Çello gider yan gider! [Seyfi Mert]

“Yalakalar bir iktidarın en tehlikeli düşmanıdır.”
(Yunan Atasözü)

Galiba Yunan tragedyalarında neden “gülmeyin çünkü sizin öykünüz” dendiğini anlamış bulunmaktayız. Çünkü en ağır travmatik ve trajik vak'anın kahramanları ve yakın tanıkları bir şekilde işin komedi boyutu olduğunu fark edemeyebiliyorlar. Lakin uzaktan bakanlar ve sonra bunu izleme imkânı olanlar için ortada çok ağır bir komedi olduğu gerçekliği de var. 

Biraz karışık geldi değil mi?

Durun Yeliz de anlayacak şekilde gevşeteyim düğümü…

Havuz bataklığındakilerin akıl ve idrakleri göbek kordonuyla saraya bağlı olduğu için, fikir haysiyeti, entelektüel namus filan her şey çöp olmuş durumda. Saray küfrettiği an hepsi o yöne başlıyorlar küfretmeye, fakat gelin görün ki bir gün sonra saray klasik tornistanı yapınca ampul gibi açıkta kalıp başlıyorlar kıvranmaya. Padişah’ın patlıcan kıssası gibi… 

Misal düne kadar Almanya’ya demediklerini bırakmadılar. 

Ne Merkel’in teröristliği kaldı, ne Almanlar’ın hainliği…

Havuza göre bizi kıskanan affedersiniz alçak, namusuz bir memleketti Almanya! 

Gelin görün ki damadın ne tür bir cukkalamasıdır bilinmez, rüzgâr enerjisi ihalesini, yandaş şirket ile beraber Alman firması alınca bir anda Almanya’ya sövgülerin yerini övgü aldı. Birden 'Almanya Almanya bulunmaz eşin', türküsünü tutturdu Havuz medyası.

Aradan öyle yıllar, aylar, haftalar filan geçmeden ha! Sadece birkaç gün içinde yaşandı bu akıl almaz tornistan. Yüreğin yerine mideleri genişleyip yerleştiği için “Ya Reis yeter bizi ofsayta kaçıncı düşürüşün, döne döne Mevlevi olduk, pervaneye döndük” diyebilecek kimse de yok zaten! Pişkin bir utanmazlıkla aynen devam ediyorlar. 

Hadi gelin buna gülmeyin bakalım!

AKP’nin sanat ve heykele düşmanlığı malumunuzdur. 

En çok sanattan tiksinir Reis başta olmak üzere tüm Tayyibanlar. Tıpkı Taliban gibi kitap, film, müzik başta olmak üzere sanatın her dalına bizatihi düşmandırlar. Dolayısıyla sanatçıdan nefret ederler, ellerinden gelse kendilerini yalamayan tüm sanatçıları içeri atar, sonra da dünyaya utanmadan “İçerde sanatçı yok, onlar terörist” diye pişkince açıklama yapar yüzü kendinden komik dış işleri nazırı. 

Film yasaklanır, sahneler kesilir, kitaplar yok edilir, sanatçılara yasak konur, heykellere ucube diye saldırılır, olmadı orak çekiçle girişilir filan. 

Tarihi eserler restore diye hilkat garibesi şeyler yapılır, antik tiyatrolarda sünnet, tarihi cami hazirelerinde düğün, takı töreni düzenlenir. Bin yıllık mekanlarda kına gecesi tertiplenir, olmadı mezarlıklara nargileci açıp yandaşa para akıtılır…

Bunlar AKP ve Erdoğan’ın tipik sanata bakış açısı, daha doğrusu acısıdır. Çünkü acayip tırsarlar sanattan. Ellerinde milyonlarca dolar para, onlarca kanal olmasına rağmen doğru düzgün bir film yapamazlar. Çektikleri filmler IMDB’de dalga konusu olur, tarihin en berbat filmleri olarak yerini alır. Milyonlar yandaşlara akar ve milletin parası çöp olur. Reis bizzat kendi bile izlemez parayla sipariş ettirdiği filmleri dizileri. Sonra da Ali Avcı gibi kellesi alınır başarısızların. Eh padişahın tüm iltifat ve desteğine rağmen olmadıysa bedelini ödeyeceksin tabi...

Mesela Ahmet Tezcan namlı biriyseniz kapıkulu olmanın ödülünü alır ve Aliya isimli hamaset kokan mini diziye başladığınızı duyurursunuz. Elbette milletin cebinden akmaktadır paralar Ahmet’in kerameti kendinden menkul projesine. Bu Ahmet meselesi öyle basit değil. Bizzat en yakın kankalarından birinin film setinde arkadaşlarına “Bu o kadar şerefsizdir ki, TRT’ye verdiğim projeyi, ‘onlara gerek yok ben yazarım’ diyerek çöktü” dediği bir tıynettedir. İnanmayan 1915 setinde çalışan emekçilere sorsun. Neyse Ahmet yandaşlardan sadece bir yandaştır ve minnacık parçalarla nefsini köreltecek kadar kanaatkârdır. Daha fenalarını gördü bu memleket ve daha da görecektir eminim. Mevzumuz Ahmet ya da İsmail değil zaten. Onları başka zaman tafsilatıyla ele alırız.

Yeliz annem, senlik bir durum yok, yazıyı burada bırakabilirsin, sana zulmetmiş olmayalım anlamadığın mevzulara girerek!

Ne diyorduk, evet sanat ve heykel…

Sanatın ve sanatçının iflah olmaz düşmanı AKP ve tabanı elinde herhangi bir enstrüman olanı hain olarak gördüğünden Çellocu bir hanım sanatçıyı ihbar etmişler, polis de darp etmiş. Suçu nedir belli değil, hoş suçlu olsa ne olacak, hangi sebeple olursa olsun polis bir vatandaşı darp edebilir mi?

Burası AKP Türkiye’si olduğu için bunlar olabiliyor. 

Misal, Kuraner Erbaş…

Yok, meraklanmayın son dönemde devleti söğüşlemek için peydahlanan balon derneklerden biri değil bu. “Bu nasıl isim?” Diye sorduğunuzu duyabiliyorum. Evet, gerçek bir isim bu ve bu arkadaş polis memuru. Bugüne kadar ne görev yaptı, nasıl geldi bilinmez ama bildiğimiz Cübbeli Ahmet tadında ve kostümünde olan bu arkadaş polis memuru olarak ekip arabasını kullanıyor.


Vatandaş da, birileri galiba polis otosunu gasp etti, diye ihbar ediyor. Ancak emniyet, “telaşa mahal yok yahu, o bizim Kuraner” diyor. Kuraner ekip otosunda giderken ‘Tello gider yan gider Tello’ isimli türküyü dinleyerek sanatı ve sanatçıyı yüceltiyor… 

Onbinlercesi meslekten atılan Türk polisinin dokusu da değişiyor elbette. Artık sanata ve sanatçıya hürmet var. Misal, bir eylem esnasında protestocu sanatçılardan biri heykel taklidi yapınca polis ona elini sürmüyor. Yok canım, gülmeyin, zannettiğiniz gibi değil. Polis elbette o kişinin heykel olmadığını biliyor, sanatçıya olan saygısından dolayı dokunmuyor. 

Hafızası iyi olanlar hatırlayacaktır. Uyuşturucu ve hırsızlık baskını esnasında bazı satıcı ve hırsızlar balkonda namaza durmuş, kimileri de pencerelerden hatim indirmişti! (https://www.youtube.com/watch?v=e2Kuysug8N8)

Altın devrini yaşayan Ergenekoncuların keyiften kırk takla attığı bu manzaraların sonu ne olacak bilmiyorum. Açıkçası korkmuyorum dersem de yalan olur. Çünkü eskiden bir tane Aczmendi Müslüm Gündüz vardı, şimdi binlerce var ve hemen her akşam Havuz medyasında uzman adı altında bunlar konuşturuluyor. 

Kurtlar Vadisi ekibi villa taksiti sıkıntısını toptan çözmek için yeni projeleriyle yalakalığı ise 60 sene öncesine bile yetişemiyor.

Kuraner ekip otosunda direksiyon sallarken Tello gider yan gider’i dinliyor, Çellocu dövülüyor, protestocu sanatçı heykel zannediliyor ve Kilink İstanbul’da bakın polisimizi nasıl yüceltiyor. (https://www.izlesene.com/video/kilink-ve-turk-polisi/8476625)

Bu arada arka plandaki boğaz yamaçları filme alınırken Henüz Tayyip Erdoğan ve AKP İstanbul’u ele geçirmemişti, onu da hatırlatalım. 

[Seyfi Mert] 5.8.2017 [Samanyolu Haber]
smert@samanyoluhaber.com

Büyük çilekeşten çilekeşlere mesajlar [Safvet Senih]

“Cenâb-ı Hak her birinizi tutup bir yere koymuş. Başkasını değil sizi tutmuş, başka yere değil bulunduğunuz mekâna koymuş. Öyleyse düşünmek lazım: ‘Bizi hangi hikmete binaen buraya koydu? Abes iş yapmayacağına ve her işinde hikmetler bulunduğuna göre, acaba ne istiyor bizden? ’  Sekizinci Söz’de dendiği gibi ‘Ey bu yerlerin Hâkim’i! Senin bahtına düştüm, Sana dehalet ediyorum ve Sana hizmetkârım. Senin rızanı istiyor ve Seni arıyorum.’ (Ey bizi bu gurbete atan Allah'ım! Bundan muradın ne ise onu benim vicdanıma duyur. Ve sadece duyurmakla kalma, beni o duyguyla doyur. Bu işin hakkını vermeye, bu vazifenin gereğini yapmaya muvaffak eyle...)”

“Şiddet Hiddet Öfke ve hased bir şey getirmez. Göz göre göre dünyada itibarlarını sıfırladılar... Ülkeyi dünyaya rezil ettiler... Olan biten bu kadar zırva karşısında insan hayret ediyor bir millet nasıl böyle bir duruma düşürülebilir diye.

“O  (c.c.) bizi biliyor; açığımızı da biliyor, kapalı yanımızı da biliyor. Onun için tam bir istikamet içinde emrolunduğumuz gibi olmaya bakmalıyız...

“Keşke insan olsalardı. Keşke zulme girmeselerdi. Keşke kendilerini aklamak için masum insanları karalama peşinde olmasalardı KEŞKE KEŞKE KEŞKE…”

“Bir zulüm ki Haccac görse ellerini yüzüne kapatır, ‘Aman görmeyeyim.’ derdi.‘Ben, ben’ diyenler Müslüman bir ortamda neşet etseler bile hiç farkına varmadan dışarıya itilirler. Nur-i ferasetle bakanlar kalp ve ruhi hayatı görebilirler. Sürekli iman soluklayan insanlar kişinin gözünün irisine bakınca onun karakterini okuyabilirler..

“İnat duygusu Hak'ta sebat için verilmiştir. Yanlışta ısrar için değil.

“Eskiden Medine'de vardı münafık. Şimdi dünyanın her tarafına serpiştirilmiş.

“ Hudeybiye bir bahardır, açılıma vesile olmuştur.

“Hz. Ali döneminde yanlış sorgulamalar başlamıştır. Hz. Ali de sorgulanabilir mülahazası. İslam'a zarar vermiştir.

“Kaç tane İlahiyatçı İbn-i Vehb gibi heyecanından kalbi durdu ve orada öldü. Yalancının mumu yatsıya kadar.

“Küreselleşen bir dünyada işin çare-i yeganesi diyalogdur.

“Derse gelmeyince kendimi günahkar sayıyorum. Birkaç bin defa estağfurullah diyorum. Haddim değil, hakkım da değil ama O'nun bir yönüyle mirat'ı mücellasını  dillendirmek için. Oksijen yudumlamak gibi.

“Cuma'da hutbe okunurken Efendimizin (sav) adı geçtiğinde dahi salavat getirilmez. İçinden geçirir sadece.

“Eşref saat bir anı seyyale gibi. Önemli olan mülahaza temizliği, iç derinliği.

“Cennet-Şems [Arapça'da dişi kelimeler]. Cehennem-Kamer [Erkek kelimeler]. Feministlere cevap teşkil eder. Erkeklerin durumu çok şık değil. Değerlendirilebilir bunlar.

“Kim Allah'a dua etmeyi terk ederse Allah'ın gazabına maruz kalır.

“Hizmet bize ait değil. Efendimiz (s.a.v.) tarafından ortaya konulmuş  bir şey. Yedi cihan duysun bunu. O'nun ayağının bastığı yeri bütün cihana değişmeyiz.

“Dünya sadece bir gün. Şimdiki şe'n de bu. Yanılıyor insanlar bugüne takılıp kalıyorlar. Yarınsızlar mı?  Yarın diyenlerin çoğu da yarının şuurunda değiller.

“Yetiştiğimiz kültür ortamı tesiriyle taklit içindeyiz. Öyle olmazsa fevç fevç İslamiyet'e dehalet olur. Tablo imrendirici değil. Hele şimdi bütün bütün tiksindirici.

