Sebeplerin bütünüyle tükendiği, mumun bitip tahtaya dayandığı ve çaresizliğin baş gösterdiği zamanlarda bile Allah’a yürekten inananlar kendilerini asla çaresiz kalmış saymazlar. Zira bilirler ki sebepleri de yaratan müsebbib-ül esbab olan Birisi vardır ve O, dergahına kalkan elleri hiçbir zaman geri çevirmez. Muzdar durumda kalan kullarının taleplerini duyup onlara cevap vereceğinden çok emin bir şekilde yalvaranlar bilirler ki her şeye gücü yeten bir Rabb-i Kerim’den istemekteler ve O, kulunun ahvalini en ince ayrıntısına kadar görmektedir. O’nun hazinesinde yok, yoktur. Yeter ki muzdar kul istemesini becerebilsin. Yürekten bir yakarış sergileyebilsin.
Allah’ın, en çok sevdiği kullar olan, peygamberlerini, çoğu zaman ağır imtihan ve belalara maruz bırakmak sureti ile, muzdar bir dille nasıl inlenilmesi gerektiğini ümmetlerine öğretmiş olduklarını Kur’an’daki kıssalarda görmekteyiz. Bela ne kadar ağır olursa olsun peygamberler, ona sabretmesini bilen halis kullar olmaları itibarıyla, derinden derine inlemeleri, Allah’a olan naz ve niyazları ile bizlere bu dersi vermektedir. İnsanların bugün bile, hastalık ve şifa kelimelerini duyunca ilk hatırladıkları isim Hz. Eyyub Aleyhisselamdır. Ateşe atılmadan bahsedilince ilk hatırlanan Hz. İbrahim Aleyhisselam olur. Gemiden gecenin karanlığında denize atılma olayını duyanlar hemen Hz. Yunus Aleyhisselam'ı hatırlarlar. Peygamberler tarihinde bu çeşit olaylara çokça rastlanmasının ortak bir sebebi vardır. O da; herkes seviyesine göre darda kalabilir, buna karşı takınılacak mümince tavır, peygamberanî bir davranış olmalıdır. Allah, dermanını yaratmadığı derdi kullarına vermeyeceğine göre, sebepler tükense de her şeyi yoktan var etme kuvvetinin yegane sahibi olan Allah vardır. Havl ve kuvvetin sadece O’na ait olduğunu bilmek ve öylece inanmak muzdar kulları rahatlatır. Öyleyse, ne gam!
Bu imtihan dünyasında insanların, özellikle müminlerin, çile ve ıstırapları imanları ölçüsünde cereyan eder. Madem belaların en şiddetlileri enbiya-yı kiramın payına düşmüş, ondan sonra da onların nurlu yolunu takip edenlere sırasıyla verilmiştir, öyleyse asıl tehlike belasızlık gibi gözükürken, çakırkeyif bir dünya yaşantısı müminler için en tehlikeli bir hayat gözüküyor. Bu yolun büyük kametleri bu tür bela ve musibetlerden şikayet etmek şöyle dursun, sıkıntısız geçen günlerine hayıflanır ve kendilerinden endişe ederlermiş. Acaba bu kadar uzun bir rahatlığın arkasında terk edilmişlik olabilir mi diye tir tir titremişlerdir!
Allah, Kur’an’da muzdarı tarif ederken şöyle buyuruyor: ‘‘ O nesneler mi üstün yoksa, MUZDAR olup Kendine yalvaran insanın duasını kabul edip sıkıntısını gideren ve sizi dünyada halifeler yapan Allah mı? Hiç Allah ile beraber başka tanrı mı olur? Elbette olmaz. Ne de az düşünüyorsunuz.’’ ( Neml, 27/62) Bazen çaresiz kalmak insan için ne kadar normal bir hadise ise, Allah’ın hiç beklenmedik anlarda bile darda kalan kullarına çareler yaratıp onların imdadına koşması da o kadar normaldir. Çünkü kulların sınırlı güçlerine karşılık, Rabb’in sınırsız ve sonsuz güç ve kuvvetin sahibi olduğu ancak böyle durumlarda ortaya çıktığına şahit olunur. Mümin, acizliğini en derinden hissettiği zamanlarda daha içten kulluk yapma ihtiyaç duyarken, kendini güçlü zannedenlerin ise kulluk yapma ihtiyacını hissetmeyip firavunlaşma yolunu tuttukları çok görülmüştür. Bu insanın fıtratında var olan ve inkarı mümkün olmayan bir duygudur. Onun için acziyet kulluğun kamçısıdır. Onu sürekli hissederek, kulluğuna da o istikamette süreklilik kazandıranlar hep mesafe katederken diğerleri de yalancı güçlerine kapılıp yollarda kalırlar.
Hz. Bediüzzaman’ın muzdar bir dil ile yalvarış ve yakarışlarına bakıldığında, acziyetini ne kadar derinden hissetiği görülmektedir. ‘‘ Ya Rabb! Garibem, bîkesem, zaifem, nâtuvanem, alilem, âcizem, ihtiyarem, bîihtiyarem, el-emângûyem, afcûyem, mededhâhem; zidergâh et ilâhî!’’ (Mektubat, 6.Mektup) Gurbetler içinde gurbet yaşadığı bir vakitte içini Rabb’ine bu ifadelerle döken Üstad, dertlerinin dermanını da yine kendisine gurbetleri Yaşatan’dan bekliyor. ‘‘Hasbunallahu ve ni’mel vekil’’ ayetini kılavuz yaparak bir ünsiyet arayıp buluyor. Kulun Allah’tan şikayeti; ancak ham ruhların şe’ni iken, hakiki kullar ise kendi güçsüzlüklerini ve hiçliklerini Allah’a şikayet etmeyi hep tercih etmişlerdir. Hz.Yakup (as) gibi, ‘‘ Ben, sıkıntımı, keder ve hüznümü sadece Allah’a arz ediyorum. Hem sizin bilmediğiniz birçok şeyi Allah tarafından vahiy yolu ile biliyorum dedi.’’ ( Yusuf,12/86)
İnsanı baskılayan dertler, üzüntü ve kederler ne kadar amansız, insanlara zulmeden zalimler de ne kadar imansız ve insafsız olsalar da; bütün bunlardan kurtulmanın tek yolu Allah’a iltica etmekten geçtiğini en iyi bilenlerden birisi olan Mevlana Celaleddin; ‘‘O, ben senin Rabbin değil miyim?’’ dedi. Sen ‘‘Evet, Rabbimsin.’’ dedin. Evet, demenin şükrü nedir? Bela çekmektir. Belanın sırrının ne olduğunu bilir misin? O, Allah’a karşı fakrını hissetmenin ve Allah’a dayanmadıkça hiçliğini bilmenin yollarıdır.’’ (Mesnevi) demektedir.
Anadolu kültüründe ‘‘Allah’ın azabından sonra devletin gadabı gelir.’’ denilir. Allah kullarını çok farklı yollarla imtihan ederken bazen da zalim kulları bu işlerde kullanır. Devletin gücünü kendi gücü olarak vehmeden zavallılar, bunu güçsüzler üzerinde bir baskı aracı olarak kullanmak sureti ile akıl almaz zulümler irtikâp ederler. Beşer tarihinde, adalet ve insaf duygusunun olmadığı insanlar, müslim-gayr-i müslim fark etmeksizin, zorbalığa başvurmuşlar ve pek çok insanı çaresizlik içinde kıvrandırmışlardır. Ruhları zalimliğe evrilmiş olanlar kendilerini alternatifsiz gördüklerinden, asla karşı güç tanımazlar. ‘‘Alternatif gibi görünen her güç ne pahasına olursa olsun ortadan kaldırılması gerekir.’’ tezinden hareketle akla hayale gelmedik kötülükleri yapmaktan geri durmazlar. Makam hırsı, para ve kadına karşı zaaflardan beslenen insanlık dışı duyguların esaretindeki zalimler, mazlumlara dünyada cehennem yaşatmışlardır. Kıyamete kadar da bu devam edeceğe benziyor.
Bugün itibarıyla; Hizmet Hareketi mensuplarının özellikle son dört yıldır yaşadıkları mağduriyet, mahkümiyet ve mazlumiyetlere bakıldığında, dün Haccac-ı Zalim’in, Yezid’in, Saddam’ın yaptıklarına benzer büyük bir zulüm ile karşı karşıya kaldıkları görülmektedir. O günün mazlumlarının da bir kısmı hayatını kaybetti, inşaallah şehid oldular, bir kısmı yaralandı, pek çoğu da zindanlarda kaldı. Bugün yaşananlara ne kadar da yakın! O günün zalimleri ile bugünün zalimleri arasında fark olmadığı gibi o günün mazlumları ile bugünün mazlumları arasında da fark yoktur. Dünyada, beşer adaleti bu zulümleri ta’dil etmeye yetmeyeceğinden zalimler ile mazlumlar Allah’ın yüce adaletinin cereyan edeceği mahkeme-i kübrada buluşacakları ana kadar mazlumların sabretmeleri gerekecek.
Aslında bugün bizlere düşen görev; bu zulümlere sebebiyet veren zalimlere takılmadan, onlarla dillerimizi kirletmeden, muzdar bir gönülle, ıslahları mümkün ise zalimlikten vazgeçip kurtulmalarına, değilse Allah’a havale edilmelerine içten bir yakarışla dua etmektir.
[Dr. Hüseyin Kara] 1.1.2018 [Samanyolu Haber]
huseyinkara1953@hotmail.com
Rusya ile ilişkiler ve Beyazıd-ı Bestami’nin şeytanla diyaloğu [Yakup Kadri]
Sputnik haber ajansında ismini ve resmini görmeseydim çoktan emekli olduğunu düşünürdüm. Rusya’nın Afganistan eski Büyükelçisi Zamir Kabulov’dan bahsediyorum. Kabil’de büyükelçi olarak görev yaptığı dönemde bir grup yabancı diplomat ile yaptığımız ziyarette tanışmıştık.
Bordo-lacivert renklerin ağırlıklı olduğu Afgan halıları ile döşenmiş büyükelçilikteki çalışma odasında, yeşil çay ve geleneksel Afgan kuruyemişleri eşliğinde yaptığımız görüşme hafızamda hala tazeliğini koruyor.
NATO, ABD destekli Uluslararası Güvenlik Destek Gücü (International Security Assistance Force) ya da yaygın olarak bilinen adıyla İSAF askeri varlığının Afganistan’da yoğun olarak hissedildiği bir dönemde Rusya’nın bölgesel gelişmeleri hangi perspektiften okuyup analiz ettiğini Kabulov’dan dinlemek benim gibi o gün toplantıya katılan birçokları için önemliydi.
Bugün bile bombaların patladığı başkent Kabil’i birçok kez ziyaret etme fırsatı buldum. Devlet Başkanı, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Özel Temsilcisi ve Afganistan Yardım Misyonu Başkanı, Afgan hükümetinin değerli bakanları, Kabil’de mükim bir kısım büyükelçiler, diplomatlar ile yaptığımız görüşmelerden aldığımız bilgiler, edindiğimiz izlenimler ile Afganistan ve bölgesel jeopolitik gelişmeleri daha iyi anlamaya çalışmaktı yaptığımız.
RUSYA AFGANİSTAN’I, KGB KÖKENLİ ÖZBEK ASILLI KABULOV’A EMANET ETTİ
Sovyetler Birliği dönemi Özbekistan’ında doğan Büyükelçi Kabulov, Orta Asya geçmişi nedeniyle olsa gerek kariyeri süresince Afganistan ve sınır komşuları İran ve Pakistan gibi ülkelerde görev yaptı. New York Times muhabirlerinden John F. Burns, Büyükelçi Kabulov ile 2008 yılı ekim ayında yaptığı mülakatta Kabulov için ‘O sıradan bir büyükelçi değildir’ tanımlaması yapmıştı.
Kabulov’un geçmişte KGB ajanı olarak Kabil’de görev yaptığını, Rusya’nın Afganistan’ı işgali ve sonrasına denk gelen 1980-1990 yılları arasında ise Moskova’nın en üst istihbarat ajanı olduğunu ve 1990’nin ortalarında Taliban’ın Afganistan’da kontrolü ele geçirdiği dönemde Birleşmiş Milletler Barışı Koruma Misyonları temsilcisi olarak görev yaptığını da mülakatta not etmişti.
Kabulov, Afganistan ve bölge ülkeleri konusunda Moskova’nın en güvendiği, deneyimli diplomatılardan birisiydi demek abartı olmayacaktır. Her ne kadar Kabulov muhatapları için ‘beni dinliyorlar ama duymuyorlar’ diye serzenişte bulunsa da, o dönemde Kabil’de görev yapan bir çok büyükelçi ve yabancı diplomat Kabulov’un (Moskova’nın) görüşlerini merak ederlerdi.
Nereden bakarsanız bakın Rusya güçlü bir devlet, uluslararası güvenlik konularında agresif ve kendi çıkarları açısından başarılı sayılabilecek bir dış politika izlediği ve askeri adımlar attığı sır değil. Gürcistan’ın Abhazya ve Güney Osetya bölgelerinin işgali, Ukrayna’da yaşananlar ve Kırım’ın ilhaki ve nihayet Suriye’de yaşanan çatışmalar kapsamında Orta Doğu’da elde ettiği avantajlı konum bu tezimizi doğrular nitelikte.
‘BİZİ DİNLİYORLAR AMA DUYMUYORLAR’ SERZENİŞİNİ DUYUYOR GİBİYİM
Sağlam prensiplere dayanmayan, günbirlik politikalarla Rusya ile sağlıklı ve uzun soluklu bir ilişki sürdürmek her ülke için güçtür. Türkiye için bunun ne kadar güç olduğunu anlamak için tarihte ufuk turu yapmanıza gerek yok. Son iki üç yıla bakmanız yeterli olacaktır. 24 Kasım 2015 tarihinde Rusya Hava Kuvvetlerine ait Şükhoi Şu-24M tipi askeri uçağın Türkiye hava sahasını ihlali sonrasında düşürülmesi ile ciddi sarsıntılar geçiren ikili ilişkilerin tamir edilmesi ve normalleşmesi adına gösterilen çabalar takdir edilmelidir.
Türkiye’nin başta yakın komşuları olmak üzere tüm ülkeler ile ikili ve çok taraflı siyasi, ekonomik ve askeri ilişkilerini geliştirmesi çok büyük bir öneme sahiptir. İç politikada yaşanan problemler nedeniyle dikkatleri başka yönlere çekmek, seçmenleri konsolide etmek amacıyla dış politikada esip gürlemelerin, keskin söylemlerin orta ve uzun vadede Türkiye’nin çıkarlarına uygun olmadığını hemen hergün tecrübe ederek öğreniyoruz.
Türkiye-Rusya ilişkilerini yönlendirmede inisiyatifin Rusya’nın eline geçtiğini, birçok başkentin ve uluslararası kuruluşların nabzını tutmaya çalışan duayen meslektaşlarım da görüyor hatta Ankara’ya an be an bildiriyor olmalılar. İçlerinden bazılarının Rus Büyükelçi Kabulov gibi ‘bizi dinliyorlar ama duymuyorlar’ diye içten içe Ankara’ya serzenişte bulunduklarını duyuyor gibiyim. Trump yönetimine, AB’ye ve/veya NATO’ya kızıp Rusya’dan S-400 hava savunma sistemi alınması ve Suriye politikamızın parametleri gibi önemli kararların yukarıda ifade etmeye çalıştığım ilkeler ve prensipler çerçevesinde alınmış olduğunu umuyorum.
Aksi takdirde Hürriyet Ankara Temsilcisi Deniz Zeyrek’in 29 Aralık 2017 tarihli yazısında ifade ettiği gibi ‘Rusya ile ABD (batı) arasında oradan oraya gidip gelmek (ben buna savrulmak diyorum) içten bile değil“.
‘BEN DE VAR MIYIM O BEKLEDİKLERİN ARASINDA?
Gelelim Beyazıd-ı Bestami’nin şeytanla muhaveresine… Kim bilir dış politikamıza yön veren bazı dostalarımız da belki hatırlarlar bu kıssayı. Hazret günü birinde hacca gitmek için yola revan olmuş, yıldızları rehber tutmuş, çölleri aşmış, varmış Mekke’ye. Kabe-i Muazzamayı tavaf etmiş. Hac farizesini bitirmiş, Kabe’nin avlusundan çıkacakmış ki, bir de ne görsün, Kabe’nin kapısında İblis. Kapıya yaslanmış, kolunda, bileğinden dirseğine kadar at yularları. Hazret hemen tanımış tabi. Şaşırmış!
Bu İblisin Kabe’nin kapısında ne işi vardır diye düşünmüş ve demiş “sen burada ne arıyorsun?” Şeytan da dirseğine kadar sıra sıra yularları göstermiş “Benimkiler içerde tavaf ediyorlar, bitirmelerini bekliyorum. Sonra vurup yularları, binip sırtlarına gidiceğim demiş.” Bunun üzerine, Beyazıd-ı Bestami, şöyle bakmış İblise “Ben de var mıyım o beklediklerinin arasında” demiş, İblis de ona bakmış, şöyle bir alaya alır gibi gülmüş, derken eğilmiş kulağına “sana yularsız da binerim” demiş.
Gel zaman git zaman Beyazıd-ı Bestami, memleketine dönmek için Mekke’den çıkmış. Yola revan olmuş yine. Çölleri, vahaları aşmış, derken, bir dere kenarına gelmiş. Hazret sıvamış paçalarını, tam dereyi geçecek, bir de bakmış ki derenin kenarında, bir ağacın altında, gözleri ama, ihtiyar, aksakallı bir dede oturuyor. Varmış yanına, hal hatır sormuş. İhtiyar “gözlerim görmez oğul, Hac’dan dönerim, ben bu suyu geçemem” demiş.
Beyazıd-ı Bestamı üzüntü duymuş, bu aksakallı, aciz ihtiyara. Hemen almış onu sırtına ve dereye girmiş, şu biraz kabarmış. Bata çıka derenin karşına geçerlerken, tam ortasına gelmişler ki ihtiyar, kulağına eğilivermiş Bestami’nin “Ben sana yularsız da binerim, demedim mi?”
Dış politika da böyledir. Kibirlenmeye, anlık tepkilerle kararlar almaya gelmez. Sağlam ilke ve prensiplere bina edilmediği zaman yanlış politikaların faturasını bir kaç nesil öder.
[Yakup Kadri] 1.1.2018 [Kronos.News]
Bordo-lacivert renklerin ağırlıklı olduğu Afgan halıları ile döşenmiş büyükelçilikteki çalışma odasında, yeşil çay ve geleneksel Afgan kuruyemişleri eşliğinde yaptığımız görüşme hafızamda hala tazeliğini koruyor.
NATO, ABD destekli Uluslararası Güvenlik Destek Gücü (International Security Assistance Force) ya da yaygın olarak bilinen adıyla İSAF askeri varlığının Afganistan’da yoğun olarak hissedildiği bir dönemde Rusya’nın bölgesel gelişmeleri hangi perspektiften okuyup analiz ettiğini Kabulov’dan dinlemek benim gibi o gün toplantıya katılan birçokları için önemliydi.
Bugün bile bombaların patladığı başkent Kabil’i birçok kez ziyaret etme fırsatı buldum. Devlet Başkanı, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Özel Temsilcisi ve Afganistan Yardım Misyonu Başkanı, Afgan hükümetinin değerli bakanları, Kabil’de mükim bir kısım büyükelçiler, diplomatlar ile yaptığımız görüşmelerden aldığımız bilgiler, edindiğimiz izlenimler ile Afganistan ve bölgesel jeopolitik gelişmeleri daha iyi anlamaya çalışmaktı yaptığımız.
RUSYA AFGANİSTAN’I, KGB KÖKENLİ ÖZBEK ASILLI KABULOV’A EMANET ETTİ
Sovyetler Birliği dönemi Özbekistan’ında doğan Büyükelçi Kabulov, Orta Asya geçmişi nedeniyle olsa gerek kariyeri süresince Afganistan ve sınır komşuları İran ve Pakistan gibi ülkelerde görev yaptı. New York Times muhabirlerinden John F. Burns, Büyükelçi Kabulov ile 2008 yılı ekim ayında yaptığı mülakatta Kabulov için ‘O sıradan bir büyükelçi değildir’ tanımlaması yapmıştı.
Kabulov’un geçmişte KGB ajanı olarak Kabil’de görev yaptığını, Rusya’nın Afganistan’ı işgali ve sonrasına denk gelen 1980-1990 yılları arasında ise Moskova’nın en üst istihbarat ajanı olduğunu ve 1990’nin ortalarında Taliban’ın Afganistan’da kontrolü ele geçirdiği dönemde Birleşmiş Milletler Barışı Koruma Misyonları temsilcisi olarak görev yaptığını da mülakatta not etmişti.
Kabulov, Afganistan ve bölge ülkeleri konusunda Moskova’nın en güvendiği, deneyimli diplomatılardan birisiydi demek abartı olmayacaktır. Her ne kadar Kabulov muhatapları için ‘beni dinliyorlar ama duymuyorlar’ diye serzenişte bulunsa da, o dönemde Kabil’de görev yapan bir çok büyükelçi ve yabancı diplomat Kabulov’un (Moskova’nın) görüşlerini merak ederlerdi.
Nereden bakarsanız bakın Rusya güçlü bir devlet, uluslararası güvenlik konularında agresif ve kendi çıkarları açısından başarılı sayılabilecek bir dış politika izlediği ve askeri adımlar attığı sır değil. Gürcistan’ın Abhazya ve Güney Osetya bölgelerinin işgali, Ukrayna’da yaşananlar ve Kırım’ın ilhaki ve nihayet Suriye’de yaşanan çatışmalar kapsamında Orta Doğu’da elde ettiği avantajlı konum bu tezimizi doğrular nitelikte.
‘BİZİ DİNLİYORLAR AMA DUYMUYORLAR’ SERZENİŞİNİ DUYUYOR GİBİYİM
Sağlam prensiplere dayanmayan, günbirlik politikalarla Rusya ile sağlıklı ve uzun soluklu bir ilişki sürdürmek her ülke için güçtür. Türkiye için bunun ne kadar güç olduğunu anlamak için tarihte ufuk turu yapmanıza gerek yok. Son iki üç yıla bakmanız yeterli olacaktır. 24 Kasım 2015 tarihinde Rusya Hava Kuvvetlerine ait Şükhoi Şu-24M tipi askeri uçağın Türkiye hava sahasını ihlali sonrasında düşürülmesi ile ciddi sarsıntılar geçiren ikili ilişkilerin tamir edilmesi ve normalleşmesi adına gösterilen çabalar takdir edilmelidir.
Türkiye’nin başta yakın komşuları olmak üzere tüm ülkeler ile ikili ve çok taraflı siyasi, ekonomik ve askeri ilişkilerini geliştirmesi çok büyük bir öneme sahiptir. İç politikada yaşanan problemler nedeniyle dikkatleri başka yönlere çekmek, seçmenleri konsolide etmek amacıyla dış politikada esip gürlemelerin, keskin söylemlerin orta ve uzun vadede Türkiye’nin çıkarlarına uygun olmadığını hemen hergün tecrübe ederek öğreniyoruz.
Türkiye-Rusya ilişkilerini yönlendirmede inisiyatifin Rusya’nın eline geçtiğini, birçok başkentin ve uluslararası kuruluşların nabzını tutmaya çalışan duayen meslektaşlarım da görüyor hatta Ankara’ya an be an bildiriyor olmalılar. İçlerinden bazılarının Rus Büyükelçi Kabulov gibi ‘bizi dinliyorlar ama duymuyorlar’ diye içten içe Ankara’ya serzenişte bulunduklarını duyuyor gibiyim. Trump yönetimine, AB’ye ve/veya NATO’ya kızıp Rusya’dan S-400 hava savunma sistemi alınması ve Suriye politikamızın parametleri gibi önemli kararların yukarıda ifade etmeye çalıştığım ilkeler ve prensipler çerçevesinde alınmış olduğunu umuyorum.
Aksi takdirde Hürriyet Ankara Temsilcisi Deniz Zeyrek’in 29 Aralık 2017 tarihli yazısında ifade ettiği gibi ‘Rusya ile ABD (batı) arasında oradan oraya gidip gelmek (ben buna savrulmak diyorum) içten bile değil“.
‘BEN DE VAR MIYIM O BEKLEDİKLERİN ARASINDA?
Gelelim Beyazıd-ı Bestami’nin şeytanla muhaveresine… Kim bilir dış politikamıza yön veren bazı dostalarımız da belki hatırlarlar bu kıssayı. Hazret günü birinde hacca gitmek için yola revan olmuş, yıldızları rehber tutmuş, çölleri aşmış, varmış Mekke’ye. Kabe-i Muazzamayı tavaf etmiş. Hac farizesini bitirmiş, Kabe’nin avlusundan çıkacakmış ki, bir de ne görsün, Kabe’nin kapısında İblis. Kapıya yaslanmış, kolunda, bileğinden dirseğine kadar at yularları. Hazret hemen tanımış tabi. Şaşırmış!
Bu İblisin Kabe’nin kapısında ne işi vardır diye düşünmüş ve demiş “sen burada ne arıyorsun?” Şeytan da dirseğine kadar sıra sıra yularları göstermiş “Benimkiler içerde tavaf ediyorlar, bitirmelerini bekliyorum. Sonra vurup yularları, binip sırtlarına gidiceğim demiş.” Bunun üzerine, Beyazıd-ı Bestami, şöyle bakmış İblise “Ben de var mıyım o beklediklerinin arasında” demiş, İblis de ona bakmış, şöyle bir alaya alır gibi gülmüş, derken eğilmiş kulağına “sana yularsız da binerim” demiş.
Gel zaman git zaman Beyazıd-ı Bestami, memleketine dönmek için Mekke’den çıkmış. Yola revan olmuş yine. Çölleri, vahaları aşmış, derken, bir dere kenarına gelmiş. Hazret sıvamış paçalarını, tam dereyi geçecek, bir de bakmış ki derenin kenarında, bir ağacın altında, gözleri ama, ihtiyar, aksakallı bir dede oturuyor. Varmış yanına, hal hatır sormuş. İhtiyar “gözlerim görmez oğul, Hac’dan dönerim, ben bu suyu geçemem” demiş.
Beyazıd-ı Bestamı üzüntü duymuş, bu aksakallı, aciz ihtiyara. Hemen almış onu sırtına ve dereye girmiş, şu biraz kabarmış. Bata çıka derenin karşına geçerlerken, tam ortasına gelmişler ki ihtiyar, kulağına eğilivermiş Bestami’nin “Ben sana yularsız da binerim, demedim mi?”
Dış politika da böyledir. Kibirlenmeye, anlık tepkilerle kararlar almaya gelmez. Sağlam ilke ve prensiplere bina edilmediği zaman yanlış politikaların faturasını bir kaç nesil öder.
[Yakup Kadri] 1.1.2018 [Kronos.News]
Yeni yıl ve Tahran’da sıcak çikolata [Selahattin Sevi]
Asya’nın Champs-Élysées’si (Şanzelize) olarak da bilinen Valiasr’da yılın son günü. Saat gece yarısına yaklaşıyor. Fakat eski Tahran’ı kuzeyde kurulan modern semtlere bağlayan, her iki tarafı de çınar ağaçlarıyla çevrili geniş ve uzun bulvarda ne ışıltılı neonlar ne de neşeli kalabalıklar var. Gün boyu trafiği durma noktasına getiren, kötü benzin ve mazot yakan, etrafa dayanılmaz koku saçan otomobillerden eser yok. Küçük genç gruplar karartı olarak bir görünüp bir kayboluyor. Ahlak zabiti sivil milisler (Besiçler) insanlara çok da kibar olmayan tavırlarla araçları gösteriyor: Uzaklaşın!
Anlaşıldı, akrep ve yelkovan tam 12’nin üzerinde buluştuğunda yeni yıl kutlaması olarak anlaşılabilecek bir toplanmaya, emareye aman vermeyecekler.
Gazeteci arkadaşım Nafiseh Kouhnavard olacakları tahmin ettiği için “atla arabaya” diyor. O meşhur caddeye paralel bir sokakta kepenkleri indirmek üzere olan bir büfenin önünde duruyor. Birkaç dakika sonra elinde iki sıcak çikolata bardağıyla geliyor.
“Gidelim…” diyor.
İyice tenhalaşan caddelerden kenti çepeçevre saran çevre yolunda buluyoruz kendimizi.
Teypte Ahmet Kaya çalıyor… Bazen de Şahram Nazıri’den Mestan’a renkli bir yelpazede geziniyoruz. O günlerde yeni ünlü olmuş bir İranlı sanatçı, içinde “Müşkülpesendem” nakaratının geçtiği eski şarkıyı söylüyor. Nafiseh şarkıya, ben nakarata eşlik ediyorum:
Sevgilim müşkülpesenttir,
Eğer ben sarhoşsam, aşkından sarhoşum
Gel otur yanıma, zaten kalbimi elimden almışsın
Yüreğim sende, yanında esir kalmış
Benim sevgilim müşkülpesenttir
Yeni bir yıla girerken İran sokaklarının renkli ışıklarla değil isyan ateşiyle aydınlandığı, neşeli gençlerin kahkahalarının yerini “diktatöre ölüm” sloganlarının aldığı haberlerini okuyunca 2003 yılının son günlerini hatırladım.
BAM’DAN GERİYE NE KALDI?
Oysa Tahran’da bulunma sebebim çok başkaydı. Ülkenin güneyinde büyük ve yıkıcı bir deprem meydana gelmiş, kerpiç ve topraktan yapılan Bem (Bam) şehri 6.6 büyüklüğündeki sarsıntıyla yerle bir olmuştu. Haberler ve İranlı dostlarımın anlattıkları pek umut verici değildi.
İran’ın deprem bölgesine yakın şehirlerine yakın zamanda sefer olmadığı için çaresiz Tahran’a uçmak gerekiyordu. Zaman’ın genç muhabiri Fatih Uğur’a, “Hazırlan,” dedim, “İran’a gidiyoruz!” 1999 depreminde Sakarya’dan Gölcük’e omuz omuza çalıştığım Fatih yetenekli olduğu kadar hızlıydı da… İkinci Körfez Savaşı’nda birlikte Bağdat’a gitmiş, Kerbela’dan Felluce’ye onlarca habere imza atmıştık.
Evimize gidip eşyaları hazırlarken bir yandan da Tahran’dan Bam’a gitmenin planlarını yapıyorduk.
