VakıfBank Kültür Yayınları “Hititlerde Ritüel ve Büyü” isimli kitabı okurla buluşturuyor. Günümüzden 3600 yıl önce yaşayan Hitit medeniyetinde toplumsal inancın, büyü ve ritüellerin değerlendirildiği kitapta, o dönem insanının hayatı anlamlandırma yollarının temeline iniliyor.
KRONOS 25 Ağustos 2020 YAŞAM
VakıfBank Kültür Yayınları’ndan (VBKY) çıkan “Hititlerde Ritüel ve Büyü” kitabında, asırlar önce Anadolu topraklarında uzun süre hüküm süren Hitit medeniyetinin ritüel ve büyüye verdiği önemi anlatılıyor.
Eskiçağ tarihi uzmanı Sevgül Çilingir Cesur’un yazdığı kitapta, Hititlerde etkileme, benzetme, özdeşleştirme ve yerine geçme büyüleri sıralanırken, ritüellerin ve büyünün toplumsal hayatın merkezinde konumlandırıldığı belirtiliyor.
“EBEDİYETLE BÜTÜNLEŞME YOLU”
Hitit toplumunda büyü ve ritüel birbirine ayrılmaz bir biçimde bağlı. Ölümlü olmanın farkındaki Hitit insanı, ritüeli ebedi olanla bütünleşmenin yolu olarak görüyor. Cesur, çalışmasının ilk kısmını oluşturan teorik kısımda ritüelin kavramsal açıklamasını yapıyor, akabinde inancın temel bileşenlerinden ritüelin sosyal bilim alanlarında ne şekilde incelendiğini ve ritüel üzerine geliştirilen teorileri inceliyor.
“Öyle ki toplumun her noktasına nüfuz eden ve dinin pratik boyutunu temsil eden ritüellerden bağımsız bir din incelemesi yapmak imkânsızdır” diyen Cesur, Hitit ritüellerinin sanılandan daha derin bir anlam taşıdığını söylüyor. Cesur, kitabının ilerleyen bölümlerinde ise ritüellerde kullanılan kil, hamur, taş, ahşap ve metal gibi hammaddelerin ve onlardan elde edilen ritüel malzemelerinin kullanım şekillerini, bunların diğer malzemelerle ilişkisini aktarıyor.
“İNANCIN VAZGEÇİLMEZİ”
Ritüel ve büyü, Hitit toplumunun içinde yaşadığı dünyayı anlamlandırmasına, yaşadığı güçlüklere çözüm bulmasına ve kutsal kabul ettiği varlıklarla iletişim kurmasına olanak sağlıyor. Çalışmasının ikinci bölümünde Hitit inancında ritüel ve büyü olgularını tüm ayrıntılarıyla ele alan Cesur, “İncelenen ritüel metinlerinden yola çıkılarak ritüel ve büyü terimlerinin kavramsal bir analizi yapılmış, metinlerde ritüel ve büyü için kullanılan kavramlar incelenmiştir. Böylece Hitit dininde ritüel ve büyünün ne kadar iç içe geçtiği ortaya konmuştur. Büyü ritüelleri; bayramlar, mitoslar, dualar, fallar ve kehanetlerin tamamlayıcısı olarak işlev görmüş ve bu bakımdan Hitit dininin vazgeçilmez bir parçasını oluşturmuştur” diyor.
Cesur kitabında, Hitit büyü ritüellerinde kullanılan malzemelere dair detaylıca bilgi veriyor. Her bir başlık altında, incelenen malzemeyi adının geçtiği ritüellerde ne şekilde kullanıldığını ve diğer ritüel malzemeleriyle olan ilişkisini değerlendiriyor.
HER MALZEMENİN ANLAMI FARKLI
Kitabında büyü ritüellerinden hareketle Hitit toplumunun gündelik yaşamda kullandığı malzemelere atfettiği anlamları ve bunlar arasındaki ilişkiyi açıklayan Cesur, büyü ritüellerinde kullanılan malzemenin aslında Hitit kültüründe bağlama göre farklı anlamlar taşıyabileceğini ifade ediyor. Cesur’a göre ritüel, bir inancın ve toplumun dinamiklerini içinde barındıran sembollerle örülmüş bir dil ve bu dilin çözülmesi araştırılan toplumun sosyal ve kültürel yapısı ile değerlerinin anlaşılmasına olanak sağlıyor. Cesur şu satırları kaydediyor: “Hitit yazılı kaynaklarında da göz ardı edilemeyecek kadar fazla sayıda ve çeşitlilikte ritüel metni karşımıza çıkar… Hitit büyü ritüelleri tesadüfi yapılan uygulamalar değildir. Ritüeli kimin uygulayacağı, hangi durumda uygulanacağı ve kullanılacak malzemeler ile yer ve zaman bilgileri de metinlerde açıkça belirtilen hususlardır…”
LANETİN BERTARAF EDİLMESİNDE KULLANILIRDI
Hitit toplumunda kraliyet ailesi dışında sıradan bir Hititlinin kutsal olarak bilinen varlıklarla iletişime geçmesini gerektiren durumlarda büyü yöntemine başvuruluyor. Büyü, o kişinin yaşadığı kötülüğün, rahatsızlığın veya lanetin bertaraf edilmesinde etkin rol oynuyor. Cesur, büyü ile ilgili bilinen en eski metinin ise I. Hattuşili dönemine dayandırıldığını ancak Hitit toplumunda büyüye ve büyü ritüeline başvurulmayan bir dönemin olmadığını söylüyor.
[Kronos.News] 25.8.2020
Diplomatlara işkencede savcılık takipsizlik kararı verdi
Mayıs 2019’da eski diplomatlara Ankara Emniyetinde yapılan ve Ankara Barosu tarafından raporla kanıtlanan işkenceler konusundaki soruşturmada Cumhuriyet Savcılığı takipsizlik verdi.
BOLD – 20 Mayıs 2019’da Dışişleri Bakanlığı’nın eski çalışanı 249 kişi hakkında gözaltı kararı verildi. İlk gün 78 diplomat gözaltına alınırken ardından bu sayı 100’e çıktı. Gözaltının ardından diplomatlara işkence yapıldığına ilişkin bilgiler gelmeye başladı. Dışişleri Bakanlığı’ndan KHK ile ihraç edilen diplomatlara yöneltilen suçlama Gülen Cemaatiyle ilişkileri olduğuydu.
İşkenceye ilişkin gözaltındaki avukatların yaptıkları suç duyurusu ve Ankara Barosu’nun hazırladığı işkence raporunu Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na teslim etmesi üzerine başlayan “işkence soruşturması” takipsizlikle sonuçlandı. Cumhuriyet Savcısının 6 Ağustos 2020’de verdiği “kovuşturmaya yer yoktur” kararında yeterli delil bulunmadığı ifade edildi.
BARO’NUN SUNDUĞU DELİLLER GÖRMEZDEN GELİNDİ
Ancak Ankara Barosu avukatlarından oluşan heyet, diplomatlardan 6’sıyla yaptıkları görüşmede, 5 diplomatın işkence gördüğünü tespit etti. Baro avukatları işkence gören bir diplomatın vücudundaki morlukları da fotoğraflayarak raporuna aktardı.
Baro, konuyla ilgili geniş bir rapor yayınlarken, farklı kişilerle yapılan görüşmelerde birbiriyle tutarlı işkence anlatımları olduğunu, işkence gören kişilerin darp edildiklerini, bir kısmının tamamen, bir kısmının ise belden aşağı soyundurulduğunu, makat kısımlarında job gezdirildiğini ve kayganlaştırıcı bir sıvı dökülerek tecavüze kalkışıldığını raporlaştırdı.
KAN DONDURAN AYRINTILAR
Raporda diplomatlara yapılan işkencelerin kendi ağızlarından anlatımlarının bir kısmı kan donduran cinstendi:
“3 kişi tamamen soyulduklarını, 1 kişi belden altı soyulduğunu, 1 kişi ise pantolonun yarıya kadar soyulduğunu ve devamında; tamamen ve bel altı soyulan toplam 4 kişi, tekrar ters kelepçelenerek cenin pozisyonuna getirildiklerini, makatlarında jop gezdirildiğini, bu sırada konuşmaları konusunda tehdit ve hakaretlere maruz kaldıklarını, kendilerine bir ile iki dakika arasında değişen süreler verildiğini, sonrasında ‘ikinci aşamaya geçiyoruz’ denilerek makatlarına yağ veya kayganlaştırıcı olduğunu düşündükleri bir madde döküldüğünü, yine makatlarında jop gezdirilerek işkenceye maruz kaldıklarını ifade etmişlerdir.”
Raporda diğer işkence görenlerin de anlatımlarına yer verilirken vücudunda morluklar bulunan bir diplomatın morlukları Ankara Barosu avukatlarına gösterdiği ve bu durumun Baro avukatları tarafından fotoğraflandığı belirtildi.
Öte yandan Ankara Barosu’ndan geniş bir heyetin yayınladığı rapor öncesi Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı bir açıklama yaparak işkence iddialarını yalanlamıştı.
25.8.2020 [Bold Medya]
BOLD – 20 Mayıs 2019’da Dışişleri Bakanlığı’nın eski çalışanı 249 kişi hakkında gözaltı kararı verildi. İlk gün 78 diplomat gözaltına alınırken ardından bu sayı 100’e çıktı. Gözaltının ardından diplomatlara işkence yapıldığına ilişkin bilgiler gelmeye başladı. Dışişleri Bakanlığı’ndan KHK ile ihraç edilen diplomatlara yöneltilen suçlama Gülen Cemaatiyle ilişkileri olduğuydu.
İşkenceye ilişkin gözaltındaki avukatların yaptıkları suç duyurusu ve Ankara Barosu’nun hazırladığı işkence raporunu Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na teslim etmesi üzerine başlayan “işkence soruşturması” takipsizlikle sonuçlandı. Cumhuriyet Savcısının 6 Ağustos 2020’de verdiği “kovuşturmaya yer yoktur” kararında yeterli delil bulunmadığı ifade edildi.
BARO’NUN SUNDUĞU DELİLLER GÖRMEZDEN GELİNDİ
Ancak Ankara Barosu avukatlarından oluşan heyet, diplomatlardan 6’sıyla yaptıkları görüşmede, 5 diplomatın işkence gördüğünü tespit etti. Baro avukatları işkence gören bir diplomatın vücudundaki morlukları da fotoğraflayarak raporuna aktardı.
Baro, konuyla ilgili geniş bir rapor yayınlarken, farklı kişilerle yapılan görüşmelerde birbiriyle tutarlı işkence anlatımları olduğunu, işkence gören kişilerin darp edildiklerini, bir kısmının tamamen, bir kısmının ise belden aşağı soyundurulduğunu, makat kısımlarında job gezdirildiğini ve kayganlaştırıcı bir sıvı dökülerek tecavüze kalkışıldığını raporlaştırdı.
KAN DONDURAN AYRINTILAR
Raporda diplomatlara yapılan işkencelerin kendi ağızlarından anlatımlarının bir kısmı kan donduran cinstendi:
“3 kişi tamamen soyulduklarını, 1 kişi belden altı soyulduğunu, 1 kişi ise pantolonun yarıya kadar soyulduğunu ve devamında; tamamen ve bel altı soyulan toplam 4 kişi, tekrar ters kelepçelenerek cenin pozisyonuna getirildiklerini, makatlarında jop gezdirildiğini, bu sırada konuşmaları konusunda tehdit ve hakaretlere maruz kaldıklarını, kendilerine bir ile iki dakika arasında değişen süreler verildiğini, sonrasında ‘ikinci aşamaya geçiyoruz’ denilerek makatlarına yağ veya kayganlaştırıcı olduğunu düşündükleri bir madde döküldüğünü, yine makatlarında jop gezdirilerek işkenceye maruz kaldıklarını ifade etmişlerdir.”
Raporda diğer işkence görenlerin de anlatımlarına yer verilirken vücudunda morluklar bulunan bir diplomatın morlukları Ankara Barosu avukatlarına gösterdiği ve bu durumun Baro avukatları tarafından fotoğraflandığı belirtildi.
Öte yandan Ankara Barosu’ndan geniş bir heyetin yayınladığı rapor öncesi Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı bir açıklama yaparak işkence iddialarını yalanlamıştı.
25.8.2020 [Bold Medya]
Felçli öğretmene yine ‘cezaevinde kalabilir’ raporu verildi [Sevinç Özarslan]
Kişisel ihtiyaçlarını tek başına göremeyen bir engelli olmasına rağmen tahliye edilmeyen Yavuz Selim Burgu’ya yine ‘cezaevinde kalabilir’ raporu verildi.
SEVİNÇ ÖZARSLAN
BOLD ÖZEL – 10 Mayıs 2017’den bu yana Kayseri Bünyan Cezaevinde bulunan ve 8 yıl 9 ay hapis cezasına çarptırılan Yavuz Selim Burgu’nun denetimli serbestlikle bırakılma zamanı geldi. Kanunlara göre engelli tutuklular cezasının son 3 yılını dışarıda geçirmesi gerekiyor. Ancak bunun için yeni bir doktor raporu isteniyor. Engelli olmayan tutuklular için böyle bir şart bulunmuyor.
Kayseri Şehir Hastanesi, 21 Ağustos 2020’de verdiği raporda “cezaevinde kalabilir” dediği için Burgu hakkı olmasına rağmen tahliye edilmeyecek. Bold Medya’ya konuşan Rukiye Burgu, “Normalde eşimin cezasının infazı Kasım 2023’te bitiyor. Yasa hükmü gereği eğer engelliyse son 3 yıl denetimli serbestlik hakkı verilmiş. Hastanenin cezaevinde kalamaz raporu vermesi gerekiyordu ama vermediler.” dedi.
13 yıldır evli olan Yavuz Selim Burgu’nun bir oğlu bulunuyor.
2 yaşındayken geçirdiği çocuk felci nedeniyle yüzde 54 yürüme engelli olan Yavuz Selim Burgu (44), sağlık sorunlarına rağmen üç yıldır cezaevinde yaşamaya mecbur bırakılıyor. His kaybı nedeniyle sol bacağını kullanamıyor. Sağ bacağı ameliyatlı. Bir kulağında işitme kaybı var. Böbreklerindeki taş büyüdüğü için geçen yıl cezaevinde ameliyat olmak zorunda kaldı. Ameliyattan birkaç gün sonra taburcu edilip tekrar hapse gönderildi.
Koğuşların fiziki koşullarının eşinin hayatını çok zorlaştırdığını söyleyen Rukiye Burgu, “Eşim bana söylemiyor ama koğuş arkadaşlarının yakınlarından öğreniyorum. Durumu oldukça kötü. Üst katta yatakhaneler, alt katta mutfak ve lavabo. Eşim inip çıkmakta zorlanıyor. Kişisel ihtiyaçlarını tek başına karşılayamıyor. Üç kez düştü.” diye konuştu.
KANUN NE DİYOR?
5275 Sayılı Türk ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfaz Kanununun 16. maddesine göre cezaevinde tek başına işlerini göremeyen tutuklu ve engellilerin cezasının ertelenmesi gerekiyor. Bu madde Yavuz Selim Burgu için bugüne kadar uygulanmadı. Yine aynı kanunun 105. maddesine göre engelli tutuklular son 3 yıl tahliye edilmesi gerekiyor.
Madde şöyle: “Maruz kaldıkları ağır bir hastalık, engellilik veya kocama nedeniyle hayatlarını yalnız idame ettiremeyen ve koşullu salıverilmesine üç yıl veya daha az süre kalan hükümlüler, diğer şartları da taşımaları hâlinde yararlanabilirler. Ağır hastalık, engellilik veya kocama hâli, Adlî Tıp Kurumundan alınan veya Adalet Bakanlığınca belirlenen tam teşekküllü hastanelerin sağlık kurullarınca düzenlenip Adlî Tıp Kurumunca onaylanan bir raporla belgelendirilmelidir.” Ancak hastane raporu hazırlarken Burgu’nun koğuş şartlarını göz önünde bulundurmadı.
Cemaat soruşturmaları kapsamında tutuklanan ve Bylock kulladığı iddiasıyla 8 yıl 9 ay hapis cezasına çarptırılan Burgu’nun dosyası Yargıtay tarafından da onaylandı.
[Sevinç Özarslan] 25.8.2020 [Bold Medya]
SEVİNÇ ÖZARSLAN
BOLD ÖZEL – 10 Mayıs 2017’den bu yana Kayseri Bünyan Cezaevinde bulunan ve 8 yıl 9 ay hapis cezasına çarptırılan Yavuz Selim Burgu’nun denetimli serbestlikle bırakılma zamanı geldi. Kanunlara göre engelli tutuklular cezasının son 3 yılını dışarıda geçirmesi gerekiyor. Ancak bunun için yeni bir doktor raporu isteniyor. Engelli olmayan tutuklular için böyle bir şart bulunmuyor.
Kayseri Şehir Hastanesi, 21 Ağustos 2020’de verdiği raporda “cezaevinde kalabilir” dediği için Burgu hakkı olmasına rağmen tahliye edilmeyecek. Bold Medya’ya konuşan Rukiye Burgu, “Normalde eşimin cezasının infazı Kasım 2023’te bitiyor. Yasa hükmü gereği eğer engelliyse son 3 yıl denetimli serbestlik hakkı verilmiş. Hastanenin cezaevinde kalamaz raporu vermesi gerekiyordu ama vermediler.” dedi.
13 yıldır evli olan Yavuz Selim Burgu’nun bir oğlu bulunuyor.
2 yaşındayken geçirdiği çocuk felci nedeniyle yüzde 54 yürüme engelli olan Yavuz Selim Burgu (44), sağlık sorunlarına rağmen üç yıldır cezaevinde yaşamaya mecbur bırakılıyor. His kaybı nedeniyle sol bacağını kullanamıyor. Sağ bacağı ameliyatlı. Bir kulağında işitme kaybı var. Böbreklerindeki taş büyüdüğü için geçen yıl cezaevinde ameliyat olmak zorunda kaldı. Ameliyattan birkaç gün sonra taburcu edilip tekrar hapse gönderildi.
Koğuşların fiziki koşullarının eşinin hayatını çok zorlaştırdığını söyleyen Rukiye Burgu, “Eşim bana söylemiyor ama koğuş arkadaşlarının yakınlarından öğreniyorum. Durumu oldukça kötü. Üst katta yatakhaneler, alt katta mutfak ve lavabo. Eşim inip çıkmakta zorlanıyor. Kişisel ihtiyaçlarını tek başına karşılayamıyor. Üç kez düştü.” diye konuştu.
KANUN NE DİYOR?
5275 Sayılı Türk ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfaz Kanununun 16. maddesine göre cezaevinde tek başına işlerini göremeyen tutuklu ve engellilerin cezasının ertelenmesi gerekiyor. Bu madde Yavuz Selim Burgu için bugüne kadar uygulanmadı. Yine aynı kanunun 105. maddesine göre engelli tutuklular son 3 yıl tahliye edilmesi gerekiyor.
Madde şöyle: “Maruz kaldıkları ağır bir hastalık, engellilik veya kocama nedeniyle hayatlarını yalnız idame ettiremeyen ve koşullu salıverilmesine üç yıl veya daha az süre kalan hükümlüler, diğer şartları da taşımaları hâlinde yararlanabilirler. Ağır hastalık, engellilik veya kocama hâli, Adlî Tıp Kurumundan alınan veya Adalet Bakanlığınca belirlenen tam teşekküllü hastanelerin sağlık kurullarınca düzenlenip Adlî Tıp Kurumunca onaylanan bir raporla belgelendirilmelidir.” Ancak hastane raporu hazırlarken Burgu’nun koğuş şartlarını göz önünde bulundurmadı.
Cemaat soruşturmaları kapsamında tutuklanan ve Bylock kulladığı iddiasıyla 8 yıl 9 ay hapis cezasına çarptırılan Burgu’nun dosyası Yargıtay tarafından da onaylandı.
[Sevinç Özarslan] 25.8.2020 [Bold Medya]
Trump’tan Rahip Brunson’a: Erdoğan’la biraz konuştuktan sonra seni bırakmayı kabul etti
ABD Başkanı Donald Trump, Türkiye’de “terör üyeliği ve casusluk” suçlamasıyla 1,5 yıl hapiste tutulan Rahip Brunson’un AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’la biraz konuştuktan sonra serbest kaldığını anlattı.
Ülkeyi yönettiği süreç içerisinde başka ülkelerden “kurtarılan” ABD’lilerle bir soru-cevap yapan ABD Başkanı Donald Trump’ın yanında rahip Andrew Brunson da vardı. Trump o dönemi, “Şunu söylemeliyim ki Cumhurbaşkanı Erdoğan çok iyiydi. Seni çok uzun süre beklettiklerini ve masum bir insan olduğunu biliyorum fakat onunla biraz konuştuktan sonra seni bırakmayı kabul etti” dedi.
ABD Başkanı Donald Trump, Cumhuriyetçi Parti Kurultayının ilk gününde yayınlanması için, Beyaz Saray’da, daha önce farklı ülkelerde tutuklu ya da rehin tutulan 6 vatandaş ile bir söyleşi gerçekleştirdi.
2018 yılında ABD ile Türkiye arasında ciddi bir krizin çıkmasına sebep olan rahip Andrew Brunson, kasım ayında yapılacak ABD Başkanlık Seçimleri öncesinde Cumhuriyetçilerin adayı olan Trump’ın yanında dün boy gösterdi.
Görevi süresince yabancı ülkelerden “kurtarılarak” ülkeye getirilen 6 ABD vatandaşıyla bir araya gelen ABD Başkanı Donald Trump, Cumhuriyetçilerin ulusal kongresinin birinci gününde bu insanlarla kamera karşısına geçti. Trump’ın aynı odada bulunduğu insanlardan biri de rahip Andrew Brunson’dı.
“ERDOĞAN İLE BİRAZ SOHBET ETTİKTEN SONRA SENİ BIRAKMAYI KABUL ETTİ”
Brunson’ın sorularını yanıtlayan Trump, AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan ile ilgili de açıklamalarda bulundu. Trump, “Bence şunu söylemem gerek ki, Cumhurbaşkanı Erdoğan bana karşı çok iyi davrandı. Ve evet seni uzun bir süre içeride tuttular ve senin çok masum bir insan olduğunu da biliyorum fakat biraz sohbet ettikten sonra o da seni bırakmayı kabul etti.” dedi.
“TÜRK HALKINA MİNNETTARIZ”
23 yıl Türkiye’de yaşayan Brunson’ın serbest kalmasıyla ilgili açıklamalarına devam eden Trump, “Seni bıraktıkları için minnettarız ve Türk halkından da minnettarız. Anladığım kadarıyla sen de minnettarsın.” ifadesini kullandı.
Bunun üzerine Brunson, “Türk halkını seviyoruz” ifadesini kullandı ve serbest bırakılması için yaptıklarından dolayı ABD Başkanı Trump’a teşekkür etti.
Beyaz Saray’da daha önceden çekilmiş görüntülerde Trump’ın yanında aynı Brunson gibi ülkesine geri getirilen Michael White, Sam Goodwin, Joshua ve Tamara Holt ve Bryan Nerran yer aldı.
