Akit TV’de gerçekleri söyleyen Melek Çetinkaya gözaltına alındı

Harbiyeli annesi Melek Çetinkaya, geçen hafta Akit TV’de yaptığı açıklamaları nedeniyle gözaltına alındı. Programın sunucusu Çetinkaya’nın sözleri karşısında sinirlenip programı sonlandırmıştı.
BOLD – Akit TV’de Fatih Dağıstanlı’nın sunduğu Pazar Manşeti programına katılan Melek Çetinkaya, programda ‘suçu ve suçluyu övdüğü’ iddiasıyla gözaltına alındı.

Çetinkaya programda “Hiçbir askeri öğrenci ya da er daha önce darbeden yargılanmadı. Hulusi Akar önceki darbede üsteğmendi, Binali Yıldırım asteğmendi. Hani darbeye katılan vatan haini oluyordu. Neden Hulusi Akar bakan oldu, Binali Yıldırım Başbakan oldu” diye sormuştu.

Çetinkaya’nın açıklamaları karşısında oldukça agresifleşen Dağıstanlı yayını sonlandırmıştı. Yayının kesilmesini ardından sosyal medya kullanıcıları, müebbet verilen Harbiyeli öğrencilere yapılan hukuksuzlukları anlatmaya çalışan Çetinkaya’yı konuşturmayan Dağıstanlı’ya tepki göstermişti.

[Bold Medya] 16.7.2020

Almanya'dan Hidayet Karaca ve tutuklu gazeteciler için AİHM’ye çağrı

Gesellschaft für bedrohte Völker (GfbV/Tehdit Altındaki Halklar Derneği) 15 Temmuz 2016'dan bu yana Türkiye’de yaşanan hukuksuzlukların anlatıldığı videolar ve basın açıklamalarını kamuoyu ile paylaştı.

Açıklamada, Samanyolu Medye Grup Başkanı Hidayet Karaca ve benzer durumdaki tutuklu gazetecilere ait dosyaları incelemeye almayan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) eleştirilerek, uluslararası kurumların demokrasinin ve hukuk rejimine dönüşün sağlanması için daha etkin çalışması istendi.

GfbV, 50 yıldır dünya genelinde, devletler içinde çoğunluk gruplarca ezilen topluluk haklarını savunan saygın bir kurum.

Derneğin Ortadoğu Masası Şefi Dr. Kamal Sido halen 175 gazetecinin tutuklu bulunduğu, Hizmet Hareketi ve Kürtlerin başta olmak üzere tüm muhalif kesimlerin halen baskı altında tutulduğunu vurguladı.

Dernek bu sebeple son yıllarda özellikle Türkiye’ye odaklandıklarını, farklı raporlar, araştırmalar ve açıklamalarla dünya kamuoyunu ve uluslararası kurumlara çağrıda bulunduklarını belirtiyor.

Derneğe ait basın açıklaması, çağrı metni ve mülakat videolarına aşağıdaki linklerden ulaşabilirsiniz.

Basın Açıklaması Metni için  TIKLAYIN

Çağrı Metni için TIKLAYIN

[Samanyolu Haber] 16.7.2020

Elli defa gittim , anlattım [Safvet Senih]

Cenab-ı Hak, Kitabında “O halde, öğüt fayda verecekse sen de nasihat et!” (A’lâ Suresi, 87/9) buyuruyor. Bu hususta M. Fethullah Gülen Hocaefendi şu tesbitlerde bulunuyor: “İniş sebebi hesaba katılmadan bu kabil âyetlerden, ‘Nasıl olsa öğüdüm fayda vermiyor!’,  ‘Elli defa gittim anlattım, anlamadılar’,  ‘Zaten liyâkatları da yok’ ve benzeri gibi yanlış anlamalar söz konusu olabilir; olabilir ve tebliğ ü irşad vazifesinde fütur yaşanabilir. Oysa ki, âyetin ifade ettiği hakikat tam bunun aksinedir. Şöyle ki, bu  yet-i Kerime, öncelikle irşad konumunda olana vazifesini talim etmektedir. Evet ‘Eğer öğüt yararlı olacak ise, sen de nasihata devam et.’ Kaldı ki, ‘Gerçek şu ki, kâfir olanları (azab ile) korkutsan da korkutmasan da onlar için birdir, iman etmezler.’ (2/6) âyetine rağmen, Allah Resulü (S.A.S.) Ebu Cehil, Utbe, Şeybe… gibi kalb ve kafaları küfre kilitlenmiş insanların ayağına kimbilir kaç defa gitmiş ve kaç defa onlara öğüdünü yenilemiştir. Zannediyorum Allah (c.c.)  Peygamberine bir o kadar daha imkân ve fırsat verseydi. O onları sık sık yoklamadan geri durmayacaktı.

“Evet, tebliğ ve irşad vazifesinin ruhunda, Allah’ın emri olarak her zaman yapılması gerektiği esası söz konusudur. Kabul edecekler veya etmeyecekler düşüncesi, maksadımızın aksine bazen neticenin menfi şekilde tecellisine bile sebebiyet verebilir. Bakın Allah (c.c.) Peygamberine ne buyuruyor: ‘Ey Resul! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan, O’nun elçiliğini yapmamış olursun’ (Mâide Suresi, 5/67) Nebiye sorumluluğu hatırlatılırken yumuşak bir tembih de seziliyor burada. Yani aslında senin vazife ve sorumluluktan kaçmak söz konusu değildir.. evet senin tabiatında böyle bir şey yoktur.  Hatta senin fıtratın âdeta TEBLİĞE KİLİTLİDİR, ama yine de hatırlatmak gerekir ki, sen seciyesi yüksek, fıtratı nurani, gayesi sonsuzluk, aşkın bir insansın ve vazife şuurunun gerçek ve sürekli çizgisi de bu iç muhtevaya muvafık olmalıdır.

“Zaten ‘Sen sevdiğini hidayete erdiremezsin; ne var ki, Allah (c.c.) kimi dilerse onu hidayete erdirir.’  (Kasas Suresi, 28/56) âyetinin gözler önüne serdiği gerçeğe göre de onun da bizim de vazifemiz sadece ve sadece TEBLİĞDİR.

“Eğer öğüt fayda verirse’, tevcihinin de  bir mahmili vardır; evet bazılarına öğüt fayda vermeyecektir. Öyleyse bu hakikatin baştan bilinmesi lâzımdır ki, öğüte rağmen ortaya çıkan netice karşısında yeise düşmeyelim, vazifemizin haricindeki işlere karışmayalım. ‘Se yezzekkeru men yahşa’ fehvasınca ‘Allah’tan korkan, kalbleri haşyete programlanmış insanlar’  evet işte ancak onlar bundan istifade edebilecektir.

“Evet Efendimiz (S.A.S.) kayıtsız, şartsız, hatırlatma ve ihtar vazifesiyle vazifeli bulunduğunda, ‘Vaaz ve nasihat fayda verirse’ şeklindeki şartlı ifade, bir kayıtlama mülahazasından daha çok sorumluluğu pekiştirme mânasını ifade etmektedir. Şöyle ki, faydalı olmak için şeref nüzul olmuş beliğ ve güçlü bir beyan bilkuvve (potansiyel olarak) mutlaka faydalı olma konumundadır..  onu dinleyenlerin bilffil ondan istifade edip etmemeleri ayrı bir mevzudur. Öyleyse burada kelâmın vaz’edilmesi esprisine dayanarak diyebiliriz ki, bu cümleden anlaşılan: ‘Nasihat et, zira nasihatın faydalı olacağı muhakkaktır.” (Kur’an’dan İdrake Yansıyanlar)

Bakara Suresinde “İnkara sapanları, ister inzar edip uyar, ister inzar etme, onlar için birdir, farketmez; imana gelmezler.”(2/6) “Sevâ ün aleyhim” Yani onlar  için farketmez” denilmiş. “Sevâün aleyke”  Yani senin için farketmez” denilmemiş. Çünkü Peygamber Efendimiz (S.A.S.) fark eder. Yani “Sen tebliğ vazifeni yaptıkça, ecrini, ücretini sevabını hep alırsın.”  Ama onlar istifade edemezler.. Çünkü işledikleri günahlar yüzünden kalbleri pas tuttu. Tevbe-istiğfar ile temizlenmeyen kalb her günahtan dolayı bir siyah damga ile kirlenir. Sonunda paslanır ve artık mühürlenir. Mühürlenince geri dönüşü olmaz. Senin için fark eder. Bizler kimlerin mühürlenip kimlerin mühürlenmediğini bilmediğimiz için tebliğ için, biz her zaman üzerimize düşeni yapmak mecburiyetindeyiz.

[Safvet Senih] 16.7.2020 [Samanyolu Haber]

ABD’den yaptırım tehdidi: Ya projelerden çıkın ya da sonuçlarına katlanın

ABD’den, Rus doğalgazını Avrupa ve Türkiye’ye taşıması planlanan Kuzey Akım-2 ve Türk Akımı boru hattı projelerine yaptırımın önünü açabilecek bir adım geldi. Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, projelere yatırım yapan firmaları “Ya şimdi çıkın ya da sonuçlarına katlanın’’ diye uyardı.

Pompeo, ‘’Rusya’nın kötü niyetli projelerine yardım ve yataklık eden şirketlerin tolere edilmeyeceği konusunda net bir uyarı’’ ifadelerini kullandı.

Mike Pompeo, düzenlediği basın toplantısında, 2017 yılında yürürlüğe giren Amerika’nın Hasımlarıyla Yaptırımlar Yoluyla Mücadele (CAATSA) yasasının uygulama çerçevesini belirleyen yönergenin güncelleneceğini ve Rus doğalgazını Almanya ve Avrupa’ya taşıması planlanan ve tamamlanmak üzere olan boru hattı projelerinin de yasa kapsamına alınacağını açıkladı.

Pompeo’nun açıklaması, Kuzey Akım-2 projesine ve Türk Akımı projesinin bir ayağına yönelik şimdiye kadar uygulanan yaptırım muafiyetinin ortadan kalkması anlamına geliyor.

