Sözün bittiği noktadayız. [Prof. Dr. İzzet Özgenç]



Ekrem Dumanlı: “Erdoğan, Gül’ü baştan istemiyordu, Cumhurbaşkanlığı adaylığından çekilmesi için medyadan yardım istedi” [TR724]

Ekrem Dumanlı You Tube kanalında ‘AKP, Kendi Kurucularını Neden Hedef Alıyor? İşin Sonu Nereye Varır?’ sorusunu cevapladı. Son günlerde özellikle Abdullah Gül’ün hedef alınmasından yola çıkan Dumanlı, geçmişte yaşanmış önemli birkaç olayı anlattı. Gül’e yönelik saldırıların temel nedeninin tek adam sisteminin kaçınılmaz sonucu olduğunu söyleyen Dumanlı, Erdoğan’ın Gül’ü sevmediğini söyledi. Gül’ün de siyasi cesaret eksikliğinden dolayı Erdoğan’na tek adamlığına kapı araladığını ifade etti.

Dumanlı, “Aslında Erdoğan, 2007’deki Cumhurbaşkanlığı seçimlerine Gül’ü aday göstermek istemiyordu. Ama tabanın baskısı vardı. Ya kendi olacaktı, ya da Gül.  Erdoğan, bana aylar öncesinden olmayacağıın söyledi. Büyük ihtimalle diploma meselesinden dolayı kendini hazır hissetmiyordu. Sonra Gül’ü açıklamak zorunda kaldı. Fakat Erdoğan, 2007’deki genel seçimlerden sonra ciddi bir oy alınca Gül’ü aday göstermek istemedi.” dedi.

Bu konuda Erdoğan’ın Gül’e çekilmesi için doğrudan birşey söylemediğini belirten Dumunlı, bunun medya üzerinden yapılması için o dönem harekete geçildiğini ve Gül’ün buna direndiğini söyledi. Dumanlı şu hatırayı paylaştı. “Bir düğüne katılmıştık. Ankara’dan da Akif Beki, Yalçın Akdoğan, Ömer Çelik gelmişti. Bir kenara çekilip konuşmaya başladık. Birçok gazeteci vardı. Ankara’dan gelen ekip  bizden Abdullah Gül’ün çekilmesi için yazı yazmamızı istedi. Erdoğan’ın bunu söyleyemediğini ifade etti. Erdoğan’IN Genelkurmay Başkanı ile bir aday üzerine anlaştığını aktardılar.” ifadesini kullandı.

İşte o açıklamalar,


[TR724] 20.1.2018

Siz hiç anne oldunuz mu? [Sefer Can]

Sizin hiç babanız öldü mü?
Benim bir kere öldü, kör oldum…
                            Cemal Süreyya

Siz hiç kapınızda jandarmalar beklerken doğum yapmak zorunda kaldınız mı? Diğer lohusa odaları ziyaretçilerle şenlendirilip çiçeklerle bahçeye dönüşürken; kapıya kadar gelen annenizin bile yanınıza giremediği, torununu göremediği oldu mu? ‘Lohusa da bebek gibidir’ deyip insanlar üzerine titrerken bir günlük bebeğinizle demir parmaklıklar arkasına döndünüz mü? Beşik diye iki ranza arasına çekilmiş iplerle ona yatak yaptınız mı? Her türlü enfeksiyona açık halde, kendinizi unutup bebeğinizin sağlığı için endişelendiniz mi?

Siz hiç son demlerini yaşayan çocuğunuzla hastane köşelerinde bir başınıza kaldınız mı? Son bir kez babasını görsün diye attığınız çığlıklar, taştan daha katı kalplere çarpıp boş döndü mü? Canınızdan can kattığınız evladınız gözünüzün önünde eriyip giderken, eşinizin omuzunda ağlayamamanın ne demek olduğunu bilir misiniz?

Hiç son nefeslerinde sizi sayıklayan evladınızın hasretiyle kavruldunuz mu? Cenazesine ellerinizde kelepçeyle katılıp duaya durdunuz mu? Bu ağır yükü tek başına yüklenen eşinizi teselli etmeye fırsat bulamadan mapushaneye geri döndünüz mü?

Siz duvağı duvarda asılı kızınız düğün yerine nezarete götürülürken arkasından göz yaşı döktünüz mü? Ellerinizle hazırladığınız çeyizi toplamaya fırsat bulamadan cezaevi bohçası hazırlama telaşına düştünüz mü? Ziyaret için gittiğinizde torununuz yaşındaki üniformalı canavarların tahkirine maruz kaldınız mı?

Siz hiç ana-babası tutuklu torununuzu teselli etmeye çabaladınız mı? Adliye koridorlarında kaçamak şekilde kucağına verebilmek için dil döküp azar işittiniz mi?

Siz hiç bayram günü arkadaşlarınız açık görüşe çıkarken koğuşta kalıp ağladınız mı? Her türlü iletişime kapalı olacak şekilde tahditlere maruz kalırken, kocama ne oldu? Çocuklarıma kim bakıyor? diye kâbuslarla uyandınız mı? Bu zulüm, seri katillere yapılmazken ben bir ev kadını olarak hak edecek ne yaptım? Sorunuzun kale bile alınmadığı oldu mu? Siz hiç her türlü iletişim ve görüş yasak olduğu için annesine götüremediğiniz küçük kızınızın “Baba, annem nerede? Yoksa öldü, benden mi gizliyorsun” sorusuna cevap verirken boğazınızda oluşan düğümü yutamadan kalakaldınız mı? Gecede bir kaç sefer uyanmasına yetişemezsem diye uyku ile uyanıklık arasında sabahladınız mı?

Siz hiç göz bebeğiniz gibi sakındığınız çocuklarınızı uyduruk bir bota doldurup kaçmak zorunda kaldınız mı? Dalgalarda ciğerpareleriniz elinizden kayıp giderken çaresizlik içinde çırpındınız mı? Hayata veda ederken gözyaşlarınızı Ege’nin soğuk sularına akıttınız mı?

Siz hiç görüşe gelirken taciz edildiklerini öğrendiğiniz çocuğunuzu görmekten vaz geçtiniz mi? Kardeşiniz hatta kocanız görüşe gelmekten korktuğu için en kesif yalnızlık girdaplarına düştünüz mü? Kelepçeli ve jandarma eşliğinde gitmemek için hastane yerine koğuşta kendi kendinize tedavi olmayı tercih ettiniz mi?

Siz hiç sekiz kişilik koğuşta 24 kişi kaldınız mı? Yatak yetmediğinden üç vardiya halinde uyudunuz mu? Tek tuvaletin önündeki kuyruklardan bıkıp yemeği içmeyi terk ettiniz mi? Bu yüzden 20 kilo verip fersiz kaldınız mı? Siz hiç 80 küsur yaşında hayatınızda ilk defa gördüğünüz insanların bakımına muhtaç yaşadınız mı?

Siz tahliye kararına sevinip dışarı çıkamadan tekrar tutuklanmanın ne demek olduğunu anlayabilir misiniz?

Siz hiç kaçırılan babasından haftalarca haber alamayan bir çocuk oldunuz mu?

Siz hiç ailesiyle birlikte başına çuval geçirilerek evinden kaçırılan bir genç kız olup feryat ettiniz mi?

Siz, hiç insan olmayı denediniz mi?

[Sefer Can] 20.1.2018 [TR724]

Mor beyinsizlik [Alper Ender Fırat]

‘Bir kişinin ölümü trajedi, milyonların ölümü sadece bir istatistiktir.’ Tarihin gördüğü en zalim katillerden biri olan Stalin’in bu sözü, bugünkü Türk hukukunu ne kadar da güzel anlatıyor. Maalesef bugünün Türkiye’sinde bir kişinin maruz kaldığı hukuksuzluk trajedi, yüzbinlerin uğradığı hukuksuzluk ve zulüm sadece bir istatistikten ibaret. Hükümet arada bir “şu kadar yüz bin adam gözaltına alındı”, şu kadar bin insan tutuklandı, şu kadar yüz bin adam işten atıldı vs. gibi istatistikler açıklıyor.

Aylardır, yıllardır tutuklu olanlar hakim karşısına çıkıyor, dosya bomboş isnat edebilecekleri hiçbir suç bulamamışlar ama hakkında MİT raporu var. Fişlemenin anayasal suç olduğu Türkiye Cumhuriyetinde yüz binlerce insan fişlenmekle kalmıyor bu fişlenmekten başka bir delil olmaksızın hapis yatıyor, işinden atılıyor. Bir de bylock var!

Malumunuz telefonuna bir program yüklediği için on binlerce kişi hapis yatıyor, içeriğine bakmadan sadece ve sadece program yüklediği iddia edilerek hüküm giyenler var.

O da ne! Bu gerekçe ile tutuklananlar arasında on binlerce kişi meğer hiç bu programı yüklemeden, hatta hiç alakaları olmadan hapis yatıyormuş. İstatistiklere göre şu kadar insan şu kadar aydır şu kadar kötü şartlarda hapis yatmış, işten atılmış, işleri bozulmuş, aileleri perişan olmuş. Efendim meğer mor bir beyin varmış bunları kandırmış. Kendilerinde yine suç yok, bütün suç yine cemaatte, mor beyinde, bu beyinsizler ise her şart ve zeminde yine masum yine masum. 15 yıl iktidarda kalıpta kandırılmaktan başka bir suçu bile olmayan hükümet yapmışlar. Bu hükümet yine masum masum istatistikleri açıklıyor, şu kadar kişi boş yere hapis yatmış.

Bir talih kuşunun kendisini bulmasını ve tahliye olanlar istatistiğe girmek için ‘mor beyin’sizliğin kendisine vurmasını bekleyen binlerce insan var. Şimdi; şu kadar adamı atmıştık, bu kadar adamı geri işe aldık, şu kadar insan tutukluydu, talimat verdim hepsini bırakacaklar vs diye bir istatistik açıkladılar mı her şey hallolur.

Bu detayların, o rakamların içinde hangi hayatların nasıl karartıldığı, hangi evde ne acılar yaşandığı da Stalin ve rejiminin umurunda olmaz tabi ki.

TANER KILIÇ’IN SUÇU NE?

İşte Taner Kılıç da o istatistiklerden sadece birisi. Hani şu Uluslararası Af Örgütünün Türkiye Yönetim Kurulu Başkanı Av. Taner Kılıç’tan bahsediyorum! Haziran 2017’den bu yana tutuklu, ama kesin olarak niye tutuklu olduğunu kimse bilmiyor. Telefonunda bylock yüklü olduğu iddiasıyla gözaltına alınmıştı, onun yanına eniştesini de bahane ederek tutukladılar.

Ama iki farklı bilirkişi raporuna göre telefonuna hiç bylock yüklenmediği kesin olarak tespit edilmesine rağmen tahliye edilmedi.

