olduğu bir ülkede neden fakir siyasetçi olmaz ve siyasete giren herkes neden hesapsız bir zenginleşme içine girer bunu siyasetin açıklaması gerekir.

Hukuk, siyasetin köpeği haline geldiğinde sonucun ne olduğunu hep beraber görüyoruz. Siyasete köpek olmayı içine sindiren hukuk, aslında sadece kendini değil bütün bir ülkeyi birkaç sahtekara köpek haline getiriyor.

[Alper Ender Fırat] 6.9.2019 [TR724]

AKP için hayat durdu [Tarık Toros]

Hikâyesi biteli çok oldu.

Oyun kuramıyor.

Kendini “devlet” yerine koymuştu nicedir.

Lâkin…

“Kral çıplak” diyecek cesarette bir çocuk dahi yoktu ortalıkta.

Bin kere “ortak değerlerde konsensüs” denildi, yazıldı.

Sonunda…

“Nefret” birleştirdi.

“Ortak değerler” değil.

Cilâ döküldü.

**

Burnu iyi koku alanlar teker teker ayrılmaya başladı.

Çelik çekirdek çatladı.

Medyası bölündü, bıdırdanmalar arttı, Pelikan tayfası dışında “ölümüne” savunan kalmadı.

Yalnızlaşınca…

Derinler koştu imdada.

Görüldü ki…

2014’ten beri “iktidar” fakat muktedir değil.

O arada…

“Derin devlet” lafının yanlış olduğu, devletin bizatihi “derin” olduğu ortaya çıkmasın mı (!)

**

Partiden 2013 sonunda kopan eski yol arkadaşlarından biri…

“20 sene arkasını topladık” demişti.

Artık arkasını toplayanlar “yol arkadaşı” değildi.

2016 ile belirginleştiler, şu sıralar iyot gibi ortaya çıktılar.

Hep kamera arkasındayken objektiflerin önüne çıkmak pek işlerine gelmedi.

Çare yoktu.

Zira, yıllarca bastırdıkları muhalif damar şişti, çatlamalar baş gösterdi.

**

“Söz konusu vatansa gerisi teferruat, onun için Saray’dayım” cümlesinde…

Üç kelimenin altını çizelim:

-Vatan

-Teferruat

-Saray

**

Kurulacak düzene “vatan”,

Harcanacak değerlere “teferruat”,

Karargâha da “saray” deniyor.

Ve hiçbiri şu an Saray’da ikamet eden zatın kitabındaki tanımlara uymuyor.

Vakti gelince değiştirilecek çünkü.

O vakit henüz gelmedi.

**

Kan kaybı sürüyor.

Tansu Çiller sadece görüntü.

Meral Akşener’in eklemlenmesi kaçınılmaz.

İşkencecinin parti kurucusu yapıldığı bir hareketin gideceği yer neresi olacaktı ki…

**

“Türkiye İttifakı” projesini yabana atmayın.

Buna gerekçeler üreten Ulusalcı, Avrasyacı, Atatürkçü çevreleri, ODA TV tayfasını vs.

Dikkatle takip edin.

Her şey tamam, etrafında toplanacakları “milli bir ateşe” ihtiyaçları var, sadece kıvılcıma bakıyor.

**

Son tahlilde:

Erdoğan sonrası…

Tüm günahlar AKP’ye yüklenip kendi vatanlarını kurup saraylarını inşa edecekler.

Bu defa AKP’liler “teferruat” olacak.

Buna uyananlar akın akın Yargıtay’ın sitesine girip “bir butona” basarak parti üyeliğinden çıkıyor.

Rakam son bir senede 800 bine ulaşmış.

Üyelerdeki telaş anlaşılabilir, gelgelelim listenin bir kopyasını almışlardır.

**

Ekrem İmamoğlu, ihtiyaç fazlası araçları Yenikapı meydanında sergilemeye başlayınca…

AKP’li Tevfik Göksu, “Şov uğruna İstanbul’da hayatı durdurdu” demiş ya.

Siz bunu…

AKP için hayat durdu, olarak okuyun.

[Tarık Toros] 6.9.2019 [TR724]

Rejimin yolsuzluklar ağı [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

17 Aralık sonrası “milli orduya kumpas” sloganıyla Ergenekon-Balyoz türü darbe davalarından hüküm giymiş asker ve “mülki erkânı” apar topar hapisten çıkartan yargıyı yürütmeye bağlayan ve eski düşmanı derin devletle yaptığı anlaşma gereği devletin anayasal düzenini sivil darbeyle değiştiren Erdoğan ve adamları, 15 Temmuz’dan sonra bu yeni rejimi tümüyle konsolide etmeyi başardı. Buraya kadar sanırım herkes mutabık.

Ben de dâhil, bu rejim değişiminin nedenlerini anlamaya çalışan akademisyen, gazeteci ve yazar-çizer, bu durumu kabullenen Erdoğan ve adamlarının motivasyonunun kendilerini yargıdan kurtarmak olduğunu düşündü. Sav şuydu: gırtlağına dek yolsuzluğa batmış bir siyasi ekip suçlarını örtbas etmeye ve kendilerini kurtarmaya çalışıyordu. Bugün gelinen nokta itibarıyla bu varsayımın en iyi olasılıkla kısmen doğru olduğunu düşünmeye başladım. İstanbul Belediyesi’nde dönen rantı ve yapılan inanılmaz boyutlardaki astronomik yolsuzluk ilişkilerini gördükçe, Erdoğan ve adamlarının esasında ellerindeki yolsuzluk rejiminden elde ettikleri maddi avantajları yitirmemek için de iktidarda kalmak istediklerini düşünür oldum. Ortalıkta hayatta kalma refleksine indirgenemeyecek kadar pis koku var çünkü!

İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde (İBB) AKP dönemine ait sergilenen 2,432 (iki bin dört yüz otuz iki) adet makam aracı için belediye tarafından, yani vatandaşın vergilerinden, 138,757,000 (yüz otuz sekiz milyon yedi yüz elli yedi bin) liralık ihale bedeli ödendiği anlaşıldı. Araçlar Yenikapı meydanında sergileniyor! İhaleleri kazanan firmanın Albayrak Holding’le bağlantılı olduğu iddialar arasında. Yani Erdoğan’ın damadı Berat’ların firması, bu ihaleyi “kazanıyor”! Araçların önemli bir bölümü kiralık ve kimin hizmetine tahsis edildiği bilinmiyor.

Elbette araçların “resmi amaçlı kullanımından” kaynaklanan yakıt giderlerinin de on yıllarca İBB bütçesinden, yine vurguluyorum: yani vatandaşın vergileriyle ödendiğinden şüpheniz olmasın. Düzen şöyle işliyor. Belediye olanakları eşe dosta veya kaz gelecek yerden tavuk esirgememek bağlamında yandaşlara peşkeş çekiliyor. Siz-biz araç taksiti, yakıt parası, bakım masrafları falan ödeyeceğiz diye çabalarken, birileri belediyece “müspet insan” kategorisine alınıp iyi yere dükkân açmaları sağlanıyor!

Her ne kadar Türkiye medyası bunu bir tür israf haberi olarak lanse etse de, bu ortaya çıkan durum, siyaset-ticaret-diyanet ilişkisinin rezilliğini ortaya koymakta. Elbette bahsi geçen rakamlar devede kulaktır ve ortadaki devasa yolsuzlukların sadece mikro bir parçasıdır. Fakat yüzeye vuran bu pislik buzdağının dipteki kütlesini tahmin etmek bakımından fazlasıyla önemlidir. Dini motiflerle ve ahlak “zabıtalığı” rolüyle kitlelerden “ahlaklı-Müslüman” bir parti olarak oy talep eden ve isminin başında adalet ibaresi olan bir parti, hırsızlığın ve yolsuzluğun en yoğun olarak patladığı bir kanalizasyon görünümünde. Yani 17 Aralık’ta enselenen hırsızlar, sadece yasal yaptırımlardan çekindiklerinden dolayı değil, aynı zamanda organize suçlarına devam edebilmek amacıyla sivil darbeye girişmişler. Öyle anlaşılıyor.

Şimdi bu mikro olaydan hareketle, 17 Aralık’ta etrafa saçılan pisliği bir düşünün! Biliyorum, diyeceksiniz ki, “Yukarıda anlattığın nedir ki! 17 Aralık’a bile tepki göstermeyen Türkiye insanı bu ufak belediye yolsuzluğuna mı tepki gösterecek”! Arada bir fark var oysa. 17 Aralık, hayali olarak üretilen “paralel devlet” diskuru üzerinden Gülen Cemaati’nin sivil darbe girişimi olarak topluma pompalandı. Başlangıçta muhalefet bu diskuru kabul etmese de, sonunda 17 Aralık-15 Temmuz döneminde bu gülünç “resmi görüşü” kabullendi.

Üzerine 15 Temmuz sonrası “paralel devlet’in” hızla “FETÖ’ye” dönüştüğünü gördük! Ve heyhat, muhalefet Yenikapı Ruhu çerçevesinde bu diskura da balıklama atladı. Gelelim İBB skandalına. Şimdi aynı tatlı su muhalefetinin CHP ayağı kalkmış bir anda İBB’deki yolsuzlukları önümüze sürüyor! Şimdi Erdoğan ve rejimi “Bu bir sivil darbe kalkışmasıdır. Bunu yapanlar bizi devirmek istiyor.  Bu bir sivil darbedir!” derse ne diyecekler? Belki de Ekrem İmamoğlu “FETÖ’nün sosyal demokrasiden sorumlu imam yardımcısı” falandır, ne dersiniz? Gülmeyin. Süleyman Soylu zaten İmamoğlu’nu “pejmürde” etmek için sabırsızlanıyor. Hayır, cidden Soylu’nun Türkçeyi sonradan öğrenmiş gibi konuşmasını eleştirmeyeceğim, söz! Demem o ki, bu rejimin yolsuzluklarla arasındaki “derin” bağ çok dikkat çekici. Karşısına çıkabilecekleri suça ortak etmeye çalışıyor. Başaramazsa onu terörist veya darbeci ilan ediyor. Esasında günümüz yarı otoriter ve otoriter rejimleri hep benzer bir şemayla hareket ediyor. Bu tür “organize işler” üzerinden medyayı, yargıyı ve devlet bürokrasisini cukkaya bağlayarak devleti “havuza alıyorlar”. Bir tür simbiyoz oluşturarak etkili ve güçlü bir kitleyi kendilerine “madden” bağımlı hale getiriyorlar. Bunu başardıkları oranda da sertleşerek muhalefeti şeytanlaştırıp zindana tıkıyorlar.

Erdoğan Suriye’deki “tampon bölgede” de aynı parametrelerle hareket etmek amacında. Tüm dert, TOKİ’ye ve yandaş inşaat firmaları kullanarak Suriye’de ne idüğü belirsiz projeler üzerinden AB’den alınan hibeleri cukkalamak! TSK’daki yandaş generaller de “acaba bize ne düşer’” diye bekliyorlar mıdır? Esasında iyi iş! Bir taşta birkaç kuş! İçeride kamuoyuna ABD’den istediğini alan liderlik imajı çizilecek ve Suriye’de fiilen toprak alan bir “Fatih Reis” diskuru Yeni Türkiye resim tarihine eklemlenecek. Diğer taraftan bu hamlenin “maddi” boyutu olacak ve ona buna yeniden rant dağıtılacak!