25.8.2020 [TR724]
Ülkeyi yönettiği süreç içerisinde başka ülkelerden “kurtarılan” ABD’lilerle bir soru-cevap yapan ABD Başkanı Donald Trump’ın yanında rahip Andrew Brunson da vardı. Trump o dönemi, “Şunu söylemeliyim ki Cumhurbaşkanı Erdoğan çok iyiydi. Seni çok uzun süre beklettiklerini ve masum bir insan olduğunu biliyorum fakat onunla biraz konuştuktan sonra seni bırakmayı kabul etti” dedi.
ABD Başkanı Donald Trump, Cumhuriyetçi Parti Kurultayının ilk gününde yayınlanması için, Beyaz Saray’da, daha önce farklı ülkelerde tutuklu ya da rehin tutulan 6 vatandaş ile bir söyleşi gerçekleştirdi.
2018 yılında ABD ile Türkiye arasında ciddi bir krizin çıkmasına sebep olan rahip Andrew Brunson, kasım ayında yapılacak ABD Başkanlık Seçimleri öncesinde Cumhuriyetçilerin adayı olan Trump’ın yanında dün boy gösterdi.
Görevi süresince yabancı ülkelerden “kurtarılarak” ülkeye getirilen 6 ABD vatandaşıyla bir araya gelen ABD Başkanı Donald Trump, Cumhuriyetçilerin ulusal kongresinin birinci gününde bu insanlarla kamera karşısına geçti. Trump’ın aynı odada bulunduğu insanlardan biri de rahip Andrew Brunson’dı.
“ERDOĞAN İLE BİRAZ SOHBET ETTİKTEN SONRA SENİ BIRAKMAYI KABUL ETTİ”
Brunson’ın sorularını yanıtlayan Trump, AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan ile ilgili de açıklamalarda bulundu. Trump, “Bence şunu söylemem gerek ki, Cumhurbaşkanı Erdoğan bana karşı çok iyi davrandı. Ve evet seni uzun bir süre içeride tuttular ve senin çok masum bir insan olduğunu da biliyorum fakat biraz sohbet ettikten sonra o da seni bırakmayı kabul etti.” dedi.
“TÜRK HALKINA MİNNETTARIZ”
23 yıl Türkiye’de yaşayan Brunson’ın serbest kalmasıyla ilgili açıklamalarına devam eden Trump, “Seni bıraktıkları için minnettarız ve Türk halkından da minnettarız. Anladığım kadarıyla sen de minnettarsın.” ifadesini kullandı.
Bunun üzerine Brunson, “Türk halkını seviyoruz” ifadesini kullandı ve serbest bırakılması için yaptıklarından dolayı ABD Başkanı Trump’a teşekkür etti.
Beyaz Saray’da daha önceden çekilmiş görüntülerde Trump’ın yanında aynı Brunson gibi ülkesine geri getirilen Michael White, Sam Goodwin, Joshua ve Tamara Holt ve Bryan Nerran yer aldı.
25.8.2020 [TR724]
Acun Karadağ ve arkadaşlarına kötü muamele cezaevinde devam ediyor
Ankara’da Yüksel Caddesi’nde “İşimizi geri istiyoruz” eylemini sürdürürken evi basılıp gözaltına alınıp tutuklanan KHK’lı öğretmen Acun Karadağ ve arkadaşlarına, cezaevinde de kötü muamele devam ediyor.
Acun Karadağ’ın kızı Twitter hesabından yaptığı açıklamada, annesi ve arkadaşlarına cezaevi müdürünün talimatıyla masa verilmediğini yazdı.
Twitter hesabından yapılan paylaşımda, “Annemler Sincan 3 Nolu L Tipi Cezaevinde kalıyor.Avukatlardan aldığımız bilgiye göre hapishanenin 2. Müdürünün talimatıyla annemlere masa verilmiyor ve kantinden masa almaya zorlanıyorlar.Yere battaniye serip üstüne poşet serip o şekilde yemek yiyorlarmış.Kantinde bir masa 150TL.”
“Hapishane müdürlerine soruyoruz: Neden hakkı olan masayı vermek yerine parayla masa almaya zorlanıyorlar? Pandemi koşullarında gardiyanlarınızı eve bile göndermezken yerde yemek yemeye zorlamak ne kadar hijyenik? Masa zaruri bir ihtiyaçken neden mağduriyet yaratıyorsunuz.” ifadelerini kullandı.
‘Biz AKP’yi çoktan yendik’
Acun Karadağ’ın kızı ayrıca annesinin gönderdiği bir mesajı da paylaştı. “Biz tarihi bir görev yaptık ve tutuklanarak bunu taçlandırdık. Biz AKP yi çoktan yendik”
25.8.2020 [TR724]
Acun Karadağ’ın kızı Twitter hesabından yaptığı açıklamada, annesi ve arkadaşlarına cezaevi müdürünün talimatıyla masa verilmediğini yazdı.
Twitter hesabından yapılan paylaşımda, “Annemler Sincan 3 Nolu L Tipi Cezaevinde kalıyor.Avukatlardan aldığımız bilgiye göre hapishanenin 2. Müdürünün talimatıyla annemlere masa verilmiyor ve kantinden masa almaya zorlanıyorlar.Yere battaniye serip üstüne poşet serip o şekilde yemek yiyorlarmış.Kantinde bir masa 150TL.”
“Hapishane müdürlerine soruyoruz: Neden hakkı olan masayı vermek yerine parayla masa almaya zorlanıyorlar? Pandemi koşullarında gardiyanlarınızı eve bile göndermezken yerde yemek yemeye zorlamak ne kadar hijyenik? Masa zaruri bir ihtiyaçken neden mağduriyet yaratıyorsunuz.” ifadelerini kullandı.
‘Biz AKP’yi çoktan yendik’
Acun Karadağ’ın kızı ayrıca annesinin gönderdiği bir mesajı da paylaştı. “Biz tarihi bir görev yaptık ve tutuklanarak bunu taçlandırdık. Biz AKP yi çoktan yendik”
25.8.2020 [TR724]
İktidar uçuyor! [İlker Doğan]
AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, Tuzla’daki ‘Yeni Deniz Sistemleri Teslim Töreni’nde yaptığı konuşma, ‘Erdoğan’dan uçak gemisi talimatı’ başlıklarıyla yandaş medyanın manşetlerini süsledi. Halbuki Erdoğan bu konuda ilk kez konuşmuyordu. 2012 yılından beri Erdoğan bu konuda mütemadiyen açıklama yaptı. Her konuşmasında ‘artık uçak gemisi yapmanın zamanının geldiğini’ söyledi. Aradan 8 yıl geçti bu konuda atılmış somut tek bir adım bile yok. Erdoğan her seçim öncesinde bu konuları gündeme getiriyor. Seçim bittikten sonra bütün diğer vaatlerde olduğu gibi bunlar da unutturuluyor.
Peki Erdoğan’ın uçak gemisi çağrısı ne kadar gerçekçi? Türkiye bir uçak gemisi yapabilir mi? Daha doğru bir soru; ülkenin uçak gemisine ihtiyacı var mı? Bir uçak gemisi yapmanın ve onu yüzdürmenin maliyeti ne kadar? İnsanları açlıktan intihar eden, işsiz sayısı en iyi ihtimalle 10 milyonu aşmış, istihdam oranı yüzde 41’lere gerilemiş bir ülke için uçak gemisi öncelikli bir mesele midir?
2011 yılı seçimlerinden önce bilbordlara ‘Yerli uçağımız göklerde’ afişleri asıldı. 2015 yılında dönemin Başbakanı Ahmet Davutoğlu’nun katılımıyla yapılan tanıtım töreninde, yerli uçağın ilk seferi için 29 Ekim 2019 tarihi verilmişti. O gün geldi çattı… Ancak aradan geçen 4 yılda yerli uçak için fabrika bile kurulmamıştı. İktidar temsilcileri bugün bu konuda ağzını bile açmıyor.
İTALYAN TASARIMI, ALMAN MOTORLU YERLİ OTOMOBİL
Yerli otomobil de yıllardır üretilecek. Erdoğan’ın ‘yerli otomobil’ çıkışının üzerinde 9 yıl geçti. Önce 2016 sonra 2018’de yollarda olacağı açıklandı. Yıllar su gibi akıp gitti. Ortada otomobilden eser yoktu! Ardından 2019’da seri üretime geçileceği söylendi. O da olmadı! Fabrikasının temeli geçtiğimiz aylarda atıldı. Yerli otomobil için yeni tarih 2022! Seri üretimin yapılıp yapılmayacağı hala merak konusu. Zira uzmanlara göre yerli otomobil ‘ölü yatırım.’ Bu arada yerli otomobilin tasarımı İtalyanlara ait. Motor ise Alman Bosch’tan alınacak. Batarya ise muhtemelen Çin’den getirtilecek.
EN UCUZ UÇAK GEMİSİ 8-10 MİLYAR DOLAR!
Dünyada uçak gemisi olan 13 ülke var: ABD, Avustralya, Brezilya, Çin, Fransa, İngiltere, Hindistan, İtalya, Japonya, Rusya, İspanya, Güney Kore ve Tayland… Bu konuda ABD 11 uçak gemisiyle açık ara lider durumda. ABD, donanmasına üç yıl önce kattığı USS Gerald Ford bütün dünyada haber olmuştu. Söz konusu geminin maliyeti 12,9 milyar dolar olarak açıklandı. Bugüne kadar üretilmiş en pahalı savaş gemisi olma özelliği taşıyordu. Yapımına 2005’te başlandı, 2009’da kızağa kondu ve 2017 yılında tamamlandı… Gemi 100 bin ton ağırlığında ve 350 metre uzunluğunda.
Bütün bu bilgileri ortalama bir uçak gemisi inşa etmenin ne kadar zaman alacağı ve ne kadara paraya mal olacağını söylemek için veriyoruz. Uzmanlara göre orta ölçekli bir uçak gemisinin maliyeti 8-10 milyar dolar! Bu gemilerin yüzdürülme maliyetleri ayrı bir hesap kitap işi. Korumak için de ayrı bir deniz gücü bulundurmanız gerekiyor.
TÜRKİYE UÇAK GEMİSİYLE NE YAPACAK?
Uçak gemisi, üzerinde uçaklar, helikopterler, nakliye uçakları olan yüzen bir hava üssü. Savaş uçaklarının menzili kısa olduğu için okyanus aşırı savaşlarda uçağın savaştaki yerini alabilmesi için inşaa edilmiş dev yapılar. Belki de en önemli soru; Türkiye’nin bir uçak gemisine ihtiyacı var mı? Askeri uzmanlar ve akademisyenlerin büyük bir kısmı uçak gemisinin Türkiye için gereksiz olduğunu söylüyor. Uçak gemisine ihtiyaç olmadığını söyleyen uzmanlara göre Türkiye ABD, İngiltere, Fransa veya Rusya gibi sömürgeci ve emperyalist bir devlet değil. Dünyanın süper gücü değilseniz ya da okyanus aşırı sömürgeleriniz yoksa uçak gemisine de ihtiyacınız yok.
HASIMLARIMIZ DENİZAŞIRI ÜLKELER Mİ?
Ayrıca Türkiye’nin muhtemel hasım ülkeleri (Mısır, Suriye, İsrail, İran, Irak, Ermenistan vs) ve tehditleri hep yakın çevresinde. Karadeniz için zaten uçak gemisine ihtiyaç yok. Türkiye’nin deniz aşırı ülkelerde, kıtalarda, kolunun uzanamadığı yerlerde düşmanları olmadığına göre uçak gemisine ne gerek var? Uçak gemisi olmalı diyenlerin argümanları ise daha farklı. Onlara göre uçak gemisi bir güç gösterisi. ‘Türkiye büyük devletse bir uçak gemisi olmalı’ diyorlar.
TEMEL SORUN EKONOMİ!
AKP rejiminin yönetimindeki Türkiye’de işsizlik rakamları korkunç boyutlara ulaşmış durumda. TÜİK’e göre bile geniş tanımlı işsiz sayısı 9 milyona dayandı. Muhalefete göre rakam 10,5 milyon. DİSK-AR’a göre ise 17 milyondan fazla işsiz var. İstihdam oranı bir yılda yüzde 46’lardan yüzde 41’lere geriledi. İstihdam edilenlerin sayısı sadece bir yılda 28,2 milyondan 25,5 milyona düştü. Her 4 gençten biri işsiz. İnsanlar evlerine ekmek götüremiyor. Açlık sınırı asgari ücretin bile üzerinde. Kişi başına milli gelir 7 yıldır aralıksız eriyor. 2013’te 12 bin 480 dolar olan kişi başına milli gelir, bu yıl 8 bin doları bulursa başarı sayılacak! Cumhurbaşkanlığı 2020 Yıllık Programı’ndaki verilere göre toplam 16,8 milyon kişi, aldığı sosyal yardımlarla ayakta durabiliyor. Ancak bütün bu temel sorunları görmezden gelen AKP rejimi, ‘hamasetle’ günü kurtarmanın derdinde…
[İlker Doğan] 25.8.2020 [TR724]
Peki Erdoğan’ın uçak gemisi çağrısı ne kadar gerçekçi? Türkiye bir uçak gemisi yapabilir mi? Daha doğru bir soru; ülkenin uçak gemisine ihtiyacı var mı? Bir uçak gemisi yapmanın ve onu yüzdürmenin maliyeti ne kadar? İnsanları açlıktan intihar eden, işsiz sayısı en iyi ihtimalle 10 milyonu aşmış, istihdam oranı yüzde 41’lere gerilemiş bir ülke için uçak gemisi öncelikli bir mesele midir?
2011 yılı seçimlerinden önce bilbordlara ‘Yerli uçağımız göklerde’ afişleri asıldı. 2015 yılında dönemin Başbakanı Ahmet Davutoğlu’nun katılımıyla yapılan tanıtım töreninde, yerli uçağın ilk seferi için 29 Ekim 2019 tarihi verilmişti. O gün geldi çattı… Ancak aradan geçen 4 yılda yerli uçak için fabrika bile kurulmamıştı. İktidar temsilcileri bugün bu konuda ağzını bile açmıyor.
İTALYAN TASARIMI, ALMAN MOTORLU YERLİ OTOMOBİL
Yerli otomobil de yıllardır üretilecek. Erdoğan’ın ‘yerli otomobil’ çıkışının üzerinde 9 yıl geçti. Önce 2016 sonra 2018’de yollarda olacağı açıklandı. Yıllar su gibi akıp gitti. Ortada otomobilden eser yoktu! Ardından 2019’da seri üretime geçileceği söylendi. O da olmadı! Fabrikasının temeli geçtiğimiz aylarda atıldı. Yerli otomobil için yeni tarih 2022! Seri üretimin yapılıp yapılmayacağı hala merak konusu. Zira uzmanlara göre yerli otomobil ‘ölü yatırım.’ Bu arada yerli otomobilin tasarımı İtalyanlara ait. Motor ise Alman Bosch’tan alınacak. Batarya ise muhtemelen Çin’den getirtilecek.
EN UCUZ UÇAK GEMİSİ 8-10 MİLYAR DOLAR!
Dünyada uçak gemisi olan 13 ülke var: ABD, Avustralya, Brezilya, Çin, Fransa, İngiltere, Hindistan, İtalya, Japonya, Rusya, İspanya, Güney Kore ve Tayland… Bu konuda ABD 11 uçak gemisiyle açık ara lider durumda. ABD, donanmasına üç yıl önce kattığı USS Gerald Ford bütün dünyada haber olmuştu. Söz konusu geminin maliyeti 12,9 milyar dolar olarak açıklandı. Bugüne kadar üretilmiş en pahalı savaş gemisi olma özelliği taşıyordu. Yapımına 2005’te başlandı, 2009’da kızağa kondu ve 2017 yılında tamamlandı… Gemi 100 bin ton ağırlığında ve 350 metre uzunluğunda.
Bütün bu bilgileri ortalama bir uçak gemisi inşa etmenin ne kadar zaman alacağı ve ne kadara paraya mal olacağını söylemek için veriyoruz. Uzmanlara göre orta ölçekli bir uçak gemisinin maliyeti 8-10 milyar dolar! Bu gemilerin yüzdürülme maliyetleri ayrı bir hesap kitap işi. Korumak için de ayrı bir deniz gücü bulundurmanız gerekiyor.
TÜRKİYE UÇAK GEMİSİYLE NE YAPACAK?
Uçak gemisi, üzerinde uçaklar, helikopterler, nakliye uçakları olan yüzen bir hava üssü. Savaş uçaklarının menzili kısa olduğu için okyanus aşırı savaşlarda uçağın savaştaki yerini alabilmesi için inşaa edilmiş dev yapılar. Belki de en önemli soru; Türkiye’nin bir uçak gemisine ihtiyacı var mı? Askeri uzmanlar ve akademisyenlerin büyük bir kısmı uçak gemisinin Türkiye için gereksiz olduğunu söylüyor. Uçak gemisine ihtiyaç olmadığını söyleyen uzmanlara göre Türkiye ABD, İngiltere, Fransa veya Rusya gibi sömürgeci ve emperyalist bir devlet değil. Dünyanın süper gücü değilseniz ya da okyanus aşırı sömürgeleriniz yoksa uçak gemisine de ihtiyacınız yok.
HASIMLARIMIZ DENİZAŞIRI ÜLKELER Mİ?
Ayrıca Türkiye’nin muhtemel hasım ülkeleri (Mısır, Suriye, İsrail, İran, Irak, Ermenistan vs) ve tehditleri hep yakın çevresinde. Karadeniz için zaten uçak gemisine ihtiyaç yok. Türkiye’nin deniz aşırı ülkelerde, kıtalarda, kolunun uzanamadığı yerlerde düşmanları olmadığına göre uçak gemisine ne gerek var? Uçak gemisi olmalı diyenlerin argümanları ise daha farklı. Onlara göre uçak gemisi bir güç gösterisi. ‘Türkiye büyük devletse bir uçak gemisi olmalı’ diyorlar.
TEMEL SORUN EKONOMİ!
AKP rejiminin yönetimindeki Türkiye’de işsizlik rakamları korkunç boyutlara ulaşmış durumda. TÜİK’e göre bile geniş tanımlı işsiz sayısı 9 milyona dayandı. Muhalefete göre rakam 10,5 milyon. DİSK-AR’a göre ise 17 milyondan fazla işsiz var. İstihdam oranı bir yılda yüzde 46’lardan yüzde 41’lere geriledi. İstihdam edilenlerin sayısı sadece bir yılda 28,2 milyondan 25,5 milyona düştü. Her 4 gençten biri işsiz. İnsanlar evlerine ekmek götüremiyor. Açlık sınırı asgari ücretin bile üzerinde. Kişi başına milli gelir 7 yıldır aralıksız eriyor. 2013’te 12 bin 480 dolar olan kişi başına milli gelir, bu yıl 8 bin doları bulursa başarı sayılacak! Cumhurbaşkanlığı 2020 Yıllık Programı’ndaki verilere göre toplam 16,8 milyon kişi, aldığı sosyal yardımlarla ayakta durabiliyor. Ancak bütün bu temel sorunları görmezden gelen AKP rejimi, ‘hamasetle’ günü kurtarmanın derdinde…
[İlker Doğan] 25.8.2020 [TR724]
FBI, Serkan Kurtuluş için devreye girdi: ‘Rahip Brunson’ı öldürmemi istediler, suçu Cemaat’in üzerine atacaklardı’
Arjantin’de İnterpol tarafından tutuklanan tetikçi çete lideri Serkan Kurtuluş’un ”AKP, Rahip Brunson’ı öldürmemi istedi, suçu Cemaat’in üzerine atacaklardı” açıklamasının ardından Amerikan Federal Soruşturma Bürosu FBI’ın harekete geçtiği ortaya çıktı.
Haber Arjantin medyasına yansıdı. A3Haber’den Serdat Öztürk gelişmeyi köşesine taşıdı:
”Serkan Kurtuluş’un tutuklu bulunduğu Arjantin cezaevinden iki gazeteciye yaptığı açıklamalar üzerine FBI’ın (Federal Bureau of Investigation) devreye girdiği öğrenildi. ABD’nin bir terörle mücadele, karşı casusluk ve suç araştırma konusunda yetkisi bulunan FBI’ın Kurtuluş’un açıklamalarının ardından Amerika Birleşik Devletleri Adalet Bakanlığı aracılığı ile Arjantin hükumeti ile temasa geçtiği ve Kurtuluş’u Rahip Brunson suikastı konusunda sorgulamak istediği belirtildi. Arjantinli yetkililerin FBI soruşturması konusunda henüz karar vermedikleri belirtilen haberlerde, ara formül olarak Arjantin’in Serkan Kurtuluş’un sığınma vererek serbest bırakması ve ardından FBI yetkilileri tarafından Kurtuluş’un kendi isteği ile ifade vermesi seçeneğinin de masada olduğu belirtildi. FBI, daha önce de ABD’nin İran’a uyguladığı ambargoyu delmekle suçladığı Halk Bankası eski Genel Müdür Yardımcısı Hakan Atilla’yı ABD’ye girişi sırasında gözaltına almış ve ardından da tutuklanarak hakkında dava açılmıştı.”
NÜKHET HOTAR HAKKINDA SUÇ DUYURUSU
Çte yandan Gazeteci Süleyman Gençel, avukatı Samed Tekin aracılığıyla savcılığa başvurarak Dokuz Eylül Üniversitesi Rektörü AKP’li Fatma Seniha Nükhet Hotar hakkında suç duyurusunda bulundu. Arjantin’de tutuklu suç örgütü lideri Serkan Kurtuluş, geçen haftalarda gazeteci Süleyman Gençel’in darp edilmesi emrini dönemin AKP Genel Başkan Yardımcısı Nükhet Hotar’dan aldıklarını itiraf etmişti.
SERKAN KURTULUŞ NE DEMİŞTİ?
Serkan Kurtuluş, cezaevinden verdiği mülakatta tüyler ürperten ifşaatlarda bulunmuştu: “Aynı ekip bunu başkasına yaptırmam için 2015, 2016 yıllarında benimle irtibata geçti. Ev tutmamı istedi. Bunlar Nükhet Hotar ve Ahmet Kurtuluş’tu. Bir ev tutuldu, içine Cemaat ile ilgili kitaplar konuldu. Eylemi yapacak çocuğun bu evde kalması istendi. Parmak izi için. Ben bunu kabul etmedim. Çünkü Amerikalı bir rahibin öldürülmesi çok ağır bir şey. Hayır da diyemedim ve oyaladım. Suikast sonrası onu yapan kişiyi öldüreceklerdi. Aynı Rus Büyükelçisi suikastı gibi. Bunu da Cematin, ‘fetö’nün üzerine yıkacaklardı. Bu süreçte Nükhet Hotar ile Ahmet Kurtuluş’un ofisinin de görüştük. Daha sonra ben Fetö Borsası’ olayı da çıkınca yurtdışına kaçtım.”
AHMET KURTULUŞ ORTADAN KALDIRILDI!
Bir dönem AKP adına Suriye’de savaşan Serkan Kurtuluş, İzmir’de “Fetö” Borsası olarak adlandırılan iş insanlarının mallarına çökme organizasyonun merkezinde görev alan isimlerden birisiydi.
İzmir’de ‘organize suç örgütü’ davasının 69 sanığı arasında bulunan AKP eski İzmir İl Başkan Yardımcısı Ahmet Kurtuluş (41), elektronik kelepçeyle ev hapsinde tutulduğu Narlıdere ilçesindeki bir sitede bulunan dairesine, Mayıs 2019’da polis yeleği giyerek gelen bir kişi tarafından 5 yaşındaki oğlunun gözleri önünde tabancayla vurularak, öldürülmüştü.
