Kırk Anbar [Safvet Senih]

“Kulluğu İçinde Bir Sultan TAHİRÎ MUTLU” Kitabının yazarı İhsan Atasoy Bey diyor ki: ‘Tahirî Mutlu’nun nereye gitse yanından eksik etmediği, kulluğa ait eşyaları arasında, seccade, sarık, cübbe yanında, KIRK ANBAR’ın yeri büyüktür. ‘Kırk Anbar’ kendi el yazısıyla hazırladığı kalın dua kitabıdır. Bu kitaba bu ismi kendisi vermiştir. İçinde kendi el yazısıyla Yâsin, Amme, Mülk, Fetih, Rahman gibi sureler yanında, bu sureleri okuduktan sonra onlarla ilgili özel dualar, Cevşen, Evrâd-ı Kudsiye, Tercüman-ı İsm-i Azam, Veysel Karanî’nin duası, Delâilü’n-Nur, Hülasatü’l-Hülasa, Sekine, Tahmidiye, Celcelûtiye ve Büyük Cevşen’de yer alan bütün dualara ilave olarak kendisinin çeşitli dua kitaplarından seçtiği özel dualar yer alır.

“Kırk Anbar, sadece bir dua kitabı değildir. Tâhirî Mutlu’nun, zaman zaman Risale-i Nur’dan bazı âyet ve hadislerden ve hoşuna giden güzel ve ibretli sözlerden de yer yer içine dercettiği bir kitaptır.

“Kırk Anbar’da dikkatimizi çeken önemli bir husus da, içinde çok uzun bir dua listesinin yer almış olmasıdır. Bu dua listesinde Peygamber, Efendimizden (S.A.S.) başlayarak bütün peygamberler, evliya, asfiya, ecdadımız zikredildikten sonra, Üstad ve Nur Talebelerinden hayatta veya ölmüş olanları, kendi yakınlarından hayatta veya ölmüş olanları içine alan çok geniş bir isim listesi bulunmaktadır. Yakınında bulunanların şehadetiyle Kırk Anbar’da yer alan duaları ve isim listesini istisnasız her gece sabaha kadar baştan sona okuyup dua ettiği bilinir. Hatta bir keresinde Afyon’a birkaç günlüğüne gittiğinde Kırk Anbar’ı İstanbul’da unutur. Telefonla Rüştü Tafral’dan ister. Rüştü Tafral: ‘Ağabey, nasıl olsa birkaç güne kadar geleceksiniz, çok mühim mi?’ dediğinde: ‘Evet kardeşim, çok mühim, derhal Ekrem Kardeş’le onu bana gönder!’ der.

“Kırk Anbar” hayatta onun ayrılmaz bir parçasıdır. Diyebiliriz ki, onu kendisinden ölüm ayırdı.

“Kırk Anbar’ın sayfaları arasına serpiştirilmiş hadisler, âyetler, güzel menkıbeler de vardır. Adı üstünde, Kırk Anbar. Tahiri Mutlu’nun önemli bulduğu her şeyi içine yazdığı bir kitabıdır Kırk Anbar. Hatta yakınlarının vefat tarihlerini bile… Böylece kendimizi o büyük âbidin dünyasına biraz daha yakın hissedecek, onun içtiği pınardan feyiz almaya çalışacağız. 

“İlahi, bu kıldığım ibadeti ve taati Sen kabul eyle. Âhir vakitte imanımı şeytan şerrinden Sen sakla. Dilimi sekerat-ı mevtte kelime-i tevhid üzerine sâbit kıl! Âmin…’

“Zâlimin zulmünü destekleyen veya zâlimin zulmüne revaç veren, dinde merduttur.’ (Hadis-i Şerif)

“Sıhhatine aldanma… Bugün iyi olursun, belki yarın bunu bulamazsın. Bugün selamet ve rahatta olursun, yarın belki esarette, zindanlarda olursun. Her hâli düşün! Daima istikbalinin iyi olmasını bugünden hazırla. Ömür azdır. Her an ölümün şüphelidir. Üzerinde kimsenin hakkını bırakmaz. Herkesle helâlleş. Hz. Peygamberin (S.A.S.) buyurduğu gibi, yatarken vasiyetini de yaz, sonra uyu. Uyanacağını tam bilemezsin. 

“İnsanlar için hatalarını müdafaa etmek kadar kolay bir şey yoktur. Fakat bu ancak serserilerin işidir! Halbuki hatalarını tanımak, insanları başkalarının fevkıne çıkarır, ona asâlet verir.”

“En fena HIRSIZ, namaz hırsızıdır ki, rüku ve secdesinden doğrulunca kavme (ayakta durmayı) ve celseyi (teşehhüd mikdarı oturmayı) tekmil etmeyendir.” (Hadis-i Şerif) 

“Kırk Anbar’ın önemli bir özelliği de, içinde 700’e yakın ismi bulundurmuş olmasıdır. Ben bizzat 680 küsur ismi saydım. Lâyık olmadığım halde ismimi o listede ‘Hâfız İhsan’ (Atasoy) diye görmek, beni heyecanlandırdı ve Rabbime şükrümü artırdı! İnanıyorum ki, bu ve bunun gibi çalışmalarda onun dua ve himmetinin büyük tesiri vardır… Rabbimden dileğim, dünyada duasına nâil olduğumuz gibi ahirette de şefaatinden mahrum etmesin!

“Hayati Mansuroğlu’nun ifadesine göre; Tahirî Ağabey, bazı zenginlerin mal ve paralarını alıp hizmette kullanır. Mesleğimizdeki istiğnâ düsturu sebebiyle Sungur Ağabey bir gün kendisine bunu hatırlatır: ‘Ağabey, mesleğimizde bu var mı? Bu mesleğimize uygun mu?’ der. Tahirî Ağabey şu cevabı verir: ‘Kardeşim, o mallarını hizmette kullandığım kimseler, yarın kıyamet günü gelip bana teşekkür edecekler, ellerimden öpecekler!’

“Tevafuklu Kur’an’ın yurt dışında basılmasına bazı ağabeyler karşı çıkarlar. Formaları ellerinde bulunduranlar vermeye yanaşmayınca sıkıntı doğar. Bunun üzerine ortaya yeni bir formül atılır. Tevafuklu Kur’an’ın basımı için bir vakıf kurulmasına karar verilir. Böylece Kur’an, kişilerin inisiyatifinden çıkıp vakıf adına basılacaktır. Gerçi Zübeyir Ağabey, hizmet adına böyle bir müessese kurulmasına Üstad’dan müsaade edildiğine dair bir şey söylese de başka çare kalmaz. tevafukla Kur’an’ın neşri gayesiyle bugünkü Hizmet Vakfı kurulmuş olur…

“Vakfın Mütevelli Heyeti üyeleri arasında Tahiri Mutlu da bulunmaktadır. Vefat eden veya istifa eden üyelerin yerine yapılacak seçimde, vakfın tüzüğüne göre önce üç kişinin ismi yazılıp kapalı zarfa konulur. Neticede mevcut mütevelli heyet, o üç isimden birini seçer. Tahirî Mutlu’nun istifasından sonra yazdığı üç isimden birisi Fethullah Gülen Hocaefendi’dir. Hizmet Vakfı Mütevelli Heyeti o üç isimden Hocaefendi’yi üyeliğe seçer.

“Hocaefendi, Hizmet Vakfı’ndaki görevine bir müddet devam eder. Fakat daha sonra artan hizmetlere zaman bulamadığını ifade ederek izin ister ve Vakıf Üyeliğinden ayrılır.

“Tahiri Mutlu Ağabeyin vefatına üç gün veya dört gün kalmıştı. Kendisinde değişik bir hâl belirmeye başladı. Ne zaman Kur’an’ları kapatıp tashihe ara verecek olsak, dilinden şu dua eksik olmuyordu: ‘Üç gün yatak, dördüncü gün toprak! Namerde muhtaç etme Ya Rabbi!’ Ağır bir hastalığı yoktu. Hatta son gün ikindiden sonra alt kata inip Rüştü Ağabeyle Otuzuncu Lem’a’dan KAYYÛMİYET bahsini okumuşlar. Hatta enteresan bir şey oldu. Gece vefat ettiğinde bir kardeş, Rüştü Ağabeyi uyandırıp: ‘Ağabey, Tahirî Ağabey gitti!’ deyince, Rüştü Ağabey ölümüne ihtimal vermediğinden: ‘Bu gece vakti nereye gitti!’ demiş.”

O “Kulluğu içinde bir sultan olan Ağabeyimiz Tahirî Mutlu,” ruhunun ufkuna yürümüştü artık. Allah rahmet eylesin… 

[Safvet Senih] 26.7.2017 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com

Yallah Dursun Yallah, Kışkış Rasim Kışkış! [Seyfi Mert]

Yallah Dursun Yallah, Kışkış Rasim Kışkış!

“Dünyada zalimin eline düşmeyen, bir başka zalim yoktur.” (Gabriel Harwey)

İki tane haber okuyorum. İkisi de bu ülkeden…

Alt alta…

Birinci haberin başlığı şu; Son 10 yılda çocuk istismarı yüzde 700 arttı!

Şiddeti Önleme ve Rehabilitasyon Derneği’nin resmi raporu bu, Havuz bataklığı manşeti değil…

Çocuk istismarı vakaları 10 yılda 300 bini geçmiş. Üç yüz bin...

