Reel sektörün borcu 220 milyar dolar [Harun Odabaşı]

Türkiye halkı dövizle borçlanmanın fırsata dönüştüğü altın dönemi 2002-2008 yılları arasında yaşadı. Döviz kredisi ile ev alanlar ya da yurt dışından borçlanan şirketler ödemelerini yüzde 25-30 seviyesinde kâr ederek gerçekleştirdiler. Düşünün borç alıyorsunuz ve ödemeyi daha az bir tutarla yapıyorsunuz. Örneğin ev için 1.50 TL seviyesinden döviz kredisi alanlar uzun yıllar döviz düştüğü için 1.20-1.30 bandında geri ödeme yaptı. Yurtdışından borç alan şirketler de dövizde gevşemenin nimetlerinden sonuna kadar yararlandı. Bu hikâyenin birde negatif versiyonu var. Dövizin düşmesi borcu olanların ne kadar işine geliyorsa yükselmesi de aynı oranda kabusları oluyor. Nitekim Türkiye bu kâbusu en çok gören ülkelerden biri.

Devlet ve özel sektör öz kaynakları ve tasarrufları yeterli olmadığı için doğal olarak yatırımlarını borçlanarak yapıyor. Enflasyonun düşme eğiliminde dövizin de ateşinin söndüğü dönemlerde borçlanmanın döviz üzerinden yapılması en akılcı yöntem olabilir. Ancak ekonomiyi hararet bastığında devalüasyon hız kazandığında iş tersine dönüyor. Ülkemizin en büyük ekonomik krizi olan 2001 yılında da öyle olmuştu.  Bazı bankalar açık pozisyonunu kapatamadığı için batmıştı. Daha açık bir ifade ile dövizle borçlanıp TL ile yatırıma girişmiş vadeler bittiğinde ise döviz fırladığı için ödeme darboğazına girmişlerdi. Hatta gecelik faizlerin yüzde 3 binlere fırlamasının arkasında açık pozisyon açıkları vardı! Kemal Derviş döneminde acı tecrübeden dolayı bankalara sıkı takip getirildi ve açık pozisyon tutarları en risksiz noktada tutulmaya çalışılıyor. Dövizle kredi alındı ise dövizle borç veriliyor. TL ile borçlanıldı ise TL ile kredi veriliyor. Açık pozisyon her zaman döviz üzerinden olmaz teorik olarak TL’de de yakalanabilirsiniz.

Şimdilik eldeki verilere güvenecek olursak banka cephesinde böyle bir tehlikenin olmadığını varsayabiliriz. Ancak devlet bankaları kontrol edeyim derken reel sektörün borçlanma trafiğine yıllar boyunca hiç müdahale etmedi. Dövizin geçmişte olduğu gibi dengeli gideceğini düşünen şirketler de bu sefer dövizle borçlanmanın cazibesine kapıldı ve bu hakkını sonuna kadar kullandı. Şu anda reel sektörün döviz üzerinden yükümlülüğü 10 senede nerede ise 3 kat artarak 220 milyar dolar seviyesine çıktı.

Döviz borçlanmalarında dövizin yükselişinden kaynaklanan riskleri minimuma indirmek mümkün. Borcu sigortalayarak devalüasyon riskinden arındırabiliyoruz. Reel sektörün döviz borçlarını ve borçlanmanın vadelerini Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası kayıtlarında görülüyor. Fakat borcunu sigortalayan şirketleri göremiyoruz. Buda sağlıklı bir analiz yapmamızı güçleştiriyor. Ancak döviz geliri olmayan şirketlerin dövizle borçlanmasını zorlaştıran yeni düzenleme bize bir fikir veriyor. Bayram değil seyran değilken Bakanlar Kurulu 25 Ocak 2018 tarihinde bu kararı niye aldı? Düzenlemeye göre döviz geliri olmayan Türkiye’de yerleşik kişilerin yurt dışından döviz kredisi temin etmeleri bazı istisnalar dışında yasaklandı. Tabiî bazı kurumlar yine torpilli. Kamu kurum ve kuruluşları, bankalar, finansal kiralama şirketleri ve finansman şirketleri, döviz kredisi yasağı kapsamı dışında tutuldu. Bu tedbiri belki zararın neresinden dönülürse kardır diye düşünebilirdik. Ancak atı alan Üsküdar’ı geçmiş durumda. Şirketler zaten öz kaynakları ile ödemekte zorlanacakları kadar yüksek miktarda borçlanmaları yapmış görünüyor. Doların 3.80’lerde olduğu bir dönemde ve ekonomi durgun giderken şirketlerin vakti zamanı gelen borçları ödemekte zorlandığını tahmin etmek için kahin olmaya da gerek yok.

Türkiye’nin ekonomik dengeleri dövizdeki ateşin düşmesine imkân vermiyor. Önümüzdeki süreç açık pozisyonları daha çok tartışacağımızın sinyalleri ile dolu.

[Harun Odabaşı] 5.3.2018 [Kronos.News]

Nevzat Tandoğan ve parti bürokratlarının acı sonu! [Ali Emir Pakkan]

Onca gündem içinde yazmaya değer mi, bilmem. Nevzat Tandoğan caddesinin ismi Zeytin Dalı olarak değişti. Amerikan büyükelçiliğinin bulunduğu cadde isminin Afrin’e operasyon adı ile değişmesi Washington’a mesajmış! Nereden mi anlıyoruz! Akit değil ha! Hürriyet’in manşetinden! Haberi veb sayfalarında “Amerika'yı çıldırtacak değişiklik” başlığı ile vermişler! Ülkenin en iyi gazetesi güya! Bu arada CHP’den bir ses var mı, diye baktım yok! Sonuçta Vali Tandoğan kurucu babaları Atatürk ve İnönü'nün valisi! CHP, dirisine sahip çıkamıyor (Enis Berberoğlu hapis) ölüsüne mi sahip çıkacak! Tandoğan için de sessiz kalmışlar!

Bu arada Amerika mesajı almış mıdır? Beyaz Saray sözcüsü " Osmanlı tokadı" sorusuna çok gülmüştü! Cadde isminin değişmesine de alaycı şekilde, " iç mesele " deyip geçti! Çocukça işler bunlar!

Hani eskiden olsa bu tabela değişikliği rejim krizi sayılırdı!

Ben de kelam israfına son vereyim. Bu vesile ile Nevzat Tandoğan’n hikayesini yazayım. Kraldan fazla kralcı parti devleti bürokratlarına ders olur belki!

9 Temmuz 1946... Tek parti ve tek adam dönemİ. Türkiye, bir ölüm haberi ile sarsıldı. Ankara valisi ve belediye başkanı Nevzat Tandoğan (52) makam odasında tabancasını kafasına dayayarak intihar etmişti. 17 yıllık valilik böyle acı bir sonla bitti.

Vali Tandoğan'ın adı Ankara cinayeti diye bilinen davaya karışmıştı. Katil zanlısı Reşit Mercan ile Genelkurmay Başkanı Rauf Orbay'ın oğlu arasında ara buluculuk yapmakla suçlanıyordu. Sanık Mercan, kendi lehine tanıklık yapması için Vali Tandoğan’ı şahit olarak gösterdi. İddiasına göre Tandoğan kendisini “Cinayeti üstlenmezsen seni gebertiriz, arkandan da intihar etti diye zabıt varakası düzenleriz, gürler gidersin. Kabul edersen seni kurtarırız” diye tehdit etmişti.

Tandoğan, Mahkemede sanıkla görüştüğünü kabul etti ama ona herhangi bir teklifte bulunmadığını söyledi. Kudretli vali, sade bir vatandaş  gibi mahkemeye çağrılmasından rahatsızdı. Tek partinin ona sahip çıkmadığını düşünüyordu. İntihar etmeden bir gün önce Adalet Bakanı'na, “Bana mahkeme suçlu gibi davranıyor. Ben Ankara valisiyim bu durumlara düşecek adam değilim “ demişti.

Peki kimdi bu onurlu adam?  Şimdi çizeceğim portre size bakın ne kadar tanıdık gelecek. Her gün görüyorsunuz onları...

Tandoğan, Tek parti döneminin sembol isimlerinden birisidir. 1929'dan intiharına kadar Ankara valiliği yapmıştır. Despot ve hukuk tanımazdır. Emir ve yasakları ile meşhurdur. Danıştay’ın verdiği bir yürütmeyi durdurma kararını “Burada benim sözüm geçer” diyerek yırtıp fırlatmıştır.

Şehre götürdüğü hizmetler de vardır ama yönetim anlayışı tek parti anlayışının tecessüs etmiş halidir. Görüntü kirliliği oluşturduğu gerekçesiyle köylülere ve kıyafeti düzgün olmayanlara Kızılay'ı  kapatır. Aşık Veysel de yasaktan nasibini alır. Geceleri sokakta dolaşan sarhoşları bir kamyon kasasına doldurup şehrin dışına atar!

20 Eylül 1943, Said Nursi 8 senedir mecburi ikamete tabi tutulduğu Kastamonu’dan alınarak Ankara'ya getirilir. Oradan Isparta'ya nakledilecektir.

Vali Nevzat Tandoğan, Said Nursi'yi vilayete çağırır,  zorla başındaki sarığı çıkarmak ister. Said Nursi, direnir. Mazlum alimin son sözü; "Ben sizin ecdadınızı temsil ediyorum. Kıyafet kanunu münzevilere tatbik edilmez. Ben dışarı çıkmıyorum. Beni icbarla siz çıkarıyorsunuz. Başından bul !” olur. Zübeyir Gündüzalp’in hatıralarında ise Bediüzzaman'ın Tandoğan’a: “Bu sarık bu başla çıkar” diyerek boynunu gösterdiği anlatılır.

Vali'nin vukuatları bunlarla sınırlı değildir. Yazar Osman Yüksel Serdengeçti'yi gözaltına aldırır, makamına getirterek (3 Mayıs 1944) şöyle hakaret eder: “Ulan Öküz Anadolulu! Milliyetçilik, komünizm size ne, Sizin göreviniz mahsul yetiştirmek ve oğullarınızı  askere göndermektir. Sizden beklediğimiz sadece bunlardır. Milliyetçilik lazımsa onu biz yaparız. Bu memlekete komünizm gelecekse onu da biz getiririz."

Bakalım bugünkü kapı kulu, kanun tanımaz despotların akıbeti nasıl olacak?

Ne zaman kullanılıp atılacaklar?

Mazlumların ahı nerede iflahlarını kesecek?

[Ali Emir Pakkan] 5.3.2018 [Samanyolu Haber]
aliemirpakkan@gmail.com

Abes’e Yatırım! [Kadir Gürcan]

Aykırı ve şizofrenik Alman Filozofu Nietzsche’nin “Neticesinin abes ve boş olduğunu bildiğim bir iş ile uğraşmak kadar beni çileden çıkaran başka bir şey yoktur!” aforizması bugünün Türkiye gündemine nasıl da oturuyor. Bütün bir iktidar, netice çıkmayacak maceralarda nefes tüketiyor. Ne çare ki, bu körü körüne gidişin akıbetlerine katlanmak zorundayız. Yıkım ve kayıpları zaten iyice kanıksadık.

Vatan evlatlarının yok yere telef olmasına mı yanarsınız, dünya kamu oyuna rezil olmayı mı sineye çekerseniz, başka kalitelere yelken açan dünya gündeminden kopmanın hicranına mı katlanırsınız? Hepsi de yanlış strateji ve hesapların faturası. Bir de doğru yaptık zannedip kurum kurum gezmeleri yok mu? Ne Afrin efelenmeleri ne de İsrail-Kudüs meselesinde Barış Güvercinliği(!), Türkiye’yi dünya gündemine taşımaya yetmiyor. Afrika Ülkelerindeki resmi karşılamaları “Görkemli karşılandı!” manşetiyle verip, şehit ve yaralı haberlerini sayfaların dibine itmek böyle mümkün oluyor. Maaşı verene kul-köle olmak işte bu!

Kudüs meselesinde esip-gürledikten sonra, Müslüman ülke ziyaretleri ile krediyi nakde çevirmenin yolları aranmıştı. İsrail-Filistin meselesini bizden daha iyi takip eden İslam ülkelerinin böyle hamasetlere karınları tok. Saray İç Odalarında beklettikleri Pembe İncili Hilafet Cübbesini, üzerine geçirecekleri lider aramıyorlar.

