25 günlük bebeğiyle gözaltına alınan anne yine emniyette

Üç yıl önce 25 günlük oğlu ile gözaltına alınan Nursel Özlem Eröz yine gözaltına alındı. Yüksek tansiyon hastası olan Eröz’ün karaciğerinde kansere dönüşebilen hücreler bulunuyor.
BOLD ÖZEL – Nursel Özlem Eröz ve oğlu Ahmet Yusuf’un yaşadıkları 3 yıldır bitmedi. Kırklareli’nde kapatılan özel bir yurtta çalışan 33 yaşındaki Nursel Özlem Eröz, anne olabilmek için 10 yıl bekledi ve oğlu Ahmet Yusuf’u tüp bebek tedavisiyle 17 Ekim 2016’da dünyaya getirdi.

POLİS KAPISINA GELDİĞİNDE LOHUSAYDI

Ancak bu süreç de sıkıntılıydı. Hamilelik dönemi zor geçen Eröz, gebelik zehirlenmesi yaşadığı için oğlunu 7 aylık dünyaya getirdi. 2 kilo ile doğan Ahmet Yusuf kuvöze, anne yoğun bakıma alındı. Yoğun bakımdan çıktıktan sonran evlerine gittiler. Birkaç gün sonra ise kapıya polis geldi. Özlem Eröz ve 25 günlük bebeğini gözaltına alıp 8 saat süren bir yolculukla Kütahya’dan Kırklareli’ne götürdü.

Bebeğiyle 4 gün nezarette kalan Özlem Eröz, hem karaciğerindeki hastalıktan dolayı hem de oğlu küçük olduğu için o dönemde serbest bırakıldı. Örgüt üyesi olduğu iddiasıyla 7 yıl 10 ay hapis cezasına çarptırılan Eröz’ün dosyası Yargıtay’da bulunuyor.

EŞİ CİHAN MEDYA ÇALIŞANIYDI

Aradan 3 yıl geçti. Ahmet Yusuf dün hem annesiz hem de babasız kaldı. Annesiyle birlikte babası Önder Eröz de gözaltına alındı. KHK ile kapatılan Cihan Medya’da çalışan Önder Eröz 18 Eylül’de babasını kaybetmişti. Yeniden yapılanma sebebiyle alınan ve Kütahya Emniyet Müdürlüğü’nde tutulan Eröz çiftinin hakkındaki iddialar henüz bilinmiyor.

“EMNİYET’TEN ARADILAR, TANSİYONU ÇIKMIŞ, İLAÇLARINI GÖTÜRDÜK”

Bold Medya’ya konuşan Özlem Eröz’ün annesi “Kızımın karaciğerinde kansere dönüşebilen adenomları var, kansere dönüşebilen hücreler oluyor. 10 yıldır takip ediliyor zaten. Yılda bir MR çekiliyor. En son götürdüğümüz doktor ‘nakile doğru gidiyorsun, Malatya’daki Turgut Özal Hastanesi’ne git, nakil için sıraya gir’ demişti.” dedi.

Kızının yüksek tansiyon hastası olduğunu belirten anne, “Gözaltında tansiyonu yükselmiş, aradılar bugün emniyetten, ilaçlarını götürdük. Ayrıca böbreğinde protein kaçağı var. Mahkemeye raporlarını sunacağız. Tutuksuz yargılanmasını istiyoruz. Hem sağlığından endişeliyiz hem çocuğun annesinden ayrı kalmasından dolayı üzgünüz.” ifadelerini kullandı.

10.10.2020 [Bold Medya]

‘Sermayenin el değiştirme’ hikâyesi: Kimlerin malvarlıklarına el konuldu?

Türkiye tarihi, aynı zamanda bir ‘mal varlıklarına’ el koyarak ‘sermayenin el değiştirmesi’ tarihidir. Peki, Türkiye’de bugüne kadar kimlerin malvarlıklarına el konuldu? Hangi gazetecilerin mallarına el konuldu?

YAVUZ GENÇ 11 Ekim 2020 GÜNDEM

İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi, Can Dündar’ın malvarlığına ve banka hesaplarına el koyma kararı verdi.

Son olarak MİT tırları davasından yargılanan gazeteci Can Dündar ile SBK Holding Yönetim Kurulu Başkanı Sezgin Baran Korkmaz’a ait şirketlerin malvarlığına el konmasıyla gündeme geldi. Türkiye’nin, yabancısı olmadığı, dönem dönem gündeme gelen, azınlıklara, genellikle de hükümetlerin ‘karşıtlarına’ karşı uygulanan acımasız ve bir o kadar da ‘iştah kabartan’ bir yöntem, kişilerin malvarlıklarına el konulması. İştah kabartıyor, çünkü bu yolla sermaye el değiştiriyor, yeni paralı sınıflar ortaya çıkıyor, imtiyazlı birtakım kişiler çok uzun yıllar ve emekle ancak ulaşılabilecek noktalara kısa yoldan ulaşma imkânı buluyor.

