Gazeteci Cengiz Çandar’ın, merhum Fatma Alpay’ın ardından yazdığı portreyi okuyanlarınız olmuştur. T24 sitesindeki o hüzün ve vefa yüklü satırlar adeta yüreğime işledi. Çandar, artık fazla kullanmadığı kalemini aile dostu için tekrar eline almış, onun hayatla ve hayat arkadaşıyla kurduğu derinlikli ilişkinin, ayrıntılarını paylaşmış yazısında. Eşini, Silivri kapısında tam 20 ay sabırla, itidalle bekleyen sevgili Fatma Abla, kocasına kavuştuktan sadece altı ay sonra göçüp gitti bu dünyadan. Şahin Alpay artık özgür ama bir yanı eksik şimdi. Yıllar önce evlerine misafir olup uzun uzun sohbet etme bahtiyarlığına da eriştiğim Alpay çiftinin hikayesini düşünürken, hayalime yine yıllar önce tanıştığım bir dostun mütebessim çehresi düştü. Zaman Gazetesi’nin son Ege Bölge Temsilcisi Vahit Yazgan’ı hatırladım. Gerçi onu en azından dualarımda hiç unutmamış, hiç yalnız bırakmamıştım ama hakkında iki satır karalamayı ihmal ettiğimizi fark ettim.
Sanırım Şanlıurfa’daydım onu ilk tanıdığımda. Zaman muhabirlerinin gazetecilik heyecanlarını doyasıya yaşadığı, haber peşinde Anadolu’yu karış karış gezdiği güzel zamanlardaydık. Uluslararası bir toplantıyı izlemek için peygamberler şehrine gelmiştim. Vahit Yazgan, Zaman’ın Adana Bölge temsilcisiydi. Gıyaben biliyordum elbette ama kendisiyle henüz tanışmamıştım. Yemek molasına geçildiğinde ilk hamle ondan geldi. Ev sahibi sıfatıyla İstanbul’dan gelen muhabirlerin masasına uğradı. Kendini tanıttı, hepimizle tek tek tanıştı. İhtiyacımız olup olmadığını sordu. Nezaketinden ve medeni tavırlarından etkilenmiştim. Daha ilk görüşmede iyi dost olacağımızı anlamıştım. Vahit Yazgan daha sonra İstanbul merkezde görevlendirildi. Gazetenin bölge haberlerini ve internet sayfalarını yönetti. Zaman’da, 2001’de başlayan yenilik ve değişim sürecinde mesai arkadaşıydık. Kayyım kıyımından önce son görevi, Zaman Ege Bölge Temsilciliğiydi. Şimdi İzmir’de zindan günlerinin bitmesini bekliyor.
Vahit Yazgan, uzaktan tanıyanlar için biraz soğuk ve mesafeli görünen, insanda bürokrat havası uyandıran tiplerdendir. Yakından tanışmamış olanlara itici gelebilir bu yönü. Biraz yakınlaştığınızda ise sizi bambaşka ve şaşırtıcı bir kişilik karşılar. Klasik Adanalıdır. Çukurova’nın sıcaklığını, Karaisalı’nın yayla kültürüyle harmanlamıştır. Her zaman dost canlısıdır, arkadaşlarına çok düşkündür. Arayıp sormayı unutanlar sınıfından hiç olmamıştır. Hani bizim çalışma ortamlarımızda çok gördüğümüz, adeta yönetici olmak için doğmuş arkadaşlarımız vardır. Vahit de onlardan biridir, mesleğinin her döneminde yöneticilik yapmıştır. Hatta biraz sert ve disiplinlidir yönetim anlayışı ancak bu durum onun insani vasıflarını törpülememiştir. Hayatın paylaşıldıkça güzelleştiğini hep bilmiştir. O bakımdan, ‘ağırlamak’ belirgin vasfıydı onun. Dostlarını davet etmek ve ağırlamak en büyük zevkiydi. Sevgili eşi Şenda’nın muhteşem içli köftelerine, onun doyumsuz sohbeti eşlik ederdi bu buluşmalarda…
Vahit Yazgan, pek çok gazetecide görülen karamsarlığın aksine iflah olmaz iyimserlerdendir. Her durumda iyimserliğini korumayı bilmiştir. Umut onun rutinidir. En sıkıntılı görünen durumlarda bile sizin hiç aklınıza gelmeyen bir bakış açısı geliştirir, fazla endişe etmeye gerek olmadığını izaha çalışırdı. Başarılı da olurdu. Bana anlamsız gelen yorumlar yapsa bile onu dinlerken iyi hisseder, sıkıntılı mevzularda hemen fikirlerini almaya koşardım. Hiç unutmuyorum, gözaltına alınmadan önceki son telefon konuşmamızda bile, çevredeki zifiri karanlığa inat, etrafına iyimserlik saçıyordu. Zor zamanlarda onu aramak, onunla oturup çay içmek, biraz dertleşmek hep yaralarıma merhem olmuştur. Şimdi dört duvarın arkasında bile iyimserliğini koruduğuna, kader arkadaşlarının tesellisi olduğuna bütün kalbimle inanıyorum. Onun mesleğiyle çelişir gibi görünen tek vasfı iyimserliği değildir elbette. Vahit, tam bir düzen ve tertip adamıdır. Gazeteci dağınıklığı diye bir gerçek var bu meslekte ama onun semtine bile uğramamıştır. Sadelik ve düzen onun için yaşam tarzıdır, hem işte hem de evde. Nitekim İzmir’deki evine onu gözaltına almaya giden polisler bile şaşıp kalmıştır bu sadeliğe. ‘O kadar eve gittik, hiç bu kadar kolay ev araması yapmamıştık’ demişlerdir.
Vahit’in en ilgimi çeken özelliklerinden biri de işine gösterdiği aşırı diyebileceğim özeniydi. Hangi bölümü yönetiyorsa haberlere, muhabirlerin çalışmalarına titizlenir, mesleki üretimin kalitesi artsın diye adeta kılı kırk yarardı. Bu işkolik yapısına rağmen ailesine düşkünlüğünün de altını çizmem lazım elbette. İşine gösterdiği özen ve titizliği ailesinden esirgediğine hiç şahit olmadım. İşini en kısa sürede bitirip evine koşardı. Hatta öyle ki, onu davet ettiğinizde bile misafirliği fazla uzatmaz hemen eve dönmek isterdi. Bu yönüne çok sitem ettiğim de olmuştur lakin o huzuru evinde ve ailesinde bulanlardandı. Şimdi hayat onu, çok düşkün olduğu evinden ve ailesinden kopararak imtihan ediyor belki bilemiyorum ama bildiğim şu, Vahit Yazgan feleğin çemberinden geçebilecek bilgeliğe fazlasıyla sahiptir. Şartlar ne olursa olsun…
İşte böyleydi, Cengiz Çandar’ın Fatma Alpay yazısının bana hatırlattıkları. Şimdi yine Vahit’i, dört duvar arasında çile dolduran veya gurbet ellere savrulmuş bütün dostlarımı düşünüyorum. Ne kadar büyük aile olduğumuzu daha iyi anlıyorum. Bu büyük ailenin savrulması ve sarsılması da büyük oldu elbette. Bizler, solcular ve devrimciler kadar çabuk toparlayamıyoruz kendimizi. Vefalarımız, hatırlamalarımız biraz gecikiyor, biraz aksıyor. Ne de olsa bu işlerin acemisi sayılırız. Bazı duygular zor zamanlarda gelişiyor. Hayat, acıtırken daha çok öğretiyor…
Son söz Vahit Yazgan’ın biricik evladına…. Sevgili İbrahim, gözaltı sürecini babanın twit hesabından duyurduğun ve seni belki birkaç yaş birden büyüttüğünü düşündüğüm o zor günü hayatın boyunca unutma. Başın öne eğilmesin. Baban elbette bu gaileyi de atlatacak ve sana bırakacağı en büyük mirası, onurlu ve başarılı meslek hayatı olacak…
[Bahadır Polat] 11.10.2018 [Kronos.News]
Katille nasıl tanıştım? [Can Bahadır Yüce]
Cenneti bir kütüphane olarak düşleyen Borges’in aşırıya gittiğini düşünenler olmuştur. Ama bir kış akşamı koltuğa gömülüp bir polisiye romanın sayfalarına dalmanın eşsiz bir ‘dünya lezzeti’ olduğunda sanırım her kitap tutkunu birleşir. ‘Cinai roman’ sevmeyen gerçek bir bibliyofil görmedim. Polisiye tutkusu, zor yapıtlara imza atmış romancıları (Faulkner), çetin ceviz felsefe metinleri miras bırakmış filozofları (Wittgenstein), birinci sınıf şairleri (Auden) buluşturan kaçamak bir zevktir.
Belki bu tutku, şiirle polisiye roman arasındaki görünmez bağla ilgilidir. Suç edebiyatının zirve isimlerinden P.D. James’in (Agatha Christie’nin ardından “polisiyenin kraliçesi” unvanı en çok ona yakışıyordu) esas kahramanı dedektif Adam Dalgliesh bir şairdi örneğin. Hayata tutunamamış dedektiflerle şairler arasındaki o bağı sezebilenlerden Şavkar Altınel’in dizeleri bu ilişkinin özeti gibidir: “Tanrının belası sırılsıklam bir gece / Karanlık çöreklenmiş yazıhanesine / Başında şapkası, oturuyor masasında / Tabancasını sokmuş koltuğunun altına / […] / Bütün eline geçen günde elli dolar / Ve bekliyor onu gene o hain sokaklar.”
‘Hain sokaklar’: Polisiyeyi etkileyici kılan, zekice tasarlanmış bir cinayet kadar, çarpıcı bir atmosferdir. İskandinav polisiyesinin yükselişinde soğuk ve karlı kuzey şehirlerinin etkisi yadsınamaz. Hatta Žižek küreselleşmeyle polisiye romanda yükselen yerel atmosfer arasında bağ kurmuştu. Sonunda herkesin şöminenin başına toplandığı ve dedektifin katili açıkladığı romanların çağında değiliz artık. Günümüzde bir Henning Mankell polisiyesi okumak, aynı zamanda göçmenlik, muhafazakârlık, yolsuzluk gibi kavramlar üzerine düşünmek anlamına geliyor. Öte taraftan, “polisiye” tanımında uzlaşmış sayılmayız. Suç ve Ceza’nın polisiye roman olmadığını kim söyleyebilir?
Sıkı bir polisiyeyi, anlatılan olayların başımıza gelmeyeceğini bilmenin rahatlığıyla okuruz. Ben o rahatlığa artık pek inanmayan talihsiz okurlardanım, çünkü romanlardan çıkmış bir seri katille tanışma hikâyem var:
Birkaç yıl önce gazeteler Virginia Üniversitesi’nden bir öğrencinin kaybolduğunu yazdı. Hannah Graham adlı genç kız bir gece sırra kadem basmıştı. Polis, Hannah’nın kaçırıldığını düşünüyordu. Günler geçti, ulusal televizyon kanalları eski okulumdan saatlerce yayın yapmayı sürdürünce olan bitene ilgisiz kalamadım. Ardından şüphelinin fotoğrafları basına verildi. Bu kişi, arkadaşlarının “LJ” diye çağırdığı Jesse Matthew’du. LJ’yi tanıyordum – ben Virginia Üniversitesi’nde öğrenciyken aynı şehirde taksi şoförlüğü yapıyordu. Uzak bir yere gitmem gerektiğinde onu arardım. Hatta Virginia’nın kıyı şeridine uzun bir yolculuk yapmıştık. (Train’in ünlü ‘Hey, Soul Sister’ şarkısını ilk kez onun arabasında dinlediğimi unutamam.)
Havaalanı yolculuklarımızdaki kahve molalarında biraz laflamıştık — kendini pek açmayan ama konuşkan biriydi. Ben gözlerime inanamaz, bu işte bir yanlışlık olduğunu düşünürken cinayetle suçlanan LJ kayıplara karıştı. Günler sonra Teksas’ta, Meksika’ya kaçmaya çalışırken yakalandı. Önce suçlamaları kabul etmese de LJ nihayet (elektrikli sandalyeden kurtulmak için) birden fazla cinayet işlediğini itiraf etti. Duruşma sonunda şartlı tahliyesiz dört kere ağırlaştırılmış müebbet hapse mahkum oldu.
Arabasında millerce yol gittiğim o tuhaf adam bir hapishane hücresinde ölecek.
Jesse Matthew (LJ) ve iki kurbanı: Hannah Graham (solda) ve Morgan Harrington.
Benzer bir kayıp olayı ben oradayken de yaşanmıştı: Okuldaki Metallica konserinde kaybolan Morgan Harrington adlı genç kızın kemikleri aylar sonra boş bir arsada bulundu. (Tam da o haftalarda LJ ile bir yolculuk yapmıştık.) LJ bu cinayeti de itiraf etti. Şimdi, kurbanlarından birinin cesedi çürümemişken katille kahve içtiğimizi düşünüp ürperiyorum.
Her şey kusursuz bir cinayet romanındaki gibi: İnsan burnunun ucunda olan biteni göremiyor ve katil er geç ortaya çıkıyor.
Agatha Christie’nin unutulmaz dedektifi Hercule Poirot haklıymış: Her katil birilerinin eski tanıdığıdır.
***
Bu yazı 2015’te, LJ yakalandığı sıralarda yazılmıştı. Geçenlerde benzer bir haber görünce bu olayı hatırladım. Cinayetin kurbanı Hannah’nın anısı hâlâ okulun hazırladığı internet sayfasında ve adına verilen bursla yaşatılıyor.
[Can Bahadır Yüce] 11.10.2018 [Kronos.News]
Belki bu tutku, şiirle polisiye roman arasındaki görünmez bağla ilgilidir. Suç edebiyatının zirve isimlerinden P.D. James’in (Agatha Christie’nin ardından “polisiyenin kraliçesi” unvanı en çok ona yakışıyordu) esas kahramanı dedektif Adam Dalgliesh bir şairdi örneğin. Hayata tutunamamış dedektiflerle şairler arasındaki o bağı sezebilenlerden Şavkar Altınel’in dizeleri bu ilişkinin özeti gibidir: “Tanrının belası sırılsıklam bir gece / Karanlık çöreklenmiş yazıhanesine / Başında şapkası, oturuyor masasında / Tabancasını sokmuş koltuğunun altına / […] / Bütün eline geçen günde elli dolar / Ve bekliyor onu gene o hain sokaklar.”
‘Hain sokaklar’: Polisiyeyi etkileyici kılan, zekice tasarlanmış bir cinayet kadar, çarpıcı bir atmosferdir. İskandinav polisiyesinin yükselişinde soğuk ve karlı kuzey şehirlerinin etkisi yadsınamaz. Hatta Žižek küreselleşmeyle polisiye romanda yükselen yerel atmosfer arasında bağ kurmuştu. Sonunda herkesin şöminenin başına toplandığı ve dedektifin katili açıkladığı romanların çağında değiliz artık. Günümüzde bir Henning Mankell polisiyesi okumak, aynı zamanda göçmenlik, muhafazakârlık, yolsuzluk gibi kavramlar üzerine düşünmek anlamına geliyor. Öte taraftan, “polisiye” tanımında uzlaşmış sayılmayız. Suç ve Ceza’nın polisiye roman olmadığını kim söyleyebilir?
Sıkı bir polisiyeyi, anlatılan olayların başımıza gelmeyeceğini bilmenin rahatlığıyla okuruz. Ben o rahatlığa artık pek inanmayan talihsiz okurlardanım, çünkü romanlardan çıkmış bir seri katille tanışma hikâyem var:
Birkaç yıl önce gazeteler Virginia Üniversitesi’nden bir öğrencinin kaybolduğunu yazdı. Hannah Graham adlı genç kız bir gece sırra kadem basmıştı. Polis, Hannah’nın kaçırıldığını düşünüyordu. Günler geçti, ulusal televizyon kanalları eski okulumdan saatlerce yayın yapmayı sürdürünce olan bitene ilgisiz kalamadım. Ardından şüphelinin fotoğrafları basına verildi. Bu kişi, arkadaşlarının “LJ” diye çağırdığı Jesse Matthew’du. LJ’yi tanıyordum – ben Virginia Üniversitesi’nde öğrenciyken aynı şehirde taksi şoförlüğü yapıyordu. Uzak bir yere gitmem gerektiğinde onu arardım. Hatta Virginia’nın kıyı şeridine uzun bir yolculuk yapmıştık. (Train’in ünlü ‘Hey, Soul Sister’ şarkısını ilk kez onun arabasında dinlediğimi unutamam.)
Havaalanı yolculuklarımızdaki kahve molalarında biraz laflamıştık — kendini pek açmayan ama konuşkan biriydi. Ben gözlerime inanamaz, bu işte bir yanlışlık olduğunu düşünürken cinayetle suçlanan LJ kayıplara karıştı. Günler sonra Teksas’ta, Meksika’ya kaçmaya çalışırken yakalandı. Önce suçlamaları kabul etmese de LJ nihayet (elektrikli sandalyeden kurtulmak için) birden fazla cinayet işlediğini itiraf etti. Duruşma sonunda şartlı tahliyesiz dört kere ağırlaştırılmış müebbet hapse mahkum oldu.
