Metropoll: Yoksulların yüzde 70’i salgında işsiz kaldı

Metropoll Araştırma Şirketi’nin 28 ilde gerçekleştirdiği araştırmaya göre, salgın nedeniyle ekonomik durumu kötüleşen vatandaşların büyük bölümünü geliri düşük kesimler oluşturdu. Her dört kişiden biri temel ihtiyaçlarını bile karşılayamadığını ifade etti.

KRONOS -8 Mayıs 2020

Geliri 1000 TL ve altında olanların yüzde 70’i, 1000 TL ile 2 bin TL arasında olanların ise yüzde 29’u koronavirüs salgını nedeniyle işsiz kaldığını bildirdi.

Metropoll Araştırma Şirketi’nin 28 ilde 1288 katılımcıyla gerçekleştirdiği çalışmada koronavirüs salgınının ekonomiye etkisiyle ilgili ayrıntılı analizlere yer verildi. Cumhuriyet’ten Mahmut Lıcalı’nın haberine göre çalışmada özetle şunlar yer aldı:

SALGIN ÇALIŞMA HAYATINI VURDU

Katılımcıların yüzde 26.8’i işsiz kaldığını belirtirken, ücretsiz izne gönderildiğini söyleyenlerin oranı yüzde 6.9 oldu. İşe gitmeye devam ettiğini ancak çalışma saatlerinin azaldığını söyleyenlerin oranı yüzde 7.1 olurken, evden çalıştığını ifade edenlerin oranı ise yüzde 4.2 oldu.

Zaten çalışmadığını ifade edenlerin oranı yüzde 42 oldu. İşsiz kalanlar, ücretsiz izne çıkarılmayanlar ve zaten çalışmayanların toplam oranı yüzde 76 olarak hesaplandı.

İŞİNİ KAYBEDENLER YOKSULLAR

Çalışmaya göre, aylık geliri 1000 TL ve altında olduğunu ifade edenlerin yüzde 70’i işsiz kaldı. Gelir düzeyi 1000-2 bin TL arasında olanların ise yüzde 29.9’u işsiz kaldı. Bu durum salgın nedeniyle işini kaybedenlerin, en düşük gelir grubuna sahip kesimlerden oluştuğunu gösterdi.

4 KİŞİDEN 1’İ İHTİYACINI KARŞILAYAMIYOR

Katılımcıların yüzde 24.2’si temel ihtiyaçlarını karşılayamadığını, yüzde 48’i yalnızca beslenme ve barınma gibi ihtiyaçları karşıladığını, yüzde 26’sı her ihtiyacını karşılayabildiğini ifade etti. Ortalama her 4 kişiden 1’i temel ihtiyaçlarını karşılayamadığını söyledi.

Katılımcıların yüzde 43.9’u koronavirüs salgınından beri bu koşullarda bulunduğunu ifade etti.

[Kronos.News] 8.5.2020

10 aydır kayıp KHK’lı Yusuf Bilge Tunç’un ailesi: Artık hayatından endişe ediyoruz [Cevheri Güven]

2019’da yedi kişi siyah Transporter’la kaçırıldı. Şubat’ta kaçırılan 6 kişi 6-9 ay sonra Emniyet’e verildi. Tunç’u ise 10 aydır tutuyorlar.

CEVHERİ GÜVEN

BOLD ÖZEL – KHK’lı Yusuf Bilge Tunç, 6 Ağustos 2019’da kaçırıldı. 2019 yılında kaçırılanlar 6-9 ay sonra polise teslim edilirken Tunç’un kaçırılmasının üzerinden 10 ay geçti. Ailesi işkence altında hayatını kaybetmiş olmasından endişe ediyor.

Tunç, Sanayi Bakanlığı çalışanıyken Gülen Cemaatiyle ilişkili olduğu iddiasıyla KHK’yla ihraç edildi, ardından aracıyla karton bardak ve plastik poşet satarak geçimini sağlamaya başladı. 6 Ağustos 2019 günü, Siyah Transporterla kaçırıldı.

Zorla kaybedilme olayları 2016 yılının başından beri Gülen Cemaatini hedef almış durumda. Bilinen ilk zorla kaybedilme vakası 27 Ocak 2016’da kaçırılan Sunay Elmas. Dört yılı aşkın süredir Elmas’tan haber alınamıyor.

Yusuf Bilge Tunç’un kaçırıldığı 2019 yılı içinde 6 kişi yine benzer biçimde kaçırıldı. Salim Zeybek, Erkan Irmak, Özgür Kaya ve Yasin Ugan, 6 ay sonra Emniyet’te ortaya çıktı. Diğer iki kişi Mustafa Yılmaz ve Gökhan Türkmen ise 9 ay sonra Ankara Emniyeti Terörle Mücadele Şubesine teslim edildi. Yusuf Bilge Tunç’un zorla kaybedilişi ise 10 ayı geçmiş durumda.

Bugüne dek kaçırılanlar 4-6 aylık işkence sürecinden sonra Emniyet’e teslim ediliyorlardı. Tunç’un kaybedilişinin üzerinden 10 ay geçmesi ailesini, hayatıyla ilgili endişeye sevk ediyor.
Tunç’un ailesi sosyal medya üzerinden seslerini duyurmaya çalışıyor. Bir taraftan da yerel ve uluslararası düzeyde hukuk mücadelesini sürdürüyorlar.

“DEVLETTE OLDUĞUNA EMİNİZ”

Aile, Tunç’un devlet tarafından kaçırıldığına emin. Kaçırılma olayından sonra devlet görevlilerinin delilleri toplamamaktaki direnişi bunun en önemli göstergesi. Kamera görüntülerinin belli bir noktanın ötesinde bulunamayışı, Tunç’un aracının daha önce ailenin aradığı bölgeye içi boşaltılmış olarak sonradan getirilip bırakılması, savcının tüm ısrarlara rağmen araçta delil arama talimatını vermeyişi bunun en önemli göstergeleri.

Yusuf Bilge Tunç kaçırıldıktan sonra aracı Ankara’da ıssız bir noktada bulunmuştu. Aile araçta parmak izi ve delil incelemesi için uzun süre uğraştı. Savcılığa ve Emniyet’e aylarca yapılan başvurunun ardından savcılık “aracı incelettirmeyeceğiz” diyerek konuyu kapattı. Aile aracı bulunduğu ıssız noktadan alarak bakımını yaptırıp satışa çıkardı. Araç sanayide bakımdan geçirilip temizlenip satışa konduktan sonra, yeni atanan savcı araçta delil incelemesi yapacağını söyledi. Ancak yapılan incelemenin sonucu da aileyle paylaşılmadı.

MAHKEME KAÇIRILMAYA DA GİZLİLİK GETİRDİ

Tunç’un kaçırılmasıyla ilgili dosya, hakkındaki diğer bir dosyayla birleştirilerek gizlilik kararı getirildi. Bu nedenle kaçırılma konusunda avukatlara ve aileye hiçbir bilgi verilmiyor.
Aile uluslararası alandaki hukuk mücadelesini ise İnsan Hakları Derneği (İHD) ile birlikte sürdürüyor. Son olarak Birleşmiş Milletler, Türkiye’den savunma istedi. Türkiye’nin diğer olaylarda olduğu gibi verdiği klasik cevaba, belgeler ve gerekçelerle İHD avukatları itiraz ettiler.

AİHM’deki süreç de benzer şekilde. Türkiye’den savunma istendi ancak başvuru süresi dolmasına rağmen AİHM henüz karar vermedi. AİHM’in önünde ek üç aylık süre daha bulunuyor.

AF ÖRGÜTÜNÜN RAPORUNDA OLMAMASI ŞAŞIRTICI

Af Örgütü, zorla kaybedilmelerle ilgili geçtiğimiz günlerde geniş kapsamlı bir rapor yayınladı. 2019 yılında kaçırılıp ardından emniyete teslim edilen 6 kişi raporda yer alırken, Yusuf Bilge Tunç’un isminin yer almamasına aile tepkili.

Af Örgütü’ne hem doğrudan hem de bir yakınları üzerinden İngiltere’de belge ve bilgi verdiklerini belirten aile, uluslararası kurumlar ve yerel kurumların açıklamaları ve raporlarının kendileri için çok önemli olduğunu belirtiyor.

AİLENİN PSİKOLOJİSİ BOZUK

Çocuklar her kapı çaldığında ‘baba geldi’ diye koşuyorlar. Aile psikolojik olarak oldukça yıpranmış durumda. Tunç’un babasının psikolojisi ise çok daha kötü.

Aile, Tunç’un işkence altında hayatını kaybettiği düşüncesine kapıldıklarını ancak umutlarını korumaya devam ettiklerini belirtiyor.

Tunç’un babası emekli öğretmen Mustafa Tunç bu süreçte sağlığını yitirdi. Tunç’un eşi ve üç çocuğu da benzer durumda. Kapı her çalındığında çocukların “baba” diyerek koştukları belirtiliyor.

ARTIK BIRAKIN ÇAĞRISI

10 aydır yıpranan ve psikolojisi bozulan aile, Yusuf Bilge Tunç’un sağlığının çok daha kötü olmasından endişe ediyor ve bir an önce bırakılmasını istiyor.

ÜÇ ÇOCUĞU VAR

Zorla kaybedilen Yusuf Bilge Tunç, “Mülkiye” olarak bilinen Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesinden mezun olduktan sonra kamuda Mali Hizmetler Uzmanı olarak görev yapmaya başlamıştı.

OHAL döneminde “iltisak ve irtibat” gerekçesiyle önce açığa alınan Tunç, ardından KHK’yla ihraç edildi. Tunç’un 10, 6 ve 2,5 yaşında üç çocuğu var.

KAÇIRILANLAR VE KAÇIRILMA TARİHLERİ

Sunay Elmas (27 Ocak 2016), Ayhan Oran (1 Kasım 2016). Mustafa Özgür Gültekin (21 Aralık 2016), Durmuş Ali Çetin (17 Mayıs 2017), Hüseyin Kötüce (28 Şubat 2017), Mesut Geçer (26 Mart 2017), Turgut Çapan (31 Mart 2017), Önder Asan (1 Nisan 2017) Cengiz Usta (4 Nisan 2017), Mustafa Özben (9 Mayıs 2017), Fatih Kılıç (14 Mayıs 2017), Cemil Koçak (5 Haziran 2017), Murat Okumuş (16 Haziran 2017), Enver Kılıç (30 Eylül 2017), Zabit Kişi (30 Eylül 2017), Hıdır Çelik (6 Aralık 2017), Ümit Horzum (6 Aralık 2017), Ayten Öztürk (13 Mart 2018), Orcun Şenyücel (21 Nisan 2018), Hasan Kala (20 Temmuz 2018), Fahri Mert (12 Ağustos 2018), Ahmet Ertürk (16 Kasım 2018)

2019 Şubat sonrası kaçırılanlar ve tarihleri: Gökhan Türkmen (7 Şubat 2019), Yasin Ugan (12 Şubat 2019), Özgür Kaya (12 Şubat 2019), Erkan Irmak (16 Şubat 2019), Mustafa Yılmaz (18 Şubat 2019), Salim Zeybek (20 Şubat 2019), Yusuf Bilge Tunç (6 Ağustos 2019)

ÜÇ KİŞİDEN HABER ALINAMIYOR

Kaçırılanlardan; Sunay Elmas ve Ayhan Oran’dan, 2016 yılından beri haber alınamıyor. Yusuf Bilge Tunç’tan ise Ağustos 2019’dan beri…

İŞKENCE ÇİFTLİĞİ

Bugüne kadar kaçırılanların verdiği bilgilere göre, siyah Transporter’la kaçırılanlar MİT’in Çiftlik olarak tabir edilen Ankara’daki Anadolu Bulvarı ile Marşandiz’in kesiştiği noktadaki merkezine götürülüyorlar. Burası MİT’in Özel Operasyonlar Merkezi olarak biliniyor. Bu merkez 80’li yıllarda solcuların götürüldüğü işkence merkeziydi. 15 Temmuz’dan önce yenilenen merkezde Gülen Hareketi üyelerinin yanı sıra Suriye’den getirilen bazı Kürtlerin de işkence gördüğü belirtiliyor.

Ayten Öztürk ve Zabit Kişi ise yurt dışından kaçırıldıkları için MİT’in Yurt Dışı Operasyonlar Birimi tarafından farklı bir yere götürüldüler. Ankara Esenboğa Havalimanı yolunda Saray Tesisleri olarak bilinen yerdeki MİT’in yerleşkesinde bulunan merkezde Zabit Kişi ve Ayten Öztürk ağır işkence gördü.

İşkence görenlerden bir kısmı yaşadıklarını mahkeme huzurunda anlatırken, çoğu anlatmaktan korktu. Gökhan Türkmen, Zabit Kişi ve Ayten Öztürk mahkemede aylarca süren işkence periyodunu tüm detaylarıyla anlattılar.

[Cevheri Güven] 8.5.2020 [Bold Medya]

Ahmet’in ismiyle dernek kuruluyor: Adınla birçok çocuğa umut olacaksın

İnsan hakları aktivisti Natali Avazyan, kemik kanserinden hayatını kaybeden 8 yaşındaki Ahmet Burhan Ataç adına bir dernek kuracaklarını söyledi. Avazyan, “Seni öldürdüler ama biz seni yaşatmaya and içtik” dedi.

BOLD – Anne babasının yaşadığı hak ihlalleri nedeniyle ölüme sürüklenen ve dün hayatını kaybeden Ahmet Burhan Ataç’ı evladı gibi sahiplenen Natali Avazyan, Ataç adına bir dernek kurulacağını açıkladı. Sosyal medya hesabından Ahmet ile çekilmiş bir videosunu da paylaşan Avazyan, “Canım, Canım Kara Efem… Gidişin canımı çok acıttı. Senin adını sonsuza dek yaşatmak için, seni sevenlerle kuracağımız derneğe adını vereceğiz. Adınla birçok çocuğa umut olacaksın oğlum… Seni öldürdüler ama biz seni yaşatmaya and içtik” dedi.

İki yıldır kemik kanseriyle mücadele eden Ahmet Burhan Ataç, anne ve babasının birlikte tutuklandığı Şubat 2018’de hastalığa yakalandı. Beş ay sonra ortaya çıkan hastalık için doktor, annesine “Bu tümör yeni oluşmamış” dedi. Anne Zekiye Ataç, 2,5 ay hapiste kaldıktan sonra serbest bırakıldı, babası dünkü cenazeye getirilip tekrar Tarsus Cezaevine gönderildi. Almanya’da tedavi imkanı doğan Ahmet Burhan Ataç’ın tedavisi annesi Zekiye Ataç’ın yurt dışı çıkış yasağı nedeniyle geciktirildi. Oluşan kamuoyuna rağmen resmi işlemler çok geç yapıldı. Ahmet ve annesi Şubat 2020’de Almanya’ya gitti, ama doktorlar çok geç kalınmış deyince geri dönmek zorunda kaldılar.

Adana’da özel bir yurtta müdür olduğu için tutuklanan baba Harun Reha Ataç, cemaat soruşturmaları kapsamında 30 Kasım 2018’de 9 yıl 9 ay hapis cezasına çarptırıldı. Dosyası Yargıtay’da bulunuyor. Harun Reha Ataç’ın son bir kez oğlunu görmesine izin vermeyen Adana Cumhuriyet Başsavcısı Ömer Faruk Yurdagül, oluşan tepkilerden sonra bir açıklama yaptı, sonra da sosyal medya hesabını kapattı.

[Bold Medya] 8.5.2020

Görünüm kötüleşti, yeni çalkantıya hazır olun!

Dünyada ekonomik görünümün nisandan beri kötüleştiğine işaret eden Uluslararası Para Fonu (IMF) mali piyasalarda daha fazla çalkantı yaşanabileceği ikazında bulundu.

SAMANYOLUHABER- Uluslararası Para Fonu (IMF) üç hafta önceki son tahmininden bu yana ekonomik krizin daha da kötüye gittiğini ve piyasalarda daha fazla çalkantı olabileceğine işaret etti.

IMF baş ekonomisti Gita Gopinath, Dış İlişkiler Konseyi tarafından 7 Mayıs'ta gerçekleştirilen bir internet yayınında Türkiye'nin de dahil olduğu gelişen piyasaların dış finansman ihtiyacının önceki tahmini 2,5 trilyon dolardan çok daha fazla olacağını belirtti.

