ABD Dışişleri’nden yeni bir insan hakları komisyonu [Sıtkı Özcan]

ABD Dışişleri Bakanlığı, insan hakları üzerine yeni bir komisyon kurdu. Bakanlığa ‘devredilemez haklar’ üzerine danışmanlık yapacak komisyonun ilk başkanı Harvard profesörü Mary Ann Glendon oldu.

Komisyonun siyaset üzerine değil insan haklarını oluşturan prensipler üzerine çalışacağını söyleyen Glendon, Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’ya, ’en temel insan haklarının, dünyanın dört bir tarafında yanlış anlaşıldığı, manipüle edilip görmezden gelindiği böyle bir zamanda, bu konuyu bir öncelik olarak ele aldıklarından’ dolayı teşekkür etti.

Dışişleri Bakanı Pompeo’nun dün Wall Street Journal’da yeni komisyonla ilgili yazdığı makale ise tartışmalara neden oldu. “Soğuk Savaş’tan bu yana pek çok insan hakları savunucusu enerjilerini yeni hak ve özgürlükler kategorileri oluşturmaya ayırdı” diyen Pompeo, bu yeni haklar ‘ilk bakışta adil ve doğru gibi görünse de politikacılar ve bürokratlar tarafından ortaya atılan yeni hakların ‘devredilemez haklar’ ve hükümetler tarafından ‘belli bir amaca matuf olarak verilen haklar’ arasındaki ayrımı flulaştırdığını söyledi. “Her iyi ya da hükümetler tarafından sunulan her şey evrensel hak olamaz” diyen Dışişleri Bakanı, yazısında insan hakları savunuculuğunu, ‘duruşunu kaybedip endüstriye dönüşmek’le eleştirdi.

İNSAN HAKLARI SAVUNUCULARINDAN FARKLI TEPKİLER

ABD Kongresi Uluslararası Dini Özgürlükler Komisyonu kararı olumlu bulduğunu açıkladı. Devredilemez Haklar Komisyonu’nun kurulmasını memnuniyetle karşıladıklarını belirten USCIRF başkanı Tony Perkins, “Temel insani hakların korunması sağlama görevinin, stratejik siyasi tartışmaların özünde yer almasını hedefleyen bu kurumun oluşturulmasını alkışlıyoruz” diyerek yeni komisyona destek verdi.

Uluslararası Af Örgütü ise kararı sert bir şekilde eleştirdi. Trump yönetiminin göreve geldiği günden bu yana insan haklarını aktif olarak reddetmeye yönelik eylemlerde bulunduğunu savunan Af Örgütü temsilcisi Joanne Lin, yeni komisyonun ABD yönetiminin ‘kadınlara ve eşcinsellere yönelik saldırgan politikaların devamı’ olduğunu söyledi. “Eğer bu yönetim, gerçekten insan haklarına destek vermek istiyorsa hali hazırda yürürlükte olan evrensel standartları uygulayabilir” diyen Lin, yönetimin bunun yerine kişilerin haklarını ve hükümetlerin sorumluluklarını baltalamayı tercih ettiğini ileri sürdü. Lin, ABD yönetimine son 71 yıldır tüm hükümetlerin yaptığı gibi İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ni savunup destek vermesini tavsiye etti.

Amerikan Sivil Özgürlükler Birliği (ACLU) İnsan Hakları Programı Direktörü Jamil Dakwar ise Dışişleri’nin yeni Devredilemez Haklar Komisyonu’nun evrensel insan haklarına bir ‘hakaret’ olduğunu savundu. Dakwar, “Bu komisyon hiç şüphe yok ki on yıllardır kadın hakları, eşcinsel hakları, pozitif ayrımcılık ve ekonomik adaletle savaşan sosyal muhafazakarlar tarafından memnuniyetle karşılanacak” ifadelerini kullandı.

[Sıtkı Özcan] 8.7.2019 [Kronos.News]

Ali Babacan'ın şifreleri... [Gölge Bankacı]

Ali Babacan, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) 14 Ağustos 2001 tarihli kuruluş dilekçesinin altında imzası olan 74 isimden biriydi.

AKP’nin iktidara geldiği 3 Kasım 2002’den 7 Haziran 2015’te yapılan Milletvekilliği Genel Seçimi’ne kadar ekonomi ve dışişleri bakanlıklarının yanısıra başbakan yardımcılığı gibi görevleri üstlenmişti.

2015’TE SİYASETE VEDA EDECEKTİ

17/25 Aralık 2013 Yolsuzluk Soruşturması’ndan itibaren AKP lideri ve dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın işareti ile partide geri plana itilmiş, yer yer itibarsızlaştırma teşebbüslerine maruz kalmıştı.

2015’te siyasete veda etmeye hazırlanıyordu. Partinin icraatı ile yola çıkarken belirledikleri ilkeler arasında uçurum günden güne büyüyordu.

Serbest piyasaya yürekten inanan bir ekonomi bakanı olduğu için Erdoğan’ın müdahaleciliğine mukavemet ediyordu. Bu yüzden yeni dönemde kendisine listede yer verilmemesini, “Bana iyilik etmiş olurlar.” şeklinde tevil etmişti.

Ancak dönemin AKP lideri ve başbakanı Ahmet Davutoğlu’nun Erdoğan’ı ikna etmesi ve son anda seçilecek yerden ismini listeye ilave ettirmesi ile yeniden Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne girmişti.

Hükümette görev almamış ve erken seçimin yapılacağı 24 Haziran 2018’e kadar geçen 3,5 yılda kabuğuna çekilmişti. 

BU SEFER KİMLERLE YOLA ÇIKTI?

8 Temmuz 2019 tarihi itibarıyla AKP kurucu üyeliğinden istifa eden Ali Babacan 11’inci Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, eski başbakan yardımcılarından Beşir Atalay, eski Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç, eski bakanlardan Nihat Ergün ve gazeteci Fehmi Koru başta olmak üzere AKP’nin ilk iki dönemine damgasını vuran isimlerle yeni parti kurmaya hazırlanıyor.

Yeni partinin kurucuları Ankara’da artık daha görünür olacaklar. Başkaları için yaz tatili onlar namına en hummalı çalıştıkları dönem olacak. 

AKP kurucu üyeliğinden istifa ederek yeni partinin kurucu üyesi ve lideri olmasının önündeki hukuki engeli kaldıran Babacan bugün yaptığı yazılı açıklamada hem yeni partiye niçin ihtiyaç duyulduğunun hem de yeni partinin nasıl bir çizgiye sahip olacağının ilk işaretlerini verdi.

Ali Babacan (solda) yeni partinin lideri olacak. 11'inci Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ise geri planda "ak saçlı" olarak partinin akil insanlarının başında bulunacak.

YENİ BİR PARTİ KAÇINILMAZ HALE GELDİ

Babacan o açıklamada geçen, “Türkiye'nin bugünü ve geleceği için yeni bir çalışma başlatmak kaçınılmaz hale gelmiştir.” cümle ile 18 sene önce yasaklara, yolsuzluklara ve yoksulluğa (3Y) karşı mücadele etmek için kurdukları AKP’nin bu idealden uzaklaştığının altını çizdi. 

Babacan yeni partinin kurucuları arasında bilinen isimler kadar farklı kesimlerden sürpriz isimlerin olacağını şu şekilde ima etti: “Bu süreçte, aynı ahlaki ve toplumsal sorumluluğu hisseden çok sayıda insanla tanışmış olmak da bizim için çok sevindirici olmuştur.”

Yeni parti özü itibarıyla bir “kadro hareketi” olmakla beraber Türkiye’yi siyasi ve ekonomik krizden kurtaracak nitelikte temsil gücü yüksek ve geniş bir yelpazeden üyelerle yola çıkacak.

BEYAZ BİR SAYFA AÇMAK İÇİN…

“Her konuda beyaz sayfalarla işe başlamak gerekmektedir.” diyen Babacan, AKP’nin artık kendisini yenilemekten uzak, toplumun nabzını tutamayan, yolsuzluk ve rüşvet bataklığına saplanmış, halkın talep ettiği değişimi idrak edemeyen bir parti olduğunu tescil etti. 

Yeni partinin insan hakları, özgürlükler, ileri demokrasi ve hukukun üstünlüğünü temel ilkeler olarak kabul ettiğini ilan eden Babacan’ın şu sözleri de önemli: “İçinde bulunduğumuz şartlarda, Türkiye için yepyeni bir gelecek vizyonuna ihtiyaç vardır. Ülkemiz için her alanda doğru analizler, yeniden düşünülmüş stratejiler, planlar, programlar gerekmektedir. Çok çeşitli kesimlerle yaptığımız istişareler de bunu teyit etmektedir.”

Bu sözler Babacan’ın liderlik edeceği siyasi hareketin dünden ziyade yarına odaklanacağını gösteriyor. Babacan, Türkiye’nin hukuk ve demokrasiye geri dönmekten başka kurtuluş yolu olmadığını belirtiyor.

İLK FIRSATTA PARLAMENTER SİSTEME GERİ DÖNECEK

Yeni partinin ulaştırma, sanayi, tarım, eğitim, adalet ve yönetim biçimine dair programını tek sayfalık kamuoyu açıklaması ile ortaya konulması mümkün olmasa da Babacan, iktidara geldiğinde kuvvetler ayrılığı ilkesinin işlediği parlamenter sisteme dönüleceğini ve bunun için ilk iş olarak anayasa değişikliğine odaklanacağının işaretlerini verdi.

Zira Babacan, Erdoğan’ın elinde hanedanlığa dönen ucube başkanlık sisteminde kendisi de başkan seçilse krizin bitmeyeceğinin farkında. Sistem krizi yüzünden devlet kilitlendi.

En son Merkez Bankası Başkanı Murat Çetinkaya’nın Erdoğan’ın 100 talebinden 1’ini bile kabul etmediği için nasıl görevden alındığını bütün dünya gördü. Kurumların özerkliği ve hukukun üstünlüğü tamamen ortadan kalktı.

Ali Babacan'ın kuracağı parti yabancı yatırımcılar arasında şimdiden bir beklenti oluşturdu.

BABACAN’IN İTİBARI HÂLÂ YÜKSEK

Türkiye’nin önünde birikmiş büyük meseleler var. Ekonomik kriz ve dış politikadaki tıkanmışlık bunların başında geliyor. Babacan’a hâlâ piyasaların vereceği bir açık çek var. Liyakati esas alan bir lider olacağından kimsenin tereddütü yok. Yerli ve yabancı yatırımcı nezdinde büyük bir itibarı var. 

Gül ve Babacan’ın etrafında şekillenecek kadrolarda Türkiye’nin yüzünü yeniden Avrupa Birliği’ne dönmesini sağlayacak irade ve tecrübe olacak.

Bu açıdan bakıldığında en geç sonbahara kadar parti kurma çalışmaları ete kemiğe bürüneceği anlaşılıyor. Babacan’ın açıklamasındaki en önemli şifreye gelince…

An itibarıyla Türkiye erken seçim sath-ı mailine girmiştir. Erdoğan’ın TCMB Başkanı’nın görevden alıp yerine bankacılar arasındaki lakabı “Damat Berat’ın kuklası” diye bilinen Murat Uysal’ı getirmesi sebepsiz değil.

Erdoğan erken seçim ihtimaline karşı paraya tam hâkim olmak istiyor ve çok zorda kalması halinde Banknot Matbaası’nı çalıştırarak partisindeki erimeyi durdurmanın hesaplarını yapıyor.

[Gölge Bankacı] 8.7.2019 [Samanyolu Haber]

Yeni nesil derin devletin güncel sürümü: Siyah Transporterler [Tuğba Varol]

Başbakan Ahmet Davutoğlu 2015 Seçimlerinden hemen önce AKP’nin seçimi kaybetmesi durumunda halkı, beyaz Torosların tekrar ortaya çıkması ile tehdit etti. Davutoğlu, 1990’lı yıllarda faili meçhullerin patlama yaptığı dönemde derin devletin adam kaçırmakta kullandığı beyaz Torosları kast ediyordu. Davutoğlu’lunun beyaz Toroslar tehdidi, 1 yıl geçmeden Siyah Transporterlar olarak kendini gösterdi. Yeni nesil derin devletin hedefinde bu sefer Hizmet Hareketi’ne yakın gördüğü kişiler vardı.

2018 Yılı Şubat ayında kaçırılan kişilerden biri olan Özgür Kaya’nın yakını Nigar Kaya  "Onu götürdüler ama bizi de bizden götürdüler, yani yaşamıyoruz" şeklinde ifade ediyor duygularını. Zorla kaçırmalar, yalnızca kaybedilen kişinin haklarını değil aynı zamanda yakınlarının haklarını da ihlal eden bir insanlık suçu. Bu yüzden Uluslararası hukuk, sadece kaçırılanı değil, aileleri de suçun mağduru olarak kabul eder. Zorla kaybetme, akrabalara umut ve hayal kırıklığı arasında gidip gelen hislerle gerçek bir psikolojik işkence yaşatır.

2016 Yılında yeniden başlayan adam kaçırmalar ilerleyen zamanlarda artarak devam etti. Gökhan Türkmen, Özgür Kaya, Erkan Irmak, Mustafa Yılmaz ve Salim Zeybek, siyah Transporter’ların son kurbanları. Fotoğraf bu güne ait olmasına rağmen, 1990’ların beyaz Toros'lu günlerinin aynısı. 

Aileler yakınlarından haber alabilmek için şikayetlerini yaparken kaçırılma anına ilişkin detayları, araç plakalarını, kamera görüntülerini bildirmelerinin üzerinden aylar geçmesine rağmen, şimdiye kadar somut herhangi bir adım atılmadı. Kayıpların nerede tutulduğu, yaşayıp yaşamadıkları henüz belli değil. İktidar, kaçırılan kişilerin yakınlarının adalet arayışlarına kulaklarını tıkıyor. Bu kişilerin nerede oldukları sorusunu yanıtsız bırakıyor. Bu yüzden etkili bir soruşturma yürütülmüyor. Resmi kurumların inkarı, suçun ayrılmaz bir parçası haline geldi. Kaçıran kişilerin kendilerini “polis” veya “MİT görevlisi” olarak tanıtmış olması, resmi kurumların olaya duyarsız kalmasını bir anlamda açıklıyor. İktidar yasal bir gözaltı prosedürü işletmeyerek kirlettiği insan hakları karnesi ile yüzleşmiyor.

Kaçırılan kişilerin, MİT’in işkence çiftliği olarak bilinen Özel Faaliyetler Başkanlığı’na götürüldüğü iddia ediliyor. Son yıllarda çiftliğe götürülen çok sayıda insanın anlattıklarından yola çıkılarak, bu insanlara işkence yapılarak olmayan suçlarının itirafçısı olmaları sağlanmak isteniyor.