Hani ümmetin umuduyuz ya! 

Hani en dindar nesil biziz ya!

Hani insan zannediyor ki, bu rakamları okuyan havuzcular ve yandaş kalemler oturup “Kardaş bu gidiş nereye yahu, hele bir durup düşünelim” diyecekler…

Boşuna beklerseniz, umurlarında bile olmaz, olmuyor…

İsrail’in Mescid-i Aksa kapısına detektör koymasını ümmetin en büyük meselesi olarak görüp, cihad aşkıyla Birleşmiş Milletleri kayıtsızlıkla suçlayıp göreve çağıran acayip naif, ince kalpli, nazenin ruhlu yandaş kalemler, sözgelimi Karabıyık Barbarasoğlu (Kara var mıydı bu bacımızın soy isminde? Varsa sıkıntı, tez vakitte değiştirip AK yapmalı, malum subliminal mesaj bakanlığı işe al atabilir. BKZ iki gün önceki yazımız. ) ablamız karalar bağlayarak hamile bir kadına müşriklerin bile böyle davranmadığını, haydutluk kitabında bile bunun olmadığını filan yazar diye düşünüyorsanız, düşünce suçu işliyorsunuzdur, hemen o düşüncenizi yavaşça yere bırakın. 

Bodrum’da denize giriliyor diye deprem olduğunu ileri süren hisli yandaş, 300 bin çocuk istismarından dolayı taş yağması gerektiğini yazacak değil ya! 

Geçtiğimiz günlerde sıradan bir mahkeme salonunun kapısına asılı bir duruşma listesi düşmüştü ortama. Sabahtan akşama kadar tecavüz ve kadına şiddet davaları… İnanmayan arama motoruna ‘çocuk tecavüz” yazsın çıkan sonuçların tarihlerine bir baksın hele. 

İkinci haber ise bu kadar ağır hasar vermese de yürek dağlayan cinsten.

Başlık: Doğumhane kapısında gözaltı nöbeti

Kahraman Tayyip Polisi (KTP) büyük bir cesaret ve kararlılıkla, hayatını tehlikeye atarak ilerde meslek yaşamının cesaret madalyalı hatırası olarak çocuklarına nakledeceği bir tutuklama yapmak için bekliyor doğumhane kapısında. 30 yıl sonra şöyle anlatacak muhtemelen torunlarına: “Başörtülü kadın teröristti. Hastaydı, doğum yapmıştı, halsizdi, içeri bir daldım, büyük bir cesaretle, zerre miktar korkmadan yanına yaklaştım ve bileğinden yoğun bakım yatağına kelepçeledim.”

Torunları da “Vay be kahraman dedem, iftihar ediyoruz seninle” diye alkışlayacak, ertesi gün okullarına götürüp, sınıf arkadaşlarına da bu kahramanlık destanını anlattıracaklardır…

Ümmetin umudunun ülkesinde manzara bu… 

Malum Sevan Nişanyan firar etti. Şu anda Yunanistan’da… Yaptığı son açıklamada enteresan şeyler söylüyor. Diyor ki, “Elbette bu devir sonsuza kadar sürmez, ilk sendelemede ve aniden tepetaklak gidecekler…”

Adetullah’tandır… Zulüm asla payidar olmaz, hiçbir zalim ilanihaye zulmünü sürdüremez. 

Dolayısıyla haklıdır Nişanyan. 

Bu karanlık çağ elbet bitecektir…

Bitecek derken altını çizmek isterim, bitince öyle lale devri gibi gül rengi bir dönem beklemeyin. Zalimlerin ve hırsızların açtığı yaraların kapanması tahmin edilenden çok daha uzun sürecek, acılar kolay kolay dinmeyecektir. Hasarın tamiri belki onlarca yıl sürecek. Boşuna Ali Bulaç, ‘Bunlar Çanakkale’den beri başımıza gelen en büyük felakettir” demiyor. 

Ancak…

Zalimin yanında olanların içinde, zulüm ilk sendelediğinde yan çizmeye başlayacakların sayısı da az olmayacaktır.  

Önce “kemküm”, ardından “aslında” filan diyecekler ve son aşamada “yaptım, ama hele bir sor niye yaptım” diyeceklerden geçilmeyecek memleket! 

İşte o zaman mazlum, yattığı yerden kan revan içinde acayip bir tiyatro izleyecek. 

Zalimin tüm adamları birbirine girecekler. Birbirlerini hainlikle suçlayacaklar.. En çok yalayan en hızlı U dönüşü yapacak… İsim vermeyeyim, zira reisini ilk kimin satacağı şeklinde bir borsa var. Bir gün o konuya da değiniriz. 

Hadi biraz ara verip kültürümüzü arttıralım… 

Arap Celal –Gerçek ismi Celalettin Yonat’tır. Şu anda Feriköy mezarlığında ikamet etmekte, Allah rahmet eylesin- çok orijinal Yeşilçam karakterlerinden biriydi. Her karakter oyuncusu gibi küçük rollerle başladı sinemaya ama teninin renginden dolayı (ki kendisi Sivaslı ve harbi bir Osmanlı çocuğuydu) rolleri asla büyümedi. Genelde komedi filmlerinde oynadı. Melodramlarda ise jöne “hadi artık kapatıyoruz” diyen meyhaneci oldu hep. 

Sosyete Şaban’da enfes bir cin çıkarma sahnesi vardır rahmetlinin. Arap Celal eline davulu alır ve “Yallah cinler Yallah, kışkış cinler kışkış, cinçık cinçık cinçık” diye dönmeye başlar. Tokmağı vurdukça çevredekiler de bu tuhaf cin çıkarma seansına iştirak ederler. 

Hala zihninizde canlanmadıysa şuraya bir göz atıverin.

Zalim ilk sendelediği anda, kıvırmaya başlayanlar için çalacak havuz tamtamları. Bu işten ekmeğini çıkaranlar en başta riske etmeyecekler kendilerini ve kaçanların etrafında Arap Celal gibi davul çalarak dolaşacaklar. 

Mesela, diyelim ki hasbelkader sesiniz güzel, yüzünüzde de bir nuranilik var. Şiir okuyup ekmeğinizi kazanıyorsunuz. Sahneye çıkıp ağlıyor ve ağlatıyorsunuz. Devir değişiyor ve gerçek imtihan başlıyor. O zaman zalime karşı gıkınız çıkmadığı gibi onun yanında durup en aşağılık cümleleri mazlumların aleyhine kurabiliyorsunuz.

Mazlumlar “Yapma Dursun Ali abi, hani sen bizi şiir okuyarak ağlatırdın, çok vicdanlıydın” filan diyor ama paranın rengi daha sıcak geliyor size. Hani belki gizli gizli Musa’ya hak da veriyorsunuz ama ekmeği de Firavun veriyor, biliyorsunuz. 
İşte ilk davul çalınanlardan biri siz olacaksınız ve şöyle diyecekler: Yallah Dursun Yallah, kışkış Ali kışkış, cinçık cinçık cinçık!”

Devam edecek tabi bu kripto hain çıkarma seansları. 

Yallah Aykut Yallah diyecek Turgay… Beş para etmez sesinle TRT Müzik’ten kaç ev aldın onu yazacaklar havuz medyasında. Yan yana poz verip yaladığın belediye reisleri artık seni çağırmaya korkacaklar tırışkadan festivallere. 

Kışkış Nagehan kışkış, diyecek Karaalioğlu (bak yine sakat bir soy isim, o zaman kışkış Mustafa kışkış)

Yallah İsmail Yallah, TRT Arap’tan söğüşlediğini manşetle fitil olarak kullanıp vuracaklar tokmağı, seni de unutmayacaklar Böhürler abla, yaptığın belgesellerin miktarını yayınlayacaklar manşetten: kışkış Ayşe kışkış şeklinde tamtam çalarak. 

Yallah Cemile Yallah.. Üç cümle bile kuramazken yazar yaptık hemen tornistan ettin, diye vuracak Yılmaz ama diğer havuz organı Nuhçık Nuhçık Nuhçık diye manşetten basacak tokmağı tabi.. Vururken vurulmak böyle alacak işte!

Cemil’e de Yallah denilecek, Fuat’a da kışkış.. Bundan emin olabilirsiniz…

Belki yüzlerine tükürmeye utanacaksınız ama bu yazı en azından burada dursun, belki bir kıymık kadar da olsa utanırlar…

Yeliz! Annem biliyorum bekliyorsun ama biraz sabır, geliyorum sana da… Yok, sana kışkış yok lazımsın sen…

[Seyfi Mert] 26.7.2017 [Samanyolu Haber]

İki yüzde 50’nin hikayesi (2) [Kemal Ay]

Dünkü yazıyı aşağıdaki sözlerle bitirmiştim.

“Bir başka ihtimal daha var: Bu ayrımları tekrarlayan, mahalle kavgası güden ve ne olursa olsun meseleyi kimliğe indirgeyenlerin saf dışı bırakılması. Bu tribünle zor ama imkânsız değil.”

