İç Savaşın Ayak Sesleri: Ak Silahlanma [Kemal Ay]

Geçen Cuma, Can Dündar’a 6 Mayıs 2016 günü, Dündar’ın daha önce bir süre cezaevinde yatmasına yol açan MİT TIR’ları davası görülürken silahla ateş açan saldırgan Murat Şahin tahliye edildi. 30 yıldan 47 yıla kadar hapsi istenen Şahin, saldırıyı ‘korkutmak maksadıyla’ gerçekleştirdiğini itiraf etmişti. Ancak mahkeme, “suçun niteliği, delillerin büyük kısmının toplanmış olması ve tutuklu kaldığı süre” gibi gerekçelerle Şahin’i tahliye etti.

Bu basit olay bize şunu gösteriyor: Eğer fikirlerinizi gazete, TV aracılığı ile dile getirirseniz ve fikirleriniz de iktidarın pek hoşuna gitmeyen şeylerse, “terörist” yaftası ile hapse girebilirsiniz. Ancak elinize silah alıp birilerini korkutmak, sindirmek vs. isterseniz, mahkemeler sizi uzun süre hapiste tutmak gereği görmezler. Belki başkalarını da sindirmek, korkutmak isteyebilirsiniz, mahkeme buna ne karışır?

‘Yol ver gidelim, Taksim’i ezelim!’

Türkiye’nin şiddet kültürüyle arasında artık perde kalmadı. 2013’teki Gezi Parkı olayları esnasında Atatürk Havalimanı’nda Tayyip Erdoğan’ı karşılayan AK Parti Gençlik Kolları, “Yol ver gidelim, Taksim’i ezelim!” diye slogan attığında, bunların ‘heyecanlı çocuklar’ olduğu savunuluyordu. Bu ‘heyecan kasırgası’ zaman içerisinde Meclis’teki AK Parti grup toplantılarına, çeşitli mitinglere yansıdı.

Gezi Parkı’nın ardından 17/25 Aralık operasyonları da yaşanınca, Erdoğan’ın bir kült olarak varlığı tahkim edildi ve “Yedirmeyiz!” retoriği oluştu.

Türkiye ‘cihatçı’ ihraç etti

Bu arada, gözlerden uzak başka gelişmeler yaşanıyordu. 2011’de başgösteren Suriye İç Savaşı’na Türkiye’den çok sayıda cihatçı katılmış, bu militanların Türkiye’de eğitim gördükleri yahut Türkiye’den Suriye’ye silah satışı yapıldığı söylentileri ayyuka çıkmıştı.

Tam bu sırada Türkiye’nin gündemine ancak 4 yıl sonra gelebilecek olan, SADAT A.Ş. kuruldu. Emekli Tuğgeneral ve eski özel harpçi Adnan Tanrıverdi’nin kuruculuğunu üstlendiği, Nevzat Tarhan, Abdurrahman Dilipak gibi ilginç danışmanları olan bu şirketin gayesi ilginçti: “Türkiye’nin köklü askeri gelenekleri ve birikimini ihtiyacı olan ülkelere aktarmak. Kendi deneyimi ve birikimi olmayan ülkelerin silahlı kuvvetlerinin eğitim, strateji gibi ihtiyaçlarını karşılayacağız. Dünyada örneği çok. Türkiye’de ilk olacak.”

SADAT, Lice’de köy yaktı mı?

2012’de kurulan bu şirketle ilgili CHP milletvekilleri Meclis’e defalarca soru önergesi vermişti. Cevabı en çok merak edilen soru, SADAT’ın Özgür Suriye Ordusu militanlarını eğitip eğitmediğiydi.

Güneydoğu’daki operasyonlar başladıktan sonra ise, SADAT’ın ismi korkunç bir olayla birlikte anılmaya başladı. HDP Milletvekilleri’nin soru önergesi, SADAT’ın bir tür ‘kontrgerilla yapılanması’ olarak kurgulandığını, Güneydoğu’daki faili meçhullerle ve hatta Lice’de bir köyün yakılmasıyla ilişkili olduğunu iddia ediyordu.

Paramiliter kadro oluşuyor

SADAT’ın yanı sıra, Nokta Dergisi’nin ortaya çıkardığı bilgilere göre, Osmanlı Ocakları da ülkenin çeşitli yerlerinde ‘silahlı eğitim’ veriyordu. Emekli emniyet amirleri ve askerlerin buralarda ‘gönüllü kimseleri’ eğittikleri öğrenilmişti.

15 Temmuz darbe girişimi öncesi, şiddet sarmalı belirli bir olgunluğa gelmişti: Güneydoğu’da yeniden hortlatılan terör, sayısı artan faili meçhuller, mafyatik hareketlerin yeniden görünürlük kazanması, Sedat Peker’in ‘parti lideri gibi’ mitingler düzenleyip milleti ‘kanla’ tehdit etmesi, Gezi’den bu yana bilenen AKP kitlesinin, her meselede “Vur de vuralım!” noktasına getirilmesi…

Kitlesel öfkeyi, yani AKP’lilerin kızgınlığını artırmak içinse sürekli olarak Cemaat’in nazara verilmesi yeterliydi. İhanet, darbe, korku söylemi AKP’li seçmenin mantık dışı hareket etmesi ve propagandaya kapılması için yetti de arttı.

Bütün bunlara Erdoğan’ın uzlaşmaz tavrı ve ‘millet’ kavramının içini boşaltarak ülkenin yüzde 50’sini sürekli rahatsız eden açıklamaları eklenince, Türkiye’deki şiddet potansiyelinin kapsamı ortaya çıkacaktır.

‘İç savaş çıkarsa, ezer geçeriz’

15 Temmuz günü sivil halkın, darbeci askerlerin karşısına çıkabilmesinin sebebi olarak iktidar çevresi, “Demokrasi aşkı” söylemini uygun buldu. Ancak binlerce kişinin sokağa çıkabilmesinin bir sebebi Ergenekon, Balyoz sürecinden bu yana vurgulanan “darbelere karşı olma” duygusunun içselleşmesiyse, diğer sebebi de yukarıda zikredilen “Yedirmeyiz!” mantığının oturmasıydı.

Darbe girişiminden yaklaşık bir ay önce, yazar Levent Gültekin, üst düzey bir bürokratla Erdoğan arasında geçen bir konuşmayı nakletmişti. Erdoğan’ın yapacaklarını anlatması üzerine bürokrat, “Bu dediklerinin yarısını yap, iç savaş çıkar bu ülkede” dediğinde Erdoğan’dan “çıksın, ezer geçeriz” cevabını almış. (Bu söze bir yalanlama gelmedi.)