Bu ilişkilerin İslamcı cenahında durum aşağı yukarı budur. İyi de Avrasyacı derin yapı ne olacak? Evet, haklısınız. Avrasyacı kanadı da biz hep “kendi doğruları” doğrultusunda hareket eden ve devlete “zarar vermeye” çalışan bir grup asker olarak algılıyoruz. Fakat es geçmememiz gereken, “ekonomik rantın” çok cazip olduğudur. Yani karakoldaki rüşvetçi polis metaforundan hareket edecek olursak eğer, yolsuz polisler idealist meslektaşlarını suça ortak ederek ve tırmıkladıkları “kardan” hisse vererek onları kendilerine bağlı ve bağımlı hale getiriyorlar. Fakat ya idealist sandıkları meslektaşları idealist değilse ne olacak? Bu örnekten hareketle, derin oyuncuların da insan olduklarını unutmayalım! İslamcılar ahlaktan arındırdıkları dinleriyle bu tür ilişkileri çok iyi yönetebiliyorlar. Erdoğan ve adamlarının “derinlerle” ilişkilerinin maddi boyutunu sorgulamayalım mı? Üst pozisyonlara atanmaktan tutun da, daha “kar marjı yüksek ilişkilere” dek, çok geniş bir spektrumda bolca işbirliği sahası mevcut.

Bu tür rejimlerde insan hakları karnesiyle yolsuzluk karnesi arasında doğru orantılı grafik eğriler vardır. Güç ve rant el ele gidiyor anlayacağınız. Rejimin konsolide olmasında ve kendisini yeniden üretmesinde, yani kısacası varlığını devam ettirebilmesinde, bu tür “rasyonel” ve “reel” ilişkilerin olması elzemdir. İBB’de olanlar buz dağının görünen çok minik bir kısmı sadece. Tüm Türkiye’de yerel ve merkezi seviyelerde olan yolsuzlukların sağladığı “maddi rant ve siyasi güç” imkanlarını hayal edin! Görevden alınan Kürt belediye başkanlarının yerine atanan kayyumların neler yaptıklarını görmediniz mi? Maksat sadece Kürt siyasetini baltalamak mı? Ya hortumlamalara yeni alan açmak? Aynı şemayı İran’la ilişkilerde Babek Zencani ve Reza Zarrab üzerinden bölgesel-küresel ilişkiler alanında görmedik mi? Siyasetle ticaretin ve siyasetle diyanetin karmaşık ve karanlık ilişkiler ağı, şeffaflık ve hukuk üretmiyor. Çünkü diyanet bir tür çamaşır deterjanı gibi, kirli ilişkileri aklamak ve halkta meşruiyet zemini oluşturmak için kullanılıyor. Türkiye özelinde bu ilişkilerin ülkeleri nasıl çökerttiğini net bir şekilde görüyoruz.

Talan suçtur. Fakat ya talanı yapan “devletse”? Devletlerin işlediği suçların yaptırıma tabi tutulması çok önemlidir. Bu olmazsa iş zor çünkü! Demokrasinin, adaletin, insan hak ve özgürlüklerinin yolu şeffaflıktan ve yasadışı, gayrı meşru ve gayrı ahlaki ilişkileri deşifre etmekten geçiyor. 17 Aralık bunun için bir milat olabilirdi. Fakat suçüstü yapılan suçlular çetesi devleti allem edip kalem ederek ele geçirdi. Bu yazıda bunun sadece güç kullanarak veya kirli güç pazarlıklarıyla değil, aynı zamanda yolsuzluk ilişkileri zemininde de gerçekleşmiş olduğunu ele almaya çalıştım. Bu yazının örnekleri ve kapsamı son derece sınırlıdır. Ama soruna yaklaşım tarzı bakımından önemi olduğu kanısındayım. Gayrı şeffaf ve şaibeli ilişkileri ortaya koymak gerektiği kanısındayım.

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 6.9.2019 [TR724]

Sadece idareciler mi suçludur!… [Prof. Dr. Osman Şahin]

Bir iyiliğin, güzelliğin, başarının ve zaferin elde edilmesi için bir çok faktörün bir araya gelmesine ihtiyaç vardır. Bir ordunun muzaffer olması için bütün bir ordu seferber olmalıdır. Cemaat eliyle kazanılan başarılarda, o cemaatteki her bir neferin payı bulunmaktadır. Diğer taraftan bir başarısızlık veya menfi bir durumun ortaya çıkması, bir insanın kusurlarından ve ihmallerinden kaynaklanabilmektedir. Buna binaen, muvaffakiyetlerin cemaate ve başarısızlıkların ise baştaki insana verilmesi gerektiği bir düstur haline getirilmiştir.

Üstad Hazretleri Beşinci Şua’da bu konuyu şöyle ifade etmektedirler: “Hâlbuki hakikaten ve kaideten, bir cemaatin hareketiyle vücuda gelen müsbet mehâsin ve şeref ve ganimet, o cemaate taksim edilir ve efradına verilir. Ve seyyiât ve tahribat ve zâyiat ise, reisinin tedbirsizliğine ve kusurlarına verilir. Meselâ bir tabur, bir kaleyi fethetse ganimet ve şeref süngülerine aittir.. ve menfî tedbirler ile zâyiatlar olsa kumandanlarına aittir. İşte hak ve hakikatin bu düstur-u esasiyesine bütün bütün muhalif olarak müsbet terakkiyât ve hasenât, o müthiş başlara.. ve menfî icraat ve seyyiât bîçâre milletlerine verilmesiyle nefret-i âmmeye lâyık olan o şahıslar, –istidraç cihetiyle– ehl-i gaflet tarafından bir muhabbet-i umumiyeye mazhar olurlar.”

