Kamu çalışanlarına Whatsapp yasağı iddiasıyla gündeme gelen Cumhurbaşkanlığı Dijital Dönüşüm Ofisinin hazırladığı dijital güvenlik rehberinde, kamu kurumlarının ağ trafiğinin izleneceği belirtildi. İnternet ağında kara liste ve beyaz listelerin oluşturulacağı, DNS sorgularının kayıt altına alınacağı kaydedildi.
BOLD – Dijtal Dönüşüm Ofisinin hazırladığı Bilgi ve İletişim Güvenliği Rehberinde ağ erişimlerinin sınırlandırılacağı ifade edildi.
Milliyet’in haberine göre, kamu kurumlarında dijital güvenlik için tedbirler alınacağı, bu kapsamda hazırlanan rehberde tüm kamu personeli için zorunlu olacak uygulamaların hayata geçirileceği kaydedildi.
Rehberde, her kamu kurumu için kullanılacak programlar belirlenecek ve bir ‘beyaz liste’ oluşturulacağı, personelin beyaz listede bulunan uygulamalar haricinde uygulama kurması engelleneceği belirtildi. Program kurulmaya çalışıldığı zaman uyarı verecek bir sistem kurulacağı ifade edildi.
Kamu çalışanlarının dijital verilerini takip için kurulacak sistemin ayrıntıları şöyle:
TÜM AĞ TRAFİĞİ İZLENECEK
İnternet ağında da ‘kara liste’ veya ‘beyaz liste’ belirlenecek. Ağ erişimleri sınırlandırılacak. Kurum sistemleri tümünü kapsayacak şekilde; port, servis ve protokol taramaları gerçekleştirecek. Zararlı IP adreslerine erişimin denetlenmesi için tüm DNS sorguları kayıt altına alınacak. Kamuda sıkça kullanılan IP telefonlar ile ilgili de yeni önlemler alınacak. IP telefon, altyapı sağlayıcısı veya kurum tarafından güvenlik duvarları ile korunacak. IP telefon sistemlerinin iz kayıtları tutulacak. Kurum tarafından ‘gerekli görülen durumlarda’ belirlenen kaynaklar ve hedefler arasındaki tüm ağ trafiği izlenebilecek. Kayıt mekanizmaları oluşturulacak. İhtiyaç duyulması durumunda ilgili trafik kaydı incelenebilecek.
TAŞINABİLİR AYGIN TAKILINCA UYARI VERECEK
Kurumdaki kritik sistemler taşınabilir depolama birimlerini desteklemeyecek şekilde yapılandırılacak. Taşınabilir depolama birimleri takıldığında uyarı verilecek bir sistem kurulacak. Bu uyarılar kayıt altına alınıp izlenebilecek.
AĞ TABANLI KEŞİF ARACI
Kişisel veri barındıran veri tabanının dışarıya aktarımı konusunda da önlemler alınacak. Personelin kişisel verilerinin yer aldığı bilgisayara sadece yetkilendirilmiş kullanıcı ulaşabilecek. Kurum ağına bağlı yetkisiz kablosuz erişim noktalarının tespit edilmesini ve alarm üretilmesini sağlayan ağ tabanlı keşif araçları kullanılacak.
VİDEO KONFERANS UYGULAMALARI KURUM İÇERİSİNDE
Video konferans uygulamaları kurum içerisinde barındırılacak. Kurum içerisinde barındırılmayan üçüncü taraf bir uygulama kullanılacak ise uygulama açık kaynak kodlu olacak. Yönetici onayıyla ekran paylaşımı ve dosya paylaşım özelliği engellenecek.
BULUT DEPOLAMA KULLANILMAYACAK
Kurumsal kritik verilerin saklanması/depolanması amacıyla bulut depolama hizmetleri kullanılmayacak. Kritik verilerin yurt içinde depolandığı ve yurt dışında barındırılmayacağı garanti altına alınacak. Kurum bünyesinde geliştirilen uygulamaların, rootlanmış/jailbreak yapılmış cihazlarda çalışmayı reddedeceği sistem kurulacak. Kurum tarafından sağlanan telefon ve tabletler üzerinde jailbreak veya rootlama işlemi yapılmaması konusunda personel uyarılacak.
TELEFONLARA UZAKTAN MÜDAHELE
Kritik görevlerde çalışanlar, mobil cihazlarını halka açık şarj istasyonlarında şarj etmemeleri konusunda uyarılacak. Kaybolması ve çalınmasına karşı cihazı uzaktan fabrika ayarlarına döndürüp içindeki veriyi silebilecek bir mekanizma kullanılacak.
SİBER OLAYLARA MÜDAHALE EKİBİ
Siber olayların yönetimi aşamalarında görev alacak personelin rol ve sorumlulukları tanımlanıp, olaya müdahale için gerekli teknik alt yapı personele sağlanacak. Siber olay yönetimi kapsamında görev alacak personel Kurumsal SOME (Siber Olaylara Müdahale Ekibi) kriterlerine uygun seçilecek.
[Bold Medya] 3.8.2020
40 bin testin 15 bini Saray çalışanlarına yapılıyor
Genetik uzmanı Doç. Dr. Çağhan Kızıl, koronavirüs testlerinin büyük bölümünün Cumhurbaşkanlığı çalışanlarına yapıldığı iddiasını gündeme getirdi. Kızıl, Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’ya “Cumhurbaşkanlığının 42 bin personeline üç günde bir düzenli test yapma zorunluluğu var mı?” diye sordu.
BOLD – Kızıl, Cumhurbaşkanlığı çalışanlarına günde ortalama 15 bin test yapıldığını belirterek, “Geri kalan günlük 30 bin test kapsamlı bir pandemi taraması için yetersiz değil mi?” dedi.
Koronavirüs salgınının başlangıcından itibaren sosyal medya hesabından Türkiye’nin verilerini yorumlayan sinir ve genetik uzmanı Doç. Dr. Çağhan Kızıl, koronavirüs testlerinin yetersiz olduğunu savundu. Sosyal medya hesabından, Cumhurbaşkanlığı çalışanlarına üç günde bir koronavirüs testi yapıldığını belirten Kızıl, kalan test sayısının kapsamlı bir pandemi taraması için yeterli olmadığını belirtti. Kızıl, Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’yı etiketleyerek, “Cumhurbaşkanlığının 42 bin personeline üç günde bir düzenli test yapılma zorunluluğu var mı? Varsa bu kişilere yapılan günde ortalama 15 bin test günlük verilere dahil mi? Geri kalan günlük 30 bin test kapsamlı bir pandemi taraması için yetersiz değil mi?” sorularını gündeme getirdi.
Sağlık Bakanlığının verilerine göre, dün toplam 40 bin 247 test yapıldı. Kızıl’ın iddiası doğru ise, Cumhurbaşkanlığı çalışanlarına günlük ortalama 15 bin test düşündüğünde, Türkiye genelinde yapılan test sayısı 25 bine düşüyor.
[Bold Medya] 3.8.2020
BOLD – Kızıl, Cumhurbaşkanlığı çalışanlarına günde ortalama 15 bin test yapıldığını belirterek, “Geri kalan günlük 30 bin test kapsamlı bir pandemi taraması için yetersiz değil mi?” dedi.
Koronavirüs salgınının başlangıcından itibaren sosyal medya hesabından Türkiye’nin verilerini yorumlayan sinir ve genetik uzmanı Doç. Dr. Çağhan Kızıl, koronavirüs testlerinin yetersiz olduğunu savundu. Sosyal medya hesabından, Cumhurbaşkanlığı çalışanlarına üç günde bir koronavirüs testi yapıldığını belirten Kızıl, kalan test sayısının kapsamlı bir pandemi taraması için yeterli olmadığını belirtti. Kızıl, Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’yı etiketleyerek, “Cumhurbaşkanlığının 42 bin personeline üç günde bir düzenli test yapılma zorunluluğu var mı? Varsa bu kişilere yapılan günde ortalama 15 bin test günlük verilere dahil mi? Geri kalan günlük 30 bin test kapsamlı bir pandemi taraması için yetersiz değil mi?” sorularını gündeme getirdi.
Sağlık Bakanlığının verilerine göre, dün toplam 40 bin 247 test yapıldı. Kızıl’ın iddiası doğru ise, Cumhurbaşkanlığı çalışanlarına günlük ortalama 15 bin test düşündüğünde, Türkiye genelinde yapılan test sayısı 25 bine düşüyor.
[Bold Medya] 3.8.2020
‘Bu rahatlıkta virüsle baş etmemiz mümkün değil’
Enfeksiyon Hastalıkları Derneği Başkanı ve Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Enfeksiyon Hastalıkları Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Mehmet Ceyhan, “Sahillerde, tatil beldelerinde aşırı rahatlama var. Sosyal mesafe plajda, restoranda çarşıda sıfır, maske yok. Salgın kurallarına uyulmaz, rahatlama devam ederse bu virüsten kurtulmamız mümkün değil. Eğer virüs mutasyona uğrayıp etkisini kaybetmezse şu andaki ortamda bu rahatlıkta virüsle baş etmemiz mümkün değil” dedi.
Sözcü’nün haberine göre Ceyhan, “Yoğun bakımda yatan hasta sayısı önce 1280’lerdeydi sonra 560’lara düştü, ardından rakamlar tamamen kaldırıldı. Eğer yoğun bakımdakiler iyi durumdalarsa ve çıktılarsa neden yoğun bakıma aldınız veya bu kadar hasta bir gündemi iyileşti. Bunun izah edilebilir yanı yok. Biz de nedenini bilmiyoruz” ifadelerini kullandı.
‘Verilerin sistemli bir şekilde paylaşmasında yarar vardı’
Ceyhan, “Sağlık Bakanlığı’ndaki teknik verileri hazırlayan ekip bu rakamları vermeyi durdurdu. Bu duruma şu anda yurt dışından da özellikle Dünya Sağlık Örgütü’nden de büyük tepki var. Bilim ve sağlık ile uğraşanların bu verileri sistemli bir şekilde paylaşmasında yarar vardı” diye konuştu.
Prof. Dr. Ceyhan, Sağlık Bakanlığı tarafından açıklanan verilere inanmak zorunda olduklarını belirterek “Başka neye, kime güveneceksiniz, elinizde bu verileri hazırlayabilecek başka bir kurum yok. Bu nedenle Dünya Sağlık Örgütü ve Avrupa ülkeleri ile sıkıntı yaşamaya devam ediyoruz. Almanya’ya iki bakanımız bakan yardımcılarımız gitti. Ancak sonuç alamadık. Çünkü onlar Avrupa Sağlık Otoritesi’nden aldıkları verileri değerlendirerek yol haritası hazırlıyorlar. Çünkü o birimde sadece bilim insanları var ve tamamen bilimsel verileri değerlendirerek açıklama yapıyorlar. Yani o birimde siyasiler olmadığı için çok daha güvenilir olarak bakılıyor” dedi.
‘Sahillerde, tatil beldelerinde aşırı rahatlama var’
Ceyhan tatil yaptığı Bodrum’da bir gün sokağa çıktığını ve geri döndüğünü belirterek “Sahillerde, tatil beldelerinde aşırı rahatlama var. Sosyal mesafe plajda restoranda çarşıda sıfır, maske yok. Böyle giderse bugüne kadar aldığımız tedbirler ve önlemler bir işe yaramaz, kimse beklemesin” diye konuştu.
Normalleşme sürecinde tekrar pandemide başa dönülme belirtileri olduğunu söyleyen Ceyhan, “Bütün dünyada böyle oldu. Normalleşmeye başlayan tüm ülkelerde neredeyse başa dönüldü. Ülkemizde de salgın kurallarına uyulmaz, rahatlama devam ederse bu virüsten kurtulmamız mümkün değil. Eğer virüs mutasyona uğrayıp etkisini kaybetmezse şu andaki ortamda bu rahatlıkta virüsle baş etmemiz mümkün değil. Normalleşme sürecinde insanlar ‘virüs ortadan kalktı bana bir şey olmaz’ havasına girdi, daha beteri olabilir. Daha tehlikelisi olabilir. Hafif ve gizli vakaları bir an önce tespit etmeli ve testin yaygınlaştırılmasını sağlamalı” dedi.
3.8.2020 [TR724]
Sözcü’nün haberine göre Ceyhan, “Yoğun bakımda yatan hasta sayısı önce 1280’lerdeydi sonra 560’lara düştü, ardından rakamlar tamamen kaldırıldı. Eğer yoğun bakımdakiler iyi durumdalarsa ve çıktılarsa neden yoğun bakıma aldınız veya bu kadar hasta bir gündemi iyileşti. Bunun izah edilebilir yanı yok. Biz de nedenini bilmiyoruz” ifadelerini kullandı.
‘Verilerin sistemli bir şekilde paylaşmasında yarar vardı’
Ceyhan, “Sağlık Bakanlığı’ndaki teknik verileri hazırlayan ekip bu rakamları vermeyi durdurdu. Bu duruma şu anda yurt dışından da özellikle Dünya Sağlık Örgütü’nden de büyük tepki var. Bilim ve sağlık ile uğraşanların bu verileri sistemli bir şekilde paylaşmasında yarar vardı” diye konuştu.
Prof. Dr. Ceyhan, Sağlık Bakanlığı tarafından açıklanan verilere inanmak zorunda olduklarını belirterek “Başka neye, kime güveneceksiniz, elinizde bu verileri hazırlayabilecek başka bir kurum yok. Bu nedenle Dünya Sağlık Örgütü ve Avrupa ülkeleri ile sıkıntı yaşamaya devam ediyoruz. Almanya’ya iki bakanımız bakan yardımcılarımız gitti. Ancak sonuç alamadık. Çünkü onlar Avrupa Sağlık Otoritesi’nden aldıkları verileri değerlendirerek yol haritası hazırlıyorlar. Çünkü o birimde sadece bilim insanları var ve tamamen bilimsel verileri değerlendirerek açıklama yapıyorlar. Yani o birimde siyasiler olmadığı için çok daha güvenilir olarak bakılıyor” dedi.
‘Sahillerde, tatil beldelerinde aşırı rahatlama var’
Ceyhan tatil yaptığı Bodrum’da bir gün sokağa çıktığını ve geri döndüğünü belirterek “Sahillerde, tatil beldelerinde aşırı rahatlama var. Sosyal mesafe plajda restoranda çarşıda sıfır, maske yok. Böyle giderse bugüne kadar aldığımız tedbirler ve önlemler bir işe yaramaz, kimse beklemesin” diye konuştu.
Normalleşme sürecinde tekrar pandemide başa dönülme belirtileri olduğunu söyleyen Ceyhan, “Bütün dünyada böyle oldu. Normalleşmeye başlayan tüm ülkelerde neredeyse başa dönüldü. Ülkemizde de salgın kurallarına uyulmaz, rahatlama devam ederse bu virüsten kurtulmamız mümkün değil. Eğer virüs mutasyona uğrayıp etkisini kaybetmezse şu andaki ortamda bu rahatlıkta virüsle baş etmemiz mümkün değil. Normalleşme sürecinde insanlar ‘virüs ortadan kalktı bana bir şey olmaz’ havasına girdi, daha beteri olabilir. Daha tehlikelisi olabilir. Hafif ve gizli vakaları bir an önce tespit etmeli ve testin yaygınlaştırılmasını sağlamalı” dedi.
3.8.2020 [TR724]
Hizmet gönüllüleri, Uganda’da 1.200 büyükbaş kurbanı ihtiyaç sahiplerine dağıttı
Dünyna’nın bir çok bölgesinde yaşayan Hizmet gönüllüleri kendi yaşadıkları mağduriyetlere rağmen Afrika’daki ihtiyaç sahiplerini unutmadı. Time to Help Derneği’nin Avrupa ülkelerindeki şubeleri aracılığıyla gönderdikleri kurbanlar Uganda’da faaliyet gösteren Nile İnsani Kalkınma Ajansı aracılığıyla ihtiyaç sahiplerine dağıtıldı.
Büyük çaptaki kurban eti dağıtımı Uganda’nın resmi televizyonu UBC’de de haber oldu. UBC sunucusu “Türk kardeşliği Kurban Bayramı dolayısı ile Uganda’da 1.200 büyük baş hayvanı halka dağıttı” dedi.
UBC’ye konuşan Nile yetkilisi Umar Kaweesa işe şunları söyledi: ”Bu bayramda da kurbalarımızı kestik. Koronavirüs yardım faaliyetlerimizi zorlaştırdı. Geçmiş yıllarda camilerimiz açıktı ama bu yıl koronavirüsten dolayı ibadet yerleri kapalı. Biz de etlerimizi tek tek ihtiyaç sahiplerinin evlerine ulaştırdık, kesim merkezinde de virüsten korunmak için sosyal mesafe önlemleri aldık.”
Nile’in kurban eti dağıtım merkezine gelen Ugandalı ihtiyaç sahipleri, UBC televizyonuna memnuniyetlerini bildirdiler. Bir Nile yetkilisi de Uganda’ta kurban bağışında bulunan Time to Help Netherlands yardım kuruluşuna teşekkür ederek, “Hollandalı arkadaşlar göndermiş olduğunuz yardımları şimdi dağıtacağız, Allah kabul etsin” ifadelerini kullandı.
3.8.2020 [TR724]
Büyük çaptaki kurban eti dağıtımı Uganda’nın resmi televizyonu UBC’de de haber oldu. UBC sunucusu “Türk kardeşliği Kurban Bayramı dolayısı ile Uganda’da 1.200 büyük baş hayvanı halka dağıttı” dedi.
UBC’ye konuşan Nile yetkilisi Umar Kaweesa işe şunları söyledi: ”Bu bayramda da kurbalarımızı kestik. Koronavirüs yardım faaliyetlerimizi zorlaştırdı. Geçmiş yıllarda camilerimiz açıktı ama bu yıl koronavirüsten dolayı ibadet yerleri kapalı. Biz de etlerimizi tek tek ihtiyaç sahiplerinin evlerine ulaştırdık, kesim merkezinde de virüsten korunmak için sosyal mesafe önlemleri aldık.”
Nile’in kurban eti dağıtım merkezine gelen Ugandalı ihtiyaç sahipleri, UBC televizyonuna memnuniyetlerini bildirdiler. Bir Nile yetkilisi de Uganda’ta kurban bağışında bulunan Time to Help Netherlands yardım kuruluşuna teşekkür ederek, “Hollandalı arkadaşlar göndermiş olduğunuz yardımları şimdi dağıtacağız, Allah kabul etsin” ifadelerini kullandı.
3.8.2020 [TR724]
Hatay Barosu Başkanı Dönmez: O görüntüler hayatımı kurtardı!
Kimlik kontrolü yapmak isteyen polislerle girdiği ‘dayanak’ polemiğinin ardından gözaltına alınmasıyla gündeme oturan Hatay Barosu Başkanı Ekrem Dönmez, ”Görüntüler olmasına rağmen tam aksi düşünceler var. O görüntüler benim hayatımı kurtardı, polislerin yanlı tutanak tutma girişimini yok etti.” dedi.
Hatay Barosu Başkanı Ekrem Dönmez 29 Temmuz gecesi İskenderun’nda bir mekanda ailesiyle yemek yerken, polislerle arasında geçen kimlik sorma tartışması sonrası gözaltına alınmış, ifade verdikten sonra memurlardan şikayetçi olup karakoldan ayrılmıştı. Dönmez o akşam yaşananları, neden kimlik göstermek istemediğini ve sonrasında olanları Sözcü’ye anlattı.