Trump’ın İsrail’deki elçiliğini Kudüs’e taşıma düşüncesini basın ile paylaştıktan sonra çıkan infial, protesto ve siyasi kınamaların harareti soğudu. İlk andaki Kudüs Havarileri yine günlük işlerine döndükleri için, bundan sonraki süreci izlemeye vakitleri olmayacak. Ta ki, Kudüs civarında, alışılmış patlama-çatlama sesleri dikkat çekecek boyuta ulaşana kadar.

Şu günlerde, ABD elçiliğinin Kudüs’e taşınma işlemleri görüşülüyor. Bir plan ve strateji çerçevesinde, ağır ama, kararlı, yavaş ama tutarlı yol alan her iş gibi netice verecek. Uluslar arası işleyişin bu hareket tarzı, bizim acul ve iş bilmez siyasetçilerimizin hiç hoşuna gitmez. Kudüs vesilesiyle Vatikan’a kadar gidip, Papa’nın önünde süklüm-püklüp, el pençe-divan durulsa da umumi eğilim ve gidişatın seyrini değiştiremeyeceklerinin farkında değiller. Zaten Papa görüşmesinin, şahsi bir takıntı olduğu her halinden belliydi. “Herkes görüşüyor, biz de görüştük!” deyip, kemale erilmiş oldu.

Küçük bir ayrıntı ama, Papa ile hangi sıfatla görüşüldüğü pek netlik kazanmadı. Bu tür ziyaretlerde, adet olduğu üzere dini kimliği öne çıkan insanların da bulunması gerekmez miydi? Omuz ucundan ‘Hilafet’ unvanı ile göz kırpmanın bir anlamı olduğunu düşünmüyorum. Zira, bilineceği üzere Hilafet dini olmaktan daha ziyade idari ve siyasi bir unvan. 

Kudüs ve İsrail meselesinde, Türkiye ve Ortadoğu devletlerinin en büyük açmazı, realiteleri anlamaya yanaşmamaları ve beş asır öncesi tarihi bir dönemde yaşıyor oldukları saplantısından kurtulamamaları. Dolayısıyla, İsrail’in söz konusu olduğu uluslararası konularda sürekli yanlış yapmaya mahkumlar.

O bölgede meydana gelecek siyasi ya da silahlı çekişmeler, İsrail’in bugünkü durumunda değişiklik yapmayacak. Bölge ülkelerinin bu gerçekle yaşamaya kendilerini alıştırmaktan başka çareleri yok. Türkiye’de buna dahil. ABD karşıtlığı ve İsrail düşmanlığı ile sürdürülen Siyasi İslam’ın çelimsiz duruşu bir gelecek vadetmiyor. Şimdiye kadar hep kaybetti. Bundan sonra da kaybedecek. Hadise örneklendirmeye ihtiyaç durulmayacak kadar net. Türkiye’nin bu gün yaşadığı Siyasi İslam tecrübesi, Ortadoğu İslam devletlerinin hepsinde hüsranla neticelenmiş. Bu tecrübelerin yarısından fazlasında İsrail ve Kudüs meselesi en az bugünkü kadar hatta çok daha fazla hararetli imiş.

Dünya realiteleri ile tarihi hamaseti birbirinden ayıramayacak kadar sığ idari anlayışların Ortadoğu’da yapacakları hiç bir şey kalmadı. İkinci Dünya Harbinden sonra oluşmaya başlayan İsrail Devleti için şimdiye kadar atılan “Yaşatmayız, haritadan sileriz. Şam’da Cuma Namazı kılalım!” tehditlerinin hepsi de buhar oldu.

Kader bu ya! Filistin ve Kudüs üzerinden siyaset yapan Ortadoğulu liderlerin, bizimkiler de dahil, kıymet-i harbiyeleri yok. Hiçbir ciddi görüşmede adam yerine konulmuyorlar. Afrika turu atsanız da öyle, Vatikan’nın kapısını çalsanız da! Afrin’de arşiyeler çizseniz de! Abes’e yapılan yatırımın iç siyaset haricinde hiçbir piyasa değeri yok. Zaten bizim devletlilerin de birinci önceliği o!

[Kadir Gürcan] 5.3.2018 [Samanyolu Haber]
newkadirgurcan@gmail.com

Mutlak ve gerçek hayat Ahiret hayatıdır [Mehmet Ali Şengül]

İnsan, âlem-i ervahdan yola çıkıp değişik aşamalardan geçip, neticede rahm-i mâderde, anne karnında madde ile buluşmuştur. Doğumla, hikmetler ve imtihanlar âlemi olan dünyâya gözünü açmıştır.  Hz.Adem’le (as) başlayan hayat, zincirin halkası olarak devam etmekte ve kıyâmete kadar da devam edecektir.
     
Allah’ın ezelde yaratmaya murat ettiği insanların bir kısmı ruhlar âleminde nöbetini beklemekte, bir kısmı yolda, diğer bir kısmı da hayâtın âhiret boyutuna intikal etmiştir.
   
Böylesine harikâlar dolu gerçekleri gören, yaşayan insanoğlu, dünyaya gelen her canlı gibi insanında öldüğünü, dünyânın fâni, geçici olduğunu görmekte ve yaşamaktadır. Buna rağmen bazı insanlar,  dünyâ hayâtının ölümle  sona erdiğine, başka bir hayâtın mevcut olmadığına inanmakta ve âhiret hayâtını, öldükten sonra dirilmeyi inkâr etmektedirler.
   
Akıl, irâde ve fizyonomisiyle canlıların en mükemmeli olarak yaratılan insanın  Sâni-i Muhteşemi olan Allah; bu dünyâyı âhiretin bir pazarı olarak yaratıp insanın emrine vermiştir.
   
İnsan gece ve gündüzlerde, yazlar ve kışlarda devamlı ‘ba’sü ba’del mevt’ hakîkatini  gördüğü halde, âhirete inanmaması kabul edilir bir şey değildir.
   
Âhiret hayâtı insanın ölümü ile başlamakta, gerçek mânâda ise kıyametin kopmasıyla, ebediyyen devam edecek olan ikinci hayattır ki; haşir, hesap, mîzan, şefaat, sırat, Cennet ve Cehennem gibi olaylara muhtevîdir.
   
Kur’ân-ı Mûciz-ül Beyân’da Mü’min suresi 59.âyette; “Kıyâmet günü mutlaka gelecektir, bunda şüphe yoktur. Fakat insanların bir çoğu buna inanmazlar” ifâde buyrulmaktadır.
   
İnsanların büyük çoğunluğu cehâlet ve körlük içinde olmaları sebebiyle; akıl, irâde ve tefekkürü arka plana alarak bu hâdiselere önyargı ile yaklaşmaktadırlar.
   
Yunus suresi 36.âyette; “ İnkarcıların çoğu sırf bir zan (ve tahmine) tâbi olurlar. Oysaki zan, gerçek adına hiç bir şey ifâde etmez” buyrulmaktadır.
   
Bu mevzûda insanların büyük çoğunluğu önderlerini, liderlerini taklit etmekte ve onların kurbanı olmaktadırlar. Bir kısmıda dünyâ sevgisine, arzûlarına, kibir ve gururlarına takılmaktadırlar. Dünyâyı varlıklarının gâyesi haline getirenlerin, onun ötesi olan âhiret hayâtını düşünmeleri zordur.
   
Hz.Üstad, dünyânın üç yüzü vardır diyor: “Biri, Allah’ın isimlerinin tecelli ettiği bir teşhirgâhdır. Diğeri,  âhiretin tarlası cennetin mezrâ’sıdır. Âhirete giden yol dünyâdan geçmektedir. Üçüncüsü de, insanın hevâsına bakan yönüdür ki, bu insanı aldatır, batırır ve âhiret hayâtını mahveder. (Sözler)
   
Âl-i İmran sûresi 14.âyette, “Kadın, evlat, tonlarca altın, gümüş, eğitilmiş atlar, hayvanlar ve ekinlere olan istek ve tutku insanlar için süslü (câzip) kılınmıştır”
    Allah’ın sonsuz nîmetleri içinde; ‘helâl dâiresi keyfe kâfidir, harama girmeye ihtiyaç bırakmıyor.’
   “Ey cin ve insanlar topluluğu! İçinizden size âyetlerimi anlatan ve bu gününüzle karşılaşacağınızı bildirerek sizi uyaran peygamberler gelmedi mi? Ey Yüce Rabbimiz! Kendi aleyhimize şâhidiz” diyecekler. Dünyâ hayâtı onları aldatmıştı. Böylece kendilerinin kâfir olduklarına, yine kendileri şâhitlik ettiler.”(En’am, 130)
   “O kâfirler ki onlar dinlerini oyun ve eğlence konusu hâline getirmişlerdi; dünyâ hayâtı kendilerini aldatmıştı.İşte onlar, kendilerinin en önemli günü olan bu günkü karşılaşmayı unuttular ve âyetlerimizi bilerek inkâr ettikleri gibi,Biz de bugün onları unutup kendi hallerine terkedeceğiz.” (Â’raf, 51)
    “Ey insanlar! Rabbinize karşı gelmekten sakının! Öyle bir günden çekinin ki, o gün hiçbir baba evladına asla fayda veremez, evlat da babasına fayda sağlayamaz. Allah’ın vâdi elbette gerçektir. O halde sizi dünya aldatmasın ve çok hilekâr şeytan da sizi Allah ile aldatmasın, Allah’ın affına güvendirmesin” (Lokman, 33)
   “Ey insanlar! Allah’ın vâdi elbette gerçektir, öyleyse sakın dünyâ hayâtı sizi aldatmasın; o çok hilekâr şeytan da Allah’ın kerem ve merhametini ileri sürerek sizi aldatmasın.” (Fâtır, 5)
     “Her canlı ölümü tadacaktır. Siz ey insanlar, çalışmalarınızın ücretini ancak kıyâmet günü tam bir şekilde alacaksınız! O vakit, kim ateşten uzaklaştırılıp Cennete yerleştirilirse, işte o muradına ermiştir. Yoksa bu dünyâ hayâtı, aldatıcı ve geçici bir zevkten başka bir şey değildir.” (Âl-i İmran, 185)
    “İyi bilin ki (âhirete yer vermeyen) dünyâ hayâtı, bir oyundur, bir oyalanmadır, bir süstür. Kendi aranızda karşılıklı övünme, mal ve nesli çoğaltma yarışıdır. Tıpkı o yağmura benzer ki; bitirdiği ürün, çiftçilerin hoşuna gider. Ama sonra kurur, sen onu sapsarı kurumuş görürsün. Sonra da çer-çöp haline gelir. İşte dünyâ hayâtı da böyledir. Âhirette ise kâfirler için şiddetli bir cezâ, mü’minler için ise, Rab’leri tarafından bir mağfiret ve rızâ! Evet, dünyâ hayâtı bir aldanma metâından başka bir şey değildir.” (Hadid, 20)
   “Buna “yalan” diyenler, ancak zâlimler, azgınlar, günaha dadananlardır.” “Kendilerine ayetlerimiz okunduğunda: ‘Bunlar, eski devirde yaşamış insanların masalları!’ diyenlerdir.” (Mutaffaffin, 12-13)
   
Allah ve Resûlullah’ı inkâr etmenin, âhiret hayâtını reddetmenin  altında, insanoğlunun  sorumluluktan kaçtığı görülmektedir. Onlar, hayatın  başını ve sonunu düşünmekten uzak durup, hayâtın geçici zevkleri, eğlenceleriyle teselli bulurlar.
    Kur’ân-ı Azîmüşşân, âhireti inkâr edenlerin daha çok kibirli ve gururlu kimseler olduğuna dikkat çeker.
   Kibir, basîreti kör eden bir perdedir. Basîret kör olunca basar (göz) da bir işe yaramaz. O zaman insan, ne  kâinat kitâbını okur, ne de âhiret hayâtının varlığını kabul eder.
     Haber verenin doğruluğu, verdiği haberin gerçek olduğuna işarettir.  Vâdine muhâlefet etmesi aslâ mümkün olmayan yüce Yaratıcı Allah, bu dünyâyı kapatıp yepyeni, ebedî bir dünyâ kuracağını ifâde ediyor.
     “Mûsâ da şöyle dedi: “Ben, âhirete, hesap gününe inanmayan her kibirli ve zorbadan benim ve sizin Rabbiniz olan Allah’a sığınırım.” (Mü’min. 27)
      “Sizin ilâhınız bir tek İlahtır. Öyle iken âhireti inkâr edenlerin kalpleri, bu gerçeği de inkâr eder. Hep kibirlenip dururlar.” (Nahl, 22)
      İnsan kendi akıl terazisiyle tartamadığı, kabullenemediği bir şeyi reddeder. Halbuki Rabb-ul âlemin olan Allah’ın kudretini merkeze alması gerekir. Öyle olunca hiç yoktan yerleri ve gökleri yaratan, insanı hakir bir sudan yaratan Allah, insanı ve kâinatı yok edip yeniden yaratabilir.
      Allah Enbiya suresi 104.âyette; “O gün göğü, kitapları dürer gibi toplarız. İlk yaratmaya nasıl başladıksa onu, yine öyle iâde ederiz. Üzerimize söz; biz bunu mutlaka yapacağız” buyurarak  vâdediyor.