Bu ‘tribün’ meselesini önemsiyorum çünkü toplumsal dönüşümlerde bir ‘tribün etkisi’ olduğu aşikâr. Şerif Mardin yıllar evvel buna ‘mahalle baskısı’ demişti hatırlarsanız. ‘Mahalle’ ulusal yayınların, iletişim araçlarının ya da bizatihi ‘ulus’ fikrinin olmadığı dönemlerde, ‘ahaliyi’ bir arada ve bir ‘kimlik’ üzere tutmayı sağlayan bir birim. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçilirken de, pek değiştirilip dönüştürülememiş bir birim.

Zira Cumhuriyet yeterince ‘şehir’ ve Batılı anlamda bir kamusal alan içinde değerlendirilebilecek bir ‘şehir kültürü’ inşa edemedi. 1980’lere gelinceye kadar toplumun önemli bir kısmı hâlen köylerde, küçük ilçelerde yani ‘mahallelerde’ yaşıyordu. Bu sebeple İstanbul, Osmanlı’dan sonra başkent olma özelliğini yitirse de, Türkiye’nin toplumsal dokusunu etkileme gücünü asla yitirmedi çünkü gerçek anlamda tek ‘şehir’ İstanbul’du.

ŞEHİR KURAMAYINCA, KOCA BİR TAŞRAYA DÖNÜŞTÜK

Burada ‘şehir’, farklı mahallelerden, etnik ya da kültürel kökenlerden gelen, ‘mahallede’ öğrenilenleri test etme imkânına sahip olunan bir sosyal havuz. Zaten ‘kamusal alan’ dediğimiz de bu. Mahalle, kendi içindeki hiyerarşisi, kimliksel homojenliği ve ekonomik yapısı itibariyle buna müsait değildi. Burada ‘demokrasi’ diye bir şeyden söz etmenin imkânı da yoktu çünkü Avrupa’da demokrasinin varlığı ‘ulus’ fikriyle rabıtalıydı. Ortak değerleri olan, ortak bir dil geliştirebilmiş, ortak bir estetik zevkine sahip bir ‘ulus’ bütün ‘ötekilerine’ rağmen en azından bir ‘ulus kimliği’ üretebilmişti.

Şerif Mardin’e göre Cumhuriyet’in böyle bir kimlik üretmedeki başarısızlığı, mahallelerin ‘zaferiyle’ sonuçlandı. “Öğretmen, cami imamına yenildi” dediğinde kastettiği buydu Mardin’in. Cumhuriyet’in modern ulus devletlerin aygıtlarıyla, yani eğitimle, valiliklerle, yasayla ve mevzuatla tutturmaya çalıştığı Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşlığı, yetmez hâle geldi. Peki, bu ne zaman oldu? 1980’lerde başlayıp 1990’lara uzanan bir çizgide iyice kendini belli etti çünkü aynı dönem Türkiye’de şehirleşmenin de arttığı bir zaman dilimiydi. ‘Mahalle’de büyüyen çocuklar, daha büyük oranlarda büyük şehirlere okul okumaya gidiyor ve farklı kimliklerle karşılaşma imkânı buluyordu. Şehirlilik sadece ‘devlet memurlarının’ tekelinde olan bir imtiyaz olmaktan çıkıyor, oluşmaya başlayan orta sınıf, kendi şehirlerini inşa ediyordu.

Normalde eğer, şehirlerde adamakıllı bir kültürel birikme olsaydı, taşradan şehre gelen bu yeni kitle, buradaki kamusal alanda birbiriyle karşılaşır, olgunlaşır, demokrasi kültürüne bir katkı sunardı ama böyle olmadı. Taşradaki ‘mahalleler’ şehre taşındı. Politik talepler bu yönde gelişti. 1980 öncesi Süleyman Demirel, toplumdaki dinî grupların ilgisini çekebiliyordu ancak 1990’larda Erbakan’dan aşağısı kurtarmaz olmuştu. Zira önceleri Demirel’e fit olmak zorundaydılar, güçleri yoktu. Erbakan, arkasına ‘İslamî sermaye’ alabilmişti.

TOPLUMUN CEMAATLER ARACILIĞIYLA YENİDEN TANIMLANMASI

Şehirlerde kurulan yeni ‘mahalle ağları’ cemaat yapılarının (İslamî, seküler, Alevi, Kürt… vs.) ulusal bir ölçekte kendilerini yeniden üretmelerini sağladı. Kendini bir ‘cemaate’ ait hissetmeyenler bile ‘hemşericilik’ adı altında muhafazakâr bir refleks sergiliyordu. Politika, hazırda bulunan dalgalar üzerinde yükselmeyi sever. Oy, nereden geliyorsa oraya yönelir. 1980’lerden 1990’lara geçilirken şehirlere yığılan taşra, siyasî rant devşirmek uğruna yaka paça şehrin bir öğesi olarak kabullenildi. Gecekondu mahallelerine tapu dağıtılmaya başlandı. Sosyal politikalar, ‘cemaatleşmeye’ kurban verildi.

Bu arada ülkenin ‘elitleri’ arasında da bu cemaatleşmelerin izlerini sürmek mümkün. Birçoğu aynı mahallede, semtte ya da okulda yetişen bu isimlerden bazıları Kemalist kültürü savunurken, bir kısmı daha evrensel bir eleştirel bakış geliştirerek liberal veya sosyal demokrat bir Türkiye’yi savundu. Bülent Ecevit’in danışman kadrosu, Türkiye’ye entelektüel anlamda da damga vurmuştu. Ahmet Altan’la Orhan Pamuk çocukluk arkadaşıydı. Şahin Alpay ve Hasan Cemal, eskiye dayanan dostluklara sahipti. Bu isimler birikim anlamında ülkenin gerçekten de önde gelen simaları ancak ‘cemaatleşme’, mesela medyada, kültür yayıncılığında, akademide kendini gösteren bir unsur.

Bu anlaşılabilir bir şey. Zira insanlar cemaatleri dışında çok az kişiyi tanıyıp kefil olabiliyor. Bu yönüyle mesela Şahin Alpay’ın ya da Etyen Mahçupyan’ın Zaman’da yazmayı kabul etmeleri, büyük bir adımdı. 1990’lı yıllardaki Diyalog İftarlarının ‘bir araya getirdiği’ kaymak tabaka, eğer kendi cemaatlerine bir şeyler anlatabilseydi, bu birlikteliğin önemine sahip çıksaydı, farklı bir sosyalleşme yaşıyor olabilirdik.

YASADIŞILIĞIN MÜDAHALESİ

Ancak 1990’ların renkli vitrin hayatının yanı başında ‘derin devlet’ ve 28 Şubat müdahalesi gibi unsurlar da belirdi. Madımak’ta Alevi-Sünni fay hattı ortaya çıktı. PKK’nın ve devletin sivil katliamlarıyla Kürt-Türk fay hattı belirlendi. Erbakan ve Milli Görüş çizgisinin ‘radikalleşmesi’ seküler-dindar ayrımını besledi. Kriz zamanlarında eğer ulusal bir hikâyeniz yoksa, parçalanma mukadder oluyor. Nitekim bugün Avrupa’da da ‘göçmenler’ meselesi, bu türlü bir bölünmüşlük anlatısı ile konuşuluyor ve sürekli ‘ulusal hikâyenin’ dışında tutuluyor. Bu da, ilerleyen zamanlarda kriz derinleştiğinde ya da ülkede terör saldırıları arttığında en hassas, incinebilir kesimin göçmenler olacağını gösteriyor.

Nitekim 28 Şubat’tan sonra Kemalizm kritiklerinin desteği, ‘çevre’de birikmiş enerjinin de katkısıyla, yeni bir hikâye kurulmaya çalışıldı. 2002’de AKP’nin umut olması, Avrupa Birliği’nin yeni bir ‘ülkü’ olarak belirlenmesi ve öyle ya da böyle AKP’nin toplumsal dokudaki çatlakları giderebileceğine olan inanç, bu macerayı mümkün kıldı. Şerif Mardin’in uyarısı tam da bu zamanda gelen müthiş yerinde bir uyarıydı. Ruşen Çakır’la röportajında yaptığı bu uyarıyı daha sonra etraflı şekilde açtı. AKP’nin kendi mahallesine mağlup olma ihtimaliydi Mardin’i korkutan ki nihayet Erdoğan’ın politikaları, herkesi kendi mahallesine tıktı.

Kısa sürede tribünler oluştu ve mahalleler arası işbirliği yapan kesimler ‘cadı’ ilan edildi. Seküler mahalle Yetmez Ama Evet’çileri dövüyor, dindar mahalle ise Cemaat’i yok etmeye çalışıyor. Liberaller zaten ‘dindar mahalle’ için fazla yozlaşmıştı. Cemaat’in seküler mahallede zaten ‘alıcısı’ yoktu. Ortadan ikiye bölünmüş görünse de aslında iki yüzde 50’nin de iç kavgaları mevcut.

[Kemal Ay] 26.7.2017 [TR724]

Almanya ve AB, ‘hesap hatası’ndan dönüyor mu? [Erhan Başyurt]

Almanya, uzun bir aradan sonra Türkiye’ye yönelik politik dilini sertleştirdi. “Sabrımız tükendi!” açıklaması yaptı.

Türkiye’nin insan hakları ihlallerinin devam etmesi halinde, ekonomik yaptırımları da değerlendirebileceklerini açıkladı.