Rus sözcü: ”Yaptırım tehdidi siyasi baskı”
Rusya’dan da Amerika’nın bu adımına tepki geldi. Rusya Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Maria Zaharova, iki boru hattına yönelik yaptırım tehdidinin siyasi baskı olduğunu savundu.

TASS haber ajansının haberine göre sözcü, ‘’Bu siyasi baskının haksız rekabet için kullanılması. Amerikan sisteminin zafiyetinin göstergesi. Zorlama yönteminden başka etkili bir aracının olmadığının işareti’’ şeklinde konuştu.

[TR724] 16.7.2020

Kamu bankaları ve Merkez Bankası dolar kurunu baskılamak için 100 milyar dolar verdi

Dolar kurunun çıkışına engel olmak TCMB rezervlerinden geçen yıl 30-32, bu yıl 60 milyar dolar satış gerçekleştirildiği öğrenilirken Kamu Bankaları’nın da döviz rezervlerini kuru sabitlemek için sattığı ortaya çıktı.

Son dönemde dolar kurunu sabit tutmak için Merkez Bankası rezervlerinden yapılan satışlara kamu bankalarının satışları da eklendi. BDDK verilerine göre kamu bankalarının net döviz açık pozisyonu 22 Mayıs’taki 4.3 milyar dolar seviyesinden 3 Temmuz itibarıyla 8.3 milyar dolara yükseldi.

Verilere göre TCMB’nin rezerv kayıplarının azaldığı dönemde kamu bankalarının döviz açık pozisyonlarını belirginleştirdiği görülüyor. Akbank, Vakıfbank, Ziraat Bankası ve BDDK konu hakkında yöneltilen sorulara cevap vermedi. Türkiye’nin 2019 başından bu yana piyasaları müdahaleyi de içeren toplam döviz arzı da 100 milyar doları aşmış durumda.

TL’nin istikrarlı ve rekabetçi bir seyir izlemesi Türkiye’nin yeni ekonomi politikasının temel hedeflerinden biri haline gelirken, Merkez Bankası rezervlerinden yapılan döviz satışlarına son dönemde kamu bankalarının kendi bilançolarından yaptıkları satışlar da eklendi.

Kamu bankalarının geçen yıl aralık ortasında neredeyse sıfır olan net döviz açık pozisyonları hazirandan itibaren belirgin artış göstererek temmuz itibarıyla 8 milyar doların üzerine çıktı. TCMB’ninkiyle birlikte bakıldığında Türkiye’nin 2019 başından bu yana piyasaları müdahaleyi de içeren toplam döviz arzı da 100 milyar doları aşmış durumda.

8.3 MİLYAR DOLARA YÜKSELDİ

Bankacılık sektörü 2001 yılındaki krizden bu yana, kısa dönemler haricinde döviz açık ya da fazlası pozisyon taşımayı tercih etmiyordu. Ancak tarihsel olarak gözlenen bu tercih, bu yıl itibarıyla kamu bankalarında değişti.

BDDK verilerine göre kamu bankalarının net döviz açık pozisyonu 22 Mayıs’taki 4.3 milyar dolar seviyesinden 3 Temmuz itibarıyla 8.3 milyar dolara yükseldi. Özel bankalarda ise bu oran son birkaç yıldır 2-3 milyar dolar döviz fazlası seviyesinde bulunuyor. Seviye değişse de genel olarak pozitifte ve stabil bir seyir izliyor.

“YÜZDE 25’İ AŞMIŞ DURUMDA”

Reuters’a bilgi veren bir bankacılık kaynağı, “TCMB rezervlerinden geçen yıl 30-32, bu yıl 60 milyar dolar satış gerçekleştirdi. Haziran ayında belirginleşmek üzere kamular da bu trende katılmış görünüyor. Bankaların alabileceği açık pozisyon özkaynaklarının yüzde 20’si ile sınırlandırılıyor. Ancak baktığımızda şu anda kamu (mevduat) bankaları yüzde 25’i aşmış durumda. TCMB’nin rezervlerindeki kaybın kuvvetli olması nedeniyle kamunun TCMB’ye bankacılık kanalından destek olduğunu düşünüyoruz. 2001’den beri ilk kez yaşanan bu sürecin devam edip etmeyeceği de çok önemli.” dedi.

BDDK bankaların yabancı para net genel döviz pozisyonunun, yasal öz kaynağın yüzde 20’si üzerine çıkmasını istemiyor. Düzenlemeler kısa sürelerle bu sınırın aşılmasına izin verse de bunun senede altı defayı aşmaması gerekiyor. Kalkınma ve mevduat bankalarını içeren kamu bankalarının net döviz pozisyonunun öz sermayeye oranı ise 3 Temmuz haftasında yüzde 20.7’ye yükselerek ilk defa bu eşiği aştı. Bu oran bir önceki hafta yüzde 16.8 seviyesindeydi.

KAMU BANKALARI SESSİZLİĞİNİ KORUYOR

Kamu bankalarının döviz arzını belirginleştirdiği haziran ortasından bu yana ise dolar/TL 6.85 etrafında dar bantta neredeyse hareketsiz bir seyir izliyor.

Başlıca kamu bankalarından Halkbank, konu hakkındaki sorulara yanıt vermedi. Vakıfbank ve Ziraat Bankası haber anında henüz cevap iletmedi. Merkez Bankası kamu bankaları ile eş güdüm içinde hareket edip etmediği sorusuna haber anında yanıt vermedi. Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) sorulara cevap vermedi.

Bankacılara göre TL’deki stabil seyirdeki en önemli etken kamunun döviz arzı. Bankacıların TCMB verilerinden yaptığı hesaplamaya göre, mayıs sonu itibarıyla kamunun TCMB rezervlerinden yaptığı döviz arzı yaklaşık 55 milyar dolar seviyesinde.

TCMB’nin lokal bankalarla gerçekleştirdiği swap anlaşmaları dahil edilince hesaplanabilir hale gelen bu tutar Goldman Sachs’ın tahminine göre haziran da dahil edildiğinde 60 milyar dolara ulaşıyor. Geçen yıl da 30-32 milyar doları bulan bu arz, kamu bankalarının da katılımıyla 2019’dan beri bakıldığında 100 milyar doların hemen üzerine çıkmış durumda.

[TR724] 16.7.2020

Turizm sektöründe iflas fırtınası başlayabilir!

Turizm sektörünü bekleyen en önemli tehlikelerden biri de “iflas fırtınası” yaşanması. İş yapamayan firmalar şimdi de alınan kredilerin geri ödemesini düşünüyor.

Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) mayıs ayı verileri turizm sektöründe yaşanan büyük krizi gözler önüne serdi. Salgın süresince alınan kredi miktarından öte ödenemeyen kredilerde yaşanan büyük artış her an yaşanabilecek iflas furyasına işaret ediyor.

BDKK verilerine göre, 2019 Mayıs’ta 3,8 milyar lira olan takipteki kredi miktarı, bir yıl sonra 8,4 milyar liraya kadar yükseldi. Dikkat çeken bir başka ayrıntı da aynı dönemde kullanılan nakdi kredilerin yüzde 32,6 artarak 120,3 milyar liraya yükselmesi.

DESTEK ŞART

Pandemi dönemi alınan kararlar sonucu alınan kredilerin ödenmesi ertelenmiş, takibe alınma süresi de üç aydan altı aya çıkarılmıştı. Bu durum şimdilik batık kredileri var olandan daha az gösteriyor. Sektörün içinde bulunduğu durumu çok değiştirmiyor. Açıklanan ve alınan tedbirler şimdilik sektördeki dar boğazı saklıyor. Ama iş yapamayan ve bu yıl içerisinde piyasada canlanma beklenilmeyen sektör için tehlike çanları çok yüksek sesle çalıyor. Eğer sektöre ciddi bir destek sağlanmazsa çok az firma 2021 yılını görme şansına sahip olacak.

[TR724] 16.7.2020

Bütçe ilk altı ayda 109.5 milyar TL açık verdi

Hazine ve Maliye Bakanlığı'nın açıklamasına göre, şubatta örtülü ödenekten 197 milyon lira harcandı. İki aylık harcama 415.7 milyon liraya çıktı.
Hazine ve Maliye Bakanlığı, merkezi yönetim bütçe dengesi verilerini açıkladı. Buna göre
merkez yönetim bütçe açığı haziranda 19.4 milyar TL açık verdi. Ocak – Haziran döneminde açık 109.5 milyar TL oldu.

2019’un ilk yarısında 78,6 milyar TL olan bütçe açığı, bu yılın aynı döneminde yüzde 39,3 artarak 109,4 milyar TL’ye sıçradı. Faiz giderleri haziranda geçen yılın aynı ayına göre yüzde 44,4 artışla 6 milyar 297 milyon TL oldu. Faiz giderleri ocak-haziran döneminde geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 40,4’lük artışla 71 milyar 257 milyon TL oldu. Ocak-haziran döneminde elde edilen 335,9 milyar TL’lik verginin yüzde 21,2’si, yani beşte birinden fazlası faiz harcamalarına gitmiş oldu.

[TR724] 16.7.2020

Silivri’deki gazeteci Emre Soncan: ”Ömrümde ilk kez unutabilmeyi öğrendim mapus damında”

15 Temmuz’dan sonra gazetecilik faaliyetlerinde dolayı hapse mahkum edilen gazeteci Emre Soncan 4 yıldır tutuklu bulunduğu Silivri Cezaevi’nden yeni bir mektup yazdı.

Meslektaşı Ahmet Dönmez’in internet sitesinde yayınladığı Soncan’ın mektubunun başlığı ‘Dört Hapis Yılı’ oldu.

Soncan’ın mektubu şöyle;

DÖRT HAPİS YILI...