O ANDAN SONRA İŞİN RENGİ DEĞİŞTİ
* Beni gözaltına alan polisler hastaneye gidene kadar tehdit ettiler. ‘Sana göstereceğiz’ şeklinde ifadeler kullandılar. Durumun kötüye gittiğini anlayınca eşimde olan telefonuma ulaştım. İskenderun Kaymakamı’na haber verdim. O da İlçe Emniyet Müdürü’ne haber verdi ve beni doktor raporu için gittiğimiz hastaneden İlçe Emniyet Müdür Vekili aldı. O andan sonra işin rengi değişti. Olumsuz bir durum yaşamadım.
KOŞULLARI OLUŞMAMIŞ BİR GÖZALTIYDI
* Baro başkanı olduğum İskenderun Kaymakamı’nı aradıktan sonra anlaşıldı. Ben telefonla iletişim kurmasaydım, baro başkanı olduğumu açıklamayacaktım. Çünkü o durumun hukuksuz olduğunu düşünüyorum. Karakola götürmeleri, polis otosuna bindirmeleri hukuksuzdu. Koşulları oluşmamış bir gözaltıydı. Gözaltı kararını polis değil, hukuki bir işlem olduğu için bir savcı vermeli. Polis, savcı kararı olmadan bunu kendi başına gerçekleştiremez. Ben de buna karşı çıkmak adına baro başkanı olduğumu söylemedim.
VATANDAŞ SORMADAN POLİS BEYAN ETMELİ
* Polisin kimlik soracağı vatandaşa ilk önce bu sorgunun ya da üst aramanın neye dayandığını, tarihini, numarasını, emri verenin kim olduğunu net olarak ortaya koyması gerekir. Vatandaş sormadan polis bunu beyan etmeli. Doğrusu budur. Sadece suçüstü durumlar haricinde bu böyledir. Bugün “Keşke kimliğimi gösterseydim” demedim. Zaten diyecek olsaydım o akşam kimliğimi gösterirdim.
KÜFÜRLE BAŞLAYAN MESAJLAR ÖZÜRLE BİTTİ
* Ben bu olayın bu kadar genişlemesini arzu etmedim. Türkiye’de kanun tanımaz polis memurları her zaman olmuştur ve sırf başlarına bir şey gelmesin diye susan ve karşı koymayan bir sürü insan var. Onlarca kişi bu olaydan sonra da bana ulaştı, teşekkür etti.
* Bana “İyi ki bunu yaptınız, biz hep başımıza bir şey gelmesin diye sustuk” yazıp destek verdiler ama sayısız küfürlü mesaj da geldi. “Lan sen kimsin?” ifadesinden başlayarak ağza alınmayacak içerikli mesajlar da aldım. Bütün küfür içerikli mesajlara “Merhaba, iyi akşamlar, çok ayıp, küfür etmeye neden ihtiyaç duydunuz, ben bir ayrıcalık istemedim, bir kusurum varsa da bedelini ödemeye hazırım, ya peki ben haklıysam ne yapacaksınız?” diye yanıt verdim. Bu ifadelerden sonra hepsi afalladı ve benimle diyaloga geçtiler. Sonra da pişman olup özür dilediler. “Sen kimsin lan” diye başlayan mesajlar, kendi mağduriyetlerini anlatarak, özür dileyerek bitti.
‘POLİS SORARSA DEVLETTİR’ ANLAYIŞI VAR, BU YANLIŞ!
* Polise bir avukat olarak değil vatandaş olarak tepki gösterdim. Çekilen görüntüler polisin yanlı tutanak tutma girişimini engelledi. Bana küfür edenler doğru bilinen bir yanlışın “Türkiye’de polis sorarsa devlettir” anlayışının aşılanmasından kaynaklanıyor. Evet, işini doğru yapan kamu görevlileri var ama usulüne göre yapmayanlar daha fazla.
AYRICALIK ZIRHINDAN FAYDALANMAK İSTEMEDİM
* İçişleri Bakanı hiç kimseye ayrıcalık tanınmayacağını açıkladı ama ben ayrıcalık istemiyorum ki… Emniyet Genel Müdürlüğü de bunu böyle yansıttı. Ben Avukatlık Kanunu’nda bana verilen yetkiyi reddederek bunu yaptım. Ben o ayrıcalık zırhından faydalanmak istemedim ki.Ben sade bir vatandaş nasıl olması gerekiyorsa, onun işletilmesini istedim sadece. İnsanlar bunu görünce ve anlayınca da mahcup oldular.
O GÖRÜNTÜLER BENİM HAYATIMI KURTARDI
* Görüntüler olmasına rağmen tam aksi düşünceler var. O görüntüler benim hayatımı kurtardı, polislerin yanlı tutanak tutma girişimini yok etti. Bütün görüntülere rağmen o polisler kendilerini tehdit ettiğimi söyleyip o yönde tutanak tuttular. O görüntüler olmasaydı her şey çok daha kötü olacaktı. Video kaydı bitince polislerin kaba davranışı başladı. Hastanede beni ‘kimliği belirsiz şahıs’ olarak kayıt ettirmeye çalıştılar.
POLİS ‘BEN DEVLETİM’ DİYEMEZ
* Hukuk devleti, bana o süreci yaşatan insanların olmadığı devlettir. Tüm işlem ve idarenin hukuk tarafından uygulandığı ve denetlendiği bir anlayışı temsil eder. Hukuk devletinde bunu ihlal edenler de hukukça cezalandırılır. Devletin her adımında hukuki öz saklıdır. Polis devletinde ise hukuk yoktur. Kanun bile şeklen varsa da o uygulanmaz. Polis, devlet haline gelip ‘Ben devletim’ derse orada hukuk varsa da uygulanmaz. Polis kendini devlet yerine koyamaz, ‘Ben devletim’ diyemez.
TBB’NİN AÇIKLAMASI TOPLUMU YANILTTI
* Türkiye Barolar Birliği’nin yaklaşımını asla kabul etmiyorum. Evet, baro başkanının tanınması gerekir ama ben işin bu tarafında değilim. TBB’nin açıklaması, toplumu yanıltan eksik bir açıklamadır. Ben bu olayda kendimi vatandaş olarak adlandırıyorum ancak TBB ise benim ayrıcalığa tabii tutulması gereken biri olduğumu ifade ediyor. Birliğin açıklaması, içerisinde olduğum durumla tezatlık oluşturuyor. İnsanları yanıltan ve haksız bir şekilde beni eleştirmelerine neden olan sebeplerden biri de Barolar Birliği Başkanı’nın bu eksik yaklaşımı oldu.
3.8.2020 [TR724]
Hatay Barosu Başkanı Ekrem Dönmez 29 Temmuz gecesi İskenderun’nda bir mekanda ailesiyle yemek yerken, polislerle arasında geçen kimlik sorma tartışması sonrası gözaltına alınmış, ifade verdikten sonra memurlardan şikayetçi olup karakoldan ayrılmıştı. Dönmez o akşam yaşananları, neden kimlik göstermek istemediğini ve sonrasında olanları Sözcü’ye anlattı.
O ANDAN SONRA İŞİN RENGİ DEĞİŞTİ
* Beni gözaltına alan polisler hastaneye gidene kadar tehdit ettiler. ‘Sana göstereceğiz’ şeklinde ifadeler kullandılar. Durumun kötüye gittiğini anlayınca eşimde olan telefonuma ulaştım. İskenderun Kaymakamı’na haber verdim. O da İlçe Emniyet Müdürü’ne haber verdi ve beni doktor raporu için gittiğimiz hastaneden İlçe Emniyet Müdür Vekili aldı. O andan sonra işin rengi değişti. Olumsuz bir durum yaşamadım.
KOŞULLARI OLUŞMAMIŞ BİR GÖZALTIYDI
* Baro başkanı olduğum İskenderun Kaymakamı’nı aradıktan sonra anlaşıldı. Ben telefonla iletişim kurmasaydım, baro başkanı olduğumu açıklamayacaktım. Çünkü o durumun hukuksuz olduğunu düşünüyorum. Karakola götürmeleri, polis otosuna bindirmeleri hukuksuzdu. Koşulları oluşmamış bir gözaltıydı. Gözaltı kararını polis değil, hukuki bir işlem olduğu için bir savcı vermeli. Polis, savcı kararı olmadan bunu kendi başına gerçekleştiremez. Ben de buna karşı çıkmak adına baro başkanı olduğumu söylemedim.
VATANDAŞ SORMADAN POLİS BEYAN ETMELİ
* Polisin kimlik soracağı vatandaşa ilk önce bu sorgunun ya da üst aramanın neye dayandığını, tarihini, numarasını, emri verenin kim olduğunu net olarak ortaya koyması gerekir. Vatandaş sormadan polis bunu beyan etmeli. Doğrusu budur. Sadece suçüstü durumlar haricinde bu böyledir. Bugün “Keşke kimliğimi gösterseydim” demedim. Zaten diyecek olsaydım o akşam kimliğimi gösterirdim.
KÜFÜRLE BAŞLAYAN MESAJLAR ÖZÜRLE BİTTİ
* Ben bu olayın bu kadar genişlemesini arzu etmedim. Türkiye’de kanun tanımaz polis memurları her zaman olmuştur ve sırf başlarına bir şey gelmesin diye susan ve karşı koymayan bir sürü insan var. Onlarca kişi bu olaydan sonra da bana ulaştı, teşekkür etti.
* Bana “İyi ki bunu yaptınız, biz hep başımıza bir şey gelmesin diye sustuk” yazıp destek verdiler ama sayısız küfürlü mesaj da geldi. “Lan sen kimsin?” ifadesinden başlayarak ağza alınmayacak içerikli mesajlar da aldım. Bütün küfür içerikli mesajlara “Merhaba, iyi akşamlar, çok ayıp, küfür etmeye neden ihtiyaç duydunuz, ben bir ayrıcalık istemedim, bir kusurum varsa da bedelini ödemeye hazırım, ya peki ben haklıysam ne yapacaksınız?” diye yanıt verdim. Bu ifadelerden sonra hepsi afalladı ve benimle diyaloga geçtiler. Sonra da pişman olup özür dilediler. “Sen kimsin lan” diye başlayan mesajlar, kendi mağduriyetlerini anlatarak, özür dileyerek bitti.
‘POLİS SORARSA DEVLETTİR’ ANLAYIŞI VAR, BU YANLIŞ!
* Polise bir avukat olarak değil vatandaş olarak tepki gösterdim. Çekilen görüntüler polisin yanlı tutanak tutma girişimini engelledi. Bana küfür edenler doğru bilinen bir yanlışın “Türkiye’de polis sorarsa devlettir” anlayışının aşılanmasından kaynaklanıyor. Evet, işini doğru yapan kamu görevlileri var ama usulüne göre yapmayanlar daha fazla.
AYRICALIK ZIRHINDAN FAYDALANMAK İSTEMEDİM
* İçişleri Bakanı hiç kimseye ayrıcalık tanınmayacağını açıkladı ama ben ayrıcalık istemiyorum ki… Emniyet Genel Müdürlüğü de bunu böyle yansıttı. Ben Avukatlık Kanunu’nda bana verilen yetkiyi reddederek bunu yaptım. Ben o ayrıcalık zırhından faydalanmak istemedim ki.Ben sade bir vatandaş nasıl olması gerekiyorsa, onun işletilmesini istedim sadece. İnsanlar bunu görünce ve anlayınca da mahcup oldular.
O GÖRÜNTÜLER BENİM HAYATIMI KURTARDI
* Görüntüler olmasına rağmen tam aksi düşünceler var. O görüntüler benim hayatımı kurtardı, polislerin yanlı tutanak tutma girişimini yok etti. Bütün görüntülere rağmen o polisler kendilerini tehdit ettiğimi söyleyip o yönde tutanak tuttular. O görüntüler olmasaydı her şey çok daha kötü olacaktı. Video kaydı bitince polislerin kaba davranışı başladı. Hastanede beni ‘kimliği belirsiz şahıs’ olarak kayıt ettirmeye çalıştılar.
POLİS ‘BEN DEVLETİM’ DİYEMEZ
* Hukuk devleti, bana o süreci yaşatan insanların olmadığı devlettir. Tüm işlem ve idarenin hukuk tarafından uygulandığı ve denetlendiği bir anlayışı temsil eder. Hukuk devletinde bunu ihlal edenler de hukukça cezalandırılır. Devletin her adımında hukuki öz saklıdır. Polis devletinde ise hukuk yoktur. Kanun bile şeklen varsa da o uygulanmaz. Polis, devlet haline gelip ‘Ben devletim’ derse orada hukuk varsa da uygulanmaz. Polis kendini devlet yerine koyamaz, ‘Ben devletim’ diyemez.
TBB’NİN AÇIKLAMASI TOPLUMU YANILTTI
* Türkiye Barolar Birliği’nin yaklaşımını asla kabul etmiyorum. Evet, baro başkanının tanınması gerekir ama ben işin bu tarafında değilim. TBB’nin açıklaması, toplumu yanıltan eksik bir açıklamadır. Ben bu olayda kendimi vatandaş olarak adlandırıyorum ancak TBB ise benim ayrıcalığa tabii tutulması gereken biri olduğumu ifade ediyor. Birliğin açıklaması, içerisinde olduğum durumla tezatlık oluşturuyor. İnsanları yanıltan ve haksız bir şekilde beni eleştirmelerine neden olan sebeplerden biri de Barolar Birliği Başkanı’nın bu eksik yaklaşımı oldu.
3.8.2020 [TR724]
Muhalifler tutuklanınca tek umut oldu: 37 yaşındaki kadın öğretmen için binlerce kişi toplandı
Belarus’u 24 yıldır yöneten Aleksandr Lukaşenko, ülkedeki tek rakibi 37 yaşındaki öğretmen Svetlana Tihanovskaya engelleme çalışmaları geri tepiyor.
Lukaşenko yönetimi, Brest kentindeki seçim kampanyasında miting alanı için Tihanovskaya’ya izin vermeyince taraftarları ormanda toplandı.
Yasaklama sonrası 350 bin nüfuslu Brest’in tarihindeki en kalabalık miting ortaya çıktı ve 20 bin kişi tüm engellemelere rağmen Svetlana Tihanovskaya desteklemek için alana geldi.
Normalde ünlü YouTuber, blogger ve aktivist olan Svetlana Tihanovskaya’nın kocası Sergey Tihanovskaya, Belarus’ta Lukaşenko karşıtı muhalefetin lideriydi ve 9 Ağustos’ta yapılacak seçimlerde başkan adayı olmayı planlıyordu. Ancak önce o, ardından da muhalefetin diğer iki güçlü adayı tutuklanınca, Lukaşenko’nun karşısında tek muhalif aday olarak Svetlana Tihanovskaya kaldı.
Tihanovskaya’nın seçmenlerden oy isterken tek maddelik bir sözü var: “Eğer başkan seçilirsem tek vaadim, hemen istifa etmek ve altı ay içinde ülkeyi gerçek adayların özgürce katılacağı adil bir seçime götürmek.”
Mecburen bağımsız aday olan Svetlana Tihanovskaya, Lukaşenko’nun 24 yıldır tek adam olarak yönettiği Belarus’ta her şeye rağmen başkan adayı sıfatıyla devlet TV kanalında yaklaşık yarım saatlik söz hakkıyla halka seslendi. Lukaşenko’ya sert eleştirilerde bulundu ve daha özgür, müreffeh bir Yeni Belarus sözü verdi.
3.8.2020 [TR724]
Lukaşenko yönetimi, Brest kentindeki seçim kampanyasında miting alanı için Tihanovskaya’ya izin vermeyince taraftarları ormanda toplandı.
Yasaklama sonrası 350 bin nüfuslu Brest’in tarihindeki en kalabalık miting ortaya çıktı ve 20 bin kişi tüm engellemelere rağmen Svetlana Tihanovskaya desteklemek için alana geldi.
Normalde ünlü YouTuber, blogger ve aktivist olan Svetlana Tihanovskaya’nın kocası Sergey Tihanovskaya, Belarus’ta Lukaşenko karşıtı muhalefetin lideriydi ve 9 Ağustos’ta yapılacak seçimlerde başkan adayı olmayı planlıyordu. Ancak önce o, ardından da muhalefetin diğer iki güçlü adayı tutuklanınca, Lukaşenko’nun karşısında tek muhalif aday olarak Svetlana Tihanovskaya kaldı.
Tihanovskaya’nın seçmenlerden oy isterken tek maddelik bir sözü var: “Eğer başkan seçilirsem tek vaadim, hemen istifa etmek ve altı ay içinde ülkeyi gerçek adayların özgürce katılacağı adil bir seçime götürmek.”
Mecburen bağımsız aday olan Svetlana Tihanovskaya, Lukaşenko’nun 24 yıldır tek adam olarak yönettiği Belarus’ta her şeye rağmen başkan adayı sıfatıyla devlet TV kanalında yaklaşık yarım saatlik söz hakkıyla halka seslendi. Lukaşenko’ya sert eleştirilerde bulundu ve daha özgür, müreffeh bir Yeni Belarus sözü verdi.
3.8.2020 [TR724]
Cezaevindeki Melek Çetinkaya’ya gardiyanlardan keyfi uygulama: ‘İnşallah buradan çıkmazsın’
Akit TV’de katıldığı bir programda söyledikleri bahane edilerek gözaltına alınan ve geçtiğimiz 17 Temmuz tarihinde tutuklanan Harbiyeli annesi Melek Çetinkaya’ya cezaevinde gardiya zulmü yaşatılıyor.
Bakırköy Kadın Kapalı Cezaevinde tutuklu anne Melek Çetinkaya’nın telefon hakkı ihlâl edildi. Gardiyanlardan biri hakkını arayan Çetinkaya’ya, “İnşallah buradan çıkmazsın.” dedi.
Haftalık telefon görüşmesi için gardiyan ve annesi arasında çıkan tartışmayı sosyal medya hesabından duyuran Rüveyda Çetinkaya şahsi Twitter hesabında, “Saat 4’te hatırlatıyor gardiyanlara. Biz işimizi biliyoruz diyor. Saat 5 oluyor. Bir kez daha söyleyince niye erken söylemedin geçti hakkın, konuşamazsın diyor. Tartışıyorlar. İnşallah çıkamazsın buradan diyor. Siz kimsiniz, ne hakla!”
Annesinin ilaç kullandığını ve ilacının verilmediğini belirten Çetinkaya, “Annem ilaç kullanır, ilk hafta içemiyor, etkisiyle başı dönüyor, sonra ilacı doktor yazıyor, her gün düzenli içerken bugün muadili denerek çok daha büyük bilmediği bir ilaç veriyorlar, içmek istemiyor, zorla içiriyorlar ve şu anda midesi bulanıyor.” ifadelerini kullandı.
“ABİMİN MEKTUBU ULAŞMADI”
Melek Çetinkaya’nın İstanbul Silivri Kapalı Cezaevi’nde tutuklu olan oğlu Hava Harp Okulu 1’inci sınıf öğrencisi Taha Furkan Çetinkaya’nın annesine yazdığı mektup 15 gün geçmesine rağmen hala Rüveyda Çetinkaya, “Abim ilk gün mektup atıyor anneme. Daha sonra gönderenlerin mektubu gittiği halde abimin mektubu hâlâ ulaşmamış.” diye konuştu.