15 Temmuz’la birlikte, önce halkın bu tip durumlarda mobilize edilebildiği (Diyanet camilerinin buradaki aktif görevi unutulmamalı) görüldü, sonra TSK gibi ‘geleneği olduğu düşünülen’ bir yapının da Cemaat havucuyla tasfiye edilebildiği anlaşıldı.

Gökçek: Muazzam silahlanma oldu

Darbe girişiminden sonraki gelişmelere şöyle bir gözatalım:

– SADAT A.Ş. kurucusu Adnan Tanrıverdi, Cumhurbaşkanı Başdanışmanları kadrosuna katıldı. (Yeni bir TSK çalışmasında başrolde olacak.)

– Ankara Belediye Başkanı Melih Gökçek, bir TV programında, “Muazzam bir silahlanma oldu. Pompalı tüfeği alan evine atıyor. Sen yarın bir darbe yapmaya kalksan, senin elinde piyade tüfeği, keleş varken, bu kalkıp pompalı tüfeğiyle gelmeyecek mi?” dedi.

– Melih Gökçek’in çağrısına benzer bir çağrıyı, Vakit gazetesi yazarı Abdurrahman Dilipak da dile getirdi.

– Osmanlı Ocakları, Twitter’da “AK Silahlanma” etiketi ile paylaşımlar yapmaya başladı.

– Şiddet sarmalının içine emniyet birimleri de çekildi: Gözaltında işkence sıradan hâle geldi.

– Türkiye, sınırötesi operasyonlara başladı. Suriye’den sonra Irak’a da askerî harekât ihtimali doğdu. Bu arada Suriye’deki cihatçı örgütlerle yakın temas başladı.

Pakistan, Afganistan ya da İran

11.Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Suriye krizinin patlak verdiği günlerde ‘Pakistanlaşma’ kavramını ortaya atmıştı. 1970’lerin sonunda Sovyetler Birliği, Afganistan’ı işgal etmeye karar verdiğinde başlayan savaş, Afganistan’da radikal İslamcı cihatçıların yükselişini sağlarken, Pakistan’ın da istikrarını yitirmesine, topraklarında terör aktivitelerinin artmasına ve mülteci sağanağına maruz kalmıştı.

Türkiye’nin 15 Temmuz sürecinden sonraki hâli de Pakistan’a benziyor. Daha da fenası, Erdoğan’ın toplumu şiddete itme, ‘ölümü yüceltme’ girişimleri devam eder ve bu söylemler Suriye ya da Irak’taki aktif bir savaşla taçlanırsa, ülkede bir iç savaşın kaçınılmaz olacağı artık bütün sebepleriyle ortaya çıkmış durumda.

1979’da ‘devrim’ yapan İran’daki Mollalar, sonraki 8 yıl boyunca Irak’la savaşmış, zamanla bir ‘şehitlik kültü’ etrafında gittikçe kasvete bürünen bir rejim inşa etmişlerdi. Bu arada milyonlarca İranlı yurt dışında yaşamaya mahkum olmuş, milyonlarcası da İran sınırları içinde ‘açıkhava hapishanesi’ ortamında yaşamak zorunda kalmıştı.

Türkiye, böyle giderse Pakistan, Afganistan ve İran örneklerindeki gibi bir geleceğe sahip olacak.

Kemal Ay, 24.10.2016 /TR724.com

Dünya Türkiye’ye neden inanmıyor? - [Ekrem Dumanlı]

Maalesef Türkiye’nin dünyada itibarı fena halde sarsıldı. Böyle giderse daha da sarsılacak. Bu ülkenin nereye gideceğini bilmek için kehanete gerek yok; dışarıdan bakıldığında manzara çok net. Dilerseniz kişileri, partileri, liderleri, siyasi söylemleri bir kenara bırakıp karşımızdaki fotoğraf üzerine konuşalım.

Bir ülke düşünün; adını sanını ünvanını sonraya bırakın ve kendi kendinize şu soruları yöneltin lütfen:

Bir ülke ki iktidar koltuğuna oturanlar, hiç bir muhalif ses duymak istemiyor. Parti içinden yükselen aykırı sesleri/iyi niyetli uyarıları bile ‘ihanet’ şeklinde yaftalıyor. Her şey (evet, mübalağasız, her şey) bir adamın iki çift lafına bağlı. Onun kızdığı herkes kötü ve hain, onu öven herkes iyi ve makbul. Böyle bir ülkede katılımcı demokrasiden bahsedilebilir mi?

Bir ülke düşünün ki iktidarı denetleyen bütün unsurlar yok edilmiş. Devletin icraatlarını anayasa ve yasalar çerçevesinde (içerden) denetlemekle görevli anayasa mahkemesi, Yargıtay, Sayıştay gibi kurumlar tek adamın emrine amade edilmiş. Savcılar tepeden gelen emre göre suçlu arıyor; hakimler siyasi emirler doğrultusunda tutuklama/serbest bırakma işlemi yapıyor. Önce bir örgüt uydurulup sonra on binlerce öğretmen, memur, gazeteci tutuklayanlar, söz konusu mafya olunca kılını bile kıpırdatmıyor. Böyle bir ülkede adalet olur mu, şeffaf devletten, yargı bağımsızlığından bahsedilebilir mi?

Bir ülke düşünün ki siyasi yönetim ve idari tasarruf, tamamen aile içi ilişkiler doğrultusunda icra ediliyor. Patron, eşi, çocukları, onların aile dostları, arkadaşları vs her köşe başına hakim kamu hizmetlerini bile hanedanlık menfaatlerine göre ayarlıyor. Mesela düşünün ki enerji sektörünü doğrudan kendine bağlayan bir ülke yöneticisi enerji bakanlığına damadını atamış olsun. Üstelik onca yolsuzluk, usulsüzlük, rüşvet gibi iddialar yıllardır uluslararası mecralarda dolaşırken ve damat üzerinden bütün aile suçlanırken! Ortaya atılan iddiaları en başta reddeden, ama bilgisayar korsanlarının ortaya çıkardığı net ilişki belgelenince istifa etme yerine, bütün sosyal medya ağlarına erişime kapatan muktedirler uluslararası ilişkilerde nasıl algılanır sanıyorsunuz?

Bir ülke düşünün ki gazete binaları basılacak, televizyonlara el konacak. Onlarca medya kuruluşu (iktidarın yamağı ve çomağı olanlar hariç) tek tek kapatılacak. Sen anayasayı ayaklar altına alarak medya araçlarını işgal edersen, değişik fikirlerin ifade edildiği bütün medya mecralarını kapatır, onların başına kayyım adı altında haramiler gönderirsen, dünya seni demokrasi kahramanı mı sanacak?