Uluslararası insan hakları hukuku, bir kişinin devlet görevlileri tarafından zorla kaçırılıp, bu kişinin nerede olduğu ve durumunun nasıl olduğu hakkındaki soruların cevapsız bırakılması ve bu şekilde özgürlüğünden mahrum bırakılan kişilerin hukuki korumadan yoksun bırakılma halini “zorla kayıp etme” olarak tanımlıyor. Zorla kayıp etmede amaç muhalifleri sindirmek ve toplumu korkutmaktır.

Nazi Almanyası'ndaki “Gece ve Sis Kararnamesi” uygulamaları ve Stalin dönemi SSCB’sinde yaşanan kaçırmalar da aynı yöntemlerle yapıldı. Aynı yöntemin 1970’lerde Latin Amerika ve Asya diktatörlüklerinde, 1980 ve 90’larda Ortadoğu ve Afrika ülkelerinde sistemin kendisine muhalif gördüğü kişilere uygulandığını görüyoruz.

Türkiye’nin adam kaçırmaktaki sabıkası epey kabarık. Zorla kaçırmalar, 12 Eylül darbesiyle birlikte başlamış, 1990’lı yıllarda OHAL ile sistemli hale gelmiştir. Siyah transporterlarla adam kaçırmalar ve alıkoymalar 1990’larda Olağanüstü Hal’in sıklıkla gözlemlenen sistematik insan hakları ihlallerinden biri haline geldi.  Zorla kayıp etme, devlet görevlileri ve bürokrasi ile doğrudan ilgili olduğundan, Türkiye bu konuda suçluları cezalandırmaya ayak diretiyor. Recep Tayyip Erdoğan da geçmiş yıllarda söylediği “bir bildiğimiz var ki imzalamıyoruz” sözleri ile konuya açıklık getirdi.

Uluslararası Ceza Mahkemesi Roma Tüzüğü'ne göre herhangi bir sivil nüfusa karşı yaygın veya sistematik bir saldırının parçası olarak işlenen "zorla kayıp etme" insanlığa karşı işlenen suç niteliğindedir, bu suçlarda zaman aşımı yoktur.

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu “Zorla Kayıp Edilmeye Karşı Herkesin Korunmasına Dair Bildiri”yi 1992 yılında kabul etmiştir. Bildirinin bazı maddeleri şu şekilde: 

“Madde 1- Zorlanmış ortadan kaybolma insanlığa karşı bir suçtur. 
Zorla kayıp edilme, kişileri kanunun korumasının dışında bırakmakta ve hem kaybolan kişilere hem de ailelerine büyük acılar vermektedir.

Madde 2- Hiçbir devlet zorla kayıp edilmeyi uygulayamaz, izin veremez ya da hoş göremez. Devletler zorla kayıp edilmeleri önlemek ve ortadan kaldırmak için gerekli tüm araçları ulusal ve uluslararası düzeyde BM ile iş birliği halinde kullanırlar.

Madde 3- Her devlet kendi egemenliği altında bulunan topraklarda zorla kayıp edilmeleri önleyecek ve ortadan kaldıracak etkin, yasal, idari, adli ve diğer tedbirleri alacaktır.

“Herkesin Zorla Kayıp Edilmeye Karşı Korunmasına İlişkin Uluslararası Sözleşme” de BM Genel Kurulu tarafından 2006 yılında kabul edilmiştir. Sözleşmeye göre: “Hiç kimse zorla kaybedilmeye maruz bırakılamaz. Fiili savaş durumu, savaş tehdidi, ülke içinde siyasal istikrarsızlık veya başka herhangi bir kamusal acil durum dahil olmak üzere, hangi istisnai koşullar söz konusu olursa olsun, bunlar zorla kaybedilme olayları için gerekçe olarak ileri sürülemez”

AİHM Jordan/İngiltere kararında(2001) bu tür soruşturmalarda uygulanacak usullere dair Jordan Prensipleri olarak anılacak bir karar almıştır. Yaşam hakkı söz konusu olduğunda soruşturma makamları, 1.Resen harekete geçmeli, 2)Bağımsız soruşturmacı olmalı, 3)Olayla ilgili tüm bilgi, belge, rapor ve tüm kanıtlar usulüne uygun toplanmalı,4)Hemen harekete geçilmeli ve makul bir hızla soruşturma ilerlemeli ve 5.Bu süreç,- soruşturma ve kovuşturma süreçleri- kamusal denetime açık olmalı.

Hukuka aykırı şekilde özgürlüğünden yoksun bırakılan bu kişiler, serbest bırakılmadıkları veya tutuklanmadıklarına göre, halen hukuka aykırı bir şekilde gözetim altında sayılıyor. Bu yüzden failler, ilk günden bu tarihe kadar kesintisiz süren suç işlemekteler. 

Kişileri bu şekilde kaybeden günümüz aktörleri, hak aramak isteyen ailelerin elinde hiçbir kanıt olmayacağını ve bu yüzden işledikleri suçların ortaya çıkarılamayacağını düşünüyor olabilirler. Böylece işlenen suçun cezalandırılmayacağını varsayarlar.  Fakat görgü tanıkları, kamera görüntüleri, tanık anlatımları başvurularına yanıt verilmeyerek örtbas etme girişimleri yanıldıklarını ortaya koyacağa benziyor.

[Tuğba Varol] 8.7.2019 [Samanyolu Haber]

Kabe-1 [Abdullah Aymaz]

M. Fethullah Gülen Hocaefendi, “Zamanın Altın Dilimi” isimli kitabının KÂBE başlıklı kısmında Ka’be’yi gerçekten çok farklı bir güzellikte anlatıyor. Keşke Hacca veya Umreye gidecekler önce bu yazıyı müzakere ile iyice birkaç defa gözden geçirebilseler!..

“Ka’be; müminlerin kalbinin müşterek attığı bir MİHRAB ve ‘insanlar için vaz’edilen ilk ev…’ takdir ve tebciliyle yüceltilmiş ilk MA’BEDDİR.”

Kur’an-ı Kerim’de: “İbadet  yeri olarak yeryüzünde yapılan İLK BİNA  Mekke’deki KA’BE olup, pek feyizlidir, insanlar için HİDÂYET  REHBERİDİR.” (Âl-i İmran Suresi, 3/96) buyruluyor.

“Temeli, yeryüzünde henüz, harcın, taşın, tuğlanın bilinmediği bir dönemde, gökler ötesi âlemlerde planlandı ve durulardan duru bir Nebî’nin eliyle gerçekleştirildi.”

Bu “durulardan en duru Nebî”  Âdem Aleyhisselamdır. Onun vasfı SAFİYYULLAH’tır. Yani Allah’ın sâfî yani durulardan en duru Peygamberi… Yani Ka’be’yi ilk bina eden Âdem Aleyhisselamdır.

“Oturduğu zemini o işe tahsisi, Âdem nebinin yeryüzüne teşrifinden yıllar ve yıllar önce kararlaştırılmıştı. Öyle ki, bir gün melekler Hz. Âdem’le  karşılaştıklarında ‘Sen,  var edilmeden evvel bizler defalarca Ka’beyi tavaf ettik’ diyeceklerdir.”

Ka’be, böylece anlıyoruz ki, Kâinatın kalbi ve kıblesidir. Yani insanlar, bir gün başka gezegenlere ve hatta samanyollarına bile gitseler, namaz kılarken Mekke’deki Ka’be’ye doğru namaza duracaklardır. İşte bu özellikteki Ka’be DÜNYA’da olduğu için Kur’an-ı Kerim, sanki kâinatı bir kefeye, dünyayı da bir kefeye koyarak, “Rabbü’s-Semâvati ve’l-Ardı” (Semaların ve Arzın Rabbi) ve “Halaka’s-Semâvati ve’l-Arda”  (Semaları ve Arzı yarattı) buyuruyor. Yani bu özelliğinden dolayı DÜNYA,  Göklere, kainata denk tutuluyor…

“Tufandan sonra ‘Hatırla o zamanı ki, İbrahim ve İsmail (a.s.) Ka’be’nin temellerini yükseltti ve şöyle dediler: Ey Rabbimiz, bizden bu hayırlı işi kabul buyur!’ İlâhî beyanı ile peygamberler babası Hz. İbrahim ve onun oğlu İsmail (a.s.) dümdüz olmuş Ka’be arsası üzerinde onu yeniden inşa ettiler.”

“Arzın merkezinden ‘Sidretü’l-Müntehâ’ya kadar ins, cin ve meleğin her zaman çevresinde dönüp durduğu bir amûd-i nûrânî ‘nurdan sütun’ nin yeryüzünde mücessem  bir kesiti sayılan Ka’be, her lahza görünür-görünmez milyarlarca temiz ruhun, harimine can atıp vuslat aradığı, öyle eşi-menendi olmayan bir binadır ki, kıymeti semâlara eşittir dense sezadır… zaten o gökte ve yerde Allah’ın evi mânâsına ‘Beytullah’  olarak yâd edilmektedir.”

Üstad Bediüzzaman Hazretleri diyor ki: “Müctehidlerce ‘İstikbal-i Kıble’ (Kıbleye yönelme),  namazda şart olması ve şart ise bütün rükunlarda bulunması sırrıyla, secde ve rükûda istikbal-i Kıble lâzım geliyor. Bu ise yerin, zeminin küreviyeti (dünyanın yuvarlaklığı) ile ve şer’an Kıble, Kâbe-i Mükerreme’nin üstü – tâ  Arşa kadar- ve altı – ferşe kadar – (merkezine kadar) amûd-u nûrânî (nûrânî sütun)  olması, küreviyetle (yuvarlaklıkla) istikbal (Kıble’ye doğru namaza durma), erkânda (namazın rükunlarında)  bulunabilir.” (On Dördüncü Şua, 497. Sayfa)

Böylece ayakta iken tam Kıble’ye karşı olduğumuz gibi, rukûa varınca veya secdeye kapanınca yüzümüz Kıbleden ayrılmış olmuyor. Çünkü mağma tabakasına  kadar dünyanın merkezinden Arşa kadar nurani bir sütun olduğu için hep o ‘nurani sütun kıble’ ile yüz yüze olmuş oluyoruz.

“Her yıl ehl-i iman, dünyanın dört bir yanından uçak, vapur ve otomobillerle onun yumuşak; yemyeşil ve ötelere açık sıcak iklimine koşar ve daha yolun başında bütün günlük endişe ve telaşlardan sıyrılarak, sırtındaki sade, temiz ve beyaz urbalarıyla tarifi imkânsız bir imrendiriciliğe ulaşır ve âdeta meleklerle atbaşı hale gelir.

[Abdullah Aymaz] 8.7.2019 [Samanyolu Haber]

Hedefi Olmayan Siyasetçi! [Kadir Gürcan]

Bir önceki Cumhurbaşkanımız konusunda, haklı çıkmaktan ben yoruldum, ama hazret hala huyundan vazgeçmedi. Cumhuriyet Tarihimizde, hüsn-ü zanları böylesine boşa çıkaran, eline geçen avantaj ve fırsatları, kendi kafasına sıkacak beceriksizlerle harcayan ikinci bir insan göremezsiniz. O hala liste başını kimseye kaptırmamakta oldukça kararlı.

Eğer, siyasi kariyerini damla damla tüketen bir figür görmek istiyorsanız, kendisi hakkında yayınlanan her haberden sonra bir önceki basamağa nasıl düştüğüne bir bakın! “Eski ve Yeni” diye tabir ve ifade ettiğimiz iki şahıs, aynı siyasi düşünceden gelen ve “Al birinden vur öbürüne!” kalitesinde benzer üretimler. Eskisi beceriksizliği ile nam saldı. Yenisi de millete kan kusturmaktan yorulmadı. Ama bizim niyetimiz bu iki milli felaketi iyisi ve kötüsü ile karşılaştırmak değil.

“Erenler, ne bu şiddet bu celal!” demeyin. Eski Cumhurbaşkanı'nın yakın ve uzak çevresinde kıyametler kopuyor, biçare, hala kafasını kaldırıp kameralara konuşacak bir cesaret toplayamadı.Yine “Üstü kapalı!” eski partisini eleştirmiş. Eskiden de yoktu şimdi de özgül bir ağırlığından bahsedilmiyor. Zaten, gözünü hedefe dikip korkusuzca düşüncelerini ifade edebilecek kabiliyetten mahrum. Merak ettiğim şey; tamam eski parti arkadaşlarınızın yüzüne bakmaktan tırsıyorsunuz da, şu kameraların içine bakıp konuşmaktan neden korkuyorsunuz, be birader. Kameralar, cansız ve cevap vermez.

Geçtiğimiz hafta, Eski Cumhurbaşkanı, kurucusu oldukları AKP'nin, geleneksel D8 toplantısına katılmış. İktidar Partisinin diğer kurucusu da halihazırdaki Cumhurbaşkanı. İhtimal ki, Yeni olanın G20 için yurtdışında bulunması eskisinin işine yaradı. Aksi halde, sudan bir bahane bulup böyle riskli bir toplantıya katılma cesareti gösteremezdi. İleri süreceği bahaneyi de, kendisi değil, koruması, basın sözcüsü ya da bütün tahminlerinde yanılan talebe arkadaşı ve siyasi teorisyeni basın ile paylaşırdı.

Gerçekten, Eski Cumhurbaşkanı, görev süresi içerisinde uğradığı itibar kaybına, görev süresinin sona ermesinden sonra da aynı hızla devam etti. Bilmem hangi yıl idi. Yargı yılının başlaması ile alakalı bir toplantıda, dönemin Başbakanı (Şimdi Cumhurbaşkanı) “Yürü Abdullah!” diye seslenince, makamına yakışır bir şekilde,“Ne oluyoruz? Ben senin emir erin değilim. Sen git ben gelmiyorum!” diyemedi. Cumhurbaşkanlığının son günlerinde, ailecek uğradıkları ağır ithamlar karşısında kendisi bir şey diyemeyince, eski First Lady dayanamadı ve kişilik haklarına yapılan saygısızlıklardan dolayı “İntifada yeni başlıyor!” diyerek, ailesine hayatı dar eden iktidar beslemelerinin ağzının payını verdi. Neticede yeni bir siyasi direniş başlamadı ancak, First Lady'nin bu onurlu duruşu zihinlerde iz bıraktı. Hiç unutmuyorum, o günlerde, yeni Cumhurbaşkanı adayı olarak o eski First Lady'yi tavsiye etmiştim. Bu teklifimde hala ısrarlıyım.

Eski Cumhurbaşkanı'nın yakın korumalığını yapan emniyet görevlisi, yazdığı hatıralarından dolayı, bir dizi lince maruz kaldı. Bir kaç kez ifade vermeye çağrıldı. Bu taciz atışlarına karşı da sayın Cumhurbaşkanı'nın zihinde kalan bir savunma ve sahiplenmesine şahid olmadık.