Taner Kılıç’ı da eniştesi Mehmet Kamış’ı da üniversite yıllarından tanırım. Akrabası yüzünden tutuklanmanın nasıl bir geri zekalılık olduğunu söylemeyeceğim ama İki ismin okul yıllarından beri fikir ayrılığı içinde olduğunu herkes bilirdi. Kılıç o zamanlar Zehra Vakfı ile temas halindeydi, tahmin ediyorum bu diyaloğunu hiç kesmedi. Zaten tutuklandıktan sonra Zehra Vakfının, kendisiyle alakalı böyle bir açıklaması da olmuştu. Üstelik Zehra Vakfı; özellikle 17/25 Aralık yolsuzluk operasyonlarından sonra hükümet cenahına iyice yanaşmış bu yönde tavırlarını açık açık beyan etmişlerdi. 30 Mart, 10 Ağustos, 7 Haziran ve 1 Kasım seçimlerinin hepsinde AKP’nin yanında yer aldılar. Yani Taner Kılıç’ın içinde bulunduğu gurup Hükümetin, hizmete açtığı savaşta hükümet tarafında saf tutmuştu.

Bununla birlikte Kılıç okul yıllarında insan hakları çalışmalarına büyük ilgi duyuyordu. Daha sonraki yıllarda da Mazlum-Der içinde aktif görevler üstlenmiş, ülkedeki insan hakları ihlallerine karşı ciddi çalışmalar yapmıştı. Beğenin beğenmeyin Taner Kılıç neredeyse 30 yıldır insan hakları aktivistiydi. Bu yüzden 28 Şubat sürecinde de evi basılıp gözaltına alınmıştı ama bugünkü yönetimin yaptığı gibi tutuklamamışlar, gözaltından serbest bırakmışlardı.

Taner Kılıç’ın son on yıldır da mülteciler ve mülteci hukuku alanında dünya çapında çalışmalar yaptığını, Birleşmiş Milletlerin ciddiyetle takip ettiği bir isim olduğunu duyuyordum.

Bence onun başını yakan şey AF örgütünün Türkiye’deki insan hakları ihlalleriyle ilgili hazırlamış olduğu raporlar! Bir insan hakları örgütünün temel amacı da ülkedeki insan hakları ihlallerini gündem yapmak değil midir zaten! Ama ellerinde bylock dahil hiçbir delil yok. Telefonuna hiçbir zaman bylock yüklenmemiş ama mor beyinsizlik onun başına konmuyor.

Görüyorsunuz bugünkü rejim bir frankistein olmuş kendini besleyen herkesi bir bir yiyor.

[Alper Ender Fırat] 20.1.2018 [TR724]

KHK rejimi ve faşizmin tuğlaları [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Olağanüstü hal (OHAL) yeniden uzatıldı. Tam altıncı kez uzatılmış oldu. Bir öncekinin süresinin dolmasına yakın, her seferinde OHAL’in artık uzatılmayacağını ümit edenlere kötü bir haberim var. OHAL’in uzatılması artık sadece bir formaliteden ibarettir. Erdoğan rejiminin teknik adıdır OHAL. Yapısı gereği olağanüstüdür zaten. Yani olağan olanı (anayasal düzeni) feshetmiştir fiilen. Şimdi fiilen dememden de umut devşirenler olabilir. Fiildir esas olan, kuram değil. Bugün Türkiye, gerçekleştirilen rejim değişikliğini sindiriyor. Yoksa olan oldu. Artık olanın olmamış gibi yapılması davranışını bırakmalı. Erdoğan ve çevresindeki iktidar eliti, OHAL’i kaldıramaz. Neden mi? İnceleyelim.

OHAL’in kaldırılması, anayasal rejime geri dönülmesini beraberinde getirir. Oysa gırtlağına kadar anayasa ve yasalarca belirlenen suçlara batmış bir yönetim var. Geri dönülmesi imkânsız noktayı geçeli çok uzun zaman oldu. Bu noktayı geçme esnası, direnç noktasıydı. Türkiye’de demokratlar – artık varlar mı yoklar mı, hatta hiç var oldular mı, bu sorulardan da pek emin değilim – anayasal düzen önce aşındırılarak ortadan kaldırılırken, sonra ise külliyen ve açıkça feshedildiğinde seslerini çıkartmadılar. Bunun nedenlerini tartışmak, bu yazının konusunu aşar. Dolayısıyla, sadede gelirsek, anayasal düzen hukuk demektir. Anayasal düzene dönülmesi, hukuka geri dönülmesi anlamına gelir, teoride de olsa. Teoride de olsa dedim, çünkü dikey hiyerarşi değişse bile – yani anayasal düzen yeniden tesis edildiğinde bile – yatay hiyerarşik düzenin değişmesi gerçekleşmeyebilir. Yani sistemik değişimler sadece biçimsel kâğıt parçalarını ortadan kaldırmıyor. Aynı zamanda yerleşmiş davranış kalıplarını (yani teamülleri) de bitiriyor. Daha başka ifadesiyle, insan unsuru dikkate alındığında, Saray’ın anayasayı fiilen feshederek kurduğu nizam, günün birinde anayasal düzene geri dönülse de aynı davranış kalıpları devam edeceğinden, kolayca değişmeyecek. Daha farklı ifade edilecek olursa, insan unsuru demokrasiyi unutacak – hala aklında bir şeyler kalan varsa tabi!

ARTIK OHAL’DEN VAZGEÇİLEMEZ

OHAL, Erdoğan rejiminin vazgeçilmezidir. Dahası OHAL nizamı, fiili olarak esasen 2019 anayasa değişikliklerinin yürürlüğe girişinden sonraki sistemin, 2016 Temmuz’undan bu yana uygulanışıdır. 15 Temmuz’un Erdoğan tarafından “Allah’ın lütfu” olarak nitelenmesinin nedeni de büyük olasılıkla budur zaten. OHAL, taksitlerle uzatılan başkanlık modelidir. Başkanın daha erken başkanlık yetkilerine kavuşmasının yoludur, OHAL. Esasında Erdoğan, OHAL meselesinde bir tercih kullanmıyor. Yapması gerekeni yapıyor. Sadece iktidar mücadelesi değil, varoluşsal bir mücadeledir bu. OHAL, Erdoğan’ın olağan koşullarda yüz yüze kalmak zorunda kalacağı bir yargısal sürecin sigortasıdır. Sadece onun değil, yönetimde yer alana bakanından en alt seviyedeki bürokratına dek, tüm yönetim bakımından, kendilerine yasalara karşı bağışıklık sağlayan, yasa geçirmez bir zırhtır OHAL. Olağan koşullara geri dönüş, yargının tek elde toplandığı fiili anayasa karşıtı rejimin sonu olacak, güçler ayrılığı yeniden tesis edildiğinde, geriye sayım başlayacaktır çünkü.

Geriye sayım diyorum, yani yukarıda değindiğim yerleşmiş davranış kalıbı – yatay hiyerarşi – nedeniyle ani bir toparlanış ve normalleşme beklememek gerekiyor. Yani çok düşük bir olasılık olan OHAL’in uzatılmaması durunda bile, fiili OHAL devam eder. Eski İçişleri bakanı Efkan Ala’nın 17/25 Aralık döneminde hukuk falan dikkate almadan cebirle ve yasadışı şekilde – anayasa ve yasalara aleni olarak tecavüz ederek – insanları görevden alması, sürmesi, tutuklatması, alenen baskı ve zorlamayla bürokrasiye suç işletmesi ile beraber, fiili OHAL rejimi başlamıştı. Bu yaşanan “hukuki” OHAL, anayasayı mütemadiyen ihlal eden fiili OHAL karşısında, anayasayı fiilen ortadan kaldıran bir OHAL yaratarak, Erdoğan rejimini bir ileri seviyeye taşıdı. 2019 yılında, seçimlerde meclise sokacakları milletvekilliklerinin hesabı içinde olan zavallı kâğıttan kaplan “muhalefet” işte bu noktayı anlayamıyor. Yüzde elli nokta bir alanın başkan olacağı bir rejimde meclisin yetkisi de işlevi de kalmayacaktır. Tabi belki de herkes durumu bilmekte, ama milletvekili maaşı ve diğer avantajlar (ve avantalar) nedeniyle, kim bilir, belki de son derece “rasyonelce” hareket etmektedirler!

HERKESİN OHAL’İ KENDİNE Mİ?

Şimdi gelelim “herkesin OHAL’i kendine” mevzuuna. Bu OHAL’den birçok kişi şikâyetçidir görüntüde. Fakat herkes, OHAL’de “seçmeli mağdur” oyununu oynuyor. İlkesel seviyede temelden OHAL rejimine karşı çıkanlar, bu toz-dumanda pek belli olmuyor. Zaten dürbünle, hatta teleskopla bakmak lazım ki bu türden ilkesel demokrat, insan hakları savunucusu, kendine dürüst aydınları görebilesiniz. Onlar da eğer Türkiye’deler ise, her an eleştirdikleri OHAL’in ve kitlesel ve sistematik insan hakları ihlallerinin yeni bir kurbanı olabilirler. Evet, bu hak ihlalleri sistematikçe ve kitlesel olarak yapılmaktadır. Bu hak ihlallerinin tercümesi, anayasanın dikkate alınmaması, anayasanın fiilen yürürlükte olmamasıdır. Yani OHAL esasında anayasa suçudur. Bunu hukuki anlamda kullanmıyorum, siyasi anlamda kullanıyorum. Çünkü hukuken anayasa suçu diye bir konseptimiz yok Türkiye’de. Anayasayı yazan irade, herhalde “nasılsa anayasayı ortadan kaldırabilecek güçte bir irade, anayasayı kaldırmaktan ileri gelecek suçu işlemekten de imtina etmez” diye düşünmüş olacak. Bu düşüncesini tarihsel örneklerle de destekleyecek çok veri bulunmaktadır memlekette zaten. Tüm darbeler, muhtıralar böyledir. Şimdi siviller bunu yapınca (bu konuda benin hala bu işin içinde askerlerin de kısmen yer aldıklarını düşünüyorum) hayret edenlere ben hayret ediyorum.

Türk Ceza Kanunu madde 309’a göre cebir ve şiddet kullanarak anayasanın öngördüğü düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüsün dahi müebbet hapisle cezalandırılacağını öngörüyor. Yani OHAL anayasa suçu değildir belki, ama OHAL’in sonucu, anayasal düzeni ortadan kaldırdığından, mutlaka ömür boyu hapis cezasını öngören bir suçtur. Şimdi anladınız mı, neden OHAL kalkmaz? OHAL’i kaldıramazlar. Kaldırmaları, kendilerini büyük bir riske sokar. Temel motifi kendilerini kurtarmak olan, kendilerini ulusal çıkarların önüne koyan, mevcut tüm devlet birikimini iki buçuk yılda tarumar etmekten kaçınmayan bir iradenin, kendilerini böylesi büyük bir riske atacağını beklemek rasyonel olamaz.

