Ramazan’da reflü şikayetlerini azaltmak için 10 kural

Toplumun yaklaşık yüzde 20’sinde görülen mide ve gırtlak reflüsü, yaşamı olumsuz etkiliyor. Belirtileri sık sık ülser ile karıştırılan reflü hastalığında zaman geçirmeden bir uzmana başvurulması büyük önem taşıyor. Çünkü reflü tedavi edilmediğinde yemek borusu hasarına ve o bölgede kanserleşmeye yol açabiliyor. Kulak Burun Boğaz ve Baş Boyun Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Mustafa Asım Şafak, iki öğün beslenmenin ağırlıkta olduğu Ramazan ayı boyunca reflü şikayetlerinin arttığına işaret ediyor ve  beslenme düzenine dikkat çekiyor.

Tedavi edilmeyen reflünün kansere dönüşebildiğini belirten Prof. Dr. Mustafa Asım Şafak, şu önemli tavsiyelerde bulunuyor:

Reflü şikayetlerini önemseyin

  • Ses kısıklığı veya seste çatallanma hissi
  • Geniz veya gırtlak temizliği ihtiyacı
  • Boğazda balgam hissi veya geniz akıntısı şikayeti
  • Yutkunmada ve su içerken zorlanma
  • Yemekten sonra veya uzanıp yattıktan sonra öksürük şikayeti
  • Nefes alma güçlüğü veya boğulma, tıkanma hissi
  • Can sıkıcı veya bunaltıcı öksürük krizleri
  • Boğaza bir cisim yapışmış hissi
  • Kalp ağrısı, göğüs ağrısı, hazımsızlık hissi, ağıza acı ekşi su kaçması hissi

Yemek yedikten sonra uzanmayın

Reflü tedavisinde hastanın özellikle beslenmeyle ilgili yaşam tarzının düzenlenmesi esastır. Bunun yanında en az üç ay boyunca mide asit salgısının düzenlenmesine yönelik ilaç tedavileri ile birlikte oldukça etkili sonuçlar alınır. Medikal tedaviye cevap alınamayan hastalarda cerrahi tedavi yöntemleri de mümkündür. Büyük porsiyonlar halinde ve ağır yemekler sonrasında reflü şikayetleri görülür. Ramazanda reflü şikayetlerinin artmaması için sahur ve iftarda yeterli miktarda beslenmek, ölçüyü kaçırmamak gerekir. Mideden yemek borusuna doğru kaçağı önleyecek fiziksel önlemlerden biri olan yemek sonrası uzanma alışkanlığı da özellikle ramazan ayında terk edilmedir.

Reflü şikayetlerini azaltmak için…

  • İftarda ve sahurda küçük porsiyonlar şeklinde beslenin, mideyi çok doldurmayın.
  • Kızartma gibi mide ve bağırsak sistemini yoracak gıdalar yerine, sulu ve haşlama şeklinde pişmiş gıdalar tüketin.
  • Son lokmanızı yedikten sonra yaklaşık üç saat dik durumda kalmaya özen gösterin, dolu mideyle uzanmayın.
  • Uyumak için kullandığınız yatağın baş tarafını, ayak tarafına göre yaklaşık 30 cm daha yüksekte olacak şekilde ayarlayın. İki ya da üç yastık kullanarak uyumak aynı etkiyi oluşturmaz. Karın ve bel bölgesinden boyna kadar olan bölüm eğimli durumda olmalıdır. Bu amaçla hazırlanmış reflü yastıkları oldukça faydalıdır.
  • Fazla acı ve baharat kullanmaktan kaçının.
  • Katkı maddesi bulunan ketçap ve mayonez gibi besinlerden uzak durun.
  • Asitli meyvelerden fazla tüketmemeye çalışın.
  • Bel bölgesini sıkan kıyafetler giymeyin.
  • Dolu mideyle özellikle bel bölgesine yönelik spor yapmaktan kaçının.
  • Sigara kullanıyorsanız, bırakın ya da azaltmaya çalışın.
[TR724] 1.6.2019

Eşi, Mustafa Yılmaz’ın kaçırılma senaryosunu anlatıp, yetkilileri göreve çağırdı

Türkiye’de ‘istihbaratçı’ olduğu iddia edilen kişilerce kaçırılan isimler arasında bulunan Mustafa Yılmaz’ın nasıl kaçırıldığı ortaya çıktı. Yılmaz’ın eşi Sümeyye Yılmaz, elindeki ek delilleri savcılığa teslim ettiğini belirterek, adım adım kaçırılma senaryosunu anlattı.

Sosyal medyadan yaptığı açıklamada 89 gündür eşinden haber alamadığını belirten Sümeyye Yılmaz, “Mustafam’a niye yumruk attınız? Ya o beyaz torba?” diye sordu. Yılmaz, eşinin bulunması için İçişleri ve Adalet bakanlıkları ile Emniyet Genel Müdürlüğü ve Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nı göreve davet etti.

Mustafa Yılmaz, 15 Temmuz’dan sonra Bank Asya’da hesabı bulunduğu ve Bylock kullanıcısı olduğu iddiasıyla 1 Ekim 2018’de gözaltına alınıp tutuklanmıştı. 100 günlük tutukluluğunun ardından 8 Ocak 2019’da 6,5 yıl hapis cezası verilerek Yargıtay sürecini tutuksuz beklemek üzere tahliye edildi. Tahliyesinden 42 gün sonra da 19 Şubat 2019 sabahı kaçırıldı.

32 yaşındaki Mustafa Yılmaz, özel hastanelerde çalışan genç bir Fizyoterapist. KHK’yla ihraç edilen eşi Sümeyye Yılmaz ise Hacettepe Üniversitesi Hemşirelik Bölümü’nde araştırma görevlisiydi.

Sümeyye Yılmaz, görüntülerle desteklediği eşinin kaçırılma senaryosunu şöyle anlattı:

“Eşimin 19 Şubat’ta 07.20 gibi telefonundan arandığını, kendilerinin polis olup eşime soru sormak istediklerini ve ‘aileni rahatsz etmeyelim’ diyerek aşağıya çağrıldığını düşünüyorum.

Yılmaz, görüntülerle desteklediği eşinin kaçırılma senaryosunu şöyle anlattı:
“Eşimin 19 Şubat’ta 07.20 gibi telefonundan arandığını, kendilerinin polis olup eşime soru sormak istediklerini ve ‘aileni rahatsz etmeyelim’ diyerek aşağıya çağrıldığını düşünüyorum.”

Ve hatta eşimi arayan hat sahibinin adının ‘Hasan’ olduğunu düşünüyorum. Eşim de beni korkutmamak ve ‘bir şey olmaz’ diye düşündüğü için bana haber vermemiştir. 07.40’da evden çıkmayı düşünürken 07.23’te alelacele evden çıkmış. Bunlar beni düşündürtüyor!

Bu videoda 0-7 arasındaki 1. şahıs yarım saat ve daha fazla süre evi yakın takibe aldı. Bu şahıs eşimin çıkışını görünce saklandı, karşı yönden gelecek 2. şahsa haber verdi ve eşim 07.21’de görüntüye girdiğinde saklandığı yerden çıktı. Olay videodaki 9 sayısının altında gerçekleşti.

1 nolu şahıs eşimin yanına geldi ve eşim ne olduğunu anlamadan ona SAĞ eliyle yumruk attı. Sendeleyen eşimi arkadan gelen 2. şahıs tutup bir hamleyle başına beyaz bir torba geçirdi. Ve sonra bu iki şahıs eşimi çekerek, zorla önceden belirledikleri noktaya doğru götürdüler…

Tüm bunlar olduktan sonra eşimin montu, telefonu ve cüzdanını alan 3.şahıs eşimin kullanacağı otobüs durağına geldi. Bu sırada otobüs gelmesine rağmen binmedi. Eğer binseydi @egobilgi alınacak kamera görüntüleri saatinde tutarsızlık olacaktı ve bu nedenle sonraki otobüs beklendi.

Eşimmiş gibi davranan bu 3. şahıs bir süre sonra çapraz karşıya geçerek eşimin bineceği durağın bir önceki duraktan otobüse bindiğini düşünüyorum. Ve bence bu da önceki günkü saatle tutarsızlık olmaması için yapıldı. Bu sırada evin karşısında bekleyen 4. şahsı beyaz bir doblo aldı.

Olayların devamı var. Detayları buradan yazacağım inşallah. 89 gündür eşimden hiçbir haber alamıyorum ve EŞİM için çok endişeliyim. Mustafam’a niye yumruk attınz? Ya o beyaz torba? @TC_icisleri @adalet_bakanlik @EmniyetGM @ankaracbs Eşimi bulmanız için daha hangi delili sunayım?”


[TR724] 1.6.2019

1.0 Ecoboost, 7. kez yılın motoru [Yusuf Dereli]

Ford mühendisleri emeklerinin karşılığını aldı. Ford’un güçlü ve verimli 1.0 litrelik EcoBoost motoru, ‘150 PS altı’ kategorisinde 2019 Uluslararası Yılın Motor ve Aktarma Organı (IEPOTY) ödülünü kazanmayı başardı. 2012 yılında kullanılmaya başlayan motor, 7. kez birinciliği aldı.

Son dönemde artan çevre duyarlılığı bir çok otomotiv firmasını motorlarını küçültmeye zorladı. Küçülen motorlar turba beslemelerle güçlendirilerek adeta küçük birer canavara dönüştü. Bir çok marka farklı hacimli, turbo beslemeli küçük motorlarla gövde gösterisi yapıyor. Ford’un EcoBoost’u, Volkswagen grubunun TSI motoru, Opel’in turbo motoru ve Peugeot-Citroen ailesinin PureTech’ini bunlara örnek verebiliriz.

KÜÇÜK MOTOR, BÜYÜK GÜÇ!