Geleneksel D8 toplantısına katılabildiğine göre, sahanın oyuna elverişli olduğunu en az otuz yerden test ettirmiştir. Hazretin, çok sağlamcı olduğu, kendisini hiç bir zaman riske atmayacağı takıntısı çok iyi biliniyor ya! D8 toplantısında AKP kurucuları ile bir araya gelince, kendisine konuşma şansı verilmiş. Katılımcıların talihsizliği, Eski Cumhurbaşkanının her gün düşen performansına bir kez daha şahit olmaları. Konuşmasında tek dikkat çeken ifade, “Mutlak yönetimlerde mutlak hakim olan mutlak otoritenin sürdürülebilirliği mümkün değildir; mutlak hakimiyet sadece Allah’a mahsustur!" cümlesi. 'Mutlak' kelimelerini sizin için italik yaptım. Anlaşılan o ki, Sayın Gül, otuz defa zemin yoklaması yaptırdığı toplantıya hazırlıksız gelmiş ya da endişe ve korkularını aşmayı beceremiyor. İnsan, bir cümlede, velev bu kelime Arapça asıllı kulağa hoş gelen ve güzel bir kelime de  olsa, bir satırlık ifade içinde dört kez kullanılır mı?

Mutlak İrade ve tasarrufun Allah (C.C)'a ait olduğunu zaten biliyoruz. Sizin bu güçlü ifadeden sonra, ne diyeceğiniz önemli! Eğer, “Türkiye, tarihinin en kötü idari tecrübelerinden birini yaşıyor. Despot bir idare, şu an itibariyle Türk Halkı'nı derin kamplaşmalarla parçalamış durumda. Ufukta, yapacağı tahribatın büyüklüğü tahmin edilemeyen derin bir ekonomik düşüş görünüyor. Türkiye Hapishanelerinde elli bin insan suçsuz yere yatıyor. Hala devam eden bu hukuksuzluk zulmünden Türkiye'de beş yüz bin insan mağdur edilmiş durumda...” cümlelerini ekleyemeyecekseniz, bozuk bir ifade içinde dört değil on defa “Mutlak...” kelimesini kullanmanız korkaklık ve mıymıntılığı örtmeye yetmez.

İstanbul için yapılan iki mahalli seçim, Türkiye'de siyaset yapan ve politika üretme kabiliyeti olan muhalefet potansiyeli için iyi bir rüzgar oluşturdu. Bu rüzgar yeni oluşumların yelkenlerini doldurabilir.

Neredeyse on yıldır, Türkiye'deki sağcı, muhafazakar siyasi düşüncenin “Acaba bir şey yapar mı?” ümidi ile gözünün içine baktığı Eski Cumhurbaşkanı her teşebbüsünde, kendisine ümit bağlayanları mahcup etmekle kalmayıp, utandırmaktan geri kalmadı. Şimdi de, güya, iktidar parti içindeki gayrimemnun ve aykırı düşünenlerin “Büyük Abisi” gibi davranıyor. D8 konuşmasından anlaşıldığı kadarıyla, kendisine yatırım yapanları bir kez daha yolda bırakacak gibi görünüyor. Eh, sürpriz olmaz.

İktidar Partisi içindeki muhalifler düze çıkabilecekleri çıkış kapısı arıyor olabilirler. Eski Cumhurbaşkanı arkasında saf bağlamak için can atmaları bu yüzden. Meşhur bir söyleyiş var; “Hedefi olmayan gemiye hiç bir rüzgar yön veremez!” diye. Siyaset için de aynen öyle. Eğer, siyaset borsasında Eski Cumhurbaşkanı'na yatırdıysanız, fazla gecikmeden başınızın çaresine bakın.

[Kadir Gürcan] 8.7.2019 [Samanyolu Haber]

Varlığının Şuurunda Olan Mü‘min [Mehmet Ali Şengül]

Allah (cc), insanı ahsen-i takvim üzere yaratmıştır. İnsanın varlığı ile herşey değer kazanmakta ve bir mânâ ifâde etmektedir. İnsanın sahip olduğu imkanlar, maddî mânevî değerler, paha biçilmez kıymettedir.
 
Rabbi ile münâsebet kuramayan, inkâr-ı ulûhiyette bulunan, dünyâya gönderiliş gâyesinden uzak, hayâtı yolda bulmuş gibi latîfelerini, uzuvlarını nefis ve hevâsının yolunda harcayan insanlar; bu defa tersine dönüp kıymetini kaybetmekte ve mahlukâtın en değersiz, en kıymetsiz durumuna düşmektedirler.
   
İnsan; îmanla, Kur’an-ı Kerim’e itaatle, Resûl-i Ekrem Efendimiz’i (sav) rehber edinmekle yücelmekte ve yükselmektedir.
 
“Müminler ancak o kimselerdir ki Allah’ı ve resulünü tasdik eder ve sonra da hiçbir şüpheye düşmezler, Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla mücâhede ederler. İşte imanına bağlı, gerçek müminler bunlardır.” (Hucurat sûresi,15)
   
Allah; Kur’an’ı Kerim’i ve Peygamber Efendimiz‘i (sav), insanların dünya ve ahiret mutluluğu adına, maddî mânevî yaralarını, dertlerini tedavi etmek için reçeteler sunmak üzere bir hekim olarak göndermiştir.
   
Buna rağmen insanların büyük çoğunluğu, kendilerine zarardan başka hiçbir fayda vermeyen fâni varlıkları, firavun ve deccal ruhu taşıyanları tanrılaştırıp onlara kul olmaktadırlar. Efendimiz (sav); ‘Gök kubbesi, altında Allah’tan başka tapılan şeylerin içinde hevâdan daha müthişi yoktur‘ buyurmuşlardır. (Taberâni- Alûsi)
 
Varlığının şuurunda olan, ne yapması gerektiğinin idrâkiyle hareket eden, yüce ve kutsî bir dâvâyı temsil eden ve onun sorumluluğunu omuzunda taşıyan mü’minlerin en büyük kredisi, güven ve itimat telkin etmek olmalıdır.
 
Sahâbe Efendilerimiz’i (r.anhüm) mümtaz ve erişilmez yapan bir özellik de, birbirlerine karşı ifrat-ı muhabbetleridir. Aynı maksat ve aynı hizmet içinde bulunan kardeşler, birbirlerini samîmi bir muhabbet ve samîmi bir fedâkarlık ile karşılar ve öyle severler ise, bu "birbirinde fâni olmak" anlamına gelir.
 
Allah (cc) dünyayı bir imtihan yeri kılmış, insanı da irâdesiyle hür ve serbest bırakmıştır. Her insan, inancı ölçüsünde ve karakterinin gereği olarak rolünü oynuyor. İnsanlar, kabiliyet ve karakterlerini yansıtmaktadırlar. Ama, îmanı, inancı ve ahlâkı neyi gerektiriyorsa ona göre hareket etmeleri gerekmektedir.
     
Fakat insanlar umûmiyetle, sadece kendi rahatı, kendi çıkarları adına, ölüm ötesi hayâtı ve orada şakası olmayan çok ciddi şeylerle karşılaşacağını göz ardı ederek, her an terk etme zorunda olduğumuz dünya cennetini öne çıkararak, hayâtını ona göre tanzim edip, o istikâmette değerlendirmektedirler.
     
Hz.Üstad  Kastamonu Lâhikası eserinde şöyle bir değerlendirmede bulunmaktadır:
“İbrahim suresi 3.âyetin,‘Onlar dünya hayatını, seve seve âhirete tercih ederler’ (14:3) bahsinde denilmiş ki: ‘Bu asrın bir hâssası şudur ki: Hayat-ı dünyevîyeyi hayat-ı bâkiyeye bilerek tercih ettiriyor. Yani, kırılacak bir cam parçasını, bakî elmaslara bildiği halde tercih etmek bir düstur hükmüne geçmiş.’
     
Ben bundan çok hayret ediyordum. Bugünlerde ihtar edildi ki, nasıl bir uzv-u insanî hastalansa, yaralansa, sair âzâ vazifelerini kısmen bırakıp onun imdadına koşar. Öyle de, hırs-ı hayat ve hıfzı ve zevk-i hayat ve aşkı taşıyan ve fıtrat-ı insâniyede derc edilen bir cihaz-ı insâniye, çok esbab ile yaralanmış, sair letâifi kendiyle meşgul edip sukût ettirmeye başlamış; vazife-i hakîkiyelerini onlara unutturmaya çalışıyor.
   
Hem nasıl ki bir câzibedar sefihâne ve sarhoşâne şâşaalı bir eğlence bulunsa, çocuklar ve serseriler gibi, büyük makamlarda bulunan insanlar ve mestûre hanımlar dahi o câzibeye kapılıp hakikî vazifelerini tatil ederek iştirak ediyorlar; öyle de, bu asırda hayât-ı insaniye, hususan hayat-ı içtimâîyesi öyle dehşetli, fakat câzibeli ve elîm, fakat meraklı bir vaziyet almış ki; insanın ulvî lâtifelerini ve kalb ve aklını, nefs-i emmâresinin arkasına düşürüp pervane gibi o fitne ateşlerine düşürttürüyor.
   
Evet, hayât-ı dünyevîyenin muhâfazası için, zarûret derecesinde olmak şartıyla, bazı umûr-u uhrevîyeye muvakkaten tercih edilmesine ruhsat-ı şer’iye var; fakat, yalnız bir ihtiyâca binaen helâkete sebebiyet vermeyen bir zarara göre tercih edilmez, ruhsat yoktur. Halbuki bu asır, o damar-ı insanîyi o derece şırınga etmiş ki; küçük bir ihtiyaç ve âdi bir zarar-ı dünyevî yüzünden elmas gibi umur-u diniyeyi terk eder.
   
Evet, insanîyetin yaşamak damarı ve hıfz-ı hayat cihazı, bu asırda isrâfatla ve iktisatsızlık ve kanaatsizlik ve hırs yüzünden bereketin kalkmasıyla ve fakr u zarûret, mâişet ziyâdeleşmesiyle o derece o damar yaralanmış ve şerâit-i hayâtın ağırlaşmasıyla o derece zedelenmiş ve mütemâdiyen ehl-i dalâlet, nazar-ı dikkati şu hayâta celb ede ede o derece nazar-ı dikkati kendine celb etmiş ki; ednâ bir hâcât-ı hayâtiyeyi büyük bir mesele-i dinîyeye tercih ettiriyor.
   
Bu acîb asrın bu acîb hastalığına ve dehşetli marazına karşı, Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânın tiryak misâl ilâçlarının nâşiri olan Risâle-i Nur dayanabilir ve onun metîn, sarsılmaz, sebatkâr, hâlis, sadık, fedakâr şâkirtleri mukâvemet edebilir. Öyleyse, herşeyden evvel onun dâiresine girmeli, sadâkatle, tam metânet ve ciddî ihlâs ve tam îtimad ile ona yapışmak lâzım ki, o acîb hastalığın tesirinden kurtulsun.
Umum kardeşlerimize birer birer selâm ve duâ ediyoruz.”
     
Hizmet’in temsilcileri, günümüzde sahip çıkanlar değil; gelecek olan hayru’l halef genç nesillerdir. İnsanlığın iftihar Tablosu’nun (sav) hâlesinden olan damadı Hz.Ali Efendimiz (ra); ‘Çocuklarınızı gelecek döneme, asırlara göre yetiştirin‘ buyurarak bizlere ışık tutmaktadır.
   
Emâneti devralacak nesiller; hizmete ömrünü adamış insanları tenkit ederek, onların kalplerini kırarak değil de; onların tecrübelerinden istifâde etmek sûretiyle, istikbalde kendi işlerini kolaylaştıracak, sorumluluklarını da azaltacaklardır.
   
Tenkit edenler, her şeyin şeffaf olmasını isteyenler; ‘sadece kendileri haklı, başkaları haksız, onların aklı ermez; sadece kendileri doğru, başkaları hep yanlış yapıyor’ mantığıyla hareket ederlerse, kişisel suç ve hataları umûma mâl ederlerse, bundan her şeyden evvel mülkün gerçek sahibi Allah (cc)  hoşnut olmaz. İlerde sorumlulukları artıkça aynı sıkıntıyı, Cenâb-ı Hak onlara da yaşatabilir.
 
Onbinler, yüzbinler mağdur olmuş, yuvalar tahrip olmuş, birbirine hasret âile fertleri hayat mücâdelesi verirken, Allah’ı tanımayan, hakîkate muhtaç milyarlarca nesiller küfür ve dalâlet seylapları içinde cehenneme sel gibi akarken; eline geçen imkanları, îman kurtarma yolunda kullanmak îcab etmektedir.
   
Bu gün dünya kamuoyunda gerçeği bilmeyen, başkalarına şüphe ile bakan, iftirâ ederek, yalan söyleyerek, her türlü zarar vererek zulmedenlerin bu durumu; kalbî hastalıklarından ve mizaçlarının sekâmetinden; yani, kalplerinin bozukluklarından ileri gelmektedir.
     
Vazîfemiz ve derdimiz,  ‘îlây-ı kelimetullah‘dır. Îman kurtarma gayretidir. Herkes, arkasına bakmalı, ‘kaç kişiye Allah ve Resûlüllah’ı (sav) sevdirmeye vesîle oldum‘ diye kendine sormalıdır? Yapıp ettiğimiz, yazıp çizdiğimiz şeyler dine, hizmete, ümmet-i Muhammed’e ve insanlığa ne kazandırıyor, ne kaybettiriyor?

[Mehmet Ali Şengül] 8.7.2019 [Samanyolu Haber]

Yeni parti başarılı olur mu? [Ali Emir Pakkan]

AKP'nin kaçınılmaz sonunu herkes görüyor. Bazı isimler arayış içinde. Yeni parti çalışmaları var. Başarılı olabilirler mi?

Türkiye partiler mezarlığı, partisinden ayrılanlar yok olup gitti, siz de yok olursunuz, diyenler var.

Ali Babacan'ı Erdoğan bu meale gelen sözlerle tehdit etmiş.

İki örnekle bu yaklaşımın tam gerçeği yansıtmadığını söyleyebilirim.

1- Demokrat Parti.

CHP'nin politikalarını eleştirerek yollarını ayıran Celal Bayar, Adnan Menderes ve arkadaşları Demokrat Parti'yi kurdu. 1950'teki genel seçimlerde halk, tek parti dönemini bitirdi. Adnan Menderes başbakan, Bayar cumhurbaşkanı seçildi. İsmet İnönü, muhalefete geçmeyi içine sindirdi. DP, 1954 ve 57 seçim zaferleri ile siyasi tarihe geçti.

