Yüzde 60 engelli hasta tutuklu iki kez mide kanaması geçirdi [Sevinç Özarslan]

Bir yıl önce iki kez mide kanaması geçiren ve korona salgını nedeniyle tedavisi aksayan Bilal Danış zor durumda. Annesi Mukadder Danış, “Sürekli kanaması var. Gün geçtikçe eriyor” dedi.

SEVİNÇ ÖZARSLAN – BOLD ÖZEL

Gün geçmiyor ki cezaevlerinden bir hasta tutuklu haberi gelmesin. 4 yıldır İzmir Şakran 2 No’lu T Tipi Cezaevinde tutuklu olan Bilal Danış, bir yıl içinde 2 kez mide kanaması geçirdi. Hastaneye götürülen Danış’ın tedavisi korona salgını nedeniyle 7 aydır aksadı. Dünkü telefon görüşünde annesi Mukadder Danış’tan yardım isteyen Bilal Danış, “Anne ne olur, artık dışarıdan bir yardıma ihtiyacım var. Buradan kimse bana cevap vermiyor. Dilekçe yaza yaza bir hal oldum” dedi.

BİR HAFTADIR KANAMASI ARTTI

Annesine sürekli karın ağrısı ve sancısıyla birlikte lavabo ihtiyacı oluştuğunu ve kanama gördüğünü söyleyen Bilal Danış, “Hiçbir şey yiyemiyorum, yediğim zaman sancım ve kanamam oluyor. Arkadaşlarımı da rahatsız etmek istemiyorum, yatağa gidip yatıyorum. Bir haftadır iyice kötüleştim” diyerek son durumunu aktardı.

“KANSERE ÇEVİRME İHTİMALİ VAR”

1990 doğumlu Bilal Danış, Ege Üniversitesi Tarih Bölümü’ne devam ederken 2010 yılında trafik kazası geçirdi ve sol kolunu kaybetti. Yüzde 60 engellilik raporu verildi kendisine. Zor şartlarda okulunu bitiren genç tarihçi İzmir Sağlık Müdürlüğünde engelli kadrosundan yararlanarak çalışmaya başladı. Genç yaşta engelli olmanın psikolojik sıkıntılarını yaşayan Danış, 2016’da daha farklı bir stresle karşılaştı. Cemaat soruşturmaları kapsamında 20 Kasım 2016’da gözaltına alındı, bir gün sonra tutuklanıp Şakran’a gönderildi.

Ekim 2019’da iki kez üst üste mide kanaması geçiren Bilal Danış’a Çiğli Araştırma Hastanesindeki doktor ‘bağırsaklarında stresten aşırı derece polip oluşmuş, kansere çevirme ihtimali var’ dedi. İzmir Katip Çelebi Üniversitesi Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesine sevk edilen Danış’a genetik test yapıldı. Ancak Türkiye’de Mart 2020’de başlayan korona salgını nedeniyle tedavi yarım kaldı, aksadı.

“GİT GİDE ERİMEYE BAŞLADI”
Oğlunu en iki hafta önce, kapalı görüşte gördüğünü söyleyen 57 yaşındaki Mukadder Danış, “Marttan beri hiçbir şey yapılmadı tedavi adına. Sürekli sancısı var, kanaması var. Git gide erimeye başladı. Her gittiğimizde onu daha kötü görüyorum. Dün haftalık telefon görüşümüz vardı. Anne ne olur, dışarıdan bir yardıma ihtiyacım var, buradan kimse bana cevap vermiyor dedi. Dilekçe yaza yaza bir hal oldum. Hiçbir şekilde tedavimi yaptırmıyorlar, dedi. En azından bir tedavisi başlasa” diye konuştu.

Mukadder Danış: “Bayram sevdalısı oğlumu terör örgütü üyesi diye tutukladılar. Kolunu kaybettiğinde en çok vatanıma hizmet edemem diye ağladı.”

ENGELLİ TUTUKLULARLA İLGİLİ KANUN

5275 Sayılı Ceza İnfaz Kanunu’nda yapılan son düzenlemeye göre engelli tutuklular cezasının son 3 yılını denetimli serbestlikle dışarıda geçirmesi gerekiyor. Kasım 2020’de tutukluluğunun 4. yılı bitecek olan Bilal Danış’ın normal şartlarda bu haktan yararlanması lazım. Ancak bunun için İzmir Katip Çelebi Üniversitesi Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesinin engelli raporu vermesi gerekiyor. Mukadder Danış, defalarca dilekçe verdiği halde oğlunun henüz hastaneye götürülmediğini de belirtti.

İKİ OĞLU DA TUTUKLU

İki erkek bir kız sahibi olan Mukadder Danış’ın küçük oğlu da Yozgat’ta 4 yıldır tutuklu. Kızının eşi de tutuklu olduğu için iki torunu ve onunla da ilgilenmek zorunda. Karı-koca 4 aileye baktıklarını söylüyor. Yozgat’ta tutuklu Muhammed Arif Danış’ın herhangi bir sağlık sorunu olmadığını söyleyen anne Danış, bu yaştan sonra ömrünün cezaevi yollarında geçtiğini ifade ediyor. 18 saat yolculuk yapıp Yozgat’ta gidiyor. İki oğlunun görüş günleri art arda denk geldiği için İzmir’e döndüğünde daha kıyafetlerini çıkarmadan Şakran’a koşuyor.

“BEN ZATEN BİTMİŞ BİR ANNEYİM”

9 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırılan Bilal Danış’ın dosyası Yargıtay tarafından onaylandı. Kendisini ‘bitmiş bir anne’ olarak tanımlayan Mukadder Danış, “Bu çocuk suçu ne?” diye sordu ve ekledi: “Bank Asya hesabındaki hareket, engelli olduktan sonra iki ay bir etüt merkezinde çalıştı. Orada sigortalı olması suç oldu. Bir de içeriği olmayan Bylock programı nedeniyle ceza verdiler.”

[Sevinç Özarslan] 9.9.2020 [Bold Medya]

Kamu kuruluşları 15 yılda 543.2 milyar lira zarar etti!

Son 15 yılda bütçeden kamu kuruluşlarına yapılan görev zararı ödemesi 543.2 milyar liraya ulaştı.

Kamu kuruluşlarının görev zararının 15 yılda 543.2 milyar liraya ulaştığını belirten Vergi uzmanı ve Başkent Üniversitesi Öğretim Görevlisi Dr. Ozan Bingöl, “Düşük faizli krediler nedeniyle kamu bankalarına yapılan ödemeler de Kamu İktisadi Teşebbüsü’ne (KİT) yapılan ödemelerin 3 katını aştı.” dedi.

Sözcü gazetesinin haberine göre, görev zararı ödemelerinin 2014 yılından sonra hızlandığına dikkat çeken Bingöl, “Bunun 483.2 milyar TL’si Sosyal Güvenlik Kurumu’na, 30.7 milyar TL’si kamu bankalarına, 29.1 milyar TL’si ise KİT’lere yapıldı. Bu zarar 83 milyon kişinin vergileriyle karşılandı.” ifadelerini kullandı.

‘BANKALARA YAPILAN ÖDEME ÜÇE KATLANDI’

2019 yılında mali kurumlara yapılan görev zararı ödemesinin KİT’lere yapılan görev zararı ödemelerinin 3 katını aştığını vurgulayan Bingöl, “Bunda son dönemde piyasanın canlandırılması için kamu bankalarına düşük faizli kredi verme görevinin yoğun olarak verilmesi etkili olmuştur. Mali kurumlara yapılan görev zararları Ziraat Bankası ve Halkbank üzerinde yoğunlaşıyor. 2018 yılında 3 milyar 821 milyon lira olan ödemeler geçen yıl 5 milyar 407 milyon liraya çıktı. Bu yılın ilk 7 ayında ise 4 milyar 215 milyon liraya ulaştı.” diye konuştu.

‘VERGİLERİMİZLE KARŞILANIYOR’

Görev zararı ödemelerinin tamamının merkezi yönetim bütçesinden yapılan ödemeler olduğuna dikkat çeken Bingöl şöyle konuştu: “Örneğin, hükümet Ziraat Bankası’na ‘Düşük faizli kredi ver’ dediğinde, krediyi alan kişinin piyasa koşullarına göre daha uygun imkanlarla sunulan kredi nedeniyle sağladığı mali faydanın tamamı vergilerimizle karşılanır. Kamu bankalarından düşük faizli kredi alan işletmelerin, özel bankalarda mevduat hesabı açarak bu paraları oralarda değerlendirdiği, altına yatırım yaptığı türden örneklere rastlanmaktadır. Vergilerimizle finanse edilen kaynakların, kimlere, hangi amaçla, nasıl verildiği; amacına uygun kullanımının takip edilip edilmediği, vergi ödeyen herkes için sorması gereken sorulardır. Sürekli söylediğimiz gibi, bir ülkeye gerçek demokrasi ‘her bir oy’un ve ‘her delikli kuruş verginin’ peşine düşmekle birlikte gelecektir.”

‘KİŞİ BAŞINA MİLLİ GELİRDE 7 YILDA 3.244 DOLAR AZALMA’

Görev zararlarındaki artışa rağmen Türkiye’de kişi başına milli gelirin 2014 yılından bu yana sürekli düştüğüne dikkat çeken Dr. Ozan Bingöl, “2014 yılında 12 bin 178 dolar olan kişi başına milli gelir 7 yılda 3.244 dolar birden azaldı. 2015 yılında 11 bin 85, 2016 yılında 10 bin 964, 2017 yılında 10 bin 696, 2018 yılında 9.792, 2019 yılında 9.213 dolara, bu yılın ikinci çeyreğinde de 8.934 dolara geriledi.” şeklinde konuştu.

9.9.2020 [TR724]

Kovid+ doktorlar da kayda alınmıyor, emir büyük yerden!

Çocuk Göğüs Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Elif Dağlı, bir hekim arkadaşının PCR + çıkmasına rağmen kayıtlara ‘covid’ olarak kaydedilmediğini belirtti. İddiayı sosyal medya hesabından paylaşan Dağlı, “Bir hekim arkadaşımız PCR+ bulundu oksijeni düşük evde tedavide. Bütün ısrarlarına rağmen kayıtlara Covid-19 olarak geçirilmediği için çok kırgın. Emir büyük yerdenmiş.” ifadelerini kullandı.

9.9.2020 [TR724]

Myanmarlı askerler soykırımı itiraf etti: Gördüğümüz her Müslüman’ı öldürdük, tecavüz ettik!

Myanmar ordusunda görev yaptıkları sırada çok sayıda Arakanlı Müslümanı öldürdüklerini itiraf eden iki asker, Lahey’deki Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne (UCM) götürüldü. Askerlerin ifadeleri Arakanlı Müslümanlara yönelik soykırımı gözler önüne serdi. Üstlerinden, ‘Gördüğünüz, duyduğunuz herşeyi öldürün’ emri aldıklarını anlatan 33 yaşındaki Myo Win Tun, 2017’de 8 kadın, 7 çocuk ve 15 erkeği bir mezara gömdüklerini itiraf etti. Tun, “Ayrım yapmadan herkesi vurduk. Müslüman erkekleri alınlarından vurduk ve cesetlerini ayaklarımızla çukurlara ittik.” dedi. Firari askerlerin halen UCM’de gözaltında tutuldukları belirtildi.

New York Times gazetesi ve Kanada yayın kuruluşu CBC’nin haberine göre Myanmar ordusundan firar eden iki asker, 2017 yılında emir komuta zinciri kapsamında sayısız Arakanlı Müslüman sivili öldürdüklerini ve çok sayıda tecavüz olayına karıştıklarını itiraf etti. Tayland merkezli sivil toplum kuruluşu Fortify Rights’a göre de, iki şahıs, kuzey Rakhine eyaletinde onlarca köylüyü öldürdüklerini ardından onları toplu mezarlara gömdüklerini anlattı.