Arabasında millerce yol gittiğim o tuhaf adam bir hapishane hücresinde ölecek.
Jesse Matthew (LJ) ve iki kurbanı: Hannah Graham (solda) ve Morgan Harrington.
Benzer bir kayıp olayı ben oradayken de yaşanmıştı: Okuldaki Metallica konserinde kaybolan Morgan Harrington adlı genç kızın kemikleri aylar sonra boş bir arsada bulundu. (Tam da o haftalarda LJ ile bir yolculuk yapmıştık.) LJ bu cinayeti de itiraf etti. Şimdi, kurbanlarından birinin cesedi çürümemişken katille kahve içtiğimizi düşünüp ürperiyorum.
Her şey kusursuz bir cinayet romanındaki gibi: İnsan burnunun ucunda olan biteni göremiyor ve katil er geç ortaya çıkıyor.
Agatha Christie’nin unutulmaz dedektifi Hercule Poirot haklıymış: Her katil birilerinin eski tanıdığıdır.
***
Bu yazı 2015’te, LJ yakalandığı sıralarda yazılmıştı. Geçenlerde benzer bir haber görünce bu olayı hatırladım. Cinayetin kurbanı Hannah’nın anısı hâlâ okulun hazırladığı internet sayfasında ve adına verilen bursla yaşatılıyor.
[Can Bahadır Yüce] 11.10.2018 [Kronos.News]
Siz sirkeyi sadece salatada mı kullanıyorsunuz?
Her kültür sirkeyi farklı amaçlar için kullanıyor. Salata, turşu ya da temizlik için kullanımlar ilk akla gelenler. Ancak sirkenin hiç bilmediğiniz ve düşünmediğiniz oldukça faydalı kullanımları da var. İşte onlardan bazıları:
Yiyeceklerinizi temizler: Kirleri yumuşatmak için sebzelerinizi sirkeyle durulayın ve meyve ile sebzelerdeki mumdan kurtulmak için üzerine sirke püskürtüp ovalayın.
Yüzeyleri temizler: Beyaz sirke yüzeydeki E-koli gibi mikropları öldürmek için yeterince asitlidir. Yüzeyleri sirkeyle silin ve kurutun.
Arı sokmasına iyi gelir: Sirke yaban arısı sokmasına yardımcı olur, çünkü yaban arısının iğnesi alkalindir. Bal arısının iğnesi ise asidiktir ve kabartma tozunu deneyin.
En basit marine etme yoludur: Sirke etin proteininin üzerinde yüzey bakterileri öldürür, etinizi çok güzel bir şekilde marine etmenizi sağlar
Limon yerine sirke kullanabilirsiniz: Izgarada hazırladığınız balığınızın üzerine limon yerine sirke kullanabilirsiniz.
Etiketlerden ve duvar kağıdı kalıntılarından kurtulursunuz: Etiket yapışmış olan malzemeyi su ve sirke karışımına batırın. Etiketi kazıyın ya da soyun. Duvarda kalın duvar kağıdını da sirkeyle ıslatıp soyabilirsiniz.
Fazla atılan tuz ve şekeri dengeler: Yiyeceğinize yanlışlıkla fazla şeker ya da tuz attığınız da sirke bu yanlışınızı düzeltir, dengeler.
Sarımsağı korur: Sarımsağın kabuklarını soyun ve kapalı bir kavanozun içine sirke koyup sarımsakları içine atın. İhtiyacınız olduğunda kullanın.
Camları, metalleri temizler: Camlarınıza sirke püskürtün ve gazeteyle kurulayın. Paslanmış para ve aletlerdeki paslardan sirkeyle kurtulabilirsiniz. Bu paslı metalleri sirkede bekletin.
Duş başlığı, banyo perdesi ve tuvaleti temizleyebilirsiniz: Duş başlığında biriken mineral kalıntılarından kurtulmak için duş başlığını sirke dolu leğene yerleştirin ve bir saat sonra kontrol edin. Banyo perdesini sirkeye batırın ve sonra durulayın. Bir kasede sirkeyle kabartma tozunu karıştırın. Elde edeceğiniz köpük ile tuvaletinizi temizleyebilirsiniz. Diğer temizleyiciler daha fazla aşındırıcıdır.
[TR724] 11.10.2018
Yiyeceklerinizi temizler: Kirleri yumuşatmak için sebzelerinizi sirkeyle durulayın ve meyve ile sebzelerdeki mumdan kurtulmak için üzerine sirke püskürtüp ovalayın.
Yüzeyleri temizler: Beyaz sirke yüzeydeki E-koli gibi mikropları öldürmek için yeterince asitlidir. Yüzeyleri sirkeyle silin ve kurutun.
Arı sokmasına iyi gelir: Sirke yaban arısı sokmasına yardımcı olur, çünkü yaban arısının iğnesi alkalindir. Bal arısının iğnesi ise asidiktir ve kabartma tozunu deneyin.
En basit marine etme yoludur: Sirke etin proteininin üzerinde yüzey bakterileri öldürür, etinizi çok güzel bir şekilde marine etmenizi sağlar
Limon yerine sirke kullanabilirsiniz: Izgarada hazırladığınız balığınızın üzerine limon yerine sirke kullanabilirsiniz.
Etiketlerden ve duvar kağıdı kalıntılarından kurtulursunuz: Etiket yapışmış olan malzemeyi su ve sirke karışımına batırın. Etiketi kazıyın ya da soyun. Duvarda kalın duvar kağıdını da sirkeyle ıslatıp soyabilirsiniz.
Fazla atılan tuz ve şekeri dengeler: Yiyeceğinize yanlışlıkla fazla şeker ya da tuz attığınız da sirke bu yanlışınızı düzeltir, dengeler.
Sarımsağı korur: Sarımsağın kabuklarını soyun ve kapalı bir kavanozun içine sirke koyup sarımsakları içine atın. İhtiyacınız olduğunda kullanın.
Camları, metalleri temizler: Camlarınıza sirke püskürtün ve gazeteyle kurulayın. Paslanmış para ve aletlerdeki paslardan sirkeyle kurtulabilirsiniz. Bu paslı metalleri sirkede bekletin.
Duş başlığı, banyo perdesi ve tuvaleti temizleyebilirsiniz: Duş başlığında biriken mineral kalıntılarından kurtulmak için duş başlığını sirke dolu leğene yerleştirin ve bir saat sonra kontrol edin. Banyo perdesini sirkeye batırın ve sonra durulayın. Bir kasede sirkeyle kabartma tozunu karıştırın. Elde edeceğiniz köpük ile tuvaletinizi temizleyebilirsiniz. Diğer temizleyiciler daha fazla aşındırıcıdır.
[TR724] 11.10.2018
Elektronik kelepçe zulme dönüştü [İlker Doğan]
Casusluk yaptığı iddiasıyla hakkında 35 yıl hapis cezası istenen ABD’li rahip Andrew Brunson’la gündeme gelen elektronik kelepçe uygulaması zulme dönüştü. Yüksek riskli ya da bir kişiye zarar verme ihtimali bulunan şüpheli, sanık veya hükümlülere takılması gereken kelepçeler özellikle siyasi davalarda hoyratça kullanılıyor. Kadına yönelik şiddeti önlemek için kullanılan kontenjan ise sadece 30. Türkiye’de elektronik kelepçeyle takip edilenlerin sayısı 3 bin.
Elektronik kelepçe uygulaması özellikle aile içi şiddet, cinsel istismar, hırsızlık gibi adli olaylarının artmasının ardından gündeme gelmişti. Sistem yüksek riskli, topluma ya da bireye zarar verme ihtimali olan kişilerin elektronik ortamda izlenmesini, gözetim ve denetim altında tutulmasını sağlıyor. Elektronik kelepçe uygulanan kişi evden dışarı çıkamıyor. Bu da bir nevi hapis hayatının evde devam etmesi anlamına geliyor. 2013 yılında kullanılmaya başlanan, elektronik izleme sistemi ile bugüne kadar yaklaşık 40 bin sanık, hükümlü veya şüpheli takip edildi. Türkiye’de hali hazırda ABD ile Türkiye arasında krize neden olan Brunson dahil yaklaşık 3 bin şüpheli, sanık veya hükümlü elektronik izleme cihazları ile izleniyor.
BERAAT VEREMEYEN HAKİM, KELEPÇEYE SARILIYOR
Elektronik kelepçe uygulaması özellikle son iki yılda hoyratça ve amacı dışında kullanılmaya başlandı. Söz konusu uygulama için öncelikle şüpheli ya da sanığın ‘yüksek riskli kişiler’ grubunda yer alması, topluma ya da bireylere zarar verme ihtimalinin yüksek olması ve kaçma şüphesinin bulunması gerekiyor. Ancak özellikle son dönemdeki siyasi davalarda baskı ve korku nedeniyle ‘tahliye’ ya da ‘beraat’ kararı veremeyen hakimler, ‘elektronik kelepçe, ev hapsi’ ile sanıkların şartlı tahliyesine hükmediyor.
KADINA ŞİDDETİ ÖNLEMEK İÇİN 30 KELEPÇE!
Türkiye’nin en büyük sorunlarından biri de kadına şiddet. Bir yılda yaklaşık 120 bin kadın şiddete maruz kalıyor. İçişleri Bakanlığı, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı ile Adalet Bakanlığı arasında 2015’te imzalanan protokol kapsamında, kadına yönelik şiddetin önlenmesi amacıyla elektronik kelepçeler için belli sayıda kontenjan ayrıldığı ortaya çıkmıştı. Adalet Bakanlığı’nın, kadına yönelik koruyucu yöntemlerden olan elektronik kelepçenin yılda 30 kişiye takılmasına onay verdiği öğrenildi. 120 bin kadının şiddete maruz kaldığı ülkede, 30 elektronik kelepçe uygulamasıyla şiddeti nasıl önleyeceksiniz? Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Betül Sayan Kaya, bu yılın başında sayının 600’e çıkacağını açıklamıştı ancak bugüne kadar söz konusu protokol değişikliğini yapıldığına dair bir açıklama yapılmadı.
HER KELEPÇE İÇİN DOLAR ÜZERİNDEN KİRA
Geçtiğimiz aylarda katıldığı bir seminerde konuşan Bursa Denetim Bürosu görevlisi Gökhan Yunuslar, uluslararası ‘3M’ şirketinin Türkiye’nin yanı sıra ABD, Almanya ve Hollanda gibi ülkelere elektronik kelepçeleri dolar bazında kiraya verdiğini söyledi. Türkiye’de Adalet Bakanlığı Ceza Tevkif Evleri Genel Müdürlüğü’nce 3 bin elektronik kelepçe kiralandığını ifade eden Yunuslar, “Takılmadığı zaman elektronik kelepçeler için ücret ödenmiyor.” ifadelerini kullandı. Kira bedelinin günlük 3 dolar seviyelerinde olduğu tahmin ediliyor. Bu da kaba bir hesapla devletin elektronik kelepçe uygulaması için yabancı bir firmaya yıllık yaklaşık 20 milyon TL kira ödediğini gösteriyor.
[İlker Doğan] 11.10.2018 [TR724]
Elektronik kelepçe uygulaması özellikle aile içi şiddet, cinsel istismar, hırsızlık gibi adli olaylarının artmasının ardından gündeme gelmişti. Sistem yüksek riskli, topluma ya da bireye zarar verme ihtimali olan kişilerin elektronik ortamda izlenmesini, gözetim ve denetim altında tutulmasını sağlıyor. Elektronik kelepçe uygulanan kişi evden dışarı çıkamıyor. Bu da bir nevi hapis hayatının evde devam etmesi anlamına geliyor. 2013 yılında kullanılmaya başlanan, elektronik izleme sistemi ile bugüne kadar yaklaşık 40 bin sanık, hükümlü veya şüpheli takip edildi. Türkiye’de hali hazırda ABD ile Türkiye arasında krize neden olan Brunson dahil yaklaşık 3 bin şüpheli, sanık veya hükümlü elektronik izleme cihazları ile izleniyor.
BERAAT VEREMEYEN HAKİM, KELEPÇEYE SARILIYOR
Elektronik kelepçe uygulaması özellikle son iki yılda hoyratça ve amacı dışında kullanılmaya başlandı. Söz konusu uygulama için öncelikle şüpheli ya da sanığın ‘yüksek riskli kişiler’ grubunda yer alması, topluma ya da bireylere zarar verme ihtimalinin yüksek olması ve kaçma şüphesinin bulunması gerekiyor. Ancak özellikle son dönemdeki siyasi davalarda baskı ve korku nedeniyle ‘tahliye’ ya da ‘beraat’ kararı veremeyen hakimler, ‘elektronik kelepçe, ev hapsi’ ile sanıkların şartlı tahliyesine hükmediyor.
KADINA ŞİDDETİ ÖNLEMEK İÇİN 30 KELEPÇE!
Türkiye’nin en büyük sorunlarından biri de kadına şiddet. Bir yılda yaklaşık 120 bin kadın şiddete maruz kalıyor. İçişleri Bakanlığı, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı ile Adalet Bakanlığı arasında 2015’te imzalanan protokol kapsamında, kadına yönelik şiddetin önlenmesi amacıyla elektronik kelepçeler için belli sayıda kontenjan ayrıldığı ortaya çıkmıştı. Adalet Bakanlığı’nın, kadına yönelik koruyucu yöntemlerden olan elektronik kelepçenin yılda 30 kişiye takılmasına onay verdiği öğrenildi. 120 bin kadının şiddete maruz kaldığı ülkede, 30 elektronik kelepçe uygulamasıyla şiddeti nasıl önleyeceksiniz? Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Betül Sayan Kaya, bu yılın başında sayının 600’e çıkacağını açıklamıştı ancak bugüne kadar söz konusu protokol değişikliğini yapıldığına dair bir açıklama yapılmadı.
HER KELEPÇE İÇİN DOLAR ÜZERİNDEN KİRA
Geçtiğimiz aylarda katıldığı bir seminerde konuşan Bursa Denetim Bürosu görevlisi Gökhan Yunuslar, uluslararası ‘3M’ şirketinin Türkiye’nin yanı sıra ABD, Almanya ve Hollanda gibi ülkelere elektronik kelepçeleri dolar bazında kiraya verdiğini söyledi. Türkiye’de Adalet Bakanlığı Ceza Tevkif Evleri Genel Müdürlüğü’nce 3 bin elektronik kelepçe kiralandığını ifade eden Yunuslar, “Takılmadığı zaman elektronik kelepçeler için ücret ödenmiyor.” ifadelerini kullandı. Kira bedelinin günlük 3 dolar seviyelerinde olduğu tahmin ediliyor. Bu da kaba bir hesapla devletin elektronik kelepçe uygulaması için yabancı bir firmaya yıllık yaklaşık 20 milyon TL kira ödediğini gösteriyor.
[İlker Doğan] 11.10.2018 [TR724]
Thorbjorn Jagland: Gazetecilere yönelik şiddetin amacı, sindirmek [Mehmet Dinç]
Avrupa konseyi genel sekreteri Thorbjorn Jagland gazetecilere yönelik baskı, sindirme, ve cinayete kadar giden şiddet olaylarının endişe verici boyutlara ulaştığını söyledi. Gazetecilerin güvenliği için üye devletlere acil eylem çağrısı yapan Jagland saldırıların asıl hedefinin demokrasiler olduğunu ifade etti.
Son olarak Bulgaristan yaşanan gazeteci cinayeti ve Türkiye’de belirsizliğini koruyan Cemal Kaşıkçı olayı Avrupa Konseyinde gazetecilerin güveliği konusunu tekrar gündeme getirdi. Avrupa Konseyi, 2018 sonbahar oturumlarında üye devletlerin parlamenterlerine seslenen Avrupa Konseyi genel sekreteri Thorbjorn Jagland, şöyle konuştı: “Bu hafta içinde yine Avrupa konseyi üyesi devlette bir gazetecinin vahşice cinayetine tanık olduk. Böyle bir cinayet olayının, şiddet patlamasının ardından pasif kalmayız. Gazetecilere yapılan baskılar demokrasimiz saldırıdır. Bu tür eylemler tüm mesleği sindirmeyi amaçlamaktadır. Bilginin bedeli vardır, çoğu zaman bunu ödeyen gazetecilerdir. İktidarların güç ihlallerini ve rapor ettiklerinde, yolsuzlukları veya insan haklarını haber verdikleri anda kendi hayatlarını tehlikeye atıyorlar. Üye devletlere Avrupa Konseyi gazeteciliği koruma platformunun, medya aktörlerin güvenliğine ilişkin tavsiyesini geciktirmeden uygulamaya çağrıda bulunuyor. Avrupalı gazetecileri korkudan kurtarmanın zamanı geldi.’’
2015’den bu yana 23 gazeteci öldürüldü
Avrupa konseyi bünyesinde 2015 yılında gazetecilerin ve diğer medya aktörlerinin korunması için platform oluşturuldu. Nisan 2016’da Avrupa konseyi bakanlar komitesi gazetecilere yönelik tehditlerin endişe verici boyutlara ulaştığı ifade ederek, gazetecilerin güvenliğini koruma, kovuşturma, bilgilendirme, eğitim ve farkındalık alanlarına harekete geçmesi için kılavuz hazırladı. Kurulan platforma, gözaltı, tutuklama veya şiddet altındaki gazeteciler bildiriliyor (yılda ortalama 130 tehlike alarmı) platform üye devletlerin hükümetiyle iletişime geçerek sorunun çözülmesi için caba sarf ediyor. 2015 yılından bu yana platforma ulaşan bilgiye göre 23 gazeteci cinayete kurban gitti.