2-Bülent Ecevit.

CHP genel sekreteriydi. Partisi, 12 Mart 1971 muhtırasından sonra kurulan Nihat Erim ara rejim hükümetine destek verdiği için görevinden istifa etti. İnönü'nün karşısına genel başkan adayı olarak çıktı ve kazandı. Ecevit, 12 Eylül darbesinden sonra da DSP'yi kurdu ve dine saygılı laiklik anlayışı ile partisini iktidara taşıdı.

Demokrasimiz için dörtlü takrir bir dönüm noktasıdır. Menderes, Bayar Refik Koraltan ve Fuat Köprülü, tek parti politikalarını eleştiren bir önergeyi CHP grubunda görüşülmek üzere genel başkana verdiler. (7 Haziran 1945)
12 Haziran'da parti grubu toplandı. Menderes ve Fuat Köprülü ağır hücumlara maruz kaldı. Takriri geri almaları istendi, geri adım atmadılar.

Menderes ve Köprülü partiden ihraç edildi. Bayar ve Koraltan da iki arkadaşına destek için istifa etti. Bu tarihten sonra bu dört kişi yeni parti kurma çalışmalarına başladı. 7 Ocak 1946'da Demokrat Parti kuruldu.

Halk partinin devletçi politikalarına karşı çıkan DP, halktan büyük teveccüh gördü.

AKP, tek adamın zulüm partisidir. Kim onun nefret dilini kullanmadan, demokrasi, özgürlük ve adalet mücadelesi verir ve başarılı olursa, o da tarihe geçecektir.

[Ali Emir Pakkan] 8.7.2019 [Samanyolu Haber]

Şia’nın imamet (Devlet Başkanlığı) telakkisi [Dr. Yüksel Çayıroğlu]

Şia’nın imamet meselesiyle ilgili görüşleri, hem İslâm dünyasındaki bir kısım algı ve düşüncelerin hem de siyaset alanındaki bazı pratik uygulamaların şekillenmesinde önemli etkiye sahip olmuştur. Şia’nın imamın (devlet başkanı) vasıflarıyla ilgili ortaya koydukları temel yaklaşımlar bilinmeden ne İslâm siyaset düşüncesini bütünüyle anlayabilmek ne de günümüz Müslümanlarının siyasetle ilgili zihinlerinde yer eden bir kısım algı ve kavrayışları açıklayabilmek mümkün değildir. Bu açıdan bu yazımızda Küleynî (ö. 329), Kummî (ö. 381), Şeyh Müfid (ö. 413), Tûsî (ö. 672), Hıllî (ö. 726) ve Meclisî (1110) gibi önde gelen Şiî ulemasının eserlerini esas alarak Şia’nın imametle ilgili ortaya koymuş olduğu temel görüşleri izah etmeye çalışacağız.

Burada ele alacağımız görüşler günümüzde Şia’nın en etkili ve en yaygın kolu olan İmamiyye/İsnâaşeriyye mezhebine aittir.

Şunu da hatırlatmakta fayda var: “İmam” ve “imamet” kelimelerini konu hakkında detaylı bilgisi olmayan kimselerin rahat anlaması adına parantez içerisinde kısaca “devlet başkanı” ve “devlet başkanlığı” şeklinde açıklasak da esasında Şia’nın imama yüklediği mana ve ondan beklediği vazifeler bunun çok daha ötesindedir. İmamın sözlük anlamı önder, lider demektir. Şia’ya göre imam hem dünyevî hem de dinî işlerin tanziminde -sadece devlet sınırları içerisinde yaşayan vatandaşların değil- bütün Şiîlerin başkan ve lideridir.

Şia’da İmametin Önemi

Şia’nın imamla ilgili dile getirdiği şart ve vasıfları ele almadan önce kısaca imamet meselesinin Şia’da nasıl bir yere sahip olduğunu hatırlatmak meselenin daha iyi anlaşılması adına faydalı olacaktır. Şia, Ehl-i Sünnet’e göre fer’î bir mesele olan imameti, itikat esaslarından birisi hâline getirmiş, hatta onu doktrinlerinin temeline ve merkezine yerleştirmiştir. (Tûsî, Risale-i İmamet, s. 14) Bu yüzden “Şiilik” denildiğinde ilk akla gelen mesele, imamet olmuştur. İsnâaşeriyye Şia’sının aynı zamanda İmâmiyye olarak isimlendirilmesinin sebebi de budur.

İlk ortaya çıktığı birkaç asırda durum böyle olmasa da zamanla bir kısım faktörlerin etki ve zorlamasıyla imamet, Şia’ya karakteristik rengini kazandıran en önemli mesele hâline gelmiş ve mezhebin ana eksenini oluşturmuştur. Dolayısıyla imamet meselesiyle ilgili yaklaşımları bilinmeden Şiîliğin anlaşılmasının mümkün olmadığını da burada hatırlatmak gerekir.

Antrparantez şunu da ifade etmeliyiz ki Sünnî ulemanın imamet meselesine kelam kitapları içerisinde yer vermelerinin sebebi, Şia’nın konuyla ilgili bu tutum ve düşünceleridir. Kelamcılar, konu etrafında serdettikleri görüşleriyle, imameti itikadî bir mesele olarak ele alan Şia’ya cevap vermek ve konuyu asıl oturması gereken zemine oturtmak istemişlerdir. Yoksa bazılarının zannettiği üzere imametin kelam kitaplarına girmesinin sebebi, onun itikadî hükümler ölçüsünde önemsenmesi ve yüceltilmesi değildir. Nitekim konuyla ilgili eser yazan müellifler açıkça imametin itikadî bir mesele olmadığını beyan etmiş, imamın seçimi ve vasıflarıyla ilgili dile getirdikleri görüşleriyle de dolaylı olarak Şiîlere cevap vermişlerdir.

İmamın Tayini

Şia’ya göre Hz. Ali ve ondan sonraki imamların tamamı nas ve ilâhî tayin usulüyle belirlenmiştir. Onlara göre Hz. Ali, Gadîr-i Hum’da “Ben kimin mevlası isem Ali de onun mevlasıdır.” (Tirmizî, Menâkıb, 19) hadisiyle bizzat Allah Resûlü tarafından imam tayin edilmiş, Hz. Ali ve ondan sonraki her bir imam da kendisinden sonra gelecek olan imamı yerine varis bırakmıştır. Şiiler, pek çok âyet ve hadisi de başta Hz. Ali olmak üzere imamların meşruiyetini ispat etme adına tevil ve tefsir etmeye çalışmışlardır.

Dolayısıyla Şia’ya göre Müslüman bireylerin imam olacak kişiyi seçmeleri hiçbir şekilde söz konusu olamaz. Zira -daha sonraki açıklamalarımızda da görüleceği üzere- onlar nazarında devlet başkanlığının da ötesinde manevî ve ruhanî bir kısım yüce makamlara sahip olan ve üstün bir kısım yetkilerle donatılan imamın normal insanlar tarafından seçilebilmesi mümkün değildir. Dahası imamların günahsız olması zaruri olup, bu da ancak Allah tarafından bilinebilir.

Mesela ilk dönem Şiî âlimlerinden birisi olan Küleynî, imamet müessesesinin, ümmetin seçimine bırakılamayacak ölçüde yüksek bir makam olduğunu ifade etmiştir. Ona göre Müslümanlar tarafından imamın kıymet ve mevkiinin bilinmesi imkânsız olduğu için onun doğrudan Allah tarafından tayin edilmesi gerekir. Allah tarafından tayin ise ya bir peygamber ya da bir imam vasıtasıyla gerçekleşir. Zira Allah, onlara kendilerinden sonra kimin imam olacağını beyan eder. (Küleynî, Usûlü’l-kâfî, 1/99, 286)

Şia, imamın nas ve tayin yoluyla belirlenmesini değişmez bir esas olarak kabul ettiği gibi, tayin edilecek imamın da Ehl-i Beyt’e mensup olmasını zaruri görmüştür.

İmamların Özellikleri

Daha önceki yazımızda İslâm’a göre devlet başkanının sahip olması gereken liyakat, adalet, ilim ve güvenilirlik gibi bir kısım özellikleri ele almaya çalışmıştık. Ne var ki -aşağıdaki izahlardan da anlaşılacağı üzere- Şia’nın konuyla ilgili yaklaşımları oldukça farklıdır. Onlara göre din ve dünyaları hususunda insanlara önderlik yapacak olan imam, günahlardan korunmuş (masum), teşri yetkisine sahip, yaşadığı çağda kendisinden daha üstün kimse bulunmayan, peygamberlik makamının temsilcisi, hatta gaybı bilme gibi bir kısım ilahî sıfatlara sahip olan bir kişidir. Şimdi burada ifade edilen özellikleri kısaca açıklayalım.

a) Masumiyet

Şia’nın üzerinde ittifak ettiği görüşe göre Peygamber’in vekil ve varisi konumunda olan imamlar tıpkı peygamberler gibi ismet sıfatına sahiptirler (masumdurlar). Dolayısıyla da onlar çocukluklarından ölümlerine kadar her türlü hata ve yanılmadan, küçük ve büyük günahlardan korunmuşlardır. (Kummî, el-İ’tikâdât, s. 109-110)

Şiî âlimler imamların niçin günahsız olmaları gerektiğini ümmetin ihtiyacı ve temsil ettikleri konumun gerekleri açısından bir kısım mantıkî delillerle izah etmeye çalışmışlarsa da bütün karar ve uygulamalarının isabetli olduğu düşünülen bir yöneticinin netice itibarıyla teokrat bir mahiyet kazanacağı ve böyle bir sistemin de teokrasi anlayışını ortaya çıkaracağı yönünde eleştiriler dile getirilmiştir.

b) Yaşadığı Çağın En Faziletlisi Olma

Tıpkı peygamberler gibi imamların da halkından daha üstün ve faziletli olması gerekir. Zira onlara göre daha alt seviyedeki insanların kendisinden üstün olan kimselerin önüne geçirilmesi hem aklen çirkindir hem de şer’an yanlıştır. Dolayısıyla imam; ilim, dindarlık, cömertlik, cesaret başta olmak üzere kişilik, ahlâkî özellikler ve bedensel olarak insanların en üstünü olmalıdır. Küleynî, imamların istek ve iradesine bakılmaksızın ve bu konuda gayretlerine de ihtiyaç kalmaksızın söz konusu fazilet ve üstünlüğün Allah tarafından onlara tahsis edildiğini ifade etmiştir. (Küleynî, Usûlü’l-kâfî, 1/201)

İmamlar insanların en faziletlileri olduklarına göre elbette Allah’a da en yakın mertebede bulunacaklardır. Humeynî’nin şu sözleri imamların Allah nezdinde ne ölçüde yüce bir makamlarının bulunduğunu göstermektedir: “İmamların öyle bir makam ve derecesi vardır ki, oraya ne mukarreb bir melek ne de gönderilmiş bir peygamber ulaşabilir.” (Humeynî, el-Hukûmetü’l-İslâmiyye, s. 52)

c) Vehbî ve Gaybî İlimlere Sahip Olma

Şii kaynaklarında imamların bilgisiyle ilgili oldukça mübalağalı ifadelere yer verilmiştir. Zira imamlar nebilerin bütün ilimlerine varis oldukları gibi, sahip oldukları bu üstün bilgileri de kendilerinden sonraki imama bırakırlar. İmamların gayb âlemleriyle irtibat kuracağı ve meleklerden bilgi alacağı yönündeki ifadelere bakılacak olursa, imamların bilgi kaynağının peygamberlerden de öte doğrudan Allah olduğu anlaşılmaktadır. Dolayısıyla onların başkalarından bir şey öğrenmeye ihtiyaçları yoktur.

Küleynî, Allah’ın, sorulan herhangi bir soruya “bilmiyorum” diyen kimseyi imam tayin etmeyeceğini ifade etmiş ve ardından da imamların göklerde ve yerde olan her şeyi, insanların ömür ve ecellerini, cennet ve cehennemdekileri, olmuş ve olacakları bileceğini ifade etmiştir. Aynı şekilde imamlar mü’min ve münafıkları hemen birbirinden ayırabilirler. Kulların içlerinde gizlediklerine vâkıf olabilirler. Dolayısıyla hiçbir şey onlardan gizli kalamaz. (Küleynî, Usûlü’l-kâfi, 1/136-191; Şeyh Müfid, Evâilu’l-makâlât, s. 67-71)

d) Teşri Yetkisine Sahip Bulunma

Elbette bu kadar engin ve geniş bilgilere sahip olan ve gayb âlemleriyle irtibat kurabilen imamların Kur’ân ve Sünnet’in künhüne vâkıf bulunmaları da tabi bir netice olacaktır. Bu durum imamları Şia nazarında Kur’ân’ın “canlı bir tefsiri” durumuna getirmiş, onlara nasların mutlakını takyit etme, âmmını tahsis etme, mübhemini tebyin etme yetkisi vermiş ve hatta onlara sürekli yeni hükümler koyabilme imkânı sağlamıştır. Dolayısıyla Şia’ya göre imamların söz ve fiilleri de bağlayıcılık açısından Allah Resûlü’nün söz ve fiilleriyle aynı derecede görülmüştür.

Şia’ya göre Allah Resûlü’nün içtihat yapması caiz olmadığı gibi, imamların içtihat yapmaları da caiz değildir. Zira içtihadın mahiyetinde hem hata hem de isabet ihtimali vardır. Hâlbuki imamlar yanılmaktan korunmuşlardır. Dolayısıyla onların ağzından çıkan her bir görüş ilham ve vahye dayanır. (Hillî, Mebâdiü’l-vusûl, s. 240) Bütün bunlardan da anlaşılacağı üzere Şia inancında imamlar da tıpkı Kur’ân ve Sünnet gibi bizatihi “teşri kaynağı” olarak görülmüşlerdir.

e) Mucize Sahibi Olmaları

Şiîler, tıpkı peygamberler gibi imamların da mucize gösterebileceğini kabul etmişlerdir. Zira imamlar, imam olduklarını başkalarına kabul ettirebilmek için zaman zaman mucizeye ihtiyaç duyarlar. Mucize göstermeleri onların Allah tarafından tayin edilmiş olduklarını gösterir. (Tûsî, Risale-i İmamet, s. 22, Kummî, İ’tikâdât, s. 110)

Bazı Şiî âlimleri imamların makamıyla peygamberlik müessesesi arasında fark bulunduğunu ifade etse ve bunları izah etmeye çalışsalar da; imamlara nispet edilen ilahî tayin, ismet, melekle iletişim, efdaliyet ve mucize gibi bir kısım vasıflara bakıldığında onların peygamberlere ait bütün görev ve yetkilere ortak kılındığı ve peygamberlerle özdeşleştirildiği görülmektedir. Onların imamlarla ilgili bu tür yaklaşımları imametin, nübüvvetin bir uzantısı olarak algılanmasına sebebiyet vermiştir.