İŞLER KÖTÜYE GİDEBİLİR, SAĞLIK KRİZİ ÇÖZÜLMEDİ

Gopinath, fonun 1 trilyon dolarlık mevcut borç verme kaynaklarının tamamına ihtiyaç duyacağını ve ülkelere ne kadar desteğe ihtiyaç duyulduğunu söyleme konusunda çekingen davranmadığını ifade etti.

Gopinath, "Bu krizin yakın bir zamanda kaybolmayacağını biliyoruz. İşler kötüye gidebilir. Sağlık krizi çözülmüş değil." dedi.

IMF'nin 14 Nisan'da yayımladığı Küresel Ekonomik Görünüm raporunda dünya gayri safi yurtiçi hasılasının (GSYİH) bu yıl yüzde 3 düşeceği tahminine yer verilmişti. Rapor yeni tip  Koronavirüs (Covid-19) salgınının yılın ikinci yarısında etkisini kaybedeceği ve kontrol altına alınmasına yönelik önlemlerin kademeli olarak azaltılabileceği tahminine dayanıyordu.

ÖDEMELERİ ERTELEME BİLE ÇARE OLMAYACAK

Gopinath bu senaryonun artık çok daha az mümkün olduğunun altını çizdi.

Aynı raporda virüsün beklenenden uzun sürdüğü, 2021'de geri döndüğü ya da her ikisinin de gerçekleştiği üç alternatif senaryo işaret edilmişti.

Salgının uzun sürdüğü senaryoda, dünya ekonomisinden yüzde 3 silinirken, hem uzun sürdüğü hem de gelecek yıl geri döndüğü bir senaryo yüzde 8 daha az büyüme anlamına geliyor.

Aynı yayında konuşan Harvard Üniversitesi profesörü Kenneth Rogoff, bazı ülkelerin borç ödeme güçlüğü çekeceğini ve ödemelerin ertelenmesi yerine doğrudan silinmesi gerekeceğini söyledi.

[Samanyolu Haber] 8.5.2020

Otomotiv sektörü can çekişiyor: 4 marka sıfır çekti

Koronavirüs salgınının etkilerinin en fazla hissedildiği nisan ayında, Türkiye otomotiv pazarında dört markadan hiç araç satılmazken, 2 marka ise birer adet araç satışı yaptı.

Yeni tip koronavirüs salgınının etkilerinin en fazla hissedildiği nisan ayında, Türkiye otomotiv pazarında dört markadan hiç araç satılmazken, 2 marka ise birer adet araç satışı yaptı.

Otomotiv Distribütörleri Derneği verilerine göre, Türkiye'de yalnızca nisan ayına bakıldığında otomobil ve hafif ticari araç pazarı 2019'un aynı ayına göre yüzde 14.6 azalarak 26 bin 457 adet oldu.

Nisanda otomobil satışları bir o¨nceki yılın aynı dönemine go¨re yüzde 10.6 gerileyerek 21 bin 825 adet olarak kayıtlara geçerken, hafif ticari araç pazarı yüzde 29.3 azalışla 4 bin 632 adet seviyesinde gerçekleşti.

Otomobil ve hafif ticari araç pazarı, 10 yıllık nisan ayı ortalama satıs¸larına go¨re yüzde 60.9 azaldı.

Sadece otomobil pazarı 10 yıllık nisan ayı ortalama satıs¸larına go¨re yüzde 57.1 ve hafif ticari araç pazarı 10 yıllık nisan ayı ortalama satışlarına go¨re 72.4 azalış gösterdi.

Nisan ayında lider Peugeot
Kovid-19 salgınının büyük oranda etkilediği otomotiv satışlarında binek ve hafif ticari toplamında nisan ayının lideri 3 bin 960 adetle Fransız Peugeot oldu. Ardından 3 bin 762 adetle Fiat ve 3 bin 109 adetle de Renault sıralandı.

Volkswagen 2 bin 587 adetle dördüncü sırada yer alırken, Ford, 2 bin 339 adetle beşinci sırada konumlandı.

Alfa Romeo, Aston Martin, Ferrari ve Infiniti satılmadı
Ancak bu dönemde bazı markaların hiç araç satamaması dikkati çekti. Nisan ayında, Alfa Romeo ve lüks araç segmentinde değerlendirilen Aston Martin, Ferrari ve Infiniti markaların araçları satıcı bulamadı.

Nisan ayında 8 marka ise 10 adedin altında satış yaptı. Söz konusu ayda, Lexus marka 7 adet, Mazda ve Jaguar 6 adet, Karsan 4 adet, Bentley ve Smart 3 adet, Lamborghini ve Maserati de birer adet sattı.

[Samanyolu Haber] 8.5.2020

TL için mükemmel fırtına başladı!

Citibank, UBS ve BNP Paribas gibi dünya devi üç bankanın Türkiye'de işlem yapması yasaklandı. Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu'nun (BDDK) yasak kararı yabancı bankalar tarafından şaşkınlıkla karşılandı. Commerzbank’tan gelişmekte olan piyasalar uzmanı Tatha Ghose, “TL için mükemmel fırtına başladı.” dedi.

SAMANYOLUHABER- Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu'nun (BDDK) Amerikan finans devi Citigroup, Birleşik İsviçre Bankası (UBS) ve Fransız BNP Paribas’ya Türk Lirası ile işlem yapma yasağı getirmesi yabancı bankacıları şoke etti.

İşlem yasağı konulan 3 bankadan bu konuda resmi bir açıklama gelmedi. Ancak ismini açıklamayan ve bu 3 bankadan birinde çalışan bir yetkili Financial Times’a verdiği mülakatta, “BDDK kararı gökten zembille indi, böyle bir şeyi hiç beklemiyorduk.” dedi.

"TÜRKİYE BUNDAN SONRA YABANCIYI İKNA EDEMEZ"

GAM Varlık Yönetim Şirketi Paul McNamara ise, “Türkiye’ye sermaye kontrolleri koymayacağına dünyayı ikna etme konusunda başarılar dilerim.” dedi.

Commerzbank’tan gelişmekte olan piyasalar uzmanı Tatha Ghose, “TL için mükemmel fırtına başladı.” ifadesini kullandı.

Ghose, “TL’nin değer kaybı sürekli hız kazanırken, otoriteler anlamlı bir karşı-politika geliştirmek için çırpınıyorlar.” diye konuştu.

YANGINA BENZİN DÖKTÜ

BDDK yabancı bankalara TL işlemlerinde özkaynaklarının yüzde 0,5'i kadar işlem yapmasına izin veriyor. Daha önce yüzde 10 olan sınır, nisan ayında yüzde 1'e indirilmişti.

Yabancı bankaların dolar-TL takası yapmasını fiilen imkânsız hâle getiren adımlar döviz piyasalarında tansiyonu daha da yükseltti.

Dolar dün ilk defa 7,24 TL eşiğini geçerek 7,27 TL'ye kadar yükseldi ve 13 Ağustos 2018 rekorunu geride bıraktı. 

[Samanyolu Haber] 8.5.2020

Metropoll araştırması: Kriz Türkiye'de yoksulları mahvetti

Metropoll Araştırma Şirketi’nin 28 ilde gerçekleştirdiği çalışmada koronavirüs salgınının ekonomiye etkisiyle ilgili ayrıntılı analizlere yer verildi.

Salgın nedeniyle ekonomik durumu kötüleşen vatandaşların büyük bölümünü geliri düşük kesimler oluştururken; her dört kişiden biri temel ihtiyaçlarını bile karşılayamadığını ifade ediyor.

Geliri 1000 TL ve altında olanların yüzde 70’i, 1000 TL ile 2 bin TL arasında olanların ise yüzde 29’u koronavirüs salgını nedeniyle işsiz kaldığını bildirdi.

Metropoll Araştırma Şirketi’nin 28 ilde 1288 katılımcıyla gerçekleştirdiği çalışmada koronavirüs salgınının ekonomiye etkisiyle ilgili ayrıntılı analizlere yer verildi.

SALGIN ÇALIŞMA HAYATINI VURDU

Cumhuriyet’ten Mahmut Lıcalı'nın haberine göre çalışmada özetle şunlar yer aldı:

Katılımcıların yüzde 26.8’i işsiz kaldığını belirtirken, ücretsiz izne gönderildiğini söyleyenlerin oranı yüzde 6.9 oldu. İşe gitmeye devam ettiğini ancak çalışma saatlerinin azaldığını söyleyenlerin oranı yüzde 7.1 olurken, evden çalıştığını ifade edenlerin oranı ise yüzde 4.2 oldu.

Zaten çalışmadığını ifade edenlerin oranı yüzde 42 oldu. İşsiz kalanlar, ücretsiz izne çıkarılmayanlar ve zaten çalışmayanların toplam oranı yüzde 76 olarak hesaplandı.

İŞİNİ KAYBEDENLER YOKSULLAR

Çalışmaya göre, aylık geliri 1000 TL ve altında olduğunu ifade edenlerin yüzde 70’i işsiz kaldı. Gelir düzeyi 1000-2 bin TL arasında olanların ise yüzde 29.9’u işsiz kaldı. Bu durum salgın nedeniyle işini kaybedenlerin, en düşük gelir grubuna sahip kesimlerden oluştuğunu gösterdi.

4 KİŞİDEN 1’İ İHTİYACINI KARŞILAYAMIYOR

Katılımcıların yüzde 24.2’si temel ihtiyaçlarını karşılayamadığını, yüzde 48’i yalnızca beslenme ve barınma gibi ihtiyaçları karşıladığını, yüzde 26’sı her ihtiyacını karşılayabildiğini ifade etti. Ortalama her 4 kişiden 1’i temel ihtiyaçlarını karşılayamadığını söyledi.

KOŞULLAR SALGINLA KÖTÜLEŞTİ

Katılımcıların yüzde 43.9’u koronavirüs salgınından beri bu koşullarda bulunduğunu ifade etti.

[Samanyolu Haber] 8.5.2020

BM Özel Raportörü: Siyasi tutuklular derhal serbest bırakılmalı

BM Hukukdışı, Yargısız ve Keyfi İnfazlar Özel Raportörü Agnes Callamard, Kovid-19 bağlamında devletlerin tutukluluk ve ceza infaz kurumlarındaki sorumluluklarına ilişkin bir rapor hazırladı

Söz konusu raporda, “Tüm çocuklar, vicdan mahkumları, dini mahkumlar ve siyasi mahkumlar da dahil olmak üzere, hapsedilmesi uluslararası hukuka göre yasadışı veya keyfi olan tüm mahkumların derhal ve koşulsuz olarak serbest bırakılması gerekmektedir.” denildi.

Agnes Callamard, önceki gün yayınlanan raporda, gözaltındaki/tuuklu kişilerin kendilerini Kovid-19 bulaşmasından koruyamadığına dikkat çekti. Bu kişilerin temel sağlık durumu Kovid-19’dan daha fazla ölüm riski anlamına geldiğine dikkat çekilen raporda, gerekli hijyen, sanitasyon, tıbbi malzeme ve hizmetlerin eksikliğine işaret edildi. Devletlerin, tüm tutukluların yaşam hakkını koruması ve tutukluları keyfi ölümden korumak için yeterli önlemler alması gerektiği, tutuklu olan kişilere karşı daha fazla bakım sorumluluğu bulunduğu hatırlatıldı.


SİYASİ TUTUKLULAR KOŞULSUZ TAHLİYE EDİLMELİ

Callamard, raporda şu tavsiyelerde bulunuyor: Tüm çocuklar, vicdan mahkumları, dini mahkumlar ve siyasi mahkumlar da dahil olmak üzere, hapsedilmesi uluslararası hukuka göre yasadışı veya keyfi olan tüm mahkumların derhal ve koşulsuz olarak serbest bırakılması. Cezaevi nüfusunun gözden geçirilmesi ve cezaevine hapis cezasına alternatif cezalar verilmesi yoluyla cezaevi nüfusunun toplam büyüklüğünü azaltın ve aşırı kalabalıkla mücadele edilmesi. Kefalet, adli kontrol altında serbest bırakma veya diğerleri gibi mahkeme öncesi tutukluluğa alternatiflerin hayata geçirilmesi. Kefaletle geçici olarak serbest bırakılmayı veya herhangi bir suçlama yapılmaksızın ve yargılanmaksızın tutuklanan ve cezalandırılmayı bekleyen kişiler gibi çeşitli cezai olmayan gerekçelerle tutulan kişilerin serbest bırakılması. Cezaevinde kalan herkesin gözaltı koşullarının uluslararası insan hakları standartları seviyesine getirilmesi. Dolgunluğun resmi kapasiteyi aşmamasını ve resmi kapasitenin, bir bütün olarak genel nüfusa verilen standart rehberliğe uygun olarak sosyal mesafenin uygulanması. Gözaltında tutulan herkese, tutukluların bir bütün olarak nüfusun erişimine açık olması için yeterli sağlık ve hijyen tesisleri, ekipman, malzeme ve personel sağlanması, tüm tutukluların alınan tüm tedbirler, süreleri ve nedenleri hakkında güvenilir, doğru ve güncel bilgi hakkında bilgi verilmesi. Cezaevi personeli ve mahkumlar için kişisel koruyucu ekipman dağıtılması ve testlerin yapılması.

[Samanyolu Haber] 8.5.2020

İnanmanız için kaç kişinin ölmesi gerekiyor?

Hükûmet Korona salgınında cezaevlerinde teşhis edilen vak'aları görmezden geliyor. İstanbul Silivri Cezaevi'nde 44 tutuklu ve hükümlüye yeni tip Koronavirüs (Covid-19) teşhisi konuldu. Tutuklu ve hükümlü yakınları Adalet Bakanlığı'na günlerdir çağrıda bulunurken, Silivri Cezaevi idaresi Korona olmadığını iddia etmişti.

SAMANYOLUHABER- İstanbul Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı, Silivri Ceza İnfaz Kurumu'nda Koronavirüs vak'ası görüldüğünü belirten tutuklu ve hükümlü yakınlarının feryadını nihayet duydu.

Savcılık cezaevi idaresinin aksine 44 tutuklu ve hükümlünün Koronavirüs testinin pozitif çıktığını teyit etti.

Silivri Ceza İnfaz Kurumu'nda 7 numaraları L tipi Cezaevi'nde Koronavirüs belirtilerinin gözlemlenmesinin üzerine Koronavirüs testi yapılan 2 tutuklu/hükümlünün testi pozitif çıktı.

Pozitif vak'aların tespit edilmesinin ardından İstanbul İl Sağlık Müdürlüğü ile koordineli şekilde yapılan çalışması sonucu 42 tutuklu/hükümlünün daha Koronavirüs testinin pozitif çıktığı öğrenildi.

Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı 44 tutuklu/hükümlünün genel sağlık durumunun iyi olduğunu ve ailelerinin bilgilendirildiği kaydetti.

44 KİŞİ KORONAVİRÜS'E YAKALANDI

Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığınca konuya ilişkin yapılan basın açıklamasında, "Odalarından derhal çıkarılarak izole edilen tutuklu/hükümlüler, Silivri Ceza infaz Kurumu Kampüs Devlet Hastanesi'ne sevk edilmişlerdir." denildi.

Açıklamada, "Uzman doktorlar tarafından yapılan muayene, tetkik ve testlerin sonucunda herhangi bir semptom göstermeyen 40 tutuklu/hükümlünün tedavi ve takibinin, kurumda belirlenen izolasyon alanında doktor gözetiminde yapılmasına karar verilmiştir." ifadeleri kullanıldı.

CEZAEVİNDE HİJYEN NASIL SAĞLANACAK?

Ancak savcılık cezaevi şartlarında, hınca hınç dolu koğuşlarda sosyal mesafe ve hijyen kriterlerine nasıl riayet edileceğine dair bir bilgi vermedi.


Halkların Demokratik Partisi (HDP) Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu, savcılığın açıklamasını yetersiz buldu.

Gergerlioğlu şahsi Twitter hesabında, "Kaç gündür söylediğimizi, sorduğumuzu nihayet kabul etmişler. Peki bu kadar hastanın, vak'a (+) olan bir yerde sonu ne olacak? Kaç ölü çıkacak?" sorusunu yöneltti.

Gergerlioğlu, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde (TBMM) nisan ayında kabul edilen infaz paketinin Korona salgını dikkate alınarak hazırlanması için mücadele veren, ancak sesini Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) ile müttefiği Milliyetçi Hareket Partisi'ne (MHP) duyuramamıştı.