“Vefa ve arkasına bakmadan gitme vardı. İddia yoktu. Çok büyük şeyler yapacağız mülahazası yoktu. Hiç hissetmedim öyle şeyler.

“Hangi çizgi, kimin çizgisi takip ediliyorsa öbür tarafta onlara bağırlarını açarlar.

İnşaallah ibret dersimizi bu mesajlardan almış oluruz.       

[Safvet Senih] 5.8.2017 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com

Görmez’e veda [Abdullah Salih Güven]

1924’te M. Rıfat Börekçi ile başlayan Diyanet İşleri Başkanlığı makamının 17. sahibi Mehmet Görmez’di. 2003 yılında Başkan yardımcı olarak Diyanet’te göreve başladı. 2010’da Başkan oldu. 31 Temmuz 2017’de emekliye ayrıldı. Toplam 14 yıl. 100 bini aşkın kadroya sahip devasa bir kurumun en üst düzey yöneticisi olarak tam 14 yıl çalışmak gerçekten dile kolay. İdareciliğin en önemli özelliği yıpratıcı olmasıdır. Meritrokrasinin hayalini kurmanın dahi hayal olduğu Türkiye gibi ülkelerde bir devlet kurumu olarak Diyanet’te yöneticilik tabii ki insanı yıpratacaktır. Hele Diyanet’in bağlı bulunduğu hükümetle yani siyasetle ilişkisi bu yıpratıcılığı artıran bir faktördür.

Ben yaşım itibariyle 1968-1972 yılların arasında görev yapan Lütfi Doğan’ı hatırlıyorum ilk Diyanet İşleri Başkanı olarak. Ardından Dr. Lütfi Doğan (üst üste iki başkanın ismi de aynıydı), Süleyman Ateş, Tayyar Altıkulaç, M. Said Yazıcıoğlu. M. Nuri Yılmaz, Ali Bardakoğlu ve nihayet Mehmet Görmez. Tam 8 başkan sığmış benim hayatıma. Ama hiçbirisi ne göreve gelişi ne ayrılışı ne de icraatlarıyla kamuoyunda Görmez kadar yankı buldu. Değişen zaman, mekân ve şartların, söz gelimi iletişim vasıtalarının yaygın kullanımının bunda etkisi tabii ki var ama ne olursa olsun yankı bulan icraatlarına ve bunlara getirilen yorumlara baktığınızda Başkan görmez bu noktada birinci.

GÖRMEZ HAKKINDA ‘ORTADA’ İNSAN BULMAK ZOR

Neden? Başkan’a bir veda yazısı yazmak için bilgisayarın karşısına oturduğumda aklıma gelen ilk şey bu oldu. Gerçekten neden? 3-4 gündür yazılı ve görsel medyaya baktığımızda, sosyal medya da dahil, benim gördüğüm manzara şu: Toplum Görmez hakkında karpuz gibi tam da ortasından ikiye ayrılmış. Sevenler ve nefret edenler. Ortası yok gibi geldi bana. “Artıları eksilerine galip gelir; yaptığı şu şeyler iyi, şunlar ise kötü” tarzında her tarafından aklı-ı selim ve vicdanı ön plan çıkartan hakkaniyet, adalet ve insafla dolu değerlendirmeler neden yok? Ara tonların kaybolduğu her şeyin siyah veya beyaz olarak görüldüğü, “Ya bizdensin ya onlardan” anlayışının yansıması mı? Toplumun hayata siyaset üzerinden bakması, dini de siyaset üzerinden okuması mı? Evet aynen öyle. Bunların hepsi geçerli. Bizim gibi “biz” olamayan toplumların genel özelliğidir bu. Ama ne olursa olsun, 14 yıllık idareciliğin yıpranma payını da hesaba katarak insaflıca konuşmaya çalışıyorum: Bu kadar olmamalıydı. Olduysa, Görmez’in takkeyi önüne koyup düşünmesi lazım, ben nerede hata yaptım, neden önceki 16 başkanda görülmeyen manzara bende görüldü diye.

“Karakter suikastı yapmayalım” diyordu birisi sosyal medyada. Katılıyorum, karakter suikastı yapmayalım. Niyet okumaları içine girip kesinliği hakkında bilgimiz olmayan yorumlarımızla şahıslar hakkında ahkam kesmeyelim. Çalışmalarına, ortaya koyduğu somut eserlerine bakalım. Siyasi veya ideolojik duruşlarımızın farklılığı insanları ademe mahkûm etmenin sebebi olmasın. Okuduğunuz veda yazısında kısaca bunu yapmaya çalışacağım.

HAKKINI VEREYİM…

Öncelikle 20 yıla yakın süredir yurt dışında yaşıyorum. Türkiye’yi ancak medyadan takip ediyorum. İlgi alanım olması itibariyle, Diyanet ve Diyanet Vakfı’nın haberlerini, çalışmalarını özellikle takip ederim. Yıllardır aylık dergi, ilmi dergi hiçbirini kaçırmadan okumaya çalışırım. Web sayfalarına belli aralıklarla mutlaka bakarım. Çıkarttıkları yayınları imkânım el verdikçe alır okurum. Bu açıdan ilk söyleyeceğim şey şu: Diyanet yayınlarına kazandırılan seviye. Literatürde folk/halk İslam’ı denilen seviyeyi aşan, halka dini bilgilerde seviye kazandırmayı amaçlayan bir çaba var ortada. Memnuniyetle gördüm ve görüyorum ki Diyanet, resmi dini söylemin temsilcisi olmasına rağmen kitabî/akademik İslam dediğimiz İslam anlayışını halka mal etmeye çalışan bir yayın politikası izlemiştir ve izlemeye devam etmektedir. Aslında M. Nuri Yılmaz dönemini dışarıda tutacak olursak M. Said Yazıcıoğlu ile temel taşları döşenen, Ali Bardakoğlu ile geliştirilen sistemin ürünlerinin alındığı dönem olarak da bakabiliriz Görmez dönemi yayıncılığına. Ama Görmez bu sistemi tersine çevirmedi, devir aldığı mirası geliştirdi, hem yardımcılığı hem de başkanlığı döneminde hiç kesintiye uğratmadı bu bağlamdaki çalışmaları.

Diyanet’in “ibadet yerlerini yönetmek olarak” olarak kanunda belirtilen idari alandaki başarı veya başarısızlığı hakkında bir şey diyemem. Son tahlilde insanı ilgilendiren, insan memnuniyetini esas alan bu konuda değerlendirme yapabilecek herhangi bir veriye veya istatistiki dataya sahip değilim. Onu hem hizmet veren hem de hizmet alan insanlarımıza sormak lazım.

‘SİGNATURE EVENTS’

Benim değerlendirme yapabileceğim alan son 4-5 yıldır siyasetin domine ettiği hayatımızda, yaşadığımız hadiselere karşı Diyanet’in sistematik tavır ve tutumu. Bana göre, bu bağlamda başkan ve ekibinin tutumu İslam’ın genel ilkeleri başta olmak üzere insanî, hukukî, ahlakî değerlerin çok çok uzağında. İngilizce’de ‘signature event’ denilen bir deyim var. Bir şahsı, bir dönemi kendisi ile hatırladığımız hadise demek. Birden fazla ise çoğul ‘s’ ilavesi ile ‘events’ yapar ‘hadiseler’ dersiniz. Başkan için hadise değil, hadiseler söz konusu. Madem bir değerlendirme yazısı yazıyoruz, Başkan’ın hem hatırlamasına hem de muhasebe yapmasına vesile olur düşüncesi ile bu ‘signature events’ten üçünü aktarayım.

1- Başkanlığa tahsis edilen 1 milyon 6 bin 641 lira 64 kuruş değerindeki zırhlı Mercedes’e karşı çıkıp “İbret-i alem için iade edeceğim” demesi. Gerekçe, kamuoyunda bu aracın kendisini itibarsızlaştırmak için kullanılması. Başkan’ın sözleri aynen şöyle: “Bir kurumun ve o kurumun başındaki insanı itibarsızlaştırmak için bir araç olarak kullanıldı. Bunu gördüğüm an benim için o araç bir mezara dönüştü. Ben bir gün daha o araca binmedim.” Ama sözünün arkasında duramadı Görmez, ‘âleme örnek’ manasında ‘ibret-i alem’ biçiminde ahlaki bir davranışta bulunacağım derken kendisi ‘ibret-i tarih’ oldu. Tarihin sayfalarına ‘mezara dönüştü’ dediği Mercedes’le katıldığı saray iftar programındaki görüntülerle kaydoldu.

CAMİDE İÇKİ İÇTİLER Mİ İÇMEDİLER Mİ?

2- Gezi protestoları esnasında devletin kullandığı orantısız şiddetten kaçan veya yaralanan protestocuların Dolmabahçe Bezm-i Alem camisine sığınması ile alakalı açıklamaları. Bana göre bu açıklamalar dini emir ve yasaklar bağlamında zırhlı Mercedes hadisesinden daha büyük. Hatırlayalım: Görmez, dönemin Başbakanı Erdoğan’ın “Camide içki içtiler, görüntüler elimizde. Bu Cuma günü yayınlayacağız” açıklamasına destek verdi ve şunları söyledi: “Yaşananları an be an izledim. 3 gün içerde yaşananları an be an kameralar kaydetmiş vaziyette. Dış kameralar kırıldığı için dışardan görüntü yok. Ancak iç kameralarda her şey kaydedilmiş. Ayrıca orada görevli din görevlileri, temizlik görevlileri ve şahitler dinlendi. Çok mufassal bir rapor ortaya çıktı. Artık konuşabiliriz.”

İlerleyen günlerde Başkan mufassal dediği şeyleri konuşmak yerine başka bir beyanla karşımıza çıktı. Dedi ki: “Camide herhangi bir Müslümanın kabul edemeyeceği davranışlar var. Hasbelkader bu cübbeyi giymiş bir din hizmetkarı olarak herhangi bir olayda suçu ne olursa olsun dini rengi ırkı ne olursa olsun bir insan can havli ile yaralı olarak bir mabede sığınırsa o bize Allah’ın emanetidir. 3 günlük kamera kayıtları bizim elimizdedir. Sadece yaralılar yok, sadece masum olarak oraya sığınanlar yok. Herhangi bir Müslümanın kabul edemeyeceği başka davranışlar da var. Onların bir kısmını doğrusu paylaşmayı zayi kabul ettik.”

Bu iki açıklama arasında değişiklik var. Masumane soruyoruz şimdi, neden? Ülkenin Başbakanı Cuma günü yayınlayacağız diyor. Hasbelkader Peygamber cübbesini sırtında taşıyan din hizmetkarı Diyanet İşleri başkanı buna destek veriyor. O günün siyasi atmosferinde iktidarın “daha fazla oy ütme” felsefesi, linç kültürü ile birleşince o görüntülerin yayınlanmasını zaruri kılıyor. Ama Başkan Görmez çıkıp görüntülerin bir kısmını yayınlanmayı zayi kabul ettik diyor. Bana inandırıcı gelmiyor, zayi kabul edilmeyen diğer kısım görüntüler de ortada yok. Eldeki verilerden hareketle benim çıkarımım şu, böyle bir görüntü yok ortada. Siyasilerin uygunsuz dediği, Görmez’in ‘bir Müslümanın kabul edemeyeceği başka davranışlar’ diye ifade ettiği şeyler de yok. Müezzini dövme de yok. Ama Erdoğan var ve Cuma günü yayınlayacağız diyor. Görmez kayıtlar elimizde diyor. Aradan tamı tamına 216 Cuma geçiyor, görüntüler hala yayınlanmış değil. Bana göre Görmez yukarıda verdiğim iki konuşma arasında geçen sürede yalancı olmak, yalancı kalmak, belki de en doğru deyimle yalancının yamacısı olmakla iftira atmak arasında kalıyor. O yalanı devam ettirmek camiye sığınmış ve “Allah’ın emaneti” olarak gördüğü insanlara iftira olacak. Fakat ilk beyanı ortada. Onu silmek de mümkün değil. O zaman Görmez yalancının yamacısı olmayı, iftiracı olmaya tercih ediyor. Ve tarih de onu böyle kaydediyor.

DEMEK Kİ BİR BEKLENTİSİ VAR HÂLÂ

3- ‘F…’ F harfinden sonra yazdığım üç nokta, Fethullah, terör ve örgütle ifade edilen açılımı tamamlayan harfleri değil, destanı sembolize ediyor. Malum yazı dilinde üç nokta, “Söylenecek çok şey var, gerekirse destan bile yazılır” manasına gelen bir semboldür. Kastını ettiğim şey, 17/25 Aralık olarak tarihe mal olan yolsuzluk soruşturmaları, devlet açısından 15 Temmuz darbesi, Cemaat ve Türkiye halkı açısından Cumhuriyet tarihinde maruz kalınan en büyük kumpas sonrası Diyanet’in oynadığı rol, aldığı tutum, Fethullah Gülen ve Cemaati merkeze koyan raporları.