3.8.2020 [TR724]
Bakırköy Kadın Kapalı Cezaevinde tutuklu anne Melek Çetinkaya’nın telefon hakkı ihlâl edildi. Gardiyanlardan biri hakkını arayan Çetinkaya’ya, “İnşallah buradan çıkmazsın.” dedi.
Haftalık telefon görüşmesi için gardiyan ve annesi arasında çıkan tartışmayı sosyal medya hesabından duyuran Rüveyda Çetinkaya şahsi Twitter hesabında, “Saat 4’te hatırlatıyor gardiyanlara. Biz işimizi biliyoruz diyor. Saat 5 oluyor. Bir kez daha söyleyince niye erken söylemedin geçti hakkın, konuşamazsın diyor. Tartışıyorlar. İnşallah çıkamazsın buradan diyor. Siz kimsiniz, ne hakla!”
Annesinin ilaç kullandığını ve ilacının verilmediğini belirten Çetinkaya, “Annem ilaç kullanır, ilk hafta içemiyor, etkisiyle başı dönüyor, sonra ilacı doktor yazıyor, her gün düzenli içerken bugün muadili denerek çok daha büyük bilmediği bir ilaç veriyorlar, içmek istemiyor, zorla içiriyorlar ve şu anda midesi bulanıyor.” ifadelerini kullandı.
“ABİMİN MEKTUBU ULAŞMADI”
Melek Çetinkaya’nın İstanbul Silivri Kapalı Cezaevi’nde tutuklu olan oğlu Hava Harp Okulu 1’inci sınıf öğrencisi Taha Furkan Çetinkaya’nın annesine yazdığı mektup 15 gün geçmesine rağmen hala Rüveyda Çetinkaya, “Abim ilk gün mektup atıyor anneme. Daha sonra gönderenlerin mektubu gittiği halde abimin mektubu hâlâ ulaşmamış.” diye konuştu.
3.8.2020 [TR724]
Sabah yazarından müthiş itiraf! 15 Temmuz’u MİT öne aldırmış
AKP’nin yayın organı Sabah’ın yandaş yazarı Okan Müderrisoğlu, 15 Temmuz darbe girişiminin Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) tarafından önceden bilindiği ve MİT’in darbe girişimini öne aldırdığını itiraf etti.
Zekai Aksakallı, ifadesinde Hulusi Akar’ı kastederek, “Girişimi engellemek bir satırlık ‘kışlayı terketmeyin’ emrine bakardı” demişti. Müderrisoğlu’nun itirafı “249 İnsan neden öldü?” sorusunu tekrar gündeme getirdi.
MİT’in darbe girişimini öne aldırdığını belirten Müderrisoğlu’nun yazısındaki ilgili bölüm şöyle:
”…Şunu iyi biliyoruz ki Türkiye, milli menfaatleri doğrultusunda inisiyatif aldıkça karşılaştığı risklerin sayısı ve niteliği de artıyor. Ankara, devler liginde ya bu iddialı oyunu oynamaya devam edecek ya da kendisine biçilen rolle yetinecek! Irak, Suriye, Libya, Doğu Akdeniz denklemine ve çözümüne bakıldığında Türkiye’nin tercihi çok net ortaya çıkıyor.
MİT’i, 2014 yılındaki kapsamlı kanun değişikliği sonrası ulaştığı seviye ve 15 Temmuz darbe girişimi öncesi ve sırasındaki performansı ile değerlendirmek bu aşamada yeterli fikir verecektir.
Faaliyet esnekliği ve hesap verebilirlik bağlamında ele alındığında MİT’in özgün konumu dikkati çekiyor. Teşkilat, kurumsal manada koruyucu hukuka sahip olmasına rağmen idari ve cezai çerçeveyi çizen genel mevzuatın da kapsama alanında bulunuyor.
TBMM’de kurulan Güvenlik ve İstihbarat Komisyonu da (MİT, Emniyet, Jandarma ve MASAK’tan gelen) özellikli raporları değerlendirerek Meclis Başkanlığı’na sunuyor. Komisyon’dan, istihbarat hizmetleri sırasında elde edilen kişisel verilerin güvenliğini, bireyin hak ve özgürlüklerini pekiştirecek öneriler geliştirmesi de bekleniyor.
15 Temmuz hain darbe girişiminden alınan derslerle MİT’in, TSK bünyesinden istihbarat toplayabilme yetkisiyle donatılması da özel önem taşıyor.
MİT’i, 15 Temmuz’a giden süreçteki muhtelif toplantıları zamanında ve yeterince fark edememesinin yanında darbe teşebbüsünün öne alınmasını ve sekteye uğratılmasını sağlayan çabasıyla birlikte değerlendirmek gerekiyor.
Sivil alanda konuşlanmasına karşın devlet içinde pozisyon almaya meyledebilecek her türlü grubun (geleneksel inanç toplulukları da dahil olmak üzere) istihbaratın radarına girmesi de Türkiye tecrübesinin zorunluluğu olarak karşımıza çıkıyor…”
3.8.2020 [TR724]
Zekai Aksakallı, ifadesinde Hulusi Akar’ı kastederek, “Girişimi engellemek bir satırlık ‘kışlayı terketmeyin’ emrine bakardı” demişti. Müderrisoğlu’nun itirafı “249 İnsan neden öldü?” sorusunu tekrar gündeme getirdi.
MİT’in darbe girişimini öne aldırdığını belirten Müderrisoğlu’nun yazısındaki ilgili bölüm şöyle:
”…Şunu iyi biliyoruz ki Türkiye, milli menfaatleri doğrultusunda inisiyatif aldıkça karşılaştığı risklerin sayısı ve niteliği de artıyor. Ankara, devler liginde ya bu iddialı oyunu oynamaya devam edecek ya da kendisine biçilen rolle yetinecek! Irak, Suriye, Libya, Doğu Akdeniz denklemine ve çözümüne bakıldığında Türkiye’nin tercihi çok net ortaya çıkıyor.
MİT’i, 2014 yılındaki kapsamlı kanun değişikliği sonrası ulaştığı seviye ve 15 Temmuz darbe girişimi öncesi ve sırasındaki performansı ile değerlendirmek bu aşamada yeterli fikir verecektir.
Faaliyet esnekliği ve hesap verebilirlik bağlamında ele alındığında MİT’in özgün konumu dikkati çekiyor. Teşkilat, kurumsal manada koruyucu hukuka sahip olmasına rağmen idari ve cezai çerçeveyi çizen genel mevzuatın da kapsama alanında bulunuyor.
TBMM’de kurulan Güvenlik ve İstihbarat Komisyonu da (MİT, Emniyet, Jandarma ve MASAK’tan gelen) özellikli raporları değerlendirerek Meclis Başkanlığı’na sunuyor. Komisyon’dan, istihbarat hizmetleri sırasında elde edilen kişisel verilerin güvenliğini, bireyin hak ve özgürlüklerini pekiştirecek öneriler geliştirmesi de bekleniyor.
15 Temmuz hain darbe girişiminden alınan derslerle MİT’in, TSK bünyesinden istihbarat toplayabilme yetkisiyle donatılması da özel önem taşıyor.
MİT’i, 15 Temmuz’a giden süreçteki muhtelif toplantıları zamanında ve yeterince fark edememesinin yanında darbe teşebbüsünün öne alınmasını ve sekteye uğratılmasını sağlayan çabasıyla birlikte değerlendirmek gerekiyor.
Sivil alanda konuşlanmasına karşın devlet içinde pozisyon almaya meyledebilecek her türlü grubun (geleneksel inanç toplulukları da dahil olmak üzere) istihbaratın radarına girmesi de Türkiye tecrübesinin zorunluluğu olarak karşımıza çıkıyor…”
3.8.2020 [TR724]
Siz aslında kimsiniz? (2) [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]
Ülkeler tarih yazımını tektipleştirdikleri oranda otoriterdir denebilir. Tarihe bakış, Yirminci Yüzyıl otoriter rejimlerinin karakteristiği hakkında fikir verir. Hitler Almanya’sında egemen görüş sosyal Darwinist bir ırk kuramıydı. NAZİ’lerin yaptığı Holokost ve diğer soykırım ve kıyımların teorik temelleri bu resmi tarih doktrinine dayanıyordu. Milletlere bir ırki topluluk ve kan bağı ilişkisi üzerinden yaklaşıp, bunu tarihe dökmek ve toplumu endoktrine etmek, faşist rejimlerin genel yaklaşımıdır. Bu tarih anlayışının en önemli özeliği, tektipleştirici oluşudur. Tek tip bir ırk birliği yaratma düşüncesi, etnik temizlikçi habis bir refleksi beraberinde getirdi. Almanlar, diğer “ırklara göre üstün” olduklarına inandırıldılar. Almanların çıkarları söz konusu olunca, diğer halkların haklarının önemli olmadığına inanıyorlardı. Rejim, onlara bunu telkin etmekte, kendilerinin üstün ırk olduğunu endoktrine etmekteydi. Almanlar, işledikleri savaş suçlarında da, insanlığa karşı suçlarda da hep bu tarih doktrininin meşruiyetini vicdanlarının filtresini ortadan kaldıran enstrüman olarak kullandılar. NAZİ rejimi, empatiyi ve hümanizmayı ortadan kaldırdı, onların “Yahudiler tarafından uyduruşmuş” şeyler olduğunu öğretti.
Tarih yazımında Türkler NAZİ dönemi Almanya’sından geri kalmadı. Güneş dil teorisi, tüm dünyanın ana dinamosu olan, uygarlık getirici akıncı Türklerden ve onların ne kadar üstün bir ırk olduğundan bahseder. Buna göre dünyanın tüm dilleri Türkçe’den türemiştir. Türkler tüm uygarlık sıçramalarında tarihte öncü rol oynamış, uygar olmayanlara uygarlık dayatmıştır.
Türk tarih yazımının üstesinden gelmesi gereken önemli birkaç sorun vardı. Bunlardan birincisi, İslam tarihinden soyutlanmış pür bir Türk tarihi yazmak, ikincisi Anadolu’daki yüksek uygarlıklarla Türkleri karşı karşıya getirip Türklerin nihai üstünlüğünü ilan etmektir. Üçüncü bir sorun da, Türklerin neden Orta Asya’dan Anadolu’ya göç ettiği meselesidir. Dördüncü mesele, Anadolu’nun fethinin rasyonel açıklamasını yapmaktır. Türklerin tarihinin İslam tarihinden başka bir tarih olduğuna dair düşünceler, sıkı durun, tüm Osmanlı tarihi boyunca ancak 19. Yüzyıl sonunda ortaya çıkmıştır. Bu döneme dek Türklerin tarihi okutulmuyor, tarih anlatımına İslam tarihi ile başlanıyor ve İslam tarihi bir bütünsellik içinde işleniyordu. Osmanlıların bu tarih içindeki rolü üzerinde ayrıntılı olarak durulmasına da modern dönemlerde başlandı. Osmanlı hanedanı kendisini bir Türk hanedanı olarak hiçbir zaman görmedi. Kurduğu ikili ve çoklu diplomatik ilişkilerde asla Türkçe veya Türkî dil konuşan devletlerle özel ilişkiler kurmadı. Mesela baş düşmanı Şah İsmail Azerice konuşuyordu. Dil birlikteliği Osmanlı sarayı için farkına bile varmadığı, üzerinde durmadığı, önemsemediği bir gerçekti. Osmanlı için esas önemli olan güç mücadelesiydi. Bu güç mücadelesinin meşruiyet devşirdiği ideolojik zemini ise, Sünni-Şii ayrımıydı. Bu mücadelede Osmanlılar kendilerini Sünni bir güç olarak algıladı ve Şah İsmail’e de Şii bir tehdit olarak yaklaştı. Türklük aidiyeti veya kimliği diye bir şeyin varlığından söz etmek mümkün değildir bu ilişkilerde. Aynı durum, Türkistan Hanlıkları ile Osmanlı İmparatorluğu arasındaki ilişkilerde de söz konusuydu. Türkistan Hanlıkları ve Osmanlı sarayı arasındaki diplomatik ilişkilerde Türkistan Hanlıkları’nın Osmanlıyla iletişime geçmelerinde, Osmanlı’nın bir Türkçe konuşan hanedan olması değil, hilafet unvanı ve etkisi rol oynamıştır. Türkçü tarihçi Mehmet Saray ve Baymirza Hayıt bile eserlerinde buna vurgu yapar! Ez cümle, Osmanlı İslam tarihinin içindeydi. Ayrı bir tarih süjesi olmadı.
Osmanlı ile Anadolu’daki yüksek uygarlıklar meselesine gelelim. Burada iki tip yüksek uygarlıkla münasebet söz konusudur. Birincisi halen varlığını devam ettiren yüksek uygarlıklardır. İkincisi artık varlığını sürdürmeyen, ama tarihi varlıkları arkeolojik buluntularla sabit olan uygarlıklardır. Birinci gruba Yunan-Rum, Ermeni, Yahudi, Süryani, Kürt, Arap gibi gruplar girer. İkincisi ise Hititler gibi ortadan kalkmış ama çok önemli olan uygarlıklardır. Osmanlı birinci grupla gayet pragmatik ve ekonomik yarar ilkesine dayanan ilişkiler kurdu. Cizye ve gayrimüslimlerin İslam dinine göre nasıl muamele göreceği zaten belliydi. 1071’den 1299’a kadar olan süre içinde toplam 228 yıl, Anadolu İran üzerinden Orta Asya’dan gelen Türkî grupların akınına sahne oldu. Bu grupların esas amacı yerel politik birimleri ortadan kaldırmak veya onları anlaşma yaparak tavize zorlamak, gaza yolu ile ganimet elde etmek, işgal ettikleri yerlerde Cizye gelirlerine ve talana dayanan bir ekonomik sistem kurmak ve bu ilişkilerin sürekliliğini sağlamaktı. 1299’da kurulan Osmanlı Beyliği, bu ilkelere göre hareket etti. Anadolu Selçuklu döneminde de bu bölgesel klanların kendi kontrol ettikleri bölgede ağırlığı vardı. 1071-1299 arası Anadolu, halen Roma’ydı. Anadolu Selçukluları kendilerine Rum Selçukluları diyorlar, diğer bölgesel güçlerce de öyle anılıyorlardı. Bu dönemde fethedilen bölgelerdeki soylular ve yerel otorite ve halk çoğunlukla yeni gelen güçle gücü paylaştı ve bu uğurda din değiştirmeye de razı oldu. Diğerleri batıya doğru kaçtı. Böylece Anadolu’da linguistik ve dini asimilasyon başlamış oldu. Osmanlı klanı, Bizans’a en yakın beylik olduğundan, devamlı batıya doğru alan genişletme dürtüsüne sahipti. Daha fazla toprak ve nüfus kontrol etmek, tamamıyla ekonomik beklentilerle motive edilen bir politikadır. Burada İslami gaza ve cihat kurumları meşruiyet sağlayan normatif çerçeve olmuştur. Konstantiniye’nin fethine dek, Anadolu’da bu motivasyon devam etti. Osmanlıların devlet derken sadece kendi hanedanlıklarını kast ettikleri gözden kaçmamalı. Aksi olsaydı, mesela Karamanoğulları gibi yerel güç mücadeleleri nasıl açıklanır?
Osmanlı artık hayatta olmayan uygarlıklar için 19. Yüzyıl’a dek hiçbir şey düşünmedi. Düşünmeye başlayınca da, bu arkeolojik kalıntıları Batılılara saymak gibi, yine ekonomik yararı gözeten bir anlayışa sahip oldu. Bergama kalıntılarının bugün Berlin’de olmasının nedeni budur. Yaşayan medeniyetler bakımından ise, bu medeniyetlerin kendisine sadık olmasını Pax Ottomana (Osmanlı Barışı) olarak kabul etti. Kendisine baş eğmeyenlerin başını kesmek doğrultusunda diğer İslam devletlerinin uyguladığı bir politika güttü. Bu politikanın temeli, Cihat-Gaza ve akabinde cizye gelirleri sarmalına dayanıyor. Dolayısıyla Osmanlılar için kendi medeniyetlerinin yegâne üstünlük kıstası, diğer medeniyetleri kendi boyunduruğu altına almasıydı. 1299 ile 1453 arası dönemde tam 154 yıl gibi kısa bir süre içinde Doğu Roma (Bizans) ortadan kaldırıldı. Bizans yönetimi kısmen Osmanlı yönetici elitine katıldı. Halk giderek linguistik ve dini asimilasyona uğradı. Anadolu’da ciddi bir demografik varlığı olmayan Orta Asya’lı Türkî klanlar, böylece kendi dil ve dinlerini bölge yerlilerine dayattı ve onlarla senteze girdi. Osmanlı bundan hiçbir zaman kompleks duymadı. Hanedanın eş seçimine baktığınızda bu açıkça görülür. Padişah annelerinin çok ama çok büyük çoğunluğu (>%90) Türk kökenli değildir. Türk kökenli olanları da Türk resmi tarihince sadece Müslüman oluşlarına göre Türk kabul edildiler. Zaten etnik kökenlerini sağlıklı olarak tespit etmek mümkün değildi. Dahası, Osmanlı ordusunu yine yüzde yüze yakın oranda devşirmeler oluşturuyordu. Çünkü esasen devşirmelik müessesesi bürokraside sarayda da çok doğal kabul ediliyordu. Osmanlılar yerel uygarlıklara karşı askeri üstünlükleri ve devleti kontrol ettikleri oranda kendilerini onlara karşı üstün gördü. Fakat kendilerini onlardan farklı olarak görmedi. Önemli ölçüt Müslüman ve gayrimüslim ayrımıdır. Türk ve Türk olmayan ayrımı hiç olmadı. Bunun çıkışı Yirminci Yüzyıl Başlarıdır. Fakat Türkçenin Anadolu’da yayılması bu asimilasyon politikası sonucu oldu. Bu sadece yönetsel dilin Türkçe olmasından kaynaklanan bir sonuçtur. Yoksa bilinçli yapılan bir dil asimilasyonu söz konusu değildir. Aynısını dini asimilasyon olarak söylemek güçtür. Dini asimilasyon, Anadolu’daki Türkleşmenin de ana dinamosudur. Ama aslında sadece onun bir yan etkisidir.