Bu dustura uygun hareket edilmediğinde elde edilen zaferler bütün bir cemaate ait olduğu halde haksız bir şekilde baştakilere verilmekte ve bu başlar da bunlara sahiplenerek şirk ifade eden durumlara düşmektedirler. Başarısızlık durumlarında ise bütün hatalar ve günahlar cemaate verilmek suretiyle bu baştakiler temize çıkarılmakta ve böylece bir kısır döngü içerisine girilmektedir. Hal böyle olunca, aynı yanlışları yapmamak, içerisine düşülen durumlardan çıkabilmek için yapılması gerekenleri ortaya çıkarmak için zaruri olan yanlışlıkların sorgulaması ve muhasebesi yapılamamaktadır. Böyle bir toplumun ıslah yoluna girerek hayır hasenât adına bir şeyler ortaya koymaları da artık mümkün değildir.

Genel kaide bu olmakla beraber, cemaatin de başa gelen durumlarda bir payı yok mudur? Muhakkak ki cemaatin de çok önemli payı vardır. Üstad Hazretleri’ne sorulan bir soru ve cevapta da ifade edildiği gibi “Umûmî musibet ekseriyetin hatasının neticesidir.”

Eğer ortaya güzel bir iş konacak, hayır ve güzellikler adına bir şeyler yapılacak ve problemlere çözüm bulunacaksa, cemaatteki fertlerin bu hususta gerekli donanıma sahip olmaları ve bu uğurda lazım olan cehd ve gayreti göstermelerine ihtiyaç vardır.

Ayrıca, bir cemaat yanlışlıklarının ve kusurlarının farkına vararak, tevbe eder ve ıslah yoluna girerse, ayet-i kerimede ifade edildiği gibi, Allah (cc) kurtuluşa giden yollara o toplumu hidayet edecektir: “Eğer o ülkelerin ahalisi iman edip takva dairesi içinde olsalardı, elbette Biz, üzerlerine gökten ve yerden nice bereket ve bolluk kapılarını açardık. (Araf Suresi)”

Hizmet hareketi, idare edenleri ve edilenleri ile beraber bir bütündür….

İdare edenler de bu cemaat içerisinden çıkmaktadır. Yani başka yerlerden devşirilmiş değillerdir. “Nasılsanız öyle idare edilirsiniz” beyan-ı Nebevisinde ifade edildiği gibi cemaatteki kalite ve keyfiyet idare edenlere de yansıyacaktır. Bu hakikate binaen, yönetim problemlerinin çözümü adına en önemli çalışma, bu umumi kalite ve keyfiyetin arttırılması yönünde olmalıdır.

Eğer bir yerde idarecilerde bazı problemler mevcutsa, bunlar aynı zamanda cemaatteki bazı problemlerin varlığına işaret etmektedirler. Yoğurdun kaymağı yoğurt, sütün kaymağı süt ve şapın kaymağının şap  kaymağı olacağını hatırlarsak, “kaymak (yöneticiler) niye arızalı” ile uğraşmaktan ziyade kaymağın içinde gelişip neş’et ettiği asıl hammaddeye (cemaatin bütünü) nazar etmek gerekir. Kaymaktaki (yöneticiler) arızaların giderilmesi önemli olmakla birlikte, daha önemli olan bir husus hammaddenin (yönetilenler) ıslah edilmesidir.

Tabanda ne var ise, tavana akseden, odur…

Bu konuya Fethullah Gülen Hocaefendi “Mevsim Hazan Değil!..” yazısında temas etmektedirler: “Allah Rasûlü buyuruyor: كَمَا تَكُونُوا يُوَلَّى عَلَيْكُمْ “Nasıl iseniz, öyle idare edilirsiniz! Dolayısıyla da hiç gönül koymayın, rahatsızlığa girmeyin! Bizim bünyemizde -esasen- çimlenenler, tamamen bizim kuvve-i inbâtiyemizden, bizim karbondioksitlerimizden beslenerek o hale geliyorlar. Tabanda ne var ise, tavana akseden, odur. Bir toplum, kesb-i istikâmet edeceği âna kadar baştakilerin birden bire düzelmeleri ancak Enbiyâ-ı ızâma mahsus bir şey olmuştur. Onların dışında -esasen- taban ne ise, tavanın olacağı da odur.”

İdareciler tamamen bizim bahçemizden yetişmektedirler. Bahçe ne kadar düzgün ve bakımlı, toprak ne kadar bereketli ve zararlı şeylerden uzak ise o kadar güzel ürünler verecektir. Dolayısıyla, bir toplum istikamet üzere olacağı ana kadar baştakilerin düzelmesini beklemenin bir anlamı yoktur. Baştakileri de düzeltecek olan toplumun sergileyeceği kıvamdır. Tavanı düzeltecek olan tabandır.

Yine bu sırra binaen, cemaatteki fertler konumlarının hakkını veremediklerinde, gerekli olan kalite ve keyfiyeti ortaya koyamadıklarında, Allah (cc) içlerinde onlara zülmedecek zalimleri başlarına getirir. Bu bir manada, onları cezalandırma, bir manada da onları ikaz edip kendilerine getirmek içindir.

Eğer halen liyakat kaybedilmemiş ve bu başlarına zalimlerin getirilmesi bir şefkat tokadı ise insanlar hatalarını anlarlar, kendilerine çekidüzen verirler ve Allah da (cc) maruz kalınan bela ve musibetleri ortadan kaldırır. Ama eğer artık liyakat kaybedilmiş ve başlarına gelen bu bela bir zecr (kovulma-sürülme) tokadı ise toplum kendini düzeltme adına bir yola girmez ve netice olarak böyle toplumlar ve bireyler helak olup gitmeye mahkum olacaklardır.

Hizmet içi eğitimin önemi ve karşılıklı yönetim (yönetişim)…

Başta karar alma süreçleri olmak üzere bir takım konularda, hizmet insanlarının hizmet içi eğitime alınmaya ihtiyaçları olduğu anlaşılıyor. Sadece idare edenler değil idare edilenlerin de aynı şekilde bu eğitime tabi tutulmaları gerekiyor. Yaşadığımız tecrübelerden hareketle diyebiliriz ki yönetim kademesindeki çok sayıda insan profesyonel bir yönetimden uzak bir yönetim tarzı uygulamaktadırlar. Tamamen şahısların anlayışına ve kabiliyetlerine bağlı olarak değişen yönetimler söz konusudur.