Çareyi Şirin ve Hamid Nikpour gösterdi. “Ben sana bir araba, iki şoför ayarlıyorum Selo’cum” dedi. Dünya iyisi çiftle de bir haber vesilesi ile tanışmış, sonra arkadaş olmuştuk. Hamid Nikpour İran Paintball takımının başkanıydı. 1979 devriminden önce ailesi hali vakti yerinde olmasına rağmen gelen rejim bütün varlıklarının üzerine çökmüştü. Ailenin çoğu ülkeyi terk ederken o kalmayı tercih etmişti.
ORADA OLMAK!
Tahran havalimanına iner inmez aracımız ve ön koltuklarda iki şoförümüz hazırdı. Kısa bir merhabadan sonra yola koyulduk. Önce Kirman, ardından Bam.
Sanıyorum felaketin uğradığı şehre yardım ve kurtarma ekiplerinden de, diğer gazetecilerden de önce vardık.
Tam anlamıyla bir yıkım vardı. Kerpiç evler un gibi yere yığılmış, tahta kolonlar, kirişler, kapı ve pencereler kalmıştı geriye. Kesif bir ceset kokusuna kadınların ve erkeklerin feryatları karışıyordu. İş makinelerinin açtığı derin hendeklere özenle bırakılan cenazeler üzerine kireç döküldükten sonra kapatılıyordu. Adeta küçük bir kıyamet! İlk günlerde saatler içinde binlerce insan gözlerimizin önünde defnedilmişti.
İlk haberlerimizi ve fotoğraflarımızı ayrıntılı olarak geçtik o gecenin sabahında. İzlenimlerimizi aktardık: “Zaman Bam’dan bildiriyor…”
Ne onurdur kıymetini bilenler için.
Zaman muhabirleri için dünyanın her yeri yakındı. Afrika çöllerinde kuraklık ve kıtlık olur, Bangladeş’te sel… Oradaydık! Japonya’da nükleer sızıntı dünyayı ayağa kaldırmıştır, insanlar Ukrayna’daki isyana kulak kabartmıştır. Yine orada… Kırım kan ağlar, Karabağ karalar bağlar Zaman birinci elden ve gözden okuyucularını bilgilendirir. Haiti’den Endonezya’ya kadar dünya avucumuzun içinde olsa da ilk hareket için küçük bir sorun vardır. Yayın editörümüz Mehmet Kamış’ın elektronik imzasını almaktır bütün mesele. Sonrası hep çok kolaydır.
Haber nöbeti bu sefer de Bağdat’ta, Felluce’de, Sakarya depreminde olduğu gibi Fatih Uğur’la bizde…
Evet, Bam’da ikinci günümüz artık. Birazcık uyuyabildiğimiz küçük Paykan otomobilden gün doğmadan yıkılmış sokaklara atmıştık kendimizi. Sıcak haberlerle birlikte insan hikâyelerine yoğunlaşmıştık. Yaralı insanlara selam verdik, bilmediğimiz dilde hasbıhal ettik. Yardıma İngilizce bilen gençler yetişti.
KİMLİKSİZ KALMAK
Kızılay da hemen bir çadır kurmuştu. Türkiye’den gelen diğer yardım dernekleriyle birlikte etrafı çevrili bir ortamda yardımlar için planlamalar yapıyordu. Türkiye’den gelen gazeteciler için de bir çadır tahsis edildi. Yanımızda getirdiğimiz Thuraya uydu telefonu Türkiye ile internet üzerinden konuşma ve transfer işlerini görüyordu. Süreyya yıldızına doğru yönelttiğimiz panel haberlerimizi aktarırken biz eksik neler var onları kontrol ediyorduk. Ne olduysa o anda oldu. Kalabalık bir grup tel örgülerin kapısından içeriye girdi. Peşlerinde onlarca gazeteci. Çok geçmeden anlaşıldı ki, dönemin İran Cumhurbaşkanı Hatemi Kızılay çadırını ziyaret ediyor. Üzerinde geniş açı takılı Nikon’umu kapar kapmaz peşine düştüm. On dakika bile sürmeyen bu ziyaret bittiğinde bizim basın çadırına davetsiz misafirler gelmişti. Bilgisayar ve uydu telefonu yerli yerindeydi ama içinde lenslerimin, pasaportumun, kimliklerimin ve paramın olduğu çantanın yerinde yeller esiyordu.
Ben de, Fatih de bu işi kimin yaptığını biliyorduk. Kızılay kafilesinde olan ve meraklı bir genç anlaşılan ‘yardım’ faaliyeti için gelmemişti. Görgü tanığı olmadığı için bir şey yapamadık tabi ki.
Öylece kalakalmıştım.
Aradığım Türkiye’nin Tahran büyükelçiliği de yeni yıl tatiline girmişti ve herkes rezidanstaki parti için hazırlanıyordu.
Gazeteci arkadaşım Hemşehri gazetesi muhabiri Nafiseh Kouhnavard’i aradım.
“Olan olmuş Tahran’a gel, yarın bakarız çaresine,” dedi.
Fakat tarifeli uçaklara binemezdim. Üzerimde kimlik yoktu.
Fatih’le doğruca kriz merkezine gittik. Önce şaşırdılar, sonra duruma ikna oldular. Bölgenin en üst düzey askeri amiri olduğunu söyledikleri ve “general” diye hitap ettikleri orta yaşın üzerinde bir adam, elimden not defterimi aldı. Farsça bir şeyler karaladı. Altına da imzasını attı. “Şimdi havalimanına git, bu notu göster, kargo uçaklarıyla Tahran’a gidebilirsin” dedi.
Elbette inanamadım, muhtemelen başından savıyor, diye düşündüm. Ama denemekte fayda vardı.
Fatih Uğur’la Türkiye’den yola çıkarken paylaştığımız paranın yarısını ve uydu telefonunu alarak havalimanına vardım. Her gösterdiğim yetkili beni sıranın en önünü gösteriyordu saygıyla. Sonunda alandaki sarıklı ve cüppeli mollalar bile bekletilip ben kargo uçağına bindirilince generalin ne kadar önemli bir kişi olduğunu anladım.
Uçak havalandığında ölüler, yaralılar, doktor ve hemşirelerle mollalar bir de ben vardım. Kabus gibi bir yolculuktan sonra Tahran havalimanına gürültülü bir şekilde inince ambulans sirenlerinin arasından yine o meşhur notu göstererek kapıya kadar ulaştım. Beni yorgun ve uykulu gözlerle Nafiseh bekliyordu.
Sıcak çikolata ve Ahmet Kaya şarkılarıyla idrak edeceğim müstesna yılbaşı!
Zaman ne de çabuk geçiyor.
O günden bugüne farklı zamanlarda farklı seçimler oldu. Yeşil Hareketi’nin güleryüzlü itirazları, kadınların inadına daha fazla saçını gösterdikleri sivil itaatsizlik eylemleri hep cılız kaldı. Evlere hapsedilen küçük mutluluklar yetmedi.
Petrol ve gaz denizinin üzerinde oturup fakir bir ülke yaratmayı başaran molla rejimi iç homurtuları bastırmak için dikkati dışarıya çekiyordu. Dağıttıkları bir canlı bomba anketini hatırlıyorum. Soru şuydu: “Nerede şehadet mertebesine ulaşmak istersiniz?” Lübnan, Filistin….
Dini söylemle birlikte insanları sürüleştirmek için başka aparatlar da sahaya sürülüyordu. Alkollü içkiler yasaktı ama uyuşturucu her köşe başından temin edilebiliyordu.
Gazeteler kapatılıyor, gazeteciler susturuluyordu.
Oysa Türkiye’de görece bir demokrasi baharı yaşanıyordu. Türkiye Avrupa Birliği’ne doğru yelken açmışken, Kürtler biraz nefes alıp Kürtçe üzerindeki baskılar azalırken, Nafiseh’nin yaşadıkları bana çok uzak geliyordu.
O ise her İstanbul’u ziyaret ettiğinde annesiyle saatlerce yürüdüğü yollarda yaptığı sohbetleri hatırlatıyordu.
Orta sınıf bir aileden gelen annesi Türkiye’nin her geçen gün daha çok İran’a benzediğini söylüyordu. Arkadaşlarına söyle bu günleri doya doya yaşasınlar, gelecek karanlık diyordu bilge kadın.
Kah devrimin ilk günlerinde eşinin kardeşlerinin biraz daha rahat giyinen kendisini nasıl rahatsız ettiklerini anlatıyor, kah selamı sabahı kesen akrabalarıyla ilgili anılarını aktarıyordu.
Oysa İslam inkılabının en ateşli taraftarları bugün Nafiseh’den de, annesinden de daha cüretkârmış giyim kuşam konusunda. Üstelik ilk fırsatta kendilerini yurt dışına atmışlar…
Benimse, “Ama orası İran, burası Türkiye” savunmasını yapıp, bir çok şeye ikna olmadığım, ülkenin seküler tecrübesine, demokrasi birikimine çok şey atfettiğim zamanlar.
Yeni yıl öncesi arayıp iyi dileklerimi ilettiğim arkadaşım 10 yıldır sürgün. Nafiseh her çalıştığı gazete kapatılıp mesleğini ve yaşamını sürdüreceği ortam bulamadığı için “dışarda”. BBC’nin çok başarılı Ortadoğu muhabiri olarak başarısına başarı ekliyor.
Ne çare ki, uluslararası başarılı bir çağdaş yüz olması onu ülkesinde muteber kılmıyor.
“Tamam Skype’la görüşüyorsun, telefon ediyorsun da bazı şeyler hep yarım ve eksik kalıyor” diyor anlatırken: Aynı dönemi yaşıyorsunuz ama zaman farklı akıyor… Bir sürgün için ülkesinden ayrılır ayrılmaz zaman durur.
Anneannesinin vefatına gidememiş, belki kardeşinin nikahında da bulunamayacak. Onu hiç görmeden büyüyen yeğenleri sanal bir çizgi kahraman gibi hep ekranda gördükleri teyzelerinin neden hiç kendilerini ziyaret etmediklerine bir türlü akıl erdiremeyecek.
Ve hep ben nereye aidim sorusu peşinden gelecek. Doğduğum ülkeye mi, sevdiğim ve çalıştığım coğrafyaya mı?
Belki de hiç bir yere…
Tecrübeli muhacir böyle söylüyor.
Ben mi?
O yıl iş seyahatinde olduğum için 1 Ocak’ta doğan kızımın ilk doğum gününe katılamamıştım. Bugün ise, 14’üncü yaşından sonra 15’inci yaşında da yanında değilim güzel Müge’min. Tıpkı canımın diğer yarısı Begüm’ün en güzel yıllarında yanında olamadığım gibi.
Çünkü şah eskileri ve padişah özentileri öyle istiyor.
[Selahattin Sevi] 1.1.2018 [Kronos.News]
Anlaşıldı, akrep ve yelkovan tam 12’nin üzerinde buluştuğunda yeni yıl kutlaması olarak anlaşılabilecek bir toplanmaya, emareye aman vermeyecekler.
Gazeteci arkadaşım Nafiseh Kouhnavard olacakları tahmin ettiği için “atla arabaya” diyor. O meşhur caddeye paralel bir sokakta kepenkleri indirmek üzere olan bir büfenin önünde duruyor. Birkaç dakika sonra elinde iki sıcak çikolata bardağıyla geliyor.
“Gidelim…” diyor.
İyice tenhalaşan caddelerden kenti çepeçevre saran çevre yolunda buluyoruz kendimizi.
Teypte Ahmet Kaya çalıyor… Bazen de Şahram Nazıri’den Mestan’a renkli bir yelpazede geziniyoruz. O günlerde yeni ünlü olmuş bir İranlı sanatçı, içinde “Müşkülpesendem” nakaratının geçtiği eski şarkıyı söylüyor. Nafiseh şarkıya, ben nakarata eşlik ediyorum:
Sevgilim müşkülpesenttir,
Eğer ben sarhoşsam, aşkından sarhoşum
Gel otur yanıma, zaten kalbimi elimden almışsın
Yüreğim sende, yanında esir kalmış
Benim sevgilim müşkülpesenttir
Yeni bir yıla girerken İran sokaklarının renkli ışıklarla değil isyan ateşiyle aydınlandığı, neşeli gençlerin kahkahalarının yerini “diktatöre ölüm” sloganlarının aldığı haberlerini okuyunca 2003 yılının son günlerini hatırladım.
BAM’DAN GERİYE NE KALDI?
Oysa Tahran’da bulunma sebebim çok başkaydı. Ülkenin güneyinde büyük ve yıkıcı bir deprem meydana gelmiş, kerpiç ve topraktan yapılan Bem (Bam) şehri 6.6 büyüklüğündeki sarsıntıyla yerle bir olmuştu. Haberler ve İranlı dostlarımın anlattıkları pek umut verici değildi.
İran’ın deprem bölgesine yakın şehirlerine yakın zamanda sefer olmadığı için çaresiz Tahran’a uçmak gerekiyordu. Zaman’ın genç muhabiri Fatih Uğur’a, “Hazırlan,” dedim, “İran’a gidiyoruz!” 1999 depreminde Sakarya’dan Gölcük’e omuz omuza çalıştığım Fatih yetenekli olduğu kadar hızlıydı da… İkinci Körfez Savaşı’nda birlikte Bağdat’a gitmiş, Kerbela’dan Felluce’ye onlarca habere imza atmıştık.
Evimize gidip eşyaları hazırlarken bir yandan da Tahran’dan Bam’a gitmenin planlarını yapıyorduk.
Çareyi Şirin ve Hamid Nikpour gösterdi. “Ben sana bir araba, iki şoför ayarlıyorum Selo’cum” dedi. Dünya iyisi çiftle de bir haber vesilesi ile tanışmış, sonra arkadaş olmuştuk. Hamid Nikpour İran Paintball takımının başkanıydı. 1979 devriminden önce ailesi hali vakti yerinde olmasına rağmen gelen rejim bütün varlıklarının üzerine çökmüştü. Ailenin çoğu ülkeyi terk ederken o kalmayı tercih etmişti.
ORADA OLMAK!
Tahran havalimanına iner inmez aracımız ve ön koltuklarda iki şoförümüz hazırdı. Kısa bir merhabadan sonra yola koyulduk. Önce Kirman, ardından Bam.
Sanıyorum felaketin uğradığı şehre yardım ve kurtarma ekiplerinden de, diğer gazetecilerden de önce vardık.
Tam anlamıyla bir yıkım vardı. Kerpiç evler un gibi yere yığılmış, tahta kolonlar, kirişler, kapı ve pencereler kalmıştı geriye. Kesif bir ceset kokusuna kadınların ve erkeklerin feryatları karışıyordu. İş makinelerinin açtığı derin hendeklere özenle bırakılan cenazeler üzerine kireç döküldükten sonra kapatılıyordu. Adeta küçük bir kıyamet! İlk günlerde saatler içinde binlerce insan gözlerimizin önünde defnedilmişti.
İlk haberlerimizi ve fotoğraflarımızı ayrıntılı olarak geçtik o gecenin sabahında. İzlenimlerimizi aktardık: “Zaman Bam’dan bildiriyor…”
Ne onurdur kıymetini bilenler için.
Zaman muhabirleri için dünyanın her yeri yakındı. Afrika çöllerinde kuraklık ve kıtlık olur, Bangladeş’te sel… Oradaydık! Japonya’da nükleer sızıntı dünyayı ayağa kaldırmıştır, insanlar Ukrayna’daki isyana kulak kabartmıştır. Yine orada… Kırım kan ağlar, Karabağ karalar bağlar Zaman birinci elden ve gözden okuyucularını bilgilendirir. Haiti’den Endonezya’ya kadar dünya avucumuzun içinde olsa da ilk hareket için küçük bir sorun vardır. Yayın editörümüz Mehmet Kamış’ın elektronik imzasını almaktır bütün mesele. Sonrası hep çok kolaydır.
Haber nöbeti bu sefer de Bağdat’ta, Felluce’de, Sakarya depreminde olduğu gibi Fatih Uğur’la bizde…
Evet, Bam’da ikinci günümüz artık. Birazcık uyuyabildiğimiz küçük Paykan otomobilden gün doğmadan yıkılmış sokaklara atmıştık kendimizi. Sıcak haberlerle birlikte insan hikâyelerine yoğunlaşmıştık. Yaralı insanlara selam verdik, bilmediğimiz dilde hasbıhal ettik. Yardıma İngilizce bilen gençler yetişti.
KİMLİKSİZ KALMAK
Kızılay da hemen bir çadır kurmuştu. Türkiye’den gelen diğer yardım dernekleriyle birlikte etrafı çevrili bir ortamda yardımlar için planlamalar yapıyordu. Türkiye’den gelen gazeteciler için de bir çadır tahsis edildi. Yanımızda getirdiğimiz Thuraya uydu telefonu Türkiye ile internet üzerinden konuşma ve transfer işlerini görüyordu. Süreyya yıldızına doğru yönelttiğimiz panel haberlerimizi aktarırken biz eksik neler var onları kontrol ediyorduk. Ne olduysa o anda oldu. Kalabalık bir grup tel örgülerin kapısından içeriye girdi. Peşlerinde onlarca gazeteci. Çok geçmeden anlaşıldı ki, dönemin İran Cumhurbaşkanı Hatemi Kızılay çadırını ziyaret ediyor. Üzerinde geniş açı takılı Nikon’umu kapar kapmaz peşine düştüm. On dakika bile sürmeyen bu ziyaret bittiğinde bizim basın çadırına davetsiz misafirler gelmişti. Bilgisayar ve uydu telefonu yerli yerindeydi ama içinde lenslerimin, pasaportumun, kimliklerimin ve paramın olduğu çantanın yerinde yeller esiyordu.
Ben de, Fatih de bu işi kimin yaptığını biliyorduk. Kızılay kafilesinde olan ve meraklı bir genç anlaşılan ‘yardım’ faaliyeti için gelmemişti. Görgü tanığı olmadığı için bir şey yapamadık tabi ki.
Öylece kalakalmıştım.
Aradığım Türkiye’nin Tahran büyükelçiliği de yeni yıl tatiline girmişti ve herkes rezidanstaki parti için hazırlanıyordu.
Gazeteci arkadaşım Hemşehri gazetesi muhabiri Nafiseh Kouhnavard’i aradım.
“Olan olmuş Tahran’a gel, yarın bakarız çaresine,” dedi.
Fakat tarifeli uçaklara binemezdim. Üzerimde kimlik yoktu.
Fatih’le doğruca kriz merkezine gittik. Önce şaşırdılar, sonra duruma ikna oldular. Bölgenin en üst düzey askeri amiri olduğunu söyledikleri ve “general” diye hitap ettikleri orta yaşın üzerinde bir adam, elimden not defterimi aldı. Farsça bir şeyler karaladı. Altına da imzasını attı. “Şimdi havalimanına git, bu notu göster, kargo uçaklarıyla Tahran’a gidebilirsin” dedi.
Elbette inanamadım, muhtemelen başından savıyor, diye düşündüm. Ama denemekte fayda vardı.
Fatih Uğur’la Türkiye’den yola çıkarken paylaştığımız paranın yarısını ve uydu telefonunu alarak havalimanına vardım. Her gösterdiğim yetkili beni sıranın en önünü gösteriyordu saygıyla. Sonunda alandaki sarıklı ve cüppeli mollalar bile bekletilip ben kargo uçağına bindirilince generalin ne kadar önemli bir kişi olduğunu anladım.
Uçak havalandığında ölüler, yaralılar, doktor ve hemşirelerle mollalar bir de ben vardım. Kabus gibi bir yolculuktan sonra Tahran havalimanına gürültülü bir şekilde inince ambulans sirenlerinin arasından yine o meşhur notu göstererek kapıya kadar ulaştım. Beni yorgun ve uykulu gözlerle Nafiseh bekliyordu.
Sıcak çikolata ve Ahmet Kaya şarkılarıyla idrak edeceğim müstesna yılbaşı!
Zaman ne de çabuk geçiyor.
O günden bugüne farklı zamanlarda farklı seçimler oldu. Yeşil Hareketi’nin güleryüzlü itirazları, kadınların inadına daha fazla saçını gösterdikleri sivil itaatsizlik eylemleri hep cılız kaldı. Evlere hapsedilen küçük mutluluklar yetmedi.
Petrol ve gaz denizinin üzerinde oturup fakir bir ülke yaratmayı başaran molla rejimi iç homurtuları bastırmak için dikkati dışarıya çekiyordu. Dağıttıkları bir canlı bomba anketini hatırlıyorum. Soru şuydu: “Nerede şehadet mertebesine ulaşmak istersiniz?” Lübnan, Filistin….
Dini söylemle birlikte insanları sürüleştirmek için başka aparatlar da sahaya sürülüyordu. Alkollü içkiler yasaktı ama uyuşturucu her köşe başından temin edilebiliyordu.
Gazeteler kapatılıyor, gazeteciler susturuluyordu.
Oysa Türkiye’de görece bir demokrasi baharı yaşanıyordu. Türkiye Avrupa Birliği’ne doğru yelken açmışken, Kürtler biraz nefes alıp Kürtçe üzerindeki baskılar azalırken, Nafiseh’nin yaşadıkları bana çok uzak geliyordu.
O ise her İstanbul’u ziyaret ettiğinde annesiyle saatlerce yürüdüğü yollarda yaptığı sohbetleri hatırlatıyordu.
Orta sınıf bir aileden gelen annesi Türkiye’nin her geçen gün daha çok İran’a benzediğini söylüyordu. Arkadaşlarına söyle bu günleri doya doya yaşasınlar, gelecek karanlık diyordu bilge kadın.
Kah devrimin ilk günlerinde eşinin kardeşlerinin biraz daha rahat giyinen kendisini nasıl rahatsız ettiklerini anlatıyor, kah selamı sabahı kesen akrabalarıyla ilgili anılarını aktarıyordu.
Oysa İslam inkılabının en ateşli taraftarları bugün Nafiseh’den de, annesinden de daha cüretkârmış giyim kuşam konusunda. Üstelik ilk fırsatta kendilerini yurt dışına atmışlar…
Benimse, “Ama orası İran, burası Türkiye” savunmasını yapıp, bir çok şeye ikna olmadığım, ülkenin seküler tecrübesine, demokrasi birikimine çok şey atfettiğim zamanlar.
Yeni yıl öncesi arayıp iyi dileklerimi ilettiğim arkadaşım 10 yıldır sürgün. Nafiseh her çalıştığı gazete kapatılıp mesleğini ve yaşamını sürdüreceği ortam bulamadığı için “dışarda”. BBC’nin çok başarılı Ortadoğu muhabiri olarak başarısına başarı ekliyor.
Ne çare ki, uluslararası başarılı bir çağdaş yüz olması onu ülkesinde muteber kılmıyor.
“Tamam Skype’la görüşüyorsun, telefon ediyorsun da bazı şeyler hep yarım ve eksik kalıyor” diyor anlatırken: Aynı dönemi yaşıyorsunuz ama zaman farklı akıyor… Bir sürgün için ülkesinden ayrılır ayrılmaz zaman durur.
Anneannesinin vefatına gidememiş, belki kardeşinin nikahında da bulunamayacak. Onu hiç görmeden büyüyen yeğenleri sanal bir çizgi kahraman gibi hep ekranda gördükleri teyzelerinin neden hiç kendilerini ziyaret etmediklerine bir türlü akıl erdiremeyecek.
Ve hep ben nereye aidim sorusu peşinden gelecek. Doğduğum ülkeye mi, sevdiğim ve çalıştığım coğrafyaya mı?
Belki de hiç bir yere…
Tecrübeli muhacir böyle söylüyor.
Ben mi?
O yıl iş seyahatinde olduğum için 1 Ocak’ta doğan kızımın ilk doğum gününe katılamamıştım. Bugün ise, 14’üncü yaşından sonra 15’inci yaşında da yanında değilim güzel Müge’min. Tıpkı canımın diğer yarısı Begüm’ün en güzel yıllarında yanında olamadığım gibi.
Çünkü şah eskileri ve padişah özentileri öyle istiyor.
[Selahattin Sevi] 1.1.2018 [Kronos.News]
Önce SADAT sonra HÖH: Son KHK Türkiye’de ‘Besic’ kurmak içindi [Cevheri Güven]
Başkanlık Sistemi’ne geçiş tartışmalarının alevlendiği 2015’in son günlerinde Erdoğan ağzından bir “Hitler cümlesi” kaçırmıştı.
Üniter devletlerde başkanlık sistemi olabileceğini anlatan Erdoğan, “Hitler Almanyası’na baktığımızda da bunu görürsünüz” demişti.
O cümle, Erdoğan’ın, inşa etmek istediği rejim için Hitler yöntemini ‘çalıştığını’ gösteriyordu. İlerleyen günler, hayallerindeki rejimde örnek alınanın sadece Hitler olmadığını gösterdi.
Son iki yıldır hummalı biçimde paramiliter bir güç inşa ediliyor Türkiye’de adına HÖH ya da SADAT denen.
Alınan örnek ise BESİC’in kopyası.
Besic Direniş Gücü; Ayetullah Humeyni tarafından 1979’da İran’da kuruldu. Gönüllülerden oluşan bir milis gücü.
Devrim Muhafızları’na bağlı olarak çalışıyorlar. Karargahları camiler. Üyelik işlemleri camilerde yapılıyor. Çocuk yaşta üye olunabiliyor. İddialara göre her camide Besic için bir oda bulunuyor ve odada kalaşnikof türü birkaç silah hazır tutuluyor.
Camiler merkez alınınca, her mahallede her köyde, yani ülkenin her alanında rejimin kolu bulunuyor. İstihbarat toplama yanında bazı durumlarda fiili olarak harekete geçiyorlar.
Her perşembe akşamı Besic üyeleri camilerdeki silahları alıp bazı noktalarda yol kontrolü yapıyor. 15 yaşındaki bir Besic militanını elinde kalaşnikofla yol kontrolü yaparken görebiliyorsunuz. Aracınızda uyuşturucu, alkol ya da rejime ciddi muhalif bir belge bulunduğunda polise bildiriyorlar.
Besic üyeleri düzenli maaş almıyorlar ama çeşitli biçimlerde ödüllendiriliyorlar. Üniversiteyi kolay kazanmak, devlet işlerine kolay girmek, yardımlardan kolay faydalanmak gibi.
Basic’e giden çocuk ve gençlere yazın sürekli kamp ve piknik tarzı etkinlikler düzenleniyor, çocuğun fikri yapısı burada değiştirilip milis haline getiriliyor.
Her meslekte Besic yapılanması var. Öğretmen Besic teşkilatı, mühendis Besic teşkilatı, çiftçi besic teşkilatı gibi.
Yerel Halk Besic’i en yaygın ve geniş olanı.
Her etnik kökenden İran vatandaşları katılabiliyor. Ancak Kürtler belli bir noktaya kadar yükselebiliyor fiiliyatta.
Besic’in esas yüzü rejim kendini tehlikete hissettiği an ortaya çıkıyor. Ülkede ya da ülkenin bir bölümünde terör ya da gerilim durumu yükseldiğinde Devrim Muhafızları emir veriyor ve Besic üyeleri silahlarıyla her köşeyi tutup kontrol altına alıyorlar.
Besic militanı yol kontrolünde gerilim çıktı ve birisini öldürdü diyelim, bu durumda mahkeme devreye giriyor. Görevi nedeniyle yapmışsa suçlanmıyor. (Son KHK’yı hatırlayın)
Besic üyelerinin ayda bir silahlı eğitimi oluyor. Kamuya ait belli yerlerde atış ve silah kullanma tatbikatı yapmaları gerekiyor düzenli olarak.
Besic’in 10 milyondan fazla üyesi olduğu tahmin ediliyor. Bu haliyle rejim için Hava-Deniz-Kara Kuvvetleri’nden sonra dördüncü kuvvet.
Normal şartlarda barış zamanlarında devrede olmayıp sadece savaş zamanında halk direnişini örgütlemek gibi bir propagandayla yola çıkmış ancak zaman içinde her an devrede olan ve halkı baskı altında tutmanın aparatına dönüşmüş.
Devletle kadrolu bir bağları olmayıp paramiliter alanda olmaları İran Rejimi’nin işini kolaylaştırıyor. Örneğin Suriye’de savaşmaya gönderilip bol parayla ödüllendirilenlerin çoğu Besic Milisleri.
Aynı şekilde Irak Kürdistanı’nda referandumdan sonra bölgeyi kontrollerine alan ve Heşd-i Şabi olarak nitelenen kişiler de Besic üyelerinden oluşuyor.
Türkiye’de Halk Özel Harekat (HÖH) ya da SADAT, Besic örnek alınarak inşa edilmiş görünüyor. HÖH Başkanı geçtiğimiz günlerde yaptığı açıklamada “Sadece Müminlerin Emiri’nin talimatıyla harekete geçeceklerini” söyledi. Kastettiği kişi Erdoğan.
Besic de aynı şekilde İran’da rejimi elinde esas bulunduran kişi olan Dini Lider Hamaney’e bağlı. Hamaney ise Besic’i Devrim Muhafızları’nın komutanı üzerinden yönetiyor. SADAT ve HÖH’ün Hakan Fidan tarafından yönetilmesi gibi. İnşasının da Fidan’ın fikirleriyle olduğunu söyleyebiliriz zaten.
Son çıkan KHK’yı Besic örneği üzerinden incelediğimizde taşlar yerine oturuyor. Besic üyelerinin sahip olduğu yasal kalkana, Erdoğan Rejimi’nin paramiliter güçleri de son KHK ile kavuştular.
Besic’le ilgili geniş bilgileri aynı mülteci kampında kalmakta olduğum doktorasını yarım bırakmış İranlı mülteci bir Siyaset Bilimi mezunundan aldım. Kendisi İran’dan kaçtıktan sonra 4 yıl Türkiye’de kalmış. Sonra Türkiye’deki şartların da İran’a benzemeye başlamasıyla soluğu Avrupa’da almış.
Tüm yaşadıklarına rağmen kendi ülkesini anlatırken, “Yavaş yavaş da olsa biz özgürleşmeye yol alıyoruz, Türkiye ise tersi yolda ilerliyor, İran’da Humeyni Rejimi’nin inşa edildiği yıllar gibi” değerlendirmesinde bulundu.
OHAL dönemi KHK’larını hatırlayınca “haklısın” demekten başka çare kalmıyor. İran’da özgürlük için insanlar sokağa dökülürken, yılbaşı kutlamaları için Taksim’in kapatılıp bütün İstanbul’un ablukaya alındığı bir ülkede protestoyu bırakın gık çıkmıyor.
Son KHK ile aldıkları güçle paramiliter yapılanmanın ivme kazandığı muhakkak. Sonrasında ne olacağını anlamak için müneccim olmaya gerek yok. Bu tip rejimlerin paramiliter güçleriyle ilk ne yaptıklarını hatırlamak yeterli.