“Rüzgâr eken, fırtına biçer…”

Türkiye uzun süredir, iç politik istismara dayalı ‘sokak ağzıyla’ dış politika yürütüyordu.

ABD’den AB’ye, Arap ülkelerinden Rusya’ya kadar, Türk liderlerin ‘kabadayı’ meydan okumalarına maruz kalmayan neredeyse yok gibi!

Hoş! Ekranlarda gürleyen Türk siyasiler, perde arkasında muhataplarından özür dileyip, her türlü tavizi verdiler…

Ancak Türk siyasilerin bu ‘ikiyüzlü’ dış politikayı, Türkiye’de daha fazla otoriterleşmek ve demokrasiden uzaklaşmak için istismar ettiğini, Batılı muhatapları yeni yeni fark etmeye başladı.

***

Avrupa Konseyi ve Avrupa Parlamentosu’nun Türkiye kararları birer sinyal niteliğindeydi.

Türkiye’nin dış politikada ‘tehdit dili’ne ‘rehine şantajı’nın eklemesi, hukuksuz şekilde gözaltına aldığı veya tutuklattığı Batılı gazeteciler, din adamları ve insan hakları savunucularına karşılık o ülkelere sığınan Türkleri ‘takas’ etmeyi önermesi bardağı taşıran son damla oldu…

Almanya’nın, Türkiye politikasını sertleştirmesi ister istemez AB’nin de politikasına yansıyacaktır.

Nitekim Avrupa Komisyonu’ndan anında destek açıklaması geldi…

Türkiye, ‘gerilim stratejisi’nin güçlülere değil zayıflara karşı uygulanabileceğini, aksi halde kaybedenin kendisi olacağını ağır bedel ödeyerek öğreniyor.

Merkel’i ‘Hitler’e benzeten, Almanya’yı ‘terörün hamisi’ olmakla suçlayan, AB’yi çıkmakla ve mültecilere kapıları açmakla tehdit eden Cumhurbaşkanı Erdoğan bile tansiyonu aşağıya çekmeye çalıştı:

“Lütfen, bizler NATO’da beraberiz, Avrupa Birliği süreci içinde müzakereci bir devletiz…” açıklaması yaptı.

Türkiye’nin, Almanya ile krizin patlak verdiği anda, aralarında Mercedes-Daimler firmasının da bulunduğu 681 Alman şirketini Interpol’e ‘terörü destekleyen firmalar’ olarak bildirdiği ortaya çıktı.

Türkiye, baltayı kendi ayağına vurduğu bu tüyler ürperten hamleden, “yanlışlık oldu” diyerek hemen geri attı.

İyi de İçişleri Bakanlığı bu fişlemeyi ve listelemeyi Interpol’e yanlışlıkla bildirdiyse bile, neden yaptı?

***

Tr724 sitemizde, 21 Ekim 2016 tarihinde yayınlanan “Batının büyük hatası” başlıklı yazımda Avrupa ülkelerine yönelik şu uyarıları dile getirmiştim:

“Sonuçta, Türkiye ile ilişkileri geleneksel şekilde milli çıkarlar önceliğinde ele alan Batı, istediğini elde ettiği sürece AKP’nin ‘kâğıttan kaplan’ tavırlarına sessiz kalmayı tercih etti…

Kaybeden kısa vadede Türkiye demokrasisi ve halkı oldu.

Türkiye, ileri demokrasi liginden otoriterleşen rejimler arasına düştü.

Yakın bir vadede Türkiye’nin demokrasi liginde daha da gerilere düşmesi kaçınılmaz gibi görünüyor.

Peki, Türkiye’nin, Batı’nın her istediğini vermek süreciyle istikrarsızlığa sürüklenmesi sadece Türk halkı mı zarar görür?

Tek kelime ile ‘Hayır’…

AB, ABD ve Türkiye’nin üyesi bulunduğu Batı bloku siyasi yönetimlerin en büyük hesap hatası bu…

Türkiye bu şekilde insan haklarından ve demokrasiden uzaklaşmaya devam ettikçe, en büyük zararı görenlerden birisi de yarım asrı aşkın yakın ilişki içerisinde olduğu Batı olacak.

Suriye ve Irak benzeri istikrarsız ve fakirleşen bir ülkeyi kendi sınırlarına taşımış olacaklar.

Ukrayna iç krizinde olduğu gibi etkilerini direkt hissedecekler.

Türkiye’nin kendisi gibi gelişmekte olan ülkelere ‘model’ ve ‘umut’ olma özelliği kaybolacağı gibi, radikal örgütleri ve istikrarsızlığı besleyen bir batak haline gelme riski belirecek.

Batı’nın kısa vadeli çıkarları sebebiyle sessiz kaldığı AKP’nin otoriterleşmesi, kısa vadede Türk halkını, orta ve uzun vadede de Batı’yı ve bölgeyi fazlasıyla olumsuz etkileyecek.

Umarım ‘Basra harap olmadan!’ Batı da Türkiye de hatadan döner…”

***

Yazıda yaşanmasından kaygı duyduğumuz ve Batı’yı uyardığımız gelişmeler önemli ölçüde gerçekleşmeye başladı…

Almanya’nın temel insan hakları, basın özgürlüğü ve ileri demokrasi temelinde verdiği tepki, Batı’nın aslında uzun süredir yerine getirmekten kaçındığı bir sorumluluk.

Türkiye, AB ile üyelik müzakereleri yürüten ve AB’den karşılıksız fon desteği alan bir ülke.

Almanya ve AB, siyasi çıkarlar nedeniyle Türkiye’nin Kopenhag Siyasi Kriterleri ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin en temel ilkelerini ihlal etmesine göz yumarak, Türk siyasilerin hatalarının ortağı haline geldiler.

AB ülkelerinin bu tutumunu destekleyen birkaç ana faktör var.

Birincisi, Türkiye’nin demokrasiden uzaklaşması, Türkiye’nin AB’ye üyeliğini istemeyen ülkelerin işini kolaylaştırdı. Sessiz kalmayı tercih ettiler.

İkincisi, Türkiye’nin mülteciler kartını kullanmasından kaygı duyup, Türkiye’yi para karşılığı ‘son karakol’ olarak kullanabilmek için sessiz kaldılar.

Üçüncüsü, Brexit ve AB üyesi ülkelerde ekonomik krizler, birliğin kendi sorunlarına yönelmesine ve Türkiye’yi görmezden gelmesine neden oldu…

Oysa Türkiye’nin Suriyeleşmesi, Suriye’nin Türkiye’ye verdiği zararın fazlasını AB’ye verecektir…

Suriye krizinden ve mülteci akımından kaçınan AB’nin, Suriye’yi kendi sınırına taşıması tam bir ‘stratejik miyopluk’ örneği ve mantıkla izah edilebilir değil…

AB ve Batı ülkeleri, kendilerine de büyük zarar verecek hesap hatasından umarım artık dönerler.

Türkiye’nin insan hakları ihlallerine kendi vatandaşlarına dokunmadıkça sessiz kalmak yerine, Avrupa ortak değerlerini Türkiye halkı için de tavizsiz savunmaya umarım başlar ve devam ederler…

[Erhan Başyurt] 26.7.2017 [TR724]

O el Şimşek’in eli değil [Semih Ardıç]

Tarafsızlık yemini ederek Reis-i Cumhur koltuğuna oturan Recep Tayyip Erdoğan, mayıs ayından beri Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) genel başkanlığı unvanına da sahip. Üç yıla yakın fasılayı müteakip partisinin liderliğini resmen geri alan Erdoğan ilk iş olarak kabineyi değiştireceğini ifade etmişti.

Bahsettiği değişiklik planlandığı gibi Haziran’da yapılamasa da 19 Temmuz itibarıyla yapıldı. Bakanlar Kurulu üyelerinin yenileneceği haberleri, Burhan Kuzu gibi müzmin bakan namzetlerinde ‘bu sefer tamam’ hissiyatı uyandırsa da Erdoğan’ın gönlünden geçenler koltuğa oturabildi.

ERDOĞAN, BABACAN MARKASINI ÇÖPE ATALI ÇOK OLDU

İhtimaller havada uçuşurken ekonominin dümenine tekrar Ali Babacan’ın geçeceğine dair haberleri okuduğumda, Babacan namına hem üzüldüm hem de “Çıkmayan candan ümit kesilmezmiş.” demekten kendimi alamadım.

Erdoğan’ın Babacan markasını çöplüğe attığı tarihin üzerinden üç seneden fazla vakit geçti. Üstelik bu itibarsızlaştırma emareleri Babacan ekonominin dümeninde olduğu dönemde başlamıştı. Ziraat Bankası, Halkbank, Vakıfbank, Hazine, Merkez Bankası, Sermaye Piyasası Kurulu (SPK), Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF), Borsa İstanbul ve Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu’nda (BDDK) Babacan’ın A Takımı birer birer tasfiye edildi.

TEVFİK BİLGİN ‘ÇİMENTOCU’ OLDU!

Merkez Bankası Başkanı Erdem Başçı, OECD’ye; Hazine’nin duayen ismi İbrahim Çanakçı, Birleşmiş Milletler’e ‘büyükelçi’ olarak tayin edildi. Tevfik Bilgin, BDDK Başkanlığı’na yeniden tayin edilmedi. Daha evvel aldığı tedbirlerle Türkiye’de bankacılık sektörünü 2008 krizinde ipten alan isimlerden Bilgin şu anda Nuh Çimento’da Yönetim Kurulu Başkanlığı’nı deruhte ediyor.