Hapishanedeki ilk gecemde, Silivri mahpusluk jargonunda ‘karantina’ denilen geçici koğuştaki yastıksız ve çarşafsız yatağa başımı koyup sabaha uyanmama temennisiyle gözlerimi yummamdan ve birkaç saat sonra, insanın içinden yanaklarından makas almak gelen tonton bir güneşin yüzümde gezinen sıcacık elleriyle ayılmamdan bu yana tam dört yıl geçti.. Geride kalan senelerde hapishane benim için bir küsüp bir barıştığım, gözlerine önce öfke peşinden kadifemsi şefkatler yağdırdığım, yağdırdığım bu şefkatleri de uzun uzun, ışıklı ışıklı öptüğüm bir sevgili gibi oldu..

Bazen acımtırak, buruk, kekremsi bir hoşnutsuzluk oldu genzimde hapislik; bazen de olgunluğundan çatlamış, minicik yarığından bal damlayan koskocaman mosmor bir incir tadı damağımda..

Muhayyilemde kendi kendime özgürlük oyunları oynayıp, sonra bu oyunların gölgesinin altına uzanıp mışıl mışıl uyuduğum da oldu; bir türlü gerçekleşmek bilmeyen eprimiş, iplikleri sökülmüş, saçakları tel tel dökülen hayallerimin müstehzi bakışlarından pürtelaş kaçmaya çalıştığım da..

Kimi zaman nefesimi kemsek için boğazıma sarılmış bir çift devasa elin ağırlığıyla uyandım şafak pembeliklerinde; kimi zaman da öyle derin derin mavilikler hissettim ki göğsümde, kendi ruhumu sonsuzluk sandım.. Sandım ve avluya fırladım gönül ferahlığıyla alelacele; benim üzerimden kuş, kuşun üzerinden bulut, bulutun üzerinden kainat geçti..

Yuvasından düşen serçeyi avuçlarımın arasında beslediğim, avlunun yüksek yüksek duvarlarını, tel örgülerini aşıp gitmeyi başarabilecek mi diye bütün günü tedirgin bekleyişlerle geçirdiğim de oldu; çığlık çığlık cıvıltıları yankılanıp yankılanıp beynime balyoz darbeleri gibi inen kuşları kaçırmak için ellerimi gürültüyle çırptığım da..

 Abdülkadir Selvi‘lerin, Hande Fırat‘ların, Ahmet Hakan‘ların, Enver Aysever‘lerin, Gürkan Hacır‘ların, Didem Arslan Yılmaz‘ların, Veyis Ateş‘lerin dudaklarının arasından fışkırıp, ekrandan koğuşuma dökülen ziftin, oluk oluk kirin üzerinde kızgın bir boğa misali eşindiğim de oldu; ‘Affetmek erdemdir’ deyip, onları yarın öbür gün bağrıma basmak arzusu duyduğum da..

Sevdiğim kadınların hatıralarını getirip getirip gözümün önüne bırakarak acıttı canımı hapislik bir müddet.. Bir bakışın, dokunuşun, öpüşün, bir dudağın kıvrımlı kıyısındaki gülüşün anısı dolandı durdu başımda.. Sonra ömrümde ilk kez unutabilmeyi öğrendim mapus damında.. Her bir kadının hatırasını öyle hoyratça da değil özenle, kızgınlıkla değil en munis halimle, palas pandıras değil sükunetle, toptan değil teker teker dikkatlice katlayıp yüreğimin naftalin kokulu köşelerine kaldırdım..

Bazen Matmazel Noraliya’nın Koltuğu‘ndaki Ferit, bazen Tehlikeli Oyunlar‘daki Hikmet Benol, bazen Aylak Adam‘daki C. oldum.. Raskolnikov gibi hissettim kendimi zaman zaman, hatta İnce Memed gibi bile; hüzne meyyal ruhum, melankoli berzahının dolambaçlarında Genç Werther‘di uzun kış gecelerinde; kimi yaz gecelerinde ise aşkı tatmasından hemen önceki Bazarov‘du.. Aynı anda birbirlerine silah çekmiş birçok aynı kişiydim yani.. Hem yaralandım, hem öldüm, hem kurtuldum..

Televizyonda Antep mutfağıyla ilgili haberi izledikten hemen sonra paslı bir demir gürültüsüyle açılan mazgaldan uzatılan ıspanak ve bulgura burun kıvırdım mesela bir gün; ardından silkinip, kendime gelip yaratıcıdan özür dileyerek ıspanak ve bulgur için sonsuz kere teşekkür ettim..

Hasılı, her günü sevinçle ve hüzünle, öfkeyle ve merhametle, sorularla ve cevaplarla, düşlerle ve düşlerin kırıklarıyla geçen, saça sakala cömertçe aklar düşüren ama tek bir yirmi dört saatine dahi ümitsizliğin uğramaya cesaret edemediği dört koca yıl.. Hep umut besledim ben.. Hem kim bilir, umut edenlerin sayısı arttıkça hiç gerçekleşmeyecek düşler hakikate dönüşür.. Ya da kim bilir belki de bu zalim tutsaklık, daha önce hiç tatmadığım bir bahtiyarlıktır..

Emre Soncan

Silivri Hapishanesi,

Yaz – 2020

[TR724] 16.7.2020

’Tutuklama kararları WhatsApp gruplarında veriliyordu’ [İlker Doğan]

İhraç Yarbay Aykut Coşkun 15 Temmuz’un kitabını yazdı

ÖZEL HABER | İLKER DOĞAN

İhraç Yarbay Aykut Coşkun’un 15 Temmuz’a dair kitabında sözde darbe girişimi sonrası yaşananlarla ilgili çarpıcı detaylar var. Coşkun’un aktardığı bilgilere göre tutuklamaları hızlandırmak için savcı, emniyet mensupları ve bir kısım hava kuvvetleri personeli WhatsApp grubu kuruyor. Bu bilgiyi kendisine bizzat Erdoğan’ın ‘Bizim Mete’ dediği Albay Mete Kuş’un verdiğini aktarıyor: “Uçuşun sona ermesi ile birlikte yine Mete Kuş ile bir araya gelmiştik. Filo gazinosunda kendisini ağırladığım bir konuşmamızda savcı, Emniyet mensupları ve bir kısım Hava Kuvvetleri personelinden oluşan bir WhatsApp grupları olduğundan bahsederek kişiler hakkında tutuklama işlemlerini bu şekilde hızlandırdıklarını dile getirmişti.”

Yarbay Aykut Coşkun, cevapsız kalan soruları da sıralıyor: “MİT Müsteşarı Hakan Fidan ile Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hulusi Akar, darbe girişiminden bir önceki gün altı buçuk saat baş başa ne görüştüler? Fidan, 15 Temmuz 2016 akşamı planlı yemeğini neden iptal etmedi? Darbe girişiminden haberdar olan Genelkurmay Başkanı Akar, kritik

komutanların düğüne katılmasını neden engellememiştir? Erdoğan; darbe girişimini kendisine bilgi vermeyen, telefonuna ulaşılamayan MİT Müsteşarını ve Genelkurmay Başkanını neden görevden almamıştır? Kalkışmaya karşı belediyeler nasıl bu denli hazırdı? Erdoğan’ın Marmaris’teki yaşadıkları ile ilgili çelişkiler neden çözülmek istenmiyor? Fidan ve Akar neden Meclis Darbe Araştırma Komisyonuna bilgi vermediler? Darbenin siyasi ayağı neden bulunamıyor?”

İhraç Yarbay Aykut Coşkun, Temmuz 2016’da Konya’da konuşlu 132’nci Filo Komutanlığı’nda, Harekât Eğitim Subayı olarak görev yapıyordu. 30 Ağustos 2016’da terfi ettirildikten 3 gün sonra görevden uzaklaştırıldı. 29 Nisan 2017’de ise hiç bir somut gerekçe gösterilmeksizin ihraç edildi. Bir süre emlakçılık yaptı. Ardından kendisi gibi ihraç arkadaşlarıyla kafe işletti. Ancak iktidar medyasının yalan haberleri nedeniyle kafeyi de devretmek zorunda kaldı. Sonra hakkında arama kararı çıktığını öğrendi. Ve nihayet çok sevdiği ülkesini terk etmek zorunda kaldı.

SUÇLU İSEM, SUÇUM NE?

Yarbay Aykut Coşkun, yaşadıklarını kitap haline getirdi. 15 Temmuz sürecinin anlattığı kitabında ihraç kararından sonra yaşadıklarını şöyle anlatıyor: “Suçum neydi? Suçlu isem bugüne kadar hangi suç eyleminde bulunmuştum? Suçlu isem suçum neden şahsıma tebliğ edilmiyordu? Suçlu isem hakkımda neden adlî bir soruşturma yoktu? Bir insanın ad-soyad-rütbe vb. bilgileri yayımlanarak sebepsiz ve delilsiz terörist ilan edilmesi ve ülke çapında hedef gösterilmesi hangi adalet anlayışıyla bağdaşırdı? Eğer işlediğim bir suç varsa bu yeni mi tespit edilmişti? Kişiye suç mu isnat ediliyordu yoksa suça kişi mi atanıyordu? Bir insanın 23 yıllık emeğini ve özlük haklarını bir kalemde silmek bu kadar kolay mıydı?”

PİLOTLUK LİSANSIM İPTAL EDİLDİ

“Öncelikle İstanbul’da kirası yüksek olmayan bir ev bulup 15 gün içerisinde lojmandan taşınmalıydım. İşsiz kalan birçok meslektaşım gibi benim de pilot lisansım iptal olmuştu. Bundan sonra iş bulup bulamayacağım meçhul olduğu için uygun kiralı bir ev arayışına girdim. Kısa bir süre sonra İstanbul Gaziosmanpaşa semtinde, asansörü olmayan 35 yıllık bir binada 6’ncı katta uygun kiralık bir daire buldum. Bir hafta içerisinde taşınma işlemini tamamlayıp ailecek yeni evimize yerleşmiştik.”