Bu konu üzerinde çok yazdığım ve hala devam eden rapor değerlendirme yazılarım olduğu için sözü fazla uzatmak istemiyorum. İsteyenler o yazılara bakabilir. Burada ilave edeceğim bir şey var: O da Görmez’in veda konuşmasında Cemaati hem de gönlünden gele gele ‘F…’ diyerek DAEŞ ile birlikte zikretmesi. Şöyle düşündüm: Görevde iken maruz kaldığı zorlamalar nedeniyle her yerde ve her fırsatta ‘F…’ diyor ama şu an emekli olan bir insan var ve o insan milyonlarca insanın hukukuna tecavüz eden ve bu yönüyle uhrevi sorumluluğu havi ‘F…’ kavramını nasıl kullanır? Aklıma gelen iki şey var. Bir: Görmez’in buna inandığı. Buna ihtimal vermiyorum, vermek istemiyorum. Raporla ilgili değerlendirme yazılarında buna açıkça değindim. İkincisi: Emeklilikten sonra başka beklentilerinin olması. İlk seçimlerde siyasete girip Diyanet’ten sorumlu devlet bakanı olmak mesela? Neden olmasın? Mehmet Aydın’dan, M. Sait Yazıcıoğlu’ndan ne eksiği var? Hatta fazlası var, eksiği yok. Kurumu en son haliyle onlardan daha iyi tanıyor. Ya da bir üniversitede rektör, bir fakültede dekan olmak. Emeklilikle alakalı ilk açıklamasında ‘ilimle uğraşacağım’ beyanı bu noktada bir ip ucu zaten.

Talebelik yıllarından kendisini benim kadar iyi tanıyan bir arkadaşımla konuştuk bu mevzuyu telefonda. Neden giderayak hala ‘F…’ diyor, neden DAEŞ ile aynı çizgide zikrediyor Cemaati, diye. Ya inanıyor ya da daha fazla bir beklentisi var dedik. Nitekim tahminlerimizde haklı çıktık. Bu yazıyı yazarken kuruluş aşamasında olan Türkiye Uluslararası İslam, Bilim ve Teknoloji Üniversitesinin rektörü olacağı bilgisi düştü haber sitelerine. Ne diyelim, hayırlı olsun.

HELALLİK İSTEMİŞSİN…

Son söz: Güle güle Mehmet Görmez. Helallik istemişsin Diyanet görevlilerinden ve herkesten. İfadelerin aynen böyle, herkesten diyorsun. Ben Diyanet Görevlisi değilim ama senin ‘herkes’ dediğin kişilerden biriyim. Dinimize, ülkemiz insanına, dünya Müslümanlarına ve insanlığına yaptığın güzel, faydalı hizmetlerinden dolayı alkışlıyorum. Görev tanımın içinde olan, maaş başta olmak üzere dünyevi karşılığını belki de fazlasıyla aldığın hizmetler bunlar. Ahirette de Allah ecr-u mükafatını versin. Ama üç örneğini sunduğum ‘signature events’ misali dinimize, ülke insanına, dünya Müslümanlığı ve insanlığına karşı çok yanlış söylem ve eylemlerin de oldu. Dünyanın bir başka ülkesinde yaşıyor olmama rağmen, söz konusu söylem ve eylemlerden dolayı hayatı etkilenen bir insan olarak ben, hakkımı helal etmiyorum. Ahirette yüzleşmeyi ve hesaplaşmayı da dört gözle ve heyecanla bekliyorum.

Belki zihni hazırlık yaparsınız, Allah’ın huzurunda sizinle karşılaştığımda ilk sorumun ne olacağını söyleyeyim: Benim terörist olduğunu ispat etmen. Size masuniyet karinesini, onun dayanağı olan “Kimse kimsenin günahını yüklenemez” ayetini, suç ve cezanın şahsiliği ile kolektif ceza uygulamasının mukayesesini soracağım. Dünyada buna verdiğin cevap belli, bakalım Allah’ın huzurunda bu ayete, ayetten muktebes genel geçer hukuki kaidelere nasıl yorum yapacaksın? Ama her halükârda benim sorum değişmeyecek: Ben nasıl terörist oluyorum. İspatla!

Bu arada yeni görevin hayırlı olsun. Umarım ‘ibret-i âlem’ Mercedes, Bezm-i Alem Camiine sığınan gençler ve ‘F…’ raporları gibi skandallara imza atmaz, bunlardan dolayı şu an yaşadığın ve ömrün oldukça da yaşayacağın mahcubiyetler gibi mahcubiyetler yaşamazsın.

[Abdullah Salih Güven] 5.8.2017 [TR724]

Ah şu şeffaflık meselesi! [Bülent Keneş]

Uluslararası Şeffaflık Derneği’nin (Transparency International) resmi web sitesinde yer alan tanıma göre şeffaflık; kararların, kurallar ve düzenlemeler doğrultusunda alınması ve uygulanması, alınan kararlardan etkileneceklerin bilgiye erişiminin sağlanması ve bu bilginin de ulaşılabilir, anlaşılır ve somut olması prensibidir.

Evveliyetle ilkeyi koyalım: Kamu idaresinde yani devlet yönetiminde “devlet sırrı”, “maslahat gereği”, “hikmet-i hükümet” diyerek gizli saklı tutulan alan ne kadar az, hesap verilebilir yani şeffaf alan ne kadar genişse o kadar iyidir. Bu ilke devlet mekanizmaları için olduğu kadar, devlet kadar olmasa da, kamu hayatını etkileyen şirket, kurum, kuruluş ve oluşumlar için de farklı ölçeklerde geçerlidir.

Ancak, insanların felsefi, siyasi ya da dini tercihi, cinsel tercihi, aile yaşantısı, yaşam tarzı gibi bireysel tercihlerini ve özelini ilgilendiren alanlarla ilgili şeffaflık beklentisine girmek abesle iştigaldir. Değerler hiyerarşisinde özel hayatın ve bireyin mahremiyetini (privacy), inanç ve vicdan hürriyetini korumaya özen göstermek şeffaflık beklentilerinden önce gelir.

AYRIMCILIK SUÇUNUN SUÇ OLARAK GÖRÜLMEDİĞİ BİR YERDE ŞEFFAFLIK

Hele hele ayrımcılık suçunun suç olarak görülmediği; insanların etnik, dinsel, sosyal, cinsel, kültürel ve benzeri kimliklerinden dolayı insanlık dışı cadı avlarına maruz kaldıkları bir toplumsal kültürün olduğu yerlerde bireylerin fikrî, vicdanî ya da hayat tarzına dair tercihlerini açıklamaya zorlanması ne demokrasi, ne insan hakları, ne de şeffaflık ilkeleriyle bağdaştırılamaz.

Devlet, kurum, kuruluş ya da şirketlerden farklı olarak sosyal hareketler ve cemaat yapılanmaları tabiatları gereği özel ile genelin, mahrem ile kamusalın hatlarının net olarak ayrışmadığı gri alanlardır. Bu alana girenlerin inançlarını, şahsi tercihlerini ikrara zorlanması çoğulcu demokratik değerlere aykırıdır. Temel insan hak ve özgürlüklerinin ihlalidir. Gelişmiş Batı demokrasilerinde insanları inanç ve tercihlerini açıklamaya zorlamak doğrudan ayrımcılık suçunun temeli olarak kabul edilmektedir.

Bu konuyu ilkesel bazda, felsefi ve akademik düzlemde daha da detaylandırabiliriz. Ancak, esas meselemize gelmeyi geciktirmemek için şimdilik bu kadarıyla yetinelim. Malumunuz, bir kısmı art niyetli, bir kısmı iyi niyetli olmak üzere sürekli olarak Hizmet Hareketi’nin şeffaflığı konusu gündemde tutuluyor. İlke gereği, elbette ki kamuyu ilgilendiren boyutları itibariyle, Hizmet Hareketi’nin sınırsız şekilde şeffaf olması gerektiğini düşünenlerdenim.

HİZMET HAREKETİ, ŞEFFAFLIKTA MUADİLLERİNİN ÇOK ÇOK İLERİSİNDEYDİ

Ancak, Türkiye gibi etnik kökeninden, dinsel, düşünsel, cinsel tercihlerinden dolayı ilkel  cadı avcılığının milli spor, aynı gerekçelerle adam asmacanın gündelik eğlence olduğu bir toplumda bunun ne kadar yapılabileceği tartışmalıdır. Kaldı ki, Hizmet Hareketi sosyal gelişimine paralel olarak özellikle son 10 yılında bu konuda Türkiye’deki diğer toplumsal kesimlerle, hele hele diğer cemaat-bazlı oluşumlarla, mukayese edilmeyecek derecede ileri bir noktadaydı.

Hizmet’e yakın insanların kurdukları ve yönettikleri medya şirketleri, eğitim kurumları, iş örgütleri, sendikalar, dernekler ve vakıflar Türkiye’deki yasal zorunlulukların da ötesine geçecek düzeyde bir şeffaflaşma arayışını temsil etmekteydi. Kurumsal düzlemde olması gereken de buydu ve bu konuda yapılanların bugün görmezden gelinmesi ne insafla ne de vicdanla bağdaştırılamaz.

Mesela, tek tek her müşterisini faturalandırıp kayıt altına alan, bu bilgileri uluslararası denetim kurumu BPA’nın sınırsız denetimine açarak her yıl tiraj denetimini, Türkiye’deki çarpık kriterlere göre değil, çok daha objektif ve ileri seviyedeki uluslararası tiraj denetimi ilkelerine göre yaptırarak sonuçlarını okuyucuları ve kamuoyu ile paylaşan Zaman gazetesi, bu yöndeki çabalara iyi bir örnektir.

Türkiye’deki başka hiçbir medya organının cesaret edemediği bir işi yapıp ortaya koyduğu somut gayrete rağmen Zaman gazetesinin tirajı üzerinden yapılan spekülasyonlar, karalama çabaları sona mı erdi? Tabii ki hayır. Ama, başkalarının art niyetli karalama çabalarını esas alıp sahadaki somut gerçekliği yok saymak ve Zaman gazetesinin tiraj meselesinde olduğu gibi şeffaf yönetilmediğini iddia etmek ne kadar insaflı olur?

ŞEFFAFLIKTAN, MÜKEMMELİKTEN SUÇ ÜRETİLEN BİR KARANLIK DÜZEN

Kaldı ki, Doğan Medya Grubu’na milyarlarca dolarlık vergi cezası kesildiği (ki bu ceza Doğan Medya Grubu yayınlarının bugünkü haline gelmesine yol açacak şekilde yürütlen kirli pazarlıklarla üç-beş kuruşa düşürülmüştür) dönemde ve 17/25 Aralık’tan sonra Maliye Bakanlığı’nın vergi ekiplerinin Zaman gazetesinde aylarca otak kurduğunu, bütün mali belgeleri didik didik ettiğini, ama mali suç ya da vergi kaçırmayı çağrıştıracak herhangi bir ize rastlamadığını da burada kayıtlara geçirmek gerekiyor.

Zaman gazetesi sadece basit bir örnek. “Her şeyin aşırı mükemmel olduğu, bu kadar mükemmelliğin hayatın normal akışına ters olduğu” gibi ahlaksızca bir gerekçeyle el konulan Koza-İpek Grubu vakasında olduğu gibi, Hizmet’e yakın insanlara ait diğer şirketlerin, kurum ve kuruluşların şeffaflık ve hesap verebilirlik konusunda belki fazlası vardır, azı yoktur.

Hizmet Hareketi, iş dünyasında TUSKON ve bağlı dernekleri üzerinden, emek dünyasında onbinlerce üyesi olan sendikalar üzerinden, eğitim dünyasında yüzlerce okulu ve eğitim kurumları üzerinden, sosyal-kültürel-entelektüel hayata dair farklı dernekler ve vakıflar üzerinden şeffaf şekilde örgütlenen bir toplumsal oluşumdu.

Ülkedeki cari hukuk sistemi çerçevesinde somut suç teşkil eden hiçbir şey bulunamadığı için Hizmet Hareketi’ni hukuk çerçevesinde ve meşru yöntemlerle yok etme çabaları hep akim kaldı. Hizmet Hareketi kurum ve kuruluşlarına yönelik her hamle ise ancak ulusal ve uluslararası hukukun ihlali ve vahim anayasal suçlar işlemek suretiyle mümkün olabildi.

Hizmet Hareketi’ne ve ilintilendirilen kurum ve kuruluşlara suç isnad etmek için hayatın olağan akışı içerisinde herkesin hergün yapageldiği para yatırma, çocuğunu yasal bir okula kaydetme, yasal bir gazeteye abone, yasal bir derneğe/sendikaya üye olma veya bir yayın organını boykot etme gibi sıradan fiiler sanki birer suçmuş gibi lanse edilerek resmen ve sistematik olarak suç uydurma suçu işlendi.

