Halay çekerek - [Ebu Abdurrahman]

Muhammed Ali Altınel amcam, geçen sene (2015) Kurban Bayramı’ndan sonra şöyle bir rüya anlatmıştı:

Büyük bir uçaktayız… Sanki tam bir uçak gibi görünmüyor. Çünkü üzerinde, ağaçlar, evler, ırmaklar, hayvanlar vs. herşey, hatta çoluk çocuk bildiğim, tanıdığım herkes var. Uçağın üstü açık, herkes bir şeylerle meşgul… Dünyanın üzerinde dolaşıyoruz. Bazı yerlerde alçalıyoruz; aşağıda insanlar ellerini kaldırmış bir şeyler bekliyor. Biz de onlara herkesin ihtiyacı olan, şeyler atıyoruz. Yiyecek, giyecek vs. Uçağın bir tarafında da binlerce kurbanlık var: Koyun, inek vs… Onları atmaya başlıyoruz. Attığımız kurbanlıklar adeta kanatlanıyor ve aşağıda bekleyenlere iniyor. Onlar da seviniyorlar. Fakat aşağıda bekleyen o kadar çok insan varki; onlara kurban kalmıyor. Herkes kurbanlık arıyor ama bulamıyor. Konu Hocamıza intikal edince, Hocamız biraz kızgın bir şekilde “Nerede bu insanların hakkı? Niye getirmediniz? Neden herkese yetecek kadar yok?” diyor. Sonra yapacak bir şey olmayınca geri dönüyoruz. Ama vardığımızda bakıyoruz ilk uçağa bindiğimiz yer kupkuru çöl olmuş. Halbuki ilk kalkarken orası yemyeşildi. Pilot bir türlü uçağı oraya indiremiyor. “Sanki alttan bir şey inmemizi engelliyor.” diyor. Bu telaşla uyanıyorum…

Şimdi o zaman bu rüyayı gören M.A. Altınel amcam, babama bu seneki (2016) Kurban Bayramı’ndan sonra gördüğü rüyayı da anlattı.

Havada kalan uçak denize inmiş… Yüzbinlerle insan halaylarla çok aydınlık bir kıyıya uçağı çekiyorlar…

İnşallah yorumlandığı gibi tahakkuk eder.

Size yeni duyduğum bir Gayretullah olayını da aktarayım: Spastik özürlü bir yavrunun annesi, aylardır beklediği o engelli çocuklara mahsus arabayı almak için gidince, görevli, siz FETÖ’ye mensupmuşsunuz diye kovuyor. Savcıya müracaat ediyor. O da aynı şekilde hakaret edip kovuyor, zavallı anne ağlaya ağlaya yavrusu ile geri dönüp gidiyor. Bir hafta sonra çağırıp, arabayı veriyorlar. “Herhalde sen bize beddua ettin” diyorlar. Meğer görevlinin trafik kazasında evladının ayakları kırılıyor. Savcının da çocuğunun kasları erimeye başlıyor…

O yavrular için de içimiz yanıyor… Nedir bu derin nefret ve düşmanlık?…

Ebu Abdurrahman, 26.10.2016 /Zaman

Telekom şirketleri AKP muhaberatına mı çalışıyor? [ERMAN YALAZ]

Önce, bütün vatandaşların 5 yaşından itibaren seyahatleri, fotoğrafları, mailleri, mesajları, telefonları ve mal varlıkları izlemeye alındı. Anayasal suç olmasına rağmen Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT), MEB, THY, PTT ve Tapu Kadastro ile protokol yaptığı, herkesin özel hayat bilgilerini kontrol altına aldı. (Bu gerçekler, 10 Haziran 2013’te Taraf’ın manşetten yayınladığı belgelerle ortaya çıktı.)

Gezi Olayları’ndaki dinamik hükümet ve Erdoğan karşıtlığı;  sosyal medya alerjisi oluşturdu. Fişleme geleneğini,  önce isyancı, çapulcu (!) diye adlandırılan kişi ve gruplara yöneltti. Sonra dershane tartışmaları ve yolsuzluk operasyonlarıyla birlikte Cemaat ve Cemaatlere yöneldi. MİT, Genelkurmay istihbaratın merkezi konumundaki GES komutanlığını devraldı, yetmedi hukuku yerle bir eden muhaberat devleti kanunları çıkarıldı.

‘TWİTTER’IN KÖKÜNÜ KAZIYACAĞIZ!’

Fişlemenin sosyal medyaya topyekûn esir alması ise, 17-25 Aralık rüşvet ve yolsuzluk soruşturmalarında Youtube ve Twitter’a sızan ses kayıtları ve soruşturma içerikleri üzerinden yaşanan çaplı tartışmalardan sonra oldu. Hatırlanacağı üzere Youtube, Twitter ardı ardına sansürlendi. Kitlesel erişim yasakları getirildi.