CBC’ye konuşan bir kaynak ise firari askerlerin verecekleri bilgilerin mahkeme soruşturmasını “önemli ölçüde ilerleteceğini” dile getirdi. Habere göre Hollanda’nın Lahey kentineki UCM’ye getirilen firari askerler, Myanmar’da Rohingya Müslümanları için adalet arama çabalarında bir dönüm noktası niteliğinde.

Yaz başında çekildiği öne sürülen videoda konuşan 30 ve 33 yaşındaki askerler, yaptıklarını anlatıyor. Şahıslar Arakanlı Müslümanların katledilmesinde görevli askeri taburların isimlerini, yok edilen köyleri ve öldürdükten sonra gömdükleri sivillerin toplu mezarlarının yerleri de dahil olmak üzere yaşanan katliama dair en ince ayrıntıya kadar detay veriyor.

MYANMAR HÜKÜMETİNDEN ‘YORUM YOK’

Şahıslardan 30 yaşında olan, adını Zaw Naing olarak açıklarken 33 yaşında olan diğer kişi kendini Myo Win Tun olarak tanıttı. Tanıklık (itiraf) videolarıyla ilgili Myanmar hükümeti ve askeri sözcüler yorum yapmadı.
İfade veren askerlerden 33 yaşındaki Myo Win Tun, Ağustos 2017’de üslerinden “Gördüğünüz ve duyduğunuz herkesi vurun.” emri aldığını açıkladı. 8 kadın, 7 çocuk ve 15 erkeği bir mezara gömdüklerini itiraf eden Myo Win Tun, “Ayrım yapmadan herkesi vurduk. Müslüman erkekleri alınlarından vurduk ve cesetlerini ayaklarımızla çukurlara ittik.” dedi. Arakanlı Müslümanlara karşı ırk ayrımcılığı yaptığını kabul eden Myo Win Tun, üstü olan Albay Than Htike’nin kendilerine “Arakanlı Müslümanları yok edin” emri verdiğini söyledi.

ONLAR TECAVÜZ EDERKEN BEN NÖBET TUTTUM

Er Zaw Naing Tun da 30 Arakanlı Müslüman’ın katledildiği sıralarda yakındaki bir köydeki taburda olduklarını belirtti. Eski bir Budist rahip olan Tun, üslerinden “Gördüğünüz çocuk veya yetişkin hepsini öldürün.” talimatı aldığını dile getirdi. “(Rohingyaların yaşadığı) Yaklaşık 20 köyü haritadan sildik.” ifadesini kullanan Tun, kendisinin de cesetleri toplu mezara gömdüğünü aktardı. Zaw Naing Tun, görevli olduğu taburdaki askerlerle 80 Arakanlı Müslüman’ı öldürdüklerini kabul etti. Zaw Naing Tun, silahsız 10 kişiyi yakalayıp öldürdükten sonra köyün kuzeyinde toplu bir mezara gömdüklerini dile getirdi. Rütbesi çok düşük olduğu için cinsel şiddet suçu işlemediğini iddia eden Zaw Naing Tun, diğer askerler Arakanlı kadınlara tecavüz ederken nöbet tuttuğunu beyan etti.

İLK KEZ AÇIKÇA İTİRAF ETTİLER

Bu askerler, “Gördüğünüz ve duyduğunuz herkesi vurun.” emrini verenlerin o dönemde Buthidaung ve Maungdaw’da görevli Albay Than Htike, Yüzbaşı Tun Tun ve Çavuş Aung San Oo olduğunu belirtti. Böylelikle ilk kez Myanmar ordusu (Tatmadaw) mensupları, Birleşmiş Milletler yetkililerinin soykırım kampanyası olarak niteledikleri Arakanlı Müslümanlara yapılan katliamda yer aldıklarını açıkça itiraf etmiş oldu. Bu arada, Arakanlı çok sayıda köylü de birbirlerinden bağımsız olarak toplu mezarların yerini doğruladı ve bu yerler askerlerin ifadelerinde işaret ettikleri yerlerle örtüştü. Myanmar hükümetinin defalarca inkar ettiği toplu mezarlar, UCM’deki soruşturmada ve diğer yasal süreçlerde kanıt olarak da değerlendirilebilecek.

9.9.2020 [TR724]

Uygurlara zulüm, Ankara’ya uzandı! [İlker Doğan]

Doğu Türkistan’daki Uygurlar, Çin tarafından sözde ‘Eğitim Merkezleri’nde yıllardır işkenceden geçiriliyor. BM’ye göre 1 milyon civarında Uygur, Çin’in ‘eğitim’ merkezi olarak tanımladığı ‘beyin yıkama’ kamplarında soykırıma uğruyor. Rakamın 3 milyona yakın olduğunu söyleyen araştırmalar da var. Washington merkezli Doğu Türkistan Milli Uyanış Hareketi, geçtiğimiz aylarda Uygurların tutulduğu yaklaşık 500 kamp ve hapishane olduğunu belgelerle ortaya koymuştu.

TAM BİR SOYKIRIM YAŞANIYOR

Uygurlara yönelik soykırım politikaları dünyanın gündeminde. Avustralya’da yayın yapan Mercatornet’in geçtiğimiz aylarda yayınladığı rapora göre, ülkedeki Uygur nüfusu, sözde eğitim kamplarının kurulduğu 2017’den bu yana önemli ölçüde azaldı. Rapora göre, doğum oranları yüzde 16’lardan yüzde 11’lere, nüfus artış oranı ise yüzde 11’lerden yüzde 6’lara düştü. Rapora göre 2017 yılında bölgede 330 bin ile 345 bin arasında bebek doğdu. 2019’da bu sayı 205 bine geriledi. Çin’deki diğer eyaletlerle karşılaştırıldığında en düşük doğum oranı.

DÜNYA TEPKİLİ, TÜRKİYE SESSİZ!

Alman DW, Fransız Euronews ve İngiliz BBC, Çin’in Uygurlara yönelik soykırıma varan uygulamalarıyla ilgili onlarca haber yaptı. Ancak Türkiye ve yandaş medya duvar kadar sessiz. Uzmanlara göre AKP hükümetinin sükunetinde, Çin’den siyasi ve ekonomik beklentileri belirleyici rol oynuyor.

DÜNYADA SERBEST, TÜRKİYE’DE YASAK!

Amerika’daki Uygurlar defalarca Çin elçiliğinin önünde protesto yaptı, Pekin hükümetinin soykırım uygulamalarını eleştiren açıklamalar okundu. Hiçbir engelle karşılaşmadı. Sadece ABD değil, Avrupa’da da bir çok ülkede Uygurlar dertlerini rahatlıkla anlatıp, protesto yapabiliyor. Ancak Uygurların Türkiye’de, Ankara Ulus’ta basın açıklaması yapması yasak!

KAMU GÜVENLİĞİNİ TEHDİT EDİYORSUNUZ!

Çin’in toplama kamplarında tutsak edilen aileleri için bugün Ankara’da saat 16:00’da basın açıklaması yapmak için yola çıkan Uygurlar, önceki gece ‘güvenlik’ gerekçesiyle Ankara’ya alınmadı. Uygurlar, ‘kamu düzenini tehdit ettikleri’ gerekçesiyle apar topar İstanbul’a geri gönderildi. Polis, sert müdahale ettiği Uygurlara adeta etten duvar ördü!

SADECE AİLEMDEN HABER ALMAK İSTİYORUM

Kendilerine engel çıkarılmasına tepki gösteren bir Uygur kadın, “Benim dayım ve iki teyzemi suçsuz yere aldılar, mahkeme bile olmadan 15, 19 ve 25 sene hapis cezası aldılar. Derdimizi anlatmak için geldim ama beni Ankara’ya sokmuyorlar,” ifadelerini kullandı. Uygurlu bir genç ise, “2016 Haziran ayında Türkiye’ye geldim. Ben geldikten 9 ay sonra babamın öldürüldüğünü öğrendim. Benim Türkiye’de bulunmam nedeniyle öldürülmüş. Annemden ve kardeşlerimden haber alamıyorum. Şu anda bizi İstanbul’a geri gönderiyorlar,” dedi.

[İlker Doğan] 9.9.2020 [TR724]

Salgında en başa döndük [İlker Doğan]

Türkiye, koronavirüsle mücadelede başa döndü. Salgının ilk dönemlerinde ‘Hayat eve sığar’ kampanyaları yapan AKP rejimi, ‘yeni normal’ dönemde vatandaşlar tatile çıksın diye ucuz faizli krediler verdi. Önlemler gevşedikçe virüs daha hızlı yayıldı. Türkiye Mayıs ayının başındaki rakamlara döndü. Dün itibariyle günlük vaka sayısı 1.761’e çıktı. 8 Eylül’de koronavirüsten ölenlerin sayısı ise 52 olarak açıklandı. Ağır hasta sayısı 1.159’a yükseldi.

KILIÇDAROĞLU: O RAKAMLAR DOĞRU DEĞİL!

AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan, ‘salgının kontrol altında olduğunu’ iddia etti. Muhalefete göre ise iktidar tıpkı diğer konularda olduğu gibi bunu da eline yüzüne bulaştırdı. CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu, açıklanan resmi koronavirüs verilerinin gerçeği yansıtmadığını söyledi. Parti Meclisi toplantısı öncesinde konuşan Kılıçdaroğlu, “Bu rakamların açıklanandan çok daha fazla olduğunu ben de siz de doktorlar da biliyor.” ifadelerini kullandı. Uzmanlara göre de virüsle mücadelede kontrol tamamen kaybedilmiş durumda ve gerçek rakamlar açıklananın 10 katı!

İÇİŞLERİ BAKANLIĞI’NDAN YENİ GENELGE

İşler çığırından çıkmış durumda. İçişleri Bakanlığı, 25 Ağustos’ta 81 il valiliğine Kovid-19 tedbirleri konulu yeni bir genelge göndermiş ve 14 ilde sünnet düğünü, kına gecesi, nişan gibi etkinliklere müsaade edilmeyeceği belirtilmişti. Dün İçişleri Bakanlığı tarafından 81 il valiliğine ‘Covid-19 Tedbirleri’ konulu ek genelge gönderildi. Genelgeye göre, ülke genelinde meskenler hariç olmak üzere tüm alanlarda maske takmak zorunlu hale getirildi.

AYAKTA YOLCU ALMAK YASAKLANDI

Toplu taşıma araçlarında ayakta yolcu alınması ise kesinlikle yasaklandı. Ayrıca lokanta restoran, kafe ve benzeri işletmelerin müzik faaliyetlerine kısıtlama getirildiği hatırlatıldı. Gelinen aşamada başta fiziki mesafe kuralı olmak üzere alınan tedbirlere yeterince riayet edilmemesinin, hastalığın yayılım hızını artırması ve toplum sağlığını riske atması nedeniyle söz konusu kararların alındığı belirtildi.

YASAK NASIL UYGULANACAK?

Recep Tayyip Erdoğan, toplu taşımada ayakta yolcu alınmasına kesinlikle müsaade edilmeyeceğini söylüyor. Peki bu nasıl olacak? Özellikle metrobüs, otobüs ve minibüslerin ağzına kadar dolu olduğu İstanbul, Ankara, İzmir gibi büyükşehirlerde bu kurala nasıl uyulacağı merak konusu. Özellikle sabah işe geliş ve akşam işten dönüş saatlerinde insanların tıklım tıklım olan metrobüse, otobüslere binmesi nasıl engellenecek?