"ÇAKICI AFFI", ANAYASA MAHKEMESİ'NİN ÖNÜNDE

Alaattin Çakıcı gibi azılı 90 bine yakın suçluyu tahliye eden AKP-MHP ittifakı; gazetecileri, akademisyenleri, öğretmenleri, siyasetçileri, işadamlarını, avukatları, hâkim ve savcıları, polisleri ve ev hanımlarını af kapsamı dışında tutmuştu.

Cumhuriyet Halk Partisi'nin (CHP) infaz paketinin iptal edilmesine dönük talebini önceki gün müzakere eden Anayasa Mahkemesi itirazı esastan görüşmeye karar vermişti.

[Samanyolu Haber] 8.5.2020

399 kadından cezaevleri için çağrı: Yaşanan süreç zamana yayılmış cinayet

Ayşe Hür, Şebnem Korur Fincancı, Pınar Aydınlar, Mücella Yapıcı ve Nesrin Nas’ın da arasında bulunduğu 399 kadın, cezaevlerinde yaşam hakkının güvence altına alınması çağrısı yaptı: “Şu anda yaşanan hukuki süreç yavaşlatılmış, zamana yayılmış cinayet.”

399 kadın, koronavirüs için en riskli yerlerden biri olan cezaevlerinde olan tutuklu ve hükümlülerin sağlık ve yaşam haklarının güvence altına alınmasını istedi.

İnfaz yasası değişikliğinde siyasi mahpusların kapsam dışı bırakılmasının toplum vicdanını yaraladığı belirtilen açıklamada, “Öncelikle yaşamı savunuyoruz. Cezaevlerinde hiç kimse can güvenliğinin sağlanamadığı koşullarda tutulmamalı. Yaralama suçluları, kadınlara ve çocuklara şiddet uygulayanlar tahliye edilirken sadece düşüncesini açıklayanların, siyasetçilerin içerde tutulmasını biz kadınlara kimse meşru gösteremez. Siyasi mahpusların İnfaz Yasası’ndaki değişiklik kapsamına alınması sağlanarak eşitsizliğin giderileceğine, hukukun ve vicdanın esas alınacağına inanmak istiyoruz” denildi.

Açıklamada, “Salgına karşı sadece çeşitli yasaklamalar getirilmiş, ceza evlerinde sağlık ve yaşama hakkıyla ilgili önlemler alınmamış, hatta mahpuslar kendi hallerine terk edilmiş görünmektedir Şu anda yaşanan hukuki süreci yaşam hakkının ağır ihlali ve “yavaşlatılmış/ zamana yayılmış cinayet” olarak değerlendirmekteyiz” ifadeleri kullanıldı.

399 kadının açıklaması şöyle:

İNFAZDA EŞİTSİZLİK GİDERİLMELİ

“Kadınlar, İnfaz Yasası’ndaki Eşitsizliğin Giderilmesini; Hükümlü ve Tutukluların Yaşam ve Sağlık Hakkının Korunmasını İstiyor.

Biz kadınlar biliyoruz ki bu zorlu günlerde yaşamın her alanında olduğu gibi hapishanelerde de kadınlar en zorlu süreçleri yaşıyor. Hapishanelerin, korona virüs salgını açısından en riskli yerlerden olması ve dolulukları nedeniyle çıkartılan son derece adaletsiz İnfaz Yasası’nda siyasi mahpusların kapsam dışı bırakılması toplum vicdanını yaralamıştır. Öncelikle yaşamı savunuyoruz. Cezaevlerinde hiç kimse can güvenliğinin sağlanamadığı koşullarda tutulmamalı. Yaralama suçluları, kadınlara ve çocuklara şiddet uygulayanlar tahliye edilirken sadece düşüncesini açıklayanların, siyasetçilerin içeride tutulmasını biz kadınlara kimse meşru gösteremez. Siyasi mahpusların İnfaz Yasası’ndaki değişiklik kapsamına alınması sağlanarak eşitsizliğin giderileceğine, hukukun ve vicdanın esas alınacağına inanmak istiyoruz.

MAHPUSLAR KENDİ HALLERİNE TERK EDİLDİ

Şu sıralar hapishanelerle ilgili olarak yayınlanan raporlar, avukatların ve ailelerin verdiği bilgiler kaygımızı arttırmaktadır. Salgına karşı sadece çeşitli yasaklamalar getirilmiş, ceza evlerinde sağlık ve yaşama hakkıyla ilgili önlemler alınmamış, hatta mahpuslar kendi hallerine terk edilmiş görünmektedir.

MUHALİFSE NE HALİ VARSA GÖRSÜN…

“Muhalifse ne hali varsa görsün” denilmediğine güvenmek istiyoruz. Mahpusların bağışıklık sistemleri zaten güçsüzken kadınların daha farklı ihtiyaçları sağlanmadığı gibi bu günlerde sıcak yemek servisi de durdurulmuş, sadece kuru gıda verilmeye başlanmıştır. Gerekçe olarak, yemeklerin açık cezaevlerinde yaptırıldığı, bu cezaevlerindeki hükümlülerin tahliyesi nedeniyle yemek verilemediği belirtilmiştir. Tutuklu ve hükümlülerin kaldıkları yerler ayda bir dezenfekte edilmekte, yeterli temizlik ve hijyen malzemesi verilmemekte, maske ve eldiven dağıtılmamaktadır. Kantinde virüse etkili alkollü dezenfektan bulunmamakta, kantin fiyatları fahiş rakamlara varmaktadır.

KANDIRA CEZAEVİNDE YOĞUN İHLALLER VAR

Her alanda süren cinsiyet ayrımcılığının bir yansıması olarak kadın siyasetçilerin, eş başkanların tutulduğu Kandıra gibi ceza evlerinde, paylaşmaya çalıştığımız ihlallerin daha yoğun olduğu gözleniyor. Siyasette kadınlar bin bir mücadeleyle açtıkları alanlarda kadın görünürlüğünü ve temsiliyetini sağlamak, seslerini duyurmak için çabalarken, cezaevlerinde kadın siyasetçiler görünmezleşiyor. Bu da maruz kaldıkları ihlallerin daha az gündeme gelmesi anlamına geliyor.

KAYGI VERİCİ

Pek çok cezaevinde, revir ya da hastane sevki imkanı bulamayan, toplu görüşme olanakları kaldırılan, kargo, mektup ve kitap alamayan, günlük kantin alışverişi iki haftaya çıkarılan mahpuslar, kendi aileleriyle, avukatlarıyla görüşemezken her gün infaz koruma memurlarıyla karşılaşmaktadır. Siyasi mahpus fazlalığı nedeniyle fiziki mesafenin korunması imkanı da bulunmayan bir çok cezaevinde olduğu gibi, özelikle de Gülten Kışanak, Sebahat Tuncel, Selma Irmak, Çağlar Demirel, Figen Yüksekdağ, Aysel Tuğluk, Gülser Yıldırım, Nurhayat Altun ve Edibe Şahin gibi bir çok siyasetçi kadının da kaldığı Kandıra Ceza Evi’ndeki siyasi mahpuslardan gelen haberler kaygı verici.

YAVAŞLATILMIŞ CİNAYET

Tutuksuz yargılama taleplerinin acilen hayata geçirilmesi mümkünken, dosyaları bilmeyen ve “sorumluluk” almak istemeyen nöbetçi mahkemeler, dosyalara incelemeden “tutukluluk halinin devamına” biçiminde üç kelimeyi sıralayarak bu salgın günlerinde Kandıra cezaevinde ki 9 siyasetçi kadın ve tüm mahpusların can güvenliklerini hiçe saymaktadırlar. Şu anda yaşanan hukuki süreci yaşam hakkının ağır ihlali ve “yavaşlatılmış/ zamana yayılmış cinayet” olarak değerlendirmekteyiz.

DERHAL TAHLİYE

Bütün bu nedenlerle, hükümlü ve tutukluların yaşam ve sağlık haklarının güvence altına alınması için:

Öncelikle ceza infaz kurumlarında yaşam hakkı korunmayan kadınlar, çocuklar ve dezavantajlı gruplar, ayrımcı İnfaz Kanunu’nda eşitlik sağlanarak derhal serbest bırakılmalıdır.

Hükümlü de olsa salgında en yüksek riski taşıyan kronik hastalığı bulunanların ve yaşlıların cezalarını evlerinde çekmelerinin, tutukluların adli kontrolle tahliye edilmelerinin sağlanmasını;

Grip belirtisi gösteren tüm mahpusların tedavi için derhal hastaneye sevkini;

Mahpusların güçlü ve düzenli beslenmeleri için sıcak yemek servisinin acilen tekrar başlatılmasını;

Tüm kullanım alanlarının sık sık dezenfekte edilmesini, mahpuslara hijyen ve temizlik malzemelerinin, maske ve eldivenlerin ücretsiz sağlanmasını;

Adalet Bakanlığının açıkladığı rapora göre, açık cezaevlerinde görevli onlarca infaz koruma memurunun korona virüs testi pozitif çıkmıştır. İnfaz koruma memurlarının günlük teste tabi tutulmalarını;

Adalet Bakanlığının tutuklu yakınlarını güncel kararlarla ilgili bilgilendirmesini, haftada bir gün olan 20 dakika telefon konuşma hakkının 20’şer dakika biçiminde düzenlenerek, mahpus yakınlarının endişelerinin giderilmesini;

Cezaevlerinin tabip odalarınca denetlenmesini;

Kadınlar olarak bir kez daha talep ediyoruz.”

İmzacılar:

Ada Ümmühan Köse, Adalet Kaya, Arzu Eylem Kayaoğlu, Arzu Kurt, Arzuhan Halis, Aslı Takanay, Asya Ülker, Atiye Arıkan, Ayfer Saki, Ayla Çelik, Aylin Barcın, Aylin Doğan, Aylin Yüksel, Aynur Cengiz, Aynur Dik, Aynur Hayrullahoğlu, Aynur Lale, Aynur Özoğurlu, Aysel Hoşgit, Aysel Sağır, Ayseli Saki, Ayşe Acinikli, Ayşe Berktay, Ayşe Erdem, Ayşe Erzan, Ayşe Gökkan, Ayşe Gözen, Ayşe Güney, Ayşe Hür, Ayşe Mattli, Ayşegül Başar, Ayşegül Başer, Ayşegül Devecioğlu, Ayşegül İyidoğan, Ayşegül Uygun, Ayşen Candaş, Banu Eriş, Banu Paker, Başak Salihler, Berciş Mani, Beril Eyüboğlu, Beritan Kalbişen, Berrin Uyar, Beyza Çelenligil Kutay, Beyza Üstün, Bircan Yorulmaz, Birgül Sönmez Şimşek, Burcu Acar, Buse Üçer, Canan Arın, Candan Dumrul, Candan Yıldız, Cemile Baklacı, Cemile Kuzu, Cemre Baytok, Cennet Nurdan Parlak, Cevriye Aydın, Cihan Aydın Bozkurt, Çağdaş Demet Güler, Çağdaş Demir, Çağla Akdere, Çağla Demir, Çağla Yolaşan, Çiğdem Çidamlı, Çiğdem Kozan, Çiğdem Yalçın, Damla Eroğlu, Delal Revşen Fındıkcı, Deniz Derinyol, Deniz Devrim Dede, Deniz Erdoğdu, Deniz Polattaş, Deniz Tuna, Deniz Tunç, Deniz Türkali, Derya Apaydın, Devrim Avcı Özkurt, Dilan Dirayet Taşdemir, Dilcen Kaya, Dilek Çankaya, Dilek Gökçin, Dilek Güzel, Dilek Hattatoğlu, Dilek Sevgi Ataç, Dilşa Deniz, Dilşat Aktaş, Duygu Tuna, Ebru Atakan Öztatar, Ebru Simeklioğlu, Ebru Sorgun, Ebru Yıldırım, Ecem Öztürk, Ekin Yeter, Elif Aytaç, Elif Bulut, Elif Ege, Elif Ergin, Elif Taşdöğen, Elif Yetiğin, Elvan Olkun, Emel Ataktürk, Emine Erel, Emine Tak, Emine Uşaklığil, Eren Keskin, Esma Yaşar, Esra Baş, Esra Çiftçi, Esra Erin, Esra Koç, Esra Mungan, Evin Doğu, Evin Kışanak, Evren Altınel, Evren Kocabıçak, Evrim İnan, Eylem Sarıoğlu Aslandoğan, Eylem Zengin, Ezgi Güngördü, F. Ceren Akçabay, Fatma Aytaç, Fatma Balpetek, Fatma Baş, Fatma Bayram, Fatma Gök, Fatma Koçyiğit, Fatma Tanyeri, Fatmagül Berktay, Fatoş Pütün, Feride Eralp, Feryal Saygılıgil, Fethiye Çetin, Feyha Karslı, Fiğen Ertem, Filiz Fırtına, Filiz Karakuş, Filiz Kerestecioğlu, Filiz Şahin, Firdevs Hoşer, Firdevs Yazıcı, Fulya Dağlı, Funda Ekin, Füsun Doğan, Füsun Ertuğ, Gamze Abay, Gamze Gökoğlu Şimşek, Gamze Özkök, Gaye Onurer, Gönül Dinçer, Gönül Korkmaz, Gönül Sevindir, Gulan Çağın Kaleli, Gurbet Uçar, Gül Altay, Gülay Kılıçaslan, Gülcihan Şimşek, Gülfer Akkaya, Gülfiye Aktaş, Gülistan Kılıç Koçyiğit, Güliz Kaptan, Güliz Sağlam, Gülnur Elçik, Gülnur Acar Savran, Gülnur Aksop, Gülseren Kayır, Gülseren Pusatlıoğlu, Gülsevil Erdem, Gülsüm Ağaoğlu, Gülşah Kaya, Gülşah Şahir, Gülşenay Dalveren, Gülşin Ketenci, Gültan Ergün , Gülyeter Aktepe, Güneş Yılmaz Baştuğ, Hacer Ansal, Halime Güner, Hamiyet Akkaya, Handan Koç, Hande Gülen, Hande Karahan, Hanife Yüksel, Hasbiye Günaçtı, Hasibe Rengin Güvenç, Hatice Ödemiş, Hazal Yaşacan, Heval Yıldız Karasu, Hicran Danışman, Hilal Alkan, Huri Özdoğan, Hülya Dinçer, Hülya Osmanağaoğlu, Hülya Uygun, Işıl Özgentürk, İdil Uğurlu, İlke Işık, İlknur Alcan, İnci Bilaloğlu, İnci Hekimoğlu, İncilay Erdoğan, Jale Gökoğlu, Julide Kural, Kamile Dinçsoy, Kardelen Taş, Kumru Başer, Kübra Kurtoğlu, Lale Bakırezer, Latife Demirci Kahya, Latife Fegan, Leman Yurtsever, Leyla Han Tüzel, Leyla Kaplan Kertiş, Liz Amado, Lütfiye Bozdağ, Mebuse Tekay, Mehtap Aksan, Mehtap Okuyan, Melda Erbatur, Melek Göregenli, Melek Ulugay Taylan, Melike Çınar, Meral Camcı, Meriç Eyüboğlu, Meryem Koray, Meryem Turan, Mihri İnal Çakır, Miray Demir, Mizgin Irgat, Mukaddes Erdoğdu Çelik, Mukaddes Yüksel, Munise Görgül, Mücella Yapıcı, Müge Yamanyılmaz, Müjgan Arpat, Nadire Mater, Nagehan Avcil, Nakiye Boran, Naran Özka, Nazan Üstündağ, Nazlı Andan, Nebiye Arı, Nebiye Merttürk, Necmiye Alpay, Nefise Sormageç, Nehir Kovar, Nesrin Nas, Nesrin Sungur Çakmak, Nesrin Şenol, Nesteren Davutoğlu, Neşe Özgen, Neşe Sönmez, Neşe Yaşin, Nihan Aksakallı, Nil Mutluer, Nilgün Doğançay, Nilgün Toker, Nilgün Yurdalan, Nimet Demir, Nimet Tanrıkulu, Nurcan Özkaplan, Nupelda Çelik, Nur Betül Çelik, Nur İlhan, Nur Yazıcı, Nurhan Ercan, Nurten Ertuğrul, Nurten Tuc, Okşan Koçkar Erdoğan, Olcay Korkmaz, Oya Baydar, Oya Ersoy, Oya Öznur, Oya Sönmez, Öğet Öktem, Özengül Ergün, Özge Savaş, Özgül Saki, Özgür Sevgi Göral, Özlem Arıcı, Özlem Devrim Bahar, Özlem Marc, Özlem Özkan, Özlem Özkan, Özüm Vurgun, Pelin Songül Çiçek, Perihan Koca, Perihan Meşeli, Pınar Aydınlar,Pınar Dokuz, Pınar Erol Pur, Pınar Saip, Rengin Ergül, Reyda Ergün, Reyhan Yalçındağ,Rojda Yıldırım, Rozerin Seda Kip, Ruken Gülağacı, Rüya Kurtuluş, Saynur Gürçay, Seher Kalkan, Selin Çağatay, Selin Top, Selin Yılmaz, Selma Atabey, Semiha Arı, Semra Somersan, Semra Ulusoy, Serap Eroğlu, Serra Akcan, Sevda Çetinkaya, Sevgi Atay, Sevgi Binbir, Sevgi Özlem Gülmez, Sevgi Zülfükar, Sevil Aracı Bek, Sevil Öcal, Sevim Çelikcan, Sevim Erdem, Sevim Lektemur, Sevna Somuncuoğlu, Sezen Yılmaz, Sıdıka Özdemir, Sibel Perçinel, Simten Coşar, Songül Beydilli, Songül Soytürk, Sozdar Ortaç, Sultan Güner, Suzan İşbilen, Suzan Saner, Şahika Hancı, Şahika Yüksel, Şaneşin Aydın, Şaziye Önder, Şebnem Korur Fincancı, Şehbal Şenyurt, Şehide Zehra Keleş, Şehriban Parlak, Şemsa Özar, Şemse Kutsal, Şener Büyükbektaş Macit, Şengül Yüksel, Şevin Kaya, Şeyda Talu, Şiva Alizade, Şöhret Baltaş, Şule Şilan Işık, Şükran Şakir, Tebessüm Yılmaz, Tennur Koyuncuoğlu, Tuğçe Canbolat, Tuğçe Ercan, Tuğçe Özçelik, Tül Akbal,Tülin Eroğlu, Tülin Semayiş, Türkan Kaytan, Türkan Tanse, Ülker Sayın, Ümide Aysu,Ümmühan Kursun, Viki Çiprut, Viyan Kınalı, Yakın Ertürk, Yaprak Damla Yıldırım, Yaprak Zihnioğlu, Yasemin Ahi, Yasemin Bektaş, Yasemin Göksu, Yasemin Gülbol, Yasemin Özgün, Yaşere Kılıç, Yelda Kocak, Yeşim Dinçer, Yeter Tabak, Yıldız İmrek, Yonca Demir, Yonca Verdioğlu, Yüksel Selek, Z. Gizem Sayın, Zale Karademir, Zarife Akbulut, Zehra Arat, Zehra Şenoğuz, Zekiye Arikel, Zelal Yıldırım, Zeynep Çelik, Zeynep Gambetti,Zeynep Kıvılcım, Zeynep Oral, Zeynep Tanbay, Zöhre Dalkıran, Zübeyde Tüfekçi, Züleyha Gülüm.