Erdoğan’ın “Allah’ın bir lütfu” olarak kurguladığı darbe girişimi sonrası hukukun ocağına kibrit suyu döktükten sonra “OHAL olmasaydı biz bunlarla bu şekilde mücadele edemezdik” itirafını tarih mutlaka utançla ve lanetle yad edecektir.

HİZMET HAREKETİ’NİN BÜROKRASİDE ŞEFFAFLIĞI NE KADAR MÜMKÜN?

Sivil hayata bakan yönüyle benzeri oluşumların çok ötesinde şeffaflığa ve açıklığa önem veren Hizmet Hareketi’nin belki en zayıf ve en kırılgan yönünü de bu özelliği oluşturuyordu. Bir örgüt değil, gönüllülük esasına dayalı bir sosyal hareket olduğu için ilk fırsatta kendisine ihanet edecek onlarca, yüzlerce çıkarcı riyakarın da kendi saflarındaymış gibi görünmesi karşısında herhangi bir önlem alamadı. Alamazdı da. Gönüllülük esaslı yapılan hayır işlerinde “bu işte ben de varım” diyene, “hayır, sen yoksun” demeye kimsenin hakkı ve cüreti olmadı. Olamazdı da.

Ailesi ve yakın çevresi ile birlikte muazzam bir yolsuzluk ve rüşvet skandalında suç üstü yakalandığı 17/25 Aralık 2013’e kadar Erdoğan’ın Hizmet Hareket’inin “terör örgütü” olduğuna dair tek bir ifadesi bulunmuyor. Diyelim ki Erdoğan, iftira etmiyor ve uydurduğu bu alçakça ithamda haklı. Siz hiç bir terör örgütünün dernekler, sendikalar, vakıflar şeklinde şeffaf şekilde örgütlenerek üye listelerini devletin ilgili tüm birimlerini verdiğini hiç gördünüz mü? Bu nasıl bir terör örgütüdür ki, kendisine yakın on binlerce öğretmeni, memuru, işçiyi listeleyip isimlerini devlete versin?

Şimdi denilecek ki, “Ee ama Hizmet Hareketi kamuda ve özellikle yargı ve silahlı bürokraside çalışan kamu görevlileri konusunda hiç şeffaf değil.” Peki nasıl olsun? Hizmet Hareketi, hangi kritere göre buralarda çalışan insanlar “bizdendir” desin? Böyle bir kriter mi var? Peki kim şu ya da bu “bizdendir” diyecek? Ortada bir örgüt mü var ki bunu diyecek hiyerarşik bir otorite olsun? Bir kendini bilmez çıkıp da böyle bir şey dese buna ilk itiraz edecek olan hakkında böyle bir şey denilen kişi olmaz mı? Ne hakla, kimin haddine?…

Bakın beyler, kendinize gelin!.. Hizmet Hareketi, ileri seviyede ahlaki ve insani ilkeleri olan, gönüllülük esaslı olarak kapıları herkese sonuna kadar açık bir sosyal oluşumdur. Şu ya da bu fiileri, şu ya da bu miktardaki mesai ve emekleriyle gönüllülük esaslı olarak böyle bir oluşumun şurasında ya da burasında yer alan kişilerin tek kimliğini belirleyenin Hizmet Hareketi’ne mensubiyetleri ya da yakınlıkları olduğunu söylemek de müthiş had bilmezlik ve abesle iştigaldir. İki satır sosyoloji okuyanlar iyi bilir ki, bir kişi aynı anda pek çok kimliği birarada taşıyabilir. Farklı zamanlar ve durumlarda o kimliklerinden bir tanesi öne çıkabilir. Yeri geldiğinde kimliklerinden birisini diğerine tercih edebilir.

İNSANLARIN TEK KİMLİĞİNİN “HİZMET” OLDUĞU İDDİASI HADSİZLİKTİR

Yani bir kişi Hizmet Hareketi’nin salık verdiği ahlaki ve insani değerlere kıymet verip bu çerçevede gönüllülük esaslı olarak her türlü hayır işine koşturabilir. Aynı insan aynı anda bir polis, bir yargıç, bir kaymakam, bir gazeteci, bir işadamı, bir doktor veya herhangi bir meslek grubundan olabilir. Aynı kişinin, aynı zamanda, bir anne, bir baba, bir oğul, bir kız evlat, bir kardeş, bir teyze, bir dayı, bir amca vesaire olması da hayatın normalidir. Aynı kişinin birilerinin komşusu, birilerinin arkadaşı, avcı, çevreci, feminist, sporcu olması da mümkündür. Ve aynı kişi aynı zamanda liberal, sosyal demokrat, Komunist de olabilir vesaire…

Bunların her biri ve daha pek çok benzeri her insanın tercihine göre taşıdığı kimlik şapkalarıdır. Bunlardan hiçbiri tek başına o kişinin kimliğini ifade etmeye yetmeyeceği gibi o kişinin Hizmet Hareketi’ne yakınlığı da tek başına o kişinin kimliğini oluşturmaz. Toplumsal konumuna göre Hizmet Hareketi’deki yerini tanımlayan gönüllülük kimliği ile anne, baba, evlat olmaktan kaynaklanan kimlik ve rolleri aynı anda yürüyebilir. Böyle bir kişi şayet görevini ve işini hukukun belirlediği yetki ve sorumluluklar çerçevesinde objektif olarak yerine getiriyorsa onun polis, yargıç, savcı, öğretmen, memur, işçi olarak yaptığı işlere anne, baba, evlat, avcı, sporcu, komşu olma kimliklerinin etkisi ne kadarsa Hizmet Hareketi’ne beslediği sempatinin ya da faaliyetlerine gönüllü katkı verme çabasının da etkisi ancak o kadar vardır. Gerisi laf-ı güzaftır.

Burada önemli bulduğum bir tanıklığımı ifade ederek konuyu kapatacağım. 2013 yılı Aralık ayı sonlarında Zaman gazetesi New York’ta meşhur Grand Central istasyonunda bir fotoğraf sergisi açacaktı. Sevgili Selahhatin Sevi ve arkadaşlarının organize ettiği bu serginin açılışında Feza Gazeteciliği kurumsal olarak şahsımın temsil etmesi istenmişti. Gittim. Takdir edersiniz ki 17/25 Aralık yolsuzluk ve rüşvet rezaletinin en ateşli olduğu günlerdi.

“İNSANLAR İRADELERİNİN HAKKINI VERİYORSA BUNA KİM NE DİYEBİLİR?”

Açılışı yaptık ve yanılmıyorsam 27-28 Aralık gibi hazır oralara gitmişken Fethullah Gülen Hocaefendi’yi de ziyaret etmek istedim. Ziyaretim esnasında 17/25 Aralık operasayonları ile ilgili hükümet çevrelerinde dile getirilen hakkındaki iddiaları da sordum. “Bilgisi var mıdır? Nedir, ne değildir?” diye. Orada birkaç arkadaşın da şahit olacakları şekilde Hocaefendi, kamuoyuyla da defalarca paylaştığı gibi, “operasyonları yapanların binde birini tanımam,” dedi. “Ama insanlar, yasal yetki ve sorumlulukları çerçevesinde, bulundukları konumların gereğini yapıyorlarsa ve bu anlamda iradelerinin haklarını veriyorlarsa buna kim ne diyebilir?” diye de eklemeyi ihmal etmedi. Hocaefendi’nin bu sözlerini dinleyince tam da kendisinden beklenebilecek kıvamda doğru bir tavır olduğunu düşünmüştüm.

Daha önce hiç birini tanımadığım halde 17/25 Aralık operasyonları sonrası mağdur duruma düştükleri için gazetecilik refleksiyle tanıştığım birkaç polisten biri olan ve şimdi haksız yere tutuklu bulunan Yasin Topçu’nun (meğer diğer pek çok polis amiri gibi İstanbul-Halkalı’da benimle aynı sitede oturuyorlarmış. Olaylar patlak verdikten aylar sonra öğrenmiştim.) ileriki aylarda konuk aldığımız bir TV programında 17/25 Aralık operasyonları ile ilgili anlattıkları da Hocaefendi’nin söylediklerini teyid eder nitelikteydi.

Sözkonusu operasyonlar yıllar önce bir harfiyat mafyası meselesine yönelik soruşturma ile başlamış ve kirli ilişkiler sistematiği aşama aşama genişleyerek Reza Zarrab’a ve Erdoğan’a kadar uzanmıştı. Topçu ve amiri Yakup Saygılı ise polislik mesleğinin onur ve izzetine yakışır şekilde sınırlarını yasaların belirlediği yetki ve sorumluluklarının gereğini yapmış ve iradelerinin hakkını vererek ve sonuna kadar gitmişlerdi.

ZULÜM BEBEKLERE, CENİNLERE UZANMIŞKEN ÖNCELİĞİMİZ NE OLMALI?

17/25 Aralık’ta olan buydu. Bu operasyonları yapanların solcu mu, sağcı mı, İslamcı mı, Alevi mi, Kürt mü, Türk mü, eşcinsel mi, Hizmet Hareketi’ne yakın mı değil mi olduğunun anlamını yitirdiği nokta da burası zaten. Yasalar çerçevesinde görevini hukukun objektif gereklerine göre yapan namuslu ve dürüst kamu görevlilerinin diğer kimlik şapkalarının hakikaten yaptıkları görev açısından ne önemi olabilir ki? İnsanların mesleklerine ve konumlarına dair görevlerini, yani polisliklerini, savcılıklarını, hakimliklerini, doktorluklarını, öğretmenliklerini vesaire, yasal yetki ve sorumlulukları çerçevesinde yapanların mesleki kimlik şapkalarının ötesinde diğer pek çok sosyal kimlik şapkaları hakikaten kimin neden umurunda olsun?

Suç üstü yakalanmış bir harami siyasiler çetesinin hukuku yok saymak suretiyle hayatın olağan akışı içerisinde herkesin yapageldiği suç olmayan eylemleri ve tasarrufları suçmuş gibi göstererek suç uydurması üzerinden yaptığı zulümlere hak verir şekilde sürekli olarak Hizmet Hareketi’nin özeleştiri yapması, daha şeffaf olması konusunu gündemde tutanlar yapılan zulümlere şöyle ya da böyle meşruluk kazandırdıklarının bilmem ne kadar farkındalar? Evet sonuna kadar şeffaflık ve hatalara dair özeleştiri olsun… Olsun olmasına ama önce fikri cehdimizi, zaten kısıtlı olan mesai ve enerjimizi kirli elleri ana karnındaki cenine, yeni doğmuş beşikteki bebeklere kadar uzanan şu insanlıktan çıkmış zulüm ve nefret jenaratörünü durdurmak yönünde harcasak daha iyi olmaz mı?

[Bülent Keneş] 5.8.2017 [TR724]

AKP vesayeti yıktı da hangi devleti kurdu? [Erman Yalaz]

“Şimdi biz yeni bir devlet kuruyoruz, beğenin beğenmeyin bu yeni devletin kurucu lideri Tayyip Erdoğan’dır”, “Biz vesayet düzenini yıktık.” İki kritik cümle. Bozuk saat bile günde iki kez doğruyu gösterir misali bu sözleri sarf eten kişi Ayhan Oğan. AKP Merkez Karar ve Yönetim Kurulu üyesi. Erdoğan ve AKP’nin Türkiye’de iktidarı demokratik yollarla, seçimle terk etmeyeceğinin ikrarı aynı zamanda bu cümleler. İzah edeceğim.


EVET, DEVLET YENİ

Birinci cümle doğru; yeni bir devlet kuruluyor. ‘Erdoğan Devleti’ diye adını koyanlar oldu. Kurulan bir ‘tek adam devleti’dir. Bütün diğerlerinde olduğu gibi zulmüyle birlikte devrilip gidecektir. İkincisi de doğru; askeri vesayet yıkıldı. Ancak faili yanlış. Bunu AKP yaptı ise ve “Biz vesayet düzenini yıktık” diyorsa bir problem var. Vesayet düzenini yıkan sizseniz; Ergenekon, Balyoz, Amirallere Suikast, Danıştay cinayeti, Dink suikastı gibi davalarda soruşturma açtığı, dinleme yaptığı, gözaltı kararı aldığı için ‘Cemaatçi’ dediğiniz binlerce savcı, hâkim, polis, memur niye yargılanıyor? Hani bu vesayeti yıkan bu dava ve soruşturmaların hepsi ‘Fetö’ tuzağıydı? İçlerindeki ‘vesayetçilik damarı’nı hortlatan sonra da 15 Temmuz’u bahane ederek kundaktaki bebeklere, lohusa kadınlara, masum on binleri hapse atmaya vardıran zihniyet vesayeti yıkmamış, bilakis yeni ve sivil görünümlü bir vesayet inşa etmiştir.