BABAMIN GÖZYAŞLARI CANIMI YAKMIŞTI

“Bu ev lojmandaki evimiz kadar bakımlı bir ev değildi. Taşındıktan sonra babam ilk kez evimize geldiğinde o zaman 71 yaşında olan babamın üzüntüsünü gizleme gayretine rağmen maalesef gözyaşı döktüğünü görüyordum. Bugüne kadar benimle hep gurur duyduğunu ve sevinç gözyaşları döktüğünü gördüğüm babamın ilk defa üzüntü sebebiyle göz yaşı döktüğünü görmek o ana kadar ki yaşadığım her şeyden daha fazla canımı yakmıştı.”

DİLEKÇELERİME CEVAP ALAMADIM

“OHAL KHK’larının iptaline karşı tüm yargı yolları kapalı olduğu için Anayasa Mahkemesine anayasal haklarımın çiğnendiği gerekçesi ile iptal davası başvurusunda bulundum. Tabi bu arada CİMER’e, BİMER’e, Millî Savunma Bakanlığı’na, Hava Kuvvetleri Komutanlığı’na ve sonrasında OHAL Komisyonuna dilekçe yazarak başvuruda bulundum. Dilekçelerle talep ettiğim şey aslında çok basitti. Hangi somut nedene dayanarak ihraç edildiğimi öğrenmek istiyordum. Diğer bir ifade ile ne gibi bir fiili suç işlediğimi bilmek istiyordum. Tabii hiçbir kurumdan tatminkâr bir cevap gelmedi.”

KAÇ BURADAN, SENİ ARIYORLAR

Takvim yaprakları 2 Eylül 2018’i gösterdiğinde Aykut Coşkun’un çok önemli bir karar vermesi gerekiyordu. O gece İstanbul’da ikamet eden anne babasının yanında kaldıklarını anlatıyor Coşkun. Ardından sabah eve doğru yola çıkıyorlar. Ancak evlerinin bulunduğu siteye yaklaştıklarında site güvenliğinin tavırlarından şüpheleniyorlar: “Ailemin ısrarı ile ben de çocuklarım ile birlikte ağabeyimin evine çıktım. Annem ile birlikte eşim evimize bakmaya gitmişlerdi. (…) Eşim Biraz sonra eşimden telefon geldi. (…) Telefonu açtığımda eşim ağlıyordu. Yaşadığı duygu yoğunluğunun etkisiyle ne olduğunu ne ile karşılaştığını söylemeden önce ağlayarak ve bir miktar haykırarak “Git buradan, çabuk ol. Seni yakalayacaklar.” diyordu. Anlaşılan evimiz polis tarafından aranmıştı. Azılı suçlu biri aranıyormuşçasına evimiz, eşyalarımız alt üst edilmişti.”

Bu sorular 4 yıldır cevap bekliyor

Yarbay Aykut Coşkun, 15 Temmuz’a ilişkin soruları da sıralamış kitapta. “Şimdi cevapsız kalan bu sorulara değinecek olursak” diyen Coşkun, ardından soruları sıralıyor:

  1. MİT Müsteşarı Hakan Fidan ile Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hulusi Akar, darbe girişiminden bir önceki gün olan 14 Temmuz 2016’da gerçekleştirilen tören sonrası altı buçuk saat boyunca baş başa ne görüştüler?
  2. 15 Temmuz 2016 günü Müsteşar Fidan ve Genelkurmay Başkanı Akar saat 18:00’de bir araya geldiklerinde darbe girişimine engel olmak ve can kaybını önlemek için ne gibi tedbirler alınmasını kararlaştırmışlardır?
  3. Öncelikle MİT Müsteşarı Hakan Fidan ve akabinde Genelkurmay Başkanı Akar, darbe girişimine ilişkin Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı ve Başbakan Yıldırım’ı niçin bilgilendirmemişlerdir?
  4. MİT Müsteşarı Hakan Fidan, 15 Temmuz 2016 akşamı planlı yemeğini neden iptal etmemiştir?
  5. Darbe girişiminden haberdar olan Genelkurmay Başkanı Akar, kritik komutanların düğüne katılmasını neden engellememiştir?
  6. Cumhurbaşkanı Erdoğan; darbe girişimini kendisine bilgi vermeyen, telefonuna ulaşılamayan ve gerekli tedbirleri almak yerine planlı yemeğe katılan MİT Müsteşarını ve gerekli tedbirleri almak yerine üst düzey komutanları düğüne gönderen bir Genelkurmay Başkanını neden görevden almamıştır?
  7. Kalkışmaya karşı belediyeler nasıl bu denli hazırdı? İş makinaları ve kamyonlar neden yüklü halde bekletildi?
  8. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Marmaris’teki yaşadıkları ile ilgili çelişkiler neden çözülmek istenmiyor?
  9. MİT Müsteşarı Hakan Fidan ve Genelkurmay Başkanı Akar neden Meclis Darbe Araştırma Komisyonuna 15 Temmuz girişimi ile ilgili bilgi vermediler?
  10. Meclis 15 Temmuz Darbe Araştırma Komisyonu Başkanı Reşat Petek tarafından “Darbenin siyasi ayağı tespit edilemedi” açıklaması vicdanları ne kadar tatmin etmiştir?

[İlker Doğan] 16.7.2020 [TR724]

Barcelona ve Real Madrid’in derdi aynı! [Hasan Cücük]

Transfer borsasının belirleyici kulüplerin olan Barcelona ve Real Madrid son yıllarda kadroya kattığı oyunculardan beklediği verimi alamadı. Real Madrid 75 milyon Euro’ya Monaco’dan transfer ettiği James Rodriguez’den, Barcelona ise 145 milyon Euro ödeyip Liverpool’dan renklerine bağladığı Philippe Coutinho’dan kurtulmanın yollarını arıyor.

Monaco formasıyla ortaya koyduğu futbolla dikkatleri üzerine çeken James Rodriguez, kısa sürede dev kulüplerin transfer listesine adını ilk sıradan yazdırdı. Ancak asıl üne kavuşması 2014 Dünya Kupası’yla oldu. Kolombiyalı yıldızın, Uruguay’a attığı gol turnuvanın en iyi golü seçildi. 5 maçta attığı 6 golle 2014 Dünya Kupası’nın gol kralı olan James Rodriguez, 22 Temmuz’da 75 milyon Euro bonservis bedeli karşılığında Real Madrid’le sözleşme imzaladı.

Real Madrid, 2013’te 100 milyon Euro ödeyip renklerine bağladığı Gareth Bale’den hüsran yaşamıştı. James Rodriguez’in Bale’den yaşanan hüsranı unutturması bekleniyordu. Ancak Rodriguez’de tıpkı Bale gibi hüsran yaşattı. En başarılı performansını geldiği yıl ortaya koydu. 29 lig maçında forma bulan Rodrıguez, 13’er gol ve asistle sezonu kapattı. Ancak takip eden iki sezonda tam bir hayal kırıklığı oldu. 2015-16 sezonunu 7, 2016-17 sezonunu ise 8 golle kapatan Rodriguez’i satmak için Real Madrid kulüp arayışına girdi. Ancak istenilen ücreti ödeyecek kulüp çıkmayınca satın alma opsiyonuyla iki yıllığına Bayern Münih’e kiralandı.

Bayern formasını kiralık olarak giydiği iki sezonda 43 Bundesliga maçına çıkıp 14 gol atıp, 15 asist yaptı. Ortaya koyduğu performans Bayern’de kalmaya yetmedi. Kiralık sözleşmesi bitince sezon başında yeniden Real Madrid’e döndü. Bu sezon sadece 8 maçta forma bulup, bir gol attı. Cristiano Ronaldo’nun ayrıldığı, Gareth Bale’nin formsuzluğa devam ettiği bir dönemde bile kadroya giremedi. Sezonun bitimiyle Real Madrid, James Rodriguez’i elden çıkarmanın yoluna bakacak.

Ağustos 2017’de Neymar’ı 222 milyon Euro’ya satan Barcelona, Sambacı’nın boşluğunu doldurmak için hedefine aldığı isim Liverpool’da top koşturan Philipppe Coutinho oldu. Liverpool formasıyla çıktığı 201 maçta 54 gol atıp, 45 asist yapan Coutinho’yu satmaya niyetli değildi. Jürgen Klopp’un gelmesiyle yeniden eski günlere dönüş sinyali veren Liverpool, şampiyonluk yolunda Coutinho’ya ihtiyaç duyuyordu. Ancak Barcelona’nın ısrarları bitmek bilmiyordu. Ocak 2018’de Barcelona, Coutinho’ya kavuşurken ödenen rakam 145 milyon Euro idi. Sambacı, İspanya’nın en pahalı transferi oluyordu. Herkes Messi – Coutinho’nun şov yapmasını bekliyordu.

La Liga’da Barcelona formasıyla 68 maça çıkan Coutinho, 18 gol atıp, 8 asist yaptı. Lig tarihinin en pahalı transferi için bu istatiskler oldukça sıradandı. 2,5 sezon top koşturduğu Barcelona’da hiçbir zaman vasatı aşamadı. Neymar’ın boşluğunu dolduramadığı gibi ödenen bonservis ücretinin altında adeta ezildi.

Barcelona, sezon başında Coutinho’yu Bayern Münih’e kiralık gönderdi. Alman ekibiyle 23 lig maçına çıkan Coutinho, sezonu 8 gol ve 6 asistle tamamladı. Bu performansı Bayern Münih’te kalmaya yetmiyordu. Sezonun bitimiyle yeniden Barcelona’ya dönen Coutinho için Katalan ekibi kulüp aramaya devam ediyor.

Barcelona yönetimi, Coutinho’nun maaş ve transfer ücretini karşılayabilecek bir Avrupa takımı bulmakta zorluk çekiyor.  Coutinho için en iyi seçeneğin Premier Lig olduğuna karar veren Katalanlar, Arsenal ve Newcastle United’ın geçmişte oyuncu ile ilgilenmesini de göz önünde bulundurarak Brezilyalı futbolcuyu bu kulüplere önerdi. Ayrıca Barcelona, Coutinho’yu satarak Inter’den Lautaro Martinez’i transfer edebilmek için bütçe oluşturmayı hedefliyor. Real Madrid James Rodriguez’den, Barcelona ise Philippe Coutinho’dan en az zararla kurtulmanın yolunu arıyor. Oysa ne beklentilerle transfer edilmişlerdi!