[Samanyolu Haber] 8.5.2020

Kara Efe’m Size Emanet [Harun Tokak]

Gecenin sırtını sabaha dayadığı bir vakitte, bir dostum arıyor.
İtalya’dan…
“Yıllar önce bize bir anneyi anlatmıştınız.”
Hatırlıyorum.
Gecenin bağrındaki aydınlığın sabaha aktığı o dakikalarda bir anne muhabbeti başlıyor.
Yıllar önce birisinden dinlemiştim.
Avrupa’da bir ana, sohbetleri ile etrafında saygınlık uyandırmış olan bir hocaefendiye gidiyor.

“Hocafendi! Evladım beni her gün dövüyor, benim oğlum böyle değildi, pırıl pırıldı, gölgeme bile basmazdı.”
“Karakola git anacığım.”
“Ya onu döverlerse”
“O seni her gün dövüyor.”
“Ama ben anayım.”

Evet, onlar anadır. Gölgeleri bile yakar onların.
Anamı hatırlıyorum.
Sürecin ta başında kaybettiğim anamı.
Yoğun bakım odasından “Oğluma selam söyleyin, ben onu bir daha göremem artık.” diyen anamı.
Ve bir gün, bir hastane odasında bir başına yatarken beni ansızın karşısında görünce, ilk sözü “Ah yavrum neden benim için kendini ateşe attın, gelip şimdi seni yakalarlar.”
“Sen bizim için bir ömür boyu yandın anacığım.”
“Ben anayım.”

Evet, onlar anadır.
Analar yanar ama anaları dünyasından çıkaranlar daha çok yanar.
Allah, kendi hükmünün yanına koymuş onların hükmünü.
İki yakıcı, iki kesin karar.
“Benden başkasına ibadet etmeyin, anne-babaya iyilik edin. Onlardan biri veya ikisi yanınızda yaşlanırsa sakın onara ‘üff’ bile demeyin.’’
Şefkat peygamberi, “Burnu sürtülsün” diyor.
‘‘Ramazanı idrak edip de günahları affedilmemiş olanın burnu sürtülsün. Anne babasına yetişip de onlar sayesinde cennete girmeyenin burnu sürtülsün. Yanında anıldığımda bana salavat getirmeyenin burnu sürtülsün.”
Ana kutup varlık.
Evde, her şey onun etrafında döner. Bazen denizler gibi dolar taşar, bazen yanardağlar gibi yanar…
Onsuz yürünmez yollar.
“Cennet annelerin ayakları altındadır.” buyurmuş Kutlu Nebi.
Ne kadar yüksek olursa olsun önümüzdeki dağlar, yine de onların üstünden geçer yollar.
Anaların ayakları altındadır, Cennete giden yollar.
Yavuz Bülent Bakiler, “Anamın duaları üzerimde olmasa, yıkılır sırtımı verdiğim duvarlar.” diyor.
Peyami Safa, “Saadetime herkes ama felaketime sadece anam ortak.” diyor Fatih-Harbiye’de.
Hazreti Âmine annemizin uçsuz bucaksız çöldeki son sözleri uğulduyor kulaklarımda.

“Ey, dehşetli ölüm okundan, Allah’ın yardım ve ihsanıyla yüz deve karşılığında kurtulan zâtın oğlu! Allah, seni aziz ve devamlı kılsın. Eğer rüyada gördüklerim doğru ise, sen celâl ve bol ikram sahibi olan Allah tarafından Âdemoğullarına helâl ve haramı bildirmek üzere peygamber gönderileceksin. Sen, ceddin İbrahim’in teslimiyet ve dinini tamamlamak için gönderileceksin. Allah, seni milletlerle birlikte devam edip gelen putlardan, putperestlikten koruyacak ve alıkoyacaktır. Her yaşayan ölür, her yeni eskir; yaşlanan herkes zevâl bulur. Her şey fanidir, gider. Evet, ben de öleceğim. Fakat ismim ebedî yâd edilecektir. Çünkü tertemiz bir evlat doğurmuş, arkamda hayırlı bir yad edici bırakmış bulunuyorum.”

Geride bıraktığı yetim yavrusu, daha altı yaşındadır.
Annesinin üzerine kapanır. Hıçkıra hıçkıra ağlar.
Ümmü Eymen annemiz tutar kaldırır, “Üzülme Muhammed'im!”der.
İncilerden daha değerli gözyaşlarını siler. Bağrına basar, teselli eder.

“Üzülme, ağlama, canım Muhammedim! İlâhî Kader’e karşı boynumuz kıldan incedir. Can da O’nun, mal da; hepsi bize emanet. Emaneti nasıl vermişse, öyle de alır.”

Nur Çocuk derin bir iç çeker, “Ben de biliyorum. O’nun hükmüne her zaman boyun eğerim. Fakat anne yüzü, unutulmayacak bir yüzdür. O yüzü tekrar göremem diye üzülüyorum.”
Evet, anne yüzü unutulmayacak bir yüzdür.
Anneyi hayatından çıkaran evlat ölüdür.
Yarım asır sonra yolu annesine uğradığında, Kutlu Nebi yine ağlar.
Yanındaki sahabeler sorar:

“Ey Nebi! Neden ağladınız?”
“Annemin benim hakkımdaki şefkat ve merhametini düşündüm de ağladım.”

Tam on yedi yıl Hazreti Ali’nin annesi Fatıma Hatun annelik eder Yetimler Yetimi’ne.
O yetim çocuk büyür, Mekke’nin damıtılmış bir delikanlısı olur.
Mekke Melikesi Hazreti Hatice annemiz Nefise Hatun’la evlilik teklifi gönderir.
Yiğit amca Ebu Talib’in yaptığı duygu dolu bir konuşmadan sonra nikâhlar kıyılır.
Yeni çiftler birkaç gün yiğit amcanın evinde kalırlar.
Sonra da Mekke Melikesi’nin Merve tepesinde satın aldığı evlerine taşınırlar.
Giderlerken Fatıma Hatun on yedi yıl yanında kalan yetiminin boynuna sarılır, ağlar.

“Oğlum, Muhammed’im sık sık uğra olur mu, beni kapılardan baktırma!”

Yiğit amca ile birlikte yeni çiftlerin arkalarından uzun uzun bakarlar; daha dün annesini kaybettiğinde yatağına kapanıp ağlayan yetim çocuğa Allah neler lütfetti.” diye düşünürler.
Ve bir gün Mekke, inananlara ateş yurdu haline gelir. Müslümanlar bir orman yangınından kaçar gibi terk ederler doğup büyüdükleri toprakları.
Fatma Hatun Medine’de vefat eder.
Yetim Nebi yine ağlar.
"Bugün annem vefat etti! “der.
Gömleğini ona gönderir.
“Sarın, sarmalayın bununla anamı.” der.
Kabrine iner. Yanına uzanır.
Sahabeler, "Biz, senin buna yaptığın şeyi başkasına yaptığını hiç görmedik!" derler.
Dudaklarından minnet dolu şu sözler ve dualar dökülür.

"Amcam Ebu Talib’den sonra, bu kadıncağız kadar bana iyilik eden hiçbir kimse yoktur! Ahirette cennet elbiselerinden elbise giymesi için, ona gömleğimi sardırdım. Kabre ısınması için de, oraya kendisiyle birlikte uzandım! O, beni doğuran annemden sonra, annemdi. Kendisinin çocukları aç durur, suratlarını asarlarken, o önce benim karnımı doyurur, saçımı tarar ve gül yağlarıyla yağlardı.
O, benim annemdi!
Cebrail, ‘’Bu kadın, cennetliklerdendir, diye bana haber verdi.’’

Gecenin bağrındaki aydınlık sabaha koşuyor. Analarla ilgili sohbet koyulaşıyor.
Cennet, annelerine dönüşüyor.
Firavun zulmüne isyan eden Asiyeleri,
Kandilsiz, ışıksız aydınlanan Zekeriyya Mihrabı’ndaki Meryemleri,
İslam’ı bebekken sadakat sütü ile emziren Mekke Melikesi Hazreti Haticeleri,
Çifte güzellerin anası Fatımatüz zehraları konuşuyoruz.
Ansızın bir habere dokunuyor gözlerimiz.
Kara Efe öldü.
Süreç insanları birbirine karşı daha duyarlı hale getirmişti. Kara Efe herkesin sevgilisi, her evin evladı olmuştu. Ölen bir Kara Efe değildi. Bütün evlerde bir Kara Efe ölmüştü.
Sürecin zalimleri müttefik kuvvetler gibi el birliği edip öldürdüler onu.
Ey cennet anneleri!
Siz yetimleri bağrınıza basmayı seversiniz.
Kara Efe’yi size emanet ediyoruz.
Onu gözlerinden tanırsınız. Gamlı gözlerinden.
Ha biraz da esmerdir. Esmer güzeli.
Onu, askerlerin arasında, yavrusunun taze toprağı başında diz çökmüş anasından tanırsınız.
Onu, Azrail’den önce gelemeyen babasından tanırsınız.
Kara Efem size emanet!

[Harun Tokak] 8.5.2020 [TR724]

Bir Çocuk Öldü [Erkan Çıplak]

“Bir ülkeyi tanımak istiyorsanız,o ülkene insanların nasıl öldüğüne bakın “ Albert Camus 

İzlediğim bir filmde “Keşke ölümü çocukların yetişemeyeceği bir yere koyabilsek” diye bir cümle duymuştum. Çünkü çocuk dediğimiz, yaradanın en güzel hediyesi, tertemiz bir varlık. Dini terminolojide çocuk sevmeyen insan merhametsiz, çocuk gülüşlerinin olduğu yerler cennet bahçesi olarak tanımlanır. Bu derece güzel olan varlığın kaybı da o derece şiddetli oluyor haliyle. Anonim kültürde “evladını kaybeden annenin karnında kırk mum yanar, acısı azaldıkça her gün bir tanesi söner ama bir mum sonsuza kadar yanar” ifadesi vardır. Bu misal evlat acısının büyüklüğü anlatmak için en iyi örneklerden biridir. Çocukları sevmek veya onlara üzülmek için evlat sahibi olmak gerekmez, merhamet sahibi olunması yeterlidir. Haber bültenlerinde bombalı bir saldırı sonrası ağır yaralı olarak  hastaneye kaldırılan Suriyeli çocuğun “Vallahi onları Allah’a şikayet edeceğim” cümlesini, kampa alınan anne babasını özlediği için yollara düşüp donarak ölen 3 yaşındaki Uygur çocuğun karlar içindeki cesedini, Meriç'te boğulan Feridun’u, Ege sularında son bulan hayatları nasıl unutabiliriz. Ve son olarak Ahmet’in babasıyla son telefon görüşmesini unutmak mümkün olacak mı?   

Sevgi dolu, anne babasını çok seven bir çocuk düşünün, önce babasını ayırdılar ondan. Yaşı gereği ne olup bittiği anlamadığından günlerce pencerede babasını bekledi ama gelmedi baba, göndermediler. Durumu kabullenen Ahmet hasretiyle yanıp tutuştuğu babasını ayda bir kez görüyordu artık. Ama bu Ahmet’e yetmiyordu. Çünkü onun  yaşında çocuklar babalarıyla parklarda bisiklete biniyor, futbol oynuyor ve kumdan kaleler yapıyordu. Ahmet ise sadece sınırlı bir sürede baba kucağında oturup, boynu bükük eve dönüyordu. Ahmet daha fazla bu yükü kaldıramadı ve küçük bedeni hastalığa yenik düştü. Kısacık ömründe istediği iki şey vardı, babasının özgür kalıp yanında olması ve iyileşmek. Eskisi gibi yoruluncaya kadar oynamak,koşmak bisiklete binmek…

Fakat zalimler, Ahmet’in bütün yalvarmasına rağmen babayı bırakmadı. Babası yanında olsa moral desteğiyle tedavisi iyi geçecekti belki ama maalesef günden güne kötüye gitti Ahmet. Kemoterapiye girerken bile bir gözü kapıdaydı, belki sesimi duyarlar son anda babamı bırakırlar umuduyla ama gelen olmadı, bütün kapılar kapandı. Koskoca insanların bile moralini yüksek tutmak için bütün aile bireylerinin pervane olduğu tedavilere sadece gözü yaşlı annesi ile girdi Ahmet. Fakat annesinin desteğini yetmedi, onun ilacı babasıydı. Bir süre sonra yapacak bir şey yok denildi. Oysa vardı, babası yanında olsa öpüp koklayarak gönderecekti oğlunu kemoterapiye, Ahmet dökülen saçlarını bile takmayacaktı, belki bıyık yapacaktı babasına, çünkü onun tek istediği babasının yanında olmasıydı başka hiçbir şey umurunda değildi. Fakat ne baba geliyor ne tedavi oluyordu artık.

Umutlar tükenirken Almanya’da tedavi olma fırsata buldu, Ahmet çok  sevindi, iyileşip gelecek, belki o zamana babası da özgür kalacaktı. Ama zalimler de boş durmuyordu. Annesine yurt dışı yaşağı koymuşlar ve durumun önemi izah edildiği halde yasağı kaldırmıyorlardı. O zaman daha 8 yaşında olan çocuğu yanında anne olmadan tedaviye göndermek istiyorlardı. Ülkede bu dramları haber yapacak medya kalmadığından sosyal medyada günlerce kampanyalar yapıldı, annesi çırpınıp durdu, Ahmet gözü yaşlı bir şekilde sedyelerde yalvaran videolar gönderdi ama zalimlerin kılı bile kıpırdamadı. Bilmem neci derler diye milyonlar dilsiz şeytana dönüştü, Müslümanım diyenler kendi çocuklarının geleceği için başını çevirdi ama gavur denilen insanlar sahip çıktı Ahmet ve annesine. Günlerce yanlarından ayrılmadı, annesiyle birlikte göz yaşı döktü. Ama sırtlanları bile geride bırakan zalimler yine de izin vermedi anneye, kaldırmadı yasağı. Ahmet babasız girdiği  tedavilere artık annesiz gidecekti, üstelik hiç bilmediği başka bir ülkede.