[İlker Doğan] 9.9.2020 [TR724]

Nuri Şahin’in rol modellikten unutulmaya giden yolculuğu [Hasan Cücük]

Nuri Şahin’in adını genç yaşında Borussia Dortmund formasını terletirken duyduk. Bundesliga’da uzun yıllar boyunca “en genç gol atan oyuncu” unvanını elinde tuttu. Dortmund’da takım kaptanlığına kadar yükseldi. Şöhretinin zirvesindeyken cazibeye kapılıp Real Madrid’e transfer oldu ama bunun hata olduğunu geç anladı. Hızla yükselen kariyeri aynı hızla düşüş yaşadı. Bir zamanlar 3 büyüklerin kadrosunda görmek için can attığı Nuri Şahin, yeni sezonda Antalyaspor formasıyla Türkiye’de top koşturacak.

GURBETÇİLER FUTBOLU KEŞFETTİ

Avrupa’da uzun yıllar “en alttakiler” olarak görülen gurbetçilerimizi bu durumdan kurtaran faktörlerin başında futbol geliyor. Euro Türkler’in çocukları için meşin yuvarlak bir spor aktivitesi olmanın yanında kendini ispat etmenin de bir yolu. Erdal Keser ve İlyas Tüfekçi’nin açtığı yoldan Yıldıray Baştürk, Hamit ve Halil Altıntop kardeşler yürüdü. Onları, Nuri Şahin ve Mesut Özil takip etti. Şahin Dortmund’da, Özil Schalke ve Werder Bremen’de Almanya’daki Türk gençlerine rol model oldu.

Bu ikiliye kadar Avrupa’da biraz sivrilen Türk futbolcuların gözü Türkiye’den gelecek tekliflerde olurdu. Hepsi de İstanbul’da üç büyüklerde oynamayı hayal ederdi. Erdal Keser ve İlyas Tüfekçi gurbette başarılı olup yolu açmakla kalmamış, kariyer planlamasında hedefin de Türkiye olduğunu düşündürmüştü. Onların izinden gidip kariyerini kısa sürede Türkiye’ye taşıyan onlarca gurbetçi futbolcu yetişti. Hamit ve Halil bilinenler… Erol Bulut’tan Tayfun Korkut’a ve Tayfur Havutçu’ya kadar onlarca isim bu yoldan geçti. Kadrosunda gurbetçi oyuncu yer almamış bir Süper Lig ekibi yok desek yeridir.

NURİ VE MESUT FARKI

Nuri ve Mesut ise farklı bir yol izledi. Elbette bunda oyuncuların ortalama üstü yetenekleri ciddi rol oynadı. Süper Lig’e gelmek yerine Bundesliga’da kaldılar. Buradan sonra yine daha yukarıları hedeflediler. Aynı dönemde Bundesliga’da oynarlarken, hayat onları İspanya La Liga’da da buluşturdu.

Nuri Şahin Borussia Dortmund’da 2011 yılında veda edip 10 milyon Euro bedelle Real Madrid’e transfer olduğunda 23 yaşındaydı. Yıldızlar topluluğu Madrid takımında forma şansı bulamayacağını savunanlar, haklı çıkacaktı. Yaşadığı sakatlıklar, sahaya iyice uzak kalmasına yol açtı. Madrid ekibi onu kiralık olarak Liverpool ve Dortmund’a gönderdi, 2014’te de takımdan ayrılıp yuvasına, Dortmund’a döndü. Alman ekibi bu transfer için 7 milyon Euro ödedi, kârlı çıktı.

Dönüşü, şarkıda dendiği gibi muhteşem olamadı. Daha ilk sezonuna başlayamadan dizinden ameliyat oldu. 49 günlük aradan sahalara döndü ama sakatlıklar yakasını bırakmadı. Sonraki dört yılda tam 98 maçı tribünden seyretti. Dortmund’da genç yaşında taraftarların sevgilisi olmuştu ama artık adı bile anılmayan, yedek kulübesine demir atmış bir futbolcuydu. Daha fazla tutunamadı. Ağustos 2018’de 1 milyon Euro bedelle Werder Bremen’e transfer oldu fakat burada da kendine gelemedi. Sakatlıkları arkada bırakmış gibiydi ama performansı düşmüştü.

ÖZİL’İN FARKI

Mesut, Real Madrid’de Nuri’den bir yıl önce 18 milyon Euro karşılığında gitmişti. Burada gösterdiği performans da Nuri’ye göre birkaç gömlek üstündü. 2013’te Premier Lig ekibi Arsenal’e 50 milyon Euro’ya transfer olduğunda, “en pahalı Alman futbolcu” unvanının da sahibi oldu.

Her iki isim de 1988 doğumlu. Nuri 5 Eylül, Mesut 15 Ekim’de dünyaya gelmiş. İki isim de aynı dönemde adını duyurdu. Almanya’da gündem oldular. Mesut Alman milli takımını, Nuri Türkiye’yi tercih etti. Arkalarından gelenlere illa ki Türkiye’de top oynamak zorunda olmadıklarını gösterdiler. Ancak Mesut hâlen Avrupa’da oynarken, Nuri aynı başarıyı yakalayamadı ve Süper Lig’e demirledi.

Nuri Şahin’in Real Madrid ve Liverpool dönemleri adeta kayıp yıllar. İspanya’da 10 maçta forma giyip bir gol atabildi. İngiltere’deyse 13 maçta 3 gole ulaştı. Bu maçların çoğuna sonradan oyuna girdi. Yuvası Borussia Dortmund’da ise toplamda 274 maçta sahadaydı. 26 gol ve 49 asistle oynadı. 2018-20 arasındaki Werder Bremen döneminde 40 maça çıktı. 1 de golü var. 52 maçta formasını terlettiği A Milli Takım’daki performansı da vasatı aşamadı.

Bu sezon Nuri’yi Antalyaspor’da seyredecek olmamız, futbolundaki düşüşün en büyük göstergesi. Bir zamanlar 3 büyüklerin hayallerini süslüyordu. Henüz 32 yaşında, sıklet olarak Almanya’dan hafif olan Türkiye Süper Lig’inde eski günlerinden esintiler görebiliriz belki. Elbette sakatlıkları tekrarlamazsa.

[Hasan Cücük] 9.9.2020 [TR724]

Osmanlı padişahlarının kısa hikâyesi [Dr. Yüksel Nizamoğlu]

Osmanlı Devleti, küçük bir uç beyliğinden doğmuş, zamanla genişleyerek bir devlete dönüşmüş ve Fatih’le birlikte de “merkeziyetçi mutlak imparatorluk” haline gelmişti.

Devletin başlangıçta “bey” olarak adlandırılan hükümdarları, daha sonra “sultan” ve “padişah” olarak anılmışlar ve Osmanlı hanedanı yaklaşık 600 yıl süreyle bu devleti idare etmiştir.

Padişahlar, üç yüzyıl boyunca “babadan oğula geçen bir saltanat” usulüyle tahta geçtikten sonra 17. yüzyıldan itibaren en büyük kardeşin tahta çıkması usulüne dayanan “ekber ve erşed” usulü benimsenmiş ve bu usul devletin yıkılışına kadar devam etmiştir.

Padişahlık kurumu

Osmanlı padişahlığı “Osmanoğulları” soyundan devam etmiş ve bu soyun erkek üyeleri hükümdarlık görevini üstlenmişlerdir. Padişahların bazıları çok küçük yaşta tahta çıktıklarından sünnet merasimleri bile hükümdar olmaları sonrasında gerçekleşmiştir. IV. Murat 12, I. Ahmet 13 ve II. Osman da 15 yaşında tahta çıkmışlardı.

Osmanlı hanedanı 16. yüzyılda Kanunî, 17. yüzyılda İbrahim ve 19. yüzyılda ise II. Mahmut’tan devam etmiş ve bu padişahlara “Cemaat başı” denilmiştir. 1640’da IV. Murat’ın yerine tahta çıkan Sultan İbrahim’in o sırada erkek çocuğunun olmaması, “hanedanın devam edememesi” gibi bir probleme yol açmışsa da daha sonra şehzade Mehmet dünyaya gelmiştir. Mehmet (IV.), babasının tahttan indirilmesi sonrasında 1648’de yedi yaşında iken hükümdar yapılmıştır.

Osmanlı padişahlarından II. Bayezid, II. Osman, I. Mustafa, İbrahim, IV. Mehmet, III. Ahmet, III. Selim, IV. Mustafa, Abdülaziz ve II. Abdülhamit’in hükümdarlıkları tahttan indirilmeleriyle son bulmuş, II. Osman ve III. Selim tahttan indirildikten sonra asiler tarafından öldürülmüşler, özellikle II. Osman’ın ölümü büyük bir dram olarak tarihe geçmiştir. 

Osmanlı hanedanının yönetici rolü, yüzyıllar boyunca tartışılmadan devam etmiş, adeta “kutsallık” kazanan Osmanoğulları’nın yerine tahta “Kırım hanlarını”, “Mekke Şerifini” veya “Konya Mevlevi Şeyhi’ni” çıkarma düşüncesi bir dedikodudan ileri gitmemiş ve II. Meşrutiyet döneminde İttihat ve Terakki de saltanatı kaldırmak yerine “saraya damat olma” yolunu seçmiştir.

Padişahlar içerisinde en uzun süre tahtta kalan kırk altı yıllık hükümdarlığı ile Kanuni olmuş, en kısa süren padişahlığı da doksan üç gün tahtta kalabilen V. Murat yapmıştır.

Padişahların ölüm nedenleri arasında genellikle en sık nikris yani damla hastalığı gösterilse de tıp tarihi araştırmacıları bunun doğru olmadığını ortaya koymuşlardır. Kalp ve metabolizma rahatsızlıkları, yüksek tansiyon ve beyin kanaması, diyabet, pnömoni gibi nedenler yanında II. Selim alkole bağlı nedenlerle ölmüş, 19. yüzyılda yaygınlaşan verem hastalığından padişahlar da etkilenmiş, II. Mahmut ve oğlu Abdülmecit tüberkülozdan vefat etmişlerdir. Yine Yıldırım Bayezid ve Abdülaziz’in “intihar” sonucunda hayatlarını kaybettikleri iddia edilmektedir.

Bir başka ilginç nokta da son dönemde hükümdarlık görevini Abdülmecit’in çocukları V. Murat, II. Abdülhamit, V. Mehmet Reşat ve VI. Mehmet Vahdettin’in üstlenmiş olmalarıdır.

Padişahların Evlilikleri

Osmanlı hükümdarları ilk dönemlerde çevredeki Germiyanoğulları, Candaroğulları, Dulkadiroğulları gibi Türk beylikleri ve Bulgar ve Sırp krallıkları, Mora despotlukları ve Bizans İmparatorluğu’ndan “siyasi evlilikler” yapmışlar, bu yolla bir taraftan ülkenin güvenliğini sağlamlaştırmayı diğer yandan da topraklarına yeni topraklar katmayı amaçlamışlardı. Bu dönemde gayrimüslim gelinlerin isimlerinin değiştirilmediği dikkat çekmekte; Mara, Teodora, Aspurça, Despina gibi isimlerin kullanılmaya devam ettiği görülmektedir.

Fatih döneminden itibarense “hakimiyeti paylaşmama” düşüncesiyle haremdeki cariyeler tercih edilmiş, II. Osman (Genç) örneğinde görüldüğü gibi saray dışı evlilik bir istisnaya dönüşmüş, “cariyeler” padişahların malı olduklarından nikâh yapma zorunluluğu da ortadan kalkmıştır.