[TR724] 25.8.2020
Haber Arjantin medyasına yansıdı. A3Haber’den Serdat Öztürk gelişmeyi köşesine taşıdı:
”Serkan Kurtuluş’un tutuklu bulunduğu Arjantin cezaevinden iki gazeteciye yaptığı açıklamalar üzerine FBI’ın (Federal Bureau of Investigation) devreye girdiği öğrenildi. ABD’nin bir terörle mücadele, karşı casusluk ve suç araştırma konusunda yetkisi bulunan FBI’ın Kurtuluş’un açıklamalarının ardından Amerika Birleşik Devletleri Adalet Bakanlığı aracılığı ile Arjantin hükumeti ile temasa geçtiği ve Kurtuluş’u Rahip Brunson suikastı konusunda sorgulamak istediği belirtildi. Arjantinli yetkililerin FBI soruşturması konusunda henüz karar vermedikleri belirtilen haberlerde, ara formül olarak Arjantin’in Serkan Kurtuluş’un sığınma vererek serbest bırakması ve ardından FBI yetkilileri tarafından Kurtuluş’un kendi isteği ile ifade vermesi seçeneğinin de masada olduğu belirtildi. FBI, daha önce de ABD’nin İran’a uyguladığı ambargoyu delmekle suçladığı Halk Bankası eski Genel Müdür Yardımcısı Hakan Atilla’yı ABD’ye girişi sırasında gözaltına almış ve ardından da tutuklanarak hakkında dava açılmıştı.”
NÜKHET HOTAR HAKKINDA SUÇ DUYURUSU
Çte yandan Gazeteci Süleyman Gençel, avukatı Samed Tekin aracılığıyla savcılığa başvurarak Dokuz Eylül Üniversitesi Rektörü AKP’li Fatma Seniha Nükhet Hotar hakkında suç duyurusunda bulundu. Arjantin’de tutuklu suç örgütü lideri Serkan Kurtuluş, geçen haftalarda gazeteci Süleyman Gençel’in darp edilmesi emrini dönemin AKP Genel Başkan Yardımcısı Nükhet Hotar’dan aldıklarını itiraf etmişti.
SERKAN KURTULUŞ NE DEMİŞTİ?
Serkan Kurtuluş, cezaevinden verdiği mülakatta tüyler ürperten ifşaatlarda bulunmuştu: “Aynı ekip bunu başkasına yaptırmam için 2015, 2016 yıllarında benimle irtibata geçti. Ev tutmamı istedi. Bunlar Nükhet Hotar ve Ahmet Kurtuluş’tu. Bir ev tutuldu, içine Cemaat ile ilgili kitaplar konuldu. Eylemi yapacak çocuğun bu evde kalması istendi. Parmak izi için. Ben bunu kabul etmedim. Çünkü Amerikalı bir rahibin öldürülmesi çok ağır bir şey. Hayır da diyemedim ve oyaladım. Suikast sonrası onu yapan kişiyi öldüreceklerdi. Aynı Rus Büyükelçisi suikastı gibi. Bunu da Cematin, ‘fetö’nün üzerine yıkacaklardı. Bu süreçte Nükhet Hotar ile Ahmet Kurtuluş’un ofisinin de görüştük. Daha sonra ben Fetö Borsası’ olayı da çıkınca yurtdışına kaçtım.”
AHMET KURTULUŞ ORTADAN KALDIRILDI!
Bir dönem AKP adına Suriye’de savaşan Serkan Kurtuluş, İzmir’de “Fetö” Borsası olarak adlandırılan iş insanlarının mallarına çökme organizasyonun merkezinde görev alan isimlerden birisiydi.
İzmir’de ‘organize suç örgütü’ davasının 69 sanığı arasında bulunan AKP eski İzmir İl Başkan Yardımcısı Ahmet Kurtuluş (41), elektronik kelepçeyle ev hapsinde tutulduğu Narlıdere ilçesindeki bir sitede bulunan dairesine, Mayıs 2019’da polis yeleği giyerek gelen bir kişi tarafından 5 yaşındaki oğlunun gözleri önünde tabancayla vurularak, öldürülmüştü.
[TR724] 25.8.2020
Avrupalı Yargıçlar Birliği Başkanı Marques: AİHM, AYM’yi etkili iç hukuk yolu olarak görmeyi bırakmalı
Türkiye’de yargının bağımsız karar alamadığı için etkili bir iç hukuk yoluna sahip olmadığını kaydeden Demokrasi ve Özgürlükler için Avrupa Yargıçlar Birliği (MEDEL) Başkanı Filipe Marques, Türkiye’de Anayasa Mahkemesi’nin aldığı kararların kendilerini şaşırtmadığını söyledi. Marques, “Türkiye’de etkili bir iç hukuk yolu yok. AİHM, Türk Anayasa Mahkemesi’ni etkili bir çözüm kaynağı olarak görmeyi bırakmalı. Bunu 4 yıl önce yapmalıydı.” dedi.
Demokrasi ve Özgürlükler için Avrupa Yargıçlar Birliği (MEDEL) Başkanı Filipe Marques, Türkiye’de 15 Temmuz darbe girşiminin ardından yaşanan insan hakları ihlalleri ile ilişkili çalışmalar yürüten Tutuklu Avukatlar İnisiyatifi’ne (The Arrested Lawyers Initiative) çarpıcı açıklamalarda bulundu.
Boldmedya’da yer alan habere göre, Avrupa’daki hâkim ve yargıç birliklerinin çatı örgütü niteliğinde olan ve 16 Avrupa ülkesindeki 18 bin Avrupalı hâkim ve savcıyı temsil eden MEDEL’in Başkanı Marques, başkanı olduğu birliğin başından beri Türkiye’de etkili bir iç hukuk yolu bulunmadığı tezini savunduğunu belirtti.
Marques, “Bağımsız bir yargı sisteminiz yoksa, etkili bir iç hukuk yoluna sahip olmak imkansızdır. Dolayısıyla Türk (Anayasa) Mahkemesinin kararı bizleri şaşırtmıyor. Bu nedenle, evet, AİHM (Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi), Türk Anayasa Mahkemesi’ni etkili bir çözüm kaynağı olarak görmeyi bırakmalı – bunu dört yıl önce yapmalıydı” dedi.
DEMOKRASİ VE ÖZGRLÜKLER İÇİN AVRUPA YARGIÇLAR BİRLİĞİ
1985 yılında kurulan Demokrasi ve Özgürlükler için Avrupa Yargıçlar Birliği (MEDEL), 1995 yılında Avrupa Konseyi tarafından istişari sivil toplum kuruluşu olarak kabul edildi. MEDEL şu anda Avrupa’daki 23 hakim ve savcı birliğini biraraya getiren çatı örgüt konumunda. 16 Avrupa ülkesindeki yaklaşık 18 bin hakim ve savcıyı temsil ediyor.
MEDEL’İN KARŞILAŞTIĞI EN DRAMATİK DURUM TÜRKİYE
MEDEL Başkanı Filipe Marques, insan haklarının son yıllarda bütün dünyada aşınmaya başladığını belirtti. Filipe Marques, Polonya’da devam eden durum ve Türkiye ve Macaristan’daki travmatik deneyimlerin Avrupa’daki hukukçular arasında farkındalığın artmasına yol açtığını ve koordineli eylem ihtiyacını gösterdiğini ifade etti.
Türkiye’deki durumun muhtemelen MEDEL’in tarihinde karşılaştığı en dramatik durum olduğunu söyleyen Marques, şöyle konuştu: ”Üye derneğimiz YARSAV, Temmuz 2016 darbe girişiminin hemen ardından idari olarak feshedildi ve pek çok üyesi tutuklandı, ihraç edildi ve herhangi bir somut delil, temel teminat veya usul hakları olmaksızın özgürlük veya mülkiyetten mahrum bırakıldı. YARSAV Başkanı Murat Arslan, Ekim 2016’dan beri cezaevinde ve hukukun herhangi bir temel ilkesine uymayan yargılamanın ardından 18 Ocak 2019’da 10 yıl hapis cezasına çarptırıldı. MEDEL, YARSAV’ın feshedilmesinin meşruiyetini tanımamakta ve yine de onu tam üye ve yönetim kurulu üyelerini haklı temsilcileri olarak görmektedir.”
TÜRKİYE’DEKİ DURUM DEHŞET VERİCİ
Filipe Marques, Türkiye’deki yargının durumunu şu çarpıcı sözlerle özetledi: “Türkiye’deki insan hakları durumu dehşet verici: yürütmenin kontrolündeki bir yargı (Avrupa Yargı Kurulları Ağı’nın Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu üyeliğini askıya alması kararının gösterdiği gibi), temel hakları olmadan yıllarca hücre hapsinde tutulanlar, toplu olarak görevden alınmalar ve kesinlikle hiçbir (hukuki) teminatı olmadan yapılan tutuklamalar. Yargının bağımsızlığını önemseyen hepimizin görevi, durumu mümkün olan her şekilde kınamaktır.”
Türkiye içinde ve dışında bu trajik durumun üstesinden gelmek için savaşan ve Türk yargısının yeniden özgür ve bağımsız olacağı gün konusunda umutlu olmaya devam eden cesur insanlar bulunduğunu ifade eden Marques, “Onlara tüm dayanışma ve desteğimizi sağlamalı, seslerini duyurmalı ve BM, Avrupa Konseyi veya Avrupa Birliği gibi uluslararası kuruluşlarda duyulmalarını sağlamalıyız.” diye konuştu.
MEDEL ve diğer bazı yargı kurumlarının önerisi ile YARSAV Başkanı Murat Arslan’ın 2017 yılında Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi tarafından Václav Havel İnsan Hakları Ödülü’ne layık görüldüğünü hatırlatan Marques, bu tür girişimlerin Türkiye’de yargının bağımsızlığı için cesaretle mücadele edenlere güven verdiğini ve mücadelelerinin görünürlüğünü artırdığını kaydetti.
AİHM’E “GEÇİCİ TEDBİR ALMAMA” ELEŞTİRİSİ
Filipe Marques, 4 yıldır hücre hapsinde tutulan ve kötü muameleye maruz kalan eski YArgıtay üyesi Hüsamettin Uğur’un başvurusunun AİHM tarafından reddedilmesini sert şekilde eleştirdi.
Türkiye’deki durumun başlangıcından bu yana, MEDEL ve diğer kurumların, Türkiye’de yargı bağımsızlığının olmadığını açıkça gördüğü, acil bir durum arzettiği ve iç hukuk yoluna başvurma olaslığı bulunmadığı için geçici tedbirler talep ederek Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurduğunu belirtti. Marques, ancak AİHM’nin geçici tedbirler almayı sistematik olarak reddettiğini kaydetti. Durumun gelişiminin ne yazık ki MEDEL’in ve geçici tedbir talep eden diğer kurumların haklı olduğunu gösterdiğini ifade etti.
Marques, Avrupa Konseyi İşkenceyi ve İnsanlık Dışı veya Aşağılayıcı Muamele veya Cezayı Önleme Komitesi tarafından yakın zamanda yayınlanan raporların da Türkiye’deki muamelelerin gerçekliğini ve tutukluluk koşullarının etkileyici bir resmini gösterdiğini vurguladı.
“AİHM’NİN İTİBARI TEHLİKEYE GİRECEKTİR”
Marques, AİHM’e eleştirilerini şöyle sürdürdü: “Dört yıl sonra hala AİHM’den karar bekliyoruz. Bence AİHM bu konuyla ciddiyetle yüzleşmeli ve buna kendi inanılırlığı meselesi olarak bakmalıdır. Aşırı uzun prosedürleri nedeniyle aldığı kararları etkisiz kalmaya devam ederse, Avrupa’da insan haklarının ana koruyucusu olarak yıllar içinde inşa ettiği itibar tehlikeye girecektir. Uzun bir prosedürü bekleyemeyecek acil durumlarla başedebilmek için ara tedbirler çıkarma kriterleri gözden geçirilmelidir. Temel insan haklarının korunması beklemeye gelmez.”
AİHM, ANAYASA MAHKEMESİ’Nİ ETKİLİ BİR ÇÖZÜM YOLU OLARAK GÖRMEYİ BIRAKMALI
MEDEL’in en başından beri Türkiye’de etkili bir iç hukuk yolu (çözüm kaynağı) olmadığını ifade ettiğini belirten Filipe Marques, “Bağımsız bir yargı sisteminiz yoksa, etkili bir iç hukuk yoluna sahip olmak imkansızdır. Dolayısıyla Türk (Anayasa) Mahkemesinin kararı bizleri şaşırtmıyor. Bu nedenle, AİHM, Türk Anayasa Mahkemesi’ni etkili bir çözüm kaynağı olarak görmeyi bırakmalı – bunu dört yıl önce yapmalıydı” ifadelerini kullandı.
Demokrasi ve Özgürlükler için Avrupa Yargıçlar Birliği (MEDEL) Başkanı Filipe Marques
AVRUPA KONSEYİ’NİN “MAGNİTSKY YASASI”
Avrupa Konseyi’nin, Aralık 2019’da kabul ettiği “Avrupa Dış Eylem Yasası” konusunda da açıklamalarda bulunan Marques, yasanın Amerika Birleşik Devletler’inin “Magnitsky Yasası”na benzediğini ifade etti.
Marques, ciddi insan hakları ihlallerini ele almak için küresel bir yaptırım rejimi getirmeye çalışan yasanın ancak yürürlüğe girmediğini hatırlattı.
TÜRKİYE’DEKİ İHALLERİN SORUMLULARINDAN HESAP SORULMASI
İnsan haklarını korumayı ve ihlallerinden sorumlu olanları cezalandırmayı amaçlayan herhangi bir girişimi her zaman desteklediklerini ifade eden Marques, “Türkiye’deki durum açık ve objektif bir şekilde toplu insan hakları ihlalidir. Bu nedenle teoride, her zaman (bu) yaptırım rejiminin sorumluların hesap vermesi için gelecekte kullanılması olasılığı vardır. Ancak şunu da vurgulamak isterim ki, hukukun üstünlüğünü yok edenlere ceza aramaktan çok, hukukun üstünlüğü ve yargının bağımsızlığının bir an önce Türkiye’ye geri dönüşü için savaşmamız gerekiyor. Türk vatandaşlarını korumanın ve temel insan haklarından olan bağımsız bir adalet sistemine erişim hakkını güvence altına almanın tek yolu budur.” diye konuştu.
MAGNİTSKY YASASI NEDİR?
Yasa ismini 2009 yılında Rusya’da gözaltındayken işkenceye maruz kalan, tıbbi müdahale talebini reddettiği gerekçesiyle hapisteki hücresinde ölü bulunduğu iddia edilen Hermitage Capital Management Fonu avukatlarından Sergey Magnitsky’den alıyor.
Olayın ardından ABD ve Avrupa ülkeleri, Rusya’nın gözaltı süresince gerekli önlemleri almadığını savunarak sorumlu bürokratların cezalandırılmasını talep etti.
Bu doğrultuda 2012’de Magnitsky’nin adı verilen yasa Amerikan Kongresinden kabul edildi. Yasa, ABD Dışişleri ve Hazine bakanlıklarının ciddi insan hakları ihlallerinden sorumlu olduğuna inandığı Rus yetkililerin ABD’deki mal varlıklarını dondurma ve ABD’ye girişlerini yasaklama gibi bazı yaptırımlar uygulamasını öngörüyordu. 2016 yılında ise yasanın kapsamı genişletildi ve sadece Rusya odaklı bir yasa olmaktan çıkıp küresel boyut kazandı.
[TR724] 25.8.2020
Demokrasi ve Özgürlükler için Avrupa Yargıçlar Birliği (MEDEL) Başkanı Filipe Marques, Türkiye’de 15 Temmuz darbe girşiminin ardından yaşanan insan hakları ihlalleri ile ilişkili çalışmalar yürüten Tutuklu Avukatlar İnisiyatifi’ne (The Arrested Lawyers Initiative) çarpıcı açıklamalarda bulundu.
Boldmedya’da yer alan habere göre, Avrupa’daki hâkim ve yargıç birliklerinin çatı örgütü niteliğinde olan ve 16 Avrupa ülkesindeki 18 bin Avrupalı hâkim ve savcıyı temsil eden MEDEL’in Başkanı Marques, başkanı olduğu birliğin başından beri Türkiye’de etkili bir iç hukuk yolu bulunmadığı tezini savunduğunu belirtti.
Marques, “Bağımsız bir yargı sisteminiz yoksa, etkili bir iç hukuk yoluna sahip olmak imkansızdır. Dolayısıyla Türk (Anayasa) Mahkemesinin kararı bizleri şaşırtmıyor. Bu nedenle, evet, AİHM (Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi), Türk Anayasa Mahkemesi’ni etkili bir çözüm kaynağı olarak görmeyi bırakmalı – bunu dört yıl önce yapmalıydı” dedi.
DEMOKRASİ VE ÖZGRLÜKLER İÇİN AVRUPA YARGIÇLAR BİRLİĞİ
1985 yılında kurulan Demokrasi ve Özgürlükler için Avrupa Yargıçlar Birliği (MEDEL), 1995 yılında Avrupa Konseyi tarafından istişari sivil toplum kuruluşu olarak kabul edildi. MEDEL şu anda Avrupa’daki 23 hakim ve savcı birliğini biraraya getiren çatı örgüt konumunda. 16 Avrupa ülkesindeki yaklaşık 18 bin hakim ve savcıyı temsil ediyor.
MEDEL’İN KARŞILAŞTIĞI EN DRAMATİK DURUM TÜRKİYE
MEDEL Başkanı Filipe Marques, insan haklarının son yıllarda bütün dünyada aşınmaya başladığını belirtti. Filipe Marques, Polonya’da devam eden durum ve Türkiye ve Macaristan’daki travmatik deneyimlerin Avrupa’daki hukukçular arasında farkındalığın artmasına yol açtığını ve koordineli eylem ihtiyacını gösterdiğini ifade etti.
Türkiye’deki durumun muhtemelen MEDEL’in tarihinde karşılaştığı en dramatik durum olduğunu söyleyen Marques, şöyle konuştu: ”Üye derneğimiz YARSAV, Temmuz 2016 darbe girişiminin hemen ardından idari olarak feshedildi ve pek çok üyesi tutuklandı, ihraç edildi ve herhangi bir somut delil, temel teminat veya usul hakları olmaksızın özgürlük veya mülkiyetten mahrum bırakıldı. YARSAV Başkanı Murat Arslan, Ekim 2016’dan beri cezaevinde ve hukukun herhangi bir temel ilkesine uymayan yargılamanın ardından 18 Ocak 2019’da 10 yıl hapis cezasına çarptırıldı. MEDEL, YARSAV’ın feshedilmesinin meşruiyetini tanımamakta ve yine de onu tam üye ve yönetim kurulu üyelerini haklı temsilcileri olarak görmektedir.”
TÜRKİYE’DEKİ DURUM DEHŞET VERİCİ
Filipe Marques, Türkiye’deki yargının durumunu şu çarpıcı sözlerle özetledi: “Türkiye’deki insan hakları durumu dehşet verici: yürütmenin kontrolündeki bir yargı (Avrupa Yargı Kurulları Ağı’nın Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu üyeliğini askıya alması kararının gösterdiği gibi), temel hakları olmadan yıllarca hücre hapsinde tutulanlar, toplu olarak görevden alınmalar ve kesinlikle hiçbir (hukuki) teminatı olmadan yapılan tutuklamalar. Yargının bağımsızlığını önemseyen hepimizin görevi, durumu mümkün olan her şekilde kınamaktır.”
Türkiye içinde ve dışında bu trajik durumun üstesinden gelmek için savaşan ve Türk yargısının yeniden özgür ve bağımsız olacağı gün konusunda umutlu olmaya devam eden cesur insanlar bulunduğunu ifade eden Marques, “Onlara tüm dayanışma ve desteğimizi sağlamalı, seslerini duyurmalı ve BM, Avrupa Konseyi veya Avrupa Birliği gibi uluslararası kuruluşlarda duyulmalarını sağlamalıyız.” diye konuştu.
MEDEL ve diğer bazı yargı kurumlarının önerisi ile YARSAV Başkanı Murat Arslan’ın 2017 yılında Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi tarafından Václav Havel İnsan Hakları Ödülü’ne layık görüldüğünü hatırlatan Marques, bu tür girişimlerin Türkiye’de yargının bağımsızlığı için cesaretle mücadele edenlere güven verdiğini ve mücadelelerinin görünürlüğünü artırdığını kaydetti.
AİHM’E “GEÇİCİ TEDBİR ALMAMA” ELEŞTİRİSİ
Filipe Marques, 4 yıldır hücre hapsinde tutulan ve kötü muameleye maruz kalan eski YArgıtay üyesi Hüsamettin Uğur’un başvurusunun AİHM tarafından reddedilmesini sert şekilde eleştirdi.
Türkiye’deki durumun başlangıcından bu yana, MEDEL ve diğer kurumların, Türkiye’de yargı bağımsızlığının olmadığını açıkça gördüğü, acil bir durum arzettiği ve iç hukuk yoluna başvurma olaslığı bulunmadığı için geçici tedbirler talep ederek Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurduğunu belirtti. Marques, ancak AİHM’nin geçici tedbirler almayı sistematik olarak reddettiğini kaydetti. Durumun gelişiminin ne yazık ki MEDEL’in ve geçici tedbir talep eden diğer kurumların haklı olduğunu gösterdiğini ifade etti.
Marques, Avrupa Konseyi İşkenceyi ve İnsanlık Dışı veya Aşağılayıcı Muamele veya Cezayı Önleme Komitesi tarafından yakın zamanda yayınlanan raporların da Türkiye’deki muamelelerin gerçekliğini ve tutukluluk koşullarının etkileyici bir resmini gösterdiğini vurguladı.
“AİHM’NİN İTİBARI TEHLİKEYE GİRECEKTİR”
Marques, AİHM’e eleştirilerini şöyle sürdürdü: “Dört yıl sonra hala AİHM’den karar bekliyoruz. Bence AİHM bu konuyla ciddiyetle yüzleşmeli ve buna kendi inanılırlığı meselesi olarak bakmalıdır. Aşırı uzun prosedürleri nedeniyle aldığı kararları etkisiz kalmaya devam ederse, Avrupa’da insan haklarının ana koruyucusu olarak yıllar içinde inşa ettiği itibar tehlikeye girecektir. Uzun bir prosedürü bekleyemeyecek acil durumlarla başedebilmek için ara tedbirler çıkarma kriterleri gözden geçirilmelidir. Temel insan haklarının korunması beklemeye gelmez.”
AİHM, ANAYASA MAHKEMESİ’Nİ ETKİLİ BİR ÇÖZÜM YOLU OLARAK GÖRMEYİ BIRAKMALI
MEDEL’in en başından beri Türkiye’de etkili bir iç hukuk yolu (çözüm kaynağı) olmadığını ifade ettiğini belirten Filipe Marques, “Bağımsız bir yargı sisteminiz yoksa, etkili bir iç hukuk yoluna sahip olmak imkansızdır. Dolayısıyla Türk (Anayasa) Mahkemesinin kararı bizleri şaşırtmıyor. Bu nedenle, AİHM, Türk Anayasa Mahkemesi’ni etkili bir çözüm kaynağı olarak görmeyi bırakmalı – bunu dört yıl önce yapmalıydı” ifadelerini kullandı.