Giden isimlerin yerine Erdoğan’ın veya oğlu Bilal’in, damadı Berat’ın hısım akrabası olan isimlerin gelmesiyle ekonomi zaten doğrudan Saray’a bağlanmıştı. Dolayısıyla Babacan ya da Mehmet Şimşek’in kabinedeki mevcudiyeti şeklî olmaktan öteye geçemezdi.

ERDOĞAN’IN BAŞKANLIK İÇİN KAYNAK BULMASI LAZIM

Mamafih Erdoğan için en acil mevzulardan biri ekonomide giderek derinleşen krize ‘başkanlık’ seçiminden evvel çare bulunmasıdır. 16 Nisan Referandumu’nda halk desteğinin MHP desteğine rağmen yüzde 10’a yakın azalması ilk işaretti.

İflasların ve işsizliğin artması, çift haneye varan enflasyon ve yüzde 20’den fazla kıymet kazanan döviz yüzünden halkın fakirleşmesi seçmen tercihinde müteessir oldu. Borsa üzerinden estirilen sanal bahar rüzgârının vatandaşa bir faydası olmadığı gibi ekonomiyi ayağa kaldıracak paraların da suyu kesildi.

Türkiye’nin yüzde 5 büyüdüğü iddia edilen 2017’de batık kredi tutarı 10 milyar lirayı aştı. Erdoğan’ın yedek kasası Katar tam bir tecritte. Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin Katar’a karşı aynı safta yer almasıyla bavulla getirilen para hesabı Körfez’de tutmadı.

BABACAN OLMADI ŞİMŞEK İLE İDARE EDİN

Erdoğan pragmatizmi kabine değişikliği esnasında tam da bu malî darboğazı aşmak üzere yeniden sahneye çıktı. Güya Babacan, başbakan yardımcısı olarak ekonomiden mesul tek isim olacaktı. Öyle ya! Batıya, yatırımcıların akıl hocalarına zeytin dalı atarak sıcak para akışı hızlanabilirdi.

Fitch’in geçen sene çöpe attığı kredi notumuzu gözden geçireceği günlere tekabül eden kabine değişikliği ile birkaç kuş vurulabilirdi. Babacan ya da Şimşek ikilisi beraber ya da yalnız kabinede olursa bu isimlerin yetkilerinin artırılacağı dedikodusu bile piyasaları heyecanlandırmıştı.

Mamafih Erdoğan’ın ‘tek adam’ rejiminde ne Babacan’a ne de onun temsil ettiği liberal görüşe yer vardı. Şahsen Babacan’a eski imtiyazlı mevkiin verileceğine ihtimal vermedim. Dikkatimi Babacan’ın halefi olarak gösterilen Mehmet Şimşek’e teksif ettim. “Erdoğan, belki göstermelik başbakan yardımcılığının altını doldurarak ekonomiyi Şimşek’e bağlayabilir mi?” suâliyle meşguldüm ki kabinede başbakan yardımcıların vazife taksimi ilan edildiğinde cevabımı aldım.

Tahmin ettiğim gibi Babacan yoktu, Şimşek koltuğu muhafaza etmişti. Lakin Şimşek için tam bir hayal kırıklığı olmalı bu tablo. Zira bakanlar kurulunda yapılan nihaî değişiklikten evvel daha fazla imza yetkisini haizdi.

TMSF HOLDİNGİ, BAŞBAKAN İDARE EDECEK

Toplu Konut İdaresi, TMSF, ‘paralel hazine’ diye bilinen Türkiye Varlık Fonu (TVF) yeni kabinede Başbakan Binali Yıldırım’a bağlanmış. Hizmet Hareketi’ne mensup yüzlerce işadamına ait şirketlerin devredildiği TMSF ile Erdoğan’ın paralel hazinesi TVF düne kadar Nurettin Canikli’ye bağlıydı. Canikli, Savunma Bakanlığı’na geçerken bunların Şimşek’e bağlanmaması ciddi bir itimatsızlık emaresidir.

15 Temmuz Darbe Tiyatrosu bahane edilerek binden fazla şirkete el konulması TMSF’yi bugün 50 milyar lirayı aşan büyüklüğü ile Koç Holding’i müteakip en büyük ikinci holding haline getirdi. TMSF Holding artık başbakan statüsünde idare edilecek.

Şimşek’in vazife tanımının karşısında ‘ekonominin koordinasyonu ve bankalar’ diye yazıyor. Babacan kabinede iken uhdesinde tuttuğu Ekonomi Koordinasyon Kurulu’na zaten Başbakan Yıldırım başkanlık ediyor.

Velev ki Şimşek kurula başkanlık etse ne olacaktı! Bütün ekonomiyle ilgili birimler kendisine bağlansa da ‘fiilî başkanlık’ hakikati değişmeyecekti. Bütün bu kronoloji de vazife taksimi de bir yere kadar cari değil mi?

ERDOĞAN’IN MÜŞAVİRİ ‘HEVESE KAPILMAYIN’ DEDİ

Esasında Türkiye’de bütün kararlarda olduğu gibi ekonomiye dair kararlar da Erdoğan tarafından alınmıyor mu? Zaten Erdoğan’ın müşavirlerinden Cemil Ertem, kimsenin boş yere heveslenmemesi namına NTV’de şunları söylemedi mi: “Özü itibariyle ekonomi yönetimimizde bir değişiklik yok. Cumhurbaşkanımızın ekonomiye bakışını piyasalar zaten biliyor, bu çerçevede yola devam edilecek.”

Ezcümle ekonominin tek elde toplandığı doğru, fakat bu elin Şimşek’in eli olmadığı su kadar berrak bir hakikat.

Erdoğan’ın Almanya, Avrupa Birliği, ABD ve NATO’ya karşı koz olarak masaya sürdüğü Rusya kartının ne kadar işe yaradığını yakında hep beraber müşahade edeceğiz. Kabine değişikliği esnasında da bildiğini okudu. Piyasalara, yatırımcılara, hasılı iş âlemine de benzer bir rest çekti.

Manevralarıyla maruf Erdoğan bu çok bilinmeyenli siyasî ve iktisadî denklemin labirentlerinde bu sefer kaybolabilir. Kanatlarına güvenerek o dala konduysa mesele yok. Dal kırıldı kırılacak. Tolstoy’un ifade ettiği gibi “‘Kibir ve inat, kişinin evvela kendisini mükemmel görmesini sağlar, sonra da sonunu oluşturur.”

[Semih Ardıç] 26.7.2017 [TR724]

Savcılar Erdoğan’ın altını oyuyor! [Adem Yavuz Arslan]

Başta Cumhurbaşkanı Erdoğan olmak üzere AKP’liler ne zaman ABD’ye gelseler ‘tutuklu gazeteciler ve medyaya yönelik baskılar’ kendilerine soruluyor.

İktidar çevreleri ise bu soruya (maalesef Türkiye’de bu soru sorulamıyor bile) her muhatap olduklarında aynı cevabı veriyorlar; “Türkiye’de tutuklu gazeteci yok. Gazetecilik faaliyetinden dolayı kimse cezaevinde değil.”

Erdoğan ve AKP’liler bu konunun önlerine geleceğini bildikleri için hazırlıklı geliyorlar. Adeta Nuh-u Nebi’den kalma bir listeyi ceplerinden çıkartıp ‘radikal sol örgütler adına eylem yaptığı iddia edilen ve bu yüzden hüküm giymiş’ bir iki ismi örnek verip konuyu kapatıyorlar. Söylemlerine göre cezaevindeki gazeteciler ‘molotof atmaktan, ATM kundaklamaktan’ tutuklu.

Nitekim 2016 Nükleer Güvenlik Zirvesi için Washington’a geldiğinde de aynısını yaptı. Üstelik konuşma yapacağı Brookings Enstitüsü önünde aralarında benimde bulunduğum bir grup gazeteci kameralar önünde saldırıya uğramıştı.

Olay herkesin gözü önünde yaşandığı halde Erdoğan kürsüye çıktığında “Türkiye’de tutuklu gazeteci olmadığını, basının özgür olduğunu” anlatmıştı.

Washington’a gelen tüm AKP temsilcileri aynı ezberlenmiş cümleleri tekrar ettiler.

15 Temmuz darbe girişimi kapsamında yapılan toplantılar için Washington’a gelen AKP’li Ravza Kavakçı Han’da aynı cümleleri tekrar etti.

Kendinden emin bir eda ile “Eğer dosyaların içeriğine bakarsanız, gazetecilikle ilgili bir suçlama olmadığını göreceksiniz” dedi.

Burada sihirli kelime ‘eğer dosyalara bakarsanız’.

Nasıl olsa hiçbir AKP’li bu dosyalara bakmıyor. Sanıyorum Kavakçı’da dosyalara bakmamış.

Yoksa alenen bu kadar kolay yalan söylemezdi herhalde!

Türkiye hali hazırda 200’den fazla gazetecinin cezaevinde olduğu, 105’i hakkında yakalama kararı olan ve 170’den fazla medya kurumunun kapatıldığı bir ülke olarak erişilmesi zor bir rekora sahip.