Ahmet Almanya’ya gecikmeli olarak gitti ama moral seviyesi çok düşük olduğundan tedavi işe yaramadı. İlgili serviste yanında anne ve babası olmayan tek çocuktu, kimse onu öperek uyutmuyor, başında beklemiyor, elini tutmuyordu. Sanki koskoca dünyada yapayalnızdı. Kötü haberi alan anne kuş gibi çırpındı evladı için, yalvardı, kapılarda bekledi, ayaklarına kapandı ama vicdanlarda gram değişiklik olmadı. Baba ise dört duvar arasında yaralı aslan misali sadece haykırabiliyor ve dua ediyordu. Gücü yetse duvarları söküp oğlunun kara gözlerini doya doya bakıp elini tutacak,kucağında taşıyacak ve öperek uyutacaktı.Ama olmadı.

Ahmet geri geri bakarak gittiği Almanya’dan boynu bükük döndü ve durumu kötüye gittiği için hemen hastaneye yatırıldı. Sayılı günlerini bildiği için midir nedir sürekli babasını görmek istediğini söylüyordu. Tedavi için kampanya yapan iyi yürekli insanlar bu sefer “Ahmet babasını görsün” diye kampanya yaptılar. Zalimler bu sefer baskıya dayanamadı ve babayı Ahmet’e getirdiler. Ama sadece 5 saat. Morale ihtiyacı olan hasta bir çocuğa yeter mi 5 saat, diner mi aylarca biriktirdiği hasreti. Ama yine de Ahmet çok mutlu oldu babasını gördüğüne, aylar sonra yüzü güldü. Babasının elleri kelepçeli olduğundan oğluna doya doya sarılamadı ama alnından öptü defalarca. Alnı öpülesi bir çocuktu çünkü, bu yaşında hem hastalık, hem hasretle baş ediyordu minik bedeni. Beş saat beş dakika gibi gelip geçti, babası Ahmet’le vedalaştı ama Ahmet bir türlü babasının eline bırakmıyordu, çünkü o el yanında olsa tutunacaktı hayata. Ama olmadı babayı alıp götürdüler tekrar, Ahmet nemli gözlerle uzun uzun baktı babasına,çünkü bu onun babasını son görüşüydü. Babanın da gözü arkadaydı, en ihtiyacı olduğu zaman evladını bırakıp gidiyordu, defalarca dönüp bakmıştı askerlerin arasından, çünkü onun de evladı son görüşüydü.

Zaman Ahmet’in aleyhine işliyordu. Hastalığı günden güne kötüye gidiyordu, hasta yatağında babasını tekrar gelmesi için yalvarıyordu ama vicdanlar lal kesildiği için kimseden ses çıkmıyordu. Haftada bir verilen telefon hakkında babasına yalvarıyordu “artık çık gel baba, ben burada sensiz ne yaparım” diye. Baba ağladığını belli etmeden sesi titreyerek “ben de gelmek istiyorum ama bırakmıyorlar oğlum” diyordu. Bu Ahmet’in babasıyla son konuşması olacaktı, babanın da evladın sesini ve nefesini duyduğu son an olacaktı. Ahmet’ten kötü haber geldi, minik bedeni daha fazla acıya ve hasrete dayanamadı ve kuş olup uçtu cennete. Annenin dünyası karardı, kolu kanadı kırıldı. Eli kelepçeli cenazeye getirilen baba son kez öptü kara efesinin soğuk alnını, kelepçelerden kurtulup sarılarak ısıtmak istedi, dağlar kadar hasretini dindirmek, kucaklamak istedi ama izin vermediler. Çünkü yine süreli gelmişti. Öpüp koklamaya doyamadığı evladını kara toprağın bağrına yatırdılar, mezarın ilk suyuna gerek kalmadı dökülen göz yaşlarından. Hani Ahmet diyordu ya ‘’ben sensiz naparım şimdi” o anne o baba Ahmet’siz ne yapar hiç bilmiyoruz…

Koskoca bir devlet göz göre göre bir çocuğu öldürdü. Sosyal medyada bir eşşek sıpası için ortalığı ayağa kaldıranlar Ahmet için parmağını bile kaldırmadı. Çocuklar uyurken susulur ölürken değil diye slogan atan çoğunluğun sesi bile çıkmadı. Ermeni gavuru denilen insanlar Ahmet için göz yaşa dökerken, Müslümanlar dilsiz şeytan kesilip başını çevirdi.  Yazının adı bir çocuk öldü ama gördük ki bir toplum ölmüştü.
Tıpkı Suriyeli çocuk gibi sen de onları Allah’a şikayet et Ahmet sakın affetme kimseyi. Seni babandan ayıranları, tedavini geciktirenleri affetme. Affetme ki, mazlumun dünyasında kıyamet koparken, bu zulmü yapanlar, yetkisini kötüye kullananlar, faydalı olacakken elini vermeyenler, duymazdan gelenler, başını çevirenler ve seyirci kalanlar yataklarında rahat etmesinler.

[Erkan Çıplak] 8.5.2020 [TR724]

Darbemsi şey ne? [Ali Emir Pakkan]

Türkiye’deki gazeteler, Tek parti, Tek adam döneminde basın böyle olur dedirten örneklerden geçilmiyor!

Şu sıralar, bir merkeze bağlı medya, “darbe tehdidi var” haberleri yayıyor. Kimse böyle bir tehlike varsa 18 yıldır ülkeyi yöneten iktidar hangi önlemleri alıyor? “ diye sormuyor, soramıyor!

Gazetecilik açısından utanç verici. Hürriyet’i de Milliyet’i de aynı çukurda! Oysa ne gerek var kağıt israfına! Resmi gazetenin yanında bir propaganda bülteni çıkarın, yetsin! Ama konumuz medyanın tek yanlı, bu çirkin yayınları değil!

Konumuz bu haberlerle bildik bir senaryonun ısıtılıyor olması! Kısaca:
“Darbe planları yapılıyor” havası yayılıyor.

Peki kim bu darbeciler!

AKP rejimi neyin peşinde?

Cumhuriyet’ten Orhan Bursalı, oyunu görmüş! Yazısında, “AKP yahu bize şöyle darbemsi bir şeyler tezgahlansa, havasında” diyor.

Bursalı, önemli bir tespit daha yapıyor:

“Bu darbemsi şeyi ancak kendi kendilerine yapabilirler, çünkü bu işi Türkiye’de kendilerinden başka becerecek bir güç yok.” ( 7 Mayıs 2020, Cumhuriyet)

Darbe ne?
Darbemsi şey ne?

Darbe 27 Mayıs, 12 Eylüldür.
Darbemsi şey ise 15 Temmuzdur.

Türkiye, er geç bu gerçeği görecektir!

[Ali Emir Pakkan] 8.5.2020 [TR724]

Efendimiz, Ramazan aylarında neler yaşadı? (3) [Dr. Ali Demirel]

Soru: “Peygamber Efendimiz’in hayatında dokuz Ramazan yaşadığını biliyoruz. Allah Resulü’nün yaşamış olduğu Ramazan aylarında mutlaka acı-tatlı pek çok hadise yaşanmıştır. Bu hadiselerden bahsedebilir misiniz?” (Murat B.)

Murat Bey’in sorusu üzerine Allah Resulü’nün (s.a.s.) Ramazan hatıralarını yazmaya kaldığımız yerden devam ediyoruz.

Mekkeli muhacirlerin Medine’ye hicretleri gerçekleşmişti. Ancak bu gelmeyle birlikte Efendimiz’i, çözülmesi gereken birçok problem bekliyordu. Muhacirler toplamda yüz seksen altı aile olmuşlardı. Bu kadar insan nerede misafir edilecek ve maişetlerini nereden temin edeceklerdi?

Bu problemi çözme adına Allah Resulü’nün yaptığı ilk iş, Muhacirler ile Ensâr arasında kardeşlik (muahat) bağlarını oluşturmak oldu. Bugünkü mânâda bir nevi kardeş aile benzeri bu uygulama ile ilk etapta kırk beş ailenin mesken meselesi ve diğer benzeri sosyal problemleri çözülmüş oluyordu. Enes İbn Mâlik’in evinde, ashâbıyla birlikte bir araya gelmiş, onlara şöyle diyordu: “Allah için ikişer ikişer kardeş olun!”

Bu güzel uygulama hicretin birinci yılının Ramazan ayında vuku bulmuştu.

Müslüman toplumun birbiriyle kaynaşabilmesi adına ortaya konulan bu kardeşlik uygulaması sadece hicret sonrasında ortaya çıkan bir uygulama değildi. Daha Mekke yıllarında Efendimiz, Daru’l-Erkam’a girdiği dönemde de inanan insanları birbiriyle eşleştirmiş ve kardeş yapmıştı.

Mesela o dönemde Hz. Zübeyr İbn Avâm ile Hz. Abdullah İbn Mes’ûd’u kardeş ilan etmişti. O şartların çok ağır olduğu ilk dönemlerde müslümanlar arasında kurduğu kardeşlik ağı ile tam bir dayanışma sistemi oluşturmuştu. Bu sistemle hem inanları birbirine zimmetlemiş hem de onların eğitim ve öğrenimlerinin devamını temin etmişti.

Allah Resulü’nün yaşamış olduğu Ramazanlardaki güzelliklerden bir tanesi de Hicri üçüncü yılın Ramazan ayının beşinde Zeyneb binti Huzeyme validemizle evlenmesi.

Hz. Zeyneb bint-i Huzeyme annemiz, sabırlı, iyiliksever, güzel huyları olan bir hanımefendi idi. İslâm ile müşerref olmadan evvel de yoksulları koruyup gözeten, çevresine karşı şefkatle dolu bir insandı. O yüzden kendisine “Ümmü’l-mesâkin” yani yoksulların annesi denirdi. Cahiliye devrinde de böyle tanınırdı.

Hz. Zeyneb, Arabistanın en güçlü kabilelerinden Âmir İbni Sa’sa’ kabilesine mensuptu. İlk evliliği Tufeyl İbni Hâris ile oldu. Ondan boşanınca Hz. Ubeyde İbni Hâris ile evlendi. O da Bedir’de şehit edilince Zeyneb (r.anhâ) dul kaldı.

Resûl-i Ekrem aleyhissalatü vesselam, hicrî üçüncü yılda İslâm’ı anlatmak için Âmir İbni Sa’sa’ kabilesine bir grup tebliğci göndermişti. Bunlar hâince pusuya düşürülüp şehit edilince bu kabileyle müslümanların arası bozuldu. İki Cihan Güneşi Efendimiz bu büyük ve güçlü kabile ile düşmanlığın devam etmesini istemedi. Aradaki ilişkilerin düzelmesine vesile olacak bir fırsat bekledi.

Zeynep binti Huzeyme’ye evlenme teklifinde bulundu. Hz. Zeyneb, amcası Kabîsa İbni Amr el-Hilâli’yi vekil tayin etti. O da dört yüz dirhem gümüş mihri ile Resûlullah Efendimiz’e nikâhladı. Evlendiklerinde Zeyneb validemiz otuz yaşındaydı. İlginçtir ki, Zeyneb annemizin mü’minlerin annesi olmasıyla vefat yaşı aynıdır. Zira bu kutlu evlilik yalnızca üç ay kadar sürmüştür.

Bu yazımızda sizlerle paylaşacağımız başka bir Ramazan hatırsı ise Efendimiz’in hicretinin altıncı yılının Ramazan ayının altısında Medine’de yağmur duasına çıkması.

Medine’de günlerdir kuraklık hüküm sürüyordu. Böylesi durumlarda Peygamberimiz dua eder, Allah’tan rahmet isterdi. Yüce Allah da Habib’inin niyazını boş çevirmezdi. Yine öyle olacaktı. Günlerden Cuma idi. Allah Resulü namazdan sonra mübarek ellerini kaldırdı, üç defa “Al­lah’ım, bize rahmetini gönder!” diye dua buyurdu.

O sırada Sahabeden Hz. Ebû Lübâbe de orada hazır bulunuyordu. Peygamberimiz dua ettiği zaman yağmurun yağacağını bi­liyordu. Yağmur şiddetli yağarsa ambarı su basar ve hurmalar bozulabilirdi. Bu endişe içinde Resûl-i Ekrem Efendimizin yanına geldi, “Yâ Resulallah, ambarda hurma var. Yağmur yağarsa zarar görebiliriz!” dedi.

Peygamberimiz umumun menfaati için Allah’tan yağmur istiyordu, fakat Ebû Lü­bâ­be ise kendi hurmalarını düşünüyordu. Onun bu saf ve samimi niyetini bilen Peygamberimiz, mes­cidinin önünde sahabilerin de hazır bulunduğu bir yerde latife olarak duasına şunları da ekledi: “Ya Rabbî, Ebû Lübâbe, ambarının delik­lerini elbisesiyle tıkamaya mecbur kalıncaya kadar yağmur ver.”

Ebû Lübâbe, “Gökyüzünde hiç bulut yoktur, yâ Re­sû­lal­lah!” demeye kalmadı, hava karardı, şimşekler çaktı, şakır şakır, bardaktan boşanırcasına yağmur yağmaya başladı. Kısa zamanda her taraf su doldu. Ebû Lübâbe telaşlıydı. Sahabiler etrafına top­lanarak şöyle dediler: “Ey Ebû Lübâbe, sen Re­sû­lul­lah’ın dediğini yapıncaya ka­dar bu yağmur kesilmez.”

Sonunda Ebû Lübâbe o hâle geldi ki, hurma ambarı­nın açık yerlerini tıkamaya bir şey bulamadı. Nihayet sırtından elbisesini çıkar­dı. Su giren yerlere tıkamaya başladı. Böylece yağmur da kesildi. Ebû Lübâbe birazcık olsun zarar görmüşse de Medine rahatlamıştı...

[Dr. Ali Demirel] 8.5.2020 [TR724]

TL ‘entübe’ edildi! [Yusuf Dereli]

Dünyayı sarsan Kovid-19 virüsü ekonomiye de sıçradı. Türk Lirası dolar karşısında dün tarihinin en düşük seviyesine gerileyerek 7.27’ye dayandı. İktidar medyasına göre ‘dış güçler’ Türk Lirası’na saldırıyordu. BDDK, TL’ye değer kaybettirmekle suçladığı BNP Paribas, Citibank ve UBS bankalarına swap yasağı getirdi. Ardından kötü giden ekonomi hakkında konuşma yasağı konuldu! Gün içerisinde 7.27’ye dayanan dolar, akşam saatlerinde 7.11’e geriledi. Peki önümüzdeki günler nelere gebe?

İktidar medyanın ‘dış güçlerin manipülasyonu’ iddiasının neye dayandığını bilmiyoruz. Dolarları kim alıyor, nereden alıyor, nasıl alıyor gibi soruların hiç birinin cevabı yok! Sadece kim olduklarını hiç bir zaman söylemedikleri ‘dış güçlerin’ TL’ye saldırdığını, manipülatif alımlar yaptıklarını iddia ediyorlar.

Peki ne biliyoruz? Kur, kısa sürede neden bu kadar hızlı yükseldi? Bundan sonra ne olur? Bildiklerimizi sıralayalım; Türkiye’nin kısa vadede 168,5 milyar dolar dış kaynağa ihtiyacı var. Ancak sorun şu ki MB rezervleri doları baskılamak için eritildi. İktidarın ucuz kredi bulabileceği en önemli kaynak IMF ancak ona da tamamen siyasi nedenlerden dolayı kapıyı kapattılar.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️


FED’LE SWAP MÜMKÜN MÜ?