Türklerin Orta Asya’dan Anadolu’ya göçü, modern dönemde, milliyetçilikle gündeme gelen bir savdır. Daha önceleri İslam tarihi olarak anlaşılan resmi tarihte, Türkleşme değil İslamlaşma söz konusu olduğundan, İslamlaşan ahalinin Türkleştiği ile alakalı bir düşünce olmadı. Mesela Girit’in fethinden sonra Girit halkı Anadolu’da olduğu gibi gayet pragmatik nedenlerden dolayı Müslümanlığa geçti. Fakat dilleri Yunanca olarak kaldı. Girit’ten 1900’lerde Türkiye’ye göçen Giritli “Türklerin” hiçbiri Türkçe bilmiyordu. Dolayısıyla Osmanlı Müslümanlaştırdı, ama Türkleştirmedi. Türkçenin dominant olarak pazarda ve devlette konuşulduğu coğrafyalarda, devşirilen halk Türkçe’yi de bir iki nesil içinde anadil olarak konuşmaya başladı. Tıpkı Batı’ya göç eden Kürtlerin çocuk ve torunlarının Kürtçeyi unutması ve dil anlamında Türkleşmesi gibi, Anadolu yerlileri de büyük oranda linguistik olarak Türkleşti. Bu durum Yirminci Asra dek sorun oluşturmadı. Ama ne zaman ki Türk milliyetçiliği devletin ana ideolojisi ve kimliği haline geldi, ahalinin “etnik Türk” olduğunu kanıtlamak gerekti. Bunu, Orta Asya’dan göç yoluyla Anadolu’ya gelen ve bölgenin demografisini değiştiren Türkler teziyle çözdüler. Kâğıt üzerinde dinamit olan bu tez, arkeolojik ve tarihi bulgularla desteklenmese de, bu tek olasılıktı. Başka türlü Türklerin nereden çıktığını izah edemezlerdi. Orta Asya ile bağ kurmadan, Türkiye’de ırkçılık yapamazdınız. Öyle de oldu. Etnik bir Türk milliyetçiliği yaratmak için, Orta Asya’dan göçen bir halk miti ürettiler. Bu göçün nedenini de ganimet ve yağma motivasyonuna değil, kuraklık ve Orta Asya’daki Moğol istilası gibi yapay ve oldukça sırıtan “gerekçelere” dayandırdılar. Oysa 1000’li yılların sonlarında ve 1100’lerde Anadolu’ya gelenler, Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nun askeri unsurlarıydı. Kadın-çocuk-yaşlı topluca göç eden bir halk asla olmadı. Fetih, ordu tarafından yapıldı ve yönetim el değiştirdi, o kadar! Çünkü tüm bir halkın kadın ve çocuklarla yaptığı şeye göç denir. Olan askeri başarı ve sonrasında yönetim el değiştirmesidir. Bizans’a vergi veren Anadolulular şimdi Anadolu Selçuklularına veya Beyliklere vergi vermeye başlamıştı.
Anadolu’nun fethinin rasyonel olarak tarihe aktarılması, İslami gaza ve cihat kavramları ekseninde oldu. Bu yapılırken, Anadolu’nun Müslümanlarca fethi söz konusuydu; Türkler tarafından fethi değil! İslam tarihinin bir epizodu olan Anadolu’nun fethi, 20. Yüzyıl başlarından itibaren usturuplu olarak yeniden yazıldı ve Müslümanların Türkler olduğu “keşfedildi”. İttihatçılar ve Kemalistler, kendi homojen ve ırki ulus yaratma projelerinde Türk sihirli kelimesini Müslüman kelimesinin yerine koyarak, Selçuklu, Anadolu Selçuklu, Beylikler ve Osmanlı dönemlerini Türkleştirdiler ve millileştirdiler. Türklerin Anadolu’ya göçünü, Moğollara ve Orta Asya’daki kuraklığa dayandırarak, “Avrupa tarihine” daha uygun bir ambalaja soktular. Avrupa’daki “barbar Türkler” imajını yumuşatarak, “beyaz ırk olan” ve “dış sebeplerle göçmek mecburiyetinde kalan” bir öyküyü Türk tarih tezi haline sokup, dönemin ırkçı Avrupa tarihine bu öyküyü yamamaya çalıştılar. Kemalizm laik karakteriyle, İslami öğeleri ustalıkla bu tarih tezinden kazıdı. Onu Avrupai bir şekle soktu. “Beyaz Türklerin” ön-Türkler olarak zaten Anadolu’ya 1071’den binyıllar önce geldikleri gibi bir zırva ile beraber, gayet ırkçı ve Avrupa merkezci bir “cihan hâkimiyeti mefkûresi” icat ettiler. Bu tarih öyküsü, Anadolu’da tek tip millet yaratma hülyasında olan bu modernist otoriterlerin projelerine çok uygundu. Homojen Anadolu bir Türk yurduydu. Ama atayurt Orta Asya’ydı. Nazım Hikmet gibi Marksist bir şair bile “Dörtnala gelip uzak Asya’dan, Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan bu vatan bizim” derken, Orta Asya’dan gelen Türkler mitini kullanıyor. Bu mit tuttu. Gayet iyi yerleşti. Son 100 yıldır okullarda bu öğretildi.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 3.8.2020 [TR724]
Tarih yazımında Türkler NAZİ dönemi Almanya’sından geri kalmadı. Güneş dil teorisi, tüm dünyanın ana dinamosu olan, uygarlık getirici akıncı Türklerden ve onların ne kadar üstün bir ırk olduğundan bahseder. Buna göre dünyanın tüm dilleri Türkçe’den türemiştir. Türkler tüm uygarlık sıçramalarında tarihte öncü rol oynamış, uygar olmayanlara uygarlık dayatmıştır.
Türk tarih yazımının üstesinden gelmesi gereken önemli birkaç sorun vardı. Bunlardan birincisi, İslam tarihinden soyutlanmış pür bir Türk tarihi yazmak, ikincisi Anadolu’daki yüksek uygarlıklarla Türkleri karşı karşıya getirip Türklerin nihai üstünlüğünü ilan etmektir. Üçüncü bir sorun da, Türklerin neden Orta Asya’dan Anadolu’ya göç ettiği meselesidir. Dördüncü mesele, Anadolu’nun fethinin rasyonel açıklamasını yapmaktır. Türklerin tarihinin İslam tarihinden başka bir tarih olduğuna dair düşünceler, sıkı durun, tüm Osmanlı tarihi boyunca ancak 19. Yüzyıl sonunda ortaya çıkmıştır. Bu döneme dek Türklerin tarihi okutulmuyor, tarih anlatımına İslam tarihi ile başlanıyor ve İslam tarihi bir bütünsellik içinde işleniyordu. Osmanlıların bu tarih içindeki rolü üzerinde ayrıntılı olarak durulmasına da modern dönemlerde başlandı. Osmanlı hanedanı kendisini bir Türk hanedanı olarak hiçbir zaman görmedi. Kurduğu ikili ve çoklu diplomatik ilişkilerde asla Türkçe veya Türkî dil konuşan devletlerle özel ilişkiler kurmadı. Mesela baş düşmanı Şah İsmail Azerice konuşuyordu. Dil birlikteliği Osmanlı sarayı için farkına bile varmadığı, üzerinde durmadığı, önemsemediği bir gerçekti. Osmanlı için esas önemli olan güç mücadelesiydi. Bu güç mücadelesinin meşruiyet devşirdiği ideolojik zemini ise, Sünni-Şii ayrımıydı. Bu mücadelede Osmanlılar kendilerini Sünni bir güç olarak algıladı ve Şah İsmail’e de Şii bir tehdit olarak yaklaştı. Türklük aidiyeti veya kimliği diye bir şeyin varlığından söz etmek mümkün değildir bu ilişkilerde. Aynı durum, Türkistan Hanlıkları ile Osmanlı İmparatorluğu arasındaki ilişkilerde de söz konusuydu. Türkistan Hanlıkları ve Osmanlı sarayı arasındaki diplomatik ilişkilerde Türkistan Hanlıkları’nın Osmanlıyla iletişime geçmelerinde, Osmanlı’nın bir Türkçe konuşan hanedan olması değil, hilafet unvanı ve etkisi rol oynamıştır. Türkçü tarihçi Mehmet Saray ve Baymirza Hayıt bile eserlerinde buna vurgu yapar! Ez cümle, Osmanlı İslam tarihinin içindeydi. Ayrı bir tarih süjesi olmadı.
Osmanlı ile Anadolu’daki yüksek uygarlıklar meselesine gelelim. Burada iki tip yüksek uygarlıkla münasebet söz konusudur. Birincisi halen varlığını devam ettiren yüksek uygarlıklardır. İkincisi artık varlığını sürdürmeyen, ama tarihi varlıkları arkeolojik buluntularla sabit olan uygarlıklardır. Birinci gruba Yunan-Rum, Ermeni, Yahudi, Süryani, Kürt, Arap gibi gruplar girer. İkincisi ise Hititler gibi ortadan kalkmış ama çok önemli olan uygarlıklardır. Osmanlı birinci grupla gayet pragmatik ve ekonomik yarar ilkesine dayanan ilişkiler kurdu. Cizye ve gayrimüslimlerin İslam dinine göre nasıl muamele göreceği zaten belliydi. 1071’den 1299’a kadar olan süre içinde toplam 228 yıl, Anadolu İran üzerinden Orta Asya’dan gelen Türkî grupların akınına sahne oldu. Bu grupların esas amacı yerel politik birimleri ortadan kaldırmak veya onları anlaşma yaparak tavize zorlamak, gaza yolu ile ganimet elde etmek, işgal ettikleri yerlerde Cizye gelirlerine ve talana dayanan bir ekonomik sistem kurmak ve bu ilişkilerin sürekliliğini sağlamaktı. 1299’da kurulan Osmanlı Beyliği, bu ilkelere göre hareket etti. Anadolu Selçuklu döneminde de bu bölgesel klanların kendi kontrol ettikleri bölgede ağırlığı vardı. 1071-1299 arası Anadolu, halen Roma’ydı. Anadolu Selçukluları kendilerine Rum Selçukluları diyorlar, diğer bölgesel güçlerce de öyle anılıyorlardı. Bu dönemde fethedilen bölgelerdeki soylular ve yerel otorite ve halk çoğunlukla yeni gelen güçle gücü paylaştı ve bu uğurda din değiştirmeye de razı oldu. Diğerleri batıya doğru kaçtı. Böylece Anadolu’da linguistik ve dini asimilasyon başlamış oldu. Osmanlı klanı, Bizans’a en yakın beylik olduğundan, devamlı batıya doğru alan genişletme dürtüsüne sahipti. Daha fazla toprak ve nüfus kontrol etmek, tamamıyla ekonomik beklentilerle motive edilen bir politikadır. Burada İslami gaza ve cihat kurumları meşruiyet sağlayan normatif çerçeve olmuştur. Konstantiniye’nin fethine dek, Anadolu’da bu motivasyon devam etti. Osmanlıların devlet derken sadece kendi hanedanlıklarını kast ettikleri gözden kaçmamalı. Aksi olsaydı, mesela Karamanoğulları gibi yerel güç mücadeleleri nasıl açıklanır?
Osmanlı artık hayatta olmayan uygarlıklar için 19. Yüzyıl’a dek hiçbir şey düşünmedi. Düşünmeye başlayınca da, bu arkeolojik kalıntıları Batılılara saymak gibi, yine ekonomik yararı gözeten bir anlayışa sahip oldu. Bergama kalıntılarının bugün Berlin’de olmasının nedeni budur. Yaşayan medeniyetler bakımından ise, bu medeniyetlerin kendisine sadık olmasını Pax Ottomana (Osmanlı Barışı) olarak kabul etti. Kendisine baş eğmeyenlerin başını kesmek doğrultusunda diğer İslam devletlerinin uyguladığı bir politika güttü. Bu politikanın temeli, Cihat-Gaza ve akabinde cizye gelirleri sarmalına dayanıyor. Dolayısıyla Osmanlılar için kendi medeniyetlerinin yegâne üstünlük kıstası, diğer medeniyetleri kendi boyunduruğu altına almasıydı. 1299 ile 1453 arası dönemde tam 154 yıl gibi kısa bir süre içinde Doğu Roma (Bizans) ortadan kaldırıldı. Bizans yönetimi kısmen Osmanlı yönetici elitine katıldı. Halk giderek linguistik ve dini asimilasyona uğradı. Anadolu’da ciddi bir demografik varlığı olmayan Orta Asya’lı Türkî klanlar, böylece kendi dil ve dinlerini bölge yerlilerine dayattı ve onlarla senteze girdi. Osmanlı bundan hiçbir zaman kompleks duymadı. Hanedanın eş seçimine baktığınızda bu açıkça görülür. Padişah annelerinin çok ama çok büyük çoğunluğu (>%90) Türk kökenli değildir. Türk kökenli olanları da Türk resmi tarihince sadece Müslüman oluşlarına göre Türk kabul edildiler. Zaten etnik kökenlerini sağlıklı olarak tespit etmek mümkün değildi. Dahası, Osmanlı ordusunu yine yüzde yüze yakın oranda devşirmeler oluşturuyordu. Çünkü esasen devşirmelik müessesesi bürokraside sarayda da çok doğal kabul ediliyordu. Osmanlılar yerel uygarlıklara karşı askeri üstünlükleri ve devleti kontrol ettikleri oranda kendilerini onlara karşı üstün gördü. Fakat kendilerini onlardan farklı olarak görmedi. Önemli ölçüt Müslüman ve gayrimüslim ayrımıdır. Türk ve Türk olmayan ayrımı hiç olmadı. Bunun çıkışı Yirminci Yüzyıl Başlarıdır. Fakat Türkçenin Anadolu’da yayılması bu asimilasyon politikası sonucu oldu. Bu sadece yönetsel dilin Türkçe olmasından kaynaklanan bir sonuçtur. Yoksa bilinçli yapılan bir dil asimilasyonu söz konusu değildir. Aynısını dini asimilasyon olarak söylemek güçtür. Dini asimilasyon, Anadolu’daki Türkleşmenin de ana dinamosudur. Ama aslında sadece onun bir yan etkisidir.
Türklerin Orta Asya’dan Anadolu’ya göçü, modern dönemde, milliyetçilikle gündeme gelen bir savdır. Daha önceleri İslam tarihi olarak anlaşılan resmi tarihte, Türkleşme değil İslamlaşma söz konusu olduğundan, İslamlaşan ahalinin Türkleştiği ile alakalı bir düşünce olmadı. Mesela Girit’in fethinden sonra Girit halkı Anadolu’da olduğu gibi gayet pragmatik nedenlerden dolayı Müslümanlığa geçti. Fakat dilleri Yunanca olarak kaldı. Girit’ten 1900’lerde Türkiye’ye göçen Giritli “Türklerin” hiçbiri Türkçe bilmiyordu. Dolayısıyla Osmanlı Müslümanlaştırdı, ama Türkleştirmedi. Türkçenin dominant olarak pazarda ve devlette konuşulduğu coğrafyalarda, devşirilen halk Türkçe’yi de bir iki nesil içinde anadil olarak konuşmaya başladı. Tıpkı Batı’ya göç eden Kürtlerin çocuk ve torunlarının Kürtçeyi unutması ve dil anlamında Türkleşmesi gibi, Anadolu yerlileri de büyük oranda linguistik olarak Türkleşti. Bu durum Yirminci Asra dek sorun oluşturmadı. Ama ne zaman ki Türk milliyetçiliği devletin ana ideolojisi ve kimliği haline geldi, ahalinin “etnik Türk” olduğunu kanıtlamak gerekti. Bunu, Orta Asya’dan göç yoluyla Anadolu’ya gelen ve bölgenin demografisini değiştiren Türkler teziyle çözdüler. Kâğıt üzerinde dinamit olan bu tez, arkeolojik ve tarihi bulgularla desteklenmese de, bu tek olasılıktı. Başka türlü Türklerin nereden çıktığını izah edemezlerdi. Orta Asya ile bağ kurmadan, Türkiye’de ırkçılık yapamazdınız. Öyle de oldu. Etnik bir Türk milliyetçiliği yaratmak için, Orta Asya’dan göçen bir halk miti ürettiler. Bu göçün nedenini de ganimet ve yağma motivasyonuna değil, kuraklık ve Orta Asya’daki Moğol istilası gibi yapay ve oldukça sırıtan “gerekçelere” dayandırdılar. Oysa 1000’li yılların sonlarında ve 1100’lerde Anadolu’ya gelenler, Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nun askeri unsurlarıydı. Kadın-çocuk-yaşlı topluca göç eden bir halk asla olmadı. Fetih, ordu tarafından yapıldı ve yönetim el değiştirdi, o kadar! Çünkü tüm bir halkın kadın ve çocuklarla yaptığı şeye göç denir. Olan askeri başarı ve sonrasında yönetim el değiştirmesidir. Bizans’a vergi veren Anadolulular şimdi Anadolu Selçuklularına veya Beyliklere vergi vermeye başlamıştı.
Anadolu’nun fethinin rasyonel olarak tarihe aktarılması, İslami gaza ve cihat kavramları ekseninde oldu. Bu yapılırken, Anadolu’nun Müslümanlarca fethi söz konusuydu; Türkler tarafından fethi değil! İslam tarihinin bir epizodu olan Anadolu’nun fethi, 20. Yüzyıl başlarından itibaren usturuplu olarak yeniden yazıldı ve Müslümanların Türkler olduğu “keşfedildi”. İttihatçılar ve Kemalistler, kendi homojen ve ırki ulus yaratma projelerinde Türk sihirli kelimesini Müslüman kelimesinin yerine koyarak, Selçuklu, Anadolu Selçuklu, Beylikler ve Osmanlı dönemlerini Türkleştirdiler ve millileştirdiler. Türklerin Anadolu’ya göçünü, Moğollara ve Orta Asya’daki kuraklığa dayandırarak, “Avrupa tarihine” daha uygun bir ambalaja soktular. Avrupa’daki “barbar Türkler” imajını yumuşatarak, “beyaz ırk olan” ve “dış sebeplerle göçmek mecburiyetinde kalan” bir öyküyü Türk tarih tezi haline sokup, dönemin ırkçı Avrupa tarihine bu öyküyü yamamaya çalıştılar. Kemalizm laik karakteriyle, İslami öğeleri ustalıkla bu tarih tezinden kazıdı. Onu Avrupai bir şekle soktu. “Beyaz Türklerin” ön-Türkler olarak zaten Anadolu’ya 1071’den binyıllar önce geldikleri gibi bir zırva ile beraber, gayet ırkçı ve Avrupa merkezci bir “cihan hâkimiyeti mefkûresi” icat ettiler. Bu tarih öyküsü, Anadolu’da tek tip millet yaratma hülyasında olan bu modernist otoriterlerin projelerine çok uygundu. Homojen Anadolu bir Türk yurduydu. Ama atayurt Orta Asya’ydı. Nazım Hikmet gibi Marksist bir şair bile “Dörtnala gelip uzak Asya’dan, Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan bu vatan bizim” derken, Orta Asya’dan gelen Türkler mitini kullanıyor. Bu mit tuttu. Gayet iyi yerleşti. Son 100 yıldır okullarda bu öğretildi.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 3.8.2020 [TR724]
Etiketler:
Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman
Namazların cemi ve mezhep genişliği [Ahmet Kurucan]
“12 yıldır yurt dışındayım. Kara ve hava yolu ile sayısız seyahat yaptım. Bir kez bile namazımı cem etmedim.” Bir sohbet esnasında zikredilen bu cümleyi anlattı birisi bana. Bunun faziletfüruşluk nev’inden anlatılması aklına ve mantığına tam oturtamamış. “Ne düşünüyorsunuz bu konuda?” dedi. Bir soru ile karşılık vermeyi düşündüm ve klasik “dinde yeri var mı” klişesini kullanarak “Belli şartlara binaen namazların cem edilmesinin dinde yeri var mı?” sorusunu sordum. Hiç düşünmeden; “Tabii ki yeri var, ruhsattır namazı cem etmek” karşılığını verdi. Ben, o sözü söyleyen zatın namazlarını cem ruhsatını kullanacak bir durumla karşı karşıya kalıp kalmadığını bilmediğim için muhatabıma bir soru daha sordum: “Bu 12 yıl içinde sayısız kara ve hava yolculuğunda namazları cem ruhsatını kullanacağı bir pozisyonla baş başa kalmamış mı?” dedim. Cevabı alabildiğine netti; çünkü kendisi de yıllardır doğusundan batısına ancak 6 saat uçak yolculuğu ile ulaşabildiğiniz devasa bu ülkede yaşıyordu ve şartları benden daha iyi biliyordu. “Mutlaka kalmıştır.” Bunun üzerine ilk sorusuna cevap verme zamanı gelmişti. Dedim ki cevaben: “Pekâlâ bu ruhsatı ölüm sonrası mezarda mı yoksa ahirette mi kullanacak? Namazların cem ruhsatını kullanmama azimet mi oluyor?” Verdiğim cevap aklına yatmış olmalı ki sadece “Haklısın, hiç böyle düşünmemiştim” dedi tebessüm ederek.
