Her şeyin iyi tarafını görmek konusunda, başından geçenleri Lucile Blake şöyle anlatıyor:
“Hayatım bir curcuna içinde geçiyordu. Arizona Üniversitesi’nde org dersleri alıyor, şehirde bir hitabet kliniği idare ediyor. Desert Willov Rahch’de müzik dersleri veriyordum. Oturduğum yerde orasıydı. Geceleri, yıldızlar altında, partilere, danslara gider, at gezintileri yapardım. Bir sabah sendeleyip, çöküverdim. Kalbim hastalanmıştı! Doktorlar, tam bir istirahat içinde bir yıl yatmam gerektiğini söylediler. Eski gücümü tekrar kazanacağıma dair ümit verici hiçbir açıklamada bulunmadılar.
“Bir yıl yatakta hasta yatmak, belki de ölmek! Büyük bir korkuya kapıldım. Bütün bunlar neden beni bulmuştu? Bunlara müstahak olmak için ne yapmıştım? Ağladım, sızlandım. Acılı ve isyankâr oldum. Mr. Mudolf adında bir komşum, bana dedi ki: Yatakta geçireceğin bu bir senenin bir facia olduğunu düşünüyorsun. Fakat, hiç de böyle değil. Düşünmek ve kendini daha iyi tanımak fırsatını bulacaksın. Önümüzdeki birkaç ay içinde sağlayacağın ruhî gelişmeyi, şu ana kadar yaşadığım sürede kazanamadığını göreceksin. Bu sözler beni sakinleştirdi. Yeni değer hükümlerine varmaya çalıştım. İlham verici kitaplar okudum. Bir gün, radyo spikerinin şöyle konuştuğunu işittim. Ancak kendi şuurunuzdakileri ifade edebilirsiniz. Bu çeşit sözleri daha evvel bir çok kereler duymuştum. Fakat şimdi bu, kalbimin tâ derinliklerine girdi, kök saldı. Sadece içinde yaşamak istediğim şartları düşünmeye karar verdim. Neşe, mutluluk ve sıhhat düşüncelerini… Her sabah uyandığım zaman, kendimi, müteşekkir olmam gereken şeyleri düşünmeye zorladım. Acım yok. Sevimli, küçük bir kızım var. Görüyorum, işitiyorum. Radyoda tatlı bir müzik çalıyor. Okumak için zamanım var. İyi yemek yiyorum. İyi dostlarım var. Öyle neşeliydim ve o kadar çok ziyaretçilerim vardı ki, doktor, muayyen saatlerde ve teker teker ziyaretçilerimi kabul etmemi şart koşmak zorunda kaldı.
“O zamandan beri dokuz sene geçti. Şimdi dolu ve hareketli bir hayat yaşıyorum. Yatakta geçirdiğim o bir seneye minnettarım. Arizona’da geçirmiş olduğum en değerli ve en mutlu senemdi. O zamanlar edinmiş olduğum, her sabah Allah’ın vermiş olduğu nimetleri saymak âdetini, hâlâ muhafaza etmekteyim. Bu, sahip olduğum en kıymetli servettir. Ölüm korkusu gelmeden evvel yaşamayı öğrenemediğimi düşünerek utanıyorum.
“Mutfakta bulaşıkları yıkarken bile nasıl heyecan duyulduğunu bilmek ister miydiniz? Eğer istiyorsanız, inanılmayacak gayret hakkında Borghild Dahl tarafından yazılan kitabı okuyunuz. Kitabın adı, ‘GÖRMEK İSTİYORUM’ dur. Bu kitabı yazan, yarım yüzyıl âdeta kör gibi yaşamış olan bir kadındır. ‘Sadece bir gözüm vardı.’ diye yazıyor ‘fakat öyle kalın yara izleriyle örtülmüştü ki, ancak kalan ufak bir açıklıktan görmeye çalışıyordum. Bir kitabı yüzüme iyice yaklaştırmak ve o açıklığa doğru eğmek suretiyle görebiliyordum. Fakat kimseyi kendine acındırmak istemiyordu. Çocukken, arkadaşları ile seksek oynamak istiyor, fakat işaretleri göremiyordu. Onun için, çocuklar gittikten sonra yere yatıyor. Gözünü işaretleri iyice yaklaştırarak sürünüyordu. Arkadaşları ile oynadığı bütün alanı ezberledi ve kısa sürede, koşmaca oyununda usta oldu. Okumasını evde yapardı. Büyük harfle yazılmış kitabı yüzüne öyle yaklaştırırdı ki, kirpikleri sayfalara sürtünürdü. İki kolejden derece aldı. Minnesota Üniversitesinden ve Columbia Üniversitesi’nden.
“Twin Valley isimli küçük bir köyde öğretmenliğe başladı. Güney Dakota’da Augustina Koleji’nde gazetecilik ve edebiyat profesörlüğüne kadar yükseldi. Orada on üç sene öğretmenlik yaptı. Kadınlar kulübünde konferanslar verdi, kitaplar ve yazarlar hakkında radyo konuşmaları yaptı. ‘Kafamın bir köşesinde’ diyor, tamamen kör olma korkusu daima gizli idi. Bu korkuyu yenebilmek için hayata karşı şen ve neşeli bir tavır takındım.
“Sonra, 1943 senesinde, elli iki yaşına geldiği zaman, bir harika meydana geldi: Ünlü Mayo Kliniğinde bir ameliyat geçirdi. Şimdi, evvelce olduğundan kırk kere daha iyi görebilmektedir. Önünde yeni ve heyecanlı bir güzellik âlemi açılmıştı. Artık, mutfakta bulaşıkları yıkarken bile büyük bir heyecan duyuyordu. Diyor ki: ‘Bulaşık taşının içindeki beyaz ve yumuşak köpüklerle oynamaya başladım. Ellerimi içine daldırıyor, ufacık sabun köpüklerinden meydana gelen topu avucuma alıyordum. Herbirini ışığa tutuyor, içlerinde ufacık bir gökkuşağının renklerini görüyordum. Mutfak musluğunun üzerindeki pencereden bakarken, ‘lâpa lapa yağan karların arasında uçan serçelerin kurşûnî kanatlarını çırptıklarını’ gördü.
“Sabun köpüklerine ve serçelere bakmaktan öyle bir sevinç duyuyordu ki, kitabına şu sözleri nihayet verdi. Ulu Rabbim! Sana şükrediyorum!... Sana şükrediyorum!
“Tabakları yıkayabildiğiniz, köpüklerin içinde gök kuşaklarını ve karlar arasında uçuşan serçeleri görebildiğiniz için Allah’a şükretmeyi tasavvur ediniz!..
“Siz ve ben, kendimizden utanmalıyız. Bütün yıllarımızı masal ülkesi gibi bir güzellik içinde yaşadık da, bunu göremeyecek kadar kör, zevk alamayacak kadar duygusuz kaldık.
“Üzüntüyü bırakıp, yaşamaya başlamak istiyorsanız, bunun bir kâidesi de şudur: Sahip olduğunuz nimetleri, sayın, dertlerinizi değil!”
Cenab-ı Hakkın sonsuz nimetlerine şükredelim ve hamdedelim ve asla nankörlük yapmayalım. İmtihan gereği başa gelenler için yine O’ndan sabır isteyelim ve sabredelim. Ama nıkmetin bir nimet sunduğunu asla unutmayalım ve bizlere sunulan fırsatları değerlendirmeyi de çok iyi bilelim. Tenkitler, suçlamalar sadece musibeti katmerleşdirir. Cenab-ı Hak bize sadece yaptıklarımızın hesabını sorar. Yapmadıklarımızın değil… Mükafatları da öyledir; sadece salih amellere ecir ve sevap verilir. Gerisi boştur; boş şeylerle uğraşmayalım vesselam…
[Safvet Senih] 1.3.2018 [Samanyolu Haber]
Akademisyenlerin Mecburi Hizmeti Hakkında [Mehmet Yekta Eraltay]
Yurtdışına doktora için gittiğimde adamların akademik kültürleri hakkında da gözlem yapma imkanım oldu. Yazılı ve yazılı olmayan kurallar diyebileceğimiz iki türlü kural grubu vardı. Bunların da üzerinde akademik etik. Etik değerlere çok önem veriyorlar. Bir adım atmadan önce etik olarak doğru olup olmadığına mutlaka bakıyorlar. Mesela, bir arkadaşının çocuğuna ders veren bir hocam, öğrencinin ödev, vize ve final kağıtlarını kendisi notlandırmaz, mutlaka dekanlıktan bir başka hocanın görevlendirilmesini isterdi. Bir başkası yine benzer bir durumda öğrencinin mümkünse başka bir hocadan aynı dersi almasını istedi "çünkü" dedi "öğrencinin babası ile ortak araştırma yaptım." Belki ülkemizde problem gibi gözükmeyen bu tür durumlar ders aldığım hocalarımdan gördüğüm etik davranışlardı.
Aslında bu tür şeyler yazılı olmayan etik kuralları içine girebilir. Zaten yurtdışındaki bilgi üretiminin bu kadar güzel olmasının sebeplerinin başında da ihtimal bu tür yazılı olmayan sıkı etik kuralları gelmektedir. Bu kuralların yazılı olanları da vardır. Onlarda genellikle akademisyenlerin yükseltilmeleri, iş tanımları, yetki ve sorumlulukları gibi şeylerdir. Her akademisyen işe başlamadan önce nasıl doçent olacağı hakkında hem eline yazılı bilgi verilir hem de konu hakkında kendisine bir brifing verirler. Bu brifinglerde iş tanımı iyice anlatılır, yetki ve sorumlulukları neredeyse kendisine dikte edilir ve kendisinden işini en iyi şekilde yapması beklenir. Bunlar işin yazılı olduğu kısımlardır.
Akademik hayatın en dikkatimi çeken kısmı ise yazılı olmayan etik kuralların çokluğu idi. Bunlar genellikle sübjektif olabilecek şeylerdi. Bazen doçent adayları aleyhine kullanılsa bile genellikle doğru etik değerlerden taviz vermeden işletilen kurallardı. Mesela benim çalıştığım üniversitede doçent olmak için yazılı kural bölüm başkanından başlayıp rektöre kadar 5-6 kişi ve kurulun olumlu görüşünü alman gerektiğini yazar. Ama yazılı olmayan kurallarda doçentliğinize itiraz eden ve hayır diyen birisinin neden size itiraz ettiğini söylemesi ya da yazması gerektiğini söylemez. Yani birisi size hayır derse neden diyemezsiniz, ayıptır.
Yazılı olmayan kurallardan bir tanesi de -ki bence çok önemli- doktora öğrencilerinin doktora yaptıkları üniversiteye hoca olarak alınmaması idi. Ne kadar parlak bir öğrenci olursanız olun bu yazılmamış etik kuralı bozmak istemeyen çok üniversite gördüm buralarda. Tabii ki kurala uymayan eğitim kurumları da bulmak mümkün, çünkü yazılı olmayan bir kural sonuçta. Örneğin bir bölüm başkanı bir doktora öğrencisini hoca olarak almak istedi, bütün prosedürler yerine getiriliyordu ki provost (bir nevi akademik genel sekreter) olmaz dedi, bu bize yakışmaz dedi ve öğrenciyi veto etti. Sonra şöyle bir yol buldular. Öğrenciyi yine aynı seviyedeki bir başka üniversiteye doktora sonrası araştırmacı (postdoc) olarak gitmesini söylediler ve gideceği yeri de bölüm başkanı ayarladı. Öğrencinin gideceği üniversiteden de bir tane öğrenci bu üniversiteye gelmişti. (Buna horse trading deniyor, at pazarlığı yani.) Öğrenci üç yıl araştırma yaptıktan sonra bir başka üniversiteye bu sefer hoca olarak gitti. Orada da galiba üç seneden biraz fazla çalıştı ve doktora yaptığı üniversiteye hoca olarak yaklaşık olarak 7 sene sonra döndü. Bu durumu yakından takip ettiğim için gıpta da etmiştim doğrusu.
Yukarıdaki örnekteki durumu bilen ve işin içinde olan bir hocama bunu sorduğumda yazılı olmayan kuraldan bahsetti. Özetle şunları anlattı.
1. Burada doktora yaptığın üniversitede hemen hocalığa başlaman iyi bir şey olarak görülmez. Düşünsene bir gün önce öğrenci-hoca ilişkisi içinde olduğun kişi ile bir gün sonra hoca-hoca oluyorsun ve seviyeniz aynı oluyor. Bu durum bir kaos oluşturuyor. Hocan yanlış bir şey söylese sen ona itiraz edemezsin.
2. Eğer doktoradan mezun olanlar yine aynı üniversitede göreve başlarsa bilgi, görgü ve anlayış her tarafa yayılmaz ve bir üniversite sivrilmeye başlar, diğer üniversiteler geride kalır. Onun içindir ki ABD'de birçok iyi üniversite vardır ve birçoğunun temelinde yine iyi bir üniversiteden mezun olan birilerinin emeği vardır.
3. Akademide network önemlidir ve böylece üniversitelerin ve akademisyenlerin çevresi genişler yeni arkadaşlıklar ve araştırma imkanları ortaya çıkar.
Akademisyenlere mecburi hizmet olmasını eğer yukarıdaki gibi bir sistem olmayacak ise destekliyorum. Bizim memleketi bilenler bu tür şeylerin yazılı olması gerektiğini de bilirler. Onun için öğrencilerin doktora yaptıkları üniversitede hoca olarak çalışamaz yazılı kuralı getirilirse birçok şeyin değişeceği de bir gerçektir. Hatta bizde aynı şehirde çok üniversitenin olduğunu da düşünürsek işi bölge seviyesine çıkarmak daha mantıklı olabilir. Mesela, doktora öğrencileri doktora yaptıkları bölgede hoca olarak en az 10 yıl çalışamazlar kuralı getirebiliriz. (Aslında benim 4 renk problemi gibi daha teknik bir çözümüm var bu probleme. Hem de şehir bazında, bölge değil.) Böyle bir durumda Ege bölgesinde doktora yapan bir öğrenci mesela Akdeniz bölgesinde; İç Anadolu bölgesinde doktorasını bitiren bir başkası da Güneydoğu Anadolu bölgesinde hoca olarak görev yapabilecektir. Böylece hem edinilen bilgi ve tecrübe yayılmış olacak hem de bütün iyiler bir iki üniversitede toplanmamış olacaktır.
Bu şekilde bir uygulama aynı zamanda bazı hocaların üniversitelerde saltanat kurmalarını da önleyecektir. Ülkemizde bütün bölümün kendi öğrencilerindden oluşan bölüm başkanları var mesela. Fakülte içinde belli bir çoğunluk elde edince de fakülteye hoca alımı konusundaki yönetmeliği istedikleri gibi manipüle eden bir grup haline gelmişlerdi. Bu grup uzun süre kendilerini takmayan bir arkadaşa bölümün ihtiyacı olmasına rağmen gerekli yardımcı doçent kadrosunu çıkartmamışlardı. Haliyle arkadaşımız hak etmesine rağmen maddi olarak da zarara uğramıştı. Bunun yanında akademisyenlerin geniş bir çevresinin olması da önemlidir. Eğer uzun yıllar aynı üniversitede çalışırsanız başka üniversitelerdeki meslektaşlarınızı tanıma imkanınız azalacaktır. Konferanslar ve çeşitli bilimsel toplantılar ile bir yere kadar networking yapabilirsiniz ama bu kesinlikle aynı ortamda beraber çalışma yapmak gibi olmayacaktır.
Sonuç olarak akademisyenleri mobil hale getirmek için yazılı kurallar zinciri oluşturmak bize uyan bir sistem olacaktır. Mecburi sistem üzerinde düşünülmesi gereken bir sistem olabilir ama bana sorarsanız daha teknik bir sistem de kurabilirsiniz. Bu konuda yardımcı olabilirim. Neyse ki basında çıktıktan kısa bir süre sonra YÖK akademisyenlere mecburi hizmet olmadığını açıkladı. Ve emin olun koca koca profesörler, masa başı bekleyen doçentler ve ne oldum delisi olan yardımcı doçentler sabah haberi okuduklarında söverken, öğleden sonra YÖK açıklamasını okuyunca derin bir oh çekmişlerdir.
[Mehmet Yekta Eraltay] 1.3.2018 [Samanyolu Haber]
myeraltay@samanyoluhaber.com
Aslında bu tür şeyler yazılı olmayan etik kuralları içine girebilir. Zaten yurtdışındaki bilgi üretiminin bu kadar güzel olmasının sebeplerinin başında da ihtimal bu tür yazılı olmayan sıkı etik kuralları gelmektedir. Bu kuralların yazılı olanları da vardır. Onlarda genellikle akademisyenlerin yükseltilmeleri, iş tanımları, yetki ve sorumlulukları gibi şeylerdir. Her akademisyen işe başlamadan önce nasıl doçent olacağı hakkında hem eline yazılı bilgi verilir hem de konu hakkında kendisine bir brifing verirler. Bu brifinglerde iş tanımı iyice anlatılır, yetki ve sorumlulukları neredeyse kendisine dikte edilir ve kendisinden işini en iyi şekilde yapması beklenir. Bunlar işin yazılı olduğu kısımlardır.
Akademik hayatın en dikkatimi çeken kısmı ise yazılı olmayan etik kuralların çokluğu idi. Bunlar genellikle sübjektif olabilecek şeylerdi. Bazen doçent adayları aleyhine kullanılsa bile genellikle doğru etik değerlerden taviz vermeden işletilen kurallardı. Mesela benim çalıştığım üniversitede doçent olmak için yazılı kural bölüm başkanından başlayıp rektöre kadar 5-6 kişi ve kurulun olumlu görüşünü alman gerektiğini yazar. Ama yazılı olmayan kurallarda doçentliğinize itiraz eden ve hayır diyen birisinin neden size itiraz ettiğini söylemesi ya da yazması gerektiğini söylemez. Yani birisi size hayır derse neden diyemezsiniz, ayıptır.