Bir ülke düşünün ki iktidarın tepesindeki hanedanlığın ayaklarının altını öpmedi diye insanlar hakkında soruşturma üstüne soruşturma açılıyor, uydurma iddialar eşliğinde hapse atılıyor. Öyle ki yeryüzündeki bütün baskıcı rejimleri bir araya getiriyorsun; onların toplamında var olan tutuklu gazeteci sayısı sizinkine ulaşamıyor. Bu karanlık tablo ortadayken bu ülkede işlerin doğru gittiğine kimi ikna edebilirsin?

Bir ülke düşünün ki işkence iddiaları yeri göğü inletsin. Bir fert hedef alınınca o kişinin anne baba çocukları; hatta akrabaları, komşuları hapse atılsın. Hapishanelerde yer açabilmek için mahkumlara af çıkarılsın ve belgesiz suçlamalar eşliğinde muhbir kalleşliğine teslim edilen adalet anlayışı ile cadı avları düzenlesin, adaletsiz soruşturmalar karşısında teslim olmadı diye gazetecilerin eşleri göz altına alınsın, pasaportlarına el konsun, en çağdışı metotlarla masum insanlar suçlu ilan edilip yakınları rehin tutulsun… Böyle bir çadır devleti geleneğini ne kadar ambalajlarsanız ambalajlayın, bunun adına bir Allah’ın kulu çıkıp ‘demokrasi’ der mi?

Bir ülke düşünün ki modern dünyanın yüzlerce yıl önce garanti altına aldığı mülkiyet özgürlüğünü saçma sapan iddialarla ayaklar altına alsın, insanların alın teri ile kazandıkları mallarını yamyamlara peşkeş çeksin; sonra da kalkıp ülkede demokrasi olduğuna insanların inanmasını beklesin…

Daha saymama gerek var mı!

Dışarıdan bakan herkes Türkiye’de feci şeyler görüyor. Tek adam, tek aile ve onlar üzerine kurulu bir hükümranlık. İktidar sahiplerinin ve destekçilerinin mal varlıklarındaki korkunç artış Türkiye kamuoyundan gizlemse bile dışarıdan bakanlar için -benzer vakalar nedeniyle- pek manidar bulunuyor. Sen de kalkıp ‘Dünya bize niye inanmıyor!’ diye sızlanıyorsun; ya da ‘inanmazsa inanmasın’ deyip çaka satıyorsun. Bunda anlaşılmayacak ne var ki; ektiğini biçiyorsun!

Ekrem Dumanlı, 23.10.2016 /Zaman

Sihirbaz cellat, meylü’r-rahat - [Abdullah Aymaz]

Münazarat Risalesinde anlatılan, bizi tembellik zindanına atan sekiz sebepten en sonuncusu meylü’r-rahattır. Üstad Hazretleri bu meseleyi şöyle ele almıştır:

”Sonra, bütün meşakkatlerin anası ve umum rezaletlerin yuvası olan rahat meyli (rahat yaşama arzusu, hayat tutkusu, yasama sevdası) geliyor. İnsanın himmetini, aşk ve şevkini bağlar ve sefalet zindanına atar. Siz de ‘İnsan için, ancak çalıştığının karşılığı vardır.’ (Necm Suresi, 39) ayet olan alicenap mücahidi o sihirbaz cellada gönderiniz.”

Tenperverlik ve rahat yaşama duygusu, zillet ve sefaletin esasını teşkil eder. Zaten Cenab-ı Hakkın rahmetinin gereği koyduğu kanuna göre, kainatta hareket ve faaliyet esastır. Allahü Teala, hiçbirşeyi hareketsizlikle mahkum etmemiştir. Yani aslında herşey ve herşeyin atomları, elektronları hareket halindedir. Hareket ve faaliyette lezzet vardır. Faaliyet, zaten, bizzat lezzetin ta kendisidir…

Asr-ı saadetin başında, Sahabe Efendilerimiz dünyaya dağılmışlardır. İspanya’nın Valensiya şehrinin yakınlarında Roma dönemine ait kazılar yapılırken 648’de vefat etmiş bir sahabenin mezar taşı bulunmuştur. Yani Efendimizin (S.A.V.) hicretinden 26 sene sonra… Halbuki İspanya’nın fethine 711’de başlanmıştır. Fatihlerden çok önce kalb ehli gönül fatihleri oralara gitmiş, bir nevi zemin hazırlamışlardır.

İslamiyetin güzelliklerini yaşayarak, çok iyi temsil ederek işe başlamışlardır. Ama tebliğ etme aşkı ve şevki sönüp dünyaya meyil başlayınca zevkler sefalar dönemi başladı. Meylü’r rahat dediğimiz hayatı zevkli yaşama tutkusu onların ruhlarını çürüttü. Çünkü bu duygu ve tutku, sihirbaz bir cellat gibidir; öldürür de kimse fark etmez. Çürütür ama herkes kendini sağlam zanneder.

İşte o dönem Kastilya Kraliçesi İzabella, “Bu Müslümanları buradan atacağım ve atıncaya kadar da yıkanmayacağım” dedi. 13 sene yıkanmadığı için adı tarihlere Kirli İzabella olarak geçti. Ama Müslümanların hakimiyetini kırıp oradan attırdı. Akıbet feci oldu. Mezarları kendilerine kazdırdılar, ateşleri kendilerine yaktırdılar. ”Ya İslamiyet’ten dönersin veya diri diri ateşe veya mezara girer ölürsün” dediler.

Acaba cellat kimdi? Bence meylü’r rahat idi. Yoksa her Müslüman bir sene çalışarak, İslam’ın güzelliklerini göstererek bir kişi kazansaydı, İspanyollarda onları öldürmeyip, arkalarından dua edecekti. Belki Kirli İzabella böyle bir gayretle Nurlu İzabella olacaktı.