Demokrasi ve Özgürlükler için Avrupa Yargıçlar Birliği (MEDEL) Başkanı Filipe Marques
AVRUPA KONSEYİ’NİN “MAGNİTSKY YASASI”
Avrupa Konseyi’nin, Aralık 2019’da kabul ettiği “Avrupa Dış Eylem Yasası” konusunda da açıklamalarda bulunan Marques, yasanın Amerika Birleşik Devletler’inin “Magnitsky Yasası”na benzediğini ifade etti.
Marques, ciddi insan hakları ihlallerini ele almak için küresel bir yaptırım rejimi getirmeye çalışan yasanın ancak yürürlüğe girmediğini hatırlattı.
TÜRKİYE’DEKİ İHALLERİN SORUMLULARINDAN HESAP SORULMASI
İnsan haklarını korumayı ve ihlallerinden sorumlu olanları cezalandırmayı amaçlayan herhangi bir girişimi her zaman desteklediklerini ifade eden Marques, “Türkiye’deki durum açık ve objektif bir şekilde toplu insan hakları ihlalidir. Bu nedenle teoride, her zaman (bu) yaptırım rejiminin sorumluların hesap vermesi için gelecekte kullanılması olasılığı vardır. Ancak şunu da vurgulamak isterim ki, hukukun üstünlüğünü yok edenlere ceza aramaktan çok, hukukun üstünlüğü ve yargının bağımsızlığının bir an önce Türkiye’ye geri dönüşü için savaşmamız gerekiyor. Türk vatandaşlarını korumanın ve temel insan haklarından olan bağımsız bir adalet sistemine erişim hakkını güvence altına almanın tek yolu budur.” diye konuştu.
MAGNİTSKY YASASI NEDİR?
Yasa ismini 2009 yılında Rusya’da gözaltındayken işkenceye maruz kalan, tıbbi müdahale talebini reddettiği gerekçesiyle hapisteki hücresinde ölü bulunduğu iddia edilen Hermitage Capital Management Fonu avukatlarından Sergey Magnitsky’den alıyor.
Olayın ardından ABD ve Avrupa ülkeleri, Rusya’nın gözaltı süresince gerekli önlemleri almadığını savunarak sorumlu bürokratların cezalandırılmasını talep etti.
Bu doğrultuda 2012’de Magnitsky’nin adı verilen yasa Amerikan Kongresinden kabul edildi. Yasa, ABD Dışişleri ve Hazine bakanlıklarının ciddi insan hakları ihlallerinden sorumlu olduğuna inandığı Rus yetkililerin ABD’deki mal varlıklarını dondurma ve ABD’ye girişlerini yasaklama gibi bazı yaptırımlar uygulamasını öngörüyordu. 2016 yılında ise yasanın kapsamı genişletildi ve sadece Rusya odaklı bir yasa olmaktan çıkıp küresel boyut kazandı.
[TR724] 25.8.2020
Çadırı çaldılar [Nevin Erdem]
YORUM | NEVİN ERDEM – İhraç Hakim @WomanJudgeTR
Evrensel insan hakları, insanlık ailesinin on binlerce yılda yetiştirdiği nadide bir çiçektir. Hukukun üstünlüğü ise bu çiçeğin gövdesi.
Güzel bir fıkra var: İki filozof dağ başında kamp yaptıkları çadırda uyurken, gece yarısı filozoflardan birisi diğerini heyecanla “Kalk, kalk!” diye dürterek uyandırır.
Arkadaşı gözlerini açarak “Ne oldu?” diye sorar.
Diğeri, “Ne görüyorsun?” der.
Gözlerini ovalayarak gökyüzüne bakan filozof: “Gökyüzündeki harika sanatı, yıldızların muhteşemliğini, yaratıcının büyüklüğünü, sonsuzluğu görüyorum” diye devam ederken, diğeri araya girer ve “oğlum, çadırı çalmışlar, çadırı!” der.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Hukuk çadırdır.
Gücüne göre, insanları her türlü yırtıcı hayvanlardan, zararlı küçük-büyük böceklerden, elverişsiz hava koşullarından koruyan bir çadır. Adeta evlerin duvarları, çatısı gibidir. Hukukun üstünlüğünün olduğu bir ülkede, üstün olan insandır.
Hukukun üstünlüğünün olmadığı yerlerde, bireyler her türlü saldırıya açıktır. Üstünlerin, güçlülerin hukuku vardır. Bu gücün sahibi bazen kişiler, bazen gruplardır. Böylesi bir ortamda, bazen “kanlarıyla duş alacağız, oluk oluk kanlarını akıtacağız” diyen canavar ruhlu mafya liderleri ile, bazen de “öyle bırakmam onu” diye tehditler savuran otoriter devlet başkanları ile karşılaşabilirsiniz.
Böyle bir toplumda kimse güvende değildir. Kendisini güvende hissedenler, sadece gücü elinde tutan kişi ve gruplarla araları iyi olanlar ya da onlarla herhangi bir menfaat çatışması bulunmayanlardır. Menfaatleri çatışmaya başladığında felaketleri başlar.
Yargının bağımsız ve tarafsız olması, hukukun üstünlüğünün en önemli teminatıdır. Yargı bağımsız ve tarafsız değilse, hukukun üstünlüğü yoktur; temel insan hakları korumasızdır.
Tam bu noktada, hakimler ve savcılar kilit konumdadır. Hukukun üstünlüğünden ayrılmak, kendi kurallarınıza göre bir ülkeyi yönetmek istiyorsanız, öncelikle hakim ve savcıları kontrol altına almak zorundasınız. Bu nedenle, bir iktidarın hakimler ve savcılara yönelik saldırısı, kişi olarak bir hakim ve savcıya değil, doğrudan hukukun üstünlüğüne, her bireyin temel hakkına yönelik bir saldırıdır.
Nitekim Türkiye’de iktidarın hukukun üstünlüğü ile değil, kendi hukuksuzluklarıyla ülkeyi yönetmek için muhalif olduğunu düşündüğü 2 Anayasa Mahkemesi, 140 Yargıtay, 48 Danıştay üyesi ve binlerce hakim ve savcıyı 15 Temmuz gecesi tutuklatması, bu hakim ve savcıların şahıslarına yönelik bir saldırı değildir; doğrudan hukukun üstünlüğüne ve insan haklarına yöneliktir. Hukuk çadırının çalınması, insanların ve haklarının açıkta, korunmasız kalmasıdır.
Bundan dolayıdır ki, darbeci askerlerin isimleri dahi belirlenmeden “darbe” suçlamasıyla hukuksuzca gözaltına alınanlar, 4 yıldan daha uzun bir süreden beri cezaevi hücrelerinde tutulanlar hakimler ve savcılar değildir; hak ve özgürlüklerdir.
Yargı mensupları bağımsız ve tarafsız değilken, güvende değilken, cezaevindeyken, kimse güvende olamaz.
Yaşam hakkınız, ifade özgürlüğünüz, adil yargılanma hakkınız, özel hayatınıza saygı hakkınız güvende değildir:
Bir gün Silopili bir kadınsınız. Silopi sokaklarında keskin nişancılar tarafından öldürülürsünüz. Cesedinize yaklaşanları dahi öldürürler ve cesediniz 7 gün sokakta bekler.
Bir gün, Cizreli bir çocuksunuz. Evinizin önünde oyun oynarken vurularak öldürülürsünüz. Cesedinizin gömülmesine dahi izin vermezler ve anneniz cesedinizi, kokmasın diye buzdolabında saklar.
Bir gün bir iktidar partisi milletvekilinin Ankara’daki evinde milletvekilinin silahıyla vurulmuş olarak bulunursunuz, takipsizlik verilir.
Bir gün milletvekilinin yakınının arabasının çarpması sonucu ölürsünüz; çatıdan düştü denilir, takipsizlik verilir.
Bir başka gün devlet görevlileri tarafından Ankara’nın göbeğinde güpegündüz siyah transporterlara bindirilerek kaçırılırsınız. Aileniz aylar sonra emniyet müdürlüğünde gözaltında olduğunuzu haber aldığında öldürülmediğiniz için mutlu olur. Zira başka kaçırılanlardan haber dahi alınamaz.
Gözaltına alınırsınız. İşkenceye maruz kalırsınız. İşkencenin fotoğrafları çarşaf çarşaf yayınlanmasına rağmen, işkenceciniz hakkında bir soruşturma göremezsiniz.
Akşam vakti 3 köpekle evinize giren polis, sizi darp edip gözaltına alırken, evinizi darmadağın eder. Hesap soramazsınız.
Hukuksuzca tutuklanırsınız. Aylarca cezaevinde kalır, kansere yakalanırsınız. Tahliye olmanıza, hatta beraat etmenize rağmen tedavi için yurtdışına çıkışınız engellenir, pasaportunuz zamanında verilmez. Ölürsünüz.
Demokrasilerin olmazsa olmazı, ifade ve toplanma özgürlüğünüz yoktur. Bir kadın olarak İstanbul Sözleşmesi için yürüyüş yapmak istersiniz. Ancak polis tarafından dövülür, gözaltına alınırsınız.
Barolarla ilgili bir kanunu protesto amacıyla, baro başkanları olarak dahi yürüyüşünüze izin verilmez, saldırıya uğrarsınız.
Aile ve özel hayatınız, kural tanımaz bir polisin keyfine bağlıdır. Baro başkanı olmanız dahi, bir restoranda eş ve çocuklarınızla huzur içinde yemek yerken yaka-paça gözaltına alınmanızı engellemez.
Örnekleri o kadar çok uzatmak mümkün ki!
Kısacası, bağımsız bir yargı yoksa, hakimler ve savcılar özgür değilse, hukukun üstünlüğü yoktur. Hukukun üstünlüğü yoksa, temel hak ve özgürlüklerin güvencesi yoktur.
İktidarla aynı yollarda beraber yürüyorsanız, sizin için şimdilik, ama sadece şimdilik, sorun yoktur. Yollarınız ayrıysa, iktidarı rahatsız eden bir muhalifseniz ve hala cezaevinde değilseniz, bunun nedeni sadece iktidarın konjonktürel politik tercihidir. Başınıza her an her şey gelebilir. Zira hukuk çadırı çalınmıştır.
Ayasofya’nın açılışını izleyerek kendinden geçen, eli kılıçlı Diyanet İşleri Başkanı’nın hutbesini dinleyerek mest olan, Türk ekonomisinin uçuşa geçtiği haberleriyle uçuş moduna giren, Karadeniz’de doğalgaz rezervleri bulunmasıyla binbir gece masallarına dalan “filozoflara” birilerinin çadırın çalındığını söylemesi lazım.
[Nevin Erdem] 25.8.2020 [TR724]
Evrensel insan hakları, insanlık ailesinin on binlerce yılda yetiştirdiği nadide bir çiçektir. Hukukun üstünlüğü ise bu çiçeğin gövdesi.
Güzel bir fıkra var: İki filozof dağ başında kamp yaptıkları çadırda uyurken, gece yarısı filozoflardan birisi diğerini heyecanla “Kalk, kalk!” diye dürterek uyandırır.
Arkadaşı gözlerini açarak “Ne oldu?” diye sorar.
Diğeri, “Ne görüyorsun?” der.
Gözlerini ovalayarak gökyüzüne bakan filozof: “Gökyüzündeki harika sanatı, yıldızların muhteşemliğini, yaratıcının büyüklüğünü, sonsuzluğu görüyorum” diye devam ederken, diğeri araya girer ve “oğlum, çadırı çalmışlar, çadırı!” der.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Hukuk çadırdır.
Gücüne göre, insanları her türlü yırtıcı hayvanlardan, zararlı küçük-büyük böceklerden, elverişsiz hava koşullarından koruyan bir çadır. Adeta evlerin duvarları, çatısı gibidir. Hukukun üstünlüğünün olduğu bir ülkede, üstün olan insandır.
Hukukun üstünlüğünün olmadığı yerlerde, bireyler her türlü saldırıya açıktır. Üstünlerin, güçlülerin hukuku vardır. Bu gücün sahibi bazen kişiler, bazen gruplardır. Böylesi bir ortamda, bazen “kanlarıyla duş alacağız, oluk oluk kanlarını akıtacağız” diyen canavar ruhlu mafya liderleri ile, bazen de “öyle bırakmam onu” diye tehditler savuran otoriter devlet başkanları ile karşılaşabilirsiniz.
Böyle bir toplumda kimse güvende değildir. Kendisini güvende hissedenler, sadece gücü elinde tutan kişi ve gruplarla araları iyi olanlar ya da onlarla herhangi bir menfaat çatışması bulunmayanlardır. Menfaatleri çatışmaya başladığında felaketleri başlar.
Yargının bağımsız ve tarafsız olması, hukukun üstünlüğünün en önemli teminatıdır. Yargı bağımsız ve tarafsız değilse, hukukun üstünlüğü yoktur; temel insan hakları korumasızdır.
Tam bu noktada, hakimler ve savcılar kilit konumdadır. Hukukun üstünlüğünden ayrılmak, kendi kurallarınıza göre bir ülkeyi yönetmek istiyorsanız, öncelikle hakim ve savcıları kontrol altına almak zorundasınız. Bu nedenle, bir iktidarın hakimler ve savcılara yönelik saldırısı, kişi olarak bir hakim ve savcıya değil, doğrudan hukukun üstünlüğüne, her bireyin temel hakkına yönelik bir saldırıdır.
Nitekim Türkiye’de iktidarın hukukun üstünlüğü ile değil, kendi hukuksuzluklarıyla ülkeyi yönetmek için muhalif olduğunu düşündüğü 2 Anayasa Mahkemesi, 140 Yargıtay, 48 Danıştay üyesi ve binlerce hakim ve savcıyı 15 Temmuz gecesi tutuklatması, bu hakim ve savcıların şahıslarına yönelik bir saldırı değildir; doğrudan hukukun üstünlüğüne ve insan haklarına yöneliktir. Hukuk çadırının çalınması, insanların ve haklarının açıkta, korunmasız kalmasıdır.
Bundan dolayıdır ki, darbeci askerlerin isimleri dahi belirlenmeden “darbe” suçlamasıyla hukuksuzca gözaltına alınanlar, 4 yıldan daha uzun bir süreden beri cezaevi hücrelerinde tutulanlar hakimler ve savcılar değildir; hak ve özgürlüklerdir.
Yargı mensupları bağımsız ve tarafsız değilken, güvende değilken, cezaevindeyken, kimse güvende olamaz.
Yaşam hakkınız, ifade özgürlüğünüz, adil yargılanma hakkınız, özel hayatınıza saygı hakkınız güvende değildir:
Bir gün Silopili bir kadınsınız. Silopi sokaklarında keskin nişancılar tarafından öldürülürsünüz. Cesedinize yaklaşanları dahi öldürürler ve cesediniz 7 gün sokakta bekler.
Bir gün, Cizreli bir çocuksunuz. Evinizin önünde oyun oynarken vurularak öldürülürsünüz. Cesedinizin gömülmesine dahi izin vermezler ve anneniz cesedinizi, kokmasın diye buzdolabında saklar.
Bir gün bir iktidar partisi milletvekilinin Ankara’daki evinde milletvekilinin silahıyla vurulmuş olarak bulunursunuz, takipsizlik verilir.
Bir gün milletvekilinin yakınının arabasının çarpması sonucu ölürsünüz; çatıdan düştü denilir, takipsizlik verilir.
Bir başka gün devlet görevlileri tarafından Ankara’nın göbeğinde güpegündüz siyah transporterlara bindirilerek kaçırılırsınız. Aileniz aylar sonra emniyet müdürlüğünde gözaltında olduğunuzu haber aldığında öldürülmediğiniz için mutlu olur. Zira başka kaçırılanlardan haber dahi alınamaz.
Gözaltına alınırsınız. İşkenceye maruz kalırsınız. İşkencenin fotoğrafları çarşaf çarşaf yayınlanmasına rağmen, işkenceciniz hakkında bir soruşturma göremezsiniz.
Akşam vakti 3 köpekle evinize giren polis, sizi darp edip gözaltına alırken, evinizi darmadağın eder. Hesap soramazsınız.
Hukuksuzca tutuklanırsınız. Aylarca cezaevinde kalır, kansere yakalanırsınız. Tahliye olmanıza, hatta beraat etmenize rağmen tedavi için yurtdışına çıkışınız engellenir, pasaportunuz zamanında verilmez. Ölürsünüz.
Demokrasilerin olmazsa olmazı, ifade ve toplanma özgürlüğünüz yoktur. Bir kadın olarak İstanbul Sözleşmesi için yürüyüş yapmak istersiniz. Ancak polis tarafından dövülür, gözaltına alınırsınız.
Barolarla ilgili bir kanunu protesto amacıyla, baro başkanları olarak dahi yürüyüşünüze izin verilmez, saldırıya uğrarsınız.
Aile ve özel hayatınız, kural tanımaz bir polisin keyfine bağlıdır. Baro başkanı olmanız dahi, bir restoranda eş ve çocuklarınızla huzur içinde yemek yerken yaka-paça gözaltına alınmanızı engellemez.
Örnekleri o kadar çok uzatmak mümkün ki!
Kısacası, bağımsız bir yargı yoksa, hakimler ve savcılar özgür değilse, hukukun üstünlüğü yoktur. Hukukun üstünlüğü yoksa, temel hak ve özgürlüklerin güvencesi yoktur.
İktidarla aynı yollarda beraber yürüyorsanız, sizin için şimdilik, ama sadece şimdilik, sorun yoktur. Yollarınız ayrıysa, iktidarı rahatsız eden bir muhalifseniz ve hala cezaevinde değilseniz, bunun nedeni sadece iktidarın konjonktürel politik tercihidir. Başınıza her an her şey gelebilir. Zira hukuk çadırı çalınmıştır.
Ayasofya’nın açılışını izleyerek kendinden geçen, eli kılıçlı Diyanet İşleri Başkanı’nın hutbesini dinleyerek mest olan, Türk ekonomisinin uçuşa geçtiği haberleriyle uçuş moduna giren, Karadeniz’de doğalgaz rezervleri bulunmasıyla binbir gece masallarına dalan “filozoflara” birilerinin çadırın çalındığını söylemesi lazım.
[Nevin Erdem] 25.8.2020 [TR724]
Almanlar bu kez fazla abarttı! [Hasan Cücük]
Her ne kadar İngiliz efsane Harry Lineker, ’’Futbol, 22 kişinin bir topun peşinde koştuğu, sonunda Almanlar’ın kazandığı oyun’’ dese de son dönemde bu kural pek geçerli olmuyordu. 2014 Dünya Kupası’nı kazanan Almanlar, Euro 2016 ve özellikle 2018 Dünya Kupası’nda hüsranın adı olmuştu. Kulüp düzeyinde Avrupa’ya kafa tutan ekipleri Bayern Münih, Devler Ligi’nde son kez 2013’te kupayı müzesine taşımıştı. Bayern, 7 yıl aradan sonra yeniden Şampiyonlar Ligi kupasını kazanırken, tarihi geçen başarılara imza attı. Biraz abarttı ama sadece abartan sadece Bayern olmadı.
Şampiyonlar Ligi’nde kupanın sahibi Bayern oldu ama kupa yolu hiç kolay olmadı. Bayern’in oynadığı tüm maçları kazanması, sonuca kolay gittiği anlamına gelmiyor. Niko Kovac yönetimindeki Bayern’de çarklar sezon başından itibaren düzgün çalışmıyordu. Bundesliga’nın 10. haftasında Frankfurt deplasmanında alınan 5-1’lik hezimetin bir faturası olacaktı. Faturanın kesildiği adres doğal olarak teknik patron Kovac olurken, takımın dönemi yardımcısı Hans-Dieter (Hansi) Flick’e emanet edildi. 55 yaşındaki Hansi Flick’in 2005’ten sonra kariyeri yardımcı antröner olarak geçmişti. 14 yıl sonra yeniden çalıştırdığı takımın bir numaralısı olan Flick’in göstereceği performans merak konusuydu. Ancak Flick yönetimindeki Bayern Münih, haftalar ilerledikçe bırakın kaybetmeyi berabere kalmayı bile unutan bir ekip oldu.
Hansi Flick, Bayern’i çalıştırmaya başladığında ligde 4’uncü sırada bulunuyordu. Peş peşe hanesine yazdırdığı puanlarla rakiplerini önce yakalayıp, sonra öne geçti. Sadece lig performansı göz kamaştırmıyordu. Almanya Kupası ve Şampiyonlar Ligi’nde de kaybetmeyi unutan bir Bayern vardı. Bundesliga’da şampiyonluğa ulaşan Bayern, Almanya Kupası’nı da müzesine taşırken, geriye kazanılması gereken kupa olarak Şampiyonlar Ligi kalmıştı. Hansi Flick yönetiminde tüm kulvarlarda çıkılan 36 maçta, 33 galibiyet alınırken, bir yenilgi ve 2 beraberlikle sahadan ayrıldı.
Bayern’in Devler Ligi kupa yürüyüşü muhteşem başladı. Grup maçlarında Tottenham, Kızılyıldız ve Olympiacos’a gol olup yaptı. İngiliz ekibine iki maçta 10, Sırp ekibine 9 gol ve Yunan ekibine 5 gol attı. Son 16 turunda kurbanı Premier Lig’den Chelsea oldu. İlk maçı deplasmanda 3-0 kazanarak çeyrek biletini cebine koyan Bayern, sahasında oynadığı maçı da 4-1 kazandı. Pandemiden dolayı Lizbon’da Sekizli Final olarak tek maç üzerinden oynanan çeyrek final maçında ise adeta tarih yazdı. Barcelona gibi dünya devi bir ekibe 8 gol atarken, kalesinde sadece 2 gol gördü. Yarı finalde ise Fransız ekibi Lyon’u 3-0 net bir skorla geçip adını 7 yıl aradan sonra finale yazdırdı. Finalde Mbappe, Neymar, Di Maria gibi yıldızları bünyesinde barındıran PSG’yi Kingsley Coman’ın golüyle geçip tarihinde 6’ııncı kez Kupa 1’i müzesine taşıdı.
Bayern Münih, Kupa 1’de sezon boyunca oynadığı tüm maçları kazanan ilk ekip oldu. Rakip fileleri 11 maçta 43 kez havalandırdı. Forveti Robert Lewandowski 15 gol atarken, Cristiano Ronaldo’dan sonra bir sezonda Şampiyonlar Ligi’nde en çok gol atan ikinci oyuncu oldu.
PSG – Bayern finalinin ilginç rakamları vardı. Bayern finalde sahaya sürdüğü ilk 11’indeki oyuncularının transfer maliyeti 116 milyon Euro olurken, PSG’de bu rakam 600 milyon Euro oldu. Rakip defansın korkulu rüyası Lewandowski başta olmak üzere bir çok oyuncu bonservis ücreti ödenmeden kadroya dahil olmuştu.
Bayern Münih, Şampiyonlar Ligi’ni son kez kazandığı 2013 yılını da 3 kupayla kapatmıştı. Bu yıl aynı başarıyı tekrarladı. Benzer başarıya daha önce 2009 ve 2015’te Barcelona imza atmıştı. Avrupa’da iki farklı sezonda tüm kupaları ikinci kez kazanan tek takım olan Barcelona’nın yanına adını yazdırmış oldu.