Hızlı şekilde seçim sürecine giren ülkede 22 Mart 2014’te dönemin Başbakanı Tayyip Erdoğan’ın “Twitter mwitter hepsinin kökünü kazıyacağız” sözleri tam da durumu özetliyordu. Talimat nereden geldiğini de tabi. Devletin ilgili birimleri TİB, BTK, özelleştirilse de Türk Telekom buna ayak uydurdu, ve dijital fişleme havuzu ortaya çıktı.

KOCAKULAK TÜRK TELEKOM, 46 MİLYONU FİŞLEMİŞ

Bugüne gelecek olursak, önceki gün Forbes dergisi, Türkiye’de devletin, internet kullanıcılarının hangi siteleri ziyaret ettiğini takip edebildiği, kullanıcı adı ve şifrelerini elde edebildiği sistemi satın aldığını ortaya koyan bir haber yayınladı. ABD merkezli Procera şirketinden bir mühendisin “Hayatımın geri kalanını Erdoğan’ın çılgınlığı yüzünden pişmanlık duygusuyla geçirmek istemiyorum. O yüzden artık bu işte yokum” sözlerine yer verilen haber Türk Telekom’un 46 milyon internet kullanıcısını fişlediğini gösteriyor.

Bir ülkenin en büyük telekomünikasyon şirketi böyle bir işe bulaştığında orada yer yerinden oynar. İstifalar, sorular birbirini kovalar. Ancak gözüken haliyle sansürü de, yasakları da, fişlemeyi de sıradan kabul eden bir ülkeden iki gündür tık yok.

ÖZEL HAYATI BİTİRME HAMLESİ

AKP-Erdoğan rejiminin dijital fişleme ve engelleme hamlesi cumhurbaşkanlığı seçimlerinde zirve yaptı. Taraf’ın ‘Devlet her eve böcek koyuyor’ (21 Haziran 2014), ‘Özel hayat bitti’ (3 Temmuz 2014) manşetleriyle Türk Telekom’un İnternet Servis Sağlayıcılara (İSS-ISP) baskı kurduğu, gönderdiği e-mailler ile internet kullanıcılarının sanal dünyadaki her türlü hareketini izleme hatta mesajlarını engelleme talebinde bulunduğu deşifre olmuştu. Sosyal medya sitelerinde bulunan (HTTPS) sözleşmelerinin korsan yöntemlerle delinmesi isteniyordu.

KANUNLARI VE ULUSLARARASI KURALLARI DELİN BASKISI

O gün tarafa konuşan bir İSS yetkilisi, TİB’e, HTTPS güvenlik sertifikasının delinmesinin teknik olarak çok zor ve hukuki olarak da suç olduğunu defalarca anlattıkları halde ısrarın sürdüğünü dile getirmişti.

Diken.com.tr’den Tunca Öğreten’in haberine göre İSS temsilcisi işin vahametini şöyle anlatmıştı: “TİB yetkilileri bize ‘Dünyada HTTPS trafiğini kullanıcı fark etmeden çözen ülkeler var. Araştırın ve siz de aynısını yapın’ telkinlerinde bulundu. Bu uygulamanın insan hakları ihlali olacağını ve güvenlik zafiyetine sebep olabileceğine dikkat çektik ama ikna edemedik.”

CASUS YAZILIMLAR İÇİN NE ÖDENDİ?

Türk Telekom, İSS’lerden istediği sonucu alamamış olmalı ki, Procera Networks’ün geliştirdiği yazılımı da almaya karar vermişti.  Hedef, Türk Telekom tarafından tam bir istihbarat ve engelleme sisteminin altyapısının kurulması, kullanıcı adı ve şifreleri ele geçirerek Twitter ve Facebook mesajlaşmaları dâhil tüm özel yazışmaları görüntüleyebilme, kullanıcıların adreslerini nokta atışı yaparak bulabilme, kullanıcıya fark ettirmeden DNS yönlendirme ve ‘DNS hijacking’ yapabilme, internet kullanıcılarının hangi siteleri ziyaret ettiğini tespit edebilme ve internetteki her türlü içeriği tek tuşla engelleyebilmekti.

Bu yazılımların maliyetleri çok yüksek. Türk Telekom bütçesi ya da örtülü ödenekten karşılandıysa bunun kaç milyonlara yapıldığının da sorgulanması gerekiyor. Faturası er geç ortaya çıkar.

SANSÜRDE DÜNYA REKORU: 114 BİN ERİŞİM ENGELİ

Gazete haberleri ve İSS açıklamalarıyla bunlar deşifre olunca Türk Telekom apar topar açıklama yaparak haberleri yalanlamakla iktifa etti. Ancak sonraki dönemde ortaya çıktı ki, AKP rejimi topyekûn sosyal medya yasaklarından, server ve kişi bazlı yasaklama yöntemlerine geçti.