      Kur’ân-ı Azîmüşşân’da inkârcı insan şöyle anlatılmaktadır:
      “Böyle iken kâfir insan: ‘Sahi, ben öldükten sonra diriltilip kabrimden çıkarılacak mıyım?’ der. O insan hiç düşünmüyor mu ki, o hiçbir şey değilken Biz onu yaratıp var ettik? (Meryem, 66-67)
“Ey insanlar! Eğer siz öldükten sonra dirilmekten şüphe ediyorsanız, bilin ki: Biz sizi ilkin topraktan, sonra bir nutfeden, sonra bir yapışkan hücreden, sonra esas unsurlarıyla hilkati tamamlanmış, ama bütün azâlarıyla henüz tamamlanmamış bir çiğnem et görünümünde bir ceninden yarattık ki, kudretimizi size açıkça gösterelim. Dilediğimizi belli bir süreye kadar ana rahminde durdururuz. Sonra da sizi bir bebek olarak dünyaya çıkarırız. Sonra güç kuvvet kazanıncaya kadar sizi büyütürüz. İçinizden kimi, henüz çocukken öldürülür, kimi de hayatın en düşkün biçimine götürülür. Öyle ki, daha önce bildiği şeyleri bilmez hale gelir.
Yeri de kupkuru görürsün, ama oraya Biz su indirince çok geçmeden kıpırdanır, kabarır da gözü gönlü açan her güzel çiftten nice nebat bitirir.” (Hac, 5)
“Nasıl yaratıldığını unutarak, bir de misâl fırlattı Bize:
‘Çürümüş vaziyetteki o kemikleri kim diriltecek!’ diye.
De ki: “Onları ilk defa yaratan diriltir, hem O, yaratmanın her türlüsünü bilir.” (Yasin, 77-78)
“Gökleri ve yeri yaratmak, insanları yaratmaktan daha büyük bir iştir, ama insanların çoğu gerçeği bilmezler.” (Mü’min, 57)
“Siz ey haşri inkâr edenler: Düşünün, sizi yeniden yaratmak mı zor, yoksa gök âlemini mi? İşte bakın: Allah onu nasıl da sağlam bina etti.” (Naziat, 27)
 Kışta, ölü gibi olan yeryüzünün baharda diriltilmesi, akşam uyuyan insanın sabah uyanması yani diriltilmesi, âhiretin varlığına en güzel örnektir.
 “İşte bak, Allah’ın rahmetinin eserlerine! Ölmüş toprağa nasıl hayat veriyor! İşte bunları yapan kim ise, ölüleri de O diriltecektir. O, her şeye hakkıyla Kadîrdir.” (Rum, 50)
“O’nun kudretinin ve hikmetinin delillerinden biri de şudur ki: Sen yeri boynu bükük, kupkuru görürsün.  Fakat Biz üzerine su indirince yer harekete geçip kabarır. İşte bu yere kim hayat veriyorsa ölüleri de O diriltecektir. Çünkü O her şeye kadirdir.” (Fussilet 39)
“Onların Rabbi de duâlarına şöyle icabet buyurdu:
‘Sizden gerek erkek, gerek kadın hayır işleyen hiçbir kimsenin çalışmasını zayi etmem. Çünkü siz birbirinizdensiniz, birbirinizden farkınız yoktur. Benim rızam için hicret edenlerin, vatanlarından sürülenlerin, Benim yolumda işkenceye, zarara uğrayanların, Benim yolumda savaşanların ve öldürülenlerin, elbette kusurlarını örtecek ve elbette onları Allah tarafından mükâfat olarak içinden ırmaklar akan cenetlere yerleştireceğim. En güzel ödüller Allah’ın yanındadır.” (Al-i İmrân, 195)

İnsanın bu dünyada ölümüyle ‘Kabir Hayatı’ başlar. Kabir âlemi, dünyâ ile âhiret arasında bir koridor, bir bekleme salonudur.
 İnsanın dünyâda yapması gereken en önemli işlerinden birisi; Allah ve Resûlü’nün verdiği haberleri tasdik edip orası için hazırlıklı bulunmasıdır. İnsan şakası olmayan öyle bir âleme gidiyor ki, o gün amel defteri arzedildiği gibi, insanın uzuvları, yeryüzü de şahitlik edecektir.

“İşte herkesin hesap defteri önüne konuldu. Mücrimlerin defterdeki kayıtlardan korktuklarını ve şöyle dediklerini görürsün: ‘Eyvah bize! Bu deftere de ne oluyor? Ne küçük komuş, ne büyük, yazılmadık şey bırakmamış!’ Böylece yaptıkları her şeyi yanlarında buldular. Şu kesin ki Rabbin kimseye zulmetmez.” (Kehf, 49)

Ebu Berze Nadle İbni Ubeyd el-Eslemî (ra)'den rivâyet edildiğine göre, Resülullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:
"Hiçbir kul, kıyâmet gününde, ömrünü nerede tükettiğinden, ilmiyle ne gibi işler yaptığından, malını nereden kazanıp nerede harcadığından, vücudunu nerede yıprattığından sorulmadıkça bulunduğu yerden kıpırdayamaz." (Tirmizi)

Başka bir rivâyette; Ebû Ya’lâ… İbn Ömer’den rivayet etti ki; İbn Mes’ud şöyle demiştir: ‘Efendimiz (sav), Âdem oğluna beş şeyin hesâbı sorulmadan kıyâmet gününde ayak larını ileri atmasına izin verilmez buyurmuşlardır;
 Ömrünü nerede tükettin? Gençliğini nerede çürüttün? Malını nereden kazandın, nereye sarf ettin? Öğrendiklerinle ne kadar amel ettin?” (Heysemî, Taberanî)

 Adâlet’in mutlak mânâda gerçekleşmesi âhiret hayatında olacaktır. Dünyâ hayatında ise adâlet; istikâmetin, huzur, güven ve emniyetin kaynağını teşkil etmektedir.

[Mehmet Ali Şengül] 5.3.2018 [Samanyolu Haber]
masengul@samanyoluhaber.com 

Yepyeni bir Çağıldayan [Abdullah Aymaz]

Çağlayan dergisinin  Mart 2018 sayısı çıktı. Kapağında da:
“Tasaya ne gerek bu  muvakkat bir hazandır,
Geldiği gibi savulacağı da ayandır;
Geceyi nehar, kışı da bahar takip eder,
Bu, değişmeyen âdet-i Rahîm u Rahman’dır.”

“Kendiyle Yüzleşmek Peygamber Ufku-2”  başlıklı başyazıda M. Fethullah Gülen Hocaefendi, Peygamberlerin  ufkumuzu aşan Hakla münasebetlerini, kendileriyle yüzleşmelerini ve masum olmalarına rağmen Hak kapısındaki temkin üstü temkin edâlı iç çekişlerini anlatıyor. Sonra da, “Zannediyorum Cenab-ı Hak basiretimizi açsa, bize kendimizle yüzleşme duygusunu lütfetse, deyip ettiklerimizin ne kadar gerisinde olduğumuzu görecek ve iki büklüm olacağız. Ama heyhat!  Kapalı kalbimizin o şuur ve idrake; kapalı da kendimizi gördüğümüz kadar görülecekleri görmüyoruz. Gel gör ki, bu arada kendimizi bir şeyler biliyor sanıyoruz. Hele öyle sananlar var ki, bilmiyorlar bilinecekleri ve biliyormuşçasına çalım çakıyor, âleme yukarıdan bakıyor, batıyor ve batırıyorlar şuursuz kitleleri. Allah, cehl-i mük’ab darlığında bocalayan bu insan bozmalarına hayvaniyetten çıkma, cismaniyetin güdümünden sıyrılma ve kalbî –ruhî hayata yönelme basireti lütfeylesin. Âmin!..” diyor.

Dr. Furkan Tekin “Sosyal Travmalarla Başetme Yolları” başlıklı yazısında, Dünya Sağlık Örgütü 2004 yılı verilerine göre depresyonun, insan sağlığını olumsuz etkileyen en önemli unsurlar arasında tesbit edildiğini söylüyor, başetme yollarını da anlatıyor.

“Okyanus Karanlıklarında Saklı Cennet… Dev Tüp Solucanı” başlıklı yazısında Kadir Fırtına, Cenab-ı Hakkın, gözlerden uzak okyanus diplerindeki hayret ve hayranlık veren harika icraatlarına ışık tutuyor.

Prof. Dr. Suat Yıldırım Hocamız, İslamın, bütün kainatın dini olduğunu bütün derinliği ile bu sayıda ele alıp incelemiş ve yazısını şöyle noktalamıştır:
“Dünyanın en ünlü hukuk âbidesi kabul edilen Harvard Üniversitesi Hukuk Fakültesi, hak ve adaleti en güzel özetleyen hukuk vecizelerinden biri olan Kur’an-ı Hakimin şu âyetini duvarının cephesine 26 Ocak 2013 tarihinde yerleştirme kadirşinaslığını göstermiştir: ‘Ey iman edenler! Haktan yana olup var gücünüzle ve bütün işlerinizde adaleti gerçekleştirin! Bu hükmünüz ve şahitliğiniz isterse bizzat kendiniz, anneniz, babanız ve yakın akrabalarınız aleyhinde olsun. İsterse onlar zengin veya fakir bulunsun.’ (Nisa Suresi, 4/135) Müslümanların dünyada İslam’ı iyi temsil edemedikleri bir zaman diliminde, ilgililerin bu davranışı, bir taraftan onların objektif tutumlarını, öbür yandan Kur’an’ın mucize olduğunu bizâtihî, tek başına göstermesi olarak değerlendirilmelidir.”

“Bitkilerin Ömürleri Ve Kainat Kitabını Okuma” başlıklı yazısında Prof. Dr. Atıf Yorulmaz, yorulmaz cehd ve gayretiyle bizleri derin hikmetlere taşıyor.

Prof. Dr. Şerif Ali Tekelan, bir tabip olarak “Tıp Ve Sosyal Bilimler Arasındaki Benzerlikler” başlıklı yazısıyla, sosyal problemlere getirilecek çözümler üzerinde duruyor.

“Kalbin Zümrüt Tepeleri” ne istidrak olarak yazdığı “Âbid, Zâhid, Aşık-2” başlıklı yazısında Muhammed Fethullah Gülen Hocaefendi, bu üç tabiri derinliğince enfes ifadelerle ele alıp bizi iç dünyamızda engin ufuklara götürüyor.

Prof. Dr. Ömer Serranur “Hacamat  Hangi Hastalıklarda Tavsiye Edilir?” başlıklı yazısında bir tabib hassasiyet ve teennisiyle Hacamat hususunda bilip bilmediklerimiz  hatta yanlış bildiklerimiz üzerinde durarak bizi temkine davet ediyor.

“Muharrem Kalyoncu” başlıklı yazıda merhum Muharrem Ağabeyimizden bahsedilerek hem hizmetin geçmişi hakkında bilgi veriliyor hem de ibret ve ders olabilecek hususlara temas ediliyor.

Muhammed Fethullah Gülen Hocaefendi’nin bu sayıda da “Kalmadı Dizimde  Takatim” Münâcâtı ile “Senin Bakışın”  Naatı var.  Münâcât, bir yakarış olmakla beraber, süreçte olanlara işaret ederek feryad halinde gönülden geçenlerin de bir şerhini ifade ediyor. Frekansı tutan herkesi inletecek bir iç yangını… Naat ise, Efendiler Efendisiyle (S.A.S.) yüz yüze  yapılan  inceden inceye bir muhasebe lezzetini hissettiriyor. Doku uyumu olanlar elbette bu ifadelerden çok nasipdar olacaklardır.

Nuh Yılmaz, her yanımızı saran Radyasyona dikkat çekerek korunma yolları üzerinde duruyor.