Yönetimin ve  karar alma süreçlerinin nasıl olması gerektiği, yönetim süreci içerisindeki rolleri ve hakları konusunda bireyler yeterince bilgi sahibi değillerdir. Ayrıca içerisinde neş’et ettikleri toplumun böyle bir kültürden yoksun olduğu da nazara alınınca, yönetim ve karar alma süreçlerindeki  problemler ve bu problemlerin yol açtığı zararlar çok daha büyük olmaktadırlar.

Yönetim ve karar alma süreçleri, idare edenlerin ve edilenlerin beraber rol aldıkları olaylardır. Bu hususta sadece bir tarafın bilgi ve becerisi yeterli değildir. İdare edenlerin nasıl bir yönetim sergilemeleri gerektiği hususunda yetiştirilmelerine ihtiyaç olduğu kadar, idare edilenlerin de nasıl yönetilmeleri gerektiği, rolleri ve hakları hususunda yetiştirilmeye ihtiyaçları vardır.

Dolayısıyla bu iki tarafın da eğitilmesi, toplumun tamamında bu kültürün geliştirilmesi önem arzetmektedir. Ancak bu sayede karşılıklı etkin bir iletişim içerisinde, yönetilenlerin otomatik olarak yönetilenler tarafından denetlenebildiği, yanlış yapıldığında bu yanlışların düzeltilmesi adına, her iki tarafın da beraber cehd ve gayret sarf ettikleri bir kültür ve yapı oluşturulabilir.

Ayrıca unutulmamalıdır ki, yöneticiler yönetilenler içerisinden seçilmektedir. Buna binaen her şahıs bir potansiyel yönetici gibi ele alınmalıdır.

Bu konuda neler yapılması gerektiği ile ilgili, bu hususlarda bilgi ve tecrübesi olanlardan oluşturulacak heyetlerle ihtiyaçların tesbit edilmesi ve bunlara uygun eğitim programlarının içeriğinin oluşturularak planlanması bir ihtiyaç olarak ortada durmaktadır.

Yazılarda ele aldığımız, isyan ahlakını yaşama ve yaşatma adına hem sağduyulu idarecilere, hem de idare edilenlere çok önemli işler düşmektedir. İdare edenler ve edilenler birlikte isyan ahlakını beraber sergileyebildiklerinde, meselelerin çözümü de Allah’ın (cc) inayet ve keremiyle daha kolay ve hızlı olacaktır.

[Prof. Dr. Osman Şahin] 6.9.2019 [TR724]

Aşûre günü oruç tutmak sünnet mi? [Dr. Ali Demirel]

Soru: Abi, Aşûre günüyle alakalı bazı sorular sormak istiyorum. Birincisi Aşûre orucu diye bir oruç var mı? İkincisi bu günü nasıl değerlendirebiliriz? Üçüncüsü Aşûre duası diye bir dua var mı? Ve son olarak lütfen cevabınızı kaynaklarıyla beraber yazabilir misiniz? (Kerim Y.)

Malumunuz geçtiğimiz günlerde yeni bir hicri yıla girdik. Bugün, hicrî 1441 yılının ilk ayı olan Muharremin yedisi. Pazartesi ise Muharrem ayının onu. Yani halk arasındaki ifadesiyle Aşûre günü.

İlk sorunuzun cevabıyla başlayalım yazımıza.

Kaynaklarımıza baktığımızda Aşûre günü orucuyla alakalı şu bilgiyi görüyoruz:

“Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) Medine’ye hicret ettiğinde Yahudilerin Aşûre gününde oruç tuttuklarını görür ve:

- Bu oruç nedir? diye sorar.

Kendisine şöyle cevap verilir:

- Allah Teâlâ bu günde Musa (aleyhisselâm) ile İsrailoğullarını düşmandan kurtarmıştır. Bu sebeple Musa (aleyhisselâm) bu günde oruç tutmuştur.

 Peygamber Efendimiz de (aleyhissalâtu vesselâm):

- Ben Musa’ya sizden daha yakınım, buyurur ve bu günde oruç tutulmasını ister. (Ebû Dâvûd, Savm 63)

Bu durum Ramazan orucu farz kılınıncaya kadar devam eder. Daha sonra ise Efendimiz (s.a.s.), “Dileyen oruç tutsun, dileyen tutmasın.” buyurarak Aşûre günü oruç tutma mevzuunda müminleri serbest bırakır. (Buhârî, Savm 69).

Dolayısıyla Aşûre günü oruç tutmak sünnettir. İsteyen bir önceki veya sonraki günle birleştirerek de oruç tutabilir. (Müsned, 1/241)

Bu güne Aşûre denmesinin hikmeti nedir?

Arapça “Aşere” kelimesi “On”, “Âşir” ise onuncu anlamına gelir. Halkımız onuncu gün mânasına gelen “Âşir”i, “Aşûre” şeklinde söyleyerek Muharrem’in onuncu gününe “Aşûre günü” ismini vermiştir.

Kaynaklarımıza baktığımızda bu güne Aşûre denmesinin hikmeti olarak, o günde Rabbimizin on peygambere on değişik ikram ve ihsanda bulunduğu bilgilerini görüyoruz.