Ali Ulvi Kurucu Ağabeyin bahsettiği bir Ali Yakup Bey vardır. Büyük alim ve takva sahibi… Mısır Büyükelçiliğindeki yüksek maaşlı işini, takva anlayışına uygun bulmadığı için terkedip gelir İstanbul’a… Kendisine Bahariye Mensucattan bir muhasebe işi bulurlar. Sonra da Yatılı Kız Kur’an Kursu açılınca yaşından ve takvasından dolayı, orada Arapça, fıkıh, hadis, tefsir ve kelam dersleri okutması için kendisine hocalık teklif ederler. Maaş teklif edince kabul etmez. Israr ederler… Der ki:

“Benim büyük dedem, Arnavutlukta büyük bir kilisenin papazı idi… Osmanlı geldi Müslümanlığı sevdirdi. Ben onlara her namazda dua ediyorum. Yani şimdi ben, bu Osmanlının  torunlarına para ile İslamiyeti mi öğreteceğim? Böyle birşey olamaz.” Gerçekten Bahariye Mensucattaki işine devam etti. Para buldu minübüsle, bulamadı yayan olarak o Kur’an Kursuna gitti. Allah Rızası için ders verdi. Bu arada İstanbul İlahiyatın bir çok profesörlerine de Hak Rızası için hiçbir karşılık almadan ders verip onları o konuma getirdi…

Şimdi düşünelim… Her bir İspanyol’un da Ali Yakup Hocamız gibi olması da mümkün mü idi, değil miydi? Elbette mümkündü… Sonra ne oldu? Bu mübarek işi yapmayıp dünyaya daldığımız, sanki cenneti yeryüzüne indireceğiz gibi uğraşıp zevk-safa içinde boğulduğumuz için önce birbirimize düştük. İç çekişmeler bizi bitirdi. Sonra birileri gelip bizi Endülüs’ten silip süpürdü… Biz ne diye katilleri ve cellatları başka yerlerde arıyoruz? Esas sihirbaz katil ve celladımız içimizde; meylü’r rahat…

Efendimiz (S.A.V) “Senin en zararlı düşmanın iki yanının arasında olan nefsindir. “buyurmuyor mu? Tenperverlik, rahat düşkünlüğü nefsimizin en çok istediği bir şey değil mi?

Abdullah AYMAZ, 23.10.2016 /Zaman

Hüzün Yağmurları Artık Yağmayacak [Vehbi Şahin]

Takvim yaprakları çok çabuk değişiyor sanki. Daha dün gibi… Ama 66 kocaman gün geçmiş Ahmet Selim abinin vefatının üzerinden… Sıcak bir gecenin (19 Ağustos 2016) sabahında, almıştım acı haberi. Devasa bir kamet, yerli bir mütefekkir, ufku açık bir münevver, ruhunun ufkuna yürümüştü.

Gerçek ismi Zeki Önal idi. Yazılarında kullandığı  Ahmet Selim mahlası, ona o kadar çok yakışmıştı ki çoktan kimlikteki adının önüne geçmişti. Bir gün ziyaret ettiğimde, salona çay getiren eşi, “Zeki bey!” diye seslenince bir anda şaşırmıştım. Odada sanki üçüncü bir kişi varmış hissi uyandırmıştı bende.

***

O, benim ve pek çok okuru için Ahmet Selim idi. Kadri kıymeti bilinmeyen büyük bir yazardı. Dantela gibi işlediği yazılarının hepsini toplayıp içinden onu anlatan bir kelime seçin deseniz tereddüt etmeden “itidal” sözcüğünü seçerdim. Hayatını itidal üzere yaşayan biriydi kendisi. Yazılarında ve kitaplarında o kadar çok hissediliyordu ki bu düşünce sistematiği… Siyaseti, ekonomiyi, kültürü, sanatı, toplumsal değişimi, hatta sporu yazarken bile bu kavram üzerinden izah ediyordu düşüncelerini…

AHMET SELİM DEMEK İTİDAL DEMEKTİ

Hüzün Yağmuru isimli romanını okuduğumda, sürekli ürkek bir güvercin gibi tedirgin yaşayan, çevresindekileri korumak için pervane olan, ülkesi ve milleti için hüzünlenen bir roman kahramanı vardı karşımda.

O kahraman Ahmet Selim’den başkası değildi bana göre… Kendisiyle her buluştuğumuzda onu dinlerken, Hüzün Yağmuru romanını canlı okuyor gibi hissederdim. Çünkü Ahmet Selim demek itidal demekti, itidal demek de Ahmet Selim…

***

Kendisiyle ne zaman yüzyüze tanıştığımı, evine ilk kez hangi tarihte gittiğimi hatırlamıyorum. Ak saçlı bir yazar abimiz tanıştırmıştı bizi. Sonra sık sık birlikte ziyarete gittik Ahmet abiye… Mütebessim çehresi, sıcak sohbetiyle bir süre sonra, sanki çok önceden birbirimizi tanıyormuş gibi bir abi-kardeş ilişkisi çıktı ortaya… Kaldı ki ben onu, tanışmadan çok önce de hemen her gün Zaman gazetesindeki köşesinden takip eder, yazılarını kaçırmamaya çalışırdım.

***

1980’lerde evimize efsanevi Tercüman gazetesi girerdi. İkinci sayfanın sol köşesi Ahmet Kabaklı’ya ayrılmıştı. Gün Işığı başlığı altında yazardı yazılarını. İşte benim için yeni yeni takip etmeye başladığım gazetem Zaman’da, Ahmet Kabaklı’yı çoktan unutturmuştu Ahmet Selim.

O da ikinci sayfada yazıyordu, ama yazıları Cumhuriyet’te “Pencere” isimli köşe yazıları kaleme alan İlhan Selçuk gibi sayfanın sağ köşesini süslüyordu.

Köşesinin adı da yazar olarak kendisine seçtiği isim kadar anlamlıydı: Keyfiyet.

Şimdi yazarlar kullanmıyor ama, köşe isimleri o yazarın düşünce ufku hakkında da bilgi veriyordu aslında… Ahmet Selim, keyfiyeti esas alan, kemmiyetin günlük hayhuyuna takılıp kalmadan yazan bir mütefekkir olduğunu köşesine seçtiği kelimeyle de göstermişti bize…

‘BİZE TERÖR ÖRGÜTÜ DEMELERİ ÇOK GÜCÜME GİDİYOR’

Vefat haberini duyunca geçirdiğim ilk şoku atlatınca zihnime bir sürü hatıra üşüştü.
Bunlardan en canlısı ve de en acısı, Ramazan Bayramı sonrası ziyaret ettiğimde söylediği şu sözleri oldu: “Bize terör örgütü diyorlar. Biz nasıl terör örgütü oluruz? Çok gücüme gidiyor yaptıkları.”
Bu sözleri söylerken öyle hüzünlendi ki… Gözleri doldu ve ağlama başladı.
Çok gücüne gitmişti, Zaman Gazetesi’ne kayyım  atanması.