AKP’li vekil Hasan Fehmi Kınay, Ergenekon ve Balyoz davalarına ilişkin aynen şu cümleleri kurmuştu:

“Şimdilerde geçmişin darbeci generalleri fırsatı ganimete çevirme derdindeler. Sivil vesayetten bahsetmeye başladılar. Şunu bilelim ki Ergenekon, Balyoz operasyonlarını biz yönetmedik. O zaman bazı arkadaşlarımız darbecilerin tasfiye edildiğini düşünüyor ve buna seviniyordu. Ama gerçekte bu operasyonların AK Parti’yle bir ilgisi yoktu. Birileri yapıyor, biz de işimize geldiği için sessizce izliyorduk. Sonuçta bu operasyonların arkasında paralel yapının olduğu ortaya çıktı.”

CESARETİ KİMDEN ALIYOR? ERDOĞAN’DAN…

Türkiye’de gücü ele geçirenin Cumhuriyet ve demokrasinin nimetlerini kendine yonttuğu bir gerçektir. Bu gerçeklerin farkında olmayan, kendi mahallesinde konuşulanları dahi sindirememiş, kavrayamamış Ayhan Oğan gibi tiplerin cehaletinin de cesaretinin de kaynağı AKP değil. Erdoğan. Çünkü şu anda bol keseden savundukları ‘milli irade’ yerine ‘sağlam irade’ diyen, devletin örtülü ödeneğinden aldığı finansla gazete ilanları verip 17/25 Aralık yolsuzluk ve rüşvet soruşturmasının TBMM’ye taşınmasına itiraz edip Erdoğan’a tereddütsüz biat eden ilk isimlerden kendisi. Politikacı ve sivil toplum yöneticisinden ziyade Saray şürekası. Sözlerini bu yüzden Erdoğan’dan bağımsız düşünmek doğru değil.

Akıllarında olanı dışa vuruyor. Peki bu yeni kurdukları devlet neye benziyor? Bir kere bu devlette gerçek demokrasi yok. Demokratik değil bu devlet. Seçim? Vardı. Ancak son 3 sandık deneyimi gösterdi ki, kimi zaman kediler kimi zaman mühürsüz oylarla iktidarı ve sandık galibiyetini mutlaka bu ekip alıyor. Halkı da ‘dindarlık’ sosu ile kandırıyor. Yüksek Seçim Kurulu’nun AKP’li üyesinin bir dilekçesi ile 2,5 milyon mühürsüz oy pusulası için ‘geçerlidir’ kararı alındı. Sandıkta kazansanız, YSK’da kaybediyorsunuz. Seçim göstermelik. Tıpkı demokrasinin göstermelik zikredildiği gibi.

YENİ DEVLETTE ADALET YOK

Adil değil bu devlet. Bu devletin ikinci bariz özelliği zulüm yapması.  Hukuk devletini yıkması. Bakın dünkü Anayasa Mahkemesi kararına. Anayasaya, yasaya ve uluslararası hukuka aykırı olmasına rağmen, Olağanüstü Hal ilanı ile haklarını, işlerini kaybeden, yetmeyip bir de hapse düşen on binlerin (70 bin 771) en temel haklarını, bireysel hak arama hak ve başvurularını ortadan kaldırdı. Bu devlet zalim. Ve artık hukuk devleti de değil. Bakın yakın örneklere. Arşı titretecek haksızlıklar yapılıyor. Üç gün önce doğum yapmış bir kadın Ayşe Kaya, ameliyatlı olarak il il dolaştırılıyor. Ardından da tutuklanıyor. Bebek annesinden, anne yavrucağızından ayrılıyor.  57 bin kişi haksız yere tutuklu. 120 binden fazla insan tek kalemde KHK’lar işten atılmış. Açlık grevi yapmak, adalet aramak yasak. Zulüm elbisesi giymiş yargı eliyle yapılıyor bunlar.

Katılımcı değil bu devlet. 2013’ten beri Taksim meydanının yanı başındaki Gezi Parkı’ndaki ağaçları kesme hayaliyle yatıp kalkanlar bugün tek tek ağaç kesiyor. Plebisit, referandum yapmayı bile önerdiler Gezi olayları sırasında ancak şimdi testereler çalışıyor.

Eşitlikçi değil. Bırakın tüm vatandaşlara eşit olmayı, AKP içinde bile eşitlikçi değil. Bakınız; Aile ve Sosyal Güvenlik Bakanı Fatma Betül Sayan Kaya. Kadrolaşma en doğal hakkımızdır diyen AKP’lilerden ‘devletin yürü ya kulum’ dediği bir aile Sayan ailesi. Yakın zamanda kız kardeşi Ayşe Sayan Kuveyt’e büyükelçi atandı. Bakanın diğer kardeşi Nazmiye Sümeyye Sayan, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde Meclis üyesi. Bir başka kardeşi Ayşe Hilal Sayan Koytek ise Bilgi Teknolojileri Kurumu’nda (BTK) müsteşar yardımcılığı görevini yürütüyordu. İstifa etti. Bitmedi. Erkek kardeşi, Ömer Fatih Sayan ise hala BTK başkanlığı görevini yürütüyor. 9 milyon 399 bin 633 kayıtlı üyesi olduğu söylenen AKP’de hangi üyeye nasip olmuş Allah aşkına bu ayrıcalık. Eşitlik bu mu!?

ASIRLIK ÖLÇÜLERE HİÇ GİRMİYORUZ!

Yaşam biçimi tartışmalarına, eğitim, kadın-erkek, iş-aş eşitliğine zaten girmiyoruz. OECD raporlarına göre, gelir adaletsizliğinde Meksika ve Şili’nin ardından üçüncü en kötü ülke Türkiye. Dört kişilik bir ailenin geçim sınırı 4 bin 878 lira 38 kuruş. Net asgari ücret 1.404 lira 6 kuruş. Asgari ücretle çalışan sayısı 6.5 milyon. İşsiz sayısı 3.8 milyon. Resmi kayıtlara göre.  Yaklaşık 25 milyon insan sosyal yardıma bağımlı.

Ogan’ın tarif ettiği yeni devletin yeni uygulamaları ve neticeleri bunlar. Demokrasi, adalet, insan hakları, eşitlik, katılımcılık, gerçek ve bağımsız seçimler yoksa, bu nasıl bir devlet olabilir ki?  Eflatun’un (Platon) kitabını yazdığı ‘Devlet’ değil kesinlikle bu devlet. Hocası Sokrates’in en temel devlet değerlerini yazarken o bile şunları sıralıyordu:

“Devlet işleri, devlet içinde idare edenlerle idare edilenlerin yönetime katılmasıyla gerçekleşir Demokrasi, bir eğitim işidir. Eğitimsiz kitlelerle demokrasiye geçilirse oligarşi olur. Devam edilirse demagoglar türer. Demagoglardan da diktatörler çıkar. Demokrasi despotluğa dönüşür. Devlet işleri içten gelen bir sevgi, edep ve kâmil akıl ile yürütülmezse onun sonu çöküş ve yok oluştur.”

2 bin 500 yıllık bir öngörü bu. Öyle oldu. Türkiye Cumhuriyeti’ni yıkıp yeni bir devlet kurduk diyenlerin en temel devlet değerlerinden erdemlerinden bihaber atıp tutmaları; cehalet, dikta cesaretinden başka bir şey değil.

[Erman Yalaz] 5.8.2017 [TR724]
ErmanYalaz@Tr724.com

Yargı talimat manyağı oldu [Mehmet Yıldız]

17 Aralık sabahı kabinesindeki bazı bakan çocuklarının da içinde olduğu bir operasyonla uyanan dönemin başbakanı Erdoğan, oğlu Bilal’i arıyor ve THY Yönetim Kurulu Başkanı Hamdi Topçu’nun yolsuzluk operasyonunu durdurmak için Savcı Zekeriya Öz’le görüşmesini istiyor. Çünkü Zekeriya Öz, Hamdi Topçu’yla arkadaş gibidir. Ancak sonraki gelişmelerden anlıyoruz ki Hamdi Topçu arkadaşına söz geçiremiyor, operasyon devam ediyor. Öğleden sonra babasına rapor veren Bilal, Topçu’yla görüştüğünü, Zekeriya Öz’ün telefonda Hamdi Topçu’ya “Haberim yok, dosya dolu” dediğini nakledince Erdoğan, “Yalan söylüyor, hem haberim yok diyor, hem dosya dolu diyor” diyerek tepki gösteriyor.

O günlerde bu konu çokça tartışılmış, Başbakan’ın soruşturmayı etkileyerek suç işlediği iddia edilmişti.

Sonradan o kadar kanıksadık ki bu durumu, dönemin Adalet Bakanıyla Başbakanı arasındaki yargıya nasıl müdahale edildiğini ortaya koyan ses kayıtları bile çoktan unutuldu gitti.

“Yav kardeşim, biz yasa yapan yeriz, gerekirse hangi yasa yapılıyorsa onu yapar, sizin yaptığınızı suç olmaktan çıkarırız.”

Hukuksuz talimatını yerine getirmekte nazlanan bir bürokrata, dönemin Başbakanlık Müsteşarı Efkan Ala’nın söylediği bu sözler aslında gelecek dönemin ipuçlarını veriyordu. Nitekim öyle de oldu. AKP iktidarı sözünü tuttu, yargıya müdahaleyi suç olmaktan çıkardı.

2014 yılının Haziran ayında yapılan ceza kanununun “yargı görevi yapanı, bilirkişiyi veya tanığı etkilemeye teşebbüs” başlıklı 277. maddesi üzerinde yapılan küçük bir değişiklikle “veya yapılmakta olan bir soruşturmada” ve “şüpheli veya” ibareleri metinden çıkarılmış, böylece “soruşturma” aşamasında yargı görevlilerini etkilemeye yönelik fiiller suç sayılmaktan çıkarıldı. Ayrıca maddeye, “Teşebbüs iltimas derecesini geçmediği takdirde verilecek ceza altı aydan iki yıla kadardır.” şeklinde yeni bir fıkra eklenerek ceza indirildi ve böylece davalara yönelik etkileme teşebbüsünün de cezası azaltılmış oldu.

Yargıya talimat veren verene

O zamanlar Başbakan veya bakan düzeyinde yapılan bu müdahaleler sonradan ayağa düştü. Milletvekilleri, parti yöneticileri, hatta yandaş yazarlara kadar herkes hakim ve savcılara emirler yağdırmaya başladı.

Bugünlerde “şunu alın, bunu bırakın” diye televizyon ekranından hakim ve savcılara talimatlar yağdıran Cem Küçük ve benzerlerinin sayısı o kadar arttı ki, zavallı hakim ve savcılar şu aralar “talimat manyağı” olmuş vaziyette.

AKP’li tanıdığın varsa Bylock kullanmak suç değil

Olay bir Anadolu şehrinde geçer. Her şey geçen yıl Ağustos ayında bir AKP milletvekilinin kardeşinin gözaltına alınmasıyla başlar

Vekilin kardeşi, sohbetlere gittiğini, himmet verdiğini, gazete abonesini olduğunu kabul eder ve tutuklanır. Devreye milletvekili abisi girer ve kardeşini tahliye ettirir. Bu da yetmez, açığa alınmış olan kardeş eski görevine döner.

Olay bununla bitmez.

AKP’li vekil, kardeşine bu operasyonu yapan emniyet müdürüne çıkışır ve “bunu senin yanına bırakmam” der. Polis müdürü bu tehdidi adliyede tutanak altına aldırır.

3 ay sonra güncellenen Bylock listelerinde AKP’li vekil tarafından tehdit edilen emniyet müdürünün de ismi vardır. Ancak müdürün arkası sağlamdır. Eşi adliyede ağır ceza hakimidir ve kısa sürede Bylock’tan takipsizlik kararı verilir.

Adliyede tutulan tehdit tutanağında imzası olan hakim ve savcılara gelince, onlar “FETÖ” üyeliğinden açığa alınırlar. Bu arada kardeşi gözaltına alınıp serbest bırakılan tehditçi vekil de boş durmaz. Emniyet müdürü ve hakkında takipsizlik veren yargı görevlileri aleyhine yandaş bir gazetede haber yaptırır. Şimdilik durum bu.

Olayı nakleden avukata göre AKP’li veya esaslı tanıdığın varsa Bylock kullanmak suç değil.

Yandaş yazarın adaletin pençesinden kurtardığı masum “Belçika imamı”

Yeni Şafak yazarı Serdar Tuncer’in 3 Ağustos tarihli yazısında anlattığı olay durumun vahametini ortaya koyuyor. Yazarımız, bir yakınının atılan bir üzerine gözaltına alınmasına celallenip, sağı solu arıyor ve aynı gün serbest kalmasını sağlıyor. Soruşturmaya nasıl müdahale ettiğini de yazısında anlatarak iftiharla kayda geçiriyor.  