[Cevheri Güven] 31.12.2017 [Kronos.News]
Üniter devletlerde başkanlık sistemi olabileceğini anlatan Erdoğan, “Hitler Almanyası’na baktığımızda da bunu görürsünüz” demişti.
O cümle, Erdoğan’ın, inşa etmek istediği rejim için Hitler yöntemini ‘çalıştığını’ gösteriyordu. İlerleyen günler, hayallerindeki rejimde örnek alınanın sadece Hitler olmadığını gösterdi.
Son iki yıldır hummalı biçimde paramiliter bir güç inşa ediliyor Türkiye’de adına HÖH ya da SADAT denen.
Alınan örnek ise BESİC’in kopyası.
Besic Direniş Gücü; Ayetullah Humeyni tarafından 1979’da İran’da kuruldu. Gönüllülerden oluşan bir milis gücü.
Devrim Muhafızları’na bağlı olarak çalışıyorlar. Karargahları camiler. Üyelik işlemleri camilerde yapılıyor. Çocuk yaşta üye olunabiliyor. İddialara göre her camide Besic için bir oda bulunuyor ve odada kalaşnikof türü birkaç silah hazır tutuluyor.
Camiler merkez alınınca, her mahallede her köyde, yani ülkenin her alanında rejimin kolu bulunuyor. İstihbarat toplama yanında bazı durumlarda fiili olarak harekete geçiyorlar.
Her perşembe akşamı Besic üyeleri camilerdeki silahları alıp bazı noktalarda yol kontrolü yapıyor. 15 yaşındaki bir Besic militanını elinde kalaşnikofla yol kontrolü yaparken görebiliyorsunuz. Aracınızda uyuşturucu, alkol ya da rejime ciddi muhalif bir belge bulunduğunda polise bildiriyorlar.
Besic üyeleri düzenli maaş almıyorlar ama çeşitli biçimlerde ödüllendiriliyorlar. Üniversiteyi kolay kazanmak, devlet işlerine kolay girmek, yardımlardan kolay faydalanmak gibi.
Basic’e giden çocuk ve gençlere yazın sürekli kamp ve piknik tarzı etkinlikler düzenleniyor, çocuğun fikri yapısı burada değiştirilip milis haline getiriliyor.
Her meslekte Besic yapılanması var. Öğretmen Besic teşkilatı, mühendis Besic teşkilatı, çiftçi besic teşkilatı gibi.
Yerel Halk Besic’i en yaygın ve geniş olanı.
Her etnik kökenden İran vatandaşları katılabiliyor. Ancak Kürtler belli bir noktaya kadar yükselebiliyor fiiliyatta.
Besic’in esas yüzü rejim kendini tehlikete hissettiği an ortaya çıkıyor. Ülkede ya da ülkenin bir bölümünde terör ya da gerilim durumu yükseldiğinde Devrim Muhafızları emir veriyor ve Besic üyeleri silahlarıyla her köşeyi tutup kontrol altına alıyorlar.
Besic militanı yol kontrolünde gerilim çıktı ve birisini öldürdü diyelim, bu durumda mahkeme devreye giriyor. Görevi nedeniyle yapmışsa suçlanmıyor. (Son KHK’yı hatırlayın)
Besic üyelerinin ayda bir silahlı eğitimi oluyor. Kamuya ait belli yerlerde atış ve silah kullanma tatbikatı yapmaları gerekiyor düzenli olarak.
Besic’in 10 milyondan fazla üyesi olduğu tahmin ediliyor. Bu haliyle rejim için Hava-Deniz-Kara Kuvvetleri’nden sonra dördüncü kuvvet.
Normal şartlarda barış zamanlarında devrede olmayıp sadece savaş zamanında halk direnişini örgütlemek gibi bir propagandayla yola çıkmış ancak zaman içinde her an devrede olan ve halkı baskı altında tutmanın aparatına dönüşmüş.
Devletle kadrolu bir bağları olmayıp paramiliter alanda olmaları İran Rejimi’nin işini kolaylaştırıyor. Örneğin Suriye’de savaşmaya gönderilip bol parayla ödüllendirilenlerin çoğu Besic Milisleri.
Aynı şekilde Irak Kürdistanı’nda referandumdan sonra bölgeyi kontrollerine alan ve Heşd-i Şabi olarak nitelenen kişiler de Besic üyelerinden oluşuyor.
Türkiye’de Halk Özel Harekat (HÖH) ya da SADAT, Besic örnek alınarak inşa edilmiş görünüyor. HÖH Başkanı geçtiğimiz günlerde yaptığı açıklamada “Sadece Müminlerin Emiri’nin talimatıyla harekete geçeceklerini” söyledi. Kastettiği kişi Erdoğan.
Besic de aynı şekilde İran’da rejimi elinde esas bulunduran kişi olan Dini Lider Hamaney’e bağlı. Hamaney ise Besic’i Devrim Muhafızları’nın komutanı üzerinden yönetiyor. SADAT ve HÖH’ün Hakan Fidan tarafından yönetilmesi gibi. İnşasının da Fidan’ın fikirleriyle olduğunu söyleyebiliriz zaten.
Son çıkan KHK’yı Besic örneği üzerinden incelediğimizde taşlar yerine oturuyor. Besic üyelerinin sahip olduğu yasal kalkana, Erdoğan Rejimi’nin paramiliter güçleri de son KHK ile kavuştular.
Besic’le ilgili geniş bilgileri aynı mülteci kampında kalmakta olduğum doktorasını yarım bırakmış İranlı mülteci bir Siyaset Bilimi mezunundan aldım. Kendisi İran’dan kaçtıktan sonra 4 yıl Türkiye’de kalmış. Sonra Türkiye’deki şartların da İran’a benzemeye başlamasıyla soluğu Avrupa’da almış.
Tüm yaşadıklarına rağmen kendi ülkesini anlatırken, “Yavaş yavaş da olsa biz özgürleşmeye yol alıyoruz, Türkiye ise tersi yolda ilerliyor, İran’da Humeyni Rejimi’nin inşa edildiği yıllar gibi” değerlendirmesinde bulundu.
OHAL dönemi KHK’larını hatırlayınca “haklısın” demekten başka çare kalmıyor. İran’da özgürlük için insanlar sokağa dökülürken, yılbaşı kutlamaları için Taksim’in kapatılıp bütün İstanbul’un ablukaya alındığı bir ülkede protestoyu bırakın gık çıkmıyor.
Son KHK ile aldıkları güçle paramiliter yapılanmanın ivme kazandığı muhakkak. Sonrasında ne olacağını anlamak için müneccim olmaya gerek yok. Bu tip rejimlerin paramiliter güçleriyle ilk ne yaptıklarını hatırlamak yeterli.
[Cevheri Güven] 31.12.2017 [Kronos.News]
Şevki kıran yedinci engel [Abdullah Aymaz]
Himmetimiz şevk atına binip engelleri birer birer aşa aşa yoluna devam ederken Üstad Hazretleri bizleri ikaz ederek yedinci olarak bu sefer “Allah’ın işine müdâhale eden dinsiz düşman gelir; himmetin yüzünü tokatlar, gözünü kör eder. Siz de ‘Emrolunduğun gibi dosdoğru ol’ (Hûd Suresi, 112) âyetinin ve ‘Efendine, âmirlik, efendilik taslama’ prensibini, kârlı ve vazifeyi bilme hakikatı olarak o düşmanın üzerine gönderiniz, tâ ki, onun haddini bildirsin.” diyor.
Müslümanları yanlışa sevk eden işlerden birisi de, hâşâ Cenab-ı Hakkın hikmetlerini sorgularca ve başa gelecekleri hiç hesaba katmadan kumar oynar gibi “Artık ne olacaksa olsun” diyerek en büyük tehlikelere doğru yürümek ve saf kitleleri de peşine takarak dipsiz girdaplara sürüklemektir. Allah’ın koyduğu kanunlar vardır; bunlar değişmez… Bunları, sevgili Habîbi Muhammed Aleyhisselam için bile çoğu defa değiştirmemiştir. O da, savaşta zırh giyme dâhil her türlü tedbiri almıştır. Hatta, “Savaşalım, savaşalım yâ Resulullah!” diye ısrar edenlere karşı beklemiş Allah’tan izin gelmeden savaşa başvurmamıştır…
Sömürgeciler yüzlerce senedir, insanların nasıl sokaklara döküleceğini çok iyi bilirler. Hassas damarlar vardır, onlara dokununca, murdar iliğinden gelen emirlerle, algı operasyonları ile hareket eden saf kitlelerinin kurbanlar gibi boğazlanacakları meydanlara ve sokaklara nasıl döküleceklerini çok iyi hesaplarlar. Onun için beyinsizlerin sürükledikleri zavallılar, yeşil ekinleri biçenler gibi biçer, kıyım kıyım kıyarlar veya biçtirir ve kıydırırlar…
Sık sık “Bu süreç ne zaman biter?” diye sorulara muhatap oluyoruz… Üstad Hazretleri 1919’larda yazdığı ve “Çekirdeklerin Çiçekleri” adını verdiği Lem’aat Risalesinde şöyle diyor: “Dördüncü Nokta şudur: Bir HAK bilkuvve (potansiyel halde) kalmış, yahut kuvvetsiz kalmış, ya mahluttur (içine başka şeyler karıştırılmış) hem mağşuş (kalpazanların kalp para karıştırması gibi karışık hileli ise), ona da bir inkişaf, ya bir taze kuvvet vermek lâzım gelir. Mühezzeb ve müzehheb yapmak (tehzible altınla süslemek) için muvakkaten bâtıl ona musallat edilir, tâ ki sebîke-i HAK (Hak külçesi) ne mikdar lüzum vardır (süreç o zamana kadar sürer ki). Tâ mahz (katıksız, saf) ve hâlis çıksın.”
Eğer süreç olgunlaşmadan biterse, erken doğum ve düşük olur… Düşünelim bir kere, maalesef Müslümanlığın anarşi ve terörle birlikte anıldığı bir dönemde bir eğitim hizmeti 170’ten fazla ülkede dünya çapında bir gelişme gösteriyor. Eğitim veriyor, evrensel değerleri fiilen, hâlen ve kavlen ders veriyor… Bunların hepsi güzel ama, “Biz muhabbet fedaileriyiz, biz sulh-i umumînin temsilcisi bir barış hareketiyiz” deseniz de temelinde bir Müslüman grupsunuz. Ne kadar hâlis, yumuşak ve sıcak davranan iyi insanlar olsanız da neticede Müslümansınız. Yani Müslüman olmanız kuşkulandırıyor, hatta ürkütüp korkutuyor. Acaba bunlar radikalleşir mi, diye bir endişe var. Bir testten, bir imtihandan geçmediniz… Onun için kader izin verdi, İlahî hikmet müsâade etti, bâtıl size musallat edildi… Ellerinizi kollarınızı kırdılar, hapislere doldurdular, Hizmetin mülklerine çöktüler, hatta atadan-babadan kalan mallarınıza zâlimce el koydular… Yetmedi… Sizin en hassas tarafınız hanımlarınız ve kızlarınız… Onları da kelepçeleyip cezaevlerine attılar… Beklediler, bakalım sokaklara dökülüp meydanlara çıkacak mısınız? Hiçbir menfi harekette bulunmadınız. Çünkü senelerdir, ilk günlerden beri sizin Hocaefendiniz bütün samimiyetiyle; “Ben vaaz ederken, hutbe okurken gelip beni öldürseler, intikam almayacaksınız… Etlerimi parça parça sokaklara dağıtsalar, sokaklara dökülmeyecek, meydanlara çıkmayacaksınız!..” diye vicdanlarınıza sesleniyor…
Şimdi artık bütün dünya sizin samimiyetinize inandı, bu imtihanı yüz akı ile geçtiniz…
Fakat bütün insanlarımıza bilhassa ehl-i vicdana ve bilhassa gerçekleri çok iyi bilenlere anlatıyorum:
1980 darbesinden sonra, Kayseri’deki yurdumuzda bir idareci yaramaz bir öğrenciye, yaptığı şeylerden dolayı bir tokat vuruyor. O da ben size gösteririm diyerek, Sıkıyönetime “Bu yurtta irticaî faaliyetler var.” diyerek şikayette bulunuyor. Hemen askeriye, gelip, idareciyi, ara-sıra öğrencilerin tedavisi için üniversite hastanesinden gelip-giden bir Doçenti ve asistanını da içeri alıyorlar. Esnaf ve mütevelli telaşa kapılıyor. Hizmet henüz çok yeni… Bir anda ne yapacaklarını bilemiyorlar. Vakfı, derneği kapatalım, yurdu kapatalım, diyenler çıkıyor. Yaşlı bir amcamız bunları topluyor; “Biz köyümüzden Kayseri’ye inerken çoğumuzun elinde bir ip vardı, hamallık yapıyorduk. Bize Allah neler verdi… Şimdi Sıkıyönetim Komutanına durumu arz edelim. “Bu yurdu biz açtık… Bir çocuk bir yaramazlık yaptı diye bir tokat vurulmuş, keşke vurulmasaydı. Ama şimdi bunun için yurdun idaresi, Doç. Dr. Bir hekim ve asistanı hapse atıyor, bu ne iştir. Biz de askeriyeye kablo üretip yetiştiren bir şirketin üyeleriyiz. Bizi de hapse atın… Çünkü bu yurdu biz açtık. Suçlu arıyorsanız, biziz… Biz de bu şirketi kapatıp hapse girelim. Onar sene yatmaya râzıyız, diyelim.” diyor. Toplanıp Komutana durumu arz ediyorlar. Komutan haberi olmadığını söylüyor. Gerçeği öğrenince, bir emirle hepsini serbest bıraktırıyor… Gerçekleri söyleyecek cesur yüreklere ihtiyaç var. Bunları insanlık hayırla yad edecektir. Sonra bu bir Hak davadır. Kıyamete ayarlı bir hizmettir. Kimsenin bitirmesi söz konusu değildir. Bitirmek isteyenleri Allah bitirir…
[Abdullah Aymaz] 1.1.2018 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com
Müslümanları yanlışa sevk eden işlerden birisi de, hâşâ Cenab-ı Hakkın hikmetlerini sorgularca ve başa gelecekleri hiç hesaba katmadan kumar oynar gibi “Artık ne olacaksa olsun” diyerek en büyük tehlikelere doğru yürümek ve saf kitleleri de peşine takarak dipsiz girdaplara sürüklemektir. Allah’ın koyduğu kanunlar vardır; bunlar değişmez… Bunları, sevgili Habîbi Muhammed Aleyhisselam için bile çoğu defa değiştirmemiştir. O da, savaşta zırh giyme dâhil her türlü tedbiri almıştır. Hatta, “Savaşalım, savaşalım yâ Resulullah!” diye ısrar edenlere karşı beklemiş Allah’tan izin gelmeden savaşa başvurmamıştır…
Sömürgeciler yüzlerce senedir, insanların nasıl sokaklara döküleceğini çok iyi bilirler. Hassas damarlar vardır, onlara dokununca, murdar iliğinden gelen emirlerle, algı operasyonları ile hareket eden saf kitlelerinin kurbanlar gibi boğazlanacakları meydanlara ve sokaklara nasıl döküleceklerini çok iyi hesaplarlar. Onun için beyinsizlerin sürükledikleri zavallılar, yeşil ekinleri biçenler gibi biçer, kıyım kıyım kıyarlar veya biçtirir ve kıydırırlar…
Sık sık “Bu süreç ne zaman biter?” diye sorulara muhatap oluyoruz… Üstad Hazretleri 1919’larda yazdığı ve “Çekirdeklerin Çiçekleri” adını verdiği Lem’aat Risalesinde şöyle diyor: “Dördüncü Nokta şudur: Bir HAK bilkuvve (potansiyel halde) kalmış, yahut kuvvetsiz kalmış, ya mahluttur (içine başka şeyler karıştırılmış) hem mağşuş (kalpazanların kalp para karıştırması gibi karışık hileli ise), ona da bir inkişaf, ya bir taze kuvvet vermek lâzım gelir. Mühezzeb ve müzehheb yapmak (tehzible altınla süslemek) için muvakkaten bâtıl ona musallat edilir, tâ ki sebîke-i HAK (Hak külçesi) ne mikdar lüzum vardır (süreç o zamana kadar sürer ki). Tâ mahz (katıksız, saf) ve hâlis çıksın.”
Eğer süreç olgunlaşmadan biterse, erken doğum ve düşük olur… Düşünelim bir kere, maalesef Müslümanlığın anarşi ve terörle birlikte anıldığı bir dönemde bir eğitim hizmeti 170’ten fazla ülkede dünya çapında bir gelişme gösteriyor. Eğitim veriyor, evrensel değerleri fiilen, hâlen ve kavlen ders veriyor… Bunların hepsi güzel ama, “Biz muhabbet fedaileriyiz, biz sulh-i umumînin temsilcisi bir barış hareketiyiz” deseniz de temelinde bir Müslüman grupsunuz. Ne kadar hâlis, yumuşak ve sıcak davranan iyi insanlar olsanız da neticede Müslümansınız. Yani Müslüman olmanız kuşkulandırıyor, hatta ürkütüp korkutuyor. Acaba bunlar radikalleşir mi, diye bir endişe var. Bir testten, bir imtihandan geçmediniz… Onun için kader izin verdi, İlahî hikmet müsâade etti, bâtıl size musallat edildi… Ellerinizi kollarınızı kırdılar, hapislere doldurdular, Hizmetin mülklerine çöktüler, hatta atadan-babadan kalan mallarınıza zâlimce el koydular… Yetmedi… Sizin en hassas tarafınız hanımlarınız ve kızlarınız… Onları da kelepçeleyip cezaevlerine attılar… Beklediler, bakalım sokaklara dökülüp meydanlara çıkacak mısınız? Hiçbir menfi harekette bulunmadınız. Çünkü senelerdir, ilk günlerden beri sizin Hocaefendiniz bütün samimiyetiyle; “Ben vaaz ederken, hutbe okurken gelip beni öldürseler, intikam almayacaksınız… Etlerimi parça parça sokaklara dağıtsalar, sokaklara dökülmeyecek, meydanlara çıkmayacaksınız!..” diye vicdanlarınıza sesleniyor…
Şimdi artık bütün dünya sizin samimiyetinize inandı, bu imtihanı yüz akı ile geçtiniz…
Fakat bütün insanlarımıza bilhassa ehl-i vicdana ve bilhassa gerçekleri çok iyi bilenlere anlatıyorum:
1980 darbesinden sonra, Kayseri’deki yurdumuzda bir idareci yaramaz bir öğrenciye, yaptığı şeylerden dolayı bir tokat vuruyor. O da ben size gösteririm diyerek, Sıkıyönetime “Bu yurtta irticaî faaliyetler var.” diyerek şikayette bulunuyor. Hemen askeriye, gelip, idareciyi, ara-sıra öğrencilerin tedavisi için üniversite hastanesinden gelip-giden bir Doçenti ve asistanını da içeri alıyorlar. Esnaf ve mütevelli telaşa kapılıyor. Hizmet henüz çok yeni… Bir anda ne yapacaklarını bilemiyorlar. Vakfı, derneği kapatalım, yurdu kapatalım, diyenler çıkıyor. Yaşlı bir amcamız bunları topluyor; “Biz köyümüzden Kayseri’ye inerken çoğumuzun elinde bir ip vardı, hamallık yapıyorduk. Bize Allah neler verdi… Şimdi Sıkıyönetim Komutanına durumu arz edelim. “Bu yurdu biz açtık… Bir çocuk bir yaramazlık yaptı diye bir tokat vurulmuş, keşke vurulmasaydı. Ama şimdi bunun için yurdun idaresi, Doç. Dr. Bir hekim ve asistanı hapse atıyor, bu ne iştir. Biz de askeriyeye kablo üretip yetiştiren bir şirketin üyeleriyiz. Bizi de hapse atın… Çünkü bu yurdu biz açtık. Suçlu arıyorsanız, biziz… Biz de bu şirketi kapatıp hapse girelim. Onar sene yatmaya râzıyız, diyelim.” diyor. Toplanıp Komutana durumu arz ediyorlar. Komutan haberi olmadığını söylüyor. Gerçeği öğrenince, bir emirle hepsini serbest bıraktırıyor… Gerçekleri söyleyecek cesur yüreklere ihtiyaç var. Bunları insanlık hayırla yad edecektir. Sonra bu bir Hak davadır. Kıyamete ayarlı bir hizmettir. Kimsenin bitirmesi söz konusu değildir. Bitirmek isteyenleri Allah bitirir…
[Abdullah Aymaz] 1.1.2018 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com
Bir yazarın ölümü! [Ali Emir Pakkan]
9 Mayıs 2017, Balıkesir. Salı gecesi saat 23 sıralarıydı. Şiddetle kapı vuruldu. Ev halkı mutfakta çay içiyordu. Kızını ziyarete gelen büyük baba, yatsı namazına hazırlık için henüz kalkmıştı. Cemaatle namaz kılacaklardı.
Ev sahibesi hanım, şiddetle çalan kapıya yöneldi. Kimseyi beklemiyorlardı. İçinden, ‘Kim acaba bu saate? Neden zili çalmıyor?’ diye geçirdi. Kapıyı açtı. Gelen sivil kıyafetli 10 kişiydi. Kimsiniz? sorusuna cevap vermediler. İçeri daldılar. Odalar ve banyodan ev halkını toplayıp ittire ittire salona doldurdular. Evde küçük bir kız çocuğu vardı. Annenin, ‘kızımı bana verin’ yalvarışına aldırış etmediler. Biri, ‘biz kızına senden iyi bakarız, çek ellerini’ diye bağırdı küstahça! Telefonları topladılar.
Gelen polisti! Girdikleri ev bir vatandaşa aitti. Bu arada içerden sesler yükseldi. Bir kaç dakika sonra, ‘kaçırıyor’ diye bağırdı biri. Bir kaç polis aşağı indi. İçerdekiler hiç bir yere kıpırdatılmadı!
Zaman durmuştu. Büyükbabanın olduğu odada neler yaşanmıştı? Bir kaç polis aşağıya neden inmişti?
2 saat süren bir arama yaptılar evde. Ayni zamanda ev sahipleri sorgulanıyordu. Psikolojik baskı altında ardı ardına sorular sordular. Annenin lavaboya gitme isteğini geri çevirdiler, ısrar edince bayan polis refakatinde ve kapı açık olmak kaydı ile izin verdiler.
Saatler 01.30’u gösteriyordu. Arama bitti. Sorgu da... Polis aşağı inerken anne bir fırsatını buldu, balkondan aşağı baktı. Gözlerine inanamadı. Sevgili babası kanlar içinde sokak ortasında yatıyordu! Çaresiz döndü annesi ve eşinin yanına. Annesine gördüğünü söyleyemedi. Yaşlı kadının psikolojik rahatsızlığı vardı, gözyaşlarını içine akıttı... Küçük kızını bağrına bastı.
Bir süre sonra savcı geldi. İnceleme yapacağız, dedi! Bir iki dakika sürdü inceleme! Sadece bir dakika...
Ambülans sesi duymadılar! Doktor çağrılmadı! Ölüm saatine 23.30 yazılmıştı.
10 Mayıs tarihli kara Propaganda bültenlerinde olay, “Erzurum irşad imamı balkondan kaçarken düştü ve öldü” başlıkları ile duyuruldu... Başlık ve satırlardan kin ve nefret kusuluyordu! Akit isimli olan, “F. tö’nün toplantısına baskın yapıldı! Kaçmak isterken öldü’ yazmıştı!
Şüpheli şekilde ölen kişi, Mustafa Hikmet Kayapalı idi. İlahiyatçı ve yazardı. 59 yaşındaydı.
11 Mayıs perşembe sabahı babalarını Bursa adli tıptan alabildi aile. Öğlen namazını müteakip toprağa verdiler...
Kızı soruyordu; “Arandığını bile bilmeyen 59 yaşındaki bir insan, karşısında sivil kıyafetli birilerini gördüğü için balkondan atlar mı! Onca polise rağmen bunu yapabilir mi?”
2017 Türkiye’sinde bir yazar, bir aydın, bir öğretmen, bir vatandaş böyle hayatını kaybetti! Nazi Almanya’sı, Stalin Rusyası değildi! Erdoğan Türkiyesiydi. Geride kalan 365 günde, İşkencenin bin çeşidi, zulüm ve ölümler vardı! Mazlumun sesi duyulmadı! Türk insanı ve dünya, gözü önündeki bu soykırıma daha ne kadar sessiz kalabilir? 2018’de zulüm biter mi?
[Ali Emir Pakkan] 1.1.2018 [Samanyolu Haber]
aliemirpakkan@gmail.com
Ev sahibesi hanım, şiddetle çalan kapıya yöneldi. Kimseyi beklemiyorlardı. İçinden, ‘Kim acaba bu saate? Neden zili çalmıyor?’ diye geçirdi. Kapıyı açtı. Gelen sivil kıyafetli 10 kişiydi. Kimsiniz? sorusuna cevap vermediler. İçeri daldılar. Odalar ve banyodan ev halkını toplayıp ittire ittire salona doldurdular. Evde küçük bir kız çocuğu vardı. Annenin, ‘kızımı bana verin’ yalvarışına aldırış etmediler. Biri, ‘biz kızına senden iyi bakarız, çek ellerini’ diye bağırdı küstahça! Telefonları topladılar.
Gelen polisti! Girdikleri ev bir vatandaşa aitti. Bu arada içerden sesler yükseldi. Bir kaç dakika sonra, ‘kaçırıyor’ diye bağırdı biri. Bir kaç polis aşağı indi. İçerdekiler hiç bir yere kıpırdatılmadı!
Zaman durmuştu. Büyükbabanın olduğu odada neler yaşanmıştı? Bir kaç polis aşağıya neden inmişti?
2 saat süren bir arama yaptılar evde. Ayni zamanda ev sahipleri sorgulanıyordu. Psikolojik baskı altında ardı ardına sorular sordular. Annenin lavaboya gitme isteğini geri çevirdiler, ısrar edince bayan polis refakatinde ve kapı açık olmak kaydı ile izin verdiler.
Saatler 01.30’u gösteriyordu. Arama bitti. Sorgu da... Polis aşağı inerken anne bir fırsatını buldu, balkondan aşağı baktı. Gözlerine inanamadı. Sevgili babası kanlar içinde sokak ortasında yatıyordu! Çaresiz döndü annesi ve eşinin yanına. Annesine gördüğünü söyleyemedi. Yaşlı kadının psikolojik rahatsızlığı vardı, gözyaşlarını içine akıttı... Küçük kızını bağrına bastı.
Bir süre sonra savcı geldi. İnceleme yapacağız, dedi! Bir iki dakika sürdü inceleme! Sadece bir dakika...
Ambülans sesi duymadılar! Doktor çağrılmadı! Ölüm saatine 23.30 yazılmıştı.
10 Mayıs tarihli kara Propaganda bültenlerinde olay, “Erzurum irşad imamı balkondan kaçarken düştü ve öldü” başlıkları ile duyuruldu... Başlık ve satırlardan kin ve nefret kusuluyordu! Akit isimli olan, “F. tö’nün toplantısına baskın yapıldı! Kaçmak isterken öldü’ yazmıştı!
Şüpheli şekilde ölen kişi, Mustafa Hikmet Kayapalı idi. İlahiyatçı ve yazardı. 59 yaşındaydı.
11 Mayıs perşembe sabahı babalarını Bursa adli tıptan alabildi aile. Öğlen namazını müteakip toprağa verdiler...
Kızı soruyordu; “Arandığını bile bilmeyen 59 yaşındaki bir insan, karşısında sivil kıyafetli birilerini gördüğü için balkondan atlar mı! Onca polise rağmen bunu yapabilir mi?”
2017 Türkiye’sinde bir yazar, bir aydın, bir öğretmen, bir vatandaş böyle hayatını kaybetti! Nazi Almanya’sı, Stalin Rusyası değildi! Erdoğan Türkiyesiydi. Geride kalan 365 günde, İşkencenin bin çeşidi, zulüm ve ölümler vardı! Mazlumun sesi duyulmadı! Türk insanı ve dünya, gözü önündeki bu soykırıma daha ne kadar sessiz kalabilir? 2018’de zulüm biter mi?
[Ali Emir Pakkan] 1.1.2018 [Samanyolu Haber]
aliemirpakkan@gmail.com
Adalet Eski Bakanı: Af yetkisi Meclis’e aittir, KHK’nın hükmü yok; tek tip kıyafet Anayasa’ya aykırı [TR724]
Adalet Bakanlığı döneminde hukuk sisteminde köklü değişiklikler yapılmasını sağlayan Prof. Dr. Hikmet Sami Türk, Olağanüstü Hal (OHAL) Yasası’na dayanarak çıkarılan Kanun Hükmünde Kararname ile TBMM’ye ait birçok yetkinin kullanıldığını belirtti. Darbe girişiminin bastırılması kapsamında hareket eden sivillere ‘cezasızlık’ getirilmesinin açıkça af olduğunu söyleyen Türk, “Meclis onaylamadıkça KHK hüküm ifade etmez” dedi.
Türk, ayrıca cezaevlerinde dayatılan tek tip kıyafetinde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ile güvence altına alınan kişilik haklarına aykırı olduğu gibi; Anayasa hükmüne de aykırı olduğunu vurguladı.
Sözcü’den Saygı Öztürk’e konuşan Türk’ün açıklamaları şöyle:
UCU AÇIK İBARE: OHAL kapsamında alınması gereken tedbirlerle ilgili getirilen düzenleme, ucu açık bir ibareye yer vermektedir. Sadece ‘15 Temmuz 2016’da gerçekleştirilen darbe teşebbüsü ve terör eylemleri’ ile sınırlı kalacak bir düzenleme için bu ibare yeterliydi. Oysa bu ibarenin arkasından gelen ‘…bunların devamı niteliğindeki eylemlerin bastırılması kapsamında’ ibaresi, hangi tarihte sona ereceği belli olmayan eylemleri de kapsadığı için ucu açık bir ifadedir. Anayasa’nın ve Türk Ceza Kanunu’nun suç ve cezada kanunilik ilkesi ile bağdaşmadığı gibi, uygulamada büyük güçlüklere yol açacak bir belirsizlik taşıyor.