Nokta atışı sansürler artık rutin haline geldi. Engelliweb.com sitesinin verilerine göre,  114 bin 582 erişime engelleme kararı alındı. Dünyanın hiçbir medeni ülkesinde izahı yapılamayan bu rakamların  yüzde 93’ü hükümetin TİB eliyle aldığı sansür kararları. TİB ve BTK’nın re’sen yani dayatmayla erişimini engellediği site sayısı 2014-2015 yıllarında 30-35 binleri buluyor.

CEO’LAR İSTİFAYA MI ZORLANIYOR?

Türk Telekom üzerinden internet kullanıcılarının fişlenmesi, tekil bir olay değil. Daha önce Türk Hava Yolları gibi ‘yarı-devlet kontrolünde’ şirketlerin bilgilerinin de MİT’e açıldığına dair iddialar ortaya çıkmıştı. Devletin, mahkeme kararı olmadan vatandaşların bilgilerini ‘kurcalamak’ için şirketlere baskı kurduğu yönünde sinyaller de veriliyordu.

İnternet ve telekom şirketlerinin baskı altına alınmasıyla ilgili en önemli sinyaller bu alanda görev yapan CEO ve tepe yöneticilerindeki hızlı değişim olmuştu. Turkcell CEO’su Süreyya Ciliv, Vodafone CEO’su Gökhan Öğüt, Türk Telekom CEO’su Rami Aslan gibi isimlerin istifaları bu alanda sınır tanımayan devlet baskısının yansımalarından ibaret. Sansür yapmayan ya da işini uluslararası standartlara göre yapmaya devam edenlerin hedef olduğunu söylemek hiç de yanıltıcı olmasa gerek.

BU İCRAATLAR ANAYASAL VE EVRENSEL SUÇ

Son olarak, devletin gücünü fütursuzca kullananlara, fişlemeyi olağanlaştırıp, internet gibi özgürlük alanında da bunu kalıcı haline getiren ve kendi vatandaşına casusluk yapanlara hukuk hatırlatması yapmak gerekiyor. Anayasanın 20. maddesine göre; “Herkes, özel hayatına ve aile hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkına sahiptir. Özel hayatın ve aile hayatının gizliliğine dokunulamaz.” Özel hayatın gizliliği Ceza Kanunu’nda da fiili suç. Fişleme ise, 12 Eylül 2010 referandumunda anayasal suç olarak kabul edildi. Bunu dinlemeyenlerin cezai sorumlulukları hem tarih hem hukuk önünde sürüyor.

Erman YALAZ, 27.10.2016 /TR724.com

Ne sakal kalacak ne de saç! [TARIK TOROS]

Altemur Kılıç, 92 yaşında vefat etmiş. Allah rahmet etsin. Habertürk yıllarında editör-yazar münasebetimiz olmuştu. Teknolojiye yatkındı. Yazılarını Word dosyasında yazar, mailine ekler yollardı.

Habertürk, o yıllarda başta işsiz gazeteciler olmak üzere hayli geniş bir yelpazede pek çok isme kucak açtı. Cengiz Çandar’dan Can Ataklı’ya… Korkut Özal’dan Soner Yalçın’a, Yaşar Nuri Öztürk’e, Yıldırım Aktuna’ya kadar yığınla isim geldi program yaptı, köşe yazdı, özgürce kendini ifade etti.

Ahmet Taşgetiren, dönemin başbakanının telkiniyle Yenişafak’tan kovulunca onu da davet etmiştik. Teklifi bizzat götürdüm, telifi karşılığında sitede yazacaktı. Kabul etti, anons ettik, sonra bir bahaneyle vazgeçti. Perihan Mağden’e de ulaşmıştık, kitap çalışması olduğu için teşekkür etmişti.

Özgür platform hayali

Ufuk Güldemir’in Habertürk çatısı altında bir de hayali vardı: O dönem pıtrak gibi çoğalan ve bir süre sonra maddi olanaksızlıklardan kapanan haber sitelerine platform olmak istiyordu. Açık ofiste bir masa, bilgisayar ve güçlü internet bağlantısı sağlayıp hayatiyetlerini sürdürmelerini amaçlıyordu. Kısmen hayata geçirdi ama arkasını getiremedi.

Yine… Güç birliği yapmak için belli başlı internet siteleri ile görüştü. Fikrini, Cemil Barlas (haberx) ve Nevzat Basım (nethaber) ile de paylaşmıştı. Ne çare, benim de olduğum Habertürk kafesindeki dörtlü görüşmenin arkası gelmemişti.

Esasen bu mümkün değildi. Bağımsız yayınlar, bir çatı altına girdiğinde bağımsızlıkları erimeye başlar. Ev sahipliği yapan irade, bir süre sonra tüm yayınları kontrol etmek ister. Bu kaçınılmazdır. Onun çatısı altında onu rahatsız edecek bir yayına imza atamazsın.

Medya tarassut altında

15 sene sonra bugün, ülkede olan budur esasen. Medya, bir iki gazete ve internet sitesi müstesna, tek merkezden, müthiş ve amansız bir kontrol ve tarassut altında. Habere imza atarken, “Ankara’yı rahatsız eder miyim” kaygısı had safhada. Hatta… Bırakın rahatsız etmeyi, “Ankara’yı mutlu etme” güdüsüyle hareket ediyorlar.