Bundan yıllar önce 2.0 litrelik bir motorla ancak 130-140 beygir güç üretebiliyordunuz. Ancak bugün aynı performansı 1.0 litrelik motorlardan alabiliyorsunuz. İnanilmaz tork değerine sahip turbo motorların ivmelenmesi de oldukça yüksek. Ford’un 1.0 litrelik Ecoboost’u bu motorlardan biri ve en başarılısı. Zira Ford, 2012 yılından bu yana kullanmaya başladığı bu motorla ‘150 PS altı’ kategorisinde 2019 Uluslararası Yılın Motor ve Aktarma Organı (IEPOTY) ödülünü kazanmayı başardı. Bu ilk değil; 1.0 litrelik Ecoboost, söz konusu ödülü 7 kez alıyor!

7 YILDA 11 ÖDÜL

Ford’dan yapılan açıklamaya göre, IEPOTY jürisinin 31 ülkeden gelen 70 üyesinden toplam 145 puan alan Ford’un 1.0-litre EcoBoost motoru, rakiplerinin 26 puan önüne geçerek yarıştığı kategoride birinciliği kazandı. 1.0 Ecoboost, 2012 yılında lanse edildiğinden bu yana kazandığı toplam IEPOTY ödülü sayısını 11’e çıkardı. 140 PS’ye kadar güç üretebilen kompakt ve düşük sürtünmeli motor, Avrupa’da 2018 yılında satılan her 4 Ford modelinden birinin kaputunun altında yer aldı. Bugüne kadar Fiesta hatchback aile otomobilinden Transit ailesine kadar 410 binden fazla araç, üç silindirli bu motorla yollara çıktı.

Yeni Peugeot 508 SW: Zarif ve atletik

Fransız otomotiv devi Peugeot, yeni 508 SW’yi tanıttı. Yeni 508’in, selefine göre daha atletik ve zarif olduğunu söyleyebiliriz. Yeni 508 Sedan ve SW’un 225 HP gücündeki şarj edilebilir hibrit benzinli versiyonu ülkeye bağlı olarak 7 Haziran 2019’dan itibaren sipariş verebilecek.

Yeni 508, rekabetin yoğun olduğu D segmentte ortalığı karıştıracak gibi duruyor. Camlar çerçevesiz; tıpkı sedan versiyonunda olduğu gibi. Geniş yaşam alanı ve fonksiyonel bagajıyla yeni Peugeot 508 SW, mükemmel direksiyon ve süspansiyon sistemiyle, markanın DNA’sına da sadık kalarak üstün sürüş özellikleri sergiliyor.

MOTOR SEÇENEĞİ

Yeni Peugeot 508 SW, yeni nesil PureTech ve BlueHDi (büyük oranda SCR teknolojisi ile donatılan) motorlarla yollara çıkıyor. İki adet 1,6 litre hacimli benzinli dışında 1,5 litre ve 2,0 litre olmak üzere dört farklı dizel versiyon sunuluyor. Benzinli cephesinde başlangıç versiyonu PureTech 180 S&S EAT8 iken bir üst basamakta PureTech 225 S&S EAT8 yer alıyor. Dizel cephesinde ise BlueHDi 130 S&S 6 ileri manuel, BlueHDi 130 S&S EAT8, BlueHDi 160 S&S EAT8 ve BlueHDi 180 S&S EAT8 devreye giriyor.

Yeni Citroen Berlingo artık daha cimri!

Yeni Citroen Berlingo yüksek verimlilik seviyesine sahip yeni 1.5 BlueHDi dizel, 1.6 BlueHDi dizel ve ödüllü 1.2 PureTech benzinli motor seçenekleri ve 99 bin liradan başlayan lansman fiyatlarıyla satışa sunuldu.

Fransız Citroen Berlingo, ilk olarak 1996 yılında yollara çıkmıştı. Aradan 23 yıl geçti ve Berlingo baştan aşağı değişime uğradı. İlk olarak 2008 yılında yenilenerek ikinci nesil Berlingo satışa sunuldu. 2016 yılında satış rekoru kıran Berlingo, 2017 yılında ise 165.000 adedin üzerinde satış gerçekleştirerek tarihinin en yüksek satış adedine ulaşmıştı. 2017 yılında yaklaşık 17 ülkede en çok satan Citroen modeli olan Berlingo, C3 modelinin ardından markanın en çok satan otomobili. 1996 yılından bu yana 3,3 milyon adet üretildi.

DİNAMİK TASARIM

Yeni Berlingo, selefine göre daha çekici ve dinamik bir tasarıma sahip. Yan gövdeye uygulanan kıvrımlar kadar yüksek omuz çizgisi ve eğimli ön cam da dinamik bir görünüm kazandırıyor. Önceki nesil ile kıyaslandığında uzunluğu 2 cm artırılmış. Uzunluğu 4.4 metre… İç malzemesi ise sınıfına göre oldukça kaliteli… Dış tasarım gibi iç mekânda da farklı renk uygulama seçenekleri sunuluyor. Geniş bagaj kapağı 775 litre ile yerini aldığı nesilden 100 litre daha büyük olan Yeni Berligo’nun bagajına kolay bir erişim sağlıyor ve büyük nesnelerin rahatlıkla yüklenmesine imkân tanıyor.

Egea için 225 milyon dolarlık ‘yenileme’ yatırımı

Tofaş, 2015 yılında 1 milyar dolarlık yatırımla hayata geçirdiği Egea model ailesi için yeni bir yatırım kararı aldı. Tofaş CEO’su Cengiz Eroldu, Egea için 225 milyon dolar tutarında yenileme yatırımı yapacaklarını belirtti.

Üç yılda 500 bin adet satış rakamını aşan Egea ailesinin üretimine 2024 yılına kadar devam edilecek. Yeni yatırım kapsamındaki yeniliklerin 2020 yılının son çeyreğinden itibaren devreye alınmasının planlandığını kaydeden Eroldu, “Ürün özellikleri ve fiyat fayda dengesiyle öne çıkan Egea, Türkiye’de son üç yıldır en çok tercih edilen otomobil oldu. 2016 yılında AutoBest 7Avrupa’da Yılın Otomobili’ seçilen Egea, EMEA Bölgesi’nde de pazar başarısını sürdürüyor.” diye konuştu. Yeni yatırımla birlikte 2015 – 2024 yılları arasında toplam Egea üretiminin 1 milyon 450 bin adede ulaşması hedefleniyor.

[Yusuf Dereli] 1.6.2019 [TR724]

Devler Ligi’nde final günü: Klopp ve Pochettino ilk peşinde [Hasan Cücük]

Kulüpler düzeyinde dünyanın bir numaralı turnuvası olan Şampiyonlar Ligi’nde 2018-19 sezonunun en büyüğü bu akşam belli olacak. Bir tarafta Avrupa’nın bir numaralı kupasını 5 kez kazanan Liverpool. Diğer tarafta tarihinde ilk kez finale kalan Tottenham. İki İngiliz takımımın final buluşması sadece takımlar için değil saha kenarındaki teknik adamlar içinde ayrı bir önem taşıyor. Jürgen Klopp Liverpool’la, Mauricio Pochettino ise Tottemham’la ilk kupasını kazanmak istiyor.

Mayıs 2014’ten itibaren Tottenham’ı çalıştıran Mauricio Pochettino, adım adım takımını zirveye taşıdı. Son yıllarda Tottenham, Pochettino sayesinde ilk 4’te yer buldu. 1960’lı yılların başında yakaladığı başarının benzerini yaşamaya başladı. Stadı yapımda olduğu için son iki sezonda maçlarını Wembley Stadı’nda oynayan Tottenham, bu sezon hiç transfer yapmadı. Ligde zirve mücadelesi verdiği rakipleri 500 milyon Euro’ya yakın transfer yaparken, Tottenham Premier Lig tarihine bir sezona hiç transfer yapmadan giren takım oldu. Tüm bu olumsuzluklara rağmen Tottenham, ligi ilk 4 içinde bitirmeyi başarıp Şampiyonlar Ligi vizesini aldı. Ancak asıl tarihi Şampiyonlar Ligi’nde yazdı.

Sezon boyunca oynadığı 57 maçın 19’unu kaybeden Tottenham, kazanması gereken ‘anahtar’ maçlar sayesinde zirveden uzak kalmadı. Takımın en önemli silahı Harry Kane sakatlığından dolayı 16 maçta takımını yalnız bıraktı. 117 yıllık tarihinde ilk kez Avrupa kupalarında bir final deneyimi yaşayacak olan Tottenham, Madrid yolunda zorlu engelleri aştı.

Barcelona, Inter ve PSV’nin olduğu gruptan 2. tur vizesi alan Londra ekibi, Borussia Dortmund’u  rahat eledikten sonra çeyrek finalde Premier Lig’in bir numaralısı Manchester City ile kozlarını paylaştı. Eşleşmede favori gösterilen City’yi ilk maçta 1-0 yenen Tottenham, son ana kadar büyük heyecana sahne olan rövanşta rakibine 4-3 yenilmesine karşın yarı finale yükselmeyi başardı. Final yolundaki son engel ise Ajax’tı. İlk maçta sahasında rakibine 1-0 yenilerek turu zora sokan Pochettino’nun talebeleri, rövanşta ilk yarı 2-0 geriye düşünce final umutlarını tüketmişti. Ancak maçın ikinci devresinde sahneye çıkan Lucas Moura, attığı 3 golle skoru 3-2’ye taşıyıp Tottenham’ı tarihinde ilk kez finale taşıyan isim oldu.

Tottenham’da 5 yılı geride bırakan Mauricio Pochettino, takımını son dönemde ilk 4 içinde tutmasına karlılık henüz kupa sevinci yaşayamadı. Mart ayında yapılan Londra Futbol Ödülleri’nde yılın menajeri seçilen Pochettino, ‘Nihayet benim de bir kupam oldu’ esprisini yapmıştı. Gerçi bu ödülü geçen yılda aldı ama kulüp düzeyindeki kupasızlığına esprili bir gönderme yapmıştı. Kupasız Pochettino şimdi Avrupa’nın bir numaralı kupasını kazanmak istiyor.