Cariyelerin tercih edilmesi, padişah annelerinin de gayrimüslim kökenli olmalarına zemin hazırlamıştır. 17. yüzyıldan itibaren hareme önce Gürcü, Rus yayılmasından sonra da Çerkez kızlar alındığından padişah annelerinin bir kısmı da Müslüman Gürcü ve Çerkezler olmuştur. 

Cariyeler erkek çocuk dünyaya getirdiğinde statüleri değişmiş, oğulları tahta çıktığında da “Valide Sultan” olarak neredeyse devlette ikinci hatta Kösem ve Hatice Turahan Sultan örneklerinde olduğu gibi birinci güç rolünü üstlenmişlerdir.

Padişah kızlarının yani prenseslerin evlilikleri de yerli köklü aileler yerine devşirme yani “kul” kökenli paşalarla ya da halktan çıkan rütbe sahipleriyle gerçekleşmiştir.

Taht Kavgaları

Osmanlı tarihinin ayrılmaz bir parçası da taht kavgalarıdır. Osman Gazi’nin amcası Dündar Bey’i öldürmesiyle başlayan bu süreç, yüzlerce yıl boyunca pek çok hanedan üyesinin hayatını kaybetmesiyle sonuçlanmıştır.

Türk-Moğol egemenlik anlayışı sonucunda önceleri ülke, önceki Türk devletleri gibi “hanedan üyelerinin ortak malı” olarak görülmüş, daha sonra da memleketin “hükümdar ve oğullarının ortak malı” olduğu anlayışı benimsenmiş, Fatih’le birlikte de “sadece padişahın malı olarak” değerlendirilmiştir.

İlk dönemlerde tahta çıkan hükümdar kardeşlerini öldürtmüş, bazen bu durum Fatih’in henüz anne sütüyle beslenen sekiz aylık kardeşi Ahmet’i öldürtmesi gibi dramlara dönüşmüş, Fatih de Kanunname-i Al-i Osman’la, tahta çıkan hükümdara “nizam-ı âlem için” kardeşlerini öldürme geleneğini yazılı hale getirmiştir. Buna göre ” … ve evladımdan her kimesneye saltanat müyesser ola, karındaşın nizam-ı alem için katletmek münasibdir, ekser ulema dahi tecviz etmiştir”.

Bu düzenleme de taht kavgalarını ortadan kaldırmamış, Fatih’in ölümünden sonra oğulları Bayezid’le Cem kıyasıya bir taht kavgasına girişmişler, bu mücadele Cem’in Avrupa’ya kaçmasıyla sonuçlanmıştır. Bayezid’in hükümdarlığına da oğlu Yavuz Sultan Selim son vermiş, Yavuz da hükümdarlığının önünde engel olarak gördüğü ağabeyleri Ahmet ve Korkut’u ortadan kaldırmıştır. Osmanlı Devleti’ne “muhteşem yüzyılı” yaşatan “Muhteşem Süleyman, Sahib-i Kıran” Kanuni de oğulları Mustafa ve Bayezid’i ortadan kaldırmaktan çekinmemiştir.

Tahta çıkan hükümdarın kardeşlerini öldürtmeleri geleneğinin acı bir yansıması da III. Mehmet’in 1595’te tahta çıkışında on dokuz küçük şehzadeyi öldürtmesi olmuş, özellikle küçük şehzadelerin annelerinin memelerinden alınarak boğdurulması halkta büyük bir infiale yol açmıştır.

Bu acı olaylar sonrasında “kafes usulü” denilen şehzadelerin sancağa çıkarılması yerine sarayın bir bölümünde yaşamaları yöntemine geçilmiş, ancak bu durum da tahta çıkan hükümdarların tecrübesizliklerine ve “öldürülme korkusu nedeniyle” psikolojik problemlerle boğuşmalarına yol açmıştır. “Kafes usulü” ayrıca başta “Valide Sultan” olmak üzere Saray halkının yönetimde aşırı güçlenmesine neden olmuştur.

Taht kavgalarının önemli bir aktörü de İstanbul’da bulunan en önemli askerî gücü teşkil eden Yeniçeri ve Sipahilerdi. Bazen devlet adamları bazen de Şeyhülislam’ın yönlendirmesiyle bu askerî güçler padişahların tahttan indirilmesinde ve yeni padişahın tahta çıkarılmasında çok önemli roller üstlendiler. İstanbul’da padişaha karşı çıkan isyanlara zaman zaman medrese öğrencileri (suhteler) ve halk da iştirak ettiler.

Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılması sonrasında da askerin rolü yine devam etti. Abdülaziz bizzat ordu tarafından tahttan uzaklaştırıldığı gibi II. Abdülhamit de III. Ordu başta olmak üzere yine askerlerin organizasyonuyla tahttan indirildi.

Osmanlı Hanedanı

Osmanlı hanedanı, Türk-Moğol geleneğinin bir yansıması olarak hem ülke hem de cihan hakimiyetinin “kut” olarak kendilerine “Tanrı” tarafından verildiğini iddia etmekteydi. Padişahın otoritesinin giderek artmasının sonucu olarak da hükümdarlar “insan üstü birer varlık” olarak telakki edilmeye başlanmış ve padişah etraftan iyice soyutlanmıştır.

Babası II. Murat camiye gidip halk içinde namaz kılabilirken, Fatih divan toplantılarından çekilmiş ve padişahların yemeği bile tek başına yemesini kural haline getirmiştir.

Osmanlı devlet anlayışına göre “reaya, Tanrı’nın padişaha emanetidir” ve bu durum siyasetnamelerde “baba-oğul” ilişkisine benzetilmiştir.

“Osmanlı padişahı” gerçek karakterini Fatih zamanında kazanmıştır. Buna göre padişah “mülkün sahibidir” ve İnalcık’ın ifadesiyle “köylerden vakıflara, saraydan medreseye ve ilmiyeye kadar” her şeyi kontrol etmektedir. Bu yönden Osmanlı padişahları, İslam tarihinin en merkeziyetçi ve mutlakiyetçi hükümdarları olarak değerlendirilmiştir. 1876 Anayasasında da bu statü korunmuş ve padişahın tayin ettiği Hükümet (Heyet-i Vükelâ), Meclise karşı sorumlu tutulmamıştır.

Osmanoğulları kendi kökenlerini siyasi şartların da etkisiyle Oğuzların Kayı boyuna bağladıkları gibi Fatih de oğlu Cem’den dünyaya gelen torununa “Oğuz Han” adını verdi. Yine Selçuklu ve Türkiye (Rum) Selçuklularının aksine resmi yazışmalarda Türkçe kullanıldı. Nitekim 1876 Kanun-i Esasi’sinde memur olma şartlarından birisi olarak “kişinin Türkçe bilmesi” istenmiştir.

Osmanlı padişahları işte bu şartlarda Osmanlı devletini altı yüz yıl süreyle yönettiler ve 1 Kasım 1922’de saltanatın kaldırılmasıyla da “padişahlık” kurumu tarihe karıştı.

***

Kaynaklar: M. Atalar, “Osmanlı Padişahları”, AÜ İFD, 1981, S. XXIV; H. İnalcık, “Osmanlı Padişahı”, AÜ SBF Dergisi, 1958, C. XIII, S. 4; “Padişah”, TDV İA, C. 34; “Osmanlılarda Saltanat Veraseti Usulü ve Türk Hakimiyet Telakkisiyle İlgisi”, AÜ SBF Dergisi, 1959, C. XIV, S. 1; B. N. Şehsuvaroğlu, “Osmanlı Padişahlarının Akıbetleri ve Ölüm Sebepleri Hakkında Tıp Tarihi Bakımından Bir İnceleme”, V. Türk Tarihi Kongresi, 1956; İ. Ortaylı, Türk Teşkilat ve İdare Tarihi, Ankara, Cedit, 2008.

[Dr. Yüksel Nizamoğlu] 9.9.2020 [TR724]

Siyasi ve operasyonel ‘iffetsizlik’ [Av. Nurullah Albayrak]

“Sebebini bilmiyorum. Bunu herkese yapıyorlarmış…”

5 gün gözaltında kalıp 2 kere çıplak aramaya maruz bırakılan ve Sulh Ceza hakimliğince serbest kalan üniversite öğrencisi bir genç kızın, olay sonrası verdiği röportajda bu utanç verici uygulamayı anlatırken kullandığı cümleler bunlar…

Üniversitede okumak ile silahlı terör örgütü üyesi olmak suçlaması arasındaki ilişkinin nasıl kurulduğu, “Cebir ve şiddet içeren eylem nerede?” sorusunun boşlukta kaldığı gerçeğini bir kenara bırakalım. Nezarethanede polis tarafından yapılan bu uygulamanın ne anlam ifade ettiğine bakalım önce.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️


KANUNDA ARAMA ŞARTLARI BELLİ

Gözaltına alınmış bir kişinin hangi durumlarda ve nasıl aranacağı kanun ve yönetmeliklerde belli. Mevzuat, gerekli olduğu takdirde kolluk kuvvetlerine çıplak arama yapma yetkisi vermekte. Ancak bu uygulama sıkı bazı şartlara bağlanmıştır. Adli ve Önleme Aramaları Yönetmeliği’ne göre: “Kişinin kanunlara göre izin verilmeyecek bir şeyi taşıdığına ilişkin makul şüphenin bulunması ve aramanın amacına başka türlü ulaşılamaması hâlinde, üst araması … giysiler çıkartılmak suretiyle yapılabilir.”

Yani kanunda da belirtildiği üzere, aranacak kişinin üzerinde yasadışı bir şey taşıdığına dair ‘makul şüphe’ olması ve aramanın amacına başka türlü ulaşılamaması gereklidir.

23 üniversite öğrencisi genç kızı gözaltına alıyorsunuz, tamamının üzerlerinde yasadışı şeyler taşıdığından şüpheleniyor, aramanın amacına başka türlü ulaşamayacağınızı varsayıyor ve kitlesel çıplak arama yapıyorsunuz. Ancak arama neticesinde yasadışı bir şey elde edemiyorsunuz. Bu durum makul şüpheden ziyade otorite gücünü kullanarak ezme, baskı altına alma, utandırma veya itaat ettirme saikiyle hareket edildiğinin açık bir göstergesidir.

Üstelik bu utanç verici uygulamayı dayattığınız genç kızların bazılarına bir kere de değil tam iki kere çıplak arama işlemi uyguluyorsunuz. Bir ilde gözaltına alınıp çıplak arama yapılan bir kişinin polisin gözetimi altında başka bir şehre veya merkeze nakledilmesi durumunda ikinci bir çıplak aramaya maruz kalmasının ne kanunen ne de vicdanen kabul edilebilir bir yanı vardır.

Yapılan arama, gözaltına alınan kişinin üzerinde kendisi ve başkaları için tehlike oluşturabilecek bir şey olup olmadığının tespiti amacıyla yapılacaksa bu durumda yönetmeliğin buyurduğu üzere “usulünce” arama yapılması gerekiyor. Usulünce yapılması demek, tabi ki çıplak yapılması demek değil.

GÖZALTINDAKİ KİŞİNİN ONUR VE HAYSİYETİ

Eğer şartları varsa ve çıplak arama yapılacaksa o zaman da yönetmelikte belirlenen kurallara riayet edilmelidir: “Arama, aynı cinsiyetten görevliler tarafından yapılır; arama işlemi kimsenin görmemesini sağlayacak tedbirler alınarak gerçekleştirilir. Arama, kişinin utanma duygusunu en az ihlâl edecek bir şekilde yapılır; önce bedenin üst kısmındaki giysiler çıkarttırılır; bedenin alt kısmındaki giysiler, üst kısmındaki giysiler giyildikten sonra çıkarttırılır. Arama, mümkün olduğunca kısa bir süre içinde bitirilir.”