Önce şu azimet-ruhsat meselesi üzerinde duralım ve ele aldığımız namaz konusu üzerinden gidelim. Halkımız arasındaki genel yargıya göre sanki bu iki kavram arasında ve tam da ortada duran bir normal var, azimet ve ruhsat da bu normalin sağ ve sol uçlarında yerini alıyor. Bu anlayışa göre, namazı Hz. Peygamberin (sas) ve ona bağlı olarak fıkıh ulemasının tespit ettiği çerçeve içinde kılmak “normal”, bu normali daha iyi, daha güzel yapmak azimet, gerektiğinde bu normalden taviz verme ruhsattır. Gerçekte böyle midir? Yoksa bu kavramlar kelimelerin lügat manasından hareketle zamanla halkın muhayyilesinde kendine yer bulan ve topluma mal olan bir zihniyetin ürünü müdür?
Açık ve net, ben ikincisi olduğunu düşünüyorum. Derinlemesine inceleme yapmaya gerek yok, fukahanın söz konusu iki kavrama getirdiği tariflerden bu sonucu çıkartmak mümkündür. İsterseniz Mustafa Baktır ve İ. Kafi Dönmez Hocaların kaleme aldığı azimet ve ruhsat maddeleri hakkında İslam Ansiklopedisinde yapılan tariflere bakalım. “Azimet, kulların karşılaştığı sıkıntı ve zorluklar gibi ârizî hallere bağlı olmadan başlangıçta konmuş bulunan ve normal şartlarda herkesin uymakla mükellef tutulduğu aslî hükümlerdir…..Sözlükte “kolaylık” anlamına gelen ruhsat kelimesi, fıkıh usulü terimi olarak şer‘an geçerli mazeretlere binaen normal durumlara ait aslî hükmün (azîmet) gereğine uymamayı meşrû hale getiren, kolaylaştırma esasına dayalı geçici hükmü ifade eder.”
“Azimet, başlangıçta konmuş bulunan ve normal şartlarda herkesin uymakla mükellef tutulduğu aslî hükümler” ve “normal durumlara ait aslî hükmün (azîmet) gereğine uymamayı meşrû hale getiren” ne anlıyorsunuz bu cümlelerden? Benim anladığım şu, halk muhayyilesinde var olduğunu söylediğim normal, aslında azimet demek. Böyle olunca şartlar tahakkuk ettiği halde dinin sunmuş olduğu ve kolaylığı ifade eden namazları cem ruhsatının kullanılmaması halkımızın kullandığı şekliyle ifade edecek olursam, azimet değil, normalin ta kendisi. Usuli kavramı kullanacak olursak azimetin ta kendisi. Dolayısıyla ortada faziletfüruşluk yapılacak bir şey yok.
Kavramların anlam çerçevelerini belirledikten sonra gelelim benim “mezar da mı ahirette mi bu ruhsat kullanılacak?” dediğim noktaya. ‘Hangi şartlarda namazlar cem edilebilir?’ cevaplanması gereken kilit sorudur ve bu kilit sorunun cevabı objektif değil sübjektiftir. Mezhepler tercih ettikleri metodoloji eşliğinde Efendimizin (sas) uygulamalarından hareketle bazı objektif sayılabilecek kriterler koymuştur. Ama onların tahakkuk edip-etmediğine karar verecek olan Müslümanın ferdin kendi aklı, muhakemesi ve vicdanıdır. Sübjektif dememizin gerekçesi budur. Yoksa furuu fıkıhta belli kriterlerin konulmadığını iddia ediyor değiliz.
Buna göre, hemen herkesin bildiği gibi Hanefiler namazların cem edilmesini sadece hac ibadeti esnasında Arafat ve Müzdelife’de öğle-ikindi ve akşam-yatsı namazları için geçerli olduğunu söyler. Diğer mezhepler Efendimizin başka uygulamalarından hareketle hava muhalefeti, güvenlik sorunu ve yolculuk gibi sebeplerle de cem edilebileceğini kanaatini ileri sürerler. Burada Hanefilerin cem gerekçesi adına çerçeveyi alabildiğine dar tuttuğu tartışma götürmez. Bununla beraber onlar, hayatın tabii akışı içinde namazları zamanında kılmada karşılaşılacak zorlanmalar olduğunda “zaruriyat ve haciyat” kavramlarını öne sürerek diğer mezheplerin taklid edilebileceğini söyleyerek bir çözüm yolu ortaya koymuşlardır.
Gazetede yayınlanan bir köşe yazısı, mezheplerin ortaya koyduğu görüşlerin kaynak değeri, delillerin sıhhati, kullanılan metodoloji (usul) ve ulaşılan fer’i hüküm açısından ele alıp değerlendirme için uygun bir zemin değil. Ama şu kadarını ifade edeyim ki, Hz. Peygamber’in hayatında kendine yer bulan bu uygulamayı değişen sosyal ve kültürel arka plan şartlarını nazarı itibare almadan “Hanefi Mezhebi içtihadlarına göre” deyip bir çırpıda yok saymanın doğru olmadığını rahatlıkla söyleyebilirim. Benim bu yaklaşımımı yukarıda bahsini ettiğim fıkhî düzlemdeki mütalaaları bilmeden “mütesâhil” bir yaklaşım olarak görenler olabilir. İçtihadî görüşlerin din olarak kabul edildiği bir zeminde neşet eden, Ali Bardakoğlu’nun ifadeleriyle “dinî bilgi ile dine ait bilgiyi” karıştıran zihniyete sahip olan kişilerden daha ötesini de beklemek zor. Dolayısıyla bu eksende dile getirilecek itirazlara nazarı müsamaha ile bakar ve şunu derim; bu mütesâhil olma değil aksine olması gerekli olan şey, takınılması gerekli olan tavırdır.
Zira din asli mahiyeti itibariyle zaten kolaylıktır. Allah Kur’an’ın da bu hakikati hem de oruç ibadetini farz kılıp hasta ve yolcu olanlara muafiyet getirdiği beyanlarının hemen ardından şöyle ifade eder: “Allah sizin için kolaylık diler, zorluk dilemez.” (2/185) Hz. Aişe validemiz de Efendimizi anlatırken der ki: “Rasulullah (sas) iki şey arasında muhayyer bırakıldı mı O, günah olmamak şartıyla mutlaka en kolay olanı seçerdi. Kolay olan, herhangi bir günahı gerektirirse, o zaman da ondan en uzak duranı olurdu.” (Buhari, Menakıb, 23) Bir başka hadiste “Allah Resulü (sas) ashabına emrettiği zaman daima amellerin kolaylıkla üstesinden gelebilecekleri miktar ve şeklini emrederdi.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, VI/56) İbadetlere vurgu yapması açısında ayrı bir öneme haiz hadiste ise Allah Resulü şunu söyler: “Ümmetimi meşakkate sokacağımdan endişe etmeseydim, yatsı namazını geç saatlerde kılmalarını emrederdim.” (Buhari, “Mevakitu’s-salât”, 24;) Ayrıca anasının yanında mescide gelmiş bir çocuğun ağlamasını işittiği zaman kısa bir sûre okuyarak namazı tamamlaması zaten bilinen bir örnektir. (Buhari, Ezan, 65)
Sonuç itibariyle; dinin hayatın merkezinde olmadığı bir zaman diliminde yaşıyoruz. İbadetler bir yana kendi çocuklarımızın inanç ekseninde nasıl savrulmalar yaşadığını bizatihi görüyor ve gözlemliyoruz. İşte böylesi bir zeminde şahsi inancınıza, o inancın sizde hasıl ettiği yaptırım gücüne bağlı olarak ibadetlerinizi yerine getirmeye ve ruhsatları bile kullanmamaya hiç kimse bir şey demez, diyemez. Ama böylesi bir davranışı ortada dinin vermiş olduğu ruhsat dururken faziletfüruşluk nev’inden dile getirmek, çok daha farklı şartlarda hayatlarını devam ettiren insanlardan da beklemek, üstelik namazlarını cem edenleri “mezhebi geniş” diye yaftalamak, o şartlarda Allah’a olan kulluk borçlarını yerine getirenleri kırmaktan ve özellikle yeni nesilleri dinden uzaklaştırmaktan başka bir şey yaramayacaktır.
Belki menfi anlamda kullanılıyor ama bence doğru bir söz mezhebin geniş olması. Mezhep zaten gidilen yol anlamında ve geniş bir alanı kapsamaktadır. İsterseniz herhangi bir mezhebin ya da mezheplerin aynı mesele hakkında verdikleri hem de siyah-beyaz ölçüsünde birbirine aykırı görüşlerine bakın. Namazın ceminde olduğu gibi birinin caiz dediğine diğeri caiz değil diyor. Bu mezhebin genişliğinin göstergesi değil midir?
Efendimiz “Zorlaştırın kolaylaştırmayın” demiyor aksine buyuruyor ki: “Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız; müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz.” (Buhari, Edeb, 8.) İsterseniz bir başka yazıda buradan devam edelim ve bu hadisin sebebi vürudu ve sahabe toplumuna ne dediği ve 14 asır sonra bize ne demek istediğini ele alalım.
[Ahmet Kurucan] 3.8.2020 [TR724]
Önce şu azimet-ruhsat meselesi üzerinde duralım ve ele aldığımız namaz konusu üzerinden gidelim. Halkımız arasındaki genel yargıya göre sanki bu iki kavram arasında ve tam da ortada duran bir normal var, azimet ve ruhsat da bu normalin sağ ve sol uçlarında yerini alıyor. Bu anlayışa göre, namazı Hz. Peygamberin (sas) ve ona bağlı olarak fıkıh ulemasının tespit ettiği çerçeve içinde kılmak “normal”, bu normali daha iyi, daha güzel yapmak azimet, gerektiğinde bu normalden taviz verme ruhsattır. Gerçekte böyle midir? Yoksa bu kavramlar kelimelerin lügat manasından hareketle zamanla halkın muhayyilesinde kendine yer bulan ve topluma mal olan bir zihniyetin ürünü müdür?
Açık ve net, ben ikincisi olduğunu düşünüyorum. Derinlemesine inceleme yapmaya gerek yok, fukahanın söz konusu iki kavrama getirdiği tariflerden bu sonucu çıkartmak mümkündür. İsterseniz Mustafa Baktır ve İ. Kafi Dönmez Hocaların kaleme aldığı azimet ve ruhsat maddeleri hakkında İslam Ansiklopedisinde yapılan tariflere bakalım. “Azimet, kulların karşılaştığı sıkıntı ve zorluklar gibi ârizî hallere bağlı olmadan başlangıçta konmuş bulunan ve normal şartlarda herkesin uymakla mükellef tutulduğu aslî hükümlerdir…..Sözlükte “kolaylık” anlamına gelen ruhsat kelimesi, fıkıh usulü terimi olarak şer‘an geçerli mazeretlere binaen normal durumlara ait aslî hükmün (azîmet) gereğine uymamayı meşrû hale getiren, kolaylaştırma esasına dayalı geçici hükmü ifade eder.”
“Azimet, başlangıçta konmuş bulunan ve normal şartlarda herkesin uymakla mükellef tutulduğu aslî hükümler” ve “normal durumlara ait aslî hükmün (azîmet) gereğine uymamayı meşrû hale getiren” ne anlıyorsunuz bu cümlelerden? Benim anladığım şu, halk muhayyilesinde var olduğunu söylediğim normal, aslında azimet demek. Böyle olunca şartlar tahakkuk ettiği halde dinin sunmuş olduğu ve kolaylığı ifade eden namazları cem ruhsatının kullanılmaması halkımızın kullandığı şekliyle ifade edecek olursam, azimet değil, normalin ta kendisi. Usuli kavramı kullanacak olursak azimetin ta kendisi. Dolayısıyla ortada faziletfüruşluk yapılacak bir şey yok.
Kavramların anlam çerçevelerini belirledikten sonra gelelim benim “mezar da mı ahirette mi bu ruhsat kullanılacak?” dediğim noktaya. ‘Hangi şartlarda namazlar cem edilebilir?’ cevaplanması gereken kilit sorudur ve bu kilit sorunun cevabı objektif değil sübjektiftir. Mezhepler tercih ettikleri metodoloji eşliğinde Efendimizin (sas) uygulamalarından hareketle bazı objektif sayılabilecek kriterler koymuştur. Ama onların tahakkuk edip-etmediğine karar verecek olan Müslümanın ferdin kendi aklı, muhakemesi ve vicdanıdır. Sübjektif dememizin gerekçesi budur. Yoksa furuu fıkıhta belli kriterlerin konulmadığını iddia ediyor değiliz.
Buna göre, hemen herkesin bildiği gibi Hanefiler namazların cem edilmesini sadece hac ibadeti esnasında Arafat ve Müzdelife’de öğle-ikindi ve akşam-yatsı namazları için geçerli olduğunu söyler. Diğer mezhepler Efendimizin başka uygulamalarından hareketle hava muhalefeti, güvenlik sorunu ve yolculuk gibi sebeplerle de cem edilebileceğini kanaatini ileri sürerler. Burada Hanefilerin cem gerekçesi adına çerçeveyi alabildiğine dar tuttuğu tartışma götürmez. Bununla beraber onlar, hayatın tabii akışı içinde namazları zamanında kılmada karşılaşılacak zorlanmalar olduğunda “zaruriyat ve haciyat” kavramlarını öne sürerek diğer mezheplerin taklid edilebileceğini söyleyerek bir çözüm yolu ortaya koymuşlardır.
Gazetede yayınlanan bir köşe yazısı, mezheplerin ortaya koyduğu görüşlerin kaynak değeri, delillerin sıhhati, kullanılan metodoloji (usul) ve ulaşılan fer’i hüküm açısından ele alıp değerlendirme için uygun bir zemin değil. Ama şu kadarını ifade edeyim ki, Hz. Peygamber’in hayatında kendine yer bulan bu uygulamayı değişen sosyal ve kültürel arka plan şartlarını nazarı itibare almadan “Hanefi Mezhebi içtihadlarına göre” deyip bir çırpıda yok saymanın doğru olmadığını rahatlıkla söyleyebilirim. Benim bu yaklaşımımı yukarıda bahsini ettiğim fıkhî düzlemdeki mütalaaları bilmeden “mütesâhil” bir yaklaşım olarak görenler olabilir. İçtihadî görüşlerin din olarak kabul edildiği bir zeminde neşet eden, Ali Bardakoğlu’nun ifadeleriyle “dinî bilgi ile dine ait bilgiyi” karıştıran zihniyete sahip olan kişilerden daha ötesini de beklemek zor. Dolayısıyla bu eksende dile getirilecek itirazlara nazarı müsamaha ile bakar ve şunu derim; bu mütesâhil olma değil aksine olması gerekli olan şey, takınılması gerekli olan tavırdır.
Zira din asli mahiyeti itibariyle zaten kolaylıktır. Allah Kur’an’ın da bu hakikati hem de oruç ibadetini farz kılıp hasta ve yolcu olanlara muafiyet getirdiği beyanlarının hemen ardından şöyle ifade eder: “Allah sizin için kolaylık diler, zorluk dilemez.” (2/185) Hz. Aişe validemiz de Efendimizi anlatırken der ki: “Rasulullah (sas) iki şey arasında muhayyer bırakıldı mı O, günah olmamak şartıyla mutlaka en kolay olanı seçerdi. Kolay olan, herhangi bir günahı gerektirirse, o zaman da ondan en uzak duranı olurdu.” (Buhari, Menakıb, 23) Bir başka hadiste “Allah Resulü (sas) ashabına emrettiği zaman daima amellerin kolaylıkla üstesinden gelebilecekleri miktar ve şeklini emrederdi.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, VI/56) İbadetlere vurgu yapması açısında ayrı bir öneme haiz hadiste ise Allah Resulü şunu söyler: “Ümmetimi meşakkate sokacağımdan endişe etmeseydim, yatsı namazını geç saatlerde kılmalarını emrederdim.” (Buhari, “Mevakitu’s-salât”, 24;) Ayrıca anasının yanında mescide gelmiş bir çocuğun ağlamasını işittiği zaman kısa bir sûre okuyarak namazı tamamlaması zaten bilinen bir örnektir. (Buhari, Ezan, 65)
Sonuç itibariyle; dinin hayatın merkezinde olmadığı bir zaman diliminde yaşıyoruz. İbadetler bir yana kendi çocuklarımızın inanç ekseninde nasıl savrulmalar yaşadığını bizatihi görüyor ve gözlemliyoruz. İşte böylesi bir zeminde şahsi inancınıza, o inancın sizde hasıl ettiği yaptırım gücüne bağlı olarak ibadetlerinizi yerine getirmeye ve ruhsatları bile kullanmamaya hiç kimse bir şey demez, diyemez. Ama böylesi bir davranışı ortada dinin vermiş olduğu ruhsat dururken faziletfüruşluk nev’inden dile getirmek, çok daha farklı şartlarda hayatlarını devam ettiren insanlardan da beklemek, üstelik namazlarını cem edenleri “mezhebi geniş” diye yaftalamak, o şartlarda Allah’a olan kulluk borçlarını yerine getirenleri kırmaktan ve özellikle yeni nesilleri dinden uzaklaştırmaktan başka bir şey yaramayacaktır.
Belki menfi anlamda kullanılıyor ama bence doğru bir söz mezhebin geniş olması. Mezhep zaten gidilen yol anlamında ve geniş bir alanı kapsamaktadır. İsterseniz herhangi bir mezhebin ya da mezheplerin aynı mesele hakkında verdikleri hem de siyah-beyaz ölçüsünde birbirine aykırı görüşlerine bakın. Namazın ceminde olduğu gibi birinin caiz dediğine diğeri caiz değil diyor. Bu mezhebin genişliğinin göstergesi değil midir?
Efendimiz “Zorlaştırın kolaylaştırmayın” demiyor aksine buyuruyor ki: “Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız; müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz.” (Buhari, Edeb, 8.) İsterseniz bir başka yazıda buradan devam edelim ve bu hadisin sebebi vürudu ve sahabe toplumuna ne dediği ve 14 asır sonra bize ne demek istediğini ele alalım.
[Ahmet Kurucan] 3.8.2020 [TR724]
Etiketler:
Ahmet Kurucan
Rol aldığınız filmi söyleyin, size kim olduğunuzu söyleyeyim! [Veysel Ayhan]
“Güzel, gerçeğin peşinden koşmayanlardan kendini gizler.”
(Mühürlenmiş Zaman) Tarkovski
Var sayalım ki bir filmde oyuncu olmak istediniz.
Yerel kalmak istemezsiniz.
Tüm dünyanın seyretmesini istersiniz.
Türk sinemasını mı yoksa Hollywood’u mu tercih edersiniz?
Peki, nasıl bir filmde rol almak istersiniz?
Macera, drama, savaş, gerilim…
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Tom Cruise olup Görevimiz Tehlike’de veya Son Samuray’da oynayabilirsiniz.
Al Pacino olup Şeytan’ın Avukatı veya Vendik Taciri’nde.