Son ByLock olayı bunun tipik bir izdüşümüdür. Hürriyet’teki manşetin sahibi olan muhabir İsmail Saymaz, Medyatava’ya, “Biz bu haberi sadece ByLock ile Fetö arasındaki kuvvetli delil olarak gördük ve bu amaçla yaptık. Bu haberin işlevi budur” dedi.

O halde soru şu: Bu haberin “kuvvetli bir delil” olduğunu düşünmeseniz, bilakis iddiaları çökerteceğini görseydiniz, yine basar mıydınız? Esasen, herkese açık legal mesajlaşma uygulamasını kullanmak örgüt üyeliği olamayacağı gibi, illegal yöntemle ele geçirilmiş kerameti kendinden menkul mesajlar da delil olmaz. Kaldı ki, sorgulayan nerede?

Vatandaş bilme hakkından mahrum

Sadece bu bile Türk medyasının içinde bulunduğu hali göstermesi açısından yeterlidir. Türk halkı, darbe soruşturmasında üzerinde uzlaşılan failin lehindeki delilleri öğrenme ve bilme hakkından mahrumdur.

Hukuk zaten bakmıyor. Gazetecilik, savcıların paradigmalarını desteklemeyen bilgi, belge, açıklama ve iddialara kapalı. Öyle ki, haber toplantısında kuşkularını dile getiren gazeteciler bile kendi amirleri tarafından itham edilir oldu.

Dünya darbe öyküsünü kabul etmedi

Ankara’da büyük telaş var. Çünkü dünya, darbe öyküsünü kabul etmedi. Sadece Amerikan veya İngiliz basını değil, Rus, Fransız, Alman, hatta Katar medyası bile Türkiye’de olan biteni büyük soru işaretleriyle duyuruyor. Geçen El Cezire’de, Türkiye’deki Kürt medyasına dönük kapatma ve baskılar, yarım saatlik bir haber programda eleştirildi.

Telaş şundan: Tozlar kalktıkça, darbenin darbe gibi olmadığı, hatta bilinip fırsata çevirildiği, bunu yalnızca bir gruba havale etmenin imkansız olduğu anlaşılmaya başladı. Üstüne olağanüstü hal gerekçesiyle insanlık suçları da eklenince, kameralar önünde rezil olma dönemi evresine geçildi. OHAL’e örnek gösterilen Fransa’nın Dışişleri Bakanı, Ankara’da Türk Dışişleri Bakanı ile ortak basın toplantısında “Sizinki farklı, bizim ülkemizde yargı bağımsız” deyiverdi.

Hoş, atı alan Üsküdar’ı geçti. Ve tüm bunlar, solcusu, sağcısı, sosyal demokratı, devrimcisi, milliyetçisi, milli görüşçüsü siyasal İslamcısı, Alevisi, Sünnisi, Kürdü, Türkü vesaire… Herkesin gözü önünde oldu. Cemaat husumetinden kimsenin sesi çıkmadı.

‘Hele şu temizlik bitsin’

İktidara oy veren yüzde 50’nin karşısındaki yüzde 50’lik bu güruhun kafa sesi şöyle diyor: “İktidarlar gelir geçer, devlet yıkılırsa yeniden kurulur, hele şu temizlik bir bitsin hele.”

Bunların halini de en iyi şu fıkra anlatıyor: Eski tarihte, meşhur filozof tecrübelerini toparlamış, “kurallar kitabı” yazıyor. Sonlara doğru nereden estiyse şöyle bir tespit yapmış; “Sakalı bir tutamdan uzun olan ahmaktır.” Tabi hemen kendininki hatırına gelmiş. Avuçlamış, bir tutamdan uzun. Masasındaki muma doğru eğilip tutamdan taşan kısmı yakayım demiş. Sakal ucundan tutuştuğu gibi, toptan kül olmuş. Saçını, yüzünü de yakmış. Canını zor kurtaran filozof, bu salak tespitinin altına şu dipnotu düşmüş; “Bittecrübe sabit.”

Milyonlara varan kendi vatandaşını ötekileştirip ateşe atarak, kalanı muhafaza edebileceğini düşünen eblehlerin ruh hali, daha iyi anlatılamazdı. Ne sakal kalacak, ne de saç!

Tarık TOROS, 27.10.2016 /TR724.com

Türkçe Olimpiyatları’nda kurulan tuzak [NAZİF APAK]

Erdoğan’ın konuşma metinlerini yazabilmek için yıllarca sırasını bekleyen, sonra amacına zar zor ulaşabilen Aydın Ünal geçenlerde ne demişti, hatırlayalım: “2013’te Türkçe Olimpiyatları’nda sarf edilen Bitsin bu hasret çağrısı neyin nesidir? Siz bakmayın on binlerce ahmağın bu çağrıyı ayakta alkışlamalarına… 2010 yılında başlayan çatışmayı görenler, bu çağrının zerre kadar muhabbet taşımadığını, bu çağrının Fethullah Gülen’i çok fena köşeye sıkıştırdığını, ve çatışmayı daha da alevlendirdiğini, bu çağrının siyasi dehanın manevrası olduğunu bilirler.”