GEÇERLİ DEĞİL: 15 Temmuz 2016 darbe girişimi ve terör eylemlerinin bastırılması kapsamında hareket eden kişilerin ‘Resmi bir sıfat taşıyıp taşımadıklarına veya resmi bir görevi yerine getirip getirmediklerine bakılmaksızın hukuki, idari, mali ve cezai sorumluluğu’ doğmayacağı belirtiliyor. Bu hüküm, hiçbir kuşkuya vermeyecek biçimde bir genel af getiriyor. Oysa Anayasa’mızın 87. maddesine göre genel ve özel af ilanına karar vermek, ‘Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tam sayısının beşte üç çoğunluğunun kararı ile’, yani en az 330 milletvekilinin oyu ile söz konusu olabilir. Dolayısıyla af getiren kararname, TBMM’de onaylanmadıkça hüküm ifade etmez.
TEK TİP KIYAFET ANAYASAYA AYKIRI: Kararnameyle, terör suçlarından cezaevinde bulunan tutuklu veya hükümlülerin duruşmalara, cezaevi yönetimince verilen tulumu giymeleri zorunluluğu getirildi. Kıyafet zorunluluğu insan onurunu kırıcı, ayrıca tutuklu olanlar için bir peşin mahkumiyet görüntüsü yaratacak, hükümlü olanlar için bir ek ceza oluşturacak niteliktedir. Böyle bir zorunluluk, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ile güvence altına alınan kişilik haklarına aykırı olduğu gibi; Anayasa hükmüne aykırıdır.
MAHKEMEYE SAYGI: Tek tip kıyafet zorunluluğunun gerekçesini Guantanamo’yu da örnek göstererek açıklayan Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın tutukluların duruşmalara gelirken mahkemeye saygının, adalete güvenin ifadesi olarak yorumlanabilecek biçimde düzgün giyinmelerini ‘.. öyle kravatlı, öyle çok havalı şekilde gelmeyecekler, tek tip elbise giyecek, gelecekler’ sözüyle değerlendirmesi ise insan haklarına saygılı bir hukuk devletinde son derece düşündürücüdür.
[TR724] 1.1.2018
Türk, ayrıca cezaevlerinde dayatılan tek tip kıyafetinde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ile güvence altına alınan kişilik haklarına aykırı olduğu gibi; Anayasa hükmüne de aykırı olduğunu vurguladı.
Sözcü’den Saygı Öztürk’e konuşan Türk’ün açıklamaları şöyle:
UCU AÇIK İBARE: OHAL kapsamında alınması gereken tedbirlerle ilgili getirilen düzenleme, ucu açık bir ibareye yer vermektedir. Sadece ‘15 Temmuz 2016’da gerçekleştirilen darbe teşebbüsü ve terör eylemleri’ ile sınırlı kalacak bir düzenleme için bu ibare yeterliydi. Oysa bu ibarenin arkasından gelen ‘…bunların devamı niteliğindeki eylemlerin bastırılması kapsamında’ ibaresi, hangi tarihte sona ereceği belli olmayan eylemleri de kapsadığı için ucu açık bir ifadedir. Anayasa’nın ve Türk Ceza Kanunu’nun suç ve cezada kanunilik ilkesi ile bağdaşmadığı gibi, uygulamada büyük güçlüklere yol açacak bir belirsizlik taşıyor.
GEÇERLİ DEĞİL: 15 Temmuz 2016 darbe girişimi ve terör eylemlerinin bastırılması kapsamında hareket eden kişilerin ‘Resmi bir sıfat taşıyıp taşımadıklarına veya resmi bir görevi yerine getirip getirmediklerine bakılmaksızın hukuki, idari, mali ve cezai sorumluluğu’ doğmayacağı belirtiliyor. Bu hüküm, hiçbir kuşkuya vermeyecek biçimde bir genel af getiriyor. Oysa Anayasa’mızın 87. maddesine göre genel ve özel af ilanına karar vermek, ‘Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tam sayısının beşte üç çoğunluğunun kararı ile’, yani en az 330 milletvekilinin oyu ile söz konusu olabilir. Dolayısıyla af getiren kararname, TBMM’de onaylanmadıkça hüküm ifade etmez.
TEK TİP KIYAFET ANAYASAYA AYKIRI: Kararnameyle, terör suçlarından cezaevinde bulunan tutuklu veya hükümlülerin duruşmalara, cezaevi yönetimince verilen tulumu giymeleri zorunluluğu getirildi. Kıyafet zorunluluğu insan onurunu kırıcı, ayrıca tutuklu olanlar için bir peşin mahkumiyet görüntüsü yaratacak, hükümlü olanlar için bir ek ceza oluşturacak niteliktedir. Böyle bir zorunluluk, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ile güvence altına alınan kişilik haklarına aykırı olduğu gibi; Anayasa hükmüne aykırıdır.
MAHKEMEYE SAYGI: Tek tip kıyafet zorunluluğunun gerekçesini Guantanamo’yu da örnek göstererek açıklayan Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın tutukluların duruşmalara gelirken mahkemeye saygının, adalete güvenin ifadesi olarak yorumlanabilecek biçimde düzgün giyinmelerini ‘.. öyle kravatlı, öyle çok havalı şekilde gelmeyecekler, tek tip elbise giyecek, gelecekler’ sözüyle değerlendirmesi ise insan haklarına saygılı bir hukuk devletinde son derece düşündürücüdür.
[TR724] 1.1.2018
Gardiyanlar cezaevinde tutuklu avukatın kolunu kırdı; savcılık kırılan kolu değil camı sordu [TR724]
Tekirdağ 2 No’lu Cezaevi’nde tutuklu bulunan avukat Engin Gökoğlu’nun kolu gardiyanlar tarafından kırıldı. Gökoğlu’nun kolu bir gün sonra alçıya alındı. Gardiyanlar ise olayın yaşandığı gün hastaneye gidip iki gün iş göremezlik raporu aldı. Olayla ilgili soruşturma açıldı. Cezaevi yönetimi savunma için savcılığa kırılan cam, masa ve sandalyelerin dökümünü gönderdi. Savcılık, Gökoğlu’nun kırılan kolundan çok, kırılan eşyalara ilişkin sorular yöneltti.
Cumhuriyet’te yer alan habere göre, Tekirdağ 2 No’lu T Tipi Cezaevi yönetimi, “Kurumlarda olabilecek olaylara karşı tedbir alınması” konulu gizli yazıyı gerekçe göstererek, avukat Engin Gökoğlu’nun arasında bulunduğu 8 tutuklu ve hükümlünün 30 Ekim 2017’de koğuşunu değiştirmek istedi. Koğuşta bulunanlar, bu değişikliğe itiraz etti. Bunun üzerine yapılan müdahalede 8 kişi darp edilerek, 4’erli ayrılarak, iki farklı koğuşa konuldu. Gökoğlu’nun arasında bulunduğu 4 kişi, diğer arkadaşlarının yanlarına getirilmesini ve yaralanmadan dolayı revire götürülmek istediklerini bildirdi. Cezaevi yönetimi ise bunu “ayaklanma” olarak gördü ve “ayaklanmak suretiyle isyanı başlamadan önleyebilmek” gerekçesiyle 4 kişiye tekrar müdahale etti. İtfaiye hortumuyla su sıkılan 4 kişiden Gökoğlu’nun kolu sert müdahale sonucunda kırıldı. Gökoğlu, bir süre süngerli odaya konuldu. Hastaneye ambulansla değil ring aracıyla götürülen Gökoğlu’nun kolu ancak 1 Kasım günü alçıya alındı. Gardiyanlar ise olayın yaşandığı gün hastaneye giderek iki gün iş göremezlik raporu aldı.
Kurum müdürü, avukat Gökoğlu’nun arasında bulunduğu 8 kişi hakkında hazırladığı tutanağı, soruşturma başlatılması için savcılığa gönderdi.
Bu arada Engin Gökoğlu’nun suç duyurusu üzerine Tekirdağ Başsavcılığı, soruşturma başlattı. Savcılık, müşteki Gökoğlu’nun sorgusu sırasında kolunu kırana değil, koğuşta kırılan eşyalara yönelik sorular sordu. Cezaevi yönetimi de soruşturma dosyasına olaylar sırasında hazırladığı “hasar tespit tutanağı”nı savcılık dosyasına gönderdi. Tutanakta kırılan koğuş camı, ampul, masa, sandalye, asma kilit, menteşe, sehpa olmak üzere 498 TL’lik zarar olduğunu bildirdi.
[TR724] 1.1.2018
Cumhuriyet’te yer alan habere göre, Tekirdağ 2 No’lu T Tipi Cezaevi yönetimi, “Kurumlarda olabilecek olaylara karşı tedbir alınması” konulu gizli yazıyı gerekçe göstererek, avukat Engin Gökoğlu’nun arasında bulunduğu 8 tutuklu ve hükümlünün 30 Ekim 2017’de koğuşunu değiştirmek istedi. Koğuşta bulunanlar, bu değişikliğe itiraz etti. Bunun üzerine yapılan müdahalede 8 kişi darp edilerek, 4’erli ayrılarak, iki farklı koğuşa konuldu. Gökoğlu’nun arasında bulunduğu 4 kişi, diğer arkadaşlarının yanlarına getirilmesini ve yaralanmadan dolayı revire götürülmek istediklerini bildirdi. Cezaevi yönetimi ise bunu “ayaklanma” olarak gördü ve “ayaklanmak suretiyle isyanı başlamadan önleyebilmek” gerekçesiyle 4 kişiye tekrar müdahale etti. İtfaiye hortumuyla su sıkılan 4 kişiden Gökoğlu’nun kolu sert müdahale sonucunda kırıldı. Gökoğlu, bir süre süngerli odaya konuldu. Hastaneye ambulansla değil ring aracıyla götürülen Gökoğlu’nun kolu ancak 1 Kasım günü alçıya alındı. Gardiyanlar ise olayın yaşandığı gün hastaneye giderek iki gün iş göremezlik raporu aldı.
Kurum müdürü, avukat Gökoğlu’nun arasında bulunduğu 8 kişi hakkında hazırladığı tutanağı, soruşturma başlatılması için savcılığa gönderdi.
Bu arada Engin Gökoğlu’nun suç duyurusu üzerine Tekirdağ Başsavcılığı, soruşturma başlattı. Savcılık, müşteki Gökoğlu’nun sorgusu sırasında kolunu kırana değil, koğuşta kırılan eşyalara yönelik sorular sordu. Cezaevi yönetimi de soruşturma dosyasına olaylar sırasında hazırladığı “hasar tespit tutanağı”nı savcılık dosyasına gönderdi. Tutanakta kırılan koğuş camı, ampul, masa, sandalye, asma kilit, menteşe, sehpa olmak üzere 498 TL’lik zarar olduğunu bildirdi.
[TR724] 1.1.2018
Bahar Bebek, 2018’e girerken tutuklanan annesiyle cezaevine gönderildi [TR724]
OHAL döneminde Türkiye’de 18 bin kadın ve 700’ün üzerinde bebek Erdoğan rejiminin sistematik tutuklamaları yüzünde cezaevlerinde. En son hakkındaki tebligata uyarak emniyete giden 3 aylık anne Özge Elif Hendekçi, dünya 2018’e girerken tutuklanarak cezaevine gönderildi.
Özge Elif Hendekçi kendisine gelen tebligat üzerine aynı gün olan 27 Aralık 2017’de 3 aylık Bahar Bebek ile Tokat’a gitmişti. Burada Emniyet Kom Şubesi tarafından gözaltına alınan Hendekçi, mahkemece tutuklanarak Tokat Cezaevine gönderildi. Tutuklama tarihine kadar yasal ikametgahında kalan Hendekçi, savcılıkca yapılan çağrıya da uyup aynı gün Tokat’a gitmişti. Fakat kendi isteği ile gitmesine rağmen ‘kaçma süphesiyle’ tutuklandı.
3 aylık Bahar Bebeğin annesi annenin kanunlara göre tutuklanması da yasak.
***
Yasalar ve AİHM içtihatları: Hamile kadınlar ve doğum yapmış anneler tutuklanamaz; hakim ve savcılar suç işliyor’
15 Temmuz sonrası hukuksuz operasyonlar kapsamında doğum yapmış anneler tutuklanırken cezaevlerindeki hamile kadınlar da serbest bırakılmıyor. Cezaevlerinde 18 bin kadın ve 700’ün üzerinde bebek bulunuyor. Yasalar ve AİHM içtihatları ise hakim ve savcıların keyfi kararlarının tersini söylüyor.
Kaçma şüphesiyle 3 aylık kızı ile tutuklanan Özge Elif Hendekçi ifadeye kendi gitmişti
Herhangi bir sağlık sorunu olmasa bile 5275 sayılı Ceza İnfaz Kanunu’nun 16/4 maddesine göre, “Hapis cezası, gebe olan veya doğurduğu tarihten itibaren altı ay geçmemiş kadınlar hakkında geri bırakılır.” ifadesi kullanılıyor. Yine aynı Kanunun 16. maddesine göre, “yukarıdaki hüküm “tutuklular”hakkında da uygulanır.” deniyor.
Uzmanlar 5275 sayılı Kanun’un, 16/4 ve 116. maddeleri birlikte değerlendirildiğinde, hamile kadınların ve bebeği altı ayı geçmemiş olanların tutuklanması, iç hukuka göre mümkün olmadığını vurguluyor.
İç hukuktaki bağlayıcı kararlar kadar Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) karar ve içtihatları da hamile kadın ve bebeği olan şüpheli ya da tutuklu anneleri koruma altına alıyor. AİHM kararları, ‘’Tutuklama sadece iç hukuka uygun olmakla kalmamalı, aynı zamanda keyfi de olmamalıdır. Kanunları kötü niyetli uygulama açık keyfiliktir.’’ diyor.
[TR724] 1.1.2018
Özge Elif Hendekçi kendisine gelen tebligat üzerine aynı gün olan 27 Aralık 2017’de 3 aylık Bahar Bebek ile Tokat’a gitmişti. Burada Emniyet Kom Şubesi tarafından gözaltına alınan Hendekçi, mahkemece tutuklanarak Tokat Cezaevine gönderildi. Tutuklama tarihine kadar yasal ikametgahında kalan Hendekçi, savcılıkca yapılan çağrıya da uyup aynı gün Tokat’a gitmişti. Fakat kendi isteği ile gitmesine rağmen ‘kaçma süphesiyle’ tutuklandı.
3 aylık Bahar Bebeğin annesi annenin kanunlara göre tutuklanması da yasak.
***
Yasalar ve AİHM içtihatları: Hamile kadınlar ve doğum yapmış anneler tutuklanamaz; hakim ve savcılar suç işliyor’
15 Temmuz sonrası hukuksuz operasyonlar kapsamında doğum yapmış anneler tutuklanırken cezaevlerindeki hamile kadınlar da serbest bırakılmıyor. Cezaevlerinde 18 bin kadın ve 700’ün üzerinde bebek bulunuyor. Yasalar ve AİHM içtihatları ise hakim ve savcıların keyfi kararlarının tersini söylüyor.
Kaçma şüphesiyle 3 aylık kızı ile tutuklanan Özge Elif Hendekçi ifadeye kendi gitmişti
Herhangi bir sağlık sorunu olmasa bile 5275 sayılı Ceza İnfaz Kanunu’nun 16/4 maddesine göre, “Hapis cezası, gebe olan veya doğurduğu tarihten itibaren altı ay geçmemiş kadınlar hakkında geri bırakılır.” ifadesi kullanılıyor. Yine aynı Kanunun 16. maddesine göre, “yukarıdaki hüküm “tutuklular”hakkında da uygulanır.” deniyor.
Uzmanlar 5275 sayılı Kanun’un, 16/4 ve 116. maddeleri birlikte değerlendirildiğinde, hamile kadınların ve bebeği altı ayı geçmemiş olanların tutuklanması, iç hukuka göre mümkün olmadığını vurguluyor.
İç hukuktaki bağlayıcı kararlar kadar Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) karar ve içtihatları da hamile kadın ve bebeği olan şüpheli ya da tutuklu anneleri koruma altına alıyor. AİHM kararları, ‘’Tutuklama sadece iç hukuka uygun olmakla kalmamalı, aynı zamanda keyfi de olmamalıdır. Kanunları kötü niyetli uygulama açık keyfiliktir.’’ diyor.
[TR724] 1.1.2018
Geleceğin Türkiyesi İran’da ekranda… [Doç. Dr. Mahmut Akpınar]
Geçen hafta İran’da Meşhed’de başlayan halk gösterileri ülkenin farklı kentlerine yayıldı. Göstericiler ekonomik problemleri ve refah düzeyindeki düşüşü gündeme taşıyorlar. Özgürlüklere vurgu yapıyor, rejimin baskısından şikâyet ediyorlar. Bunu yaparken şah dönemi özgürlük ortamına vurgu yapıyorlar. Halk sadece hükümeti değil, sistemin merkezinde olan ve Şii inancında neredeyse “yarı tanrısal” misyon yüklenen, “günahsız” kabul edilen imamı, yani Ali Hamaney de eleştiriyor.
SORGUSUZ, SUALSİZ LİDER
1979 Devrimi’nden sonra Humeyni’nin içtihadıyla, başlarda Şii ulema arasında tartışmalı olan Velayeti Fakih müessesesi kabul edildi. İran anayasasının 5. maddesine göre “İmam Mehdî kayıp bulunduğu müddetçe İran İslâm Cumhuriyeti’nde devlet ve ümmetin yönetimi (velayeti) halkın çoğunun tanıdığı ve liderliğini kabul ettiği âdil, takva sahibi, çağı bilen, cesur, tedbirli ve yönetici fakihe (müçtehit derecesindeki hukuk âlimine) ait olacaktır” Şiî inancına göre İmam Mehdi (Gaip imam) yeryüzü zulüm ile dolduktan sonra gelecek ve dünyada adâleti hâkim kılacaktır. İşte Ali Hamaney şu anda bu konumu kullanan zattır ve son protestolarda bu makam ve makamı elinde tutan kişi de hedef alınıyor. Muhalefet genellikle ekonomik problemler üzerinden yürüyor. Sebepler arasında İran’ın bölgedeki her olaya müdahil olması ve kaynakları başka ülkelerde etkili olmak için harcayıp kendi halkını ihmal etmesi sayılıyor. Bu nedenle İran’ın Esed’e destekten vazgeçmesi, Yemen’de yürütülen savaştan elini çekmesi, kendi halkının sorunlarına eğilmesi isteniyor. Bütün otoriter rejimlerde görüldüğü üzere gösteriler “dış güçlerin oyunu”, “ajanların provokasyonu” olarak görülüyor ve rejimin sadık vatandaşları “ajanlara” karşı koymaya teşvik edilerek toplum birbiriyle vuruşmaya itiliyor.
SİSTEMDE NEREDEYSE BOŞLUK YOK
İran yaklaşık 40 yıldır şeriatla yönetiliyor. Sistem üzerinde Şii din adamlarının büyük etkisi ve kontrolü var. İran’da bir seçim var ise de halkın seçimle değiştirebileceği şeyler çok sınırlı. Sisteme, esasa dair şeyleri seçimle değiştirmek mümkün değil. Seçime giren adaylar/partiler rejimin pek çok bariyerini aşıp onay aldıktan sonra sandığa gidebiliyor. Dolayısıyla molla rejiminin onay vermediği kişiler/partiler sandıkta seçenek haline gelemiyor. Bu rejimde dini lider (Hamaney) sistemin her noktasını kontrol etme, denetleme yetkisine sahiptir. Din adamlarından oluşan Uzmanlar Meclisi tarafından hayat boyu görev yapmak üzere seçilir. Dini lider ordudan, yargıya, güvenlikten istihbarata bütün stratejik birimlerin başıdır. Silahlı kuvvetlerin başkomutanıdır. Savaş ve barış ilanında tek yetkilidir. Yargının üst düzey konumlarına atamaları o yapar.
KAMU AĞIRLIKLI EKONOMİ
İran ekonomisi kamusal ağırlıklıdır ve bizdeki OYAK tarzı, doğrudan mollaların kontrolündeki ekonomik birimlerin büyüklüğü %50’lere varan oranlardadır. Ayrıca halk içinde kendilerine bağlı ve yönlendirebildikleri pek çok yapı vardır. Son dönemde bizde HÖH (Halk Özel Harekat) diye piyasaya sürülen yapılar İran Rejimin kontrolündeki Besiç’lerin kopyasından ibarettir. Halk arasında yaygın şekilde örgütlü bu paramiliter yapı 1979 Devriminden kalmadır. Devrim sırasında Şah güçlerine karşı savaşan kişilere bu konum sürekli olarak verilmiş ve zamanla kurumsal bir yapı kazanmıştır. Besiç’ler, görevi “rejimi korumak ve sapkın güçlerle mücadele etmek” olan Devrim Muhafızları isimli özel anayasal silahlı birimin altında yapılandırılmıştır. Kolluk değildirler. Sözde barış zamanı hiçbir yetki ve görevleri yoktur. Ancak bizdeki derin devletin paramiliter yapılarına, Yeşil’lere benzer şekilde her türlü kirli-kanlı işi yaparlar. Muhalifleri ve rejimin hoşnut olmadığı grupları/kişileri sindirme, korkutma, bastırma misyonu görürler. Hem var, hem yokturlar. İllegal işler için vardırlar ama sorumluluk noktasında yokturlar. Eylemlerde, muhalifleri öldürmede, kaldırmada vardırlar; ama yargıya, adalete hesap vermede yokturlar. Besiç’ler genelde varoşlardan, fakir, eğitimsiz kesimlerinden devşirilmekte, kendilerine silah ve imkanlar verilmektedir. Başarıya, makama aç, toplumda yer edinememiş bu kişiler kendilerini “devletin sahibi”, “milletin kurtarıcısı”, “düşmanların korkulu rüyası” gibi görmektedirler.
ARTA KALAN BOŞLUKLAR
İran’da diğer önemli bir kurum Anayasayı Koruma Kurulu’dur. 12 üyeden oluşan kurulun 6 tanesini doğrudan dini lider atar. Bu kurul parlamento kararlarını iptal edebilmekte, üst düzey atamaları veto edebilmektedir.
İran’da rejiminin işleyişinde dini liderden arta kalan boşluklar olursa onu da Parlamento ve seçimle gelen devlet başkanı (Hasan Ruhani, önceki Ahmedinecat) doldurmaktadır. Devlet başkanı dini liderden sonraki en yetkili kişi olarak anılır, 4 yıllığına seçilir ve en fazla iki defa seçilebilir. Kendisine bağlı bir bakanlar kurulu varsa da bu kurulun icraatı oldukça sınırlandırılmıştır.
İran yönetim sistemini anladığınızda göstericilerin ve halkın neden sadece hükümeti değil ama özellikle dini lideri ve sistemi hedef aldığı anlaşılıyor. Zira İran’da bir tarafta seçimle(?) gelen ve davul boyunlarında asılı olan parlamento, devlet başkanı ve bakanlar kurulu var; ama öte yanda tokmak elinde olan ve hiçbir sorumluluğu, hesap verebilirliği olmayan dini lider/mollalar rejimi var.
ERDOĞAN’IN KAFASINDAKİ
Yukarıdaki konuları okuyunca eminim pek çok kişinin kafasında Erdoğan Türkiye’sinin nereye sürüklendiği hakkında ampuller yandı. Erdoğan’ın İran’a “ikinci evimiz” demesi İran’la girilen puslu ve kirli angajmandan öte bir özenti de barındırıyor. Erdoğan İran’daki dini liderin sahip olduğu sınırsız güce sahip olabilirim, bu yapının Sünni versiyonunu Türkiye’de kurabilirim diye mutlaka düşünmüştür. Hilafet ve saltanatı kurmak Erdoğan’a bu gücü vermez. Zira Sünni gelenekte Halife de olsanız sorumsuz, günahsız değilsiniz. En azından teoride hesap vermeniz gerekiyor. Erdoğan’ı insan üstü bir konuma koyma ve manevi makamlar verme misyonu edinmiş bazı kimselerin dediklerine bu çerçevede bakılabilir.
Kanaatimizce Erdoğan hilafet ve saltanattan öte Ali Hamaney’in konumuna imreniyor. Adam ölene kadar yetkili! Ordunun başkomutanı, istihbarat ona bağlı, yargı onun talimatıyla çalışıyor. Parlamento var gibi ama bir etkinliği yok. Halk “bir parlamento var ve temsilcilerimi seçiyorum” diye kendini tatmin ediyor. Hükümetin başına seçimle gelen birisini koyuyorsun ama etkisi yok! Güzel yanı, halk hesabı senden değil ondan soruyor. Sıkıntılı bir durum olunca topu “hükümetin başı” görünümündeki adama atıyorsun. Sen de hesap soruyor, hatta azarlayıp terbiye ediyorsun. Beğenmezsen değiştiriyor, yerine kafana göre birini koyabiliyorsun (burası İran’da yok, sadece bizde). Ekonomi üzerinde önemli oranda kamusal kontrol kuruyorsun ve devasa kamusal kaynakları dilediğin gibi yönlendiriyor, arpalık haline getiriyor, akrabaya yandaşa peşkeş çekebiliyorsun (bunlar İran’da bile çok kolay değil, aynı haltı işleyenler şu an hesap veriyor). Bekçileri silahlandırıp sayısını artırarak şahsına bağlı yeni ve yaygın bir istihbarat ve güvenlik ağı kuruyorsun. Besiç işleyişi Erdoğan’a çok mantıklı gelmiş olmalı ki benzerini kurup yaygınlaştırıyor. Bunlarla muhtemel muhalefet eylemlerini kanlı ve şiddetli şekilde bastırmayı, muhaliflere her türlü illegal operasyonu yapabilmeyi amaçlıyor olmalı. Geniş kadrosuyla Diyanet Teşkilatı, İran’daki mollaların toplumu ikna rolünü, ilahiyatlar ise yapılanları meşrulaştırma misyonunu üstlenmiş görünüyor.
SÜNNİ BİR İRAN?
Türkiye’de sanki İran’daki rejimin Sünni versiyonu kurulmak isteniyor. Dini-inancı kullanarak, Müslümanları kandırarak, değerlerin içinin boşaltıldığı, parlamentonun, yargının sözde kaldığı, her şeyin üzerinde Tek Adam’ın gücünün ve gölgesinin hissedildiği bir rejim inşa ediliyor. İran’da dini liderler Ayetullahlardan seçiliyor. Ayetullah olmak ciddi bir nitelik, donanım ve eğitim istiyor. Bizde bu konuma düşünülen zatın ciddi bir diploma problemi, eğitim eksikliği, nitelik boşluğu var ise de fahri doktoralarla, şirke varan manevi makamlarla boşluk telafi edilmeye çalışılıyor.
İran yaklaşık 40 yıldır bizim siyasal İslamcıların özendiği bir sistemle yönetiliyor. Ve artık halk bu içi boş, riyaya, gösterişe, hamasete dayalı ve kendi imkanlarını sömürerek ayakta duran rejimi sorguluyor; bundan kurtulmak istiyor. Çünkü gelinen noktada ortada güya İslami bir devlet var ama muttaki dindar, salih mümin yok! Mürai ise pek çok! Hamaset çok, inanç ve ruh yok! Urbalar İslami ama içindekiler seküler, hatta bohem! Cami çok, namaz yok! Alkol, uyuşturucu yasak ama tüketim zirvede! Her yer ahlak vaizi dolu ama istismar, hırsızlık, ahlaksızlık gırtlağa kadar. Cinsel sapıklık, bebeklere kadar tecavüz sosyal patlama seviyesinde.
İran’ın 40 yıl önce dinin istismarına ve dinle toplumu, özgürlükleri, hakları baskılamaya yönelik kurduğu düzen sorgulanıyor ve çatırdıyor. Türkiye ise 15 Temmuz’u bahane ederek Tek Adama dayalı, dini söylemlerle meşrulaştırılarak topluma coşku verilen, İran rejiminin çok daha kötü ve beceriksiz bir benzerini kurmaya çalışıyor.
DİNDEN SOĞUTAN DİNDARLIK
İran deneyimi sadece insanları dinden soğuttu, müminleri münafık haline getirdi. Ekonomik bir başarı elde edemedi. Dış politikada Şii yayılmacılığında başarılı olmuş görünüyorsa da Molla rejiminin elinde Afganistan’dan Lübnan’a Suriye’den Yemen’e kadar Müslüman kanı var. Devrimden sonra idam edilen 30.000 siyasi tutuklunun ve illegal yollarla kaçırılan, işkenceye, katliama, zulme maruz kalan insanların vebali ayrı. İran güya Şeriatla yönetilen bir ülke ama İran baskı rejiminden kurtulanlar yurtdışında hem dağıtıyor hem din değiştiriyorlar. Yurt dışına çıktığınızda İran’lılar kadar din değiştiren başka bir Müslüman topluluk göremiyorsunuz. Zorla Müslümanlık münafık üretiyor!
Müslümanlığı gönüllere girerek yayma çabası dinin ruhuna en uygun yol. Kamusal otoriteyi vicdanları kontrol etmek, baskılamak için kullandığınızda bir süre sonra sistem ve güç din bürokrasisinin istismar alanı haline geliyor. Güç bu defa din adamlarını ve dini yozlaştırıyor. Güya din namına devleti yönetenler kendini sorgulanmaz yarı tanrısal görmeye başlıyor, halk ise mürai ve münafık haline geliyor.
Müslümanlar evrensel ölçülere uygun, İslam’ın da emrettiği şekilde hesap verebilir, şeffaf, denetlenebilir ve çoğulcu-katılımcı demokratik yönetim anlayışı kurmayı başaramadığı sürece zorbaların, diktatörlerin din simsarlığıyla kendilerini yönetmesine rıza göstermek zorunda kalacaktır.
[Doç. Dr. Mahmut Akpınar] 1.1.2018 [TR724]
SORGUSUZ, SUALSİZ LİDER
1979 Devrimi’nden sonra Humeyni’nin içtihadıyla, başlarda Şii ulema arasında tartışmalı olan Velayeti Fakih müessesesi kabul edildi. İran anayasasının 5. maddesine göre “İmam Mehdî kayıp bulunduğu müddetçe İran İslâm Cumhuriyeti’nde devlet ve ümmetin yönetimi (velayeti) halkın çoğunun tanıdığı ve liderliğini kabul ettiği âdil, takva sahibi, çağı bilen, cesur, tedbirli ve yönetici fakihe (müçtehit derecesindeki hukuk âlimine) ait olacaktır” Şiî inancına göre İmam Mehdi (Gaip imam) yeryüzü zulüm ile dolduktan sonra gelecek ve dünyada adâleti hâkim kılacaktır. İşte Ali Hamaney şu anda bu konumu kullanan zattır ve son protestolarda bu makam ve makamı elinde tutan kişi de hedef alınıyor. Muhalefet genellikle ekonomik problemler üzerinden yürüyor. Sebepler arasında İran’ın bölgedeki her olaya müdahil olması ve kaynakları başka ülkelerde etkili olmak için harcayıp kendi halkını ihmal etmesi sayılıyor. Bu nedenle İran’ın Esed’e destekten vazgeçmesi, Yemen’de yürütülen savaştan elini çekmesi, kendi halkının sorunlarına eğilmesi isteniyor. Bütün otoriter rejimlerde görüldüğü üzere gösteriler “dış güçlerin oyunu”, “ajanların provokasyonu” olarak görülüyor ve rejimin sadık vatandaşları “ajanlara” karşı koymaya teşvik edilerek toplum birbiriyle vuruşmaya itiliyor.