‘BU EVE DE GELİRLER Mİ, GELİRLERSE BEN ÖLÜRÜRÜM…’

30 yıllık bir emeğin üzerine çöreklenilmesini hazmedemiyordu. “Ben bunlar gibisini ne gördüm ne şahit oldum. 72 yaşındayım, çocukluğumdan beri siyaseti takip ediyorum. Böyle bir dönem hiç yaşanmadı Türkiye’de.” sözleriyle bir yandan 2013’ten bu yanan yaşananları özetliyor diğer yandan da gelecekle ilgili kaygılarını dile getiriyordu. Hükümetin Cemaat’e yaptıklarından bahsederken, sanki başına gelecekleri hissedercesine bir endişesini paylaştı benimle. “Bunlar yarın bu eve de gelirler mi? Eğer gelirlerse ben ölürüm. Bu yaşımda, bu hasta halimle beni gözaltına almaya kalkarlarsa yaşayamam.”

O an içim burkuldu. Çaresizlik ve acziyet içinde nasıl teselli edeceğimi bilemedim. “İnşaallah öyle bir şey olmaz” diyebildim sadece. Fakat korktuğu başına geldi Ahmet abinin. Ağustos ayının başında gerçekleştirilen bir operasyonda savcı, Zeki Önal (Ahmet Selim) için de gözaltı kararı aldı.

Polisler Ahmet abinin evine bu kararı uygulamak için geldiği gün, o evde neler yaşandı bilmiyorum. Çünkü ne cenazeye katılabildim ne de taziyeye gidebildim. Gelişmeleri sadece internetten takip ettim. Yaşlılığı ve sağlık sorunları nedeniyle Zeki Önal ve Hilmi Yavuz’a gözaltı kararı uygulanmadığı, Emniyet’e götürülmediği, evlerinde arama yapıldığı haberini görünce o kadar çok sevinmiştim ki…

Karamsar öngörüler, iç karartıcı vehimler zihnimi esir alınca, hep iyi tarafından bakıp Ahmet abinin halinin çok da kötü olmadığını düşündüm. Ama 19 Ağustos cuma sabahı gelen haber, hastalıklarla boğuşan yorgun vücudunun bu acıya ancak iki hafta dayanabildiğini gösteriyordu.

AHH AHMET ABİ AHHHHH…

Daha yapılacak çok iş, bitirilmesi gereken devasa bir kitap projesi vardı.
Hani o gün elimdeki manevi değeri yüksek hediyelerle içeri girdiğimde yüzün nasıl da tebessüm etmişti. Biraz şaşkınlık, biraz da hasretle karışık sevinç arasında gidip gelmiştin.
Durup durup, “Beni çok sevindirdin. Ne güzel bir sürpriz oldu bu böyle” diye tekrarlayıp durmuştun. Çünkü hediyeler çok aziz ve çok kıymet verdiğin bir dostundan geliyordu.
Arada durup hediyelere bakıyor, benden kaçırdığın gözlerinle yüreğini sarıp sarmalayan hasret ateşini belki de benim görmemi istemiyordun.
Hep hatıralarla yaşayan biriydi Ahmet abi…
O gün de öyle olmuştu. Dalıp gitmişti yıllar öncesine…
“Daha dün gibi hatırlıyorum. Şu kapıdan içeri girmişti. Heybetli bir duruşu vardı. Ama bir o kadar da mütevazı idi. Seni rahatsız etmeyen, aksine sarıp sarmayalayan bir mütevazilik. Bazen hayal ediyorum yine bu kapıdan girip gelecek diye. Bazen de ben hayalen oraya gidiyorum. Saatlerce konuşuyorum, dertleşiyorum aziz hocamla”

***

Evet arada uzak mesafeler olsa da Ahmet abi aziz hocası ile hep hayalen konuşuyor, dertleşiyor, onun çile ve ızdırabına ortak olmaya çalışıyordu.
İki muzdarip, aradaki mesafeleri ortadan kaldırarak gönül gözüyle, kalp diliyle dertleşiyorlardı.
Hocaefendi de çok vefalıydı. Onu hiç unutmuyor, her defasında kıymetli dostuna çeşitli hediyeler gönderiyordu.
Aralarındaki sevgi ve muhabbet, Gülen’in yazdığı taziyede de görülüyordu zaten.
“Tanıdığım günden beri hep bir vefa abidesi olarak hareket etmesini bilmiş, mahviyet, tevazu ve hacalet çizgisinden hiç ayrılmamış, ispatı nefy-i nefiyde görmüş aydınlık sima, gerçek entelektüel, canım bildiğim aziz ve mükerrem kardeşim Ahmet Selim Beyefendi’nin Hakk’a yürüdüğünü öğrenmiş bulunmaktayım.
Merhuma Mevlâ-yı Müteal’den sonsuz rahmet ve mağfiret diler; aile efradına, dostlarına ve sevenlerine sabr-ı cemil niyaz ederim.
M. Fethullah Gülen”

Küçük hanesinde “cebri münzevi” olarak yaşayan itidal insanı bir mütefekkir büyüğümüz artık aramızda yok.
Allah taksiratını, Türkiye’nin içinden geçtiği sürecin manevi bereketi hürmetine affetsin, Firdevsi ve cemaliyle ikramda bulunsun.
Amin.

Vehbi Şahin, 24.10.2016 /TR724.com

Abidin Paşa, Darbenin Neresinde? [Mehmet Yıldız]

15 Temmuz darbe girişimini üzerinden üç aydan fazla zaman geçti. O gece ne olduğuna dair o kadar çok iddia ortaya atıldı ki, her anlatılan olayı aydınlatması gerekirken daha da karmaşık ve içinden çıkılmaz hale getiriyor. Anlaşılan o ki işin aslını öğrenmemiz için daha çok beklememiz gerekecek.

Sözcü gazetesinden Saygı Öztürk’e konuşan Muharip Hava Kuvvetleri eski Komutanı Mehmet Şanver’in anlattıkları (*) kafalarda yeni soru işaretlerine yol açtı.

Şanver Paşa şunları anlatmış:

Genelkurmay Başkanımıza gelen bilgi üzerine bütün hava sahamızda uçuşların yasaklandığı, bu emrin Genelkurmay 2. Başkanı Orgeneral Yaşar Güler tarafından komutanı olduğum Muharip Hava Kuvvetleri hareket merkezine iletildiği belirtiliyor. Uçuş yasağı emri şahsıma Hava Kuvvetleri ve Muharip Hava Kuvveti tarafından şahsıma ulaştırılmadı.

Ziya Kadıoğlu Eskişehir’e gitmek için düğünden ayrıldıktan sonra durumu Hava Kuvvetleri Komutanımız Orgeneral Abidin Ünal’a söyledim. Komutan, ‘gerek yok. Eskişehir’e gerekiyorsa benim uçağımla gidin’ dedi. Bunun üzerine Eskişehir’e gidecek adamı geri çevirdik.