Uzun süre üçüncü sınıf bir bürokrat adayı muamelesi gören ancak göze girebilmek için yaptığı atraksiyonlar sayesinde milletvekilliğine yükseltilen Aydın Ünal’a göre o gün orada bulunan on binler ‘ahmak’, ‘zerre kadar muhabbet taşımayan’ kişi de ‘deha’ imiş. Aydın Bey sanıyor ki o gün dönen fırıldaktan kimsenin haberi yoktu. Asıl ahmaklık kendini çok zeki başkasını aptal görmek değildir de nedir…

Cemaat düşmanlığı eskiye dayanır

Olayın aslını birazcık anlatacağım ama önce şu sonradan vekil arkadaşa dair bir iki not: Aydın Ünal’ın Cemaat düşmanlığı çok eskilere dayanır. Öteden beri bir haset taşıdığını yakın arkadaşları da bilir. Cemaatle AKP arasında diyaloglar gayet iyi iken bile Aydın Bey kendini tutamaz; attığı tweet’lerle ya da yaptığı konuşmalarla çatışmacı bir görüntü verirdi. Hatta (yanlış hatırlamıyorsam) Cemaat’ten bir işadamı Aydın Ünal’ın iflah olmaz ve akılla izah edilemez düşmanlığını Erdoğan’a söyleyince iftar sofrasında fırçayı yemişti. Herkesin içinde Patron’dan “Sen neler çeviriyorsun?” tarzında şiddetli azar işiten Aydın Ünal ne yapacağını şaşırmış, ağlak bir halde çevirdiği fırıldakları tevil etmenin telaşına kapılmıştı.

Ramazan günü yediği fırçanın ardından ona akıl veren ağabeyi “Git gazetedeki arkadaşlarla da konuş” demeyi ihmal etmemişti. O ne yapmıştı o zaman? Her kesimin sempati ile karşıladığı bir gazete temsilcisine ulaşmış, çok eski yıllarda kendisinin de Cemaat’le irtibatlı olduğunu, Cemaat içinde çok arkadaşının bulunduğunu, Cemaat’in yaptığı hizmetleri çok takdir ettiğini söyleme, bu düşünceleri ilgili kişilere duyurma gayretine kapılmıştı. Aydın Ünal’ı yıllar boyunca kanatları altında tutan ve onun palazlanmasına katkıda bulunan Yalçın Akdoğan da o gün devreye girip kendisini uyarmıştı.

Tiyatro konusunda haklı

Aydın Ünal bu. Ancak Türkçe Olimpiyatları konusunda oynanan tiyatro ile ilgili doğru söylüyor. O gün Hocaefendi’ye destansı bir dille dön çağrısı yapmanın amacı farklıydı. Daha o tören devam ederken Erdoğan ve çevresindeki rahatsızlık hat safhadaydı. Erdoğan, Olimpiyat Stadı’na girerken on binlerce insanın akın akın geldiğini görmüş ve herkesin duyacağı şekilde isyan etmiş ve şöyle demişti: “Nereden buluyorlar bu kadar adamı!”

Yüz binin üzerinde insanın Olimpiyat Stadı’na gelmesi, on binlerce insanın içeriye giremediği için etkinliği dışarıdaki dev ekranlarda seyretmesi kızgınlığın zirve yapmasına neden oldu. Hâlbuki programın planlaması Erdoğan’ın çalışma takvimine bakılarak yapılmıştı. Bu duruma rağmen Erdoğan, Olimpiyatları allak bullak edecek bir yola başvurmuştu. Nasıl mı?

Erdoğan sabote etmek istemişti

Olimpiyat komitesinde çalışan ve AKP vekilliği yapan kişilerin de bulunduğu bir heyet, Türkiye çapındaki bütün etkinliğin takvimini aylar önce Erdoğan’a gösterdi. Bunun sebebi bir acı tecrübeye dayanıyordu. Önceki yıllarda bir sıkıntı yaşanmıştı. Neydi o sıkıntı? Olimpiyat programlarından birine -söz vermesine rağmen- Erdoğan son dakika kararıyla gelmemişti. Sebebini gözlerindeki rahatsızlığa bağlamıştı ama asıl gerçek sonra anlaşılmıştı. Meğer konu başkaymış Erdoğan için.