SİSTEMDE NEREDEYSE BOŞLUK YOK
İran yaklaşık 40 yıldır şeriatla yönetiliyor. Sistem üzerinde Şii din adamlarının büyük etkisi ve kontrolü var. İran’da bir seçim var ise de halkın seçimle değiştirebileceği şeyler çok sınırlı. Sisteme, esasa dair şeyleri seçimle değiştirmek mümkün değil. Seçime giren adaylar/partiler rejimin pek çok bariyerini aşıp onay aldıktan sonra sandığa gidebiliyor. Dolayısıyla molla rejiminin onay vermediği kişiler/partiler sandıkta seçenek haline gelemiyor. Bu rejimde dini lider (Hamaney) sistemin her noktasını kontrol etme, denetleme yetkisine sahiptir. Din adamlarından oluşan Uzmanlar Meclisi tarafından hayat boyu görev yapmak üzere seçilir. Dini lider ordudan, yargıya, güvenlikten istihbarata bütün stratejik birimlerin başıdır. Silahlı kuvvetlerin başkomutanıdır. Savaş ve barış ilanında tek yetkilidir. Yargının üst düzey konumlarına atamaları o yapar.
KAMU AĞIRLIKLI EKONOMİ
İran ekonomisi kamusal ağırlıklıdır ve bizdeki OYAK tarzı, doğrudan mollaların kontrolündeki ekonomik birimlerin büyüklüğü %50’lere varan oranlardadır. Ayrıca halk içinde kendilerine bağlı ve yönlendirebildikleri pek çok yapı vardır. Son dönemde bizde HÖH (Halk Özel Harekat) diye piyasaya sürülen yapılar İran Rejimin kontrolündeki Besiç’lerin kopyasından ibarettir. Halk arasında yaygın şekilde örgütlü bu paramiliter yapı 1979 Devriminden kalmadır. Devrim sırasında Şah güçlerine karşı savaşan kişilere bu konum sürekli olarak verilmiş ve zamanla kurumsal bir yapı kazanmıştır. Besiç’ler, görevi “rejimi korumak ve sapkın güçlerle mücadele etmek” olan Devrim Muhafızları isimli özel anayasal silahlı birimin altında yapılandırılmıştır. Kolluk değildirler. Sözde barış zamanı hiçbir yetki ve görevleri yoktur. Ancak bizdeki derin devletin paramiliter yapılarına, Yeşil’lere benzer şekilde her türlü kirli-kanlı işi yaparlar. Muhalifleri ve rejimin hoşnut olmadığı grupları/kişileri sindirme, korkutma, bastırma misyonu görürler. Hem var, hem yokturlar. İllegal işler için vardırlar ama sorumluluk noktasında yokturlar. Eylemlerde, muhalifleri öldürmede, kaldırmada vardırlar; ama yargıya, adalete hesap vermede yokturlar. Besiç’ler genelde varoşlardan, fakir, eğitimsiz kesimlerinden devşirilmekte, kendilerine silah ve imkanlar verilmektedir. Başarıya, makama aç, toplumda yer edinememiş bu kişiler kendilerini “devletin sahibi”, “milletin kurtarıcısı”, “düşmanların korkulu rüyası” gibi görmektedirler.
ARTA KALAN BOŞLUKLAR
İran’da diğer önemli bir kurum Anayasayı Koruma Kurulu’dur. 12 üyeden oluşan kurulun 6 tanesini doğrudan dini lider atar. Bu kurul parlamento kararlarını iptal edebilmekte, üst düzey atamaları veto edebilmektedir.
İran’da rejiminin işleyişinde dini liderden arta kalan boşluklar olursa onu da Parlamento ve seçimle gelen devlet başkanı (Hasan Ruhani, önceki Ahmedinecat) doldurmaktadır. Devlet başkanı dini liderden sonraki en yetkili kişi olarak anılır, 4 yıllığına seçilir ve en fazla iki defa seçilebilir. Kendisine bağlı bir bakanlar kurulu varsa da bu kurulun icraatı oldukça sınırlandırılmıştır.
İran yönetim sistemini anladığınızda göstericilerin ve halkın neden sadece hükümeti değil ama özellikle dini lideri ve sistemi hedef aldığı anlaşılıyor. Zira İran’da bir tarafta seçimle(?) gelen ve davul boyunlarında asılı olan parlamento, devlet başkanı ve bakanlar kurulu var; ama öte yanda tokmak elinde olan ve hiçbir sorumluluğu, hesap verebilirliği olmayan dini lider/mollalar rejimi var.
ERDOĞAN’IN KAFASINDAKİ
Yukarıdaki konuları okuyunca eminim pek çok kişinin kafasında Erdoğan Türkiye’sinin nereye sürüklendiği hakkında ampuller yandı. Erdoğan’ın İran’a “ikinci evimiz” demesi İran’la girilen puslu ve kirli angajmandan öte bir özenti de barındırıyor. Erdoğan İran’daki dini liderin sahip olduğu sınırsız güce sahip olabilirim, bu yapının Sünni versiyonunu Türkiye’de kurabilirim diye mutlaka düşünmüştür. Hilafet ve saltanatı kurmak Erdoğan’a bu gücü vermez. Zira Sünni gelenekte Halife de olsanız sorumsuz, günahsız değilsiniz. En azından teoride hesap vermeniz gerekiyor. Erdoğan’ı insan üstü bir konuma koyma ve manevi makamlar verme misyonu edinmiş bazı kimselerin dediklerine bu çerçevede bakılabilir.
Kanaatimizce Erdoğan hilafet ve saltanattan öte Ali Hamaney’in konumuna imreniyor. Adam ölene kadar yetkili! Ordunun başkomutanı, istihbarat ona bağlı, yargı onun talimatıyla çalışıyor. Parlamento var gibi ama bir etkinliği yok. Halk “bir parlamento var ve temsilcilerimi seçiyorum” diye kendini tatmin ediyor. Hükümetin başına seçimle gelen birisini koyuyorsun ama etkisi yok! Güzel yanı, halk hesabı senden değil ondan soruyor. Sıkıntılı bir durum olunca topu “hükümetin başı” görünümündeki adama atıyorsun. Sen de hesap soruyor, hatta azarlayıp terbiye ediyorsun. Beğenmezsen değiştiriyor, yerine kafana göre birini koyabiliyorsun (burası İran’da yok, sadece bizde). Ekonomi üzerinde önemli oranda kamusal kontrol kuruyorsun ve devasa kamusal kaynakları dilediğin gibi yönlendiriyor, arpalık haline getiriyor, akrabaya yandaşa peşkeş çekebiliyorsun (bunlar İran’da bile çok kolay değil, aynı haltı işleyenler şu an hesap veriyor). Bekçileri silahlandırıp sayısını artırarak şahsına bağlı yeni ve yaygın bir istihbarat ve güvenlik ağı kuruyorsun. Besiç işleyişi Erdoğan’a çok mantıklı gelmiş olmalı ki benzerini kurup yaygınlaştırıyor. Bunlarla muhtemel muhalefet eylemlerini kanlı ve şiddetli şekilde bastırmayı, muhaliflere her türlü illegal operasyonu yapabilmeyi amaçlıyor olmalı. Geniş kadrosuyla Diyanet Teşkilatı, İran’daki mollaların toplumu ikna rolünü, ilahiyatlar ise yapılanları meşrulaştırma misyonunu üstlenmiş görünüyor.
SÜNNİ BİR İRAN?
Türkiye’de sanki İran’daki rejimin Sünni versiyonu kurulmak isteniyor. Dini-inancı kullanarak, Müslümanları kandırarak, değerlerin içinin boşaltıldığı, parlamentonun, yargının sözde kaldığı, her şeyin üzerinde Tek Adam’ın gücünün ve gölgesinin hissedildiği bir rejim inşa ediliyor. İran’da dini liderler Ayetullahlardan seçiliyor. Ayetullah olmak ciddi bir nitelik, donanım ve eğitim istiyor. Bizde bu konuma düşünülen zatın ciddi bir diploma problemi, eğitim eksikliği, nitelik boşluğu var ise de fahri doktoralarla, şirke varan manevi makamlarla boşluk telafi edilmeye çalışılıyor.
İran yaklaşık 40 yıldır bizim siyasal İslamcıların özendiği bir sistemle yönetiliyor. Ve artık halk bu içi boş, riyaya, gösterişe, hamasete dayalı ve kendi imkanlarını sömürerek ayakta duran rejimi sorguluyor; bundan kurtulmak istiyor. Çünkü gelinen noktada ortada güya İslami bir devlet var ama muttaki dindar, salih mümin yok! Mürai ise pek çok! Hamaset çok, inanç ve ruh yok! Urbalar İslami ama içindekiler seküler, hatta bohem! Cami çok, namaz yok! Alkol, uyuşturucu yasak ama tüketim zirvede! Her yer ahlak vaizi dolu ama istismar, hırsızlık, ahlaksızlık gırtlağa kadar. Cinsel sapıklık, bebeklere kadar tecavüz sosyal patlama seviyesinde.
İran’ın 40 yıl önce dinin istismarına ve dinle toplumu, özgürlükleri, hakları baskılamaya yönelik kurduğu düzen sorgulanıyor ve çatırdıyor. Türkiye ise 15 Temmuz’u bahane ederek Tek Adama dayalı, dini söylemlerle meşrulaştırılarak topluma coşku verilen, İran rejiminin çok daha kötü ve beceriksiz bir benzerini kurmaya çalışıyor.
DİNDEN SOĞUTAN DİNDARLIK
İran deneyimi sadece insanları dinden soğuttu, müminleri münafık haline getirdi. Ekonomik bir başarı elde edemedi. Dış politikada Şii yayılmacılığında başarılı olmuş görünüyorsa da Molla rejiminin elinde Afganistan’dan Lübnan’a Suriye’den Yemen’e kadar Müslüman kanı var. Devrimden sonra idam edilen 30.000 siyasi tutuklunun ve illegal yollarla kaçırılan, işkenceye, katliama, zulme maruz kalan insanların vebali ayrı. İran güya Şeriatla yönetilen bir ülke ama İran baskı rejiminden kurtulanlar yurtdışında hem dağıtıyor hem din değiştiriyorlar. Yurt dışına çıktığınızda İran’lılar kadar din değiştiren başka bir Müslüman topluluk göremiyorsunuz. Zorla Müslümanlık münafık üretiyor!
Müslümanlığı gönüllere girerek yayma çabası dinin ruhuna en uygun yol. Kamusal otoriteyi vicdanları kontrol etmek, baskılamak için kullandığınızda bir süre sonra sistem ve güç din bürokrasisinin istismar alanı haline geliyor. Güç bu defa din adamlarını ve dini yozlaştırıyor. Güya din namına devleti yönetenler kendini sorgulanmaz yarı tanrısal görmeye başlıyor, halk ise mürai ve münafık haline geliyor.
Müslümanlar evrensel ölçülere uygun, İslam’ın da emrettiği şekilde hesap verebilir, şeffaf, denetlenebilir ve çoğulcu-katılımcı demokratik yönetim anlayışı kurmayı başaramadığı sürece zorbaların, diktatörlerin din simsarlığıyla kendilerini yönetmesine rıza göstermek zorunda kalacaktır.
[Doç. Dr. Mahmut Akpınar] 1.1.2018 [TR724]
Daha çok dayak yersiniz! [Levent Kenez]
Son KHK ile mafyanın, kontrgerillanın ve psikopat serserilerin devlet güvencesi altına alınmasına ve 657 ile müjdelenmesine yapılan eleştirilerin gerçekliği ve iktidarın demokrat görünümlü yalakalarının dahi dayanamayıp itiraz etmek zorunda kalması ile beraber Erdoğan ve hükümet yine bildik söylemle mukabele etti: 15 Temmuz şehitleri…
Hayatını kaybeden insanların üzerinden tepinmeye devam edeceklerinden zaten bir şüphemiz yoktu. Ülkeyi teslim alan ölmek, öldürmek, şehit olmak, ecdat ve bilumum şovenist sözler yeni yılda da peşimizi bırakmayacak en kötüsü bu.
“15 Temmuz’un devamı” ifadesi öyle bir ifadedir ki, yarın bir protesto gösterisi olsa ya da bir yürüyüş -ki bunların hiçbirine zaten izin vermiyorlar- veya 3 kişi bir araya gelse slogan atsa bütün yayın organları ve mahkemeleri marifetiyle bunun 15 Temmuz’un bir devamı olduğunu tescil ettirip, “Fetö” ambalajı ile katliam yapmalarının önünde hiçbir engel kalmamıştır.
15 Temmuz gecesi “Ölenin neden öldüğünü, öldürenin neden öldürdüğünü bilmediği” bir ahir zaman dilimidir. Bunun aksini iddia edene bir sürü dini ve milli sosla hakaret edebilirler ki zaten bunu yapıyorlar. 15 Temmuz ile öyle bir psikolojik hava yaratılmıştır ki devletin resmi söylemine aykırı bir şey söylediğinizde anında linç edilebilirsiniz. Allah’tan yurt dışında eli kalem tutan insanlar var da 15 Temmuz’un nasıl bir tiyatro olduğu ile ilgili bir dünya ayrıntı ortaya çıktı.
MASAYA DİN KONUYORSA…
Yandaş yazarlarda, “251 kişi şehit var. 3 tane linç edilen darbecinin mi hakkını savunuyorsunuz hainler!” şeklinde bir tekerleme var. Bu tekerleme aslında yakın bir Türkiye tarihidir.
Bediüzzaman der ki “Bir gemide dokuz cani bir masum olsa, o gemi batırılamaz”. Bir başka deyişle dokuz katili etkisiz hale getirmek için bir masumu feda edemezsiniz.
İktidarın sapık din anlayışının vücut bulmuş hali ve giderek simaen Adnan Hoca’ya benzeyen Hayrettin Karaman da Mecelle’ye atıfla der ki (sanki Mecelle kutsal bir kitapmış gibi): ‘Zarar-ı âmmı def’içün zarar-ı hâss ihtiyor olunur’. Yani yine kendi açıklaması ile devlete (ve bu arada ümmete) ait zararı önlemek için bir şahıs, bölge veya gruba ait zarar göze alınır, sineye çekilir.
Olay budur. Devlet de devlet olsa bari. 21. yüzyılda hırsız bir hanedanlığın yaşaması için tavuk döner-ayran kuyruğundaki adamların kendini Fatih’in askeri sandığı günler.
Masaya din konuluyorsa, şehadet, vatan hainliği gibi kavramlar üzerinden dayak yiyorsanız ve sizi dövenlerin elinde bütün yayın organları var ise işiniz epey zordur. Tabii bunun bütün muhalif gazeteler kapatılırken, ülke adım adım diktatörlüğü giderken çekirdek çıtlatmanız yüzünden olmasını artık tartışmıyoruz.
MUHALEFET MALZEMEYİ KULLANAMIYOR
Her şeye rağmen, muhalefetin o kadar çok malzemesi var ki. Ama bunu dile getirecek ne aklı var ne de kapasitesi. Korkaklıkları da cabası. “Tayyip Bey, Fetö konusunda samimi” diyen Akşener elini açık etti. Akşener’in bütün hesabı bu rejimin bir şekilde yıkılacağı ve bir şekilde ayakta kalırsa zaten konjonktürün kendisine yardım edeceği şeklinde. Ekibe aldığı adamlar da zaten kabak gibi anlatıyor her şeyi. O yüzden sağ kalabilmek için kasabın bıçağını yalıyor, sıra kendisine gelene kadar kasabın bir şekilde gideceğini düşünüyor. Göreceğiz.
Mesela Kılıçdaroğlu, meydanlarda devamlı olarak 15 Temmuz akşamı ile ilgili hakaret duyuyor, bir sürü iftiraya uğruyor. Deniyor ki tanklar havaalanını kapatmıştı, askerlerle anlaştı, yolu açtılar, kurtuldu gitti, yani bir nevi darbecilerle o gece ittifak yaptı.
Kılıçdaroğlu’nun o gece ile ilgili olarak söyleyebileceği onlarca şey varken ya pısırıklıktan ya da bilgisizlikten konuşamıyor.
Şunu diyemiyor, “Sen diyorsun ki 15 dakika ile kurtuldum. Bakalım bakalım sen o gece Marmaris’ten nasıl çıkmışsın? Sen Dalaman’dan 01:40’ta uçağa binmişsin. Bunlar devletin resmi kayıtları. Senin kendi savcılarının yazdığı iddianamelerdeki bilgiler. Askerler sen ayrıldıktan tam 2 saat sonra gelmiş. Nerede 15 dakika? Niye yalan söylüyorsun?” diyemiyor. “Öğleden beri orada olduğun belli iken nasıl oluyor da seni bulamıyorlar” demiyor. “Seni almaya gelen askerler yolda vatandaşa otelin yerini sordu, sana karşı yapılan darbe bu mu?” diyemiyor.
Tanklar tanklar denip duruyorlar. O gecenin en hareketli saatinde ve darbenin başlangıcı kabul edilirken tanklar havaalanından bir anda nasıl çekilmiş? Kim o talimatı vermiş. O saatten sonra değişen psikoloji ile neler yapılmış. Kimsenin sorguladığı yok.
Darbeciler neden Meclisi bombalasın ki? Köprüyü tek taraflı trafiğe kapatmak nedir? Erdoğan’a darbe yapıp koskoca Saray’a dokunmamak nedir? Belediyeyi dahi işgal etmeyi düşünen zihniyet neden Ankara’da bir yeri ele geçirmemiştir. Esenboğa’da neden bir hareketlilik yoktur. Sözde darbenin ilk saatlerinde kimin ne pozisyon aldığı bilinmezken 23:08’de Emniyet’in F-16’larla vurulmasının amacı nedir?
Kılıçdaroğlu o kadar pasif ki, “Tam dört defa darbeyi saat kaçta öğrendiğin konusunda yalan söyledin, bu nasıl iş?” diye üstüne gidemiyor. “Eniştenin seni aradığı saatte bütün Türkiye darbe olduğunu duymuştu. Niye yalan söylüyorsun” diyemiyor.
“Adil Öksüz’ü neden serbest bıraktınız. Nasıl elinizdeki adamı kaçırırsınız?” diye ilk defa kendisi gündem açtı bir daha hatırladığı yok.
“Hakan Fidan, Hulusi Akar, emekli öğretmen şimdinin milyarder iş adamı enişten neden komisyona gelmedi? Ne saklıyorlar? O akşam Fidan’a ulaşamadığını söylüyorsun. Darbe gibi bir olayda ulaşamadığın bir adamı neden orada tutuyorsun?” Çok mu zor bunları cevap alana kadar sormak.
“Ey başbakan, sen neredeydin bir açıkla bakalım, Bakanlar hiç biriniz piyasada yoktunuz, bir darbeci bile size ilişmemiş bu nasıl iş bana gelene kadar siz neredeydiniz?” de diyemiyor. “Efkan Ala bir anlat bakalım o gece neler yapmışsın?” mesela.
“Söyle bakalım Enerji bakanı, o gece o kadar nasıl enerjik ve etrafa gülücükler saçıp sırıtıyordun” diyemiyor. Kayınbabandan sırıtışların yüzünden fırça yedin mi yemedin mi?
15 TEMMUZ’UN DAYAĞINI DA YİYOR
Ve daha bunun gibi onlarca 15 Temmuz sorusu var ki. Buna rağmen 15 Temmuz’un dayağını yine kendisi yiyor. İnsanın sadece gülesi geliyor.
Top her zaman kendi sahalarında. Bir Man adası belgeleri çıkarttılar şimdi kendileri bile bir daha ağızlarına almıyor. Yahu bir cevap falan mı geldi ki sustunuz.
Reza davasında hırsız çıktı, her şeyi itiraf etti. Bütün bakanlara rüşveti kabul etti. Niye üstüne gitmiyorsunuz.
Siz ancak selfie çekip, Twitter’da muhalefet yaparsınız. Tamam millet hırsızların peşinden gidiyor, millette de bir ahlak yok kabul de size oy vermesini beklemek de epey ironik. Siz kazandığınız referandumu bile altın tepside geri verdiniz. Üç adım YSK’ya yürüyüp bu hileli sonucu tanımıyoruz demek yerine “geçmiş olsun herkese iyi geceler” deyip bütün milleti sindirdiniz. Sizin parti müşahitlerinizin olduğu sandıklardan CHP’ye oy çıkmadı son genel seçimde haberiniz var mı?
Hakaret sırası şimdi Abdullah Gül’e gelmiş. Şimdiden bozguncu, hain, terörist, darbeci, Bay Kemal’ın kayığına binen adam ile başladılar. Eğer Gül mesajı alır her zaman ki gibi sünerse lafların hızı kesilir, ama Hayrünnisa Gül’ün gazına gelip devam ederse, mahallenin en pis, şer ve serseri adamları ile üzerine pislerler. Çevresinin ve yakınlarının bağımsız mahkemelerle tanışma safahatı başlar. Ha müstahak mı? Elbette. Bu rejimin taşlarını döşeyen adamların başındadır kendisi. Darısı Davutoğlu, Arınç gibilerin başına. E ne demişler her devrim önce çocuklarını yer. Yaşanmaz hale getirdiğiniz ülkede sizin başınıza geleceklere üzülecek halimiz yok herhalde. Biraz da siz terörist olun bakalım, biz yeteri kadar olduk. Ama merak etmeyin yaşananlar bize ders oldu, sizin gibilerin de hakkını savunmak ve adil yargılanmanız için çabamız olacaktır şüpheniz olmasın.
[Levent Kenez] 1.1.2018 [TR724]
Hayatını kaybeden insanların üzerinden tepinmeye devam edeceklerinden zaten bir şüphemiz yoktu. Ülkeyi teslim alan ölmek, öldürmek, şehit olmak, ecdat ve bilumum şovenist sözler yeni yılda da peşimizi bırakmayacak en kötüsü bu.
“15 Temmuz’un devamı” ifadesi öyle bir ifadedir ki, yarın bir protesto gösterisi olsa ya da bir yürüyüş -ki bunların hiçbirine zaten izin vermiyorlar- veya 3 kişi bir araya gelse slogan atsa bütün yayın organları ve mahkemeleri marifetiyle bunun 15 Temmuz’un bir devamı olduğunu tescil ettirip, “Fetö” ambalajı ile katliam yapmalarının önünde hiçbir engel kalmamıştır.
15 Temmuz gecesi “Ölenin neden öldüğünü, öldürenin neden öldürdüğünü bilmediği” bir ahir zaman dilimidir. Bunun aksini iddia edene bir sürü dini ve milli sosla hakaret edebilirler ki zaten bunu yapıyorlar. 15 Temmuz ile öyle bir psikolojik hava yaratılmıştır ki devletin resmi söylemine aykırı bir şey söylediğinizde anında linç edilebilirsiniz. Allah’tan yurt dışında eli kalem tutan insanlar var da 15 Temmuz’un nasıl bir tiyatro olduğu ile ilgili bir dünya ayrıntı ortaya çıktı.
MASAYA DİN KONUYORSA…
Yandaş yazarlarda, “251 kişi şehit var. 3 tane linç edilen darbecinin mi hakkını savunuyorsunuz hainler!” şeklinde bir tekerleme var. Bu tekerleme aslında yakın bir Türkiye tarihidir.
Bediüzzaman der ki “Bir gemide dokuz cani bir masum olsa, o gemi batırılamaz”. Bir başka deyişle dokuz katili etkisiz hale getirmek için bir masumu feda edemezsiniz.
İktidarın sapık din anlayışının vücut bulmuş hali ve giderek simaen Adnan Hoca’ya benzeyen Hayrettin Karaman da Mecelle’ye atıfla der ki (sanki Mecelle kutsal bir kitapmış gibi): ‘Zarar-ı âmmı def’içün zarar-ı hâss ihtiyor olunur’. Yani yine kendi açıklaması ile devlete (ve bu arada ümmete) ait zararı önlemek için bir şahıs, bölge veya gruba ait zarar göze alınır, sineye çekilir.
Olay budur. Devlet de devlet olsa bari. 21. yüzyılda hırsız bir hanedanlığın yaşaması için tavuk döner-ayran kuyruğundaki adamların kendini Fatih’in askeri sandığı günler.
Masaya din konuluyorsa, şehadet, vatan hainliği gibi kavramlar üzerinden dayak yiyorsanız ve sizi dövenlerin elinde bütün yayın organları var ise işiniz epey zordur. Tabii bunun bütün muhalif gazeteler kapatılırken, ülke adım adım diktatörlüğü giderken çekirdek çıtlatmanız yüzünden olmasını artık tartışmıyoruz.
MUHALEFET MALZEMEYİ KULLANAMIYOR
Her şeye rağmen, muhalefetin o kadar çok malzemesi var ki. Ama bunu dile getirecek ne aklı var ne de kapasitesi. Korkaklıkları da cabası. “Tayyip Bey, Fetö konusunda samimi” diyen Akşener elini açık etti. Akşener’in bütün hesabı bu rejimin bir şekilde yıkılacağı ve bir şekilde ayakta kalırsa zaten konjonktürün kendisine yardım edeceği şeklinde. Ekibe aldığı adamlar da zaten kabak gibi anlatıyor her şeyi. O yüzden sağ kalabilmek için kasabın bıçağını yalıyor, sıra kendisine gelene kadar kasabın bir şekilde gideceğini düşünüyor. Göreceğiz.
Mesela Kılıçdaroğlu, meydanlarda devamlı olarak 15 Temmuz akşamı ile ilgili hakaret duyuyor, bir sürü iftiraya uğruyor. Deniyor ki tanklar havaalanını kapatmıştı, askerlerle anlaştı, yolu açtılar, kurtuldu gitti, yani bir nevi darbecilerle o gece ittifak yaptı.
Kılıçdaroğlu’nun o gece ile ilgili olarak söyleyebileceği onlarca şey varken ya pısırıklıktan ya da bilgisizlikten konuşamıyor.
Şunu diyemiyor, “Sen diyorsun ki 15 dakika ile kurtuldum. Bakalım bakalım sen o gece Marmaris’ten nasıl çıkmışsın? Sen Dalaman’dan 01:40’ta uçağa binmişsin. Bunlar devletin resmi kayıtları. Senin kendi savcılarının yazdığı iddianamelerdeki bilgiler. Askerler sen ayrıldıktan tam 2 saat sonra gelmiş. Nerede 15 dakika? Niye yalan söylüyorsun?” diyemiyor. “Öğleden beri orada olduğun belli iken nasıl oluyor da seni bulamıyorlar” demiyor. “Seni almaya gelen askerler yolda vatandaşa otelin yerini sordu, sana karşı yapılan darbe bu mu?” diyemiyor.
Tanklar tanklar denip duruyorlar. O gecenin en hareketli saatinde ve darbenin başlangıcı kabul edilirken tanklar havaalanından bir anda nasıl çekilmiş? Kim o talimatı vermiş. O saatten sonra değişen psikoloji ile neler yapılmış. Kimsenin sorguladığı yok.
Darbeciler neden Meclisi bombalasın ki? Köprüyü tek taraflı trafiğe kapatmak nedir? Erdoğan’a darbe yapıp koskoca Saray’a dokunmamak nedir? Belediyeyi dahi işgal etmeyi düşünen zihniyet neden Ankara’da bir yeri ele geçirmemiştir. Esenboğa’da neden bir hareketlilik yoktur. Sözde darbenin ilk saatlerinde kimin ne pozisyon aldığı bilinmezken 23:08’de Emniyet’in F-16’larla vurulmasının amacı nedir?
Kılıçdaroğlu o kadar pasif ki, “Tam dört defa darbeyi saat kaçta öğrendiğin konusunda yalan söyledin, bu nasıl iş?” diye üstüne gidemiyor. “Eniştenin seni aradığı saatte bütün Türkiye darbe olduğunu duymuştu. Niye yalan söylüyorsun” diyemiyor.
“Adil Öksüz’ü neden serbest bıraktınız. Nasıl elinizdeki adamı kaçırırsınız?” diye ilk defa kendisi gündem açtı bir daha hatırladığı yok.
“Hakan Fidan, Hulusi Akar, emekli öğretmen şimdinin milyarder iş adamı enişten neden komisyona gelmedi? Ne saklıyorlar? O akşam Fidan’a ulaşamadığını söylüyorsun. Darbe gibi bir olayda ulaşamadığın bir adamı neden orada tutuyorsun?” Çok mu zor bunları cevap alana kadar sormak.
“Ey başbakan, sen neredeydin bir açıkla bakalım, Bakanlar hiç biriniz piyasada yoktunuz, bir darbeci bile size ilişmemiş bu nasıl iş bana gelene kadar siz neredeydiniz?” de diyemiyor. “Efkan Ala bir anlat bakalım o gece neler yapmışsın?” mesela.
“Söyle bakalım Enerji bakanı, o gece o kadar nasıl enerjik ve etrafa gülücükler saçıp sırıtıyordun” diyemiyor. Kayınbabandan sırıtışların yüzünden fırça yedin mi yemedin mi?
15 TEMMUZ’UN DAYAĞINI DA YİYOR
Ve daha bunun gibi onlarca 15 Temmuz sorusu var ki. Buna rağmen 15 Temmuz’un dayağını yine kendisi yiyor. İnsanın sadece gülesi geliyor.
Top her zaman kendi sahalarında. Bir Man adası belgeleri çıkarttılar şimdi kendileri bile bir daha ağızlarına almıyor. Yahu bir cevap falan mı geldi ki sustunuz.
Reza davasında hırsız çıktı, her şeyi itiraf etti. Bütün bakanlara rüşveti kabul etti. Niye üstüne gitmiyorsunuz.
Siz ancak selfie çekip, Twitter’da muhalefet yaparsınız. Tamam millet hırsızların peşinden gidiyor, millette de bir ahlak yok kabul de size oy vermesini beklemek de epey ironik. Siz kazandığınız referandumu bile altın tepside geri verdiniz. Üç adım YSK’ya yürüyüp bu hileli sonucu tanımıyoruz demek yerine “geçmiş olsun herkese iyi geceler” deyip bütün milleti sindirdiniz. Sizin parti müşahitlerinizin olduğu sandıklardan CHP’ye oy çıkmadı son genel seçimde haberiniz var mı?