“… telefonum çaldı, arayan büyük kızımdı: “Baba, ablanın yanındayım, eşini sabaha karşı polisler alıp götürmüş, çok ağlıyor, ne olur bir şeyler yapalım” Haydaaa! “Sebep neymiş kızım” dedim şaşkınlıkla. Aldığım cevapla şaşkınlığım öfkeye dönüştü: “FETÖ’nün Belçika imamı olduğuna dair bir ihbar gelmiş, ondanmış!” “Kapat kızım, ben ilgileneceğim, sen ablanın yanından ayrılma” dedim. O telefonu kapattı ben elimdeki fincanı fırlattım.

… Hemen sağa sola telaş ve kızgınlıkla telefon açmaya başladım. Ortalığı ayağa kaldırdım. Tutulduğu yeri öğrendik, hakkındaki ihbarı teyit ettik, yurt dışından soruşturulmasını talep ettik, böyle bir şeyin neden doğru olamayacağını anlatmaya çalıştık, işlemlerin hızlandırılması ricasında bulunduk, çıldıracağım!

… Gerekli araştırmalar yapıldı, savcılık sorgusu tamamlandı, gelen ihbar değerlendirildi, Ankara’dan beklenen savcılık yazısı nihayet geldi ve akşama doğru bir yetkiliden telefonuma bir mesaj düştü: “Arkadaş 21:25 itibariyle salıverildi.” …Duanın bini bir para. Sözümüzde yalancı çıkarmayan Allah’a hamdolsun.”

Gözaltına alınan askerî hâkim AKP’li vekilin şahitliğiyle serbest

“F..Ö ile mücadelede çok yararlı bilgiler vermek suretiyle mücadelenin yargı ayağına önemli katkılar sağladığına bizzat şahidim. Masum olduğuna inanıyorum.“

Bu sözler TBMM Anayasa Komisyonu Başkanı Prof. Dr. Mustafa Şentop’a ait. 15 Temmuz sonrası gözaltına alınan Askeri Savcısı Hâkim Üsteğmen Eren Şen için savcıya tanık olarak ifade verdi. Şentop ifadesinden Hakim üsteğmen kendisine TSK’da bilgi getirdiğini söyledi. Daha sonra Şen hakkında takipsizlik kararı verildi. Aynı soruşturmada Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, Askeri Hakim Eren Şen dahil 48 şüpheli hakkında 22 Mayıs’ta takipsizlik kararı verdi.

Bunun üzerine ceza hukukçusu Prof. Dr. İzzet Özgenç sosyal medya hesabı üzerinde şu açıklamaları yapmıştı: “Bir milletvekili, bir hakimin terör örgütü üyesi olmadığı yönünde tanıklık yapmış. Bir kişinin terör örgütü üyesi olup olmadığı, dahli bulunduğu somut suçlarla bağlantılı olarak değerlendirilip tespit edilebilir. Bu itibarla, bir kişinin işlediği iddia edilen somut suçlarla bağlantılı olarak tanıklık yapılabilir.”

Ben niye vekilim? Ünye Başsavcısı’nı aradım ‘niye aldın bu arkadaşı’ dedim!

AKP Ordu İl Danışma Kurulu’nda konuşan AKP Ordu Milletvekili Metin Gündoğdu’nun başına gelenler de öyle. Partiye yakın bir sendika temsilcisi gözaltına alınır. Derhal devreye girer vekilimiz ve bir masum daha adaletin pençesinden kurtuluverir.

Gelin kendi ağzından dinleyelim bundan sonrasını:

Kimseden korkmuyorum. Benim sendika temsilcimi kata kulliye getirip alacaklar Ordu’dan. FETÖ olmadığını bildiğim halde bende bu arkadaşa göz yumacağım! Ben niye vekilim? Ünye Başsavcısı’nı aradım. Kimseden de korkmuyorum. Kimse de beni bu konuda eleştiremez. Eyvallahım da yok. Haksızlık yapıldığına inandığım bir arkadaşın yanında durdum. Savcıya ‘niye aldın bu arkadaşı’ dedim. ‘Hakkında yazılı ihbar var’ Benim hakkımda biri yazsa beni de mi alacaksın? Gel al dedim. Kimse hata yapmayacak bu süreçte. Fitnenin kol gezdiği bir süreç. 2 saat sonra döndü ‘Biz yanlış almışız arkadaşı’ dedi. Biz bunun arkasında durmasaydık ne olurdu arkadaşlar? 3-4 ay orada kalacaktı.

Ya işte böyle!

Siz siz olun başınıza bir şey gelecek olursa avukat bulacağım diye uğraşmayın. Şimdiden size şefaatçi olacak bir AKP’li bulun, en fazla 2 saat, bilemediniz akşama kadar serbest kalırsınız.

MASAK’a el mi koysak?.. [Semih Ardıç]

Tek başına Koza İpek Holding’in maruz kaldığı haksızlıklar bile Türkiye’nin beşinci sınıf bir diktatörlüğe dönüştüğünü ispat etmeye kâfidir. Altın madenciliği, enerji, medya ve matbaacılık sektörlerinde faaliyet gösteren bu gruba 27 Ekim 2015’te TOMA destekli polis ordusu ile kayyım tayin edenlerin derdi suç ya da suçla mücadele değildi.

Koza İpek’in tek suçu vardı. O da patronu Akın İpek’in organize suç işlemekte beis görmeyen iktidar sahiplerine boyun eğmemesiydi. 17/25 Aralık 2013’te dört bakanın şahsında (Zafer Çağlayan, Muammer Güler, Egemen Bağış ve Erdoğan Bayraktar) Cumhuriyet tarihinin en vahim yolsuzluk ve rüşvet delilleriyle beraber zikredilen Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) lideri Recep Tayyip Erdoğan’ın operasyonun intikamını almak için hedef seçtiği isimlerin başında Akın İpek vardı.

Devletin bütün imkânları İpek ve diğer müstağni işadamlarına karşı seferber edilmiş, suç yoksa bile varmış gibi raporlar yazacak, dava açacak isimler iş başına getirilmişti. Kır kapıyı, al adamı zihniyeti!

BİLİRKİŞİ ÇOMAKLI’NIN DOLANDIRICILIKTAN HAPİS CEZASI VAR

O gün için lazım gelen bilirkişi raporuna imza atan Prof. Dr. Şafak Ertan Çomaklı’nın annesinin AKP’den Erzurum milletvekili adayı olması hiç şaşırtıcı gelmemişti. Zira tarafsız olması icap eden bilirkişilik müessesesi de artık AKP’nin alt organıydı.

Kara para delili bulamadığı için çizgi film karakteri Şirinler’in köyünden bahsederek tarihe geçen Savcı, Prof. Dr. Şafak Ertan Çomaklı’nın şu ifadelerine mal bulmuş mağribi gibi sarılmıştı: “Halbuki Türkiye gibi hassas ekonomik şartlara sahip ülkelerde böylesine yüklü miktarda parasal değerlerin çevrildiği kurumsal yapılarda hiçbir hatanın olmaması, iktisadî, teknik ve ticarî gerçeklere uygun değildir. Dünyanın hiçbir yerinde mükemmel bir kurum, muhasebe sistemi ve finansal yapı mevcut değildir.” Meğer mükemmellik suçmuş da Akın İpek bîhabermiş!

Bu skandal cümlelerin altına imza atan Profesör Çomaklı’nın 2007 senesinde Kütahya Dumlupınar Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olarak çalışan Mehmet Soydan’ı dolandırmasına ve bu sebeple ağır cezada yargılanıp 2 yıl 1 ay hapis cezası almasına ne denilebilirdi ki!

SPK RAPORLARI DA ‘USULSÜZLÜK YOK’ DİYORDU

Usulsüzlük yok. Para transferleri, faturalar her şey kanunî. Amma velakin bu kadar fazla ‘mükemmellik’ suç işlenebileceğine dair şüphe uyandırıyor. Güler misin, ağlar mısın?

Böyle bir gerekçe ile milyar dolarlık cirosu olan, 3 şirketi halka açık işlem gören, vergi rekortmeni bir holdinge kayyım atanabildi. Muhasebecilik, mali müşavirlik, vergi müfettişliği, SPK uzmanlığı dolandırıcılıktan sabıkalı Profesör Çomaklı’nın tevil götürmez zırvaları ile çöpe atılmıştı.

Altın madenciliği gibi beyne’l-milel teftiş ve akreditasyonlara tabi bir sektörde senelerdir faaliyet gösteren ve hepsinden yüzünün akıyla çıkmış Koza İpek’i akla ziyan gerekçelerle elde tutamayacaklarını biliyorlardı. Bu sebeple Mali Suçları Araştırma Kurulu (MASAK) imzalı sipariş bir rapor yazılmasına karar verdiler. Haddizatında MASAK’ın Koza İpek hakkında yazılmış raporları bütün faaliyetin ‘tertemiz’ olduğunu ispat ediyordu. Yine de yeni bir rapor tanzim edilecekti.

MASAK BÜTÜN DEFTERLERİ DİDİK DİDİK ETTİ

Bütün bu düzenbazlıkları örtbas etmek için de ‘İpek, yurt dışına 4 milyar dolar altın kaçırdı’ yalanını yaydılar. MASAK ve kayyımlar bütün defterleri didik etti. Hatta kayyım Hikmet Keleş, Muğla Marmaris’te İpek’e ait Angel’s Peninsula Oteli’nde gece yarısı güvenlik kameralarını kapattırıp kazı bile yaptı. Güya silahları, tonlarca kayıp altın külçelerini bulacaklardı. İki senedir kasasını boşalttıkları yetmezmiş gibi suç delili bulamamanın verdiği öfke ile Akın İpek’e ait Koza Altın ve İpek Enerji’ye toplam 315 milyon Türk Lirası vergi cezası kestiler.

AKP’nin kendisi için riskli gördüğü bütün kadrolarını tasfiye ettiği MASAK’tan çıkan son rapor, Koza İpek iddianamesinin ekleri içinde yer aldı. Rapor AKP’nin umduğunun aksine bugüne kadar yapılan bütün işlemlerin hukuka mugayir olduğunu belirtiliyor. Akın Bey’in iki senedir tane tane ve sabırla anlattığı hakikatleri teyit eden bu raporu iddianameye ilave eden savcı ya çok dalgındı ya da son anda da olsa vicdanının sesine kulak verdi.

MALUMUN İLAMI OLDU

Esasında MASAK raporunun malumun ilamından başka bir veçhesi yok. SPK’nın da yetkilendirdiği beyne’l-milel bağımsız denetim kurumlarının raporları da aynı noktada birleşiyordu: “Koza İpek Grubu Türk Ceza Kanunu, Türk Ticaret Kanunu, Sermaye Piyasası Kanunu, Maden Kanunu, Vergi Usûl Kanunu gibi bütün kanunlara harfiyen riayet etmiştir.”

2014’ten beri suç delili arandığı halde bulunamıyorsa, zorlama raporlarla bile maksat hasıl olmuyorsa, hatta devletin bu mevzularda nihaî bilirkişisi kabul edilen MASAK ‘temiz’ raporu vermişse bugünden tezi yok Koza İpek’in asıl sahibine iade edilmesi icap etmez mi? Her biri 15 kilo olan her 5 külçe altından birinin ‘kutsal hoca payı’ olarak ayrıldığını iddia edecek kadar altın madenciliğinden bihaber savcı, cehaleti bir yana MASAK raporundan sonra daha fazla hukuk cinayetine bulaşmamak adına mahkemeden şirketlerin İpek ailesine iadesini talep etmeliydi.

600 MİLYON DOLAR KAÇIRILACAK VE MASAK İSPAT EDEMEYECEK!

Savcının senelik 3 milyar doları bulan toplam altın imalatın beşte birinin (600 milyon dolar) himmet olarak verildiği iddiası MASAK tarafından çok rahat ispat edilirdi. İlk bakışta herkese ‘nasıl yani!’ dedirten bu iddiaya delil olarak 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Kayseri Himmetdede Madeni’ni ziyareti esnasında videoya çekilmiş ve yayınlanmış altın dökümünde 5 külçe göründüğü halde kayıtlara 4 döküm olarak geçirilmesi gösterilmişti. Savcının kayıp dediği 5. külçenin aslında cüruf tablası olduğu, dolayısıyla herhangi bir kıymet ifade etmediğini maden mühendisliği hazırlık sınıfı talebesi bile anlatabilirdi.

Bağımsız denetim raporları, işletmenin girişinden çıkışına kadar sistemin içindeki 6 farklı yerdeki altın miktarı ölçüm kayıtları, imalatta kullanılan karotlar, yeraltı haritaları, madencilik belgelerinde her gramı kayıtlı olan imalatı isteseniz de saklayamazsınız.

Dore altın nedir? Külçe nedir? Döküm nedir? Cüruf tablası nedir? Mütehassıs birinden (dolandırıcılıktan sabıkalı bilirkişi Çomaklı hariç) bu suallerin cevabını almadan bir gruba kayyım tayin etmek ya cehaletin ya da iradesini bir yerlere teslim etmişliğin eseridir.