İstanbul’daki programa gelmeye karar veren ve her türlü hazırlığın yapılmasına; hatta onlarca güvenlik görevlisinin yerinde inceleme yaparak salonun programa hazır hale getirilmesine rağmen son dakikada vazgeçmesinin asıl gerekçesi Meclis Başkanı’nın katılacağını son anda öğrenmiş olmasıydı. TBMM Başkanlığı görevini ifa eden Köksal Toptan, protokolde daha üst bir makamda olduğu için Erdoğan gelmekten vazgeçmişti. Olimpiyat Heyeti bu tecrübeye dayanarak her sene etkinlik takvimini Erdoğan’a gösteriyordu ki bir daha protokol krizi çıkmasın. Erdoğan’a gösterilen takvime göre İstanbul Olimpiyat Stadının dışında da çok yoğun katılımlar bekleniyordu. Mesela İzmir ve Ankara çok cazipti. Erdoğan İstanbul’u tercih etti.

Bizzat kendisinin tercihine göre hazırlık yapan Türkçe Olimpiyat Komitesi son anda şoke oldu. Çünkü Erdoğan olimpiyatların yapılacağı aynı günün öğle vaktine Kazlıçeşme’de miting düzenledi. Hatırlanacağı gibi, Gezi eylemleri devam ederken Erdoğan büyük mitingler yaparak saflarını sıklaştırmaya çalışıyordu. Cumartesi Ankara’da, Pazar günü İstanbul’da miting yapması anlaşılır bir tutum değildi aslında. Kazlıçeşme’ye gelecek kitle ile Olimpiyat programına gelecek insanların önü kesilmek isteniyordu. O sıcak havada öğleyin Zeytinburnu’na, akşam da Olimpiyat Stadına gitmek (yoğun trafikte o stadyuma gidip gelmenin zorluğunu da hesap etmek gerekiyor) hiç de akıl işi değildi. Üstelik Taksim’de tetikte bekleyen güvenlik güçlerinin aynı gün iki ayrı kitlesel programa daha önlem alması çok zordu. Maksat Türkçe Olimpiyatlarına katılımı azaltmak idi. İşte Erdoğan’ın programa girerken sarf ettiği “Nereden geldi bu kadar adam!” lafının asıl nedeni buydu.

Tiyatroyu kim yazdı?

Gelelim ‘Hasret bitsin’ edebiyatına. Aydın Ünal’ın da itiraf ettiği gibi çağrı samimi değildi. Maksat Hocaefendi hakkında kumpas davalarının yolunu açmaktı. Bu senaryoda iki adam etkin rol aldı: Biri Yalçın Akdoğan, diğeri Hüseyin Gülerce. Akdoğan’ın ‘kumpas’ merakı ve söylemi Ergenekon örgütünün aklanıp paklanmasına kapı aralamak olduğu kadar, Cemaat için de karalama ve yok etme sürecinin planlamasına yol açtı. ‘Hasret bitsin’ mesajını bu ikili beraber geliştirdi, metni beraber yazdılar. Hocaefendi’nin Türkiye’ye dönmeyeceğini söylemesi boşuna değildi.

Neden Gülerce ve Akdoğan? İkisinin de derin devletle ilişkisine bakmak gerekiyor. Akdoğan’ın 28 Şubat’taki fişlemelerin takibi ile ilgili resmi görev icra etmesi de Gülerce’nin Ergenekon şemasında yer alması da tesadüf değildi. Bu sırrın hicabını indirme ve yeşil Ergenekon’u daha derin bir şekilde deşifre etme zamanı geldi geçiyor belki de.

Nazif APAK, 27.10.2016 /TR724.com

Ekonomide kış erken gelecek [SEMİH ARDIÇ]

Türk Telekom (TT) bankalardan aldığı 4,75 milyar dolar kredinin Eylül 2016 taksitini ödeyemedi. Türk Telekom’un ana şirketi Ojer Telekom’un Citigroup, JPMorgan Chase, Deutsche Bank ve Türkiye’nin en büyük mali kuruluşlarından oluşan 29 bankaya ödeme yapamamasında Türkiye’de Türk Lirası’nın dolar karşısında son iki senede hızla erimesinin payı var. Kredinin alındığı 2013’ten bu yana dolar, TL karşısında yüzde 40 kıymet kazandı. Doların tırmanışı, gelir kalemi TL’ye dayanan Telekom’un kredi taksitlerini temettülerden (kâr payı) ödeme planını altüst etti.

Türk Telekom, Türkiye ekonomisinin içine düştüğü vahim tabloyu ele veren tek şirket değil. Özel sektörün döviz pozisyon açığı Temmuz 2016 itibarıyla 201 milyar dolar. Bu demek oluyor ki şirketlerimizin varlıkları ile yükümlülükleri arasında 201 milyar dolar gibi altından kalkılması mümkün görünmeyen bir fark var. Milli gelirin (GSYH) beşte biri kadar döviz açığı hafife alınmamalı.

Şirketlerin bu açığı kapaması için döviz gelirlerini artırmak ya da borçlanmaktan başka çaresi yok. İhracat, turizm ve müteahhitlik gibi sahalarda büyüme bir yana şirketlerimiz, ciddi pazar ve ciro kayıpları ile mücadele ediyor. Döviz üretme kabiliyetini kaybeden bir ekonomiyi ne gibi tehditlerin beklediğini anlamak için Türkiye’nin maruz kaldığı 1994 ve 2001 krizlerine bakmak kâfi.