ERMENİLERİN GERİDE KALAN MALLARI…

Mal varlıklarına el konulması meselesi Cumhuriyet’ten de eski, önemli ve ‘çok su götürür’ mahiyette bir konu. 1915’te Anadolu’dan sürülerek Suriye çöllerinde katledilip yok olan 1,5 milyonun üzerinde Ermeni’nin ‘geride kalan’ malları, bugün de Türkiye için tabu konulardan biridir. ‘Soykırım oldu mu olmadı mı?’ tartışmasının tam göbeğinde de bu geride kalan malların hikayesi yatıyor bir anlamda. ‘Soykırımı’ kabul edecek bir devlet, milyonlarca Ermeni’ye ait malların da hesabını vermek zorunda kalacak…

RUM’UN, ERMENİ’NİN, YAHUDİ’NİN GÖNDERİLMESİYLE BİRDEN ZENGİNLEŞEN ANADOLU AHALİSİ

Benzer şekilde mübadele, pogrom ya da çeşitli sebeplerle Anadolu’dan göçertilen 1 milyonun üzerindeki Rum’un da ‘geride kalan’ malları ‘gizemini’ koruyor. Ermeni, Rum ve Yahudi’lerin gönderilmesiyle ‘elde edilen’ malların Müslüman ve Türk vatandaşlara verilmesine ilişkin tarihi kayıtlarımız zengin içeriklerle doludur. Asla açıklanmayan ATASE arşivleri başta olmak üzere, gayrimüslimlerin göçertilmesiyle Anadolu’dan birden bire zenginleşen, konaklara, evlere, hanlara, hatta tapulu kiliselere sahip olan on binlerce ‘yeni zengin’in zenginlik kaynağı birkaç nesil sonrasına uzanamıyor, nedense. Bu konuda bugün Türkiye’nin önde gelen ailelerinden bazılarının zenginlik kaynağı, zaman zaman cılız bir şekilde gündeme gelebiliyor.

Bu haberler de ilginizi çekebilir:
d
‘MİT tırları’ davası: Can Dündar’ın mal varlığına el konuldu
d
ABD istedi, Erdoğan’a yakın SBK Holding’in mal varlıklarına el konuldu
d
54 gazetecinin mal varlığına el kondu
 

HANEDANIN MALLARI…

Osmanlı devletinin yıkılarak, yerine Anadolu’da yeni bir Cumhuriyet’in kurulmasıyla, yüzyıllardır bu toprakları yöneten hanedanının malvarlıkları da gündeme geldi. Hanedan üyelerinin ülkeden çıkarılmasıyla, hem kendi şahsi malları, hem de eşleri, çocukları, şehzadelerin, torunların üzerindeki mallarla ilgili süren tartışma ve davalar bugün de sürüyor. Süren davalarda mallarının bir bölümüne kavuşan hanedan üyeleri de bulunuyor. Medyada sık sık hanedanın eski üyelerinden kimilerinin miras davaları gündeme geliyor. 1949 yılında ‘padişah malları millete intikal etmiştir’ diye bir karar çıkarıldı. Böylece hükümdarlık üzerinden gelen mallarda hak iddia etme imkânı ortadan kaldırıldı. Hak iddia edebilen, şahsi mallar üzerinden etti.
 
MENDERES’İN AİLESİ AVUKAT TUTACAK PARA BULAMAMIŞTI

27 Mayıs 1960’taki askeri darbe sonrasında Demokrat Parti yöneticilerine de benzer bir uygulama yapıldı. Özellikle Menderes ailesinin el konulan malları nedeniyle ‘avukat tutmakta zorlandıkları’ Aydın Menderes tarafından dile getirildi. Paraları olmadığı için Yassıada’da yargılanan mensuplarına avukat tutamayan Demokrat Partililer, 1964’te çıkarılan bir afla bu malların bir kısmına ancak kavuşabildi. Bu davadaki malların durumu son olarak geçtiğimiz Haziran ayında TBMM’de Yassıada yargılamalarını geçersiz kılan yasanın geçmesiyle bir kez daha gündeme geldi. Menderes, Polatkan ve Zorlu’nun itibarlarını iade etmeyi amaçlayan yasada Yüksek Soruşturma Kurulu ile Yüksek Adalet Divanı tarafından haklarında soruşturma ve kovuşturma yürütülenlerin uğradıkları manevi zararların, hazine tarafından karşılanması kararlaştırıldı. Bu kişilerin mal varlığı değerlerinin müsadere edilmesinden kaynaklanan maddi zararların da giderileceği kaydedildi.

Zararlarının karşılanması istemiyle yapılacak başvuruları için Cumhurbaşkanı tarafından bir komisyon kurulacak. Maddi zararların karşılanması talepleri karara bağlanırken uğranıldığı kesin olan ancak aradan geçen zaman sebebiyle tutar yönünden tespiti teknik olarak mümkün olmayan zararlar açısından hakkaniyete uygun bir miktarın ödenmesine karar verilecek. Menderes’in el konulan meşhur Çakırbeyli Çiftliği, o dönemde Meclis kürsüsünde sıkça gündeme gelmişti.

15 TEMMUZ: YÜZLERCE ŞİRKET, BİNLERCE KİŞİNİN MAL VARLIKLARINA EL KONULDU

15 Temmuz 2016’daki darbe girişiminin ardından Fethullah Gülen cemaatine mensup kişilere ait 885 şirkete el konularak Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’na devredildi. Bu şirketlerin aktif büyüklüğünün 60 milyar TL civarında olduğu söyleniyor. Önceleri kayyumlar aracılığıyla yönetilen şirketler daha sonra, Eylül 2016’da yayımlanan Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile TMSF’ye devredildi. Darbe girişiminin ardından yargılanan veya yurtdışına çıkan binlerce kişiye ait mal varlıklarına da el konuldu.