ÇOĞUNLUK DİKTASININ İLÂNI

OHAL rejimi, bir diktatoryadır. Demokrasi mücadelesi olarak gördükleri tek şeyden, çoğunluk diktası kurmak üzere iktidara gelmeyi, halk iradesinden “ötekileri” ezmeyi anlayan Türkiye İslamcıları, demokrasinin fazla gördükleri dallarını budayarak, ortada bir ağaçtan geriye sadece bir kütük bırakmışlardır. İçinde hükümetin denetiminin yapılamadığı, bağımsız ve tarafsız yargının olmadığı, basın özgürlüğünün ağır ve sistematik biçimde engellenmiş olması değil sadece, tümüyle ortadan kaldırıldığı bir demokrasi olur mu? Olmuyor. OHAL işte budur. Türkiye’de her iktidarın rüyası olan, ötekilerin bertarafın edilmesinin kolaylıkla sağlandığı bir enstrüman, bir imkan, bir hareket serbestisi sağlamıştır bu rejim. Kimse bunu ortadan kaldırmak istemez Türkiye’de – ama herkes bunu sahiplenmeyi, bunun nimetlerinden istifade etmeyi, bunu kontrolünü, bunun vereceği sınırsız ve denetimsiz gücü ister durur. Siyasi mücadelede OHAL konusu budur.

Kızıyorlar bana, neymiş, insanlara ümit verici şekilde yazmalıymışım. Kanser olan adama da kanser olduğunu söyleyemeyen çarpık zihniyetin ürünüdür bu. Gördüğünü söylemeyen ve nabza göre şerbet verenler yüzünden bu duruma geldiğimizi fark edemedi insanlar. Ben, bunun vebalini göze alamam arkadaş! Yorumum yanlış olabilir, hodri meydan, çıkar eleştirir isteyen. Ben de cevap veririm, bu sayede ortaya çıkan doğurgan polemikten insanlar yararlanır. Ama sus, gördüklerini söyleme insanlar üzülür türünden bir fren mekanizması bende yok. Faşizmle mücadele etmek için, önce faşizmin olduğunu bilmek, onunla yüzleşmek gerekiyor. Kim bunu engellerse, bilsin ki sadece kurulan faşizmin duvarlarını ören tuğlaları üretir. Kafamızı kumdan çıkartmak, her şeyin başı!

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 20.1.2018 [TR724]

Afrin’de kırılan jeo-politik fay hatları ve Türkiye’nin Babra Karmal’ı [Bülent Keneş]

Yaklaşık 30 yıl önce Soğuk Savaş sona erdiğinde, yeni başlayan dönemin adına türlü türlü şeyler denilse de, aslında Soğuk Savaş yerini bir çeşit ‘soğuk barış’a bırakmıştı. Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle, ‘dehşet/terör dengesi’ diye bilinen bıçak sırtı bir zemindeki mücadelenin bitip bir devrin kapandığı doğrudur. Ancak, yaygın olarak sanılanın aksine, kapanan bu devir basit bir sayfadan, yani ezeli ve ebedi bir mücadelenin sadece ideolojik cephesinden ibaretti. Halbuki ideolojiler, rejimler, düzenler değişse de büyük ya da hep büyük olma ideali olan güçler için mücadelenin bir süre sonra yeniden başlayacağını kestirmek zor değildi.

Kartların yeniden karılacağı, kozların yeniden paylaşılacağı ana kadar kendilerinde büyük olma potansiyeli gören her güç, bu ara devri mümkün olduğunca ellerinde çok kart biriktirme faslı olarak gördü. Sadece bir ateşkesten ibaret olan Dayton Anlaşması örneğinde olduğu gibi bu ara dönemde hiçbir uluslararası ya da bölgesel jeopolitik soruna kalıcı çözüm üretilmedi, bu sorunların sadece dondurulması ile yetinildi. Bunun kasten böyle olduğunu savunacak elimizde somut veri olmadığından şartların böyle bir duruma zorladığını söylemenin daha mantıklı olduğu iddia edilebilir.

SAHAYA DÖNEN RUSYA’NIN DEĞİŞMEYEN TEK İDEOLJİSİ BÜYÜK GÜÇ OLMAK

1990 sonrasına damgasını vuran “soğuk barış” dönemi, 2011’de başlayan Arap isyanları ile küresel ölçekte nihayet buldu. Mevcut haliyle hala ancak asimetrik bir güç dengesine tekabül etse de, kendisini ekonomik, askeri ve siyasi olarak toparlamayı başaran Rusya, öncelikle kendi hinterlandı olarak gördüğü coğrafyada düzenini yeniden hakim kılmak için hareketlendi. Çeçenistan, Gürcistan, Ukrayna ve kısmen de Azerbaycan-Ermenistan’da gücünü büyük ölçüde ikame eden, bunu başaramadığı yerlerde ise statükoya çelme takan Rusya, Arap isyanları sonrası kısa süreli bir bocalamanın ardından sahaya indiği Suriye’de gidişata yön vererek dünya güçler dengesine oldukça iddialı bir dönüş yaptı.

Elinde Sovyetlerinki gibi dünyanın en ücra köşesine rejim ihracı yapmaya imkân veren bir ideolojik araç olmasa da Rusya’nın geri dönüşü, Rusların konjonktürleri aşan yüzlerce yıllık o kadim ideolojik anlayışını bilenler için hiç de şaşırtıcı değildi. Siyasal ideolojisi ve rejiminin adı her ne olursa olsun Arthur Sagadeev’in “Büyük Güç İdeolojisi” adını verdiği bu anlayış, Çarlık Rusya’sına damgasını vurduğu gibi, SSCB Rusya’sına da damgasını vurmuştu.

İnsanlık tarihinde varlık göstermeye başladığı andan itibaren hep emperyal hedefleri olan Rusların, görünürdeki ideolojik anlayışları her ne olursa olsun, ezeli ve ebedi asıl ideolojilerinin “Büyük Güç” olmak olduğunu savunan Sagadeev’e hak vermemek mümkün değil. Rusların konjonktürel olarak benimsedikleri siyasal ideolojilerse, hep bu ana ideolojinin amaçlarına hizmet için kullandıkları araçlardan ibaret kaldı.

İster uzun ve kanlı Türk-Rus ilişkileri tarihindeki, ister Sagadeev’in Büyük Güç İdeolojisi’ndeki, isterseniz Aleksander Dugin’in neo-Avrasyacılığı’nın öngördüğü Rus jeopolitiği içerisindeki yerine bakın bunların hiçbirinde Türkiye’nin ve Türklerin matah bir yeri olmadığını kolayca görebilirsiniz. Çarlık devrinin yayılmacı her adımı tarihsel, jeopolitik, stratejik, ekonomik ve siyasal açıdan Türk çıkarlarının hilafına olduğu gibi, Sovyetler döneminde de bu böyle olmuştur. Mevcut Rus jeopolitiğinin ihtiyaçlarına uygun stratejiler öneren neo-Avrasyacılığın Türkiye ve Türkler için öngördüğü konum da bunlardan farklı değildir.

PARİS-BERLİN-MOSKOVA-PEKİN EKSENİNE SAPLANMIŞ TÜRK HANÇERİ

Asırları aşan bir jeopolitik ideal olarak Paris-Berlin-Moskova-Pekin ekseninde stratejik bir ittifakı öngören neo-Avrasyacılık anlayışı, bu eksenin oluşmasında İran ve Hindistan’ı bile birer destek unsuru olarak görürken, Türklere yaşam hakkı bile tanımamaktadır. Öyle ki, Balkanlardan başlayarak Anadolu, Kafkaslar, Orta Asya ve Doğu Türkistan üzerinden Çin’in içlerine kadar uzanan Türk nüfusun dağıldığı coğrafyanın şeklen bir hançere benzemesinden mülhem, mukadder bir Avrasya eksenini bölen “Türk Hançeri” olarak adlandırılan bu Türk varlığı, burnu sürekli sürtülerek tökezletilmesi gereken bir unsur olarak yer almaktadır.

Bunları neden mi hatırlatıyorum? Tabii ki, kartların yeniden karılıp kozların yeniden paylaşıldığı içinden geçtiğimiz bu zaman diliminde, jeopolitiğin değişmeyen kaderi üzerine sıkı sıkıya oturmuş derin tarihsel kökleri olan anlayışları bilmeden izlenen ahmakça politikalara dikkat çekmek için… Türk tarihinin gelmiş geçmiş en büyük ihaneti içerisindeki İslamofaşist Erdoğan rejimi, Kürt vatandaşlarımızın en tabii haklarını çoğulcu demokratik ilkeler çerçevesinde gerçekleştirilecek reformlarla bir çırpıda teslim etmek yerine, bu haklar üzerinden giriştiği kirli pazarlıklarla büyütüp semirttiği PKK’nın bugün Suriye’deki uzantılarıyla mücadele edeceğim diye Türkiye’nin asırlara dayanan hassas stratejik ve jeo-politik dengelerini alt üst etmenin arafesinde bulunuyor.

Sırf 2019’a yönelik yeni hikayeler üreterek ülke üzerindeki tahakkümünü pekiştirmek uğruna Erdoğan rejimi, sınırlarda alacağı bazı basit önlemlerle ülke güvenliğini kolayca güvence altına alabilecekken abarttığı bu riske karşı girişme tehdidinde bulunduğu, amacı ve kapsamı gibi süresi ve sonu da belirsiz hamlelerle tüm bölgesel fay hatlarını hareketlendirerek bölge halklarının tamamının başına türlü felaketler açabilcek bir maceraya atılmak istiyor. Her defasında yerel Kürt unsurlarına karşı türedi IŞİD belasını koruma kollama konusunda tüm dünyanın şüphelerini üzerine çeken Erdoğan rejimi, bu yeni hamlesiyle söz konusu haklı şüphelere sadece tüy dikmekle kalmıyor, pireyi gösterip yorgan yakmaya yelteniyor. Türkiye’nin temel stratejik tercihlerini göz göre göre ters yüz etmeye çalışıyor.

JEOPOLİTİK DEĞERİ YÜKSEK ÜLKELERİN KADERİNE KİM KARAR VERİR?

Ancak, Erdoğan ve işbirliği içerisinde hareket ettiği derin çetenin unuttuğu bir şey var. Türkiye gibi arsa değeri ve jeopolitik önemi yüksek ülkelerin kaderine sadece o ülkelerde şu ya da bu şekilde gücü ele geçirerek belirli bir dönem için iktidar olmuş siyasi kadrolar ve onların işbirliği içerisinde olduğu ulusal ve uluslararası çeteler karar veremez. Böyle bir şeye cüret edildiğinde, sebep olacağı ağır faturaları ülke olarak herkes ödemek zorunda kalır.

Bu, bugün böyle olduğu gibi dün de böyleydi. 1964 yılında Kıbrıs politikaları yüzünden ters düşülen Batı eksenine karşı İnönü’nün sarfettiği “Yeni bir dünya kurulur, Türkiye’de orada yerini alır,” tehdidi iddialı olmaya iddialıydı ama boş hamasetten öte bir şey de değildi. 2. Dünya Savaşı sonrasında Türkiye’nin nerede yer alacağına gül gibi Milli Şefliğinden olma pahasına sanki İnönü mü karar vermişti ki, kurulacak yeni dünyada yerini de kendisi alabilsin? Kulaklara hoş gelen, milliyetçi damarları gıdıklayan bu hamasetin içi maalesef Erdoğan’ın zırt pırt dile getirdiği o ahmakça “dünya beşten büyüktür” palavrasından bile koftu.