Dr. İbrahim Nacakcı, Necmeddin-i Kübra silsilesinden Kübrevî bir yıldız olarak Necmeddin-i Dâye’yi anlatarak İslâm dünyasını bilhassa Anadolu’yu aydınlatan bir tasavvuf  büyüğümüzü bizlere tanıtıyor.

Bilim Ve Teknoloji bölümünde iki mesele ele alınmış. Birincisi “Örümceğin ölümcül zehri, felç tedavisinde kullanılabileceği” hususu… Kur’an-ı Kerim’de de Ankebut (Örümcek) Suresinde güzel bir temsil var: “Allah’tan başka hâmî, sığınacak tanrı edinenlerin durumu, tıpkı kendine ev yapan örümceğin haline benzer. Halbuki en kötü ve çürük ev, örümcek evidir. (Mekke Müşrikleri) keşke bu gerçeği bilselerdir.” (Ankebut Suresi, 29/41)  Bu âyette dört husus var. Birincisi bu ayet Mekke’de nâzil olmuştur. Efendimiz (S.A.S.) Mekke’den Medine’ye hicret ederken onu takip eden müşrikler  saklandığı mağaranın önüne kadar gelmiş ve örümceğin ördüğü zayıf ve çürük bir ağa mağlup olmuşlardır.  İkincisi, örümcek evi, ev olarak çok zayıftır. Ama ip olarak, kendi  inceliğindeki çelik ipten bile yedi kat daha sağlamdır. Eğer Kur’an beyt  (ev) yerine hayt (ip) deseydi büyük itiraz olurdu. İfadeler çok dikkatlidir. Asırlar sonra ortaya çıkacak gerçeklere asla ters düşmez. Üçüncüsü; “İttehazet” (dişiler için bir fiildir.) Yani örümcek ağını ören dişi örümcektir. Binlerce örümcek türü incelenmiş hep dişilerin ördüğü görülmüştür. İttehaze (erkekler içindir) denilmiş olsaydı yine problem çıkardı. Ama İlahî kelam dikkatlidir. Dördüncüsü; bu temsil harikadır. Çünkü Allah’tan başkasına sığınanların durumu örümcek ağına sığınan sineklerin durumu gibidir. Dişi örümcek evine gelen erkek örümceğin telkihten sonra bile kolunu bacağını koparıp yer. Onun için ev ve ağ olarak hiç sığınılacak bir sığınak değildir. Madem Kur’an  örümcekten bahsetmiş elbette üzerinde durulup araştırmalar yapılacaktır. Zehri ilaç yapan dozunun ayarlanmasıdır.

Bilim ve teknoloji ile ilgili İkinci husus “İklim Değişikliklerinde İnsanın Rolü” Kontrol edilemeyen orman yangınları, sanayileşme devrinde ortaya çıkan zararlı gazlar atmosferimizi kirletiyor ve iklim değişikliklerine de sebep olabiliyor…

İşte yeni Çağlayan dergisinden bazı özetler… Hem okuyalım… Hem müzakere edelim… Okuduğumuzu  dokuyalım…  Hem tavsiye edelim. Yeni aboneler bulalım. 

[Abdullah Aymaz] 5.3.2018 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com

Time to Help ekibi yetimhane için Tanzanya’ya gitti [Basri Doğan]

İmza attığı sosyal sorumluluk projeleriyle övgü toplayan Time to Help, dünyanın dörtbir yanındaki yetim ve öksüzlerin kimsesi olmaya devam ediyor. Time to Help’in Hollanda şubesi, Tanzanya’nın Başkenti Darüsselam’da öksüz ve yetimler için Amsterdam Schiphol havalimanından bu ülkeye gitti. Time to Help ekibi, Darüsselam’da yetimhaneleri tamir ederek hizmete açacak.

Hollanda’dan Afrika’ya Yardım Eli sloganı ile Tanzanya’ya gittiklerini belirten Time to Help Hollanda koordinatörü Ömer Tozkoparan, 10 kişilik gönüllü bir ekip ile 10 gün süre ile yetimhanelerin tamiri ve onarımı için çalışacaklarını söyledi. Tozkoparan “50 yetimin kaldığı yetimhane ve okullarının tamiratını gerçekleştireceğiz. Bunun yanında 3 su kuyusu açacağız. Bunun yanında elbise, kırtasiye ve gıda yardımı paketleri dağıtacağız. Gönüllülerimiz arasında Hollandalı dostlarımız da bulunuyor. Bu gönüllülerimiz oradaki yetimhanenin tüm bakım işerini bizatihi yerinde yapacak.” dedi.

HOLLANDA’NIN ÖNDE GELEN YARDIM KURULUŞLARI İLE ORTAK ÇALIŞMA

Hollanda Time to Help’in gelecek aylarda da çok yönlü faaliyetler ile Afrika insanının yardımına koşacağını söyleyen Time to Help Hollanda koordinatörü Ömer Tozkoparan, şu bilgileri verdi: “27 Nisan 2018 tarihinde Hollanda Gıda bankası (Voedselbank) kurumu ile birlikte ayrı bir grupta Senegal’e gideceğiz. Burada yine yardım paketleri ve sus kuyuları projesi yanında yetimhanelerin tamirine de yapacağız. Hollanda Time to Help kurumu olarak ülkenin önde gelen yardım kuruluşları olan Rodekruis, Voedselbank ve Belediye yardım kuruluşları ile ortak projeler geliştiriyoruz.”

[Basri Doğan] 5.3.2018 [TR724]

28 Şubat’çılar zalimdi; Siz hem zalim, hem gaddar hem de zorbasınız! [Nurullah Albayrak]

Mağdur edebiyatı yapma konusunda mahir olmadığımız malum. Mağduriyet denilince oskarlık oyun çıkartan bir numaralı mağdurun açtığı yolda gidenlerin mağduriyet edebiyatı komik olsa da onlar kadar mağdur olamayacağımız da kesin! O nedenle bu yazının ana temasının mağduriyet olmadığını baştan belirtiyim.

Cemaat mensupları için aklını, iradesini ve düşünme yeteneğini kullanmayıp bir merkeze bırakmış diyenlerin ya kullanabilecekleri aklı, iradesi ve düşünme yeteneği yok ya da akıl ve iradelerini kullanmayıp; aklı, idaresi, vicdanı, insafı, muhakemesi olmayan sakat bir yapıya terk ettikleri anlaşılıyor.

Akıllarıyla birlikte tüm insani duygularını birilerine terk eden bu zihniyet sahiplerine göre 28 Şubat’ın arkasında da Cemaat varmış! Akıllarının olduğuna biraz ihtimal versem, eğer bu dediğiniz doğru ise ben de cemaatle yollarımı ayırıyorum, diyeceğim. Çünkü, 28 Şubat’ta bize de zulmedildi diyeceğim, ancak dediğim gibi akıllarıyla ilgili ciddi tereddütlerim var.

EŞİME GÖNDERİLEN YAZI

28 Şubat dönemini gayet iyi hatırlıyorum. Benim açımdan sadece 28 şubat nedeniyle değil hayata yeni başlıyor olmam nedeniyle de zorlu geçmişti. Yeni evlenmiş ve henüz işe başlayamamıştım. Paramızın bitmeye başlamasıyla birlikte eşim, sağ olsun, pratisyen hekim olarak kura çekip çalışmaya başlamayı teklif etti ve bizim hayat maceramızla birlikte 28 Şubat maceramız da başlamış oldu.

Eşim kura çekti ve pratisyen hekim olarak doğuda bir ilçeye tayin edildi. Bulunduğu ilçede tugay komutanlığı olduğu için sağlık ocağındaki doktor ve personelin büyük kısmı da askeri personel eşleriydi. Eşim, 28 Şubat nedeniyle askeriyenin tasvip etmediği şekilde giyindiği için kısa sure içinde hakkında bir işlem yapılacağını bekliyorduk, ancak henüz stajyer avukat olarak bile hukuken yapabilecekleri bir şey olmadığını değerlendiriyordum.

Göreve başladıktan kısa bir sure sonra sağlık grup başkanlığı tarafından savunması istenen bir yazı gönderildi. Eşimden kıyafeti nedeniyle savunma istenmişti. Ben de ulusal ve uluslararası hukukta yer alan tüm düzenlemelerden bahsederek disiplin cezası verilemeyeceğini net ve biraz da sert ifadelerde yazarak bir savunma hazırladım. Sağlık grup başkanına  savunmayı ileterek şifahi olarak da disiplin cezası verilirse dava açacağımı ifade ettim. ‘Askeriyeden baskı olduğunu, doktor hanımın göz önünde olduğunu ve hakkında işlem yapmamasının mümkün olmadığını’ anlatarak basit bir ceza vereceğini ifade etti. Dediği gibi de basit olarak değerlendirilecek şekilde sadece uyarı cezası verdi. Verilen bu cezadan sonra eşimin kıyafetinde bir değişiklik olmamasına rağmen bunun dışında cezai bir işlem uygulanmadığı gibi sözlü ya da fiili hiçbir muameleye de ne kendisi ne de biz muhatap olmadık.

FOTOĞRAFTA BAŞI AÇIK OLSA BİLE…

Asıl anlatmak istediğim olay bu değil. Ancak, 28 Şubatta yaşananlara bakıldığında askeriye dışında çalışan personelle ilgili sert bir uygulamanın olmadığını yaşayan birisi olarak ifade edebilirim. Askeriyede ise acımasız ve zalimane denilecek uygulamaların olduğunu YAŞ kararlarını okuyarak gördüğümü ifade edeyim.

Okuduğum her olay ayrı bir zulüm örneği olmakla birlikte beni en çok etkileyenlerden birisi şu mealde bir hadiseydi: Sağlık kartı almak için kurumuna eşinin başı açık fotoğrafını veren bir subayın ihraç gerekçesi; fotoğrafta eşinin başı açık olmasına rağmen fotoğraf üzerinde yapılan değerlendirmeye göre eşinin başörtülü olması. Bu şekilde insafsız bir gerekçe gösterilerek, subay YAŞ kararıyla askeriyeden ihraç edilmiş. Ne yazık ki bunun gibi yüzlerce zalimane denilecek uygulama o dönemde yaşanmıştır.

ZAMANE MİLİTANLARINDAN FARKI

Bizim yaşadığımız ve anlatacağım olaya gelecek olursak…

Eşim pratisyen hekim olarak çalışmakta iken TUS sınavını kazanmış ve asistan olarak bir üniversitede göreve başlayacaktı. Başvuru yapmak için ufak oğlumuzla birlikte Kırıkkale Üniversitesi Rektörlüğüne gittik. İşlemlerimizi tamamlayıp rektörlük binasından ayrılmak üzereydik ki kıyafetlerine bakıldığında sıradan bir çalışan olduğunu düşündüğüm bir kişi yanımıza yaklaşarak ‘ne arıyorsunuz’ şeklinde bir soru sordu. İlk başta yardım etmek amacıyla sorduğunu düşündüğümden ‘işlemlerimizi yaptık dışarı çıkıyoruz’ şeklinde cevap verdim. Birden ‘ben bu üniversitenin rektörüyüm, eşimin kıyafetini kastederek, sizi bu kıyafetle binaya kim aldı’ diye bağırmaya başladı. ‘Kıyafetimizde  bir sorun yok, kaldı ki işlemlerimizi yaptık gidiyoruz’ mealinde karşılık verdim. Kendisi bağırmaya devam ettiği için etraftakiler de toplandı. Ufak oğlum bağırmalardan ve insanların üzerimize gelmesinden dolayı ağlıyordu. O esnada kraldan daha çok kralcı edasıyla Tıp Fakültesi Dekanı öne atılarak ‘buradan defolun’ diyerek bize binayı terk etmemizi söyledi.

Bir taraftan da güvenliği çağırarak bizi dışarı atmalarını söylüyorlardı. Ben de kimsenin bizi dışarı atamayacağını ve çıkmayacağımızı söyleyerek, polis çağırmalarını söyledim. Güvenlik görevlileri de yanımıza gelerek bizi dışarı çıkartmak istedi, onlara biraz sert çıkıştığım için müdahale edemediler ama amirlerinin olması nedeniyle kendilerini bir şey yapmak zorunda hissediyorlardı. İçlerinden birisi yanıma yanaşarak, ‘lütfen bizi zor durumda bırakmayın, size bir şey yapmak istemiyoruz ama çaresiziz’ diyerek binadan çıkmamız için rica etti. Zorbaların bağırmalarından dolayı değil ancak, güvenlikçilerin zor durumda kalmaması için eşim ve ufak çocuğumuzla birlikte oradan ayrılmak için hareket ettik. Militan olduğunda şüphe olmayan dekan bozuntusu peşimizden gelerek, ‘bizim oraya planlı olarak geldiğimizi yanımıza çocuğumuzu özellikle aldığımızı’ söyleyerek kendine göre bugünün müptezellerinin saçmaladığı şekilde konuşmaya devam etti. Ben de ‘sen doktor filan değil hastasın, saçma sapan kurgularınla olayları yorumluyorsun’ mealinde sözler söyledim. Zamane militanlarından farkının tehdit etmiyor olmasıydı diyebilirim. Militan dekan bozuntusu arabamızın yanına kadar bizimle geldi. Dekanla yaptığımız laf dalaşından sonra da arabamıza binerek oradan ayrıldık.