Darbe girişimin başladığına ilişkin telefonlar gelip kaos başlayınca benim aklıma hemen Eskişehir Hareket Merkezinin kontrol altına alınması geldi. Eskişehir’de görev yapabilecek korgeneral Cemal Ziya Kadıoğlu (Komutan yardımcısı ve harekat merkezleri komutanı), Korgeneral Nihat Kökmen (Hava Savunma komutanı), Tümgeneral Suat Murat Semiz (Muharip Hava Kuvveti Kurmay Başkanı), Tuğgeneral Dursun Pak’ı (1. Ana Üs komutanı) Eskişehir’e, 6. Ana jet üs komutanı Tuğgeneral Rüştü Çelenk’i Bandırma’ya, 9. Ana jet üs komutanı İshak Dayıoğlu’nu Balıkesir’e görevlerinin başına geçmek üzere ivedi düğün mekanından ayrılma emrini ben verdim. 6 generalimizi görevlendirdiğimi Hava Kuvvetleri Komutanımıza bildirdim, komutanımız da bu görevlendirmeyi onayladı.

***

Şimdi 15 Temmuz gününe dönelim.

Türk Silahlı Kuvvetleri’nin 15 Temmuz darbe girişimiyle ilgili yayımladığı 11 maddelik açıklamadan MİT’in Genelkurmay’ı darbe girişimiyle ilgili saat 16.00’da haberdar ettiğini öğreniyoruz. Bu açıklamaya göre MİT’ten gelen bilgi üzerine Genelkurmay Karargahında; Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hulusi AKAR, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Salih Zeki ÇOLAK ve Gnkur. II’nci Başkanı Orgeneral Yaşar GÜLER  aralarında toplantı yapmışlar.

Ancak MİT’in Genelkurmay’a verdiği bu istihbarata rağmen, Hava Kuvvetleri Komutanı Abidin Ünal’ın da aralarında olduğu komutanlar akşam saatlerinde düğüne gitmiş; bilahare darbe girişimcileri tarafından oradan gözaltına alınmışlar.

Bu durum akla şu soruları getiriyor:

Genelkurmay tarafından kuvvet komutanı Abidin Ünal’a bilgi verildi mi? Verildiyse Abidin Paşa neden düğüne gitti? Verilmediyse darbe girişiminden saatler öncesinden haberdar olan Genelkurmay Başkanı, Kara Kuvvetleri Komutanı ve Genelkurmay 2’nci Başkanının sorumluluğu olması gerekmez mi?
Şanver Paşa’nın anlattıklarına göre ilk bilgi Genelkurmay 2’nci Başkanı tarafından doğrudan kendisine değil de ona bağlı Muharip Hava Kuvvetleri hareket merkezine iletilmiş. Genelkurmay 2’nci Başkanı neden doğrudan Abidin Ünal’ı arayıp uyarmamış? Hadi ona ulaşamadı neden Şanver Paşa’yı aramamış da ona bağlı olan harekat merkezine bilgi vermiş?
Darbe girişimin başladığına ilişkin ilk bilgiler komutanların bulunduğu yere ulaşınca Hava Kuvvetleri Komutanı Abidin Ünal Eskişehir’e gitmek isteyen korgeneral Cemal Ziya Kadıoğlu’nu neden geri çevirmiş?
Düğün sahibi Şanver Paşa, darbe girişimin başladığına ilişkin telefonlar gelip kaos başlayınca duruma vaziyet etmeleri için 6 generali görevlendirdiğini ve bu görevlendirmeyi Hava kuvvetleri Komutanının da onayladığını söylüyor. Sonradan öğreniyoruz ki Şanver Paşanın görevlendirdiği generallerden Kadıoğlu ve Kökmen dışında Murat Semiz, Rüştü Çelenk ve İshak Dayıoğlu tutuklanmış, Dursun Pak da ifadesi alınarak serbest bırakılmış.
Peki, düğün başlamadan darbe girişiminden haberdar olması gereken ya da olan Abidin Paşa neden hala görevinin başında, onun onayıyla görev yerine giden komutanlar neden tutuklanmış? Bu nasıl adalet?

Küçük(!) bir ayrıntı da şu:

İzmir 7. Sulh Ceza Hakimliği tarafından 14 Ağustos tarihinde darbeye iştirak şüphesiyle alınanların ifadelerine yayın yasağı konulmuştu. Bu yasağın sebebi, darbe bahanesiyle alınanların anlattıkları ‘kurgulanmış senaryo’yu paçavraya döndürdüğü için olabilir mi? Zira cevaplanması gereken o kadar çok soru var ki… 

Mehmet Yıldız, 24.10.2016 /TR724.com

Ah Mustafa Ah! [Nazif APAK]

Ben Mustafa diyeceğim; siz kimi isterseniz onu hatırlayın ve Mustafa’yı silip yerine başka bir isim yazın. Yusuf mu dersiniz, Salih mi, İbrahim mi, Ahmet mi, Fatih mi, Fehmi mi, Hüseyin mi… bilemiyorum.  O isimleri yan yana dizdiğinizde ne demek istediğimi daha rahat anlarsınız. Mustafa demem, onu bir adım öne çıkarıp “Ayıp değil mi bu yaptıkların?” diye hitap etmem, “Yakışıyor mu?” diye sitemde bulunmam aslında bir kişi için değil. Kişisel de değil…

Ah Mustafa ah! 15 Temmuz gecesinden bu yana ‘FETÖ’ dedin başka bir şey demedin. Vallahi de ayıp billahi de ayıp. Darbeyi eniştesinden öğrendiğini söyleyen; üstelik kameralar karşısında darbeyi öğrenme vakti ile ilgili defalarca tutarsız ve çelişkili saatler veren bir kişinin beyanı üzerine koca bir kitle darbeci ve terör örgütü ilan edilebilir mi? Sır perdesi aralandıkça anlaşılıyor ki çok önceden bilinen, planlanan, göz yumulan ve hatta bazı insanların parçası haline getirildiği bir kalleş süreçten geçirilmiş Türkiye…

Sen pervasızca sorardın eskiden, sorgulardın her şeyi; şimdi sana bir haller oldu. Daha ilk dakikadan kendini savcı-hakim yerine koyup kalem kırdın. Daha doğrusu en tepedeki ne dediyse onu tekrar ettin. Oysa bir zamanlar hukuki süreçlere riayet ederdin. Ergenekon davaları devam ederken hem AKP’yi, hem Cemaati haklı bir gerekçeyle uyarıyor, ‘sağlam hukukçu’ bir babanın oğlu olmanın hakkını veriyordun. Bir zamanlar masumiyet karinesinden, mahkeme kararından, temyiz sürecinden bahsediyordun. Ya şimdi! Daha ortada ispat edilmiş bir hiçbir şey yokken, siyasetin kölesi yapılmış yargı bile henüz karar vermemişken sen onları bile sollayıp insanları mahkûm ediyorsun. Neredeyse dar ağacı kurup o masum insanların cellâtlığını yapacaksın. Yakışıyor mu bu sana Mustafa?