Şeyh Müfid’in, “Şeriat, imamlarımızı peygamber olarak nitelememizi men etse de peygamberler için zikrettiğimiz manayı taşımaları sebebiyle aklî açıdan onları peygamber olarak isimlendirmemize hiçbir engel bulunmamaktadır.” sözü de Şia’nın imamlara bakışını anlama adına önemlidir. (Şeyh Müfid, Evâilu’l-makâlât, s. 41-45)

İmamlarla İlgili Telakkinin İtikat ve Fıkıh Alanındaki Yansımaları

Bu kadar dinî imtiyazlara ve üstün niteliklere sahip birer lider olarak vasfedilen imamların, bunun tabi bir sonucu olarak mutlaka sevilmesi ve itaat edilmesi gereken kişiler olduğu ifade edilmiştir. Kummî, imamları sevmenin imanın bir gereği olduğunu, onlardan nefret etmenin ise küfrü gerektirdiğini söylemiştir. (el-Kummî, İ’tikâdât, s. 110)

Küleynî ise itaat hususunda nebilerle imamların ortak olduğunu ifade etmiş ve kendi zamanının imamını bilip itaat etmedikçe bir insanın mü’min sayılmasının mümkün olmadığını ifade etmiştir. (Küleynî, Usûlü’l-kâfî, s. 1/80, 208)

İlk üç halifenin hilafetlerinin gayrimeşru kabul edilmesi ve haklarında ağır suçlamaların dile getirilmesi, Hz. Peygamber’in vefatından sonra Hz. Ali’ye biat etmeyen sahabelerin mürted kabul edilmesi de imametle ilgili görüşlerin yansımalarındandır.

Kabirde sorulacak sorular arasında “İmamın kimdir?” sorusunun bulunması, imama bağlılık göstermeyen kimselerin sırat köprüsünden geçemeyecekleri, imamların şefaat hakkının bulunduğu, Kevser havuzunun dağıtımını imamların yapacağı, ahirette ümmetlerin hesaplarını imamların göreceği ve imamların taraftarlarına günahlarının sorulmayacağı gibi itikada dair meseleleri de burada zikredebiliriz.

Şiî doktrininde imamet meselesi sadece itikadî bir mesele olarak kalmamış, pek çok fıkhî hükmün şekillenmesinde de etkili olmuştur. Sözgelimi Hz. Ali’nin velayetiyle ilgili ezana ilave yapılması, namaz kılarken Kerbelâ toprağından yapılmış taş üzerine secde yapılmasının faziletli görülmesi, humusun beşte üçlük kısmının imama tahsis edilmesi, imamların imamlığını kabul etmeyen kimselerin arkasında namaz kılmanın, onlara zekat vermenin ve onlarla evlilik yapmanın caiz olmaması, imamların kabirlerini ziyaret etmenin en önemli ibadetlerden birisi olarak görülmesi, imamlara mahsus dua literatürünün oluşması, imamların doğum ve ölüm günlerine özel önem atfedilerek anma törenlerinin düzenlenmesi gibi meseleleri buna örnek vermek mümkündür.

İmametle İlgili Görüşlerin Meşruiyeti

Şia’nın imamlarla ilgili öne sürdüğü “Allah tarafından tayin edilme, masum olma, ilm-i ledünne sahip olma, melekten bilgi alma, mucize gösterme, gaybdan haber verme” gibi iddiaların ne Kur’ân’da ne de Sünnet’te açık bir delili yoktur. Hatta ilk üç halife veya sahabe hakkında dile getirilen iddiaların, onların fazileti hakkında varid olmuş çok sayıda âyet ve hadise ters olduğu da bir gerçektir.

Hz. Ali’nin imameti hakkında delil olarak ileri sürülen âyet ve hadislerin hiçbirinde açık bir beyanın bulunmadığını da ifade etmek gerekir. Zira İmam Gazzâli’nin de ifade ettiği üzere eğer Allah Resûlü kendisinden sonra gelecek olan halifeyi tayin etmek isteseydi bunu tartışma ve ihtilafa mecal bırakmayacak ölçüde açıkça yapardı. Bu durumda sahabenin de Hz. Peygamber’den sonra gelecek olan halife hakkında bilgisi olur ve herkes ona biat ederdi. (Gazzâlî, el-İktisad fi’l-i’tikâd, s. 320-321) Halbuki Allah Resûlü’nün vefatını müteakip hiçbir sahabenin böyle bir rivayetten bahsetmemesi ve sahabenin önde gelenlerinin halife seçimini gerçekleştirmek üzere Benî Sakîfe’de toplanmaları bu konuda açık bir tayinin yapılmadığını göstermektedir.

Hz. Ali’nin hilafet iddiasında bulunmaması, bu konuda herhangi bir rivayete atıf yapmaması ve ilk üç halifeye biat etmesi de Şia’nın iddiasını geçersiz kılmaktadır. Hz. Ali’ye oğlu Hasan’ı halife bırakıp bırakmayacağı sorulduğunda onun, “Tavsiye de etmem ret de.” şeklindeki cevabı da bu konuda ilahî bir tayinin bulunmadığına delildir. (DİA, “Anayasa” md.) Şia’nın konuyla ilgili görüşlerine cevap veren ve âyet, hadis ve tarihî gerçeklerden yola çıkarak onların iddialarını çürüten çok sayıda çalışma yapıldığı için bu kısa açıklamayla iktifa ediyoruz.

Şia’nın İmamet Telakkisinin Kaynağı

Şia’nın konuyla ilgili ortaya koydukları görüşleri naslara dayanarak temellendirmek mümkün değildir; hatta bunların dinin pek çok temel prensibine aykırı olduğunda şüphe yoktur. O hâlde bu görüşler nasıl olup da varlık kazanabilmiştir. Bu konuda araştırmacılar tarafından pek çok görüş ileri sürülmüştür.

İbn Hazm ve Makrizi gibi bazı İslâm tarihçileri Şia’nın ortaya çıkışını Farsların İslâm’a duydukları düşmanlıkla açıklamışlardır. Onlara göre Farslar, İslâm’a zarar verecek görüşlerini Şia aracılığıyla İslâm’ın içine sokmuşlardır. İslâm ulemasının yanı sıra çok sayıdaki müsteşrik de Şia’yı, Fars temellerine dayandırmıştır. Mesela bunlardan biri olan Browne’a göre Sâsâni devletinin fethedilmesinden sonra Hz. Hüseyin’in Fars melikinin kızı ile evlenmesi, Farsların onların evlatlarına bağlanarak teselli ve itminan bulmalarını sağlamıştır.

Bazı araştırmacılar, Kur’ân ve Sünnet nasları açısından izahı zor olan imamet anlayışının, Sâsâni/Fars kültürünün bir uzantısı olduğunu ifade etmiş ve Sâsâni devlet geleneğinde yer alan şahlık kurumuyla imamet meselesi arasındaki bir kısım benzerliklere dikkat çekmişlerdir. İlk Şiîlerin Farslardan oluşunun ve günümüze kadar Farsların genellikle Şia mezhebini benimsemelerinin de bu tezi desteklediği ifade edilmiştir.

Farsların krallıkla idare edilmeye ve krallığın veraset yoluyla intikaline alışmış olmaları ve krallarına kutsal bir nazarla bakmalarıyla imamlar hakkında ileri sürülen görüşlerin benzerliği hakikaten dikkat çekicidir. Bu yüzden Sasani’deki kral-tanrı anlayışının onların yeni dininde imamların kutsallığına dönüştüğü ileri sürülmüştür.

İmamlığın veraset yoluyla geçmesi ve imamların günahsız olarak görülmesi anlayışı İran’ın eski dini olan Zerdüştlükle de irtibatlandırılmıştır. Çünkü Zerdüştlükte din adamlarının Tanrı ile doğrudan irtibat kurabileceği, onların hata yapmayacağı ve yanılmayacağı kabul edilmiştir.

Gerek ilk dönem Şiî âlimlerinden Keşşî ve Nevbahtî gibi kimseler gerekse İhsan İlahi Zahir ve Wellhausen gibi modern araştırmacılar ise Şia’nın ortaya çıkmasında Yahudi asıllı Abdullah b. Sebe’nin etkisi üzerinde durmuşlardır. Bunlara göre ilk defa Hz. Ali’nin imamet fikrini ileri süren, bunu nas ve tayin düşüncesine dayandıran ve ilk üç halifenin hilafetini reddeden kişi İbn Sebe’dir. (Nevbahtî, Fıraku’ş-Şia, s. 43; Ricâlü’l-Keşşî, s. 103; İhsan İlâhi Zahîr, Şia’nın Kur’ân İmamet ve Takiyye Anlayışı, s. 11-35)

Bunların yanı sıra Hristiyan ve Hint düşüncesinin tesirlerinden bahseden araştırmacılar da olmuştur. Hususiyle Hz. Ali’ye ve diğer imamlara ilahî bir kısım vasıflar atfetme düşüncesinin Katolik Hristiyanlıkla paralellik arz ettiği ileri sürülmüştür.

İmametle ilgili Şia teorisi uzun asırlar içinde şekillenmiştir. Onlar, gerek sosyal ve siyasî şartların gerekse farklı din ve kültürlerin etkisiyle ortaya koydukları bu teorinin, tutarlılığını ve meşruiyetini sağlayabilmek için geçmiş hadiseleri farklı bir gözle yeniden okumaya girişmiş ve İslâm’ın ilk yıllarında meydana gelen olayları kendi nazariyelerini destekleyecek şekilde yorumlamışlardır. Aynı şekilde bu teorilerini naslara dayandırma adına zahirî anlamlarıyla çatışıp çatışmamasına aldırmadan bir kısım âyet ve hadisleri batınî ve işarî manalarına göre yorumlamaya çalışmışlardır.

Velayet-i Fakih Düşüncesi

Şia inancına göre on ikinci ve son imam olan Muhammed el-Mehdi’nin gaybubetiyle birlikte uzun asırlar boyunca imamların devlet imamlığı yapma ihtimali de ortadan kalkmıştır. Onların inancına göre son imam tekrar yeryüzüne inecek ve zulümle dolan dünyaya adalet getirecektir. Humeynî, gaybubet döneminin asırlarca uzamasının Şiîler içerisinde dinî ve siyasî açıdan nasıl bir boşluk oluşturduğunun farkına varmış ve nihayet 1979 İran devriminin motoru olan “velâyet-i fakih” makamını ortaya çıkarmıştır.

Buna göre imamın gaybeti sırasında, ümmet içinde bulunan en âlim ve faziletli olan fakih, beklenen mehdinin nâib ve temsilcisi kabul edilmiş, siyasi ıslahat ve devlet yönetimi de dâhil olmak üzere fetva, kaza, humus ve zekât gibi imamın sahip olduğu bütün yetkiler ona devredilmiş ve diğer fakihler de ona bağlanmıştır. Böylece imamet anlayışı İran’da “din adamlarının egemenliği” şeklinde kısmen de olsa uygulamaya konulmuştur.

Sonuç

Bütün bu izahlardan da anlaşılacağı üzere Sünnî hilafet teorisiyle Şia’nın imamet anlayışı arasında çok ciddi farklar bulunmaktadır. Ehl-i Sünnet ulemasına göre halife hiçbir insanüstü vasfa sahip değildir. Onun ne bir kudsiyeti ne de sorgulanamaz bir otoritesi vardır. Aynı şekilde onun ne günahsız olmasından ne de teşri yetkisinden bahsedilebilir. Halife meşruiyetini Allah’tan veya peygamberden değil bilakis toplumun rıza ve kabulünden alır. Dolayısıyla da her türlü icraatından ötürü topluma hesap vermek zorundadır. O, hukukî açıdan hiçbir dokunulmazlığa sahip değildir. Adalet vasfını kaybettiği anda azledilmeyi hak eder. Seçimle iş başına gelir ve kendisinden dar ve geniş dairede istişare etmesi istenir.

Ne var ki İslâm dünyasındaki bir kısım düşünce ve uygulamalara bakılacak olursa, Şia’nın imametle ilgili yaklaşım ve inançlarının Sünnî dünyaya da tesir ettiği görülmektedir. Özellikle siyasal İslâmcıların hilafet, siyaset, iktidar ve devlet hakkındaki söylem ve eylemlerine bakıldığında, Şiî düşüncenin onların zihin kodlarında bıraktığı etkiyi görmek hiç de zor olmayacaktır. Humeynî ve onun fikirleri İran devriminden sonra siyasal İslamcıların önemli referansları arasında yerini almış ve onların zihnî arka planını oluşturan beslenme kaynaklarından biri haline gelmiştir.

Son dönem siyasal İslâmcılarının pek çoğu itibarıyla ciddi bir İslâmî bilgiye ve yeterli metodolojik alt yapıya sahip olmamaları da onların zihinlerini devletin ve devlet başkanının kutsallığı ve yüceliği gibi düşüncelere açık hale getirmiş ve dolayısıyla da onları, Kur’ân ve Sünnet merkezli bir siyaset anlayışından uzaklaştırmıştır.

Son olarak ifade etmek gerekir ki devlet başkanını, “Allah’ın tüm sıfatlarını üzerinde taşıyan kimse” olarak gören, ona dokunmayı ibadet sayan, onun ülkenin “ezelî ve ebedî başkanı” olduğunu söyleyen düşüncelerin bir şekilde Şia içerisinde kendilerine yer bulmaları mümkün olsa da bunların Sünnî siyaset düşüncesiyle hiçbir şekilde izah edilmesi mümkün değildir.

[Dr. Yüksel Çayıroğlu] 8.7.2019 [TR724]

Muriqi transferi 30 yıllık hesabı kapattı [Hasan Cücük]

Transferi yılan hikayesine dönen Vedat Muriqi’te mutlu sona Fenerbahçe ulaştı. Adı bir gün Galatasaray ertesi gün Fenerbahçe ile anılan Kosovalı oyuncuyu Sarı-Lacivertli ekip 4 yıllığına renklerine bağladı. Fenerbahçe, Vedat Muriqi’i Galatasaray’ın elinden kaparak, 30 yıldır açık olan bir hesabı da kapatmış oldu.