Hakaret sırası şimdi Abdullah Gül’e gelmiş. Şimdiden bozguncu, hain, terörist, darbeci, Bay Kemal’ın kayığına binen adam ile başladılar. Eğer Gül mesajı alır her zaman ki gibi sünerse lafların hızı kesilir, ama Hayrünnisa Gül’ün gazına gelip devam ederse, mahallenin en pis, şer ve serseri adamları ile üzerine pislerler. Çevresinin ve yakınlarının bağımsız mahkemelerle tanışma safahatı başlar. Ha müstahak mı? Elbette. Bu rejimin taşlarını döşeyen adamların başındadır kendisi. Darısı Davutoğlu, Arınç gibilerin başına. E ne demişler her devrim önce çocuklarını yer. Yaşanmaz hale getirdiğiniz ülkede sizin başınıza geleceklere üzülecek halimiz yok herhalde. Biraz da siz terörist olun bakalım, biz yeteri kadar olduk. Ama merak etmeyin yaşananlar bize ders oldu, sizin gibilerin de hakkını savunmak ve adil yargılanmanız için çabamız olacaktır şüpheniz olmasın.
[Levent Kenez] 1.1.2018 [TR724]
Sezon finali ve Miss Sloane [Ahmet Dönmez]
2017 ne final yaptı ama!
Gerçek bir sezon finaliydi.
Amerika’daki Hakan Atilla davası…
Erdoğan ve damadını da ilgilendiren Michael Flynn soruşturması…
Kafa kesen palalı sivillere dokunulmazlık sağlayan KHK…
Perinçek’in “Erdoğan, yeniden yüzünü ABD’ye mi dönüyor?” sorusunu sormaya başlaması…
ABD’nin, “En erken 2019 Ocak’ında olur” dediği vize yasağını 2018 Ocak’ı gelmeden iptal etmesi…
Erdoğan ile Abdullah Gül arasında kılıçların çekilmesi…
Bylock tahliyelerinin başlaması…
Veee 15 Temmuz kahramanı Yüzbaşı Burak Akın’ın “Ben FETÖ’cüyüm” diyerek polise teslim olması!
5 gündür sorgusu devam ediyor ve halen ifadesi sızmış değil.
Herkes, Akın’ın içeride neler anlattığını merak ediyor.
Bakışlar oraya kilitlenmişken ekranda ‘Sezonun Finali’ yazdı.
***
Soluk soluğa, bütün bu soruların cevaplarını bulacağımız bir yıla mı giriyoruz?
Hazır sürpriz finallerden söz etmişken, bugün size bir filmden bahsetmek istiyorum.
Yeni yılın ilk yazısı, biraz light olsun. Tatil gününde keyifli bir kahve arkadaşı olabilir.
Benim gibi şaşırtıcı sonlara tutkun sinemaseverler muhakkak ki izlemiştir. Ama yine de içimden geldi, anlatacağım…
***
Filmin adı Miss Sloane.
2016 yapımı.
Yönetmeni John Madden. Fakat en az onun kadar övgüyü hak eden isim, senarist Jonathan Perera.
Jessica Chastain’in canlandırdığı filmin baş karakteri Madeline Elizabeth Sloane, Amerika’nın en başarılı lobicilerinden biridir. Zekâsı, hırsı, çalışkanlığı ve sınır tanımazlığı ile Washington’un en renkli simaları arasındadır. Senatörler ve kongre üyeleri üzerindeki nüfuzu, kimilerini rahatsız edecek boyuttadır.
Günde 16 saatten fazla çalıştığı halde geceleri doğru dürüst uyumadan işine odaklanacak kadar hırslıdır.
Amaca ulaşmak için her yolu mubah gördüğü gibi bir imajı vardır. Biraz da bu yüzden onun için “Amerikan demokrasisi üzerindeki asalak” benzetmeleri yapılmaktadır.
Film, Miss Sloane’in, “Lobicilik bir öngörü işidir. Rakibinizin hamlesini önceden kestirirsiniz ve ona göre karşı hamleler geliştirirsiniz. Rakibinin bir sonraki adımını hesap eden ve rakibi kozunu oynadıktan hemen sonra kendi kozunu oynayan, kazanır.” sözleriyle açılır. Bu cümleleri, avukatı Daniel Posner’e söylemektedir.
Az sonra bir duruşmaya çıkacaktır. Kariyeri tehlikededir. Etik dışı işlere girdiği ve evrakta sahtecilik yaptığı suçlamaları ile Kongre’de yargılanmaktadır. Duruşmaya başkanlık eden ise Senatör Ronald Sperling’dir.
Yüzüne suçlamaları okur.
2006-2016 yılları arasında Cole Kravitz and Waterman isimli lobicilik şirketinde çalışmış olan Sloane, Nutella Yasa Tasarısı’nı hazırlayan senatör Allen Jacobs’ı etik dışı olarak ailesiyle birlikte tatile göndermekle suçlanıyordur. O senatör, tatilden döndükten sonra tasarıyı geri çekmiştir.
***
Duruşma devam ederken flashback yapıyor ve 3 ay 1 hafta öncesine dönüyoruz.
Tasarı, Nutella’nın hammaddesi olan palm yağındaki vergi oranını yüzde 300’e çıkarmaktadır. Bu da palm yağının en büyük üreticisi olan Endonazya’yı olumsuz etkileyecektir. Tasarıya karşı lobi yürüten Sloane, senatör Jacobs’ı Endonezya’ya tropikal tatile gönderir. Burada palm tarlalarını gezmesi ve fikrini değiştirmesini amaçlar. Senatör beyaz kumsallardan dönünce Endonezya’nın çevrenin korunması için gösterdiği çabalara övgüler düzecek ve yasa tasarısı sessizce mevta olacaktır. Yaptığı etik olmadığı için de Sloane tatili kâr amacı gütmeyen bir dernek üzerinden faturalandıracaktır.
***
O sırada bir yasa tasarısı daha gündemdedir. Bu milyarlarca dolarlık silah lobisine balta vuracak bir düzenlemedir. Heaton-Harris yasa tasarısı olarak anılan düzenleme, son dönemde ABD’de artan silahlı saldırılara karşı silah satışlarının kapsamını daraltmaktadır. Bireysel silahlanmaya engeller getirmektedir.
En güçlü silah tüccarlarından Bill Sanford, tasarıyı engelleyebilmek için güçlü bir lobici ile çalışmak istemektedir. Bu isim tabi ki haklı bir şöhrete sahip olan Miss Sloane’dir.
Fakat Sloane, bu tasarıyı desteklediği için teklife sıcak bakmaz. Silahlanma karşıtıdır. Bu yüzden de patronu George Dupont’un şimşeklerini üzerine çeker. Ciddi bir fırça yer.
Tam o sırada silah lobisinin rakibi olan Peterson Wyatt isimli lobi şirketinin patronu Rodolfo Schmidt, kendisine sürpriz bir teklif yapar. Kâğıda da ‘bir rakam’ yazıp uzatır.
Ertesi gün Miss Sloane, ekibini toplayıp rakip lobi şirketine geçtiğini açıklar. “Kim benimle geliyor?” diye sorar. 5 kişi, kendisinden yana tercihini kullanır. Sağ kolu Pat Connors dahil ekibin yarısından çoğu, kalmayı tercih eder. Sloane, sekreteri Jane Molloy’a, “Pekâlâ Jane, Peterson Wyatt’ten Rodolfo Schmidt’i ara, 6 kişinin geldiğini haber ver.” der. Sekreteri ise “Ben 5 kişi sayıyorum” karşılığını verir. Bu, kendisinin gelmeyeceği anlamına gelmektedir. Bu cevabı hiç beklemeyen Sloane, büyük bir şaşkınlık geçirir ve öfkelenir. Sekreterini tehdit ederek kapıyı çarpar ve gider.
***
Piyasada hemen herkes yarışı silah lobisinin kazanacağından emindir. Çünkü Sloane’un yöneteceği silahlanma karşıtı ‘Brady Campaign’ isimli kampanya için ayrılan bütçe, ancak silah tüccarlarının ayakkabı boyası parası kadardır.
Silah tüccarı Sanford ise yola Pat Connors’un başında olduğu Cole Kravitz ekibiyle devam etmektedir. Sanford’a, “O artık sizin düşmanınız. Onu bizden başka bertaraf edecek bir güç yok. Yöntemlerini çok iyi biliyoruz” derler. Masanın etrafında bulunan sekreter Jane, Sloane’e dikkat edilmesi gerektiğini ifade ederken, “O öngörülemez. Belli kişiler için kafasında bir plan kurar. Ama o kişiler kendilerini o planın içinde bulana kadar ne olduğunu anlamazlar.” diye uyarır.
Sloane her zamanki kurnazca yöntemleriyle kampanyayı bir anda silah lobisinin önüne geçirmeyi başarır. Senatörlerin çoğunu kendi saflarına çekmiştir. Bunun için ekibindeki Esme Manucharian’ın kişisel hikayesini sömürmekten yasa dışı izleme ve dinleme girişimlerine kadar bazı etik dışı yöntemler de kullanmaktadır.
Her şey Miss Sloane’un lehinde ilerlerken eski şirketinin umudu da giderek azalmaktadır. İşte bu noktada kavgayı şahsileştirme ve Sloane üzerinden rakip kampanyayı itibarsızlaştırma kararı alırlar. “Artık konuyu kişiselleştirmeliyiz. Onu bitirirsek yasa tasarısı da biter. Medyadaki bağlantılarımızı kullanıp onu köşeye sıkıştırabiliriz.” derler.
Eski patronu Dupont, “Usulsüz lobicilik faaliyeti için bir kongre duruşması yapılmalı” der. Sloane’un Endonezya’ya tatile gönderdiği Senatör Jacobs üzerinden bir etik davası açılacaktır. Bunun için de davayı görmesi için bir senatöre ihtiyaç duyulmaktadır. Para babası silah lobisi devreye girer. Lobi şirketinin sahibi Dupont, iplerini ellerinde tuttukları senatör R. Michael Sperling ile görüşür. Dupont, kendisi de tasarının destekçisi olan Sperling’i siyasi kariyerini bitirmekle tehdit eder. “Eğer reddedersen sana mali savaş açmalarına engel olamam. Seni ilga edene kadar durmayacaklar. Bir Amerikan senatörü olarak görevine devam mı edeceğini yoksa kariyerinin ortadan mı kalkacağını sen tayin edeceksin” der.
Sperling, duruşmaya başkanlık edecek senatördür. Çıkarları gereği Sloane’in yargılanmasına ‘Evet’ demiştir.
Bu sırada Miss Sloane’un eski sekreteri Jane devreye girer ve mahkemenin en çok ihtiyaç duyacağı belgeyi kendilerine sunar. Bu, Senatör Jacobs’un seyahat masraflarının özel sponsor aracılığıyla ödenmesi için Sloane’un kendi el yazısıyla doldurduğu formdur. Bu da Senato Etik Kuralları’nın ihlali anlamına gelmektedir.
Duruşma, Sloane’u tamamen bitirme üzerine kurgulanmıştır. Aleyhte tanıklar ve yasa dışı böcek kullanma yöntemleri de mahkeme huzuruna getirilir. Hatta önceden avukat ve sanığa bilgi verilmediği halde başka suçlamalar da yöneltilir.
Bu sırada istifini hiç bozmayan Sloane, avukatına “Bırak kozlarını oynasınlar” der. Ellerindeki bütün kozların oynanmasını bekler.
Karar açıklanmadan önce söyleyeceği son bir şeyin olup olmadığı sorulunca Miss Sloane, “Evet” der. Tekrar kürsüye oturur. Masadaki sürahiden sakince bardağına su doldurur ve konuşmaya başlar: “Gerek basın gerekse bu mahkeme tarafından Amerikan demokrasisinin üzerine yapışmış bir asalak olarak itham edildim. Bazen kendi çıkarlarımız için değil, doğru olduğuna inandığımız şeyler için harekete geçeriz. Heaton-Harris’in doğru olduğuna inanıyorum. Fakat beni asıl motive eden şey bu değildi. Gönül isterdi ki kongre üyeleri oylarını siyasi gelecekleri için değil, ülkeleri adına doğru olduğuna inandıkları şeyler için kullansalardı. Ama biliyorum ki bu boş bir dilek ve hiçbir şey değişmeyecek. Çünkü bizim sistemimiz çürümüş. Vicdanlarıyla oy veren politikacıları ödüllendirmiyor. Asıl ödüllendirdiği, sıçanlar. Yemlendikleri yalağı kaybetmemek adına ülkesini satmaya razı olanlar. Asıl bu sıçanlardır Amerikan demokrasisi üzerindeki asalaklar.”
Bu sırada Senatör Sperling’in yüzü kızarmaya başlar.
Sloane devam etmektedir: “Kampanya yürütürken güvenirliğimizi zedelemek için şahsıma yönelik saldırılar başlatılacağını tahmin ediyordum. Lobicilik öngörü işidir. Rakibinizin hamlesini önceden kestirirsiniz ve ona göre karşı hamleler geliştirirsiniz.”
Bu esnada eski sekreter Jane, önündeki Connors’a eğilerek “Kariyerim hakkında konuşmak istiyorum” der. Patronu, “Şimdi hiç sırası değil” diyerek tersler.
Bir yandan Sloane da konuşmasını sürdürmektedir: “Rakibinin bir sonrakini adımını hesap eden ve rakibi kozunu oynadıktan hemen sonra kendi kozunu oynayan, kazanır.”
Sekreter Jane de Connors’a “Aslında şimdi tam sırası” diye ısrar ederek bir kart uzatır. Connors karttaki yazıya bakarken, “Bu ne şimdi?” diye sorar.
Sloane’un tiradı devam etmektedir: “Amaç karşınızdakileri şaşırtmak ve sizi şaşırtmalarına izin vermemektir”
Jane, Connors’a cevap verir: “İstifa mektubum!”
Ardından ayağa kalkıp mahkeme salonunu terk eder.
Sanık kürsüsündeki eski patronu Sloane, son sözlerine devam ediyordur: “Cole Kravitz’den ayrılırken yanlarında bir casus bıraktım. Ve silah lobisinin talimatıyla düzmece bir mahkeme kurulması için bir plan yaptım.”
Bu casus, sekreter Jane’den başkası değildir.
Karşı tarafa geçerken Jane’i özellikle orada bırakmıştır. Böylece rakiplerinin bütün hamlelerini haber alabildiği gibi bu duruşmanın yapılması önerisini bizzat onun getirmesini de sağlamıştır. Çünkü Sloane, bu davayı özellikle istemektedir. Çünkü Amerikan sistemindeki çürümeye savaş açmıştır.
Mahkeme salonu allak bullak olur. Duruşmayı takip eden eski iş arkadaşları, mevcut mesai arkadaşları, patronları, gazeteciler, siyasetçiler hayret içerisinde gözlerini Miss Sloane’a dikmiş sözlerinin devamını merakla beklemektedir. Sloane, gözlerini mahkeme başkanının gözlerine dikip, şunları söyler:
“George Dupont’u (eski patronu) takibe aldırıp böyle bir plana ortak olacak kadar ahlak yoksunu olduğunu ortaya koyan bir kongre üyesiyle buluşana kadar izlettim. O üyenin adı Senatör Ronald Michael Sperling’di.”
Duruşmaya başkanlık eden Sperling, korku içerisinde ayağa fırlarken “Bu mahkemeyi böyle kötü niyetli asılsız iddialar için kullanamazsınız” diye bağırır. Bunun üzerine Sloane, “Bilgisayar ve cep telefonlarınızın tarayıcısına söyleyeceğim adresi yazın, deprem isimli dosyayı indirin” der. Salondaki herkes merak içerisinde söylenen adresi yazar ve dosyayı indirir. Ekranlara bir görüntü gelir. Bu, Sloane’in böcekler sayesinde kayıt altına aldığı Dupont ile Sperling’in görüşmesinin görüntüsüdür. Mahkeme salonunda gerçekten de bir deprem olmuştur. Duruşma düştüğü gibi salon da dağılır.
Sadece sekreter Jane’in, Connors’a uzattığı kartta ne yazdığını görürüz. İki tane kâğıt vardır. Birinde Sloane’un kendi el yazısıyla yazdığı, “İlkeli bir lobici sadece kazanma yeteneğine güvenmez” yazısı vardır. Diğerinde de silah karşıtı lobi şirketinin sahibi Schmidt’in Sloane’u ikna etmek amacıyla kâğıda yazıp uzattığı fiyat teklifi vardır. O kâğıtta da “Hizmetlerin karşılığında Peterson Wyatt’ın sana teklifi sıfır dolar” yazmaktadır.
Yani aslında Sloane, herkesin zannettiğinin aksine ahlak, kural tanımaz bir lobici değil, Amerikan sistemindeki yozlaşmaya savaş açmış ilkeli bir savaşçıdır. Böcek kullanma, etik dışı seyahat organize etme gibi suçlar karşılığında hapse girmeyi de göze almıştır. Bu sayede bütün kirli ilişkileri açığa çıkarmış, kendini de feda etmiştir.
Herkes elindeki bütün kozları oynadıktan sonra o içerideki casusunu mahkeme salonunda ayağa kaldırmış ve rakiplerine ‘şah-mat’ çekmiştir.
***
Bugün 2018’in ilk günü.
Bakalım yeni sezonda film nasıl devam edecek…
[Ahmet Dönmez] 1.1.2018 [TR724]
Gerçek bir sezon finaliydi.
Amerika’daki Hakan Atilla davası…
Erdoğan ve damadını da ilgilendiren Michael Flynn soruşturması…
Kafa kesen palalı sivillere dokunulmazlık sağlayan KHK…
Perinçek’in “Erdoğan, yeniden yüzünü ABD’ye mi dönüyor?” sorusunu sormaya başlaması…
ABD’nin, “En erken 2019 Ocak’ında olur” dediği vize yasağını 2018 Ocak’ı gelmeden iptal etmesi…
Erdoğan ile Abdullah Gül arasında kılıçların çekilmesi…
Bylock tahliyelerinin başlaması…
Veee 15 Temmuz kahramanı Yüzbaşı Burak Akın’ın “Ben FETÖ’cüyüm” diyerek polise teslim olması!
5 gündür sorgusu devam ediyor ve halen ifadesi sızmış değil.
Herkes, Akın’ın içeride neler anlattığını merak ediyor.
Bakışlar oraya kilitlenmişken ekranda ‘Sezonun Finali’ yazdı.
***
Soluk soluğa, bütün bu soruların cevaplarını bulacağımız bir yıla mı giriyoruz?
Hazır sürpriz finallerden söz etmişken, bugün size bir filmden bahsetmek istiyorum.
Yeni yılın ilk yazısı, biraz light olsun. Tatil gününde keyifli bir kahve arkadaşı olabilir.
Benim gibi şaşırtıcı sonlara tutkun sinemaseverler muhakkak ki izlemiştir. Ama yine de içimden geldi, anlatacağım…
***
Filmin adı Miss Sloane.
2016 yapımı.
Yönetmeni John Madden. Fakat en az onun kadar övgüyü hak eden isim, senarist Jonathan Perera.
Jessica Chastain’in canlandırdığı filmin baş karakteri Madeline Elizabeth Sloane, Amerika’nın en başarılı lobicilerinden biridir. Zekâsı, hırsı, çalışkanlığı ve sınır tanımazlığı ile Washington’un en renkli simaları arasındadır. Senatörler ve kongre üyeleri üzerindeki nüfuzu, kimilerini rahatsız edecek boyuttadır.
Günde 16 saatten fazla çalıştığı halde geceleri doğru dürüst uyumadan işine odaklanacak kadar hırslıdır.
Amaca ulaşmak için her yolu mubah gördüğü gibi bir imajı vardır. Biraz da bu yüzden onun için “Amerikan demokrasisi üzerindeki asalak” benzetmeleri yapılmaktadır.
Film, Miss Sloane’in, “Lobicilik bir öngörü işidir. Rakibinizin hamlesini önceden kestirirsiniz ve ona göre karşı hamleler geliştirirsiniz. Rakibinin bir sonraki adımını hesap eden ve rakibi kozunu oynadıktan hemen sonra kendi kozunu oynayan, kazanır.” sözleriyle açılır. Bu cümleleri, avukatı Daniel Posner’e söylemektedir.
Az sonra bir duruşmaya çıkacaktır. Kariyeri tehlikededir. Etik dışı işlere girdiği ve evrakta sahtecilik yaptığı suçlamaları ile Kongre’de yargılanmaktadır. Duruşmaya başkanlık eden ise Senatör Ronald Sperling’dir.
Yüzüne suçlamaları okur.
2006-2016 yılları arasında Cole Kravitz and Waterman isimli lobicilik şirketinde çalışmış olan Sloane, Nutella Yasa Tasarısı’nı hazırlayan senatör Allen Jacobs’ı etik dışı olarak ailesiyle birlikte tatile göndermekle suçlanıyordur. O senatör, tatilden döndükten sonra tasarıyı geri çekmiştir.
***
Duruşma devam ederken flashback yapıyor ve 3 ay 1 hafta öncesine dönüyoruz.
Tasarı, Nutella’nın hammaddesi olan palm yağındaki vergi oranını yüzde 300’e çıkarmaktadır. Bu da palm yağının en büyük üreticisi olan Endonazya’yı olumsuz etkileyecektir. Tasarıya karşı lobi yürüten Sloane, senatör Jacobs’ı Endonezya’ya tropikal tatile gönderir. Burada palm tarlalarını gezmesi ve fikrini değiştirmesini amaçlar. Senatör beyaz kumsallardan dönünce Endonezya’nın çevrenin korunması için gösterdiği çabalara övgüler düzecek ve yasa tasarısı sessizce mevta olacaktır. Yaptığı etik olmadığı için de Sloane tatili kâr amacı gütmeyen bir dernek üzerinden faturalandıracaktır.
***
O sırada bir yasa tasarısı daha gündemdedir. Bu milyarlarca dolarlık silah lobisine balta vuracak bir düzenlemedir. Heaton-Harris yasa tasarısı olarak anılan düzenleme, son dönemde ABD’de artan silahlı saldırılara karşı silah satışlarının kapsamını daraltmaktadır. Bireysel silahlanmaya engeller getirmektedir.
En güçlü silah tüccarlarından Bill Sanford, tasarıyı engelleyebilmek için güçlü bir lobici ile çalışmak istemektedir. Bu isim tabi ki haklı bir şöhrete sahip olan Miss Sloane’dir.
Fakat Sloane, bu tasarıyı desteklediği için teklife sıcak bakmaz. Silahlanma karşıtıdır. Bu yüzden de patronu George Dupont’un şimşeklerini üzerine çeker. Ciddi bir fırça yer.
Tam o sırada silah lobisinin rakibi olan Peterson Wyatt isimli lobi şirketinin patronu Rodolfo Schmidt, kendisine sürpriz bir teklif yapar. Kâğıda da ‘bir rakam’ yazıp uzatır.
Ertesi gün Miss Sloane, ekibini toplayıp rakip lobi şirketine geçtiğini açıklar. “Kim benimle geliyor?” diye sorar. 5 kişi, kendisinden yana tercihini kullanır. Sağ kolu Pat Connors dahil ekibin yarısından çoğu, kalmayı tercih eder. Sloane, sekreteri Jane Molloy’a, “Pekâlâ Jane, Peterson Wyatt’ten Rodolfo Schmidt’i ara, 6 kişinin geldiğini haber ver.” der. Sekreteri ise “Ben 5 kişi sayıyorum” karşılığını verir. Bu, kendisinin gelmeyeceği anlamına gelmektedir. Bu cevabı hiç beklemeyen Sloane, büyük bir şaşkınlık geçirir ve öfkelenir. Sekreterini tehdit ederek kapıyı çarpar ve gider.
***
Piyasada hemen herkes yarışı silah lobisinin kazanacağından emindir. Çünkü Sloane’un yöneteceği silahlanma karşıtı ‘Brady Campaign’ isimli kampanya için ayrılan bütçe, ancak silah tüccarlarının ayakkabı boyası parası kadardır.
Silah tüccarı Sanford ise yola Pat Connors’un başında olduğu Cole Kravitz ekibiyle devam etmektedir. Sanford’a, “O artık sizin düşmanınız. Onu bizden başka bertaraf edecek bir güç yok. Yöntemlerini çok iyi biliyoruz” derler. Masanın etrafında bulunan sekreter Jane, Sloane’e dikkat edilmesi gerektiğini ifade ederken, “O öngörülemez. Belli kişiler için kafasında bir plan kurar. Ama o kişiler kendilerini o planın içinde bulana kadar ne olduğunu anlamazlar.” diye uyarır.
Sloane her zamanki kurnazca yöntemleriyle kampanyayı bir anda silah lobisinin önüne geçirmeyi başarır. Senatörlerin çoğunu kendi saflarına çekmiştir. Bunun için ekibindeki Esme Manucharian’ın kişisel hikayesini sömürmekten yasa dışı izleme ve dinleme girişimlerine kadar bazı etik dışı yöntemler de kullanmaktadır.
Her şey Miss Sloane’un lehinde ilerlerken eski şirketinin umudu da giderek azalmaktadır. İşte bu noktada kavgayı şahsileştirme ve Sloane üzerinden rakip kampanyayı itibarsızlaştırma kararı alırlar. “Artık konuyu kişiselleştirmeliyiz. Onu bitirirsek yasa tasarısı da biter. Medyadaki bağlantılarımızı kullanıp onu köşeye sıkıştırabiliriz.” derler.
Eski patronu Dupont, “Usulsüz lobicilik faaliyeti için bir kongre duruşması yapılmalı” der. Sloane’un Endonezya’ya tatile gönderdiği Senatör Jacobs üzerinden bir etik davası açılacaktır. Bunun için de davayı görmesi için bir senatöre ihtiyaç duyulmaktadır. Para babası silah lobisi devreye girer. Lobi şirketinin sahibi Dupont, iplerini ellerinde tuttukları senatör R. Michael Sperling ile görüşür. Dupont, kendisi de tasarının destekçisi olan Sperling’i siyasi kariyerini bitirmekle tehdit eder. “Eğer reddedersen sana mali savaş açmalarına engel olamam. Seni ilga edene kadar durmayacaklar. Bir Amerikan senatörü olarak görevine devam mı edeceğini yoksa kariyerinin ortadan mı kalkacağını sen tayin edeceksin” der.
Sperling, duruşmaya başkanlık edecek senatördür. Çıkarları gereği Sloane’in yargılanmasına ‘Evet’ demiştir.
Bu sırada Miss Sloane’un eski sekreteri Jane devreye girer ve mahkemenin en çok ihtiyaç duyacağı belgeyi kendilerine sunar. Bu, Senatör Jacobs’un seyahat masraflarının özel sponsor aracılığıyla ödenmesi için Sloane’un kendi el yazısıyla doldurduğu formdur. Bu da Senato Etik Kuralları’nın ihlali anlamına gelmektedir.
Duruşma, Sloane’u tamamen bitirme üzerine kurgulanmıştır. Aleyhte tanıklar ve yasa dışı böcek kullanma yöntemleri de mahkeme huzuruna getirilir. Hatta önceden avukat ve sanığa bilgi verilmediği halde başka suçlamalar da yöneltilir.
Bu sırada istifini hiç bozmayan Sloane, avukatına “Bırak kozlarını oynasınlar” der. Ellerindeki bütün kozların oynanmasını bekler.
Karar açıklanmadan önce söyleyeceği son bir şeyin olup olmadığı sorulunca Miss Sloane, “Evet” der. Tekrar kürsüye oturur. Masadaki sürahiden sakince bardağına su doldurur ve konuşmaya başlar: “Gerek basın gerekse bu mahkeme tarafından Amerikan demokrasisinin üzerine yapışmış bir asalak olarak itham edildim. Bazen kendi çıkarlarımız için değil, doğru olduğuna inandığımız şeyler için harekete geçeriz. Heaton-Harris’in doğru olduğuna inanıyorum. Fakat beni asıl motive eden şey bu değildi. Gönül isterdi ki kongre üyeleri oylarını siyasi gelecekleri için değil, ülkeleri adına doğru olduğuna inandıkları şeyler için kullansalardı. Ama biliyorum ki bu boş bir dilek ve hiçbir şey değişmeyecek. Çünkü bizim sistemimiz çürümüş. Vicdanlarıyla oy veren politikacıları ödüllendirmiyor. Asıl ödüllendirdiği, sıçanlar. Yemlendikleri yalağı kaybetmemek adına ülkesini satmaya razı olanlar. Asıl bu sıçanlardır Amerikan demokrasisi üzerindeki asalaklar.”
Bu sırada Senatör Sperling’in yüzü kızarmaya başlar.
Sloane devam etmektedir: “Kampanya yürütürken güvenirliğimizi zedelemek için şahsıma yönelik saldırılar başlatılacağını tahmin ediyordum. Lobicilik öngörü işidir. Rakibinizin hamlesini önceden kestirirsiniz ve ona göre karşı hamleler geliştirirsiniz.”
Bu esnada eski sekreter Jane, önündeki Connors’a eğilerek “Kariyerim hakkında konuşmak istiyorum” der. Patronu, “Şimdi hiç sırası değil” diyerek tersler.
Bir yandan Sloane da konuşmasını sürdürmektedir: “Rakibinin bir sonrakini adımını hesap eden ve rakibi kozunu oynadıktan hemen sonra kendi kozunu oynayan, kazanır.”
Sekreter Jane de Connors’a “Aslında şimdi tam sırası” diye ısrar ederek bir kart uzatır. Connors karttaki yazıya bakarken, “Bu ne şimdi?” diye sorar.
Sloane’un tiradı devam etmektedir: “Amaç karşınızdakileri şaşırtmak ve sizi şaşırtmalarına izin vermemektir”
Jane, Connors’a cevap verir: “İstifa mektubum!”
Ardından ayağa kalkıp mahkeme salonunu terk eder.
Sanık kürsüsündeki eski patronu Sloane, son sözlerine devam ediyordur: “Cole Kravitz’den ayrılırken yanlarında bir casus bıraktım. Ve silah lobisinin talimatıyla düzmece bir mahkeme kurulması için bir plan yaptım.”
Bu casus, sekreter Jane’den başkası değildir.
Karşı tarafa geçerken Jane’i özellikle orada bırakmıştır. Böylece rakiplerinin bütün hamlelerini haber alabildiği gibi bu duruşmanın yapılması önerisini bizzat onun getirmesini de sağlamıştır. Çünkü Sloane, bu davayı özellikle istemektedir. Çünkü Amerikan sistemindeki çürümeye savaş açmıştır.