54 GAZETECİ VE YAZARIN MALVARLIĞINA EL KONDU

Gazeteci Can Dündar’ın malvarlığına el konulması, bir gazetecinin mallarına el konulmasının ilk örneği değildi. Daha önce onlarca gazetecinin mallarına el konulmuştu. 22 Aralık 2016 tarihinde medyaya yansıyan haberlere göre İstanbul 11. Sulh Ceza Hakimliği, Gülen cemaatine yönelik soruşturma kapsamında yargılanan 54 gazeteci, yazar ve medya çalışanının mal varlığına el konmasına karar verdi.

O 54 gazeteci, yazar ve medya çalışanı şöyle: “Zafer Özsoy, Yüksel Durgut, Veysel Ayhan, Şeref Yılmaz, Şenol Kahraman, Süleyman Sargın, Şahin Alpay, Sevgi Akarçeşme, Sedat Yetişkin, Ömer Karakaş, Osman Nuri Öztürk, Oktay Vızvız, Nuriye Ural, Nevzat Güner, Mümtazer Türköne, Mustafa Ünal, Murat Avcıoğlu, Mehmet Akif Afşar, Mehmet Kamış, Lale Kemal, Kemal Soydemir, Hüseyin Döğme, Hilmi Yavuz, Hamit Çiçek, Hakan Taşdelen, Fevzi Yazıcı, Faruk Akkan, Faruk Kardıç, Erkam Tufan Aytav, Melih Kılıç, Ekrem Dumanlı, Cuma Kaya, Cevdet Türkyolu, Bülent Korucu, Bülent Keneş, Ali Bulaç, Ali Ünal, Ali Akbulut, Alaattin Güner, Ahmet Turan Alkan, Ahmet Metin Sekizkardeş, Zeki Önal, Osman Nuri Arslan, Metin Tamer Gökçeoğlu, Mehmet Özdemir, İhsan Duran Dağı, Hamit Bilici, Behçet Akyar, Adil Gülçek, Abdullah Katırcıoğlu, Abdullah Aymaz, Hüseyin Turan, İbrahim Karayeğen, Mehmet Özdemir.”

12 EYLÜL’DE PARTİLERİN MALVARLIKLARINA EL KONULDU

12 Eylül 1980 askeri darbesini yapanlar ise siyasi partilerin malvarlıklarına el koydu. Kapatılan partilerin malları hazineye devredildi. Dönemin Milli Selamet Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan ve MHP Genel Başkanı Alparslan Türkeş, parti binalarını kendi üzerlerine yaparak el koymaya karşı önlem almışlardı. 12 Eylül darbecileri onların kişisel mallarına dokunmadı.

SON GAZETECİ ÖRNEĞİ CAN DÜNDAR

İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi, Can Dündar’ın taşınır, taşınmaz mal varlığı ile banka hesaplarının tamamına el konulmasına karar verdi. Dündar el koyma kararının ardından, “Dost ve düşman bilsin ki, bütün kayıplarımıza rağmen doğru bildiğimizi cesaretle, inançla, inatla söylemeye devam edeceğiz. Son nefesimize kadar…” demişti.

11.10.2020 [Kronos.News]

61 yaşındaki Hüseyin Yüce infaz süresi dolmasına rağmen 5 aydır tahliye edilmiyor!

TR724 HABER – Türkiye’de şartlı tahliye süresi dolduğu halde Yargıtay karar vermediği için cezaevinden çıkamayan tutsaklara bir yenisi daha eklendi. 15 Temmuz’dan sonra cemaat soruşturması kapsamında Ağustos 2016 yılında tutuklanıp Burdur E Tipi Kapalı Cezaevi’ne atılan 61 yaşındaki Hüseyin Yüce, infaz süresi dolmasına rağmen 5 aydır tahliye edilmiyor.

Burdur’da 49 ay önce tutuklanan esnaf Hüseyin Yüce’ye yargılandığı davada 6 yıl 3 ay hapis cezası verildi. İstinaf mahkemesinin onadığı ceza Yargıtay tarafından da onandı. Ancak Yargıtay Cumhuriyet Savcısı’nın karara itiraz etmesi üzerine dosya yeniden incelenmek Yargıtay Ceza Kurulu’na sevk edildi. 6 yıl 3 ay ceza verilen 61 yaşındaki Hüseyin Yüce 5 ay önce denetimli serbestlikte tahliye edilmesi gerekirken dosyası Yargıtay Ceza Kurulu’nda bekletildiği için cezaevinde tutsak olarak tutulmaya devam ediyor.

61 yaşındaki Hüseyin Yüce, Yargıtay’da dosyası bekletildiği için 5 aydır tahliye edilmiyor.
Sosyal medya hesabından babası Hüseyin Yüce’nin bırakılması için Adalet Bakanlığı’na çağrıda bulunan kızı, İsteğimiz sadece gerekli mercilerin görevini yapması ve 61 yaşında yaklaşık 4 yıldır içerde olan birinin dosyasını incelemeleri. Oğlu, damadı içerde. Ben içerden yeni çıktım ailemiz darmadağın. Lütfen görevinizi yerine getirin. Ve babamın dosyasını inceleyin.’’ İfadelerini kullandı.

HDP Kocaeli Milletvekili ve TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Üyesi Ömer Faruk Gergerlioğlu’ndan yardım isteyen Hüseyin Yüce’nin kızı yaşanan hukuksuzluğa bir an önce son verilmesini istedi.

10.10.2020 [TR724]

Minik Yusuf'u yine annesinden ayırdılar!