Yazılı olmayan kurallardan bir tanesi de -ki bence çok önemli- doktora öğrencilerinin doktora yaptıkları üniversiteye hoca olarak alınmaması idi. Ne kadar parlak bir öğrenci olursanız olun bu yazılmamış etik kuralı bozmak istemeyen çok üniversite gördüm buralarda. Tabii ki kurala uymayan eğitim kurumları da bulmak mümkün, çünkü yazılı olmayan bir kural sonuçta. Örneğin bir bölüm başkanı bir doktora öğrencisini hoca olarak almak istedi, bütün prosedürler yerine getiriliyordu ki provost (bir nevi akademik genel sekreter) olmaz dedi, bu bize yakışmaz dedi ve öğrenciyi veto etti. Sonra şöyle bir yol buldular. Öğrenciyi yine aynı seviyedeki bir başka üniversiteye doktora sonrası araştırmacı (postdoc) olarak gitmesini söylediler ve gideceği yeri de bölüm başkanı ayarladı. Öğrencinin gideceği üniversiteden de bir tane öğrenci bu üniversiteye gelmişti. (Buna horse trading deniyor, at pazarlığı yani.) Öğrenci üç yıl araştırma yaptıktan sonra bir başka üniversiteye bu sefer hoca olarak gitti. Orada da galiba üç seneden biraz fazla çalıştı ve doktora yaptığı üniversiteye hoca olarak yaklaşık olarak 7 sene sonra döndü. Bu durumu yakından takip ettiğim için gıpta da etmiştim doğrusu.
Yukarıdaki örnekteki durumu bilen ve işin içinde olan bir hocama bunu sorduğumda yazılı olmayan kuraldan bahsetti. Özetle şunları anlattı.
1. Burada doktora yaptığın üniversitede hemen hocalığa başlaman iyi bir şey olarak görülmez. Düşünsene bir gün önce öğrenci-hoca ilişkisi içinde olduğun kişi ile bir gün sonra hoca-hoca oluyorsun ve seviyeniz aynı oluyor. Bu durum bir kaos oluşturuyor. Hocan yanlış bir şey söylese sen ona itiraz edemezsin.
2. Eğer doktoradan mezun olanlar yine aynı üniversitede göreve başlarsa bilgi, görgü ve anlayış her tarafa yayılmaz ve bir üniversite sivrilmeye başlar, diğer üniversiteler geride kalır. Onun içindir ki ABD'de birçok iyi üniversite vardır ve birçoğunun temelinde yine iyi bir üniversiteden mezun olan birilerinin emeği vardır.
3. Akademide network önemlidir ve böylece üniversitelerin ve akademisyenlerin çevresi genişler yeni arkadaşlıklar ve araştırma imkanları ortaya çıkar.
Akademisyenlere mecburi hizmet olmasını eğer yukarıdaki gibi bir sistem olmayacak ise destekliyorum. Bizim memleketi bilenler bu tür şeylerin yazılı olması gerektiğini de bilirler. Onun için öğrencilerin doktora yaptıkları üniversitede hoca olarak çalışamaz yazılı kuralı getirilirse birçok şeyin değişeceği de bir gerçektir. Hatta bizde aynı şehirde çok üniversitenin olduğunu da düşünürsek işi bölge seviyesine çıkarmak daha mantıklı olabilir. Mesela, doktora öğrencileri doktora yaptıkları bölgede hoca olarak en az 10 yıl çalışamazlar kuralı getirebiliriz. (Aslında benim 4 renk problemi gibi daha teknik bir çözümüm var bu probleme. Hem de şehir bazında, bölge değil.) Böyle bir durumda Ege bölgesinde doktora yapan bir öğrenci mesela Akdeniz bölgesinde; İç Anadolu bölgesinde doktorasını bitiren bir başkası da Güneydoğu Anadolu bölgesinde hoca olarak görev yapabilecektir. Böylece hem edinilen bilgi ve tecrübe yayılmış olacak hem de bütün iyiler bir iki üniversitede toplanmamış olacaktır.
Bu şekilde bir uygulama aynı zamanda bazı hocaların üniversitelerde saltanat kurmalarını da önleyecektir. Ülkemizde bütün bölümün kendi öğrencilerindden oluşan bölüm başkanları var mesela. Fakülte içinde belli bir çoğunluk elde edince de fakülteye hoca alımı konusundaki yönetmeliği istedikleri gibi manipüle eden bir grup haline gelmişlerdi. Bu grup uzun süre kendilerini takmayan bir arkadaşa bölümün ihtiyacı olmasına rağmen gerekli yardımcı doçent kadrosunu çıkartmamışlardı. Haliyle arkadaşımız hak etmesine rağmen maddi olarak da zarara uğramıştı. Bunun yanında akademisyenlerin geniş bir çevresinin olması da önemlidir. Eğer uzun yıllar aynı üniversitede çalışırsanız başka üniversitelerdeki meslektaşlarınızı tanıma imkanınız azalacaktır. Konferanslar ve çeşitli bilimsel toplantılar ile bir yere kadar networking yapabilirsiniz ama bu kesinlikle aynı ortamda beraber çalışma yapmak gibi olmayacaktır.
Sonuç olarak akademisyenleri mobil hale getirmek için yazılı kurallar zinciri oluşturmak bize uyan bir sistem olacaktır. Mecburi sistem üzerinde düşünülmesi gereken bir sistem olabilir ama bana sorarsanız daha teknik bir sistem de kurabilirsiniz. Bu konuda yardımcı olabilirim. Neyse ki basında çıktıktan kısa bir süre sonra YÖK akademisyenlere mecburi hizmet olmadığını açıkladı. Ve emin olun koca koca profesörler, masa başı bekleyen doçentler ve ne oldum delisi olan yardımcı doçentler sabah haberi okuduklarında söverken, öğleden sonra YÖK açıklamasını okuyunca derin bir oh çekmişlerdir.
[Mehmet Yekta Eraltay] 1.3.2018 [Samanyolu Haber]
myeraltay@samanyoluhaber.com
Şu 250 şehit meselesi [Ahmet Dönmez]
Gelelim şu 250 şehit meselesine…
Ruhları şad olsun!
Katillerinin Allah belasını versin!
Ama nasıl bir vahşete malzeme yapıldıklarını bilseler…
***
Öğretmen Gökhan Açıkkollu gözaltında işkence sonucu öldüğünde AKP tabanı şöyle diyordu: “FETÖ’cü hainler 250 şehide acıdı mı? Onların da anne babası, çoluğu çocuğu vardı. Hiç kimse duyar kasmasın. Acırsak acınacak hale düşeriz.”
Bu argüman, belli bir kesimin elindeki yegane savunma olarak tekrarlanageliyor.
KHK ile atılan yüzbinlerden bahsediyorsun, “Ama 250 şehit…” diyor.
İşkenceden söz ediyorsun; “250 şehit” diyor.
Haksız tutuklamalar, keyfi muameleler, delilsiz yargılamalardan dem vuruyorsun; “250 şehit” diyor.
“Hamileler gözaltına alınıyor”, “Lohusa kadınlar cezaevine konuyor”, Hem annesi hem babası tutuklanan çocuklar ortada kalıyor”, “Cezaevinde 700 bebek var” diyorsun; “250 şehit” diyor.
Cezaevinde hastalanıp ölenlere ağlıyorsun; “250 şehit” diyor.
Haksız yere suçlandığı için intihar edenleri hatırlatıyorsun, cevap; “250 şehit”.
Sokak ortasından siyah minibüslerle kaçırılıp bir daha haber alınamayanları gündeme getiriyorsun, karşılık; “250 şehit”.
Mağdur ailelerle ekmeğini bölüşenler bile tutuklanıyor, savunma yine aynı: “Siz de 250 kişiyi şehit ettiniz”.
Örnekleri sayfalarca çoğaltmak mümkün. Demokrasi katlediliyor, tek adam rejimi kuruluyor, hukuk siyasetin av köpeğine dönüştürülüyor, hepsinin savunması hazır: “250 şehit”
Her türlü acımasızlığın, barbarlığın, utancın, insan dışılığın, hukuksuzluğun üzerine örtülen bir sütre haline getirildi artık o 250 şehit. Maalesef.
***
Madem öyle, gelin şu meseleyi de adamakıllı konuşalım artık.
Kitabın ortasından gireceğim.
İddia ile söylüyorum; yukarıda bir kısmını verdiğim bu haksızlıklara “250 şehit” ile cevap verenlerin büyük bir kısmı yalancı!
Yine iddia ile söylüyorum; bugün 250 şehit öne sürülerek felaketlerine alkış tutulan insanların 15 Temmuz gecesi en az üzüleni, Recep Tayyip Erdoğan’ın üzüntüsünden daha fazladır. (Bakın o gece ağzı kulaklarında gezen Berat Albayrak’ı hiç katmıyorum.)
Bir daha iddia ediyorum: Meriç’te ölenlerin, karşıya geçebilenlerin, hapse girenlerin, onların yolunu gözleyenlerin, KHK ile işine son verilenlerin ve ailelerinin tamamının, ama tamamının 15 Temmuz’daki ve 250 şehitteki sorumluluğunun toplamı, Recep Tayyip Erdoğan’ın sorumluluğunun binde biri bile değildir. Hepsinin toplamı, Genelkurmay Başkanı’nın, MİT Müsteşarı’nın, AKP’li bakanların sorumluluğunun binde biri bile değildir.
***
Bu argümana sarılanların çoğunun derdi gerçekte ne ‘insan’ ne de ‘hayatı’…
Onların tek bir derdi var: Recep Tayyip Erdoğan! Ve onun kendilerine sağladığı kazanımlar…
Nereden mi biliyorum?
Bizzat kendi örneklerinden. Kendi hayatlarından. Kendi tarihlerinden.
Ölümleri yarıştıran, ölüleri karşılaştıran bir adamı kutsallaştırıp bu ülkenin başına bela etmeleri bile tek başına bunu bilebilmemize yeter aslında.
Ama ben yine de bir kaç örnek sıralayayım:
Ankara Gar katliamından biliyorum mesela. Bombalı saldırıda 102 insan hayatını kaybetti. Konya’da bir stadyum dolusu insan, katilleri değil bu şehitleri ıslıkladı, yuhaladı. Hem de milli maçta. Oradan biliyorum.
Bir daha iddia ile söylüyorum; o ıslıklayanların tamamına yakını, bugün ‘250 şehit’ edebiyatı yapanlar…
***
Bugünlerde 3. havalimanı inşaatından da biliyorum. 400 işçi ölmüş ve kamuoyundan gizlenmiş. Lütfen sayıya dikkat edin: 400. Hadi hesap sorsanıza! Bu 400 can için ağıt yaksanıza! Onların aileleri, çocukları yok mu? Adam kalkmış, “Yalan bunlar, 3. havalimanını kıskananların uydurması” diyor. Oradan biliyorum.
Berkin Elvan’ın annesi Gülsüm Elvan’dan biliyorum. 15 yaşında polis kurşunuyla ölen çocuğu ‘terörist’ ilan etmişti Erdoğan. Annesini meydanlara yuhalatmıştı. Oradan biliyorum. O gün acılı bir anneyi yuhalayabilen o kalabalığın neredeyse tamamıdır bugün ‘250 şehit’ edebiyatı yapanlar…
***
Reina’daki yılbaşı gecesinden biliyorum. 2017’nin ilk dakikalarında eğlence kulübüne giren saldırganlar 39 kişiyi öldürüp 70 kişiyi yaraladı. O gece sosyal medyada yapılan yorumların yüzde 90’ı, buraya alamayacağım kadar iğrenç. Sadece bir-ikisini hatırlatayım: “Noldu, Noel babanız hep hediye getirecek değil yaa:))) İçtiğiniz rakı biralar belki öbür tarafta şefaatçiniz olur dermişim, avucunuzu yalayın:)))”, “Reina’da vurulana da üzülemeyiz kusura bakmasınlar”, “Muallim Naci Caddesi, Şehitler Caddesi mi olacak, hadi ordan. Oraya ne içmeye gidenler gavurun gününü kutlayan şehit olur mu”
Ben en naif olanlarını seçtim. Fakat hepiniz hatırlayacaksınız bayağılığın, pespayeliğin, acımasızlığın, ayrımcılığın, insandışılığın ulaştığı boyutları… Oradan biliyorum.
***
Sonra Soma’dan biliyorum… 301 madenci yok yere hayatını kaybetti. O gün “Aman Reis’imize zarar gelmesin, iktidarımız zeval görmesin” diye sessiz kalanlar, bir işçi yerde başbakanlık müşavirince tekmelenirken, Erdoğan’ın kendisi bir madenciyi ‘İsrail dölü’ diye tokatlarken ses etmeyenler bugün ‘250 şehit’ edebiyatı yapıyor.
Başka nereden mi biliyorum?
Üniversite öğrencisi Kemal Kurkut’un Diyarbakır’daki Nevruz alanında polis kurşunuyla öldürülmesinden biliyorum. Hiç bir suçu yoktu. Masumdu. Yargısızca, insafsızca öldürüldü. Neredeyse bütün bir millet izledi. Oradan biliyorum.
***
Başka?
Manisa’da, Gaziantep’te, Muğla’da yüzlerce askerin zehirlenip hastaneye kaldırılmasına sessiz kalanlardan biliyorum.
Bu ülkede onlarca yıldır her türlü ihmal, her türlü cinayet, her türlü felaket karşısında “Tayyibimiz’i devirecekler” diye savunma refleksine giren milyonlardan biliyorum.
Onlarca çocuğa tecavüz edildiği ortaya çıktığında ve bu skandalın üzeri AKP oyları ile kapatıldığında verilen tepkilerden biliyorum.
***
‘İnsan’ diye, ‘insan hayatı’ diye bir derdi yok çoğu kişinin. Kimse kimseyi kandırmasın.
Bunların büyük bölümü için tarih sanki 15 Temmuz akşamı başlayıp 16 Temmuz sabahı biter. Onun dışındaki şehadetler, bir tek içinde tanıdıkları varsa şehadettir. Diğer ölüler ölü değil, layığını bulmuş ve gebermiş hainlerdir.
Bakın yakın tarihin diğer felaketlerini hiç saymıyorum. Sivas katliamına tutulan alkışlara, Güneydoğu’da onyıllardır haksız yere öldürülen Kürtlere, azınlıklara, sürgünlere, kırımlara girsek çıkamayız.
***
Bu işin bir yönü.
Belki bundan önce konuşulması gereken diğer bir vechesi daha var.
Diyorum ki; gerçekten “250 şehit” diye bir derdin olsa, Zekai Aksakallı’ya esatiri kahraman muamelesi yapmazsın arkadaş! Şehidin hesabını sorarsın! “O alnından öptüğün Astsubay Halisdemir’in Azraili olan Mihrali Atmaca’yı niye tebrik edip sırtını sıvazladın be adam!” diye dikilirsin karşısına. Hesap sorarsın. Bugün Semih Terzi yargıya hesap veriyor, Ömer Halisdemir de çocuklarının babası olarak hayatına devam ediyor olabilirdi. Hiç düşündün mü? Bu propaganda selinde akıp giderken bir an için bir kütüğe yaslanıp “Evet ya, başka türlüsü mümkündü” dedin mi hiç? Demezsin. O selde akıp giderken kendini mesafeler alıyor zannediyorsun. Felaketine doğru yol aldığının farkında bile değilsin.
***
Darbeyi ilk ne zaman haber aldığına dair 5 ayrı açıklama yapan Erdoğan’ı, “Çoluk çocuğum sana feda olsun” deyip avuçların kızarıncaya kadar alkışlayacaksın ama 250 şehidin faturasını Bingöl’deki öğretmenden, Gaziantep’teki hayırseverden, Kütahya’daki esnaftan, Mersin’deki kermesçi evhanımından soracaksın, öyle mi!
Bir binbaşı öğlen gidip darbeyi ihbar edecek, MİT Müsteşarı ve Genelkurmay Başkanı üstünü örtecek, darbeye göz yumacak ve sen faturayı Bank Asya Samsun şubesinde mevduat sahibi memura keseceksin öyle mi!
Zekai Aksakallı, “İstese Genelkurmay Başkanı, darbeyi çok rahat önleyebilirdi. Yapması gereken tek bir şey vardı, onu da yapmadı” diyecek, o Genelkurmay Başkanı halen görevde olacak ve sen onu Yenikapı’da kahramanlar gibi alkışlayacaksın; sonra da kalkıp 250 şehidin faturasını Şanlıurfa’da hastanede doğum yapmak üzere olan gariban bir öğretmene keseceksin, öyle mi!
O akşam Cumhurbaşkanı, Başbakan, MİT Müsteşarı, Genelkurmay Başkanı, kuvvet komutanları birbirini aramayacak, darbeyi önleyecek hiç bir tedbir almayacak ve sen 250 şehidin faturasını Bursa’daki üniversite öğrencisine keseceksin öyle mi!
Cumhurbaşkanı darbeyi önceden haber alacak, engellemeyecek, askerler kalkışana kadar bekleyecek, sonra milleti sokaklara çağıracak ve sen 250 şehidin faturasını Manisa’daki 80 yaşında bir ihtiyara keseceksin öyle mi!
Hava Kuvvetleri Komutanı “Gençleri fazla yormayın, akşam yorulacaklar zaten” diyecek ve sen 250 şehidin faturasını, yataktan kaldırılıp İstanbul’a götürülen her şeyden habersiz askeri öğrencilere keseceksin öyle mi!
***
Bunun gibi yüzlerce soruyu sormayacak, yalanların, çelişkilerin peşine düşmeyecek, kimseden hesap istemeyecek ve sonra da kalkıp “İyi oldu, onlar da 250 kişiyi şehit ettiler. Oh olsun. Acımak yok” diye bağıracasın, öyle mi!
Öldürülen sivillerle ilgili otopsiler, balistik incelemeleri yapılmayacak; birileri 15 Temmuz’un aydınlatılması için çırpınırken AKP Meclis komisyonunu bile çalıştırmayacak; üzerini örtmek için elinden geleni yapacak; sanıklar darbe davalarının canlı yayınlanmasını isterken hükümet medyası ifadeleri bile vermeyecek; sorulara cevap vermeyecek; ’oldu da bitti maşallah’ edasında pozlar kesip kulağının üstüne yatacak ve sen kalkıp Meriç’te boğulan çocuklar için “250 kişiyi katlettiler. Bunlar da büyüyünce terörist olacaktı” diyeceksin. Öyle mi?!
***
Kusura bakma, yalancısın!
Kötüsün!
İki yüzlüsün!
Senin derdin ne o insanlar ne de şehadetleri…
Bu sadece senin için bir vicdan rahatlatma aracı.
Nereden mi biliyorum?
Senin 15 Temmuz önceni de biliyorum da ondan.
Henüz ortada bir darbe girişimi de 250 şehit de yoktu ama sen yine öyle “Oh olsun! Beter olun!” diye bağırıyordun. Ordan biliyorum.
Hukuksuzca malları gaspedilen insanlara “İninize nasıl girdik” diye tempo tutuyordun.