Mahkeme salonu allak bullak olur. Duruşmayı takip eden eski iş arkadaşları, mevcut mesai arkadaşları, patronları, gazeteciler, siyasetçiler hayret içerisinde gözlerini Miss Sloane’a dikmiş sözlerinin devamını merakla beklemektedir. Sloane, gözlerini mahkeme başkanının gözlerine dikip, şunları söyler:
“George Dupont’u (eski patronu) takibe aldırıp böyle bir plana ortak olacak kadar ahlak yoksunu olduğunu ortaya koyan bir kongre üyesiyle buluşana kadar izlettim. O üyenin adı Senatör Ronald Michael Sperling’di.”
Duruşmaya başkanlık eden Sperling, korku içerisinde ayağa fırlarken “Bu mahkemeyi böyle kötü niyetli asılsız iddialar için kullanamazsınız” diye bağırır. Bunun üzerine Sloane, “Bilgisayar ve cep telefonlarınızın tarayıcısına söyleyeceğim adresi yazın, deprem isimli dosyayı indirin” der. Salondaki herkes merak içerisinde söylenen adresi yazar ve dosyayı indirir. Ekranlara bir görüntü gelir. Bu, Sloane’in böcekler sayesinde kayıt altına aldığı Dupont ile Sperling’in görüşmesinin görüntüsüdür. Mahkeme salonunda gerçekten de bir deprem olmuştur. Duruşma düştüğü gibi salon da dağılır.
Sadece sekreter Jane’in, Connors’a uzattığı kartta ne yazdığını görürüz. İki tane kâğıt vardır. Birinde Sloane’un kendi el yazısıyla yazdığı, “İlkeli bir lobici sadece kazanma yeteneğine güvenmez” yazısı vardır. Diğerinde de silah karşıtı lobi şirketinin sahibi Schmidt’in Sloane’u ikna etmek amacıyla kâğıda yazıp uzattığı fiyat teklifi vardır. O kâğıtta da “Hizmetlerin karşılığında Peterson Wyatt’ın sana teklifi sıfır dolar” yazmaktadır.
Yani aslında Sloane, herkesin zannettiğinin aksine ahlak, kural tanımaz bir lobici değil, Amerikan sistemindeki yozlaşmaya savaş açmış ilkeli bir savaşçıdır. Böcek kullanma, etik dışı seyahat organize etme gibi suçlar karşılığında hapse girmeyi de göze almıştır. Bu sayede bütün kirli ilişkileri açığa çıkarmış, kendini de feda etmiştir.
Herkes elindeki bütün kozları oynadıktan sonra o içerideki casusunu mahkeme salonunda ayağa kaldırmış ve rakiplerine ‘şah-mat’ çekmiştir.
***
Bugün 2018’in ilk günü.
Bakalım yeni sezonda film nasıl devam edecek…
[Ahmet Dönmez] 1.1.2018 [TR724]
Enflasyon ve kur artışı maaşları eritti: Asgarî ücret 25 Euro azaldı [Semih Ardıç]
Türkiye’de 6 milyona yakın çalışan 1 Ocak 2018’den itibaren net 1.603 lira maaş alacak. Brüt asgarî ücret ise 2 bin 29 lira oldu. Yüzde 14,3 zam zahiren yüksek gibi gelse de enflasyonun yüzde 13, kur artışının yüzde 10’dan fazla olduğu bir ekonomide çalışanların gelirlerini artırmaktan uzaktır.
Asgarî ücret 1 Ocak 2017’de o günkü Euro/TL kuruna (3,72 TL) göre 377 Euro’ya tekabül ediyordu. Hükûmetin ‘bütçede büyük fedakârlık yaptık’ diye takdim ettiği zammı müteakip yeni asgarî ücret, sefalet ve açlığa mahkumiyete son verdi mi?
HÂLÂ AÇLIK SINIRININ ALTINDA
Suâlin cevabını vermeden evvel açlık sınırını hatırlayalım… Türkiye’de dört kişilik bir ailenin açlık sınırını devletin resmî istatistik dairesi (TÜİK) bile 1.940 lira olarak ilan etti. Türk-İş de 1.540 lira olarak kabul ediyor. İkisinin ortalaması alındığında 1.740 liranın altında geliri olanların mevcut iktisadî şartlarda refahtan pay alabilmesine imkân ve ihtimal yoktur.
1.603 TL asgarî ücret ortalama açlık sınırının altında kalmıştır. Hal-i hazırdaki Euro/TL kuru ile (4,55 TL) 2018 asgarî ücreti 352 Euro. 1 Ocak 2017’de 377 Euro (1.404 TL) olan maaş yüzde 14,3 zamma rağmen 352 Euro’ya geriledi. Maaşlar bir senede 25 Euro erimiş. Hal böyle iken hakikî ücret artışından bahsedilebilir mi? Böyle bir tabloda fedakârlık yapan bir taraf varsa o da işveren ya da hükûmet değil çalışanlardır.
BÜYÜME YÜZDE 11,1 İSE…
Hükûmet çalışanların kayıplarını telafi etmek bir tarafa ücretlerin gerilediğini görmezden gelmiştir. Üstelik büyümenin yüzde 11,1 olduğunu iddia ettiği bir devirde habbeyi kubbe yapmaya kalkmıştır. Madem millî gelir (GSYH) çift hane artıyor o halde çalışanların alım kuvvetini artıracak cömert ve hakikî bir zam niye yapılmaz?
Zam oranı tek başına yüksek gibi gelebilir. Aileleri ile 20 milyondan fazla nüfusu teşkil eden 6 milyon çalışan hakikatte enflasyonun altında ezilmeye, millî gelirden aldıkları dilim küçülmeye devam ediyor…
Dünyada Çin’den, Avrupa’da da Romanya ile Bulgaristan’dan hallice bir ücreti milyonlara reva görmekle iftihar edilemez. Bilakis taaccüp edilir…
MAAŞ GELMEDEN ZAMLAR GELDİ
Zamma rağmen refahından 25 Euro çalınan asgarî ücretlinin sesini duyuracak ne gazete ne de sendika kaldı.
Müzakerelerde asgarî ücretin 1.893 TL olmasını isteyen Türk-İş’in Başkanı Ergün Atalay, talep ettikleri tutardan 200 lira daha az tutar için şunları söyledi: “Fakat maalesef bu 14.17 bizim için yeterli değil. İşverenlerimiz bu ülke şartlarında bizim açıkladığımız rakamın çok fazla olduğunu söylüyordu. Biz de bin 603 liranın da ülke şartları için az olduğunu ifade ediyoruz. Geçinilebilecek bir rakam olmadığını belirtiyoruz. Keşke mükemmel bir haber verseydik ama maalesef olmadı.”
SARI SENDİKACILIKTA SON NOKTA
Madem içinize sinmiyor o mukaveleyi niye imzalıyorsunuz? Çekilin müzakere masasından, sendikacılığın icaplarını yerine getirin. Emekten gelen avantajınızı netice alana kadar kullanın.
En demokratik bir hakkı kullanmak bir yana hükûmetin manüplasyonlarına teşne olanların ‘içimize sinmiyor’ meyanındaki sözleri de asgarî ücretlinin içine sinmemiştir. Çalışanların zararı bunlarla da mahdut kalmayacak. Dahası var. Bahsettiğim kayıp 1 Ocak 2017’den 1 Ocak 2018’e kadar olan dönemi ihtiva ediyor.
DÖVİZ ARTTIKÇA MAAŞLAR ERİYECEK
Euro ve ABD Doları’ndaki her artış ve yeni zamlar malî kayıpları katlayacak. Asgarî ücretliler zamlı maaşları almadan elektrik birim fiyatı yüzde 8,8 arttı.
Köprü, otoyol, Motorlu Taşıtlar Vergisi (MTV), pasaport, ehliyet ve kimlik harçları başta olmak üzere onlarca kalemde devletin alacağı ücretler 2018’de yüzde 14,4 ila yüzde 40 arasında artacak. Kaşıkla verilen kepçe ile geri alınıyor.
ERDOĞAN: ELİNİZE DİLİNİZE DURSUN
Asgarî ücretli gibi işçi, memur ve emekliler de maaşlarının erimesinden muzdarip. Onların zammı yüzde 7,5 civarında kaldı. Çalışanlara enflasyon kadar bile zam veremezken Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan, Sinop’ta partisinin kongresinde zammı tenkit edenleri kast ederek, “Elinize dilinize dursun.” sözlerini sarfetti.
Asgarî ücretin 2002’den beri sekiz-dokuz kat artmış olması doğru, mamafih eksik bir tespittir. TL olarak oran öyle olabilir. Dolar ve Euro esas alındığında, diğer devletlerde ödenen asgarî ücretle mukayese edildiğinde Türkiye’nin hali içler acısıdır.
NASIL OLACAĞI KİMİN UMURUNDA
Erdoğan aynı konuşmasından şu satırların altını çizdim: “Bugün kişi başına düşen millî gelirimiz ne oldu? 11 bin dolar. Asgari ücret çok daha büyük bir artışla bin 603 lira. Milli gelirimiz, 2023 için hedeflediğimiz 25 bin dolara ulaştığında asgari ücretin nereye çıkacağını varın siz hesap edin.”
Erdoğan beş sene içinde fert başına gelirin 25 bin dolara çıkacağını iddia ediyor.
Millî geliri 15 senede 3 bin 800 dolardan ancak 10 bin dolara (TÜİK’in formül değişikleri de dahil) getirebilen Erdoğan, GSYH’nin beş senede net 15 bin dolar artacağını söylüyor.
Böyle bir artışın nasıl olacağını sorgulayan yok tabiî…
Türkiye’de her şeye karar veren Erdoğan’ın ifadesi ile asgarî ücretin 2023’te ne olacağını varın siz hesap edin…
AVRUPA’DA ASGARÎ ÜCRET*
DEVLET EURO TÜRK LİRASI
İrlanda 1.563 7 bin 100
Almanya 1.498 6 bin 814
Britanya 1.397 6 bin 354
Slovenya 805 3 bin 661
Malta 736 3 bin 348
Yunanistan 684 3 bin 111
Estonya 470 2 bin 138
Türkiye 352 1.604
(*)31 Aralık 2018 itibarıyla.
[Semih Ardıç] 1.1.2018 [TR724]
Asgarî ücret 1 Ocak 2017’de o günkü Euro/TL kuruna (3,72 TL) göre 377 Euro’ya tekabül ediyordu. Hükûmetin ‘bütçede büyük fedakârlık yaptık’ diye takdim ettiği zammı müteakip yeni asgarî ücret, sefalet ve açlığa mahkumiyete son verdi mi?
HÂLÂ AÇLIK SINIRININ ALTINDA
Suâlin cevabını vermeden evvel açlık sınırını hatırlayalım… Türkiye’de dört kişilik bir ailenin açlık sınırını devletin resmî istatistik dairesi (TÜİK) bile 1.940 lira olarak ilan etti. Türk-İş de 1.540 lira olarak kabul ediyor. İkisinin ortalaması alındığında 1.740 liranın altında geliri olanların mevcut iktisadî şartlarda refahtan pay alabilmesine imkân ve ihtimal yoktur.
1.603 TL asgarî ücret ortalama açlık sınırının altında kalmıştır. Hal-i hazırdaki Euro/TL kuru ile (4,55 TL) 2018 asgarî ücreti 352 Euro. 1 Ocak 2017’de 377 Euro (1.404 TL) olan maaş yüzde 14,3 zamma rağmen 352 Euro’ya geriledi. Maaşlar bir senede 25 Euro erimiş. Hal böyle iken hakikî ücret artışından bahsedilebilir mi? Böyle bir tabloda fedakârlık yapan bir taraf varsa o da işveren ya da hükûmet değil çalışanlardır.
BÜYÜME YÜZDE 11,1 İSE…
Hükûmet çalışanların kayıplarını telafi etmek bir tarafa ücretlerin gerilediğini görmezden gelmiştir. Üstelik büyümenin yüzde 11,1 olduğunu iddia ettiği bir devirde habbeyi kubbe yapmaya kalkmıştır. Madem millî gelir (GSYH) çift hane artıyor o halde çalışanların alım kuvvetini artıracak cömert ve hakikî bir zam niye yapılmaz?
Zam oranı tek başına yüksek gibi gelebilir. Aileleri ile 20 milyondan fazla nüfusu teşkil eden 6 milyon çalışan hakikatte enflasyonun altında ezilmeye, millî gelirden aldıkları dilim küçülmeye devam ediyor…
Dünyada Çin’den, Avrupa’da da Romanya ile Bulgaristan’dan hallice bir ücreti milyonlara reva görmekle iftihar edilemez. Bilakis taaccüp edilir…
MAAŞ GELMEDEN ZAMLAR GELDİ
Zamma rağmen refahından 25 Euro çalınan asgarî ücretlinin sesini duyuracak ne gazete ne de sendika kaldı.
Müzakerelerde asgarî ücretin 1.893 TL olmasını isteyen Türk-İş’in Başkanı Ergün Atalay, talep ettikleri tutardan 200 lira daha az tutar için şunları söyledi: “Fakat maalesef bu 14.17 bizim için yeterli değil. İşverenlerimiz bu ülke şartlarında bizim açıkladığımız rakamın çok fazla olduğunu söylüyordu. Biz de bin 603 liranın da ülke şartları için az olduğunu ifade ediyoruz. Geçinilebilecek bir rakam olmadığını belirtiyoruz. Keşke mükemmel bir haber verseydik ama maalesef olmadı.”
SARI SENDİKACILIKTA SON NOKTA
Madem içinize sinmiyor o mukaveleyi niye imzalıyorsunuz? Çekilin müzakere masasından, sendikacılığın icaplarını yerine getirin. Emekten gelen avantajınızı netice alana kadar kullanın.
En demokratik bir hakkı kullanmak bir yana hükûmetin manüplasyonlarına teşne olanların ‘içimize sinmiyor’ meyanındaki sözleri de asgarî ücretlinin içine sinmemiştir. Çalışanların zararı bunlarla da mahdut kalmayacak. Dahası var. Bahsettiğim kayıp 1 Ocak 2017’den 1 Ocak 2018’e kadar olan dönemi ihtiva ediyor.
DÖVİZ ARTTIKÇA MAAŞLAR ERİYECEK
Euro ve ABD Doları’ndaki her artış ve yeni zamlar malî kayıpları katlayacak. Asgarî ücretliler zamlı maaşları almadan elektrik birim fiyatı yüzde 8,8 arttı.
Köprü, otoyol, Motorlu Taşıtlar Vergisi (MTV), pasaport, ehliyet ve kimlik harçları başta olmak üzere onlarca kalemde devletin alacağı ücretler 2018’de yüzde 14,4 ila yüzde 40 arasında artacak. Kaşıkla verilen kepçe ile geri alınıyor.
ERDOĞAN: ELİNİZE DİLİNİZE DURSUN
Asgarî ücretli gibi işçi, memur ve emekliler de maaşlarının erimesinden muzdarip. Onların zammı yüzde 7,5 civarında kaldı. Çalışanlara enflasyon kadar bile zam veremezken Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan, Sinop’ta partisinin kongresinde zammı tenkit edenleri kast ederek, “Elinize dilinize dursun.” sözlerini sarfetti.
Asgarî ücretin 2002’den beri sekiz-dokuz kat artmış olması doğru, mamafih eksik bir tespittir. TL olarak oran öyle olabilir. Dolar ve Euro esas alındığında, diğer devletlerde ödenen asgarî ücretle mukayese edildiğinde Türkiye’nin hali içler acısıdır.
NASIL OLACAĞI KİMİN UMURUNDA
Erdoğan aynı konuşmasından şu satırların altını çizdim: “Bugün kişi başına düşen millî gelirimiz ne oldu? 11 bin dolar. Asgari ücret çok daha büyük bir artışla bin 603 lira. Milli gelirimiz, 2023 için hedeflediğimiz 25 bin dolara ulaştığında asgari ücretin nereye çıkacağını varın siz hesap edin.”
Erdoğan beş sene içinde fert başına gelirin 25 bin dolara çıkacağını iddia ediyor.
Millî geliri 15 senede 3 bin 800 dolardan ancak 10 bin dolara (TÜİK’in formül değişikleri de dahil) getirebilen Erdoğan, GSYH’nin beş senede net 15 bin dolar artacağını söylüyor.
Böyle bir artışın nasıl olacağını sorgulayan yok tabiî…
Türkiye’de her şeye karar veren Erdoğan’ın ifadesi ile asgarî ücretin 2023’te ne olacağını varın siz hesap edin…
AVRUPA’DA ASGARÎ ÜCRET*
DEVLET EURO TÜRK LİRASI
İrlanda 1.563 7 bin 100
Almanya 1.498 6 bin 814
Britanya 1.397 6 bin 354
Slovenya 805 3 bin 661
Malta 736 3 bin 348
Yunanistan 684 3 bin 111
Estonya 470 2 bin 138
Türkiye 352 1.604
(*)31 Aralık 2018 itibarıyla.
[Semih Ardıç] 1.1.2018 [TR724]
2017 İkiyüzlülük Albümü [Veysel Ayhan]
“İki yüzlülük” kibarcası. Orijinali münafıklık. “Yalan atma, sözünde durmama ve emanete hıyanet etmeyi kapsıyor. Üç yüzlülüğü, dört yüzlülüğü de içeriyor. Size 2017’den bazı seçmeler:
1- İKİYÜZLÜLÜK… Sadece 4 gökdelenin olduğu İstanbul’a başkan olup 120 gökdelen ve 45 metre üstü (15 kat) 1075 adet binaya izin vermek ve sonra gökdelen dikecek yer kalmayınca “Ben dikey mimariden yana değilim, yatay mimariden yanayım. Bugünün Türkiye’si, böyle bir çirkinliği, böyle bir nobranlığı asla hak etmiyor. Dikey mimarinin altında yatan gerçek, az topraktan çok büyük para kazanmak” demektir.
2- İKİYÜZLÜLÜK… İsrail askerleri tarafından gözaltına alınıp serbest bırakılan ve psikolojik destek için Türkiye’ye getirilen down sendromlu Filistinli Muhammed et-Tavil ve ailesini Saray’da ağırlayıp teselli etmek ama tedavi amacıyla yurtdışına çıkış izin verilmediği için acı içerisinde hayatını kaybeden 12 yaşındaki kanser hastası Furkan Dizdar’a sessiz kalmak, onlarca hasta çocuğun ailesine kavuşmasına engel olmaktır.
3- İKİYÜZLÜLÜK… Suriyeli bir bebeği kucağına alıp sevmek, bebekler için “Allah acısını göstermesin” diye dua etmek sonra 700 bebeğe anneleriyle beraber zindanlarda zulmedilmesine ses etmemek hatta bunu emretmektir.
4- İKİYÜZLÜLÜK… İsrail hapishanelerinde 56 kadın tutuklu olduğunu söyleyip lanetlemek, kendi ülkesinde 17 bin kadını suçsuz yere 8 kişilik koğuşlarda 40’ar kişi olarak zindana tıkmaktır.
5- İKİYÜZLÜLÜK… “Bizim hukuka saygımız var, bir taraftan biz anayasa devletiyiz… Adalet yoksa devlet yoktur” demek sonra bir Amerikalıyı hapsedip şantaj yapmak, “siz onu bize verin biz de size onu yapalım yargıda şeyini, size verelim” demektir.
6- İKİYÜZLÜLÜK… Önceki yıllar “Doğu Türkistan’da Çin’lilerin yaptığı adeta soykırım ve vahşet!” demek, Çin’e gidip gelince ise “Doğu Türkistan İslami Hareketi’nin terörünü kınıyoruz. Bunlar Çin’e yönelik terörist faaliyetler.” demektir.
7- İKİYÜZLÜLÜK… Irak Başbakanı’na “Sen benim zaten muhatabım değilsin, seviyemde değilsin, kıratımda değilsin, kalitemde değilsin. Önce haddini bil!..” demek 2,5 ay sonra ise Irak Başbakanı ile “terörle ortak mücadele” etme kararı alıp, “Şu anda İbadi ile görüşmemiz olacak, aynı istikamete bakıyoruz.” demektir.
8- İKİYÜZLÜLÜK… “Türkiye’yi zeytin üretiminde dünya ikincisi yapan kim? AK Parti,” diye mitinglerde haykırmak, sonra zeytinlikler ranta açarken “Türkiye’nin büyümesi lazım” bahanesiyle on binlerce zeytin ağacını kesmek ve son gelinen noktada “Tunus’tan zeytinyağı ithal edeceğiz.” demektir.
9- İKİYÜZLÜLÜK… Mitinglerde “Faiz sömürüdür” diye haykırmak, “Faize göz altı” diye manşet attırmak sonra eli altındaki Diyanet’in parasını faize yatırmasına ses etmemektir.
10- İKİYÜZLÜLÜK… Yurtlarda küçük çocuklara “Müslümanız Müslüman!” diye toplu yemin ettirmek ama organik olarak ailesine bağlı pek çok okul ve yurtta taciz ve tecavüz edilmesine, emanete hıyanet edilmesine tek kelime etmemektir.
11- İKİYÜZLÜLÜK… TV’de çocukların şortla dans etmesini sakıncalı bulmak, Dolmabahçe ofisi önünden geçen kadınların giyimini eleştirmek ama sonra bizzat kendisine bağlı Takvim ve Sabah “gazetelerinde” en “sakıncalı” haliyle “Birinci sayfa güzeli” kullanılmasına ses etmemektir.
12- İKİYÜZLÜLÜK… “Siyasetin temeli ahlaktır, doğruluktur.” demek sonra kendi medyasında hergün emeklileri aldatıp gazete aldırmak için “emeklilere zam” sürmanşeti atılmasını hoş görmektir.
13- İKİYÜZLÜLÜK… Medyasında “Cehenneme Bilet Milli Piyango” diye manşet atmak, “Piyango bileti almak kumardır ve haramdır.” diye Diyanet İşleri Başkanına fetva verdirmek ama “halife”si olduğu devlete piyango düzenletmektir.
14- İKİYÜZLÜLÜK… Binlerce hektar ormanı verdiği emirlerle çöle çevirmek, güzelim ormanları katletmek ama yılbaşı gelince gazetelerine “Noel’de milyonlarca hindi boğazlanıyor, 400 milyon çam katlediliyor” diye manşet attırmaktır.
15- İKİYÜZLÜLÜK… Alım gücü ve enflasyonu göz ardı edip Letonya’nın altında Bulgaristan’ın üstünde bir rakamı “15 yılda asgari ücreti 9 kat artırdık.” diyerek sunmaktır. Ekmek baz alındığında 1.78’lik bir artışı 9 kat diyerek rakamlarla yalan söylemektir. 2018’de kendisine yüzde 61 asgari ücretliye ise yüzde 14,3 zam yapıp asgari ücretin 36 katı olan 59.000 TL’lik cumhurbaşkanı maaşı almak ve sonra sıkılmadan “Eline diline dursun” diyebilmektir!
16- İKİYÜZLÜLÜK…“Kudüs, İsrail’in başkenti olarak ilan edilirse, İsrail ile ilişkilerimizi keseriz” demek ama 16 Ağustos 2016 tarihli Mavi Marmara anlaşmasına atılan imza ile Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanımak… “Kudüs kırmızı çizgimiz” deyip Reza için ABD’ye 2 defa nota vermek ama Kudüs için vermemek; bilakis her türlü siyasi, askeri ve ekonomik ilişkileri geliştirmektir.
17- İKİYÜZLÜLÜK… Seni ciddiye almadıkları için 59 üye ülkeden sadece 16’sının katıldığı İslam İşbirliği Teşkilatı’na (İİT) “Kudüs” kararı aldıramamak ama tercüme oyunuyla Türkçe metne “Başkenti Doğu Kudüs olan Filistin Devletini tanıdığımızı teyit ediyor.” yalanını sokturmaktır.
18- İKİYÜZLÜLÜK…Kudüs kararının Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne (BMGK) taşıma işi Filistin’e aitken, bunu sahiplenme; Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne (BMGK) sunma işini Mısır yapıyorken Türkiye yapmışçasına rol çalmak; sembolik ve reel hiç bir değeri olmayan bir karardan “Selahaddin”lik çıkarmaktır.
[Veysel Ayhan] 1.1.2018 [TR724]
1- İKİYÜZLÜLÜK… Sadece 4 gökdelenin olduğu İstanbul’a başkan olup 120 gökdelen ve 45 metre üstü (15 kat) 1075 adet binaya izin vermek ve sonra gökdelen dikecek yer kalmayınca “Ben dikey mimariden yana değilim, yatay mimariden yanayım. Bugünün Türkiye’si, böyle bir çirkinliği, böyle bir nobranlığı asla hak etmiyor. Dikey mimarinin altında yatan gerçek, az topraktan çok büyük para kazanmak” demektir.
2- İKİYÜZLÜLÜK… İsrail askerleri tarafından gözaltına alınıp serbest bırakılan ve psikolojik destek için Türkiye’ye getirilen down sendromlu Filistinli Muhammed et-Tavil ve ailesini Saray’da ağırlayıp teselli etmek ama tedavi amacıyla yurtdışına çıkış izin verilmediği için acı içerisinde hayatını kaybeden 12 yaşındaki kanser hastası Furkan Dizdar’a sessiz kalmak, onlarca hasta çocuğun ailesine kavuşmasına engel olmaktır.
3- İKİYÜZLÜLÜK… Suriyeli bir bebeği kucağına alıp sevmek, bebekler için “Allah acısını göstermesin” diye dua etmek sonra 700 bebeğe anneleriyle beraber zindanlarda zulmedilmesine ses etmemek hatta bunu emretmektir.
4- İKİYÜZLÜLÜK… İsrail hapishanelerinde 56 kadın tutuklu olduğunu söyleyip lanetlemek, kendi ülkesinde 17 bin kadını suçsuz yere 8 kişilik koğuşlarda 40’ar kişi olarak zindana tıkmaktır.
5- İKİYÜZLÜLÜK… “Bizim hukuka saygımız var, bir taraftan biz anayasa devletiyiz… Adalet yoksa devlet yoktur” demek sonra bir Amerikalıyı hapsedip şantaj yapmak, “siz onu bize verin biz de size onu yapalım yargıda şeyini, size verelim” demektir.
6- İKİYÜZLÜLÜK… Önceki yıllar “Doğu Türkistan’da Çin’lilerin yaptığı adeta soykırım ve vahşet!” demek, Çin’e gidip gelince ise “Doğu Türkistan İslami Hareketi’nin terörünü kınıyoruz. Bunlar Çin’e yönelik terörist faaliyetler.” demektir.
7- İKİYÜZLÜLÜK… Irak Başbakanı’na “Sen benim zaten muhatabım değilsin, seviyemde değilsin, kıratımda değilsin, kalitemde değilsin. Önce haddini bil!..” demek 2,5 ay sonra ise Irak Başbakanı ile “terörle ortak mücadele” etme kararı alıp, “Şu anda İbadi ile görüşmemiz olacak, aynı istikamete bakıyoruz.” demektir.
8- İKİYÜZLÜLÜK… “Türkiye’yi zeytin üretiminde dünya ikincisi yapan kim? AK Parti,” diye mitinglerde haykırmak, sonra zeytinlikler ranta açarken “Türkiye’nin büyümesi lazım” bahanesiyle on binlerce zeytin ağacını kesmek ve son gelinen noktada “Tunus’tan zeytinyağı ithal edeceğiz.” demektir.
9- İKİYÜZLÜLÜK… Mitinglerde “Faiz sömürüdür” diye haykırmak, “Faize göz altı” diye manşet attırmak sonra eli altındaki Diyanet’in parasını faize yatırmasına ses etmemektir.
10- İKİYÜZLÜLÜK… Yurtlarda küçük çocuklara “Müslümanız Müslüman!” diye toplu yemin ettirmek ama organik olarak ailesine bağlı pek çok okul ve yurtta taciz ve tecavüz edilmesine, emanete hıyanet edilmesine tek kelime etmemektir.
11- İKİYÜZLÜLÜK… TV’de çocukların şortla dans etmesini sakıncalı bulmak, Dolmabahçe ofisi önünden geçen kadınların giyimini eleştirmek ama sonra bizzat kendisine bağlı Takvim ve Sabah “gazetelerinde” en “sakıncalı” haliyle “Birinci sayfa güzeli” kullanılmasına ses etmemektir.
12- İKİYÜZLÜLÜK… “Siyasetin temeli ahlaktır, doğruluktur.” demek sonra kendi medyasında hergün emeklileri aldatıp gazete aldırmak için “emeklilere zam” sürmanşeti atılmasını hoş görmektir.
13- İKİYÜZLÜLÜK… Medyasında “Cehenneme Bilet Milli Piyango” diye manşet atmak, “Piyango bileti almak kumardır ve haramdır.” diye Diyanet İşleri Başkanına fetva verdirmek ama “halife”si olduğu devlete piyango düzenletmektir.
14- İKİYÜZLÜLÜK… Binlerce hektar ormanı verdiği emirlerle çöle çevirmek, güzelim ormanları katletmek ama yılbaşı gelince gazetelerine “Noel’de milyonlarca hindi boğazlanıyor, 400 milyon çam katlediliyor” diye manşet attırmaktır.
15- İKİYÜZLÜLÜK… Alım gücü ve enflasyonu göz ardı edip Letonya’nın altında Bulgaristan’ın üstünde bir rakamı “15 yılda asgari ücreti 9 kat artırdık.” diyerek sunmaktır. Ekmek baz alındığında 1.78’lik bir artışı 9 kat diyerek rakamlarla yalan söylemektir. 2018’de kendisine yüzde 61 asgari ücretliye ise yüzde 14,3 zam yapıp asgari ücretin 36 katı olan 59.000 TL’lik cumhurbaşkanı maaşı almak ve sonra sıkılmadan “Eline diline dursun” diyebilmektir!
16- İKİYÜZLÜLÜK…“Kudüs, İsrail’in başkenti olarak ilan edilirse, İsrail ile ilişkilerimizi keseriz” demek ama 16 Ağustos 2016 tarihli Mavi Marmara anlaşmasına atılan imza ile Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanımak… “Kudüs kırmızı çizgimiz” deyip Reza için ABD’ye 2 defa nota vermek ama Kudüs için vermemek; bilakis her türlü siyasi, askeri ve ekonomik ilişkileri geliştirmektir.
17- İKİYÜZLÜLÜK… Seni ciddiye almadıkları için 59 üye ülkeden sadece 16’sının katıldığı İslam İşbirliği Teşkilatı’na (İİT) “Kudüs” kararı aldıramamak ama tercüme oyunuyla Türkçe metne “Başkenti Doğu Kudüs olan Filistin Devletini tanıdığımızı teyit ediyor.” yalanını sokturmaktır.