Üç yıl önce 25 günlük bebeği ile gözaltına alınan Nursel Özlem Eröz yine gözaltına alındı. Yüksek tansiyon hastası olan Eröz’ün karaciğerinde kansere dönüşebilen hücreler bulunuyor.

Nursel Özlem Eröz ve oğlu Ahmet Yusuf’un maruz kaldığı baskı ve zulüm 3 yıldır bitmedi. 

Kırklareli’nde kapatılan özel bir yurtta çalışan 33 yaşındaki Nursel Özlem Eröz, anne olabilmek için 10 yıl bekledi ve oğlu Ahmet Yusuf’u tüp bebek tedavisiyle 17 Ekim 2016’da dünyaya getirdi.

POLİS KAPISINA GELDİĞİNDE LOHUSAYDI

Hamilelik dönemi zor geçen Eröz, gebelik zehirlenmesi sebebiyle oğlunu 7 aylık dünyaya getirdi. Bebek kuvöze, anne yoğun bakıma alındı. 25 gün sonra hastaneden taburcu olup evlerine gittiler. Birkaç sonra ise kapıya polis geldi ve anne ve bebeği Kütahya’dan Kırklareli’ne götürdü.

Daha önce gözaltına alınan ve bebeğiyle 4 gün nezarette kalan Özlem Eröz hem karaciğerindeki hastalıktan dolayı hem de oğlu küçük olduğu için serbest bırakılmıştı. 

"Örgüt üyesi" olduğu iddiasıyla 7 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırılan Eröz’ün dosyası Yargıtay’da bulunuyordu. Aradan 3 yıl geçti. 

Ahmet Yusuf dün hem annesiz hem de babasız kaldı. Annesiyle birlikte babası Önder Eröz de gözaltına alındı. Eröz çiftinin niçin gözaltına alındığı bilinmiyor.

“EMNİYET’TEN ARADILAR, TANSİYONU ÇIKMIŞ, İLAÇLARINI GÖTÜRDÜK”

Bold Medya’ya mülakat veren Özlem Eröz’ün annesi, “Kızımın karaciğerinde kansere dönüşebilen adenomları var, kansere dönüşebilen hücreler oluyor. 10 yıldır takip ediliyor zaten. Yılda bir MR çekiliyor. En son götürdüğümüz doktor, 'Nakile doğru gidiyorsun. Malatya’daki Turgut Özal Hastanesi’ne git, nakil için sıraya gir' demişti. Oraya gidecektik. Ayrıca böbreğinde protein kaçağı var." dedi. 

"Bugün Emniyet'ten aradılar. Gözaltında tansiyonu yükselmiş. İlaçlarını götürdük." diyen Eröz'ün annesi, "Mahkemeye raporlarını sunacağız. Tutuksuz yargılanmasını istiyoruz. Hem sağlığından endişeliyiz. Hem çocuğun annesinden ayrı kalmasından dolayı üzgünüz.” ifadelerini kullandı.

10.10.2020 [Samanyolu Haber]

YouTube sessiz ve derinden geliyor!

Dünyanın en büyük video paylaşım sitesi YouTube'un çatı şirketi Google, platforma yeni özellikler ilave ederek, siteyi bir e-pazar hâline getirmeyi planlıyor.

Dünyanın en büyük video paylaşım sitesi YouTube, içerik üreticilerine ürünlerin video içerisinde etiketlenmesi ve takip edilmesi için sitenin nasıl kullanılacağına dair sorular sormaya başladı. 

Toplanan veriler Google Analytics ve pazar araçlarına aktarılacak.

Asıl hedef YouTube’da milyarlarca videoyu kullanıcıların ürünlere tıklayabildikleri ve ürünleri direkt olarak satın alabildikleri bir kataloğa dönüştürmek. Şirket aynı zamanda Shopify ile YouTube üzerinden nasıl ürün satılabileceğini de test ediyor.

YouTube’un sözcüleri şirketin belirli video kanallarında bu özellikleri test ettiğini doğruladı ve içerik üreticilerinin gösterilen ürünleri kontrol edebileceklerini söyledi. 

İÇERİK HAZIRLAYANLARI YENİ ÜRÜNE KAYDEDİYOR

Şirket "deney" diye tanımladığı proje hakkında daha fazla ayrıntı paylaşmaktan kaçındı.

Böyle bir hamle YouTube’u bir reklam devinden, Amazon ve Alibaba ile rekabet edebilecek bir e-ticaret devine dönüştürebilecek bir potansiyele sahip.

YouTube’un satışlardan nasıl gelir elde edeceği tam olarak belli değil, fakat platform içerik üreticilerini bu yeni ürüne kaydolma fırsatı veriyor ve ödemelerden yüzde 30 komisyon kesiyor.

11.10.2020 [Samanyolu Haber]

BAE'ye göre Türkiye "istikrarsızlık" sebebi

Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) Dışişleri Bakanı Enver Gargaş, Katar'daki Türk ordusunun Körfez bölgesinde "istikrarsızlık unsuru" olduğunu belirterek, olumsuz kutuplaşmaya katkıda bulunduğunu söyledi.

Daha önce Türkiye’yi "Arapların içişlerine müdahale etmekle" suçlayan Gargaş sosyal medya hesabında yaptığı paylaşımla yine Ankara'yı hedef aldı.

Tayyip Erdoğan'ın, Katar'da yayımlanan The Peninsula Gazetesi'ne verdiği özel mülakata atıfta bulunan Bakan, paylaşımında "Türk ordusunun Katar'daki varlığı bölgemizde bir istikrarsızlık unsurudur ve bölgede negatif kutuplaşmaya katkıda bulunmaktadır. Devletlerin egemenliğini ve Körfez ülkelerinin halkının çıkarlarını hesaba katmıyor" ifadesini kullandı.