Uluslararası saygın meslek örgütlerinin raporları da bu durumu tescillemiş durumda.

Hal böyle olunca Erdoğan ve AKP temsilcilerinin ‘Türkiye’de tutuklu gazeteci yok, bizde basın özgür’ demesi kimseyi ikna edemiyor.

Üstelik Erdoğan ve AKP temsilcilerinin ‘herkesi aptal yerine koymaya çalışıp pervasızca yalan söyleyebildiklerini’ gösteriyor.

BİR AN İÇİN ERDOĞAN’IN TAVSİYESİNE UYALIM

Bu aşamada gelin Erdoğan’ın tavsiyesine uyup ‘dosyalara yakından’ bakalım.

Sayısız örnek var ama ben doğrudan beni ve İpek Medya’yı ilgilendiren iddianameden örnekler vereceğim. Erhan Başyurt 3 yazılık bir seri ile adına iddianame denilen tuhaf metindeki absürtlükleri sıraladı.

Koza İpek Holding iddianamesinin İpek Medya ile ilgili bölümü yaklaşık 200 sayfa.

Savcı Musa Yücel, Emniyet Genel Müdürlüğü KOM Daire Başkanlığı ve Ankara Tem Şube Müdürlüğü’nün raporlarına giriş ve sonuç yazarak iddianameyi tamamlamış. Evvela şu tespiti yapalım: AKP iktidarının savcıları çok özensiz. İddianameler maddi hatalarla dolu. 2 yıldır dosyayı çalışan (!) savcı Koza İpek Holding’in medyaya ne zaman girdiğini bile doğru yazmamış…

Peki, ne var 200 sayfada?

Baştan sona İpek Medya’nın yayınlarını sorgulamış. Evet, savcı haddini ve sınırlarını aşıp bir medya grubunun yayınlarını sorguluyor!

Emniyetin hazırladığı analiz raporundan seçmeler yapmış.

Kim hangi konuda kaç televizyon programı yaptı, kaç konuk aldı, konuklar ne konuştu, hangi köşe yazarı ne yazdı üşenmeden listelemiş.

Erdoğan ve AKP kurmayları ‘suçlamalar gazetecilik faaliyeti ile ilgili değil’ diyorlar ya, savcı onları yalan çıkarmak için elinden geleni ardına koymamış.

Tüm suçlamalar haberlerle ilgili. İddianamede ‘haber’ kelimesi 507 kez geçiyor. Özellikle 17-25 Aralık yolsuzluk operasyonuna dair haber ve televizyon programlarına fena takmışlar.

Savcı Yücel çok kesin ifadelerle 17-25 Aralık rüşvet ve yolsuzluk soruşturmasını ve bu konuyla ilgili yapılan haberleri ‘darbecilik’ olarak sınıflandırmış.

Savcının fantastik tanımları sadece operasyonlarla sınırlı değil.

Mesela Bugün Gazetesi ve Bugün TV’de HDP lideri Demirtaş’ın açıklamalarına yer verilmesini ‘terör suçu’ saymış. Diyor ki savcı, “PKK’nın siyasi uzantısı HDP eş genel başkanı Selahattin Demirtaş’ın konuşmalarına yer verilerek”…

Adına iddianame dedikleri deli saçması metinde böyle onlarca suçlama var.

Tamamı da yapılan haberlerin içeriği ile ilgili. Düşünebiliyor musunuz, savcıya göre Anayasa profesörü Ergun Özbudun ile yaptığımız bir röportaj da ‘terör suçu’ sayılmış. Ne demiş Özbudun: “Türkiye bir hukuk bunalımı ve hukuk krizi geçiriyor.”

Peki, burada suç nerede? Savcı hadi hukuk bilmiyor, haddini de mi bilmiyor?

KÖŞE YAZILARINDAN TERÖR SUÇU ÇIKARMAK!

Savcı Yücel’in ilginç bir tarzı var.

Köşe yazılarından ya da TV programlarından cümleler alıp üzerine suç inşa etmiş.  Emniyetin ilgili birimleri köşe yazılarımdan (malumunuz, gazetemiz AKP’li kayyımlar marifetiyle yağmalandı ve kapatıldı. Arşivimize de ulaşmak mümkün değil. Fakat görünen o ki emniyette bütün nüshalarımız varmış) kesitleri alt alta sıralamış.

Öyle garip iddialar var ki ‘yok artık’ demek bile abes.

Mesela 12 Ekim 2015 tarihli köşe yazımda ‘Saray’ ifadesi geçmiş. ‘Saray’ ifadesini “Erdoğan’ı tarif etmek ve hakaret amaçlı” yazmışım savcımıza göre.

19 Ocak 2015 tarihli “Obama da paralel olacak mı?” başlıklı yazımda hükümetin paralel paranoyasının dış politika da neden olduğu tuhaflıkları anlatmışım.

Savcı bunu da terör suçu saymış.

27 Nisan 2015 tarihli yazımda Hidayet Karaca ile ilgili verilen tahliye kararının uygulanmamasını eleştirmişim. 2 Aralık 2013 tarihli yazımda MGK’da alındığı söylenen ‘Gülen’i bitirme planı’ ile ilgili “Bu plan neden yalanlanmıyor ?” demişim.

15 gün sonra aynı konuda bir yazı daha yazmışım ve “Hala böyle bir planın olmayacağı, haberin yalanlanacağı umudumu taşıyorum” demişim.

Savcıya göre kendi grubumuzdaki televizyon kanallarında yaptığım TV programları da suçmuş. Kanaltürk yayınında ‘karşıya üç adam gönderip bu tarafa 5 füze attırma’ içerikli meşhur ses kaydının sızmasının kabul edilemez olduğunu, bunun çok ciddi bir güvenlik zaafı olduğunu anlatmışım.

Savcının adına iddianame dediği metin böyle şeylerle dolu. Savcı yazılarım ve televizyon programlarından kısa alıntılar yapmış.

Anlam ve içerik bütünlüğü çarptırılmış. Mesela dört bin vuruşluk bir köşe yazımdan bir cümle almış.

Resmen kelimelerle, cümlelerle oyun oynamışlar.

TÜM MEDYA DAVALARI AYNI ŞEKİLDE

Garabet sadece İpek Medya İddianamesi’nde değil.

Mesela bugünlerde devam eden Cumhuriyet Gazetesi ile ilgili yargılamalara bakın. Savcı ve hâkimler resmen gazetenin yayın politikasını sorguluyorlar. Bir gazetenin yayın politikasının tartışılacağı yer kesinlikle mahkeme salonları değildir.

Şu haberi neden yazdınız, şu köşe yazısını neden bastınız, şu karikatürü neden çizdiniz…

Yılların gazetecilerine öyle abuk suçlamalar yapılıyor ki aklınız almaz.

Ahmet Altan’ların, Gültekin Avcı’ların, Mehmet Baransu’ların, Murat Aksoy’ların… Adını sıralayamayacağım kadar çok meslektaşımın yargılandığı dosyalara bakın.

Şu tweet’i neden attın, şu haberi neden yazdın, şu programda bu cümleyi neden söyledin?

Özetle…

İddianamelere bakarak şunu rahatlıkla söyleyebilirim, savcılar hukuk bilmedikleri gibi hadlerini de bilmiyorlar.

Gazeteciliği, gazetecileri yaptıkları yayınlardan dolayı yargılamak, tutuklamak abuk suçlamalarda bulunmak hadlerine değil. Gazetelerin yayın politikalarının tartışılacağı yer mahkeme salonları değildir.

Çok meşhur bir sözdür: “Hukuk bazen uyur ama asla ölmez.”

Bu ülkeye hukuk geri döndüğünde bu iddianamelere imza atan savcılar, bu iddianameler üzerine gazetecileri tutuklayan hâkimler çok utanacaklar.

Kararttıkları hayatların hesabını vereceklerdir.

İkincisi…

Bu iddianamelerle Erdoğan ve AKP kurmaylarını ‘yalancı’ durumuna düşürüyorlar. Çünkü Erdoğan ve AKP’nin resmi tezine göre ‘cezaevinde gazetecilik faaliyetinden dolayı tutuklu gazeteci yok’.

Peki, bu iddianameler ne?

Tamamı gazetecilik ve yayıncılık ile ilgili.

Yazıyı Pazartesi günü savunma yapan Cumhuriyet İcra Kurulu Başkanı Akın Atalay’ın savunmasından ödünç aldığım bir bölümle bitireyim:

“Bizden öncekiler gibi biz de muktedirlere boyun eğmiyor, korkuya teslim olmuyor, gazeteciliğe ihanet etmiyoruz. Bu zorlu dönemde bunun bir diyeti vardı.

Onurumuzla ve gururla ödüyoruz.

Hepsi budur!”

[Adem Yavuz Arslan] 26.7.2017 [TR724]

Almanya’yla iletişim kazasının perde arkası [Barbaros J. Kartal]

Bildiğiniz gibi Almanya’ya, teröre destek verdikleri gerekçesiyle bir şirketler listesi verilmiş, olay bir krize dönüşünce en tepeden “Öyle bir soruşturma yok, nerenizden uyduruyorsunuz” denmiş sonra hep olduğu gibi Almanya’ya böyle bir liste iletildiği ortaya çıkmıştı. Dün Hükümet Sözcüsü Bekir Bozdağ listeyi doğrulayarak, saçma sapan bir şekilde bir iletişim kazası yaşandığını söylemiş ve listenin geri çekildiğini ifade etmişti. Her ne kadar kulağa inandırıcı gelmese de bence hükümet burada doğru söylüyor.