Platform, Ján Kuciak ve nişanlısı Martina Küšnírová, Daphne Caruana Galizia, Dmitri Popkov, Saeed Karımyan ve Pavel Sheremet gibi öldürülen gazetecilerin davaları da dahil olmak üzere, bu cinayetlerin kovuşturulmasına yönelik acil eylemin harekete geçmesini istiyor.
Dünya’nın en büyük gazeteci hapishanesi Türkiye
Türkiye gazeteciler sendikasının 16 Ağustos’ta güncellediği verilerine göre, 143 gazeteci cezaevlerinde. Müebbetle yargılanan, terör suçlamasıyla yargılanan, sosyal medyadan Erdoğan’ı eleştiren paylaşımlarda bulunduğu için cezaevinde bulunan yüzlerce gazeteci bulunuyor. Bunun yanında tutuksuz yargılaması devam eden yüzlerce gazeteci ise mesleğini icra edemezken, halk üzerinde de korku atmosferi oluşturulmakta. Sınırlar tanımayan gazeteciler örgütünün özgürlük sırlamasında da son sıralara demir atan Türkiye, Avrupa Konseyi gazetecileri koruma platformuna en fazla şikâyet ulaşan ülke konumunda bulunuyor.
[Mehmet Dinç] 11.10.2018 [TR724]
Son olarak Bulgaristan yaşanan gazeteci cinayeti ve Türkiye’de belirsizliğini koruyan Cemal Kaşıkçı olayı Avrupa Konseyinde gazetecilerin güveliği konusunu tekrar gündeme getirdi. Avrupa Konseyi, 2018 sonbahar oturumlarında üye devletlerin parlamenterlerine seslenen Avrupa Konseyi genel sekreteri Thorbjorn Jagland, şöyle konuştı: “Bu hafta içinde yine Avrupa konseyi üyesi devlette bir gazetecinin vahşice cinayetine tanık olduk. Böyle bir cinayet olayının, şiddet patlamasının ardından pasif kalmayız. Gazetecilere yapılan baskılar demokrasimiz saldırıdır. Bu tür eylemler tüm mesleği sindirmeyi amaçlamaktadır. Bilginin bedeli vardır, çoğu zaman bunu ödeyen gazetecilerdir. İktidarların güç ihlallerini ve rapor ettiklerinde, yolsuzlukları veya insan haklarını haber verdikleri anda kendi hayatlarını tehlikeye atıyorlar. Üye devletlere Avrupa Konseyi gazeteciliği koruma platformunun, medya aktörlerin güvenliğine ilişkin tavsiyesini geciktirmeden uygulamaya çağrıda bulunuyor. Avrupalı gazetecileri korkudan kurtarmanın zamanı geldi.’’
2015’den bu yana 23 gazeteci öldürüldü
Avrupa konseyi bünyesinde 2015 yılında gazetecilerin ve diğer medya aktörlerinin korunması için platform oluşturuldu. Nisan 2016’da Avrupa konseyi bakanlar komitesi gazetecilere yönelik tehditlerin endişe verici boyutlara ulaştığı ifade ederek, gazetecilerin güvenliğini koruma, kovuşturma, bilgilendirme, eğitim ve farkındalık alanlarına harekete geçmesi için kılavuz hazırladı. Kurulan platforma, gözaltı, tutuklama veya şiddet altındaki gazeteciler bildiriliyor (yılda ortalama 130 tehlike alarmı) platform üye devletlerin hükümetiyle iletişime geçerek sorunun çözülmesi için caba sarf ediyor. 2015 yılından bu yana platforma ulaşan bilgiye göre 23 gazeteci cinayete kurban gitti.
Platform, Ján Kuciak ve nişanlısı Martina Küšnírová, Daphne Caruana Galizia, Dmitri Popkov, Saeed Karımyan ve Pavel Sheremet gibi öldürülen gazetecilerin davaları da dahil olmak üzere, bu cinayetlerin kovuşturulmasına yönelik acil eylemin harekete geçmesini istiyor.
Dünya’nın en büyük gazeteci hapishanesi Türkiye
Türkiye gazeteciler sendikasının 16 Ağustos’ta güncellediği verilerine göre, 143 gazeteci cezaevlerinde. Müebbetle yargılanan, terör suçlamasıyla yargılanan, sosyal medyadan Erdoğan’ı eleştiren paylaşımlarda bulunduğu için cezaevinde bulunan yüzlerce gazeteci bulunuyor. Bunun yanında tutuksuz yargılaması devam eden yüzlerce gazeteci ise mesleğini icra edemezken, halk üzerinde de korku atmosferi oluşturulmakta. Sınırlar tanımayan gazeteciler örgütünün özgürlük sırlamasında da son sıralara demir atan Türkiye, Avrupa Konseyi gazetecileri koruma platformuna en fazla şikâyet ulaşan ülke konumunda bulunuyor.
[Mehmet Dinç] 11.10.2018 [TR724]
O günlerde yaşasaydık… (1) [Veysel Ayhan]
Mehmet Akif, “Gül devrini görseydim onun bülbülü olurdum. / Yâ Rab beni evvel getireydin ne olurdu?” der. Dertli şair o devirde olsaydı Efendimiz’in (sav) bülbülü olurdu mutlaka.
Ama biz o devirde olsak ne olurduk? Yaşananlara katlanabilir miydik?
Bülbül mü olurduk yoksa saksağan mı; deve kuşu mu, baykuş mu yoksa yarasa mı?
Bunu bilmiyoruz. Deneme imkânımız yok.
Kader her insanı tarih kronolojisinde kendisi için en avantajlı zaman diliminde takdir etmiştir diye itikadım var.
Ama zihnen o günlere seyahat edebilirim.
İlk denememi zor bir tarihe yapıyorum.
Müslümanlık geleli 7 yıl olmuş. 8. yıl boykot başlamış. Şi’b-i Ebî Talip’te, Müslümanların üç sene aç-susuz boykota maruz kaldıkları günlerdeyim. Müminler bir gettoya sıkıştırılmış. Yollar kapatılmış. Hâşim ve Muttaliboğulları’nın ‘köklerini kazılma’ kararlılığı eyleme dökülmüş.
‘Su bile vermeyin’ emri. Mal alım satım yasağı. Kız almama, kız vermeme. Varsa ‘boşan!’ baskısı…
Ağaç yaprak ve kabukların, çöplükte bulunan kuru deri parçalarını bile yendiği zor günler. Çocuk feryatları, bebek ağlaşmaları, açlık ve hastalıklar…
Evet o yıllarda yaşıyor olsaydım. Hasbelkader sahâbelerin arasında bulunsaydım ne yapardım, bilmiyorum. Belki de şunları derdim!
“Bu din demek ki bir macera imiş. Peygamberlik geleli tam 7 yıl oldu ama hala bir avuç insanız. 3 yıldır da boykot altındayız. Hani Allah bize yardım edecekti.
Keşke Allah resulü(sav) boykot başlamadan bir önceki sene Kabe’de müşriklerin teklifini kabul etseydi. ‘Maksadın mal elde etmekse, senin için aramızda mal toplayıp, en zenginimiz yapalım. Seni en saygın kişimiz yapalım. Gayen kral olmaksa seni başımıza kral yapalım.’ demişlerdi. Şimdi Ebu Cehiller’le Ebu lehep’lerle aramız iyi olurdu. Bu kadar zulüm olmazdı. Resulullah, (sav) Mekke’nin başına geçerdi, Mekke’yi ele geçirdikten sonra da herkesi Müslüman yapardık. Ne gerek vardı böyle kavga etmeye, yokluk çekmeye…”
Bir başka gün ise yapılan zulme öfkelenip şöyle diyebilirdim:
“Demek ki bu iş tatlı bir rüyadan ibaretmiş. Sonunda bak kaç tane bebek hastalık ve açlıktan öldü. Ölenleri mezarlığa bile götüremedik buraya gömdük. Hz. Hatice bir deri bir kemik kaldı. Mekke’nin en zengin kadınıydı. Her şeyini harcadı, kaybetti. Yakında Allah göstermesin vefat bile edebilir.”
Kalbime şu duygular gelebilirdi:
“Çok hatalar yapıldı. Hicrete gidenler Mekke’lileri kızdırdı. ‘Biz burada dayanırız’ diyebilselerdi Resulullah(sav) tabi ki “gidin” demezdi. Suç onlarda. Necaşi’ye sığındılar. Mekke’liler onları geri çağırdığında gelselerdi müşrikler bu kadar öfkelenmeyecekti. Bir de hediyeleri Necaşi tarafından geri verilince iyice çıldırdılar. Cafer ve arkadaşları yanlış yaptı. Gelselerdi bunlar olmayacaktı!
Bir başka gün canım sıkılır açlık beynime vurur şöyle de diyebilirim:
Doğrusu Resulullah (sav) bize hep ümit veriyor: “Allah, elbette bu işi (İslamiyeti) tamamlayacaktır ve bütün dinlerden üstün kılacaktır. Öyle ki hayvanına binip San’a’dan Hadramut’a kadar tek başına giden bir kimse, Allah’tan başkasından korkmayacak, koyunları hakkında da kurt saldırmasından başka hiçbir endişe duymayacaktır. Fakat siz acele ediyorsunuz.” diyor ama görünürde o günlere varılacağına dair tek bir emare yok.
Bu yol doğru ise Allah şimdiye kadar müşrikleri yerin dibine batırırdı. Bilakis her işleri rast gidiyor. Bizi silip attılar Mekke’den. Bu işin ömrü demek ki bu kadarmış!
Neyse yol yakınken ayrılıp kendi ticaretime döneyim. Bu işin geleceği yok. Daha ne kadar beklenir ki? Benden bu kadar. Ben tabii ki Resulullah’ın (sav) Allah’ın peygamberi olduğuna inanıyorum. Bir gün işler düzelirse dönerim.”
gibi şeyler diye düşünebilirdim. Düşünüp uzaklaşabilirdim.
Çünkü o kadar ağır günlerdi ki Efendimiz (sav) sonraki yıllarda Şi’bi Ebu Talip’in o zor günleri için şöyle buyuracaktı: “Allah yolunda bana yaşatılan korku kadar hiç kimseye o denli korku yaşatılmadı. Bana eziyet edildiği kadar hiç kimseye bu denli eziyet edilmedi.” (Tirmizi)
O çileli günlere dayanamayıp ayrılıp gitseydim ve sonraki yıllarda bunun sebebini bana bir soran olsaydı şöyle cevaplardım herhalde:
“Bir avuç insandan ne olur ki” diye düşünmüştüm. Hz. Hatice’ye üzülüyordum ama çektiği ağır çilenin onu cennet kadınlarının efendisi yapacağını hayal edemiyordum. Üç yıl zarfında oradaki bir avuç insanın çelikleşip birer irade kahramanı olacağını, bedence zayıfladıkça ruhen devleşeceklerini ummamıştım. Her birinin doğru yolu gösterir birer kutup yıldızına dönebileceğini, binlere, on binlere bedel bir kıymete ereceğini hesaplayamamıştım. Çekilen her çile dakikasının sonsuzluğa kapı açacağını ve Allah’ın bunu İslam’ın milyonlar ve milyarlarca insanın sinesine girmesi için bir “anahtar”a, bedel tutacağını tahmin edememiştim.
Yani merhum M. Akif gibi “Yâ Rab beni evvel getireydin ne olurdu?” diyemem. İyi ki o günlerde gelmemişim. İnanç ve itikadımdaki boşluklardan dolayı böyle bir hale düşebilirdim.
Kendimden emin olamam.
Ama sizi bilemem.
(Devamı var)
[Veysel Ayhan] 11.10.2018 [TR724]
Ama biz o devirde olsak ne olurduk? Yaşananlara katlanabilir miydik?
Bülbül mü olurduk yoksa saksağan mı; deve kuşu mu, baykuş mu yoksa yarasa mı?
Bunu bilmiyoruz. Deneme imkânımız yok.
Kader her insanı tarih kronolojisinde kendisi için en avantajlı zaman diliminde takdir etmiştir diye itikadım var.
Ama zihnen o günlere seyahat edebilirim.
İlk denememi zor bir tarihe yapıyorum.
Müslümanlık geleli 7 yıl olmuş. 8. yıl boykot başlamış. Şi’b-i Ebî Talip’te, Müslümanların üç sene aç-susuz boykota maruz kaldıkları günlerdeyim. Müminler bir gettoya sıkıştırılmış. Yollar kapatılmış. Hâşim ve Muttaliboğulları’nın ‘köklerini kazılma’ kararlılığı eyleme dökülmüş.
‘Su bile vermeyin’ emri. Mal alım satım yasağı. Kız almama, kız vermeme. Varsa ‘boşan!’ baskısı…
Ağaç yaprak ve kabukların, çöplükte bulunan kuru deri parçalarını bile yendiği zor günler. Çocuk feryatları, bebek ağlaşmaları, açlık ve hastalıklar…
Evet o yıllarda yaşıyor olsaydım. Hasbelkader sahâbelerin arasında bulunsaydım ne yapardım, bilmiyorum. Belki de şunları derdim!
“Bu din demek ki bir macera imiş. Peygamberlik geleli tam 7 yıl oldu ama hala bir avuç insanız. 3 yıldır da boykot altındayız. Hani Allah bize yardım edecekti.
Keşke Allah resulü(sav) boykot başlamadan bir önceki sene Kabe’de müşriklerin teklifini kabul etseydi. ‘Maksadın mal elde etmekse, senin için aramızda mal toplayıp, en zenginimiz yapalım. Seni en saygın kişimiz yapalım. Gayen kral olmaksa seni başımıza kral yapalım.’ demişlerdi. Şimdi Ebu Cehiller’le Ebu lehep’lerle aramız iyi olurdu. Bu kadar zulüm olmazdı. Resulullah, (sav) Mekke’nin başına geçerdi, Mekke’yi ele geçirdikten sonra da herkesi Müslüman yapardık. Ne gerek vardı böyle kavga etmeye, yokluk çekmeye…”
Bir başka gün ise yapılan zulme öfkelenip şöyle diyebilirdim:
“Demek ki bu iş tatlı bir rüyadan ibaretmiş. Sonunda bak kaç tane bebek hastalık ve açlıktan öldü. Ölenleri mezarlığa bile götüremedik buraya gömdük. Hz. Hatice bir deri bir kemik kaldı. Mekke’nin en zengin kadınıydı. Her şeyini harcadı, kaybetti. Yakında Allah göstermesin vefat bile edebilir.”
Kalbime şu duygular gelebilirdi:
“Çok hatalar yapıldı. Hicrete gidenler Mekke’lileri kızdırdı. ‘Biz burada dayanırız’ diyebilselerdi Resulullah(sav) tabi ki “gidin” demezdi. Suç onlarda. Necaşi’ye sığındılar. Mekke’liler onları geri çağırdığında gelselerdi müşrikler bu kadar öfkelenmeyecekti. Bir de hediyeleri Necaşi tarafından geri verilince iyice çıldırdılar. Cafer ve arkadaşları yanlış yaptı. Gelselerdi bunlar olmayacaktı!
Bir başka gün canım sıkılır açlık beynime vurur şöyle de diyebilirim:
Doğrusu Resulullah (sav) bize hep ümit veriyor: “Allah, elbette bu işi (İslamiyeti) tamamlayacaktır ve bütün dinlerden üstün kılacaktır. Öyle ki hayvanına binip San’a’dan Hadramut’a kadar tek başına giden bir kimse, Allah’tan başkasından korkmayacak, koyunları hakkında da kurt saldırmasından başka hiçbir endişe duymayacaktır. Fakat siz acele ediyorsunuz.” diyor ama görünürde o günlere varılacağına dair tek bir emare yok.
Bu yol doğru ise Allah şimdiye kadar müşrikleri yerin dibine batırırdı. Bilakis her işleri rast gidiyor. Bizi silip attılar Mekke’den. Bu işin ömrü demek ki bu kadarmış!
Neyse yol yakınken ayrılıp kendi ticaretime döneyim. Bu işin geleceği yok. Daha ne kadar beklenir ki? Benden bu kadar. Ben tabii ki Resulullah’ın (sav) Allah’ın peygamberi olduğuna inanıyorum. Bir gün işler düzelirse dönerim.”
gibi şeyler diye düşünebilirdim. Düşünüp uzaklaşabilirdim.