Erdoğan mülakatta, Türkiye'nin askeri varlığıyla sadece Katar'ın değil, bütün Körfez bölgesinin istikrarına ve barışına hizmet ettiğini vurgulamıştı.

BAE, Suudi Arabistan, Bahreyn ve Mısır, "Terörü desteklediği gerekçesiyle" nedeniyle Katar'a 2017'nin ortalarından bu yana hem ticari hem de diplomatik boykot uyguluyor.

BAE ve müttefiklerinin Doha ile olan anlaşmazlığı sona erdirmesi için öne sürdüğü koşulların içinde ayrıca Katar'daki Türk askeri üssünü kapatılması da var.

11.10.2020 [Samanyolu Haber]

"15 Ekim'den itibaren bütün rakamları açıklayacağız"

Her vaka hasta değildir, testi pozitif olup semptom göstermeyen var. Bunlar çoğunluğu oluşturuyor. Günlük verilen, daha doğrusu hasta sayısı sadece hastaneye yatan hasta sayısı değildir. Hasta olarak semptomu olan kişilerden bahsediyoruz. Semptomu olan, hastanede yatmayan ve yatan kişileri günlük hasta sayısı olarak vermiş oluyoruz." sözleriyle 'hasta' - 'vaka' tartışmasını başlatan Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, "Bu ayın 15'inden itibaren bütün rakamları açıklayıp bildireceğiz" açıklamasını yaptı.

Hürriyet gazetesi yazarı Ertuğrul Özkök'ün sorularını yanıtlayan Koca, "Bu ayın 15’inde başlıyoruz. Ortalama 1.5-2 ayı geçmeyecek şekilde bütün toplumu kapsayacak şekilde saha taramaları yapmaya devam ediyor olacağız. Bundan sonra yapılan kesitsel taramaları semptomu olmasa da paylaşacağız. Bunu da Dünya Sağlık Örgütü’ne bildireceğiz.” dedi. 

Koca, "Tam yeri gelmişken sorayım. Dünya Sağlık Örgütü sözünü ettiğiniz raporunda ‘Rakamları uluslararası standartlara uygun bildirin’ diyor. Herkesin kanaati, Türkiye’nin mücadeleyi iyi götürdüğü şeklindeydi. Niye durup dururken vaka sayısından hasta sayısına geçtik?" sorusuna,  “Bakın orada yanlış bir algı oluşturulmak istendi. Her ülke kendi test politikasını belirliyor. Biz de Dünya Sağlık Örgütü’ne bizim test rehberimizle, test politikamızla ilgili her bilgiyi verdik. Dedik ki: ‘Semptomlu yani hastalık bulgusu olan kişilere test yapıyoruz’. Oxford’un yayımladığı, hangi ülkenin nasıl test yaptığıyla ilgili tabloda da bu görünüyor." yanıtını verdi. 

Koca, “Temmuz ayından itibaren artık normalleşme dönemi başladı. Sınırlamalar kalktı, ülkeler arasındaki geçişler başladı. Biz de havaalanı gibi, yurtdışına gidenler gibi, cezaevinde olanlar gibi, çeşitli kesimlerde kesitsel taramalara başladık.” diye konuştu. 

Koca, “Bu salı günü çok önemli bir gün. Çünkü o gün Türkiye’de, insan üzerine uygulanacak ilk aşının 1000 dozluk üretimi tamamlanacak.” bilgisini paylaştı. 

Koca açıklamalarında şunları kaydetti: 

“Daha önce laboratuvarda geliştirildiği haberleri çıktı. Ama laboratuvarda geliştirdiğinizde başlayamıyorsunuz. Üretimin olması gerekiyor. Üretim 1 hafta önce, önceki cumartesi başladı, salı günü üretim bitmiş olacak.”

-Yani Türkiye’de ilk defa insana uygulanacak?

-“Evet aşı o gün hazır olacak ve uygulamaya başlanacak.”

-Kime uygulanacak bu aşı? Var mı böyle üzerinde denenmeyi kabul eden insan?

-“Var ve tespit edildi. Türkiye’nin çeşitli yerlerinden 44 kişi belirlendi.”

-44 fedakâr ve kahraman gönüllü vatandaş mı yani?

-“Hayır gerçek sayıları 15 bin. Bugün Erciyes Üniversitesi’nde 15 bin kişilik bir gönüllü havuzu var. Biz bunlardan 44 kişiyi seçtik. Çünkü aşı uygulanacak kişide aranan özellikler var. Bir kere gönüllü olacak. Hastalık geçirmemiş olacak, sağlık durumuyla ilgili bazı şartları taşıyacak.”

-Peki salı günü aşı hazır. Ne zaman iğne vurulacak bu 44 kişiye?

-“Program şöyle. Bu 44 gönüllü önce 5 günlük bir karantinaya girecek. O 5 günde tetkikler yapılacak, herhangi bir virüs taşımadığından emin olunacak. Bu sürecin 2 haftayı bulacağını tahmin ediyoruz. Onun programı da şöyle. İlk gün birinci dozu vereceğiz. 21’inci gün ikinci doz verilecek.”

11.10.2020 [Samanyolu Haber]

AB dijital euro için ilk adımı atıyor

Avrupa Merkez Bankası pazartesi gününden itibaren "dijital euro" projesini hayata geçirip geçirmeme konusunda kamuya açık görüş alışverişlerine ve denemelere başlıyor.