Hukuku ayaklar altına alırsanız döviz, kalıcı yatırım olarak gelmeyeceği gibi kısa vadeli olarak bile gelmez. Borsa ve tahvil cephesinde dönen sıcak para 5 sene öncesine nazaran son derece güdük kalıyor. Ne oldu da aylık 10 milyar doları bulan portföy yatırımları buharlaştı. Daha evvel gelenler de fırsatı buldukça kaçmaya başladı. Niye?

***

KEYFİ HAREKET KARARNAMESİ (KHK)

Boydak, Koza İpek gibi devâsâ holdinglerden pastanelere kadar yüzlerce şirkete AKP hükümetinin Keyfi Hareket Kararnamesi (KHK) ile el konulurken… İşadamlarını, gazetecileri, yazarları, akademisyenleri, hâkimleri ve savcıları, “Reis öyle istedi.” diyerek zindana atarken global sermayenin Türkiye’ye akın etmesini mi bekliyordunuz?

Adalet yerle bir edilirken suskunluk sarmalında felaha erdiğini zanneden iş âlemi, maalesef top yekûn bir krizin faturasını ödemek mecburiyetinde kalacak. S&P ve Moodys, Türkiye’nin kredi notunu çöp seviyesine indirdiğinde ‘dış güçler’ repliğine iltica edenler, hükûmete ‘artık hukuk ve demokrasiye dönün’ çağrısında bulunmadı, bulunamadı.

Herkes kendi konforunda demokrasiyi feda etti.

Öte yandan dolar/TL paritesi bugünkü seviyelerde kalmayacak. Sene sonu için 3,20 TL ve üzeri, 2017 için 3,50 TL ve üzeri telaffuz ediliyor ki bunlar ihtiyatlı tahminler. Amerikan Merkez Bankası FED, aralıkta faizleri piyasacılara rağmen artıracak.

***

ÖZEL SEKTÖRÜN DÖVİZ AÇIĞI 201 MİLYAR DOLAR

Önümüzdeki aylarda Türkiye gibi gelişen piyasalar için (ortak özellikleri yüksek döviz açıkları) iki senedir devam eden kur ve faiz riski daha keskin bir hal alacak. 201 milyar dolar net döviz açığı 3,08 TL üzerinden 619 milyar TL’ye tekabül ediyor. Kurun tahmin edildiği gibi 3,20 olması halinde rakam 643,2 milyar TL oluyor. 12 kuruşluk artış 24,2 milyar TL ilave yük getiriyor.

İlave yük deyip geçmeyin. 500 büyük sanayi kuruluşunun tamamının 2014’te faaliyet kârı 30 milyar TL idi.

Düşük kur, bol para devri bitti. Takke düştü kel göründü. Türk Telekom ile açığa çıkan döviz krizi diğer şirketler için ciddi bir ikazdır. Şirketler borç harç kredi taksitlerini yatırsa bile ayakta kalabilmek için işten çıkarma ve yatırım harcamalarında tenkisata gidecek. Gelir sınırlı artıyor ya da azalıyorsa maliyetleri azaltmaktan başka yol kalmaz. Hasılı büyüme daha da azalacak, işsizlik tırmanacak.

Kış erken gelecek. TÜİK’in mevsim normallerin üzerinde açıkladığı verilere aldanıp zemheriye hazırlıksız yakalanmayın.

Semih ARDIÇ, 27.10.2016 /TR724.com

Erdoğan ve AKP… Seçimle gider mi? [SELİM GÜNDÜZ]

Türkiye’nin gündeminde seçim ve referandum var. Bunun sebebi muhalefet değil. Seçimi isteyen, muhalefet değil iktidar. Erdoğan halen geçerli olan anayasanın bize tarif ettiği bir cumhurbaşkanı değil. O, fiilen AKP’nin başı. Fiilen elde ettiği daha doğrusu gasp ettiği Başbakan’a ait yetkileri, TBMM’ye, yürütme, yasama ve yargıya ait tüm yetkileri legal hale getirmek istiyor. Türk tipi başkanlık istiyor. Yani diktatörlük. Tarifi TDK yapıyor: “Bütün siyasi yetkileri kendinde toplamış bulunan kimseye diktatör” denir.

ERDOĞAN’DAN BAŞKA YETKİLİ KİMSE VAR MI?

Erdoğan’dan başka siyasi yetkili var mı? Yok.

Erdoğan’dan başka konuşan var mı? Yok.

Erdoğan’da başka konuştuğunda 10 haber kanalının canlı yayınladığı biri var mı? Yok.

Erdoğan’ın isteyip de yaptıramadığı bir iş var mı? Yok

Peki Erdoğan dışında birilerinin Erdoğan’ın rağmına yaptırabildiği bir şey var mı? Yok.