[Hasan Cücük] 16.7.2020 [TR724]

Hesaplaşma! [Cumali Önal]

Yine bir 15 Temmuz… Üzerinden tam dört yıl geçmiş. Zulmün kimlik değiştirdiği, ‘insanlık‘ kelimesinin vicdanlardan silindiği gün 15 Temmuz.

Hz Musa‘nın Exodus’u, Yahudilerin Holokost‘u, Filistinlilerin Nakba’sı, Ermenilerin Soykırımı, Hz. Muhammed ve sahabelerinin Hicret‘i gibi.

Herkesin kıyameti kendine göredir. Benim kıyametim 15 Temmuz’du. Her yıldönümünde o lanetli günün sabahı kalbimin derinliklerinde tarifsiz bir acı hissederek uyanıyorum. Gerçi o acı hiçbir zaman kalbimden çıkmadı ki, hançer gibi saplanıp kaldı orada…



Tepemizde uçan savaş uçaklarından ürken oğlumun ağlayarak yorganın altına gizlenmesi, korku filmlerindeki bir sahneden fırlayan selalar, yobazı, kafatasçısı, cahili, şarlatanı, hırsızı tüm alt tabakanın sokaklarda bayrak sallayarak, İstiklal Marşı okuyarak yürüyüşü tekrar tekrar beynimde canlanıyor.

Son üç yıldır çok az gördüğümüz güneş o günün ertesi sabahı tamamen guruba ermişti. Etraf kapkaranlıktı. Her yerde hayaletler, gulyabaniler, vampirler dolaşıyordu.

Nefes almak dahi zordu, oksijeni tüketmişlerdi.

Aslanlara saldıran sırtlanlar sürüsü vardı adım başı. Evimin duvarları dahi bana güvenilir gelmiyordu. Ülke bir cellada teslim olmuş, sokaklarda cellatcıklar dolaşıyordu.

Kaçmak mı, kalmak mı? Mücadele mi, boyun eğmek mi? Zindan mı, özgürlük mü?

İçimdeki savaş, dışarıdaki saldırılardan, tacizlerden daha çetindi.

Yıllar önce İran’dan kaçan bir kadının sözlerini okudum sosyal medyada bugün. “Olmaz, olamaz dediklerim, toplum buna müsaade etmez diye düşündüklerimin hepsi gerçekleşti“ diyor. Ben de öyle düşünüyordum, aklıma gelen kötü senaryoların en hafifinin bile gerçekleşmeyeceğini düşünüyordum. Bir el bizi kurtaracaktı.

Meğer aldanmışım. Bu toplumu yanlış tanımışım. Ermenilerin, Rumların, Alevilerin, Kürtlerin, solcuların, liberallerin yıllarca yaşadıklarını görmemişiz. Siyasal İslamcıların gıdalarının kan ve irin olduğunu, toplumun güce perestiş ettiğini unutmuşum.

Zulmün gerçek rengini insan bizzat yaşayınca farkediyor. Hergün onlarca, yüzlerce kadın, çocuk, genç, yaşlının bir kin, bir ihanet uğruna gece yarısı, şafak vakti, çocuklarının gözü önünde, anne babalarının gözyaşları arasında evlerinden alındığını duyuyordum. Ama hala, “Yok ya, ben ne yaptım ki?“ diye düşünerek teselli oluyor, olan bitenden kendimi ber’i görüyordum. Gün geçtikçe o zulüm halkası bana doğru genişliyor, tanıdığım, pek çok arkadaşım, dostum, kardeşim derdest ediliyorken dahi kendimi ‘ama’larla avutuyordum.

Ailem, çocuklarım, annem, kardeşlerim vardı. Onları bırakıp gidemezdim.

Aslında anlık bir kararla, uzak bir ülkeye bilet dahi almıştım. Ama kader bu ya… Son anda o biletimi iptal etmiştim. Kaderin taşlarını döşemesi gerekiyordu. Hiçbir taş yerinde oynamamalıydı.

O cehennem alevleri arasında bir cennet inşa etmeye çalışmıştım ailemle birlikte. Onlardan güç alarak direnmek istedim. Bir ayın sonunda zulüm benim de kapımı çaldı.

Mümkün olsa o anı hayatımdan silebilsem! Çocuklarımı parkta eğlendirirken kenardan bizi izleyen o sakallı cellatcıkları hiç görmemiş olsam!

Devran da onlarındı, düzen de… Bana doğru yaklaştıklarında içimden birşeylerin koptuğunu hissetmiştim. Daha adımı sormuşlardı ki, ben “Siz onlar mısınız?“ demiştim.

Çocuklarımın faltaşı gibi büyüyen gözleri önünde hesaba çekiliyordum. Yahudi soykırımını anlatan “Hayat Güzeldir“ filmindeki gibi polyanacılık oynuyordum. Çocuklarım için bir Guido karakteri çiziyordum. Bir yere kadar gidip çay içip gelecektik.

Tutuklanmak, alınıp götürülmek, çocuklarımın arkamdan bakışı kadar içimi acıtmadı. O acı hep içimde tap taze durdu… Aklıma geldikçe kokluyorum onları o acımı unutmak için.

Sonrasında demir parmaklıklar… Kelimeler yetmez onları anlatmaya.

Sabaha doğru küçücük bir hücreye doluşturulan insanların arasına itildiğimde tanıdık bir yüz görmüştüm. Birbirimizi tanımıyor gibi yaparak dakikalarca ağladık. Hal dili acımızı anlatmaya yetmişti. Diğerleri de yarı uyur gibiydi. Acı insanı uyutuyordu ki…

Her gün zindanın kapısı açılıp kapanıyordu. İnsanları yutan cehennem alevlerine atılıyordu insanlar. Ve her gelenin hikayesi daha da derinleştiriyordu acımızı.

Günler, haftalar, aylar geçti… Acının tanımı artık yoktu. Nasır bağlamıştı yüreğim. Çocuklarımla cam parmaklık arkasından konuşurken içimde kezzap olup akan sorularına dahi kolay cevaplar veriyordum. Neden eve gelmiyordum? Onlara kızmış mıydım? İşim daha ne kadar sürecekti?

Kader dedik ya… Benim kaderimde kısa bir süre kalmak vardı. Tahliye edildiğime inanamamıştım. Sanırım bir yanlışlık vardı. Hücre arkadaşlarımla bazen birbirimize takılırken, genelde çıkması en zor kişi olarak ben görülüyordum. Öyle ya, elinde el bombası ile dolaşan bir gazeteciydim. Her yazdığım satır, en az bir el bombası kadar tesirli olmuştu demek ki.

Neticede tüm iradelerin üstündeki sonsuz irade serbest bırakılmama hükmetmişti.

Benim gibi düşünen, hiçbir zaman insani değerlere ihanet etmemiş, hak ve hukuk çerçevesinde yaşamış onbinlerce kişi zindanlarda çürürken, kat be kat fazlası ağaç kabuğu yemeye mahkum edildi. Fırsatını bulup cesaret edenler ise ölüm de dahil her türlü tehlikeyi göze alarak gurbet ellere yelken açtı.

Tabiatta tesadüflere yer yok. Yaşanan her olayın bir sebebi ve bir karşılığı var. Herkes kendi kaderini yaşıyor. Belki toplu bir cezalandırma var ama, kimsenin başkasının kaderine hükmetme gücü ve kudreti yok.

15 Temmuz tarihin en büyük kıtallerinden biri. Bunu kimse inkar edemez. Zulüm büyük olunca hesaplaşma da büyük olacak. Hesaplaşma bugün de olabilir, bir ay sonra da, on yıl sonra da… Allah katında zaman diye bir kavram yoktur, o zamanlar üstüdür. Ama o zalimden hesap sorulacağını va’d ediyor.

Sanılmasın ki zalimler hesap vermeden bu dünyadan göçecek. Sıcak yatağında ölenler dahi kimbilir ne acılarla kıvrandılar. Zulme ortak olanlar, alkışlayanlar da aynen…

Bir hesap gününün olması ne muhteşem bir adalet!

[Cumali Önal] 16.7.2020 [TR724]

Halk, sivil darbecilere de ‘dur’ diyebilecek mi? [Erhan Başyurt]

Türk halkı, 65 yılda iki darbe, iki darbe girişimi ve iki de muhtıra gördü.

Halk olarak darbenin ne anlama geldiğini acı tecrübelerle biliyoruz.

Darbe demek, halkın iradesinin yok sayılmasıdır.

Demokrasinin tüm kurumlarının askıya alınmasıdır.

Yasama ve yargı bağımsızlığının, hukukun yok edilmesidir.

İşkence ve insan hakları ihlallerinin sıradan hale gelmesidir.

İfade ve fikir hürriyetinin, basın özgürlüğünün sınırlanmasıdır.

Özel mülkiyet haklarının gasp edilmesidir.

Seyahat özgürlüğünün kısıtlanmasıdır.

Yürütmenin yolsuzluk ve rüşvet batağına saplanması, halkın parasını hesap vermeden harcamasıdır.

Özel yetkili mahkemelerin, iktidar muhaliflerini ‘düşman hukuku’ uygulayarak yok etmesidir.

Rejimin darbecilere göre ‘referandum’ ile dizayn edilmesidir…


Türkiye, en son olarak 15 Temmuz’da kanlı bir darbe girişimi ile karşı karşıya geldi ve ilk kez fiili bir darbe girişimi engellendi.

İster ’kontrollü darbe’ ister ’darbe tiyatrosu’ isterse ’hain ve kanlı cunta girişimi’ olarak görün, 15 Temmuz demokrasimiz adına bir dönüm noktasıdır.