Liverpool 38 haftalık lig maratonu sonunda sadece bir maçta yenilgi gördü. Topladığı 97 puana rağmen şampiyon olamadı. Manchester City’nin bir puan gerisinde kalan Liverpool, geçen yıl olduğu gibi bu sezonda adını Şampiyonlar Ligi’nde finale yazdırmayı başardı. Jürgen Klopp yönetiminde farklı bir kimliğe bürünen Liverpool’da Alman hoca başarısını artık bir kupa ile taçlandırmak istiyor.

Borussia Dortmund’u 2011 ve 2012’de Bundesliga şampiyonluğuna taşıyan Jürgen Klopp, 2012’de Almanya Kupası finalinde Bayern Münih’i 5-2 yenerek double yapmıştı. Bu tarihten sonra oynadığı 6 finali kaybetti. Jürgen Klopp, 2013’te Bayern Münih’e Şampiyonlar Ligi, 2014’te aynı aynı takıma Almanya Kupası’nı, 2014’te Almanya Kupası’nda bu kez Wolfsburg’a finalde kaybetti. Ekim 2015’te Liverpool’u çalıştırmaya başlayan Klopp, final kaybetme geleneğini burada da sürdürdü. 2016’da Lig Kupası’nı City’ye, 2016’da UEFA Avrupa Ligi’ni Sevilla’ya ve geçen yıl Şampiyonlar Ligi finalini Real Madrid’e karşı kaybetti.

Avrupa’nın 1 numaralı kupasını daha önce 5 kez kazanan Liverpool’un Madrid yolculuğu Paris Saint-Germain, Napoli ve Kızılyıldız ile aynı grup mücadelesiyle başladı. Gruptan ikinci sırada çıkıp, 2. turda Bayern Münih ile eşleşen Jurgen Klopp’un öğrencileri, ilk maçta golsüz berabere kaldığı rakibini deplasmanda 3-1 yenip, çeyrek finale yükseldi. FC Porto engelini rahat geçen kırmızılar, yarı finalde Barcelona karşısında unutulmaz bir geri dönüşe imza attı. Nou Camp’ta 3-0 yenildiği rakibini, Anfield’da 4-0 mağlup eden Liverpool, Şampiyonlar Ligi’nde üst üste 2. kez final oynamaya hak kazandı.

Piyasa değeri 1,7 milyar Euro’yu bulan iki takımda, dev finale ideal kadrolarıyla geliyor. Tottenham cephesinde 8 hafta süren bileğindeki sakatlığı atlatan Harry Kane’in mücadeleye onbirde başlaması bekleniyor. Liverpool cephesinde ise Naby Keita dışında bir eksik yok. Kırmızılar’da bu sezon iki bek oyuncusu Robertson ve Alexander Arnold, müthiş bir hücum katkısı ortaya koydu. İki savunma oyuncusu bu sezon toplam 23 asist yaptı. Liverpool’un bermuda şeytan üçgeni Salah – Mane ve Firmino; bu sezon tüm kulvarlarda toplam 68 kez fileleri havalandırdı. Tottenham’ın yıldızları Kane – Son ve Moura ise 59 gol buldu. Gözler doğal olarak sezon boyunca takımlarını sırtlayan bu oyuncularda olacak.

Liverpool ile Tottenham, daha önce Avrupa kupalarında 2 defa karşılaştı. 1972-73 sezonundaki UEFA Kupası yarı finali ilk maçını 1-0 Liverpool, rövanşını ise 2-1 Tottenham kazandı. Tarafların 2’şer defa fileleri havalandırdığı eşleşmenin galibi, deplasmanda gol atmanın avantajıyla Liverpool oldu. Tottenham ile Liverpool arasında daha önce 170 resmi maç oynandı. Bu maçların 79’unu Liverpool, 48’ini Tottenham kazandı. 43 karşılaşma ise berabere bitti. Son yıllarda Tottenham’a karşı büyük üstünlük kuran Liverpool, aralarındaki son 14 müsabakanın 9’unu kazandı ve sadece birini kaybetti. Bu sezon oynanan iki maçıda Liverpool, 2-1’lik skorlarla kazandı. İki takım, daha önce yalnızca bir turnuva finalinde karşılaştı. 1982 İngiltere Lig Kupası finalinde Tottenham’ı uzatma sonunda 3-1 yenen Liverpool, şampiyonluğa ulaştı. Saat 22’yi gösterdiğinde söz artık Klopp ve Pochettino’nun sahaya süreceği 22 oyuncuda olacak. Finale ev sahipliğini Atletico Madrid’ın stadı Wanda Metropolitano yapacak.

[Hasan Cücük] 1.6.2019 [TR724]

Üslubun muhafazası ve sosyal medya üzerinden teşhir… [Prof. Dr. Osman Şahin]

İSYAN AHLAKI TEMSİLİNİN ÖNÜNDEKİ ENGELLER (2)

Bu kategoride mütalaa edebileceğimiz bir husus da şartlar ne kadar zorlarsa zorlasın üslubun korunabilmesidir. Hocaefendi bu hususun önemine  “Üslup namusumuzdur” diyerek dikkat çekmektedirler. Üslubumuz Nebevi ve peygamber varisleri nasıl bir üslup kullandılarsa öyle olmalıdır.

Bu üslubun önemli hedeflerinden bir tanesi de her bir ferdin kazanılmasına çalışılmasıdır. Allah Resulu (sav) her bir ferdi kazanmak için çok büyük cehd ve gayret göstermişlerdir. Kullanılan üslup insanları uzaklaştıran, ayrıştıran, harcayan bir üslup değil, her insanı kazanmayı hedefe koyan bir üslup olmalıdır. Hakikaktlerin zarar görmemesi açısından üslubun önemi “İsyan Ahlakı 2” yazısında ele alınmıştı.

Üslubuna riayet etmeden ifade edilen hakikatler kabul görmeyeceği gibi, bu uslupsuzluk karşısında, diğer insanlarda da onlar hakkında menfi bir takım duyguların oluşmasına yol açacaktır. Maalesef bundan da hakikat, vifak ve ittifak zarar görecek, tarafgirliğin etkisiyle de gruplaşmalara sebebiyet verilecek ve bütün bunlar hak cephesinde önemli kayıpların yaşanmasına yol açabilecektir.

Bu usluba riayet edebilmek de iradenin hakkının verilmesine vabestedir ve isyan ahlakı kapsamında ele alınmalıdır. Bunu yapabilmek derin bir şuur ve idrak istemektedir ve nefse ağır gelen hususlardandır. Yoksa bir isyan, bir başkaldırma ve bir inat tavrı içine girerek hareket etme ve insanlar arasındaki köprüleri yıkmak çok kolaydır ve nefsin de hoşuna gidecek lezzetler içermektedir. Bu uslup problemleri, Hizmet hareketine düşman olanlar açısından da kullanılabilecekleri bulunmaz fırsatları onlara vermektedir.

Bu hususta sorulan bir soru ve ona verilen cevapları buraya almak istiyorum…

Soru: Çok güzel amaçlara hizmet eden hareketler içerisinde de makam ve imkanlarını, şahsi çıkarları için kullanabilen, Kur’an’i ve Nebevi olan hizmet prensiplerine uygun hareket etmeyen sayıları az da olsa bazı insanlar çıkabilmektedir. Bu insanlar hizmetlere önemli ölçüde zarar verebilmektedirler. Bu insanlar bir taraftan hareketlerin sahip olduğu maddi ve manevi kaynakların israf edilmesine, diğer taraftan da ihlas ve uhuvvet hakikatlerinin zarar görmesine ve bazı insanların küsüp daireden uzaklaşmalarına sebebiyet verebilmektedirler.

Böyle insanların yol açtıkları bir takım problemlere rağmen, hareket içerisindeki mevcudiyetlerini devam ettirebilmeleri, bazı insanlarda ümitsizliklere, bıkkınlıklara ve küskünlüklere yol açabilmektedir.

Bütün bunlar insanlar arasında dedikodu ve gıybetleri tetikliyor ve bu problemlerin sosyal medyaya kadar taşınmasına yol açmaktadır. Çözüm konusunda  inançlarını kaybeden bazı insanlar, buna sebebiyet verenlerin isimleriyle ve yaptıkları ile medyada teşhir edilerek gönüllüler hareketinin bu tarz insanlardan kurtulması gerektiğini düşünmektedirler.

Gönüllüler hareketinin ve içerisindeki insanların zarar görmemesi adına bu hususta nasıl bir yol takip edilmelidir?

Cevap: Meselelerin doğru çözümü adına takip edilecek yolların Kur’an’i ve Nebevi olması gerekmektedir. Böyle hareket edebilmek zordur ve sabır, azim, gayret, iradenin hakkını vermeyi ve bir takım fedakarlıklarda bulunmayı istemektedir. Kur’an’i ve Nebevi usul tepkisel, günlük ve populist hareket tarzında değildir. Olaylara bütüncül yaklaşarak meselelerin gerçek ve tam anlamda halledilmesine ma’tufdur. Böyle hareket edilmediğinde ise bazı problemleri çözelim derken daha büyük problemlere sebebiyet verilmesi kaçınılmazdır.

Bir inayeti ilahi olarak süreçte yaşananların, bu hususta önemli katkıları olmuştur. Günümüzde gönüllüler hareketi içerisinde değişimi zorlayan çok sayıda gelişmeler yaşanmaktadır. Özellikle Batı dünyasına hicret etmek zorunda kalan çok sayıda insan gittikleri yerlerde kendi imkanlarıyla hayata tutunmaya çalışmaktadırlar. Gelinen noktada İnsanların ekseriyetinin hareketten maaş ve makam gibi beklentileri kalmamıştır. Bu onları daha bağımsız hale getirmiştir.

Yaşadıkları hadiselerin de etkisiyle daha sorgulayıcı ve yapılan yanlışlara karşı daha hassastırlar. Ayrıca hicret edilen batı toplumları, insan haklarına sahip olma ve bunların korunması noktasında önemli mesafeler almışlar ve bunu bir kültür haline getirebilmişlerdir. Hareket içerisindeki insanlardan önemli bir kesimin bu kültürle buluşması, arzulanan değişimin gerçekleşmesi adına katalizör (hızlandırıcı) etkisi yapmaktadır.