Mevzuat, gözaltındaki kişinin onur ve haysiyetinin korunması için özen gösterilmesi gerektiğini özellikle vurguluyor. Ancak kız öğrencilerin anlattıkları bunun tam aksi uygulamalarla karşılaştıklarını gösteriyor. Yapılan uygulama kız öğrencilerim aşağılanmalarına ve küçük düşmelerine sebebiyet verdiği için insan haysiyetiyle bağdaşmayan muamele yasağının ihlali sonucunu doğurmaktadır.

Gözaltına alınan kişi, silahlı eylem hazırlığında patlayıcı madde ile yakalanmış bir bombacı değil. Suç delili olarak kabul edilebilecek tek şeyi, dünya görüşü veya anayasa ile güvence altına alınmış olması gereken dini ve vicdani inancı olan genç bir üniversite öğrencisi.

İnsan haysiyeti ile bağdaşmayan muamele yasağının ihlal edilmiş olması nedeniyle etkili bir soruşturma yapılarak sorumluların tespiti ve cezalandırılması zorunludur.

Silahlı terör örgütü üyesi olmak suçlamasıyla gözaltına alınan, tamamının üzerinde yasadışı ya da tehlikeli bir şey taşıdığından şüphelenilen, bu sebeple birden çok kere çıplak şekilde aranan, neden bu şekilde arama yapılması gerektiği kanuni zorunluluk olmasına rağmen kendilerine açıklanmayan, arama esnasında haysiyet ve onur kırıcı muameleler yaşayan, aramalar neticesinde ise üzerlerinde yasadışı hiçbir şey taşımadıkları ortaya çıkan ve son olarak çıkarıldıkları mahkemece 22’si serbest bırakılan 23 üniversite öğrencisi genç kızın hikayesi bu.

Siyasi saiklerle gerçekleştirilen ve kitlesel kırım aşamasını çoktan aşan operasyonlarla gözaltına alınan, inancı gereği çıplaklık konusunda ciddi hassasiyeti olan genç kızlara, ancak şiddet eylemi planlarken suçüstü yakalanmış teröristlere uygulanacak bir arama prosedürünün, mevzuata göre uyulması gereken kurallar da hiçe sayılarak dayatılmasının, söz konusu operasyonel birimlerin veya onların dayandığı siyasi iktidarın uzun süredir içine düştüğü “iffetsizliğin” geldiği boyutu göstermekten başka hiçbir anlamı yoktur.

[Av. Nurullah Albayrak] 9.9.2020 [TR724]

‘AKP-mafya-devlet-medya dörtgeni’ ABD’nin radarında [Adem Yavuz Arslan]

Yaşı yetenler Susurluk Skandalı’nın “polis-mafya-devlet” üçgeni olarak tanımlandığı dönemleri hatırlarlar.

“Derin devletin açığa çıktığı olay” olarak ifade edilen 1996 tarihli trafik kazasında emniyet müdürü Hüseyin Kocadağ, kırmızı bültenle aranan Abdullah Çatlı ve sevgilisi Gonca Us hayatını kaybederken dönemin DYP Şanlıurfa Milletvekili Sedat Bucak yaralanmıştı.

O yıllarda kısmen de olsa özgür bir medya olduğu, TBMM ağır aksak da olsa çalışabildiği için skandalın üzerine gidilmiş ve Türkiye’nin kirli ilişkilerine dair önemli detaylar ortaya çıkartılabilmişti.

Açığa çıkan detaylardan sonra “Derin devlet deşifre oldu, artık hiçbir şey eskisi gibi olmaz” diyorduk ama bugün yaşananlara baktığımızda fena halde yanıldığımız görünüyor.

Çünkü bir dönem kuyruğundan yakalanan derin devlet kıvrak bir manevrayla yeniden hortladı ve daha da güçlendi. Mafya, rejim eliyle büyütülüp devlet koruması altına alındı ve en önemlisi medya da artık bu suç örgütünün parçası haline getirildi.

Yani durum Susurluk günlerinden daha kötü.

Benim bugün bu konuya tekrar dönmemin nedeni ise Amerikan Fox News’te çıkan Serkan Kurtuluş haberi.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️



FBI RADARLARI TÜRKİYE’YE DÖNDÜ

Halen ‘çete lideri’ suçlamasıyla Arjantin’de tutuklu bulunan Serkan Kurtuluş geçtiğimiz günlerde cezaevinden Amerikan Fox haber kanalına konuştu. (https://www.foxnews.com/world/jailed-turkish-mob-boss-claims-government-officials-dispatched-him-to-kill-american-pastor-andrew-brunson)

Kurtuluş daha önce sürgün gazetecilerden Said Sefa’ya konuşmuş ve çok önemli açıklamalarda bulunmuştu.

Kurtuluş, Fox News’e bir dönem Türkiye ile ABD arasında diplomatik krize neden olan Rahip Brunson’a suikast planlandığını, suçun Cemaat’e atılmak istendiğini, bu kumpasın içerisinde AKP’li siyasiler ve güvenlik bürokrasisinden isimlerin olduğunu anlattı.

Serkan Kurtuluş’un Rahip Brunson’a suikast, Rus uçağının düşürülmesi, Suriye’de yaşananlar ve ‘FETÖ Borsası’ gibi konularda çok çarpıcı açıklamaları oldu.

Kurtuluş’un anlattıklarının ne anlama geldiğini, Fox News’in haberinin nasıl okunması gerektiğini ve FBI’nin takınması muhtemel tutumu analiz etmeden önce hikayeyi başa alıp olayları satır başları ile hatırlatmakta fayda var.

Çünkü Türk medyası — yakın zamana kadar — Serkan Kurtuluş olayını görmemezlikten geldi. ABD’nin konuyla ilgilenmeye başladığı duyulunca da bildik bir refleksle mevzu ‘FETÖ’ye bağlandı.

Bu arada Ulusalcı çevrelerin panik olmuş hali de hayli ilginç.

‘AKP TİPİ DERİN DEVLET’İN İFŞAASI

Serkan Kurtuluş’un adı her ne kadar Arjantin’de yakalandığı haziran ayından bu yana gündeme gelse de manşetlere çıkması 2018 yılı başlarında İzmir’de patlayan “FETÖ borsası” skandalı ile oldu.

İzmir 3. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen davanın detayları “AKP Tipi derin devleti” bütün boyutlarıyla ortaya serdi. 524 sayfalık iddianamede MİT’ten emniyete, AKP il başkanlığından Cumhuriyet Başsavcılığı’na kadar yeni dönemin tüm aktörleri var.

Özetle Serkan Kurtuluş’un liderliğini yaptığı suç örgütü şöyle çalışmış: Emniyet, savcılık ve AKP il yönetiminden isimlerden oluşan çete, Cemaat’e yakın iş adamlarına “Adınız soruşturmalarda geçiyor, şu kadar para verirseniz sizi kurtarırız” diye şantaj yapmış.

İstihbarat müdürü Kudret Dikmen gözaltına alınacak isimleri AKP il yönetiminden Başkan Yardımcısı Ahmet Kurtuluş aracılığıyla liderliğini Serkan Kurtuluş’un yaptığı çeteye sızdırmış. Çete ise işadamlarına (çıplak fotoğraflarını çekmek dahil) şantaj yaparak para almış.

Normal şartlarda Susurluk Skandalı gibi aylarca manşetlerde kalacak, TBMM’de araştırma komisyonlarına konu olacak olan skandal el çabukluğu ile gözden kaçırıldı. Öyle ki, çökülecek işadamlarının listesini çeteye verdiği iddia edilen ve iddianameye göre 2010 ile 2018 arasında mal varlığında 618 bin liralık “açıklanamayan bir artış” olan eski Emniyet Müdürü Kudret Dikmen halen polis müfettişi olarak emniyetteki görevine devam ediyor.

Çeteyle irtibatlı MİT bölge başkanı ve diğer MİT görevlilerinin akıbeti ise meçhul.

“FETÖ Borsası”na dair yargılama devam ederken AKP eski il başkan yardımcısı Ahmet Kurtuluş 31 Mayıs 2019’da ev hapsindeyken polis yeleği giymiş kişilerce infaz edildi.

Serkan Kurtuluş ise bu olaydan sonra Gürcistan’a kaçtı. Orada göz altına alındı ancak tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldıktan sonra yolu Arjantin’e düştü.

Türkiye’nin hakkında uluslararası yakalama kararı çıkardığı Kurtuluş, Haziran ayında Arjantin’de yakalandı ve halen Puerto Madero’da tutuklu bulunuyor.

Kurtuluş ilk olarak Arjantin’in etkili gazetelerinden Infobae’ye konuştu ve Türkiye’de hayati tehlikesi olduğunu iddia etti.

‘RAHİB BRUNSON’U ÖLDÜRÜP SUÇU CEMAAT’E ATACAKTIK’

Serkan Kurtuluş Suriye ve İzmir’de yaptıklarına dair çok ilginç detaylar verdi.

Bu noktada şunu hatırlatmak lazım: Serkan Kurtuluş’un anlatımları şimdilik iddia. Yani “eğer doğruysa” şerhini koyarak yaklaşmak şart.

Ancak şu ana kadarki anlatımlarını ses kayıtlarıyla destekledi.

Dahası elinde “başka deliller” olduğunu da iddia ediyor. Ayrıca şunu da unutmamak gerekiyor: Kurtuluş Arjantin’de siyasi iltica talebinde bulundu.

Siyasi iltica talebinde bulunan birisinin hem dosyası hem de medyaya yaptığı açıklamaların teyitli bilgilerden oluşması gerekiyor.

Yani teyit edemeyeceği, belgesini veremeyeceği bir iddiayı dile getirmesi mahkeme önünde zor anlar yaşamasına neden olacağı için ağzından çıkanlara çok dikkat etmek zorunda.

Olayın bir de AKP ve bürokrasiye bakan tarafı var.

Elinizde başka hiçbir delil olmasa bile son 7-8 yılda yaşananlara bakarak Kurtuluş’un anlattıklarının doğru olduğunu düşünebilirsiniz.

Sonuçta siyasi hedefleri için çakma darbe kurgulayabilen bir rejimden bahsediyoruz.

Haklarında hiçbir suç isnadı olmayan işadamlarını kaçırıp tehdit eden, işkence eden, çıplak fotoğraflarını çekip şantaj yapan bir çete (bütün bunlar AKP yargısı tarafından bile belgelendi) gayet rahatlıkla Rahip Brunson’u öldürtüp suçu Cemaat’e atabilir.

Kaldı ki Erdoğan’ın en önemli hedeflerinden birinin ABD’ye Cemaat’i terör örgütü olarak kabul ettirmek olduğunu unutmamak gerekiyor.

Öte yandan Serkan Kurtuluş’un ifadelerinde geçen “cinayeti işleyecek milliyetçi muhafazakar bir genç” tanımlamasını biz Rahip Santaro, Hrant Dink ve Malatya Zirve cinayetlerinden tanıyoruz.

Her üç olayda da devlet içi mekanizmaların planladığı cinayetler “milliyetçi muhafazakar ve heyecanlı gençlere” işletilmişti.

Yani bu tür cinayetler konusunda hatırı sayılır bir birikimi var devletin.

Serkan Kurtuluş’un “kariyeri” AKP ve güvenlik bürokrasisi ile ilişkileri, Suriye’de çevrilen dolaplar ve mafya dünyasına dair bağlantıları uzun uzun incelemeye değer ancak bu aşamada bir virgül koyup meselenin bamteline gelelim.