Neticede lafla peynir gemisi yürümüyor. Hamasetle olamayan bu işler, pireyi görüp de yorgan yakmakla da olamıyorsa, peki nasıl oluyor? Bunu anlayabilmek için dünyanın büyük herc-ü merçler yaşadığı Fransız Devrimi, Birinci Dünya Savaşı ve İkinci Dünya Savaşı’nın neticelerinin ne olduğuna, bunun dışında bölgesel yeni düzenlerin ortaya çıkmasına yol açan Ortadoğu’daki 1977-1980 arası yaşanan jeo-politik tektonik depremlerin sonuçlarına bir bakmak icap ediyor. Züccaciye dükkanında oynaşan bir deli dana hoyratlığıyla duvardan çekilecek bir tuğlayla nerelerin yanıp yıkılıp harabeye çevirebileceği ancak geçmişe dair tecrübelerle görülebiliyor.

Mesela, çok can yakan ve hala da can yakmaya devam eden 12 Eylül 1980 askeri darbesinin sebeplerine yönelik farklı disiplinlerden uzmanlar farklı ve farklı olduğu kadar da haklı açıklamalar getirebilir. Bir ekonomist katı disiplin gerektiren 24 Ocak ekonomik kararlarının uygulanması için gerekliydi diyerek ekonomik gerekçeleri bu darbenin sebebi olarak ileri sürebilir. Bir iç güvenlik uzmanı artan kaos ve anarşi ortamını gerekçe gösterebilir. Bir siyaset bilimci siyasetteki ve toplumdaki kutuplaşmanın cumhurbaşkanı seçimini bile beceremeyecek duruma getirdiği parlamenter sistemi tıkadığı için askeri darbe yapıldı diyebilir. Uluslararası ilişkilere kafa yoranlar ise, 12 Eylül askeri darbesinin yeni bir bölgesel dizaynın ulusal yansımasından ibaret olduğunu söyleyebilir.

12 EYLÜL DARBESİNİN AFGANİSTAN’IN İŞGALİ VE İRAN DEVRİMİ İLE İLİŞKİSİ

Elbette ki tüm bu uzmanlar kendi perspektiflerinden olayı açıklamakta haklıdır. Ama konumuz gereği bizi ilgilendiren uluslararası ilişkiler açısından yapılan değerlendirmedir. Bölgesel bir gelişmenin nasıl bir domino etkisi yaptığı, jeopolitik fay hatlarındaki bir kırılmanın nasıl çok geniş bir coğrafyada tektonik depremlere yol açtığını anlayabilmek için 12 Eylül askeri darbesini de kapsayan gelişmelere bakmamız yeterli olabilir. Bu sayede, ilk bakışta birbirleriyle alakasızmış gibi gözüken olayların nasıl da yakından ilintili olduklarını görebiliriz belki. Tabii isteyen küresel ölçekte değişimlere yol açan ‘Demir Perde’nin çöküp ‘Berlin Duvarı’nın yerle bir olmasıyla başlayan 1989-1995 yılları arasındaki gelişmelere de göz atabilir.

Sovyetlerin Afganistan’a nüfuz etmesi ve ardından bu ülkeyi işgali, İran’daki ihtilal, Mısır ile İsrail arasında Camp David antlaşmasının imzalanması, Pakistan’da ve Türkiye’de askeri darbelerin yapılmasının sebep ve sonuçları itibariyle birbirlerini tetikleyen bölgesel fay hatlarındaki kırılmaların bir marifeti olduğunu söylemek iddialı bir tez olmayacaktır. Hatta bugün dahi Afganistan, Pakistan, Irak, Mısır, İran ve Türkiye’nin, dolayısıyla da tüm bölgenin içinde bulunduğu durum o fay hatlarındaki kırılmanın dinmek bilmeyen artçı sarsıntılarına bağlanabilir.

Şüphesiz ki ülkedeki iç siyasi karışıklıklar da önemliydi ama, Sovyetlerin Afganistan’da artan nüfuzunun Pakistan’a da sirayet etme endişesinin 5 Temmuz 1977’de bu ülkede yaşanan Batı yanlısı askeri darbeyle hiçbir ilişkisinin olmadığını kim iddia edebilir? Bu hikâye, bir taraftan Afganistan’ın işgalini hızlandırırken bir taraftan da dönüp Afganistan’ın Sovyet işgaline uğramasını kendi gerekliliğine gerekçe olarak kullanabilmişti. Afganistan’ın iç dinamiklerden bağımsız olarak, Pakistan’da Amerikan yanlısı bir askeri rejimin kurulması Sovyetleri Afganistan’ı işgale teşvik etmiştir bile denilebilir.

“DEHŞET DENGESİ” İPİ ÜZERİNDE DANS EDEN HUMEYNİ VE MOLLALARI

Coğrafik konum olarak İran, kuzey sınırında zaten komşu olduğu artık diğer komşusu Afganistan’a da yerleşmiş olan Sovyetler ile Pakistan’ı stratejik şemsiyesi altına alan ABD’nin genişleyen nüfuz bölgesi arasında bir yerlerde ve iki süper gücün sağladığı bir dehşet dengesinin tam ortasında olmasa ne Humeyni devrimi o kadar kolay olabilirdi, ne de devrimin ana sloganlarından birini “Ne Doğu, ne Batı” oluşturabilirdi. SSCB ve ABD arasındaki küresel dehşet dengesinin Pakistan’daki Amerikancı darbe ve Afganistan’daki Sovyet işgali üzerinden bölgesel güç terazisine yansımalarının İran’da mollaların işini kolaylaştırdığını söylemek herhalde abes olmayacaktır.

Afganistan’ı fiilen Sovyetlere kaptırmış ABD’nin kendisinin bölgesel jandarmalığından bir anda ezeli düşmanlığına geçiş yapmış İran karşısında, Pakistan’ın ardından, Türkiye’yi de “bizim çocuklar” diye bahsedecek kadar kendisine yakın gördüğü generallerin “güvenilir” ellerine teslim etmesinden daha doğal ne olabilirdi ki? Büyük güçlerin, stratejik satranç tahtasındaki taşlarla pervasızca oynarken en son düşünecekleri şey herhalde on binlerce insanın hayatlarının o hamleler neticesinde kararmış olmasıydı. Sovyetlerin Afganistan’daki, mollaların İran’daki hamlesinin Türkiye’de 12 Eylül askeri darbesini tetikleyen en önemli faktörlerden olduğuna dair tez umarım kulaklarınıza hala tırmalayıcı gelmiyordur.

Öte yandan, İran’daki gidişatın ilk belirtilerinin ortaya çıkmasından itibaren Mısır’ın defalarca savaştığı İsrail’le olan ilişkileri üzerinden Batı ile olan stratejik tercihlerindeki değişimin Ortadoğu ve Filistin sorununun izlediği yolu etkilemediğini kim söyleyebilir? Dünyanın ya da bölgenin herhangi bir yerindeki bir gelişmenin domino etkisiyle bambaşka bir yerde kendisine yankı bulmasının örnekleri elbette ki saymakla bitmez.

Peki, 70 yıldır NATO üyesi olan, en az 200 yıldır kurumsal olarak Batı’ya yönelmiş bulunan Türkiye’nin, asırlar aşan stratejik yönelimiyle oluşturduğu bütün köprüleri Afrin’deki bir grupla güya mücadele etme uğruna atmasının makul ve mantıklı bir izahı olabilir mi? Bir ülkenin dünyanın geri kalanıyla olan ilişkilerinin, hayati stratejik tercihlerinin türedi bir diktatörün o gün yataktan kalktığı yöne göre her gün bir başka yöne savrulmasına ne o ülke, ne içinde bulunduğu bölge, ne de küresel aktörler tahammül edebilir.

ERDOĞAN, HAFIZULLAH AMİN Mİ YOKSA BABRA KARMAL MI OLACAK?

Erdoğan rejimi, hırs körlüğüyle hareket ettiği Suriye’de strateji diye ileri sürdüğü aptalca tercihleri yüzünden yüzyıllardır sıcak denizlere inme rüyası gören Rusya’yı bir Akdeniz gücü haline getirmeyi başardı. Şimdi ise, bir başka ülkedeki Kürt grupların kendi kaderini tayin çabasını bahane ederek bir taraftan Anadolu’daki Kürtleri Türkiye’ye yabancılaştırırken, diğer taraftan da köklü bağları olan NATO ve Batı ekseninin hassasiyetlerini hiç umursamadan sadece Moskova’yı muhatap alarak Rusya’nın bölgedeki eğreti varlığını ve nüfuzunu meşrulaştırıyor. Korkarım ki bu sorunlu adımları, PYD konusundaki yaklaşımı ABD’den hiç de farklı olmamasına rağmen, Kürtler bahanesiyle Türkiye’yi Rusya’nın bir uydusu haline getirmek takip edecek.

Peki bu saatten sonra ne mi olur? Yaptığı hukuksuzluklar, katliamlar, uluslararası teröre verdiği destek ve işlediği zulümler yüzünden ABD’den ve AB’den yüz bulamadığı ölçüde Rusya’nın kucağına oturan Erdoğan bu gidişle Türkiye’nin ya Hafızullah Amin’i ya da Babra Karmal’ı olur. Türkiye’ye zaten olan olmuş ama bugünkünden daha beter neler olabileceğini merak edenler bir zahmet Afganistan’ın son 40 yılına bakıversin…

[Bülent Keneş] 20.1.2018 [TR724]

Bediüzzaman ve Kürtlük [Ebubekir Işık]

Bediüzzaman Said Nursi, 1876 yılında Bitlis’in Hazan kazasına bağlı Nurs köyünde doğmuş ve şüphesiz Kürdistan coğrafyasının yetiştirdiği en parlak dimağlardan biri. 20. yüzyıl İslam dünyasının önemli çıkmazlarına dair ortaya koyduğu son derece yenilikçi ve özgün yorumlar, kendisini yalnızca Türkiye’de değil İslam coğrafyasının farklı bölgelerinde de milyonlar tarafından bilinir ve takip edilir hale getirmiştir.

Said-i Kürdi, iman hakikatleri dışında doğup büyüdüğü Kürdistan coğrafyasının bir takım sosyolojik ve siyasal sorunları ile de son derece yakından ilgilenmiş ve bu sorunların çözümüne dair çok bilinmese de son derece önemli öneriler ortaya koymuştur. Fakat, Said-i Kürdi özellikle Kürt meselesine dair yaklaşımları üzerinden farklı çevrelerce yer yer oportünist teviller marifetiyle önemli ölçüde yanlış anlatılagelmiştir. Bu yanlış anlatıların önemli bir kısmının zamanın siyasal kompozisyonundan, Kürt İslamcılarının milliyetçi niteliğinden ve Türk İslamcılığının devletçi yaklaşımlarından etkilendiği son derece açıktır.