Robert De Niro rolünde Heat veya Ronin’de.
Benzer şekilde kadın olarak başka büyük filmlerde rol almak isteyebilirsiniz.
Şunu da diyebilirsiniz:
“Ben bu saydığın hareketli filmlerde koşup yorulmak istemiyorum.”
“Durağan, monoton bir film istiyorum”
Böyle der misiniz?
Oynayacağınız filmde erkek mutlu olsa, kadın neşe içinde bahçede çocuklarıyla oynasa.
Kimse hasta olmasa, korku duymasa, herkes tok yaşasa…
Kin, haset, intikam, kan ve ter gibi sözcükler senaryoda yer almasa.
Kimsenin ayağına taş değmese.
Hiçbir şey ters gitmese.
Tüm rollerde iyi insanlar olsa.
Herkes sevgi ve aşk insanı olsa.
Böyle bir filimde oynamak ister misiniz?
Kimse istemez. Siz de istemezsiniz.
Hiçbir senaryo yazarı böyle bir metin yazmaz.
Çünkü kimse böyle bir filme gitmez.
Saydığım şöhretli oyuncular da bu tür bir filmde oynamaz.
Hemen herkes seyirciyi cezbedecek filmlerde oynamak ister.
Sonu merak edilen senaryolar…
Olayların düğümlendiği kurgular…
Gerilimin en üst perdeye çıktığı filimler…
İyi oyunculuk böyle filmlerde ortaya çıkar.
Yetenekler böyle senaryolarda ortaya konur.
HAYAT TRUMAN SHOW, HEPİMİZ BİRER JIM CAREY’İZ
Peki dünya hayatı nedir?
Dünya hayatı bir “oyun”dan yani bir anlamda sahnelenen bir tiyatrodan ve filmden ibarettir.
Bunu ben demiyorum.
Dünya’nın ‘Yaratıcı’sı, kıssalarla (hikâyelerle), prototip konseptlerle örneklediği kitabında bunu dört kez vurgulamış.
“Dünya hayatı bir oyundan ibarettir!”
Bu içerikte tam dört ayet var. (En’am, 32) (Ankebut, 64) (Muhammed, 36) (Hadid, 20)
Dünya hayatının bir gerçekliği yok.
Gerçek ve kalıcı olanı anlatan ayet şu:
“Mal mülk, çoluk çocuk… bütün bunlar, dünya hayatının süsüdür. Ama Allah yolunda ve ıslaha yönelik olarak işlenmiş doğru ve yararlı işler ise, Rabbinin katında hem getirecekleri ‘gelir’, hem de kendilerine ümit bağlama bakımından daha hayırlıdır.” (Kehf, 46)
Gerçek hayat öldükten sonradır.
Truman Show filmindeki ortam tam bir dünya benzerliğidir.
Hepimiz bir bakıma birer Jim Carey’iz.
Film kısaca şöyle:
Truman (Jim Carrey) suni olarak tecrit edilmiş küçük bir adada yaşıyor. Ada dev kubbeli bir stüdyo. Duvarlar, bulut resimleriyle kaplı. 5 bin kamera günlük hayatının her noktasında çekim yapıyor. Truman’ın yaşamı 24 saat canlı olarak tüm dünya televizyonlarında yayınlanıyor. Ada dışına yani stüdyo dışına çıkması yasak. Hayatı zorbalıkla gözlem altına alınmış. Özgür değil. Özel yaşamı reklam ve reyting için istismar ediliyor.
Hikâye özetle böyle.
Dünya tam da böyle bir yer.
Hepimiz dev bir film platosunda hayata gözlerimizi açtık.
Küre şeklinde.
Sürekli dönüyor.
Geceler ve gündüzler.
Yukarıdan su akıyor.
Yerden yiyeceklerimiz çıkıyor.
Sabit ve değişmez hiçbir şey yok.
Var olan her şey bir süre sonra yok oluyor.
Televizyon ekranı gibi.
Gelip kaybolan ışıltılar gibiyiz.
Televizyon ekranı iki boyutlu: En-boy.
Bizim ekranımız ise üç boyutlu: En- boy- yükseklik.
Zamanı da katarsak dört boyutlu.
İşte bu çok boyutlu ekranın içinde yaşıyoruz.
Dün dünya ekranında yoktuk.
Bugün varız.
Yarın yine yokuz.
Ekranda veya sahnede bizim gibi 7,5 milyar insan var.
Herkes iradelerini doğru kullanmakla sınanıyor.
Her davranışımız kayıt altına alınıyor.
İnsan olmaktan sınanıyoruz.
Yaratan’ımıza saygımızla, yaratılmış olmaya teşekkür ediyoruz.
Ama Truman gibi değiliz.
BEDELSİZ ALINANI, SONSUZ KARŞILIĞINDA SATMAK
Filmde Truman’ın hayatı bir hiç uğruna istismar ediliyor.
Zorbalıkla çalınıyor.
Biz öyle değiliz.
Bir bedel ödemeden aldığımız varlığımızı ve hayatımızı sonsuzluk karşılığı Yaratan’ımıza satıyoruz.
Zaten bize ait olmayan varlığımızı veriyoruz karşılığında sonsuzu alıyoruz.
Şu dakika bu saat itibariyle rol sırası bizde.
Truman, 30 yıl bu “rüya”yı fark etmiyor.
Yaşadığı ortamın yapay olduğunu anlamıyor.
Filmin içinde Show’un yönetmeni rolündeki Christof’a televizyon röportajcısı, sorar:
“Truman niçin içinde bulunduğu dünyanın gerçek olup olmadığını araştırmak için bu kadar gecikti?”
Christof’un cevabı şudur: “Biz, bize sunulan dünyanın gerçekliğini tartışmaz, kabul ederiz. Bu kadar basit.”
Rüya bir bilinç düzeyidir.
Uyandığımız hal ve şu durumumuz ise onun bir katman üstü.
Ölüm sonrası bilinç düzeyi ise daha üst bir şuur katmanı.
Daha kapsamlı bir bilinç düzeyi.
Her insan ulaştığı “insan olma” mertebesine göre daha fazla boyut kazanabilir, daha fazla şuur katmanına erişebilir.
Bunu dünyadayken algılamak mümkün değil.
Tıpkı rüyada iken uyanık olmayı algılamak mümkün olmadığı gibi.
Her yaratılan, kendi filminde oynuyor.
Önüne çıkan olaylar karşısında tavrıyla rolünü yerine getiriyor.
Kameralar hep açık ve kayıtta.
İsteyen gerçeği arar, filmi sorgular, yapımcı ve yönetmeni bulmaya çalışır, rüyadan uyanmak için çırpınır.
Tarkovski doğru diyor: “Güzel, gerçeğin peşinden koşmayanlardan kendini gizler.”
İsteyen Truman’ın ilk otuz yılı gibi filmi umursamaz.
Kameraları fark etmez, tatlı hülyalarda dolaşır, uyku katmanları arasında sörf yapar.
(Devamı var)
[Veysel Ayhan] 3.8.2020 [TR724]
(Mühürlenmiş Zaman) Tarkovski
Var sayalım ki bir filmde oyuncu olmak istediniz.
Yerel kalmak istemezsiniz.
Tüm dünyanın seyretmesini istersiniz.
Türk sinemasını mı yoksa Hollywood’u mu tercih edersiniz?
Peki, nasıl bir filmde rol almak istersiniz?
Macera, drama, savaş, gerilim…
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Tom Cruise olup Görevimiz Tehlike’de veya Son Samuray’da oynayabilirsiniz.
Al Pacino olup Şeytan’ın Avukatı veya Vendik Taciri’nde.
Robert De Niro rolünde Heat veya Ronin’de.
Benzer şekilde kadın olarak başka büyük filmlerde rol almak isteyebilirsiniz.
Şunu da diyebilirsiniz:
“Ben bu saydığın hareketli filmlerde koşup yorulmak istemiyorum.”
“Durağan, monoton bir film istiyorum”
Böyle der misiniz?
Oynayacağınız filmde erkek mutlu olsa, kadın neşe içinde bahçede çocuklarıyla oynasa.
Kimse hasta olmasa, korku duymasa, herkes tok yaşasa…
Kin, haset, intikam, kan ve ter gibi sözcükler senaryoda yer almasa.
Kimsenin ayağına taş değmese.
Hiçbir şey ters gitmese.
Tüm rollerde iyi insanlar olsa.
Herkes sevgi ve aşk insanı olsa.
Böyle bir filimde oynamak ister misiniz?
Kimse istemez. Siz de istemezsiniz.
Hiçbir senaryo yazarı böyle bir metin yazmaz.
Çünkü kimse böyle bir filme gitmez.
Saydığım şöhretli oyuncular da bu tür bir filmde oynamaz.
Hemen herkes seyirciyi cezbedecek filmlerde oynamak ister.
Sonu merak edilen senaryolar…
Olayların düğümlendiği kurgular…
Gerilimin en üst perdeye çıktığı filimler…
İyi oyunculuk böyle filmlerde ortaya çıkar.
Yetenekler böyle senaryolarda ortaya konur.
HAYAT TRUMAN SHOW, HEPİMİZ BİRER JIM CAREY’İZ
Peki dünya hayatı nedir?
Dünya hayatı bir “oyun”dan yani bir anlamda sahnelenen bir tiyatrodan ve filmden ibarettir.
Bunu ben demiyorum.
Dünya’nın ‘Yaratıcı’sı, kıssalarla (hikâyelerle), prototip konseptlerle örneklediği kitabında bunu dört kez vurgulamış.
“Dünya hayatı bir oyundan ibarettir!”
Bu içerikte tam dört ayet var. (En’am, 32) (Ankebut, 64) (Muhammed, 36) (Hadid, 20)
Dünya hayatının bir gerçekliği yok.
Gerçek ve kalıcı olanı anlatan ayet şu:
“Mal mülk, çoluk çocuk… bütün bunlar, dünya hayatının süsüdür. Ama Allah yolunda ve ıslaha yönelik olarak işlenmiş doğru ve yararlı işler ise, Rabbinin katında hem getirecekleri ‘gelir’, hem de kendilerine ümit bağlama bakımından daha hayırlıdır.” (Kehf, 46)
Gerçek hayat öldükten sonradır.
Truman Show filmindeki ortam tam bir dünya benzerliğidir.
Hepimiz bir bakıma birer Jim Carey’iz.
Film kısaca şöyle:
Truman (Jim Carrey) suni olarak tecrit edilmiş küçük bir adada yaşıyor. Ada dev kubbeli bir stüdyo. Duvarlar, bulut resimleriyle kaplı. 5 bin kamera günlük hayatının her noktasında çekim yapıyor. Truman’ın yaşamı 24 saat canlı olarak tüm dünya televizyonlarında yayınlanıyor. Ada dışına yani stüdyo dışına çıkması yasak. Hayatı zorbalıkla gözlem altına alınmış. Özgür değil. Özel yaşamı reklam ve reyting için istismar ediliyor.
Hikâye özetle böyle.
Dünya tam da böyle bir yer.
Hepimiz dev bir film platosunda hayata gözlerimizi açtık.
Küre şeklinde.
Sürekli dönüyor.
Geceler ve gündüzler.
Yukarıdan su akıyor.
Yerden yiyeceklerimiz çıkıyor.
Sabit ve değişmez hiçbir şey yok.
Var olan her şey bir süre sonra yok oluyor.
Televizyon ekranı gibi.
Gelip kaybolan ışıltılar gibiyiz.
Televizyon ekranı iki boyutlu: En-boy.
Bizim ekranımız ise üç boyutlu: En- boy- yükseklik.
Zamanı da katarsak dört boyutlu.
İşte bu çok boyutlu ekranın içinde yaşıyoruz.
Dün dünya ekranında yoktuk.
Bugün varız.
Yarın yine yokuz.
Ekranda veya sahnede bizim gibi 7,5 milyar insan var.
Herkes iradelerini doğru kullanmakla sınanıyor.
Her davranışımız kayıt altına alınıyor.
İnsan olmaktan sınanıyoruz.
Yaratan’ımıza saygımızla, yaratılmış olmaya teşekkür ediyoruz.
Ama Truman gibi değiliz.
BEDELSİZ ALINANI, SONSUZ KARŞILIĞINDA SATMAK
Filmde Truman’ın hayatı bir hiç uğruna istismar ediliyor.
Zorbalıkla çalınıyor.
Biz öyle değiliz.
Bir bedel ödemeden aldığımız varlığımızı ve hayatımızı sonsuzluk karşılığı Yaratan’ımıza satıyoruz.
Zaten bize ait olmayan varlığımızı veriyoruz karşılığında sonsuzu alıyoruz.
Şu dakika bu saat itibariyle rol sırası bizde.
Truman, 30 yıl bu “rüya”yı fark etmiyor.
Yaşadığı ortamın yapay olduğunu anlamıyor.
Filmin içinde Show’un yönetmeni rolündeki Christof’a televizyon röportajcısı, sorar:
“Truman niçin içinde bulunduğu dünyanın gerçek olup olmadığını araştırmak için bu kadar gecikti?”
Christof’un cevabı şudur: “Biz, bize sunulan dünyanın gerçekliğini tartışmaz, kabul ederiz. Bu kadar basit.”
Rüya bir bilinç düzeyidir.
Uyandığımız hal ve şu durumumuz ise onun bir katman üstü.
Ölüm sonrası bilinç düzeyi ise daha üst bir şuur katmanı.
Daha kapsamlı bir bilinç düzeyi.
Her insan ulaştığı “insan olma” mertebesine göre daha fazla boyut kazanabilir, daha fazla şuur katmanına erişebilir.
Bunu dünyadayken algılamak mümkün değil.
Tıpkı rüyada iken uyanık olmayı algılamak mümkün olmadığı gibi.
Her yaratılan, kendi filminde oynuyor.
Önüne çıkan olaylar karşısında tavrıyla rolünü yerine getiriyor.
Kameralar hep açık ve kayıtta.
İsteyen gerçeği arar, filmi sorgular, yapımcı ve yönetmeni bulmaya çalışır, rüyadan uyanmak için çırpınır.
Tarkovski doğru diyor: “Güzel, gerçeğin peşinden koşmayanlardan kendini gizler.”
İsteyen Truman’ın ilk otuz yılı gibi filmi umursamaz.
Kameraları fark etmez, tatlı hülyalarda dolaşır, uyku katmanları arasında sörf yapar.
(Devamı var)
[Veysel Ayhan] 3.8.2020 [TR724]
Savrulma [M.Nedim Hazar]
Aslında bir tek fotoğraf üzerinden tüm olup biteni izah etmek mümkün olabiliyormuş.
Şahsen bunun mümkün olmadığını düşünürdüm. En azından zorlama yorum olmaksızın tek bir görselin ülkenin içine düştüğü bataklığı ve nasıl bir cehennem çukuru olduğunu anlatmaya yetebileceğini görünce açıkçası çok şaşırdım.
Fotoğraf 1996 yılından…
Neredeyse 25 yıl önce yani..
Çırağan Sarayı’nda çekilen fotoğraf Onursal Başkanlığı’nı Fethullah Gülen’in yaptığı Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı “Hoşgörü 1995 Ödülleri” törenine ait.
Törende çekilmiş olan fotoğraftaki isimler oldukça tanıdık simalardan oluşuyor.
Namık Kemal Zeybek, İsmail Kahraman, Abdullah Gül, Abdulkadir Aksu, Muhsin Yazıcıoğlu, Fethullah Gülen, Ertuğrul Günay, R. Tayyip Erdoğan, Melih Gökçek, Orhan Gencebay, Barış Manço, Hülya Koçyiğit, Müjdat Gezen, Mustafa Keser, Ahu Tuğba, Neslihan Yargıcı, Esin Avşar, Mustafa Topaloğlu, Aysel Gürel, Fatih Terim, Rıza Çalımbay, Emir Turam, Şadan Kalkavan, Rıdvan Dilmen, Nail Güreli, Fehmi Koru, Ali Bayramoğlu, Cengiz Çandar, Taha Akyol, Hasan Cemal, Zekeriya Kahraman, Murat Birsel, ve daha birçok ünlü isim törende yer almış.
Ve daha neredeyse yüzü aşkın insan var aslında o ortamda… İsimlerini yazsak yoruma yer kalmayacak.
Fotoyu İslamcı kökenli CHPli vekil Mehmet Bekaroğlu paylaştı. Ve üzerine şu cümleyi yazdı:
Kimler yok ki!
Bekaroğlu aklı sıra durumu eleştiriyordu. Bugün muktedirin oluşturduğu şeytan janrına göre ironiyle karışık bindirme yapıyordu eski İslamcı vekil.
Fotoğraftakiler gerçekten de toplumun çok farklı kesimlerinden farklı isimler.
Hiç biri iktidarın nimeti için o karede yer almak gibi bir derdi olmadığı açık.
Hatta 28 Şubat Süreci’nin en katık döneminde o kareye girebilecek kadar cesur insan çoğu…
Hoşgörü ve diyalog kelimesinin tam anlamıyla pratiği olarak tarihe geçen bu kare günümüz kamplaşmasının ve düşmanlaştırılmasının bir kurbanı olarak ortaya atıldı ve hiç beklemeyeceğiniz bir isim; az çok vicdanı olduğumuz Ahmet şık topa girdi.
Şahsen Şık’ın;
“Vay be işte özlediğimiz tablo, bugün bu tabloya ihtiyacımız var” filan yazacağını sananlar yanıldılar şüphesiz.
Bekaroğlu’nun cinnet stadyumundaki ortasına voleyi vurmaktan haz duydu Ahmet Şık!
Ona göre fotoğraftakiler demokrasiyi boğazlayanlar, avantacılar, tanrısını satanlar, vesayetçiler filandı…
Bugün o fotoğraftakilerin bazıları hayatta değil.
Yaşasaydılar belki bir kampa ait olmaya zorlanacak ya iktidarın türküsünü söyleyecek ya da muhalif olup susturulmaya zorlanacaklardı bilemiyorum.
Ancak bugün böyle bir kareye girebilecek yüreklilikte kimse kalmadı.
Erdoğan’ın bu ülkeye yaptığı en büyük kötülük belki de bu. Öyle uçurumlar kazdı ki toplumun içine o engelleri aşmak belki on yıllar boyu mümkün olmayacak.
Bülent Arınç’ın bir konuşmasını hatırlıyorum Türkçe olimpiyatlarında.
Evet bugün Saray’a çulu serip rahatına bakan Bülent Arınç’ın…
“Normal hayatta yan yana asla gelmeyeceğimiz insanlar ile bu toplantılar vesilesiyle (Türkçe olimpiyatları) bir araya geliyoruz” demişti Arınç bir de itirafta bulunarak, “Bazılarımız sen paradan haber ver” diyerek bu işlerde menfaat olmayınca kimsenin yanaşmayacağını zannedenler yanıldılar, fikrini savunmuştu.
Bugün bir şu üstteki fotoya bir de dönüp ülkenin haline bir bakın bakalım.
Artık böyle bir birliktelik görseli çekebilmek mümkün mü?
Böyle bir tabloyu en erken 50, belki 75 yıl sonra ya görür ya göremez bu millet.
Öylesine bir nefret ve düşmanlık tohumu serptiler aramıza.
Mehmet Bekaroğlu ve Ahmet Şık bunun en çarpıcı örneği aslında.
Erdoğan liderliğindeki İslamcı faşizmin bu ülkeye yaptığı en büyük kötülük de buydu bence.