Bayern Münih, Hansi Flick yönetiminde kazanmayı bariz bir şekilde abarttı. Ama abartan sadece Bayern olmadı. Şampiyonlar Ligi’nde Bayern’le birlikte RB Leipzig yarı finale kadar gelmeyi başardı. Yarı finaldeki 4 takımın üçünü çalıştıran Almanlar’dı. Alman – Fransız finalinde kenar yönetimindeki iki isim de Alman’dı. PSG’yi finale taşıyan Thomas Tuchel de tıpkı Hansi Flick gibi Alman. Geçen yıl kupayı kazanan Liverpool’u da Alman Jürgen Klopp’un çalıştırdığını hatırlatalım. Sonuçta, Almanlar uzun bir aradan sonra kazanırken, biraz abarttılar!
[Hasan Cücük] 25.8.2020 [TR724]
Şampiyonlar Ligi’nde kupanın sahibi Bayern oldu ama kupa yolu hiç kolay olmadı. Bayern’in oynadığı tüm maçları kazanması, sonuca kolay gittiği anlamına gelmiyor. Niko Kovac yönetimindeki Bayern’de çarklar sezon başından itibaren düzgün çalışmıyordu. Bundesliga’nın 10. haftasında Frankfurt deplasmanında alınan 5-1’lik hezimetin bir faturası olacaktı. Faturanın kesildiği adres doğal olarak teknik patron Kovac olurken, takımın dönemi yardımcısı Hans-Dieter (Hansi) Flick’e emanet edildi. 55 yaşındaki Hansi Flick’in 2005’ten sonra kariyeri yardımcı antröner olarak geçmişti. 14 yıl sonra yeniden çalıştırdığı takımın bir numaralısı olan Flick’in göstereceği performans merak konusuydu. Ancak Flick yönetimindeki Bayern Münih, haftalar ilerledikçe bırakın kaybetmeyi berabere kalmayı bile unutan bir ekip oldu.
Hansi Flick, Bayern’i çalıştırmaya başladığında ligde 4’uncü sırada bulunuyordu. Peş peşe hanesine yazdırdığı puanlarla rakiplerini önce yakalayıp, sonra öne geçti. Sadece lig performansı göz kamaştırmıyordu. Almanya Kupası ve Şampiyonlar Ligi’nde de kaybetmeyi unutan bir Bayern vardı. Bundesliga’da şampiyonluğa ulaşan Bayern, Almanya Kupası’nı da müzesine taşırken, geriye kazanılması gereken kupa olarak Şampiyonlar Ligi kalmıştı. Hansi Flick yönetiminde tüm kulvarlarda çıkılan 36 maçta, 33 galibiyet alınırken, bir yenilgi ve 2 beraberlikle sahadan ayrıldı.
Bayern’in Devler Ligi kupa yürüyüşü muhteşem başladı. Grup maçlarında Tottenham, Kızılyıldız ve Olympiacos’a gol olup yaptı. İngiliz ekibine iki maçta 10, Sırp ekibine 9 gol ve Yunan ekibine 5 gol attı. Son 16 turunda kurbanı Premier Lig’den Chelsea oldu. İlk maçı deplasmanda 3-0 kazanarak çeyrek biletini cebine koyan Bayern, sahasında oynadığı maçı da 4-1 kazandı. Pandemiden dolayı Lizbon’da Sekizli Final olarak tek maç üzerinden oynanan çeyrek final maçında ise adeta tarih yazdı. Barcelona gibi dünya devi bir ekibe 8 gol atarken, kalesinde sadece 2 gol gördü. Yarı finalde ise Fransız ekibi Lyon’u 3-0 net bir skorla geçip adını 7 yıl aradan sonra finale yazdırdı. Finalde Mbappe, Neymar, Di Maria gibi yıldızları bünyesinde barındıran PSG’yi Kingsley Coman’ın golüyle geçip tarihinde 6’ııncı kez Kupa 1’i müzesine taşıdı.
Bayern Münih, Kupa 1’de sezon boyunca oynadığı tüm maçları kazanan ilk ekip oldu. Rakip fileleri 11 maçta 43 kez havalandırdı. Forveti Robert Lewandowski 15 gol atarken, Cristiano Ronaldo’dan sonra bir sezonda Şampiyonlar Ligi’nde en çok gol atan ikinci oyuncu oldu.
PSG – Bayern finalinin ilginç rakamları vardı. Bayern finalde sahaya sürdüğü ilk 11’indeki oyuncularının transfer maliyeti 116 milyon Euro olurken, PSG’de bu rakam 600 milyon Euro oldu. Rakip defansın korkulu rüyası Lewandowski başta olmak üzere bir çok oyuncu bonservis ücreti ödenmeden kadroya dahil olmuştu.
Bayern Münih, Şampiyonlar Ligi’ni son kez kazandığı 2013 yılını da 3 kupayla kapatmıştı. Bu yıl aynı başarıyı tekrarladı. Benzer başarıya daha önce 2009 ve 2015’te Barcelona imza atmıştı. Avrupa’da iki farklı sezonda tüm kupaları ikinci kez kazanan tek takım olan Barcelona’nın yanına adını yazdırmış oldu.
Bayern Münih, Hansi Flick yönetiminde kazanmayı bariz bir şekilde abarttı. Ama abartan sadece Bayern olmadı. Şampiyonlar Ligi’nde Bayern’le birlikte RB Leipzig yarı finale kadar gelmeyi başardı. Yarı finaldeki 4 takımın üçünü çalıştıran Almanlar’dı. Alman – Fransız finalinde kenar yönetimindeki iki isim de Alman’dı. PSG’yi finale taşıyan Thomas Tuchel de tıpkı Hansi Flick gibi Alman. Geçen yıl kupayı kazanan Liverpool’u da Alman Jürgen Klopp’un çalıştırdığını hatırlatalım. Sonuçta, Almanlar uzun bir aradan sonra kazanırken, biraz abarttılar!
[Hasan Cücük] 25.8.2020 [TR724]
Türklük ve sonradan tarih üretme üzerine [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]
Hep en ilginç bulduğum şeylerden biri, Türkiye’de yaygın olan “sonradan tarih üretme” yöntemidir. Mesela Türk ordusunun tarihini Mete Han’a kadar geri götürmek gibi, ya da İstanbul üniversitesinin kuruluş tarihini 1453 olarak kabul etmek gibi; Türk elitleri ve yöneticileri kendi dönemlerinde olan yapıları geçmiş referanslarla yüceltmeyi çok sever. Esasında bu çok büyük bir aşağılık kompleksinden kaynaklanmakta olan, zavallı bir durumdur. Çünkü herkes Mete Han’ın ordusu ile Türk Silahlı Kuvvetleri arasında hiçbir ilişki olmadığını da, İstanbul Üniversitesinin 1863’te Darülfünun adıyla açıldığını, ondan önce bu kurumun herhangi bir geçmişi olmadığını bilir.
Mete Han adı yaşadığı dönemin hiçbir yazılı Türkçe kaynağında geçmez. Çünkü bu dönem Türkler zaten göçebedir. Herhangi bir kentleri yoktur. İnşa ettikleri herhangi bir mimari eserleri de bulunmamaktadır. Çin yerleşik kültürü, kendilerine saldırılarda bulunan bu göçebelerin hayatlarından kesitler bulabildiğimiz yegâne kaynakları sunuyor. Mete Han’ın adı ilk olarak Çin kaynaklarında geçer. Orada yazıldığı şekliyle, Modu Chanyu, M.Ö. 209 yılında babası Teoman’ı (Çince Touman) öldürerek Kaan oldu. Hâkim oldukları bölge bugünkü Moğolistan coğrafyasıdır. Mete’nin ordusu Türkiyeli tarihçilerce ilk düzenli Türk ordusu olarak kabul edilir. Bu nedenle Kara Kuvvetleri’nin resmi kuruluş tarihinde M.Ö. 209 yazıyor. Yani Mete’nin Kaan olduğu tarih!
Türk tarihi, olmayanın yaratılması üzerine inşa edilmiştir dersek abartmış olmayız. Tarihi sürekli geriye götürmek, tarihin deformasyonunu ve belli bir manipülatif yaklaşımı gerektiriyor. Bu durum, sürekli kendini kandıran problemli bir psikolojinin varlığına işaret ediyor. Okullarda öğretilen bir resmi tarih olduğu için, bu sağlıksız psikoloji okullarda yeni nesillere, küçücük çocuklara ve gençlere aktarılıyor. Bu bir ideolojik endoktrinizasyonun temelini oluşturmaktadır. Türkiye insanı böylelikle aslında olmayan, en azından olup olmadığı konusunda çok ciddi şüpheler bulunan bir tarihi kendi tarihi olarak öğrenmektedir. Öğrenilen ve öğretilen bu tarih, salt akademik ilgi veya entelektüel ilgiye ilişkin bilgi olarak aktarılmıyor. Politik bir bağlamda, Türklerin kendi milletleriyle gurur duymasını ve başka milletlerden üstün olduklarına inanmaları için kullanılıyor. Bu masum bir aşağılık kompleksi değil, aşağılık kompleksinin antagonizmaya temayüllü bir patolojik davranış olarak yaşatılmasıdır. Mete’nin olmayan düzenli ordusunun Türkiye ile olmayan bağları üzerinden, mesela Türkiye’nin komşularının “yönetici millet” olmadıklarının Türk çocuklarının bilinçaltına yerleştirilmesidir. Buna göre, örneğin Türk ordusu ile Ermeni, Yunan veya Bulgar ordularını kıyaslayamazsınız. Ya da Türk tarihinde ilk modern üniversite vari kurumun 1863’te açıldığını gizleyerek, en eski üniversitenizi 1453’e – Konstantiniye’nin fethine – dek geri götürdüğünüzde, bu kurumun gecikmesinden duyulan emsalsiz ve derin kompleksi dışa vurmuş olursunuz. Böylece tam 410 yıl daha eski, daha köklü bir üniversiteniz olacaktır. Ne güzel!
Gerçek şu ki bu tarih deformasyonu ve manipülatif resmi tarih uydurma yaklaşımı moderniyle beraber Osmanlı elitleri arasında yaygınlaştı. Daha önce tümüyle İslam tarihi olarak yeknesak bir anlaşışta okutulan ve devlet tarafından da kabul gören tarih, Avrupa’nın bilim, teknik, askeri teknoloji ve organizasyon, devlet bürokrasisi, eğitim gibi alanlarda hızla ilerlemesiyle birlikte Osmanlı tarih yazımı ve kimliğini de etkisi altına aldı. Türkiye’de modern bir teritoryal devlet kuruluşu ile beraber tür bir yaklaşım çok abartılı bir durum halini aldı. 1648 Westfalya Antlaşmasıyla beraber teritoryal devlet anlayışı Batı’da tek tip bir devlet modelini ortaya çıkardı. 1789 Fransız Devrimi ile beraber bu teritoryal devlet giderek daha yaygın biçimde teritoryal ulus devlete evrildi. Osmanlı’nın sınırlarının hemen dibinde gerçekleşen bu yenilikler, Osmanlı toplumunu etkilemeye başladı. Özellikle milliyetçilik bir ulus devlet oluşturma projesi olarak doğuya doğru imparatorlukları birbiri ardına sarsmaya başlayınca, bundan en fazla etkilenen çok etnisiteli imparatorluklardan biri olan Osmanlı İmparatorluğu büyük çatışmalarla mücadele etmek ve toprak kayıplarına uğramak durumunda kaldı. Bunun etkisiyle, devletin bütünlüğünü sağlayan Osmanlı aidiyeti veya daha ileriki dönemlerde düşünülen İslam ümmeti aidiyeti artık imparatorluğun toprak bütünlüğünü sağlayamamaya başladı. Balkanlardaki kopuşlarla birlikte Osmanlı elitleri artık neredeyse tümüyle Türkçülük ideolojisinin etkisi altına girmişlerdi.
İşte yukarıda ele aldığım tarih deformasyonu ve tarih manipülasyonu bu dönemlerde başladı. Bu hem bilinçsiz hem de bilinçli olarak yapıldı. Bilinçsizce, çünkü elde etnik Türk tarihine dair hiçbir bilgi yoktu. Bilinçli olarak, çünkü bir “ulus oluşturma” projesi, milli mitleri, milli tarihi, milli folklör ve kültürü, milli dili vs. gerektirmekteydi. Neye göre? Elbette barem hep Avrupa’ydı. Milliyetçilik modernitenin ürünüdür. Yani Batı’da ortaya çıkmıştır. Batı’nın kendine özgü sosyolojisinin yansımasıdır. Batı’nın geçirdiği toplumsal değişim ve dönüşümlerin izlerini taşır. Hâlbuki Osmanlı’da bunlarla ilgili bir bağ yoktu. Ne Ortaçağ’da olan Katolik Kilisesi ve mahallî politik birimler arasında birbiri ile iç içe geçmiş siyasi ve ekonomik yapılar, ne de bunun Reformasyon sonucu dönüşümüyle beraber ortaya çıkan Kilise egemenliğinden ayrı – sekülerleşmiş – teritoryal devlet ile onu devamında ortaya çıkan ulus devlet, Osmanlı tarihinde karşılık bulunamayan Batı spesifik olgular ve deneyimlerdi.
Yine de Osmanlı elitleri bu yeni kimlik (millet) ve siyasi oluşumları (teritoryal devlet / ulus devlet) kendilerini kendi ülke ve toplumlarına uyarlamak mecburiyetinde hissediyorlardı. Çünkü kendilerini yenen toplumlar gibi olmanın, çöküşü engelleyecek yegâne yol olduğunu görüyorlardı.
Oysa teolojik ve geleneksel bir İslam halifeliğinden bir ulus devlet çıkartmak, şapkadan tavşan çıkartmaya çalışmak gibi bir şeydi. Osmanlı toplumu büyük çoğunlukla Müslümanlardan oluşsa da, bu insanlar kendilerini Türk olarak tanımlamıyorlardı. Lisan-ı Osmanî’nin bir Orta Asya kökenli Ural-Altay dili olduğuna yönelik Türkoloji çalışmaları on dokuzuncu yüzyıl sonu ile yirminci yüzyıl başları arasında Macaristan, Almanya ve Rusya başta olmak üzere akademiya tarafından yazılmaya başlandığında bu durum Osmanlı elitlerine bekledikleri fırsatı sundu. Rus Nikolay Yadrintsev tarafından Moğolistan’da keşfedilen ve Vasili Radlov taradfından yayınlanan Orhun Yazıtları Danimarkalı Wilhelm Tomsen tarafından tercüme edilebildi ve 1899 yılında Fransızca olarak yayınlandı. İşte böylelikle Osmanlı elitleri kim olduklarına dair bu güne kadarki en eski otantik (Türkçe) kanıta ulaşmış oldular. M.S. 8. yüzyıldan kalma oldukları bilinen bu yazıtlar, Türkî dillerin en eski yazılı eseridir. Böylelikle, Osmanlı İmparatorluğu küçüldükçe, başat kimlik giderek bir Türk kimliğine dönüştü. Müslümanlık ve Osmanlılık ayırt edici kimlik olma özelliklerini yitirdi.
Mesele şu ki Osmanlı Türkleri’nin büyük çoğunluğu Anadolu’da yaşamaktaydı. Moğolistan ve Orta Asya ile herhangi bir bağları yoktu. Selçuklu, Beylikler ve Osmanlı tarihi boyunca hiçbir zaman Türk aidiyeti temelinde bir birleşme siyaseti güdülmedi veya kültürel milliyetçilik duygusu oluşmadı. Osmanlı’nın tüm mitleri ve tarihi İslam ile bağlantılıydı. Şimdi yepyeni bir kimlik inşa etmek gerekiyordu. Bu çok zor bir işti. Çünkü Türk tarihindeki boşluklar, süreklilik arz eden bir tarih anlatısına olanak vermediği gibi, göçebe kültürü, coğrafi bir vatan da sağlamamaktaydı. İslam öncesi Türklük ile ilgili çok sınırlı kaynaklar vardı. Böylece fazla ayrıntıya girmeden masalımsı ve mitleştirici bir yöntemle bir hayali cemaat için gereken aidiyet temelleri inşa edildi. Cumhuriyetin kuruluşuna dek bu böyle devam etti. İslami kimlik ve Osmanlı kimliği ile beraber bir Türk kimliği önce oluşturuldu, derken diğerlerini yakaladı ve sonra da onları geride bıraktı. Daha doğrusu jeopolitik gerçekliklerin zemininde Osmanlı aidiyeti ile İslami ümmet aidiyeti etkilerini kaybettiler ve meydan Türkçülüğe kalmış oldu.
Eğer Araplar ve Arnavutlar Osmanlı İmparatorluğu’nda kalmayı tercih etselerdi tarih başka türlü yazılabilirdi. Ya da Balkanlar Amerika vari bir Osmanlı kimliğini benimseyerek bir tür Osmanlı federasyonunda yer alsalardı yine tarih farklı seyredebilirdi. Reel politik durum, Türklüğü yegane alternatif olarak bırakmıştı.
Bu bağlamda Anadolululuk kimliğine de değinelim. Bu kimliğin benimsenememesindeki en önemli neden, Anadolu’nun ana vatan olarak görülmemesidir. Türkçülüğün de İslami tarih yazıcılığının da en zararlı etkisi, Anadolu yerlilerinin bulundukları coğrafya ile bağlarını kopartmış olmalarıdır. Hristiyan tarihi üzerinde var olan Anadolu’da “biz Anadoluluyuz” demek riskli olurdu. Dahası inandırıcılık sorunu ortaya çıkardı. Hatta Müslüman halkın yeni devletle olan bağlarını tehlikeye atardı. Bunun dışında, özellikle İstiklal Savaşı’nın ana ötekisi olan Yunanlıların dilini konuşmuş bir kadim Anadolu, Kemalist tarih yazımına göre kabul edilemeyecek bir durumdu. Böylece Anadolululuk kimliği, egzotik birkaç aydın dışında (Halikarnas Balıkçısı veya İskender Ohri gibi) kimse tarafından üzerinde durulmayan bir konu olarak kaldı. Ve tutmadı.
Türk tarihinin İslam öncesinde göçebe olması ve herhangi bir kent, mimari eser, kalıcı sanat eserleri, yazılı edebiyat vs. ortaya koyamamış olması, İslam öncesine ait bağların yapay olarak üretilmesini – uydurmayı – beraberinde getirdi. İslam döneminde olan, ancak latent kalan Türklük de aynı şekilde sonradan üretildi (Osman Bey’in rüyası gibi). Cumhuriyet dönemine kadar Türkçe adı bile kullanılmaz. Lisan-ı Osmanî denir. Bu dilde Türkçe sözcüklerin sayısı Farsça ve Arapça sözcüklerden çok daha azdır. Hatta dilbilgisi de Ural-Altay ailesinin dışında birçok Sami ve Hint-Avrupa kalıplarla doldurulmuştur. Yani İttihatçılar ve Kemalistler dilde bile özgün ve güvenilir bir ulus malzemesi bulamadılar. Örneğin uydurdukları birçok sözcüğün sonradan Türkçe değil Moğolca kökenli olduğu anlaşıldı.
Bağlayacak olursak: Osmanlı’dan modern Türkiye’ye giden yol, tipik bir “ulus yaratma” sürecidir. Buna benzer süreçler birçok “yeni milletin” ortaya çıkışında ve ulus devletini kuruşunda görülüyor. Bulgarlar, Sırplar, Yunanlılar veya Arnavutlar da kendi tarihlerini ulus devlet projesinde “yeninden ele alırken” mitleştirmeler ve sembol yaratmalarla halklarının bu yeni kimlikleri benimsemelerine çalıştı. Daha yeni ulus devletlerde, mesela Orta Asya ve Kafkasya’da benzer dinamikleri ve süreçleri gözlemliyoruz.
Bu konular daha iyi anlaşıldığında, aşırı milliyetçilik gibi habis ideolojilerin etkilerini kaybedecektir ve daha kozmopolit aidiyetler, daha demokratik bir devlet formatında ortaya çıkabilecektir. Türkler hiç kimseden üstün değildir. Türkler hiç kimseden aşağı da değildir. Türkler bir ırk değildir. Bir politik ve kültürel topluluktur. Daha gururlu ve kendini üstün gören bir etnik topluluk yaratmak için Çin kaynaklarından öğrenilen, hangi etnisiteye ait olduğu bilinmeyen, babasını öldürerek göçebe bir imparatorluk kurmuş bir figürün iktidara gelişini TSK’nın resmi kuruluş yılı olarak yazmak, bir modern devleti ancak komik duruma düşürür. Bir kenti fethettiği tarihi, o kentte 400 yıl sonra kurabilmiş olduğu üniversitenin kuruluş tarihi olarak yazmak, ancak derin bir kompleksin itirafı olabilir. Düzelmek, salt bir rejim meselesi değildir. Tarihe ve bugüne sağlıklı bakmaktır. Ancak bu şekilde iyi bir gelecek mümkün olabilir.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 25.8.2020 [TR724]
Mete Han adı yaşadığı dönemin hiçbir yazılı Türkçe kaynağında geçmez. Çünkü bu dönem Türkler zaten göçebedir. Herhangi bir kentleri yoktur. İnşa ettikleri herhangi bir mimari eserleri de bulunmamaktadır. Çin yerleşik kültürü, kendilerine saldırılarda bulunan bu göçebelerin hayatlarından kesitler bulabildiğimiz yegâne kaynakları sunuyor. Mete Han’ın adı ilk olarak Çin kaynaklarında geçer. Orada yazıldığı şekliyle, Modu Chanyu, M.Ö. 209 yılında babası Teoman’ı (Çince Touman) öldürerek Kaan oldu. Hâkim oldukları bölge bugünkü Moğolistan coğrafyasıdır. Mete’nin ordusu Türkiyeli tarihçilerce ilk düzenli Türk ordusu olarak kabul edilir. Bu nedenle Kara Kuvvetleri’nin resmi kuruluş tarihinde M.Ö. 209 yazıyor. Yani Mete’nin Kaan olduğu tarih!
Türk tarihi, olmayanın yaratılması üzerine inşa edilmiştir dersek abartmış olmayız. Tarihi sürekli geriye götürmek, tarihin deformasyonunu ve belli bir manipülatif yaklaşımı gerektiriyor. Bu durum, sürekli kendini kandıran problemli bir psikolojinin varlığına işaret ediyor. Okullarda öğretilen bir resmi tarih olduğu için, bu sağlıksız psikoloji okullarda yeni nesillere, küçücük çocuklara ve gençlere aktarılıyor. Bu bir ideolojik endoktrinizasyonun temelini oluşturmaktadır. Türkiye insanı böylelikle aslında olmayan, en azından olup olmadığı konusunda çok ciddi şüpheler bulunan bir tarihi kendi tarihi olarak öğrenmektedir. Öğrenilen ve öğretilen bu tarih, salt akademik ilgi veya entelektüel ilgiye ilişkin bilgi olarak aktarılmıyor. Politik bir bağlamda, Türklerin kendi milletleriyle gurur duymasını ve başka milletlerden üstün olduklarına inanmaları için kullanılıyor. Bu masum bir aşağılık kompleksi değil, aşağılık kompleksinin antagonizmaya temayüllü bir patolojik davranış olarak yaşatılmasıdır. Mete’nin olmayan düzenli ordusunun Türkiye ile olmayan bağları üzerinden, mesela Türkiye’nin komşularının “yönetici millet” olmadıklarının Türk çocuklarının bilinçaltına yerleştirilmesidir. Buna göre, örneğin Türk ordusu ile Ermeni, Yunan veya Bulgar ordularını kıyaslayamazsınız. Ya da Türk tarihinde ilk modern üniversite vari kurumun 1863’te açıldığını gizleyerek, en eski üniversitenizi 1453’e – Konstantiniye’nin fethine – dek geri götürdüğünüzde, bu kurumun gecikmesinden duyulan emsalsiz ve derin kompleksi dışa vurmuş olursunuz. Böylece tam 410 yıl daha eski, daha köklü bir üniversiteniz olacaktır. Ne güzel!