Peki FED’le swap anlaşması mümkün mü? İktidar FED’in swap hattına Türkiye’nin de dahil edilmesini istiyor. Bunun için 40 takla attılar. Ancak bu da mümkün görünmüyor. Şöyle ki, FED, Amerika Birleşik Devletleri tahvili olan ya da ABD ile çok yüksek ticaret hacmine sahip ülkelerle swap anlaşması yapıyor. Türkiye son 3 yılda elindeki ABD tahvilini 3 milyar dolara kadar indirdi. Ticaret hacmi ise yaklaşık 20 milyar dolar. Bu da bizi swap anlaşmasının ABD tarafında bir karşılığı olmadığı sonucuna götürüyor. Türkiye, S-400’leri aktive etmeyeceğine dair sağlam bir taahhüt vermesi halinde FED’in swap hattına dahil edilir mi, orasını zaman gösterecek.

TL CAZİP HALE GELMELİ

Kurun düşmesi için TL’nin cazip hale getirilmesi gerekiyor. Bunun için de faizlerin acilen yükseltilmesi lazım. Ancak bu noktada da Erdoğan’ın ‘saplantısı’ devreye giriyor. Erdoğan’a göre faiz bütün kötülüklerin anası! Dolayısıyla kısa vadede faizlerin yükselmesi de mümkün değil gibi görünüyor. Türkiye, yurt dışında artık ‘otokrasi’ ile yönetilen ülkeler arasında gösteriliyor. Dolayısıyla yurt dışından döviz getirmek de eskisi kadar kolay olmayacak. Zira para ‘güvenli’ alanları seçiyor. İşte dış kaynak ihtiyacının nasıl karşılanacağı ile ilgili bütün bu belirsizlikler, TL üzerindeki baskıyı arttırarak kurun daha da yukarılara tırmanmasına neden oluyor.

HABER YAPILMAZSA DOLAR DÜŞER Mİ?

Dolarla ilgili haber ve görüşlere dün yeni bir ‘düzenleme’ getirildi. Resmi Gazete’de yayımlanan yönetmeliğe göre, ‘finansal sisteme olan güveni zedeleyerek sistemik riske neden olabilecek şekilde bilgi ve söylentiler yaymak’ manipülasyon olarak değerlendirilecek. Yönetmelikteki, “Bir finansal aracın arzına, talebine veya fiyatına ilişkin yanlış veya yanıltıcı izlenim uyandıran veya uyandırabilecek olan…” ifadesi dikkat çekiyor. Yani ‘uyandırabilecek olan’ haber ve yorumlar da yasak! Bir haberin ya da yorumun ‘yanıltıcı izlenim uyandırma ihtimali varsa’ suç olarak değerlendirilecek! Dolayısıyla kur da bu şekilde kontrol altına alınmış olacak!

[Yusuf Dereli] 8.5.2020 [TR724]

İstanbul’un eşsiz güzelliklerinin hikâyesi drone gözüyle anlatıldı!

Dünyanın en köklü ve büyük şehirlerinden biri olan İstanbul’un her yeri tarihi mirasla, her köşesi hikâyelerle dolu. Gezi yazarı Şenay Akkurt, duayen gazeteci Coşkun Aral’la birlikte İstanbul’un boş sokaklarını paylaşırken; teknoloji yazarı Timur Akkurt da drone ile sessiz şehirden görüntüler aldı. Şenay Akkurt ile Hayat Bana Güzel programı Allianz Motto Müzik YouTube kanalı için gerçekleştirilen çekim, birbirinden güzel görüntüler sergiliyor.

ARAL: “DRONE’LARLA İNANILMAZ GÖRÜNTÜLER ALABİLİYORUZ”

Şenay Akkurt “Hayat Bana Güzel” İstanbul özel bölümünde Coşkun Aral hikâyeleriyle İstanbul hikâyelerini birleştirerek boş İstanbul dekorunda çok özel bir bölüm çekti. Yarım asırdır fotoğrafçılık yapan Coşkun Aral, boş İstanbul çekimleri esnasında yaşadıklarını “Mesleğe ilk başladığım yıllarda karanlık odalarda siyah beyaz fotoğrafı çıkartmak için saatler harcardık. Şimdi bu dronlarla inanılmaz görüntüler alabiliyoruz. Hele ki sahne İstanbul’sa, ortaya daha da güzel şeyler çıkıyor. Drone bile şaşırdı milyonları barındıran İstanbul’un bomboş sokaklarına. Ama İstanbul bu, her hali ayrı güzel.” sözleriyle dile getirdi. Timur Akkurt’un drone ile çekilmiş boş İstanbul klibi de çok yakında izleyicilerle buluşmaya hazırlanıyor.

7 TEPELİ ŞEHRE DAİR KISA KISA

Rumeli Hisarı: Bahar aylarında erguvanların da çıkmasıyla ayrı bir güzelliğe sahne olan Rumeli Hisarı; Padişah Fatih Sultan Mehmet tarafından, İstanbul’un fethinden önce kuzeyden gelecek saldırıları engellemek için inşa edildi. Sarıyer ilçesinde bulunduğu semte adını veren hisarın her bir kulesi, yapım sırasında ayrı bir paşa tarafından denetlendi. Bu yüzden hisardaki kulelerin isimleri, onunla ilgilenen paşaların isimleriyle anılır.

Haydarpaşa Garı: 30 Mayıs 1906 tarihinde yapımına başlanan gar 19 Ağustos 1908 tarihinde hizmete açıldı. Bir rivayete göre binanın bulunduğu sahaya III. Selim’in paşalarından Haydar Paşa’nın adı verildiği söyleniyor. Yeşilçam filmlerinde de İstanbul’a giriş sahnesinin başlangıcı olan meşhur merdivenler, pek çok insanın İstanbul’la buluşmasının sembolü olarak görülüyor. Restorasyonu devam eden tarihi gar, Sultan II.Abdülhamid’in Hicaz demiryolu hattı projesinin başlangıç durağı olarak planlanmıştı.

Aksaray: Geçmişten bugüne İstanbul’a göç eden insanların toplandığı yer olarak bilinen Aksaray, İstanbul’un en köklü semtlerinden biri. Tarihi yarımada içinde yer alan semt, 19.yy neogotik mimari örneklerinden Pertevniyal Valide Sultan Camii’yi de sınırlarında barındırıyor. Coşkun Aral, çocukluğunun geçtiği Aksaray’ı: “İstanbul’daki ilk ikamet ettiğimiz ev Ragıp Bey Sokak’tı. Bir komuşumuz Siirtli, diğer komşumuz Balkan göçmeniydi. Sokak boyunca dümdüz gittiğimizde Arnavut Turşucusunu görürdük. Bu yapı İstanbul’un geçirgenliğinin göstergesiydi.”sözleriyle anlatıyor.

Sultanahmet Meydanı: İstanbul’un kurulduğu yer olarak da bilinen, Doğu Roma döneminde hipodrom olarak kullanılan meydan, hem Katolik hem Ortodoks hem de İslam medeniyeti için önemli bir yapı olan Ayasofya Müzesi’ni barındırıyor. Bir diğer adıyla ley hatları olan, dünyayı saran manyetik alan çizgilerinden birinin yer aldığı alanlardan birinin üzerine inşa edilen Ayasofya’nın; Doğu Roma İmparatoru I.Justinianus’un rüyasında görüp mimarlarına yaptırdığı söyleniyor.

Hemen karşısında yer alan ve meydana adını veren Sultanahmet Camii, Osmanlı Padişahı Sultan I.Ahmet tarafından Mimar Sinan’ın öğrencilerinde Sedefkar Mehmet Ağa’ya yaptırıldı. Mekke dışında inşa edilen ilk altı minareli camii olarak olan Sultanahmet Camii, içindeki İznik çinilerinden dolayı dünya tarafından Blue Mosque(Mavi Camii) olarak biliniyor. Dünyanın en ünlü kaşiflerinden olan Marco Polo da hayatının önemli bir kısmını burada geçirdi ve yolculuklarından birine burada başladı.

Kapalıçarşı: Yerli ve yabancı pek çok tursti kendine çeken Kapalıçarşı, dünya üzerinden yapılmış en büyük çarşılardan biri. Binlerce dükkan barındıran Kapalıçarşı, İstanbul’un gezmesi en keyifli yerlerinden biri olarak görülüyor.

Galata Köprüsü: Olta balıkçılarının buluşma noktalarından biri olan köprü, Haliç üzerinden iki yakayı birbirine bağlıyor. Peyami Safa’nın romanı Fatih Harbiye’de, Fatih ilçesi’nden Harbiye’ye köprü yoluyla gidenlerin farklı uygarlık ve kültürleri gördüğünü anlatır. Galata Köprüsü tasarım olarak başka köprülerden pek farklı olmasa da kültürel değeri nedeniyle pek çok edebiyatçı, ressam, yönetmen ve oymacıya konu olmuştur. Dünyaca bilinen kağıt oyunu Briç’in adının da Galata Köprüsü’nden geldiği söylenir. Kırım Savaşı zamanı İstanbul’daki İngiliz subayları Galata Köprüsü altındaki kahvehanelerde kağıt oynamaya geldikleri için, bu oyuna “Bridge”(Köprü) adını koydukları rivayet edilir.

Galata Kulesi: 6. yüzyıldan beri ayakta duran Galata Kulesi, Hezarfen Ahmed Çelebi efsanesine de ev sahipliği yapıyor. 17. yüzyılda yaşayan Hezarfen Ahmed Çelebi’nin, Galata Kulesi tepesinden kendi icat ettiği kanatlarla boşluğa atladığı ve Üsküdar’a kadar süzüldüğü fotoğraf İstanbul’un simgelerinden biri.

Tophane: Semtin sembollerinden biri olan Kılıç Ali Paşa Camii’nin yer aldığı Tophane’nin hikâyelerinde ünlü yazarlar Miguel de Cervantes ve Jules Verne’in adını görebiliriz. Modern bilim-kurgunun öncülerinden Verne’nin iki ciltlik eseri “İnatçı Keraban”’da Ramazan ayındaki Tophane’ye geniş yer veriyor.

[TR724] 8.5.2020

Silivri Cezaevi’nde 44 tutuklunun Kovid-19 testi pozitif çıktı!

Silivri Cezaevi’nde 44 tutuklu ve hükümlünün koroanvirüse yakalandığı açıklandı.

Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı, Silivri Ceza İnfaz Kurumu’nda 44 tutuklu/hükümlünün yeni tip koronavirüs (Kovid-19) testinin pozitif çıktığını, hastaların genel sağlık durumlarının iyi olduğunu duyurdu.

Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı’ndan yapılan açıklamada, Silivri Ceza İnfaz Kurumu 7 numaralı L Tipi Cezaevi’nde Kovid-19 belirtilerinin gözlemlenen 2 tutuklunun hastaneye sevk edildiği ve yapılan Kovid-19 testlerinin pozitif çıktığı belirtildi. Açıklamada, İl Sağlık Müdürlüğü ile koordineli bir şekilde, iki şahısla temasta olduğu değerlendirilen diğer tutuklular üzerinde kapsamlı bir filyasyon çalışması yapıldığı, testlerde 42 tutuklu/hükümlünün daha Kovid-19 testinin pozitif çıktığı kaydedildi.

Koronavirüs testi çıkan 44 tutuklu veya hükümlünün Silivri Ceza İnfaz Kurumu Kampüs Devlet Hastanesi’ne sevk edildiği belirtildi.

[TR724] 8.5.2020

BM Özel Raportörü: Siyasi tutuklular derhal serbest bırakılmalı

BM Hukukdışı, Yargısız ve Keyfi İnfazlar Özel Raportörü Agnes Callamard, Kovid-19 bağlamında devletlerin tutukluluk ve ceza infaz kurumlarındaki sorumluluklarına ilişkin bir rapor hazırladı. Söz konusu raporda, “Tüm çocuklar, vicdan mahkumları, dini mahkumlar ve siyasi mahkumlar da dahil olmak üzere, hapsedilmesi uluslararası hukuka göre yasadışı veya keyfi olan tüm mahkumların derhal ve koşulsuz olarak serbest bırakılması gerekmektedir.” denildi.

Agnes Callamard, önceki gün yayınlanan raporda, gözaltındaki/tuuklu kişilerin kendilerini Kovid-19 bulaşmasından koruyamadığına dikkat çekti. Bu kişilerin temel sağlık durumu Kovid-19’dan daha fazla ölüm riski anlamına geldiğine dikkat çekilen raporda, gerekli hijyen, sanitasyon, tıbbi malzeme ve hizmetlerin eksikliğine işaret edildi. Devletlerin, tüm tutukluların yaşam hakkını koruması ve tutukluları keyfi ölümden korumak için yeterli önlemler alması gerektiği, tutuklu olan kişilere karşı daha fazla bakım sorumluluğu bulunduğu hatırlatıldı.

SİYASİ TUTUKLULAR KOŞULSUZ TAHLİYE EDİLMELİ

Callamard, raporda şu tavsiyelerde bulunuyor: Tüm çocuklar, vicdan mahkumları, dini mahkumlar ve siyasi mahkumlar da dahil olmak üzere, hapsedilmesi uluslararası hukuka göre yasadışı veya keyfi olan tüm mahkumların derhal ve koşulsuz olarak serbest bırakılması. Cezaevi nüfusunun gözden geçirilmesi ve cezaevine hapis cezasına alternatif cezalar verilmesi yoluyla cezaevi nüfusunun toplam büyüklüğünü azaltın ve aşırı kalabalıkla mücadele edilmesi. Kefalet, adli kontrol altında serbest bırakma veya diğerleri gibi mahkeme öncesi tutukluluğa alternatiflerin hayata geçirilmesi. Kefaletle geçici olarak serbest bırakılmayı veya herhangi bir suçlama yapılmaksızın ve yargılanmaksızın tutuklanan ve cezalandırılmayı bekleyen kişiler gibi çeşitli cezai olmayan gerekçelerle tutulan kişilerin serbest bırakılması. Cezaevinde kalan herkesin gözaltı koşullarının uluslararası insan hakları standartları seviyesine getirilmesi. Dolgunluğun resmi kapasiteyi aşmamasını ve resmi kapasitenin, bir bütün olarak genel nüfusa verilen standart rehberliğe uygun olarak sosyal mesafenin uygulanması. Gözaltında tutulan herkese, tutukluların bir bütün olarak nüfusun erişimine açık olması için yeterli sağlık ve hijyen tesisleri, ekipman, malzeme ve personel sağlanması, tüm tutukluların alınan tüm tedbirler, süreleri ve nedenleri hakkında güvenilir, doğru ve güncel bilgi hakkında bilgi verilmesi. Cezaevi personeli ve mahkumlar için kişisel koruyucu ekipman dağıtılması ve testlerin yapılması.

[TR724] 8.5.2020

Rejim öldürüyor! [İlker Doğan]

Türkiye dün iki ölüm haberini ardı ardına aldı. İlki Adana’dan geldi. AKP rejiminin kanser tedavisine aylarca izin vermediği 8 yaşındaki Ahmet Burhan, önceki gece yarısı hayatını kaybetti. Ahmet’in tek istediği iki yıldan fazladır cemaat soruşturması kapsamında tutuklu olan babasını son kez görebilmekti. Ancak Adana Cumhuriyet Başsavcısı Ömer Faruk Yurdagül buna müsaade etmedi. Baba ancak cenazeye yetişebildi. İkinci ölüm haberi ise İstanbul’dan geldi. Geçtiğimiz hafta 322 gündür sürdürdüğü ölüm orucunu bitiren Grup Yorum üyesi İbrahim Gökçek, kaldırıldığı hastanede hayata veda etti. Farklı kesimlerden iki ölüm sosyal medyada gündem oldu. İnsanlar, muhaliflere yaşam hakkı tanımayan AKP rejimine tepkiliydi.

Geçtiğimiz yıl çekilen videosunda, “Ben bir yıldır hastayım. Babama sarılmak ve iyileşmek istiyorum.” diyordu ağlayarak. Ahmet Burhan’ın babası özel bir yurtta çalıştığı için 2018 yılı şubat ayında tutuklanmıştı.

BABA BEN SENSİZ NE YAPACAĞIM!

Geçtiğimiz ay cezaevindeki babasıyla yaptığı telefon görüşmesi sosyal medyada yayınlandı. Zor günler geçiren ve kanaması olduğu için durumu ağırlaşan Ahmet, babasından ‘gelmesini’ istiyordu. Ahmet Burhan’ın, “Baba artık buraya gel. Dayanamıyorum. Ben sensiz ne yapacağım!” sözlerine babası Harun Ataç, ağlayarak cevap vermişti: “Ben de gelmek istiyorum ama gelemiyorum oğlum. Bırakmıyorlar yavrum.”