Zannımca ‘iletişim kazası’ denen olay şöyle gerçekleşti:

Katar krizinden sonra Körfez’den gelen kara paranın tehlikeye girmesi sebebiyle bizimkiler yolunacak kaz olarak yabancı şirketleri seçerler. Şenol bunun için bir çalışma yapar. Başlanacak ülke olarak Almanya seçilir. “Bu ülkede para kazanıyorsanız bunun bedelini ödersiniz. Orta Asya’da işler nasıl yürüyor bir itirazınız yok, burada da bu işler bundan sonra böyle” denilecektir. En tepedekinin aklına yatar. Ayrıca Alman şirketleri de iki ülke arasındaki gerilimden kaygılıdır. Hem biraz haraç verip nefes almak, kendilerine dokunulmayacağının garantisini hissetmek isterler. Altyapı sağlandıktan sonra Şenol elinde bir liste ile gelir. Listede şirketlerin adı vardır, yan sütun boş bırakılmıştır. Boş bırakılan yere en tepedeki meblağ yazacaktır.

Şenol, Özel Kalem’de görüşmek için beklerken malum zat kapıdan görünür “Ne var, niye geldin?” der. “Alman şirketleri efendim,” der Şenol “listeyi getirdim de.” “Tamam, şimdi işim var. Hasan’a ver listeyi ben akşam sağlam kafa çalışayım, acele acele eksik yazmayayım” der.

Şenol listeyi Hasan’a verir. Hasan listeyi masasının üstüne koyar, akşam giderken teslim edecektir.

Kırılma anı işte tam burada yaşanır. Hasan def-i hacet için lavabodayken, görevli memur her zamanki saatinde yarınki tutuklanacaklar listesini getirmiştir, Şenol’un listesinin üzerine koyar gider.

Hasan altında Şenol’un listesi olduğundan habersiz bütün kağıtları alıp içeri girer. Patronu nedense sabahtan beri öfkelidir. “Meşgul etme,” der. “Yarınki liste, bakacak mısınız?” diye sorar Hasan. “Keyfim yok. Beni uğraştırmayın, hepsini alsınlar işte. Sonra kimin bilmem nesi çıkıyor 3-5 de oradan geliyor fena mı oluyor,” der. Hasan bütün badem bıyığı ile sırıtır “Tamam, efendim” der.

Hasan listeyi her gün olduğu gibi Bekir’e gönderir. Bekir o zaman daha adliyede çalışmaktadır. Bekir listeyi alır bakar, alttakilerden bir şey anlamaz ama ne olduğunu sorup fırça yemekten korkar. “Sağ sütunu boş bırakmışlar şimdi bu tutuklama mı, adli kontrol mü belli değil en iyisi hepsini gözaltı yapayım şimdilik” der. Sağ sütunu doldurup mutat olduğu üzere listeyi Süleyman’a gönderir.

Süleyman’a gönderir çünkü artık zaman kaybını azaltmak için işler böyle yürümektedir. Savcılar Emniyet’e isim yerleri boş, imzalı antetli kağıtlar vermiştir. Polis sabah kimi alacaksa akşamdan isim kısmını doldurup insanları toplamaktadır. Savcılar altında kendi imzaları olan kağıtta kimin alındığını bile 1-2 hafta sonra öğrenmektedir.

Süleyman ağır top kim var diye listelere bakar. Pek tanıdığı isme rastlamaz. Tam, “Kahretsin” derken altta başka formatta bir liste daha görür. Şaşırır. “Allah Allah!” der, “Bu sefer sadece şirket isimleri var. Bayağı da kallavi şirketler” diye içinden geçirir. Yine de işadamlarının isimlerinin yazılmamış olmasına kızar. “Bir işi de adam gibi yapın her şeyle biz mi uğraşacağız!” diye küfreder. Abisi Mehmet’in gözdesi yeni yardımcısını çağırır. “İşadamlarına operasyon var, bu şirketlerin sahiplerini, ortaklarını çıkarın hemen” der.

Yardımcısı listeyi 15 Temmuz’dan önce kahvehanede okey oynarken bir anda kendisini polis üniforması içerisinde bulmuş yeni bir memura verir. “Bunların sahiplerini çıkarın” der. Yeni memur da Google’a girip şirketlerin bütün sahiplerini çıkarır. Birkaç gün sonra liste tamamlanır. Süleyman’ın yardımcısı “İşadamlarının isimlerini çıkardık” der. Süleyman’ın her şeyden haberi olduğunu düşünerek ayrıntı vermek aklına gelmez. Süleyman da “Tamam gereği neyse yapın” der.

Gereği neyse yapılır. Almanya’da mukim olduklarını için listeyi Interpol şubesine gönderirler. Interpol şube şaşkındır ama kimsenin bir şey sormaya cesareti olmadığı için listeyi olduğu gibi Interpol’un Lyon’daki merkezine geçerler.

Lyon’dakiler şok olmuştur. Yüzlerce tanınmış Alman işadamının kırmızı bültene alınması istenmektedir. İşleme koymazlar. Hemen Almanya’yı arayarak bilgi verirler. Almanlar listeye inanamamaktadır. “Bu bir şaka mı?” diye ısrar ederler. İş adamları tedirgin olmasın diye kırmızı bülten olayını gizlerler, kamuoyuna “terörle ilgili bir soruşturmada bazı şirket adları geçiyor” diye eksik bilgi verirler.

Gabriel hemen Mevlüt’ü arar. Mevlüt, “Benim haberim yok, olmaz böyle bir şey. İşin aslını öğrenince ben sana sms atarım!” der kapatır. Bu arada haber, ajanslara düşmüştür. Reis televizyondan duyunca şaşırır. Böyle bir emir vermemiştir. “Yine ne komplo kuruyor bana bu Hitler bozuntuları” diye bağırıp Merkel’e küfreder. Hakan’ı arar, ulaşamaz. Çıldırmıştır. İlk gittiği toplantıda, “Soruşturma falan yok yalancılar” mealinde esip gürler.

Toplantı çıkışında Mevlüt arar, bilgi verir. İnterpol mevzunu öğrenince Reis, Süleyman’ı arar. Süleyman “Ne Interpol’ü efendim, bir yanlışlık olmasın. Ben işin aslını öğreneyim” der. Süleyman olayı öğrenir. Reis’e “Bize Bekir liste yolladı ona göre işlem yapmış arkadaşlar, sizden geliyor diye emri sorgulamadık” der. Reis küfrede küfrede Bekir’i arar. Bekir, liste Hasan’dan geldi, aynen işleme koyduk” deyince Reis yanındaki Hasan’a tekme tokat dalacakken Hasan başına gelecekleri anlar kaçar.

Olay gerçekten bir iletişim kazasıdır. Hasan’ın def-i hacete gitmesi bütün devlet sistemini çökertmiştir.

Olay Bekir’e fatura edilir. Bekir adliye katipliğinden alınır. Olayı temizlemek için kıvırma işi de kendisine verilir.

İşte o meşum iletişim kazası dedikleri olay bundan ibarettir.

[Barbaros J. Kartal] 26.7.2017 [TR724]

Adalet olmazsa ne olur?.. [Dr. Serdar Efeoğlu]

Türkiye`de uzun zamandır gündemi meşgul eden en önemli problem olarak “adalet” karşımıza çıkıyor. Yapılan anketlerde halkın en büyük endişesini yargının baskı altında olmasından dolayı bağımsız karar veremeyeceği endişesi oluşturuyor. Herkes bu paranoyadan nasibini alıyor ve pek çok kişi bir ihbarla sebepsiz yere gözaltına alınacağı, sudan bahanelerle malına mülküne el konulacağı korkusu yaşıyor.

Toplum, bu endişelerinde hiç de haksız sayılmaz. Darbeyi bastıran subayların darbeden tutuklandığını, darbe gecesi Erdoğan`ı İstanbul`a getiren beş pilotun askerlikten ihraç edildiğini, hayatı boyunca eline silah almamış insanların bir gecede “silahlı terör örgütü üyesi” olarak suçlandığını görünce endişelerin haklılığı ortaya çıkıyor.

Bu paranoyadan ülkeyi kurtaracak tek şey adalete güven duygusu. Ama keyfi kararlar ayyuka çıkınca pek çok kişi, sıranın kendisine geleceği endişesiyle yaşıyor.

Osmanlılarda Adalet

Osmanlı’nın ilk yüzyılları adaletin iyi bir şekilde tesis edildiğine dair örneklerle dolu. O dönemde Osmanlıların başarısında en önemli faktör, kendi tebaasına hoşgörülü bir şekilde davranması ve insanları kendi konumlarında kabul ederek din ve inançlarına saygılı bir şekilde hareket etmesiydi.