Gerçek şu ki bu tarih deformasyonu ve manipülatif resmi tarih uydurma yaklaşımı moderniyle beraber Osmanlı elitleri arasında yaygınlaştı. Daha önce tümüyle İslam tarihi olarak yeknesak bir anlaşışta okutulan ve devlet tarafından da kabul gören tarih, Avrupa’nın bilim, teknik, askeri teknoloji ve organizasyon, devlet bürokrasisi, eğitim gibi alanlarda hızla ilerlemesiyle birlikte Osmanlı tarih yazımı ve kimliğini de etkisi altına aldı. Türkiye’de modern bir teritoryal devlet kuruluşu ile beraber tür bir yaklaşım çok abartılı bir durum halini aldı. 1648 Westfalya Antlaşmasıyla beraber teritoryal devlet anlayışı Batı’da tek tip bir devlet modelini ortaya çıkardı. 1789 Fransız Devrimi ile beraber bu teritoryal devlet giderek daha yaygın biçimde teritoryal ulus devlete evrildi. Osmanlı’nın sınırlarının hemen dibinde gerçekleşen bu yenilikler, Osmanlı toplumunu etkilemeye başladı. Özellikle milliyetçilik bir ulus devlet oluşturma projesi olarak doğuya doğru imparatorlukları birbiri ardına sarsmaya başlayınca, bundan en fazla etkilenen çok etnisiteli imparatorluklardan biri olan Osmanlı İmparatorluğu büyük çatışmalarla mücadele etmek ve toprak kayıplarına uğramak durumunda kaldı. Bunun etkisiyle, devletin bütünlüğünü sağlayan Osmanlı aidiyeti veya daha ileriki dönemlerde düşünülen İslam ümmeti aidiyeti artık imparatorluğun toprak bütünlüğünü sağlayamamaya başladı. Balkanlardaki kopuşlarla birlikte Osmanlı elitleri artık neredeyse tümüyle Türkçülük ideolojisinin etkisi altına girmişlerdi.
İşte yukarıda ele aldığım tarih deformasyonu ve tarih manipülasyonu bu dönemlerde başladı. Bu hem bilinçsiz hem de bilinçli olarak yapıldı. Bilinçsizce, çünkü elde etnik Türk tarihine dair hiçbir bilgi yoktu. Bilinçli olarak, çünkü bir “ulus oluşturma” projesi, milli mitleri, milli tarihi, milli folklör ve kültürü, milli dili vs. gerektirmekteydi. Neye göre? Elbette barem hep Avrupa’ydı. Milliyetçilik modernitenin ürünüdür. Yani Batı’da ortaya çıkmıştır. Batı’nın kendine özgü sosyolojisinin yansımasıdır. Batı’nın geçirdiği toplumsal değişim ve dönüşümlerin izlerini taşır. Hâlbuki Osmanlı’da bunlarla ilgili bir bağ yoktu. Ne Ortaçağ’da olan Katolik Kilisesi ve mahallî politik birimler arasında birbiri ile iç içe geçmiş siyasi ve ekonomik yapılar, ne de bunun Reformasyon sonucu dönüşümüyle beraber ortaya çıkan Kilise egemenliğinden ayrı – sekülerleşmiş – teritoryal devlet ile onu devamında ortaya çıkan ulus devlet, Osmanlı tarihinde karşılık bulunamayan Batı spesifik olgular ve deneyimlerdi.
Yine de Osmanlı elitleri bu yeni kimlik (millet) ve siyasi oluşumları (teritoryal devlet / ulus devlet) kendilerini kendi ülke ve toplumlarına uyarlamak mecburiyetinde hissediyorlardı. Çünkü kendilerini yenen toplumlar gibi olmanın, çöküşü engelleyecek yegâne yol olduğunu görüyorlardı.
Oysa teolojik ve geleneksel bir İslam halifeliğinden bir ulus devlet çıkartmak, şapkadan tavşan çıkartmaya çalışmak gibi bir şeydi. Osmanlı toplumu büyük çoğunlukla Müslümanlardan oluşsa da, bu insanlar kendilerini Türk olarak tanımlamıyorlardı. Lisan-ı Osmanî’nin bir Orta Asya kökenli Ural-Altay dili olduğuna yönelik Türkoloji çalışmaları on dokuzuncu yüzyıl sonu ile yirminci yüzyıl başları arasında Macaristan, Almanya ve Rusya başta olmak üzere akademiya tarafından yazılmaya başlandığında bu durum Osmanlı elitlerine bekledikleri fırsatı sundu. Rus Nikolay Yadrintsev tarafından Moğolistan’da keşfedilen ve Vasili Radlov taradfından yayınlanan Orhun Yazıtları Danimarkalı Wilhelm Tomsen tarafından tercüme edilebildi ve 1899 yılında Fransızca olarak yayınlandı. İşte böylelikle Osmanlı elitleri kim olduklarına dair bu güne kadarki en eski otantik (Türkçe) kanıta ulaşmış oldular. M.S. 8. yüzyıldan kalma oldukları bilinen bu yazıtlar, Türkî dillerin en eski yazılı eseridir. Böylelikle, Osmanlı İmparatorluğu küçüldükçe, başat kimlik giderek bir Türk kimliğine dönüştü. Müslümanlık ve Osmanlılık ayırt edici kimlik olma özelliklerini yitirdi.
Mesele şu ki Osmanlı Türkleri’nin büyük çoğunluğu Anadolu’da yaşamaktaydı. Moğolistan ve Orta Asya ile herhangi bir bağları yoktu. Selçuklu, Beylikler ve Osmanlı tarihi boyunca hiçbir zaman Türk aidiyeti temelinde bir birleşme siyaseti güdülmedi veya kültürel milliyetçilik duygusu oluşmadı. Osmanlı’nın tüm mitleri ve tarihi İslam ile bağlantılıydı. Şimdi yepyeni bir kimlik inşa etmek gerekiyordu. Bu çok zor bir işti. Çünkü Türk tarihindeki boşluklar, süreklilik arz eden bir tarih anlatısına olanak vermediği gibi, göçebe kültürü, coğrafi bir vatan da sağlamamaktaydı. İslam öncesi Türklük ile ilgili çok sınırlı kaynaklar vardı. Böylece fazla ayrıntıya girmeden masalımsı ve mitleştirici bir yöntemle bir hayali cemaat için gereken aidiyet temelleri inşa edildi. Cumhuriyetin kuruluşuna dek bu böyle devam etti. İslami kimlik ve Osmanlı kimliği ile beraber bir Türk kimliği önce oluşturuldu, derken diğerlerini yakaladı ve sonra da onları geride bıraktı. Daha doğrusu jeopolitik gerçekliklerin zemininde Osmanlı aidiyeti ile İslami ümmet aidiyeti etkilerini kaybettiler ve meydan Türkçülüğe kalmış oldu.
Eğer Araplar ve Arnavutlar Osmanlı İmparatorluğu’nda kalmayı tercih etselerdi tarih başka türlü yazılabilirdi. Ya da Balkanlar Amerika vari bir Osmanlı kimliğini benimseyerek bir tür Osmanlı federasyonunda yer alsalardı yine tarih farklı seyredebilirdi. Reel politik durum, Türklüğü yegane alternatif olarak bırakmıştı.
Bu bağlamda Anadolululuk kimliğine de değinelim. Bu kimliğin benimsenememesindeki en önemli neden, Anadolu’nun ana vatan olarak görülmemesidir. Türkçülüğün de İslami tarih yazıcılığının da en zararlı etkisi, Anadolu yerlilerinin bulundukları coğrafya ile bağlarını kopartmış olmalarıdır. Hristiyan tarihi üzerinde var olan Anadolu’da “biz Anadoluluyuz” demek riskli olurdu. Dahası inandırıcılık sorunu ortaya çıkardı. Hatta Müslüman halkın yeni devletle olan bağlarını tehlikeye atardı. Bunun dışında, özellikle İstiklal Savaşı’nın ana ötekisi olan Yunanlıların dilini konuşmuş bir kadim Anadolu, Kemalist tarih yazımına göre kabul edilemeyecek bir durumdu. Böylece Anadolululuk kimliği, egzotik birkaç aydın dışında (Halikarnas Balıkçısı veya İskender Ohri gibi) kimse tarafından üzerinde durulmayan bir konu olarak kaldı. Ve tutmadı.
Türk tarihinin İslam öncesinde göçebe olması ve herhangi bir kent, mimari eser, kalıcı sanat eserleri, yazılı edebiyat vs. ortaya koyamamış olması, İslam öncesine ait bağların yapay olarak üretilmesini – uydurmayı – beraberinde getirdi. İslam döneminde olan, ancak latent kalan Türklük de aynı şekilde sonradan üretildi (Osman Bey’in rüyası gibi). Cumhuriyet dönemine kadar Türkçe adı bile kullanılmaz. Lisan-ı Osmanî denir. Bu dilde Türkçe sözcüklerin sayısı Farsça ve Arapça sözcüklerden çok daha azdır. Hatta dilbilgisi de Ural-Altay ailesinin dışında birçok Sami ve Hint-Avrupa kalıplarla doldurulmuştur. Yani İttihatçılar ve Kemalistler dilde bile özgün ve güvenilir bir ulus malzemesi bulamadılar. Örneğin uydurdukları birçok sözcüğün sonradan Türkçe değil Moğolca kökenli olduğu anlaşıldı.
Bağlayacak olursak: Osmanlı’dan modern Türkiye’ye giden yol, tipik bir “ulus yaratma” sürecidir. Buna benzer süreçler birçok “yeni milletin” ortaya çıkışında ve ulus devletini kuruşunda görülüyor. Bulgarlar, Sırplar, Yunanlılar veya Arnavutlar da kendi tarihlerini ulus devlet projesinde “yeninden ele alırken” mitleştirmeler ve sembol yaratmalarla halklarının bu yeni kimlikleri benimsemelerine çalıştı. Daha yeni ulus devletlerde, mesela Orta Asya ve Kafkasya’da benzer dinamikleri ve süreçleri gözlemliyoruz.
Bu konular daha iyi anlaşıldığında, aşırı milliyetçilik gibi habis ideolojilerin etkilerini kaybedecektir ve daha kozmopolit aidiyetler, daha demokratik bir devlet formatında ortaya çıkabilecektir. Türkler hiç kimseden üstün değildir. Türkler hiç kimseden aşağı da değildir. Türkler bir ırk değildir. Bir politik ve kültürel topluluktur. Daha gururlu ve kendini üstün gören bir etnik topluluk yaratmak için Çin kaynaklarından öğrenilen, hangi etnisiteye ait olduğu bilinmeyen, babasını öldürerek göçebe bir imparatorluk kurmuş bir figürün iktidara gelişini TSK’nın resmi kuruluş yılı olarak yazmak, bir modern devleti ancak komik duruma düşürür. Bir kenti fethettiği tarihi, o kentte 400 yıl sonra kurabilmiş olduğu üniversitenin kuruluş tarihi olarak yazmak, ancak derin bir kompleksin itirafı olabilir. Düzelmek, salt bir rejim meselesi değildir. Tarihe ve bugüne sağlıklı bakmaktır. Ancak bu şekilde iyi bir gelecek mümkün olabilir.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 25.8.2020 [TR724]
Etiketler:
Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman
Nedir bu kinin sebebi? [Alper Ender Fırat]
Gökhan Öğretmen’den Halime Gülsu’ya, yüksek yargıç Mustafa Erdoğan’dan, Akademisyen Ahmet Turan Özcerit’e, yazılımcı Hakan Şen’den sürücü kursu sahibi Recep Güneş’e, Profesör Haluk Savaş’tan, Küçük Ahmet Ataç’a, gazeteci Mevlüt Öztaş’tan yönetmen Fatih Terzioğlu’na tam 559 kişiyi katlettiniz.
Ve hala bitmez bir kin, dinmez bir öfkeyle mazlumların canına kıymaya kararlılıkla devam ediyorsunuz. Peki ya neden? Bu kin ve bu öfkeniz neden bitmez? Bu adamlar size ne yaptı? Tecavüzcüye, sübyancıya, mafya tetikçisine, baba katiline gösterilen müsamahanın onda biri neden gazeteciye, psikiyatriste, yönetmene, akademisyene gösterilmez.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Bu sorunun muhatabı sadece Saray’da oturan zat değildir. İktidar partisi, iktidar ortağı, ana muhalefet partisi, yavru muhalefet partisi, Ergenekon, derin devlet, hakimler, savcılar, yüksek devlet bürokrasisi yani 15 Temmuz’un bütün ortaklarıdır bu sorunun muhatabı. Hatta 15 Temmuz sonrası soykırımına ses çıkarmayarak destek veren İngiltere, Avrupa Birliği ve bütün Batılı devletler bu soruya cevap vermelidir. Bu gazeteciler size ne yaptı? Tek bir sapan taşı atmamış, şiddeti savunan tek bir cümle kurmamış bu akademisyenler, bu doktorlar, bu hukukçular bitmek bilmez bir kin oluşmasına sebep olacak ne yapmış olabilir?
Hapishanede hasta olup ölen, Meriç’te, Ege’de boğulan her mazlumun ardından bir takım çevreler Kuddusi Okkır’ın fotoğrafını yayınlayıp oh olsun mesajları atıyorlar. Güya Ergenekon davasında yargılanan Kuddusi Okkır’ın ölmesinden sonra ‘daha karpuz kesecektik’ diye manşet atılmış. Böylesine apaçık bir yalanı niye uydurulur ve bununla niye algı oluşturmaya gayret edersiniz?
Fatih Terzioğlu’nun, Mevlüt Öztaş’ın, Haluk Savaş’ın ya da hastalıklarla boğuşmasına rağmen tahliye edilmeyenlerin bunda suçu nedir?
Gencecik bir kıza tecavüz ederek öldüren alçak bir adam sosyal medyada infiale sebep olmasaydı dışarıda olacaktı. Bunun gibi sosyal medyada infial olmayan yüzlerce katil serbest dolaşırken sadece haber sunan Erkan Akkuş’un dört yıl sonra kelepçelenerek hapse atılmasından neden bu kadar mutlu olursunuz?
Evet bu bitip tükenmeyen kini açıklamak zorundasınız! Siz ey Ergenekon, ey derin devlet. Senin de açıklaman lazım devlet aklı denen şey. Sizler de muhalefet görünümlü partiler sizin de içinizde bir türlü dinmeyen kininizin sebebi nedir? Bu gencecik kadınlar size ne yapmış olabilir? Bu kundaktaki bebelere neden bu kadar öfke duyuyorsunuz? Bu soykırımı sadece bir kişiye yıkıp kurtulamazsınız ve tarih önünde de kurtulamayacaksınız. Görevini yapması gerekenler iraden, kasten yapmıyorsa suç ortağıdır.
Sosyoloji ilminin, psikolojinin açıklayamadığı bu nefretin kaynağı nedir açıklamak zorundasınız. Hangi oyununuzu bozduk, hangi tezgahınıza çomak soktuk da bu kadar kinlendiniz?
[Alper Ender Fırat] 25.8.2020 [TR724]
Ve hala bitmez bir kin, dinmez bir öfkeyle mazlumların canına kıymaya kararlılıkla devam ediyorsunuz. Peki ya neden? Bu kin ve bu öfkeniz neden bitmez? Bu adamlar size ne yaptı? Tecavüzcüye, sübyancıya, mafya tetikçisine, baba katiline gösterilen müsamahanın onda biri neden gazeteciye, psikiyatriste, yönetmene, akademisyene gösterilmez.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Bu sorunun muhatabı sadece Saray’da oturan zat değildir. İktidar partisi, iktidar ortağı, ana muhalefet partisi, yavru muhalefet partisi, Ergenekon, derin devlet, hakimler, savcılar, yüksek devlet bürokrasisi yani 15 Temmuz’un bütün ortaklarıdır bu sorunun muhatabı. Hatta 15 Temmuz sonrası soykırımına ses çıkarmayarak destek veren İngiltere, Avrupa Birliği ve bütün Batılı devletler bu soruya cevap vermelidir. Bu gazeteciler size ne yaptı? Tek bir sapan taşı atmamış, şiddeti savunan tek bir cümle kurmamış bu akademisyenler, bu doktorlar, bu hukukçular bitmek bilmez bir kin oluşmasına sebep olacak ne yapmış olabilir?
Hapishanede hasta olup ölen, Meriç’te, Ege’de boğulan her mazlumun ardından bir takım çevreler Kuddusi Okkır’ın fotoğrafını yayınlayıp oh olsun mesajları atıyorlar. Güya Ergenekon davasında yargılanan Kuddusi Okkır’ın ölmesinden sonra ‘daha karpuz kesecektik’ diye manşet atılmış. Böylesine apaçık bir yalanı niye uydurulur ve bununla niye algı oluşturmaya gayret edersiniz?
Fatih Terzioğlu’nun, Mevlüt Öztaş’ın, Haluk Savaş’ın ya da hastalıklarla boğuşmasına rağmen tahliye edilmeyenlerin bunda suçu nedir?
Gencecik bir kıza tecavüz ederek öldüren alçak bir adam sosyal medyada infiale sebep olmasaydı dışarıda olacaktı. Bunun gibi sosyal medyada infial olmayan yüzlerce katil serbest dolaşırken sadece haber sunan Erkan Akkuş’un dört yıl sonra kelepçelenerek hapse atılmasından neden bu kadar mutlu olursunuz?
Evet bu bitip tükenmeyen kini açıklamak zorundasınız! Siz ey Ergenekon, ey derin devlet. Senin de açıklaman lazım devlet aklı denen şey. Sizler de muhalefet görünümlü partiler sizin de içinizde bir türlü dinmeyen kininizin sebebi nedir? Bu gencecik kadınlar size ne yapmış olabilir? Bu kundaktaki bebelere neden bu kadar öfke duyuyorsunuz? Bu soykırımı sadece bir kişiye yıkıp kurtulamazsınız ve tarih önünde de kurtulamayacaksınız. Görevini yapması gerekenler iraden, kasten yapmıyorsa suç ortağıdır.
Sosyoloji ilminin, psikolojinin açıklayamadığı bu nefretin kaynağı nedir açıklamak zorundasınız. Hangi oyununuzu bozduk, hangi tezgahınıza çomak soktuk da bu kadar kinlendiniz?
[Alper Ender Fırat] 25.8.2020 [TR724]
Ortakların çoğu birbirine haksızlık eder! [Dr. Selim Koç]
Müslümanların ortaklık, mal alışverişi başta olmak üzere ticari faaliyetlerinde Kur'ân-ı Kerîm'de belirtilen hükümlere riayet etmemesi müminler arasında mağduriyetlere sebebiyet veriyor. Peygamberyolu.com internet sitesinde Selim Koç imzası ile yayımlanan makalede ticarette dikkat edilmesi gereken hususların altı çiziliyor.
Malın korunması ve ticarî ilişkiler (1)
SELİM KOÇ | Peygamberyolu.com
İslam dininin korumayı hedeflediği beş temel esastan biri de maldır. Bunun içindir ki Allah Resûlü, insanın canına ve şahsiyetine verdiği değer gibi malına ve malî haklarına da büyük değer verir ve korunmasını ister: “Her Müslümanın diğer Müslümana canı, malı ve şahsiyeti haramdır.”1
Kur’ân da malın korunması için meşru olmayan/batıl şekil ve vesilelerle ticaret yapılmasını apaçık ifadelerle yasaklar; bunu, ferdî ve ictimaî bir ölüm olarak niteler: “Ey iman edenler! Mallarınızı aranızda meşru olmayan yollarla yemeyiniz. Karşılıklı rıza ile yapılan bir ticaret yapmanız ise elbette meşrudur. Sakın haram yiyerek, başkasının hakkını gasp ederek kendinizi/birbirinizi öldürmeyin. Allah size pek merhametlidir.”2
Allah Resûlü de “Bir kimse haksız yolla başkasının malını alırsa Allah’ın gazabına uğramış olarak ilahi huzura çıkar.”3 buyurur ve bu hususta müminleri hassasiyete davet eder.
Ayrıca Kur’ân ve sünnet, ticarî ve mali ilişkilerde zulme ve haksızlığa girilmemesi için alışveriş ve ortaklıklarda birçok hukukî ve ahlakî prensip vazeder.
Bu emir ve tavsiyeler, fertlerin, mal ve malî haklarını korumanın yanında, onların can güvenliği, içtimaî birlik ve beraberliğinin temini ve böylece toplumsal barış, huzur ve güvenin sağlanması adına da önemlidir.
Aksi takdirde mali hakların zayi olması beraberinde birçok ferdî ve içtimaî problemin doğmasına da sebebiyet verecektir.
TİCARÎ İŞLEMLERİNİZİ MUTLAKA KAYIT ALTIN ALIN!
Ticarî hayatta insanların aldanmasına, birbirine düşmesine ve sonuçta pek çok haksızlıkların ortaya çıkmasına sebebiyet veren hususlardan biri borç miktarı, ortaklık şartları, kâr ve zarar paylaşımları vs. gibi işlemlerin hukukî bağlayıcılığı olan yazı, belge ve imzalarla kayıt altına alınmayışıdır.
Kur’ân, ticari hayatta doğruluğu, ölçüde/tartıda hassasiyeti ve batıl yollarla birbirinin malını yememeyi emrederken aynı zamanda “Ey iman edenler! Belli bir süreye kadar birbirinize borçlandığınız zaman onu yazın…”4 buyurur; taraflar arasında alış-veriş ve borçlanma gibi ticarî işlemlerin/ortaklıkların mutlaka yazılmasını emreder.
Yazmak ve şahit tutmak, hakları belgeli bir şekilde teminat altına almak demektir ki yarın herhangi bir itiraz ve ihtilaf durumunda tarafların zarar görmemesi için alınabilecek en büyük tedbir budur.
Kur’ân-ı Kerîm’de “Müdâyene/borçlanma ayeti” olarak isimlendirilen bu ayet, onun en uzun ayetidir. Genel olarak ayette borç alışverişlerinde ve ticarî muamelelerde anlaşmazlık çıkmasını önleyecek, sonuçta tarafları zarara uğramaktan koruyacak gerekli belgelendirme, şahit tutma ve rehin gibi tedbirlerin mutlaka uygulanması ders verilmektedir.