Bırakmadılar…

Türkiye’de dün yaşanan iki ölüm, muhaliflere yönelik son 4 yıldır yaşanan soykırımın hangi boyutlara ulaştığını göstermesi açısından önemli. Rejimin, kemik kanseri tedavisine aylarca engel olduğu Ahmet Burhan Ataç’ın (8) durumu önceki akşam ağırlaştı. 2018’den beri bu amansız hastalıkla mücadele ediyordu. Hastaneye kaldırıldı. Nefes almakta bile zorlanıyordu. Yoğun bakıma alındı, uyutuldu. Kalbi üç kez durdu. Doktorların müdahaleleri sonuçsuz kaldı. Çok geçmeden vefat ettiği haberi duyuldu.

‘BABA’ DİYE DİYE ÖLDÜ

Ahmet Burhan’ın yoğun bakım ünitesine kaldırılması üzerine, Tarsus Cezaevi’nde tutuklu bulunan baba Harun Reha Ataç için savcılıktan izin talep edildi. Ancak Adana Cumhuriyet Başsavcısı Ömer Faruk Yurdagül buna müsaade etmedi. Savcılığın Harun Ataç’ın hastaneye gece değil; sabah gidişine izin verdiği öğrenildi. Ahmet Burhan’ın cenazesi baba cezaevinden getirilinceye kadar defnedilmedi.

TEDAVİSİ ENGELLENDİ

Ahmet’in kemoterapisi ilk başladığında, babasının yargılandığı Adana 2. Ağır Ceza Mahkemesi’ne Ahmet’in bütün raporları sunuldu. Ancak mahkeme hiç bir raporu dikkate almadı. Ahmet’in annesiyle yurt dışına tedaviye gitmesi de engellendi. Pasaportları aylarca verilmedi. Yasak kaldırıldıktan hemen sonra yurt dışına çıkışına yeniden engel konuldu. O engelin kaldırılması için de haftalarca uğraşıldı. Ahmet’in tedavisi AKP rejimi tarafından engellendi. İkinci kur tedaviye annesiyle gitmişti Ahmet ancak artık çok geçti. Ve Ahmet, önceki gece yarısı babasını göremeden hayata gözlerini yumdu.

İBRAHİM GÖKÇEK DE HAYATINI KAYBETTİ

Dün ikinci ölüm haberi İstanbul’dan geldi. Grup Yorum’un bas gitaristi İbrahim Gökçek, ölüm orucuna 323. günde ara verme kararı aldıktan iki gün sonra tedavi gördüğü hastanede hayatını kaybetti. 40 yaşındaki Gökçek, ölüm orucunda 40 kiloya düşmüştü. Gökçek de tıpkı geçtiğimiz ay hayatını kaybeden arkadaşı Helin Bölek gibi ‘türküler özgür kalsın’ istiyordu. Yine ‘adalet’ isteyen Mustafa Koçak da 24 Nisan’da cezaevinde hayatını kaybetmişti.

*******

Zulmün sembolü oldular

Ahmet Burhan Ataç ve İbrahim Gökçek’in ölümü sosyal medyada gündem oldu. İki isim için binlerce tweet paylaşıldı, AKP rejimine tepki gösterildi. İşte onlardan bazıları:

Kazım Güleçyüz: Bu yaşında bunca acı yaşatılan Ahmet, bu dönemin unutulmaz sembollerinden biri olarak mübarek bir Ramazan gecesi cennete uçtu. Allah onu rahmetiyle kucaklayacak. Ailesine sabır ve sekînet diliyorum. Ona ve ailesine bunları yaşatanları ise Allah’ın Kahhar ismine havale ediyorum.

Ömer Faruk Gergerlioğlu: Canım Ahmet bizden ayrıldı, annesinden, kardeşinden ve doyamadığı babasından ayrıldı. Gece babası son anına yetişsin diye çok uğraştık, 3 kez kalbi duran Ahmet için Savcı, ısrarla babayı ancak sabaha göndereceğini söyledi. Yetişemedi baba… Kavuşturmamakta inat etmişlerdi hep…

Ergun Babahan: Bir çocuk öldürüldüğünde insanlık öldürülür… Gözü yaşlı yorumladım, Ahmet’i kaybettik başka kaybetmeyelim. Schindler’in listesi filmini izlemiş miydiniz? Ahmet o filmdeki kırmızı mantolu kız çocuğu, Nazi subayının keyif için vurduğu…

Sezgin Tanrıkulu: Kurtaramadık… Türkülerini, şarkılarını özgürce söylemekti talebi Kurtaramadık… Ölüm orucuyla ölmenin vicdani sorumluluğunun ağırlığı, bu adaletsiz, hukuksuz ortamı yaratanların, destek olanların ve sessiz kalanların hep omuzlarında olacak.

Hakan Şükür: Bu gözyaşları ve zalimlerin kararmış, insanlık dışı muameleleri ile babasına kavuşamadan cennete gitti bu evlat. Ağlamaktan, çaresizlikten Rabbim şifa versin diyemedi bir baba.. Allah sebep olanları biliyor. Hesabını soracak elbet.

Akın İpek: Canlı canlı gömdükleri insanların yavaş yavaş ölümünü izliyor üzerine “Devlet elbisesi” giydirilmiş militanlar…  Çocuklar ölüyormuş, analar perişanmış, aileler parça parça olmuş, zerre kadar umurlarında değil. Bütün dertleri; Mal, makam, iktidar. Öyle bir kavim…

Semra Kuytul: Kelimelerin tükendiği noktadayız.. Buna sebep olanların Allah katında hesap vereceği o çetin gün gelecek elbette. Rabbim kıyamet günü sizlere şefaatçi kılsın..

Mahsun Kırmızıgül: Bir çocuğun ahını alan iflah olmaz. Anneleri,  babaları kim olursa olsun, çocuklara karşı merhamet ve vicdan kaybolduysa insanlık bitmiş demektir. Ölen Küçük Ahmet”in hikayesi yürek yaralayıcı, acı dolu.

Haluk Levent: Az önce haber geldi. Ahmet’i kaybetmişiz. Çok üzgünüm. Sevenlerinin başı sağolsun.

Haluk Savaş: Kara haber tez yayılır… Ahmet Burhan Ataç’ı kaybettik; siyaset ve bürokrasi kına yaksın. Bir çocuk el birliği ile ölüme yollandı. Ahmet Burhan Ataç #İbrahimGökcek aynı gün aramızdan ayrıldılar; bu ülkenin vicdan ve izanını kaybetmiş olduğunu gösteren iki tarihsel kayıt olarak yaşayacaklar…

Sezgin Tanrıkulu: Seni de annene, babana ve kardeşine sağlıklı bir şekilde kavuşturamadık.#AhBeAhmet, hastalığın süresince haksızlıklara ve hukuksuzluklara nasıl da direndin…. Ahmet Burhan Ataç’ın fotoğraflarına hangi vicdan ve ahlaki sorumlulukla bakacaksınız?

Meral Danış Beştaş: Bu iktidar için sadece kendi canlarının kıymeti var. #AhBeAhmet minicik bedeniyle hem hastalıkla hem de hukuksuzlukla mücadele etmeye çalıştı. El kadar çocukları ya bombayla, ya polis kurşunuyla, ya açlıkla ya aileden ayrı ya da tedavisiz bırakılarak ölmeye devam ediyorlar..

Ferhat Tunç: Bu acıyı anlatacak kelime bulmak çok zor! Savcı, doktorların “Ahmet’i her an kaybedebiliriz” uyarısını dikkate almamış ve sabahı bekleyin demiş. Ahmet sabahı bekleyemeden “baba… baba ” diyerek son nefesini vermiş. Hepimiz seni çok sevdik #AhBeAhmet, uğurlar olsun küçüğüm…

[İlker Doğan] 8.5.2020 [TR724]

Şeytan [Prof. Dr. Muhittin Akgül]

Şeytan, insanın kadim bir düşmanıdır. Yüce Rabbimiz, bu görünmez varlığın niteliklerini öylesine detaylı bir şekilde haber vermiştir ki, Kur’ân’daki bu anlatımları bir araya getirdiğimizde, oldukça net bir şeytan portresi çıkmaktadır. Peki kimdir bu şeytan? İşte şeytanın Kur’ân’daki bazı nitelikleri şunlardır:

Melekler seviyesinde cinlerden abid, zahit bir kul iken Allah’ın halife olarak yarattığı Âdem’e secde emrini kibir ve hasedinden yapmayıp şeytanlaşan bir iblis; şeytanlaşmasına Âdem’i sebep gördüğü için, Âdem babamızla Havva annemizi söylediği yalanla ayağını kaydırdığı gibi, onun evlatlarının da ayaklarını kaydırmaya yemin etmiş azgın ve inatçı bir hasım; insanları fakirlikle korkutan bir sahtekâr; dostlarına ve sözünün geçtiklerine zaman zaman korkular salan iki yüzlü bir münafık; insanları sapıklığa düşürmek için sürekli büyük çaba harcayan bir yalancı; akla hayale gelmedik vaadler ve kuruntularla arkasından gidenleri oyalayan bir tezvirci; insanların arasına düşmanlık, kin ve nefret tohumları salan bir bozguncu; Allah’ı zikretmekten ve namazdan alıkoyan bir müfsid; her zaman şerre yönlendirmek için vesvese veren bir vesvas ve hannas; kötülükleri cazip ambalajlarla sunarak, olduğundan da güzel ve süslü gösteren sahte bir gözbağcı; insan için apaçık düşmanlık besleyen, hangi yönden geleceği belli olmayan yaman bir hasım; Rabbimizi unutturmak için bütün yollara başvuran hâsid bir gâfil; Yüce yaratıcıya karşı büyük bir küstahlık içerisinde bulunan mütekebbir bir âsi; insanı uçuruma sürükleyip sonra da yüzüstü ve yalnız bırakan bir vefasız; insanın kötü işlerini süslü gösteren ve yoldan çıkaran bir sapık; meşru olmayan ve mü’minleri üzen kulis faaliyetlerini taraftarlarına ve emrine aldıklarına telkin eden bâtıl bir önder; emrine aldıklarına hak yolun temsilcileriyle mücadele etmeleri için telkinlerde bulunan intikamcı bir müfsid; arkasına takılanları oynatıp duran, infak karşısında fakirlikle korkutan, cimriliğe ve çirkin şeylere teşvik eden apaçık bir düşman; insanın maddi-manevi bütün yollarının üstüne oturarak, selamet olan sağ yolu değil de cehennem ve dalâlet olan sol yolu gösteren bir yol kesici, pusuya yatarak insanın zayıf tarafını bulur bulmaz üzerine atlayan insafsız, zalim bir avcı ve sürekli insana iç fısıltı ve dürtüler halinde kötülükleri, ahlaksızlıkları, ümit kırıcı şeyleri fısıldayıp duran bir üfürükçüdür.

Yukarıda niteliklerinin sadece bir kısmına işaret edilen şeytan, bâtıl davasında sadakatle devam eder ve sürekli olarak da büyük bir gayretle çabalar durur. Cenab-ı Hakk onun bu gayreti ve tehlikesi karşısında ise insanları uyarır ve “Ey insanlar! Yeryüzündeki temiz ve helâl şeylerden yiyin, şeytana ayak uydurmayın. Zira o sizin için apaçık bir düşmandır. O size ancak kötülüğü, fuhşiyatı ve Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemeyi emreder.” (Bakara Sûresi 168-169) beyanlarıyla nasihatte bulunur.

Evet şeytan, insandan dolayı, daha doğrusu insana bahşedilen şereften dolayı kıskançlık krizine girmiş ve bir daha da bu ağır kriz halinden kurtulamamıştır. Hem kendisi düşmüş, hem de buna sebep olarak kendisini göreceğine, daha da azgınlaşmış ve atf-ı cürümde bulunarak insanı düşman olarak hedefine koymuştur. Bu hedefini ise Cenab-ı Hakk şöyle haber vermektedir:

“Öyle ise beni azdırmana karşılık and içerim ki, ben de onları saptırmak için, Senin doğru yolunun üstüne oturacağım. Sonra elbette onların önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından onlara sokulacağım ve Sen onların çoklarını şükredenlerden bulamayacaksın.” (A’râf Sûresi 16-17).

Allah Resûlü (s.a.s.) de, şeytana ait pekçok hususiyeti ümmetine haber vermiş ve ona karşı ümmetini uyarmıştır. Bu uyarılardan birisinde şöyle buyurmaktadır:

“Şeytan, âdemoğlu için İslâm yolu üzerinde oturur ve: “Babalarının dinini terk mi edeceksin?” der. O da şeytana isyan edip müslüman olur. Sonra hicret yolu üzerine oturur ve “Yerini yurdunu terk edersen garip kalırsın!” der. Mü’min yine onu dinlemez ve hicret eder. Sonra cihad yolu üzerinde durur, cihada çıkan mü’mine “Savaşa gidersen öldürülürsün, malın taksim edilir, hanımınla başkası evlenir!” der. O, bu son engeli de aşar ve yoluna devam eder.” (Nesâî, Ahmed b. Hanbel)

Yukarıda kısmen özelliklerine dikkat çekilen şeytan, Ramazan Ayı geldiğinde zayıflar; güç kaybına uğrar; attığı zehirli oklar hedefine ulaşamaz olur ve insana karşı eli-kolu bağlı hale gelir. Aslında şeytanın bu hale düşmesi, hedef kitlesinin güçlenmesinden kaynaklanır. Oruç ibadetiyle nefsini gemleyen, bedeninin arzu ve isteklerine karşı hayır diyen oruçlu mü’min, ruhunu güçlendirmiş, vesveselerin geleceği kapıları kapamış, böylelikle kendisini, sıkıca korunan bir zırha büründürmüş olur. İşte böylesine muhkem ve çelikten bir zırh olan oruç ibadeti sayesinde mü’min, şeytan tarafından gelen oklardan herhangi bir zarar görmeyerek, kendisini garantiye almış olur. 

Nitekim Resûlullah (s.a.s.) Ramazan-ı Şerif girdiğinde, sema veya Cennet kapılarının sonuna kadar açıldığını, Cehennem kapılarının kapandığını, şeytanların rütbe açısından büyüklerinin de zincirlere vurulduğunu müjdelemiştir.

Ramazan Ayı’nda mü’minlere genel anlamda göz atıldığında, bu durum açıkça görülür. Zira insan diğer zamanlarda yapmadığı veya yapamadığı pekçok davranıştan bu mevsimlerde uzak durur; kendisine daha bir dikkat eder. Hiç kimse kendisini görmediği halde, tek başına ıssız bir yerde de olsa, elini ne suya, ne canının çektiği herhangi bir yiyeceğe uzatır.  Yemez, içmez, her türlü haramdan sakınmaya âzâmi dikkat eder. 

Mü’min, oruçla beraber bu Ay’a mahsus teravih namazını da kılar; aynı zamanda bir Kur’ân ayı olan bu zaman dilimlerini Kur’an’la bereketlendirir ve süsler, okur, anlamaya ve yaşamaya çalışır; zekât ve sadaka-i fıtırla cömertliğin zirvesine ulaşır; imkanlar ölçüsünde i’tikaf yapar ve bütün bunları Kadir Gecesi’yle de taçlandırırsa, artık şeytanın etki alanından tamamen uzaklaşmış olur.

Mü’min, oruç ibadetini daha üst bir seviyede gerçekleştirdiğinde, yani midesine ilave olarak eline, diline, göz ve kulaklarına da oruç tutturduğunda, şeytanlarının el ve ayaklarına artık tamamen açılmaz kelepçeler vurmuş olur. Orucun en üst derecesi olan havassu’l havas denilen oruç şeklini, yani hayallerine ve duygularına da orucu tutturduğunda ise, şeytanın bütün bütün yollarını kapatmış olur. Artık şeytan, böylesine oruçlu bir mü’minden ümidini kesmiş ve eli kolu tamamen bağlanmış bir kadavraya dönüşür. Bundan sonra da artık ne vesvesesi, ne kulis faaliyeti, ne de insanın damarlarındaki vizesiz dolaşımı, faaliyette kalır. Zifiri karanlıktaki bir mekânın, yüksek voltajlı bir lambayla aydınlanmasında, her şeyin açık seçik ortaya çıktığı gibi, mü’min de artık böylesine mükemmel bir oruç sayesinde aydınlanmış ve çevresi tamamen nurlanmış böylesi bir aydınlıkla gözleri sonuna kadar inkişaf etmiş ve şeytana ait bütün okları da artık geçersiz bir hale getirmiş olur. Bu haliyle oruçlu mü’min, adeta bir melek keyfiyetine bürünmüş, günahlara kapısını kapatmış ve şeytanın da hiç değilse oruçlu olduğu zaman süresince, kendisinden ümit kestiği bir hal kazanmış olur.