Eğer bu insanlarda ve daha önce gidenler de dahil, bu hususlarda bir farkındalık oluşturulabilirse problemlerin çözümü adına ihtiyaç olan değişim gerçekleştirilebilecektir. Bunun için insanlarda isyan ahlakı kültürünün geliştirilmesine ihtiyaç vardır. Önemli olan insanımızda hakkı dillendirme ve haksızlıklar karşısında susmama ahlakının geliştirilmesidir.

Yapılacak çalışmalar ile arkadaşların sahip oldukları hakları öğrenmeleri ve bu hususlarda mücadele etmelerinin bir vazife olduğunun şuurunun verilmesi ve kullanılacak üslubun nasıl olması gerektiği hakkında bir farkındalık oluşturulmalıdır. Eğer bu gerçekleştirilebilirse, idareciler veya hizmet prensiplerine uygun hareket etmeyen herkes ya bu değişime ayak uydurmak zorunda kalacaklar ya da devre dışı olacaklardır.

Diğer taraftan süreçten çok etkilenmeyen beldeler de vardır. Bu yerlerde değişim daha yavaş olsa da genelde meydana gelecek değişim zamanla buralara da yansıyacaktır.

Herkesin sahip olduğu imkanları sonuna kadar kullanarak, yaşadıkları ve şahit oldukları problemleri, ısrarlı bir şekilde üslubuna da riayet ederek dillendirmeye devam etmeleri, çözüm mercii olarak düşündükleri makamlara veya insanlara ulaştırma adına bir gayret içinde bulunmaları gerekmektedir. Bu şekilde problemlerin farkına varan yöneticiler de bunlara seyirci kal(a)mayacaklar, er ya da geç, meselelerin çözümü adına kendilerini bir şeyler yapmak zorunda hissedeceklerdir.

Bu hususlarda usluba riayet edilmesi çok önem arz etmektedir. Üsluba riayet konusu zor ve çok sabır istemesine rağmen neticeye ulaşabilme adına daha selametli bir yoldur.

Üslup mevzuunda yapılacak hataların faturası çok büyük olacaktır. Amaç, eğer mümkünse, bu yanlışlıkları irtikap eden insanların dahi kazanılması olmalıdır. Bu hassasiyete uygun hareket edilmediğinde, bu insanlar dairenin dışına itilmiş olacaklar, hem bu insanlar kaybedilmiş olacak  ve dolayısıyla daha büyük zararlara yol açabilecek bir takım gayrı memnunlar oluşacaktır. Bu kayıplar sadece bu insanlarla sınırlı kalmayacaktır. Bunlara inanmış bir takım insanların kaybını da beraberinde getirebilecektir.

Diğer taraftan bu insanlar ve onlara destek verenler, böyle bir davranış karşısında mağdur edildiklerini düşünecek ve konumlarını koruma adına ciddi bir mücadele içerisine girebileceklerdir. Bu da hareket içerisinde bir takım gruplaşmaları ve belki de parçalanmaları meydana getirecektir. Bu harekete muhalif olanlar için bu gruplaşmalar ve mücadeleler çok büyük fırsatlar doğuracaktır.

Üstad Haretlerinin uhuvvet risalesinde ve lahikalarda vurguladıkları gibi, bazıları mücadelelerinde galip gelebilmek için hareketi bitirmek isteyen bu muhalifler ile işbirliği yoluna kadar gidebileceklerdir.

Kimlerin teşhir edileceğine kim karar verecek!…

Bir diğer önemli husus da, birileri teşhir edilerek problemler çözülmek istendiğinde, kimlerin teşhir edileceği ve buna kimlerin karar vereceği gibi bir büyük problem vardır. Bu işe kapı açıldığında, herkesin hizmet hayatı içerisinde anlaşamadığı, beğenmediği ve bir şekilde karşı karşıya geldiği insanları sosyal medya üzerinde teşhir etmeye başlaması durumunda meydana gelebilecek zararlar hesaba katılmalıdır.

Bu teşhiri yapanların mazlum ve mağdur edildiklerini iddialarındaki haklılıklarını, doğruluklarını anlayabilmek hiç de kolay olmayacaktır. Bunu anlamaya çalıştığımızda karşımıza haklılıkların sorgulanmasında bakılması gereken kim?, kime göre?, Neye göre? Hangi değerlere göre?… gibi çoğaltılabilecek bir dünya soru çıkacaktır.

Bu durumu biraz da sorularla sorgulayalım…

İnsanların sosyal medya üzerinde teşhir etme olayını, nefsaniliklerden, heveslerden, enaniyetlerden, kin ve nefretlerden, intikam alma gibi duygulardan kaynaklanabilecek davranışlardan nasıl koruyabilirsiniz?

Benzer şekilde, teşhir edilenlerin de teşhir edenler ile ilgili aynı yola başvurmalarını ve birbirlerine çamur atmalarını nasıl engelleyebilirsiniz? Aynı zamanda, hareket insanlarını karalamak için fırsat bekleyen insanlar için de kullanabilecekleri bir ortamı ve vesileyi onlara vermiş olmaz mısınız?

Diğer taraftan aşırı bilgi kirliliğinin de olduğu, iyi niyetliler kadar kötü niyetlilerin de bulunduğu bir platformda, sadece hakkın ve hakikatin dillendirilebilmesini, bu işin bir cadı avına dönüşmemesini, bunun hareketi bitirmek adına kullanılmamasını, dedikodu ve gıybetlerin de yapılmamasını, insanların birbirlerine saldırdıkları, yaka paça oldukları bir ortama dönüşmemesini nasıl sağlayabilirsiniz?

Geçmişte veya bugün, peygamberler ve hakiki peygamber varisleri, bu tip problemlerin çözümünde böyle bir yola başvurmuşlar mıdır?

Meselelerin çözümünde peygamberlerin ve peygamber varislerinin nasıl bir yol izlediklerine bakarak metodlarımızı ve usluplarımızı geliştirmeli değil miyiz?

Bir sonraki yazıda konuyu bu soruya cevap arayarak ve Nebev-i usul açısından ele almaya çalışarak devam edelim inşaAllah…

[Prof. Dr. Osman Şahin] 1.6.2019 [TR724]

TÜİK soğan mı yetiştirdi? [Semih Ardıç]

Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) başında artık Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın sağ kolu Yinal Yağan var.

Liyakatten ziyade Saray’a yakınlık esas alındığı için Yağan’ın TÜİK’e hangi bilgi birikimine istinaden başkan yapıldığı sorgulanmıyor.

Yağan ehil olduğu için değil, Bülent Arınç gibi “sadakatini” ispat ettiği için TÜİK’e başkan olarak tayin edildi.

İstatistiklerin merkez bankasının başına gelişi tarih enflasyonun yüzde 26’yı geçtiği 2018 senesi ekim ayına rastlamıştı.

KÜÇÜLMEYE DEVAM EDİYORUZ

Yağan’ı hatırlattım, zira TÜİK’in ilan ettiği 2019’un ilk üç aylık dönemine dair gayri safi yurtiçi hasıla (GSYH) rakamlarında yine bit yeniği var!

2018’in son üç ayında yüzde 3 daralan ve krize girdiği tescil olunan Türkiye ekonomisi 2019’un ilk çeyreğinde de yüzde 2,6 küçüldü.

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri Recep Tayyip Erdoğan’ın tabiri ile eksi 2,6 büyüdük.

SOĞAN İTHAL EDERKEN TARIM BÜYÜMÜŞ

Aynı verilere göre tarım sektörü geçen seneye kıyasla bu sene yüzde 2,5 büyümüş. Patates, soğan ithalatına başlandığı, tanzim çadırlarının kurulduğu aylarda tarım büyümüş.

Yaz mevsimi olsa hasat mevsimi deyip bir nebze ikna olabilirdik. Gelin görün ki hesaplamanın yapıldığı dönem ne yaz ne de tarımda böyle bir büyüme verisini teyit edecek emare var.

TÜİK verilerine göre gayri safi yurtiçi hasıla (GSYH) 2019’un ilk üç ayında yüzde 2,6 azaldı. Fert başına gelir 830 dolar azalarak 8 bin 507 dolara geriledi.

Ekonominin şahlandığı dönemlerde bile tarımın millî gelire katkısı yüzde 2,5 civarında oluyordu.

Tarım yüzde 2,5 büyümese de büyümüş gibi gösterildi. Böylece ekonomideki daralma olduğundan daha az gösterildi.

VATANDAŞ KEMER SIKARKEN

Bir başka dikkat çekici kalem kamu harcamaları. AKP krizde de harcamaya devam etti.

Kamunun bilinen bir yatırımı olmadığına göre göre harcamaların temelinde lüks ve israfın yatıyor. Krizde vatandaşın harcaması yüzde 4,7 azalırken AKP gaza basmış.

Devletin nihaî tüketim harcamaları yüzde 7,2 arttı. 4 ayda 54,5 milyar TL bütçe açığı işte o hız limitlerini aşan o şoförün yediği radar cezasıdır.

AKP lideri Erdoğan’ın damadı Berat Albayrak krizi kamuda kadroları şişirerek, mal ve hizmet alımlarına devam ederek aşacağı zannediyor.

EKONOMİ YÜZDE 2,6 KÜÇÜLDÜ

Hazine Bakanı Albayrak kamuda bol kepçe harcayarak ve TÜİK masasında topraksız tarım icat ederek ekonomik daralmayı ancak yüzde 2,6’ta tutabildi.

Rakamlarla diledikleri kadar oynasınlar. Türkiye büyümüyor, küçülüyor. Fert başına gelir üç ayda 839 dolar gerileyerek 8 bin 507 dolara indi.

Fert başına gelirin 2017 sonunda 10 bin 537 dolar olduğu dikkate alındığında son 15 ayda 2 bin 30 dolar fakirleştiği görülecektir.

İNŞAAT ÇÖKTÜ, SERMAYE TÜKENDİ

Sanayi yüzde 4, inşaat yüzde 10 daraldı. Özel sektörün yeni yatırım kabiliyetini ortaya koyan “sabit sermaye teşekkülü” yüzde 13 geriledi.