Çünkü o kadar ağır günlerdi ki Efendimiz (sav) sonraki yıllarda Şi’bi Ebu Talip’in o zor günleri için şöyle buyuracaktı: “Allah yolunda bana yaşatılan korku kadar hiç kimseye o denli korku yaşatılmadı. Bana eziyet edildiği kadar hiç kimseye bu denli eziyet edilmedi.” (Tirmizi)
O çileli günlere dayanamayıp ayrılıp gitseydim ve sonraki yıllarda bunun sebebini bana bir soran olsaydı şöyle cevaplardım herhalde:
“Bir avuç insandan ne olur ki” diye düşünmüştüm. Hz. Hatice’ye üzülüyordum ama çektiği ağır çilenin onu cennet kadınlarının efendisi yapacağını hayal edemiyordum. Üç yıl zarfında oradaki bir avuç insanın çelikleşip birer irade kahramanı olacağını, bedence zayıfladıkça ruhen devleşeceklerini ummamıştım. Her birinin doğru yolu gösterir birer kutup yıldızına dönebileceğini, binlere, on binlere bedel bir kıymete ereceğini hesaplayamamıştım. Çekilen her çile dakikasının sonsuzluğa kapı açacağını ve Allah’ın bunu İslam’ın milyonlar ve milyarlarca insanın sinesine girmesi için bir “anahtar”a, bedel tutacağını tahmin edememiştim.
Yani merhum M. Akif gibi “Yâ Rab beni evvel getireydin ne olurdu?” diyemem. İyi ki o günlerde gelmemişim. İnanç ve itikadımdaki boşluklardan dolayı böyle bir hale düşebilirdim.
Kendimden emin olamam.
Ama sizi bilemem.
(Devamı var)
[Veysel Ayhan] 11.10.2018 [TR724]
Devletin malı deniz… [Semih Ardıç]
Memleket iktisadî krizle boğuşurken Saray’ın derdi başka. Kendi tabiri ile Başkan Recep Tayyip Erdoğan tek adam rejimini tahkim etmeye matuf ulûfe dağıtmaya devam ediyor.
Kamuda kemer sıkılacak yerde Saray’ın gözüne girecek kadar eyyamcılık yapan isimlere muhakkak bir mevki ihdas ediliyor.
CUMHURBAŞKANLIĞI KURULLARI, NAM-I DİĞER ARPALIKLAR
En son numara Cumhurbaşkanlığı Politika Kurulları oldu. Ekonomiden sanata, sağlıktan güvenliğe kadar farklı dallarda kurullar, daha doğrusu arpalıklar teşekkül etti.
Kurullara atanan isimlerin Erdoğan’a olan bağlılıklarında tereddüt yok. O kadar sandalye içinde muhalif bir isme ayrılmış tek sandalye yok.
Erdoğan, Ekonomi Kurulu’na şu isimleri münasip gördü: Cemil Ertem, Gülsüm Azeri, Hakan Yurdakul, Hatice Karahan, Korkmaz Karaca, Mehmet Ali Akben, Meltem Taylan Aydın, Nihat Zeybekci, Servet Bayındır ve Yiğit Bulut.
EKONOMİ KRİZDE, MÜŞAVİRLER TALTİF EDİLDİ
Ertem, Karahan ve Bulut zaten kadrolu müşaviri. Merkez Bankası’na müdahaleye cevaz vermelerinden hâdiseleri doğru tahlil edememeye kadar o kadar çok hatada imzaları var ki saymakla bitmez.
Ekonominin bu hale düşmesinde en az Erdoğan kadar pay sahibi bu isimler vatandaşa nispet yaparcasına mükafatlandırıldı. Bir de kurul üyesi yapıldı hepsi.
Mehmet Ali Akben, Türkiye Finans katılım bankasında “personel müdürlüğü” ile mahdut bankacılık kariyerini müteakip Bank Asya’ya el koyması için 2015 senesinde Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu’na (BDDK) başkan yapılmıştı.
İŞSİZLİK FONU İLE 3 KAMU BANKASI KURTARILDI
Devr-i başkanlığında bankaların hali ortada. Sektörde nizam namına ne kaldı? Halkbank, Vakıfbank ve Eximbank gibi üç kamu bankası İşsizlik Sigortası Fonu’ndan 11 milyar TL takviye aldı.
Aksi halde sermaye yeterlilik rasyosu yüzde 12’nin altına inecekti üç bankanın. Kanuna mugayir işlemi onaylayan Akben bu gayretkeşliğinin ve sadakatinin de karşılığını aldı.
Liyakat Ankara’da geçer akçe değil nasıl olsa. “Evet efendim!” diyenler huzur haklarını, maaşları ve diğer ekstraları koyacak yer bulamıyor.
ALEV ALATLI’NIN MUHTEŞEM DÖNÜŞÜ
Sanat kurulundaki isimler de dikkatimi çekti: Alev Alatlı, Havva Hümeyra Şahin, Hülya Soydan (Koçyiğit), Prof. Dr. İskender Pala, Mehmed Özçay, Murat Bardakçı, Orhan Gencebay, Rasim Özdenören ve Prof. Dr. Ümit Meriç.
Alatlı, Kapadokya Üniversitesi’nin kurulduğu günden bu yana Erdoğan’a methiye diziyor. Hak ihlallerini görmediği gibi mevcut baskı rejimine destek veren makaleler kaleme alıyor.
Yeşilçam’ın o “devrimci” filmlerinin kadın başrol oyuncusu Hülya Koçyiğit de aynı kurulda. Erdoğan’ın doğum günlerini bile kaçırmıyor, pasta kesilecekse anında mekâna damlıyor.
Her ne kadar ballı turizm ihalesine rağmen damadı işlettiği oteli batırsa da Koçyiğit’in Saray nezdinde ne kadar muteber olduğunu kurul üyelikleri listesi bir kere daha gösterdi.
KULA KULLUK EDENE YAZIKLAR OLSUN ORHAN BABA!
Murat Bardakçı için “nabza göre şerbet ustası” denilirdi. Nitekim kendisi için böyle düşünenlerin suizan etmediğini bilfiil ispat ediyor.
Orhan Gencebay… Arabeskin protest kralı. İşçinin, garibanın, mazlumun notaya dökülmüş hali Orhan Baba! “Kula kulluk edene yazıklar olsun!” şarkısını sanki o söylememiş gibi bu kadar zulmü görmezden gelip Saray’a tabi oldu.
Bütün bir ömrünü, itibarını çöpe attı. Artık iktidarın vitrin süslerinden biri.
Orhan Baba zillet yarışında yalnız değil. Kurulda iki arkadaşı daha olacak. Prof. Dr. İskender Pala ve Rasim Özdeneren de yazdıkları, yaşadıklarını inkâr edercesine ulûfeyi kabul etti.
RASİM ÖZDENEREN VE İSKENDER PALA ÜÇ MAYMUNU OYNUYOR
İkisi de devr-i zulümde üç maymunu oynadılar. Kendilerini okumuş takdir etmiş insanları sukut-ı hayale uğrattı.
O İskender Pala ki 28 Şubat 1997 Post-Modern Darbesi’nde apoletlerinin nasıl söküldüğünü “İki Darbe Arasında” isimli kitabında anlattığında hepimiz gözyaşına gark olmuştuk.
Orduevi’nden bizzat devresi tarafından çıkarılması, küçük kızına tavuk döner bile almasına izin verilmemesi nasıl infial uyandırmıştı içimizde. Lojmandan atılışı, evsiz barksız kalması…
İşsizliğinde kendisine el uzatanlar o günün zorbalarına rağmen Pala’nın ve ailesinin yanında yer almıştı.
Bugünün savcıları, Pala’nın o zor senelerde makalelerinin yayımlandığı ve maişetini temin ettiği Zaman gazetesine abone olanları “terör örgütü üyesi olmakla” itham ediyor.
İSKENDER PALA’YA YARDIM EDENLER ZİNDANDA!
Bugün ona yardım edenlerden bazıları mahpus, bazıları vatanını terk etmek mecburiyetinde kaldı.
Terörist olmakla itham edilenler arasında silah arkadaşları var. O gün Pala’nın kızını ağlatanlar bugün yine çocukları, kadınları, anaları ağlatıyor.
Dün darbenin mağduru İskender Pala bugün yüz binlerce mağduriyetin fâili tek adam rejiminin kapıkulları arasında ilk sırada! Ne hazin!
HER AY 11 BİN 794 TL ALACAKLAR
Pala başka kurul üyeliklerinden aldığı paraların hesabını tutuyordur herhalde. Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Kurulu’ndan da her ay 11 bin 794 lira alacak. Asgarî ücretin 1.603 TL olduğu Türkiye’de onlar için bu maaş ekstra maaş…
Arkadaşı Rasim hoca ile her toplantıda paralarını dolarda mı, altında mı ya da borsada mı değerlendireceklerini istişare imkânı bulurlar artık.
O kurullar ne bilim ne de sanat için tesis edildi. Vatandaşın maişet derdine düşmesi kimsenin umurunda değil.
HİTLER’İN O SÖZÜ…
20.asrın en zalim isimlerinden biri olan Hitler’in şu sözleri geldi aklıma: “Bir hareket ne kadar çok makam tesis eder ve mevki dağıtırsa o kadar daha düşük nitelikteki kişileri kendine çeker ve sonunda bu siyasî askıntılar başarılı bir partiyi öylesine sararlar ki başlangıçtaki hareket, artık ilk idealistler tarafından tanınmayacak hale gelir. Bu durumda hareketin gayesi kaybolmuştur.”
HERKESİN BİR FİYATI VARMIŞ
Erdoğan kendisine sadık herkesi milletin vergileri ile paraya boğmaktan imtina etmeyen bir siyasetçi.
Kurullara seçilen isimlere bakın. Eski milletvekilleri, bakanlar, sanatçılar, belediye reisleri, rektörler ve daha kimler kimler…
Yeter ki Erdoğan’ın gönlünü hoş tutsunlar, 21. Asrın başında inşa ettiği zindanlara tıktığı on binlerin hakkını müdafaa etmesinler, herkesin bir fiyatı olduğu hakikatinin rağmına hareket etmesinler.
Paradan bol ne var Saray’da? Devletin malı deniz…
[Semih Ardıç] 11.10.2018 [TR724]
Kamuda kemer sıkılacak yerde Saray’ın gözüne girecek kadar eyyamcılık yapan isimlere muhakkak bir mevki ihdas ediliyor.
CUMHURBAŞKANLIĞI KURULLARI, NAM-I DİĞER ARPALIKLAR
En son numara Cumhurbaşkanlığı Politika Kurulları oldu. Ekonomiden sanata, sağlıktan güvenliğe kadar farklı dallarda kurullar, daha doğrusu arpalıklar teşekkül etti.
Kurullara atanan isimlerin Erdoğan’a olan bağlılıklarında tereddüt yok. O kadar sandalye içinde muhalif bir isme ayrılmış tek sandalye yok.
Erdoğan, Ekonomi Kurulu’na şu isimleri münasip gördü: Cemil Ertem, Gülsüm Azeri, Hakan Yurdakul, Hatice Karahan, Korkmaz Karaca, Mehmet Ali Akben, Meltem Taylan Aydın, Nihat Zeybekci, Servet Bayındır ve Yiğit Bulut.
EKONOMİ KRİZDE, MÜŞAVİRLER TALTİF EDİLDİ
Ertem, Karahan ve Bulut zaten kadrolu müşaviri. Merkez Bankası’na müdahaleye cevaz vermelerinden hâdiseleri doğru tahlil edememeye kadar o kadar çok hatada imzaları var ki saymakla bitmez.
Ekonominin bu hale düşmesinde en az Erdoğan kadar pay sahibi bu isimler vatandaşa nispet yaparcasına mükafatlandırıldı. Bir de kurul üyesi yapıldı hepsi.
Mehmet Ali Akben, Türkiye Finans katılım bankasında “personel müdürlüğü” ile mahdut bankacılık kariyerini müteakip Bank Asya’ya el koyması için 2015 senesinde Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu’na (BDDK) başkan yapılmıştı.
İŞSİZLİK FONU İLE 3 KAMU BANKASI KURTARILDI
Devr-i başkanlığında bankaların hali ortada. Sektörde nizam namına ne kaldı? Halkbank, Vakıfbank ve Eximbank gibi üç kamu bankası İşsizlik Sigortası Fonu’ndan 11 milyar TL takviye aldı.
Aksi halde sermaye yeterlilik rasyosu yüzde 12’nin altına inecekti üç bankanın. Kanuna mugayir işlemi onaylayan Akben bu gayretkeşliğinin ve sadakatinin de karşılığını aldı.
Liyakat Ankara’da geçer akçe değil nasıl olsa. “Evet efendim!” diyenler huzur haklarını, maaşları ve diğer ekstraları koyacak yer bulamıyor.
ALEV ALATLI’NIN MUHTEŞEM DÖNÜŞÜ
Sanat kurulundaki isimler de dikkatimi çekti: Alev Alatlı, Havva Hümeyra Şahin, Hülya Soydan (Koçyiğit), Prof. Dr. İskender Pala, Mehmed Özçay, Murat Bardakçı, Orhan Gencebay, Rasim Özdenören ve Prof. Dr. Ümit Meriç.
Alatlı, Kapadokya Üniversitesi’nin kurulduğu günden bu yana Erdoğan’a methiye diziyor. Hak ihlallerini görmediği gibi mevcut baskı rejimine destek veren makaleler kaleme alıyor.
Yeşilçam’ın o “devrimci” filmlerinin kadın başrol oyuncusu Hülya Koçyiğit de aynı kurulda. Erdoğan’ın doğum günlerini bile kaçırmıyor, pasta kesilecekse anında mekâna damlıyor.
Her ne kadar ballı turizm ihalesine rağmen damadı işlettiği oteli batırsa da Koçyiğit’in Saray nezdinde ne kadar muteber olduğunu kurul üyelikleri listesi bir kere daha gösterdi.
KULA KULLUK EDENE YAZIKLAR OLSUN ORHAN BABA!
Murat Bardakçı için “nabza göre şerbet ustası” denilirdi. Nitekim kendisi için böyle düşünenlerin suizan etmediğini bilfiil ispat ediyor.
Orhan Gencebay… Arabeskin protest kralı. İşçinin, garibanın, mazlumun notaya dökülmüş hali Orhan Baba! “Kula kulluk edene yazıklar olsun!” şarkısını sanki o söylememiş gibi bu kadar zulmü görmezden gelip Saray’a tabi oldu.
Bütün bir ömrünü, itibarını çöpe attı. Artık iktidarın vitrin süslerinden biri.
Orhan Baba zillet yarışında yalnız değil. Kurulda iki arkadaşı daha olacak. Prof. Dr. İskender Pala ve Rasim Özdeneren de yazdıkları, yaşadıklarını inkâr edercesine ulûfeyi kabul etti.
RASİM ÖZDENEREN VE İSKENDER PALA ÜÇ MAYMUNU OYNUYOR
İkisi de devr-i zulümde üç maymunu oynadılar. Kendilerini okumuş takdir etmiş insanları sukut-ı hayale uğrattı.
O İskender Pala ki 28 Şubat 1997 Post-Modern Darbesi’nde apoletlerinin nasıl söküldüğünü “İki Darbe Arasında” isimli kitabında anlattığında hepimiz gözyaşına gark olmuştuk.
Orduevi’nden bizzat devresi tarafından çıkarılması, küçük kızına tavuk döner bile almasına izin verilmemesi nasıl infial uyandırmıştı içimizde. Lojmandan atılışı, evsiz barksız kalması…
İşsizliğinde kendisine el uzatanlar o günün zorbalarına rağmen Pala’nın ve ailesinin yanında yer almıştı.
Bugünün savcıları, Pala’nın o zor senelerde makalelerinin yayımlandığı ve maişetini temin ettiği Zaman gazetesine abone olanları “terör örgütü üyesi olmakla” itham ediyor.
İSKENDER PALA’YA YARDIM EDENLER ZİNDANDA!
Bugün ona yardım edenlerden bazıları mahpus, bazıları vatanını terk etmek mecburiyetinde kaldı.
Terörist olmakla itham edilenler arasında silah arkadaşları var. O gün Pala’nın kızını ağlatanlar bugün yine çocukları, kadınları, anaları ağlatıyor.
Dün darbenin mağduru İskender Pala bugün yüz binlerce mağduriyetin fâili tek adam rejiminin kapıkulları arasında ilk sırada! Ne hazin!
HER AY 11 BİN 794 TL ALACAKLAR
Pala başka kurul üyeliklerinden aldığı paraların hesabını tutuyordur herhalde. Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Kurulu’ndan da her ay 11 bin 794 lira alacak. Asgarî ücretin 1.603 TL olduğu Türkiye’de onlar için bu maaş ekstra maaş…
Arkadaşı Rasim hoca ile her toplantıda paralarını dolarda mı, altında mı ya da borsada mı değerlendireceklerini istişare imkânı bulurlar artık.
O kurullar ne bilim ne de sanat için tesis edildi. Vatandaşın maişet derdine düşmesi kimsenin umurunda değil.
HİTLER’İN O SÖZÜ…
20.asrın en zalim isimlerinden biri olan Hitler’in şu sözleri geldi aklıma: “Bir hareket ne kadar çok makam tesis eder ve mevki dağıtırsa o kadar daha düşük nitelikteki kişileri kendine çeker ve sonunda bu siyasî askıntılar başarılı bir partiyi öylesine sararlar ki başlangıçtaki hareket, artık ilk idealistler tarafından tanınmayacak hale gelir. Bu durumda hareketin gayesi kaybolmuştur.”
HERKESİN BİR FİYATI VARMIŞ
Erdoğan kendisine sadık herkesi milletin vergileri ile paraya boğmaktan imtina etmeyen bir siyasetçi.