Tüm dünyayı sarsan koronavirüs salgını ile insanların nakit para kullanımından uzaklaşması ve Bitcoin benzeri özel girişimlerin oluşturduğu dijital para birimlerin giderek popülerlik kazanması Avrupa Merkez Bankası'nın da konuyla ilgili çalışmalar yapmasını bir anlamda zorunlu kılmıştı.

Avrupa Merkez Bankası destekli dijital euro

Euronews'te yer alan habere göre digital euro halihazırda kullanılan euro banknot ve madeni paraların elektronik versiyonu olacak. Euro gibi resmi bir para olarak kabul edilecek ve garantörlüğünü Avrupa Merkez Bankası üstlenecek.

Dijital euro ile ilk defa bireyler Avrupa Merkez Bankası'nda doğrudan hesap açabilecek. Bundaki amaç dijital euro hesapları özel bankalardan daha güvenli bir sistemde tutmak. Çünkü özel bankaların iflası söz konusu olduğunda ya da herhangi bir hırsızlık durumunda dijital hesapların kaybolma ya da çalınma riski bulunuyor.

Dijital eurolar tıpkı klasik banknotlarda olduğu gibi bankacılık sistemi dışında dijital cüzdanlarda tutulabilecek. Avrupa Merkez Bankası'nın yayınladığı dijital para raporuna göre bu saydede bireyler günlük harcamalarını da dijital eurolarla "hızlı ve güvenilir" bir şekilde yapabilecek.

11.10.2020 [Samanyolu Haber]

"Biz Karabağ işgal edildiğinde de oradaydık"

Uzun yıllar Azerbaycan’da hizmette bulunan eğitimci Doç. Dr. Enver Özeren, bir milyon insanın Karabağ’ın işgal edilmesinden sonra kaçkın (mülteci) durumuna düştüğünü söyledi. ”Azerbaycan kendisine ait bu toprakları geri almak, mağduriyetleri gidermek için operasyon yapıyor.” dedi.

Azerbaycan Çağ Eğitim Kurumları eski Yönetim Kurulu Başkanı Doç. Dr. Enver Özeren, Karabağ’ın Ermenistan tarafından işgal edilmesinden sonra yaşananları Tr724’e anlattı.
 
Hizmet Hareketi’nin Azerbaycan’ın haklı davasında yanında olduğuna işaret eden Özeren, Nahcıvan’da, Hocalı’da katliamlar yaşanırken kendilerinin orada olduğunu hatırlattı. Yüzlerce gıda TIR’ının 1990’lı yılların başında Kafkasya’ya sevk edildiğini belirtti. Bölge halkının durumunu dünyaya duyurmak için sergiler açtıklarını, okullar açarak Azerbaycanlıların kaçkın dedikleri insanların çocuklarını okuttuklarını, uluslararası programlar, konferanslar yapıldığını, kurban bayramlarında her köyde kurbanlar kestiklerini, nerde bir mağduriyet varsa oraya koştuklarını vurguladı.

Kimi okullarda kaçkınların aileleriyle kalmaları için hizmet verdiklerini kaydeden Doç. Dr. Özeren şöyle konuştu: ”İşgalden kaçanlar uzun yıllar tren vagonlarında yaşadı. Bunların bir kısmına okullarımızda ev sahipliği yaptık. Çocuklarını okuttuk. Büyüdüklerinde üniversitemizde eğitim almalarını sağladık. Biz eğitimci insanlarız. Bu misyonumuzla elimizden geleni yaptık. İşgal edilen Karabağ’ın özerkliğini iki ülke de kabul etmedi. BM de işgali teyit etti. Dolayısıyla Azerbaycan da haklı olarak işgal edilen topraklarını geri almak için uğraş veriyor.”

Azerbaycan’ın mevcut durumda gücüyle işgal edilen topraklarını tamamını alabileceğinin altını çizen Enver Özeren, ancak buna hakim güçlerin engel olup olmayacağını bilemeyeceğini vurguladı.

11.10.2020 [Samanyolu Haber]

II. Enver Dönemi [Kadir Gürcan]

Haftalık rutin yazanların en büyük korku ve kabusu, gündemin ellerinden kayıp gitmesidir. Hele bir de farkında olamazlarsa, yaşanacak hayal kırıklığını tahmin bile edemezsiniz. Günü gününe takip ettiğim Türkiye siyasi hareketliliğinde, bir an için Kafkasya'ya yönelik yeni bir fethi ıskaladığım endişesi ile tansiyonum tavan yaptı. Bu ne haldir azizler, Hilafet ordularının(!) hızına zihnimiz yetişmiyor!

Son altı ay içinde, bir taraftan Libya, diğer taraftan Doğu Akdeniz derken, mahmur gözlerimiz Kafkasya'yı az daha seçemeyecekti. Öyle ya, fethedilecek bir orası kalmıştı. Neyse ki, o yörelere olan seferberlik için transatlantik ya da tek gemiden oluşan Hayreddin Paşa Donanması'na gerek yok. İçim rahatladı. Genç Damad'ın İHA'ları, uçan sineği kanadından vuruyor!