YENİ DÖNEMİN KODLARI

Serkan Kurtuluş olayında ortaya dökülen ilişki ağı bize Susurluk kazasıyla gün yüzüne çıkan mafya-devlet-polis ilişkisinin AKP döneminde bir adım öteye götürüldüğünü gösterdi.

Yeni düzende ‘parti’ de örgütün bir parçası.

Üstelik beraberinde medya da var. Düşünün: Mafya, cihatçı eskileri, polis, savcı, AKP yöneticileri ve medya el ele. Bu yapının çalışma usulleri İzmir merkezli “FETÖ borsası” ve Rahip Brunson olayında net olarak ortaya çıktı.

Hatırlanacağı gibi uzun yıllardır Türkiye’de yaşayan Rahip Brunson bir anda manşetlere taşındı. Sıradan bir kilise papazından “kokteyl terörist” çıkardılar. Medya Brunson’a yönelik algıyı inşa ederken hedefe dönük yasadışı hareketi de meşrulaştırdı.

Bu süreçte Serhat Albayrak’ın yönettiği Sabah-ATV grubunun rolü özellikle incelenmeli.

Dolayısıyla AKP medyasının azmettirici olduğu, devlet görevlilerinin bilgi verdiği, mafyanın tetikçi olduğu yeni tip bir devlet yapılanmasından bahsediyoruz.

Gerçi kurdukları çetenin içinde kimsenin kimseye güvenmediğini Serkan Kurtuluş olayında gördük. Cinayetin sipariş edildiği mafya üyesi bile görüşmelerini bir nevi “can yeleği” olarak kaydediyor.

İşte şimdi o ilişkilerin merkezinde oturan kişi Serkan Kurtuluş, Arjantin’de ve bildiklerini delilleriyle birlikte anlatıyor. Hatta Fox News’e FBI’a bildiklerini anlatacağını açıkça söylüyor.

Peki FBI ne yapar? ABD Kurtuluş’u Arjantin’den alabilir mi?

Zarrab davasını başından sonuna yakından izlemiş birisi olarak ABD sisteminin nasıl çalıştığını gördüm.

ABD hukuk sistemi yavaş işleyen hatta işlemiyormuş gibi görünen bir yapıdır. Bu yüzden savcılar için ‘turşu kurarlar’ tanımlaması yapılır. Yani soruşturmayı yürütürken ağırdan alırlar, uzun süre bilgi belge toplarlar.

Ancak soruşturma bittiğinde de muhatabının iflahını keserler.

ABD makamları bu soruşturmayı çok yönlü yürütür ve aralarında AKP’li isimlerinde olduğu simalara iddianame düzenler mi? Böyle bir durumla karşılaşılırsa sürpriz olmaz kanaatindeyim.

Öte yandan Arjantin ile ABD arasında hukuki işbirliği anlaşmaları var. Üstelik anlaşmanın “hayli esnek” olduğunu söyleyebilirim.

ABD yasalarına göre Rahip Brunson’un şikayetçi olmasına da gerek yok. Kaldı ki Rahip Brunson herhangi birisi değil.

Erdoğan’ın Reza Zarrab’dan sonra Serkan Kurtuluş’u da “elinden kaçırdığı” için hayli stresli olduğunu, ABD’de atılabilecek adımları yakından takip ettirdiğini söyleyebilirim.

[Adem Yavuz Arslan] 9.9.2020 [TR724]

Cavit Çağlar olmasaydı 15 Temmuz’un akıbeti çok farklı olabilirdi [Tarık Toros]

Zemin hareketli.

Yeni medya mecraları kuruluyor.

En dikkate değer çıkış, Cavit Çağlar’ın Olay TV’si.

Muhalif mi, bakalım.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️


Cavit Çağlar, Bursalı bir tüccar.

80’lerde Bursaspor başkanlığı ile adını duyurdu.

Dayısı Şükrü Şankaya ile girdiği tekstil işlerini büyüttü, Nergis Holding oldu.

Demirel’le tanıştıktan sonra basamakları ikişer üçer sıçradı.

DYP’nin 1991’de iktidara gelmesinde sponsorluğu mühimdir.

Oğlu Mustafa, İstanbul gecelerinin hızlı playboy’uydu.

Siyasal ve ekonomik olarak zirveyi tutan Çağlar, bakan oldu, bankalar aldı, sonrasında battı.

Firari oldu, birkaç sene ülkeye giremedi, sonra döndü hapis yattı, çıktı.

Uzun hikâye.

***

80’lerde büyürken Olay gazetesini kurmuştu, halen basılıyor.

90’ların başında özel TV’ler yasallaşınca Olay TV’yi kurdu.

Yerel/bölgesel bir kanaldı ama yayın standartları ulusal seviyedeydi.

Kablo TV’deydi, Sedef Kabaş “Portreler”i ilk orada yaptı.

***

Çağlar’ın medyadaki büyük hamlesi ilk haber kanalı NTV’yi kurmasıydı. (Nergis’in N’si)

Tüm ofislerde, işyerlerinde NTV açıktı, parti veya holding kanalı gibi hareket etmiyordu.

NTV’yi 1999’da Doğuş grubuna sattıktan sonra — dile kolay — 15 sene boyunca devletle ve yargıyla yaka paça oldu.

2015’e gelindiğinde Cavit Çağlar’ın TMSF’ye 300 milyon dolar borcu vardı, Olay TV ve gazetesi satışa çıkarılmıştı. (Saygı Öztürk, Sözcü, 29 Mayıs 2015)

***

2015 yılı…

70 yaşını geçen ve bir türlü eski günlerine dönemeyen Çağlar için dönüm noktası oldu.

Şöyle ki:

24 Kasım 2015’te Türkiye, Suriye sınırında bir Rus uçağını düşürdü.

Çağlar’ın Hulusi Akar’la (Akar’ın eski Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı’nın özel kalem müdürü olduğu dönemden) hukuku vardı.

“Ben hallederim” diyerek devreye girdi girmesine ama…

15 Mayıs 2016’da Moskova’ya inen uçakta üç saat bekletildi. (CNN Türk’e açıklaması, 3 Aralık 2017)

Detaylarını bugün bile bilmediğimiz bir dizi çabadan sonra krizi çözen aktörlerden biri oldu.

Arabuluculuğu ödülsüz kalmadı.

Tarihte ilk defa bir Türk işadamı olarak Rus devlet başkanının elinden “devlet onur nişanı” aldı. (4 Kasım 2017)

Nagehan Alçı’ya şunu diyecektir:

-Putin ve Sayın Cumhurbaşkanı’mız olmasaydı uçak krizi aşılamazdı ve 15 Temmuz’un akıbeti çok farklı olabilirdi. (Habertürk, 8 Kasım 2017)

***

Kimse sormadı tabi, uçak krizi ile 8 ay sonraki 15 Temmuz (2016) arasındaki ilişkiyi:

Çağlar, Putin’in 15 Temmuz kozunu katlayıp cebine koymasını mı sağlamıştı?

***

TMSF, Mart 2019’da borcun kapandığını açıkladı.

4 ay sonra…

Çağlar, Sabah’a ilk röportajını verdi, 29 Temmuz 2019:

-Benim için dünyada şu anda iki güçlü lider var. Biri Erdoğan, diğeri de Putin.

1 sene sonra bir röportaj daha yapıldı.

Ve Çağlar, Olay TV anonsuna günler kala, sorulmadan lafı Putin’e getirdi:

-Cumhurbaşkanımız tartışmasız çok özel bir lider. Erdoğan dünyaya karşı dik duruyor. Putin de öyle. İkisi de büyük devlet adamları. O yüzden iyi anlaşıyorlar. (Sabah, 24 Ağustos 2020)

***

4 sene öncesine kadar Moskova havaalanında sorgulanan Çağlar, artık o kadar güçlüydü ki…

Salgın yüzünden durdurulan Rusya uçak seferlerini yeniden başlatan isim olacaktı:

-Rusya’daki dostlarımla irtibata geçtim ve 15 gün içinde uçuşlar başladı. Ulaştırma Bakanı arayıp teşekkür etti. Ben ülkem için her şeyi yaparım. (Sabah, 24 Ağustos 2020)

***

Çağlar dün (8 Eylül 2020) Sözcü’den Serpil Yılmaz’a, “Olay TV’nin yüzde yüzü benim” dedi.

İki otelden başka elinde kalan bir şey olmadığını da ekledi.

Neyse…

Olay TV bu kez ulusal bir kanal olarak sahalara dönüyor.

NTV’yi kuran Nuri Çolakoğlu danışmanlığında.

Yolu açık olsun.

***

Günlerdir Olay TV’nin İBB ile ilişkileri sorgulanıyor.

Olabilir.

Bakış açınızı değiştirirseniz başka şeyler de görürsünüz.

[Tarık Toros] 9.9.2020 [TR724]

BM, raporunda Türkiye'yi Libya'ya ambargoyu delmekle suçladı

Birleşmiş Milletler uzmanlarının hazırladığı bir rapora göre, Libya'ya uygulanan silah ambargosu ülkede savaşan tarafları destekleyen ülkelerin ihlalleri nedeniyle "tamamen etkisiz" durumda.

Türkiye başta olmak üzere uluslararası güçlerin müdahil olduğu Libya’daki iç savaş şimdilik yerini diplomasiye bırakmış ancak ülkeye silah sevkiyatı durmuyor.

Birleşmiş Milletler uzmanlarının hazırladığı bir rapora göre, Libya'ya uygulanan silah ambargosu ülkede savaşan tarafları destekleyen ülkelerin ihlalleri nedeniyle "tamamen etkisiz” durumda. Raporda, Türkiye'nin askeri personel ve en az 10 farklı askeri ekipmanın yanı sıra ülkeye yabancı savaşçı gönderdiği belirtildi

Associated Press (AP) haber ajansının salı günü ulaştığı bir Birleşmiş Milletler (BM) raporuna göre, Libya'da savaşan taraflar ve onları destekleyen Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Rusya, Ürdün, Türkiye ve Katar gibi ülkelerin ambargoyu delmesi nedeniyle, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK) tarafından 2011'de alınan Libya'ya silah ambargosu kararı "tamamen etkisiz" durumda.

Libya'ya yönelik yaptırımları gözlemleyen BM uzman heyeti raporda ayrıca, aralarında Rus özel güvenlik şirketi Wagner grubunun da bulunduğu 11 firmanın silah ambargosunu deldiğini belirtti. Wagner grubunun mayıs ayında Libya'nın doğusunu kontrolü altına bulunduran General Halife Hafter'i desteklemek için 800 ila bin 200 arasında paralı asker gönderdiği kaydedildi.

Uzmanlar ayrıca Libya'da savaşan taraflar ile onları destekleyen ülkelerin Mısır ve Suriye ile birlikte, kargo olarak silah veya askeri mühimmat taşıdığı yönünde makul gerekçeler bulunması halinde, uçak ve gemilerin kontrol edilmesi yönündeki 2015 yılında alınan BMGK kararını uygulama konusunda başarısız olduğuna dikkat çekti.

Raporda "Heyet, bazı ülkelere yönelik belgelerdeki detayların, bu konuda basında yer alan geniş haberlerle birlikte bu ülkelere kontrol için yeterli olan makul gerekçeleri sunduğu görüşündedir" ifadelerine yer verildi.

Heyet uzmanları "2019'da Türkiye'nin ve Ocak 2020'de BAE'nin daha doğrudan şekilde katılımıyla bu iki üye ülkeden Libya'ya yoğun, bariz ve yaptırımları tamamen hiçe sayan silah transferi" gerçekleştiğine dikkat çekti.