Konunun detaylı bir şekilde ele alınıp uzunca anlatılması bu hususa ne kadar çok önem verilmesi gerektiğini de açıkça gösterir: “… Aranızda doğrulukla tanınmış bir kâtip (Günümüzde bunu noter olarak anlamakla mümkündür.) onu yazsın! Kâtip, Allah’ın kendisine öğrettiği gibi (adalete uygun olarak) yazmaktan kaçınmasın da yazsın! Üzerinde hak olan borçlu kişi akdi yazdırsın, Rabbi olan Allah’tan sakınsın da borcundan hiçbir şey noksan bırakmasın! Eğer üzerinde hak olan borçlu, akılca noksan veya küçük ya da yazdırmaktan aciz bir kimse ise, onun velisi adalet ölçüleri içinde yazdırsın…”
TİCARÎ İŞLEMLERİNİZİ ŞAHİTLİ YAPIN!
Kur’ân’ın, ticari ihtilaflara ve aldatılma tehlikesine karşı bir tavsiyesi de hem borçlanmaları hem de ticari işlemleri şahitlerle sabit hale getirmektir.
Bu açıdan -bulunulan ülkelerin ticarî mahkemelerinde ya da uluslararası mahkemelerde geçerli olacak şekilde- ortaklıkların ve ticarî işlemlerin şahitler huzurunda kayıt altına alınması ve imzalanması önemlidir: “… İçinizden iki erkek şahit de tutun. İki erkek bulunmazsa o zaman doğruluklarından emin olduğunuz bir erkek ile iki kadının şahitliğini alın! (Bir erkek yerine iki kadının şahit olmasına sebep) birinin unutması halinde ikincisinin hatırlatmasına imkân vermek içindir. Şahitler çağrıldıklarında, şahitlikten kaçınmasınlar. Siz yazanlar da borç az olsun, çok olsun vadesiyle birlikte yazmaktan üşenmeyin! Böyle yapmak, Allah katında daha adil, şahitliği ifa etmek için daha sağlam ve şüpheyi gidermek için daha uygun bir yoldur. Ancak aranızda hemen alıp vereceğiniz peşin ticaret olursa, onu yazmamakta size bir günah yoktur. Alış-veriş yaptığınız zaman da şahit tutun! Ne kâtip ne de şahit asla mağdur edilmesin. Bunu yapar, zarar verirseniz doğru yoldan ayrılmış, Allah’a itaatin dışına çıkmış olursunuz. Allah’a itaatsizlikten sakının! Allah size en uygun tutumu öğretiyor. Çünkü Allah her şeyi hakkıyla bilir.”5
YAZMA İMKÂNINIZ YOKSA REHİN ALIN!
Kur’ân, mal ve sermayeyi neticede fert ve toplumu korumak için, şahitlik ve yazıyla kayıt hususunda etraflıca durduktan sonra, şayet bu imkanlar yoksa bir başka alternatif daha ortaya koyar: “… Eğer yolculuk halinde iseniz ve kâtip bulamazsanız, o takdirde borç karşılığında rehin alırsınız…”
Zira verilen söz/ler yerine getirilmediğinde, alınan rehin satılıp paraya çevrilir ve mağduriyet rahatlıkla giderilebilir.
Ancak Kur’ân, ayetin devamında meselenin bu noktaya gitmemesi için, kendisine güvenilerek iş yapılan ya da borç verilen kimsenin de “güveni” istismar etmemesi gerektiği uyarısında bulunur: “… Eğer birbirinize güvenirseniz, kendisine güvenilen kimse emaneti (borcunu) ödesin ve Allah’ın emirlerine karşı gelmekten sakınsın.”6
Kur’ân, bu ifadeleriyle güvene dayalı iş yapanların karşılıklı güveni çiğnemelerinin, Allah’ın emirlerine isyan olduğunu belirtir ve bundan şiddetli bir şekilde sakındırır.
Söyleyeceklerini burada tamamlamaz ve sözü hemen şahitlere getirerek bu seferde onları ikaz eder: “… Bir de şahit olduğunuz gerçekleri örtbas ederek ya da delilleri ortadan kaldırarak şahitliği gizlemeyin. Her kim onu gizlerse işte öylesinin kalbi günaha batmış demektir. Unutmayın ki Allah, yaptığınız her şeyi bilir.”7
Dolayısıyla Cenab-ı Hak’ın, yeri ve zamanı geldiğinde herkese hak ettiğinin karşılığını vereceğinden kimsenin şüphesi olmamalı ve ona göre herkes büyük bir sorumluluk duygusuyla adil ve hakperest olmalıdır.
Yoksa bir kimsenin dünyada gerçekleri gizleyerek kazandığı mal, Allah Resûlü’nün beyanıyla sahibi için ötelerde ancak ateştir: “Bir kısım insanlar, Allah’ın mülkünden haksız bir surette mal/kazanç elde etmeye girişirler. Halbuki bu kıyamet günü onlara bir ateştir, başka bir şey değil.”8
ORTAKLARIN ÇOĞU BİRBİRİNE HAKSIZLIK EDER!
Bilhassa kurulan şirket ve ortaklıklar, bulunulan ülkelerde hukukî geçerliliği olan metin ve belgeler halinde düzenlenmeli, günümüz şartları ve insanî realiteler dikkate alınarak güvene ve söze dayalı iş/işlem yapılmamalıdır.
Bu hususta Kur’ân’ın, Hz. Davud’un (aleyhisselam), aralarında hüküm vermesi için kendisine gelen ortaklara yaptığı şu tavsiye asla göz ardı edilmemelidir: “…Doğrusu, emeklerini ve malî güçlerini birleştirip ortaklık kuranlardan çoğu birbirlerine haksızlık yaparlar. Ancak iman edip salih amellerde bulunanlar böyle yapmazlar. Fakat onlar da o kadar azdır ki!”
Ayetteki, “Onlar da o kadar azdır ki!” şeklindeki açıklama, bu konuda nefs-i emmareye güvenilemeyeceğini, işin içine maddî menfaat girdiğinde istisnalar hariç insanların çok çabuk değişebileceğini, hükmün kendi aleyhine olması durumunda adalete bile razı olmayabileceğini çok veciz bir şekilde ifade eder.
Buna da “Nasıl olur böyle bir şey!” deyip şaşırmamalı. Zira Allah Resûlü’nün beyanıyla, “Her ümmetin bir fitnesi vardır. Benim ümmetimin fitnesi de maldır/paradır.” buyurur.9
Para fitnesinin girdiği yerde ise ortada yazılı belgeler ve şahitlerin olması durumunda mesele büyümeden adaletle çözülecek ve kimse mağdur olmayacaktır.
Abdullah İbn-i Abbas, babası Hz. Abbas’ın ticarî ortaklıklarını anlatırken şöyle der: “Babam Abbas, çalıştırmak üzere bir kimseye mal verecek olsa ona şunları şart koşardı: ‘Bu mal ile deniz yolculuğuna çıkmayacaksın. Sel tehlikesi olan bir vadiye inmeyeceksin. Hastalıklı hiçbir hayvanı satın almayacaksın. Eğer bu şartlara riayet etmezsen doğacak zararı sen ödersin.”
Hz. Abbas’ın bu şartları koştuğu ve bunları kayıt altına aldırdığı bilgisi, Efendimiz’e haber verilince O, bunları geçerli kabul etmişti.”10
BORÇLU ZORLUK İÇİNDEYSE KOLAYLIK GÖSTER!
Kur’ân’ın, ticari faaliyetlerde üzerinde durduğu önemli bir hususta borçluya ödeme kolaylığı gösterme prensibidir: “Eğer borçlu zorluk içindeyse, ona elverişli bir zamana kadar süre tanıyın. Onun borcunu sadaka olarak bağışlamanız ise, sizin için daha hayırlıdır; eğer bilirseniz ahiret yatırımı dünya kazancından daha yararlı ve kalıcıdır.”11
Allah Resûlü de bu iyilik ve fazileti toplumda yerleştirmek için, fakirlerin ezilmesine ve daha da sömürülmesine sebebiyet veren faizi yasaklamış ve onun yerine, borçluya kolaylık göstermeyi ve yardımlaşmayı teşvik etmiştir: “Kim bir müminin dünya hayatının sıkıntılarından birini giderirse Allah da onun kıyamet günü sıkıntılarından birini giderir. Kim darda kalan borçluya vade tanır, kolaylık gösterirse Allah da ona dünya ve ahirette kolaylık gösterir… Dolayısıyla Mümin, kardeşinin yardımında olduğu sürece Allah da onun yardımındadır.”12
Bundan dolayıdır ki Allah Resûlü, karşılıksız borç vermeye (karz-ı hasen) teşvik etmiş ve bunun sadaka olarak sayılacağını ifade etmiştir: “Sadakaların en değerlisi birinizin ihtiyaç sahibi olan bir mümin kardeşine ödünç olarak para ya da binek/yük hayvanını vermesidir…”13
Hatta bir anlamda borç vermenin sadaka vermekten daha hayırlı olduğu ifade edilmiştir.
Yine Allah Resûlü, “Satarken, alırken ve verdiği borcu isterken kolaylık gösterene Allah merhametiyle muamele eder.”14 buyurarak bu hususta müsamahanın ilahî merhamete vesile olacağını belirtir ve geçmiş kavimlerden ibret dolu çarpıcı bir misal de verir: “Eski ümmetlerden biri kıyamet gününde hesaba çekildi. Amel defterinde hayır namına bir şey bulunamadı. Ancak bir tek şeyine rastlandı: O kişi servet ve mal sahibiydi. Halkla görüşür ve adamlarına ‘eli darda olanı atlayın!’ derdi. Bunun üzerine Allah: ‘Bu ikramı yapmaya biz ondan daha layığız! Onun günahlarını atlayın!’ buyurdu ve adamı affetti.” 15
MAL VE SERMAYEYİ AKLI ERMEYENLERE TESLİM ETMEYİN!
Kur’ân’ın ticarî düstur olarak ortaya koyduğu prensiplerinden biri de mal ya da sermayenin korunması ve heder edilmemesi adına, onun aklı ermeyen ve iş bilmeyen kimselere teslim edilmemesidir: “Allah’ın geçiminize dayanak olarak hayatın esası kıldığı mallarınızı, süfeha’ya (?????) yani aklı ermezlere, (harcamalarında ölçüsüz davranan ve malını akıllıca karlı bir yatırıma dönüştürme yeteneğinden ve tecrübesinden mahrum bulunan, kârını zararını hesap etmekten aciz kimselere) teslim etmeyiniz.”16
Bu ayet, malın ve sermayenin korunması için onun daima yetkin ellere teslim edilmesini tavsiye etmektedir. Böylece sadece mal sahibi ve yakınları değil aynı zamanda toplum da korunur.
Zira İslam’da mal, kimin mülkiyetinde bulunursa bulunsun, onda zekât, sadaka ve infak gibi yollarla bütün toplumun da hakkı vardır ve bu gözetilmelidir. Bundan dolayıdır ki böyle kimseler için vasî belirlenir.
Normal durumlarda çocukların velileri vasîleridir de. Vasî, bu tür kimsenin malını korur; ticarî ölçüler içerisinde artırır ve bu arada elde edilen kardan ya da gerektiğinde ana sermayeden kullanarak onun ihtiyaçlarını da karşılar.
HAKSIZ YOLLARLA MALLARINIZI YEMEYİN!
Kur’ân’ın üzerinde durduğu hususlardan birisi de yalan, hile, aldatma, kumar, hırsızlık ve gasp gibi gayr-ı meşru yollarla edilen haksız kazançlardır.
Cenâb-ı Hak, bu hususta “Bir de birbirinizin mallarını haksız yollarla yemeyin!…”17 buyurur ve bu tarz yollara başvurularak yapılacak ticareti yasaklar ve elde edilen kazancı da haram kılar.
Efendimiz (aleyhissalatü vesselam), “Öyle bir devir gelir ki, insanoğlu malı helal ya da haram yolla mı kazandığına hiç aldırmaz.”18 der ve müminleri böyle bir fitne ve fesada kapılmaya karşı uyarır.
Yukarıdaki ayetin devamında ise “… Halkın mallarından bir kısmını, bile bile haksız yere yemek için, rüşvetlerle hakimlere koşmayın!”19 buyrulur ve haksız mal edinmek için hâkim ve yargıçlara rüşvet vererek yargı gücünü kullanmaya kalkmak yasaklanır.
Allah Resûlü, “Rüşvet, alan da veren de lanetlenmiştir.” buyurur ve kesin bir dille bu yolun haramlılığını ifade eder.20
ÖLÇÜ VE TARTIDA ADİL OLUN!
Kur’ân’ın ticarette batıl yollara girmeme, insanları aldatmama ve onlara haksızlık yapmama adına üzerinde durduğu önemli bir prensip de ölçü ve tartıda doğruluğa ve dürüstlüğe dikkat etmektir: “Ölçtüğünüz zaman dürüst olun, tam ölçün. Doğru terazi ile tartın. Bu hem ticaretiniz için daha hayırlı hem de akibet yönünden daha güzeldir.”21
Aksi takdirde bu konudaki haksızlıkların sonu, bir toplum için hem dünya hem de ahiret adına büyük bir felaket olur.
Bundan dolayıdır ki Kur’ân’da: “Ölçü ve tartıda hile ve haksızlık yapanların vay haline! Onlar ki satın alırken haklarını tam olarak alırlar. Fakat başkalarına bir şey ölçüp tartarak verecekleri zaman, işin içine hile karıştırır, vereceklerini eksiltmeye çalışırlar.”22 buyurulur ve bu tevessül edenler, kendilerini bekleyen kötü akibete karşı uyarılır.
Ayrıca bu ayetle bütün tüccarlara kendi haklarını korudukları kadar, müşterilerinin haklarını da gözetmeleri, sorumluluklarını özenle yerine getirip ticarî işlemlerinde adaletten ayrılmamaları dersi verilir.
Peşinden gelen ayette, “Yoksa onlar, öldükten sonra diriltileceklerini ve her şeyden hesaba çekileceklerini hiç zannetmiyorlar ve bunu hesaba katmıyorlar mı?”23 buyurulur, onlara hesap günü hatırlatılır.
Hz. Şuayb (aleyhisselam) da gönderildiği Medyen ve Eyke halkını bu hususta sürekli uyarır. Zira her iki toplum da ticarette aldatır, ölçü ve tartıda hile yapar, helal ve harama dikkat etmezlerdi.
Bunun içindir ki Hz. Şuayb, onlara, ölçüyü-tartıyı eksik yapmamalarını, adaletle ve düzgün ölçüp tartmalarını, sırf kendi çıkarları uğruna insanların mallarının değerini düşürmemelerini ve çarşıda-pazarda fesat çıkararak ticarî düzeni bozmamalarını tavsiye eder.
Özellikle adalet, doğruluk ve dürüstlükle elde ettikleri kazancın kendileri için maddî-manevî daha hayırlı ve bereketli olacağı üzerinde durur.24
Zira insan, kendi kardeşlerine adil ve dürüst davranmadıkça Allah’a karşı da dürüst olamazdı.
DİPNOT:
1.Müslim, Birr 32
2.Nisa Sûresi, 4/29
3.Buharî, Tevhid 24; Müslim, İman 222-224
4.Bakara Sûresi, 2/282
5.Bakara Sûresi, 2/282
6.Bakara Sûresi, 2/283
7.Bakara Sûresi, 2/283
8.Buharî, Humus 7
9.Tirmizî, Zühd 19
10.Beyhakî, IV/111
11.Bakara Sûresi, 2/280
12.Müslim, Zikr 11 (2699)
13.Müsned, 1/463; Suyutî, Cami’us-Sağîr, II/86
14.Buharî, Buyu’ 16
15.Tirmizî, Buyu’ (1323)
16.Nisa Sûresi, 4/5
17.Bakara Sûresi, 2/188
18.Buharî, Buyu’ 7, 23
19.Bakara Sûresi, 2/188
20.Bkz. Ebu Davud, Akdiye 4 (3580); Tirmizi, Ahkam 9 (1337); İbn Mâce, Ahkam 2 (2313)
21.İsra Sûresi, 17/35
22.Mutaffifîn Sûresi, 83/1-3
23.Mutaffifîn Sûresi, 83/4
24.Bkz. Şuarâ, 182-184; Hud, 11/84-86
[Dr. Selim Koç] Peygamberyolu.com
Malın korunması ve ticarî ilişkiler (1)
SELİM KOÇ | Peygamberyolu.com
İslam dininin korumayı hedeflediği beş temel esastan biri de maldır. Bunun içindir ki Allah Resûlü, insanın canına ve şahsiyetine verdiği değer gibi malına ve malî haklarına da büyük değer verir ve korunmasını ister: “Her Müslümanın diğer Müslümana canı, malı ve şahsiyeti haramdır.”1
Kur’ân da malın korunması için meşru olmayan/batıl şekil ve vesilelerle ticaret yapılmasını apaçık ifadelerle yasaklar; bunu, ferdî ve ictimaî bir ölüm olarak niteler: “Ey iman edenler! Mallarınızı aranızda meşru olmayan yollarla yemeyiniz. Karşılıklı rıza ile yapılan bir ticaret yapmanız ise elbette meşrudur. Sakın haram yiyerek, başkasının hakkını gasp ederek kendinizi/birbirinizi öldürmeyin. Allah size pek merhametlidir.”2
Allah Resûlü de “Bir kimse haksız yolla başkasının malını alırsa Allah’ın gazabına uğramış olarak ilahi huzura çıkar.”3 buyurur ve bu hususta müminleri hassasiyete davet eder.
Ayrıca Kur’ân ve sünnet, ticarî ve mali ilişkilerde zulme ve haksızlığa girilmemesi için alışveriş ve ortaklıklarda birçok hukukî ve ahlakî prensip vazeder.
Bu emir ve tavsiyeler, fertlerin, mal ve malî haklarını korumanın yanında, onların can güvenliği, içtimaî birlik ve beraberliğinin temini ve böylece toplumsal barış, huzur ve güvenin sağlanması adına da önemlidir.
Aksi takdirde mali hakların zayi olması beraberinde birçok ferdî ve içtimaî problemin doğmasına da sebebiyet verecektir.
TİCARÎ İŞLEMLERİNİZİ MUTLAKA KAYIT ALTIN ALIN!
Ticarî hayatta insanların aldanmasına, birbirine düşmesine ve sonuçta pek çok haksızlıkların ortaya çıkmasına sebebiyet veren hususlardan biri borç miktarı, ortaklık şartları, kâr ve zarar paylaşımları vs. gibi işlemlerin hukukî bağlayıcılığı olan yazı, belge ve imzalarla kayıt altına alınmayışıdır.
Kur’ân, ticari hayatta doğruluğu, ölçüde/tartıda hassasiyeti ve batıl yollarla birbirinin malını yememeyi emrederken aynı zamanda “Ey iman edenler! Belli bir süreye kadar birbirinize borçlandığınız zaman onu yazın…”4 buyurur; taraflar arasında alış-veriş ve borçlanma gibi ticarî işlemlerin/ortaklıkların mutlaka yazılmasını emreder.
Yazmak ve şahit tutmak, hakları belgeli bir şekilde teminat altına almak demektir ki yarın herhangi bir itiraz ve ihtilaf durumunda tarafların zarar görmemesi için alınabilecek en büyük tedbir budur.
Kur’ân-ı Kerîm’de “Müdâyene/borçlanma ayeti” olarak isimlendirilen bu ayet, onun en uzun ayetidir. Genel olarak ayette borç alışverişlerinde ve ticarî muamelelerde anlaşmazlık çıkmasını önleyecek, sonuçta tarafları zarara uğramaktan koruyacak gerekli belgelendirme, şahit tutma ve rehin gibi tedbirlerin mutlaka uygulanması ders verilmektedir.
Konunun detaylı bir şekilde ele alınıp uzunca anlatılması bu hususa ne kadar çok önem verilmesi gerektiğini de açıkça gösterir: “… Aranızda doğrulukla tanınmış bir kâtip (Günümüzde bunu noter olarak anlamakla mümkündür.) onu yazsın! Kâtip, Allah’ın kendisine öğrettiği gibi (adalete uygun olarak) yazmaktan kaçınmasın da yazsın! Üzerinde hak olan borçlu kişi akdi yazdırsın, Rabbi olan Allah’tan sakınsın da borcundan hiçbir şey noksan bırakmasın! Eğer üzerinde hak olan borçlu, akılca noksan veya küçük ya da yazdırmaktan aciz bir kimse ise, onun velisi adalet ölçüleri içinde yazdırsın…”
TİCARÎ İŞLEMLERİNİZİ ŞAHİTLİ YAPIN!
Kur’ân’ın, ticari ihtilaflara ve aldatılma tehlikesine karşı bir tavsiyesi de hem borçlanmaları hem de ticari işlemleri şahitlerle sabit hale getirmektir.
Bu açıdan -bulunulan ülkelerin ticarî mahkemelerinde ya da uluslararası mahkemelerde geçerli olacak şekilde- ortaklıkların ve ticarî işlemlerin şahitler huzurunda kayıt altına alınması ve imzalanması önemlidir: “… İçinizden iki erkek şahit de tutun. İki erkek bulunmazsa o zaman doğruluklarından emin olduğunuz bir erkek ile iki kadının şahitliğini alın! (Bir erkek yerine iki kadının şahit olmasına sebep) birinin unutması halinde ikincisinin hatırlatmasına imkân vermek içindir. Şahitler çağrıldıklarında, şahitlikten kaçınmasınlar. Siz yazanlar da borç az olsun, çok olsun vadesiyle birlikte yazmaktan üşenmeyin! Böyle yapmak, Allah katında daha adil, şahitliği ifa etmek için daha sağlam ve şüpheyi gidermek için daha uygun bir yoldur. Ancak aranızda hemen alıp vereceğiniz peşin ticaret olursa, onu yazmamakta size bir günah yoktur. Alış-veriş yaptığınız zaman da şahit tutun! Ne kâtip ne de şahit asla mağdur edilmesin. Bunu yapar, zarar verirseniz doğru yoldan ayrılmış, Allah’a itaatin dışına çıkmış olursunuz. Allah’a itaatsizlikten sakının! Allah size en uygun tutumu öğretiyor. Çünkü Allah her şeyi hakkıyla bilir.”5
YAZMA İMKÂNINIZ YOKSA REHİN ALIN!
Kur’ân, mal ve sermayeyi neticede fert ve toplumu korumak için, şahitlik ve yazıyla kayıt hususunda etraflıca durduktan sonra, şayet bu imkanlar yoksa bir başka alternatif daha ortaya koyar: “… Eğer yolculuk halinde iseniz ve kâtip bulamazsanız, o takdirde borç karşılığında rehin alırsınız…”
Zira verilen söz/ler yerine getirilmediğinde, alınan rehin satılıp paraya çevrilir ve mağduriyet rahatlıkla giderilebilir.
Ancak Kur’ân, ayetin devamında meselenin bu noktaya gitmemesi için, kendisine güvenilerek iş yapılan ya da borç verilen kimsenin de “güveni” istismar etmemesi gerektiği uyarısında bulunur: “… Eğer birbirinize güvenirseniz, kendisine güvenilen kimse emaneti (borcunu) ödesin ve Allah’ın emirlerine karşı gelmekten sakınsın.”6
Kur’ân, bu ifadeleriyle güvene dayalı iş yapanların karşılıklı güveni çiğnemelerinin, Allah’ın emirlerine isyan olduğunu belirtir ve bundan şiddetli bir şekilde sakındırır.