O görselde olanların bazıları bugün yaşıyor olsa ya Fütocü filan diye hapse atılar, ya ülkeyi terkeder ya da suskunlukla yokluğa mahkum edilirdi.
Bir görsel, tek bir fotoğraf koca bir toplumun nereden nereye savrulduğunun muazzam belgesi olarak gözümüzün önünde duruyor işte…
[M.Nedim Hazar] 3.8.2020 [TR724]
Şahsen bunun mümkün olmadığını düşünürdüm. En azından zorlama yorum olmaksızın tek bir görselin ülkenin içine düştüğü bataklığı ve nasıl bir cehennem çukuru olduğunu anlatmaya yetebileceğini görünce açıkçası çok şaşırdım.
Fotoğraf 1996 yılından…
Neredeyse 25 yıl önce yani..
Çırağan Sarayı’nda çekilen fotoğraf Onursal Başkanlığı’nı Fethullah Gülen’in yaptığı Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı “Hoşgörü 1995 Ödülleri” törenine ait.
Törende çekilmiş olan fotoğraftaki isimler oldukça tanıdık simalardan oluşuyor.
Namık Kemal Zeybek, İsmail Kahraman, Abdullah Gül, Abdulkadir Aksu, Muhsin Yazıcıoğlu, Fethullah Gülen, Ertuğrul Günay, R. Tayyip Erdoğan, Melih Gökçek, Orhan Gencebay, Barış Manço, Hülya Koçyiğit, Müjdat Gezen, Mustafa Keser, Ahu Tuğba, Neslihan Yargıcı, Esin Avşar, Mustafa Topaloğlu, Aysel Gürel, Fatih Terim, Rıza Çalımbay, Emir Turam, Şadan Kalkavan, Rıdvan Dilmen, Nail Güreli, Fehmi Koru, Ali Bayramoğlu, Cengiz Çandar, Taha Akyol, Hasan Cemal, Zekeriya Kahraman, Murat Birsel, ve daha birçok ünlü isim törende yer almış.
Ve daha neredeyse yüzü aşkın insan var aslında o ortamda… İsimlerini yazsak yoruma yer kalmayacak.
Fotoyu İslamcı kökenli CHPli vekil Mehmet Bekaroğlu paylaştı. Ve üzerine şu cümleyi yazdı:
Kimler yok ki!
Bekaroğlu aklı sıra durumu eleştiriyordu. Bugün muktedirin oluşturduğu şeytan janrına göre ironiyle karışık bindirme yapıyordu eski İslamcı vekil.
Fotoğraftakiler gerçekten de toplumun çok farklı kesimlerinden farklı isimler.
Hiç biri iktidarın nimeti için o karede yer almak gibi bir derdi olmadığı açık.
Hatta 28 Şubat Süreci’nin en katık döneminde o kareye girebilecek kadar cesur insan çoğu…
Hoşgörü ve diyalog kelimesinin tam anlamıyla pratiği olarak tarihe geçen bu kare günümüz kamplaşmasının ve düşmanlaştırılmasının bir kurbanı olarak ortaya atıldı ve hiç beklemeyeceğiniz bir isim; az çok vicdanı olduğumuz Ahmet şık topa girdi.
Şahsen Şık’ın;
“Vay be işte özlediğimiz tablo, bugün bu tabloya ihtiyacımız var” filan yazacağını sananlar yanıldılar şüphesiz.
Bekaroğlu’nun cinnet stadyumundaki ortasına voleyi vurmaktan haz duydu Ahmet Şık!
Ona göre fotoğraftakiler demokrasiyi boğazlayanlar, avantacılar, tanrısını satanlar, vesayetçiler filandı…
Bugün o fotoğraftakilerin bazıları hayatta değil.
Yaşasaydılar belki bir kampa ait olmaya zorlanacak ya iktidarın türküsünü söyleyecek ya da muhalif olup susturulmaya zorlanacaklardı bilemiyorum.
Ancak bugün böyle bir kareye girebilecek yüreklilikte kimse kalmadı.
Erdoğan’ın bu ülkeye yaptığı en büyük kötülük belki de bu. Öyle uçurumlar kazdı ki toplumun içine o engelleri aşmak belki on yıllar boyu mümkün olmayacak.
Bülent Arınç’ın bir konuşmasını hatırlıyorum Türkçe olimpiyatlarında.
Evet bugün Saray’a çulu serip rahatına bakan Bülent Arınç’ın…
“Normal hayatta yan yana asla gelmeyeceğimiz insanlar ile bu toplantılar vesilesiyle (Türkçe olimpiyatları) bir araya geliyoruz” demişti Arınç bir de itirafta bulunarak, “Bazılarımız sen paradan haber ver” diyerek bu işlerde menfaat olmayınca kimsenin yanaşmayacağını zannedenler yanıldılar, fikrini savunmuştu.
Bugün bir şu üstteki fotoya bir de dönüp ülkenin haline bir bakın bakalım.
Artık böyle bir birliktelik görseli çekebilmek mümkün mü?
Böyle bir tabloyu en erken 50, belki 75 yıl sonra ya görür ya göremez bu millet.
Öylesine bir nefret ve düşmanlık tohumu serptiler aramıza.
Mehmet Bekaroğlu ve Ahmet Şık bunun en çarpıcı örneği aslında.
Erdoğan liderliğindeki İslamcı faşizmin bu ülkeye yaptığı en büyük kötülük de buydu bence.
O görselde olanların bazıları bugün yaşıyor olsa ya Fütocü filan diye hapse atılar, ya ülkeyi terkeder ya da suskunlukla yokluğa mahkum edilirdi.
Bir görsel, tek bir fotoğraf koca bir toplumun nereden nereye savrulduğunun muazzam belgesi olarak gözümüzün önünde duruyor işte…
[M.Nedim Hazar] 3.8.2020 [TR724]
Etiketler:
M.Nedim Hazar
Ahmet Hakan’ın berdeli Nedim Şener [Bülent Korucu]
Nedim Şener, Oda Tv soruşturması kapsamında Ahmet Şık’la beraber tutuklanınca yurt içi ve dışında en tanınmış gazetecilerden biri haline geldi. Şık’la birlikte Ergenekon davasının sembollerinden oluverdi. Darbe soruşturmalarına başlangıçta verdiği destek yanında savcılık ve mahkeme ifadelerinde söyledikleri yüzünden diğer sanıklar ondan hazzetmedi. Yine de ‘Mağdur gazeteci’ etiketinden yararlanmak adına bağırlarına taş bastılar. Erol Mütercimler dışında kimse yen içindeki kırık kolu konuşmadı.
Tutuklanmasına itiraz eden Şener, Ergenekon’u “demokrasiyi zehirleyen vesayetçi zihniyetlerin bir arada olduğu yapı” şeklinde niteliyordu. Suçsuzluğuna delil olarak da şunları söylüyordu: “Dink Cinayetinin, Ergenekon’la arasındaki bağlantıyı kitabında yazacak kadar da cesaretli bir insanım. Çünkü Ergenekoncular beni tehdit etti.” Haklıydı zira yine ifadesinde belirttiği gibi “Ergenekon ile Dink cinayeti arasındaki bağlantıyı ortaya koyan şemaları yayınladığı için ‘gizliliği ihlal’ iddiasıyla” da yargılanıyordu.
Gizliliği ihlal davasındaki sözleri Nedim Şener portresinin en yalın ve hakiki çizimi gibiydi. Bu davadan ceza almak için neredeyse yalvarıyordu: “Cezalandırılmam halinde bu şema ilk kez hukuk nazarında zemin kazanmış olacak. Ergenekon örgütü sanığı olarak yargılanan bir kişi olarak, ‘Hrant Dink ve Ergenekon arasında bağlantı var’ diyen benim gibi birini bulamazsınız.”
Mahkeme, beraat kararı vererek hem Şener’i hayal kırıklığına uğrattı hem de Dink Cinayeti’ni aydınlatmama iradesinin bir devlet kararı olduğunu gösterdi. Ergenekon Davasından yırtmanın kolay olmadığına kanaat getirdiğinden buradan alacağı küçük cezayı önemsemiyordu. Mahkumiyet koparabilse ana davada elinde Ergenekoncu değil tam tersine onu deşifre eden kişi olduğuna dair belgeyle kendini savunacaktı.
Cezaevinden yazdığı yazılarında da ilginç anekdotlar paylaşıyordu. İnönü Üniversitesi eski rektörü Fatih Hilmioğlu ile Silivri’de karşılaştıklarında “Eee… Dışarıdayken Ergenekon, Ergenekon diyordunuz, bakın şimdi siz de buradasınız” cümlesiyle iğneleniyor ve “Ergenokon’u yargı kesin kararını verene kadar iddia boyutuyla ele aldım” diyerek kendini savunuyordu.
Nedim Şener’in Ergenekon’la inişli çıkışlı ilişkisi bugünü ve yarını hakkında da fikir veriyor. Başlangıçta, polisten beslenen bir muhabir olarak Ergenekon karşıtı cephede yer aldı. Rüzgarın tersine dönmeye başladığını hissettiği anda biraz da emniyetteki en iyi bağlantısı Hanefi Avcı’nın yanında saf tutma saikiyle savunmaya geçti. Tutuklanıp davanın seyrinin aleyhe döndüğünü de görünce tekrar ilk dönem şapkasını giyip Ergenekonsavar kahraman rolüne büründü. Uluslararası baskıların sonucu Erdoğan tarafından tahliye edildiğinde, rüzgarın yönünü kestiremeyip bir müddet kararsız kaldı. (Ahmet Şık, Erdoğan’ın ‘Arkadaşların dosyasına bakalım elimizden geleni yapalım’ talimatı verdiğini tanıklarıyla birlikte anlatıyor.)
Tahliyeden sonraki ilk fotografı ABD Büyükelçisi Francis Ricciardone ikametgahında vermesi, Ergenekoncuların bir kez daha yutkunmasına yol açtı. Öyle ya onların iddiasına göre Ergenekon Davaları’nın arkasında ABD vardı ve Nedim Şener, büyükelçinin evinde gülücükler dağıtıyordu. Güncellenmiş ve Yeniçeri Ocağı’na kaydolmuş Nedim şimdilerde ‘ABD’nin müttefiki FETÖ’ yazıları yazarken o enstantanenin unutulduğunu sanıyor. En azından unutulması için Ayasofya’daki dualarında yer veriyordur.
Fotoğraftaki diğer misafirler de Yeniçeri Şener’e uygun değildi haddizatında. Mesela HDP’nin o günkü versiyonu olan BDP’lilerle, hem de Hasip Kaplan ve Sırrı Sakık gibi çok köşeli ve radikal isimlerle aynı karedeydi… Oysa Yeniçeri Nedim’e göre ‘PKK’nın siyasi ayağı tartışmasız biçimde HDP’dir.’ O kadar ki koğuş ve kader arkadaşı Ahmet Şık’ın HDP milletvekili olmasını AKP’lilerden daha sert eleştirdi.
‘En büyük şansı Ahmet Şık’la adının anılması’ diyenlerden ve onunla kıyaslanmaktan nefret eden Şener, kompleksini bastırmak için her fırsatta onu yıpratmaya çalışıyor. Çok öfkelendiği HDP üyeliğinden istifasına bile kulp taktı; “Ahmet Şık HDP’den istifa etmiş. Mutlaka bir başka projesi vardır. Onu yakından tanıyanlar, bir projesi olmadan adım atmayacağını bilirler.”
En Kahraman Rıdvan’ımız, kompleksleriyle baş edebilmek adına abartılı özgüven patlamalarıyla karşımıza çıkıyor. ABD’lilere yaptığı ‘Fethullah Gülen’i bırakın beni alın’ çağrısıyla alay konusu oldu.
Dönüşümünün zirve noktası ise ibadete açıldığı gün “Ayasofya’da ruhlar buluşuyor… Fatih Sultan Mehmet’in sancaklarının asılı olduğu minberin karşısında namaz kılarken, insan kendini İstanbul’u fetheden Fatih’in yeniçerilerinden biri olarak hissediyor” demesiydi. Organik yandaşlara tur bindiren bu performans sizi aldatmasın. Rüzgarın yönü değiştiğinde, Fatih’in Fedaisi Nedim’i tekrar Mustafa Kemal’in askerleri arasında göreceğimize emin olun.
Bakmayın bugünlerde televizyonlarda Ergenekon kahramanlığı yapmasına, yarın devran dönsün yine ‘nâdim’ olur ve ‘ben zaten mahkemede Ergenekon var’ demiştim diye şirinlik yapar. Nedim Şener’i Metamorfoz Portrelere dahil etmek yanlış da olabilir. Zira dönüşmek onun fıtratında var.
Bu arada Ahmet Hakan’ı alan sosyete laikçiler mi yoksa berdel olarak Nedim Şener’i devşiren İslamcılar mı karlı çıktı derseniz; bence başa baş. Ahmet Hakan ancak bir Nedim Şener ederdi. Üstüne belki birkaç mandal…
[Bülent Korucu] 3.8.2020 [TR724]
Tutuklanmasına itiraz eden Şener, Ergenekon’u “demokrasiyi zehirleyen vesayetçi zihniyetlerin bir arada olduğu yapı” şeklinde niteliyordu. Suçsuzluğuna delil olarak da şunları söylüyordu: “Dink Cinayetinin, Ergenekon’la arasındaki bağlantıyı kitabında yazacak kadar da cesaretli bir insanım. Çünkü Ergenekoncular beni tehdit etti.” Haklıydı zira yine ifadesinde belirttiği gibi “Ergenekon ile Dink cinayeti arasındaki bağlantıyı ortaya koyan şemaları yayınladığı için ‘gizliliği ihlal’ iddiasıyla” da yargılanıyordu.
Gizliliği ihlal davasındaki sözleri Nedim Şener portresinin en yalın ve hakiki çizimi gibiydi. Bu davadan ceza almak için neredeyse yalvarıyordu: “Cezalandırılmam halinde bu şema ilk kez hukuk nazarında zemin kazanmış olacak. Ergenekon örgütü sanığı olarak yargılanan bir kişi olarak, ‘Hrant Dink ve Ergenekon arasında bağlantı var’ diyen benim gibi birini bulamazsınız.”
Mahkeme, beraat kararı vererek hem Şener’i hayal kırıklığına uğrattı hem de Dink Cinayeti’ni aydınlatmama iradesinin bir devlet kararı olduğunu gösterdi. Ergenekon Davasından yırtmanın kolay olmadığına kanaat getirdiğinden buradan alacağı küçük cezayı önemsemiyordu. Mahkumiyet koparabilse ana davada elinde Ergenekoncu değil tam tersine onu deşifre eden kişi olduğuna dair belgeyle kendini savunacaktı.
Cezaevinden yazdığı yazılarında da ilginç anekdotlar paylaşıyordu. İnönü Üniversitesi eski rektörü Fatih Hilmioğlu ile Silivri’de karşılaştıklarında “Eee… Dışarıdayken Ergenekon, Ergenekon diyordunuz, bakın şimdi siz de buradasınız” cümlesiyle iğneleniyor ve “Ergenokon’u yargı kesin kararını verene kadar iddia boyutuyla ele aldım” diyerek kendini savunuyordu.
Nedim Şener’in Ergenekon’la inişli çıkışlı ilişkisi bugünü ve yarını hakkında da fikir veriyor. Başlangıçta, polisten beslenen bir muhabir olarak Ergenekon karşıtı cephede yer aldı. Rüzgarın tersine dönmeye başladığını hissettiği anda biraz da emniyetteki en iyi bağlantısı Hanefi Avcı’nın yanında saf tutma saikiyle savunmaya geçti. Tutuklanıp davanın seyrinin aleyhe döndüğünü de görünce tekrar ilk dönem şapkasını giyip Ergenekonsavar kahraman rolüne büründü. Uluslararası baskıların sonucu Erdoğan tarafından tahliye edildiğinde, rüzgarın yönünü kestiremeyip bir müddet kararsız kaldı. (Ahmet Şık, Erdoğan’ın ‘Arkadaşların dosyasına bakalım elimizden geleni yapalım’ talimatı verdiğini tanıklarıyla birlikte anlatıyor.)
Tahliyeden sonraki ilk fotografı ABD Büyükelçisi Francis Ricciardone ikametgahında vermesi, Ergenekoncuların bir kez daha yutkunmasına yol açtı. Öyle ya onların iddiasına göre Ergenekon Davaları’nın arkasında ABD vardı ve Nedim Şener, büyükelçinin evinde gülücükler dağıtıyordu. Güncellenmiş ve Yeniçeri Ocağı’na kaydolmuş Nedim şimdilerde ‘ABD’nin müttefiki FETÖ’ yazıları yazarken o enstantanenin unutulduğunu sanıyor. En azından unutulması için Ayasofya’daki dualarında yer veriyordur.
Fotoğraftaki diğer misafirler de Yeniçeri Şener’e uygun değildi haddizatında. Mesela HDP’nin o günkü versiyonu olan BDP’lilerle, hem de Hasip Kaplan ve Sırrı Sakık gibi çok köşeli ve radikal isimlerle aynı karedeydi… Oysa Yeniçeri Nedim’e göre ‘PKK’nın siyasi ayağı tartışmasız biçimde HDP’dir.’ O kadar ki koğuş ve kader arkadaşı Ahmet Şık’ın HDP milletvekili olmasını AKP’lilerden daha sert eleştirdi.
‘En büyük şansı Ahmet Şık’la adının anılması’ diyenlerden ve onunla kıyaslanmaktan nefret eden Şener, kompleksini bastırmak için her fırsatta onu yıpratmaya çalışıyor. Çok öfkelendiği HDP üyeliğinden istifasına bile kulp taktı; “Ahmet Şık HDP’den istifa etmiş. Mutlaka bir başka projesi vardır. Onu yakından tanıyanlar, bir projesi olmadan adım atmayacağını bilirler.”
En Kahraman Rıdvan’ımız, kompleksleriyle baş edebilmek adına abartılı özgüven patlamalarıyla karşımıza çıkıyor. ABD’lilere yaptığı ‘Fethullah Gülen’i bırakın beni alın’ çağrısıyla alay konusu oldu.
Dönüşümünün zirve noktası ise ibadete açıldığı gün “Ayasofya’da ruhlar buluşuyor… Fatih Sultan Mehmet’in sancaklarının asılı olduğu minberin karşısında namaz kılarken, insan kendini İstanbul’u fetheden Fatih’in yeniçerilerinden biri olarak hissediyor” demesiydi. Organik yandaşlara tur bindiren bu performans sizi aldatmasın. Rüzgarın yönü değiştiğinde, Fatih’in Fedaisi Nedim’i tekrar Mustafa Kemal’in askerleri arasında göreceğimize emin olun.
Bakmayın bugünlerde televizyonlarda Ergenekon kahramanlığı yapmasına, yarın devran dönsün yine ‘nâdim’ olur ve ‘ben zaten mahkemede Ergenekon var’ demiştim diye şirinlik yapar. Nedim Şener’i Metamorfoz Portrelere dahil etmek yanlış da olabilir. Zira dönüşmek onun fıtratında var.