YÖK SORUŞTURMA İZNİ VERMEZ

Doğrudan adliyeye giderek önce Kırıkkale Baro Başkanının yanına uğradım ve yaşadıklarımızı anlatarak şikayetçi olmak istediğimi söyledim. Rektör hakkında şikayetçi olsam da YÖK’ün soruşturma izni vermeyeceğini söyleyerek yapacak bir şey yok mealinde sözler söyleyerek beni gönderdi. İdare hakimi bir arkadaşımı arayarak durumu anlattım bana bu konjonktürde açılacak davadan bir netice almamın zor olduğunu söyleyerek o da yapılacak bir işlem olmadığını söyledi. Ben ise bunu yapanların yanına kâr kalmamasını istiyordum ama maalesef yapacak bir şey bulamamıştım.

Ankara’ya döndükten sonra aynı gün öğleden sonra cezaevinde bir müvekkilimi ziyarete gittim. Moralim bozuk olduğu için dikkatini çekmiş ve ne olduğunu sordu ben de yaşadıklarımı anlattım. Anlattıklarımdan etkilenerek ve yaşadıklarımıza üzülerek ağladı. Orijinal olan kısmı tabi ki bu değil. Kalbi olan herkes yaşadığımız olay karşısında üzülürdü. Sadece kıyafetinden, inancından dolayı bu şekilde bir muameleye maruz kalmamıza üzülmüş olan kişi bir Yahudi’ydi. İnsanların hangi dinden, inançtan, ırktan olduğu değil insan olup olmamasına göre farklı olduğunu göstermesi nedeniyle benim açımdan önemliydi. O tarihten sonra insanların inancının, düşüncesinin ne olduğunun önemli olmadığını yaşayarak anlamış oldum.

Benimle aynı dini paylaşmayan bir kişi benim yaşadığıma üzülürken, aynı inancı paylaşmamızın yanında arkadaşım, akrabam, dostum dediğim kişilerin bugün yaşadığımız zulüm karşısında zalimin yanında yer alarak önemli olanın inanç olmadığını bir kez daha göstermiş oldular.

GÜYA AYNI DİNE İNANIYORUZ…

O dönemin zalimleri, eşim TUS ’u kazanmış olmasına rağmen ve tüm evraklarını teslim edip kayıt işlemlerini yapmasına rağmen evrakları imha ederek işe başlatmamışlardı. Ancak, eşim bir sonraki TUS ’u kazanarak başka bir üniversiteye kaydını yaptırdı ve çalışmaya başladı. Ta ki bu dönemin zalimlerinin işine son vermesine kadar.

Şunu ifade etmem gerekir ki eşimin kılık kıyafetinden dolayı hiç kimse benimle ilgili ya da eşimin akrabalarıyla ilgili bir işlem yapmadıkları gibi bu şekilde bir düşünce de hiç olmadı.

Bugün ise sırf Sayın Gülen’in avukatlığını yapmam nedeniyle eşim ihraç edildi, hakkında tutuklama kararı çıkartıldı. Aynı şekilde, insanlar eşleri, kardeşleri ya da akrabalarının cemaat bağlantısı gerekçe gösterilerek işlerinden edildi, gözaltına alındı ya da tutuklandı.

28 Şubatçılar zalimdi bunda hiç şüphe yok ancak aynı duygu düşünceye sahip olduğumuzu zannettiğimiz, içlerinde halen yakın olduğunu düşündüğüm arkadaşlarımın olduğu bir ekip sadece işimizi yapmamızı engellemekle kalmayıp, bize gün yüzü göstermemek amacıyla planlar yaparak ve planlarının hayata geçirilmesi için aşkla şevkle çalışarak hem zalim hem gaddar hem de zorba olduklarını göstermiş oldular.

Biz mağdur değiliz belki ama siz zalim, gaddar ve zorbasınız.

[Nurullah Albayrak] 5.3.2018 [TR724]

Bir zulüm dönemi hikâyesi: Üç Dal Papatya

Hizmet Hareketi’ne yönelik kitlesel kıyım operasyonları akıl almaz mağduriyetler yaşatıyor. Cezaevleri ülke tarihinde görülmemiş dramlara ev sahipliği yapıyor. Resmi rakamlara göre 17 binin üzerinde kadın, yaşı 5’ten küçük 700’den fazla çocuk ve bebek mahpus. 60 bin tutuklu, 150 bine yakın işinden atılıp açlığa mahkum edilmiş kişi ve bunların aileleri, yakınları göz önüne alındığında kelimenin tam anlamıyla bir açık hava hapishanesi var karşımızda.

Ülkedeki medya ise ya kapısına kilit vurularak ya da itaate mahkum edilerek susturulduğundan, tüm bu zulümleri kitlelere duyurmak vicdanlı 3-5 basın kuruluşu ile cesur birkaç gazeteciye kaldı. İşte onlardan biri de Gazeteci Nur Ener. Nur Ener’in gözaltına alınmadan önce başladığı ve zulümleri anlatan çalışması kendisi cezaevine girince Yeni Asya Yayınları tarafından tamamlanarak kitaplaştırıldı. Doğruluğu araştırılan mağdur mesajlarının yer aldığı Üç Dal Papatya, öğretmenler, doktorlar, ev hanımları, akademisyenler, anneler, babalar ve çocukların hikâyelerini anlatıyor. Yeni baskısı yapılan Üç Dal Papatya’da, daha büyük sıkıntılara yol açmamak için mağdurların isimleri ve adresleri verilmiyor, ancak hepsi kayıtlarda mevcut.

MAĞDURLARI ANLATIRKEN, MAĞDUR OLAN BİR GAZETECİ

1 Mart 2016 günü evi basılarak gözaltına alınan Nur Ener, üç gün sonra tutuklandı. Kitabında anlattığı bebeklerle ve kadınlarla aynı zulmün ortak mağduru oldu. 1 yıl sonra ev hapsi şartıyla cezaevinden tahliye edildi. Çıktığı zaman düzenlenen programda yaşadıklarını anlatırken hem kendi hem de izleyenleri duygulandırdı. ‘Eğer sen mi bebekler mi çıksın diye sorulsaydı, herhalde onlar çıksın derdim’ ifadesini kullanan Nur Ener’in kitabına Yeni Asya Yayınları’ndan veya Kitap Yurdu gibi online satış platformlarından ulaşabilirsiniz.

“TEHLİKELİ, ZARARLI, YASAK!”

Hâlâ meselenin farkında olmayanlara düşünme ve tefekkür kapıları aralayan Üç Dal Papatya, zulüm dönemini tarihe mal eden bir çalışma. Kitaba ismini veren mağdur hikâyesi ise eserin ve dönemin özeti gibi:

‘Geçen açık görüş günü bir sıkıntı oldu. Salona girdiğimde ailemin morali ciddi bozuktu. Salondakilerin de moralleri bozuk. Hayırdır inşallah dedim içimden. Boş bir masaya geçtik ailemle. Çocuklarım, eşim, babam, annem, kardeşim geldiler. “Hayırdır” dedim, “Neden bozuk moraliniz?” Bir şey yok, dediler. Halbuki yüz ifadeleri öyle demiyordu.

Beş dakika sonra bir infaz koruma memuru elinde papatya ile geldi ve kucağımda oturan 3 yaşındaki kızıma verdi. “Güzel kız bak getirdim, ağlama tamam mı” dedi. Ailem de bu durum üzerine, moral bozucu olayı anlatmaya mecbur kaldı.

Cezaevi girişinde küçük kızım, duvarların yanında biten kır papatyasından koparmış. “Babama götüreceğim bunları” demiş. Açık görüş olduğundan normal üst aramanın dışında, çok daha detaylı bir arama yapılıyor. İç çamaşırına kadar ziyaretçiler aranıyor. Aramalar bittikten sonra ailem artık salon girişine yönelmişken hadise yaşanıyor. Bayan infaz koruma memuru küçük kızımın elindeki papatya ile girmesine izin vermiyor. “Tehlikeli, zararlı, yasak” diyor. Eşim, babam itiraz ediyor. “Babasına götürecek, ne zararı olabilir” diyorlar. Bayan memur diretiyor, tartışma çıkıyor, sonra papatyaları kızımın elinden zorla alıp çöpe atıyor.

Kızım öyle feryat edip ağlamış ki hem oradaki ziyaretçi aileler hem de vicdan sahibi memurlar, askerler üzülmüş. Bazı infaz koruma memurları bayan memura sitem etmişler, “ne olacak sanki” demişler. Hatta ziyaretçi bir kadın, o memurun yanına gidip “Utanın” demiş, “Allah bunun vebalini sana sorar.” Üç dal değersiz, zararsız, yürürken üstüne bastığımız papatya. Meğer sen ne kadar tehlikeliymişsin! Fakat küçük kızım için o kadar değerli ki anlatamam. Babasına hediye edecek, onu ne kadar sevdiğini o çiçeklerle anlatacak.

Bir infaz koruma memuru belli ki durumu içine sindirememiş, cezaevi dışına çıkıp aynı papatyalardan bulmuş, koparmış. İçeri görüş salonuna kadar bize getirdi. Belki de riske girdi, bilmiyorum. Ama vicdanının sesini dinlemiş, insani değerleri düşünmüş ve günahsız kızımı sevindirmişti. Allah razı olsun. Şartlar zor olsa da Rabbimize sarılmaya, hem dem olmaya, ümit içinde beklemeye devam inşallah.

[TR724] 5.3.2018

Devlet döner [Hakan Zafer]

Başlığı böyle atınca ilginç oldu. Dönerci adı gibi. Ama devletten kastettiğim ne bu, ne herhangi bir devlet, ne bir parti devleti olma yolunda hızla ilerlerken mekanizmaları felç olmuş Türkiye Cumhuriyeti ne de ismi Devlet olan bir siyasetçidir. Yanlışlık neyim olur da sonra…

Devlet kelimesinde, tanımında dönmek var, kelimenin anlamı bu, onu kastediyorum, o kadar.

***

Devlet güçtür, döner sırtını size, başkasına gider. Gün olur dönüp gelir size. Durmaz ama… Yine dönüp gider. Devletle yükselen alçalır, alçalan zamanı gelir yükselir.

Kullanır, atar devlet. Su değirmeni gibi kovasına doldurur, alıp bir yerden suyu başka yere dökerek çarkını döndürür. Değirmene de aynı kökten “dolap” (dūl- āb, dönen su) denir.

Kavuğa dolanan sarık bezi gibi başa dolanır devlet. Başımızın etrafında döndürdüğümüz beze de aynı kökten “tülbent” (dūl-bend, dönen bez) denir.

İnsanın bahtı da döner. Bir kuş gibi başa konar devlet. Talih denir ama başa yuva yapmaz, döner gider başkasının başını bulur.

Devlet gibi işleri de işleri yürütenler de döner. Bu işlerin yapıldığı yerlere “devlet dairesi” denir ki daire de dönmeye pek müsaittir. Bu dairelerin sorumlusuna da döndüren anlamında “müdür” denir.

Günler de döner. Art arda gelir. Dönüşüyle öğütür insanı, çağını geçirir. Herkesin bir tedavülü vardır (Al-i İmran 140). Zafer günleri de yenilgi de insanlar arasında dönüp dolaşır. Devrandır çok eğleşmez, döner. Güçlükle de gelir kolaylıkla da (İnşirah 5,6).

Servet de döner. Bizim Yunus’un demesiyle “ne ilk ne son sahibi” yapar kimseyi. Hem dönen devletin elden ele dönüp duran parasının geçerliliğine de aynı kelime kökünden türeyen “tedavül” denir.

Allah da kullarını “devlet” vermekle sınar. Maksat, kuşunu başına yuva yaptı zannetmemek, devletle işi uzun tutmamaktır. Döneceğini bilmek, mesafeli durup köklerini saldığı toprağını cıvıtmamaktır.