Bu ikramları şöyle sıralayabiliriz:

1. Allah Hz. Musa’ya (a.s.) Aşûre gününde bir mucize ihsan eder, denizi yararak Firavun ile ordusunu sulara gömer.

2. Hz. Nuh’un (a.s.) gemisi, Cûdi Dağı’nın üzerinde Aşûre gününde durur.

3. Hz. Yunus (a.s.), balığın karnından Aşûre günü kurtulur.

4. Hz. Âdem’in (a.s.) tövbesi Aşûre günü kabul edilir.

5. Hz. Yusuf (a.s.) kardeşlerinin atmış olduğu kuyudan Aşûre günü çıkarılır.

6. Hz. İsa (a.s.) o gün dünyaya gelmiş ve o gün semaya yükseltilir.

7. Hz. Davud’un (a.s) tövbesi o gün kabul edilir.

8. Hz. İbrahim’in (a.s.) oğlu Hz. İsmail Aşûre günü dünyaya gelir.

9. Hz. Yakub’un (a.s.) oğlu Hz. Yusuf (a.s.)’ın hasretinden dolayı kapanan gözleri o gün görmeye başlar.

10. Hz. Eyyûb (a.s.) hastalığından o gün şifaya kavuşur. (bkz. Diyarbekri, Tarihu’l-Hamis, 1/360; Sahih-i Müslim Şerhi 6/140)

Aşûre duası var mı?

Evet, Kulûbu’d-Dâria’da bu isimle kayıtlı bir dua geçiyor.

Yazımızı Aşûre gününün, bütün mağdur ve mazlum kardeşlerimizin kurtuluşuna vesile olması dileğiyle bu dua ile bitirelim:

“Allah’ım!

Sen, Ebedî’sin, Kadîm’sin, Evvel’sin. Sonsuz keremin ve fazlın hürmetine önümüzdeki yeni yıl içinde bizi, şeytandan, onun avenelerinden ve dostlarından korumanı isterim. Sürekli kötülüğü emreden, fenalık isteyen nefsime karşı yine Sen’den yardım dilerim.

Beni Sana yaklaştıracak amellerle benim her türlü derdime deva bahşetmeni ümit ederim.  Ey Celal ve İkram Sahibi, Ey Merhametlilerin en Merhametlisi, rahmetini beklerim!” (Kulûbu’d-Dâria, s. 737)

[Dr. Ali Demirel] 6.9.2019 [Samanyolu Haber]

İslam’a Göre Şoklamayla Kesim [Dr. Yüksel Çayıroğlu]

Günümüzde hayvan refahı göz önüne alınarak, hayvana eziyet vermeme, onu rahat ettirme ve kesimi daha rahat yapabilme adına kesimden önce farklı yöntemlerle hayvanlar bayıltılmaktadır. Peki, bu uygulama şer’an ne kadar uygundur?

Konunun dinî hükmüne geçmeden başlıca şoklama yöntemleri hakkında bilgi verilmesi faydalı olacaktır. Kesimden önce hayvanı bilinç kaybına uğratma adına en fazla uygulanan yöntemler, elektroşok, tabanca kullanılması ve karbondioksit gazı verilmesidir.

Kanatlıların bayıltılmasında kullanılan tek yöntem elektriktir. Sisteme asılı halde gelen tavuklar sırayla içinde elektrik bulunan bir su havuzuna girmekte ve bayıldıktan ve hareketsiz hale geldikten sonra da kesilmektedir.

Büyükbaş ve küçükbaş hayvanlarda ise elektroşok aleti kullanılmaktadır. Bu aletin elektrotları hayvanın şakak bölgelerine yerleştirilmekte ve hayvanın büyüklüğüne göre kısa sürede onun bayıltmaya yetecek ölçüde elektrik verilmektedir.

Her ne kadar bu işlem hayvanı bayıltma kastıyla uygulansa, bayılan hayvanın kalbi çalıştığı için birkaç dakika sonra hayvan hareketlenmeye başlasa da voltaja dikkat edilmediği takdirde verilen elektrik kalbin durmasına ve hayvanın ölmesine de yol açmaktadır.

Bu yöntemin uygulandığı hayvanların muhtelif bölgelerinde kanamalar oluşabilmekte, bu da etin kalitesini düşürmekte, yükselen kan basıncıyla birlikte kesim sırasında bazı damarlar yırtılarak kan, doku içerisine yayılmakta, kalça ve kürek kemiklerinde kırıklar görülebilmektdir.

Ayrıca doğrudan hayvanı öldürme kastıyla uygulanan farklı bir yöntem daha vardır. Bu yöntemde elektrotlar genellikle hayvanın baş ve sırt kısmına konulmakta ve sonrasında hayvan geri dönüşümsüz olarak zarar görmekte ve kısa süre sonra ölmektedir.

Özellikle Avrupa ülkelerinde yaygın olarak uygulanan diğer bir yöntem ise tabancadır. Bu uygulamada tetiğe basıldığı anda tabancanın ucunda bulunan parmak kalınlığındaki ve 13-14 cm uzunluğundaki demir çubuk ani olarak hayanın kafatasını parçalayıp beyne isabet etmektedir.

Beyin dokusu zedelenen hayvan geri dönüşümsüz olarak bayılmaktadır. Daha doğrusu tabancanın isabet etmesiyle birlikte hareketsiz bir şekilde yere düşen hayvan ölüme giden bir şok sürecine girmektedir. Kesim olsun olmasın birkaç dakika içinde hayvanın ölümü gerçekleşmektedir.

Bayıltma işleminin etlerde kanamalara sebep olduğu adrenalin seviyesini yükselttiği, ette kalite bozukluklarına rastlandığı ve Deli Dana Hastalığının hayvanlardan insanlara bulaşmasında etkili olabileceği ifade edilmiştir. Bu sebeple bu metot 2001de İngilterede yasaklanmıştır

Nispeten daha az uygulanan gazla bayıltma metodunda ise hayvanlar içinde % 60-80 oranında karbondioksit gazı bulunan özel olarak hazırlanmış odalara alınmakta ve böylece 20-40 saniye boyunca bu gazı teneffüs etmeleri sağlanmaktadır.