Unutma, baban da 12 Eylül’de hapislere atıldı; tıpkı on binlerce insan gibi. Sen daha küçüktün, ilkokula gidiyordun, belki gazeteleri takip edemiyordun ama o gün estirilen havaya kapılacak olunursa babanın da içinde bulunduğu binlerce insanın suçu sabitti. Onları ancak idam paklardı. Babanın yazdığı terör karşıtı kitap (Politikada Şiddet) bile suç delili sayılmıştı örneğin. O günkü muktedirler öyle diyor, kitleler de buna çılgınca inanıyordu.

Ah Mustafa! Tek adam rejimine doğru gidildiğini ilk görenlerden biri sendin, AKP’li dostlarını da Cemaat’ten arkadaşlarını da ikaz ettin. Hatta yurt dışında katıldığın programlarda da bu tehlikeye dikkat çektin. Diyetini de ödedin. Yandaş medya seni kapı önüne bırakıverdi. Şimdi herkesin karalama yarışına girdiği ‘Cemaat gazeteleri’nde az daha yazı da yazacaktın. Oralarda her görüşten insan özgürce yazıyordu çünkü.

Yanılmıyorsam sen de gazeteciliğe yıllar önce Aksiyon’da başlamıştın; tıpkı pek çok yazar gibi. Zaman yetkilileri ile görüştüğünü, anlaştığını çok güvenilir bir meslektaşımdan duydum. Başlamak nasip olmadı. Belki gazete yöneticileri ağırdan aldı, belki sen vazgeçtin; bilemiyorum; ama o gün başlamış olsaydın şu an sen de bir ‘terör örgütü üyesi’ olacaktın değil mi? Tıpkı Şahin Alpay’a, Ali Bulaç’a, Mümtazer Türköne’ye, Mustafa Ünal’a, Nuriye Akman’a, Bülent Korucu’ya, Ali Akkuş’a vs. denildiği gibi sana da ‘FETÖ elemanı’ denecekti. Bunu gazeteci kılıklı adamlar söyleyecekti Mustafa’cığım ve sen bunu her duyduğunda üzüntüden kahrolacak bu acımasız iftiraya ortak olanları Allah’a havale edecektin…

“Ama 15 Temmuz…” diyeceksin bu satırları okursan. 15 Temmuz’u yapana da yaptırana da bin defa yazıklar olsun! Ne acıdır ki olayın üzerindeki sır perdesinin kalkmadığı, ciddi bir soruşturma yapılmadığı, yargının asli görevini bırakıp suçu (direktif gereği) birilerinin üzerine yıkmak için iğneyle kuyu kazdığı görülüyor. Darbe teşebbüsünü başta Fethullah Gülen olmak üzere Cemaat’in tanınan bütün simaları lanetledi hâlâ da lanetliyor; ama seslerini duyan yok.

Sen bile kulak kabartıp “Ne diyorlar acaba?” diye düşünmedin. Gülen “Şayet bana sempati duyanlardan birileri darbeye karışmışsa ideallerime ihanet etmiş sayarım…” dedi; duydun mu, duyabildin mi, karanlıkta kendine fısıldayabildin mi?

Tamam; belki korktun, belki çekindin. O yüzden işinden atılıp açlığa mahkûm edilen ya da hapislerde çürütülen öğretmenleri, memurları, akademisyenleri, gazetecileri duymazdan geliyorsun; ama hiç mi sormuyorsun vicdanınla baş başa kaldığında: On binlerce insanın darbe ile ne alakası var ki bu insanlara zulmediliyor, mallarına el konuyor, özgürlükleri çalınıyor? 15 Temmuz öncesi başlatılan kitle imha kampanyası seni hiç mi rahatsız etmiyor… E hani suçun şahsiliği hukukun en temel ilkesi idi! E hani ‘tabii hâkimlik kuralı’ işletilmez, özel mahkemeler kurulup belli kişiler yargılanır ve cezalandırılırsa buna adalet denmezdi!

Korkunu da, endişeni de anlıyorum ve seni (sizi) ayıplayamıyorum; çünkü karşımızda “Ya bendensin ya onlardan!” diyen ve devletin bütün olanaklarını kendisi kişisel kini için kullanan bir zihniyet var. Gaddar mı gaddar! Bu zihniyetin karşısına çıkmak ağır bir bedel ödemeyi gerektirebilir. Susmanı, idare-i maslahata binaen bir iki laf etmeni, böylece kendini ve aileni koruyup kollamanı anlıyorum ama hukuku ayaklar altına alarak koca bir kitleyi iki de bir FETÖ diye karalamanı anlayamıyorum. Tarihe kendi adını böyle mi yazdıracaksın?

Ah Mustafa! Cemaatten tanıdığın insanları bir düşün hele. Hangisinde zerre miktar şiddet, cebir, terör, darbe eğilimi gördün; söyler misin? Aileden ‘abiler’e gidenler de oldu; bir kerecik olsun demokrasi dışında bir kelam mı işittiler. Sen onlarca insanla arkadaşlık kurdun; kimde antidemokratik bir ize rastladın Allah aşkına? Cemal Uşak’ta mı, Erkam Tufan’da mı, Ekrem Dumanlı’da mı, Mustafa Yeşil’de mi?

Ah Mustafa! Her şey bir yana, bu işlerin bir hesabı var öbür tarafta. Hayatında teröre asla tenezzül etmemiş, şiddet ve cebirden kaçınmış, darbe dendiğinde tiksinti duyacak kadar sivil-demokrat yaşamış insanlara her gün FETÖ diye hitap etmenin, onları incitmenin, linç kampanyasına körükle katılmanın bir hesabı var ahirette. İnan ki sana da, seni sevenlere de yazık ediyorsun. Değmez! Ve aydın dediğin kişi, bir despot karşısında asla eğilmez…

Nazif APAK, 24.10.2016 /TR724.com

Zürafa Hukuku [Selim GÜNDÜZ]

Eski cumhurbaşkanlarını düşününce gerçekten hayıflanmamak elde değil. Belki tenkit edeceğiniz vasıfları olurdu ama asgari bir devlet adamlığı, bir devlet terbiyesi; nezaket ve zarafet bulunurdu hepsinde. Erdoğan’a bakınca görünen şu: Sürekli ağzını bozan, ona buna saldıran, üçüncü kalite marjinal bir siyaset adamı. Sürekli konuşuyor. Yine konuşmuş Bursa’da. Tüm haber kanalları canlı yayında.