18- İKİYÜZLÜLÜK…Kudüs kararının Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne (BMGK) taşıma işi Filistin’e aitken, bunu sahiplenme; Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne (BMGK) sunma işini Mısır yapıyorken Türkiye yapmışçasına rol çalmak; sembolik ve reel hiç bir değeri olmayan bir karardan “Selahaddin”lik çıkarmaktır.
[Veysel Ayhan] 1.1.2018 [TR724]
İnsana kalbi yük olur mu? [Hakan Zafer]
Gerçeğin peşini bırakmanın telafisi zor sonuçları var.
Kulağına ilk geleni hakikat kabul etmenin,
Sevdiğinden duymayı yegâne gerçeklik ölçüsü görerek, onun dışında kim olursa olsun inanmakta zorlanmanın,
Hakikat terazisinde ölçerken, kefeye önce hoşuna gitmeyi koymanın ağır bedelleri var.
İlla birisi ödetmek zorunda değil bu bedeli. Robinson olsa bile insan, Cuma’yı bekleyene kadar kendi kendine ödetiyor. Kaskatı kesilmekle, bir niktofil gibi gündüze tahammülsüz mü yoksa geceyi mi daha çok seviyor, anlaşılması zor bir kasvetle, gerçeğin uzağına düşmekle ödüyor hem de.
Gözün önündekini göstermeyecek kadar kararmış geceye,
Üzeri yeşermeyen kupkuru toprak parçasına,
İdrakten yoksun zihne,
Neşenin uğramamaya yemin ettiği sineye,
Artık sevemeyecek kadar bitmiş gönle,
Taş atsan, taşı küstürüp kıracak kadar merhameti unutmuş yüreğe,
Görücülüğü kaybolmuş kalbe,
Arananın artık bulunamayacağı kadar kirlenmiş vicdana deniliyor kasavetlenmek diye.
Yükü, kasvetli, katı bir kalp olunca insan…
Tanışmalarının üzerinden uzun zaman geçse de hakikatle aynı dili konuşamaz (Hadid 16).
Önceden kendini sınırlandırdığı sözlerini unutarak, hakikate keyfince ettiği müdahaleden sonra geriye dönüp baktığında hakikatin yalın halini unutmuş olur (Maide 13).
Hiç yoksa içinden su geçmesine izin verecek kadar yontulan, olmadı yerinde durmayıp bir bayırdan yuvarlanacak kadar da olsa kımıldamaya yatkın taştan, bildiğin taştan da faydasız olur (Bakara 74).
Türlü perişanlıkla sınandığı halde gerçeğe yanaşmadığı gibi, kötülüklerini süslü görmeye başlayacak kadar hakikati unutunca, batma hızını artıracak nimetler ayağına bağlanmış, su üstünde gibi kendini rahat hissederken, ansızın, beklenen acı sonla tanışır (Enam 42-44).
Allah’a olan dikkatinden ötürü, tüyleri ürperecek kadar ayetlerini hatırlayıp yüreğini sıcak tutabileceği yerde, hakikatsizlikten gece gibi kararmış dünyasında yol alırken, önünü aydınlatacak Allah’ın nurundan yoksun, her çukura düşerek nice çamurlarda yuvarlanır. (Zümer 22-23).
Peki, ne olacak kasavetlenmiş sevdiklerimizin hali?
Allah’ın, daha önce kendilerine lütfettiği onca nimeti sayamayacak kadar, gözü, eline geçirdiğinin ışığında kamaşmış, “var” diyemeyecek kadar ağzının suyu akmış tanışlar ne olacak?
Ucuna, keskin çakmak taşından beter “doğru söylüyorsun, ama…” yerleştirilmiş oklarını sırtından alıp, “bahsettiğin şekilde hakikatin peşine takılırsak, yerimizden yurdumuzdan oluruz, barındırmazlar bizi” diyerek dilini yay gibi geren tanışlar (Kasas 57) ne olacak?
Biz içtenlikle ve ısrarla istiyoruz diye değil, sadece, çaba sarf edenlerin hakikate ereceğini, etmeyenlerin, etrafını ağzı temiz korolar sarsa bile kendisine erilecek eşyanın hakikatinin, pek nazlı olduğunu (hüzün salıyor olsa da) bilmek durumundayız. (Kasas 56)
***
Kasvetli havanın dağılıp, Hanya’nın Konya’nın belli olacağı bir yıl olması dileğiyle, tüm okuyucularım için aydınlık günler temenni ederim.
[Hakan Zafer] 1.1.2018 [TR724]
Kulağına ilk geleni hakikat kabul etmenin,
Sevdiğinden duymayı yegâne gerçeklik ölçüsü görerek, onun dışında kim olursa olsun inanmakta zorlanmanın,
Hakikat terazisinde ölçerken, kefeye önce hoşuna gitmeyi koymanın ağır bedelleri var.
İlla birisi ödetmek zorunda değil bu bedeli. Robinson olsa bile insan, Cuma’yı bekleyene kadar kendi kendine ödetiyor. Kaskatı kesilmekle, bir niktofil gibi gündüze tahammülsüz mü yoksa geceyi mi daha çok seviyor, anlaşılması zor bir kasvetle, gerçeğin uzağına düşmekle ödüyor hem de.
Gözün önündekini göstermeyecek kadar kararmış geceye,
Üzeri yeşermeyen kupkuru toprak parçasına,
İdrakten yoksun zihne,
Neşenin uğramamaya yemin ettiği sineye,
Artık sevemeyecek kadar bitmiş gönle,
Taş atsan, taşı küstürüp kıracak kadar merhameti unutmuş yüreğe,
Görücülüğü kaybolmuş kalbe,
Arananın artık bulunamayacağı kadar kirlenmiş vicdana deniliyor kasavetlenmek diye.
Yükü, kasvetli, katı bir kalp olunca insan…
Tanışmalarının üzerinden uzun zaman geçse de hakikatle aynı dili konuşamaz (Hadid 16).
Önceden kendini sınırlandırdığı sözlerini unutarak, hakikate keyfince ettiği müdahaleden sonra geriye dönüp baktığında hakikatin yalın halini unutmuş olur (Maide 13).
Hiç yoksa içinden su geçmesine izin verecek kadar yontulan, olmadı yerinde durmayıp bir bayırdan yuvarlanacak kadar da olsa kımıldamaya yatkın taştan, bildiğin taştan da faydasız olur (Bakara 74).
Türlü perişanlıkla sınandığı halde gerçeğe yanaşmadığı gibi, kötülüklerini süslü görmeye başlayacak kadar hakikati unutunca, batma hızını artıracak nimetler ayağına bağlanmış, su üstünde gibi kendini rahat hissederken, ansızın, beklenen acı sonla tanışır (Enam 42-44).
Allah’a olan dikkatinden ötürü, tüyleri ürperecek kadar ayetlerini hatırlayıp yüreğini sıcak tutabileceği yerde, hakikatsizlikten gece gibi kararmış dünyasında yol alırken, önünü aydınlatacak Allah’ın nurundan yoksun, her çukura düşerek nice çamurlarda yuvarlanır. (Zümer 22-23).
Peki, ne olacak kasavetlenmiş sevdiklerimizin hali?
Allah’ın, daha önce kendilerine lütfettiği onca nimeti sayamayacak kadar, gözü, eline geçirdiğinin ışığında kamaşmış, “var” diyemeyecek kadar ağzının suyu akmış tanışlar ne olacak?
Ucuna, keskin çakmak taşından beter “doğru söylüyorsun, ama…” yerleştirilmiş oklarını sırtından alıp, “bahsettiğin şekilde hakikatin peşine takılırsak, yerimizden yurdumuzdan oluruz, barındırmazlar bizi” diyerek dilini yay gibi geren tanışlar (Kasas 57) ne olacak?
Biz içtenlikle ve ısrarla istiyoruz diye değil, sadece, çaba sarf edenlerin hakikate ereceğini, etmeyenlerin, etrafını ağzı temiz korolar sarsa bile kendisine erilecek eşyanın hakikatinin, pek nazlı olduğunu (hüzün salıyor olsa da) bilmek durumundayız. (Kasas 56)
***
Kasvetli havanın dağılıp, Hanya’nın Konya’nın belli olacağı bir yıl olması dileğiyle, tüm okuyucularım için aydınlık günler temenni ederim.
[Hakan Zafer] 1.1.2018 [TR724]
Bylock ‘tuzak’ ise ve çözmek istiyorsanız… [Av. Nurullah Albayrak]
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yapılan açıklamaya göre, 11.480 telefon kullanıcısı iradeleri dışında Bylock IP’lerine yönlendirilmiş. Bunun yapılma amacı da gerçek kullanıcıların tespitini güçleştirmek ve örgütle mücadeleyi sulandırmakmış. Bylock IP’lerine yönlendirildiklerini bilmeyen bu kişiler de Bylock kullanıcısı kabul edilerek haklarında gözaltı ya da tutuklama yapılmış ve mağdur edilmişler.
Bylock suçlamasının hukuki olmadığını ve Yargıtay Ceza Genel Kurulu kararının hukuken doğru olmadığını önceki yazımda izah etmiştim. Bu aşamada hukukilik konusuna değinmeyeceğim. http://www.tr724.com/yargitay-mit-bylock-hukuku-dolanmak/
Öncelikle bir tuzaktan bahsedilebilmesi için; tutuklayan, tutuklatan, gözaltına alan, gözaltı talimatı veren, soruşturan, araştıran, araştırılmasını isteyen, araştırması gereken, suçlayan, ifade alan, ifadeye itibar etmeyen, dinlemesi gereken ya da dinlemeyen kişilerin varsa bu tuzağın bir parçası olması gerekir.
Cemaat mensupları tarafından…
Soruşturma sürecinde yer alan hakimlik, savcılık ve kolluk görevlilerine, her türlü şüpheden uzak kesin ve inandırıcı deliller bulunmasa dahi gözaltına alın mı denilmiş?
Masumiyet karinesini yok sayarak, masum olduğunu kendisi ispatlayana kadar herkesi suçlu kabul edin mi denilmiş?
Kimin tarafından ve hangi bilimsel verilere göre hazırlandığı belli olmayan 1 sayfalık Excel belgesiyle insanlar hakkında gözaltı kararları verin ve tutuklayın mı denilmiş?
Tabi ki hayır. O halde tuzaktan değil, hukuku katlederek insanların nasıl mağdur edildiğinden bahsetmek gerekir.
MESNETSİZ SUÇLAMALARIN İSPATI
Cemaat mensubu birisi tarafından bu şekilde bir uygulama yapıldı ise, bana göre yapmaya çalıştığı, mesnetsiz iddia ve isnatlarla hukukun nasıl yok edildiği ve insanların mesnetsiz iddialarla nasıl suçlandığını göstermek olabilir. Yaşananlara bakıldığında da hukuk adı altında yapılan hukuksuzlukların açığa çıkarılmış olmasından bahsedilebilir. Bu iddia bir kez daha ve açık olarak insanların mesnetsiz nasıl suçlandığını, en temel hukuk ilkelerinin nasıl yok sayıldığını, soruşturma ve yargılamaların suçun ve suçlunun tespiti amacıyla yapılmadığını göstermiş oldu.
Binlerce insana tuzak kurulduğu haftalardır söylenmesine rağmen insanların tahliye edilmemiş olması, birkaç kişinin tahliyesine karar verilip onlar hakkında da yurtdışı çıkış yasağı konulması tuzak değil hukuksuzluğun tescili olmuştur.
Boşuna hikâye anlatmayın. Yargıtay tarafından verilen ve mahkemeler tarafından da mahkumiyete gerekçe yapılan kararda Bylock programının nasıl kurulduğu açıkça anlatılıyor:
‘FETÖ/PDY silahlı terör örgütü hakkında yürütülen soruşturma ve kovuşturmalar kapsamında MİT ve EGM-KOM Daire Başkanlığı tarafından düzenlenen raporlar ve teknik analizlere göre;
Kararda açıkça belirtildiği üzere, MİT ve Emniyetin mahkemelere gönderdiği bilgiye göre bir kişinin iradesi dışında Bylock IP’sine yönlendirilmesiyle Bylock kullanıcısı olması mümkün değildir. Bu bilgi bizzat MİT ve Emniyet tarafından verilmiş olmasına ve mahkemeler tarafından da kararlarına yazılmış olmasına rağmen, nasıl oluyor da bir tuzaktan bahsedilebiliyor.
HUKUKA BAĞLI KALIN, TUZAK BOZULSUN
Haklarında gözaltı ve tutuklama işlemi uygulanan mağdurlar, Bylock kullanmadıklarını söylemelerine, Cemaatle ilgileri olmadığını anlatmaya çalışmalarına ve Cemaatle zıt düşünce yapısına sahip olduklarını söylemelerine rağmen bu insanların gözaltına alınması hatta tutuklanması birilerinin tuzağı değil, soruşturmacıların, savcıların ve hakimlerin hukuku hiçe sayarak tüm muhalifleri sindirme projesidir. Birilerinden hesap sorulacaksa, hesap sorulacak kişiler sindirme projesini yürütenler olmalıdır.
Hala tuzak var diyorsanız, o zaman da tuzaktan kurtulmanın yolunu bir Cemaat mensubu olarak size söyleyeyim:
Öncelikle, inceleyeceğiz, araştıracağız gibi mesnetsiz açıklamaları bırakarak mağdur olduğu ifade edilen kişileri amasız, fakatsız tahliye edin ve soruşturmalarla ilgili takipsizlik kararı verin.
İkinci olarak da kimin ne dediği ve ne istediğine bakmayın, hukuka sadık kalın ve evrensel hukuk ilkeleri neyi gerektiriyorsa sadece onu yapın. Sizler hukuka sadık kaldığınızda hiç kimse tarafından hiç kimseye tuzak kurulamayacağını göreceksiniz.
Unutmayın ki, hukuka sadık kalmazsanız o zaman da tuzaktan, kumpastan ya da hileden değil sizin gerçekleri gizleyen ve doğruları söylemekten korkan birer haysiyetsiz olduğunuzdan bahsedilecektir.
[Av. Nurullah Albayrak] 1.1.2018 [TR724]
Bylock suçlamasının hukuki olmadığını ve Yargıtay Ceza Genel Kurulu kararının hukuken doğru olmadığını önceki yazımda izah etmiştim. Bu aşamada hukukilik konusuna değinmeyeceğim. http://www.tr724.com/yargitay-mit-bylock-hukuku-dolanmak/
Öncelikle bir tuzaktan bahsedilebilmesi için; tutuklayan, tutuklatan, gözaltına alan, gözaltı talimatı veren, soruşturan, araştıran, araştırılmasını isteyen, araştırması gereken, suçlayan, ifade alan, ifadeye itibar etmeyen, dinlemesi gereken ya da dinlemeyen kişilerin varsa bu tuzağın bir parçası olması gerekir.
Cemaat mensupları tarafından…
Soruşturma sürecinde yer alan hakimlik, savcılık ve kolluk görevlilerine, her türlü şüpheden uzak kesin ve inandırıcı deliller bulunmasa dahi gözaltına alın mı denilmiş?
Masumiyet karinesini yok sayarak, masum olduğunu kendisi ispatlayana kadar herkesi suçlu kabul edin mi denilmiş?
Kimin tarafından ve hangi bilimsel verilere göre hazırlandığı belli olmayan 1 sayfalık Excel belgesiyle insanlar hakkında gözaltı kararları verin ve tutuklayın mı denilmiş?
Tabi ki hayır. O halde tuzaktan değil, hukuku katlederek insanların nasıl mağdur edildiğinden bahsetmek gerekir.
MESNETSİZ SUÇLAMALARIN İSPATI
Cemaat mensubu birisi tarafından bu şekilde bir uygulama yapıldı ise, bana göre yapmaya çalıştığı, mesnetsiz iddia ve isnatlarla hukukun nasıl yok edildiği ve insanların mesnetsiz iddialarla nasıl suçlandığını göstermek olabilir. Yaşananlara bakıldığında da hukuk adı altında yapılan hukuksuzlukların açığa çıkarılmış olmasından bahsedilebilir. Bu iddia bir kez daha ve açık olarak insanların mesnetsiz nasıl suçlandığını, en temel hukuk ilkelerinin nasıl yok sayıldığını, soruşturma ve yargılamaların suçun ve suçlunun tespiti amacıyla yapılmadığını göstermiş oldu.
Binlerce insana tuzak kurulduğu haftalardır söylenmesine rağmen insanların tahliye edilmemiş olması, birkaç kişinin tahliyesine karar verilip onlar hakkında da yurtdışı çıkış yasağı konulması tuzak değil hukuksuzluğun tescili olmuştur.
Boşuna hikâye anlatmayın. Yargıtay tarafından verilen ve mahkemeler tarafından da mahkumiyete gerekçe yapılan kararda Bylock programının nasıl kurulduğu açıkça anlatılıyor:
‘FETÖ/PDY silahlı terör örgütü hakkında yürütülen soruşturma ve kovuşturmalar kapsamında MİT ve EGM-KOM Daire Başkanlığı tarafından düzenlenen raporlar ve teknik analizlere göre;
- Kullanılması için indirilmesi yeterli olmayıp özel bir kurulum gerektiren ByLock iletişim sistemi, güçlü bir kriptolama yoluyla internet bağlantısı üzerinden iletişim sağlamak üzere, gönderilen her bir mesajın farklı bir kripto anahtarıyla şifrelenerek iletilmesine dayanan bir TASARIMA SAHİPTİR.
- ByLock iletişim sisteminde kullanıcıların haberleşebilmesi için her iki tarafın önceden temin ettikleri kullanıcı adlarını ve kodlarını eklemeleri gerekmekte, ancak bu aşamadan sonra taraflar arasında MESAJLAŞMA BAŞLAYABİLMEKTEDİR. Bu bakımdan kullanıcıların dahi istediği zaman bu sistemi kullanma İMKâNI BULUNMAMAKTADIR. (YCGK)
Kararda açıkça belirtildiği üzere, MİT ve Emniyetin mahkemelere gönderdiği bilgiye göre bir kişinin iradesi dışında Bylock IP’sine yönlendirilmesiyle Bylock kullanıcısı olması mümkün değildir. Bu bilgi bizzat MİT ve Emniyet tarafından verilmiş olmasına ve mahkemeler tarafından da kararlarına yazılmış olmasına rağmen, nasıl oluyor da bir tuzaktan bahsedilebiliyor.
HUKUKA BAĞLI KALIN, TUZAK BOZULSUN
Haklarında gözaltı ve tutuklama işlemi uygulanan mağdurlar, Bylock kullanmadıklarını söylemelerine, Cemaatle ilgileri olmadığını anlatmaya çalışmalarına ve Cemaatle zıt düşünce yapısına sahip olduklarını söylemelerine rağmen bu insanların gözaltına alınması hatta tutuklanması birilerinin tuzağı değil, soruşturmacıların, savcıların ve hakimlerin hukuku hiçe sayarak tüm muhalifleri sindirme projesidir. Birilerinden hesap sorulacaksa, hesap sorulacak kişiler sindirme projesini yürütenler olmalıdır.
Hala tuzak var diyorsanız, o zaman da tuzaktan kurtulmanın yolunu bir Cemaat mensubu olarak size söyleyeyim:
Öncelikle, inceleyeceğiz, araştıracağız gibi mesnetsiz açıklamaları bırakarak mağdur olduğu ifade edilen kişileri amasız, fakatsız tahliye edin ve soruşturmalarla ilgili takipsizlik kararı verin.
İkinci olarak da kimin ne dediği ve ne istediğine bakmayın, hukuka sadık kalın ve evrensel hukuk ilkeleri neyi gerektiriyorsa sadece onu yapın. Sizler hukuka sadık kaldığınızda hiç kimse tarafından hiç kimseye tuzak kurulamayacağını göreceksiniz.
Unutmayın ki, hukuka sadık kalmazsanız o zaman da tuzaktan, kumpastan ya da hileden değil sizin gerçekleri gizleyen ve doğruları söylemekten korkan birer haysiyetsiz olduğunuzdan bahsedilecektir.
[Av. Nurullah Albayrak] 1.1.2018 [TR724]
Beşiktaş konsantrasyon sorunu yaşadı [İlk Devrenin Ardından-4] [Hasan Cücük]
Son iki yılın şampiyonu Beşiktaş’ın bu yıl hedefi çift kulvardı. Hem ligde şampiyonluk hem de Şampiyonlar Ligi’nde başarıyla sezona başlayan Kara Kartal’ın en büyük güvencesi kenar yönetimiydi. İlk devre sona ererken Avrupa hedefini tutturdu. Ancak aynı başarıyı lige taşıyamadı. Bunun nedeni oyuncuların yaşadığı konsantrasyon sorunuydu.
AVRUPA’DA YENİLGİSİZ LİDER
Şampiyonlar Ligi’nde kuralar çekilirken Beşiktaş’ın grubuna Porto, Monaco ve RB Leipzig düşmüştü. Beşiktaş için yazılan en iyi senaryo grubu üçüncü sırada bitirmesiydi. Ancak maçların start almasıyla farklı bir tablo çıkıyordu. Beşiktaş, Porto ve Monaco’yu deplasmanda yenerek, tüm senaryoları çöpe atacaktı. 6 maçlık seri tamamlandığında grubun zirvesinde yenilgisiz bir Beşiktaş vardı. Şenol Güneş’in talebeleri tarihi baştan yazıp, futbol dersi verdi. Şampiyonlar Ligi maçlarında Cenk Tosun ve Anderson Talisca attığı gollerle yıldızlaşıyor, Quaresma etkili oyunuyla adını tüm Avrupa’ya bir kez daha duyuruyordu.
LİGDE PUAN KAYIPLARI
Avrupa kulvarında esen Kartal fırtınası aynı oranda lige yansımıyordu. İlk 5 haftada 4 galibiyet alan Beşiktaş, deplasmanda oynadığı Fenerbahçe maçıyla düşüşe geçti. Quaresma, Atiba ve Oğuzhan’ın kırmızı kart gördüğü Kadıköy deplasmanında kaybedilen, 3 puandan daha fazlasıydı. Fenerbahçe maçıyla başlayan kötü gidişat sahasında Trabzonspor beraberliği, deplasmanda Gençlerbirliği ve yine sahasında oynadığı Başakşehir beraberliği ile devam etti. 4 maçta toplam 2 puan çıkarabilmişti. Her Avrupa zaferi dönüşünde Beşiktaş ligde puan kaybediyordu. Avrupa’da esen Talisca ve Quaresma gibi oyuncular ligde dökülünce ‘maç seçiyorlar’ yorumları yapıldı. Şenol Güneş ortaya çıkan durumdan rahatsızlığını hissettirme adına yıldız oyuncuları yedek soyundurarak gerekli mesajı vermişti.
GOL SORUNU
Beşiktaş ligde bu sezon gol sorunu yaşadı. Takımın gol yükü tek başına Cenk Tosun’un omuzlarına kaldı. Şampiyonlar liginde 6 maçta 4 gol atan Cenk ligde 16 maçta 8 golle buluştu. Sezon başında büyük ümitlerle transfer edilen ve 35 gol sözü veren Alvaro Negredo ancak Cenk’in yedeği olurken ligde 4 gol atabildi. Şampiyonlar liginde Cenk’le birlikte Beşiktaş’ı sırtlayan Talisca lige gelince kayıpları oynadı. Brezilyalı oyuncu Avrupa’da 4 gol atarken ligde 3 gol ve 3 asistlik bir performans sergiledi.
YEDEK KULÜBESİ VERİMSİZ
Beşiktaş’ın bir diğer sıkıntısı yedek kulübesindeki oyunculardan istediği verimi alamaması oldu. Jermain Lens, Negredo, müzmin sakatlar Gökhan Töre ve Mustafa Pektemek takıma doğru düzgün katkı yapmayınca puan kayıpları doğal oldu. Beşiktaş’ın iki kulvarı birlikte yürütecek kadro zenginliği olmadığı net bir şekilde ortaya çıktı. Yönetim Hırvat Vida ile defansı takviye ederken, Cenk Tosun’un adı sürekli transferle anıldı. Yıldız golcü için Beşiktaş’ın kapısını çalmayan kulüp kalmazken yeni takımının 25 milyon Pound ödeyecek olan Everton olduğu yönünde haberler çıkmaya başladı. Yine Arda Turan’ın Beşiktaş’a geleceği de sık sık gündem oldu. Bu durum taraftarlar arasında bölünmeye yol açtı.
PEPE-TOSİÇ UYUMU
Beşiktaş’ta ilk yarının en istikrarlı ismi kaleci Fabri olurken, Tosiç hırçınlığı, Cenk golleriyle, Caner Erkin ise aldığı cezalarla ön plana çıktı. Kaleci Fabri 17 maçta sahadaydı. Pepe sakatlığından dolayı sadece 2 maç kaçırdı. Defansta Pepe -Tosiç uyumu dikkat çekti. Türk oyunculardan en istikrarlı olanı 16 maçla Cenk Tosun oldu. Tolgay Arslan ve kaptan Oğuzhan ise 13 maçta sahadaydı. Cenk Tosun 8 golle en skorer isim olurken, Ryan Babel 7 golle klasını konuşturdu. Takımın en hırçını 4 sarı ve bir kırmızı kartla Tosiç’ti. Beşiktaş sezonun ilk devresinde 5 kırmızı ve 37 sarı kartla ‘en hırçın’ takım oldu. Caner ise Başakşehir maçında hakeme yönelik yaptığı hareketten 6 maç ceza alıp, takımını yalnız bıraktı.
Beşiktaş’ta ilk yarıda Cenk, Babel, Pepe, Medel, Tosiç ve Tolgay öne çıkan isimler oldu.
[Hasan Cücük] 1.1.2018 [TR724]
AVRUPA’DA YENİLGİSİZ LİDER
Şampiyonlar Ligi’nde kuralar çekilirken Beşiktaş’ın grubuna Porto, Monaco ve RB Leipzig düşmüştü. Beşiktaş için yazılan en iyi senaryo grubu üçüncü sırada bitirmesiydi. Ancak maçların start almasıyla farklı bir tablo çıkıyordu. Beşiktaş, Porto ve Monaco’yu deplasmanda yenerek, tüm senaryoları çöpe atacaktı. 6 maçlık seri tamamlandığında grubun zirvesinde yenilgisiz bir Beşiktaş vardı. Şenol Güneş’in talebeleri tarihi baştan yazıp, futbol dersi verdi. Şampiyonlar Ligi maçlarında Cenk Tosun ve Anderson Talisca attığı gollerle yıldızlaşıyor, Quaresma etkili oyunuyla adını tüm Avrupa’ya bir kez daha duyuruyordu.
LİGDE PUAN KAYIPLARI
Avrupa kulvarında esen Kartal fırtınası aynı oranda lige yansımıyordu. İlk 5 haftada 4 galibiyet alan Beşiktaş, deplasmanda oynadığı Fenerbahçe maçıyla düşüşe geçti. Quaresma, Atiba ve Oğuzhan’ın kırmızı kart gördüğü Kadıköy deplasmanında kaybedilen, 3 puandan daha fazlasıydı. Fenerbahçe maçıyla başlayan kötü gidişat sahasında Trabzonspor beraberliği, deplasmanda Gençlerbirliği ve yine sahasında oynadığı Başakşehir beraberliği ile devam etti. 4 maçta toplam 2 puan çıkarabilmişti. Her Avrupa zaferi dönüşünde Beşiktaş ligde puan kaybediyordu. Avrupa’da esen Talisca ve Quaresma gibi oyuncular ligde dökülünce ‘maç seçiyorlar’ yorumları yapıldı. Şenol Güneş ortaya çıkan durumdan rahatsızlığını hissettirme adına yıldız oyuncuları yedek soyundurarak gerekli mesajı vermişti.
GOL SORUNU
Beşiktaş ligde bu sezon gol sorunu yaşadı. Takımın gol yükü tek başına Cenk Tosun’un omuzlarına kaldı. Şampiyonlar liginde 6 maçta 4 gol atan Cenk ligde 16 maçta 8 golle buluştu. Sezon başında büyük ümitlerle transfer edilen ve 35 gol sözü veren Alvaro Negredo ancak Cenk’in yedeği olurken ligde 4 gol atabildi. Şampiyonlar liginde Cenk’le birlikte Beşiktaş’ı sırtlayan Talisca lige gelince kayıpları oynadı. Brezilyalı oyuncu Avrupa’da 4 gol atarken ligde 3 gol ve 3 asistlik bir performans sergiledi.
YEDEK KULÜBESİ VERİMSİZ
Beşiktaş’ın bir diğer sıkıntısı yedek kulübesindeki oyunculardan istediği verimi alamaması oldu. Jermain Lens, Negredo, müzmin sakatlar Gökhan Töre ve Mustafa Pektemek takıma doğru düzgün katkı yapmayınca puan kayıpları doğal oldu. Beşiktaş’ın iki kulvarı birlikte yürütecek kadro zenginliği olmadığı net bir şekilde ortaya çıktı. Yönetim Hırvat Vida ile defansı takviye ederken, Cenk Tosun’un adı sürekli transferle anıldı. Yıldız golcü için Beşiktaş’ın kapısını çalmayan kulüp kalmazken yeni takımının 25 milyon Pound ödeyecek olan Everton olduğu yönünde haberler çıkmaya başladı. Yine Arda Turan’ın Beşiktaş’a geleceği de sık sık gündem oldu. Bu durum taraftarlar arasında bölünmeye yol açtı.
PEPE-TOSİÇ UYUMU
Beşiktaş’ta ilk yarının en istikrarlı ismi kaleci Fabri olurken, Tosiç hırçınlığı, Cenk golleriyle, Caner Erkin ise aldığı cezalarla ön plana çıktı. Kaleci Fabri 17 maçta sahadaydı. Pepe sakatlığından dolayı sadece 2 maç kaçırdı. Defansta Pepe -Tosiç uyumu dikkat çekti. Türk oyunculardan en istikrarlı olanı 16 maçla Cenk Tosun oldu. Tolgay Arslan ve kaptan Oğuzhan ise 13 maçta sahadaydı. Cenk Tosun 8 golle en skorer isim olurken, Ryan Babel 7 golle klasını konuşturdu. Takımın en hırçını 4 sarı ve bir kırmızı kartla Tosiç’ti. Beşiktaş sezonun ilk devresinde 5 kırmızı ve 37 sarı kartla ‘en hırçın’ takım oldu. Caner ise Başakşehir maçında hakeme yönelik yaptığı hareketten 6 maç ceza alıp, takımını yalnız bıraktı.
Beşiktaş’ta ilk yarıda Cenk, Babel, Pepe, Medel, Tosiç ve Tolgay öne çıkan isimler oldu.
[Hasan Cücük] 1.1.2018 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)