Akın Bey’in dikkat çektiği gibi özgül ağırlığı çok hafif olan cüruf, külçelerin üstünden akıp en alttaki tablada birikir. İsmi üstünde altın değil cüruf, artık… Kesintisiz 7 gün 24 saat kayda alınan altın döküm odasından değil bir külçe, kayıtsız 1 gram altın dahi dışarı çıkarılamaz.

AKIN İPEK’İN ŞAHSINDA DİĞER İŞADAMLARINA GÖZDAĞI

İşte bütün bu entrikalar İpek Medya Grubu’nu susturmak ve diğer işadamlarına ‘başınıza bunlar gelir’ şeklinde göz dağı vermek için yapıldı. Kendi hazırlattıkları MASAK raporu aksini söylese bile geri adım atmayacaklar. Bir ehl-i vicdan da çıkıp “Hani otelin altında gömülü tonlarca altın vardı? Nerede bu altınlar?” diyemiyor.

MASAK raporu heveslerini kursaklarında bıraktı. Muhtemelen Saray’da bazı müşavirler, ‘MASAK’a da el mi koysak!’ telkininde bulunuyor olabilir. Himmet altınları kuyruklu bir yalandı. Ezcümle savcı, kasasında 750 milyon dolar nakitle devraldıkları Koza’nın yurt dışına 34 ton altın kaçırdığını ispat edememiştir. Şirketin imalat ve ihracat kayıtları arasında tek gram çelişki yok. Ödenen vergiler de bunlarla uyumlu… Hisseleri halka açık olan bir şirkette senelerce böyle bir kayıt dışı işlem yapılması ve hiçbir yetkili mercinin bunu fark edememesi mümkün mü?

KOZA GASP EDİLEN ONLARCA HOLDİNGTEN SADECE BİRİ

Koza İpek taammüden boğazlanan yüzlerce holdingden sadece biri. Anadolu sermayesinin modern Moğol istilasında yağmalandığı şu günlerde Anayasa Mahkemesi’nin mağduriyetleri seyirci kalması başlı başına endişe kaynağıdır. Böyle bir iklimde kısa vadede çare beklemek hayaldir.

Muhtemelen bu davalar Avrupa İnsan Mahkemesi (AİHM) ve Tahkim müessesesinde Türkiye’nin on milyarlarca dolar tazminata mahkûm edilmesi ile neticelenecek. O güne dek hakkaniyetli herkes olup biteni zabıtlara geçirmeli ki bu safahatın hesabı hukuk zemininde sorulurken kimseye haksızlık edilmesin.

[Semih Ardıç] 5.8.2017 [TR724]
SemihArdic@Tr724.com

Ama çok güzel sigara içiyordu Hâkim Bey! [Barbaros J. Kartal]

Hâkim: Evet anlat kızım, seni dinliyoruz. Nasıl oldu olay?

Kadın: Efendim işten çıkmıştım, akşamüstü annemle buluşup teyzemlere gidecektik. Annemin gelmesine daha var diyerek sahilde bir kafede oturdum, annemi beklemeye başladım.

Hâkim: Tam olarak nerede?

Kadın: Beşiktaş sahilinde motorların hemen yakınındaki kafede. Oturalı 1-2 dakika olmuştu bu şerefsiz geldi karşımdaki sandalyeye oturdu.

Adam: Sensin şerefsiz.

Hâkim: Sen sus bakayım. Kızım, burası mahkeme sen de söylediklerine dikkat et. Devam et, sonra?

Kadın: Sayın Hâkim bu adam geldi oturdu. “Merhaba tanışalım” dedi adını söyledi elini uzattı. Ben de “Beyefendi lütfen gider misiniz, rahatsız oluyorum” dedim.

Hâkim: O ne dedi sen öyle deyince?

Kadın: “Kızınca daha güzel oluyormuşsun” dedi. Ben de sert bir tonda bir kez daha “Lütfen gider misiniz, bu yaptığınız taciz, şimdi polis çağıracağım” dedim. “Seni karşıdan gördüm. Çok güzel sigara içiyordun” dedi. Ben de “Ne alaka yürü git hasta mısın nesin ya pis herif” dedim. Pişkin pişkin, “Merak etme senden ümidimi kesmem” dedi.

Hâkim: Ne ümidiymiş?

Kadın: Ne bileyim ben. “Beraber paylaşacak çok şeyimiz var biliyorum naz yapma” dedi.

Hâkim: Sonra…

Kadın: Ben ayağa kalktım tam gitmek üzereydim kolumu tuttu. Çantamla kafasına vururken yakamdan çekmeye başladı.

Hâkim: Etrafta kimse yok muydu?

Kadın: Olmaz olur mu ana baba günü etraf. Ben “İmdat” diye bağırınca bir-iki masa yandan gençler “Başörtülü bacımıza saldırıyor dinsizler” diye koşup geldiler. Bu adamı dövmeye başladılar. Araya garsonlar falan girince iyice rezillik çıktı. Polis geldi. “Şikayetçiyim” deyince hepimizi karakola götürdüler.

Hâkim: Gençleri de götürdüler mi?

Kadın: Hepimizi. Karakolda da aynen böyle başımdan geçenleri anlatmaya başladım.

Adamın Avukatı: Efendim müsaadenizle burada mahkememizin doğru bilgilendirilmesi adına bir şeyler aktarmak durumundayım.

Hâkim: Söz size gelince aktarırsınız.

Adamın Avukatı: Efendim çok önemli. Yoksa araya girmezdim. Çok kısa.

Hâkim: Evet nedir?

Adamın Avukatı: Efendim biliyorsunuz Sayın Cumhurbaşkanımızın 26 Haziran 2017 tarihinde bayram günü yapmış oldukları konuşmalarında “Nerede bildiğiniz bulduğunuz bir FETÖ mensubu varsa bizlere bildireceksiniz. Eğer bildirmiyorsanız sorumlusunuz” demişlerdir. Aynen kendi cümleleridir okuduklarım. Müvekkilim kendisine devletimiz tarafından tevdi edilen bir vatandaşlık görevini yapmak üzere bu şahsın yanına gitmiştir. Bildiğiniz gibi örgüt mensuplarının neredeyse tamamı sigara içmemektedir. Ancak son zamanlarda kamuoyunda dolaşan haberlere göre kendilerini gizlemek, sinsi faaliyetlerine devam edebilmek ve toplum içerisinde rahat gezebilmek için sigara içiyormuş gibi görünmektedirler. Malum takiye bu kişilerin en bariz özelliklerindedir. Şahsın bu kişilerden biri olma ihtimali üzerine müvekkilim bilgi alabilmek ve ne zamandan beri sigara içt…

Kadın: Hâkim bey vallahi billahi yalan söylüyor. Geldi taciz etti direk, sırıta sırıta. Ya ne biçim insanlarsınız siz!

Hâkim: Kızım içeride örgütten bir yakının var mı?

Kadın: Yok. Kimse yok. Bizim bir alakamız yok.

Adamın Avukatı: Efendim şahsın oturduğu mahallenin bakkalı örgütten içeridedir. Şahsın kredi kartı işlemlerine baktığımızda neredeyse her gün bu bakkala gidip alışveriş yaptığı sabittir. Siz her gün bakkalınızdan alışveriş yapar mısınız? Bu hayatın normal akışına uygun mudur? Bu gizli kapaklı örgüte himmet vermektir.

Hâkim: Kart Bank Asya’ya mı ait?

Adamın Avukatı: Hayır. Ancak bakkalın pos cihazı oradan.

Hâkim: Bakkal sayılmaz pideci falan olması lazım.

Adamın Avukatı: Efendim üst komşusu örgütten içeridedir…

Kadın: Sayın Hâkim, biz çatı katında oturuyoruz.

Hâkim: Tamam tamam, uzatmayın. Avukat Bey, müvekkiliniz karakoldaki ifadesinde hiç bunları söylememiş “Tanışmak istedim yanlış anlaşıldım” falan demiş.

Adamın Avukatı: Efendim müvekkilimin babası belediyelerle iş yapan herkesin tanıdığı saygıdeğer bir işadamıdır. Müvekkilim saldırıya uğrayınca büyük bir şok geçirmiştir. Yaşadığı şoktan ötürü yaşananları tam olarak yansıtamamış olabilir.

Hâkim: Sen devam et. Karakolda ne oldu?

Kadın: Dedim ya Hâkim Bey aynen orada da anlatmaya başladım olanları. Bu adam çıkardı cep telefonundan bir sürü fotoğraf göstermeye başladı.

Hâkim: Kimin fotoğrafını?

Kadın: Her gelenle çekilmiş işte!

Adamın Avukatı: Efendim Sayın Cumhurbaşkanımıza hergele denmiştir. TCK 299/125 resen işleme konması icap eder. Müvekkilimin şüpheleri doğrulanmaya başlamıştır.

Kadın: Hasta mısınız nesiniz ya! Kime hergele dedim ya. İşte çıkardı cebinden her devlet büyüğüyle fotoğrafını gösterdi. Ben derdimi anlatırken komisere bir telefon geldi. “Tamam efendim bir yanlış anlaşılma olmuş, zaten gençlerle konuşuyoruz, çay içiyoruz falan” dedi.

Hâkim: Gençler nerede bu sırada? Tanıklık yapmadılar mı? Dosyada da yoklar.

Kadın: Yok efendim, onlar bunun fotoğraflarını görünce “Abi biz de seni solcu molcu zannettik, bacımıza saldırıyorsun sandık, meğer konuşuyormuşsunuz, hakkını helal et!” dediler, öpüşüp çıkıp gittiler.

Hâkim: Sonra…

Kadın: Telefon gelince komiserin de tavrı değişti. “Hadi barışın en büyük aşklar böyle kavgalardan çıkar” dedi, güldü. “Hem bak şahit de yok ispatlayamazsın” dedi bana. Ben de “Ölürüm vazgeçmem şikayetimden” dedim. Budur benim anlatacaklarım. İki gündür depresyon ilacı alıyorum. Bu adamın cezalandırılmasını istiyorum.

Adamın Avukatı: Efendim, sizin de anlamış olduğunuzu düşünerek tekrar etmeliyim müvekkilim herkesin tanıdığı bir kişidir. Bir vatandaşlık görevi için şahsın yanına gitmiştir. Tanışmak için kimseye ihtiyacı da yoktur. Sosyal medya hesapları incelenirse binlerce arkadaşının olduğu görülecektir. Fatih’teki nargilecilerin müdavimidir. Hanımefendi kafasında kurduğu şeyleri ünlü olmak, gündeme gelmek, Twitter’da Facebook’ta takipçi sayısını artırmak için ifade diye vermektedir. Bir yanlışlık olduğunu siz de fark etmişsinizdir zaten. Olayın hanımefendinin dediği gibi yaşandığına kimse tanıklık etmemektedir.  

Hâkim: Sanığın söyleyecekleri var mı?

Adam: Sayın Hâkimim aynen Avukat Bey’in dediği gibidir. Ama görmeniz lazımdı. Hani şu ince uzun sigaralardan var ya hani filmlerde kadınlar içiyor aynen onlardandı. Böyle ‘çat’ diye bir çaktı çakmağı. Kim olsa…

Adamın Avukatı: (fısıldayarak) Sus sus, gerizekalı.

Hâkim: Gereği düşünüldü. Ortamın kalabalık ve gürültü olmasından dolayı şahısların birbirlerini tam olarak duyamadığı, davacının iddiasını ispatlayacak tanık ve delillerin olmadığı, davacının aleni bir şekilde sigara kullanıyor olması, sanığın üzerine atılı suçları işlediğine dair kesin ve inandırıcı bir durumun olmadığı gerekçesiyle sanığın beraatine…

[Barbaros J. Kartal] 5.8.2017 [TR724]
barbaroskartal@tr724.com | @barbarosjkartal

İşkence altında ölen öğretmenin dosyası kapatıldı [Bülent Ceyhan]

Tarih öğretmeni Gökhan Açıkkollu (42), 1 yıl önce İstanbul Terörle Mücadele Şubesi’nin nezarethanesinde hayatını kaybetti. Darbeci olmakla suçlanarak 24 Temmuz 2016’da gözaltına alınan öğretmenin 13 gün boyunca psikolojik ve fiziki işkencelere maruz kaldığı belirlendi. Sağlık kontrolü için götürüldüğü her doktora yüzlerce kez tokat yediğini, kafasının duvara vurulduğunu, 26 Temmuz günü kaburgalarına tekme atıldığı için göğsündeki ağrısının dinmediğini anlattı. Tutanaklara geçen ifadeleri, doktor raporları ve ölümünden sonra Adli Tıp’ta yapılan otopsi sonucunda belgelendi. Otopside kaburgalarında kırık ve vücudunun bazı bölgelerinde kanamalar olduğu tespit edildi. Üstelik şeker ve panik atak hastası Açıkkollu’ya gözaltı sırasında açıklamaların aksine ilaçlarının verilmediği de belirlendi. Ailesi ölümünden sonra kendilerine teslim edilen eşyaların arasında her öğün iki kez alması gereken ilaçlarının hiç azalmamış olduğunu fark etti. Kayıtlara kalp krizi sonucu ölüm olarak geçen olayın ardından aile ‘işkenceyle ölüm’ bulguları üzerine savcılığa suç duyurusunda bulundu ve soruşturma açıldı.