Haksız yere hapse atılan insanlar için seviniyor, “Bunlar daha iyi günleriniz!” diye bağırıyordun.
Tekbirlerle okul tabelaları söküyor, gaspettiğin müesseseler önünde “Hamdolsun” diye pozlar veriyordun.
“Daha karılarınıza da kayyum atanacak lan şerefsizler” diye tweet atıyordun.
Karakterini biliyorum senin. Cibilliyetini biliyorum. Reis’inin sevdiği tabirle söyleyeyim; ‘cemaziyelevvelini’ biliyorum senin.
***
Bir 15 Temmuz mağduru diyor ki “Ben vuruldum, yeğenlerim şehit oldu”. Ama hiç sormuyor, bunlara hiç gerek kalmayabilir miydi? Başlamadan önlenebilir miydi? 10 dakika mesafedeki 1. Ordu müdahale etmezken neden beni sokağa çağırdılar? O gece İstanbul Emniyeti’nde çeşitli operasyonlar için teyakkuz hali vardı, en az 10 bin polis mesaideydi, neden onlarla bastırmadılar da beni çağırdılar meydanlara?
Çünkü senin kanına ihtiyaç vardı. Senin canına ihtiyaç vardı. Sembollere ihtiyaç vardı. 15 Temmuz’un gerçekten ‘Allah’ın bir lütfu’ olabilmesi için şehitler lazımdı. Senin şehadetin üzerinden yakılacak ağıtlara, televizyonlarda oynatılacak ajitatif filmlere, kürsülerde verilecek nutuklara, tiradlarda, seçim kampanyalarına ihtiyaç vardı. Başkanlığa ihtiyaç vardı.
***
Maalesef tarih de bilmiyorsun. İzmir Suikastı’nı bilmiyorsun. Stalin’in 1929 ‘kendi kendine darbe’ tezgahını bilmiyorsun. Hitler’in Reichstag Yangını’nı bilmiyorsun. Bilmediğin gibi de sürekli oyuna gelip masum insanların celladı oluyorsun. Ders de almıyorsun.
Nereden mi biliyorum?
Bak mesela, Gökhan öğretmenin masum olduğu ortaya çıktı. 1.5 yıl önce onu da 250 şehidin katilleri arasında sayıyordun. Peki ya şimdi? N’oldu? Hala yaşadığına dair bir belirti, bir vicdan emaresi göstermiyorsun. Bak oradan biliyorum.
***
Hadi diyelim ki şimdiye kadar propagandanın etkisiyle onları ‘terörist’, ‘darbeci’, ‘suçlu’ olarak gördün. Peki ya en azından şimdi Gökhan Açıkkollu için bizzat hükümetinin, Milli Eğitim Bakanlığı’nın “Pardon, sen suçsuzmuşsun. Araştırdık, bir şey bulamadık. Buyur, seni geri öğretmenliğe iade ediyoruz” diye resmi yazı yazması karşısında isyan etmen gerekmiyor mu? Ayağa kalkıp “Bir dakika efendi! Sen bize bu genç adamın darbeci, hain, terörist olduğunu söyledin. Biz sana itibar ettik. Ölümüne üzülmeyi bırak, sevindik. Yüreğimizi soğutmaya çalıştık. Hainler mezarlığına gömülmesini istedik. Aile kabristanına gömülmesine izin vermeyen köylülerini alkışladık. Cenaze namazını kıldırmayan Diyanet’e ‘Allah razı olsun’ dedik. Peki bu karar ne manaya geliyor şimdi? Siz bize yalan söylediniz! Hepimizi kullandınız! 15 Temmuz’un duygusal atmosferi içinde duygularımızı sömürdünüz! Hesap verin! Biri veya birileri çıkıp hesap versin! Vermek zorunda!” diye haykırman lazım değil mi?
Hayır, bunların hiç birini yapmıyorsun. Sadece ölü taklidi yapıyorsun.
Peki şuna da hazır mısın: Bugüne kadar ‘250 şehit’ bahanesiyle ölümünü, felaketini, tutuklanmasını desteklediğin o onbinlerce insan var ya; tamamı masum çıkacak. Tıpkı rahmetli Gökhan öğretmen gibi.
Nereden mi biliyorum?
Seni çok iyi bildiğim gibi o insanları da biliyorum da ondan.
[Ahmet Dönmez] 1.3.2018 [TR724]
Ruhları şad olsun!
Katillerinin Allah belasını versin!
Ama nasıl bir vahşete malzeme yapıldıklarını bilseler…
***
Öğretmen Gökhan Açıkkollu gözaltında işkence sonucu öldüğünde AKP tabanı şöyle diyordu: “FETÖ’cü hainler 250 şehide acıdı mı? Onların da anne babası, çoluğu çocuğu vardı. Hiç kimse duyar kasmasın. Acırsak acınacak hale düşeriz.”
Bu argüman, belli bir kesimin elindeki yegane savunma olarak tekrarlanageliyor.
KHK ile atılan yüzbinlerden bahsediyorsun, “Ama 250 şehit…” diyor.
İşkenceden söz ediyorsun; “250 şehit” diyor.
Haksız tutuklamalar, keyfi muameleler, delilsiz yargılamalardan dem vuruyorsun; “250 şehit” diyor.
“Hamileler gözaltına alınıyor”, “Lohusa kadınlar cezaevine konuyor”, Hem annesi hem babası tutuklanan çocuklar ortada kalıyor”, “Cezaevinde 700 bebek var” diyorsun; “250 şehit” diyor.
Cezaevinde hastalanıp ölenlere ağlıyorsun; “250 şehit” diyor.
Haksız yere suçlandığı için intihar edenleri hatırlatıyorsun, cevap; “250 şehit”.
Sokak ortasından siyah minibüslerle kaçırılıp bir daha haber alınamayanları gündeme getiriyorsun, karşılık; “250 şehit”.
Mağdur ailelerle ekmeğini bölüşenler bile tutuklanıyor, savunma yine aynı: “Siz de 250 kişiyi şehit ettiniz”.
Örnekleri sayfalarca çoğaltmak mümkün. Demokrasi katlediliyor, tek adam rejimi kuruluyor, hukuk siyasetin av köpeğine dönüştürülüyor, hepsinin savunması hazır: “250 şehit”
Her türlü acımasızlığın, barbarlığın, utancın, insan dışılığın, hukuksuzluğun üzerine örtülen bir sütre haline getirildi artık o 250 şehit. Maalesef.
***
Madem öyle, gelin şu meseleyi de adamakıllı konuşalım artık.
Kitabın ortasından gireceğim.
İddia ile söylüyorum; yukarıda bir kısmını verdiğim bu haksızlıklara “250 şehit” ile cevap verenlerin büyük bir kısmı yalancı!
Yine iddia ile söylüyorum; bugün 250 şehit öne sürülerek felaketlerine alkış tutulan insanların 15 Temmuz gecesi en az üzüleni, Recep Tayyip Erdoğan’ın üzüntüsünden daha fazladır. (Bakın o gece ağzı kulaklarında gezen Berat Albayrak’ı hiç katmıyorum.)
Bir daha iddia ediyorum: Meriç’te ölenlerin, karşıya geçebilenlerin, hapse girenlerin, onların yolunu gözleyenlerin, KHK ile işine son verilenlerin ve ailelerinin tamamının, ama tamamının 15 Temmuz’daki ve 250 şehitteki sorumluluğunun toplamı, Recep Tayyip Erdoğan’ın sorumluluğunun binde biri bile değildir. Hepsinin toplamı, Genelkurmay Başkanı’nın, MİT Müsteşarı’nın, AKP’li bakanların sorumluluğunun binde biri bile değildir.
***
Bu argümana sarılanların çoğunun derdi gerçekte ne ‘insan’ ne de ‘hayatı’…
Onların tek bir derdi var: Recep Tayyip Erdoğan! Ve onun kendilerine sağladığı kazanımlar…
Nereden mi biliyorum?
Bizzat kendi örneklerinden. Kendi hayatlarından. Kendi tarihlerinden.
Ölümleri yarıştıran, ölüleri karşılaştıran bir adamı kutsallaştırıp bu ülkenin başına bela etmeleri bile tek başına bunu bilebilmemize yeter aslında.
Ama ben yine de bir kaç örnek sıralayayım:
Ankara Gar katliamından biliyorum mesela. Bombalı saldırıda 102 insan hayatını kaybetti. Konya’da bir stadyum dolusu insan, katilleri değil bu şehitleri ıslıkladı, yuhaladı. Hem de milli maçta. Oradan biliyorum.
Bir daha iddia ile söylüyorum; o ıslıklayanların tamamına yakını, bugün ‘250 şehit’ edebiyatı yapanlar…
***
Bugünlerde 3. havalimanı inşaatından da biliyorum. 400 işçi ölmüş ve kamuoyundan gizlenmiş. Lütfen sayıya dikkat edin: 400. Hadi hesap sorsanıza! Bu 400 can için ağıt yaksanıza! Onların aileleri, çocukları yok mu? Adam kalkmış, “Yalan bunlar, 3. havalimanını kıskananların uydurması” diyor. Oradan biliyorum.
Berkin Elvan’ın annesi Gülsüm Elvan’dan biliyorum. 15 yaşında polis kurşunuyla ölen çocuğu ‘terörist’ ilan etmişti Erdoğan. Annesini meydanlara yuhalatmıştı. Oradan biliyorum. O gün acılı bir anneyi yuhalayabilen o kalabalığın neredeyse tamamıdır bugün ‘250 şehit’ edebiyatı yapanlar…
***
Reina’daki yılbaşı gecesinden biliyorum. 2017’nin ilk dakikalarında eğlence kulübüne giren saldırganlar 39 kişiyi öldürüp 70 kişiyi yaraladı. O gece sosyal medyada yapılan yorumların yüzde 90’ı, buraya alamayacağım kadar iğrenç. Sadece bir-ikisini hatırlatayım: “Noldu, Noel babanız hep hediye getirecek değil yaa:))) İçtiğiniz rakı biralar belki öbür tarafta şefaatçiniz olur dermişim, avucunuzu yalayın:)))”, “Reina’da vurulana da üzülemeyiz kusura bakmasınlar”, “Muallim Naci Caddesi, Şehitler Caddesi mi olacak, hadi ordan. Oraya ne içmeye gidenler gavurun gününü kutlayan şehit olur mu”
Ben en naif olanlarını seçtim. Fakat hepiniz hatırlayacaksınız bayağılığın, pespayeliğin, acımasızlığın, ayrımcılığın, insandışılığın ulaştığı boyutları… Oradan biliyorum.
***
Sonra Soma’dan biliyorum… 301 madenci yok yere hayatını kaybetti. O gün “Aman Reis’imize zarar gelmesin, iktidarımız zeval görmesin” diye sessiz kalanlar, bir işçi yerde başbakanlık müşavirince tekmelenirken, Erdoğan’ın kendisi bir madenciyi ‘İsrail dölü’ diye tokatlarken ses etmeyenler bugün ‘250 şehit’ edebiyatı yapıyor.
Başka nereden mi biliyorum?
Üniversite öğrencisi Kemal Kurkut’un Diyarbakır’daki Nevruz alanında polis kurşunuyla öldürülmesinden biliyorum. Hiç bir suçu yoktu. Masumdu. Yargısızca, insafsızca öldürüldü. Neredeyse bütün bir millet izledi. Oradan biliyorum.
***
Başka?
Manisa’da, Gaziantep’te, Muğla’da yüzlerce askerin zehirlenip hastaneye kaldırılmasına sessiz kalanlardan biliyorum.
Bu ülkede onlarca yıldır her türlü ihmal, her türlü cinayet, her türlü felaket karşısında “Tayyibimiz’i devirecekler” diye savunma refleksine giren milyonlardan biliyorum.
Onlarca çocuğa tecavüz edildiği ortaya çıktığında ve bu skandalın üzeri AKP oyları ile kapatıldığında verilen tepkilerden biliyorum.
***
‘İnsan’ diye, ‘insan hayatı’ diye bir derdi yok çoğu kişinin. Kimse kimseyi kandırmasın.
Bunların büyük bölümü için tarih sanki 15 Temmuz akşamı başlayıp 16 Temmuz sabahı biter. Onun dışındaki şehadetler, bir tek içinde tanıdıkları varsa şehadettir. Diğer ölüler ölü değil, layığını bulmuş ve gebermiş hainlerdir.
Bakın yakın tarihin diğer felaketlerini hiç saymıyorum. Sivas katliamına tutulan alkışlara, Güneydoğu’da onyıllardır haksız yere öldürülen Kürtlere, azınlıklara, sürgünlere, kırımlara girsek çıkamayız.
***
Bu işin bir yönü.
Belki bundan önce konuşulması gereken diğer bir vechesi daha var.
Diyorum ki; gerçekten “250 şehit” diye bir derdin olsa, Zekai Aksakallı’ya esatiri kahraman muamelesi yapmazsın arkadaş! Şehidin hesabını sorarsın! “O alnından öptüğün Astsubay Halisdemir’in Azraili olan Mihrali Atmaca’yı niye tebrik edip sırtını sıvazladın be adam!” diye dikilirsin karşısına. Hesap sorarsın. Bugün Semih Terzi yargıya hesap veriyor, Ömer Halisdemir de çocuklarının babası olarak hayatına devam ediyor olabilirdi. Hiç düşündün mü? Bu propaganda selinde akıp giderken bir an için bir kütüğe yaslanıp “Evet ya, başka türlüsü mümkündü” dedin mi hiç? Demezsin. O selde akıp giderken kendini mesafeler alıyor zannediyorsun. Felaketine doğru yol aldığının farkında bile değilsin.
***
Darbeyi ilk ne zaman haber aldığına dair 5 ayrı açıklama yapan Erdoğan’ı, “Çoluk çocuğum sana feda olsun” deyip avuçların kızarıncaya kadar alkışlayacaksın ama 250 şehidin faturasını Bingöl’deki öğretmenden, Gaziantep’teki hayırseverden, Kütahya’daki esnaftan, Mersin’deki kermesçi evhanımından soracaksın, öyle mi!
Bir binbaşı öğlen gidip darbeyi ihbar edecek, MİT Müsteşarı ve Genelkurmay Başkanı üstünü örtecek, darbeye göz yumacak ve sen faturayı Bank Asya Samsun şubesinde mevduat sahibi memura keseceksin öyle mi!
Zekai Aksakallı, “İstese Genelkurmay Başkanı, darbeyi çok rahat önleyebilirdi. Yapması gereken tek bir şey vardı, onu da yapmadı” diyecek, o Genelkurmay Başkanı halen görevde olacak ve sen onu Yenikapı’da kahramanlar gibi alkışlayacaksın; sonra da kalkıp 250 şehidin faturasını Şanlıurfa’da hastanede doğum yapmak üzere olan gariban bir öğretmene keseceksin, öyle mi!
O akşam Cumhurbaşkanı, Başbakan, MİT Müsteşarı, Genelkurmay Başkanı, kuvvet komutanları birbirini aramayacak, darbeyi önleyecek hiç bir tedbir almayacak ve sen 250 şehidin faturasını Bursa’daki üniversite öğrencisine keseceksin öyle mi!
Cumhurbaşkanı darbeyi önceden haber alacak, engellemeyecek, askerler kalkışana kadar bekleyecek, sonra milleti sokaklara çağıracak ve sen 250 şehidin faturasını Manisa’daki 80 yaşında bir ihtiyara keseceksin öyle mi!
Hava Kuvvetleri Komutanı “Gençleri fazla yormayın, akşam yorulacaklar zaten” diyecek ve sen 250 şehidin faturasını, yataktan kaldırılıp İstanbul’a götürülen her şeyden habersiz askeri öğrencilere keseceksin öyle mi!
***
Bunun gibi yüzlerce soruyu sormayacak, yalanların, çelişkilerin peşine düşmeyecek, kimseden hesap istemeyecek ve sonra da kalkıp “İyi oldu, onlar da 250 kişiyi şehit ettiler. Oh olsun. Acımak yok” diye bağıracasın, öyle mi!
Öldürülen sivillerle ilgili otopsiler, balistik incelemeleri yapılmayacak; birileri 15 Temmuz’un aydınlatılması için çırpınırken AKP Meclis komisyonunu bile çalıştırmayacak; üzerini örtmek için elinden geleni yapacak; sanıklar darbe davalarının canlı yayınlanmasını isterken hükümet medyası ifadeleri bile vermeyecek; sorulara cevap vermeyecek; ’oldu da bitti maşallah’ edasında pozlar kesip kulağının üstüne yatacak ve sen kalkıp Meriç’te boğulan çocuklar için “250 kişiyi katlettiler. Bunlar da büyüyünce terörist olacaktı” diyeceksin. Öyle mi?!
***
Kusura bakma, yalancısın!
Kötüsün!
İki yüzlüsün!
Senin derdin ne o insanlar ne de şehadetleri…
Bu sadece senin için bir vicdan rahatlatma aracı.
Nereden mi biliyorum?
Senin 15 Temmuz önceni de biliyorum da ondan.
Henüz ortada bir darbe girişimi de 250 şehit de yoktu ama sen yine öyle “Oh olsun! Beter olun!” diye bağırıyordun. Ordan biliyorum.
Hukuksuzca malları gaspedilen insanlara “İninize nasıl girdik” diye tempo tutuyordun.
Haksız yere hapse atılan insanlar için seviniyor, “Bunlar daha iyi günleriniz!” diye bağırıyordun.
Tekbirlerle okul tabelaları söküyor, gaspettiğin müesseseler önünde “Hamdolsun” diye pozlar veriyordun.
“Daha karılarınıza da kayyum atanacak lan şerefsizler” diye tweet atıyordun.
Karakterini biliyorum senin. Cibilliyetini biliyorum. Reis’inin sevdiği tabirle söyleyeyim; ‘cemaziyelevvelini’ biliyorum senin.
***
Bir 15 Temmuz mağduru diyor ki “Ben vuruldum, yeğenlerim şehit oldu”. Ama hiç sormuyor, bunlara hiç gerek kalmayabilir miydi? Başlamadan önlenebilir miydi? 10 dakika mesafedeki 1. Ordu müdahale etmezken neden beni sokağa çağırdılar? O gece İstanbul Emniyeti’nde çeşitli operasyonlar için teyakkuz hali vardı, en az 10 bin polis mesaideydi, neden onlarla bastırmadılar da beni çağırdılar meydanlara?