Osmanlılar takip ettikleri “istimalet” politikası ile kendilerini komşu halklara sevdirirken “adalet” vurgusu öne çıkıyordu. Bugün mahkeme salonlarında gördüğümüz “Adalet mülkün temelidir” sözünün en iyi örneği olan Bursa Ulu Caminin inşası esnasında bir gayrimüslim kadının arsasını satmaması olayı ve Fatih Sultan Mehmet’in cami inşaatından dolayı bir Rum mimarla Üsküdar kadısı tarafından yargılanması gibi hadiseler adalet örneği olarak yüzyıllar boyunca anlatıldı.

Siyasetname yazarlarına göre devletin ülkeyi düşmana karşı koruma dışındaki temel görevi, halkı adalet esasları çerçevesinde idare etmekti. Bu da adil yasalar ve adil yöneticiler vasıtasıyla olabilirdi. Adaleti sağlama görevini üstlenen kadılar, “hazineyi yetim malından ve zulüm ile toplanan mallardan koruyup, ne Müslümanların beytülmalini kimseye yedirirler, ne kimsenin malını haksız yere beytülmale sokarlardı”.

“Adalet dağıtma” görevini üstlenen kadıların tayinleri ve nitelikleri büyük önem taşıyordu. İstanbul, Bursa ve Edirne kadıları gibi en üst düzeyde görevli olanlar ve diğer kadılar  sebepsiz yere görevden alınamazdı.

Adaletin uygulanmasında bürokrasinin yani memurların önemli bir yeri vardı. İyi memur kendini değil, devleti düşünmeli ve hangi mevkie gelirse gelsin “hizmetkâr” olduğunu aklından çıkarmamalıydı.

Osmanlıların klasik kurumları içinde “Daire-i Adalet” önemli bir yer tutuyordu. Amaç;  kadı, subaşı, sancakbeyi gibi yöneticilerin halka zulmetmesini engellemekti. “Erkân-ı Erbaa” olarak tanımlanan sistemin işlemesi de adaletin tam anlamıyla sağlanmasına bağlıydı. Bunun için tebaa, yöneticilerin baskı ve zulümlerine karşı korunmalıydı. Osmanlı klasik döneminde halkın şikâyetlerini doğrudan aktarabileceği Divan-ı Hümayun başta olmak üzere “Mezalim Divanı” ve “Ayak Divanı” vardı.

17.Yüzyıl ve Adaletin Kaybolması

Osmanlı Devleti’nde 17. yüzyılda açık bir şekilde kendini gösteren problemlerde yönetici sınıf olan asker ve ulemanın bozulması önemli bir rol oynadı. Askerin normal görevlerini yapmak yerine halka zulmetmesi, Celali isyanlarının yayılmasında etkili oldu. İç güvenliği sağlaması gereken askerin köyleri basarak bir zulüm aracına dönüşmesi halkla devleti karşı karşıya getirdi.

Ulema, ehil olmayan kişilerin müderris olması ile yol gösterici olma özelliğini kaybetti. Din ve devletin menfaatlerini gözetmesi gereken âlimler, makam ve mevkilerini kaybetmemek için her türlü yolsuzluğa göz yumdular. Ehil olmayan kişilerin kadı tayin edilmesi ve rüşvetin yaygınlaşması, halkın adalete, dolayısıyla devlete güvenini ortadan kaldırdı.

Dönemin ıslahat layihası yazarı Koçi Bey’e göre artık “hatır” ön plana geçmiş, olumsuzluklara göz yumulmuş, hak etmediği halde birçok kişiye üst seviyede görevler verilmiş, rüşvet ve ehliyetsizlik hâkim olmuş, çok kısa sürede kadılık makamına gelinmiş, ilim ve adalet alanları cahillerle dolmuş, âlimlerin bir kıymeti kalmamıştı.

Padişaha yardımcı olması gereken nedimler, padişah hocaları, saray görevlileri Kanuni devrine kadar işinin ehli kişiler arasından seçilirken daha sonra buna riayet edilmemiş, tayinlerde adam kayırma ve rüşvet ön plana geçmişti. İktidar hırsı ve para kazanma arzusu asıl amaç olmuştu. Acı olan, Padişahların bile bu durumdan şikâyetçi olmalarına rağmen çaresiz kalmalarıydı.

Adaletin tam olarak yerine getirilmesi en başta Padişaha bağlıydı. Ancak 17. yüzyıl padişahlarının bir kısmı çocuk yaşta tahta çıkmış ve sancakta görev yapmadan hükümdar olmuşlardı. Örneğin 12 yaşında hükümdar olan IV. Murat, halkı canından bezdiren yanlış uygulamalarına Kadızadelilerin fetvalarıyla dini gerekçeler bulabilmişti.

Tek Adam Rejimlerinin Akıbeti

Tek kişiye bağlı rejimlerin yaşadığı problemleri çok ağır bir şekilde Osmanlı Devleti de yaşamaktaydı. Hükümdarın yeteneksiz, tecrübesiz, birikimsiz olmasına ve iyi bir eğitim almamasına rağmen kendisini “seçilmiş” bir konumda görmesi, beraberinde birçok problemi getirmekteydi. Sultanların etrafında liyakatsiz birçok devlet adamı ve saray görevlisi yer alıyor ve padişahı yönlendiriyordu. Hiyerarşi dikkate alınmadan yapılan atamalar ve birçok kişinin liyakatleri olmadığı halde en üst mertebelere kadar çıkabilmesi, pek çok yanlış uygulamaya yol açtığı gibi ehil kişilerde de ciddi dargınlık ve küskünlüklere neden oluyordu.

Lüks ve israfın artması ile hazine gereksiz masraflarla karşı karşıya kalıyordu. Osmanlı’dan geriye kalan Dolmabahçe, Yıldız ve Beylerbeyi gibi pek çok sarayın “itibarın tasarrufu olmaz” düşüncesiyle devletin hızla yıkılışa gittiği bir dönemde ve üstelik yabancı devletlerden alınan borç parayla inşa edilmesi, durumun vahametini açıkça ortaya koymaktadır.

Herhangi bir sahada elde edilen başarıyla kendini ispatlayamayan padişahlar, gereksiz lüks ve şatafatla bunu kapatmaya çalışmakta, bu durum bir virüs gibi üst kademelerden başlayarak topluma yayılmaktaydı.

Koçi Bey’in Çözüm Önerileri

Koçi Bey hep liyakat vurgusu yaparak adaletin, ancak ehil kadılar marifetiyle gerçekleşebileceğini savunmakta ve bu görevlerin “şefaat veya rüşvet” yerine imtihanla verilmesinin doğru olacağını söylemekteydi: “İlmiyeye ait yüksek makamların şunun bunun aracılığı ile verilmesi doğru değildir. En bilgilisi hangisi ise ona verilmek gerekir. Yaş, sene, soy ve sop ( ölçü) değildir.”

Adalet sisteminin bozulması kadıların toplumdaki konumlarını da çok kötü bir seviyeye düşürmüş, halk arasında itibarları kalmamıştı. Özellikle halka zulmeden kişiler karşısındaki acziyetleri kararlarını etkilemekte ve zalimin zulmü yanına kâr kalmaktaydı: “Kadıların ahvali ile meşgul olmak mühimlerin mühimidir. Çünkü çok hor ve aşağılık hâle gelmişlerdir… Halk içinde hürmetleri kalmadı. Daha yüksek makamlara yazdıkları dinlenmez oldu. Bir zalimi bildirseler, o zalimin yükselmesine sebep olur. O halde nasıl zulmü ortadan kaldırsınlar?”

AKP’nin Adaleti

Günümüzde de yargıda liyakat yerine yandaşlığın prim yaptığı bir sistem kurularak “adalet”, parti devletinin emrine alındı. 15 Temmuz ile yapılan tasfiye, her davada delillere ve kanunlara bakmak yerine “Benim yerimde Erdoğan olsaydı, ne karar verirdi” diyerek hareket eden partili hâkimlerin ön planda olduğu bir hukuk düzeni ortaya çıkardı. .

Bugün Türkiye’de adalet mekanizması, 90 yılı aşan Cumhuriyetin en kötü dönemini yaşıyor. Parti devletinin emrinde hareket eden yargı nedeniyle hazırlanan “kopyala, yapıştır” iddianameler tel tel dökülüyor. Hakimler ihraç edilme korkusuyla ya da sürgün endişesiyle verdikleri kararların arkasında duramıyorlar. Bağımsız olması gereken hâkim ve savcılar “sıkılmadan” yandaşlıklarını belirtiyorlar.

Bütün bunlar on binlerce insanın suçsuz yere hapse atılmasına neden olurken aslında adalet üstünde yükselmesi gereken devletin temelden sarsılmasına yol açıyor ve Türk insanını gelecek için büyük bir ümitsizliğe düşürüyor. Bugün gelinen noktada, AKP’lilerin bile hukuksuz uygulamalar karşısında “Ama Ankara’da hâkimler var” diyemeyeceklerini her gün yaşadığımız olaylar açık bir şekilde göstermiyor mu?

Kaynaklar: A. Yılmaz Uçar,“Osmanlı Siyaset Yönetim Düşün Geleneği”, Memleket Siyaset Yönetim, S. 7, 2012; “Machiavelli ve Koçi Bey’de Siyaset, Adalet ve Erdem”,  HÜ Türkiyat Araştırmaları, S. 9, 2008.

[Dr. Serdar Efeoğlu] 26.7.2017 [TR724]