‘DÖVE DÖVE ÖLDÜRDÜLER TANIKLIK YAPMAK İSTİYORUM”

Ancak daha ölümünün ilk dakikalarında basın açıklaması yaparak genç öğretmenin ölümünde bir kusur olmadığını ileri süren savcılık soruşturma aşamasında da skandala imza attı. Savcı Burhan Görgülü, ailenin sunduğu tanıkları bile dinlenmeden, “Olayda herhangi bir kimsenin kastı veya ihmali olmadığı” gerekçesiyle dava açılmasına gerek olmadığı belirterek dosyayı kapattı. Oysa onunla birlikte gözaltında kalan çok sayıda kişi tanıklık yapmak istediğini belirtmişti.

Tanıklardan biri Silivri Cezaevi’nde tutuklu bir avukattı. Avukat Engin Emrah Biçer, “Gökhan Açıkkollu ile birlikte kaldık. Kendisi gözaltında iken döve döve öldürülmüştür. Bu duruma en az 15 kişi şahittir” şeklinde cezaevi yönetimine bir dilekçe yazdı. Tutuklu bir Adli Tıp Uzmanının avukatı Gökhan Bey’in eşine ulaşarak, “Müvekkilim şahitlik yapmak istiyor. Gökhan Açıkkollu’nun şiddete maruz kalarak öldüğüne dair bilgi vermek istiyor” dedi.

Tanıklardan biri de halen tutuklu bir gazeteciydi. Ailesine, işkence davası açılırsa gördüklerini anlatacağını iletmişti. Doktor tutanaklarını ve Adli Tıp incelemelerini değerlendiren Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı da 18 Ocak 2017’de hazırladığı raporda, Açıkkollu’daki bulguların işkence tanısı kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini vurguladı. Türkiye İnsan Hakları Vakfı Başkanı Fincancı, raporunda şeker hastalığı da bulunan Açıkkollu’nun kalp krizi sonucu ölümüne neden olan işkencenin tetikleyici neden olarak kabul edilmesi gerektiğini açıkladı.

Savcı Burhan Görgülü’nün bu bilgilerin hiçbirini dikkate almadan verdiği kovuşturmaya gerek olmadığı yönündeki kararına, avukatın eksik tahkikat yapıldığı gerekçesiyle itiraz etti. Ancak soruşturmanın yeniden açılması için yapılan başvuruya verilmesi gereken cevap 7 aydır gelmedi.

15 TEMMUZ, OĞLUNUN DOĞUM GÜNÜYDÜ

Gökhan Açıkkollu, 1997 Konya Selçuk Üniversitesi tarih Bölümü mezunuydu. Evli ve iki çocuğu vardı. Nevşehir, Aksaray ve Konya’da Hizmet Hareketine yakınlığıyla bilinen dershanelerde çalıştı. 2012 yılında KPSS sınavına girdi ve İstanbul’da bir Endüstri Meslek Lisesinde Tarih öğretmenliği yapmaya başladı. 15 Temmuz günü üniversite sınavına hazırlanan oğlunun doğum günüydü. Eşiyle birlikte gündüz hediyesini almış akşam da pasta kesmeyi planlamışlardı. Fakat evde darbe girişimi olduğunu öğrenmeleriyle bir anda her şey alt üst oldu. Sokaklarda asker veya polis yoktu ancak toplanan halkın arasından şiddetli silah sesleri gelmeye başlamıştı. Eşi, çocuklarına pencereye yanaşmamalarını, yerde oturmalarını söylerken Gökhan Açıkkkollu da, “Böyle bir şey bu devirde nasıl olabilir. Halk sokaklardayken darbe girişiminin bir örneği yok. Bir köprü kapatmayla nasıl darbe olabilir. Bu bambaşka bir şey” demişti.

Darbeden bir hafta sonra okul müdürü kendisini arayıp açığa alındığını söyledi. Ailesi bir düğün için Konya’dayken 23 Temmuz gecesi saat 23:30 sularında bir anda polisler evini bastı.

EV BASKINI SIRASINDA DARP EDİLDİ ŞEKER KRİZİNE GİRDİ

Polislerin çağırması üzerine site yöneticisi de eşiyle birlikte eve geldi. Arama sırasında polislerin sayısı sürekli arttı 10’un üzerinde polise rağmen bir de maskeli polisler eve girdi. Maskeli polisler Gökhan Açıkkollu’yu yüzüstü yere yatırıp arkadan kelepçeledi. Bu sırada hem darp ediliyor hem de evde arama yapılıyordu. Açıkkollu avukat isteyerek suçunu sorması üzerine ise avukatlık bir durum olmadığı cevabı verilmişti.

Darp sırasında şeker krizine giren öğretmene yöneticinin tecrübesi sayesinde elleri kelepçeli olduğu halde insülin iğnesi yapılmış.

Yönetici kötü muamele karşısında “Ben tahammül edemiyorum çıkmak istiyorum. Burada böyle şeyler yapmayın” dese de çıkmasına izin verilmemiş. Hatta bir polis yöneticiye, “Bir de Aleviymişsin. Bu ve bunun yetiştirdiği öğrencileri bıraksak sizi de öldürecekler” demiş.

Arama sonrası TEM’e götürülen Gökhan öğretmene araba içinde de şiddet uygulandı. Öğretmen sağlık kontrolüne götürüldüğünde doktora yaşadıklarını detaylarıyla anlattı.

NE DEMEMİ İSTİYORSANIZ KABUL EDİYORUM ARTIK YETER!

Gökhan Açıkkollu’nun gözaltına alındığı ertesi gün ailesine haber verildi. Şeker ve panik atak hastası olduğu söylenmesine rağmen gözaltında ancak 4. gün ilaçlarının ve eşyalarının teslim edilmesine izin verildi. Gözaltında 8. gün barodan bir avukatla görüştürülebildi. Gökhan öğretmenin gözlüğünün kırıldığını yedek gözlük getirmeleri gerektiğini söylediğinde eşi Mümüne Açıkkollu, avukata Gökhan öğretmenin şiddet gördüğünden endişelendiğini söyledi. Ancak avukat herhangi bir şikâyet başvurusu yapmadı.

Gökhan öğretmen gözaltında kaldığı hemen her gün şiddete maruz kaldığını sağlık kontrolü için götürüldüğü doktorlara anlatmıştı. Gözaltında 3-4 kez fenalaşan Açıkkollu bir krize girdiği için Haseki Hastanesinde 4 saat gözetim altında kalmıştı. Ciddi ve kronik rahatsızlıklarına rağmen doktorlar nezarethanede kalabilir yazısı verdi.

Eşine, çocuklarına yönelik tehditlere, hakaretlere ve gördüğü şiddete dayanamayan Gökhan Açıkkollu, nezarethanede birlikte kaldığı kişilerin verdiği bilgiye göre, “Artık dayanamıyorum. Ne dememi istiyorsanız kabul ediyorum. Artık yeter. Yapmayın” diye bağırmıştı. Buna rağmen resmi ifadesi alınmadı.

NEZARETHANEDE KALBİ DURDU

Nezarethanede sabaha karşı 4 sularında Gökhan öğretmen kasılmış ve hırıltılı sesler çıkarmaya başlamıştı. Beraber kaldığı kişiler ona yardım etmeye çalışsa da sesinin ve solunumunun kesildiğini fark ettiler. Polis çağrılması üzerine koğuştan dışarıya çıkarılan Gökhan öğretmene ilk müdahale yan koğuştaki adli tıp doktorlarından geldi.

Gözaltındaki İstanbul Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalında Profesör olan ve eski Adli Tıp Kurumu Başkanı Cengiz Haluk İnce yardım etmesi için uyandırıldığında saat 4.30 sularıydı. Bir başka Adli Tıp doktoru Lokman Başar, 5-6 dakika boyunca Açıkkollu’ya kalp masajı yaptı. Ardından İnce’de bir süre kalp masajı yaptı. İnce soruşturma kapsamında verdiği ifadesinde, “müdahale ettiğim esnada şahsın zaten öldüğünü anlamıştım” dedi. TEM Şubeye gelen 112 Acil Servis görevlileri de kalp masajı yapsa da Açıkkollu geri döndürülemedi.

İLAÇLARI EKSİLMEMİŞ HALDE AİLEYE TESLİM EDİLDİ

Gökhan Açıkkollu’nun hayatını kaybettiğini ailesi öğle saatlerinde Adli Tıp Kurumu’na çağrıldıklarında öğrendi. Cenazesinin İstanbul’da gömülmesine izin verilmeyeceği açıklandı. İstanbul’da ancak ‘Hainler Mezarlığı’ denilen yere gömülmesine müsaade edilebileceği, yıkanmadan cenaze namazı kılınmadan dini ritüeller uygulanmadan defin işlemi yapılabileceği belirtildi. Ailenin daha ifadesinin bile alınmamış olmasını, hüküm giymediğini, suçlanmadığını anlatmaya çalışması da yeterli olmadı. Aile mecburen cenazeyi Konya’ya götürmeye karar verdi. Cenazenin kokmaması için ilaçlanması gerekiyordu ancak Adli Tıp yetkilileri buna da izin vermeyince aile yakınları kendileri yapmak zorunda kalmıştı.   

Açıkkollu hayatını kaybettikten sonra ailesi İstanbul Emniyeti TEM Şube’den eşyalarını almaya gittiğinde bir şokla karşılaştı. Verildiği söylenen ilaçlarının hiç eksilmediği fark edildi. Kırıldığı söylenen gözlüğü de önce çöpe atıldı denilmiş ısrar edilince getirilebilmişti.

OTOPSİDE KABURGASINDA KIRIK TESPİT EDİLDİ

Gökhan Açıkkollu, doktor kontrolünde sağ göğsünün altındaki kaburgasının çok ağrıdığını tekme vurulduğunu söylemişti. Doktorlar kontrollerde ifadeyle uyumlu kaburga üzerinde morluklar, ekimozlar oluştuğu görülmüştür diye rapor tutmuşlardı. Adli Tıp Kurumu otopsisi sonucunda da kaburgada kırıkların görüldüğü tespit edildi. Ancak bu kırıkların ölüme neden olmadığı kalp krizi nedeniyle hayatını kaybetti kayda geçti. Aynı bulguları Türk Tabipler Birliği yöneticisi ve Türkiye İnsan Hakları Vakfı Başkanı Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı incelediğinde işkenceye işaret etti. Şeker hastası bir kişinin kalp krizi geçirmesine neden olan etkenin fiziksel şiddet olduğuna dikkat çekti.

EŞİ DE GÖZALTINA ALINDI

Gökhan Açıkkollu’nun 23 yıllık memur olan eşi de 29 Ekim’de çıkan 675 sayılı KHK ile ihraç edildi. 18 yaşındaki oğlunun 12 Mart’ta gireceği üniversite sınavından iki hafta önce 24 Şubat’ta evlerine gelen polis tarafından gözaltına alındı. Hakkında yakalama kararı olduğu belirtilerek Çağlayan Adliyesi’ne sevk edildi. Mümüne Hanımı, Gökhan öğretmen hakkında gözaltı kararı veren savcı Can Tuncay sorguladı.

Mümüne Açıkkollu Hizmet Hareketiyle hiçbir bağı olmadığı gerekçesiyle serbest bırakıldı. Savcı Can Tuncay’ın sorgu sırasında, “15 Temmuz’da neredeydiniz. Eşinle nasıl tanıştın. Eşinizin emriyle tanklar harekete geçti. Bu darbe o yüzden oldu” şeklinde ifadeler kullandığı öğrenildi. Ancak eşinin “Benim eşim kurusıkı tabancayı bile eline almış değil. Eşimin bunlarla ilgisi yok nasıl emir verebilir. Tanıdığı tek asker bile yok” dediği belirtildi.


MÜHENDİSLİK HAYALİNİ ERTELEYEN OĞLU HUKUK OKUYACAK

Yaşadığı travmalı sürece rağmen üniversite sınavından yüksek puan almayı başaran oğulları ise hayali olan mühendislikten vazgeçmiş. Ülkenin düzelebilmesi için gerekli olan şeyin hukuk olduğunu belirterek bu bölümde okumak için tercih yapmış. Ailenin en küçüğü ise henüz ilkokul 3. sınıfta. Psikolog desteği almış olmasına rağmen babasının fotoğrafına sarılmadan uyuyamıyor.

[Bülent Ceyhan] 5.8.2017 [TR724]