***

Son dönem dönüşleri Tanpınar’ın bir benzetmesini aklıma getiriyor. Ben, fecir vakti cami avlusundaki ağaçlardan kalkıp giden kargalar gibi az hareketi görünce üşüştüğü yerden topluca çekip giden omuz yüklerini, kalkıp gitmesi devlet olan devlet kuşu gibi görüyorum.

[Hakan Zafer] 5.3.2018 [TR724]

Militarist ekonomi ve OYAK [Semih Ardıç]

28 Şubat 1997 tarihli Millî Güvenlik Kurulu (MGK) bildirisinden 17 Haziran 1997’de Refahyol Hükûmeti’nin istifasına kadar geçen devir, daha sonra ‘28 Şubat’ diye isimlendirilecek post-modern darbenin ilk safhasıdır. O günlerde demokrasiye balans ayarının şiddeti giderek artırılmış, askerî vesayet müteakip seneleri içine alacak şekilde kalıcı bir mahiyete büründürülmüştür.

28 Şubat zihniyeti siyasetten iktisada, bilimden sanata, eğitimden kültüre hemen her sahanın genetiği ile oynadı. Turgut Özal’ın 12 Eylül 1980 askerî darbesinin izlerini silmek için imza attığı hukuk reformları birkaç sene içinde birer birer rafa kaldırıldı. Memlekette yarı militarist, yarı sivil bir demokrasi nizamı tesis edildi.

28 ŞUBAT’IN HESABI HÂLÂ SORULAMADI

O günlerle hesaplaşma umudunu yeşerten 28 Şubat davası 2012’den beri mahkeme salonlarında adeta askıda tutuluyor. Genaraller başta olmak üzere 100’den fazla emekli askerin ceza alıp almayacağını önümüzdeki günlerde müşahede edeceğiz.

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan’ın Afrika turunda dile getirdiği ‘28 Şubat’ın sivil ayağı da hesap verecek’ çıkışının blöf olup olmadığını da zaman gösterecek. O çıkışa dair ilk intibamı 2 Mart tarihli makalemde (http://www.tr724.com/evet-besli-cete-diyorlardi/) ifade etmiştim.

AKP lideri Erdoğan’ın ‘Şu ana kadar 28 Şubat’ın beşli çetesi ve medyası es geçildi’ çıkışınını maksadı ne olursa olsun biz o kapıdan içeri çoktan girdik ve hafızaları tazelemeye vesile olacak dosyaların tozunu almaya koyulduk. tr724.com kadrosundaki kalemler bu başlıkta da demokrasimize, tefekkür dünyamıza kıymetli katkılar sağlıyor.

27 MAYIS’IN ESERİ OYAK HOLDİNG

‘Evet, beşli çete diyorlardı’ başlıklı makalenin sonunda militarist ekonomiye atıf yapmıştım. Bu makalede de militarist ekonominin merkezinde tesis edilmiş Oyak Holding’e temas edeceğim. Nevi şahsına münhasır bu holdingin temelleri 27 Mayıs 1960 darbesinin karargâhı Milli Birlik Komitesi tarafından atıldı.

3 Ocak 1961 tarihli 205 Sayılı Kanun ile tesis edilen Ordu Yardımlaşma Kurumu (OYAK), ‘ordu mensuplarının kendi içlerinde ve kendi malî imkânlarıyla bir dayanışma suretiyle istikbal endişesinden kurtularak maddî ve manevî huzura kavuşmalarını temin maksadıyla’ kuruldu. OYAK, TSK mensuplarının (assubaylar hariç!) emeklilik günlerinde rahat etmelerini sağlamakla kalmadı, Koç ve Sabancı gibi holdinglerle başa baş bir ekonomik büyüklüğe ulaştı.

305 BİN 728 ÜYESİ VAR

Hal-i hazırda 305 bin 728 üyenin her ay maaşlarının yüzde 10’unu (kesinti oranı yedek subaylarda yüzde 5) kesen Oyak 2016 senesinin sonunda 64,5 milyar Türk Lirası hasılat geliri elde etti. Holding bünyesinde otomotivden demir-çelik endüstrisine, gıdadan kimyaya, enerjiden lojistiğe kadar geniş bir yelpazede faaliyet gösteren firmalar var.

Bursa’da otomotiv imal eden Oyak Renault, Zonguldak Ereğli’deki demir çelik devi Erdemir bunlardan sadece ikisi. OYAK’ın işleyişinde Genel Kurul’dan sonra iki organ etkin. Temsilciler Kurulu ve Yönetim Kurulu. Bunlardan temsilciler kurulu 50 ila 100 askerden oluşurken, 40 kişilik Genel Kurul’da sadece 9 sivil üye bulunuyor. 205 Sayılı Kanun’da 7 kişilik yönetim kuruluna 3 asker üye olacağı belirtiliyordu. 1976’dan itibaren özel komitenin seçtiği kişinin de asker olmasıyla asker üye sayısı 4 oldu. 2001 yılında 3 muvazzaf, 3 emekli asker ile bu sayı 6’ya çıktı.

OYAK YÖNETİM KURULU BAŞKANI EMEKLİ TÜMGENERAL MEHMET TAŞ

Mevcut yönetim kurulu 8 kişiden müteşekkil. Yönetim Kurulu Başkanlığı’nı emekli Tümgeneral Mehmet Taş ifa ediyor. Yönetim Kurulu’nda eski Başbakanlık Teftiş Kurulu Başkan Yardımcısı Süleyman Savaş Erdem de genel müdür (CEO) olarak bulunuyor.

Her ne kadar askerî kuruluş olmadığı, TSK’ya bağlı olmadığı ifade edilse de devasa holdingde mühür askerlerin elinde.

OYAK üyelerinden elde ettiği gelirleri dilediği gibi kullanma imtiyazına sahip. Sosyal Güvenlik Kurumu’nda (SGK) bile olmayan bir ayrıcalık bu. OYAK diğer şirketlerden farklı olarak, Kurumlar Vergisi, Veraset ve İntikal Vergisi, Gelir Vergisi, Damga Vergisi, Gider Vergisi gibi vergilerinden de muaf. Sadece iştiraki olan şirketler, Gelir Vergisi ödüyor. Böylesine ayrıcalıklı bir yapıda büyümemek mümkün mü?

OYAK: BİZ BİR ŞİRKET DEĞİLİZ

Oyak’ın resmî internet sitesinde, ‘OYAK, bir şirket değildir’ başlığı altında, “OYAK, bir anonim veya limited şirket değildir. Sermayesi ve çıkarılmış hisse senedi yoktur. Dolayısıyla, devletin veya kişilerin elinde hiçbir zaman OYAK hissesi olmamıştır.” deniliyor.

Şirket değil, amma velakin 64,5 milyar TL hasılat yapıyor. Ciroda Koç ve Sabancı ile yarışıyor. Şirket değil, otomobil imal edip satıyor, ihracat yapıyor. Şirket değil, Türkiye’nin en büyük sanayi tesislerinin sahibi! Bunları yaptığı gibi muadili şirketlerin ödediği vergilerden muaf! Deve kuşu misali. Kuş desen uçmaz, deve desen taşımaz!

SAYIŞTAY VE MALİYE TEFTİŞİ DE YOK

Vergi muafiyetine ilaveten Sayıştay, Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Maliye teftişi de söz konusu değil. Hiç kimse de ‘bu nasıl iş?’ demiyor, diyemiyor. Sayıştay, Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Maliye teftişi de söz konusu değil.

27 Mayısçıların izinden giden takipçileri bugün de Türkiye’de layüsel. Devirler değişse de militarist ekonominin ağırlığı ve ayrıcalıkları azalmıyor, bilakis artıyor. Oyak, Erdemir ve İsdemir’i 2005’te özelleştirme ihalesinden devralmıştı. O gün 28 Şubat’a bir reaksiyon olarak ortaya çıkan AKP iktidarda idi. Oyak düne kadar Axa Sigorta’nın ortağı ve Oyakbank’ın sahibiydi.

28 ŞUBAT’IN GENERALLERİNE SORMADAN ADIM ATILAMAZ

Sermaye birikiminin kıt olduğu bir coğrafyada kanun zırhına bürünmüş militarist bir ekonominin mevcudiyeti diğer iktisadî ve içtimaî sınıfların nasıl bir adaletsizliğe maruz bırakıldığını ele veriyor.

28 Şubat’ın ya da 27 Nisan 2007 e-muhtırasının fâili generallerin onayına sunmadan Oyak’ta stratejik kararların alınamıyor olması her halde demokrasinin lehine bir tablo sayılamaz. 28 Şubat’ta veya 27 Nisan’da sivil-seçilmiş hükûmetlere kapıyı gösteren generallerin bazıları Oyak’ta halen yönetimde.

Ne kadar ilkeli bir demokrasimiz var değil mi?

Oyak’ta görev alan generallerin o sektör ya da iş kollarıyla alakalı hiç bir tecrübesi yok. Emekli bir asker tecrübesini savunma sanayiinde değerlendirmek yerine niçin salça fabrikasıyla, bisküvi-çikolata pazarlamakla uğraşır? Bu garabet içi boşaltılmış ‘millî ve yerli’ kavramları ile izah edilemez.

MİLİTARİST EKONOMİNİN ÜZERİNDEKİ ÖRTÜ KALKSIN

Türkiye’de askerî vesayetle hakiki bir hesaplaşmanın olabilmesi için evvela militarist ekonominin üzerindeki o kadife örtü kaldırılmalı. İmtiyazlı grupların varlığına son verilmeli ki rekabet adil şartlarda gerçekleşsin. Bunlar yapılmadan, sermayeyi şeffaf hale getirmeden demokrasi tahkim edilemez.

Sivil, yerli ve millî Boydak, Koza İpek ve Naksan gibi bine yakın Anadolu şirketine el koyacak kadar kendinden geçmiş muhteris AKP kadrolarının Oyak bahsinde üç maymunu oynaması tek kelime ile ibretliktir.

OYAK HOLDİNG’İN FAALİYET GÖSTERDİĞİ SEKTÖRLER VE ŞİRKETLER:

OTOMOTİV: Oyak Renault, Mais, Omsan, Omsan France, Omsan GMBH, Selyak, Goodyear.

ÇİMENTO: Adana Çimento, Adana Kağıt Torba, Çimsa, Bolu Çimento, Ünye Çimento, Mardin Çimento, Elazığ Çimento, Oysa Niğde çimento, Oysa İskenderun Çimento.

FİNANS: Oyak Yatırım Menkul Değerler, Oyak Ankerbank, Oyak Grup Sigorta.

HİZMET: Oyak İnşaat, Oytur, Oytaş Oycem, Oyak Güvenlik.

GIDA-TARIM: Hektaş, Tukaş, Tam Gıda, Eti Pazarlama.

KİMYA: Akdeniz Kimya, Chemson, Almatis.

DEMİR-ÇELİK VE MADEN: Ereğli Demir Çelik (Erdemir), İskenderun Demirçelik (İsdemir), Ermaden, Ersem, Ataer, Erdemir-Ro

ENERJİ: Birleşik Enerji, Oyak Enerji, İsken, Ayas.

[Semih Ardıç] 5.3.2018 [TR724]

Karar verin, 28 Şubat’ı kim yaptı [Ahmet Dönmez]

15 Temmuz koalisyon ortakları, 28 Şubat üzerinden birbirine girdi.

Postmodern darbenin yıl dönümünde iki yüzlülük, istismar tüm mide bulandırıcılığı ile tavan yaparken kılıçlar da kınından çıkmış durumda. Bunun sebebi elbette Ankara’da yürüyen 28 Şubat davasının artık karar aşamasına gelmiş olması. 60 sanık için müebbet istendi.

Fakat işin ilginç yanı, her iki taraf da kendini aklayabilmek ve zeminini daha meşru hale getirebilmek için aynı yere vuruyor: Cemaate.

Her ikisi de cemaati suçluyor. Cemaat üzerinden kendi yerini tahkim etmeye çalışıyor.

İşin tuhafı, her iki argümanı yan yana koyduğunuzda birbirini imha eden bir sonuç üretiyor. Kendi kendilerini yalanlayan, çürüten, birbirine taban tabana zıt iki karşıt argüman çarpışıyor.

***

AKP cenahı diyor ki; “28 Şubat’ı cemaat yaptı. Darbecilerle el ele verdiler, milli iradeyi hedef aldılar.”