Sermaye erirken, borçlar artarken hangi büyümeden bahsedilebilir. İlave TL’ye ihtiyaç duyduğumuz bir dönemde eldeki TL’yi kaybediyoruz.

Krizden çıkış için gerekli sermaye birikimini kendi bünyemizde sağlayamıyoruz. TÜİK’in masa başında makyajladığı haliyle bile millî gelir rakamları krizin 2’nci ve 3’üncü çeyrekte de devam edeceği manasına geliyor.

TÜİK SOĞAN YETİŞTİRİRSE BAŞKA

Enflasyonun yüzde 20’ye tırmandığı bir ekonomide TÜİK’in açıkladığı rakamlara göre en az 1,2 milyon kişi işsiz kaldı. Kriz şartları ağırlaşıyor.

Bu hesap oyunları açlık ve sefalete çare olmayacak maalesef. TÜİK ne vakit topraksız ve steril ofislerde patates ve soğan yetiştirmeyi başarırsa o vakit açıkladığı rakamlar halkın karnını doyuracaktır.

Halk o vakit rakamların hormonlu olmasını sineye çekecektir.

Aksi halde hakikatte yüzde 4’e yakın küçülmüş bir ekonomi için “yüzde 2,6 küçüldü” demek karın doyurmuyor.

Vatandaş öyle de krizde böyle de krizde.

[Semih Ardıç] 1.6.2019 [TR724]

ABD-Türkiye Çalışma Grubu [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

S-400 meselesine ilişkin son gelen haber, krizi konuşmak için bir ortak çalışma grubu kurulacağına ilişkin.

Soner Çağaptay gibi Washington’ın nabzını tutan Türkiye kökenli uzmanlar da dâhil, ABD’deki analizcilerin göremedikleri – ya da belki de görmek istemedikleri – durum şu: S-400 meselesi salt Türkiye’nin hava savunma sistemi ihtiyacından kaynaklanmıyor. Türkiye’deki karar alma mekanizmasının bu ihtiyaçtan hareketle bir savunma sistemi arayışına girdiği ve sonunda bu gereksinimi karşılayacak bir silah sistemini kendisine sunan Rusya’dan gayet masumane bu ihtiyacını gidermeye yeltendiği türü bir kurgu, ya kendini bilerek kandırmak, ya da –bağışlayın– en hafif ifadeyle naiflik! Türkler de Ruslar da ne yaptıklarını biliyor. Ne yaptığını da, ne yapmak istediğini de bilmeyen sanırım Washington. Çünkü S-400’lerin dışında Türk-Rus yakınlaşmasının donelerini bir araya getirip de bir düzenlilik veya bir istikamet göremiyorlar.

Amerika’nın zafiyeti gücüyle veya etki kabiliyetiyle alakalı değil. Aksine analitik bir zayıflık ve Türkiye’deki Rus aktivitelerine gereken önemi atfetmemekten kaynaklanıyor.

Şu soruları sormak lazım:

1- Rusya’nın uzun vadeli planları nedir? 2- Rusya Avrasyacılığının jeopolitik öncelikleri arasında Türkiye’nin yeri nedir? 3- Kremlin istihbari ve politik bakımdan neden Ankara’daki rejimi destekliyor? 4- Rusya düşürülen jetine ve öldürülen büyükelçisine karşın neden Türkiye’yi kolaylıkla “affetti”? 5- Dugin ve Rus istihbaratının 15 Temmuz’da Türk topraklarında ne işi vardı? 6- Türkiye neden ani bir manevrayla Suriye’de Rus yörüngesine girdi? 7- Rusya ve Türkiye arasındaki ikili karşılıklı ziyaretler ve ilişkiler 2016 sonrasında neden çok ciddi bir artış gösterdi? 8- Türkiye’de neden NATO ittifakı ile devam edilmesi gerektiğini düşünen genelkurmay grubu ve diğer subaylar tasfiye edildi? 9- Türkiye’deki anti Amerikan ve anti-Batı söylemler neden bu dönemde ayyuka çıktı? 10- Ruslar neden Ankara’daki rejime özel kuvvetler yapısını anlatmak için Putin’in 320 bin kişilik özel ordusu Rusgvardiya komutanı Viktor Zolotov dâhil tüm komuta kadrosunu gönderdi? Ve bu analitik soruları sorduktan sonra Türkiye’nin Moskova-Tahran-Pekin üçgenindeki ticari-siyasi-diplomatik trafiği incelemesi, Türkiye’nin ana muhalefet de dâhil Ankara’nın NATO’dan sessiz sedasız uzaklaşmasını neredeyse toplumsal bir ittifakla desteklemesi gibi anomalileri görmesi lazım!

Washington Türkiye’nin NATO’dan kopuşunu görmüyor, görmemekte ısrar ediyor. Ortak çalışma gruplarıyla ve diğer oyalama taktikleriyle “salağa yatan” Ankara çakallarını ciddiye alarak, “bizim çocuklar biraz bunalmış, yakında düzelirler” havasında. Washington’daki Türkiye kökenli tayfa rejim retoriği ve endoktrinizasyonu çerçevesinde analiz yapıyor ve Amerikalıların Türkiye’den aldığı istihbarat analizleri haliyle çürük yumurta oluyor. Trump yönetiminin amatörlüğü ve ABD’nin iç sorunlarla içe kapanmış olması, Türkiye rejiminin belki de en büyük şansı. Ankara’nın rejim masalları üzerinden “Suriye’deki YPG’ye desteğin üzdüğü duygusal Oryantal ortak” yaklaşımı ile “badire atlattılar, biraz daha zaman verelim” türü zamana oynama yaklaşımları arasında, kurnaz tilki Putin her geçen gün yeni bir mesafe alıyor. Washington havuç-sopa taktiğini o kadar abarttı ki, artık inandırıcılığı kalmadı. Türkler gayet ciddi olarak ABD’nin zafiyet içinde olduğuna inanıyor. Belki de haklılar! Oysa Rusya demir bilek gibi kendi pozisyonunu bir kez belirliyor, sonra da asla geri adım atmıyor. Türkiye’ye yaptırım uygulama sopasını gösteren Amerika, birkaç gün sonra ortak çalışma grubu ile Ankara’nın “gönlünü alma” çabasına savruluyor. Bu arada Türkiye S-400’ler konusunda bir ertelemenin söz konusu olmadığını açıklıyor.

Çalışma grubu operasyonel hale gelecek de, bu arada S-400’lerin sevkiyatı ertelenecek de, Ankara zaman kazanacak da, Ruslar duruma alışacak da! Ölme eşeğim ölme! Bu zihin fukaralığı ile Washington’ın Kremlin’deki analitik zekâyı Ortadoğu ve küresel satrançta mağlup etme şansı giderek azalıyor. Türkiye cenahında ise Putinist rejim – arka planındaki etkin Ergenekoncu-Avrasyacı ajanları ile beraber – giderek daha fazla konsolide oluyor. Türkiye Cumhuriyeti bir Türkiye Respublikası’na dönüşürken, muhalefet tabanını İstanbul seçimlerinin tekrarı üzerinden “demokratik mücadele” masalıyla uyutuyor, kılcal damarlarına kadar Türk toplumu anti NATO-ABD-Batı söylemine alışıyor.

Barolar Birliği Başkanı Feyzioğlu’nun yeşil pasaport yemini yutması gibi, Türkiye toplumu da Batı’ya kafa tutan dünya lideri Türkiye zokasını düşünmeden yutuyor. Mental olarak Rus müttefiklerle beraber demokrasi ve haklar karşıtlığı babında şampiyonluk yapan Ankara rejimi, bu retoriği gerek İslamcı jargonu kullanarak anti-semitist ve cihatçı, gerek sol jargonu kullanarak anti-emperyalist, gerekse de büyük Türkiye jargonunu kullanarak neo-Osmanlıcı bağlamlarda efektif olarak kullanıyor. Ve her geçen gün geri dönülmesi olanaksız noktaya doğru Türkiye toplumu Pavlov’un köpeği gibi şartlandırılıyor. Rusya’nın Türklere sunulacak çok paketi var. Suriye’de bir sınırlı askeri operasyona izin vermeleri bile rejime en az bir yıl yakıt olur. Erdoğan ve ortakları başka bir şey ister mi? Bakarsınız Ruslar doğal gaz birim fiyatlarını düşürür. Amerika’nın elinde ne var? Türklere hangi havucu sunacak? Ah, az kalsın unutuyordum. Ortak çalışma grubu, değil mi? Yahu siz dalga mı geçiyorsunuz demezler mi? Washington gücü bakımından bir dev. Ama stratejik-analitik bakımdan hâlihazırda bir cüce!

Bu ortamda Rusların oyunu galip bitirmeleri için cidden çok gayret etmelerine gerek yok. Suriye’de Esad’lı çözüme ABD ve Batı’yı razı ettiler. Onlar da göçmenlerce işgal sendromundan kaynaklanan fobiyle bu Rus oldubittisini memnuniyetle kabul etti. Fiili durum bu! Zaten Ruslar olmasa IŞİD konusunda da sonuç alamazlardı. Öyle ya, NATO üyesi (!) Türkiye IŞİD ve El Nusra Kaidecilerinin en büyük desteğiydi. Türkiye ne zaman taraf değiştirdi? Bu karar değişikliğinde de Rus etkisini görmüyorsanız, sizlere düşünce kuruluşları boşuna maaş veriyor! Soğuk Savaş sonrası girilen rehavet, ABD’nin zayıflamasına neden olmuş görülüyor.

Ruslar S-400’leri Türkiye’ye yerleştirecek. Hava savunma sistemi aldığını düşünen Türkler, esasında bu sistemler beraber Rus askeri varlığını da ülkelerine sokmuş olacak. Tatlı rüyalar. Hem Ankara’daki Rusya ajanlarına, hem de Washington’daki bol sıfırlı çekler ve kabartma kartvizitleri ile oradan oraya gidip gönüllü rejim retoriği anlatan Türk kökenli analizcilere!