Oksijenden mahrum kalan ve belirli bir süre karbondioksit gazına maruz kalan hayvanların solunumu durma noktasına gelmekte, bilinçleri kaybolmakta ve hayvanlar birkaç saniye içerisinde bayılmaktadırlar. Eğer bu hayvanlar temiz havaya çıkartılırsa yeniden ayılmaktadır.

Bütün bu uygulamalar dinen iki açıdan değerlendirilebilir. Birincisi bu uygulamaların hayvanın etinin hükmüne etkisi, diğeri ise hayvan hakları ve hayvan refahı açısından bütün bu uygulamaların caiz kabul edilip edilmemesi.

İslama göre bir hayvanın helal olması için;
  • Eti yenilebilir hayvanlardan olması,
  • Müslüman/ehli-i kitap tarafından kesilmesi,
  • Besmele çekilmesi,
  • Kesimin usulünce yapılması
gerektiği gibi bütün bunların yanında bir de hayvanın CANLI olması gerekir.

Zira ölü bir hayvanı boğazlamanın bir anlamı yoktur. Hayvan hem canlı olmalı hem de onun ölümü başka bir sebepten değil boğazlamadan kaynaklanmalıdır. İşte bu noktada “Hayvanın asgari canlılık emaresi ne olmalıdır?” sorusu karışımıza çıkmaktadır.

“Size leş, kan, domuz eti, Allahtan başkası adına kesilen, boğulmuş, vurulmuş, yukarıdan yuvarlanmış, boynuzlanmış veya canavar tarafından parçalanmış olup da ölen hayvanların etleri haram kılınmıştır. Ancak canı çıkmadan yetişip şartına uygun tarzda kestikleriniz müstesna.”

Yukarıdaki ayette şeri kesim olmaksızın ölen hayvanların haram kılındığı belirtilmiş fakat ölümünden önce yetişilip boğazlananların helal olacağı bildirilmiştir.

Kesimden önce hayvanın taşıması gereken asgari hayat belirtileri ve kesim esnasında göstereceği tepkilerle ilgili fukahanın farklı değerlendirmeleri olmuştur. Öldürücü bir darbe alan ve hayat emareleri zayıflayan bir hayvanın boğazlandığında yenilip yenilmeyeceği ihtilaflıdır

İlgili hükümlerle ilgili kısaca şunları söyleyebiliriz: Ebû Hanife, kesim esnasında hayvanın canlı olmasını yeterli görmüştür. Dolayısıyla ona göre hayvan öldürücü bir darbe almış, hayatının son deminde yetişilmiş ve ölmeden önce boğazlanmış olsa bile o hayvanın eti helâldir.

Ebû Yusuf mutlak olarak canlı olmayı yeterli bulmayarak kesilecek hayvanda açık hayat emarelerinin bulunmasını (hayatün beyyinetün) şart koşmuş ve yarım gün/veya bir gün yaşayamayacak olan hayvanın kesimle helal olmayacağını ifade etmiştir.

İmam Muhammed de hayvanda açık hayat emaresi aramış ve bunun ölçüsü olarak da böyle bir hayvanın, kesilmiş bir hayvandan daha fazla yaşayabilecek bir durumda olması gerektiğini söylemiştir. Zira onlara göre aksi durumda hayvanın ölüm sebebi boğazlama olmamaktadır.

Ebu Yusufa göre şayet bir kimse bir koyunu ikiye bölse başka birisi de henüz koyunun kafası hareket etmekteyken onu boğazlasa veya bir adam koyunun karnını yararak karnındaki organlarını çıkarsa ve başka birisi de onu boğazlasa, bu durumlarda bu koyunun eti yenilmez.

Şafi ve Hanbeliler de vurulan, süsülen, yaralanan vs. bir hayvanın kesildikten sonra helal olabilmesi için, kesimden önce hayat-ı müstekırra (kalıcı bir hayat) sahibi olması gerektiğini söylemişlerdir. Fakat onlar hayvanın ölümüne sebep olacak bir yaralanmanın olmadığı durumlarda mutlak anlamda canlılığı yeterli görmüşlerdir. Bir görüşe göre el-hayatü’l-müstekırre, hayvanın, boğazlanmış bir hayvandan daha fazla hareket kabiliyetine sahip olması, diğer görüşe göre ise hayvanın bir-iki gün yaşayabilecek durumda bulunması demektir.

Ayrıca Şafiîler boğazlamayla aynı anda yapılan ve hayvanın ölümünde etkili olan yaralamanın hayvanı meyte hükmüne getireceğini söylemişlerdir. Mesela bir kişi hayvanı boğazlarken diğeri de onun karnını deşerek bağırsaklarını çıkardığında böyle bir hayvan helâl olmayacaktır.

Hanbeliler de, kesimden sonra fakat hayvanın canı çıkmadan önce onun ölümüne yardımcı olacak başka bir sebebin bulunması durumunda böyle bir hayvanın murdar olacağını söylemişlerdir. Boğazlanan bir hayvanın hemen suya atılarak boğulması gibi.

Malikiler de, iç organların veya beynin dışarı saçılması, omuriliğin kesilmesi gibi hayatî organlarından birisinden ölümcül bir darbe almış (menfûze’l-mekâtil) ve yaşama ümidi kalmamış bir hayvanın, boğazlamayla helâl olmayacağını söylemişlerdir.

Çünkü böyle bir hayvan hükmen meyte sayılacaktır ve boğazlamanın da meyteye bir etkisi yoktur. Fakat onlar öldürücü organlarından böyle bir darbe almamış bir hayvanın, yaşama ümidinin olup olmamasına bakmadan, boğazlandıktan sonra yenebileceğini ifade etmişlerdir.

Teferruata ait hükümler bir yana bırakılacak olursa bütün bu hükümler şu iki hususa dayanmaktadır:
Birincisi hayvanın kesim esnasında canlı olup olmadığı,
İkincisi de hayvanın ölüm sebebinin boğazlama olup olmadığı.