Kafkasya Cephesini köpürtenler “Bozacının şahidi, Şıracı!” ekibi. Öyle bile olsa, iki adet tansiyon ilacımın yabana gitmesine mani olamadım. Artık ceremesini yorgun karaciğerim çekecek. Azerbaycan ile Ermenistan arasında nükseden hır-gür, lokal ve bir o kadar da düşük seviyeli bir çatışma. Bu bölgedeki hiç bir çatışma dünya liginde yer almıyor. Hele piyasalar böylesine düşük, taşeron-proxy didişmelere iltifat etmiyor. Ne benzin fiyatları arttı ne de ekonomik endeks yön değiştirdi. Azerbaycan Devlet Başkanı'nın göstermelik hiddetlenmeleri ise, sıradan bir komedi seansı. Ya hu, adam sinirlenince bile ciddileşemiyor!

Saray ve iktidar, ekonomik yıkılışa kılıf ve bahane bulmakta zorlanıyor. En iyi mazeret, lise ders kitaplarından derlenen “Devletimiz dokuz cephede savaşıyor. Şimdi doğalgaz, elektrik, benzinden şikayet edip, Survivor'da şike yapılıyor diye mızıkçılık çıkaracak zaman mı?” hamasetinde düğümlü. Libya'ya giden birliklerimizin daha ayakları kurumamışken, Kafkas Cephesine başlatılan sevkiyatın ihtişamını T'ye almak, kimin haddine! Bereket versin, bu kez denizden değil, karadan bir operasyon ihtimali söz konusu. Eh, o kadar İHA üretiyoruz, bir yerlerde denenmesi lazım. Büyük Damad'ın ekonomik çöküntüde oluşturduğu gümbürtüyü, Küçük Damat hafifletecek. Aile içi meseleler önemli!

Geçtiğimiz hafta içinde, ABD'nin iki Başkan Yardımcısı, Demokrat Kamala ve Cumhuriyetçi Pence'in tartışmalarını dinlerken nedense, aklıma Saray'ın çaresizliği geldi. Saray ve İktidar'ın aklımıza düşmesi için bu kadar uzak tedailere gerek yok ama, bu kez gerçekten öyle oldu. Başkan Trump'ın yardımcısı Pence'in hali içler acısıydı. Beyaz Saray'ı savunmakta ne kadar zorlandığını görseydiniz sizin de içiniz acırdı. Trump'ın elle tutulacak yeri kalmadı ki, Şıracı Pence vaziyeti toparlayabilsin. Zavallı Mike, bir buçuk saatin hatırı sayılır bir kısmını, moderatöre teşekkür ederek centilmen bir beyefendi görüntüsü vermek için harcadı. Yine de olmadı. Başına konan sineğin gördüğü alakanın onda birine layık görülmediği için kim bilir ne kadar üzülmüştür. 

Kafkasya Cephesi'nden bahsederken, Saray ve iktidara toz kondurmamaya gayret eden havuz medyası da, Mike Pence gibi, dört yalanı bir doğrusunu alıp götüren beceriksiz, modası geçmiş ve Leyla ve Mecnun Hikayesi'nde erkek tarafın Mecnun olduğunu bilmeyen tipler. Her hışırtıya şarjör boşaltan Saray'ın, elle tutulur bir yanı kalmadığı için, Saray Soytarıları, Kafkaslar'da Osmanlı Ütopyası'nı ağzına alanlara medhiye yağdırmaktan yorgun düştüler. Halbuki, en son Kafkasya macerası, Osmanlı ve Devlet-i Aliye'nin değil, hayalperest, Saray Damad'ı Enver Paşa'nın ütopyasıydı. Başarısızlığa mahkumdu ve öyle de oldu. Hatırlanacak, yad edilecek ve arkasından medhiyeler döktürecek bir serüven değildi. Bu yüzden Enver Paşa, Şair'in “Üç Beyinsiz Kafa!” dediği Üçlü'den biri.

Devletler için, savaş ve çatışmaya varan adrenalin çözülmeleri uzun süreli ve kalıcı tahribatlar bırakabiliyor. Bu sadece Türkiye gibi, ekonomisi dibe çakılan ülkeler için değil, güçlü görünen ülkeler için de aynı. Rusya'nın Ukrayna'ya müdahalesinin üzerinden yıllar geçti, ambargo ve yaptırımlar hala devam ediyor. Şu an, Rusya'nın Belarus krizindeki tedirginlik, endişe ve tereddütlerinin neden kaynaklandığını zannediyorsunuz? Belarus'un, Rusya için kötü bir tuzak olması bile söz konusu.

Türkiye, bulunduğu coğrafyada, kavga çıkarıp, sağa-sola savaş açma şehvetine kapılan problem ülkelerden biri haline geldi. İslam dünyasının sözcüsü gibi davranan Saray, Suud'un Türk Malları'na koyduğu ambargo ve yaptırımı Batı ülkelerine şikayet ederek, Başkanlık gibi Hilafetin de işe yaramadığını fiili olarak göstermiş oldu. Bu yüzden son günlerde, hilafet saçmalığını kimse ağzına almıyor. Ekonomiyi batıran bir damat yetmezmiş gibi, İHA'ları denemek için, Saray'ı savaşa ikna eden II. Enver'e de katlanmamız gerekiyor. Önümüzden gelen kış. İnşallah, dondurucu kışta vatan evladını Kafkas Cephesinde telef eden Üç Beyinsiz'e bir yenisi daha eklenmez. O yıllarda da, Trablusgarb(Libya), Balkanlar (Yunanistan), Yemen ve Kafkas Cephelerinde hiç zafer kazanılamamıştı.