Kurullara seçilen isimlere bakın. Eski milletvekilleri, bakanlar, sanatçılar, belediye reisleri, rektörler ve daha kimler kimler…
Yeter ki Erdoğan’ın gönlünü hoş tutsunlar, 21. Asrın başında inşa ettiği zindanlara tıktığı on binlerin hakkını müdafaa etmesinler, herkesin bir fiyatı olduğu hakikatinin rağmına hareket etmesinler.
Paradan bol ne var Saray’da? Devletin malı deniz…
[Semih Ardıç] 11.10.2018 [TR724]
Rüzgargülü ve gömü galerisi! [Naci Karadağ]
Biliyorum herkes gibi beni de bir anaforun tam merkezine çekmeyi başarabilecek derecede büyük bir kötüdür Tayyip Erdoğan…
Lehinde ya da aleyhinde fark etmiyor.
Doğru olan herkesin kendisinden bahsetmesini bir şekilde sağlıyor.
Tıpkı zehirli bir sarmaşık gibi.
Türkiye başka olmak üzere dünyanın duvarına sarılmış ve gittikçe büyüyüp serpiliyor.
Herkes ondan bahsetmek zorunda kalıyor bir şekilde.
Yandaşların vazifesi bu. Ekmeklerini Erdoğan yalakalığından çıkarıyorlar çünkü.
Bir şekilde her şeyi ona bağlamaları lazım. Bağlayamasalar bile Erdoğan duyduğunda ya da okuduğunda hoşuna gidecek şeyler yapmalılar.
Reis görmese bile duyduğunda memnun olacağı şeyler yap kafan rahat, cüzdanın dolu olsun.
Belki sadece bu mesele ayrı bir yazı konusudur.
Geçiyoruz…
California Üniversitesi’nden Profesör R. Edward Geiselman yalan ve yalancılar konusunda bir uzman.
Geiselman’a göre usta yalancıların şu ortak özellikleri vardır:
1-Ani sorularla karşılaşman tüm yalan mekanizmasını sarsacağı için bundan hoşlanmazlar.
Ne kadar az soru o kadar çok yalan yani…
2-Karşısındaki kitlenin inandığını anlayınca coşarlar ve bazen aynı cümle içinde kendi kendilerini bile yalanlayabilirler!
İlginç değil mi?
3-Başta sakin gibi konuşurlar, yalanları sıraladıktan sonra konuşmaları hız ve ivme kazanır. Ses tonu ve beden dili yükselir.
4-Zor sorular, düşünme payı ister. Konsantre olmak için bir süre bir yere odaklanıp konuşmaya başlarlar.
Siyasetin bir tür yalan söyleme ustalığı olduğu bidayetinden beri söylenir.
Usta siyasetçi aynı zamanda iyi bir yalancıdır.
Ancak Yalanlar büyüdükçe inanma süresi kısalacağı için yeni yalanlarla yeni katmanlar oluşturmayı tercih eder siyasetçiler.
Ve en önemlisi yalanları yakalandığı zaman bile kendi kendilerini inkâr edebilecek kadar rahat olurlar.
Tayyip Erdoğan’ın siyaset geçmişi sadece yalan ve aldatmaca tarihi değildir.
Aynı zamanda bir yön değiştirme, bazen kendi söylediğini inkâr etme hatta tam tersini söyleyebilme tarihidir.
Sayısız örnek çıkarabilir bu konuda. Merak eden arama motorlarına Erdoğan, çelişki, inkâr, kendi kendini yalanlama gibi anahtar kelimeleri yazarak kaç sonuç çıkacağına bakabilirler.
Harvard Üniversitesi mezunu, yalan uzmanı Pamela Meyer TED konuşmasında yalancılar kadar ona inanan kitlenin de incelemeye değer olduğunun altını çiziyor. Meyer diyor ki;
“Eğer kandırılmak istemiyorsanız bilmeniz gereken, neye aç olduğunuz” diyor ve ekliyor: “Yalan söylemek, bu boşluğu doldurmak, kim ya da nasıl olmak istediğimiz hakkındaki dileklerimizi ve fantezilerimizle gerçek halimizi bağlamak için bir teşebbüs aslında. Boşlukları doldurmak için yalana başvurmamız kaçınılmaz.”
Türkiye’nin gündemiyle ilgili yalanlar ve doğrular meselesinde en acınası durumda olanların iktidar yandaşı medya ve siyasetçiler olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.
Neyi savunacaklarına dahi, “Yukarıdan” bir işaret gelmeden karar veremeyen bu kütle meseleyi “göklerden gelen bir karar vardır” mottosuyla kutsama boyutuna bile getirmiş durumda.
Ancak şurası kesin ki, Türk siyaset tarihinin hakikati en çok büken, istediği şekilde yontan ve ona göre kitlelere enjekte eden karakterin Recep Erdoğan’dır.
Savunduğu fikirler ve söylediği hakikatleri inkâr süreci giderek kısalan Erdoğan bu anlamda rekor bir hıza ulaşmış durumda.
Artık bir konuşmanın başında söylediğini sonlara doğru rahatlıkla inkâr edebilmekte, hatta başta söylediği fikri ifade edenleri ihanetle bile suçlayabilmektedir.
Son bir örnek vererek meseleyi kapatayım…
Malum; kendileri önceki hafta Almanya’da Merkel ile görüşme yaptı. Cami açtı filan.
Geçen gün ise AKP’nin Kızılcahamam’da düzenlenen 27’inci İstişare ve Değerlendirme Toplantısı’nda konuşma yaptı.
Konuşmayı yalan/doğru ekseninde değerlendirecek kadar sabırlı biri değilim maalesef.
Konuşmasının bir yerinde “Acaba kime atarlanacak?” merakını giderdi Erdoğan.
Bizzat damadının anlaştığını söyleyip 12 bakanlığın denetlenmesini teslim ettikleri söylediği McKinsey isimli kuruma giydirdi önce.
Hatırlayacaksınız havuz kalemşörleri ve bizzat damat bakan bu konuşmaya kadar McKinsey ile çalışmanın kutsallığından bahsedip durmuşlardı.
Bu konuda en perişan olan Kerem Alkin isimli saray ekonomisti olsa gerek. Sen kalk canhıraş şekilde meseleyi savun, ardından Reis kariyerine, kişiliğine zerre acımadan toplu mezarlığa seni de gömsün! (BKZ) Snracığıma bayan yandaş kalem Hilal Kaplan el çırparak kutlamıştı bu işbirliğini. (BKZ) Kaplan’ın bu yazısından dolayı herhangi bir utanç ya da mahcubiyet yaşayacağını düşünmüyorum. Lideri Erdoğan’ın kendi kendini inkâr ötme özelliğini çok iyi özümsemiş durumda bu tipler. Hatırlayacaksınız Nasuhi Güngör’ü… Kendi kendini inkâr pahasına Reis’in sözünü düşürmek istememişti. Dolayısıyla Kaplan, üç vakte kadar “MCKinsey pek de matah bir şey değildi zaten” içerikli yazı kaleme alabilir rahatlıkla. Bozmaz yani bu zihniyeti!
Salih Tuna isimli fantastik karakteri buraya alarak yer israf etmek istemezdim.
Ama kendine yazar diyen bir herif şu cümleyi yazabiliyorsa, pespayedir:
“Geceli gündüzlü çalıştığı muhalifleri tarafından da kabul edilen Başkan Erdoğan’a ayak uyduramayanların gözünün yaşına bakılmasın.”
Sorun da burada zaten.
Ayak uyduranların hemen hepsi perişan durumda, zira Reis bir anda tornistan yapınca öylece kalakalıyorlar. Salih Bey de öyle kalanlardan ama derisi kalın, cüzdan önemli olduğu için çok önemsemiyor gömü olmayı!
Kendileri şöyle yazmıştı McKinsey konusunda:
“Bakan Albayrak’ın, Maliyet ve Dönüşüm Ofisi için McKinsey ile çalışmaya karar verdik açıklamasından hareketle “ekonomi teslim edildi” demek, danışmanlık hizmeti nedir bilmemektir.
Danışmanlık şirketleri proje bazlı çalışır.
Kimsecikler danışmanlık şirketlerine “al ekonomiyi yönet” demez.
Ekonomik hedefleri “Maliye ve Hazine Bakanlığı” koyar…”
Takdire şayan bir ıkınma, ense okşanacak bir hava yastığı misyonu. Bir yandaşa yakışan performans. (BKZ)
Ama gelin görün ki “Başkan”ın kendisi bu yalaka takımını boşa düşürdü!
Erdoğan bizzat kendi damadı başta olmak üzere yandaş medyanın tüm zavallılarını gömdü bahsini ettiğimiz konuşmasında. Şöyle dedi:
“Bütün bakan arkadaşlarıma, ‘bunlardan (McKinsey) fikri danışmanlık hizmeti de almayacaksınız’ dedim. Hiç gerek yok, biz bize yeteriz.”
Hani sarayda muhatap almıyor, hükumette ciddiye almıyordur filan da, evde yemek yerken “Yahu damat sen ne saçmalıyorsun?” diye de sormaz mı insan!
Şu sözleri söyleyen bizzat kendi damadıydı zira:
“Yapılan yorumlar cehaletten değilse ihanettendir. Bu ülkede de kimlerin ihanet ettiğini son 3 yılda görüyoruz.”
Bizzat kayınpederini cahillik ve ihanetle suçlayabilecek duruma düşmek pek hoş olmamış doğrusu.
(Erdoğan’ın dönme hızına ayak uydurmayı başarabilen ülkücü çevre!)
Burada Ali Saydam beyefendiye özel bir paragraf açmak durumundayım. Zira Saydam “Bu ülkede her şey olursunuz ama rezil olamazsınız” sözünün ete kemiğe bürünmüş hali gibi.
Hakikaten acınası bir duruma düştü.
Damadın gazıyla şöyle bir yazı yazdı Saydam:
Ancak Erdoğan’ın açıklamasıyla çok garip bir durum oluştu, çünkü Saydam’ın diktiği elbise “cuk” diye Erdoğan’ın üzerine oturmuştu! Yeni Şafak böylesi bir riski göze alamazdı ve yukarıda gördüğünüz yazı, havuz gazetesinden bir anda buhar oldu. Şimdi yerinde yeller esiyor…
Biz Reis ile devam edelim…
Erdoğan’ın konuşmasında şenlik ise esas son kısımdaydı…
Önce aynen şöyle dedi Erdoğan:
“Türkiye’de kriz yoktur. Ekonomideki gidişatın bir kriz değil, manipülasyondur…”
Burası çok ilginç…
Bu cümleden hemen sonra aynı Erdoğan, aradan 15 saniye bile geçmeden şunu söyledi:
“Şu gerçeği hiçbir zaman aklımızdan çıkarmamalıyız. Her kriz beraberinde birçok fırsatı da getirir. Özel sektörümüzün bu krizi fırsata çevirecek maharete sahip olduğuna inanıyorum.” (BKZ)
Aynı cümle kümesi içinde kriz için hem yok, hem var diyerek her iki durumda da kendini alkışlatabilen nadide siyasetçilerimizdendir Erdoğan!
Yalan üzerine ilim tahsil eden Pamela Meyer ve palavra uzmanı Profesör R. Edward Geiselman Erdoğan’ı yakından incelemiş olsa, genel konseptlerinde epey değişikliğe gidecekleri kanaatindeyim…
[Naci Karadağ] 11.10.2018 [TR724]
Lehinde ya da aleyhinde fark etmiyor.
Doğru olan herkesin kendisinden bahsetmesini bir şekilde sağlıyor.
Tıpkı zehirli bir sarmaşık gibi.
Türkiye başka olmak üzere dünyanın duvarına sarılmış ve gittikçe büyüyüp serpiliyor.
Herkes ondan bahsetmek zorunda kalıyor bir şekilde.
Yandaşların vazifesi bu. Ekmeklerini Erdoğan yalakalığından çıkarıyorlar çünkü.
Bir şekilde her şeyi ona bağlamaları lazım. Bağlayamasalar bile Erdoğan duyduğunda ya da okuduğunda hoşuna gidecek şeyler yapmalılar.
Reis görmese bile duyduğunda memnun olacağı şeyler yap kafan rahat, cüzdanın dolu olsun.
Belki sadece bu mesele ayrı bir yazı konusudur.
Geçiyoruz…
California Üniversitesi’nden Profesör R. Edward Geiselman yalan ve yalancılar konusunda bir uzman.
Geiselman’a göre usta yalancıların şu ortak özellikleri vardır:
1-Ani sorularla karşılaşman tüm yalan mekanizmasını sarsacağı için bundan hoşlanmazlar.
Ne kadar az soru o kadar çok yalan yani…
2-Karşısındaki kitlenin inandığını anlayınca coşarlar ve bazen aynı cümle içinde kendi kendilerini bile yalanlayabilirler!
İlginç değil mi?
3-Başta sakin gibi konuşurlar, yalanları sıraladıktan sonra konuşmaları hız ve ivme kazanır. Ses tonu ve beden dili yükselir.
4-Zor sorular, düşünme payı ister. Konsantre olmak için bir süre bir yere odaklanıp konuşmaya başlarlar.
Siyasetin bir tür yalan söyleme ustalığı olduğu bidayetinden beri söylenir.
Usta siyasetçi aynı zamanda iyi bir yalancıdır.
Ancak Yalanlar büyüdükçe inanma süresi kısalacağı için yeni yalanlarla yeni katmanlar oluşturmayı tercih eder siyasetçiler.
Ve en önemlisi yalanları yakalandığı zaman bile kendi kendilerini inkâr edebilecek kadar rahat olurlar.
Tayyip Erdoğan’ın siyaset geçmişi sadece yalan ve aldatmaca tarihi değildir.
Aynı zamanda bir yön değiştirme, bazen kendi söylediğini inkâr etme hatta tam tersini söyleyebilme tarihidir.
Sayısız örnek çıkarabilir bu konuda. Merak eden arama motorlarına Erdoğan, çelişki, inkâr, kendi kendini yalanlama gibi anahtar kelimeleri yazarak kaç sonuç çıkacağına bakabilirler.
Harvard Üniversitesi mezunu, yalan uzmanı Pamela Meyer TED konuşmasında yalancılar kadar ona inanan kitlenin de incelemeye değer olduğunun altını çiziyor. Meyer diyor ki;
“Eğer kandırılmak istemiyorsanız bilmeniz gereken, neye aç olduğunuz” diyor ve ekliyor: “Yalan söylemek, bu boşluğu doldurmak, kim ya da nasıl olmak istediğimiz hakkındaki dileklerimizi ve fantezilerimizle gerçek halimizi bağlamak için bir teşebbüs aslında. Boşlukları doldurmak için yalana başvurmamız kaçınılmaz.”
Türkiye’nin gündemiyle ilgili yalanlar ve doğrular meselesinde en acınası durumda olanların iktidar yandaşı medya ve siyasetçiler olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.
Neyi savunacaklarına dahi, “Yukarıdan” bir işaret gelmeden karar veremeyen bu kütle meseleyi “göklerden gelen bir karar vardır” mottosuyla kutsama boyutuna bile getirmiş durumda.
Ancak şurası kesin ki, Türk siyaset tarihinin hakikati en çok büken, istediği şekilde yontan ve ona göre kitlelere enjekte eden karakterin Recep Erdoğan’dır.
Savunduğu fikirler ve söylediği hakikatleri inkâr süreci giderek kısalan Erdoğan bu anlamda rekor bir hıza ulaşmış durumda.
Artık bir konuşmanın başında söylediğini sonlara doğru rahatlıkla inkâr edebilmekte, hatta başta söylediği fikri ifade edenleri ihanetle bile suçlayabilmektedir.
Son bir örnek vererek meseleyi kapatayım…
Malum; kendileri önceki hafta Almanya’da Merkel ile görüşme yaptı. Cami açtı filan.
Geçen gün ise AKP’nin Kızılcahamam’da düzenlenen 27’inci İstişare ve Değerlendirme Toplantısı’nda konuşma yaptı.
Konuşmayı yalan/doğru ekseninde değerlendirecek kadar sabırlı biri değilim maalesef.
Konuşmasının bir yerinde “Acaba kime atarlanacak?” merakını giderdi Erdoğan.
Bizzat damadının anlaştığını söyleyip 12 bakanlığın denetlenmesini teslim ettikleri söylediği McKinsey isimli kuruma giydirdi önce.
Hatırlayacaksınız havuz kalemşörleri ve bizzat damat bakan bu konuşmaya kadar McKinsey ile çalışmanın kutsallığından bahsedip durmuşlardı.
Bu konuda en perişan olan Kerem Alkin isimli saray ekonomisti olsa gerek. Sen kalk canhıraş şekilde meseleyi savun, ardından Reis kariyerine, kişiliğine zerre acımadan toplu mezarlığa seni de gömsün! (BKZ) Snracığıma bayan yandaş kalem Hilal Kaplan el çırparak kutlamıştı bu işbirliğini. (BKZ) Kaplan’ın bu yazısından dolayı herhangi bir utanç ya da mahcubiyet yaşayacağını düşünmüyorum. Lideri Erdoğan’ın kendi kendini inkâr ötme özelliğini çok iyi özümsemiş durumda bu tipler. Hatırlayacaksınız Nasuhi Güngör’ü… Kendi kendini inkâr pahasına Reis’in sözünü düşürmek istememişti. Dolayısıyla Kaplan, üç vakte kadar “MCKinsey pek de matah bir şey değildi zaten” içerikli yazı kaleme alabilir rahatlıkla. Bozmaz yani bu zihniyeti!