Çünkü senin kanına ihtiyaç vardı. Senin canına ihtiyaç vardı. Sembollere ihtiyaç vardı. 15 Temmuz’un gerçekten ‘Allah’ın bir lütfu’ olabilmesi için şehitler lazımdı. Senin şehadetin üzerinden yakılacak ağıtlara, televizyonlarda oynatılacak ajitatif filmlere, kürsülerde verilecek nutuklara, tiradlarda, seçim kampanyalarına ihtiyaç vardı. Başkanlığa ihtiyaç vardı.
***
Maalesef tarih de bilmiyorsun. İzmir Suikastı’nı bilmiyorsun. Stalin’in 1929 ‘kendi kendine darbe’ tezgahını bilmiyorsun. Hitler’in Reichstag Yangını’nı bilmiyorsun. Bilmediğin gibi de sürekli oyuna gelip masum insanların celladı oluyorsun. Ders de almıyorsun.
Nereden mi biliyorum?
Bak mesela, Gökhan öğretmenin masum olduğu ortaya çıktı. 1.5 yıl önce onu da 250 şehidin katilleri arasında sayıyordun. Peki ya şimdi? N’oldu? Hala yaşadığına dair bir belirti, bir vicdan emaresi göstermiyorsun. Bak oradan biliyorum.
***
Hadi diyelim ki şimdiye kadar propagandanın etkisiyle onları ‘terörist’, ‘darbeci’, ‘suçlu’ olarak gördün. Peki ya en azından şimdi Gökhan Açıkkollu için bizzat hükümetinin, Milli Eğitim Bakanlığı’nın “Pardon, sen suçsuzmuşsun. Araştırdık, bir şey bulamadık. Buyur, seni geri öğretmenliğe iade ediyoruz” diye resmi yazı yazması karşısında isyan etmen gerekmiyor mu? Ayağa kalkıp “Bir dakika efendi! Sen bize bu genç adamın darbeci, hain, terörist olduğunu söyledin. Biz sana itibar ettik. Ölümüne üzülmeyi bırak, sevindik. Yüreğimizi soğutmaya çalıştık. Hainler mezarlığına gömülmesini istedik. Aile kabristanına gömülmesine izin vermeyen köylülerini alkışladık. Cenaze namazını kıldırmayan Diyanet’e ‘Allah razı olsun’ dedik. Peki bu karar ne manaya geliyor şimdi? Siz bize yalan söylediniz! Hepimizi kullandınız! 15 Temmuz’un duygusal atmosferi içinde duygularımızı sömürdünüz! Hesap verin! Biri veya birileri çıkıp hesap versin! Vermek zorunda!” diye haykırman lazım değil mi?
Hayır, bunların hiç birini yapmıyorsun. Sadece ölü taklidi yapıyorsun.
Peki şuna da hazır mısın: Bugüne kadar ‘250 şehit’ bahanesiyle ölümünü, felaketini, tutuklanmasını desteklediğin o onbinlerce insan var ya; tamamı masum çıkacak. Tıpkı rahmetli Gökhan öğretmen gibi.
Nereden mi biliyorum?
Seni çok iyi bildiğim gibi o insanları da biliyorum da ondan.
[Ahmet Dönmez] 1.3.2018 [TR724]
28 Şubat’ın fikirleri iktidarda [Mehmet Efe Çaman]
Bir 28 Şubat daha geldi. Türk derin devletinin, sistem içindeki birincil konumunun devam etmesi için gerçekleşen birçok operasyon gibi, 28 Şubat da seçilmişlerle atanmışlar arası algı farklılıkları olduğunda, seçilmişlerin atanmışların pozisyonunu kabul etmesi hedefiyle gerçekleştirilmişti. Türkiye’de bu seçilmişler ve atanmışlar arası gerilim, temel anayasal mimari konusunda Türkiye’de bir uzlaşı olmamasından kaynaklanmaktadır. Türk anayasaları hiçbir zaman toplum sözleşmesi niteliğinde olamadı.
Türkiye’ye demokrasi Osmanlı döneminde girmeye başlamakla beraber, her daim iktidar elitlerince kendilerine yontulan, halka ve bireye verilen hakların taviz olarak algılandığı, askeri-bürokratik elitlerce anlaşıldığı oranda uygulanan prosedürel bir uygulama oldu. Modern Türkiye ile beraber 1923 sonrasında, demokrasi değil cumhuriyet ön plana çıkartıldı. Dinin etki alanının azaltılması, İslami kimliğin yerine nasyonalist politikalarla Türk kimliğinin getirilmesi, üniter ve homojen bir Türkiye yaratma gibi gayeleri önceledi cumhuriyet rejimi.
İNSAN HAKLARI KARNESİ HEP ZAYIFTI
Oysa Türkiye çok heterojendi. Heterojen yapı daima bir handikap, bir dezavantaj, bir zafiyet olarak algılandı. Kürtler ve diğer etnik azınlıklar, Aleviler ve diğer dini-mezhepsel azınlıklar, liberal demokrasiyi savunanlar, sınıf aidiyetini ön plana çıkartan Marksistler, sosyalistler ve komünistler, İslami değerlerin devlet yönetiminde ve hukuk sisteminde referans alınmasını savunan İslamcılar gibi birçok grup, homojencilerce tehlike ve tehdit olarak görüldü. Bu gruplar dışlandı, sistemden olabildiğince uzak tutuldu.
Fakat demokrasinin – özellikle Türkiye gibi azgelişmiş ülkelerde yaygın olduğu üzere – sadece seçimler (electoral democracy) olarak anlaşıldığı Türkiye’de anayasal liberal, özgürlükçü değerler ve kurumlar topluma aktarılamadı, daha doğrusu aktarılmak istenmedi. Güçler ayrılığı, özellikle bağımsız yargı ve mahkemeler asla Türk devletinin sıcak baktığı bir şey olmadı. İnsan hakları konusunda daima feci bir karneye sahip profil çizdi cumhuriyet. İşkence, kötü muamele, şeffaflıktan uzak yönetim, yolsuzluklar, Türkiye’yi yönetenlerin çözmekle meşgul olmadıkları sorunlar olageldi.
‘ÖTEKİ’NİN SOMUT TEZAHÜRLERİ
1980’lerden sonra ortaya çıkan Kürt ayrılıkçılığı – bu koşullara paralel olarak – ve İslamcılık (irtica olarak görülen siyasal akım) devletin ötekisinin somut tezahürleri oldular. Çok partili seçimlerde bu Kürt hareketi ile İslamcı hareket, oylarını giderek arttırdılar. Kürt hareketi doğu ve güneydoğu Anadolu’da Kürtlerin çoğunluk oldukları yerlerde oy oranlarını yüzde yetmiş ve seksenlere sabitlerken, Milli Nizam geleneğinden gelen Milli Görüş’çü İslamcılar, 1980’den sonra oylarını tüm ülke sathında arttırma eğilimi gösterdiler. Böylece çok partili seçim sisteminde (demokrasi değil, çünkü insan hak ve özgürlükleri ile beraber, güçler ayrılığı, bağımsız mahkemeler, hukuk devleti vs. koşullar yoktu) Kürtçüler ve İslamcılar gittikçe daha somut bir biçimde iktidar elitlerini ve onların sistemini tehdit eder oldu.
Bu durum, sosyolojik temellere dayanmaktaydı. Ve esasında buna tekabül eden bir demokratikleşme hayata geçirilebilse – yani hukuk devleti, anayasal mutabakat, oyun kurallarının belirlenmesi, insan hak ve özgürlüklerinin yerleşmesi, bağımsız yargının gerçekleşmesi, yolsuzlukların bitirilmesi vs. – Türkiye bu gidişatı olumlu bir sinerjiye kanalize edebilirdi. Fakat bu demokratikleşme olmadığı – ve olamayacağı – için iktidar elitleri potansiyel olarak kendilerinin ayrıcalıklarının tümüyle bu iki gruptan birinin eline geçmesinden korkuyordu.
Kürtler ayrılabilir, İslamcılar ise ceberut devleti İslamcılaştırarak sayıca giderek azalmakta olan Kemalist kesimi ezebilirdi. Her ikisini de güç kullanarak – dolayısıyla anti-demokratik yollardan – tasfiye etmeye gayret ettiler. Bu nedenle, 28 Şubat İslamcıların Türkiye siyasetinde marjinalleştirilmesi ve sıfırlanması hedefini güttü. Elbette Kürt hareketini de unutmadı. Zaten bunu belirtmeye bile gerek yok, zira 28 öncesinde de sonrasında da aynı sertlikte anti-Kürt politikalar alabildiğince radikal biçimde uygulana gelmekteydi. Dolayısıyla Kürtler sistemin olağan kaybedeniydiler. İslamcılar da 28 Şubatta bu kervana dâhil oldu.
EVDEKİ HESAP ÇARŞIYA UYMADI
28 Şubat 1000 yıl sürecek diyorlardı. AKP İslamcılığı ya da Erdoğanizm iktidara önce ortak olup sonra ise tümüyle muktedirleşince, sistemin tümüne egemen olmayı başardı. Böylece 28 Şubat faslı kapanmış oldu algısı yerleşmeye başladı. Derin devlet – Ergenekon ve türevi darbe tezgâhları – deşifre edilmiş, devletin içindeki habis irinli yapı ameliyatla boşaltılmış, Türkiye’de normalleşme olarak piyasaya sürülmüştü. Cemaat de İslamcılar da askeri ve sivil bürokrasinin seçilmişler üzerindeki Demokles’in kılıcı işlevini bitirmek istiyordu.
Ancak bu sadece Türkiye demokratikleştikçe mümkün olabilirdi. Bunun için de meşruiyet dayanağı ve dış destek olarak AB sürecine gerek vardı. AB muasır medeniyetle bütünleşmek demek olduğundan, askeri vesayet çok ayak direyemeyecekti; ana strateji buydu. Öyle de oldu. Bu strateji işe yaramış, TSK içindeki Batıcılar çoğunluk veya etkin güç olarak bu politikaları kabullenmişti. Bu minvalde hem İslamcıların hem de Kürtlerin Türkiye Cumhuriyeti ile bütünleşmesi şansı doğmuştu. AB sürecinde tam bir demokrasi haline gelecektik – beklentiler bu yöndeydi.
Evdeki hesap çarşıya uymadı. Çünkü despot Türkiye devletinin kontrolünü tümüyle eline geçiren İslamcılar, artık o devleti dönüştürmek ve demokratikleştirmek yerine, sistemin despotik yapısından doğan iktidarı ve onun nimetlerini yaşamayı tercih etti. Öncelikli olarak bu sistemin yolsuzluklarla dolu yapısı – yani akçalı işler – çok cazip gelmiş, varoşlardan ve kırsal kesimden çıkma İslamcılar güç sarhoşu olmuştu. En alt düzey memurundan en tepeye kadar güce ve maddiyata doymamışlıkla, daha önceleri kıyasıya ve ilahi argümanlarla eleştirdikleri sistemin günahkâr ve etik olmayan yapısına yamandılar, tıpkı bir vampirin ısırdığı kişiler gibi, vampire dönüştüler. Devleti ele geçirmek, devleti demokratikleştirme gereğini ortadan kaldırmıştı artık.
VAR OLMAK İÇİN YAPILAN BÜYÜK HATA
Fakat bir yerde hata yaptılar. 28 Şubatçıların derin devletini tasfiye etmişken, yolsuzluklara batmış perişan haller ortalığa saçılınca, sistemin fiilen ellerinde olan yargısını ve kolluğunu kullanarak, haklarında başlatılan 17/25 Aralık sürecini bitirmeye çalıştılar. Başka alternatifleri yoktu. Bu onlar için var olmak veya var olmamak arasında bir seçimdi. Elbette kendi var oluşlarını seçtiler. Tabanlarına bunu Cemaat öcüsü ile kabul ettirebileceklerini hesaplamışlardı. Hesaplarında aldanmamışlardı.
Dahası, 28 Şubatçıların derin devletini Ergenekon ve türevi davalardan içeri almışlardı, şimdi onlarla işbirliği yapmak ve “orduya kumpas kuruldu” yaklaşımı altında, Ergenekoncu derinlerle mücadele etme politikasının sorumluluğunu Cemaat’e (ve liberallere) yıkmak durumunda kaldılar. Böylece 28 Şubatçı derin yapı küllerinden doğdu. Erdoğan’ı kendileriyle ittifaka sokarak, kem Kürt siyasetinde hem de Cemaatle mücadelede onu istediği çizgiye getirdi. Dahası, nefret ettiği AB ve Batı yöneliminden Türkiye’yi uzaklaştırmak için Batı karşıtı bir politikayı, Rusya güdümüne girerek gerçekleştirme şansını yakaladı. Böylelikle artık Türkiye’ye demokrasi ve insan hakları alanında baskı yapabilecek bir Batı kalmamış olacaktı. Elinde 3 milyon mülteciyi tutan Türkiye, Batı için bir anda vazgeçilebilecek bir ülke oluvermişti zaten. Ki bunda yadırganacak bir tutum yoktu. Uluslararası işlerde dostluk veya düşmanlık değil, çıkarlar vardır.
28 ŞUBAT SÜRECİ TAMAMLANMADI
28 Şubat bitti mi? Yoksa daha bin yılın dolmasına çok mu zaman var? 28 Şubatın yapamadıklarını bugün yapan bir maşa, İslamcılar. Hatalarından ders alan derinler, sıcak kestaneleri kendileri almıyor, bu iş için İslamcı maşayı kullanıyor. Kürtler, Cemaat, liberaller, solcular, sistemi eleştiren kim varsa a) ayrı kamplara bölünmüş durumdalar, dolayısıyla cürümleri kadar yer yakıyorlar, b) sorgusuz, sualsiz, hukuksuz tasfiye edildiler. “15 Temmuz nimeti” olarak başlatılan korkunç takibat politikası ve siyasi tasfiyeler, 28 Şubatçı generallerin hayal dahi edemedikleri boyutlara ulaştı.
Daha da tamamlanmış değil. Vitrindeki Erdoğan, tabanın gazını gayet güzel alıyor. Derin yapının elindeki “irticai yapı” dosyası giderek kabarırken, Erdoğan’ın suni reisliği yönetiminde fetihten fethe koştuğunu sanan eğitimsiz ama kalabalık kitle, olanı biteni alkışlarken, İslamcılık ideolojisi giderek Türk-İslam-Sentezi içinde “nasyonalizme” yamanıyor. Sağ nasyonalist MHP ve benzeri ufak hareketler bir yanda, sol nasyonalist ulusalcı CHP diğer yanda, 28 Şubatçı derin yapının ana çatısında, herkesin razı olduğu bir tür 21. Yüzyıl postmodern faşizmi üretiliyor. Baştaki “reisin” adının önemi var mı? 28 Şubat’ın kendi değil belki, ama fikirleri iktidarda.
[Mehmet Efe Çaman] 1.3.2018 [TR724]
Türkiye’ye demokrasi Osmanlı döneminde girmeye başlamakla beraber, her daim iktidar elitlerince kendilerine yontulan, halka ve bireye verilen hakların taviz olarak algılandığı, askeri-bürokratik elitlerce anlaşıldığı oranda uygulanan prosedürel bir uygulama oldu. Modern Türkiye ile beraber 1923 sonrasında, demokrasi değil cumhuriyet ön plana çıkartıldı. Dinin etki alanının azaltılması, İslami kimliğin yerine nasyonalist politikalarla Türk kimliğinin getirilmesi, üniter ve homojen bir Türkiye yaratma gibi gayeleri önceledi cumhuriyet rejimi.
İNSAN HAKLARI KARNESİ HEP ZAYIFTI
Oysa Türkiye çok heterojendi. Heterojen yapı daima bir handikap, bir dezavantaj, bir zafiyet olarak algılandı. Kürtler ve diğer etnik azınlıklar, Aleviler ve diğer dini-mezhepsel azınlıklar, liberal demokrasiyi savunanlar, sınıf aidiyetini ön plana çıkartan Marksistler, sosyalistler ve komünistler, İslami değerlerin devlet yönetiminde ve hukuk sisteminde referans alınmasını savunan İslamcılar gibi birçok grup, homojencilerce tehlike ve tehdit olarak görüldü. Bu gruplar dışlandı, sistemden olabildiğince uzak tutuldu.
Fakat demokrasinin – özellikle Türkiye gibi azgelişmiş ülkelerde yaygın olduğu üzere – sadece seçimler (electoral democracy) olarak anlaşıldığı Türkiye’de anayasal liberal, özgürlükçü değerler ve kurumlar topluma aktarılamadı, daha doğrusu aktarılmak istenmedi. Güçler ayrılığı, özellikle bağımsız yargı ve mahkemeler asla Türk devletinin sıcak baktığı bir şey olmadı. İnsan hakları konusunda daima feci bir karneye sahip profil çizdi cumhuriyet. İşkence, kötü muamele, şeffaflıktan uzak yönetim, yolsuzluklar, Türkiye’yi yönetenlerin çözmekle meşgul olmadıkları sorunlar olageldi.
‘ÖTEKİ’NİN SOMUT TEZAHÜRLERİ
1980’lerden sonra ortaya çıkan Kürt ayrılıkçılığı – bu koşullara paralel olarak – ve İslamcılık (irtica olarak görülen siyasal akım) devletin ötekisinin somut tezahürleri oldular. Çok partili seçimlerde bu Kürt hareketi ile İslamcı hareket, oylarını giderek arttırdılar. Kürt hareketi doğu ve güneydoğu Anadolu’da Kürtlerin çoğunluk oldukları yerlerde oy oranlarını yüzde yetmiş ve seksenlere sabitlerken, Milli Nizam geleneğinden gelen Milli Görüş’çü İslamcılar, 1980’den sonra oylarını tüm ülke sathında arttırma eğilimi gösterdiler. Böylece çok partili seçim sisteminde (demokrasi değil, çünkü insan hak ve özgürlükleri ile beraber, güçler ayrılığı, bağımsız mahkemeler, hukuk devleti vs. koşullar yoktu) Kürtçüler ve İslamcılar gittikçe daha somut bir biçimde iktidar elitlerini ve onların sistemini tehdit eder oldu.
Bu durum, sosyolojik temellere dayanmaktaydı. Ve esasında buna tekabül eden bir demokratikleşme hayata geçirilebilse – yani hukuk devleti, anayasal mutabakat, oyun kurallarının belirlenmesi, insan hak ve özgürlüklerinin yerleşmesi, bağımsız yargının gerçekleşmesi, yolsuzlukların bitirilmesi vs. – Türkiye bu gidişatı olumlu bir sinerjiye kanalize edebilirdi. Fakat bu demokratikleşme olmadığı – ve olamayacağı – için iktidar elitleri potansiyel olarak kendilerinin ayrıcalıklarının tümüyle bu iki gruptan birinin eline geçmesinden korkuyordu.