Bu bağlamdan hareketle, Said-i Kürdi’nin Kürt meselesine dair tespitlerini bir bütün olarak kabul ve red edenlerin yanı sıra; nüansa dair bir takım farklı Said-i Kürdi okumalarının farklı çevrelerce parlatıldığını ifade edebiliriz. Meraklısı için rahmetli Şerif Mardin ve Roman Alakom gibi kıymetli düşünce insanlarının bu hususta yazdıklarına bakmaları tavsiye edilebilir.

KÜRT ULUSALCISI MIDIR?

Şerif Mardin’e göre Said-i Kürdi’nin Kürt meselesine dair tespitlerini tümden kabul veya red edenlerin temel de iki farklı motivasyonla hareket ettiğini belirtebiliriz. İlk olarak, Said-i Kürdi’nin Kürt bir aileden neşet etmesi, Kürt yoğun bir coğrafyada yaşamış olması, Kürtçe konuşması ve daha da önemlisi Kürt, Kürtçe ve Kürdistan’a dair beyanları bir takım Kürt milliyetçisi çevrelerin Said-i Kürdi’yi adeta bir Kürt ulusalcısı olarak portre etmeleri sonucunu doğurmuştur. Fakat bu çevrelerin aşamadığı ve aşmaları da pek muhtemel olmayan en önemli problemlerinden biri, Said-i Kürdi’nin Kürt meselesinin çözümünde İslam hukukunu temel alması ve bu hassas meseleye ümmetçi bir gözlükle bakmasıdır. Keza bu çevrelerin önemli bir yekûnu Kürt meselesinin çözülememesini ve Kürtlerin tarihte hak ettikleri yerde olmamalarını ümmetçi yaklaşıma bağlamakta ve Kürtlüğe dair ulusal taleplerin sürekli ümmetçi anlayıştan ötürü tehir edildiğini belirtmekteler.

Diğer taraftan, bir takım ‘Turancı’ ve ‘İslamcı’ çevreler Said-i Kürdi’yi Kürtlük’ten koparabilmek için inanılmaz bir sansür geleneği içerisinde kendisinin Kürt, Kürtlük ve Kürdistan’a dair ifadelerini Şark, Şarklılık ve Şarklılar şeklinde değiştirmeye varıncaya kadar, adeta Sad-i Kürdi’nin Said-i Nursi ile ihtilaf içerisinde olduğu gibi bir akıl tutulmasına yakalanmışlardır. İfade etmek gerekir ki, Türkiye’de Nurculuk hareketinin önemli bir bölümü vefatından sonra Said-i Kürdi’yi Kürtlükten koparan bu yaklaşımı büyük ölçüde benimsemişlerdir.

Onlarca örnek verilebilecekken, bu çevreler Said-i Kürdi’nin,

‘Dört noktayı bilerek bazı hikmet-i hafiye (gizli hikmet) için yapmışım. Birincisi, şekl-i garibim (garip şeklim). Bu muhalif libasımla (elbisemle) makasıd-ı dünyeviyeden istiğnamı (uzak durma) ve adat-ı beldeye (belde adetlerine) adem-i murattan (uymama) özrümü ve ahval etvarımın (tavırlarımın) nasa (insanlara) muhalefetini ve münasebet-i zahir ve batın ile tabiilik insaniyetimi ve milliyetimin muhabbetini (milliyetimin sevgisini) ilan etmek içindir’

ifadelerini adeta bir kenara bırakmış ve görmezden gelmişlerdir. Halbuki, yukarıda ki ifadelerden anlaşıldığı üzere, Said-i Kürdi kendisinin Kürtlükten koparılmasını her fırsatta reddetmiş, özellikle Kürdistani kıyafetleri ile hayatını sürdürmesini ve Kürtçe’yi son derece sık konuşmasını kendi beyanıyla ‘milliyetine duyduğu muhabbetten’ kaynaklandığını defaatle belirtmiştir.

Hatta, Altan Tan’ın Kürt Sorunu kitabında da uzun uzun belirtildiği gibi, Said-i Kürdi Kürdistani kıyafetlerini değiştirmesini teklif edenlere dahi katlanamamış ve şu sözlerle cevap vermiştir;

‘’Bak Acem Ağa! Ben bu keyfimi, bu kıyafetimi Van Valisi Tahir Paşa’nın bin altın ile hususi konak ve kızını teklif etmesi karşısında bile değiştirmedim.’’

Bununla birlikte, Said-i Kürdi’nin Kürtlüğünü ifade etmesi ile sorunu olmayan fakat özellikle Kürtlüğe dair yaklaşımlarını ‘Arapça vacip, Türkçe Lazım, Kürtçe caizdir’ üst başlığının içine hapsedip, adeta Türk ve Kürtlüğe dair bir takım sınıflandırmalar yapabilmek için Said-i Kürdi’nin bu ifadelerini referans kabul eden geniş bir kesimin olduğunu da ifade etmek durumundayız.

KÜRTLERİ MUHATAP ALDI

Halbuki, Said-i Kürdi’nin ‘Kürtleri muhatap alarak!’ yukarda belirtmiş olduğu bu ifade, aslında Van, Bitlis ve Diyarbakır’da hem fen hem de İslami ilimlerin tahsilini aynı anda yapacak Medresetü’z Zehra isminde bir üniversiteler zinciri kurma hayalinin bir mukaddimesidir. Yukarıda belirtilen ifade ile ‘Kürtlere’ seslenen Said-i Kürdi, bu coğrafyada soyutlanmış hayatlar yaşayan Kürtlerin çevreden-merkeze hareket edebilmeleri ve memleketin diğer parçaları ile siyasal, ekonomik ve sosyal anlamda bütünleşebilmesi için bahsi geçen tavsiyesini öne sürmüştür.

Bir takım çevrelerin hakikati ıskalamasından farklı olarak, Said-i Kürdi’nin ‘Arapça vacip, Türkçe Lazım, Kürtçe caizdir’ demesi Kürtçe’nin ve Kürtlüğün, Türkçe ve Türklüğe kıyasla daha az zaruri ve hatta Türklük çatısı altında ümmetçi yaklaşımlara erimesi gereken bir milliye olarak gördüğünden değildir. Aksine, Said-i Kürdi Kürt, Kürtçe ve Kürdistan ilişkisini kıyafetleri, konuştuğu dil ve özellikle birinci Said dönemi olarak ifade edilen zaman diliminde bir takım siyasal angajmanları ile sürekli tavsiye etmiştir. Hatta, bu dönemde Said-i Kürdi’nin Marifet ve İttihad-ı Ekrad isminde bir Kürtçe-Türkçe gazete çıkarmak için yoğun çabalar verdiği Müfid Yüksel’in araştırmalarından da okunabilir.

Said-i Kürdi’nin Kürtlüğünü serişte etmek ve ifade etmekle hiçbir sorunu olmadığını desteklemesi açısından, Mederestü’z Zehra konusunda Bave Kurdan (Kürtlerin babası) olarak bilinen Sultan Abdulhamid ile anlaşamaması üzerine ‘Kürtleri muhatap alarak’ söylediği şu sözler son derece manidardır:

‘Ey Kürtler! Tımarhaneyi kabul ettim. Ve Kürtlüğü lekedar etmemek için irade-i padişahı ve maaş ve ihsan-ı şahaneyi kabul etmedim.’

Ez cümle, Said-i Kürdi ne Kürt milliyetçilerinin hayal ettiği gibi bir Kürt ulusalcısı, ne de bir takım Turancı ve İslamcı kesimlerin tahayyül ettiği gibi bir Kürt inkarcısıdır. O bir Kürt mellesedir. Hayati boyunca, Kürtlerin de diğer Müslüman milliyetlerle birlikte eşit haklar temelinde siyasal, sosyal ve ekonomik olarak temsil edilmesi için büyük uğraşlar vermiştir. Bu uğraşları bir takım milliyetçi ya da siyasal saiklerle Said-i Kürdi’nin hayatını adadığı İslam davasının dışında görmek ya da tamamen red etmek onun âli mirasına yapılabilecek en büyük saygısızlıklardandır.

[Ebubekir Işık] 20.1.2018 [TR724]

Kupasızlık yıldızları bir bir Arsenal’den koparıyor [Hasan Cücük]

İngiltere Premier Lig, uzun süre Manchester United – Arsenal rekabetine sahne oldu. Alex Ferguson’un şampiyonluk yolundaki tek rakibi Arsene Wenger’di bir dönem. Yarışa 2004’ten itibaren Chelsea, 2008’ten itibaren ise Manchester City’nin katılmasıyla Arsenal yıllardır alışık olduğu zirveden uzaklaşmaya başladı. Son şampiyonluğunu 2003-04 sezonunda hem de namağlup olarak yaşadıktan sonra sessizliğe büründü. Şampiyonluk hedefinden uzaklaşınca yıldızlar bir bir Arsenal’den ayrılmaya başladı. Ayrılan yıldızların son halkası Theo Walcott olurken, sıradaki isim Şilili forvet Alexis Sanchez. Ayrılacaklar listesindeki bir başka isim ise Mesut Özil.

KAPTANLAR GEMİYİ ÖNCE TERK ETTİ

Arsenal gemisini ilk terk eden isim takımın kaptanı Patrick Vieira’ydı. 9 yıl Arsenal formasını giyen Vieira’nın ayrılış gerekçesi lig şampiyonluğundan ziyade Şampiyonlar Ligi kupası hasretiydi. Dünyanın en iyi ön liberolarından biri olarak gösterilen Fransız yıldız, Arsenal’den Şampiyonlar Ligi kupası için ayrılmasına rağmen bu emeline forma giydiği Juventus, İnter ve Manchester City’de ulaşamadan futbola veda etti. Kupaya en çok İnter formasıyla yaklaştı. Dönemin İnter teknik direktörü Jose Mourinho’nun gözüne giremeyen Vieira, Ocak 2010’da Manchester City’e satıldığı için aynı yılın mayıs ayında kazanılan kupayı kaldırma sevinci yaşayamadı.

Vieira gibi takımın sembol isimlerinden Thierry Henry de kopanlar kervanına 2007’de katılacaktı. Henry’nin gerekçeleri arasında hem Premier Lig hem de Şampiyonlar Ligi hasreti vardı. Fransız yıldız bu iki emelini de 3 yıl formasını giyeceği Barcelona’da erişirken, Katalan ekibinde Arsenal’de 8 yılda kazandığı kupa sevincinden çok daha fazlasını yaşadı.

VAN PERSİE’Yİ UNUTAMADI

Arsene Wenger’in yıllar geçmesine rağmen hala unutamadığı ayrılış Robin van Persie’nin gidişi olmuştu. Fenerbahçe’de sefilleri oynayan RVP, Arsenal formasını giydiği 8 yılda takımın gol makinesiydi. 2012’de Manchester United’a giden Van Persie, yıllarca hasret kaldığı Premier Lig şampiyonluğunu Alex Ferguson’la yaşayacaktı. Wenger, RVP’nin ayrılmasıyla ilgili ise ‘Alexis Sanchez’in gidişi, Robin van Persie’nin ayrılığı kadar acı vermeyecek. Van Persie’yi Feyenoord’da ikinci takımda oynarken keşfedip kazandık. Onunla çok uzun süre çalıştık ve gidişi büyük bir kayıptı’ açıklamasını yapacaktı.