Hasan Vezir adını yeni nesil pek hatırlamaz. 1980’li yılların sonunda Hasan Vezir ortaya koyduğu futbol kadar, Galatasaray – Fenerbahçe arasındaki rekabetin en önemli öğelerinden biri olmasıyla hatırlanır. Futbola Rizespor alt yapısında başlayan Hasan Vezir, performansıyla genç yaşında dikkat çekti. 1983’te Trabzonspor’a transfer olan Vezir, bordo-mavili ekipteki ilk sezonu Trabzonspor’un son şampiyonluğunu kazandığı yıl oldu. 1987 yılında 4 yıl aradan sonra yeniden yuvaya dönen Hasan Vezir, 1988-89 sezonunda gösterdiği performansla Fenerbahçe’nin teknik patronu Tudor Veselinoviç’in radarına girdi. Sezonun 7. haftasında Hasan Vezir, Rizespor’a veda edip, kiralık olarak Fenerbahçe’nin yolunu tuttu.

Fenerbahçe’nin 103 golle şampiyon olduğu sezonda Hasan Vezir, 23 maçta 15 golle katkı sağladı. Hasan Vezir adını unutulmazlar listesine yazdıran maç ise Türkiye Kupası yarı finali oldu. İki ezeli rakip Fenerbahçe ve Galatasaray arasındaki yarı final rövanş maçında Galatasaray devreyi Tanju Çolak’ın attığı gollerle 3-0 önde kapattı. İkinci devre sahada farklı bir Fenerbahçe vardı. Aykut Kocaman skoru 3-1’e getirirken, sahneye çıkan Hasan Vezir attığı 3 golle Galatasaray’ı yıkan oyuncu oldu. Hasan Vezir’in bu performansı yıllar geçse de unutulmadı.

Sezonun bitimiyle birlikte Hasan Vezir’in Fenerbahçe’de kalacağına kesin gözüyle bakılıyordu. İşte bu noktada devreye Galatasaray’ın futbol şube sorumlusu Ergün Gürsoy girdi. Bugün artık tarihe karışan ‘futbolcu kaçırma’ olayı gerçekleşiyordu. Hasan Vezir’i kaçıran Ergün Gürsoy, ünlü forvetin sarı-kırmızılı renklere bağlanmasını sağladı. Vezir’in transferi Fenerbahçe’ye atılan büyük bir çalım ve goldü.

Hasan Vezir’in Galatasaray dönemi beklentilerin çok altında kaldı. İlk sezonunda 12 gole imza atarken, Galatasaray ligi 4. sırada bitirdi. Hafızalara kazınan ise, sezonun ilk yarısında Galatasaray sahasında Fenerbahçe’yi 1-0 yenerken, 90. dakikada golü şık bir kafa vuruşuyla atan ismin Hasan Vezir olması oldu. Galatasaray’daki ikinci sezonu daha sıkıntılı geçti. İkinci sezonunda sadece 4 gole imza attı. Büyük umutlarla transfer edilen Hasan Vezir’in Galatasaray dönemi sadece 2 yıl sürdü. 1991’de Bakırköyspor’a transfer olan Hasan Vezir’in 37 yaşına kadar devam eden kariyeri sıradan bir futbolcu olarak geçti. Uzun kariyerinde hafızalarda kalan dönemi Fenerbahçe’de 1988-89 sezonunda geçirdiği 7 aylık süreç oldu.

Vedat Muriqi geçen sezon Rizespor formasıyla ortaya koyduğu futbolla Galatasaray ve Fenerbahçe’nin radarına girmeyi başarmıştı. Fenerbahçe facia geçen bir sezon sonunda kadrosunu önemli ölçüde yenileme yolunu seçiyordu. Galatasaray ise, Gomis’in boşluğunu bir türlü dolduramama sıkıntısı yaşıyordu. Mbaye Diagne’nin Galatasaray performansı Kasımpaşa döneminin oldukça gerisinde kalmıştı. Sarı-kırmızılı forma ile attığı gollerin yarıdan fazlasının penaltıdan olması, ortaya koyduğu oyun ve gol yollarındaki beceriksiz vuruşları sarı-kırmızıları santrafor arayışına yöneltmişti. Rizespor’un sezon boyunca oynadığı tüm maçlarda ilk 11’de sahaya çıkan Kosovalı forvet 17 gole imza atıp, 8 asist yaptı. Gol yollarındaki ustalığının yanı sıra yaşının 25 olması Muriqi için ezeli rakiplerin kıyasıya bir mücadele vermesini sağladı.

Vedat Muriqi’in Galatasaray’a transfer olmak istediğini belirterek ‘Gelecek sezon Galatasaray’da oynamak oynamak istiyorum’ ifadelerini kullanması, oyuncunun yeni adresinin sarı-kırmızılı ekip olacağını gösteriyordu. Ancak Fenerbahçe’nin pes etmeye niyeti yoktu. Önce Rizespor’la anlaşan Fenerbahçe daha sonra Kosovalı forvetle anlaşıp yılan hikayesine dönen transfere son noktayı koydu.

30 yıl önce Galatasaray, Hasan Vezir’i Fenerbahçe’nin elinden kapıp renklerine bağlamıştı. 30 yıl sonra tarih bu kez tersinden tekerrür etti. Fenerbahçe, ‘Vedat Muriqi Galatasaray’da’ manşetlerinin atıldığı günlerde, ezeli rakibine transfer çalımı atmayı başardı. Hasan Vezir, Galatasaray’a yar olmamıştı. Bakalım Muriqi nasıl bir performans gösterecek.

[Hasan Cücük] 8.7.2019 [TR724]

Çimlere basmayalım muhterem Müslümanlar! [Hakan Zafer]

Caminin duvarını temiz tutmayı başardınız diyelim,

Bari az ötede kavga edin.

Çimler yeni, elinizi ayağınızı zapt edemez, oralara taşarsınız maazallah.

Yerine yenilerinin biteceğine(!) güvenip “Benim yüzümden” diyemediğiniz için zayiattan saydığınız çimlerin vebalini boynunuza almayacaksanız bari ötede görün hesabınızı.

Sizi uyarmanın imkânsızlığına rağmen, yerin kulağını sağır zannedip fısıldayanın bile iflahını keseceğiniz muhakkak. “Şimdi sırası mı çim derdine düşmenin, kavgamız/davamız büyük!” diyeceksiniz ne de olsa.

Siz de haklısınız, dışarıda bitmek bilmeyen türlü çeşitli düşmanlarla(!) kuşatılmışken bir de içerde yaramaz kardeşlerle boğuşuyorsunuz, emeğiniz de yükünüz de büyük muhteremler. Yoruldum dediğiniz yere, azıcık dinlenesiniz; soluklanıp, beslenip yumruklarınızı güçlendiresiniz diye han yapamayacaksak, bize yazık o vakit.

Sizi de sayar, sizi de başımızın üstünde tutarız. Koruyup kollayıp laf ettirmediğimiz kim yok ki siz geri kalasınız. Herkese bir şemsiye açıyoruz zaten. Kızdığım, üzüldüğüm; hatırı uğruna siz muhteşemlere bu özeni gösterdiğimiz inanca emek verip koruyamadığımızdır, yoksa size… tövbe tövbe, darılırım bak, hiç der miyim, dedirtir miyim öyle şeyler?

Biz gafiller, gemi yürütmeyi kolay zannediyoruz, lütfedip kusurumuza bakmayınız. Size laf gelmesin diye arada ihmal ettiklerimiz çok, o biraz endişelendiriyor sadece.

*****

Tamam, haklısınız bazı muhteremler; sizin arazi herkesinkinden geniş, sizin borunuz daha güçlü ötüyor, davulunuzun sesi daha tok çıkıyor, siz daha kalabalıksınız, varlığa hükmedişiniz kimsede yok, siz en samimisiniz, en iyi bilen sizsiniz, bayrağı/sancağı sizin güçlü kollarınızdan başka kim emanet alabilir ki…

Şikâyet ettiğiniz her şeyde tabii haklısınız. Zaten insan, hep haklı olduğu için şikâyet eder değil mi? Eğer şereflendirir de şikâyetinizi kendisine seslendirdiğiniz birileri size kazara “vah vah ne de haklıymışsınız” demezse, yumurta gibi, diğeriyle tokuşturun gitsin.

*****

Asıl yapması gereken işi ihmal ettirecek kavgaya tutuşmuş, kavga etmiyor gözükse de yer kapmacada itişip kakışan, buna rağmen “Ne ile meşgulsünüz beyim?” dediğinizde, “Tebliğ mebliğ, uğraşıyoruz işte bi şeylerle” demeye hicap etmeyecek kimselere bel bağlamak, hele dini düşünce/bilgi adına çabalasınlar diye beklemek, kangrene makyaj çekmeye benziyor.

En azından, başkalarının imanını selamette görme, imanlı nesil yetiştirme vs, gibi davalar yüklenmiş, uğruna ağır bedel ödemeyi göze almak iddiasındakilerin, “önce şu şu boyutlarda büyüyelim…” diye diye, o din iman aşkına vermesi gereken emeği savsaklaması normal mi?

Neyse Muhteremler!

Şöyle zannediyorsanız; bugün gözünüzün içine bakanlar eteklerinizden tutup size “yapmayın ne olur, bari bizim hatırımıza” diyecekler, siz de onların gözünün içine bakıp kendinize geleceksiniz ve ilk işiniz kavga ederken ezdiğiniz bu çimleri diriltmek olacak, maalesef işin yarını böyle gelmiyor. Bu biçim tutturulmuş türkülerin nakaratı; ah, vah, keşke, oluyor.

[Hakan Zafer] 8.7.2019 [TR724]

SETA andıcı ve karanlığın ‘uzantıları’ [Naci Karadağ]

Kader çok enteresan gelişmelere bizleri şahit yapıyor. Siyasal İslamcılar vaktiyle karşı durduğu, eleştirdiği, canhıraş şekilde itiraz ettiği, antidemokratik, zalimce, totaliterce olan ne varsa misliyle hem de binlerce misliyle yapıyor artık.

Hatırlar mısınız Necdet Sezer’in üniversite rektör seçimlerinde ilk sırada çıkanı değil de ikinci ya da üçüncüyü ataması durumunda yükselen itirazları. “Bu nasıl demokrasidir?” naralarını…

Tayyip Erdoğan bırakınız ikinci ya da üçüncüyü artık hiç seçime girmeyen isimleri atıyor. Tıpkı beğenmediği belediye başkanlıklarına canının istediğini “Kayyım” olarak ataması gibi.

Zaten bir iki yerde ufak ufak “ne gerek var fazla seçime bir kez başkan seçilsin, geri kalan tüm seçimleri kaldıralım” türünden mırıl mırıl bir şeyler söylemeye başlamıştı. Özellikle son yerel seçimlerin neticelerine bakacak olursak, bundan sonra Türkiye’de yerel seçim olacağından artık emin değilim şahsen.

Ne gerek var milleti yormaya, Tayyip Reis canının istediğini atasın belediye başkanı olarak yeterli!

28 Şubat Türkiye tarihinin en kara dönemlerinden biriydi.

Yapılan zulümlerin, inançlı kesime yapılan düşmanlıkların haddi hesabı yoktu.

Ancak bugünün siyasal İslamcıları 28 Şubatçılara rahmet okutturacak boyuta ulaştırdılar zulümlerini.

28 Şubat’ta yaşanan bir andıç, ortalığı karıştırmış, toplum muazzam tepki vermişti.

O dönem yapılan fişlemelere de keza.

Günümüz iktidarı ise fişlemeyi artık rutin bir düzen olarak uyguluyor.

Eğitim, hukuk, ekonomi ve daha binlerce alan…

Her şeyi mahveden siyasal İslam sınavları da ifsat etti kısa sürede. Artık herhangi bir sınavda başarılı olmak yetmiyor, mülakat denen AKP ölçütlerine göre seçim ve torpile geçiliyor. Siyasal İslamcı tayfa kendi akraba-i taallukatını alıveriyor her yere. Ülke bir tür liyakatsizler cumhuriyetine döndü.

Bürokrasi liyakatsiz kaynıyor.

Medya da öyle…

Bu liyakatsiz vasatlar ordusu, elbette öncelikli olarak liyakatlilere düşman oluyorlar.

Önceki gün Rektörlük seçimlerine katılmamış olmasına rağmen doğrudan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından Boğaziçi Üniversitesi rektörü olarak atanan Mehmed Özkan, konuşmasını yapmak üzere kürsüye çıktığı sırada öğrenciler tarafından protesto edilmişti.

Özkan’ın icraatları ise ilginç: öğretim üyeleri ve üniversite personelinin yemek ücretlerine hukuksuz ve fahiş oranda zamlar, üniversite personelinin çocuklarından haksız yere servis ücreti talep etmesi ve ödeyemeyenleri icraya vermesi, hukuksuz bir şekilde lojman dağıtması vs… Tam bir sarayının rektörü!

SETA diye bir sözde think-tank kuruluşu var. Kanaatimce bizzat 15 Temmuz kanlı tiyatrosunda da aktif rol oynayan kurumlardan biri. İnanılmaz paralar akıtılıyor bu karanlık yapıya. Ne kadar liyakatsiz, karanlık tip var ise hepsi burada bir şekilde faal.

Bu kuruluş son olarak araştırmacı diye sözüm ona birkaç vasat kişinin hazırladığı rapor adı altında tarihi kara bir leke olarak geçecek andıç yayınladı.

28 Şubat andıçlarına rahmet okutturacak kadar berbat bir şey.

Tam bir kepazelik aslında.

Raporu şuradan okuyabilirsiniz.

İçeriğin korkunçluğu bir kenara, basit bir okumayla dahi vasat bir zekanın bile yapamayacağı teknik hatalarla dolu bu ucube metin İsmail Çağlar, Kevser Hülya Akdemir ve Seca Toker tarafından hazırlanmış. En azından raporda onların ismi var. Ancak raporun diline ve özellikle info grafiklerine bakıldığında bir tür istihbarat-muhaberat zihniyetinin ürünü olduğu açık.

Raporcular ellerine tutuşturulan verileri bir şekilde yorumlamaya çabalamışlar ama onlar da felaket ötesi. Düşünün; Yeni Şafak şeysinin haberini eleştiren twit atmak hainlik olarak gösterilmeye çalışılmış raporda.

Örneğin Amerika’nın sesi isimli uluslararası bir yayın organında çalışan gazeteciyi “genelde Amerikalı yetkililerin açıklamalarını twitliyor” diye not almış!

Sanırım bu gazetecinin Tanzim satış mağazaları ile beraber Burkina Faso yetkililerinin açıklamalarını neden paylaşmadığını sorgulamak istemişler. Ve daha korkuncu bu durum, tüm yabancı medyada çalışan gazetecileri kriminalize etmek için yeterli görülmüş ve esas zihniyet de raporun başlığına yansımış durumda: Uluslararası Medya Kuruluşlarının Türkiye Uzantıları…

Üstüne üstlük bir de aba altından sopa gösterilerek gazeteciler korkutulmaya çalışılmış. Bu isimler ihbar edilmeye teşvik ediliyor raporda.