Kürtler ayrılabilir, İslamcılar ise ceberut devleti İslamcılaştırarak sayıca giderek azalmakta olan Kemalist kesimi ezebilirdi. Her ikisini de güç kullanarak – dolayısıyla anti-demokratik yollardan – tasfiye etmeye gayret ettiler. Bu nedenle, 28 Şubat İslamcıların Türkiye siyasetinde marjinalleştirilmesi ve sıfırlanması hedefini güttü. Elbette Kürt hareketini de unutmadı. Zaten bunu belirtmeye bile gerek yok, zira 28 öncesinde de sonrasında da aynı sertlikte anti-Kürt politikalar alabildiğince radikal biçimde uygulana gelmekteydi. Dolayısıyla Kürtler sistemin olağan kaybedeniydiler. İslamcılar da 28 Şubatta bu kervana dâhil oldu.
EVDEKİ HESAP ÇARŞIYA UYMADI
28 Şubat 1000 yıl sürecek diyorlardı. AKP İslamcılığı ya da Erdoğanizm iktidara önce ortak olup sonra ise tümüyle muktedirleşince, sistemin tümüne egemen olmayı başardı. Böylece 28 Şubat faslı kapanmış oldu algısı yerleşmeye başladı. Derin devlet – Ergenekon ve türevi darbe tezgâhları – deşifre edilmiş, devletin içindeki habis irinli yapı ameliyatla boşaltılmış, Türkiye’de normalleşme olarak piyasaya sürülmüştü. Cemaat de İslamcılar da askeri ve sivil bürokrasinin seçilmişler üzerindeki Demokles’in kılıcı işlevini bitirmek istiyordu.
Ancak bu sadece Türkiye demokratikleştikçe mümkün olabilirdi. Bunun için de meşruiyet dayanağı ve dış destek olarak AB sürecine gerek vardı. AB muasır medeniyetle bütünleşmek demek olduğundan, askeri vesayet çok ayak direyemeyecekti; ana strateji buydu. Öyle de oldu. Bu strateji işe yaramış, TSK içindeki Batıcılar çoğunluk veya etkin güç olarak bu politikaları kabullenmişti. Bu minvalde hem İslamcıların hem de Kürtlerin Türkiye Cumhuriyeti ile bütünleşmesi şansı doğmuştu. AB sürecinde tam bir demokrasi haline gelecektik – beklentiler bu yöndeydi.
Evdeki hesap çarşıya uymadı. Çünkü despot Türkiye devletinin kontrolünü tümüyle eline geçiren İslamcılar, artık o devleti dönüştürmek ve demokratikleştirmek yerine, sistemin despotik yapısından doğan iktidarı ve onun nimetlerini yaşamayı tercih etti. Öncelikli olarak bu sistemin yolsuzluklarla dolu yapısı – yani akçalı işler – çok cazip gelmiş, varoşlardan ve kırsal kesimden çıkma İslamcılar güç sarhoşu olmuştu. En alt düzey memurundan en tepeye kadar güce ve maddiyata doymamışlıkla, daha önceleri kıyasıya ve ilahi argümanlarla eleştirdikleri sistemin günahkâr ve etik olmayan yapısına yamandılar, tıpkı bir vampirin ısırdığı kişiler gibi, vampire dönüştüler. Devleti ele geçirmek, devleti demokratikleştirme gereğini ortadan kaldırmıştı artık.
VAR OLMAK İÇİN YAPILAN BÜYÜK HATA
Fakat bir yerde hata yaptılar. 28 Şubatçıların derin devletini tasfiye etmişken, yolsuzluklara batmış perişan haller ortalığa saçılınca, sistemin fiilen ellerinde olan yargısını ve kolluğunu kullanarak, haklarında başlatılan 17/25 Aralık sürecini bitirmeye çalıştılar. Başka alternatifleri yoktu. Bu onlar için var olmak veya var olmamak arasında bir seçimdi. Elbette kendi var oluşlarını seçtiler. Tabanlarına bunu Cemaat öcüsü ile kabul ettirebileceklerini hesaplamışlardı. Hesaplarında aldanmamışlardı.
Dahası, 28 Şubatçıların derin devletini Ergenekon ve türevi davalardan içeri almışlardı, şimdi onlarla işbirliği yapmak ve “orduya kumpas kuruldu” yaklaşımı altında, Ergenekoncu derinlerle mücadele etme politikasının sorumluluğunu Cemaat’e (ve liberallere) yıkmak durumunda kaldılar. Böylece 28 Şubatçı derin yapı küllerinden doğdu. Erdoğan’ı kendileriyle ittifaka sokarak, kem Kürt siyasetinde hem de Cemaatle mücadelede onu istediği çizgiye getirdi. Dahası, nefret ettiği AB ve Batı yöneliminden Türkiye’yi uzaklaştırmak için Batı karşıtı bir politikayı, Rusya güdümüne girerek gerçekleştirme şansını yakaladı. Böylelikle artık Türkiye’ye demokrasi ve insan hakları alanında baskı yapabilecek bir Batı kalmamış olacaktı. Elinde 3 milyon mülteciyi tutan Türkiye, Batı için bir anda vazgeçilebilecek bir ülke oluvermişti zaten. Ki bunda yadırganacak bir tutum yoktu. Uluslararası işlerde dostluk veya düşmanlık değil, çıkarlar vardır.
28 ŞUBAT SÜRECİ TAMAMLANMADI
28 Şubat bitti mi? Yoksa daha bin yılın dolmasına çok mu zaman var? 28 Şubatın yapamadıklarını bugün yapan bir maşa, İslamcılar. Hatalarından ders alan derinler, sıcak kestaneleri kendileri almıyor, bu iş için İslamcı maşayı kullanıyor. Kürtler, Cemaat, liberaller, solcular, sistemi eleştiren kim varsa a) ayrı kamplara bölünmüş durumdalar, dolayısıyla cürümleri kadar yer yakıyorlar, b) sorgusuz, sualsiz, hukuksuz tasfiye edildiler. “15 Temmuz nimeti” olarak başlatılan korkunç takibat politikası ve siyasi tasfiyeler, 28 Şubatçı generallerin hayal dahi edemedikleri boyutlara ulaştı.
Daha da tamamlanmış değil. Vitrindeki Erdoğan, tabanın gazını gayet güzel alıyor. Derin yapının elindeki “irticai yapı” dosyası giderek kabarırken, Erdoğan’ın suni reisliği yönetiminde fetihten fethe koştuğunu sanan eğitimsiz ama kalabalık kitle, olanı biteni alkışlarken, İslamcılık ideolojisi giderek Türk-İslam-Sentezi içinde “nasyonalizme” yamanıyor. Sağ nasyonalist MHP ve benzeri ufak hareketler bir yanda, sol nasyonalist ulusalcı CHP diğer yanda, 28 Şubatçı derin yapının ana çatısında, herkesin razı olduğu bir tür 21. Yüzyıl postmodern faşizmi üretiliyor. Baştaki “reisin” adının önemi var mı? 28 Şubat’ın kendi değil belki, ama fikirleri iktidarda.
[Mehmet Efe Çaman] 1.3.2018 [TR724]
Asgarî ücretten vergi kalktı mı? [Semih Ardıç]
Başbakan Binali Yıldırım 27 Şubat 2018’de Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) Türkiye Büyük Millet Meclisi Grubu’na hitaben asgarî ücretten vergi alınmayacağını söyledi. Hatta Yıldırım’ın sözlerini iktidara yakın internet siteleri ‘son dakika’ diye duyurdu. Yıldırım hakikatte böyle bir değişiklik yapılmadığı halde asgarî ücretlilere müjde veriyor gibi konuşurken son derece rahattı.
64. doğum gününü Ajdan Pekkan, Yavuz Bingöl, Orhan Gencebay, Kadir Çöpdemir, İbrahim Tatlıses ve Hülya Koçyiğit gibi ünlü isimlerle Beylerbeyi Sarayı’nda kutlayan AKP lideri ve Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan beş günlük Afrika seyahatine çıkınca seçim yatırımlarını kürsüden ilan etme nöbeti Yıldırım’a kaldı.
VAATLER SEÇİMİN YAKLAŞTIĞININ İŞARETİ
Başbakan’ın AKP grubunda yaptığı konuşma baştan sona seçim vaatleri ile doluydu. Bütçe açığında, cari açıkta dünya rekorları kırılsa da bunlara matuf tedbir hak getire. Seçim vaatlerinin artmaya başlaması 2018 senesinin sonbaharında bir erken seçim ihtimalinin kuvvetlendiğinin işareti olarak mütalaa edilebilir.
Şu hususun altını çiziyorum. O vaatler ekseriyet itibarıyla daha evvelki seçimlerde yine AKP tarafından dile getirildiği halde şu ana dek tutulmadı. Mamafih Başbakan Yıldırım bol kepçeden başlıkları sanki ilk defa vaat ediyormuş ya da yerine getirilmiş gibi kendinden emin bir edayla aktardı.
ASGARÎ ÜCRETTEN 258,76 TL VERGİ ALINIYOR
Bunlar arasında asgarî ücretten vergi alınmayacağına dair sözleriyle alenen çarpıtma yaptı ve milyonlarca insanı yanılttı. Asgarî ücretten vergi alınmayacağı 3 Kasım 2002’de iktidara gelmeden evvel AKP’nin seçim beyannamesinde yer almıştı.
6 milyona yakın asgarî ücretli o günden bugüne vergi yükünden kurtulamadı. O söz parti programında kaldı. Lüks tekne sahiplerine Özel Tüketim Vergisi almayan AKP asgarî ücretten her ay 258 lira 76 kuruş Gelir Vergisi tahsilatına devam ediyor.
Rakamlarla izah edelim. 2018 senesi için açıklanan asgarî ücret brüt 2 bin 29 lira. Yapılan vergi kesintileri müteakip kalan tutar 1.603 lira. Asgarî ücrette Sosyal Güvenlik Primi olarak 304 lira kesiliyor. İlaveten işçiler Gelir Vergisi için 259 TL, Damga Vergisi için 15 lira ödüyor.
365 GÜNÜN 104 GÜNÜ VERGİ VE SGK PRİMİNE
Yapılan bu kesintilere Asgari Geçim İndirimi (AGİ, eski ismi ile vergi iadesi) ilave edilince maaş 1.603 lira 12 kuruşa tamamlanıyor. Bir başka ifadeyle asgarî ücretli 2018’de 365 günlük emeğinin 104 günü vergi ve SGK için gidecek.
Bir tarafta vergi ödememek için Man Adası’na, Panama’ya milyonlarca dolar para transfer eden iktidara yakın isimler diğer tarafta açlıkla boğuşan insanların gırtlağına çökmüş bir vergi sistemi. Gelir adaletsizliğine vergi adaletsizliği ile vurulan öldürücü darbe. Hal böyle iken Başbakan müjdeden bahsedebiliyor. Demek istiyor ki: “Hadi yine iyisiniz. Biraz insafa geldik, yüzde 15 vergi sizin için kâfi!”
YÜZDE 20’LİK DİLİME ÇIKINCA FARK BÜTÇEDEN
Esasında Başbakan Gelir Vergisi diliminde bir üst basamağa çıkıldığında aynı verginin alınmaya devam edeceğini söylüyor. Yüzde 15’lik kesinti yüzde 20’ye çıkarılmayacak. Zira vergi kesintisi arttığı için çalışanların eline geçecek net ücret azalacaktı. Maaştan yapılacak vergi kesintisi 315 TL’yi bulacaktı ve yılın ikinci yarısında net asgarî ücret 1.603 liranın da altına düşecekti.
İki senedir olduğu gibi 2018’de de Gelir Vergisi diliminde çalışanlara düşen tutarın bir kısmı bütçeden karşılanacak. Vergi kaldırılmayacak. Asgarî ücretliden vergi almaya devam edilecek. Sadece sene içinde vergi daha da yukarı çıkmayacak. O açık da bütçeden, yani vergi gelirlerinden karşılanacak.
ÖLÜMÜ GÖSTERİP SITMAYA RAZI EDİYORLAR
Asgarî ücret sadece bir misal. Resmî yalanlar artık teamüle dönüştü. Kuvvetle muhtemel iktidar bunu bilerek yapıyor. Çin, Romanya ve Bulgaristan’dan sonra en düşük maaşa talim eden düşük gelirli insanlardan alınan fahiş verginin göze batmaması için ölümü gösterip sıtmaya razı ediyorlar. Nitekim bu taktik işe yarıyor. Günün sonunda işçiler, “Neyse ki yüzde 20’lik dilime girmedik, buna da şükür.” diyor.
Başbakan Binali Yıldırım’ın sözleriyle sevinenler burada yazdıklarımdan rahatsızlık duymuş olabilir. Kendilerine tavsiyem şu: Lütfen ay başında bordronuzu bir daha gözden geçirin.
Vergi kalktıysa herkesten özür dileyeceğim…
ÜCRET GELİRLERİNDE ESAS ALINACAK GELİR VERGİSİ TARİFESİ*:
14 bin 800 TL’ye kadar: Yüzde 15
34 bin TL’nin 14 bin 800 TL’si için 2.220 TL, fazlası: Yüzde 20
120 bin TL’nin 34 bin TL’si için 6.060 TL, fazlası: Yüzde 27
120 bin TL’den fazlasının 120 bin TL’si için 29.280 TL, fazlası: Yüzde 35
(*) Maliye Bakanlığı Gelir İdaresi Başkanlığı’nın 2018 senesinde uyguladığı tarife.
2018 ASGARÎ ÜCRET TABLOSU
BRÜT ÜCRET: 2.029,50 TL
Sigorta Pirimi İşçi Payı: 28413 TL
Gelir Vergisi Matrahı: 1.725,08 TL
Gelir Vergisi: 258,76 TL
Damga Vergisi: 15,40 TL
Kesintiler Toplamı: 578,59 TL
Asgarî Geçim İndirimi (Bekâr ve çocuksuz): 152,21 TL
NET ÜCRET (Asgarî ücret+AGİ): 1.603,12 TL
[Semih Ardıç] 1.3.2018 [TR724]
64. doğum gününü Ajdan Pekkan, Yavuz Bingöl, Orhan Gencebay, Kadir Çöpdemir, İbrahim Tatlıses ve Hülya Koçyiğit gibi ünlü isimlerle Beylerbeyi Sarayı’nda kutlayan AKP lideri ve Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan beş günlük Afrika seyahatine çıkınca seçim yatırımlarını kürsüden ilan etme nöbeti Yıldırım’a kaldı.
VAATLER SEÇİMİN YAKLAŞTIĞININ İŞARETİ
Başbakan’ın AKP grubunda yaptığı konuşma baştan sona seçim vaatleri ile doluydu. Bütçe açığında, cari açıkta dünya rekorları kırılsa da bunlara matuf tedbir hak getire. Seçim vaatlerinin artmaya başlaması 2018 senesinin sonbaharında bir erken seçim ihtimalinin kuvvetlendiğinin işareti olarak mütalaa edilebilir.
Şu hususun altını çiziyorum. O vaatler ekseriyet itibarıyla daha evvelki seçimlerde yine AKP tarafından dile getirildiği halde şu ana dek tutulmadı. Mamafih Başbakan Yıldırım bol kepçeden başlıkları sanki ilk defa vaat ediyormuş ya da yerine getirilmiş gibi kendinden emin bir edayla aktardı.
ASGARÎ ÜCRETTEN 258,76 TL VERGİ ALINIYOR
Bunlar arasında asgarî ücretten vergi alınmayacağına dair sözleriyle alenen çarpıtma yaptı ve milyonlarca insanı yanılttı. Asgarî ücretten vergi alınmayacağı 3 Kasım 2002’de iktidara gelmeden evvel AKP’nin seçim beyannamesinde yer almıştı.
6 milyona yakın asgarî ücretli o günden bugüne vergi yükünden kurtulamadı. O söz parti programında kaldı. Lüks tekne sahiplerine Özel Tüketim Vergisi almayan AKP asgarî ücretten her ay 258 lira 76 kuruş Gelir Vergisi tahsilatına devam ediyor.
Rakamlarla izah edelim. 2018 senesi için açıklanan asgarî ücret brüt 2 bin 29 lira. Yapılan vergi kesintileri müteakip kalan tutar 1.603 lira. Asgarî ücrette Sosyal Güvenlik Primi olarak 304 lira kesiliyor. İlaveten işçiler Gelir Vergisi için 259 TL, Damga Vergisi için 15 lira ödüyor.
365 GÜNÜN 104 GÜNÜ VERGİ VE SGK PRİMİNE
Yapılan bu kesintilere Asgari Geçim İndirimi (AGİ, eski ismi ile vergi iadesi) ilave edilince maaş 1.603 lira 12 kuruşa tamamlanıyor. Bir başka ifadeyle asgarî ücretli 2018’de 365 günlük emeğinin 104 günü vergi ve SGK için gidecek.
Bir tarafta vergi ödememek için Man Adası’na, Panama’ya milyonlarca dolar para transfer eden iktidara yakın isimler diğer tarafta açlıkla boğuşan insanların gırtlağına çökmüş bir vergi sistemi. Gelir adaletsizliğine vergi adaletsizliği ile vurulan öldürücü darbe. Hal böyle iken Başbakan müjdeden bahsedebiliyor. Demek istiyor ki: “Hadi yine iyisiniz. Biraz insafa geldik, yüzde 15 vergi sizin için kâfi!”
YÜZDE 20’LİK DİLİME ÇIKINCA FARK BÜTÇEDEN
Esasında Başbakan Gelir Vergisi diliminde bir üst basamağa çıkıldığında aynı verginin alınmaya devam edeceğini söylüyor. Yüzde 15’lik kesinti yüzde 20’ye çıkarılmayacak. Zira vergi kesintisi arttığı için çalışanların eline geçecek net ücret azalacaktı. Maaştan yapılacak vergi kesintisi 315 TL’yi bulacaktı ve yılın ikinci yarısında net asgarî ücret 1.603 liranın da altına düşecekti.
İki senedir olduğu gibi 2018’de de Gelir Vergisi diliminde çalışanlara düşen tutarın bir kısmı bütçeden karşılanacak. Vergi kaldırılmayacak. Asgarî ücretliden vergi almaya devam edilecek. Sadece sene içinde vergi daha da yukarı çıkmayacak. O açık da bütçeden, yani vergi gelirlerinden karşılanacak.