Salih Tuna isimli fantastik karakteri buraya alarak yer israf etmek istemezdim.
Ama kendine yazar diyen bir herif şu cümleyi yazabiliyorsa, pespayedir:
“Geceli gündüzlü çalıştığı muhalifleri tarafından da kabul edilen Başkan Erdoğan’a ayak uyduramayanların gözünün yaşına bakılmasın.”
Sorun da burada zaten.
Ayak uyduranların hemen hepsi perişan durumda, zira Reis bir anda tornistan yapınca öylece kalakalıyorlar. Salih Bey de öyle kalanlardan ama derisi kalın, cüzdan önemli olduğu için çok önemsemiyor gömü olmayı!
Kendileri şöyle yazmıştı McKinsey konusunda:
“Bakan Albayrak’ın, Maliyet ve Dönüşüm Ofisi için McKinsey ile çalışmaya karar verdik açıklamasından hareketle “ekonomi teslim edildi” demek, danışmanlık hizmeti nedir bilmemektir.
Danışmanlık şirketleri proje bazlı çalışır.
Kimsecikler danışmanlık şirketlerine “al ekonomiyi yönet” demez.
Ekonomik hedefleri “Maliye ve Hazine Bakanlığı” koyar…”
Takdire şayan bir ıkınma, ense okşanacak bir hava yastığı misyonu. Bir yandaşa yakışan performans. (BKZ)
Ama gelin görün ki “Başkan”ın kendisi bu yalaka takımını boşa düşürdü!
Erdoğan bizzat kendi damadı başta olmak üzere yandaş medyanın tüm zavallılarını gömdü bahsini ettiğimiz konuşmasında. Şöyle dedi:
“Bütün bakan arkadaşlarıma, ‘bunlardan (McKinsey) fikri danışmanlık hizmeti de almayacaksınız’ dedim. Hiç gerek yok, biz bize yeteriz.”
Hani sarayda muhatap almıyor, hükumette ciddiye almıyordur filan da, evde yemek yerken “Yahu damat sen ne saçmalıyorsun?” diye de sormaz mı insan!
Şu sözleri söyleyen bizzat kendi damadıydı zira:
“Yapılan yorumlar cehaletten değilse ihanettendir. Bu ülkede de kimlerin ihanet ettiğini son 3 yılda görüyoruz.”
Bizzat kayınpederini cahillik ve ihanetle suçlayabilecek duruma düşmek pek hoş olmamış doğrusu.
(Erdoğan’ın dönme hızına ayak uydurmayı başarabilen ülkücü çevre!)
Burada Ali Saydam beyefendiye özel bir paragraf açmak durumundayım. Zira Saydam “Bu ülkede her şey olursunuz ama rezil olamazsınız” sözünün ete kemiğe bürünmüş hali gibi.
Hakikaten acınası bir duruma düştü.
Damadın gazıyla şöyle bir yazı yazdı Saydam:
Ancak Erdoğan’ın açıklamasıyla çok garip bir durum oluştu, çünkü Saydam’ın diktiği elbise “cuk” diye Erdoğan’ın üzerine oturmuştu! Yeni Şafak böylesi bir riski göze alamazdı ve yukarıda gördüğünüz yazı, havuz gazetesinden bir anda buhar oldu. Şimdi yerinde yeller esiyor…
Biz Reis ile devam edelim…
Erdoğan’ın konuşmasında şenlik ise esas son kısımdaydı…
Önce aynen şöyle dedi Erdoğan:
“Türkiye’de kriz yoktur. Ekonomideki gidişatın bir kriz değil, manipülasyondur…”
Burası çok ilginç…
Bu cümleden hemen sonra aynı Erdoğan, aradan 15 saniye bile geçmeden şunu söyledi:
“Şu gerçeği hiçbir zaman aklımızdan çıkarmamalıyız. Her kriz beraberinde birçok fırsatı da getirir. Özel sektörümüzün bu krizi fırsata çevirecek maharete sahip olduğuna inanıyorum.” (BKZ)
Aynı cümle kümesi içinde kriz için hem yok, hem var diyerek her iki durumda da kendini alkışlatabilen nadide siyasetçilerimizdendir Erdoğan!
Yalan üzerine ilim tahsil eden Pamela Meyer ve palavra uzmanı Profesör R. Edward Geiselman Erdoğan’ı yakından incelemiş olsa, genel konseptlerinde epey değişikliğe gidecekleri kanaatindeyim…
[Naci Karadağ] 11.10.2018 [TR724]
Cemaat’e yönelik takibat politikası üzerinden Erdoğan diktatörlüğünü okumak [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]
Gülen Cemaati nasıl kavramsallaştırılmalı? Kendisini nasıl algıladığından önce, bunu siyaset bilimi ve sosyoloji kavramlarıyla açıklamak sanırım metodolojik olarak daha doğru ve objektif bir yaklaşım olur. Bunun dışında, rejim nasıl bir algıya sahip ve bu algı, bilimsel sınıflandırma ve tanımlama ile ne derece çelişiyor, bunu ortaya koymalı. Bunun sonrasında, Cemaat’e yönelik yapılan topyekûn takibat politikası ele alınmalı.
Gülen Cemaati, kendisini “Hizmet Hareketi” olarak adlandırıyor. Hareket ne demek o halde? Sosyolojik tanımına göre hareket, bir hedef doğrultusunda çalışan organize aktiviteler bütünü olarak tanımlanıyor. Örneğin insan haklarını destekleyen, kadın hakları talep eden, asgari ücretin yükseltilmesini hedefleyen, ya da askerliğin zorunlu olmaması gerektiğini savunan hareketler olabilir. Yine, bir dini ya da bir dinin belli bir yorumunu yaymaya çalışan bir hareket de düşünülebilir. Sosyal hareketler ya da politik hareketler olabildiği gibi, dini veya mezhepsel motivasyonlu hareketler de vardır. Aynı zamanda ideolojik hareketler de mevcuttur. Mesela Milliyetçi Hareket, siyasal bir parti olarak hukuki kişilik kazanmış da olsa, kendisini halen bir hareket olarak anlamlandırıyor. Örneğin MHP üyesi olmayan biri, ideolojik bakımdan ya da kimliğinde oynadığı rol perspektifinden pek ala Milliyetçi Hareket içerisinde yer alan biri olarak görülebilir. Hareketler anomik gruplardır. Anomik grup terimi, gevşek ilişkilerle bir arada bulunan, hatta bazen geçici bir süreliğine bir araya gelen çıkar grupları olarak tanımlanabilir. Aynı zamanda hareketler kurumsallaşmamış – ya da hukuki / tüzel kişilik kazanmamış – gruplar olarak da görülebilir. Uzun süreli çıkarlar, ortak beklentiler ve idealler zemininde bir araya gelmiş insanlardan oluşurlar. Bu özel bağların olması, bu ikinci grup tipini daha sürekli kılar. Yani hareketler, her iki türde grubu da içerir. Kimi kısa süreli, belirli sınırlı hedefler için bir araya gelen insanlardan oluşur, kimi uzun süreli, kalıcı ilişkiler üzerine inşa edilir. Her ikisinin de zemininde çıkarlar olmasına karşın, birincisinde çıkarlar geçici, ikincisinde ise ortak değerlere ve ideallere dayanmaları bakımından kalıcıdır. Tüm bunların kişisel bakımdan tercihlerle ve öz-tanımlamalarla bağlantılı olduğunu söylememe gerek var mı? Yani bir harekete ait olan kişi, hareketteki rolü, işlevi, harekete katkısı veya hareketten beklentisi bakımlarından diğer hareket mensuplarından farklı olabilir. Örgütlü gruplar, üçüncü kategorimiz olsun. Bunlar oldukça geniş bir çerçevede tanımlanabilir. Gönüllülük ilkesi ile bir araya gelen düzenli gruplar olmaları bakımından, hareketlerin kapsamına oldukça belirgin bir şekilde girerler. İnsan hakları grupları, etnik temele dayalı dernekler veya dini vakıflar gibi yapılar, bu çerçevede ele alınır. Görüldüğü üzere, hareketler farklı gruplar olarak tanımlanabilir. Daha doğrusu farklı beklentiler ve hedeflerle, birbirinden farklı süreler için, birbirinden farklı işlev ve görevlerle bir araya gelen insanlardan oluştuklarından, yeknesak değildirler. Örnek olarak, yukarıdakine sadık kalmak için, yine Milliyetçi Hareket’i ele alalım. MHP genel başkanı veya milletvekili ile, bir mahallede ülkücü kahvehanesine takılan 17 yaşındaki delikanlı, stadyumda bozkurt işareti yapan minik kız çocuğu veya Hrant Dink’i katleden alçak kişi, Milliyetçi Hareket’e mensup olarak görüyor kendini. Dahası, toplum bu insanları sınıflandırırken, onlardan Ülkücüler olarak söz ediyor, ya da Milliyetçiler diyor. Daha da ileri gidecek olursak, BBP’ciler, Nizam-ı Âlem Ülkücüleri, Alperenler vs. birçok alt grup, yine kendisini Milliyetçi Hareket’e ait hissedebilir. Hareketlere bağlılık, merkezi örgütlenme yapılarına indirgenmiyor. Çok daha geniş bir tabana yayılıyor.
Gelelim Hizmet Hareketi denen Gülen Cemaati’ne
İçinde birbirinden farklı kurumsal çatılar bulunduran bir hareket olduğundan şüphe yok. Vakıflar, bankalar, özel okullar, farklı hükümetlerin yetki alanlarına giren (yani farklı devletlerin sınırları içinde olan) dernekler, eğitim kurumları, üniversiteler, gazeteler vs. bu harekete tasnif ediliyor. Dahası, içinde bu kurumlarda maaş karşılığı o kurumlardan birinde çalışan biri olabileceği gibi, gönüllülük esasına göre görev alan veya sadece bir konserin organizasyonunda fotoğraf çeken, yemek servisi yapan, güvenlik görevlisi olarak çalışan ve bir sonraki faaliyette yer almayan kimseler de bu hareketle ilintili olarak kabul edilebilir mi? Tanım çok geniş! Mesela Bank Asya’da şube müdürü olarak görev yapan Mehmet Bey, daha önce görev yaptığı Deniz Bank’tan transfer edilen profesyonel bir bankacı olsa da, acaba Gülen Cemaati veya Hizmet Hareketi mensubu olarak mı ele alınmalı? Diyebiliriz ki, gönül bağı vardıysa, ya da sonradan oluştuysa, neden olmasın? İşte tam olarak bundan bahsediyorum ben de zaten, hareketlere aidiyet meselesinden söz ederken! Tam olarak! Nasıl bileceğiz “gönül bağı” var mı yok mu? Ölçülebilir bir şey midir “gönül bağı”? Evet, hareketlere bağ olmalıdır. Ortak hedefler mesela. Nedir ortak hedef? Moğolistan’da matematik öğretmek mi? Yoksa Galatasaray’da santrfor olarak Avrupa gol kralı olmak mı? Sohbetlere katılmak mı, yoksa “Cemaat gazetesinde” tuvalet temizlemek ya da yazı yazmak mı? NBA takımı New York Nicks’te ilk beşe çıkmak mı, yoksa Bank Asya’dan ev ya da araba kredisi çekmek mi? Hareketlerin kimlik kartı olmuyor! Milliyetçi Hareket’in var mı?
Bir harekete katılmak nasıl oluyor?
Daha spesifik sorayım: bir hareketin “yasa dışı” olması ve bunun harekete “katılan” bireyler bakımından suç unsuru sayılması nasıl oluyor? Milliyetçi Hareket, iyi bir örnek olabilir burada da. Mesela Milliyetçi Hareket nasıl kriminalize edilebilir? Milliyetçi Hareket’in 1970’lerde silahlı “mensubu” olan yüzlerce ülkücü vardı, adam vuran! Bu, Devlet Bahçeli’yi töhmet altında bırakır mı? Ya da adını vermemin bile tehlikeli olduğunu bildiğim mafya bozuntuları cirit atıyor Türkiye’de bugün. Bunların işledikleri suçlar çerçevesinde MHP “takibata alınabilir” ve mesela MHP Çemişgezek ilçe başkanı tutuklanabilir mi? Ogün Samast adlı teröristin yaptığı korkunç katliamdan dolayı, mahalledeki ülkücülerin takıldığı kıraathaneye polis baskını yapılabilir mi?
Hareketler gevşek kurumsal yapıya sahip olmaları bakımından siyasi partiler gibi üye kayıtları olan resmi kuruluşlar değildir. Oysa siyasi partilerin anayasaya uygun olup olmadığı incelenirken, üyelerinin rastgele sarf ettikleri fikirler değil, sistemli ve düzenli, genellemelere varılacak nitelikte söylemler barem alınır. Grupların söz konusu olduğu her ortamda, bireysellik payı vardır. Yani grup kimliği standartlaştırılamaz. Bir gruba “aidiyet” damgalı, fotoğraflı bir kimlik belgesiyle yapılmıyor. Ogün Samast’ın işlediği cinayet, Milliyetçi Hareket’i bağlamaz. Dahası, Ogün Samast ve Mehmet Ali Ağca örneklerinden hareketle profil yapmak ve bu profilden hareketle de kitlesel olarak Milliyetçi Hareket’e mensup olduğu iddia edilen (dikkat: ispat edilen değil!) kişilerin hukuken komedi iddianamelerle yıllarca yargılanmadan tutuklu olarak hapishanelerde çürütülmeleri, ancak Türkiye gibi keyfi ve hukuksuz rejimlerde mümkündür. Üçüncü hukuksuz rejimler bile (mesela Suudi Arabistan) kendi “devlet düşmanı” olarak damgalanan gazetecilerinin infazı için Türkiye’yi seçiyorsa, durup düşünmekte yarar var!
Cemaat darbeye karıştı mı?
Hangi Cemaat? Mesela darbeye karışan ülkücü bir subay veya hatta er varsa, bu darbeyi MHP’nin mi planladığını gösterir? Cemaat derken içinde gruplanan insanların birbirinden ne kadar farklı oldukları da mı zihin açıcı olmuyor? Örneğin kermes yapan bir anneanne ile, dershaneye giden kızından dolayı içerde olan baba, bankanın önünden çok geçmiş diye alınan vatandaşla, özel bankadan transfer edilen şube müdürü Mehmet Bey gibi kişilerin çektiği zulüm, nasıl izah edilebilir? Şahin Alpay’ın veya Ahmet Altan’ın, Nazlı Ilıcak ya da Mümtaz’er Türköne’nin işledikleri suçlar, Cemaat gazetesinde yazmak ya da daha da kötüsü, Cemaat ile aynı fikirlerde olmaksa eğer, biz neden bahsediyoruz ki? Bu olayları kınamaya gerek yok. Olayı bütün olarak ortaya koymak ve yorum yapmadan yayınlamak, evrensel hukuku bilen birine zaten sağlam bir fotoğraf vermektir Türkiye’deki batık yapı hakkında. O yapı adalettir, o yapı demokrasidir! O yapı esasen yok olan ardır, haysiyet ve öz saygıdır!
Cemaat mağdurlarını savunmak için cemaatten olmaya gerek yok. Ama insan olmaya gerek var! Suçun bireyselliği ilkesine inanmak, demokratlığın temeli değil, insan olmanın gereğidir. Hammurabi’den beri binlerce yıldır insanlık hukukunun temel taşım olan bu ilke, bugün Türkiye’de yok edilmiştir. Hukuk siyasetin köpeği yapılsın diye, Türkiye insanı ahlaktan arındırılmış bir İslam’la ve sivil olmayan bir milliyetçilikle fikren ve ruhen yok ediliyor. Ülkenin yok oluşunun verdiği acıdan daha büyüktür bu. Çünkü yok olduktan sonra, Türkiye’deki siyasal, ekonomik ve sosyal düzeni inşa edecek kimse kalmayacak. Cemaat ne yaptı ya da ne yapmadı konusundan önce, bu ilkeler üzerinde anlaşalım! Sütten çıkmış ak kaşık olup olmadığından çok daha önemli olan husus, bu evrensel bakış açısıdır. Masumiyet karinesinden bahsedenlere “ama” ve “fakat” ile başlayan cümleler kurmak, Türkiye’de İslamofaşist rejimin yelkenine rüzgârdır. Eğer samimiyetle geçmişte yapılan hukuki hataları ve hak ihlallerini telafi etmek isteyen insanlar varsa, önce akut olan yangını söndürmeye çalışmalıdırlar. Hapishanedeki bebeklerle başlamalarını öneririm. Ya da kermesçi anneannelerle!
(NOT: Bank Asya’da şube müdürü olarak görev yapan ve başka özel bankadan transfer edilen Mehmet Bey, fiktif bir örnektir. Boşuna tutuklamak için araştırılmasın diye söylüyorum!)