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 1.6.2019 [TR724]

Kız çocuklarını koruyamayan devlet [Fatma Betül Meriç]

“Zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü. Hem akıl çağıydı hem de aptallık. Hem inanç devriydi hem de kuşku. Aydınlık mevsimiydi. Karanlık mevsimiydi. Umudun baharı, umutsuzluğun kışıydı. Hem her şeyimiz vardı hem hiçbir şeyimiz yoktu. Hepimiz ya doğrudan cehenneme gidecektik ya da tam öteki yana. Lafın kısası; şimdikine öylesine yakın bir dönemdi ki, kimi yaygaracı otoriteler bu dönemin, iyi ya da kötü fark etmez, sadece ‘daha’ sözcüğü kullanılarak diğerleriyle karşılaştırılabileceğini iddia ederlerdi.”

İki Şehrin Hikayesi’ne bu satırlarla başlıyor Dickens. İyiliğe karşı kötülüğün, aydınlık karşısında karanlığın hep var olageldiğini hatırlatıyor.

Son yıllarda her güne farklı bir hukuksuzlukla uyanıyoruz ülke olarak. Her güne yeni bir ahlaki dibi görerek başlıyoruz.

Ekonominin kötüye gidişinden, önce uzun süre verilmeyip ardından geri alınan mazbatadan, ya da yaklaşan ve yeniden yapılacak olan İstanbul Seçim muharebesinden(!) bahsetmeyeceğim.

Ben size unutturulmaya çalışılan, kör kuyularda kaybedilmeye yüz tutmuş insanlığımızdan bahsedeceğim.

İftar sofrasına davet edildi diye, alıkonulan gencecik üniversite öğrencilerinden, onlara isnat edilen pikniğe gitme, birbiri ile iletişim kurma suçlamalarından…

Ya da bebekten, bebeklerden…

Anneleri ile birlikte karanlığa hapsettiğiniz, güneşe, gökyüzüne, ağacın yeşiline, toprağın şefkatine, babasının sesine hasret cezaevinde büyümeye mahkum ettiğiniz bebeklerimizden.

Dışarda koruyamadığımız ve artık aramızda olmayan  Ecrin’den, Irmak’tan, Beyza’dan, Leyla’dan, Eylül’den…

Bir biberon süt, bir ahşap  çıngırak yetecekken neşelendirmeye; insaf bilmez ellerde yitip gittiler, soldular birer çiçek misali, ne acı ki..

***

Samsun’un Vezirköprü ilçesinin, 7 haneli Alancık Köyü’nde, henüz 18 aylık bir bebek kayboluyor. İsminin Ecrin olduğunu öğrendiğimiz dünya güzeli bir yavru. Kısa kesilmiş saçları, güzel parlak gözleri ile yeni yürümeye başlayan bir ana kuzusu. Kısacık ömründe sahip olduğu üç beş parça kıyafet ile birkaç adet fotoğraf kalmış ondan geriye. Hikaye uzun. Hikayenin sonu ise acı. 22 gündür kayıp diye arandığı tv programında, vücut bütünlüğü olmayan kemiklerinin bulunduğu öğrendi tüm Türkiye.

18 aylık bir bebek, önce istismara uğramış ardından beden bütünlüğü olmayacak şekilde gömülmek istenmişti.

Peki ama Ecrin vahşice katledilen kaçıncı kız çocuğu, kaçıncı bebek?

Yasal düzenlemeler mi yetersiz, yasaların caydırıcılığı mı eksik?

Yoksa biz neyi kaybettik ki bu ülkede, bu haberlerin ardı arkası kesilmiyor?

İzlediğimiz görüntüler, kanımızı dondurmuyor mu? Henüz anne kucağında olması gereken, toplum olarak sahip çıkmamızı bekleyen bebekleri nasıl ve neden bir bir kaybediyoruz hoyrat ellerde?

Susmanı çare olmadığını ne zaman öğreneceğiz?

Bize dokunmayan yılan bin yaşasıncılığı ne zaman bırakacağız?

Merhamet ya hu!

***

20 Mayıs tarihinde yine bir kadın cinayeti işleniyor.

Koruyamadığımız kaçıncı kadın, annesiz kalan kaçıncı çocuk?

Diyarbakır barosuna kayıtlı avukat Muazzez B.’nin boşanma aşamasında olduğu doktor eşi tarafından vurularak öldürüldüğü haberini okuyorum.

1,5 yıldır süren boşanma davaları sırasında, kreş çağındaki çocuklarının etkinliğine katılmak için bir araya gelen çiftin kavga ettiği ve babanın çocukların gözleri önünde annelerini 14 kurşunla öldürdüğü haberi içimi yakıyor.

Ülkenin geleceğini emanet edeceğimiz çocuklarımız böyle büyük travmalar yaşarken; bu coğrafyanın kader yükünü en çok taşıyan hemcinslerim, bambaşka yerlerde hayatlarını kaybediyorlar.

***

Komşuların iftara birbirini çağırdığı dönemler, iftara kızının üniversiteden arkadaşlarını davet etti diye şikayet edildiği dönemlere bıraktı.

Eşini, aylarca mahkum edip hastalığına ve  ölümüne sebep olanlar, kızıyla birlikte bir anneyi gözaltı almaktan da çekinmediler.

Bu ramazan günlerinde, çektikleri onca sıkıntıya rağmen, yılmayıp hayatlarına devam etmek isteyen insanlara ettikleri eziyet yetmezmiş gibi; henüz üniversite çağındaki çocukları sebepsiz yere tutuklamaktan geri durmadılar.

Siyasetin kirli oyunlarına alet olanları, sahip oldukları makamları kendininmiş sananları bilmeliler ki, bu edip eyledikleri tek kelime ile zulümdür. Babası ya da aile fertlerinden birileri hali hazırda haksızca tutuklu bulunan bu çocukları, isnat ettiğiniz suçlar ve suçlamalarla cezaevinde tutamazsınız. Bu apaçık suçtur. İnsan hakları ayıbı, hürriyet gaspıdır. Zamanı geldiğinde isimleriniz unutulacak, yaptıklarınızdan dolayı nefretle yad edileceksiniz.

Hatırlayın, Nazım Hikmet Bursa Cezaevi’ndedir ve koğuş arkadaşlarına okuma-yazmaya yönlendirmektedir. Aynı zamanda cezaevi yönetimine de yardım eder. Bir gün Cezaevine denetim için, Adalet Bakanlığı’ndan bir müfettiş gelir. Birkaç günlük denetimden sonra müdüre: Nazım da buradaymış, der. Çağır da görelim, nasıl biridir.

Nazım’ı odaya getirirler. Müdür koltuğuna iyice kurulan müfettiş, Nazım’ı tepeden tırnağa süzer. Demek Nazım sizsiniz, der.

Nazım’a oturması için yer göstermez. Kısa bir konuşma sonrası, “Gidebilirsiniz” der.

Nazım, tam kapıdan çıkarken durur ve müfettişe, Ömer Hayyam adını duydunuz mu diye sorar.

Müfettiş hemen atılır. Kim duymaz Hayyam’ı der.

Nazım bu sefer, Hayyam zamanında İran hükümdarı kimdi diye sorar.

Müfettiş şaşırır. Nazım ise konuşmasını sürdürür.

Görüyorsunuz, der. Sanatçıyı anımsadınız ama hükümdarı anımsamadınız. Yıllar sonra beni dünya anımsayacak ama dönemin adalet bakanını ve sizi kimse hatırlamayacak der ve odadan çıkar.

El- hak doğrudur. Zalimler unutulur, tarihin tozlu sayfalarında isimleri nefretle eşdeğer tutulur.

Zulme rıza göstermeyenler, haksızlığa karşı duranlar ise; ister zindanda ister dünyanın öbür ucunda olsunlar, bir yad-ı cemil olur, dillerde dolaşırlar.

Sabahattin Ali’nin yıllara meydan okuyan sözleri ile bitirelim.

“Kendi çıkarlarını, milletin çıkarlarında üstün tutanlara, kendi hak edilmemiş ekmeklerini yiyebilmekte devam etmek için milletlerini kölelik zincirleri, cehalet karanlığı, korku uyuşukluğu içinde bırakmaya çabalayanlara lanet olsun.”

[Fatma Betül Meriç] 1.6.2019 [TR724]

Sanal çekirdek Erdoğan’ı kurtarabilir mi? [Bülent Korucu]

Diktatörleri yıkanlar genelde iktidarı paylaştığı çekirdek elit kadrodan çıkıyor. Onlar da tedbir olarak gücü sadece yakın aile bireyleriyle paylaşıyor. Tıpkı Erdoğan’ın yaptığı gibi. Onun da farklı dezavantajları var; güçlü kişilikler kendi kariyer ve iktidar planları ile baştakini tehdit ediyor ya da beceriksizlikleriyle bir çuval incirin berbat olmasına yol açıyorlar.

Erdoğan şimdi böyle bir ikilem yaşıyor ve bunu aşmak için sanal bir çekirdek elit kurgulamaya çabalıyor. Bülent Arınç ve Abdülkadir Aksu gibi naftalinli isimlerin tavan arasından indirilip piyasaya sürülmesinin amacı bu. Peki bu hamle Erdoğan’ın ne kadar işine yarayacak?

AKP Genel Başkanı, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ı anlamak için başucu kaynaklarından biri Fathali M. Moghaddam’ın Diktatörlüğün Psikolojisi kitabı. Hani şu 2013’te bir ABD gezisinde törenle Emine Erdoğan’a hediye edilen eser. 31 Mart seçim yenilgisinin büyük bir bozguna dönüşmemesi adına AKP liderinin giriştiği taktiksel değişikliklerin izleri de o kitapta var.

Erdoğan bir kaç gündür tavan arasında eskileri karıştırıyor ve naftalinleyip bir kenara attığı bazı isimleri tekrar gün ışığına çıkarıyor. Bülent Arınç, yeni kurulan Cumhurbaşkanlığı Yüksek İstişare Kurulu üyesi oldu. Eski İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu Vakıfbank Yönetim Kurulu Başkanı, eski TBMM Başkanvekili Sadık Yakut ise üye oldu. Eski Bakan Faruk Çelik Ziraat Bankası, eski belediye başkanı Mevlüt Uysal ise Halkbank yönetimine atandı. Toplum buralara ‘arpalık’ diyor; bence susturucu daha doğru bir ifade. Eskiden emekli generaller arpalıklara dağıtılırdı. Aynı mantığın yansıması.