Patrick Vieira, Thierry Henry ve Robin van Persie dünya çapında yıldızlardı. Bu isimlerin ayrılması Arsenal’in ciddi güç kaybı yaşamasına sebep oldu. Bu isimler kadar olmasa da takımın yükünü çeken önemli isimler de kupasız geçen yıllara isyan edip, ayrıldılar. Defansın önemli isimleri William Gallas, Kolo Toure, Ashley Cole kupa hevesiyle Arsenal’den taşındı. Daha sonra bu isimlere Robert Pires ve Cesc Fabregas eklendi. Pires 6, Fabregas 8 yıl Arsenal formasını giymişti.

BU SEZON YAPRAK DÖKTÜ

Bu sezon Arsenal’den ilk ayrılan isim 38 milyon Euro bonservisle Liverpool’a giden Alex Oxlade-Chamberlain’di. 6 yıldır Arsenal formasını giyen Chamberlain’in ayrılma gerekçesi de aynıydı. Ara transferde kopan isim ise 11 yıldır Arsenal formasını terleten Theo Walcott oldu. Everton’a 22,5 milyon Euro karşılığında transfer olan Theo Walcott, Cenk Tosun’la birlikte oynayacak. Yine 2008’den beri Arsenal kadrosunda bulunan kaleci Wojciech Szczesny de sezon başında kopup, Juventus’a gitmeyi tercih etti.

ALEXİS SANCHEZ VE MESUT

Bu isimlerin sonuncusu Alexis Sanchez. 2014’te Barcelona’dan transfer edilen Sanchez, son yıllarda kulübün transfer politikasına yönelttiği eleştiriler ile dikkat çekmişti. Arsenal’in şampiyon olacak bir kadro kuramadığını belirten Sanchez, her fırsatta ayrılmak istediğini dile getirmişti. Ara transfer dönemi bitmeden kesin ayrılması beklenen Sanchez’in gideceği takım olarak Manchester City adı ilk sırada zikrediliyor. Yine sezon sonunda bitecek sözleşmesini uzatmayan Mesut Özil’in de ayrılmasına kesin gözüyle bakılıyor. Sanchez ve Mesut’un ayrılmasının Arsenal’in gücünü azaltacağı kesin.

Arsenal’in durumunu en iyi İtalya ve İspanya seferini tamamlayıp 2013’te yeniden Chelsea’nın başına geçen Jose Mourinho özetlemişti: ‘Ada’da değişen bir şey yok, Wenger’in çocukları hala şampiyon olamamış.’ Şampiyonluk gelmeyince yıldızlar da çareyi birer birer kopmakta buluyor.

[Hasan Cücük] 20.1.2018 [TR724]

Erdoğan’ın yeni bahanesi Afrin olacak [Semih Ardıç]

Hükûmet kabul etmek istemese de Türkiye’nin siyasî, iktisadî ve coğrafî riskleri düne nazaran daha da artmıştır. Piyasadaki nakit sıkıntısı, yüzde 11-12 civarına demirleyen enflasyon ve işsizlik, artan faiz oranları, özel sektörün net dış borcunun 217,7 milyar dolara yükselmesi, reel ücretlerin gerilemesi, bütçe açığının 47,4 milyar TL ile Cumhuriyet tarihinin rekorunu kırması ekonominin hemen hiçbir cephesinde işlerin iyi gitmediğini ortaya koyuyor.

Hukuk devletinin, temel hak ve hürriyetlerin kâğıt üzerinde kalması belirsizliği kesif hale getirdi. O belirsizliği ifade eden sisli hava yüzünden kimse önünü göremiyor. Bütün risklere ilave olarak Suriye’nin Afrin bölgesine askerî harekât hazırlığı var. En kırılgan 5 ekonomiden biri olan Türkiye için böyle bir hamlenin neticesi ateşe benzin dökmekten farksız olabilir.

AFRİN’İN FATURASI AĞIR OLUR

İktisadî açıdan elinin en zayıf olduğu bir devirde ABD ile karşı karşıya gelmeyi göze alan Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan’ın Saray’daki hesabı çarşıya uymayabilir. Afrin’de ABD’nin desteklediği YPG ile sıcak çatışmaya girmenin bedeli çok ağır olabilir.

İki gündür ABD, Türkiye ve Rusya üçgeninde saat başı beyanat veriliyor. Bu kadarı bile dövizin tekrar yönünü yukarı çevirmesine, Borsa’da yabancıların satışlarını hızlandırmasına ve iki senelik Hazine kâğıdının faizinin yüzde 13,50’yi geçmesine sebebiyet verdi. Dolar 3,81 TL üzerinde Suriye sınırından gelecek haberlere göre yön bulacak. Euro 4,70 TL’nin eşiğinde. Borsa son iki günde yüzde 3’ten fazla eridi.

9 MİLYAR TL KREDİ BATTI

Koç Holding’in Şeref Başkanı Rahmi Koç’un, “Yeni yatırımlar artık yurt dışına.” cümlesi ve Murat Ülker’in şirketlerin ekseriyetini temsil eden hisseleri Londra’da (İngiltere) kurduğu Pladis Limited’e devretmesi yerli sermayenin istikbal adına fazla ümitvar olmadığını teyit eden onlarca hadiseden sadece ikisi.

Bankalar 2017’de 9 milyar TL krediyi tahsil edemedi ve bilanço dışına çıkarmak için batık kredileri varlık yönetim şirketlerine tabir-i caizse üç kuruşa sattı. En son Garanti Bankası, Yapı Kredi Bankası ve Albaraka Türk Katılım Bankası’nın toplam 700 milyon liralık tahsili gecikmiş alacağı toplam 32 milyon liraya satıldı. Kredileri satın alan şirketler artık ne kadarını tahsil edebilirse ona razı olacak. Bankalar 1,5 milyon kişiyi icraya verdi. Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekci’nin ‘coşkun’ dediği ekonomide oluyor bunlar!

YABANCI YATIRIMCI BAVULUNU TOPLADI

Yabancı yatırımlar zaten durma noktasına geldi. Yeni gelen yabancı yok denecek kadar az. Bilakis fırsatını bulan dünya markaları Türkiye’de ya küçülüyor ya da bavulu toplayıp gidiyor.

En son dünya çapında LG’den Samsung’a 17 bin büyük müşteriye mobil çözümler sunan Kanadalı SOTI 2015’te geldiği İstanbul’a 31 Aralık 2017 itibarıyla veda etti. Şirket, Türkiye birimini Birleşik Arap Emirlikleri’ne taşımaya karar verdi.

Kredi derecelendirme kuruluşu Fitch de İstanbul ofisini kapattı. Coca Cola İçecek AŞ’nin İstanbul Altunizade’de senelerdir hizmet verdiği binayı satmaya karar verdiği belirtiliyor. Coca Cola, Türkiye’deki ofise bağlı ülke sayısını azaltacakmış.

FOCUS: RAKAMLAR TUTMUYOR

Herhalde birbirinden farklı sektörlerin önde gelen firmaları bu kararları Türkiye ekonomisi coşkun olduğu için almıyor. Para kazanmaya gelen ve bugüne kadar sebat eden devler, ekonomi hükûmetin iddia ettiği gibi yüzde 11,1 büyümüş olsa niye bırakıp gitsin?

Alman Focus dergisi, Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) rakamlarının hakikatle bağdaşmadığına dair teferruatlı bir analiz yayımladı. Algı ile hakikat arasındaki farkı görmek isteyenler görüyor.

ÇEYREK YA DA YARIM DEMOKRASİ OLMAZ

Türk Sanayici ve İşinsanları Derneği (TÜSİAD) Yüksek İstişare Konseyi Başkanı Tuncay Özilhan, Olağanüstü Hal (OHAL) yüzünden yabancı yatırımcının endişelerinin arttığını belirterek, “Umuyoruz ki OHAL son kez uzatılmış olsun” ifadelerini kullandı.

Anayasa Mahkemesi kararının alt mahkemeler tarafından kale alınmadığı Türkiye’de yerli ve yabancı yatırımcının, sokaktaki insanın hissiyatına tercüman olan TÜSİAD Başkanı Erol Bilecik, “Göstermelik demokrasi diye bir şey yoktur. Ayrıca, demokrasi altın kadar kıymetlidir ama ne çeyreği, ne de yarımı olur. Demokrasiyi bozdurup kullanamazsınız.” tespitinde bulundu.

OHAL baskısı altında ancak bu kadarını dile getirebiliyorlar…

HAZİNE GARANTİLİ 55 MİLYAR TL KİME DAĞITILACAK?

Hariçten ve dahilden umut veren bir haber gelmediğinden midir bilinmez Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarı, günü kurtarmak için yine Hazine’yi kullanarak piyasayı suni teneffüs yapmaya karar verdi. Kredi Garanti Fonu (KGF) 2018’de 55 milyar TL krediye kefil olacak. Geçen sene 202 milyar TL, Hazine kefaletinin diğer ifadesi olan KGF üzerinden firmalara aktarılmıştı.

Bahse konu kredilerin yatırımdan ziyade borçlar ve işletme sermayesi için kullanıldığını bizzat Saray’ın ekonomi baş müşavirlerinden Doç. Dr. Hatice Karahan açıklamıştı: “Kredilerin eğilim anketine baktığımızda, özellikle borç yapılandırması yönünde bir talep geldiğini görüyoruz. Bunun yanı sıra stok artışı ve işletme sermayesi gibi ihtiyaçlar için de talepte bulunanlar oldu. Bu da aslında şuna geliyor: Yatırım için ne kadar kullanıldı? Ben tüm göstergelere baktığımda bunun daha az yatırıma gittiği kanaatindeyim.”

KREDİLER BORÇLARA GİTTİ

Karahan mealen demek istiyor ki bu firmalar maaşları, sigorta primlerini, elektrik, doğalgaz ve su faturalarını yatıracak parayı bankalardan bulamadı. Dönen varlıkları da eksiye düşmüştü. Hazine’nin kefaleti ile kredi verildi. O kadar kaynak borç ödemesinde, işletme sermayesinde kullanıldı. 202 milyar liranın yatırıma dönüştüğünü tahayyül edebiliyor musunuz? Öyle bir yatırım rüzgârı esseydi herkese faydası dokunurdu. İşsizlik hakikî manada yüzde 8-9’a kadar inerdi.

Arka planda ne olduğuna kimse kafa yormuyor nasıl olsa… Saray’da atılan manşetlere malzeme olacak bir-iki sun’i veri kâfi. Aksini iddia edenler hapsi boyluyor. Böyle bir iklimde 202 milyar TL kredini içinde ne kadarının vadesi gelen ödemesi aksadığı da bilinmiyor tabiî.