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 11.10.2018 [TR724]
Gülen Cemaati, kendisini “Hizmet Hareketi” olarak adlandırıyor. Hareket ne demek o halde? Sosyolojik tanımına göre hareket, bir hedef doğrultusunda çalışan organize aktiviteler bütünü olarak tanımlanıyor. Örneğin insan haklarını destekleyen, kadın hakları talep eden, asgari ücretin yükseltilmesini hedefleyen, ya da askerliğin zorunlu olmaması gerektiğini savunan hareketler olabilir. Yine, bir dini ya da bir dinin belli bir yorumunu yaymaya çalışan bir hareket de düşünülebilir. Sosyal hareketler ya da politik hareketler olabildiği gibi, dini veya mezhepsel motivasyonlu hareketler de vardır. Aynı zamanda ideolojik hareketler de mevcuttur. Mesela Milliyetçi Hareket, siyasal bir parti olarak hukuki kişilik kazanmış da olsa, kendisini halen bir hareket olarak anlamlandırıyor. Örneğin MHP üyesi olmayan biri, ideolojik bakımdan ya da kimliğinde oynadığı rol perspektifinden pek ala Milliyetçi Hareket içerisinde yer alan biri olarak görülebilir. Hareketler anomik gruplardır. Anomik grup terimi, gevşek ilişkilerle bir arada bulunan, hatta bazen geçici bir süreliğine bir araya gelen çıkar grupları olarak tanımlanabilir. Aynı zamanda hareketler kurumsallaşmamış – ya da hukuki / tüzel kişilik kazanmamış – gruplar olarak da görülebilir. Uzun süreli çıkarlar, ortak beklentiler ve idealler zemininde bir araya gelmiş insanlardan oluşurlar. Bu özel bağların olması, bu ikinci grup tipini daha sürekli kılar. Yani hareketler, her iki türde grubu da içerir. Kimi kısa süreli, belirli sınırlı hedefler için bir araya gelen insanlardan oluşur, kimi uzun süreli, kalıcı ilişkiler üzerine inşa edilir. Her ikisinin de zemininde çıkarlar olmasına karşın, birincisinde çıkarlar geçici, ikincisinde ise ortak değerlere ve ideallere dayanmaları bakımından kalıcıdır. Tüm bunların kişisel bakımdan tercihlerle ve öz-tanımlamalarla bağlantılı olduğunu söylememe gerek var mı? Yani bir harekete ait olan kişi, hareketteki rolü, işlevi, harekete katkısı veya hareketten beklentisi bakımlarından diğer hareket mensuplarından farklı olabilir. Örgütlü gruplar, üçüncü kategorimiz olsun. Bunlar oldukça geniş bir çerçevede tanımlanabilir. Gönüllülük ilkesi ile bir araya gelen düzenli gruplar olmaları bakımından, hareketlerin kapsamına oldukça belirgin bir şekilde girerler. İnsan hakları grupları, etnik temele dayalı dernekler veya dini vakıflar gibi yapılar, bu çerçevede ele alınır. Görüldüğü üzere, hareketler farklı gruplar olarak tanımlanabilir. Daha doğrusu farklı beklentiler ve hedeflerle, birbirinden farklı süreler için, birbirinden farklı işlev ve görevlerle bir araya gelen insanlardan oluştuklarından, yeknesak değildirler. Örnek olarak, yukarıdakine sadık kalmak için, yine Milliyetçi Hareket’i ele alalım. MHP genel başkanı veya milletvekili ile, bir mahallede ülkücü kahvehanesine takılan 17 yaşındaki delikanlı, stadyumda bozkurt işareti yapan minik kız çocuğu veya Hrant Dink’i katleden alçak kişi, Milliyetçi Hareket’e mensup olarak görüyor kendini. Dahası, toplum bu insanları sınıflandırırken, onlardan Ülkücüler olarak söz ediyor, ya da Milliyetçiler diyor. Daha da ileri gidecek olursak, BBP’ciler, Nizam-ı Âlem Ülkücüleri, Alperenler vs. birçok alt grup, yine kendisini Milliyetçi Hareket’e ait hissedebilir. Hareketlere bağlılık, merkezi örgütlenme yapılarına indirgenmiyor. Çok daha geniş bir tabana yayılıyor.
Gelelim Hizmet Hareketi denen Gülen Cemaati’ne
İçinde birbirinden farklı kurumsal çatılar bulunduran bir hareket olduğundan şüphe yok. Vakıflar, bankalar, özel okullar, farklı hükümetlerin yetki alanlarına giren (yani farklı devletlerin sınırları içinde olan) dernekler, eğitim kurumları, üniversiteler, gazeteler vs. bu harekete tasnif ediliyor. Dahası, içinde bu kurumlarda maaş karşılığı o kurumlardan birinde çalışan biri olabileceği gibi, gönüllülük esasına göre görev alan veya sadece bir konserin organizasyonunda fotoğraf çeken, yemek servisi yapan, güvenlik görevlisi olarak çalışan ve bir sonraki faaliyette yer almayan kimseler de bu hareketle ilintili olarak kabul edilebilir mi? Tanım çok geniş! Mesela Bank Asya’da şube müdürü olarak görev yapan Mehmet Bey, daha önce görev yaptığı Deniz Bank’tan transfer edilen profesyonel bir bankacı olsa da, acaba Gülen Cemaati veya Hizmet Hareketi mensubu olarak mı ele alınmalı? Diyebiliriz ki, gönül bağı vardıysa, ya da sonradan oluştuysa, neden olmasın? İşte tam olarak bundan bahsediyorum ben de zaten, hareketlere aidiyet meselesinden söz ederken! Tam olarak! Nasıl bileceğiz “gönül bağı” var mı yok mu? Ölçülebilir bir şey midir “gönül bağı”? Evet, hareketlere bağ olmalıdır. Ortak hedefler mesela. Nedir ortak hedef? Moğolistan’da matematik öğretmek mi? Yoksa Galatasaray’da santrfor olarak Avrupa gol kralı olmak mı? Sohbetlere katılmak mı, yoksa “Cemaat gazetesinde” tuvalet temizlemek ya da yazı yazmak mı? NBA takımı New York Nicks’te ilk beşe çıkmak mı, yoksa Bank Asya’dan ev ya da araba kredisi çekmek mi? Hareketlerin kimlik kartı olmuyor! Milliyetçi Hareket’in var mı?
Bir harekete katılmak nasıl oluyor?
Daha spesifik sorayım: bir hareketin “yasa dışı” olması ve bunun harekete “katılan” bireyler bakımından suç unsuru sayılması nasıl oluyor? Milliyetçi Hareket, iyi bir örnek olabilir burada da. Mesela Milliyetçi Hareket nasıl kriminalize edilebilir? Milliyetçi Hareket’in 1970’lerde silahlı “mensubu” olan yüzlerce ülkücü vardı, adam vuran! Bu, Devlet Bahçeli’yi töhmet altında bırakır mı? Ya da adını vermemin bile tehlikeli olduğunu bildiğim mafya bozuntuları cirit atıyor Türkiye’de bugün. Bunların işledikleri suçlar çerçevesinde MHP “takibata alınabilir” ve mesela MHP Çemişgezek ilçe başkanı tutuklanabilir mi? Ogün Samast adlı teröristin yaptığı korkunç katliamdan dolayı, mahalledeki ülkücülerin takıldığı kıraathaneye polis baskını yapılabilir mi?
Hareketler gevşek kurumsal yapıya sahip olmaları bakımından siyasi partiler gibi üye kayıtları olan resmi kuruluşlar değildir. Oysa siyasi partilerin anayasaya uygun olup olmadığı incelenirken, üyelerinin rastgele sarf ettikleri fikirler değil, sistemli ve düzenli, genellemelere varılacak nitelikte söylemler barem alınır. Grupların söz konusu olduğu her ortamda, bireysellik payı vardır. Yani grup kimliği standartlaştırılamaz. Bir gruba “aidiyet” damgalı, fotoğraflı bir kimlik belgesiyle yapılmıyor. Ogün Samast’ın işlediği cinayet, Milliyetçi Hareket’i bağlamaz. Dahası, Ogün Samast ve Mehmet Ali Ağca örneklerinden hareketle profil yapmak ve bu profilden hareketle de kitlesel olarak Milliyetçi Hareket’e mensup olduğu iddia edilen (dikkat: ispat edilen değil!) kişilerin hukuken komedi iddianamelerle yıllarca yargılanmadan tutuklu olarak hapishanelerde çürütülmeleri, ancak Türkiye gibi keyfi ve hukuksuz rejimlerde mümkündür. Üçüncü hukuksuz rejimler bile (mesela Suudi Arabistan) kendi “devlet düşmanı” olarak damgalanan gazetecilerinin infazı için Türkiye’yi seçiyorsa, durup düşünmekte yarar var!
Cemaat darbeye karıştı mı?
Hangi Cemaat? Mesela darbeye karışan ülkücü bir subay veya hatta er varsa, bu darbeyi MHP’nin mi planladığını gösterir? Cemaat derken içinde gruplanan insanların birbirinden ne kadar farklı oldukları da mı zihin açıcı olmuyor? Örneğin kermes yapan bir anneanne ile, dershaneye giden kızından dolayı içerde olan baba, bankanın önünden çok geçmiş diye alınan vatandaşla, özel bankadan transfer edilen şube müdürü Mehmet Bey gibi kişilerin çektiği zulüm, nasıl izah edilebilir? Şahin Alpay’ın veya Ahmet Altan’ın, Nazlı Ilıcak ya da Mümtaz’er Türköne’nin işledikleri suçlar, Cemaat gazetesinde yazmak ya da daha da kötüsü, Cemaat ile aynı fikirlerde olmaksa eğer, biz neden bahsediyoruz ki? Bu olayları kınamaya gerek yok. Olayı bütün olarak ortaya koymak ve yorum yapmadan yayınlamak, evrensel hukuku bilen birine zaten sağlam bir fotoğraf vermektir Türkiye’deki batık yapı hakkında. O yapı adalettir, o yapı demokrasidir! O yapı esasen yok olan ardır, haysiyet ve öz saygıdır!
Cemaat mağdurlarını savunmak için cemaatten olmaya gerek yok. Ama insan olmaya gerek var! Suçun bireyselliği ilkesine inanmak, demokratlığın temeli değil, insan olmanın gereğidir. Hammurabi’den beri binlerce yıldır insanlık hukukunun temel taşım olan bu ilke, bugün Türkiye’de yok edilmiştir. Hukuk siyasetin köpeği yapılsın diye, Türkiye insanı ahlaktan arındırılmış bir İslam’la ve sivil olmayan bir milliyetçilikle fikren ve ruhen yok ediliyor. Ülkenin yok oluşunun verdiği acıdan daha büyüktür bu. Çünkü yok olduktan sonra, Türkiye’deki siyasal, ekonomik ve sosyal düzeni inşa edecek kimse kalmayacak. Cemaat ne yaptı ya da ne yapmadı konusundan önce, bu ilkeler üzerinde anlaşalım! Sütten çıkmış ak kaşık olup olmadığından çok daha önemli olan husus, bu evrensel bakış açısıdır. Masumiyet karinesinden bahsedenlere “ama” ve “fakat” ile başlayan cümleler kurmak, Türkiye’de İslamofaşist rejimin yelkenine rüzgârdır. Eğer samimiyetle geçmişte yapılan hukuki hataları ve hak ihlallerini telafi etmek isteyen insanlar varsa, önce akut olan yangını söndürmeye çalışmalıdırlar. Hapishanedeki bebeklerle başlamalarını öneririm. Ya da kermesçi anneannelerle!
(NOT: Bank Asya’da şube müdürü olarak görev yapan ve başka özel bankadan transfer edilen Mehmet Bey, fiktif bir örnektir. Boşuna tutuklamak için araştırılmasın diye söylüyorum!)
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 11.10.2018 [TR724]
Liverpool ‘asla yalnız yürümüyor’ [Hasan Cücük]
Liverpool’un stadı Anfield Road’ı farklı kılan özellikleri var. Ne dünyanın en büyük stadı ne de en moderni. Ama Anfield Road, dünyanın en büyük korosu. Her maç öncesi tribünlerde değişmeyen ritüel vardır. Herkes susar, Anfield Road tribünleri konuşur. Binlerce kişi hep bir ağızdan ‘Asla yalnız yürümeyeceksin’ der.
Bir şarkı ve kulüp denince akıllara hep Liverpool ve ‘Asla yalnız yürümeyeceksin’ gelir. Tribün şovları takıma destek için önemlidir. Ama inanın hiçbir şov Anfiel Road tribünlerinde tek bir ağızdan çıkan ‘Asla yalnız yürümeyeceksin’ parçası kadar takım üzerinde etkili olmaz.
‘Asla yalnız yürümeyeceksin’ şarkısı hikayesi 1945 yılına kadar uzanıyor. Efsanevi şarkı sözü yazarları Richard Rodgers ve Oscar Hammerstein’in Carousel müzikali için yazdığı parça müzikal boyunca iki kez söyleniyordu. Hayatı boyunca bir çok hata yapan bir babanın tekrar dünyaya gelerek yanlışlarını telafi etmesini anlatan Carousel mizikali, babanın kızının mezuniyet törenine katıldıktan sonra tekrar dünyadan ayrılmasıyla ‘asla yalnız yürümeyeceksin’ parçasıyla bitiyordu. Bu şarkı o yıllardan sonra mezuniyet programlarının hit parçası oluyordu.
Liman şehri Liverpool, ABD ile yakın kültürel ilişkisi olan bir yerdi. Genç şarkıcı Gerry Marsden sinemada seyrettiği Carousel müzikalinden çok ‘asla yalnız yürümeyeceksin’ şarkısından etkilenmişti. ‘Gerry ve The Pacemakers’ grubunun solisti olan Gerry Marsden, Liverpool’un efsanevi grubu The Beatles’le rekabet etmek için bu şarkıyı içeren bir çalışma yapmaya grubu ikna etti. Ekim 1963’de single olarak piyasaya çıkan ‘asla yalnız yürümeyeceksin’ kısa zamanda The Beatles’in tahtını yıkarak zirveye çıktı.
1963 yılında efsane menajer Bill Shankly yönetimindeki Liverpool artık İngiliz futbolunda zirveye tırmanmaya başlamıştı. 8 yıl aradan sonra tekrar 1. Lige (Şimdinin Premier Ligi) çıkan Liverpool’un seyirci kitlesini liman işçileri oluşturuyordu. Uzun süren mücadele sonucu cumartesi öğleden sonra izin yapma hakkını elde eden liman işçileri, dünyanın en meşhur ayakta maç seyredilen 28 bin kişilik tribünü tıklım tıklım doldurma şansını buluyorlardı. Her maçtan önce stad hopörlerinden günün hit parçaları çalınıyor, seyircinin maçın atmosferine girmesi sağlanıyordu. Sıra ‘asla yalnız yürümeyeceksin’ parçasına gelince stadyumda bulunan herkes bu şarkıya eşlik edince bu kez hapörlerler susuyor, dünyanın en büyük korosu şarkıyı söylüyordu.
Şarkı hit listelerinden çoktan uzak kalıyordu ama Liverpool tribünlerinde söylenmeye devam ediyordu. Liverpool 1963-64 sezonunda 17 sezon sonra İngiltere liginde şampiyon olunca ‘Asla yalnız yürümeyeceksin’ bir şarkıdan çok öte bir anlam taşıyarak günümüze kadar uzanıyordu. Artık Liverpoollu oyuncuları sahada yalnız bırakmayan bir taraftar kitlesi ve ‘asla yalnız yürümeyeceksin’ parçası var. Hem de yıllar süren şampiyonluk hasretine rağmen.
You’ll Never Walk Alone
When you walk through a storm
Hold your head up high
And don’t be afraid of the dark
At the end of the storm
Is a golden sky
And the sweet silver song of a lark
Walk on through the wind
Walk on through the rain
Tho’ your dreams be tossed and blown
Walk on, walk on
With hope in your heart
And you’ll never walk alone
You’ll never, ever walk alone
Asla yalnız yürümeyeceksin
Fırtınada yürürken başını hep dik tut,
Ve karanlıktan sakın korkma.
Çünkü sonunda altın rengi bir gökyüzü
Ve mutluluğun gümüşten şarkısını bulacaksın.
Hayallerin sarsılsa da, alt üst olsa da,
Rüzgarda, yürümeye devam et
Yağmurda, yürümeye devam et.
Kalbinde umutla, yürümeye devam et
Ve bil ki, hiçbir zaman yalnız yürümeyeceksin
Asla ama asla yalnız yürümeyeceksin
[Hasan Cücük] 11.10.2018 [Tr724]
Bir şarkı ve kulüp denince akıllara hep Liverpool ve ‘Asla yalnız yürümeyeceksin’ gelir. Tribün şovları takıma destek için önemlidir. Ama inanın hiçbir şov Anfiel Road tribünlerinde tek bir ağızdan çıkan ‘Asla yalnız yürümeyeceksin’ parçası kadar takım üzerinde etkili olmaz.
‘Asla yalnız yürümeyeceksin’ şarkısı hikayesi 1945 yılına kadar uzanıyor. Efsanevi şarkı sözü yazarları Richard Rodgers ve Oscar Hammerstein’in Carousel müzikali için yazdığı parça müzikal boyunca iki kez söyleniyordu. Hayatı boyunca bir çok hata yapan bir babanın tekrar dünyaya gelerek yanlışlarını telafi etmesini anlatan Carousel mizikali, babanın kızının mezuniyet törenine katıldıktan sonra tekrar dünyadan ayrılmasıyla ‘asla yalnız yürümeyeceksin’ parçasıyla bitiyordu. Bu şarkı o yıllardan sonra mezuniyet programlarının hit parçası oluyordu.