Yüce Rabbim bizleri, bu şekliyle bir oruç tutarak, ruhunun ufkunu yakalayan gerçek mü’minlerden kılsın.

[Prof. Dr. Muhittin Akgül] 8.5.2020 [TR724]

Esma [Cumali Önal]

Zulüm korkunçtur, ama maruz kalan çocuk olunca daha da can yakar.

Vietnam savaşının dehşetini, ancak napalm bombalarından kaçan o çıplak küçük kız çocuğu Kim Phuc’un yüzünü görünce anlayabildim.

Nazi katliamlarını anlatan onlarca film izledim, kitaplar ve makaleler okudum. Ama ne zaman ki 10’lu yaşlardaki Anne Frank’ın ailesiyle birlikte saklanırken tuttuğu notları okudum, o zaman fırınlara doldurulan masum insanların çığlıklarını duyabildim.

Ya üç yaşındaki Aylan bebek? Ailesiyle birlikte Ege’nin serin sularında boğulan o kırmızı elbiseli masum? Onun o yüzükoyun sessizce yatışı gözümün önüne geldikçe zalimlerin aslında düşündüğümüzden daha zalim olduklarını anladım…

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️


Dün sahura kalktığımda telefonu elime almamla yere bırakmam bir oldu.

Ahmet Burhan ölmüştü.

O esmer, lahuti bakışlı çocuk aramızdan ayrılmıştı.

Çocuk yaşında koca bir dünyaya meydan okumuştu.

Modern çağın firavununa karşı küçücük yüreğiyle mücadele eden Musa olmuştu.

Bir an içime küçük bir ferahlık çöktü, kurtulmuştu.

O kurtulmuştu da ya zindandaki baba!

Feryatlarını duyabiliyordum..

Kendimi bir an o babanın yerine koydum, dayanılacak gibi değildi…

Ben de üç ay bu süreci zindanlarda geçirdim. Darbeden bir ay sonra tutuklandım.

Zindanın ilk onbeş gününü bir karakolun bodrumunda geçirdim.

Her akşam ailem, polislerin beni götürdükleri hastanenin önünde görmek için bekliyordu.

Bir akşam o zaman altı yaşında olan oğlumun bandajlı alnını gördüm. Beni beklerlerken düşmüş ve alnı yarılmıştı. Dikiş atmışlardı.

Allahım o zindana sığamamıştım. En fazla da o demir parmaklıklar arkasında birşey yapamamanın çaresizliği belimi bükmüştü.

Allah’ım Ahmet’in babasına güç ve sabır ver!

Peki ya ona sebep olanlar yataklarında huzurlu bir şekilde yatailecekler mi demiyorum, ölebilecekler mi?

Bu kainatı yaratan Rabbim, Ahmet’in ‘baba, baba‘ diyen feryadına karşılık vermeyecek mi?

Bu bedenleri halkeden, zindanda el açıp kendisine yalvaran o babayı duymayacak mı?

Allah’ım bir an önce onun duasına icabet et!

Senden ne talep ediyorsa bin katını nasip et Rabbim!



Zalimler o kadar farklı kılıklara girerler ki, çok rahatlıkla mazlum rolüne bürünebilirler. Birkaç yüz metre ileride insanlar zindanlarda çürürken, ellerinde mendil ekranların karşısında ağlayabilirler. Anneler, çocuklar, dedeler, nineler açlığa mahkum edilirken, saraylarında kurdukları çilingir sofralarını ‘itibar‘ olarak nitelendirebilirler.

Modern çağın firavununu anlatıyorum.

Aylan bebeğin o cansız bedenini dahi kullandı. BM kürsüsünden dünyaya seslenerek, ‘bu bebeği ne çabuk unuttunuz‘ dedi.

Hem de idare ettiği ülkesinde yüzlerce bebek, binlerce anne, onbinlerce baba bir kin, bir nefret uğruna zindanlara doldurulmuşken….

Ya Mısırlı Esma için döktüğü gözyaşları…

Gerçekten Esma’ya acıdığı, üzüldüğü için mi ağlamıştı?

Sanmıyorum…

Koltuk için ağlaması gerekiyorsa ağlıyordu.

Esma hayatının baharında kör bir kurşunla bu dünyadan göçmüştü.

Siyasi bir hesaplaşmanın bedelini ödemişti.

Ama o, yüzlerce kilometre ötede yaşanan bu olayı dahi kampanyalarında kullanmayı ihmal etmemişti.

Dört parmağını kaldırarak yaptığı Rabia işareti ile kalabalıkları peşinden sürüklemişti.

Esma’nın cansız bedeni üzerinden seçim kazanmıştı.

Gerisi onun için teferuattı. Bir ülke ile ilişkiler bozulmuş, ailesi rahatsız olmuş, önemli değildi.

Halbuki Mısırlı Esma gibi, hayata yeni yeni gözlerini açmış o kadar çok Esma var ki zindanlarda.

Her sabah bir umut ışığıyla yataklarından uyanan, ‘Allah’ım imtihanımızı ağırlaştırma‘ feryatları zindanların duvarlarına çarpan nice nice Esmalar…

Esmalar, İbrahim Gökçekler, Aylan bebekler, Kara Efeler, bir dönemin, bir zulmün simgeleri oldular.

O cesur yürek Ahmet de, son bir kez konser vermek isteyen İbrahim Gökçek de artık yok aramızda.

Birileri öldürdü onları. Ve onlar aramızdalar. Hem de yanıbaşımızdalar. Onları hiçbir zaman unutmayın.

[Cumali Önal] 8.5.2020 [TR724]

Etrafınıza hep ümit pompalayınız!.. [Prof. Dr. Osman Şahin]

Hizmetteki fertlerden bazılarının sürecin şiddeti ve halen çok sayıda insanın yaşamakta olduğu zulümler ve mağduriyetlerin de etkisiyle kuvvey-i maneviyeleri sarsılmakta ve gelecek hakkında ümitsizliğe düşebilmektedirler. Bir taraftan sürecin yaşanmasına sebebiyet verenlerden hesap sorulmasını, onların cezalandırılmasını isterlerken, diğer taraftan süreçte yaşanan ve yaşanmakta olan mağduriyetler ve yapılan yanlışların sorgulanması sürekli olarak gündemleri haline gelmiştir.

Böyle olunca da Hizmet hareketine Allah’ın (cc) süreç öncesi lütfettiği güzellikler, süreç esnasında hikmet ve melekut cihetiyle bakıldığında görülebilecek harikuladelikler ve gelecekte yaşanması beklenen/müjdelenen baharlar unutulmakta veya görülememektedir. Kur’an’da ve hadiste net olarak ifadesini bulmuş olan hakikatlere bile kulak vermek istenmemekte ve bunlar dillendirildiğinde ise beklenmeyen tavırlar sergilenebilmektedir. Örneğin Fethullah Gülen Hocaefendi’nin ayet-i kerimelerle ve hadis-i şeriflerle ve yaşanmış örnekleriyle ispatlayarak ortaya koyduğu “Yolun Kaderi” yaklaşımı bile bazı insanları irrite edebilmektedir.

Kur’an, Hadis, Risale-i Nurlar ve Pırlanta serisinde bu yaşananlar ısrarla haber verilmiş şeylerdir. Bu konudaki ayetler, hadisler ve peygamber varislerinin beyanları önceki bazı yazılarda ele alınmıştır. Aslında yaşananların Hizmet insanlarının ümitlerini kırmak değil, tam tersine imanlarını ve ümitlerini kanatlandırarak arttırması beklenir. Çünkü yaşananlar tam da Allah (CC) ve Rasûlü’nün ve peygamber varislerinin haber verdikleri şekilde gerçekleşmiş ve gerçekleşmeye devam etmektedir.

Yaşananlar yolun doğruluğunun delillerindendir…

Bu husus şu ayetlerde ne kadar da açık olarak ifade edilmektedir: “Onlar öyle kimselerdir ki halk kendilerine: “Düşmanlarınız olan insanlar size karşı ordu hazırladılar, aman onlardan kendinizi koruyun!” dediklerinde, bu tehdit onların imanlarını artırmış ve “Hasbunallah ve ni’me’l-vekil” “Allah bize yeter. O ne güzel vekildir!” demişlerdir.” (3/173) “Yoksa siz, daha önce geçmiş ümmetlerin başlarına gelen durumlara mâruz kalmadan cennete gireceğinizi mi sandınız?..” (2/214) “Biz mutlaka sizi biraz korku ile, biraz açlık ile, yahut mala, cana veya ürünlere gelecek noksanlıkla deneriz. Sen sabredenleri müjdele!” (2/155)

Bu mahiyetteki ayetler ve “Mü’minler saldıran o birleşik kuvvetleri karşılarında görünce, ‘İşte bu, Allah ve Rasûlü’nün bize vâd ettiği (zafer)! Allah da, Rasûlü de elbette doğru söylemişlerdir.’ dediler. Mü’minlerin, düşman birliklerini görmeleri onların sadece iman ve teslimiyetlerini artırdı.” (33/22) ayeti böyle hadiseler karşısında “İşte bu, Allah ve Rasûlü’nün bize vâd ettiği!.. Allah da, Rasûlü de elbette doğru söylemişlerdir.” dememiz gerektiğinin ve bütün bu yaşananların bilâkis imanlarımızı arttırması gerektiğinin dersini vermektedirler.

 “De ki: “Ey çok günah işleyerek kendi öz canlarına kötülük etmede ileri giden kullarım!  Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyiniz. Allah dilerse bütün günahları mağfiret eder. Çünkü O, gafur ve rahîmdir.” (39/53) ve “Allah’ın rahmetinden asla ümidinizi kesmeyiniz. Çünkü kâfirler güruhu dışında hiç kimse Allah’ın rahmetinden ümidini kesmez.” (12/87) gibi ayetler ümitsizliğin küfürle eşdeğer tutulduğunu ortaya koymaktadır.

Fethullah Gülen Hocaefendi’nin eskiden beri sürekli işlediği konulardan biri bu olagelmiştir. Cemal Türk Hoca’nın tespit edip ifade ettikleri gibi; Kur’an’i bir üslûp olan insanların ihtiyaç duydukları önemli konuları değişik üslûp ve kelimelerle tekrar be tekrar anlatması- ki bu üslûp tasrif olarak ifade edilmektedir- Hocaefendi’nin sohbetlerinde ve yazılarında takip ettiği ve kullandığı bir yöntemdir. Bu yaşanacaklara ve bunlar karşısında Kur’an’i ve Nebev-i duruşun nasıl olması gerektiğine dair sürekli tahşidatlar yapmıştır. O yazılanlara bakınca hayret ediyor ve “Bugünleri nasıl da bu kadar güzel anlatmış” demekten kendinizi alamıyorsunuz.

Günümüzün karasevdalıları zaten yaşanacakların farkındaydılar ve biliyorlardı!..

Onlardan sadece bir tanesinden konumuz ile ilgili bazı kısımları ele alalım. “Günümüzün kara sevdalıları” başlıklı, 2002 yılında yazılmış yazısındaki tespitleri yukarıda verilen ayet-i kerimelerdeki hakikatler hakkındadır: “Yürüdükleri yol yürünmez gibi görünebilir; ne var ki onlar, zaten bunun böyle olacağının farkındadırlar. Evet onlar bir gün yolların bütün bütün sarpa saracağını; bütün köprülerin yıkılacağını daha baştan hesaba katmışlardı; biliyorlardı zaman zaman bir kısım gulyabanîler tarafından yollarının kesileceğini.. çevrelerinde kin, nefret ve düşmanlık fırtınalarının estirileceğini; evet yürüdükleri yolun doğru olduğuna inançları tamdı ama, akla-hayale gelmedik bazı şeylerle engellenebileceklerini de hiçbir zaman göz ardı etmemişlerdi.

Bu itibarla da onlar, bütün olup biten bu şeyleri ve olacakları Hak yolunun hususî meşakkatleri sayıyor ve heyecanlarından hiçbir şey kaybetmeden sürekli koşuyor; endişelerine takılan menfilikler karşısında da Allah’a teslim oluyor, imanın o sarsılmaz kalesine sığınıyor, yaşadıkları çağı ve hâdiseleri iyi okumaya çalışıyor ve Cenâb-ı Hakk’ın muvaffakiyet vaadine güvenerek yürüyorlardı/yürüyeceklerdi rıza ufkuna doğru.”

Ne kadar enfes tespitler! Günümüzün kara sevdalıları zaten bu ifritten sürecin yaşanacağını biliyorlardı deniyor. Çünkü bu defaatle onlara bildirilmişti. O zaman ne oluyor ki “Bunlar da nereden çıktı, bunlar neden başımıza geldi, geliyor, bizler hak yolda değil miyiz ki bu zulümlere maruz kalıyoruz” denilmektedir. Rabbin, peygamberin ve onları bize anlatan mâna sultanları defaatle bunun böyle olacağını söylememişler miydi ki bunları kabullenmiyoruz, imanla ve ümitle gerilip daha bir aşk ve şevkle yoluna devam etmiyoruz.

Hocaefendi aynı yazının devamında bu kıvamı sergileyebilmek için Hizmet insanlarında olması gereken özellikler ve bunların elde edilebilmesi için yapılması gerekenlere vurgu yapmaktadırlar: “Onlar boş durmayı ve avare ömür tüketmeyi hiç mi hiç sevmezler. Sürekli hareket halinde ve her zaman din ü dünyayı imar peşindedirler: okuyup yazma biliyorlarsa, bir şeyler karalayarak, bilmiyorlarsa bilene bir kalem armağan ederek, ne yapıp yapıp hizmet kervanına iştiraklerini devam ettirmeye çalışırlar. Her zaman ilmi sever; âlime karşı saygılı davranır; aklı başında ve kalbi hüşyâr kimselerle oturur-kalkar ve sürekli, sohbet-i Cânan’la nefes alır verirler…”

Kara sevdalılara düşen şey sürekli olarak hizmet etme ve imar peşinde koşmaktır. Hadiselere takılıp kalmazlar. O yüzden geçmişi sorgulamakla uğraşmaz, onun yerine ibret alarak gelecekteki hizmetlerinin güzergâh emniyetini sağlamaya çalışırlar. Yollarda takılıp kalmamak, kazanma kuşağında kaybedenlerden olmamak için de ilimle uğraşır, âlimlere kulak verir, “Sadıklarla beraber olunuz” (9/119) emrine ittibaen akıl ve kalp bütünlüğüne sahip olan insanlar ile oturup kalkar ve asla temel kaynaklardan beslenmeyi ihmal etmezler.

Geçmişteki hadiselere takılıp kalan insanların onları bekleyen hizmetlere konsantre olmaları ve çok ciddi mesai ve enerji gerektiren hayati öneme sahip işlerine devam etmeleri mümkün değildir.

Konumuzla alâkadar Hocaefendi’nin hususi dairede ifade ettikleri bazı beyanları ise şöyledir;

“Müsibet zamanında güçlü iman lazım ki toplanıp dua edebilsinler. İtikatta ciddi zafiyetler var. Olumsuz şeyleri anlatırken bile ümit verici ve metafizik gerilimi arttırıcı olmalı. En kötü işgallerden daha kötü bir işgal altındadır şimdi orası. Buna değinirken bile ümitleri kırmamalı. Bir de Allah imhal eder de ihmal etmez. Üstad’ın yolunda olmak lazım, “Ümitvâr olunuz. Şu istikbal inkılâbâtı içinde en yüksek ve gür sada, İslâm’ın sadası olacaktır.” demiyor mu?””

 “Başaklar toprağa düşünce zannederler ki çürüyorlar, hayır çürümüyorlar. Yeni başaklara yürümek için çabalıyorlar. Etrafınıza hep ümit pompalayınız, ümitsiz olacak hiçbir sebep göremiyorum, şu anda olan güzellikler tarihte çok ender olmuştur. İNANIN BUNA”.

[Prof. Dr. Osman Şahin] 8.5.2020 [TR724]