28 Şubatçılar ise diyor ki “Biz aslında cemaati yok etmek istiyorduk. Hedef cemaatti. Arada siz de kaynadınız. Zaten baksanıza, bu 28 Şubat davasını açan savcı da onlardan. Siz şimdi AKP olarak cemaatin davasını sürdürerek aslında kumpasa meşruiyet sağlamış oluyorsunuz.”

***

Bu kavga aslında, biri hırsız öteki darbeci iki cenahın nasıl bir koalisyon kurduklarını, kendi pisliklerinden arınabilmek için nasıl bir işbirliği yaptıklarını, var olan kirli ittifakı da ‘kumpas’ söylemi altında nasıl temize çıkarmaya çalıştıklarını da gözler önüne seriyor.

Ergenekon ve türevi davalar için yürürlüğe soktukları ‘kumpas’ iddialarını da çürütüyor.

Çünkü aynı ağız, aynı akıl şimdi 28 Şubat davasını da bu etiketle boşa çıkarmaya çalışıyor.

***

Gelin tarafların pozisyonlarına ve söylemlerine biraz daha yakından bakalım:

Sanıkların neredeyse tamamı savunmasını, “Bu dava, FETÖ’nün son kumpas davasıdır.” tezi üzerine oturtuyor. Davanın, 28 Şubat döneminde cemaat bağlantısı nedeniyle ihraç edilen Tamer Tatar’ın savcılığa teslim ettiği bir ‘sahte’ belge ile başladığı, iddianameyi hazırlayan savcı Mustafa Bilgili’nin de 15 Temmuz sonrası “FETÖ’den” tutuklandığı dile getiriliyor.

Aydınlık’ın yayınlarında de genel olarak davaya yaklaşım böyle. “28 Şubat davası, Türk Ordusuna kumpas kurmak amacıyla açılan Ergenekon, Balyoz, Amirallere Suikast, Askeri Casusluk vb. bir dizi davanın son halkasıdır. Davanın savcıları Mustafa Bilgili ve Kemal Çetin, FETÖ’den dolayı meslekten ihraç edilmişlerdir.” deniyor.

Davanın sanıklarından, dönemin Genelkurmay Harekât Başkanı Çetin Doğan’ın görüşü de böyle: “FETÖ’cülerin kotardığı bir davadır bu. İddianamesini hazırlayan Mustafa Bilgili bugün FETÖ’den tutuklu. Balyoz tertibini kuranlar, emrini verenler şu anda içeride. FETÖ’cülerin açtığı 28 Şubat davası ise hâlâ dava devam ediyor! Savcı da bugünkü duruşmada FETÖ’nün iddianamesini okudu.”

Dönemin MGK Genel sekreteri Erol Özkasnak’ın avukatı Ömer Çelikkesen, “28 Şubat davasının da FETÖ’nün kumpas davalarından biri olduğu açıktır.” savunması yaptı.

Sanıklardan emekli Albay İsrafil Aydın, “Bu davanın her tarafında FETÖ var. A’sından Z’sine kadar el atmadıkları yer yok. FETÖ mensubu Tamer Tatar yine örgüt üyelerinden elde ettiği CD’yi İstanbul’da Fikret Seçen’e gönderiyor. O da özel kuryeyle bunu Mustafa Bilgili’ye iletiyor.” sözlerini sarfetti.

Bir diğer sanık Emekli Albay Alican Türk, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yazdığı mektupta, “Bu davayı sahiplenmeniz inanın çok yanlış olacaktır ve 3-4 yıldır mücadele etmeye çalıştığınız FETÖ’nün ekmeğine yağ sürecektir” uyarısı yaptı.

Dönemin Genelkurmay Plan Harekat Daire Başkanı emekli Korgeneral Köksal Karabay’ın görüşleri de aynı: “Bu dava bir FETÖ kumpas ağı içerisinde organize edilip devam ettirilmiştir. İddianame, FETÖ kumpası iddianamesidir.”

***

Diğer yandan, aslında 28 Şubat’ın hedefinin Gülen cemaati olduğu da ısrarla vurgulanıyor.

Doğu Perinçek, 13 Şubat 2018 tarihli “Afrin Harekatı ve 28 Şubat Davası” başlıklı yazısında bunu şöyle kayıtlara geçirdi: “28 Şubat süreci, başlangıçta FETÖ-Çiller ittifakını hedef almış, daha sonra Türk Ordusu ile ABD arasında karşılıklı meydan okumalarla devam etmiştir. (…) 28 Şubat sürecinde, Fetullahçılığın Cumhuriyete karşı tehdit olduğunun saptanması, belirleyici önemdeydi. Fetullahçılığı hedef alan kuvvet, sadece Ortaçağla değil, aynı zamanda ABD’yle hesaplaşma, yani Kemalist Devrim rotasına girmiş demektir. 28 Şubat, böyle bir programla yola çıktığı içindir ki, ABD ve işbirlikçileriyle karşı karşıya gelmiştir. ABD’nin piyonları olan FETÖ ve PKK terör örgütlerini bastırma mücadelesinin yakın tarihteki kökleri 28 Şubat’ta bulunabilir. 28 Şubat döneminde FETÖ ile el ele tutuşanlar, artık o konumlarını sorgulamak zorundadırlar. O sorgulamanın yapılacağı zemin ise, 28 Şubat Davasıdır. 28 Şubat’ın karşısında bugün de ABD emperyalizmi ve FETÖ var.”

Vatan Partisi Genel Başkan Yardımcısı Nusret Senem, “28 Şubat kararları Erbakan’a karşı değildir. 28 Şubat’ın esas hedefi Susurlukçulardır, Çiller’dir ve Çiller’in ortağı FETÖ’dür.” dedi.

Eski Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı’nın avukatı Erol Yılmaz Aras da “28 Şubat döneminde alınan kararlar takip edilseydi 15 Temmuz olmazdı” sözleri ile asıl hedefin cemaat olduğunu ima etti. Aras, “Davanın iddianamesini yazan savcı FETÖ’cü. Cemaatin son kumpasıdır. Türbanın intikamı olarak tasarlandı. İstifa etmiş bir hükümet için ‘Devrildi’ diye iddianame yazdılar. Hedef TSK’nın manevi şahsiyetini küçük düşürmektir. FETÖ’nün kendisi gitti, amacı ilerliyor” ifadelerini kullandı.

28 Şubat’ın en kudretli ismi Çevik Bir de 17 Aralık sonrası cemaatin Kırmızı Kitap’a alınması sonrası, “Son yapılan MGK’larda paralel yapıyla ilgili kararlar alınıp çalışmalar yapılıyor. 28 Şubat’ta da aynı çalışmalar yapılıyordu.” demişti.Bu sözün açılımı, “Bizim 28 Şubat’ta yapmak isteyip de yapamadığımızı şimdi AKP yapıyor. Şu anki MGK kararları, 28 Şubat’ın devamıdır” demekti.

Çevik Bir, mahkemedeki savunmasında da bu paralelde konuştu: “FETÖ’nün tehdit olduğunu ilk kez Genelkurmay tespit etmişti. Gülen örgütünün kaynaklarının 5 milyar lira olduğunu tespit ettik. Biz yalnız bırakıldık. Genelkurmay Başkanımız bizi yalnız bıraktı.”

Bu itiraflar, Eski Genelkurmay Psikolojik Harekât Dairesi Şube Müdürü Emekli Albay Dursun Çiçek’in daha önceki açıklamalarını hatırlattı. Çiçek, 23 Mart 2016 tarihinde Hürriyet’ten Ahmet Hakan’a verdiği röportajda, “İrtica, bizim için yüzde 80 Cemaat’ti. Onun dışında ufak gruplar vardı. Ama yargıya, orduya, polise sızmak isteyen grup esas Cemaat’ti” demişti.

Bu sözleri, İlker Başbuğ’un, “Bu mücadeleyi (cemaate karşı yürütülen mücadele) Cumhurbaşkanı Recep tayyip Erdoğan’dan daha iyi ve daha başarılı başka kimse yapamazdı.” açıklaması çerçevesinde düşünmek gerek.

“Neden kimse ondan daha başarılı olamazdı?” sorusunun cevabı da yine Aydınlık yazarı Sebahattin Önkibar’ın şuyazısında gizli: “Sevelim sevmeyelim şu husus mutlak hakikattir. Hiç ama hiç kimse FETÖ zehrine karşı Tayyip Erdoğan’dan daha iyi panzehir olamaz. Düşünün binlerce türbanlı Fetullahçı kadın hapis! Eğer bugün iktidarda Erdoğan olmasa yapılacak olan, ‘Başörtüsü hapsedildi’ istismarı emin olun büyük bir taraftar toplayacaktı. Erdoğan’ın üslubu bu mücadelenin kazanılmasında çok belirleyici. Zira bu zillet başka türlü kazanamaz.”

***

Buna mukabil AKP yandaşları bize tam tersini anlatıyor.

Erdoğan’ın eski metin yazarı Aydın Ünal, Yeni Şafak’taki 26 Şubat 2018 tarihli yazısında, “Fetullah Gülen ve örgütü kendilerini 28 Şubat’ın mağduru gibi göstermişlerdir. Oysa tam tersine, Fetullah Gülen ve örgütü, 28 Şubat’ın bizzat mimarlarından olmuşlardır” iddiasını ortaya attı.

AKP Afyonkarahisar Milletvekili Hatice Dudu Özkal da aynı görüşü şu mantıkla savunmaya çalıştı: “28 Şubat döneminde katsayı sorunu nedeniyle insanlar çocuklarını imam hatibe gönderemeyince ‘Eyvah ne yapacağız’ diye düşünmeye başladı. O zaman herkes çocuklarını, dini eğitimlerini de alsın diye FETÖ’nün okullarına gönderme gereği hissetti. İnsanlar böyle bir kaygıyla onların kucağına düştü. O yüzden 28 Şubat’ı planlayanlar arasında FETÖ de vardı. Bu, insanları onların kucağına düşürmek için çok iyi bir operasyondu.”

***

Bu mantıkla 28 Şubat’ı Recep Tayyip Erdoğan’ın tezgahladığı da pekala iddia edilebilirdi. 28 Şubat olmasa Erdoğan bugün Refah Partisi Genel Başkan Yardımcısı olarak hayatına devam ediyor olabilirdi. Önce bir şiir yüzünden hapse atılması, mağdur edilmesi, başörtüsü yasağı, katsayı ve benzeri yasakçı uygulamalarla önünün açılması, Fazilet Partisi’nin kapatılması ile yeni parti kurması için zemin oluşturulması bu görüşe gerekçe olarak sıralanabilir.

Sıralandı da zaten. Erdoğan’ın kendisi de yıllarca “AKP’yi 28 Şubat doğurdu” teorisine cevap vermek durumunda kaldı. Bunun en somut hali, 2012 yılında kurulan TBMM Darbe ve Muhtıraları Araştırma Komisyonu’nun kendisine yönelttiği yazılı sorularda karşımıza çıktı. Komisyonun CHP’li üyesi Süleyman Çelebi, dönemin başbakanı Erdoğan’a şu soruyuyöneltti: “28 Şubat sonrası AKP’ nin ortaya çıkışı ve 27 Nisan e -muhtıra sonrası yükselişi arasında birçok bağlantı yapılıyor. Siz böyle bir bağlantı olduğunu düşünüyor musunuz? AKP 28 Şubat sürecinden nasıl yararlandı?”

Erdoğan bunun da aralarında bulunduğu 50 soruya, 27 Kasım 2012 tarihinde yine yazılı olarak cevap verdi. Çelebi’nin sorusuna karşılık şunları kaydetti: “28 Şubat süreci ile AK Parti ve bizim siyasi çalışmalarımız arasında kurulan spekülatif ilişkiler haksız, insafsız ve mesnetsizdir. Biz, 28 Şubat döneminde hedef alındık, engellendik, mağdur edildik, hatta zorlama gerekçelerle görevden alındık, cezaevine ve siyaset yasağına mahkum edildik.”