ÖLÜMÜ GÖSTERİP SITMAYA RAZI EDİYORLAR
Asgarî ücret sadece bir misal. Resmî yalanlar artık teamüle dönüştü. Kuvvetle muhtemel iktidar bunu bilerek yapıyor. Çin, Romanya ve Bulgaristan’dan sonra en düşük maaşa talim eden düşük gelirli insanlardan alınan fahiş verginin göze batmaması için ölümü gösterip sıtmaya razı ediyorlar. Nitekim bu taktik işe yarıyor. Günün sonunda işçiler, “Neyse ki yüzde 20’lik dilime girmedik, buna da şükür.” diyor.
Başbakan Binali Yıldırım’ın sözleriyle sevinenler burada yazdıklarımdan rahatsızlık duymuş olabilir. Kendilerine tavsiyem şu: Lütfen ay başında bordronuzu bir daha gözden geçirin.
Vergi kalktıysa herkesten özür dileyeceğim…
ÜCRET GELİRLERİNDE ESAS ALINACAK GELİR VERGİSİ TARİFESİ*:
14 bin 800 TL’ye kadar: Yüzde 15
34 bin TL’nin 14 bin 800 TL’si için 2.220 TL, fazlası: Yüzde 20
120 bin TL’nin 34 bin TL’si için 6.060 TL, fazlası: Yüzde 27
120 bin TL’den fazlasının 120 bin TL’si için 29.280 TL, fazlası: Yüzde 35
(*) Maliye Bakanlığı Gelir İdaresi Başkanlığı’nın 2018 senesinde uyguladığı tarife.
2018 ASGARÎ ÜCRET TABLOSU
BRÜT ÜCRET: 2.029,50 TL
Sigorta Pirimi İşçi Payı: 28413 TL
Gelir Vergisi Matrahı: 1.725,08 TL
Gelir Vergisi: 258,76 TL
Damga Vergisi: 15,40 TL
Kesintiler Toplamı: 578,59 TL
Asgarî Geçim İndirimi (Bekâr ve çocuksuz): 152,21 TL
NET ÜCRET (Asgarî ücret+AGİ): 1.603,12 TL
[Semih Ardıç] 1.3.2018 [TR724]
Böyle olur diktatörlerin ölümü! [Naci Karadağ]
Yaşadıkları coğrafya, içinden çıktıkları toplum, hatta yaşadıkları zaman dilimi çok farklı olabilir. Aralarındaki yaş farkı belki binlerce yıl bile olabilir ama tüm zalimlerin benzer özellikleri olduğunu kaydetmiştir tarih.
Birkaç yıl önce yayınlanan Diktatörlerin Akşam Yemeği kitabında yazarlar Victoria Clark ve Melissa Scott, beslenme kültürlerinden yola çıkarak 8 farklı diktatörün ortak yönlerini ele almıştı. Örneğin yemeğin tuzuna dikkat eden tiranlar ilginç ortak özelliklere sahip. Ya da gösteriş ve alışveriş meraklısı (20 bin çift ayakkabısı olan zorba hatunlar var) veya peynir almayı unuttuğu için uçağı tekrar Roma’ya geri döndüren “först leydi”ler…
ÖLÜME YAKIN GELEN ŞİFACILIK
Bıyıklı oluşlarından, Nobel Barış Ödülü’ne aday gösterilmelerine (şaka değil) kadar pek çok ortak yönleri var bu zümrenin.
Hayatlarının seyri de benzer bir güzergâhta ilerliyor. Balina etine meraklı olandan, deve sütü hastası olana kadar neredeyse tüm diktatörlerin bir süre sonra benzer bir noktaya geldiğini görüyoruz. Hepsi doğal gıda ve şifacı oluyor. Moda tabirle ‘bio’ ve ‘organik’ beslenme yoluna gidiyorlar. Hepsinin özel diyetisyen, doktor ve aşçıları var. Ölümleri de çok enteresan şekilde birbirine yakınlık gösteriyor bu zevatın. Ancak önce ilginç bir ayrıntıyı daha vurgulamak lazım.
Stalin’in baş aşçısı Spridon enteresan biri.
Belki tam ismini yazarsam size de ilginç gelebilir: Spridon Putin.
Evet, günümüzde ufak ufak Stalin ismini tekrar yürürlüğe sokmaya çalışan Vladimir Putin’in dedesinden başkası değil. Stalin’in sarayında aşçı olan bir dedenin torunu yönetiyor Rusya’yı…
PROPAGANDADA DİKKAT!
Bütün diktatörler propagandayı çok severdi.
Halka hizmetten dini ve milliyetçi duygulara kadar her şeyi kendi menfaatleri için kullanmak mubahtı onlar için. Bu uğurda din adamlarını, tarihi şahsiyetleri, askerleri, kadınları ve çocukları kullanmaktan asla geri durmazlardı.
Kültür, sanat, edebiyatı da kontrol altına almak istemelerinin de sebebi buydu. Tüm kitaplar onları övsün, tüm filmler kendi propagandalarını yapsın istiyorlardı. İtalyan sineması bizzat Mussolini’nin damadının kontrolündeydi. Stalin, sinemaya çok önem verirdi. Her ne kadar Amerikan filmleri izlese de, Eisentein gibi yönetmenlere propaganda filmi çektirmeyi ihmal etmezdi. Ancak asla tatmin olmaz, hep daha fazlasını isterdi.
1947 Şubat sonlarında büyük bir öfkeyle ünlü Rus yönetmen Sergei Eisenstein’i çağırttı. Onun Korkunç İvan filmini izlemiş ve beğenmemişti. Masada şunları söyledi: “Sinema işçilerinin, yapımcıların, yönetmenlerin ve senaristlerin vazifelerine kaygısız ve sorumsuzca yaklaşarak yaptıkları filmlere özen göstermedikleri bir gerçektir. Başlıca hataları, işledikleri konulara tam olarak hakim olamamalarıdır…”
Sonra dönüp ünlü yönetmene şu soruyu sordu: “Tarih okudunuz mu?”
Eisenstein bozulmuştu ama bunu belli edemezdi, “Az çok!” diye cevap verdi. Bu cevap ünlü diktatörü daha da sinirlendirdi ve filmde bulduğu hataları birbiri peşine sıralamakla yetinmeyip, nasıl olması gerektiğini de yönetmene anlattı…
Diktatörler hayattayken kendilerini pohpohlayan, kusursuz gösteren pek çok propaganda filmi çektiler ama bunların hiçbirinin bir kıymeti olmadı. Hepsi boşa para harcamaktan ileri gitmedi. Büyük prodüksiyonlar, şaşalı gösterdiler saman alevi kadar bile etki göstermiyordu.
GEÇİCİ MUVAFFAKİYET
Sanat böyle bir şeydi işte…
Onu kullanmak isteyen, belki en fazla geçici bir muvaffakiyet kazanabilirdi ama sonunda yine sanat silahı kendisine dönecekti.
Tüm diktatörler istisnasız bu kaderi yaşadılar.
Başta Hitler olmak üzere tüm tiranlar hakkında sayısız film yapıldı, kitap yazıldı. Diktatörlerin kendilerini övdürdüğü filmler ve kitaplar ise hep paçavra muamelesi gördü. Kör ölünce badem gözlü, kel ölünce sırma saçlı olabilirdi ama diktatör ölünce hiç de öyle olmadığını bizzat tarih gösteriyor.
Bugünlerde bir film Rusya’yı karıştırmış durumda. Polis sinema salonlarını basıyor, fotoğraflar çekiyor, işletmeciler tehdit ve taciz ediliyor…
İsterseniz, diktatörün ölümünü konu alan filmi bir sonraki yazıda ele alalım.
[Naci Karadağ] 1.3.2018 [TR724]
Birkaç yıl önce yayınlanan Diktatörlerin Akşam Yemeği kitabında yazarlar Victoria Clark ve Melissa Scott, beslenme kültürlerinden yola çıkarak 8 farklı diktatörün ortak yönlerini ele almıştı. Örneğin yemeğin tuzuna dikkat eden tiranlar ilginç ortak özelliklere sahip. Ya da gösteriş ve alışveriş meraklısı (20 bin çift ayakkabısı olan zorba hatunlar var) veya peynir almayı unuttuğu için uçağı tekrar Roma’ya geri döndüren “först leydi”ler…
ÖLÜME YAKIN GELEN ŞİFACILIK
Bıyıklı oluşlarından, Nobel Barış Ödülü’ne aday gösterilmelerine (şaka değil) kadar pek çok ortak yönleri var bu zümrenin.
Hayatlarının seyri de benzer bir güzergâhta ilerliyor. Balina etine meraklı olandan, deve sütü hastası olana kadar neredeyse tüm diktatörlerin bir süre sonra benzer bir noktaya geldiğini görüyoruz. Hepsi doğal gıda ve şifacı oluyor. Moda tabirle ‘bio’ ve ‘organik’ beslenme yoluna gidiyorlar. Hepsinin özel diyetisyen, doktor ve aşçıları var. Ölümleri de çok enteresan şekilde birbirine yakınlık gösteriyor bu zevatın. Ancak önce ilginç bir ayrıntıyı daha vurgulamak lazım.
Stalin’in baş aşçısı Spridon enteresan biri.
Belki tam ismini yazarsam size de ilginç gelebilir: Spridon Putin.
Evet, günümüzde ufak ufak Stalin ismini tekrar yürürlüğe sokmaya çalışan Vladimir Putin’in dedesinden başkası değil. Stalin’in sarayında aşçı olan bir dedenin torunu yönetiyor Rusya’yı…
PROPAGANDADA DİKKAT!
Bütün diktatörler propagandayı çok severdi.
Halka hizmetten dini ve milliyetçi duygulara kadar her şeyi kendi menfaatleri için kullanmak mubahtı onlar için. Bu uğurda din adamlarını, tarihi şahsiyetleri, askerleri, kadınları ve çocukları kullanmaktan asla geri durmazlardı.
Kültür, sanat, edebiyatı da kontrol altına almak istemelerinin de sebebi buydu. Tüm kitaplar onları övsün, tüm filmler kendi propagandalarını yapsın istiyorlardı. İtalyan sineması bizzat Mussolini’nin damadının kontrolündeydi. Stalin, sinemaya çok önem verirdi. Her ne kadar Amerikan filmleri izlese de, Eisentein gibi yönetmenlere propaganda filmi çektirmeyi ihmal etmezdi. Ancak asla tatmin olmaz, hep daha fazlasını isterdi.
1947 Şubat sonlarında büyük bir öfkeyle ünlü Rus yönetmen Sergei Eisenstein’i çağırttı. Onun Korkunç İvan filmini izlemiş ve beğenmemişti. Masada şunları söyledi: “Sinema işçilerinin, yapımcıların, yönetmenlerin ve senaristlerin vazifelerine kaygısız ve sorumsuzca yaklaşarak yaptıkları filmlere özen göstermedikleri bir gerçektir. Başlıca hataları, işledikleri konulara tam olarak hakim olamamalarıdır…”
Sonra dönüp ünlü yönetmene şu soruyu sordu: “Tarih okudunuz mu?”
Eisenstein bozulmuştu ama bunu belli edemezdi, “Az çok!” diye cevap verdi. Bu cevap ünlü diktatörü daha da sinirlendirdi ve filmde bulduğu hataları birbiri peşine sıralamakla yetinmeyip, nasıl olması gerektiğini de yönetmene anlattı…
Diktatörler hayattayken kendilerini pohpohlayan, kusursuz gösteren pek çok propaganda filmi çektiler ama bunların hiçbirinin bir kıymeti olmadı. Hepsi boşa para harcamaktan ileri gitmedi. Büyük prodüksiyonlar, şaşalı gösterdiler saman alevi kadar bile etki göstermiyordu.
GEÇİCİ MUVAFFAKİYET
Sanat böyle bir şeydi işte…
Onu kullanmak isteyen, belki en fazla geçici bir muvaffakiyet kazanabilirdi ama sonunda yine sanat silahı kendisine dönecekti.
Tüm diktatörler istisnasız bu kaderi yaşadılar.
Başta Hitler olmak üzere tüm tiranlar hakkında sayısız film yapıldı, kitap yazıldı. Diktatörlerin kendilerini övdürdüğü filmler ve kitaplar ise hep paçavra muamelesi gördü. Kör ölünce badem gözlü, kel ölünce sırma saçlı olabilirdi ama diktatör ölünce hiç de öyle olmadığını bizzat tarih gösteriyor.
Bugünlerde bir film Rusya’yı karıştırmış durumda. Polis sinema salonlarını basıyor, fotoğraflar çekiyor, işletmeciler tehdit ve taciz ediliyor…
İsterseniz, diktatörün ölümünü konu alan filmi bir sonraki yazıda ele alalım.
[Naci Karadağ] 1.3.2018 [TR724]
Deniz Yücel’in tahliyesi için bir araya gelen ‘kullanışlı’ heyet [Kemal Devran]
DieWelt gazetesi muhabiri Deniz Yücel’in rehine siyaseti nedeniyle tutuklandığı, Merkel ile yapılan pazarlık sonucu tahliye edilmesiyle bir kez daha netleşmiş oldu. Peki Yücel’in tahliye edilmesi operasyonunda hangi hakim ve savcılar kullanıldı? Bu tetikçiler daha önce ne tür kararlar aldılar? Yargı mensuplarının hukuksuz işlemlere bahane olarak çevresindekilere ‘Cihat yapıyoruz’ dedikleri doğru mu?
17-25 Aralık soruşturmalarından sonra yargıya nasıl müdahale edildiğine, savcıların değiştirildiğine, emirle dosyaların kapatılıp, şüphelilerin hesap vermesinin engellendiğine şahit olduk. Elbette Türkiye’de yargı hiçbir zaman tam bağımsız olamadı. Ancak son birkaç yıllık dönemki kadar çürümüşlük görülmedi.
AKP teşkilatlarından devşirilen hakim ve savcılarla tüm yargı, bir diktatörün menfaatleri peşinden koşan, hukuksuz emirlerini uygulamak için yarışan bir canavara dönüştü. Yapılan işlemlerde yasalar yerine ‘devletin ali menfaatleri’ ve ‘cihat’ fikri ön plana çıktı.
Bu fikrin amansız savunucularından biri de İstanbul Cumhuriyet Başsavcı Vekili Hasan Yılmaz…
Savcı Hasan Yılmaz, Alman vatandaşı gazeteci Deniz Yücel soruşturmasını yürütüyordu. Tam 1 yıldır iddianamesini yazmamıştı. Başbakan Binali Yıldırım, 14 Şubat’ta Alman Başbakanı Merkel ile görüşmesinden ve aldığı direktifin ardından, “Ben onun kısa zaman içinde serbest kalacağını umuyorum. Kısa bir sürede gelişme olacağı görüşündeyim” dedi. Oysa daha bir gün önce 13 Şubat’ta Sulh Ceza Mahkemesini rutin aylık durumunu incelemiş ve tutukluluk halinin devamına karar vermişti. Ama Binali Yıldırım’ın bir bildiği vardı elbet!
Savcı Hasan Yılmaz 1 yıldır rafta tuttuğu dosyayı inceledi ve alelacele Yücel’in yazdığı 7 haberi suç delili kabul ederek iddianamesini tamamladı. Önceden 4 suç isnadı varken sadece terör örgütü propagandası suçlamasıyla dava açtı.
Amaç bir an evvel Binali Yıldırım’ı haklı çıkarmak için davanın açılması ve tensip kararıyla gazeteci Yücel’in tahliyesini sağlamaktı.
Savcı Yılmaz’ın iddianamesi mahkemeye ulaşınca da heyet gereğini yaptı. Davayı kabul edip 16 Şubat’ta Deniz Yücel’in tahliyesine karar verdi. 3 gün önceki yeni tutukluğun devamına kararına rağmen… Peki, nasıl böyle oldu? Kim bu Hasan Yılmaz?
‘CİHATÇI’ SAVCI
Çevresindekilere sıkça cihat fikrinden bahseden, İmam Hatip mezunu savcı Yılmaz, Milli Görüş geleneğinden geliyor ve Hak-Yol cemaati mensubu. Hukukun üstünlüğü, kanun önünde eşitlik, evrensel hukuk ilkelerinden daha önemli bulduğu siyasal İslam’ın menfaatlerine göre hareket ediyor.
Daha önce İstanbul Okmeydanı’nda bir cenazeye katılmak için gittiği Cemevi’nde polisin kurşunuyla öldürülen Uğur Kurt’un dosyasında da ortaya çıkmıştı savcı Hasan Yılmaz. Yılmaz, Uğur Kurt’un cemevinde öldürülmesinden tam 27 saat sonra olay yerine gelebilmiş ve o saate kadar cenaze orada bekletilmişti. Uğur Kurt’un ölü muayenesini yaptırmadan naaşını Adli Tıp Morgu’na göndermiş ve ölü muayene işlemini başka bir savcı yapmasına rağmen, daha sonra kendisinin yaptırdığını ileri sürerek soruşturmayı yürütmüştü.
Birlikte çalıştığı şüpheli polisi koruyarak davayı hafif ceza öngören “taksirle ölüme neden olmak” suçundan açtı. Bu dava sonucunda bir insanı katleden polis memuru, sadece 12 bin 100 lira adli para cezası aldı.
Soruşturma sırasındaki kusurları, 27 saat sonra olay yerine gitmesi gibi nedenlerden dolayı HSYK 3. Dairesi tarafından hakkında inceleme başlatılsa da büyük abileri sayesinde ceza almadı.
SKANDALLARIN ORTASINDA
Savcı Hasan Yılmaz, Cumhuriyet Gazetesi yöneticilerinin tutuklandığı soruşturmayı da yürüten isim olarak karşımıza çıkıyor.
‘Cihatçı’ savcı Hasan Yılmaz, sadece Bank Asya’ya para yatırdığı, Zaman Gazetesi’ne abone olduğu, Aktif-sen üyesi olduğu, Cemaat okullarına çocuklarını gönderdiği gerekçesiyle yüzlerce kişiyi terör üyesi diye tutuklattı. Oysa kendisinin Sakarya’da görev yaptığı dönemde iki kızını da Hizmet Hareketi’nin Serdivan Fatih Koleji’ne hem de indirimli olarak gönderdiği ortaya çıktı.
Savcı parasıyla onlarca gayrimenkule sahibi olması da adliye koridorlarında dillere sakız olmuştu.