Liman şehri Liverpool, ABD ile yakın kültürel ilişkisi olan bir yerdi. Genç şarkıcı Gerry Marsden sinemada seyrettiği Carousel müzikalinden çok ‘asla yalnız yürümeyeceksin’ şarkısından etkilenmişti. ‘Gerry ve The Pacemakers’ grubunun solisti olan Gerry Marsden, Liverpool’un efsanevi grubu The Beatles’le rekabet etmek için bu şarkıyı içeren bir çalışma yapmaya grubu ikna etti. Ekim 1963’de single olarak piyasaya çıkan ‘asla yalnız yürümeyeceksin’ kısa zamanda The Beatles’in tahtını yıkarak zirveye çıktı.
1963 yılında efsane menajer Bill Shankly yönetimindeki Liverpool artık İngiliz futbolunda zirveye tırmanmaya başlamıştı. 8 yıl aradan sonra tekrar 1. Lige (Şimdinin Premier Ligi) çıkan Liverpool’un seyirci kitlesini liman işçileri oluşturuyordu. Uzun süren mücadele sonucu cumartesi öğleden sonra izin yapma hakkını elde eden liman işçileri, dünyanın en meşhur ayakta maç seyredilen 28 bin kişilik tribünü tıklım tıklım doldurma şansını buluyorlardı. Her maçtan önce stad hopörlerinden günün hit parçaları çalınıyor, seyircinin maçın atmosferine girmesi sağlanıyordu. Sıra ‘asla yalnız yürümeyeceksin’ parçasına gelince stadyumda bulunan herkes bu şarkıya eşlik edince bu kez hapörlerler susuyor, dünyanın en büyük korosu şarkıyı söylüyordu.
Şarkı hit listelerinden çoktan uzak kalıyordu ama Liverpool tribünlerinde söylenmeye devam ediyordu. Liverpool 1963-64 sezonunda 17 sezon sonra İngiltere liginde şampiyon olunca ‘Asla yalnız yürümeyeceksin’ bir şarkıdan çok öte bir anlam taşıyarak günümüze kadar uzanıyordu. Artık Liverpoollu oyuncuları sahada yalnız bırakmayan bir taraftar kitlesi ve ‘asla yalnız yürümeyeceksin’ parçası var. Hem de yıllar süren şampiyonluk hasretine rağmen.
You’ll Never Walk Alone
When you walk through a storm
Hold your head up high
And don’t be afraid of the dark
At the end of the storm
Is a golden sky
And the sweet silver song of a lark
Walk on through the wind
Walk on through the rain
Tho’ your dreams be tossed and blown
Walk on, walk on
With hope in your heart
And you’ll never walk alone
You’ll never, ever walk alone
Asla yalnız yürümeyeceksin
Fırtınada yürürken başını hep dik tut,
Ve karanlıktan sakın korkma.
Çünkü sonunda altın rengi bir gökyüzü
Ve mutluluğun gümüşten şarkısını bulacaksın.
Hayallerin sarsılsa da, alt üst olsa da,
Rüzgarda, yürümeye devam et
Yağmurda, yürümeye devam et.
Kalbinde umutla, yürümeye devam et
Ve bil ki, hiçbir zaman yalnız yürümeyeceksin
Asla ama asla yalnız yürümeyeceksin
[Hasan Cücük] 11.10.2018 [Tr724]
Casuslar savaşı yeniden mi başlıyor? [Erhan Başyurt]
Türkiye’den muhalif gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın, Suudi Arabistan istihbaratı tarafından İstanbul Başkonsolosluk’undan ‘kaçırıldığı’ veya ‘öldürüldüğü’, ‘15 parçaya bölünüp valizlerle çıkarıldığı’ gibi korkunç iddialar var.
Henüz Kaşıkçı’nın nerede olduğu veya akıbeti aydınlatılabilmiş değil.
***
İngiltere ve Rusya arasında da Mart 2018’den bu yana yaşanan ve giderek daha çetrefilli bir hale gelen ‘‘casus ve suikast krizi’’ yaşanıyor.
tr724.com sitesinde 15 Mart 2018 tarihli ‘Bir casus, bir suikast ve büyük kriz’ başlığıyla köşemde bu konunun detaylarını ele almaya çalışmıştım.
Rusya ve Batılı istihbarat örgütleri arasında çift taraflı çalıştığı tespit edildiği için 2004’te tutuklanan ve 2010’da İngiltere’ye 10 Rus casus karşılığı iade edilen Sergei Skripal’a özel geliştirilmiş Novichock adlı ‘kimyasal silah’ ile suikast gerçekleştirildi.
Eski Rus askeri istihbaratı (GRU) mensubu Skripal ve kızı koma halinde Salisbury’de bir parkın bankında bulundu. 40 kadar İngiliz vatandaşı da bu saldırıdan etkilendi.
İngiltere saldırının Rus istihbaratı tarafından gerçekleştirildiğini açıklayıp, diplomatik yaptırımlar başlattı. ABD ve AB’nin de aralarında bulunduğu 20 kadar ülke diplomatik boykota katıldı.
Rusya, iddiaların bir dayanağı olmadığını, İngiltere’nin kendilerine ‘’iftira ve karalama kampanyası başlattığını’’ ileri sürdü.
***
Suikastın kimler tarafından yapıldığı ve Novichock isimli Sarin Gazı’ndan 70 kat güçlü zehirin nasıl ülkeye sokulduğu ve saldırının nasıl gerçekleştiği muammaydı.
Skripal, kızı ve kimyasal silahtan etkilenen diğer İngiliz vatandaşları tedavi edildi.
Ancak suikast girişiminden 4 ay sonra, 7 Temmuz’da, Dawn Sturgess isimli 44 yaşında bir İngiliz kadın Salisbury’de Novichock’tan ölünce, ‘pandoranın kutusu’ yeniden açıldı.
Sturgess, erkek arkadaşının bir yardım kuruluşunun kutusunda bulduğu ve kendisine hediye ettiği Nina Ricci isimli parfümü kullanmış ve ölmüştü.
250 dedektif, 11 bin saatlik güvenlik kamerası (CCTV) görüntülerini inceledi. Nina Ricci parfüm paketinin bulunduğu güzergah ve Skripal’in evine yakın bölgede suikast günü iki Rus vatandaşı tespit edildi.
Lonra’ya suikasttan önce, Alexander Petrov ve Ruslan Boshirov adına kayıtlı iki pasaport ile geldikleri, olay günü Salisbury’ye geldikleri ve suikast sonrası da döndükleri ortaya çıkarıldı.
İngiltere, saldırının bu iki Rus tarafından gerçekleştirildiğini ve GRU yani Rus askeri istihbaratı mensubu olduklarını ileri sürdü.
***
Rusya, büyük bir hızla bu iddiayı yalanladı. Petrov ve Boshirov isimli iki ismi, Rus televizyonuna çıkarttı. İkili, olay günü Salisbury’deki katedrali ziyaret etmek gittiklerini, hava yağmurlu olduğu için de geri döndüklerini iddia etti.
Ancak CCTV görüntüleri iki şahsı yalanlıyordu. Salisbury’de, katedral ile ters yöndeki Skripal’in evine doğru yürüdükleri, katedral yönüne ise hiç girmedikleri belirlendi.
Ancak yeterli değildi. Ölümcül bilgiler, Putin muhalifi İngilizce yayın yapan, Bellingcat ve Insider isimli iki araştırmacı gazeteci sitesi tarafından ortaya çıkarıldı.
Önce pasaportların sahte olduğunu, serilerinin uymadığını ve üzerlerinde Rusça ‘güvenlik incelemesi’ yapılmaması için not bulunduğunu fotoğraflarıyla ispat ettiler.
’’Alexander Petrov’’ sahte pasaportunu kullanan kişinin gerçek adının Anatoliy Chepiga olduğunu ve Rus askeri istihbaratında albay rütbesi ile görev yaptığını, Kırım’ın Rusya’ya katılmasından gösterdiği başarı nedeniyle 2014’te Putin tarafından ‘Rusya Kahramanı’ olarak en yüksek ödüllendirildiğini belirlediler. Putin’in ödül verirken fotoğraflarını yayınladılar.
‘’Ruslan Boshirov’’ sahte pasaportunu kullanan kişinin gerçek kimliğinin de Alexander Mishkin olduğunu ve Rus askeri istihbaratı GRU’da subay olarak görev yaptığını yine belgeler ve fotoğraflarla bu hafta başı yayınladılar. Mishkin de, 2014’te Kırım’da görev yapmış ve Putin tarafından ‘Rusya Kahramanı’ ödülü ile taltif edilmiş.
***
Uzmanlar, Chepiga’nın suikastı organize ettiğini, Mishkin’in de aşırı derecede etkili olan Novichock kimyasal maddesini Skripal’in evinin kapısı ve kapı koluna, özel dizayn edilmiş parfüm şişesinden yeter miktarla ve zarar görmeden sıktığını tahmin ediyorlar.
Rusya, ‘’İngiliz hükümetinin elindeki resmi belgeleri kendileri ile paylaşması halinde inceleme yapabileceklerini’’ açıkladı.
İki Rus askeri istihbaratı mensubunun, Putin’in onayıyla 2010’da değiş tokuş edilen eski Rus istihbaratı üyesine 8 yıl sonra suikast düzenlemesi, ‘çift taraflı çalışan tüm ajanlara’ bir mesaj olduğu ve ihaneti affetmeyecekleri mesajı olduğu görüşündeler.
Rus askeri istihbaratının başındaki generalin de, Skripal Afganistan’da Rusya adına savaştığı dönemdeki komutanı olması, bu ihtimali güçlendiriyor.
***
Sonuçta, dünya hukuk tanımayan yönetimler eliyle, yeniden Soğuk Savaş döneminin casus savaşlarına sahne oluyor.
Türkiye, Skripal suikastı nedeniyle İngiltere’nin diplomatik boykotuna katılmamıştı.
Kaşıkçı olayı nedeniyle, İngiltere detayların netleşmesini bekliyor.
Kaşıkçı, Suudi istihbaratında uzun dönem etkin görev yapan Prens Faysal el Türki’nin, Londra ve Washington büyükelçilikleri döneminde yanında görev yapmıştı.
İngiltere ve İngiliz basını yakından bildikleri Kaşıkçı olayını bu nedenle yakından takip ediyor…
[Erhan Başyurt] 11.10.2018 [TR724]
Henüz Kaşıkçı’nın nerede olduğu veya akıbeti aydınlatılabilmiş değil.
***
İngiltere ve Rusya arasında da Mart 2018’den bu yana yaşanan ve giderek daha çetrefilli bir hale gelen ‘‘casus ve suikast krizi’’ yaşanıyor.
tr724.com sitesinde 15 Mart 2018 tarihli ‘Bir casus, bir suikast ve büyük kriz’ başlığıyla köşemde bu konunun detaylarını ele almaya çalışmıştım.
Rusya ve Batılı istihbarat örgütleri arasında çift taraflı çalıştığı tespit edildiği için 2004’te tutuklanan ve 2010’da İngiltere’ye 10 Rus casus karşılığı iade edilen Sergei Skripal’a özel geliştirilmiş Novichock adlı ‘kimyasal silah’ ile suikast gerçekleştirildi.
Eski Rus askeri istihbaratı (GRU) mensubu Skripal ve kızı koma halinde Salisbury’de bir parkın bankında bulundu. 40 kadar İngiliz vatandaşı da bu saldırıdan etkilendi.
İngiltere saldırının Rus istihbaratı tarafından gerçekleştirildiğini açıklayıp, diplomatik yaptırımlar başlattı. ABD ve AB’nin de aralarında bulunduğu 20 kadar ülke diplomatik boykota katıldı.
Rusya, iddiaların bir dayanağı olmadığını, İngiltere’nin kendilerine ‘’iftira ve karalama kampanyası başlattığını’’ ileri sürdü.
***
Suikastın kimler tarafından yapıldığı ve Novichock isimli Sarin Gazı’ndan 70 kat güçlü zehirin nasıl ülkeye sokulduğu ve saldırının nasıl gerçekleştiği muammaydı.
Skripal, kızı ve kimyasal silahtan etkilenen diğer İngiliz vatandaşları tedavi edildi.
Ancak suikast girişiminden 4 ay sonra, 7 Temmuz’da, Dawn Sturgess isimli 44 yaşında bir İngiliz kadın Salisbury’de Novichock’tan ölünce, ‘pandoranın kutusu’ yeniden açıldı.
Sturgess, erkek arkadaşının bir yardım kuruluşunun kutusunda bulduğu ve kendisine hediye ettiği Nina Ricci isimli parfümü kullanmış ve ölmüştü.
250 dedektif, 11 bin saatlik güvenlik kamerası (CCTV) görüntülerini inceledi. Nina Ricci parfüm paketinin bulunduğu güzergah ve Skripal’in evine yakın bölgede suikast günü iki Rus vatandaşı tespit edildi.
Lonra’ya suikasttan önce, Alexander Petrov ve Ruslan Boshirov adına kayıtlı iki pasaport ile geldikleri, olay günü Salisbury’ye geldikleri ve suikast sonrası da döndükleri ortaya çıkarıldı.
İngiltere, saldırının bu iki Rus tarafından gerçekleştirildiğini ve GRU yani Rus askeri istihbaratı mensubu olduklarını ileri sürdü.
***
Rusya, büyük bir hızla bu iddiayı yalanladı. Petrov ve Boshirov isimli iki ismi, Rus televizyonuna çıkarttı. İkili, olay günü Salisbury’deki katedrali ziyaret etmek gittiklerini, hava yağmurlu olduğu için de geri döndüklerini iddia etti.
Ancak CCTV görüntüleri iki şahsı yalanlıyordu. Salisbury’de, katedral ile ters yöndeki Skripal’in evine doğru yürüdükleri, katedral yönüne ise hiç girmedikleri belirlendi.
Ancak yeterli değildi. Ölümcül bilgiler, Putin muhalifi İngilizce yayın yapan, Bellingcat ve Insider isimli iki araştırmacı gazeteci sitesi tarafından ortaya çıkarıldı.
Önce pasaportların sahte olduğunu, serilerinin uymadığını ve üzerlerinde Rusça ‘güvenlik incelemesi’ yapılmaması için not bulunduğunu fotoğraflarıyla ispat ettiler.
’’Alexander Petrov’’ sahte pasaportunu kullanan kişinin gerçek adının Anatoliy Chepiga olduğunu ve Rus askeri istihbaratında albay rütbesi ile görev yaptığını, Kırım’ın Rusya’ya katılmasından gösterdiği başarı nedeniyle 2014’te Putin tarafından ‘Rusya Kahramanı’ olarak en yüksek ödüllendirildiğini belirlediler. Putin’in ödül verirken fotoğraflarını yayınladılar.
‘’Ruslan Boshirov’’ sahte pasaportunu kullanan kişinin gerçek kimliğinin de Alexander Mishkin olduğunu ve Rus askeri istihbaratı GRU’da subay olarak görev yaptığını yine belgeler ve fotoğraflarla bu hafta başı yayınladılar. Mishkin de, 2014’te Kırım’da görev yapmış ve Putin tarafından ‘Rusya Kahramanı’ ödülü ile taltif edilmiş.
***
Uzmanlar, Chepiga’nın suikastı organize ettiğini, Mishkin’in de aşırı derecede etkili olan Novichock kimyasal maddesini Skripal’in evinin kapısı ve kapı koluna, özel dizayn edilmiş parfüm şişesinden yeter miktarla ve zarar görmeden sıktığını tahmin ediyorlar.
Rusya, ‘’İngiliz hükümetinin elindeki resmi belgeleri kendileri ile paylaşması halinde inceleme yapabileceklerini’’ açıkladı.
İki Rus askeri istihbaratı mensubunun, Putin’in onayıyla 2010’da değiş tokuş edilen eski Rus istihbaratı üyesine 8 yıl sonra suikast düzenlemesi, ‘çift taraflı çalışan tüm ajanlara’ bir mesaj olduğu ve ihaneti affetmeyecekleri mesajı olduğu görüşündeler.
Rus askeri istihbaratının başındaki generalin de, Skripal Afganistan’da Rusya adına savaştığı dönemdeki komutanı olması, bu ihtimali güçlendiriyor.
***
Sonuçta, dünya hukuk tanımayan yönetimler eliyle, yeniden Soğuk Savaş döneminin casus savaşlarına sahne oluyor.
Türkiye, Skripal suikastı nedeniyle İngiltere’nin diplomatik boykotuna katılmamıştı.
Kaşıkçı olayı nedeniyle, İngiltere detayların netleşmesini bekliyor.
Kaşıkçı, Suudi istihbaratında uzun dönem etkin görev yapan Prens Faysal el Türki’nin, Londra ve Washington büyükelçilikleri döneminde yanında görev yapmıştı.
İngiltere ve İngiliz basını yakından bildikleri Kaşıkçı olayını bu nedenle yakından takip ediyor…
[Erhan Başyurt] 11.10.2018 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)