Türkiye’de klasik askeri darbe girişiminin bir daha gerçekleşebileceğini sanmıyorum…

Acı olan şu ki; 15 Temmuz’da bir askeri darbenin önlenmesi, hukuksuzluklar, temel insan hakları ihlalleri ve işkencelerin ‘siviller’ eliyle hayata geçirilmesini önleyemedi.

***

Türkiye’de bugün demokrasi kurumları hiç olmadığı kadar geriledi.

‘Referandum’ yoluyla rejim tanzim edildi, ‘Tek Adam’ rejimine geçildi.

Tek Adam, yasamanın da yargının da tek hakimi oldu. Güçler ayrılığı rafa kalktı.

Muhaliflere ‘düşman’ hukuku uygulandı, özel yargılamalar yapıldı.

İktidar, istediği her kanunu çıkarabiliyor. Kimseyi muhatap almıyor. Uzlaşma ihtiyacı duymuyor. Çoklu baro ve sosyal medya yasaları son örnekleri…

İktidar bırakın halka hesap vermeyi, hesap sorma cesareti gösteren vatandaşlarına soruşturma açtırıyor.

15 Temmuz gazileri için toplanan paranın akıbeti bile belirsiz. Gerisini siz düşünün…

İşkence ve insan hakları kıyımları zirvede.

KHK ile kamudan hukuksuz ihraçlar ile yüzbinlerin hayatı karartıldı.

İfade ve fikir hürriyeti, basın ve yayın hürriyeti tamamen yok edildi.

Özel mülke keyfi el koymalar yaşandı.

İktidar, istediği gibi kadrolaşıyor.

Kamu imkanlarını istediği gibi keyfi dağıtıyor.

Halk fakirleşmiş, ekonomi çökme noktasına gelmiş kimsenin umurunda değil.

Milletin iradesi adeta gasp edilmiş durumda, demokrasi darbe dönemlerinde olduğu gibi laftan ibaret…

***

Bir karşılaştırma imkanı vermesi için belirtelim, 12 Eylül darbe döneminde yapılan kitlesel gözaltı ve tutuklamalardan çok daha fazlası 15 Temmuz ‘sivil darbe’ sürecinde gerçekleştirildi.

12 Eylül’de ihraç edilenlerin kat be kat fazlası 15 Temmuz sonrası yine ‘fişlemelere’ dayalı olarak işinden atıldı.

İşinden atılanlara ‘düşman hukuku’ uygulanarak, itiraz yolu da kapatıldı. Pasaportları iptal edildi ve bankaya hesap açmaları bile engellendi.

İktidar ‘onlara su bile yok’, ’ağaç kökü yesinler’, ‘köklerini kazıyacağız’ diyerek, yok etme kastını açıktan ortaya koydu…

Anayasamız’da hamile ve yeni doğum yapmış kadınlar için “ceza alsalar bile infazı ertelenir” maddesi varken, doğumdan yeni çıkmış loğusa anneleri bebekleriyle kelepçe takıp tutukladılar.

İnsanlar tahliye edilse bile keyfi şekilde hapiste ‘esir’ tutuluyor.

Aslına bakarsanız, 21’nci yüzyılda bu kadarını başarılı olsa bile darbeciler bile hayata geçiremezdi…

12 Eylül’de, sağ ve sol örgütler/öğrenciler hedef seçilmişti.

Onların dışında kalanlar, yakınları hukuksuzluğun kurbanı olmayanlar, yaşanan mağduriyetleri çok çok sonra idrak edebildiler.

Bugün de Cemaat ve Kürtler hedef seçilmiş durumda. Aynı yaygın ve sistematik hukuksuzluk onlara uygulanıyor ve kendisi veya bir yakını mağdur olmayanların çoğu yaşananlardan bihaber ya da görmezden gelme eğilimdeler…

***

Askeri darbe başarıya ulaşsaydı yaşanmasından kaygı duyulan ne varsa, bugün sivil darbeciler eliyle fazlasıyla hayata geçirilmiş durumunda

Askeri darbeciler ile sivil darbeciler arasında demokrasi, insan hakları ve hukuk sicili olarak maalesef bir fark yok! Hatta ‘sivil darbeciler’ açık ara önde…

Demokrasimizi, hukuku ve insan haklarını, özgürlüklerimizi ve temel haklarımızı gasp eden sivil darbeciler de, ancak askeri darbeciler gibi halk tarafından engellenebilir.

Sorun ya da soru şu ki;

Halk, temel insan haklarını ve hürriyetleri gasp eden sivil darbecilerin farkına, tüm toplum mağdur olmadan varılabilecek mi? Bakalım halk, ülke topyekun bir çöküş yaşamadan sivil darbecilere de ‘dur’ diyebilecek mi?

[Erhan Başyurt] 16.7.2020 [TR724]

15 Temmuz’a götüren fay hattı [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Suriye’ye saldırma planlarının konuşulduğu toplantının tapelerinde, komşu ülkenin topraklarına orduyu sokmak için nasıl gerekçe aradıklarını hatırlıyor musunuz?

Toplantıda dışişleri bakanı Davutoğlu, dışişleri müsteşarı Feridun Sinirlioğlu,  MİT müsteşarı Hakan Fidan, orgeneral Yaşar Güler ve bazı diğer ileri gelen devlet görevlileri vardı. Herkes Suriye’ye saldırmaya kararlı; bu konuda bir mutabakat olduğu anlaşılıyordu. Fakat en şahin, istihbaratçı Hakan Fidan’dı. Konuşmasında kullandığı sözcük dağarcığı ve devrik cümleleriyle Suriye’de neden risk alınması gerektiğini anlatan eski astsubay Fidan, bir ara dışişlerinin Suriye’ye saldırılması halinde zorlanacağına dair yorumlar yapılınca dayanamayıp: “Yahu, bakın, ben size birşey söyleyeyim! Bakın komutanım. Şimdi, [Suriye’ye saldırılması konusunda problem] gerekçeyse, gerekçeyi ben öbür tarafa [Suriye topraklarına] dört tane adam gönderirim, sekiz tane boş alana füze de attırırım! Problem değil! Gerekçe üretilir! Olay, böyle bir iradenin ortaya konması! [İtirazlar üzerine:] Biz savaş iradesi ortaya koyuyoruz, her zaman yaptığımız akıl yürütme hatasına düşüyoruz!” diyordu.

Orgeneral Yaşar Güler de Fidan’ı destekleyerek: “Oradaki [Suriye’deki ve Suriye sınırındaki] kuvvetlerimiz bir senedir hazır bekliyor, Sayın Bakanım!” diyordu. Davutoğlu bu savaş için sağlam bir gerekçe olması gerektiğini söylüyor, Fidan yine “Ben gerekçe üretirim ya! Bu sorun değil!” ısrar ediyordu. Ve Süleyman Şah Türbesi’ni kast ederek: “Gerekirse oraya da saldırtırız yani!” diyordu. Dışişleri müsteşarı Büyükelçi Feridun Sinirlioğlu (gruptaki tek meslekten diplomat!) Fidan’ı destekleyerek “Bunlar [Fidan’ın savaşa gerekçe üretme teşebbüsü olan Türk toprak ve hedeflerine saldırı planı] yapılır tabi. Gerekirse her şeyi yaptırırız yani!” diyordu. Davutoğlu Suriye’ye girmeyi kast ederek: “Evet, o kararı [savaşa girmeyi] çok daha küçük ölçekte verseydik [yani Süleyman Şah’tan daha önce, daha küçük bir gerekçe için almış olsaydık demek istiyor!] bugün bu tercihle karşı karşıya kalmazdık” diyor. Araya General Yaşar Güler giriyor ve: “Hayır! Bir dakika! Biz bu kararı verdik!” diyor. Hakan Fidan hemen atılıyor: “Uygulanmadı!”. Yani savaş kararı bir başka evrede alınmış, ama uygulanmamış! General Yaşar Güler de Fidan’ı destekliyor: “Kararı [savaş kararını!] verdik. Ama kararı uygulayamıyoruz! Yani çeşitli nedenlerle felç olmuş vaziyetteyiz. Yani sıkıntımız o anlamda, Sayın Bakanım! Devletin enstrümanları çalışmıyor şu anda maalesef!” diyor.

17 Aralık 2013 sonrası patlayan devlet kanalizasyonundan fışkıran tapelerden birinde, bu toplantıya şahit oluyoruz. Kaydı kim yapmış? Meçhul! Fakat bu konuşmalar yapılmış. Bir arzu var! Suriye’ye girmek! Süleyman Şah Türbesi üzerinden bir bahane üretilmeye çalışılıyor. Devletin içinde birileri, TSK’nın Suriye’ye müdahale etmesini istiyor. Süleyman Şah Türbesi üzerindeki IŞİD tehdidi güzel bir bahane olabilir! Fakat bu bahaneden falan çok daha önemli bir bilgi var bu tapede. O da, birilerinin bu Suriye “seferinin” tekerine çomak sokması! Hakan Fidan da General Güler de, bundan yakınıyorlar. “Biz karar alıyoruz, ama uygulanmıyor!” diyorlar. Evet, bu devlette bir keşmekeş olduğunu gösteriyor. Gidişat konusunda birbirinden çok farklı düşünen odaklar var. Onu anlıyoruz. Bir de bu işin dış politika boyutu var. ABD ve Rusya, Suriye’de zaten! Muhtemelen içeride Suriye ile savaş istemeyen bir grup ile maceracı bir grup arasında bir gerilim söz konusu. AKP’ye yakın olan tüm isimler ve büyük bürokratlar – mesela Müsteşar Sinirlioğlu gibi – savaş yanlısı. Fakat önemli ve etkin bir grup var ki, bunlar savaş istemiyor. Bu grup kimdi?