Sakarya Suzuki bayisinden aldığı araçla ilgili problem yaşayınca cübbesini kişisel menfaati için kullanarak bayii hakkında açtığı dolandırıcılık davası da karakteri konusunda önemli bir ipucu veriyor.
HÂKİMLER DE ‘SEÇMECE’
Gelelim gazeteci Deniz Yücel’in tahliye edilmesi operasyonunda kullanılan mahkeme heyeti üyelerine…
Tutuklama kararını veren İstanbul 9. Sulh Ceza Hakimi Mustafa Çakar, AKP iktidarının desteklediği Yargıda Birlik Derneği üyesi. Görev yaptığı süre içinde çok sayıda sivil hakkında darbe suçlamasıyla tutuklama kararı verdi. Çakar ayrıca Cumhuriyet Gazetesi yöneticileri hakkında tutuklama kararlarını veren hakimdi.
“Cumhurbaşkanına hakaret” gerekçesiyle Bianet, Oda TV, Türk Solu, Haber Sol, Yarın Haber, BirGün, Cumhuriyet, Diken, İleri Haber, Gerçek Gündem, Sözcü, Çağdaş Ses, Evrensel, Halk Haber, Mynet, T24 gibi yayın kuruluşlarında, Twitter ve Facebook’taki sosyal medya hesaplarında yayınlanan 46 haber linkine erişime engellenme kararı verdi.
Yücel’e tahliye kararı veren İstanbul 32. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Ömer Günaydın,2.8.2017 tarihli kararname ile başkanlığa atandı. Üye hakim Habibe Ertuğrul, Yargıda Birlik Derneği Üyesi.
Üye Hakim Onur Sert, Kıbrıs Türk Barış Kuvvetleri Komutanlığı Askeri Mahkemesinde Hakim Yüzbaşı olarak görev yapmaktayken 2017 anayasa değişikliği ile askeri yargının kapatılması üzerine adli yargı teşkilatına geçti. 28.7.2017 tarihli kararname ile İstanbul hakimliğine atandı. 2.8.2017 tarihli kararname ile İstanbul 32. ACM üyesi olarak görevlendirildi. Adı, 15 Temmuz darbe girişimi öncesi oluşturulduğu iddia edilen Sıkıyönetim Mahkemeleri listesinde geçiyordu. Askeri yargı iddianamesinde tanık sıfatıyla aleyhe ifadeler verdi.
[Kemal Devran] 1.3.2018 [TR724]
17-25 Aralık soruşturmalarından sonra yargıya nasıl müdahale edildiğine, savcıların değiştirildiğine, emirle dosyaların kapatılıp, şüphelilerin hesap vermesinin engellendiğine şahit olduk. Elbette Türkiye’de yargı hiçbir zaman tam bağımsız olamadı. Ancak son birkaç yıllık dönemki kadar çürümüşlük görülmedi.
AKP teşkilatlarından devşirilen hakim ve savcılarla tüm yargı, bir diktatörün menfaatleri peşinden koşan, hukuksuz emirlerini uygulamak için yarışan bir canavara dönüştü. Yapılan işlemlerde yasalar yerine ‘devletin ali menfaatleri’ ve ‘cihat’ fikri ön plana çıktı.
Bu fikrin amansız savunucularından biri de İstanbul Cumhuriyet Başsavcı Vekili Hasan Yılmaz…
Savcı Hasan Yılmaz, Alman vatandaşı gazeteci Deniz Yücel soruşturmasını yürütüyordu. Tam 1 yıldır iddianamesini yazmamıştı. Başbakan Binali Yıldırım, 14 Şubat’ta Alman Başbakanı Merkel ile görüşmesinden ve aldığı direktifin ardından, “Ben onun kısa zaman içinde serbest kalacağını umuyorum. Kısa bir sürede gelişme olacağı görüşündeyim” dedi. Oysa daha bir gün önce 13 Şubat’ta Sulh Ceza Mahkemesini rutin aylık durumunu incelemiş ve tutukluluk halinin devamına karar vermişti. Ama Binali Yıldırım’ın bir bildiği vardı elbet!
Savcı Hasan Yılmaz 1 yıldır rafta tuttuğu dosyayı inceledi ve alelacele Yücel’in yazdığı 7 haberi suç delili kabul ederek iddianamesini tamamladı. Önceden 4 suç isnadı varken sadece terör örgütü propagandası suçlamasıyla dava açtı.
Amaç bir an evvel Binali Yıldırım’ı haklı çıkarmak için davanın açılması ve tensip kararıyla gazeteci Yücel’in tahliyesini sağlamaktı.
Savcı Yılmaz’ın iddianamesi mahkemeye ulaşınca da heyet gereğini yaptı. Davayı kabul edip 16 Şubat’ta Deniz Yücel’in tahliyesine karar verdi. 3 gün önceki yeni tutukluğun devamına kararına rağmen… Peki, nasıl böyle oldu? Kim bu Hasan Yılmaz?
‘CİHATÇI’ SAVCI
Çevresindekilere sıkça cihat fikrinden bahseden, İmam Hatip mezunu savcı Yılmaz, Milli Görüş geleneğinden geliyor ve Hak-Yol cemaati mensubu. Hukukun üstünlüğü, kanun önünde eşitlik, evrensel hukuk ilkelerinden daha önemli bulduğu siyasal İslam’ın menfaatlerine göre hareket ediyor.
Daha önce İstanbul Okmeydanı’nda bir cenazeye katılmak için gittiği Cemevi’nde polisin kurşunuyla öldürülen Uğur Kurt’un dosyasında da ortaya çıkmıştı savcı Hasan Yılmaz. Yılmaz, Uğur Kurt’un cemevinde öldürülmesinden tam 27 saat sonra olay yerine gelebilmiş ve o saate kadar cenaze orada bekletilmişti. Uğur Kurt’un ölü muayenesini yaptırmadan naaşını Adli Tıp Morgu’na göndermiş ve ölü muayene işlemini başka bir savcı yapmasına rağmen, daha sonra kendisinin yaptırdığını ileri sürerek soruşturmayı yürütmüştü.
Birlikte çalıştığı şüpheli polisi koruyarak davayı hafif ceza öngören “taksirle ölüme neden olmak” suçundan açtı. Bu dava sonucunda bir insanı katleden polis memuru, sadece 12 bin 100 lira adli para cezası aldı.
Soruşturma sırasındaki kusurları, 27 saat sonra olay yerine gitmesi gibi nedenlerden dolayı HSYK 3. Dairesi tarafından hakkında inceleme başlatılsa da büyük abileri sayesinde ceza almadı.
SKANDALLARIN ORTASINDA
Savcı Hasan Yılmaz, Cumhuriyet Gazetesi yöneticilerinin tutuklandığı soruşturmayı da yürüten isim olarak karşımıza çıkıyor.
‘Cihatçı’ savcı Hasan Yılmaz, sadece Bank Asya’ya para yatırdığı, Zaman Gazetesi’ne abone olduğu, Aktif-sen üyesi olduğu, Cemaat okullarına çocuklarını gönderdiği gerekçesiyle yüzlerce kişiyi terör üyesi diye tutuklattı. Oysa kendisinin Sakarya’da görev yaptığı dönemde iki kızını da Hizmet Hareketi’nin Serdivan Fatih Koleji’ne hem de indirimli olarak gönderdiği ortaya çıktı.
Savcı parasıyla onlarca gayrimenkule sahibi olması da adliye koridorlarında dillere sakız olmuştu.
Sakarya Suzuki bayisinden aldığı araçla ilgili problem yaşayınca cübbesini kişisel menfaati için kullanarak bayii hakkında açtığı dolandırıcılık davası da karakteri konusunda önemli bir ipucu veriyor.
HÂKİMLER DE ‘SEÇMECE’
Gelelim gazeteci Deniz Yücel’in tahliye edilmesi operasyonunda kullanılan mahkeme heyeti üyelerine…
Tutuklama kararını veren İstanbul 9. Sulh Ceza Hakimi Mustafa Çakar, AKP iktidarının desteklediği Yargıda Birlik Derneği üyesi. Görev yaptığı süre içinde çok sayıda sivil hakkında darbe suçlamasıyla tutuklama kararı verdi. Çakar ayrıca Cumhuriyet Gazetesi yöneticileri hakkında tutuklama kararlarını veren hakimdi.
“Cumhurbaşkanına hakaret” gerekçesiyle Bianet, Oda TV, Türk Solu, Haber Sol, Yarın Haber, BirGün, Cumhuriyet, Diken, İleri Haber, Gerçek Gündem, Sözcü, Çağdaş Ses, Evrensel, Halk Haber, Mynet, T24 gibi yayın kuruluşlarında, Twitter ve Facebook’taki sosyal medya hesaplarında yayınlanan 46 haber linkine erişime engellenme kararı verdi.
Yücel’e tahliye kararı veren İstanbul 32. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Ömer Günaydın,2.8.2017 tarihli kararname ile başkanlığa atandı. Üye hakim Habibe Ertuğrul, Yargıda Birlik Derneği Üyesi.
Üye Hakim Onur Sert, Kıbrıs Türk Barış Kuvvetleri Komutanlığı Askeri Mahkemesinde Hakim Yüzbaşı olarak görev yapmaktayken 2017 anayasa değişikliği ile askeri yargının kapatılması üzerine adli yargı teşkilatına geçti. 28.7.2017 tarihli kararname ile İstanbul hakimliğine atandı. 2.8.2017 tarihli kararname ile İstanbul 32. ACM üyesi olarak görevlendirildi. Adı, 15 Temmuz darbe girişimi öncesi oluşturulduğu iddia edilen Sıkıyönetim Mahkemeleri listesinde geçiyordu. Askeri yargı iddianamesinde tanık sıfatıyla aleyhe ifadeler verdi.
[Kemal Devran] 1.3.2018 [TR724]
Muhacir bir öğretmenin mesleğini sürdürenlere mektubudur [Okur Görüşü]
Tüm hayallerimizi ertelemiştik bir insan daha yetişsin diye. Yıllarca bizi yetiştiren anne ve babamızın hayallerini de ertelemiştik başka anne ve babalar gülsün diye. Yüreğimizi açmıştık sadece bir sınıfa değil bütün dünya insanlarına, tüm dünya öğrencilerine. En zor zamanlarda onlarla idik, onlar büyürken kadri kıymet bilmeyeceklerdi bunu baştan biliyorduk. Naz çekmeye ta en baştan taliptik. Kırılmayacak darılmayacak gönül koymayacak ve hiçbir duamızdan eksik etmeyecektik onları. Zira; kırılan kırda kalır, darılan darda kalır ve yorulan yolda kalırdı. Sadece onlara değil onlarıın ailelerine onların yaşadıkları beldedeki insanlara ve hayat boyu mesul oldukları bütün insanlara dua edecektik ki mahşerde mahcup olmasınlar başları öne eğilmesin diye. Zira onlar bize bir ömür emanetti, 40 dakikalık derslerden çıktıktan sonra 40 yıl daha dua etmeye razı olacak bir gönülle yüzlerine bakıyorduk onların. Maaşımızın ne kadar olduğunu bilmiyor elimize geçerse yine onlara harcıyor ve başka bir hayali semtimize sokmuyorduk.
Anne ve babamızın ailemizin isteklerini yerine getirmek bile aman kalpleri kırılmasında öğrencilerimizden geri kalmayalım niyeti ile idi. Bir fidan büyürken ona su yetiştirmenin Allah’ın özel bir nimeti olduğunu biliyor o yüzden dünya adına bir hesap yapmıyor bize bu nimeti verdiği için ona her gün şükür ediyorduk. Bazen yorulduğumuz oluyordu ama Bir öğrenci gelip de hocam dediği zaman hiçbir yorgunluktan eser kalmıyordu. Cennetten daha güzel bir cenneti insanların o güzel kalbini Cenabı Allah bize açmış ve nice güzel kalplerde bizleri yaşatıyordu. Bir baharımız vardı en güzel kiraz mevsimlerinin yaşıyor cennetten esen rüzgârlarla serinliyor, şu öğrenci şöyle bu öğrenci böyle nasıl bunlarla ilgilenelim diye istişare ediyor yine derdimizde derman buluyorduk. Bizler de bir anne ve babanın evladıydık. Bizlerin yetişmesi için bir çok çile çekilmişti. Kimimiz yıllarca yatılı okullarda okumuş, bazen cebimizde üç kuruşla idare etmiştik. Çektiğimiz bütün sıkıntıları bir anda unutmuş ve kendimizi o güzel sınıflarda öğrencilerin karşısında bulmuştuk. Cenabı Allah’tan daha ne isteyelim ki diye öğretmenler odasında birbirimize bilmem ki kaç kere söyledik bunu. Girdiğimiz dersler yetmeyince rüyalarda da Öğrencilerimize ders anlatıyor idik. Onların sorunlarını ailelerinden dinliyor ailelerinin bile bilmediği sırlarını biz biliyor adeta bir gönül köprüsünde yol tarif ediyorduk. İyiydik güzeldik bir sevdaya düşmüştük; hani diyor ya şair;
Zaman denilen bir meçhul kavram,
Ne yarım kalıyor bak ne de tam,
Duyguları ile kıvranan adam,
Yaşandıkça yaşanır bizim sevdamız.
Elest bezminde vurul o güle,
Hakikat iksirde sırrını dile,
Gönlünü sakın ha koyma yad ele,
Arandıkça bulunur bizim sevdamız.
Yağmur yüklü bulut yükünü almış,
kendini mevsimden mevsime salmış,
bir damla rahmetten nasipsiz kalmış, toprağa hayattır bizim sevdamız.
Deruni hislere bestekar ol git,
yağmurca ağlayıp bulutça dol git, biteceksen oğul bu sevdada bit,
yalnız onadır bizim sevdamız,
yalnız Allah’adır bizim sevdamız…
İşte böyle güzeldi bizim sevdamız. Mevlana gibi açtığımız gönüllerimizi şimdi bir Eyüp sabrında ikna etmeye çalışıyoruz.
HİCRAN DOLU GÜNLERE GELDİK
O güzel günlerin yerini hicran dolu günler aldı. Hoyrat rüzgârlar esince elimizde yetişen kimi öğrenciler bile bir yalan hikayeye inandılar. Ve bizim dualarımız ayrı bir derinleşti ve onlar için hayal ettiklerimize yeni dualar eklemeye başladık.
Öğretmenlik yapamıyorduk artık elimizden cennetimiz alınmış gibi bir ateş içerisinde yandıkça yanıyor bize iftira eden insanlara karşı bile Cenabı Allah’tan mağfiret dileniyoruz. Zira böyle öğrenmiştik yıllarca kendisine Mekke’de Zülm edilmesine rağmen dönüp onları affeden Hazreti Peygamber’den böyle öğrenmiştik. Önemli olan bizim çektiğimiz sıkıntılar değil önemli olan bir insanın daha kurtulmasıydı. Yüreğimiz yansa ne olurdu ki belkide bu yangın büyük bir dua olacak nice günlerin yetişmesi için onların toprağına bizim külümüzü dökecekler. Yeterki bir insan daha yetişsin yeter ki bir gün daha açsın yeterki rahmet bulutundan bir damla daha düşsün.
Şimdi öğrencilerimizi sadece rüyalarda görüyor girdiğimiz derslere sadece rüyalarda giriyor ve yüreğimiz yanarak uyanıyor Allah’ım bir an önce bizi öğrencilerimize kavuştur diye dualar ediyoruz. Onların hatası ne olursa olsun hepsini affet diye Rabbimize yalvarıyor onun rahmetine sığınıyor ve emeklerimizi boşa çıkarmaması için tazarru ve niyaz ediyoruz. Şimdi bizler yüzlerce insanla muhatapken bir anda boşta kaldık. Ama Enes bin Nadr gibi diyoruz Allah bize fırsat verirse Alimallah deliler gibi koşturacağız.
Dünyanın dört bir tarafında hala derse girebilen arkadaşlarımıza dualar ediyor, onların öğrencilerinin kalbinin onlara açılması onların kalbinin de bu öğrencilere açılmasın ne olur Allah’ım diyoruz.
Ve onlardan biz boşta kalan öğretmenler olarak bir şey istiyoruz. Allah rızası için hiçbir öğrenciyi kenarda bırakmadan hepsinin her derdine deli divane gibi koşun. Aranızda idarecilik yapanlar Allah rızası için öğretmenlere karşı öğrencilere karşı kendi evladına merhamet eder gibi merhamet etsin. Öğretmenlik yapan arkadaşlar da bu gittiğimiz yolun güzelliği hakkı için başlarındaki insanların sözlerini dinleyip istişare ehli olsunlar. Bir öğrenciyi etkileyen en önemli şey öğretmendeki samimiyet ve gecelerde ki hicran ve sızlayıştır.
Elinizdeki imkan alınmadan Allah rızası için koşun koşabildiğiniz kadar. Allah sizi de emeklerinizi de öğrencilerinizi de bin türlü beladan saklasın. Birinizi bin eylesin.
Muhacir Öğretmen Salih Sungur Ceylan
[TR724] 1.3.2018
Anne ve babamızın ailemizin isteklerini yerine getirmek bile aman kalpleri kırılmasında öğrencilerimizden geri kalmayalım niyeti ile idi. Bir fidan büyürken ona su yetiştirmenin Allah’ın özel bir nimeti olduğunu biliyor o yüzden dünya adına bir hesap yapmıyor bize bu nimeti verdiği için ona her gün şükür ediyorduk. Bazen yorulduğumuz oluyordu ama Bir öğrenci gelip de hocam dediği zaman hiçbir yorgunluktan eser kalmıyordu. Cennetten daha güzel bir cenneti insanların o güzel kalbini Cenabı Allah bize açmış ve nice güzel kalplerde bizleri yaşatıyordu. Bir baharımız vardı en güzel kiraz mevsimlerinin yaşıyor cennetten esen rüzgârlarla serinliyor, şu öğrenci şöyle bu öğrenci böyle nasıl bunlarla ilgilenelim diye istişare ediyor yine derdimizde derman buluyorduk. Bizler de bir anne ve babanın evladıydık. Bizlerin yetişmesi için bir çok çile çekilmişti. Kimimiz yıllarca yatılı okullarda okumuş, bazen cebimizde üç kuruşla idare etmiştik. Çektiğimiz bütün sıkıntıları bir anda unutmuş ve kendimizi o güzel sınıflarda öğrencilerin karşısında bulmuştuk. Cenabı Allah’tan daha ne isteyelim ki diye öğretmenler odasında birbirimize bilmem ki kaç kere söyledik bunu. Girdiğimiz dersler yetmeyince rüyalarda da Öğrencilerimize ders anlatıyor idik. Onların sorunlarını ailelerinden dinliyor ailelerinin bile bilmediği sırlarını biz biliyor adeta bir gönül köprüsünde yol tarif ediyorduk. İyiydik güzeldik bir sevdaya düşmüştük; hani diyor ya şair;
Zaman denilen bir meçhul kavram,
Ne yarım kalıyor bak ne de tam,
Duyguları ile kıvranan adam,
Yaşandıkça yaşanır bizim sevdamız.