Bu arada Ahmet Hakan’ı alan sosyete laikçiler mi yoksa berdel olarak Nedim Şener’i devşiren İslamcılar mı karlı çıktı derseniz; bence başa baş. Ahmet Hakan ancak bir Nedim Şener ederdi. Üstüne belki birkaç mandal…
[Bülent Korucu] 3.8.2020 [TR724]
Etiketler:
Bülent Korucu
Yemlihalar Çarşıya Yöneldi [Abdullah Aymaz]
Hadis olarak rivayet edilmektedir ki: “Arşın altında Allah’ın nice hazineleri vardır ki, onların anahtarları şairlerin dilleridir.” Edebiyat üstadlarımızdan, ilham ve sünuhata mazharı olduğuna inandığım Sezai Karakoç Beyin “Gül Muştusu” kitabından müjdelerle dolu bazı mısraları aktarmak istiyorum:
Göğsünü aç GÜL habercisi bu doğuluya
Gözle görünmez doğulu sabah rüzgarında
* * *
Kabirleri yara yara
Ulaş toprağın ötesindeki
GÜL lâmbasına
Dedenin yaktığı lâmbalar ki,
Biriktirilmiş at terlerinden fitilleri
Hey bağrı at sağrısına yapışık doğan
At dediğin de ne?
Baharda bulut içinde lâcivert bir gölge mi?
* * *
Bahar gelmiş gülü zorlamada
Bulutun içinde gülün özü döğülmede
Sonra bir yağmurla
Ufak bir esintiyle
Dökülecek bahçelerin üstüne
* * *
Kerpiçte bir değişme var
Ölü tozunda bir doğrulma
Tüyleniyor mezar taşları
Sızıyor saçaklardan kiremit kanı
Oluklardan akıyor
Dökülmüş çiçek tozlarıyla bulanmış su
Arılar arılar içeceğiniz su, bu su
* * *
Yaratılışa dönmüşümdür baharla
İlk yaratılışa
Gül saçarım düşmanıma bile
* * *
Kuzuların doğması nasıl beklenirse o ülkede
Güllerin açması da öyle beklenir gün doğmadan önce
Bahar yağmurları böyle güllere gebe
İner gök yüzünden bahçelere
* * *
Baharın salavatı güller
Yeryüzüne gelerek sabahları
Yataklara dökülerek
AŞK ezanını okurlar gençlere
* * *
Zengindir gülleriyle bu ülke herşeyden önce
Kırk yıl öteye gitseler de
Bu yerliler
Gül açar gül kapanır boyuna gönüllerinde
Yaşlısıyla genciyle GÜL Taşırlar dünyanın bütün ülkelerine
* * *
Gül gelecek
Kıymaet demek gülün geri gelişi demek
GÜL, peygamber muştusu, peygamber sesi
Doğunun açılan alın yazısı
Yırtılan kalbimin çile çiçeği
* * *
Sen engel olmazsan kış atlısı
Bahar gelince gülün açılışına
Karanlık kılıçların kırılır bir aydınlıkta
* * *
Ölülerin üstüne dikilen güller
Onları diriltmeye yeter
Yeter ki, insanın canını yeşertecek
Yaradılış baharının soluğu üfürülsün yüceden
* * *
İşte uyandık kınama bizi güneş adamı
Uyandık Ashab-ı Kehf gibi
Güllerin açılma vakti
Ağacağız kente şimdi
* * *
Üstad Sezai Beyin dediği gibi
Yemlihalar çoktan pazara indi
Dirilişin canlı delilleri
Bizzat kendileri
Ellerinde tutarak
Kur’an gibi bir mucizeyi
Ve onun çağımıza bakan tefsirlerini…
[Abdullah Aymaz] 3.8.2020 [Samanyolu Haber]
Göğsünü aç GÜL habercisi bu doğuluya
Gözle görünmez doğulu sabah rüzgarında
* * *
Kabirleri yara yara
Ulaş toprağın ötesindeki
GÜL lâmbasına
Dedenin yaktığı lâmbalar ki,
Biriktirilmiş at terlerinden fitilleri
Hey bağrı at sağrısına yapışık doğan
At dediğin de ne?
Baharda bulut içinde lâcivert bir gölge mi?
* * *
Bahar gelmiş gülü zorlamada
Bulutun içinde gülün özü döğülmede
Sonra bir yağmurla
Ufak bir esintiyle
Dökülecek bahçelerin üstüne
* * *
Kerpiçte bir değişme var
Ölü tozunda bir doğrulma
Tüyleniyor mezar taşları
Sızıyor saçaklardan kiremit kanı
Oluklardan akıyor
Dökülmüş çiçek tozlarıyla bulanmış su
Arılar arılar içeceğiniz su, bu su
* * *
Yaratılışa dönmüşümdür baharla
İlk yaratılışa
Gül saçarım düşmanıma bile
* * *
Kuzuların doğması nasıl beklenirse o ülkede
Güllerin açması da öyle beklenir gün doğmadan önce
Bahar yağmurları böyle güllere gebe
İner gök yüzünden bahçelere
* * *
Baharın salavatı güller
Yeryüzüne gelerek sabahları
Yataklara dökülerek
AŞK ezanını okurlar gençlere
* * *
Zengindir gülleriyle bu ülke herşeyden önce
Kırk yıl öteye gitseler de
Bu yerliler
Gül açar gül kapanır boyuna gönüllerinde
Yaşlısıyla genciyle GÜL Taşırlar dünyanın bütün ülkelerine
* * *
Gül gelecek
Kıymaet demek gülün geri gelişi demek
GÜL, peygamber muştusu, peygamber sesi
Doğunun açılan alın yazısı
Yırtılan kalbimin çile çiçeği
* * *
Sen engel olmazsan kış atlısı
Bahar gelince gülün açılışına
Karanlık kılıçların kırılır bir aydınlıkta
* * *
Ölülerin üstüne dikilen güller
Onları diriltmeye yeter
Yeter ki, insanın canını yeşertecek
Yaradılış baharının soluğu üfürülsün yüceden
* * *
İşte uyandık kınama bizi güneş adamı
Uyandık Ashab-ı Kehf gibi
Güllerin açılma vakti
Ağacağız kente şimdi
* * *
Üstad Sezai Beyin dediği gibi
Yemlihalar çoktan pazara indi
Dirilişin canlı delilleri
Bizzat kendileri
Ellerinde tutarak
Kur’an gibi bir mucizeyi
Ve onun çağımıza bakan tefsirlerini…
[Abdullah Aymaz] 3.8.2020 [Samanyolu Haber]
Etiketler:
Abdullah Aymaz
Oyun Kuruculuktan Yedek Kulübesine! [Kadir Gürcan]
Futbol piyasasında ikinci ele düşmüş futbolcuların hali içler acısıdır. Hobilerimiz arasında futbol yok ama, bir çok konuyu izah etme durumunda oldukça kullanışlı bir araç olduğunu düşünüyoruz. Türkiye'de futbol, “Hepsi bir yerde!” ya da “One, fits all!” denilen, yakıştırmalara birebir oturan bir düşünce modelidir.
“Futbol sadece futbol değildir!” diyenlerin sözüne fazla itibar etmeyin. Kendi dillerinde kullandıkları cümlelerin kalitesine bakın ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız. Bir ayağı çukurda adamların, herkesin seyrettiği maçları, ağız dalaşına girerek tekrar yorumlamalarının ne gibi bir derinliği olabilir? Ya da, torunu ile oturup lig maçı izleyen dedenin, yeni nesillerin kafasındaki “Ya hu, bu ihtiyar adamların yapacak daha önemli işleri yok mu?” sorularına ne cevap vereceksiniz?
Geçtiğimiz hafta, futbol hayatı, şahsi ilişkileri ve magazin dünyasına yansıyan skandalları ile de Türk kamuoyunu meşgul eden bir oyuncu, ortada kalmış olmanın ezikliği ile kameralara yakalandı. Kaç zamandır, düştüğü müzayedelerde bir alıcı bulamıyordu. Belli ki, o eski halinden pek eser kalmamış. Meşhurların özel hayatları bizi ilgilendirmiyor ama, hakkındaki şaibeleri, lig maçlarında attığı bir kaç gol ile unutturmayı başardığı günlerde, futbol severlerin gönlünü kolayca kazanıyordu. Aslında bu son cümle yıllar önce aynı futbolcu ile magazin haberlerine konu olan bir bayanın haykırışıydı, “Sen, bir gol atar kendini aklarsın! Ya ben ne yaparım?”
Ayasofya'da Cuma namazından sonra Bayram Namazı da kılındı. Ne gariptir, Saray ve iktidarın üzerine çöken kesif pesimizm artık gizlenemiyor. Ayasofya'nın biriktirdiği rüzgar, Akdeniz'e açılan gemileri yüzdürecek güce ulaşamadı. Hani biz de, Akdeniz'e açılmışken Okyanus'un bir tarafından girip, öbür tarafından çıkarlar diye bekliyorduk(!). Neyse, beklentimiz bir sonraki Barbaros Hayrettin'e kaldı.
Uzun iktidarda kalmanın en kötü tarafı bu. Hele bir de cilalar dökülmeye başlayınca, ortaya çıkan manzarayı kapatmak kolay olmuyor. Bin yıllık tarihi mirası, kireç boyası ile boyayan dış yapı mimar ve sanatçılarının bu konuda aciz kaldıklarını görüyoruz. Saray haklı! Koskoca Ayasofya'yı, vakit namazları kılınsın da insanlar, cemaate devam nasılmış görsünler diye açmadıkları ortada. Neden yer, gök Mehter Marşları ile inlemiyor? Neden, ülkeler bir bir gelip, Saray'ın bünyesinde tecelli eden imparatorluk ruhunu kutsamıyor? Akdeniz'in bir Türk Gölü haline gelmesine ramak kalmışken, Osmanlı Ruhu'nun dirilişinin en önemli eşiği zannedilen Ayasofya romantik bir çöküş ve hayal kırıklığı bırakmış olmasın?
Türkiye'de Saray ve iktidarın geldiği nokta sürpriz değil. Suriye Krizi'nin ilk gününden itibaren boylarını aşkın laflar etmek en büyük hatalarından biriydi. Daha sonraki gelişmeler domino taşlarının birbiri ardına devrilmesi gibi gerçekleşti. Hatırlayın; “Ortadoğu'da artık oyun kurucuyuz!”, “Şam'da Cuma Namazı kılalım!”, “Beşşar gitmeli!” sözleri hala kulaklarımızda. Bunlardan hiçbiri gerçekleşmedi. Suriye Sınırı'ndan şehit haberleri geliyor. Sınırdaki çatışmaların ne zaman duracağına dair en küçük bir ümit ışığı görünmüyor. Sözüm ona Suriye harekatı, barış operasyonu diye adlandırılmıştı.
Dünyanın virüsten kurtulmak için çare aradığı son bir kaç aydır, Türk yetkililerin, Akdeniz ve Libya'da hırgür çıkarmak için sudan bahaneler üretmesi, Türkiye'yi bölgenin tehlikeli bir oyuncusu durumuna soktu. Azerbaycan-Ermenistan arasındaki sürtüşmeye müdahale etmek için fırsat kollaması hala anlaşılmış değil. Gerçekten, yakın zamanda, dış basında gözüme çarpan bir haberde Türkiye, bölgenin en tehlikeli oyuncularından biri haline gelmesi tartışılıyordu. Tehlikeli olmak, başarılı olmak manasına gelmiyor şüphesiz.
Türk yetkililer, Ortadoğu'da kullandıkları hoyrat ve saldırgan üslubu Avrupa devletleri hakkında da denemeye kalkınca ciddi bir mukavemet ile karşılaştılar. Önce Fransa, ardından Yunanistan Akdeniz'de krize sebep olan Türkiye için caydırıcı tedbirler alınması gerektiği konusunda ısrar ediyorlar. Bu ısrarları da karşılık buldu. Geçtiğimiz hafta ABD, Akdeniz'de Yunanistan ile ortak bir askeri tatbikat gerçekleştirdi. Yanlış anlamışsak düzeltin; ABD, Akdeniz ve Libya konusunda Türk yetkililerle aynı fikirde değil. Türkiye'nin Akdeniz'deki sondaj çalışmalarını aniden durdurması, ABD-Yunan askeri tatbikatının şimdiden amacına ulaştığını gösteriyor.
Sayın Cumhurbaşkanı, iktidar olduğu günden bu yana bütün kabiliyetlerini ortaya döktü. Belediye Başkanlığı, Başbakanlık, Cumhurbakanlığı ve şimdi de Devlet Başkanlığı tecrübeleri iyi sonuçlar vermedi. Artık eskisi gibi, bir gol atarak ne iç ne de dış siyaseti memnun edemiyor.
Yukarıda bahsettiğim futbolcu, eski günlerinin hatırına bir kaç sezon daha oynayabilme şansını yakaladı. Türk siyasetinin hemen her yerinde top koşturan Saray'ın, geçtiğimiz yıllardaki başarısızlıkları artık daha bir belirgin. Türkiye'nin Ortadoğu'da sergilediği kibir ve Avrupa ülkelerine karşı giriştiği saldırgan üslup, Türkiye ve Saray'ın oyunculuk şanslarını iyice ortadan kaldırdı. Bundan böyle, değil oyuncu olmak, yedek kulübesine girmek sansı bile bulamayacak.
[Kadir Gürcan] 3.8.2020 [Samanyolu Haber]
“Futbol sadece futbol değildir!” diyenlerin sözüne fazla itibar etmeyin. Kendi dillerinde kullandıkları cümlelerin kalitesine bakın ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız. Bir ayağı çukurda adamların, herkesin seyrettiği maçları, ağız dalaşına girerek tekrar yorumlamalarının ne gibi bir derinliği olabilir? Ya da, torunu ile oturup lig maçı izleyen dedenin, yeni nesillerin kafasındaki “Ya hu, bu ihtiyar adamların yapacak daha önemli işleri yok mu?” sorularına ne cevap vereceksiniz?
Geçtiğimiz hafta, futbol hayatı, şahsi ilişkileri ve magazin dünyasına yansıyan skandalları ile de Türk kamuoyunu meşgul eden bir oyuncu, ortada kalmış olmanın ezikliği ile kameralara yakalandı. Kaç zamandır, düştüğü müzayedelerde bir alıcı bulamıyordu. Belli ki, o eski halinden pek eser kalmamış. Meşhurların özel hayatları bizi ilgilendirmiyor ama, hakkındaki şaibeleri, lig maçlarında attığı bir kaç gol ile unutturmayı başardığı günlerde, futbol severlerin gönlünü kolayca kazanıyordu. Aslında bu son cümle yıllar önce aynı futbolcu ile magazin haberlerine konu olan bir bayanın haykırışıydı, “Sen, bir gol atar kendini aklarsın! Ya ben ne yaparım?”
Ayasofya'da Cuma namazından sonra Bayram Namazı da kılındı. Ne gariptir, Saray ve iktidarın üzerine çöken kesif pesimizm artık gizlenemiyor. Ayasofya'nın biriktirdiği rüzgar, Akdeniz'e açılan gemileri yüzdürecek güce ulaşamadı. Hani biz de, Akdeniz'e açılmışken Okyanus'un bir tarafından girip, öbür tarafından çıkarlar diye bekliyorduk(!). Neyse, beklentimiz bir sonraki Barbaros Hayrettin'e kaldı.
Uzun iktidarda kalmanın en kötü tarafı bu. Hele bir de cilalar dökülmeye başlayınca, ortaya çıkan manzarayı kapatmak kolay olmuyor. Bin yıllık tarihi mirası, kireç boyası ile boyayan dış yapı mimar ve sanatçılarının bu konuda aciz kaldıklarını görüyoruz. Saray haklı! Koskoca Ayasofya'yı, vakit namazları kılınsın da insanlar, cemaate devam nasılmış görsünler diye açmadıkları ortada. Neden yer, gök Mehter Marşları ile inlemiyor? Neden, ülkeler bir bir gelip, Saray'ın bünyesinde tecelli eden imparatorluk ruhunu kutsamıyor? Akdeniz'in bir Türk Gölü haline gelmesine ramak kalmışken, Osmanlı Ruhu'nun dirilişinin en önemli eşiği zannedilen Ayasofya romantik bir çöküş ve hayal kırıklığı bırakmış olmasın?
Türkiye'de Saray ve iktidarın geldiği nokta sürpriz değil. Suriye Krizi'nin ilk gününden itibaren boylarını aşkın laflar etmek en büyük hatalarından biriydi. Daha sonraki gelişmeler domino taşlarının birbiri ardına devrilmesi gibi gerçekleşti. Hatırlayın; “Ortadoğu'da artık oyun kurucuyuz!”, “Şam'da Cuma Namazı kılalım!”, “Beşşar gitmeli!” sözleri hala kulaklarımızda. Bunlardan hiçbiri gerçekleşmedi. Suriye Sınırı'ndan şehit haberleri geliyor. Sınırdaki çatışmaların ne zaman duracağına dair en küçük bir ümit ışığı görünmüyor. Sözüm ona Suriye harekatı, barış operasyonu diye adlandırılmıştı.
Dünyanın virüsten kurtulmak için çare aradığı son bir kaç aydır, Türk yetkililerin, Akdeniz ve Libya'da hırgür çıkarmak için sudan bahaneler üretmesi, Türkiye'yi bölgenin tehlikeli bir oyuncusu durumuna soktu. Azerbaycan-Ermenistan arasındaki sürtüşmeye müdahale etmek için fırsat kollaması hala anlaşılmış değil. Gerçekten, yakın zamanda, dış basında gözüme çarpan bir haberde Türkiye, bölgenin en tehlikeli oyuncularından biri haline gelmesi tartışılıyordu. Tehlikeli olmak, başarılı olmak manasına gelmiyor şüphesiz.
Türk yetkililer, Ortadoğu'da kullandıkları hoyrat ve saldırgan üslubu Avrupa devletleri hakkında da denemeye kalkınca ciddi bir mukavemet ile karşılaştılar. Önce Fransa, ardından Yunanistan Akdeniz'de krize sebep olan Türkiye için caydırıcı tedbirler alınması gerektiği konusunda ısrar ediyorlar. Bu ısrarları da karşılık buldu. Geçtiğimiz hafta ABD, Akdeniz'de Yunanistan ile ortak bir askeri tatbikat gerçekleştirdi. Yanlış anlamışsak düzeltin; ABD, Akdeniz ve Libya konusunda Türk yetkililerle aynı fikirde değil. Türkiye'nin Akdeniz'deki sondaj çalışmalarını aniden durdurması, ABD-Yunan askeri tatbikatının şimdiden amacına ulaştığını gösteriyor.
Sayın Cumhurbaşkanı, iktidar olduğu günden bu yana bütün kabiliyetlerini ortaya döktü. Belediye Başkanlığı, Başbakanlık, Cumhurbakanlığı ve şimdi de Devlet Başkanlığı tecrübeleri iyi sonuçlar vermedi. Artık eskisi gibi, bir gol atarak ne iç ne de dış siyaseti memnun edemiyor.
Yukarıda bahsettiğim futbolcu, eski günlerinin hatırına bir kaç sezon daha oynayabilme şansını yakaladı. Türk siyasetinin hemen her yerinde top koşturan Saray'ın, geçtiğimiz yıllardaki başarısızlıkları artık daha bir belirgin. Türkiye'nin Ortadoğu'da sergilediği kibir ve Avrupa ülkelerine karşı giriştiği saldırgan üslup, Türkiye ve Saray'ın oyunculuk şanslarını iyice ortadan kaldırdı. Bundan böyle, değil oyuncu olmak, yedek kulübesine girmek sansı bile bulamayacak.
[Kadir Gürcan] 3.8.2020 [Samanyolu Haber]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)