Raporda, Türkiye'nin askeri personel ve en az 10 farklı askeri ekipmanın yanı sıra ülkeye yabancı savaşçı gönderdiği belirtildi. Türkiye'nin Trablus'daki yönetime özellikle elektronik savaş sistemleri, güdümlü tanksavar füzeleri, insansız hava muharebe araçları, kundağı motorlu uçaksavar silahları ve topları, uçaksavar füzeleri, fırkateynler ve saldırı uçağı gönderdiği bilgisine yer verildi.

AP ajansı konuyla ilgili olarak BAE, Rusya, Ürdün, Mısır, Suriye ve Katar'ın BM misyonlarına gönderdikleri elektronik postalara dönüş yapılmadığını açıkladı. Ajans, Türkiye'nin BM misyonundan ismini vermek istemeyen bir sözcünün ise verdiği yanıtta raporla ilgili yorum yapmadığını ancak Türkiye'nin Libya'daki Birleşmiş Milletler tarafından tanınan hükümetle işbirliği yaptığını, BM temsilcisi Williams'ın ve uzman heyetinin çalışmalarını desteklediğini aktardı. Ajans yanıtta "Türkiye'nin yaptırımları ihlal ettiği yönündeki her türlü iddia temelden yoksundur" ifadesine yer verildiğini kaydetti.

9.9.2020 [Samanyolu Haber]

‘Parçalanmış Hayatlar’ı dünya duyacak

Merkezi ABD’de bulunan insan hakları kuruluşu Huddled Masses, 12 Eylül Cumartesi günü Türkiye’de hak ihlalleri yaşayanların sesini duyurmak için program hazırladı.

Türkiye’de hak ihlalleri yaşayan ve hukuksuzluklara maruz kalanlar için ABD’de bir program düzenleniyor. 12 Eylül Cumartesi Türkiye saatiyle 20.00’de başlayacak programda dünyaca ünlü satranç şampiyonu ve Garry Human Rights Foundation’ın Başkanı Garry Kasparov’dan KHK’lı Cemal Yıldırım’a kadar birçok ismin mesajları yayınlanacak.

Program için bir reklam fragmanı hazırlandı. Youtube başta olmak üzere sosyal medya üzerinden izlenebilecek. “Broken Lives” (Parçalanmış Hayatlar) adlı program, Chicago’da 12.00, New York’ta 13.00 ve Londra’da 18.00’de başlayacak.

HDP milletvekili ve insan hakları savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu, Tarsus Cezaevinde hayatını kaybeden Halime Gülsu’nun annesi Zeynep Gülsu ve abisi İrfan Gülsu, eşini hicret yolunda kaybeden Tenkil Müzesi Yönetim Kurulu Üyesi Mehmet Ali Uludağ, bebeğiyle birlikte hapis yatan Rahime Yıldız, Pakistan’dan Türkiye’ye kaçırılan Kaçmaz ailesi, NBA yıldızı Enes Kanter programın yer alacak isimlerden bazıları.

9.9.2020 [Samanyolu Haber]

Korkunç iddia: Türkiye'de koronadan ölenlerin gerçek sayısı 23 bin!

CHP Ordu Milletvekili Mustafa Adıgüzel, koronavirüs vaka ve ölüm sayıları hakkında ürkütücü bir iddiada bulundu. Sağlık Bakanlığı’nın rakamlarının gerçeklerle uzaktan yakından ilgisi olmadığını anlatan Adıgüzel, “Koronavirüsten Türkiye’de gerçek vefat sayısı 23 bindir. Türkiye’nin genelinde vaka sayısı ise 980 bindir.” dedi.

Mustafa Adıgüzel, Meclis’te düzenlediği basın toplantısında, yeni tip koronavirüs (Covid-19) salgınının ülkeyi kasıp kavurduğunu anlattı. Şu anda TBMM’de her 30 milletvekilinden birinin hasta olduğunu, hasta olup tedavi gören belediye başkanları ve siyasi parti liderleri bulunduğunu belirtti. Türkiye’de her apartmana Covid-19’un girdiğini söyledi.

Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın açıkladığı vaka sayılarının gerçek tabloyu yansıtmadığını kaydeden Adıgüzel, bugün açıklanacağını savunduğu koronavirüs tablosunu basın mensupları ile paylaştı. Gerçek koronavirüs tablosunun bu olmadığını öne süren Adıgüzel, “Bu, Türkiye’nin dört bir tarafından meslektaşlarımızdan, Sağlık Emekçileri Sendikası’nın üyeleri, büyükşehir belediyeleri ve CHP’li belediyelerden aldığımız verilerle oluşturduğumuz bir tablodur.” diyerek, kendisinin hazırladığı yeni tabloyu gösterdi.

ÜLKEDEKİ 40 KİŞİDEN BİRİ KOVİTLİ

Adıgüzel, bugünkü hasta sayısının 105 bin test yapılacaksa 16 bin olduğunu belirterek, her yapılan bin testin 150’sinin pozitif geldiğini kaydetti. Koca’nın vaka sayılarında bir sıfırı attığını belirten Adıgüzel, “16 bin yeni vakamız vardır. Bu vefatlar da beş büyük ilimiz İstanbul, Ankara, İzmir, Adana ve Antalya’nın salgının başından beri toplam vefat sayıları, belediyelerimizin kayıtlarında mevcuttur. Toplam vefat sayısı 8 bin 850’dir. Bu kentlerde 30 milyon insanımız yaşamaktadır. 30 milyon insanımızda 8 bin 850 ise bunu 82 milyon insanımızla oranladığımızda, Türkiye’de gerçek vefat sayısı 23 bindir. Türkiye’nin genelinde vaka sayısı ise 980 bindir. Bu da, Bakan’ın açıkladığı 285 bin rakamının yaklaşık dört katıdır. Türkiye’de her 40 kişiden birisi Covid ile tanışmış durumdadır.” diye konuştu.

SUÇ DUYURUSUNDA BULUNMAK İSTİYORUM

Milli Eğitim Bakanlığının yüz yüze eğitime imkan vermesi durumunda yıl başına kadar her eve kovid gireceğini söyledi. Bir suç duyurusunda bulunmak istediğini ifade eden Adıgüzel, “Sağlık Bakanı’nı ve hükümetin başını ölüme sebebiyet vermekten, can kaybına sebebiyet vermekten suç duyurusunda bulunmak istiyorum.” diye konuştu. Hükümete yakın firmaların, başka sektörde çalışan fabrikalarını maske üreten fabrikalara çevirdiğini belirten Adıgüzel, yurttaş maske ararken, hükümete yakın çevrelerin yurt dışına maske gönderip, bunun rantını elde ettiğini vurguladı. Adıgüzel, çağrı merkezi çalışanlarının evlerinden çalışırken kamera ile takip edildiğini söyledi.

 9.9.2020 [Samanyolu Haber]

Ceza Kanununun mimarı uyardı Kesilen Maske cezalarını alamazlar

Türk Ceza Kanunu’nun yeniden yazılmasında önemli katkısı bulanan Prof. Dr. Adem Sözüer, pandemi döneminde yurttaşa yazılan maske cezalarının tahsilinin kanunun mümkün olmadığını söyledi.

Yürürlükteki Ceza Kanunu'nun yazımında büyük katkısı olan Hukukçu Prof. Dr. Adem Sözüer, maske cezalarının tahsil edilemeyeceğini söyledi.

Habertürk yazarı Muharrem Sarıkaya, Sözüer ile yaptığı görüşmenin notlarını köşesine aktardı:

"Türkiye’nin sayılı ceza hukukçularından olan Türk Ceza Kanunu’nun yeniden yazılmasında önemli katkısı bulanan Prof. Dr. Adem Sözüer, “O cezaları alamazlar, çünkü kanunda yeri yok” tepkisini gösterdi

Aynı iddiasını dün Habertürk’teki Gün Başlıyor programımızda da yineledi.

Sonrasında da uzun süren bir telefon görüşmemiz oldu."

Sarıkaya yazısında Sözüer'in görüşlerine şöyle yer verdi:

"Prof. Dr. Sözüer, bu görüşün sadece kendisine ait olmadığını, Türkiye’nin önde gelen bilim insanlarının da Türkiye Bilimler Akademisi Dergisi’nde günlerdir bu görüşü dile getirdiğini belirtti.

Bu durumda İçişleri Bakanlığı’nın dünkü genelgesiyle gece yarısından itibaren müziğin kesilmesine ilişkin yasağı anımsattım.


Diğerleri gibi bunun da sorunlu olduğunu belirtti, “Genelge ile yasak koyamaz; yasak için kanun gerekir” dedi.

Prof. Dr. Sözüer, gelecekte ortaya çıkacak sorunları aşmak için uyarı niteliğindeki bu sözleri sıralamakla kalmadı, Türkiye’nin önemli Anayasa hukukçularından Prof. Dr. Kemal Gözler’in kaleme aldığı bir makaleyi de yolladı.

Hukuk alanındaki çalışmalarıyla bilinen iki etkin bilim insanı diyor ki:

“Temel hak ve hürriyetlerin sınırlandırılması ancak Anayasa’nın 13 ve 15’inci maddeleri kapsamında olabilir… Hasta olmadan veya hastalık şüphesi bulunmadan, getirilen şehirlerarası seyahat yasağı ‘yerleşme ve seyahat hürriyetini’, camilerde namaz yasağı ‘ibadet hürriyetini’, 65 ve 18 yaşa getirilen saatlik yasaklar da ‘kişi hürriyeti ve güvenliği hakkını’ sınırlandırmaktır. Ortada temel hak ve hürriyetlerin sınırlandırılması sorunu var.”

Anayasa’nın 13’üncü maddesinin “temel hak ve hürriyetlerin ancak kanunla sınırlandırılacağına” hükmettiğine dikkat çeken Prof. Dr. Sözüer, Prof. Dr. Gözler’in de buna atıf yapan yazına dikkat çekti.

Olağan dönemlerdeki “temel hak ve hürriyetlerin ancak kanunla sınırlandırılabileceğini” anımsattı, sınırlama sebepleri arasında “genel sağlık nedeninin” bulunmadığını da belirtti.

HASTA MI, HASTALIK ŞÜPHELİSİ Mİ?

Anayasa’nın 15’inci maddesinin ise Olağanüstü Hal (OHAL) şartlarında temel hak ve hürriyetlerin kısıtlanmasına olarak tanıdığını anımsattı.

İçişleri Bakanlığı genelgeleri ile getirilen ve kanuni zemin olarak gösterilen Umumi Hıfzıssıhha, Kabahatler ve İl İdaresi kanunlarının ileri sürüldüğü gibi yasakları almaya yetmeyeceğini belirtti.

 9.9.2020 [Samanyolu Haber]

Takatın Yetmediği Yerde Niyet Devreye Girer [Safvet Senih]

“Küfür ve dalaletin dışında her şey için Allah’a hamd olsun. Küfür ve dalalet O’nu kaybetmek  O’ndan kopma demektir.  O’nu hiçbir şey ile telif edemezsiniz. Doğruyu gören, doğruyu duyan, doğruyu söyleyen kalp ibresi hiç inhiraf etmeyen ne babayiğitler vardır bilemezsiniz; niyetleriyle rampadan uçuvermişlerdir kurbet ufkuna. Ufuk açık, yol açık, iş cehte ve gayrete kalıyor, sen güç ve takatini yettiği yere kadar yapacaksın, güç ve takatinin yetmediği yerde de niyetinle doldurmaya bakmalısın. Yani size gösterilen hedef ve çıta sizde hiçbir zaman ye’is ve ümitsizliğe sebebiyet vermemelidir. Cenab-ı Hak bakarsınız sizin niyetinizdeki azim  ve kararlılığına göre çok şeyler ihsan ediverir. O çok küçük niyetlere bile çok şeyler ihsan etmektedir. Adam seyyieye niyet ediyor, tuh diyor vazgeçiyor, bu fenalıktan vazgeçtiği için Allah ona sevap yazıyor. Burada iradesinin hakkını verdiği için veriyor. Bir de niyet ediyor kötülüğe ramak kalmışken önüne bir engel çıkıyor o kötülüğü yapamıyor, burada iradi olmadığı için ona bir seyyie yazıyor. Bu da Allah’ın bir lütfu. Haseneye gelince 10 veya 100 yahut 1000 yazıyor, seyyieye gelince bir. Bunlar Allah’ın ulûfe-i şahanesi.