Bu çabanın seçim kayıplarıyla birlikte diğer itici gücü Ahmet Davutoğlu ve Abdullah Gül-Ali Babacan gibi isimlerin etrafındaki hareketlenme. Süleyman Soylu ve Numan Kurtulmuş’u düşük bonservis bedelleriyle transfer edip partilerini kapattıran Erdoğan’ın sorunu bu kez daha büyük. Dıştan gelen bir saldırı değil binanın yükseldiği temelde çatlama riski ile karşı karşıya.

Moghaddam, diktatörlüklerin halk hareketleriyle yıkılmadığını tam aksine çekirdek elitin parçalanmasıyla yok olduğunu örnekleriyle anlatıyor. Diktatörler, en yakınlarındaki diktatör namzetleri tarafından alaşağı ediliyor çoğunlukla. Davutoğlu ve Gül’e benim yüklediğim anlam bundan fazla değil. Onların eliyle ülkeye demokrasi gelmesi uzak bir hayal. Zaten mevcut rejimin inşasında fazlasıyla emek ve katkıları var. Yanlış olduğunu düşünseler o katkıyı yapmazlardı. Sadece sponsorlarının bu yönde bir talebi olursa kısmi düzelme öngörülebilir. Erdoğan’ın ilk dönemlerinde olduğu gibi. Onun bile demokrasi havarisi kesildiğini hatırladığımızda, o gömlek Gül ve Davutoğlu’nda daha az sırıtacaktır.

Erdoğan, çekirdekteki parçalanma riskini bertaraf etmek için iktidarı birlikte kurdukları eliti tasfiye etti. Etkin görevlerden uzaklaştırdı, yer yer kendilerine veya yakınlarına gözdağı verecek operasyonlarla hareketsiz kılmaya çalıştı. Anayasa Mahkemesi eski Başkanı Haşim Kılıç’ın oğluna çıkarılan yakalama kararı ya da Davutoğlu döneminde Dışişleri Bakanlığına alınan diplomatlara işkenceyle ifade imzalatmaya çalışması bariz örnekler. Başka diktatörlüklerde yaşandığı şekilde, tasfiye olanların yeri aile üyeleriyle dolduruldu. Böylece iktidarı ayakta tutan çekirdek elit, dikensiz gül bahçesine dönüştü. Ancak evdeki hesap çarşıya uymuyor. Ali Babacan’ın koltuğunda oturan Berat Albayrak, pimi çekilmiş bomba. Sadece beceriksizliğini ya da alay konusu olan sunumlarını kastetmiyorum. Eskiden Erdoğan bizzat yaptırdığı şeylerde bile sorumluluğu bakanlara yıkıp iyi polis rolüne soyunuyordu. Şimdi bu tiyatroya imkan kalmadı.

Paralel yürüyen çatlaklar Cumhurbaşkanı’nın endişesini büyütüyor. Partideki fay hareketlenmesinin yanında devlet içindeki diğer koalisyonların zayıflama ihtimali belirdi. İstanbul seçiminde daha önceki örneklerde olduğu üzere AKP’nin galip ilan edilmesi yeni Türkiye’nin normaliydi. Yüksek Seçim Kurulu, büyük bir sürpriz yaptı ve yaklaşık iki aylık tartışma sürecinden sonra yenilenme kararı verdi. İptalin geciktiği hergün AKP’nin aldığı yeni bir yaraya dönüştü. Halt tabiriyle istediklerini aldılar ama mundar olmuş biçimde. İktidarı paylaştığı bürokratik elit içinde de çatlamanın söz konusu olduğuna yorulabilecek bir gelişmeydi.

Bürokratik elitle nasıl bir pazarlık içinde bilemiyorum, henüz işaretleri belirmedi. Parti içindeki çatlamayı bertaraf edebilmek için Erdoğan sanal bir elit çekirdek oluşturuyor. Tercih edilen isimler sönmüş atomlar. (Kimyada böyle bir tabir var mı bilmiyorum ama siyaseten söylenebilir herhalde.) Bülent Arınç’ın Hülya Koçyiğit ve Orhan Gencebay’dan bir farkı yok. Aynı kadroya atandı. Bankalara gidenlerin de sadece maaşı ve makam ayrıcalıkları olacak. Yönetim profesyonellerde olmaya devam edecek. Aile dışından isimlere dağıtılan ulufe ile  ‘bakın eskiden olduğu gibi iktidarı ve rantı paylaşıyorum’ mesajı vermeyi hedefliyor. Ancak bu girişim ters de tepebilir. Sınıf atlama açlığı ile partide çalışan bilhassa genç elit adayları hayal kırıklığı yaşıyor. ‘Hâlâ herşey işi bitmiş adamlara dağıtılıyor’ öfkesi birikiyor. Erdoğan ise tercihinde kendince haklı, zira kuracağı sanal olmayan bir çekirdek tehdide dönüşebilir. Enerjisi ve daha önemlisi yükselme açlığı olanlarla iktidar paylaşmak, uzun vadede Brütüslerin eline bıçak verip evine sokmaya benziyor.

Tavan arasından indirdiği şeyler yeni eşyaların arasına güve taşıyabilir. Benden söylemesi…

[Bülent Korucu] 1.6.2019 [TR724]

İlk uluslararası mahkeme kararı: BM kararı tahliyelerin kapısını açıyor [Adem Yavuz Arslan]

BM KARARI TAHLİYELERİN KAPISINI AÇIYOR

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Batı’yı oyalama amacıyla hazırlattığı ve avukatlara yeşil pasaport verilmesi dışında somut bir sonucu olmayan ‘Yargı Reformu Paketi’nin açıklandığı gün Birleşmiş Milletler’den Türkiye’deki binlerce tutuklu ve KHK mağdurunu doğrudan ilgilendiren tarihi bir karar çıktı. BM İnsan Hakları Komitesi’nin 2980-2017 sayılı “İsmet Özçelik ve Turgay Karaman / Türkiye kararı” Erdoğan rejiminin insan hakları ihlallerini tek tek kayda geçirdi ve Hizmet Hareketi’ne yönelik tutuklamaların keyfi olduğuna hükmetti. Komite, Anayasa Mahkemesi’ni etkin bir iç hukuk yolu olarak görmezken ByLock ve Bank Asya’ya para yatırmış olmayı tutuklama için yeterli delil saymadı. Böylece KHK’lılara yönelik tutuklamaların haksız olduğu uluslararası mahkemelerce de tescillenmiş oldu.

Kararın detaylarına ve olası etkilerine geçmeden önce şu noktanın altını çizmek şart. Adı her ne kadar ‘komite’ olsa da BM İnsan Hakları Komitesi tıpkı AİHM gibi uluslararası bir mahkeme. Kararları da Türkiye’yi doğrudan bağlıyor. Dolayısıyla Türkiye’nin kararlara uymama, dikkate almama şansı yok.

BM İnsan Hakları Komitesi’nin kararına dayanak ise Hizmet Hareketi’ne mensup eğitimciler İsmet Özçelik ve Turgay Karaman’ın Türk istihbaratı tarafından kaçırılması gerekçesiyle yapılan başvuru. Hatırlanacağı gibi Türk eğitimciler 2017 yılında Malezya’da kaçırılmış ve Türkiye’ye götürülerek tutuklanmıştı. Türk eğitimcilerin özgürlüklerinin ihlal edildiğini savunan Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komisyonu bu karara uyması için Türk makamlarına 180 gün süre tanıdı. Ayrıca BM komisyonu tutuklamaların keyfi olduğunu belirterek mağdurlara tazminat ödenmesine hükmetti. BM Komisyonun kararında Türkiye’nin İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ne imza atan ülkelerden biri olduğu hatırlatılarak “Türkiye devleti, şahısların serbest bırakılması ve uğradıkları hak ihlalleri nedeniyle onlara yeterli tazminat ödenmesi yükümlülüğü altındadır.” denildi.

KARAR TÜRKİYE İÇİN BAĞLAYICI

Söz konusu karar Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komitesi tarafından Hizmet Hareketi ile ilgili verilen ilk karar olma özelliği taşıyor. Daha önce BM Haksız Tutukluluk Çalışma Grubu tarafından verilen 9 hak ihlali kararı vardı. Ancak söz konusu grubun kararları bağlayıcılık açısından tartışılan bir konu. Fakat BM İnsan Hakları Komitesi uluslararası mahkeme niteliğinde ve Türkiye için kesin bağlayıcı bir kurum. Bir başka ifadeyle uluslararası bir mahkeme Hizmet Hareketi’ne yönelik net bir karar almış oldu.

“OHAL MAZERET DEĞİL”

Söz konusu mahkeme kararı KHK’lılara yönelik tutuklamaların haksız olduğunuda tescillemiş oldu. Türk hükümeti tutuklamalara dair OHAL’i bahane olarak sundu. Ancak İnsan Hakları Komitesi Türkiye’nin savunmasını kabul etmedi. Hatırlanacağı gibi AIHM’in Alparslan Altan/Türkiye kararında da aynı eleştirilere yer verilmiş, tutuklamanın OHAL durumunun özel koşulları nedeniyle meşru gösterilemeyeceği vurgulanmıştı. Erdoğan Rejiminin olağanüstü hali bahane edilerek Uluslararası Sözleşme hükümlerini uygulamayacağı iddiası çürütüldü ve başvuranların haksız ve hukuka aykırı tutuklandıkları, bunun da olağanüstü hal gereği alınması gereken zorunlu tedbir niteliğinde olmadığına karar verildi. Diğer bir ifade ile şu ana kadar olağanüstü hal kapsamında gerçekleştirilen tutuklamaların çekinceye konu edilerek uluslararası yargılamadan kaçırılamayacağı tespit edilmiş oldu.