Konuştuklarında ne mantık var, ne de asgari bir hukuk bilgisi.

Şöyle demiş: “Bunlara mensup olan veya onlarla bağlantısı olanlar, eğer sizler gelip bildiklerinizi anlatmayacak olursanız kusura bakmayın; sizi nerede bulursak bulalım, alır sizi de aynen o cezaevlerine tıkarız.”

İŞKENCE İTİRAFI!

12 Eylül’ün Darbeci generali Kenan Evren bile bu kadarını dememişti. Kilit cümle şu: “eğer sizler gelip bildiklerinizi anlatmayacak olursanız…” Bir insan bir şeyi bilir veya bilmez. Biliyorsa sorduğunuzda söyler. Bir şey söylemiyorsa ya bilmiyordur veya bildiğini saklıyordur.

Peki, bilmeyenle bildiğini saklayanı nasıl ayırt edeceksiniz? Çağdaş hukukun hâkim olduğu ülkelerde bu ayrım yapılmaz. Ama Erdoğan gibilerce idare edilen ülkelerde bu ayrım “işkence” yoluyla yapılır.

İşte Erdoğan bu cümlesiyle şunu diyor aslında. “Ben sizin hepinizi suçlu kabul ediyorum. Ya gelin bunu itiraf edin veya sizi cezaevine tıkarız.”

Erdoğan tüm yargıyı kendine bağladığı için her turlu hukuki kararı kendi alabiliyor. Hemen hemen tüm Sulh Ceza Hâkimlerinin Erdoğan’ın suç isnat ettiklerini mahkum etmekten başka bir misyonları yok. Nasıl olsun ki yukarıdaki cümle tüm hukuk fecaatine kapı açacak nitelikte.

Ön kabul: Hepiniz suçlusunuz. O zaman masum olmak diye bir seçenek yok. Derhal itiraf edin!

MİT’İN ZÜRAFALARI!

Erdoğan’ın hukuk anlayışını ifade eden meşhur bir fıkra var: İstihbarat servisleri bir ormanda ‘zürafa’ avına çıkar. Tüm servisler birer zürafa yakalayıp gelir. Bakarlar herkes döndü ama MİT ajanları ortada yok. Çok sonra MİT’çiler işkence ile perişan ettikleri bir fille çıkagelir. Fil durmadan sayıklıyordur “Valla billa ben zürafayım” diye.

Erdoğan’ın hukuk nosyonu maalesef bundan fazla değil. ‘Suçu sabit olana kadar suçsuzluk’  ve Mecelle kaidesi olan ‘Beraat-ı zimmet asıldır’ kaideleri Erdoğan’ı bağlamıyor.

Suç kesinleşmediği sürece kimsenin hükümlü sıfatıyla değerlendirilemeyeceği (masumiyet karinesi), suç isnadının delil gerektirmesi, kimsenin masum olduğunu ispat etmek zorunda olmaması gibi evrensel hukuk normlarına Erdoğan’ın kafasında yer yok.

Her türlü cezanın bir yasaya dayanması, (kanunilik ilkesi) Herkesin kendi suçundan sorumlu olması, oğlun babanın suçuyla; kadının kocanın hatasıyla yargılanamayacağı gibi kaideler “Baş-yargıç” Erdoğan’da yok.

HUKUK UCUBESİ!

Erdoğan’ın hukuk anlayışı şu cümleyle dip yapıyor: “Birileri 15 Temmuz gecesi eline silah almamış olabilir. Ama eline silah alanların hepsi gücünü onlardan alıyordu. Yarın bunların da ellerine silah almayacağını kim bilebilir?”

Böyle bir isnatla suç ithamı dünya hukuk tarihinde yer almamıştır. “Gücünü senden alıyor” ve “ya ilerde suç işlerse” yargılarıyla masum insanları yargılamak ‘yamyam hukukunda’ bile görülmemiştir.

Zaten bu yüzden Türkiye “Dünya Hukukun Üstünlüğü 2016 Endeksi”nde, artık Özbekistan’ın da altında. Erdoğan’ın Yeni Türkiye’si, Doğu Avrupa ve Orta Asya kategorisinde Kırgızistan, Sırbistan ve Rusya’nın altında yer alarak sonuncu oldu. (http://data.worldjusticeproject.org/)

İTİRAF DEMİŞKEN…

Bence Erdoğan itiraftan bahis açmışken somut delilleri ortada olan, bir kısmı kendi sesiyle kanıtlı yolsuzluk ve rüşvet skandalları hakkında bildiklerini anlatsa. Hiç olmazsa şu birkaçını:

30 milyon Euro sıfırlama; Urla villaları imar izinleri, Vali sürdürme, Çatalca villaları; İhalelere açıkça müdahale; 10 milyon Euro komisyonu yetersiz bulma; IŞİD’e giden yüzlerce TIR silah; THY ile nereye olduğu belirsiz silah sevkiyatı…

Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar, NTV canlı yayınında istifa ederken şöyle demişti: “Her şey başbakanın (Tayyip Erdoğan) bilgisi dâhilinde, istifa edecek bir şey yapmadım, istifa edecekse başbakanın kendisi istifa etsin.”

YOLSUZLUK BİTTİ SIRADA İŞKENCE

Erdoğan’ın önceki yıllarda bulaştığı skandalların her biri onlarca politikacının siyasi hayatını bitirebilecek büyüklükteydi. Ama sonuçta paraydı, rüşvetti. O nedenle de bugünkü zulümlerle kıyaslanmayacak kadar küçük kalır.

Şu an Erdoğan’ın zindanlarında 40 bin masum çile çekiyor, binlercesi işkence görüyor. 100 binlerce devlet memuru işte yukarıdaki çağdışı hukuk anlayışı sonucu işsiz bırakıldı. Milyonlarca insan mağdur oldu. Bunu görmemek için tam bir zalim olmak lazım ki Erdoğan gibi “Ne zulmü? Her şey adaletle götürülüyor” denilebilsin.

Selim GÜNDÜZ, 24.10.2016 /TR724.com