AKP’YE YAKIN FİRMALAR ÖNCELİKLİ

Hazine destekli kredilerin hangi firmalara verildiğinin listesi sadece hükumette. Bankacıların kulaklara fısıldadığı isimler yine AKP’ye yakın şirketlerin adresine çıkıyor. Küçük esnafın, çiftçinin haberi dahi olmuyor böyle bir mekanizmadan.

Şeffaf ve adil bir dağıtıma kimsenin itirazı olamaz. Olmayan paraları dağıtarak batacaksak da hep beraber batarız. Amma velakin aynı zorluklarla boğuşan iki firmadan AKP’ye yakın olanına can simidi atılıyor diğeri ölüme terk ediliyorsa-ki KGF tam da böyle işletiliyor-vatandaş devlet eliyle adaletsizliğe maruz bırakılıyor demektir.

AFRİN’DE NE DEĞİŞTİ?

Yukarıda tasvir etmeye çalıştığım tablonun teferruatı daha vahim. Bu tablo iktidarın moralini bozuyor. Afrin bahane. Afrin’de dünden bugüne ne değişti de şimdi tanklarla bir bataklığa sürükleniyoruz.

Suriye’deki dinamikler değişmedi. Suriye krizini yanlış tevil eden ve ‘fırsatçılık yapayım’ derken oradaki ateşi hudutlarımızın içine taşıyan Erdoğan halktan özür dilemek yerine hatayı hata ile telafi edeceğini zannediyor.

15 TEMMUZ RÜZGARI TERSİNE DÖNDÜ

Ekonomideki ağır krize bir bahane lazım. 15 Temmuz 2016 tarihli darbe teşebbüsünün hâlâ karanlık noktaları olsa da Doğu Perinçek’in, “Bir gün evvel Erdoğan’ın müşavirlerini darbeden haberdar ettik.” beyanı, askerlerin mahkemelerde anlattıkları ve ortaya çıkan yeni görüntüler herkesi dehşete düşürdü.

Darbeyi bir yerlere yıkmaya çalışan resmî beyanların aksine o gece insanların bile bile ölüme gönderildiğine dair görüş giderek ağırlık kazanıyor. Ezcümle 15 Temmuz’un kullanışlı bir aparat olma vasfını kaybettiğini ve kaptanlığını yaptığı geminin krizin merkezine doğru sürüklendiğini gören Erdoğan’a Başkanlık seçimine kadar yeni bir bahane lazım.

O bahane de yine masum kanı akıtma pahasına maalesef Afrin olacak.

[Semih Ardıç] 20.1.2018 [TR724]

‘Yayıncılar videodan yazıya dönüyor; Reklam değil abonelik…’ [TR724]

Dünya 2017’yi “fake news” (sahte haber) tartışmalarıyla geride bıraktı. Reuters Enstitüsünün ‘Gazetecilik, Medya ve Teknoloji Trend ve Öngörüleri 2018’ başlıklı raporu, yeni yılda yayıcıların videodan çekiliceğini öngörüyor. Facebook’un kendi içeriklerini üretme planları, BuzzFeed ve Mashable gibi önemli online içerik sağlayıcıların videodan aldıkları gelirin düşmesine yol açacak. Facebook’tan yeterli gelir sağlayamayacak olan bu platformların zaten masraflı olan kısa video üretiminden uzaklaşarak yazılı metne doğru kaymaları bekleniyor.

29 ülkeden 194 deneyimli dijital medya endüstrisinin önde gelen editör ve üst düzey yöneticileriyle yapılan anket çarpıcı sonuçlar ortaya koydu. Nic Newman’ın kaleme aldığı rapora göre, reklam gelirinin öneminin azalacak. Dijital abonelik önemli bir gelir kaynağı olacak. Yayıncılar bu yeni iş modeline uygun içerik üretmek zorunda kalacak. Whatsapp ve Instagram 2018’de de büyümeye devam edecek. Facebook bu yıl, girişlerine izin verilmeyen 13 yaşından küçüklerin üyeliğine yoğunlaşacak. Bunu da anne babaların izniyle gerçekleştirmeyi hedefliyor. Anne baba çocuğun hangi arkadaşı ekleyebileceğini kontrol edebilecek ama içerikleri göremeyecek. Instagram’ın story’leri yükselişini sürdürecek. Medya şirketlerinin bu alana daha fazla yatırım yapması bekleniyor. Yakın zamanda canlı yayınlarda yapay zekâdan yararlanmak mümkün olacak. Canlı yayınlar eş zamanlı olarak metne dökülebilecek. Dreamwriter adlı otomatik haber yazım programı bugün finans, teknoloji ve spor üzerine günde 2 bin 500 haber üretiyor.

Ankete katılan yayıncıların yüzde 44’ü platformların gücünden endişeli. Facebook ve Snapchat’e karşı yaklaşımları, Twitter ve Google’a oranla daha olumsuz. Yayıncıların yüzde 36’sı başarıya giden yolda en önemli engelin teknoloji platformları değil iç etkenler olduğuna dikkat çekiyor; en önemli sorunun ‘değişime direnç ve inovasyon eksikliği’ olduğunu söylüyor. Katılımcıların yüzde 44’ü aboneliğin 2018’de önemli bir dijital gelir kaynağı olacağı görüşünde, hatta kimi bunun reklamlardan ve sponsorlu içeriklerden daha fazla gelir getirebileceğini öngörüyor. 2018’de daha fazla sesli içerikle karşılaşacağız. Yayıncıların yüzde 58’i podcast’lere yoğunlaşacaklarını belirtiyor.  Yüzde 72’i, yapay zekâyı denemeyi planladıklarını, böylece daha iyi içerik önerisi sağlamayı ve ürün verimliliğini arttırmayı hedeflediklerini ifade ediyor.

YAYINCILAR NE ÖNGÖRÜYOR?

• Platformların gücü artarken dezenformasyon üzerine soruşturmalar da artacak ancak birçok ülkede bu yaklaşım kapsamlı somut adımlara dönüşemeyecek.
• Facebook ve Google cezai yaptırımlardan kaçınmak üzere kaldırdığı içerikler nedeniyle sansürle suçlanacak.
• Veri doğrulama, medya okur yazarlığı ve şeffaflık girişimleri dezenformasyon ve güven sorununun önüne geçemeyecek.
• Yayıncılar, kullanıcıları websiteleri ve uygulamalarına kaydolmaya/giriş yapmaya itecek. Tabii toplanan veri sayesinde kişiselleştirilmiş içerikler sunacak.
• Dijital dönüşümü gerçekleştirenler ile gerçekleştiremeyenler (geleneksel medya) arasında uçurum derinleşecek.
• Daha fazla yayıncı abonelik ya da benzeri gelir modeline geçecek, dijital reklam gelirlerinin önemi azalacak.
• Yayıncıların önemli bir bölümü videodan uzaklaşıp yazıya dönecek.
• Sosyal medyada daha fazla mesajlaşma platformu ve konuşma arayüzü göreceğiz.

[TR724] 20.1.2018

Erdoğan, son oyunu ‘Savaşan Türkiye’ ile neyin peşinde? [Erman Yalaz]

Baskın Oran, Yerli ve Milli Şiarımız: “Yurtta baskı, cihanda savaş” başlıklı son yazısında diyor ki; “Yurtta: Ciddi bir muhalefet partisinin yokluğunda, ülkeyi Anayasa’ya aykırı KHK’lerle yöneten bir iktidar. En basit köşe yazısını hapisle, en basit protesto eylemini de gaz ve copla dağıtan bir Tek Adam yönetimi. Veli’nin annelerini sokakta yerlerde sürükleyen bir polis devleti. Yani, bizzat devletin polisini cebir unsuru olarak kullanarak Anayasa’yı cebren ihlal eden bir OHAL rejimi.

Cihanda: Elalemin ülkesini Rusya-ABD rekabetinden yararlanarak işgal etmek için sürekli savaş propagandası yapan bir cumhurbaşkanı.”

Sonra da şu soruları yöneltiyor:  “‘Efendim, güney sınırımızda bir Kürt devleti kuruluyor da onu önlemeye çalışıyoruz!’

Sınırlarımızda Kürt devletini önlemeye çalışıyor isek, niye Kürt devleti olmaya en yakın oluşumu, Barzani yönetimini sittin sene bağrımıza bastık? Mesela Kasım 2013’te Diyarbakırlılara meydanlarda Kürtçe hitap eden Şivan Perwer’li ve Asimile Kürt İbrahim Tatlıses’li düetlerle ağırladık?

O zaman mı hata yapıyorduk, yoksa şimdi mi?”

Altına imza atılacak tespitler ve haklı sorular bunlar. Televizyon haberleri 10 gündür Afrin operasyon çığırtkanlığından geçilmiyor. Suriye içinde IŞİD ile savaşmış PYD unsurları Erdoğan ve avanesinin yeni düşmanı. Önceki gün Rusya’da Genelkurmay Başkanı, MİT Müsteşarı’nın süklüm püklüm durdukları fotoğraf kareleri, Ortadoğu’nun yeni patronu Rusya’dan istenenin alınamadığının da göstergesi.

HERŞEY ONUN İKTİDARI İÇİN

Peki Erdoğan ve ekibi ne yapmaya çalışıyor? Neden savaş tamtamları çalıyor?

Amerika ve Rusya arasında yaşanan güç savaşının içinden (iç-dış) politik ayak oyunlarıyla güç devşirmeye çalışan Erdoğan ve ekibi her fırsatı gole çevirmenin derdinde mi? Yoksa her şey 2019’a giden yol haritasının bir parçası mı?

Elbette olayları tek taraflı değerlendirmemek lazım. Ancak, Baskın Oran’ın sorusuna Suriye Kürtleri ile yapılan işbirliklerini hatırlatarak devam etmek lazım. 21 Şubat 2015 gününün gece yarısında Türkiye’nin kendi sınırları dışında sahip olduğu tek toprak parçası olan Süleyman Şah Türbesi’nin nakli ve Süleyman Şah Saygı Karakolu’nun tahliyesinin gerçekleştirildiği ’Şah Fırat’ operasyonu için PYD ile irtibata geçmediniz mi?

‘Suriye’deki Kürtlerin hakları ile YPG yanyana getirilmemeli. YPG’yi Kürtlerin savunucu görmek Kürt kardeşlerime yapılabilecek en büyük hakarettir. Biz Irak’taki Kürtlerin kazanımlarını desteklediğimiz gibi Suriye’deki Kürtlerin her kazanımını destekleriz.’ sözleriyle milleti avutuyordunuz.

Kendi ellerinizle beslediğiniz, silahlarını gönderdiğiniz cihatçı radikaller ve IŞİD sizin aleyhinize döndüğünde olan yine bu milletin çocuklarına olmuştu. İki yüz küsür günlük Fırat Kalkanı operasyonunda resmi rakamlarla 64 askerimiz şehit oldu, 400’e yakını yaralandı. Milyarlar zayi edildi. Stratejik derinlik dernek, teröre stratejik derinlik kazandırıldı. Sizin basiretsiz, iki yüzlü politikalarınız ve kirli ilişkileriniz yüzünden IŞİD bir yandan PKK diğer tarafdan başkenti, İstanbul’u vurdu defalarca.