İmam Ebu Hanife kesim esnasında hayvanın canlı olmasına bakmış, diğer fakihler ise hayvanın canlı olması yanında ölüm sebebinin de hayvanın almış olduğu darbeden değil boğazlamadan kaynaklanmasını şart koşmuştur. Bu şartın bulunmadığı hayvanı ise hükmen murdar kabul etmiştir.

Onların bu hükümlerinde dayanmış oldukları fıkhi kaide ise şudur: “Haram kılıcı bir delil ile helal kılıcı bir delil birlikte bulunursa, haram kılıcı delille amel edilir.” Zira dinde asıl olan ihtiyat ve temkin, bunu gerektirmektedir.

Bu hükümler zaviyesinden şoklama yöntemlerine bakılacak olursa şunlar söylenebilir: Öncelikle kullanılan bu yöntemler, hayvanı öldürdüğü takdirde hayvan murdar olacaktır. Boğazlamanın ise murdar bir hayvan üzerinde hiçbir etkisi olmayacağı için bu hayvanın eti haram olacaktır

Tabanca kullanımıyla, elektrik ve gaz kullanımını da birbirinden ayırmak gerekir. Tabanca kullanımında hayvanın bir daha normal hayata dönmesi imkansızdır. Diğerlerinde ise bunlar ölçülü verildiği takdirde hayvan bayılmakta ve bir süre sonra tekrar normal hayatına dönmektedir

Şu halde tekrar normal hayata dönebilecek hayvanların baygın haldeyken boğazlanmaları durumunda fukahanın öne sürdüğü şartlar açısından caiz olacağı, ancak tabancayla bayıltılan bir hayvanın Ebû Hanife’ye göre caiz ancak diğer fukahaya göre haram olacağı söylenebilir.

Muasır ulema genellikle kesimden önce uygulanan şoklamanın hayvanı öldürüp öldürmediğine odaklanmış, hayvan ölmediği ve baygın iken İslama uygun olarak kesilmiş olduğu takdirde bunun caiz olacağını söylemiştir. Bazı sebeplerden dolayı şoklamaya karşı çıkanlar da olmuştur.

Mesela Kalb Damar Cerrahisi Doç. Dr. İlker Alat, modern yöntemlerle bayıltılan hayvanlarda kesim esnasında yeterli kan boşalımının gerçekleşmeyeceğini öne sürmek suretiyle bu yöntemlerin uygulanmasına karşı çıkmıştır.

Ona göre hayvana elektrik verilmesi kalbin vazifesini düzgün yapmasını engellemekte ve yine kan boşalımında çok önemli olan kas hareketleri durmakta bu yüzden de kan boşalımı yeterli düzeyde gerçekleşmemektedir. Kanı en iyi şekilde boşaltan yöntem, şeri kesimdir.

Prof. Dr. Ümit Gürbüz de şoklanarak kesilen hayvanlardaki kan boşalımının şoklanmadan kesilenlere göre çok daha düşük olduğunu ifade etmiştir. Kanı en hızlı boşaltan yöntem, kan debisinin en yüksek olduğu ve kalbe en yakın bölge olan boğazdan yapılan kesimdir.

Öte yandan Almanya’nın Hannover Üniversitesi Veteriner Fakültesi’nde Prof. Wilhelm Schulze’nin başkanlığında yürütülen bir araştırmada cerrahi yöntemlerle hayvanların beynine elektrotlar yerleştirilmiş ve EEG cihazı yardımıyla hayvanların acısı tespit edilmeye çalışılmıştır.

Bu araştırma sonucuna göre tabancayla şoklama yönteminin normal kesime göre hayvanlara çok daha fazla acı verdiği ortaya çıkmıştır. Demek ki hangi yöntemin hayvan refahına daya uygun olup olmadığı henüz netlik kazanmış değildir.

Hatta hayvanın beynine 15 cmlik bir demir çubuğun girip çıkması, hayvana yüksek düzeyde elektriğin verilmesi veya hayvanın oksijensiz bir ortamda yüksek yoğunlukta karbondioksit gazına maruz bırakılması gibi uygulamaların çok daha acımasızca ve vahşice olduğu dahi söylenebilir

Nitekim biz de Avrupa'da yaptığımız mezbaha ziyaretlerinde mezbaha yetkililerine niçin şoklamayı tercih ettiklerini ısrarla sorsak da tatmin edici cevaplar alamadık. Öne sürdükleri en önemli gerekçe kanunlardı, yasaklardı. Yani devlet onları bunu yapmaya zorluyordu.

Dolayısıyla şoklamayla kesimin hayvan refahına uygun olduğu yönündeki iddiaların bir kesinliği söz konusu olmadığı gibi, bunları uygulamayı gerekli kılacak herhangi bir makul gerekçe de yoktur. Batının her uygulamasını doğru görmek de doğru değildir.

Eğer mesele hayvan refahıysa en başta buna müslümanların uyması gerekir. Konuyla ilgili önemli hadisler olduğu gibi İslam fakihleri de hayvanı rahat ettirme ve ona en az acı çektirmeyle ilgili onlarca hüküm vaz etmiştir. Elbette İslami kesim sadece besmeleden ibaret değildir.

“Kestiğiniz zaman kesimi en güzel şekilde yapınız. Sizden birisi bıçağını bilesin ve kestiği hayvana rahat ettirsin.” buyuran Allah Resulü, bıçağını hayvanın gözü önünde bileyen sahabeye dahi müdahale etmiş ve bıçağını hayvanın görmeyeceği şekilde bilemesini tavsiye etmiştir.

Hasıl-ı kelam eğer modern kesim yöntemleri ele alınacaksa, başta ayet ve hadisler, sonra da bunlardan hüküm çıkaran fukahanın yaklaşımları açısından ele alınarak bir karara bağlanmalıdır.

[Dr. Yüksel Çayıroğlu] 4.9.2019 [https://twitter.com/yukselcayiroglu/status/1169332759095123968]