Devlet bütçesini harc-ı alem kullanıp, II. Abdulhamid dizisini Saray'a uyarlayarak, Çin işi hilafete tav olanlar, Kafkasya Cephesinde, Elon Musk'tan rol çalan Damat'ın rüzgarına kapılıp II. Enver Dönemi'ne nasıl razı oldular pek anlayamadım, doğrusu. İhtimal ki, heyecana kapılıp, ardı arkasına yuttuğum iki tansiyon ilacının tesiri olsa gerek. Gerçi Hanım “Bey, sen bu Libya meselesinde de işi çok ciddiye almıştın! Az daha kalp spazmı geçiriyordun. Bak her seferinde yanılıyorsun!” diye uyardı ama, ne çare!  İyi bu da bana ders olsun!

[Kadir Gürcan] 11.10.2020 [Samanyolu Haber]

Dikta rejimine taşlar nasıl döşendi? [Ali Emir Pakkan]

10 Ekim katliamı!

15 Temmuz darbe tezgahı ile iktidarlarını tahkim edenler, bir başka katliamla iktidara tutunmuşlardı. 

15 Temmuz ilk cinayetleri değildi. 

2015, 10 Ekim Balgat’taki gazete binamızda toplantı yeni bitmişti. İstihbarat servisi hareketlendi. Ulus’ta bir patlama oluğu bilgisi gelmişti. O gün Barış Mitingi vardı. Türkiye’nin dört bir yanından onlarca insan yürüyüşe katılmak için başkentteydi. Garda toplanmışlar, barış türküleri söylüyorlardı. Saat 10’u geçerken, bir canlı bomba patladı, ardından bir tane daha. Ortalık ana baba gününe dönmüştü. Gazeteye ulaşan fotoğraflar korkunç manzarayı gözler önüne seriyordu. Cesetler sağa sola savrulmuştu. Yaşlılar, çocuklar, kadınlar vardı kurbanlar arasında. Ölü sayısı her geçen dakika artıyordu. Günün sonunda bilanço açıklandı: 103 ölü, 400 yaralı!

Gözler AKP iktidarına döndü. Acaba yeterli  güvenlik tedbirleri alınmış mıydı? İstihbarat zaafı var mıydı? 

Olay sonrası gariplikler yaşanıyordu. Faillerin peşine düşmesi gereken polis, yaralılara ve onlara yardım etmek isteyenleri kovalıyordu. Olay yeri koruma altına alınmamıştı! Olay yeri inceleme ekipleri, 1.5 saat sonra, savcı ise 2.5 saat sonra patlama yerindeydi. Saldırı ile ilgili iddianame 13 Temmuz 2016’da kabul edildi. İŞİD, suçlandı. 

İŞİD, bu eylemi neden gerçekleştirmiş olabilirdi? Örgüt mensubu bir bombacı, olaydan 11 gün önce salıverilmişti! Soru işaretleri vardı?

10 Ekim 2015 katliamının sebebini anlayabilmek için biraz geriye gitmek gerekiyordu. 
7 Haziran’da genel seçimler yapıldı. Hiç bir parti tek başına iktidar olma çoğunluğunu (276) kazanamadı. AKP koalisyon hükümeti kurabilirdi. Ahmet Davutoğlu, partilerle görüşmelere başladı ancak Cumhurbaşkanı R. Tayyip Erdoğan, koalisyonu istemiyordu. Davutoğlu’ndan sonra Kemal Kılıçdaroğlu’na hükümeti kurma görevini vermedi bile! Anayasa ve teamülleri alt üst ederek, erken seçim kararı aldırdı. YSK, 1 Kasım’ı yeni seçim tarihi olarak belirledi.

Hükümet gazeteleri, 1 Kasım denklemini şöyle kurdu: “Ya istikrar ya kaos!” Başlığın altı silahlar ateşlenerek doldurulacaktı.

20 Temmuz'da Şanlıurfa’nın Suruç ilçesinde Sosyalist Gençlik Dernekleri Federasyonu (SGDF) üyeleri, basın açıklaması yaparken intihar saldırısı düzenlendi. 33 kişi öldü, 100’den fazla kişi yaralandı. Olayı İŞİD üstlendi.

22 Temmuz’da Şanlıurfa’nın Ceylanpınar ilçesinde bu sefer iki polis, evlerinde başlarından vurularak öldürüldü. PKK önce kendilerine bağlı “Apocu Fedailer” adlı bir grubun saldırıyı gerçekleştirdiğini ilan etti, sonraki günlerde olay ile ilgisi olmadığını açıkladı. Olayın failleri bulunamadı!
6 Eylül’de Dağlıca’daki PKK saldırısında 16 asker şehid edildi. 8 Eylül’de ülke genelinde HDP binalarına saldırılar gerçekleşti. 

Türkiye, 1 Kasım 2015’te yeniden sandık başında gitti. AKP, yüzde 49,5 oy ve 317 milletvekili ile sandıktan tek başına iktidar olarak çıktı.

Olayların arkası bıçak gibi kesildi. 

Son bir not: Dönemin Başbakanı Ahmet Davutoğlu, başbakanlıktan alındıktan sonra yaptığı bir açıklamada Erdoğan’ı ima ederek şöyle dedi:  “Terörle mücadelede defterler açılırsa birçok insan, insan yüzüne çıkamaz!”

Türkiye’de, dikta rejimine, taşlar böyle, kanla döşendi. Gar Katliamı’nın yıldönümünde kurbanlara bir kere daha Allah’tan rahmet diliyorum. 

[Ali Emir Pakkan] 11.10.2020 [Samanyolu Haber]