ANAYASA MAHKEMESİ İÇ HUKUK YOLU SAYILMADI

Mahkeme kararının Türkiye’deki yüzbinlerce mağduru ilgilendiren çok önemli bir boyutu daha var. Komite Türkiye’nin ‘başvuranlar hakkında AYM kararı bulunmadığı, dolayısıyla iç hukuk yollarının tüketilmediği’ şeklindeki savunmasını da reddetti. Kararda Anayasa Mahkemesi’nin Gülen Hareketi ile ilgili kararlarda objektif davranmadığı ve makul sürede karar vermediği ifade edildi. Yani BM İnsan Hakları Komitesi Anayasa Mahkemesi’ni tüketilmesi gereken bir iç hukuk yolu olarak görmedi. Hukukçulara göre BM Komitesi’nin aldığı bu karar Türkiye’deki binlerce tutuklu ve KHK’lıyı doğrudan ilgilendiriyor. Haksız ve uzun tutukluluk açısından AIHM’e yapılan başvuruları da etkileyecek bir karar çıkmış oldu. Bilindiği gibi AIHM Türkiye’den yapılan başvuruları ‘AYM süreci bitirlemdiği gerekçesiyle’ geri gönderiyordu. BM İnsan Hakları Komisyonu’nun kararı ile AIHM’de yeni bir karar almak zorunda kalacak.

BYLOCK VE BANK ASYA TUTUKLAMA GEREKÇESİ YAPILAMAZ

Söz konusu kararın binlerce kişiyi ilgilendiren bir diğer önemli sonucu ise Bylock ve Bank Asya ile ilgili. Bilindiği gibi Erdoğan rejimi Bylock kullandığı ya da Bank Asya’ya para yatırdığı iddiası ile yüzbinlerce kişi hakkında işlem yapmış, onbinlerce kişiyi tutuklatmıştı. BM İnsan Hakları Komitesi ByLock ve Bank Asya’ya para yatırma iddialarının tutuklama gerekçesi yapılamayacağı belirtilerek “ bir iletişim uygulamasını sadece kullanma suç delili olamaz” denildi. Hatırlanacağı gibi BM Keyfi Tutuklamalar Çalışma Grubu’nun 2018/42 sayılı kararı “Bylock kullanma ve Gülen Hareketince organize edilen dini sohbetlere katılma terör örgütü suçlamasına dayanak yapılamaz” demişti. BM İnsan Hakları Komitesi’nin benzer yöndeki kararı kararı ile KHK’lılara yönelik tutuklamaların ve uzun tutuklulukların tamamen keyfi olduğu, OHAL nedeniyle alınması gereken tedbirlerden olmadığı, ByLock, Bank Asya ve dini sohbetlere katılmanın suç delili kabul edilemeyeceği uluslararası bir mahkemece tescillenmiş oldu.

TÜRKİYE SANIKLARI TAHLİYE EDİP TAZMİNAT ÖDEMEK ZORUNDA

Mahkeme kararında başvuranların 19-21 gün içinde hakim önüne getirilmeleri de ayrıca ihlal sebebi sayıldı. Kararda ayrıca mağdurların tahliyesine karar verilmesine, tazminat ödenmesine karar verildi. BM İnsan Hakları Komitesi kararın gereğinin yerine getirilmesi için Türkiye’ye 180 gün süre verdi. Kararı değerlendiren hukukçulara göre BM İnsan Hakları Komitesi’nin bu kararı Türkiye’deki yüzbinlerce KHK’lı ve onbinlerce tutukluyu doğrudan etkiliyor. Uzman hukukçulara göre uzun süredir tutuklu bulunan ve ByLock ya da Bank Asya gerekçesi ile tutuklanmış kişiler BM’nin bu kararını referans alarak tahliye başvurusunda bulunabilirler. Ayrıca AIHM’e yapılan başvurularda da ilgili BM kararını referans yapabilir, iltica başvurularında kullanabilirler.

[Adem Yavuz Arslan] 1.6.2019 [TR724]

Ben oynamam yok kardeşim [Levent Kenez]

Günlerce ‘nasıl olacak bu iş?’ diye kafa yordular,  YSK içindeki partililerden de onay alıp şu şekilde seçimi iptal edilmek mümkün diye karar kıldılar ve bu plan neticesinde CHP adayına mazbatayı verdiklerinde bu işin daha henüz bitmediğini birçok kişi tahmin etmişti. Ülke öyle bir yere geldi ki seçimi kazanıyorsunuz ve bunu senin elinden alacaklarını biliyorsunuz. Ve sadece seyrediyorsun.

YSK, İstanbul seçimlerini iptal ettiği zaman CHP ne tepki verdi hatırlayan var mı?  Daha doğrusu bir tepki verdi mi? Vekillerin kaç RT alırız yarışı yaptığı tweetleri, selfieleri saymıyorum. Daha dün genel başkanlarını linç ediyorlardı. Dünyada medeni bir ülkede insanların siyasi hayatlarında bir kere yaşayacağı şeyleri CHP haftada bir yaşıyorlar ve parti bunu bir grip gibi geçiriyor. Gel dediğin de gel git dediğinde git. Böyle muhalefete sahip olup da diktatör olmayanın hakkı kötektir.

Ya Binali Yıldırım için söylenenlere ne demeli. Yok İstanbul seçimleri iptal olursa bir daha aday olmayacakmış. Yeteri kadar yıpranmış. Epey muteber adam bu kulisi aktardı son durumu bu diye. Seçim akşamı Berat’la kavga etmiş de baban yaşında adamım lan demişmiş de.

Ya Binali Yıldırım kim ki. Nasıl bir iradesi olabilir. Bir suç ortağı kime rest çekebilir de kendi başına bir karar alabilir. Bugün yetişkin bir tosuncuk masaya oturduğunda ne yer haberiniz var mı? Bir gemi kaça çıkıyor limandan. Kirli paraların mutemeti, havuz tahsildarı kime artistlik yapabilir. Şimdi Binali Yıldırım ilk seçimde olmadığı kadar koşturuyor. Hem de ramazan olmasına rağmen. Geçen seçimde ne eksik görülmüşse şimdi kampanyayı yönetenlerin elinde oyuncak gibi oradan oraya. “Çalındı demeye mecburdum” diyecek kadar pervasızca.

Bu kuyuya girdin mi çıkamıyorsun işte. Hangi seviyede hangi konumda olursan ol. CHP adayının (!) konuşması montajlanıyor, bunu yayan isimlerden en çok tepki çeken bir tanesi çıkıp da ‘gerçekten olayın doğrusu çok farklıymış, özür dilerim’ diyeceğine hala kirli bir yalanı savundukça savunuyor. Acınası bir suç ortaklığı daha.

CHP adayının papaz olduğu (!) ve ülkenin tüm halinin özeti olan genç havuza konuşmuş, işte tokat yiyen genç diye bağıra bağıra yaptıkları röportajı anonsluyorlar, genç de Allah var doğruyu söylüyor “bana tokat atmadı, yanağıma dokundu” diyor hala yalanı sürdürüyorlar. İşte bu kadar Allah’tan korkmazların elinde ülke.

Kadri Gürsel’e kelepçe takılmış da Adalet Bakanı fevkalade yanlış bulmuş. Zaten kendi gelmiş. Yahu zaten kendi gelen ev kadınlarından yaşlı teyzelere hamile kadınlardan gencecik kızlara kadar  elleri kelepçeli yerlerde süründürdünüz insanları kansızın oynadığı vitrine bak. Cezaevlerinde işkence ve kötü muamele iddialarının ardı arkası kesilmiyor kimsenin umrunda değil.

Bir de şu tipler yok mu? Cemaatten birisine yapılan kötü muameleyi duyuruyor. Bir saat sonra ‘ya bırak onlar Fetö’cü sen ne duyar kasıyorsun’ diye mahallesinden gelen tepkilerden sonra ama “kime yapılırsa yapılsın” deme ihtiyacı hissediyor. Senin tornistanına da mahallene de. Kimse iki dakika sabit duramıyor.

Avukat hanımın eteği olay olunca bütün meslek ayağa kalkıyor, yüzlerce içinde her görüşten avukatın olduğu meslektaşlarınız içeride. İçlerinde feci işkenceler görenler oldu, kimse sesini çıkarmadı. Mesele ucu kimseye dokunmayan bir şey olunca nasıl dayanışılıyormuş. Halbuki hepsi her şeyi biliyor. Birkaçı hariç hiçbirisi hapisteki meslektaşları için kılını kıpırdatmıyor. Bu da sessiz suç ortaklığı değil mi? Herkes kızıyor barolar birliği başkanına ama adam hep böyleydi ve son seçimde oyların tamamını aldı sadece bir kişi oy vermemiş o da yanlış mı kullandı bilinmez. Bugün seçim olsa yine kazanır.

Hamile kadınlara yapılanları duyuyorsunuz, iddiasının bile ülkeyi yerinden oynatması gerekirken kadınlardan sorumlu yarım dünya Emine Erdoğan’ın peşinde onu nasıl memnun ederim derdinde.

Dünya’nın en itici dışişleri bakanı devletin eski diplomatlarına işkence yapılması ile övünüyor. Yok yetersiz kişilermiş diye dilbilgisi falan diyor, konuştuğu zaman magandadan farksız adam. İhraç edilenlerden bir tanesi dayanamadı Harvard diplomasını paylaştı.

Suç ortağı demişken MHP’yi gören var mı? Bahçeli’den uzun zamandır ses soluk çıkmıyor. İstanbul’a demir atacaktı? Dün gece Kadir gecesi mesajı yayınlamış, en son haber bu.

Sözün özü ülke her alanda bir felakete doğru gidiyor ve  siyaset, medya, iktidar, muhalefet hepsi aynı otobüste sadece koltukları farklı. Kimsenin bir şeyleri değiştirecek çabası ya da gücü kalmadı. Bu rejimin nasıl değişeceği ile ilgili tek  gerçek projeksiyon otobüs duvara çarptığında sağ kalanlar kimlerse o zaman belli olacak. Ama şoför duvara olabildiğince geç çarpmak için yapacakları ile epey belirleyici olacak.

[Levent Kenez] 1.6.2019 [Tr724]