Suriye, bu küçük diyalogdan anlaşıldığı üzere, kırılma noktalarından bir tanesiydi. ABD olduğu sürece, Türkiye Suriye’de istediği gibi hareket edemeyecekti. Ama bir grup, celallenmiş bir biçimde, ısrarla Suriye’ye girmek istiyordu. Türkiye NATO üyesi olduğu için, haber alma, istihbarat, askeri planlamalar ve sorumluluklar, “haydin, savaşa giriyoruz!” türü bir oldu-bittiye ciddi bir engel oluşturmaktaydı. Türkiye’de binlerce ABD askeri vardı. Dahası, ABD’nin İncirlik üssü ve Malatya radarı, bölgedeki diğer Amerikan varlığı ile beraber, Türk tarafına kuş uçurtmuyordu. Zaten Rus uçağının düşürülmesi ile birlikte, sınıra Patriot füze bataryaları yerleştirilmiş, NATO ve ABD etkisi daha da artmıştı. Ankara’daki savaş yanlısı şahinlerin bu ABD ve NATO direncini içeride ve dışarıda kırmaları gerekmekteydi. Bu olmadan, Türkiye onların istediği maceralara atılamayacaktı.

Bu tapeleri kim kaydettiyse, kaydetti. Konu bu da değil, bunun doğru olup olmaması da! Elde sınırlı materyal var ve bu, 15 Temmuz 2016’ya giden süreçte, TSK, devlet bürokrasisi ve genel politika algıları bakımından hangi fay hatları kırılmaya hazır durumda, onu kısmen gözler önüne seriyor. “Gireceğiz ama giremiyoruz!” yakınması, bunu açıkça ortaya koyuyor. Belli ki dışarıda ve içeride, gaza değil frene basmaya meyilli önemli bir irade var. Özellikle TSK kanadından Orgeneral Yaşar Güler’in MİT müsteşarı Hakan Fidan ile beraber bu frenden yakınması çok önemli.

Devletlerin içeride ve dışarıda yaptıkları, genelde devletlerin “âli çıkarları” olarak nitelenir! Sanki bu çıkarlar çok nesnelmiş gibi yorumlar yapılır. Bazı çıkarların on yıllar boyu hiç değişime uğramadan devam etmesi, onların çağlar ötesi doğru patikalar, doğru davranış ve stratejiler oldukları yönündeki inancın kuvvetlenmesine neden olur! Türkiye’nin NATO üyeliği ve Ortadoğu başta olmak üzere, bölgesindeki pasif ve statükonun korunmasına yönelik tutumu, böyle bir çıkardır. Fakat işin aslı şudur ki, çıkarları devletlerin siyasal elitleri (baştaki seçilmiş politikacılar ve atanmış memurları) tarafından belirlenir. Bu elitler, çıkarları kendi algılarına göre belirler, bazen de algılarına göre değiştirir. Fakat ya mevcut çıkarların değişmesini talep edenlerle bu çıkarların aynen devam etmesini savunanlar arasında bir uzlaşma olmazsa? Türkiye’de 2010’lı yıllardan itibaren, özellikle Arap Baharı ve daha da özelde Suriye iç savaşı sonrasında oluşan durum budur.

Suriye, Türkiye için çok önemliydi. En başta, bölgede güçlenen ve konsolide olan Kürtler, Ankara’daki şahinlerin filtresine takıldı. Bu şahinler zaten iç politikadaki Kürt sorununun siyasi çözümüne yönelik olan pozisyona karşıydılar. Bunu Türkiye’nin “bölünmez bütünlüğü” için ciddi bir tehdit olarak algıladıkları bir sır değildi. Devlet bürokrasisi (özellikle de TSK) içinde, bu yönde çekinceleri olan bir kanat olduğu, 28 Şubat post modern darbesinden beri biliniyordu. Bu kanat, AB sürecinin Türkiye için bir güvenlik tehdidi olduğuna inanıyordu. Ergenekon, Balyoz, Sarıkız, Ayışığı, Askeri Casusluk gibi darbe girişimlerinde yer alan subayların ve sivillerin önemli bir bölümü, liberal demokratik değerlerin Türkiye’ye fazla geldiğini, bunların a) Kürtlerin kopmasına, b) dışarıda bir Kürt devletinin ortaya çıkmasına neden olacağını düşünüyorlardı. Erdoğan’ın ve yakın çevresinin 17 Aralık 2013 tarihinde ciddi bir yolsuzluk operasyonuna konu olmaları, bu çevrelere mevcut satranç oyununda çok önemli bir koz verdi. Erdoğan ve çevresini kırılgan yaptı. Daha da önemlisi, Erdoğan ve çevresinin öncelikler sıralamasını ciddi biçimde değişime uğrattı.

Daha önce liberaller, Kürtler, solcular ve Cemaat, AB yönelimi ve demokratikleşmeye destek verirken, AKP bu çevrelerle ve AB rüzgârıyla askeri vesayet sistemini güçsüzleştirdi. Giderek konsolide oldu, kadrolaştı, devlette etkinliğini arttırdı. Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanı olması veya AKP’ye kapatma davası açılması gibi tehlikeli sularda liberal politikalar ve AB (ile Batı) desteği, Erdoğan’ın işine geliyordu. Ama 17 Aralık 2013 ve Gezi Parkı süreçleri (özellikle Batı’nın Mısır’da Mursi’ye değil General El Sisi’ye destek olması) Erdoğan’ın uykularını kaçırmaya başlamıştı. İmdadına Batı, ABD ve NATO karşıtı Avrasyacı hizip yetişti. Bu dönemde “Milli orduya kumpas!” virajına hızla giren Erdoğan, böylece günah çıkartıp, “hata yaptım!” noktasına geriledi. Ergenekon ve diğer darbe davalarının politik sorumluluğundan sıyrılmak için, derin devlete çok iyi iki günah keçisi sundu: 1) Kürtler, 2) Gülen Cemaati!

Yazının başında, devletteki fay hattı kırılmasını anlatırken, buna dikkat çekmek istedim. Bir tarafta Türkiye’nin on yıllardır kurumsallaştırdığı, öngörülebilir ülke olma özelliğini hararetle savunanlar (statükocu kanat), diğer tarafta Türkiye’nin bölgesel ve küresel bir büyük güç olmasını savunanlar (anti-statükocu kanat) vardı. Statüko yanlıları geleceği AB, hukuk devleti, Batı ile entegrasyonda, NATO ittifakında Türkiye’nin oynadığı önemli rolün devamında görüyorlardı. Statüko karşıtları, geleceği Avrasya ittifakında, Rusya, Çin ve İran ile anti-Batı kampına girmekte, böylece Türkiye’nin daha bağımsız ve daha pro-aktif bir güç olmasında görüyorlardı. Birinci grup, doğal olarak Türkiye’nin liberal demokratik, anayasal bir hukuk devleti olmasını istiyor, Türkiye’nin açık topluma dönüşmek dışında bir olasılığının olmadığına inanıyordu. İkinci grup, Türkiye’nin Batı tipi bir demokrasi yerine, Rusya tipi bir hibrit rejim olması gerektiğini düşünüyor, bu sayede ayrılıkçı Kürtçü akımın etkisiz hale getirileceğini ve İslamcılık ideolojisinin daha milli bir vasfa bürünerek, Türk nasyonalizminin bir baharatı haline getirileceğini hayal ediyordu.

Yukarıdaki tapede, basitleştirerek anlattığım (karmaşık gerçekliği basite indirgemeye çalışarak, stereo-tip haline getirdiğim) bu iki grubun arasındaki fay hattının Suriye politikası özelinde nasıl dışa vurduğunu açıklıkla görmüyor muyuz?

Böylece 15 Temmuz neden yapıldı? Neyi sağlamak için bir manivela olarak kullanıldı? Daha iyi anlamıyor muyuz? Yukarıdaki tape açılımında, güç dengesini değiştirmek için nasıl sınırın öbür tarafına birkaç kopil gönderip, öteden beriye, kendi ülkelerinin toprağına birkaç füze attırarak savaşa gerekçe bulma planlarına giriştiklerini ayan beyan ortada. Bunu yapanlar, sizce başka hangi “gerekçe üretme projelerine” girmişlerdir? Bunu 15 Temmuz bağlamında sormak, hakkımız değil midir? Kesin olan şudur ki, 15 Temmuz, Avrasyacı ve anti-NATO’cu bir hizbin, gırtlağına kadar suça ve yolsuzluğa batmış bir İslamcı iktidarla birlikte, Türkiye’yi liberal-demokratik hukuk devleti rotasından, dışarıda maceracı ve yayılmacılığa, içeride ise nasyonalist bire otoriterleşmeye açan hamledir.

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 16.7.2020 [TR724]

Halk darbeyi engelleyebilir mi? [Veysel Ayhan]

Emir komuta zinciri içinde başlamış bir darbeyi halk önleyebilir mi?

27 Mayıs 1960 ve 12 Eylül 1980 darbelerini hatırlayalım.

Her ikisi de emir komuta dahilinde, ordunun bütünün katıldığı darbelerdi.

Halk o sabah güne 04.00 sularında radyodan veya televizyondan yapılan darbe anonsuyla başlamıştı.



12 Eylül 1980 darbesinde TSK’nın yüzde yüz personeli darbeye iştirak etmiş, arızası olmayan tüm tanklar kışladan çıkmış, hemen hemen her cadde başı tutulmuştu.

15 Temmuz’daki darbe girişiminde ise durum nasıldı?

TSK’nın toplam tank sayısı: 13.696

15 Temmuz darbe girişiminde kullanılan tank: Yalnızca 74

Türk Silahlı Kuvvetleri’nin personel mevcudu: 570.111

570 bin askerden sadece 8.678’i sokağa çıktı.

Yani ordunun sadece yüzde 1,5’u sokağa çıktı.

Asker bütünüyle sokağa çıktığında tankların önünde ne halk kitleleri durabilir ne de çöp kamyonları.

Kesinlikle önlenemezdi.

Bugüne kadar dünyanın hiçbir yerinde böyle bir şey yaşanmadı.

Emekli Tümgeneral Osman Pamukoğlu iddia ediyor:

“Ordunun tamamı harekete geçseydi hiç bir şey mani olamazdı. Kesin. Bunu herkes kafasına koysun!”