“Hep bir kurtulma ümidi ile yaşıyorum. Sırattan geçenlere sen de geç, sende geç derken bana da sen de geç derler ümidini hep taşıyorum. İyi ki yarım yamalak  ta olsa seni bulmuşuz. Allah’ın lafzı celalini resimde görünce âşıklar gibi gidip öpesim geliyor.

“Merak ilmin hocasıdır derler, ama buradaki ilim marifet yüklü, aşkla, iştiyakla dolu bir ilim olmalı. Merakla bazı şeylerin mahiyetlerini çalışırız. Zat-ı ulûhiyet hakikati nedir, Rububiyetinin tecellileri nelerdir, Efendiler Efendisi ne ifade ediyor çerçevelerini aşkın şekilde mahiyetü’l nefsül emriyesiyle  tanımaya, anlamaya çalışırız. Zat-ı ulûhiyetin asarı üzerinde derinliğine vicdan enginliğiyle ulaşabildiği kadar ulaşıp merak saikasıyla tanımaya çalışırız. Her şeyi ihata eden O  (c.c.)  hata  edilemeyeceğinden asarındaki tecellilerden hareketle insan gidebildiği kadar gidip O’nu bilmeli ve marifete ermelidir. İnsanın bir gaye-i hayali  (hedefi) olmalı. O’nu bilme adına, bundan daha güzel, daha öte bir gaye-i hayalde olamaz zaten. İlmiyle, iradesiyle, kudretiyle her şeyi yaratan, her şeyi ihata eden Rabbimizi bizim bilebileceğimiz noktaya kadar bilmemiz bizi yanıltmayacak olan rehberimiz Kur’an-ı mucizil beyana müracaat ederek bilme, eğer bu ölçüde bilirsek hayatımız ona göre şekillenmiş olacak, O’nu bildikçe daha da O’nu bildirme aşkı içimizde doğmuş olacaktır. Nasıl olur da bütün tecellileriyle içimize doğan bu Zat-ı başkalarına duyurma heyecanı ile dolmuş olamayalım. Bu mevzuda zevk-i ruhani tecelli ettiğinde de hel min mezid diyerek o hakikatlerin arkasından koşup da, “Allah’ım sana binlerce hamd olsun bana kendini bu seviyede de olsun bildirdin”  diyerek kovanı o kuyuya daldıracak ve hel min mezid ruhuyla durmadan çekecek, çekecek ve kovanı doldurmaya bakmalısınız. Niyetlerinizin enginliğiyle dolmuş olursunuz. Ulvi hakikatleri içinizde böyle duyduğunuz takdirde müessir olunabilir. Gerçi duymadan duyurma mevzuunda ulvi hakikatleri kendi içinde tam okuyamadığından dolayı bir şey diyecek durumumuz yok, ama O’nu anlatmaktan, O’nu duyurmaktan da dûr olmamalıyız. Madem söylemek,  duyurmak zorundayız o zaman dolmalıyız, duymaya bakmalıyız. Bu meseleyi insanlara anlatmadaki müessiriyet anlatanın dolmasıyla, duymasıyla olur. Üstad’da tam bunu görürüz, O’nda çok farklı bir derinlik vardı. Dedikleriyle yaşayışı arasında tam bir uyum vardı. Bu O’nun çevresine de sirayet ediyordu. İstemekten dûr olmamak lazım,  “Rabbim sen beni nasıl görmek istiyorsan, ben  öyle olmak istiyorum”  demeden dûr olmamak lazım. Kim bilir belki bir gün o işi düşe kalka yaparken ifadelerinizin içine de dolduruverir. Cenab-ı Hak bizi de bir seviyeye getiriverir. Siz yapılacak olanı yapmaya bakın, üzerinize düşenleri yerine getirin, kalplerde o meşaleyi yakacak olan Allah’tır. (c.c.)

* * *

“Makamımız, payemiz, âlemin parmakla bizi göstermesi gibi durumlar hiç farkına varmadan gizlice içimizi bir yerlere kaydırabilir. Allah derken bile hiç farkına varmadan kendimizi seslendiririz. Bu ve buna benzer durumlardan sıyrılabilmek bir insan için çok zor olacağından Cenab-ı Hakkın affı ve bağışlaması bütün ümidimiz bu. Bu günün şartları içinde içi dışı bir olma inancını tabiatına mal etme, o ölçüde Müslümanlığı yaşama çok zor olduğundan Üstad Hazretleri günümüzün şartlarının ağırlığı ölçüsünde takvayı, farzları ikame ve kebairden  içtinaba bağlıyor. Nazarî, amelî, ruhî, kalbî  Müslümanlık bunlar farklı duyma ufuklarıdır. Yaşama, yaşamayı tabiatının  bir yanı haline getirme, maksud olan budur.

“Ama hâlâ işin koridorunda olanlara gelince, onların işi de Allah’ın rahmetine kalmış demektir. Bu dönemin şartları içinde kalp ve ruh yörüngesinde olma, hep O’nu duyma, O’nunla  olma bu kirlilikte  oldukça zor. Ama sokaktaki sıçrantılar gibi bevla-i amm kabilinden ele alarak, çağın sesi Üstadın içtihadına tabi olmak gerekiyor. Ama siz  ashabı görseydiniz deli derdiniz, onlar niçin neden demeden rıza-i ilahiyeyi araştırıyorlardı. Onlarda sizi görseydi Müslüman değil herhalde bunlar derlerdi diyor. Hasan Basri Hazretleri; “Hayır Yâ  Rab biz sensiz edemeyiz, imansız olamayız, tut elimden tut” İslam’ın, imanın en küçük parçasına Elhamdülillah, küfür ve delaletten başka her şeye Elhamdülillah demeliyiz.

“Az da olsa, yarımda olsa kapı önünde, koridorda da olsa o kadarcık Müslümanlığımıza da hamd edelim. Bizi Müslümanlığa getirmiş. Bize düşen herkese hüsn-ü zan etmek. ‘İnsanlar hakkında hüsn-ü zanda bulunmak en güzel ibadettir’  buyuruyor Efendiler Efendisi.

* * *

“Kendine az beğeni hakkı çıkaran, kendini beğenen başkasını beğenemez. Kendini yerden yere vuran temkinli olanlar hislerini doğru ifade edebilirler. İçine hiçbir şey karıştırmadan O’nun istediği gibi sürekli kendini nefyetme, içimizde böyle kılı kırk yararcasına hiç kendini ifade etmeyen az da olsa insanlar da vardır, Allah bizi onlara bağışlasın.

* * *

“Ya Rabbi!  Bu ellerin sana kaldırılması ayıp, ama başka çarem yok, başka gidecek kapımızda yok. Ben ellerimi Efendimizin Aleyhisselatü vesselamın elini altına koyuyor gibi O’nun şefaatini dileyerek saba yakarıyorum derken sebepler üstü bir  şeyler bekleyerek elleri açma halis bir ubudiyete taalluk eder. İnsanın Allah ile alakası, Allah’ın kuluyla muamelesi karşılıklı devam eder. Bu irtibat çok önemli, sevgiye, iştiyak, aşka varan bir alaka o muamele çok önemli. Sen çok önemli bir dergahla irtibata geçiyorsun. Çok yakışıklı düşen güzel sözlerle Allah’a yalvarmalısın. Aleyhisselatü vesselamın yakarışlarıyla yakarma, Allah’ım Efendimizin senden hayır adına istediği şeyleri biz de istiyoruz diyebilme. Hele en sıkıştığımız o ıztırar hallerindeki dualar daha da makbuldür. Dua talebi de çok önemlidir. Efendimiz de rahatsızlandığında dua talep etmiştir.

“Son anlarında canım çıksın Efendimiz'in (S.A.S.)  başı ağrıyordu, bir şeylerle sıkıyordu. Hz. Aişe validemize de “dua et” diyordu. Belaya en çok maruz kalan, pençesine düşen en büyüklerdir, Sultan-ı nebiyyindir. Hz. Aişe validemiz elini tutarken, dua ederken elini çekiyor  “errefikela’la” diyor. Bir seyahatin söz konusu olduğu o noktada… Efendimiz kaç kere umreye, hacca gidenlere kardeşim bana da  dua edin demiştir. Hz. Ömer’den, Osman’dan, Ali’den, Ebubekir’den dua talep ediyorsa bu mesele sıradan bir mesele değildir.

“Eğer bugün birilerinden dua talep etmek beylik bir şey gibi aşağıya düşüyor gibi oluyorsa evvela dua talep edenin çok ciddi olarak talebini içten ve samimi söylemesi lazım. Üstad Lahikalarında “dualarıma kattım”  diyor. “dualarımın içinde yâd ediyorum”  diyor. Çok basit mesele değil bu. Bu bir civanmertliğin vefa hissinin ifadesidir. Allah’ım ben kendi hakkımda bir kere derken daha ziyade arkadaşlarımı seslendirdim diyebilmektir. Şuurla vizelendirerek, duyarak istemesini bilmek lazım. Dua isteyen ayağa düşürmemeli, samimi ve gönülden  dua talep etmeli, kendinden istenende kardeşlerine olan vefasının gereği duadan onları mahrum etmemeli, eğer size hüsn-ü zan etmişlerse o zaman size düşen gece kalkıp eşref saatlerini kollayarak şu kardeşim, bu kardeşim diyerek gayblarında dua etmek vefa borcudur. Allah’tan hangi dilde lütuf, ihsan, inayet isteyebiliyorsanız isteyin, Allah her dili bilir. Bilhassa ümmet-i Muhammed’in salahını, mağfiretini, inayetini, hıfzını abdallar  gibi sabah akşam isteyin.

“Biz dar insanlarız, ufkumuz dardır. Kendimizi, bedenimizi düşünme gibi cismaniyetimize takılma gibi zaaflarımız vardır. Allah’ım ne olur bu ve bunlara benzer zaaflarımızı bağışla, bizi nefsimizle baş başa bırakma.

“Dua için size gelip teveccüh edebilirler, size hüsn-ü zanları vardır, ama size düşen ifade ve tavırlarınızla gelin size dua edeyim, gelin size bir şeyle yazayım demek doğru olmaz.

“Mebde-i hayatında müntehasında, Allah karşısında hep dimdik durmuş, hep istikamet üzeri olmuş. Cenab-ı Hakkın vefalı ve sadık kullarından dua talep edilir, ama o da haddini bilip, Allah’ım bana hüsn-ü zan etmişler, sen bunları yalancı çıkarma diyerek duasında vefalı olmalıdır. Eğer siz de bunu Allah’tan bilirseniz Cenab-ı Hak O’nunda samimi teveccühüne verir. Aynı zamanda o zatın enaniyeti de beslenmez hem siz, hem de o şirke de girmemiş olursunuz.”

M. Fethullah Gülen Hocaefendinin Şubat 2009’daki sohbetlerinden derleme bu sözlerinden ibret ve ders almamız gerekiyor…

[Safvet Senih] 9.9.2020 [Samanyolu Haber]