***

Erdoğan, yaklaşık 30 sayfalık yazılı cevabında, cemaate de kol kanat gerdi. Çünkü Çelebi’nin bir diğer sorusu da “28 Şubat sürecini Fethullah Gülen; ‘Asker anayasal yetkisini kullandı’, ‘Asker iyi niyetlidir’ söylemleriyle desteklemişti, aynı dönemde Zaman gazetesi ‘hayırlı olsun’ manşetiyle yayımlandı. Bütün bu açıklamaları nasıl değerlendiriyorsunuz?” şeklindeydi. Dönemin başbakanı Erdoğan, cemaatin 28 Şubat’ı desteklediği iddialarına karşılık şunları savunuyordu: “Bilindiği gibi müdahale dönemlerinde sadece siyasi iktidarlar değil, toplumun farklı kesimleri de hedefe konulmakta, etkisizleştirilmeye çalışılmakta, bir tehdit ve tehlike olarak konumlandırılmaktadır. Bu ise toplumsal kesimler arasında ayrımcılığa ve halkımızın çok haksız uygulamalara maruz kalmasına sebep olmaktadır. Özellikle 28 Şubat sürecinde ekonomiden siyasete, sivil toplumdan iş dünyasına kadar birçok alanda toplum kesimleri mağdur edilmiş, açık zulümlere maruz bırakılmıştır. Bu süreçte mağdur edilen kesimlerin müdahaleci anlayışın işbirlikçisi veya destekçisi gibi takdim edilmesi son derece insafsız ve gerçek dışı bir değerlendirme olacaktır. İmkanlarını ve zamanlarını ülkemizin sosyal sorunlarının giderilmesine hasreden, manevi çalışmalar yürüten grup, camia ve kanaat önderlerinin geniş halk kesimlerini koruma duygusuyla ve sorumluluk hissiyatıyla ortaya koydukları söylemler, kesinlikle postmodern darbe sürecinin bir parçası olarak yaftalanamaz. Nitekim bu kesimler gerek yaşadıkları haksızlıklarla, gerek uğradıkları takibat ve yargılamalarla, bu sürecin mağduru durumuna düşmüşlerdir.”

***

Özetleyecek olursak…

Dünün vesayetçileri, “28 Şubat’ta hedefimiz cemaatti. Dolayısıyla bu dava da intikam davasıdır” diyor.

Dün, “Cemaat, 28 Şubat’ın mağdurudur” diyen Erdoğan ve AKP cenahı ise şimdi “FETÖ, 28 Şubat’ın işbirlikçisi ve destekçisidir” iddiasına sarılıyor.

Sizce hangi taraf doğruyu söylüyor?

[Ahmet Dönmez] 5.3.2018 [TR724]

Bu gurur Boşnak yıldız Edin Dzeko’nun [Hasan Cücük]

Roma formasına giderek ısınan Cengiz Ünder, son 6 maçta 6 gol atarak takımdaki yerini iyice sağlama alırken, şampiyonluk potasından uzaklaşan Roma ligi ilk 4’te bitirerek Şampiyonlar Ligi’ne katılmanın hesaplarını yapıyor.

Serie A’nın lideri Napoli deplasmanı Roma için oldukça önemliydi. Liderin favori olduğu maçı kaybetmesi halinde Roma için Şampiyonlar Ligi yolunda sıkıntılı günler başlayacaktı. Napoli karşısında maçın henüz başlarında Insigne’nin golüyle 1-0 yenik duruma düşen Roma, Cengiz Ünder’le golden bir dakika sonra beraberliği sağladı. 90 dakika biterken skor tabelasında 4-2 Roma’nın üstünlüğü vardı. Napoli bu sezon kalesinde bir maçta ilk kez 4 gol görürken, şampiyonluk yolunda büyük yara almış oldu. Napoli’yi yıkan goller Cengiz’le başlarken, Boşnak forvet Edin Dzeko attığı 2 golle adını Avrupa futbol tarihine yazdırdı.

BOSNA’DA DOĞDU, WOLFSBURG’LU OLDU

Midhat ve Belma Dzeko çiftinin oğlu olarak Mart 1986’da Saraybosna’da dünyaya gelen Edin Dzeko, kariyerine Zeljeznicar takımında başladı. İki sezon Zeljeznicar formasını giydi ve 2005’te Çek Cumhuriyeti’nin Teplice takımına transfer oldu. Futbola başladığı yıllarda orta sahada oynuyordu. Uzun boyunun yanı sıra iyi bir top tekniğiyle dikkatleri çekiyordu. 80 bin Euro’ya transfer olduğu Teplice’de 43 maça çıkıp, 17 gole imza attı. Teplice dönemi Edin Dzeko’nun gerçek kimliğini bulmasına yardımcı oldu ve orta sahadan forvet hattına çekildi. Çek liginde gösterdiği performansla ilk kez 2007’de Bosna Hersek Milli Takımı’na çağrılan Edin Dzeko aynı yıl 4 milyon Euro bonservis ücreti karşılığında Bundesliga takımlarından Wolfsburg’a transfer oldu.

ALMANYA’DA GOL KRALLIĞI

Bundesliga’da Edin Dzeko’yu zor günler bekliyordu. Fizik gücünün önplanda olduğu, temposu yüksek maçların oynandığı Bundesliga’da nasıl bir performans göstereceği merak konusuydu. Üzerindeki baskıyı kısa sürede atan Dzeko, takımın değişmezleri arasına adını yazdıracaktı. İlk sezonunda 17’si ilk 11’de olmak üzere 28 maçta Wolfsburg adına ter dökerken attığı 8 golle, gelen lig 5.’liğinde önemli rol oynuyordu. Artık yeni ülkeye ve takımına alışmış bir Edin Dzeko vardı. Nitekim 2008-09 sezonunda tam bir Dzeko şov seyredecektik. 32 maçta sahaya çıkan Dzeko attığı 26 golle Bundesliga’nın gol kralı olmayı yeterli görmeyip, takımı Wolfsburg’u şampiyonluğa taşımıştı. Grafite ile Bundesliga’nın en başarılı forvet hattını oluşturan Dzeko aynı sezon Almanya’da yılın futbolcusu seçildi. Milan ve Manchester City’den gelen transfer tekliflerine rağmen Alman kulübüyle olan sözleşmesini 2013’e kadar uzatmayı tercih etti.

Edin Dzeko, 2009-10 sezonunda ligde 22 gol atarken, 2010-11 sezonunun ilk devresinde 17 maçta 10 golle oynuyordu. Manchester City’nin ısrarla istediği Dzeko, Ocak 2011’deki ara transfer döneminde 37 milyon Euro’ya İngiliz kulübüne transfer oldu. Bundesliga’ya veda edip giderken Wolfsburg adına lig maçlarında 66, bütün mücadelelerde ise 78 gol bulmuştu.

MANCHESTER CİTY’DE GÖLGEDE KALDI

Edin Dzeko’nun City dönemi inişli çıkışlı oldu. İngiliz kulübünde daha çok yedek kulübesinde yer buldu. İlk sezonu teknik patron Roberto Mancini’nin gözdesi olan Carlos Tevez’in gölgesinde geçti. Tevez’in ayrılmasıyla bir başka Arjantinli Sergio Agüero, City kadrosuna katılırken, Dzeko’nun kaderine yine yedeklik düşüyordu. Ancak Agüero’nun sakatlığında formayı giyen Dzeko üzerine düşeni yapıp, gollerini atıyordu. Yarım devre oynadığı ilk sezon 2 gol atan Dzeko ilerleyen sezonlarda gol sayısını ciddi oranda arttırdı. 4,5 sezon top koşturduğu City formasıyla Premier Lig’de 50 gol atan Dzeko, toplamda ise 68 gole ulaştı. Buna rağmen City’de forma şansı bulmakta her zaman zorlandı. Bu sebeple de istikametini İtalya’ya çevirerek AS Roma takımına kiralanacaktı.

ROMA, ONDAN VAZGEÇMEDİ

Roma formasını kiralık olarak giydiği 2015-16 sezonunda 31 lig maçında 8 gol atan Dzeko, Bundesliga günlerini aratan bir performans ortaya koyuyordu. Sezonun bitimiyle yeniden City kadrosuna dönerken, Roma Boşnak forvetin tapusunu almak için İngiliz kulübünün kapısını çaldı ve 11 milyon Euro ödeyerek kalıcı olarak kadrosuna kattı. İkinci sezonunda tam bir Dzeko fırtınası vardı. Tıpkı Wolfsburg’da olduğu gibi gollerini bu kez Roma için sıralıyordu. 37 lig maçında 28 gol atarken Serie A’nın gol krallığı tacını giyecekti. Aynı yıl UEFA Avrupa Ligi’nde 8, İtalya Kupası’nda ise 2 gol atarak sezon boyunca 38 gol kaydediyordu. Bu sezon ise gol sayısında düşüş yaşamasına rağmen 27 maçta 13 gol attı.

3 BÜYÜK LİGDE 50 GOL…

Şimdi gelelim Napoli karşısında 2 gol atan Dzeko’nun neden Avrupa futbol tarihine geçtiğini konusuna. Boşnak yıldız, Avrupa’nın 5 büyük liginin (İngiltere, İspanya, Fransa, İtalya ve Almanya) 3’ünde (Almanya, İngiltere, İtalya) 50 ve üzeri gol atan ilk futbolcu oldu. Dzeko, Wolfsburg formasıyla Bundesliga’da 66, City formasıyla Premier Lig’de 50 ve Roma formasıyla şimdilik Serie A’da 50 gole imza atıp, adını Avrupa futbol tarihine yazdırdı. Henüz 31 yaşında olan Dzeko’nun daha atacağı çok goller var. Kariyeri boyunca çıktığı 441 maçta 210 golü bulunuyor. Wolfsburg ile Bundesliga, Manchester City ile 2 kez Premier Lig şampiyonluğu yaşadı. Birer kez Bundesliga ve Serie A’da gol krallığı tacını giydi. Bosna Hersek Milli Takımı’nın da değişmez ismi olan Dzeko, 79 milli maçta 49 gol atarak ülke tarihinin en golcü ismi oldu.

[Hasan Cücük] 5.3.2018 [TR724]

‘Artık kaldırmıyor yüreğim’ dedi; mağdurlara yardım için gittiği Atina’da kalbine yenik düştü [Necdet Çelik]

15 Temmuz sonra Hizmet Hareketi’ne yönelik cadı avında dolayı Türkiye’yi terk edip Yunanistan’a sığınan mağdurlara yardım için Almanya’dan Atina’ya giden Hasan Değirmenci kalp krizi geçirdi. Hayatını kaybeden Değirmenci, yardım için Almanya’dan ayrılmadan önce sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımlar ise yaşananların özeti oldu.

Kendi aile üyeleri de Türkiye’deki zulüm sürecinin mağduru olan Hasan Değirmenci, üniversitede okuyan oğlu Ensar’ı yanına alarak Cumartesi akşamı Stutgartt’tan Atina’ya gitti. Edinilen bilgilere göre, Hasan Değirmenci, bugün öğle saatlerinde konuk olduğu ailenin yaşadığı sıkıntıları dinledikçe kendini kötü hissetmeye başladı. Abdest almak için lavaboya gittiği anda fenalaşarak yere yığıldı. Ambülansla Tzaneio hastanesine kaldırılan Değirmenci’nin kalp krizi geçirdiği anlaşıldı ancak tıbbi müdahale onu hayata döndüremedi.

43 yaşında ve 3 erkek çocuk sahibi olan Hasan Değirmenci’nin ani vefatı yakınlarını ve dostlarını hüzne boğdu. Stutgart’taki aile yakınları Atina’ya hareket etti. Atina’da tanıştığı mülteci dostları ise, hastane önünde oğlu Ensar’ı yalnız bırakmadı. Dava arkadaşları ise Hasan Değirmenci’yi, ‘’samimi, fedakar, hasbi bir ağabeyimizdi’’ ifadeleriyle anlattı.

Atina’da Tzaneio hastanesine kaldırılan Değirmenci, tüm uğraşlara rağmen kurtarılamadı.
“Artık kaldırmıyor yüreğim”

Meriç’te vefat eden öğretmenlerin haberini facebook sayfasından paylaşan Hasan Değirmenci, ‘’Artık kaldırmıyor yüreğim, bakamayacağım uzaktan. Bugün izin aldım ve oğlumla Atina’ya gidiyoruz.’’ ifadelerini kullanmıştı.

“Gidiyoruz…Artık kaldırmıyor yüreğim, bakamayacağım uzaktan. Bugün izin aldım ve oğlumla Atina’ya gidiyoruz. Yüzlerce mağdur aileler var orada. 03 Mart günü yola çıkacağız. Bir miktar yardım toplandı. Katkıda bulunmak isteyen dostlarım mesaj atarsa sevinirim.

Bugün eleştirmek isteyenler, buyursun eleştirsin, zira gün gelecek kimlik sormadan Sizin için de toplayacağız..”

[Necdet Çelik] 4.3.2018 [TR724]