Em. Kor. Mehmet Şanver Habertürk’te aynı şeyi söylüyor:

“Eğer silahlı kuvvetler bu işe (darbe) karar verseydi, eğer hiyerarşik sistemde bu iş olacak denseydi, halkın ve emniyet gücünün buna engel olması mümkün değil.”

Halk darbeye direnirse ordu bir süre bekler ve sonra yakın tarihte örneklerini gördüğümüz gibi ezer geçer.

Bu nedenle “Darbeyi halk durdurdu” tamamen psikolojik bir yalan.

Erdoğan, “darbeyi halk durdurdu” sözüyle bir “15 Temmuz destanı” oluşturmaya çalışıyor. Askerin kendi içinde zaten bastırdığı bir darbeden destan çıkmazdı.

Veya polis göz altılarıyla püskürtülen bir darbeden destan yazılmazdı.

Halk, darbeyi kendisinin engellediğine inanmalıydı.

Bu uğurda can vermeliydi.

İşin püf noktası buydu.

Erdoğan işte o nedenle akıl dışı açıklamalar yapıyordu.

https://www.facebook.com/watch/?v=601492134084476

Bunlardan biri şuydu:

“Sırtındaki tişörtünü tankın egzoz borusunun içine afedersiniz tıkamak suretiyle onu çalışamaz hale getiren imandır, iman”

Yani tanklar darbe yapmaya kalkmış, ama halk egzoz borusuna tişört tıkayarak önlemişti.

Bu, o kadar çok medyada kullanıldı ki Leopar tankını üreten firmanın açıklama yapmak zorunda kaldı:

Tanklar 1500 beygirlik V12 motora sahipti.

İkişer egzozu vardı. Her biri 50 cm. çapındaydı.

Ve bir mazgalla kapalı idi.

Tüm bunlar sadece Erdoğan’ın halkı yanına çekmek, milliyetçilik pompalamak için piyasaya sürdüğü propaganda yalanlarıydı.

Çünkü saat 18.30 itibariyle hava sahası kapatılmış, “kalkışma” bastırılmıştı.

Ayrıca Türkiye’de çok güçlü bir polis teşkilatı var.

273 binlik dev bir kadro.

Ağır silahları var.

Ama o gece kimse İçişleri bakanına haber vermiyor.

İçişleri Bakanı Efkan Ala, darbe girişimini saat 23.00’te MİT Müsteşarı’ndan öğreniyor.

Oysa bastırılmış bir girişim için polis teşkilatı fazlasıyla yeterliydi.

İstanbul Emniyet Müdürü Mustafa Çalışkan, 15 Temmuz gecesi 6 binin üzerinde polisin görevde olduğunu açıklamıştı.

Çalışkan, Meclis darbe komisyonunda ise şu sözleri söyledi:

“Teşkilatımla 15 Temmuz’da ayrı bir gurur duydum. Hiçbir yardımcımda esneme olmadı. Bakın, 40 tane yardımcım var benim. 1 tanesi esneseydi gücümüz yüzde 25, yüzde 30 düşerdi, 3 tanesi esneseydi yarıya düşerdi. Polis memurundan müdür yardımcısına kadar hepsi bana göre kahramanlık gösterdiler.”

Çalışkan’ın ifade ettiği gibi tek bir emniyet müdürü darbecilere destek olmamıştı.

Bir avuç darbeciye karşı 6 binin üzerinde polis varken Erdoğan halkı niye sokağa döktü?

Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Başbakan Binali Yıldırım o akşam konuşmalarında kalkışmanın TSK içinde minik bir azınlık tarafından yapıldığını söylemişti.

1. Ordu Komutanı Orgeneral Ümit Dündar, o geceki açıklamada; darbenin Ordu’daki küçük bir grup tarafından gerçekleştirildiğini ve başarısızlığa mahkûm olduğunu ifade etmişti.

TSK’daki her subay şunu iyi bilir: Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanlarının içinde olmadığı bir darbenin başarı şansı sıfırdır.

Erdoğan o gece halkı sokağa çağırmasaydı olacak olan şuydu:

Sokağa çıkan asker bir süre sonra girişimin emir komuta dahilinde olmadığını anlayacak, durumu fark edip kışlasına dönecekti.

Köprüyü tutanlar bir süre sonra işin içyüzünü anlayacak teslim olacaktı.

O zaman küçük bir azınlığın kalkışması için halkı sokağa dökmeye ne gerek vardı?

273 bin kişiden oluşan polis ordusu direnenlerin hakkından rahatça gelebilirdi.

Yani tek damla kan dökülmeyebilirdi.

Ama Erdoğan psikolojik bir harp yapıyordu.

Kan dökülmesi gerekiyordu.

Kansız destan olmazdı.

Hizmet hareketini karalamak için, mensuplarına “terörist” ithamı yapabilmek için kesinlikle kan dökülmesi gerekiyordu.

Bu nedenle siviller kasıtlı olarak askerlerle karşı karşıya getirildi.

DARBE ASLINDA GÜN İÇİNDE BASTIRILMIŞTI

Gazeteci Yazar: Can Ataklı: “Son derece beceriksiz bir eylem. O zaman ben şundan şüphelenme hakkını buluyorum kendimde. Bu darbe önceden bastırıldı bitti. Bu darbeyi yapanlar, darbenin emir komuta zinciri içinde olduğunu, genelkurmay başkanı ve kuvvet komutanlarının da içinde olduğunu zannediyorlar. Fakat içerde bastırıldı. Sonra ‘biz bunu bastırdık ama, halka bunu nasıl anlatacağız’ denildi.

Bu darbe, bana göre; önceden bastırıldı. Onun için bu kadar beceriksizlik oluyor. Onun için Recep Tayyip Erdoğan’ı alacak ekip ne yapacağını şaşırıyor. Çünkü onları salmışlar dışarıya, fakat bağlantı kesilmiş. Sokağa çıkan darbe var zannediyor. Halbuki darbe yok.

AKP BELEDİYELERİ KAMYONLARI SOKAĞA SALMIŞTI, ERDOĞAN KONUŞMADAN

Yani bakın, saat 21.30’da belediyeler kamyonları sokağa salmıştı yahu. O gece ben sokaktaydım. Daha böyle Tayyip Erdoğan falan konuşmamış, ne olduğunu millet anlamıyor.

Geçtiğim, iki üç belediyeden hepsi AKP belediyeleri, bütün o iş makinaları, hafriyat kamyonları yol boyuna zaten dizilmişti. O zaman bu darbeye mani oldun, kamuoyuna bir şey göstermen lazım.”



BÜYÜYÜ BOZAN SORU

CHP Antalya Miletvekili Mustafa Akaydın, bu noktaya parmak basıp “248 vatandaşın katili devlettir” demişti. Bu sözler üzerin afaroz edilmişti. Akaydın o tarihlerde sözlerinin arkasında olduğunu söyleyip şunu sormuştu: “Neden devletin en önemli gücü polisler dururken sokağa sivil halk yönlendirildi?” Hükümet bu soru karşısında afalladı.

Çünkü verilecek bir cevap yok.

Akaydın’a bu sözlerden dolayı aşırı baskı yapılınca CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu “Antalya milletvekilimiz, ‘250 kişiyi neden alanlara sürüyorsunuz, devletin güvenlik güçleri yok muydu’ diyor. ‘Darbeden bazılarının haberi vardı ona rağmen siz darbecilere karşı niye halkı ileri sürüyorsunuz’ dedi. Bunda yanlış olan bir şey yoktur.” diyerek Akaydın’ı savundu.. Ama “büyü”yü bozan bu soru yüzünden ne yazık ki Akaydın için yargı süreci başlatıldı.

O gece sokağın kaderine hükmedenler darbeye karşı demokratik duruş sergileyen halk değildi.

Elinde pala, bıçak ve silah olan, halkın arasına sızmış Sadat’a bağlı ve karanlık güçlere ait milis güçleri idi.

Bunlar “kahramanlıklarını” askerin teslim olduğu, silahlarını kullanmadığı, tankları sürmediği yerde yaptılar.

Teslim olmuş erleri linç ettiler, gırtlağını kestiler ve terk edilmiş tankların üstünde poz verdiler.

Takviye polis ekipleri gelse, oraya tatbikat için geldiklerini sanan harp okulu öğrencileri Murat Tekin ve Ragıp Enes Katran belki de vahşice linç edilmeyecekti.

O gece asker, sivil halka uyarı ateşi açtı.

Yüz binlerce insan sokağa çıkmıştı.

Asker halka öldürme amaçlı ateş açsaydı binlerce insan ölürdü.

Mutlaka asker kurşunuyla şehit olanlar da vardı.

Ama diğer sivillerin ne kadarı böyle bilmiyoruz.

Bilemiyoruz çünkü hiç birine otopsi yapılmadı.

16 Temmuz 2016 sabahı Genelkurmay Başkanvekili olarak atanan Orgeneral Ümit Dündar O gece öldürülen insanlar sivillerden ibaret değildi, demişti.

Resmi açıklamasında “104 darbeci asker”in öldürüldüğünü açıklamıştı.

Bu doğruysa o gece ilen insan sayısı 353 oluyor.

O gece Erdoğan ve Hulusi Akar’dan kaynaklanan tam bir belirsizlik hakimdi.

Bir kısım asker “Biz gece eğitimindeyken, Genelkurmay Karargahı’na siviller saldırıyor, dediler ve bizi buraya helikopterlerle getirdiler.” diyor.

Bir kısmı, “Komutanımız Genelkurmay Karargahı’na bir IŞİD  saldırısı olduğunu söyledi, onun için geldik.” diyordu.

Köprüye getirilen ve linç edilen askerler ve Harbiyeliler gece tatbikatına çıktıklarını sanıyordu.

Bir kısmı da terör alarmı nedeniyle sokaktaydı.

Büyük çoğunluğunun silahında şarjör bile yok.

Peki tüm bu ölümlerin vebali kimin boynunda?

[Veysel Ayhan] 16.7.2020 [TR724]