BBC Türkçe mesela, hapishanelerde yaşanan işkence iddialarını haberleştirdiği için suçlanıyor! Esas bunu haberleştirmeyenlerin gazetecilikleri sorgulanması gerekirken, raporu hazırlayan üç isim had sınırlarının çok çok üzerine çıkıp, sırtlarını saraya dayayarak inanılmaz tehditvari bir üslupla tam bir andıç rezilliğine imza atıyorlar. Bu karanlık çağ ilanihaye devam edecek diye düşündüklerinden olsa gerek, bunu yaparken de oldukça pervasızlaşıyorlar.

SETA andıcında yüzlerce gazeteci isim isim ve görseller kullanılılarak sosyal medya paylaşımları sebebiyle birer birer fişlenmişler. Demek ki milletin milyonlarca lirası bu tür fişleme ve andıçlama faaliyetlerine harcanmış.

Rapor açık açık sansür ve baskıyı da tavsiye ederek basın kuruluşlarına “gazetecileri denetleyin” telkininde bulunuyor!

Yer yer alenen hedef gösterme boyutuna varan bu fişlemenin bugün herhangi bir müeyyidesinin olacağını zannetmiyorum. Hatta sırtları sıvazlanacaktır SETA ve bu raporu hazırladığı iddia edilen üç ismin. Ancak gerek medya tarihi, gerekse demokrasi tarihinde kara bir leke olarak yer alacakları da muhakkak. Hukuk bir gün geri döndüğünde ise bu yaptıklarının hesabını sarayın değil gerçek adaletin önünde vereceklerdir şüphesiz.

SETA kurulduğu günden bu yana karanlık işlerin ve isimlerin adeta merkezi konumunda. Doğrudan saraya bağlı çalışan bu karanlık yapı, Pelikan çetesinin daha yaygın bir versiyonu gibi. Özellikle yurt dışında pek çok istihbarat ve espiyonaj çalışmalarında, algı oluşturma ve para çar çur etme organizasyonlarında başat kurum.

Mesela önümüzdeki günlerde Brüksel’deki SETAcılar benzer bir organizasyon ile hem ekmek elden su gölden bu milletin parasını sokağa atacak hem de karanlık faaliyetlerine bir yenisini daha ekleyecekler. Üstelik adına “Büyükelçi” denilen kişiler de bu istihbarat operasyonunda artık alenen rol alıyor. Ergenekon paspası olarak nam salan Nedim Şener’in otorite olarak konuştuğu bir panel düşünün. Meselenin seviyesi de bu yani!

Esas makara ise raporun son kısmında. Rapor, yabancı medyayı tek sesli olmakla eleştiriyor! Ve “çok sesli bir aktarım dili geliştirin” diye bir de nasihat veriyor kendi rezilliklerini ve havuz felaketini görmeden.

Gazeteci Selim Sazak bu yapının Türk halkının paralarını nasıl har vurup harman savurduğunu gayet açık şekilde ortaya döktü. Görebildiklerimiz bunlar elbette… Bakın şu felaket ötesi kısım ise “öneri” bölümünde: “Her bir mecranın “şikayet ve öneri” bölümü bulunmaktadır. Özellikle doğrudan hükümeti hedef alan haberlerde yanlış bir içerik ve tutum tespit edildiğinde ilgili mercilere itiraz ve uyarıda bulunulmalıdır. Böylece medya kuruluşu ve kamu yayıncıları için ilgili ülke nezdinde denetim mekanizmaları işletilebilir…”

Öyle bir sakatlık ki, kibrit çöpü ucu kadar bile doğruluk noktası yok! Hükümeti eleştirmek suç ve bunun çözümü ise yetkili mervcilere ve denetim menakizmalarına ihbar! Tam bir fecaat…

Bence öncelikle SETA’nın karanlık yapısının ortaya çıkarılması ve mali kaynaklarının şeffaf şekilde açıklanması lazım.

Şu linkteki bilgileri okuyunuz lütfen:

Mesleğini hala yapmaya çalışan bir avuç gazeteciyi “uzantı” diye andıçlayan SETAcıların neyin uzantısı olduğunu ise tüm dünya biliyor. Dünyanın dört ülkesinde ofisleri bulunan bu yapının tüm harcamaları gizli ve karanlıkta. Şu yazı bu yapının dış uzantılarını açıkça ortaya koyuyor.

Siyasal İslam her kavramı olduğu gibi düşünce kuruluşu ve araştırmacılık gibi kavramları da paçavraya dönüştürdü ne yazık ki. Bunu SETA’ya bakarak rahatlıkla görmek mümkün. Bu kuruluşun yurt dışı faaliyetlerinin çok yakında istihbarat ve ajan faaliyeti kapsamında ele alınmasına kimse şaşırmasın.

Zira geçtiğimiz yıl Alman Hükümeti açıkladığı raporda bu ve bunun gibi kuruluşların Saray için nüfuz ve etki ajanlığı ile beraber, istihbarat ve fişleme çalışmaları yaptığını alenen yazmıştı. Şimdi SETAcılar kendi elleriyle gerçekte ne olduklarını tüm dünyaya ilan etmiş oldular!

[Naci Karadağ] 8.7.2019 [TR724]

6 Temmuz darbesi [Semih Ardıç]

Merkez Bankası (TCMB) Başkanı Murat Çetinkaya, 6 Temmuz 2019 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile görevden azledildi. Yerine yardımcısı Murat Uysal getirildi.

Özel bir kanunu olan ve 2001’de patlak veren iktisadî krizinin tekrar etmemesi için “tam bağımsızlık” imtiyazı verilen Merkez Bankası’nda başkan ve yardımcıları istifa ya da vefat haricinde değiştirilemez. Tabiî bu bahsettiğimiz düstur hukuk devletinde cari…

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri Recep Tayyip Erdoğan’ın 6 Temmuz’da Merkez Bankası’nda reva gördüğü muamelenin zorbalıktan başka bir karşılığı yok.

Sivil bir hükûmetin kanun nizam tanımaz kararlarından biri olarak tarihe geçen karar Merkez Bankası’na yönelik bir darbedir. Bundan böyle TCMB doğrudan Saray’a bağlanmıştır.

Bankanın tarihinde ilk defa 12 Eylül 1980 askerî darbesinde Merkez Bankası Başkanı cebren istifa ettirilmişti. Sivil hükûmetler tarihinde ise böyle bir zorbalık da AKP’ye nasip oldu.

Kararda 8 Temmuz 2018’de yine Erdoğan’ın imzası ile yayımlanan kararnameye atıf yapılmasının hukuken karşılığı yoktur.

Muz cumhuriyetinde bile kabul edilemeyecek bir işlem Merkez Bankası gibi hassas bir müessese üzerinde tesis edildi. Erdoğan hukuki veçheden mahrum bir kararla TCMB bağımsızlığını tamamen ortadan kaldırdı.

KANUNA RAĞMEN KARARNAME OLUR MU?

1211 sayılı Merkez Bankası Kanunu’nda değişiklik yapılmadığı halde Başkanlık sistemine geçiş safhasında Merkez Bankası idarecilerinin vazife süresi beş yıldan dört yıla indirilmişti.

Erdoğan kanunu bir senede iki kere çiğnedi. Kararname ile mahdut tutulan düzenlemedeki dört sene şartı istifa ya da vefat olmadığı halde çiğnendi. Çetinkaya’nın 10 ay daha başkanlık koltuğunda oturma hakkı vardı.

Murat Çekinkaya’ya 10 Nisan 2016’da TCMB Başkanlığı vazifesi tevdi edildiğinde en fazla tenkit edenlerden biriydim. Zira lisans eğitimi de meslekî kariyeri de bu vazife için elverişli değildi. Tek meziyeti Erdoğan’ın oğlu Bilal Erdoğan’ın yakın arkadaşı olmasıydı.

ERDEM BAŞÇI YERİNE ÇETİNKAY GETİRİLDİ

Doç. Dr. Erdem Başçı gibi hem para politikasında ihtisas yapmış hem de Durmuş Yılmaz döneminde başkan yardımcılığı ile 2011-2016 döneminde başkanlık vazifelerini ifa etmiş bir ismin yeniden tayin edilmemesi vahim bir hataydı.

Erdoğan bu kararı ile bütün tenkitlere kulak tıkamış, devlette tayin ve terfide artık liyakatin değil itaatin esas alınmaya başlandığını haber veriyordu.

Şu vakte kadar hata üstüne hata yapsa da Çetinkaya’nın kanun değiştirilmeden vazifeden azledilmesi yeni handikaplara kapı aralayacak. En azından istifa etmesi temin edilseydi bu kadar gürültü kopmazdı.

Kulislerde Çetinkaya’nın istifa telkinlerini kabul etmediği belirtiliyor.

YENİ BAŞKAN MECBUREN “UYSAL” OLACAK

Saray 6 Temmuz darbesi ile Merkez Bankası dahil hiçbir müessesede idari bağımsızlığın ve vazife teminatının kalmadığını ilan etti.

Şu haliyle Çetinkaya’nın yerine tayin edilen Murat Uysal’ın “topal ördek” olacağını söylememe lüzum var mı?

“Kararları bağımsız alacağım” mesajı yayımlayan TCMB’nin yeni başkanı Murat Uysal’a bir fıkrayı hatırlatmadan edemeyeceğim:

Vaktiyle, bir aslan, bir kurt ve bir tilki arkadaş olmuş. Karınları acıktığından ava çıkmışlar. Av sonunda bir öküz, bir koyun bir de tavşan yakalamışlar. Avlarını bir araya getirdikten sonra aslan kurda dönerek:

-Şu taksimatı yap da paylarımızı alalım demiş.

Kurt:

-Ulu Sultanım, öküz zaten sizin. Koyun benim, tavşan da tilkinin demiş.

Aslan buna çok kızmış, kurda bir pençe vurduğu gibi onu uçuruma yuvarlamış.Bir yerde iki başkan olmaz diye kurdun kafasını koparmış.

Aslan bu sefer korkudan tir tir titreyen tilkiye dönerek:

-Şu taksimatı bir de sen yap görelim demiş.

Kurnaz tilki hemen yanıtını yapıştırmış:

-Öküz sizin akşam yemeğiniz, koyun öğle yemeğiniz, tavşan da sabah kahvaltınız.

Aslan, kıs kıs gülmüş, tilkiye sen bu taksimatı nerden öğrendin? demiş.

Tilki:

-Şurada yatan kurttan öğrendim demiş…

ERDOĞAN ARTIK FİİLÎ TCMB BAŞKANI

Uysal için Çetinkaya’nın azlediliş şekli kâfi derecede mesaj vermediyse Erdoğan eksik kalan kısmı tamamladı.

Erdoğan, Çetinkaya’yı niçin gönderdiğine dair suâle şu cevabı verdi: “Kendisine ekonomi toplantılarında defalarca faizi indirmesi gerektiğini söyledik. ‘Faiz düşerse, enflasyon düşer’ dedik. Gerekeni yapmadı. Aynı kulvarda değildik.”

Ekonomide yalancı bahar havasına aldananlar için 5 Temmuz’da bir makale yayımlamıştım.

“Az sabret, geçer!” başlıklı makalenin (http://www.tr724.com/az-sabret-gecer/)

bu kadar kısa sürede teyit edildiği Türkiye’de hangi iş yolunda gidebilir ki!

Artık 41 milyar liralık ihtiyat akçesini, şeffaf emisyon hacmini unutun. Erdoğan talimat verecek yeni başkan uysal bir şekilde harfiyen tatbik edecek.

Gerisi laf ü güzaf!…

S-400 krizinde muhtemel Amerikan müeyyideleri başladığında Erdoğan’ın 6 Temmuz darbesini niye göze aldığı daha iyi anlaşılacak.

Az sabredin, göreceksiniz!

[Semih Ardıç] 8.7.2019 [TR724]

SETA raporunun düşündürdükleri [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Batılı medya kuruluşlarının Türkiye’ye olan ilgisi, diğer ülkelere olan ilgilerinden farklı değil. Elbette Türkiye bir NATO ülkesi ve jeopolitik konumu nedeniyle biraz daha fazla ilgi görüyor. Avrupa ile Asya güzergâhında bir geçiş coğrafyası olan Türkiye’de yaşanan istikrarsızlaşma ve kötüye gidiş, Avrupa güvenliği ile doğrudan ilintili bir konu. Yani olay salt “akademik ilgi” perspektifinden değerlendirilemeyecek kadar stratejik.

Peki, neden son yıllarda Batılı yayın kuruluşları Türkçe yayınlara geçti ya da var olan yayınlarını arttırdı? Nedeni çok basit! Çünkü Türkiye’de medya tümüyle rejimin propaganda enstrümanına dönüştürüldü. Eleştirel medya kuruluşlarını birbiri ardına fabrikasyon gerekçelerle hukuksuzca kapatan ve taşınır-taşınmaz mal varlıklarına el koyan tırnak içindeki devlet, böylece diğer taraftan bunların dışındaki medya kuruluşlarına gözdağı verdi. Böylelikle kimine sopa, kimineyse havuç göstererek “haber ve yorum” tekeli kurdu. Böylelikle 1984 vari bir “olanın deformasyonu”, tarihin yeniden yazılması ve dezenformasyon evresine geçildi. 17 Aralık yolsuzluk skandalının ardından 15 Temmuz’da kadar olan süre zarfında, ulusal ve yerel düzeyde yüzlerce medya kuruluşu kapatıldı. Havuz olarak tabir edilen ve rejimin organik parçası olan basın ve medya dışında, yarı-otonom kuruluşlar da sonunda tümüyle havlu atarak teslim oldu. Doğan Grubu’nun içler acısı hali meydanda. Bu nedenle detaylarına girmiyorum. Mesele şu: Batılı yayın kuruluşları Türkiye menşeli haberleri bu yapıya yaslanarak elde edemeyeceklerini gördüler. Bu nedenle Türkiye konusuna daha bir özenle eğildiler, eğiliyorlar. Örneğin Türkiye’deki kanalizasyon medyasının görmek istemediği haberler böylece ülke dışına çıkartılıp küresel kamuoyu ile paylaşılıyor. Bu durum elbette Ankara’da bazılarının uykularını kaçırıyor. Oysa dünyayı da keşke Türkiye gibi yalan-yanlış haber bombardımanına tabi tutmak ve Türkiye algısını yönetmek ne harika olurdu, değil mi?