Yani karşımızda TDK’ya göre bir diktatör var. Rize’de ne demişti: “Türkiye’nin yönetim sistemi bu anlamda değişmiştir. Şimdi yapılması gereken bu fiili durumun yeni bir Anayasa ile kesinleştirilmesidir”

Yani Erdoğan illegal olduğunun farkında. Bu sebeple ve geçmiş hukuk cinayetlerini temizlemek için başkan olmak zorunda.

GİTMEYE NİYETİ VAR MI?

Evinize bir misafir gelse ama baksanız ki 5 bavul ve 10 çantayla gelmiş. Salona yerleşmiş. Kendine göre her şeyi şekillendiriyor. Bu görüntüden ne anlarsınız? Herkesin anladığını: Bu misafir gidici değil.

Erdoğan, Cumhurbaşkanı oldu ama Çankaya Köşkü’nü beğenmedi. Milyarlarca para tahsis ettirip dünyanın en muazzam sarayını yaptırdı. Her bir köşesiyle özel olarak ilgilendi. ABD Başkanı Obama’nın sarayı Beştepe’nin yanında minyatür kalıyor.

75 bin TL’lik ithal koltuklar, 500 bin TL’lik Fransız mobilya takımları, her metrekaresinde 400 bin ilmek bulunan ve fiyatı 1 milyon 200 bin TL olan yüzlerce halı, 1.000 TL’lik altın varaklı kadehler, Kilosu 4.000 TL’lik çaylar, 10 bin TL’lik klozetler… 1.100 oda ve 2700 personel. Sonradan yaptırılan ailece kalacağı yavru saray.

Bu bilgileri göz önüne aldığınızda başlıktaki sorunun cevabı şu: Erdoğan ve AKP gidici değil.

AKP SEÇMENİ GİDİŞE RAZI OLUR MU?

Peki diyelim ki Erdoğan gitmeye kalktı AKP buna hazır mı? Değil. Erdoğan çok değil üç gün kenara çekilse AKP diye bir parti ortada kalmaz.

AKP seçmeninin psikolojisine gelince… Muhal farz demokratik bir seçim oldu ve CHP iktidara geldi. CHP iktidar olabilir mi?

Tüm rant kapılarına, devletin bütün gelir kaynaklarına çökmüş AKP kadroları konumlarını kaybetmek ister mi? İstemez.

Hatırlayalım: Bülent Arınç’ın ifadesiyle Ankara’yı parsel parsel satan Melih Gökçek’in Mansur Yavaş’ın kesinlikle kazandığı seçimi göz göre göre, İçişleri Bakanı Efkan Ala’nın eliyle geri alması başkanlığı vermemesi gibi.

Sonuç olarak devlete mafyavari bir yapılanmayla çöken ne AKP kadroları makamlarını bırakır ne de Erdoğan her gün yeni bir ilave yaptırdığı Saray’ı bırakıp Kısıklı’daki evine gider.

NASIL GİTMEZ, NASIL BIRAKMAZ?

Peki, Türkiye’de artık seçim olacak mı? Seçim olacak tabi.

Tüm diktatörler seçime girerler. Ama sonuçlarını kendileri belirlerler.

Kaddafi seçim yaptığında sonuç az çok belliydi.

Saddam her seçim yüzde 99 ile seçilirdi.

Özbekistan’da her seçimde Kerimov seçilirdi.

PEKİ, BİZDE NASIL OLACAK?

Özbekistan’ın aynısı olacak. Türkiye, Dünya Hukukun Üstünlüğü 2016 Endeksi’nde Doğu Avrupa ve Orta Asya kategorisinde Kırgızistan, Sırbistan ve Rusya ve Özbekistan’ın altında yer alarak sonuncu oldu. Hukukun bu hale geldiği bir ülkede cebren gitmeye gerek yok.

Seçimle kalmak pekala mümkün!

DİYELİM Kİ SEÇİMLER OLDU

Diyelim ki seçimler oldu, muhalefet de sandıklara fevkalade sahip çıktı. Ne olur sizce?

Olacağı şu:

Seçmen kitlesini aleni bir şekilde silahlandıran ve bunu saklamayan bir parti seçimleri vermemek için her yolu dener. Melih Gökçek Ankara’yı halk oyuyla almadı. Ankara Belediye Başkanlığı seçimi pilot uygulamaydı. AKP güç ve baskıyla rahatça seçim alabildiğini gördü. Şimdi iş büyüdü.

Ve şu an Türkiye’nin en büyük sorunu iç savaş potansiyeli de taşıyan ve hızla silahlanan AKP milisleridir.

Hitler, milislerini eğitip silahlandırıyor sonra bağlılık yemini ettirip sokaklara salıyordu. Mussolini yönetimindeki Ulusal Faşist Parti’nin üyeleri üniforma giydirilmiş ve silahlandırılmış sivillerdi. Ne yazık ki tarih yine aynıyla değil ama misliyle tekerrür edecek gibi duruyor.

Selim GÜNDÜZ, 27.10.2016 /TR724.com