Söyleyeceklerini burada tamamlamaz ve sözü hemen şahitlere getirerek bu seferde onları ikaz eder: “… Bir de şahit olduğunuz gerçekleri örtbas ederek ya da delilleri ortadan kaldırarak şahitliği gizlemeyin. Her kim onu gizlerse işte öylesinin kalbi günaha batmış demektir. Unutmayın ki Allah, yaptığınız her şeyi bilir.”7
Dolayısıyla Cenab-ı Hak’ın, yeri ve zamanı geldiğinde herkese hak ettiğinin karşılığını vereceğinden kimsenin şüphesi olmamalı ve ona göre herkes büyük bir sorumluluk duygusuyla adil ve hakperest olmalıdır.
Yoksa bir kimsenin dünyada gerçekleri gizleyerek kazandığı mal, Allah Resûlü’nün beyanıyla sahibi için ötelerde ancak ateştir: “Bir kısım insanlar, Allah’ın mülkünden haksız bir surette mal/kazanç elde etmeye girişirler. Halbuki bu kıyamet günü onlara bir ateştir, başka bir şey değil.”8
ORTAKLARIN ÇOĞU BİRBİRİNE HAKSIZLIK EDER!
Bilhassa kurulan şirket ve ortaklıklar, bulunulan ülkelerde hukukî geçerliliği olan metin ve belgeler halinde düzenlenmeli, günümüz şartları ve insanî realiteler dikkate alınarak güvene ve söze dayalı iş/işlem yapılmamalıdır.
Bu hususta Kur’ân’ın, Hz. Davud’un (aleyhisselam), aralarında hüküm vermesi için kendisine gelen ortaklara yaptığı şu tavsiye asla göz ardı edilmemelidir: “…Doğrusu, emeklerini ve malî güçlerini birleştirip ortaklık kuranlardan çoğu birbirlerine haksızlık yaparlar. Ancak iman edip salih amellerde bulunanlar böyle yapmazlar. Fakat onlar da o kadar azdır ki!”
Ayetteki, “Onlar da o kadar azdır ki!” şeklindeki açıklama, bu konuda nefs-i emmareye güvenilemeyeceğini, işin içine maddî menfaat girdiğinde istisnalar hariç insanların çok çabuk değişebileceğini, hükmün kendi aleyhine olması durumunda adalete bile razı olmayabileceğini çok veciz bir şekilde ifade eder.
Buna da “Nasıl olur böyle bir şey!” deyip şaşırmamalı. Zira Allah Resûlü’nün beyanıyla, “Her ümmetin bir fitnesi vardır. Benim ümmetimin fitnesi de maldır/paradır.” buyurur.9
Para fitnesinin girdiği yerde ise ortada yazılı belgeler ve şahitlerin olması durumunda mesele büyümeden adaletle çözülecek ve kimse mağdur olmayacaktır.
Abdullah İbn-i Abbas, babası Hz. Abbas’ın ticarî ortaklıklarını anlatırken şöyle der: “Babam Abbas, çalıştırmak üzere bir kimseye mal verecek olsa ona şunları şart koşardı: ‘Bu mal ile deniz yolculuğuna çıkmayacaksın. Sel tehlikesi olan bir vadiye inmeyeceksin. Hastalıklı hiçbir hayvanı satın almayacaksın. Eğer bu şartlara riayet etmezsen doğacak zararı sen ödersin.”
Hz. Abbas’ın bu şartları koştuğu ve bunları kayıt altına aldırdığı bilgisi, Efendimiz’e haber verilince O, bunları geçerli kabul etmişti.”10
BORÇLU ZORLUK İÇİNDEYSE KOLAYLIK GÖSTER!
Kur’ân’ın, ticari faaliyetlerde üzerinde durduğu önemli bir hususta borçluya ödeme kolaylığı gösterme prensibidir: “Eğer borçlu zorluk içindeyse, ona elverişli bir zamana kadar süre tanıyın. Onun borcunu sadaka olarak bağışlamanız ise, sizin için daha hayırlıdır; eğer bilirseniz ahiret yatırımı dünya kazancından daha yararlı ve kalıcıdır.”11
Allah Resûlü de bu iyilik ve fazileti toplumda yerleştirmek için, fakirlerin ezilmesine ve daha da sömürülmesine sebebiyet veren faizi yasaklamış ve onun yerine, borçluya kolaylık göstermeyi ve yardımlaşmayı teşvik etmiştir: “Kim bir müminin dünya hayatının sıkıntılarından birini giderirse Allah da onun kıyamet günü sıkıntılarından birini giderir. Kim darda kalan borçluya vade tanır, kolaylık gösterirse Allah da ona dünya ve ahirette kolaylık gösterir… Dolayısıyla Mümin, kardeşinin yardımında olduğu sürece Allah da onun yardımındadır.”12
Bundan dolayıdır ki Allah Resûlü, karşılıksız borç vermeye (karz-ı hasen) teşvik etmiş ve bunun sadaka olarak sayılacağını ifade etmiştir: “Sadakaların en değerlisi birinizin ihtiyaç sahibi olan bir mümin kardeşine ödünç olarak para ya da binek/yük hayvanını vermesidir…”13
Hatta bir anlamda borç vermenin sadaka vermekten daha hayırlı olduğu ifade edilmiştir.
Yine Allah Resûlü, “Satarken, alırken ve verdiği borcu isterken kolaylık gösterene Allah merhametiyle muamele eder.”14 buyurarak bu hususta müsamahanın ilahî merhamete vesile olacağını belirtir ve geçmiş kavimlerden ibret dolu çarpıcı bir misal de verir: “Eski ümmetlerden biri kıyamet gününde hesaba çekildi. Amel defterinde hayır namına bir şey bulunamadı. Ancak bir tek şeyine rastlandı: O kişi servet ve mal sahibiydi. Halkla görüşür ve adamlarına ‘eli darda olanı atlayın!’ derdi. Bunun üzerine Allah: ‘Bu ikramı yapmaya biz ondan daha layığız! Onun günahlarını atlayın!’ buyurdu ve adamı affetti.” 15
MAL VE SERMAYEYİ AKLI ERMEYENLERE TESLİM ETMEYİN!
Kur’ân’ın ticarî düstur olarak ortaya koyduğu prensiplerinden biri de mal ya da sermayenin korunması ve heder edilmemesi adına, onun aklı ermeyen ve iş bilmeyen kimselere teslim edilmemesidir: “Allah’ın geçiminize dayanak olarak hayatın esası kıldığı mallarınızı, süfeha’ya (?????) yani aklı ermezlere, (harcamalarında ölçüsüz davranan ve malını akıllıca karlı bir yatırıma dönüştürme yeteneğinden ve tecrübesinden mahrum bulunan, kârını zararını hesap etmekten aciz kimselere) teslim etmeyiniz.”16
Bu ayet, malın ve sermayenin korunması için onun daima yetkin ellere teslim edilmesini tavsiye etmektedir. Böylece sadece mal sahibi ve yakınları değil aynı zamanda toplum da korunur.
Zira İslam’da mal, kimin mülkiyetinde bulunursa bulunsun, onda zekât, sadaka ve infak gibi yollarla bütün toplumun da hakkı vardır ve bu gözetilmelidir. Bundan dolayıdır ki böyle kimseler için vasî belirlenir.
Normal durumlarda çocukların velileri vasîleridir de. Vasî, bu tür kimsenin malını korur; ticarî ölçüler içerisinde artırır ve bu arada elde edilen kardan ya da gerektiğinde ana sermayeden kullanarak onun ihtiyaçlarını da karşılar.
HAKSIZ YOLLARLA MALLARINIZI YEMEYİN!
Kur’ân’ın üzerinde durduğu hususlardan birisi de yalan, hile, aldatma, kumar, hırsızlık ve gasp gibi gayr-ı meşru yollarla edilen haksız kazançlardır.
Cenâb-ı Hak, bu hususta “Bir de birbirinizin mallarını haksız yollarla yemeyin!…”17 buyurur ve bu tarz yollara başvurularak yapılacak ticareti yasaklar ve elde edilen kazancı da haram kılar.
Efendimiz (aleyhissalatü vesselam), “Öyle bir devir gelir ki, insanoğlu malı helal ya da haram yolla mı kazandığına hiç aldırmaz.”18 der ve müminleri böyle bir fitne ve fesada kapılmaya karşı uyarır.
Yukarıdaki ayetin devamında ise “… Halkın mallarından bir kısmını, bile bile haksız yere yemek için, rüşvetlerle hakimlere koşmayın!”19 buyrulur ve haksız mal edinmek için hâkim ve yargıçlara rüşvet vererek yargı gücünü kullanmaya kalkmak yasaklanır.
Allah Resûlü, “Rüşvet, alan da veren de lanetlenmiştir.” buyurur ve kesin bir dille bu yolun haramlılığını ifade eder.20
ÖLÇÜ VE TARTIDA ADİL OLUN!
Kur’ân’ın ticarette batıl yollara girmeme, insanları aldatmama ve onlara haksızlık yapmama adına üzerinde durduğu önemli bir prensip de ölçü ve tartıda doğruluğa ve dürüstlüğe dikkat etmektir: “Ölçtüğünüz zaman dürüst olun, tam ölçün. Doğru terazi ile tartın. Bu hem ticaretiniz için daha hayırlı hem de akibet yönünden daha güzeldir.”21
Aksi takdirde bu konudaki haksızlıkların sonu, bir toplum için hem dünya hem de ahiret adına büyük bir felaket olur.
Bundan dolayıdır ki Kur’ân’da: “Ölçü ve tartıda hile ve haksızlık yapanların vay haline! Onlar ki satın alırken haklarını tam olarak alırlar. Fakat başkalarına bir şey ölçüp tartarak verecekleri zaman, işin içine hile karıştırır, vereceklerini eksiltmeye çalışırlar.”22 buyurulur ve bu tevessül edenler, kendilerini bekleyen kötü akibete karşı uyarılır.
Ayrıca bu ayetle bütün tüccarlara kendi haklarını korudukları kadar, müşterilerinin haklarını da gözetmeleri, sorumluluklarını özenle yerine getirip ticarî işlemlerinde adaletten ayrılmamaları dersi verilir.
Peşinden gelen ayette, “Yoksa onlar, öldükten sonra diriltileceklerini ve her şeyden hesaba çekileceklerini hiç zannetmiyorlar ve bunu hesaba katmıyorlar mı?”23 buyurulur, onlara hesap günü hatırlatılır.
Hz. Şuayb (aleyhisselam) da gönderildiği Medyen ve Eyke halkını bu hususta sürekli uyarır. Zira her iki toplum da ticarette aldatır, ölçü ve tartıda hile yapar, helal ve harama dikkat etmezlerdi.
Bunun içindir ki Hz. Şuayb, onlara, ölçüyü-tartıyı eksik yapmamalarını, adaletle ve düzgün ölçüp tartmalarını, sırf kendi çıkarları uğruna insanların mallarının değerini düşürmemelerini ve çarşıda-pazarda fesat çıkararak ticarî düzeni bozmamalarını tavsiye eder.
Özellikle adalet, doğruluk ve dürüstlükle elde ettikleri kazancın kendileri için maddî-manevî daha hayırlı ve bereketli olacağı üzerinde durur.24
Zira insan, kendi kardeşlerine adil ve dürüst davranmadıkça Allah’a karşı da dürüst olamazdı.
DİPNOT:
1.Müslim, Birr 32
2.Nisa Sûresi, 4/29
3.Buharî, Tevhid 24; Müslim, İman 222-224
4.Bakara Sûresi, 2/282
5.Bakara Sûresi, 2/282
6.Bakara Sûresi, 2/283
7.Bakara Sûresi, 2/283
8.Buharî, Humus 7
9.Tirmizî, Zühd 19
10.Beyhakî, IV/111
11.Bakara Sûresi, 2/280
12.Müslim, Zikr 11 (2699)
13.Müsned, 1/463; Suyutî, Cami’us-Sağîr, II/86
14.Buharî, Buyu’ 16
15.Tirmizî, Buyu’ (1323)
16.Nisa Sûresi, 4/5
17.Bakara Sûresi, 2/188
18.Buharî, Buyu’ 7, 23
19.Bakara Sûresi, 2/188
20.Bkz. Ebu Davud, Akdiye 4 (3580); Tirmizi, Ahkam 9 (1337); İbn Mâce, Ahkam 2 (2313)
21.İsra Sûresi, 17/35
22.Mutaffifîn Sûresi, 83/1-3
23.Mutaffifîn Sûresi, 83/4
24.Bkz. Şuarâ, 182-184; Hud, 11/84-86
[Dr. Selim Koç] Peygamberyolu.com
İnşaallah bu sefer İz’ana… [Abdullah Aymaz]
Bir hekim kardeşim bir e-mail göndermiş, diyor ki: “Ağabey, biliyorsunuzdur, zaten… Dün dikkatimi çekti. Covid 19 konusu tartışılırken devamlı, örnek olarak Spanish Flue (İspanyol Gribi) örnek olarak veriliyor. 1918’de başlayıp 1919 da bitmiş, 20 ilâ 50 milyon insanın ölümüne sebep olmuş. Hatta Birinci Dünya Savaşında ölen sivil ve askerden daha fazla insan ölmüş. Üstelik gençler daha fazla etkilenmiş. Üstad Hazretleri ‘Hakikat Çekirdekleri’nde (Bu sabah dikkatimi çekti) bunu İSTANBUL SİYASETİNE benzetmiş. Allahu a’lem Covid 19 u da ANKARA SİYASETİNE benzetirdi. Aradaki 100 yıllık süre de mânidar.”
İspanyol gribi ya da İspanyol nezlesi, 1918-1920 yılları arasında H1N1 virüsünün ölümcül bir alt türünün yol açtığı grip salgınıdır. İspanyol Gribi, 18 ay içinde 50 ile 100 milyon arası insanın (o dönemde yaşayan nüfusunun %15'i) ölümüne sebep olarak insanlık tarihinde bilinen en büyük salgın olmuştur.
1918’in ilkbaharında her şey güzelken ABD’nin New Mexico eyaletinde askerler grip salgınıyla karşı karşıya kalmıştı. Birkaç ayda orduda birçok asker hastalanmış, sonbahara gelindiğinde Kansas eyaletine sirayet etmişti.
I. Dünya Savaşı’nın devam ettiği günlerde ABD’den Avrupa’ya savaşmaya giden askerler hastalığı da beraberlerinde taşıdı. Böylelikle yerel bir vaka küresel krize dönmüştü.
Salgın o kadar hızlı yayılmaya başlamıştı ki kimse bir şey anlamamıştı. Genç ve sağlıklı askerler hastalığa yakalandıktan sonra burun kanamasıyla karşılaştılar ve çoğu 48 saat içinde nefes almaya çalışarak öldüler.
Genç nüfus virüsün hedefinde olunca kamu işleri de aksamaya başladı. Hal böyle olunca ölen insanları kaldıracak, gömecek insan bulamadılar. Sokaklar ölülerle doldu.
Salgın 1918 Eylül-Kasım aylarında zirve noktasına ulaşmış ve Türkiye dahil tüm dünya ülkelerini etkilemişti. Toplantılar yasaklandı, okullar tatil edildi, kütüphanelerde kitap dağıtımı durdurulurken ulaşım araçları dezenfekte edildi. El sıkışmak bile suç hâline gelmişti.
Ölüm korkusu panik meydana getirmişti. Ayağına salatalık bağlayan mı, cebinde patates taşıyan mı, çocuğunu soğana sokan mı dersiniz. Ancak en dikkat çekeni ağza takılan pamuklu maskelerdi. Ne yapıldıysa engel olunamadı.
Salgın İspanya'da başlamadı. İspanyol nezlesi olarak adlandırılmasının sebebi İspanya'nın, I. Dünya Savaşı'nda yer almamış olması ve askerî sansür sebebiyle diğer Avrupa devletlerinde salgından söz edilmezken İspanyol basınının salgın konusunu ilk defa gündeme getirmiş olmasıdır.
1919 Nisan'ında salgın sona erdiğinde Hindistan'da 18.5 milyon, Rusya'da 440 bin, İngiltere'de 228 bin, Fransa'da 240 bin, İtalya'da 390 bin, Amerika Birleşik Devletleri'nde 675 binden fazla can almıştı.
Amerika bu hastalık yüzünden savaştaki kaybından çok daha fazla insanını kaybetmişti.
Nüfusa kıyaslandığında ölüm oranları Asya kıtasında binde 12, Amerika kıtasında binde 8.24, Avrupa kıtasında binde 6.6, Afrika kıtasında ise yüzde 10'du.
Çeşitli veriler değişiklik gösteriyor. Yapılan araştırmalarda 18 ay içinde 50 ile 100 milyon arası insanın hayatını kaybettiği belirlenmişti. Bu da o günkü dünya nüfusunun %15’ine denk geliyordu.
İspanyol Gribinin Birinci Dünya Savaşı bittiğinde ortaya çıkması bir tesadüf değildir. Üstad Hazretlerinin 1919’da yazdığı “Lemaat Risalesi”nde bu hususta şöyle bir değerlendirme var: “Beşerin DALÂLET-İ fikrîsi, NEMRUDÂNE inadı, FİRAVUNÂNE gururu, şişti şişti zeminde, yetişti semâvâta. Hem de dokundu hassas sırr-ı hilkate. Semâvattan indirdi, tufan, tâun misali, şu harbin zelzelesi yapıştırdı semâvî bir silleyi. Demek ki, şu musibet, bütün beşer musibetiydi. Nev’en umuma şâmil. Bir müşterek sebebi; maddiyyunluktan gelen dalâlet-i fikrî idi, hürriyet-i hayvânî, hevânın istibdadı… Hissemizin sebebi; erkân-ı İslâmîde İHMAL ve TERKİMİZ idi…”
Üstad Hazretleri “Hakikat Çekirdeklerinin” 67. Maddesinde “Şimdilik İstanbul Siyaseti, İspanyol Hastalığı gibi bir hastalıktır. ” diyor. 108. Maddesinde ise, “Maddiyyunluk, mânevî tâûndur ki; beşere şu müdhiş SITMAYI tutturdu, gazab-ı İlâhiye çarptırdı. Telkin ve tenkit kabiliyeti tevessü ettikçe, o tâûn tevessü edip yayılır. ” diyor…
İspanyol Nezlesi, fikri hezeyanlaştırsa bile, inşaallah, Covid 19 ise fikri iz’ana ve tevhide yönlendirecektir… Yani yaradılış sırrımıza döndürecektir…
[Abdullah Aymaz] 25.8.20250 [Samanyolu Haber]
İspanyol gribi ya da İspanyol nezlesi, 1918-1920 yılları arasında H1N1 virüsünün ölümcül bir alt türünün yol açtığı grip salgınıdır. İspanyol Gribi, 18 ay içinde 50 ile 100 milyon arası insanın (o dönemde yaşayan nüfusunun %15'i) ölümüne sebep olarak insanlık tarihinde bilinen en büyük salgın olmuştur.
1918’in ilkbaharında her şey güzelken ABD’nin New Mexico eyaletinde askerler grip salgınıyla karşı karşıya kalmıştı. Birkaç ayda orduda birçok asker hastalanmış, sonbahara gelindiğinde Kansas eyaletine sirayet etmişti.
I. Dünya Savaşı’nın devam ettiği günlerde ABD’den Avrupa’ya savaşmaya giden askerler hastalığı da beraberlerinde taşıdı. Böylelikle yerel bir vaka küresel krize dönmüştü.
Salgın o kadar hızlı yayılmaya başlamıştı ki kimse bir şey anlamamıştı. Genç ve sağlıklı askerler hastalığa yakalandıktan sonra burun kanamasıyla karşılaştılar ve çoğu 48 saat içinde nefes almaya çalışarak öldüler.
Genç nüfus virüsün hedefinde olunca kamu işleri de aksamaya başladı. Hal böyle olunca ölen insanları kaldıracak, gömecek insan bulamadılar. Sokaklar ölülerle doldu.
Salgın 1918 Eylül-Kasım aylarında zirve noktasına ulaşmış ve Türkiye dahil tüm dünya ülkelerini etkilemişti. Toplantılar yasaklandı, okullar tatil edildi, kütüphanelerde kitap dağıtımı durdurulurken ulaşım araçları dezenfekte edildi. El sıkışmak bile suç hâline gelmişti.
Ölüm korkusu panik meydana getirmişti. Ayağına salatalık bağlayan mı, cebinde patates taşıyan mı, çocuğunu soğana sokan mı dersiniz. Ancak en dikkat çekeni ağza takılan pamuklu maskelerdi. Ne yapıldıysa engel olunamadı.
Salgın İspanya'da başlamadı. İspanyol nezlesi olarak adlandırılmasının sebebi İspanya'nın, I. Dünya Savaşı'nda yer almamış olması ve askerî sansür sebebiyle diğer Avrupa devletlerinde salgından söz edilmezken İspanyol basınının salgın konusunu ilk defa gündeme getirmiş olmasıdır.
1919 Nisan'ında salgın sona erdiğinde Hindistan'da 18.5 milyon, Rusya'da 440 bin, İngiltere'de 228 bin, Fransa'da 240 bin, İtalya'da 390 bin, Amerika Birleşik Devletleri'nde 675 binden fazla can almıştı.
Amerika bu hastalık yüzünden savaştaki kaybından çok daha fazla insanını kaybetmişti.
Nüfusa kıyaslandığında ölüm oranları Asya kıtasında binde 12, Amerika kıtasında binde 8.24, Avrupa kıtasında binde 6.6, Afrika kıtasında ise yüzde 10'du.
Çeşitli veriler değişiklik gösteriyor. Yapılan araştırmalarda 18 ay içinde 50 ile 100 milyon arası insanın hayatını kaybettiği belirlenmişti. Bu da o günkü dünya nüfusunun %15’ine denk geliyordu.
İspanyol Gribinin Birinci Dünya Savaşı bittiğinde ortaya çıkması bir tesadüf değildir. Üstad Hazretlerinin 1919’da yazdığı “Lemaat Risalesi”nde bu hususta şöyle bir değerlendirme var: “Beşerin DALÂLET-İ fikrîsi, NEMRUDÂNE inadı, FİRAVUNÂNE gururu, şişti şişti zeminde, yetişti semâvâta. Hem de dokundu hassas sırr-ı hilkate. Semâvattan indirdi, tufan, tâun misali, şu harbin zelzelesi yapıştırdı semâvî bir silleyi. Demek ki, şu musibet, bütün beşer musibetiydi. Nev’en umuma şâmil. Bir müşterek sebebi; maddiyyunluktan gelen dalâlet-i fikrî idi, hürriyet-i hayvânî, hevânın istibdadı… Hissemizin sebebi; erkân-ı İslâmîde İHMAL ve TERKİMİZ idi…”
Üstad Hazretleri “Hakikat Çekirdeklerinin” 67. Maddesinde “Şimdilik İstanbul Siyaseti, İspanyol Hastalığı gibi bir hastalıktır. ” diyor. 108. Maddesinde ise, “Maddiyyunluk, mânevî tâûndur ki; beşere şu müdhiş SITMAYI tutturdu, gazab-ı İlâhiye çarptırdı. Telkin ve tenkit kabiliyeti tevessü ettikçe, o tâûn tevessü edip yayılır. ” diyor…
İspanyol Nezlesi, fikri hezeyanlaştırsa bile, inşaallah, Covid 19 ise fikri iz’ana ve tevhide yönlendirecektir… Yani yaradılış sırrımıza döndürecektir…
[Abdullah Aymaz] 25.8.20250 [Samanyolu Haber]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)