İslamcıların “düşünce kuruluşu” SETA, oldum olası AKP’nin bir tür bilgi havuzudur. Okur-yazarlık sorunu had seviyede olan ve bir türlü entelektüel çıkartamayan İslamcılar, SETA vakfında aralarından çıkan en parlak beyinleri toplayarak önceleri siyasi stratejiler geliştiren bir yapı elde ettiler. Sonraları bu yapı rejimin fiillerinin izahatına ve haklı çıkartılmasına yönelik hareket eden bir tür vakanüvislik ve güzelleme makinesine dönüştürüldü. Yok edilen hukuk devleti, başlayan anayasasız rejim, takibat politikaları ve hukuksuzluklar, SETA tarafından yazılan kurgu-akademik raporlarla eğilip bükülerek dünya kamuoyu ile paylaşıldı. Bu yapılırken rejim diskuru kullanıldı.

Bilim kurgu bir öykü yazacaksanız, her şeyden önce kurgu kısmını iyi oturtacaksınız. Bu yapılmazsa senaryo fazla sırıtır. Alıcısı azalır. SETA’nın görevi biraz bu tür bir görevi çağrıştırıyor. Önemli olan yazdıkları öykünün (manipüle edilmiş olaylar dizgisinin) kendi içinde tutarlı olma durumunu maksimize etmek. Orada çalışan sosyal bilimcilerin doktoralarını böylesi bir iş için satmaları elbette onların kendi şahsiyetleri ve değerleri ile alakalı bir konu. Ancak iş artık fişlemelere kadar vardırıldığına göre, bu “meslektaşların” ileride hukuka dönüş gerçekleştiğinde Türkiye’de ve dünyada mesleklerini icra edebilme olasılıklarının son derece düşük olacağı gerçeğinin yanı sıra, hukuk önünde hesap vermek durumunda kalacakları da bir gerçek. Dediğim gibi, eğer Türkiye normalleşebilirse! Belli ki bu meslektaşlar tüm senaryoyu Türkiye’nin bu rejiminin kalıcı olacağı ana varsayımına dayandırıyorlar. Bu onları biraz daha rejime bağımlı kılıyor. Yaz denileni yazmak durumundalar. Artık ipin ucu kaçmış durumda ne de olsa. Ne acı bir şey. En azından benim için! Çünkü hiçbir şey, insanın kendisine olan saygısının önünde olamaz. Bir insan baskıcı-otoriter bir anti demokratik rejimin avukatlığını üstlenirse kendisine saygı duyabilir mi? Bilemiyorum. Bu sanırım SETA’cı “akademisyenler” için fazlaca bir sorun teşkil etmiyor olmalı. Parası mı iyidir? Tabi “emeklerinin” karşılığını alıyorlardır, orası kesin! Ama onurun ve şahsiyetin rayici nedir, bunu en iyi onlar yanıtlar. Tıpkı Nürnberg Mahkemelerinin önünde hesap veren rejim yalakası bilim insanları, yargıçlar ve bürokratlar gibi, onlara da bir gün bir savcı yaptıkları alçaklığın maddi rayicini soracak mıdır?

Gerçek şu ki, bugün Türkiye toplumunun çok büyük bir bölümü Saray tarafından kontrol edilen bir “bilgi akışı” ile endoktrine ediliyor. Kitleler, ki buna ana muhalefet de dâhil, rejimin ana diskurunu, yani söylemini sorgulamadan kabul ediyor. Bu söylemin üzerine inşa edilmiş olan senaryo, rejimin yeni tarih yazımına dayanıyor. Bu yeni tarih yazımının ana ötekileri dışarıda Batı (başta ABD olmak üzere, NATO ve AB), içeride ise “FETÖ” denilen Cemaat ile Kürt Hareketi. Rejimin ana ötekisi değer olarak “liberal demokrasi”. İçindeki tüm haklarla, ana felsefeyle, siyasi sistemle, özgürlük konseptiyle beraber, bu liberal demokrasi, bir tür Batı tuzağı olarak lanse ediliyor. Tıpkı Rusya gibi, Ankara rejimi de bu saçma sapan algıyı topluma benimsetebilmek için medya kontrolüne ihtiyaç duyuyor. Hitler Almanya’sındaki Goebbels stratejisinden bu yana bu alanda fazla bir şey değişmedi. Tek değişen, ilerleyen teknolojiyle beraber çok sesliliğin artması! Bunun devletlere maliyeti, medya kontrolünün daha karmaşık ve pahalı hale gelmesi. Erdoğan ve rejim bunu iyi fonlamış olsa da, şimdilerde Batılı medya kuruluşlarının internet üzerinden sağladığı haberler, rejimin işini zorlaştırıyor. Tıpkı Vikipedya’yı yasakladıkları gibi, bu tür kanalları da yasaklamak planı üzerinde çalışıyorlar mıdır? Bilemem. Zıvanadan çıkmış rejim karar alıcılarının bugüne dek “yapamazlar, o kadar da değil!” denen ger şeyi birbiri ardına bir güzel yaptıklarını dikkate alacak olursak, bu konuda da bir açık kapı bırakmak gerekir kanımca. Çünkü rejim, köşeye sıkıştıkça sertleşmek zorunda kalıyor. Yani daha çok risk alıyor. Ve bir o kadar da kendisi gibi olan rejimlerle daha yakın işbirliğine yöneliyor. Başta Kremlin olmak üzere, bu yeni ligde kitlelerin nasıl beynin yıkamasına maruz bırakıldıkları ortada! Rusya’da, İran’da ve Çin’de kamuoyu geniş anlamda bu medya manipülasyonu sistemi ile rejimlerine ciddi bir destek veriyor. Liberal demokrasinin önündeki ana meydan okuma bu kısır döngünün kırılması.

Yurtdışı menşeli özgür haber kanallarının yaygınlaşması otoriter rejimlerin bilgi ve enformasyon tekelini kırabilir mi? Bunun internet ve akıllı telefonların yaygın halde kullanıldığı Türkiye gibi ülkelerde işe yarayabileceğini düşünüyorum. Başlıca medya kuruluşlarının Türkçe servislerinin olması, demokrasi yanlısı güçler için oldukça önemli bir kazanım.

Bu noktada Türkiye’deki muhaliflerin kamplara ayrışmış olması, en önemli dezavantaj. Eleştirilecek Türkiye “öyküsünün” ana hatları konusunda uyum halinde olmayan, birbiriyle çelişkili algıları bulunan üç ana grup var. Ulusalcı Türk solu mecraları, Kürt Hareketi mecraları ve Cemaat’e yakın mecralar. Bu üçü arasında herkesin sorunlarını en fazla dillendiren, Cemaat yakınında olan haber mecraları görünüyor. Sol tandanslı grup, Cemaat yakını bireylerin sorunlarını ısrarla gündeme almıyor. Kürtler de öyle. Bu durum, Batılı medya kuruluşlarının Türkiye’deki rejim karşıtı haber politikalarını etkisizleştiriyor. Bu medya mecraları, Türkiye kökenli haberlerde genelde sol ve Kürt bilgi akışını barem alıyor.

Bu sorunların aşılması için çalışmak lazım.

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 8.7.2019 [TR724]

SSK’lı terör örgütü! [Bülent Korucu]

Yakın dönemin çok izlenen dizilerinden Seksenler’deki Rukiye karakterini hatırlıyor musunuz? ‘SSK’lı olmak’ onun hayatının merkezinde yer alan bir kavramdı. Her bölümde defalarca aynı repliği söylerdi. Son üç yıldır hakim ve savcılar Rukiye’den bile fazla kullanıyor o cümleyi. Elbette artık SGK var ve papağan gibi onu tekrar edip duruyorlar.

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ve benzeri yetkililerin açıklamasına göre yaklaşık 511 bin kişi hakkında ‘silahlı terör örgütü’ kapsamında adli işlem yapılmış. Sayı hız kesmeden artıyor. Fezleke ve iddianame gibi evraklardan anladığımız kadarıyla hakim ve savcıların ilk talebi ‘şüphelinin SGK’ kayıtlarının istenmesi’.

Normalde yerel ve evrensel hukukun çizdiği çerçeve içinde evvela ‘silah var mı, herhangi bir cebir ve şiddet suçu işlenmiş mi?’ Sorularına cevap aranması gerekiyor. Onlar da haklı, o soruların cevabının ‘hayır’ olduğunu cümle alem biliyor; niye boşuna uğraşsınlar ki!

Ne tuhaf bir terör örgütü değil mi? Bütün üyelerini sosyal güvence sistemine dahil edip, hem prim hem de vergi ödemiş. Örgüt listesini eliyle devlete teslim etmiş…

Yargılanıp bir çoğu mahkum olan gazeteci arkadaşlarımız üzerinden giderek absürtlüğü daha anlaşılır hale getirelim. Zaman Gazetesi çatısı altında örgütlenmemize(!) yardım ve yataklık eden bütün Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) ve Maliye çalışanları da yargılanmalı. Binalarımıza işyeri ruhsatı veren belediyelerin personelini de unutmayalım. Çalışmak, örgüt üyeliği için yeterliyse kurumun varlığını borçlu olduğu işlemleri yapanlar daha ağır suç işliyor olmalılar.

Zaman Gazetesine beyanat veren siyasetçi mesela, Erdoğan ya da Abdullah Gül suçsuz ama haberi yazan muhabir, sayfayı yapan tasarımcı silahlı terör örgütü üyesi. Gazetede çalışan şoförlerden aylarca hapsi yatanlar oldu. Neymiş; SGK kayıtlarında adı çıkıyor…

‘Silah yoksa SGK var’ döngüsünden yakasını kurtaranlar için de adliyenin zihni sinir proceleri bulunuyor. Kimse Yok mu yardım derneğine bağış yapmak bunlardan biri. Dört defa SMS göndermek yoluyla terör örgütünü finanse etmekle suçlanan birinin savunması şöyleydi: Başbakan Recep Tayyip Erdoğan televizyonda söz konusu kampanyaya katılım çağrısı yaptı; ben de güvenip 20 lira mukabili dört SMS gönderdim. Erdoğan kısmı zaten tutar tarafı yok lakin diğer kısımlarda az absürt değil.

Şöyle düşünün bir eleman çarşıyı dolaşıp haraç tahsilatı yapsa soluğu demir parmaklıklar arkasında alır. (Faraziye bu tabii ki; yoksa bugün Türkiye’de mafyaya dokunacak emniyet ve yargı kalmadı.) Gariban bir öğretmen SMS göndererek terör örgütünü finanse ediyorsa o parayı toplayan telefon şirketi ve banka hakkında ‘tahsilatçı’ işlemi gerekmez mi? O 20 lirayı vermek suç ise bu suça aracılık eden, yüzbinlerce lirayı toplayıp ‘örgüte’ ulaştıran Turkcell ya da Akbank’ın da suçlu olması mantık ve hukukun gereği olmaz mı?

Sadece yargısal süreçler değil, kolluk ve cezaevindeki muameleler baz alındığında ancak 12 Eylül Darbe döneminde Mamak ya da Diyarbakır cezaevleriyle kıyaslanabilecek hukuksuzluklar yaşanıyor. Ve 511 bin ‘SSK’lı teröristen’ bir tane bile çakı çıkmadı, bir kişi bile kimseyi incitmedi.

[Bülent Korucu] 8.7.2019 [TR724]

Operasyon ‘uzantılara’ uzanır mı? [Tarık Toros]

Sebep sonuç ilişkisine bakılmayan bir dönem.

AKP’nin sözümona “düşünce kuruluşu” olarak çalışan…

Asli görevi;

Pragmatist/makyavelist politikalara kılıf bulmak olan bir tabela SETA.

“Tabela” diyorum.

Arkasında, devlet merkezli ilişkiler ağı var.

Olan biten her şeye Cemaat’i karıştıran “bilmem ne vari yöntem” diye çiziktirenlerin niyeti de halis değil.

“Onların defterini dürdük. Şimdi partinin hesabını kesiyoruz. Bunlarsız önümüze bakalım” derdindeler.

Mahallenin ciğerini bilirim. Ülkedeki 22 yıllık profesyonel gazetecilik yaşamımda 7 farklı medya grubunda, 10-12 farklı kurumda çalıştım.

**

SETA raporuna konan isim, önyargı ve etiketleme ile başlıyor:

“Uluslararası medya kuruluşlarının Türkiye uzantıları.”

Sonrası fişleme.

Öncelikle…

Son 3 senedeki medya dönüşümüne bakalım, yani sebeplere:

-İktidar 15 Temmuz’dan önce başladığı “medyayı tekelleştirme” stratejisini genişletti.

-Cemaat ve Kürt medyasına operasyon yapılırken, “sıra size gelmeyecek” diye mahalleye yalanlar üfürülürken, mahalle de bunu satın alırken, adeta dikensiz gül bahçesi oluşturuldu.

-Kimi, yargı yoluyla “iktidara şükran borçlu” yeni sahiplerine teslim edildi, Cumhuriyet gibi.

-Kimine de ayar verildi, sahibi yurt dışına çıkmak zorunda kalan Sözcü gibi.

-Psikolojik harp merkezi gibi çalışan internet siteleri, mahalleyi tahkim etmekte, mahalle gündemini belirlemekte hayli mesai harcadı, harcıyor. Oda TV gibi.

-Sonuçta epeyce yetenekli gazeteci işsiz kaldı.

-Kimi Twitter, Youtube gibi mecralarda mesleğini sürdürdü. Kimi de BBC, DW, Euronews gibi Batı medyalarının Türkçe yayın yapan web ortamlarında iş buldu.

-Amaç korkuyla sindirmek, susturmak, zararsız alanda gazeteciliğe zorlamak.

**

Türkiye sınırları içinde “pasaportunuz hangi ülkeye ait olursa olsun” gazetecilik yapmak çok zor. Başta otosansür olmak üzere, yığınla denge içinde yürümelisiniz.

SETA raporuyla buna da tahammül olmadığı ortaya çıktı.

İki soru var.

BİR: Gazeteciler durumdan vazife çıkarıp yola gelir mi?

İKİ: Operasyon olur mu?

**

İki sorunun cevabı bana göre olumsuz (şimdilik.)

Bu gazeteciler bir biçimde susmaz, gazetecilik akacak mecra bulur.

İkincisi, operasyon düşük olasılık.

Çünkü, gazetecilerin arkasında uluslararası medya kuruluşları var, reaksiyon büyük olur.

Tabi, bir Çin veya Kuzey Kore olma yolundaysanız, eninde sonunda Türkçe yayınlara nefes aldıran bu mecraların ömrü sınırlı olacaktır.

**

Özeleştiri?

Merak etmeyin, herkes özeleştirisini yaptı, yapıyor.

“Susma sustukça sıra sana gelecek” sloganı sadece dudaklarında olan bu gazeteciler de biliyor hatalarını ve yüzleşiyor.

İlerideki büyük toplumsal barış ve restorasyon öncesinde doğal sancılar, şu yaşadıklarımız.

Ömrümüz varsa göreceğiz, göreceksiniz.

[Tarık Toros] 8.7.2019 [TR724]