Ölümü kutsayıp, şehitliği kullanan bu kafa, bütün bunlar yaşanırken 7 Haziran’da kaybettiği seçimlerin tekrar yapılıp ‘istikrarlı tek adam rejimi sürsün’ diye Kasım’a kadar Güneydoğu’yu yerle bir etti. Taş taş üstünde kalmadı. Ne Kürt kardeşliği, ne Çözüm Süreci var artık ortada. 1990’larda JİTEM’in Ergenekon kafasının yaptığını AKP misliyle icra etti. Mazlum Kürtleri iki ateş arasında bıraktı. Binlerce insanını katletti. Polisler, askerler şehit edildi, siviller öldürüldü. 1.5 milyon insan yollara döküldü, göç etti. Şehirler yok edildi, tarih silindi. Sur yıkıldı, Tahir Elçi’ler öldürüldü. Her şey bir kişinin iktidarda kalması içindi.

YİNE SAVAŞ TAMTAMLARI ÇALINIYORSA

Şimdi yeni bir savaş tamtamı çalınıyor. Ben yine aynı endişedeyim. KHK’larla iç güvenlik düzenlemeleri yapan, SADAT’ları, HÖH’leri dünkü günahlarından, katliamlarından sorumsuz kılan irade istiyor savaşı çünkü. Ortada bir milli tehdit varmış görüntüsüyle yürütülüyor işler.  Üstelik iki büyük dünya gücünü  (Amerika ve Rusya) de karşısına alma pahasına yaptığını söylüyor. Böyle reklam ediyor. Hakan Fidan, Hulusi Akar ziyaretinden hemen sonra isot gibi ortaya çıktı bazı gerçekler. Hava sahasını kullanmak için izin almaya gidilmiş Rusya’ya. Doğru duydunuz: İzin almak için.Hakan Atilla-Reza Zarrab davalarıyla Saray’ın kişisel politikalarından kilitli kalan ABD-Türkiye ilişkileri de çıkmazda. Tehditler havada uçuşuyor. Ama bir küçük göz kırpmasıyla bütün her şeyi değiştirmeye hazır bu ekip aynı zamanda. Bakın Almanya ile kurdukları ilişkiye.

Baskın Hocanın dediği gibi aslında herşey; AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bütün bu söyledikleri, her şey ama her şey, yerli ve milli tribünler için. Tribünler çoşsun diye medya da elleri çatlayıncaya kadar ‘Afrin operasyonları’ haberleri yaparak alkışlıyor bu zihniyeti. Büyük Türkiye manşetleri atılıyor.  Avrupa’yı baştan başa işgal ederken Hitler  de ‘Büyük Almanya’ diyordu. Her tek adam ve diktatörün içerde güçlü kalmak için maceralara ihtiyacı vardır. Bu ihtiyacı gidermek için müstakbel şehitlerimiz adına, daha dün kadar yakın zamanda birlikte kahvaltılar yapıp şen şakar eğlendikleri Esad’ın PYD-PKK politikalarının kazanmış olmasının acısını çıkarmak için savaş çığırtkanlığı yapılıyor.

Balyoz darbe planını yapanlar Ege’de it dalaşında uçakları düşürüp Türk-Yunan gerginliği üzerinden darbe provaları yapıyordu. Dışişleri Bakanlığı’ndaki toplantıda 2014 Mart’ında Hakan Fidan’ın seçim planı olarak “Gerekirse Suriye’ye dört adam gönderirim. Türkiye’ye 8 füze attırıp savaş gerekçesi üretirim, Süleyman Şah Türbesine’de saldırtırız” dediğini unuttuk mu?

Erdoğan+Ergenekon+MHP+İslamcı-Cihatçı kafanın yeni ittifak projesi savaş. Seçimle gitmeyecekler. İç savaşla, dış kavgayla ayakta durmanın yolunu arıyorlar.  Eğip bükmesin kimse. Erdoğan ve ekibinin seçim kampanyasının bir bölümü bütün bu yaşananlar. 2019’un seçim takviminde bu savaş oyunlarını çok göreceğiz.

[Erman Yalaz] 20.1.2018 [TR724]

İstismarın toplumsal bir norma dönüşümü [Kemal Ay]

Olay Kanuni Sultan Süleyman isimli bir hastanede geçiyor. Bir sağlık görevlisi, 17 yaşındaki bir kız çocuğunun hamileliğinin polise bildirilmediğini fark ediyor. Sonra kayıtları kontrol ediyor ve 5 ay 9 günlük süreçte, tam 250 tane 18 yaş altı kız çocuğunun hamilelikle ilgili hastaneye geldiğini, bunların 115 tanesinin bildirilmediğini fark ediyor. Başhekim yardımcısına durumu bildirdiğinde, görev yeri değiştiriliyor. O da savcılığa gidiyor.

Sağlık görevlisi İclal N. (32), cesareti takdir edilesi bir insan. Hastane yönetiminin sistematik olarak üstünü örttüğü bir salgın hastalığı, ortaya çıkarmış. İstanbul Valisi Vasip Şahin’e göre, hastanelerin 15-18 yaş arası kız çocuklarının gebeliğiyle ilgili ‘bildirim zorunluluğu’ yok. Nitekim 1983’te çıkmış bir KHK ile düzenlenen ilgili yasaya göre, 15-18 yaş arası kız çocuklarının polise bildirimi için ‘cebir, tehdit, hile veya iradeyi etkileyen herhangi bir emarenin varlığı’ aranıyor.

Ancak İclal N.’ye göre zaten polis bildirimi yapılmadığı gibi hastane protokolüne bile işlenmemiş. Demek ki ortada bir usulsüzlük var ve hastane bilinmesini istemiyor. Dahası, İclal N.’nin görev yerini değiştirerek, adeta suçunu kabullenmiş oluyor. Zaten yasanın getirdiği ‘kör nokta’ da, bu kız çocuklarının özgür iradeleriyle hastane yönetimini bilgilendirip bilgilendiremeyecekleri meselesi. Ailelerinin baskısı altında ‘rızası var’ taklidi yapanları nasıl ayrıştıracaksınız?

15-18 YAŞ ARASI ‘RIZA’ NE DEMEK?

Hürriyet’teki röportajında daha fazlasını da anlatıyor İclal Hanım. Yılda hastaneye 450-500 civarında 18 yaşın altında hamile kız çocuğu geldiğini kaydetmiş mesela. AKP’liler ‘rızası varsa’ muhabbetini çok seviyor malum. Daha önce ‘tecavüz yasası’ denilen ve eğer mağdur ile ‘tecavüzcü’ evlenmişse, alınan cezayı erteleyen yasayı canhıraş savunmuşlardı. Ama buradaki problem şu: Bu kız çocuklarının okulda olmaları gerekiyor o yaşta.

Henüz dünyayı tanımadan, hayatlarının amacını bilemeden, karakter gelişimini tamamlayamadan evlendirilen kız çocuklarının gerçekten bir aile kurabileceklerine inanıyor musunuz? Muhafazakâr düşüncede sık sık rastlanan ‘Toplumun yapıtaşı ailedir’ söylemindeki ‘aile’ gerçekten de 18 yaşın altındaki kız çocuklarının kurduğu aileler mi?

SURİYELİ KIZ ÇOCUĞU KENDİNİ NASIL KORUR?

Bir başka mesele de Suriyeli kız çocukları. Polise bildirimi yapılmayan 115 çocuktan 39’u Suriye’deki savaştan kaçıp gelmiş. İclal N. şöyle anlatıyor durumu:

“Bu insanlar savaştan kaçıp gelmiş. Çok çaresizler. Dil bilmiyorlar, çoğu okula gitmiyor. Para yok… O çocukların kim bilir ne hayalleri vardı. 16 yaşında hamile kalan Bayır Bucak Türkmen’i bir kız geldi hastanemize. Bu kız ile uzun bir vakit geçirdim. Dini nikahlı olduğu 18 yaşındaki başka bir çocuktan hamile kalmış. Kızı ile ilgilendiğim için annesinin bana sarılışını unutamam.”

Ortada açık bir istismar var. Üstelik istismar olarak görülmeyen, tamamen zihinlerde normalleşmiş bir istismar bu. Şöyle anlatayım: Amerika’da #MeToo hareketine ilham veren ünlü kadınların hikâyelerindeki en önemli detay, makam mansıp sahibi erkeklerle, oyunculuk hayalini gerçekleştirmeye çalışan kadınlar arasındaki ‘asimetrik güç ilişkisi’. Yani o kadınlar çoğu zaman ses çıkartma imkânı bile bulamıyorlar çünkü o erkekler, bazen medya organlarının bile bunları yayınlamasının önüne geçebiliyor.

Bu asimetrik güç ilişkisi gündelik hayatta da karşımıza çıkabiliyor. 18 yaşından küçük kız çocuklarının bu tip meselelerde, tamamen özgür iradeleriyle hareket edebileceğini düşünmek, meseleye yeterince ehemmiyet vermemek anlamına geliyor.

AKP’nin daha önce tecavüz yasasıyla, şimdi de bu konudaki tavrıyla 15-18 yaş aralığındaki kız çocuklarının yerinin okul değil de, ‘kocasının yanı’ olduğunu göstermesi ve bu durumu normalleştirmesi, ‘istismar’ kavramının da zihinlerde çarpık şekilde oluşmasını sağlıyor. Henüz kendileri çocukken çocuk sahibi olan, kendinden yaşça büyük bir erkeğin ve (bazı durumlarda) ailesinin ‘tahakkümü altına’ giren kız çocuklarının istismar edilmediğini nasıl iddia edebilirsiniz?

Hele ki Suriyeli bir mültecinin böyle bir durumda nasıl ‘direnebileceğini’ düşünüyorsunuz? Bu meselelere kafa yorulmadan çıkarılan yasalar da, yapılan yorumlar da, toplumsal bir salgın hâlini alan bu türlü durumların artışını sağlıyor yalnızca.

SADECE AKP SEÇMENİ DEĞİL…

Nitekim sadece bir hastaneye yılda 450-500 civarında 18 yaş altı kız çocuğu hamilelik teşhisiyle geliyorsa, meselenin ne boyutlarda olduğu ortada. Bu çocukların yalnızca ‘AKP seçmeni’ ailelerden olmadığını da akılda tutmak gerekir. Bilinçsizlik, sadece belli bir grubun ya da kesimin meselesi değil. İşin içinde yoksulluk, psikolojik rahatsızlıklar, aile içi kötü ilişkiler gibi birçok faktörün rol oynadığı unutulmamalı.

Ama en çok da İclal N. gibi isimlerin korunması ve cesaretlendirilmesi gerekir. Çünkü ancak onlar sayesinde bu türlü olaylar gündemimize gelebiliyor.

Ve evet, olay KANUNİ Sultan Süleyman isimli bir hastanede geçiyor…

[Kemal Ay] 20.1.2018 [TR724]