Elest bezminde vurul o güle,
Hakikat iksirde sırrını dile,
Gönlünü sakın ha koyma yad ele,
Arandıkça bulunur bizim sevdamız.
Yağmur yüklü bulut yükünü almış,
kendini mevsimden mevsime salmış,
bir damla rahmetten nasipsiz kalmış, toprağa hayattır bizim sevdamız.
Deruni hislere bestekar ol git,
yağmurca ağlayıp bulutça dol git, biteceksen oğul bu sevdada bit,
yalnız onadır bizim sevdamız,
yalnız Allah’adır bizim sevdamız…
İşte böyle güzeldi bizim sevdamız. Mevlana gibi açtığımız gönüllerimizi şimdi bir Eyüp sabrında ikna etmeye çalışıyoruz.
HİCRAN DOLU GÜNLERE GELDİK
O güzel günlerin yerini hicran dolu günler aldı. Hoyrat rüzgârlar esince elimizde yetişen kimi öğrenciler bile bir yalan hikayeye inandılar. Ve bizim dualarımız ayrı bir derinleşti ve onlar için hayal ettiklerimize yeni dualar eklemeye başladık.
Öğretmenlik yapamıyorduk artık elimizden cennetimiz alınmış gibi bir ateş içerisinde yandıkça yanıyor bize iftira eden insanlara karşı bile Cenabı Allah’tan mağfiret dileniyoruz. Zira böyle öğrenmiştik yıllarca kendisine Mekke’de Zülm edilmesine rağmen dönüp onları affeden Hazreti Peygamber’den böyle öğrenmiştik. Önemli olan bizim çektiğimiz sıkıntılar değil önemli olan bir insanın daha kurtulmasıydı. Yüreğimiz yansa ne olurdu ki belkide bu yangın büyük bir dua olacak nice günlerin yetişmesi için onların toprağına bizim külümüzü dökecekler. Yeterki bir insan daha yetişsin yeter ki bir gün daha açsın yeterki rahmet bulutundan bir damla daha düşsün.
Şimdi öğrencilerimizi sadece rüyalarda görüyor girdiğimiz derslere sadece rüyalarda giriyor ve yüreğimiz yanarak uyanıyor Allah’ım bir an önce bizi öğrencilerimize kavuştur diye dualar ediyoruz. Onların hatası ne olursa olsun hepsini affet diye Rabbimize yalvarıyor onun rahmetine sığınıyor ve emeklerimizi boşa çıkarmaması için tazarru ve niyaz ediyoruz. Şimdi bizler yüzlerce insanla muhatapken bir anda boşta kaldık. Ama Enes bin Nadr gibi diyoruz Allah bize fırsat verirse Alimallah deliler gibi koşturacağız.
Dünyanın dört bir tarafında hala derse girebilen arkadaşlarımıza dualar ediyor, onların öğrencilerinin kalbinin onlara açılması onların kalbinin de bu öğrencilere açılmasın ne olur Allah’ım diyoruz.
Ve onlardan biz boşta kalan öğretmenler olarak bir şey istiyoruz. Allah rızası için hiçbir öğrenciyi kenarda bırakmadan hepsinin her derdine deli divane gibi koşun. Aranızda idarecilik yapanlar Allah rızası için öğretmenlere karşı öğrencilere karşı kendi evladına merhamet eder gibi merhamet etsin. Öğretmenlik yapan arkadaşlar da bu gittiğimiz yolun güzelliği hakkı için başlarındaki insanların sözlerini dinleyip istişare ehli olsunlar. Bir öğrenciyi etkileyen en önemli şey öğretmendeki samimiyet ve gecelerde ki hicran ve sızlayıştır.
Elinizdeki imkan alınmadan Allah rızası için koşun koşabildiğiniz kadar. Allah sizi de emeklerinizi de öğrencilerinizi de bin türlü beladan saklasın. Birinizi bin eylesin.
Muhacir Öğretmen Salih Sungur Ceylan
[TR724] 1.3.2018
Körler Ülkesi… [Kemal Ay]
Dünün pek dikkat çekmeyen haberi şuydu:
“Kadıköy’deki General Ali Rıza Ersin Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi’nin inşaat kazısı sırasında Roma dönemine ait ve en az 2 bin yıllık olduğu düşünülen lahit bulundu. Lahit ve içerisindeki kemiklerin Kadıköy’ün 2 bin yıllık sakinlerine ışık tutacağı belirtildi.”
İstanbul’a şöyle bir uzaktan baktığınızda, 2 bin yıllık bir geçmişi olduğunu söyleyebilir misiniz bugün? Pek sanmam.
Kadıköy’ün tarihi aslında çok daha geriye uzanıyor. İlk kez Khalkedon olarak isimlendirilen semt, ticaret merkezi olarak başladığı hayatına işgaller, yağmalar, yıkımlarla devam etmiş. Hıristiyanlığın Roma tarafından kabul edilmesiyle yükselen bir değer hâline gelen İstanbul’un, ‘taşrası’ olarak kalmış uzun süre. Yine de Hıristiyanlığın önemli merkezlerinden olmayı sürdürmüş.
1200’lerin başında Haçlı Seferleri esnasında talan edildikten yaklaşık bir buçuk yüzyıl sonra Osmanlı’lar semti kontrol etmeye başladı. Semtin Hıristiyan dokusu fetihten sonra şehre gelmeye başlayan Ermenilerin de yerleşmesiyle, pekişti. Özellikle sahil kesiminin ‘korunmuş’ olmasında, burada Hıristiyanların yaşıyor olması etkiliydi.
Zira devrin bürokratlarının yazdığı raporlardan da görüyoruz ki İstanbul’un bilhassa Müslüman semtleri, Anadolu’dan göç alarak çarpıklaşıyordu.
***
İstanbul’un korunabilmesi, sadece Cumhuriyet döneminin kaygısı değildi elbette, 1453’ten bu yana düşünülmesi gereken bir meseleydi. Ancak Bizans döneminde, ‘kutsal’ Haçlı Ordularının yağmasına maruz kalan İstanbul, Osmanlı döneminde de biraz ‘hor görüldü’. Müslümanlar açısından ‘kutsal’ bir şehir sayılmazdı zaten. (Uydurma olduğu ihtimali yüksek olan İstanbul hadisini saymazsak!)
Umberto Eco, Ortaçağ’da geçen romanı Gülün Adı’nı yazarken, Paris’te sadece Ortaçağ’da var olan binaların olduğu bir bölgede gezindiğini söylemişti. Nitekim Paris’in görkemi biraz da buradan geliyor. Şehir, bir açık hava müzesi gibi yüzyıllardır vuku bulan hadiselerin mekânlarını size gösteriyor.
‘Ecdad sahip çıkmamış ki, biz ne yapalım?’ da diyebilirsiniz. Ama Viyana’nın İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra tarihî dokusuna göre yeniden inşa edildiğini hatırlatayım. Belki de şehrin böyle ‘büyük yıkımlar’ yaşaması, insanların akıllarını başlarına getiren bir şeydir, bilemiyorum.
***
Ama İstanbul’un değil 1500’lerdeki hâli, bundan 30 sene önceki hâli bile bugünkünden çok farklı. Mesela bir sokağına şiir yazmış olsa bir şair, o sokağı arayıp da bulmak giderek imkânsızlaşıyor. İktidarın gözünün tarihî yarımadada olduğu sır değil. Buralardan bir şekilde ‘rant’ elde etmek için projeler düşünülüyor. Zaten etrafı tamamen yağma edildi neredeyse.
Şehrin hormonlu büyümesiyle birlikte şehir sakinlerinin ‘ortak’ noktaları da iyiden iyiye yok oluyor. İstanbul, Osmanlı döneminde de ‘eklektik’ bir şehirdi. Ancak Cumhuriyet’le birlikte ‘modern bir merkez’ inşa edilmeye çalışıldı. Boğaz hattı en azından Yahya Kemal’den, Tanpınar’a bir ‘ortak miras’ kapsamındaydı.
Şimdilerde İstanbul’da yaşayıp da Boğaz’ı görmeyen çok insan var. Hiç deniz görmeden bu şehirde yaşayan 300 bin çocuktan bahsediliyor.
Yani nüfusu neredeyse 20 milyonu geçen İstanbul, her geçen gün daha da parçalı, daha da kimliksiz bir şehre dönüşüyor. Kuzey ormanlarının yok edilip imara açılmasıyla, 3. Köprü ve 3. Havalimanı ile İstanbul’un bu tarihten kopuşu ve post-apokaliptik bir mekâna dönüşümü tamamlanacak. Sığ nostaljik bir ‘geçmiş’ vurgusu piyasalarda var olmaya devam edecek fakat gerçek tarih ve onun birikimleri hiç hissedilmeyecek.
***
Çünkü ilginç bir şekilde ‘tekrardan doğan bilgelik’ tutunamıyor bizim memlekette. Neredeyse 600 senedir Türkler’in yönettiği İstanbul’u her yıl yeniden fethediyoruz. Yetmiyor, onu eğip bükmeye, orasını burasını mıncıklamaya devam ediyoruz. Şehrin bir hafızası yok. Kültürel, entelektüel çevreler, sohbetler son politik baskıdan ötürü giderek daralıyor. İstanbul’da yaşıyor olmaktan doğan, ‘büyük şehir insanına özgü’ bir birikim taşınmıyor artık. Anadolu’nun sıradan bir şehrinde de pekâlâ aynı ‘kültür’, aynı ‘birikim’ çeşitli medyalar vasıtasıyla edinilebiliyor.
Milattan önce 7. yüzyılda bugünkü Yunanistan dolaylarından gelip bugünkü Sarayburnu civarına yerleşen ve Bizans’ın ilk tohumlarını atan eski Yunanlar, ‘Bu kadar güzelliği şu karşı kıyıdakiler nasıl görmezler?’ diyerek Kadıköylüleri çekiştirmişlerdi. Bu sebeple de Kadıköy’e, ‘Kalkhedon’ yani ‘Körler Ülkesi’ adı verildi. Eğer bir gün uzaylılar tamamen tarafsız bir gözle dünyamıza gelip Anadolu’nun ve İstanbul’un tarihî, kültürel mirasıyla ilgili çalışmalar yaparlarsa, bütün Türkiye’ye ‘Körler Ülkesi’ yakıştırması yapacaktır.
[Kemal Ay] 1.3.2018 [TR724]
“Kadıköy’deki General Ali Rıza Ersin Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi’nin inşaat kazısı sırasında Roma dönemine ait ve en az 2 bin yıllık olduğu düşünülen lahit bulundu. Lahit ve içerisindeki kemiklerin Kadıköy’ün 2 bin yıllık sakinlerine ışık tutacağı belirtildi.”
İstanbul’a şöyle bir uzaktan baktığınızda, 2 bin yıllık bir geçmişi olduğunu söyleyebilir misiniz bugün? Pek sanmam.
Kadıköy’ün tarihi aslında çok daha geriye uzanıyor. İlk kez Khalkedon olarak isimlendirilen semt, ticaret merkezi olarak başladığı hayatına işgaller, yağmalar, yıkımlarla devam etmiş. Hıristiyanlığın Roma tarafından kabul edilmesiyle yükselen bir değer hâline gelen İstanbul’un, ‘taşrası’ olarak kalmış uzun süre. Yine de Hıristiyanlığın önemli merkezlerinden olmayı sürdürmüş.
1200’lerin başında Haçlı Seferleri esnasında talan edildikten yaklaşık bir buçuk yüzyıl sonra Osmanlı’lar semti kontrol etmeye başladı. Semtin Hıristiyan dokusu fetihten sonra şehre gelmeye başlayan Ermenilerin de yerleşmesiyle, pekişti. Özellikle sahil kesiminin ‘korunmuş’ olmasında, burada Hıristiyanların yaşıyor olması etkiliydi.
Zira devrin bürokratlarının yazdığı raporlardan da görüyoruz ki İstanbul’un bilhassa Müslüman semtleri, Anadolu’dan göç alarak çarpıklaşıyordu.
***
İstanbul’un korunabilmesi, sadece Cumhuriyet döneminin kaygısı değildi elbette, 1453’ten bu yana düşünülmesi gereken bir meseleydi. Ancak Bizans döneminde, ‘kutsal’ Haçlı Ordularının yağmasına maruz kalan İstanbul, Osmanlı döneminde de biraz ‘hor görüldü’. Müslümanlar açısından ‘kutsal’ bir şehir sayılmazdı zaten. (Uydurma olduğu ihtimali yüksek olan İstanbul hadisini saymazsak!)
Umberto Eco, Ortaçağ’da geçen romanı Gülün Adı’nı yazarken, Paris’te sadece Ortaçağ’da var olan binaların olduğu bir bölgede gezindiğini söylemişti. Nitekim Paris’in görkemi biraz da buradan geliyor. Şehir, bir açık hava müzesi gibi yüzyıllardır vuku bulan hadiselerin mekânlarını size gösteriyor.
‘Ecdad sahip çıkmamış ki, biz ne yapalım?’ da diyebilirsiniz. Ama Viyana’nın İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra tarihî dokusuna göre yeniden inşa edildiğini hatırlatayım. Belki de şehrin böyle ‘büyük yıkımlar’ yaşaması, insanların akıllarını başlarına getiren bir şeydir, bilemiyorum.
***
Ama İstanbul’un değil 1500’lerdeki hâli, bundan 30 sene önceki hâli bile bugünkünden çok farklı. Mesela bir sokağına şiir yazmış olsa bir şair, o sokağı arayıp da bulmak giderek imkânsızlaşıyor. İktidarın gözünün tarihî yarımadada olduğu sır değil. Buralardan bir şekilde ‘rant’ elde etmek için projeler düşünülüyor. Zaten etrafı tamamen yağma edildi neredeyse.
Şehrin hormonlu büyümesiyle birlikte şehir sakinlerinin ‘ortak’ noktaları da iyiden iyiye yok oluyor. İstanbul, Osmanlı döneminde de ‘eklektik’ bir şehirdi. Ancak Cumhuriyet’le birlikte ‘modern bir merkez’ inşa edilmeye çalışıldı. Boğaz hattı en azından Yahya Kemal’den, Tanpınar’a bir ‘ortak miras’ kapsamındaydı.
Şimdilerde İstanbul’da yaşayıp da Boğaz’ı görmeyen çok insan var. Hiç deniz görmeden bu şehirde yaşayan 300 bin çocuktan bahsediliyor.
Yani nüfusu neredeyse 20 milyonu geçen İstanbul, her geçen gün daha da parçalı, daha da kimliksiz bir şehre dönüşüyor. Kuzey ormanlarının yok edilip imara açılmasıyla, 3. Köprü ve 3. Havalimanı ile İstanbul’un bu tarihten kopuşu ve post-apokaliptik bir mekâna dönüşümü tamamlanacak. Sığ nostaljik bir ‘geçmiş’ vurgusu piyasalarda var olmaya devam edecek fakat gerçek tarih ve onun birikimleri hiç hissedilmeyecek.
***
Çünkü ilginç bir şekilde ‘tekrardan doğan bilgelik’ tutunamıyor bizim memlekette. Neredeyse 600 senedir Türkler’in yönettiği İstanbul’u her yıl yeniden fethediyoruz. Yetmiyor, onu eğip bükmeye, orasını burasını mıncıklamaya devam ediyoruz. Şehrin bir hafızası yok. Kültürel, entelektüel çevreler, sohbetler son politik baskıdan ötürü giderek daralıyor. İstanbul’da yaşıyor olmaktan doğan, ‘büyük şehir insanına özgü’ bir birikim taşınmıyor artık. Anadolu’nun sıradan bir şehrinde de pekâlâ aynı ‘kültür’, aynı ‘birikim’ çeşitli medyalar vasıtasıyla edinilebiliyor.
Milattan önce 7. yüzyılda bugünkü Yunanistan dolaylarından gelip bugünkü Sarayburnu civarına yerleşen ve Bizans’ın ilk tohumlarını atan eski Yunanlar, ‘Bu kadar güzelliği şu karşı kıyıdakiler nasıl görmezler?’ diyerek Kadıköylüleri çekiştirmişlerdi. Bu sebeple de Kadıköy’e, ‘Kalkhedon’ yani ‘Körler Ülkesi’ adı verildi. Eğer bir gün uzaylılar tamamen tarafsız bir gözle dünyamıza gelip Anadolu’nun ve İstanbul’un tarihî, kültürel mirasıyla ilgili çalışmalar yaparlarsa, bütün Türkiye’ye ‘Körler Ülkesi’ yakıştırması yapacaktır.
[Kemal Ay] 1.3.2018 [TR724]
Bir garip Bundesliga sezonu [Hasan Cücük]
Başlığa bakıp garip olan nedir diye sormakta haklısınız. Bayern Münih’in en yakın rakibine 19 puan fark atması değil elbette garip olan. Son 5 yılın şampiyonu Bayern Münih, üst üste 6. şampiyonluğuna koşar adım ilerliyor. Ligin bitimine 10 hafta var. Bayern 4 maçını daha kazanırsa şampiyonluğuna resmen ilan etmiş olacak. Peki garip olan ne? Sezonu ilk 4’te bitirip Şampiyonlar Ligi bileti almak isteyen takımların inişli çıkışlı performansları.
HOLLANDALI PETER’DEN, AVUSTURYALI PETER’E
Önce ligde ikinci sırada bulunan Borussia Dortmund’la başlayalım. Sezona Hollandalı Peter Bozs yönetiminde giren Dortmund, bu yıla damga vuracak bir performans ortaya koydu. Ligin ilk 7 haftasının 6’sında sahadan 3 puanla ayrılan Bosz’un talebeleri bir maçta ise berabere kaldı. Sonra futbolda nadir görülen bir düşüş başladı. Oynadığı 8 maçta galibiyete hasret kaldı. Bu maçların 5’inde sahadan puansız ayrılıp, 3 maçı ise berabere bitirdi. Bu sonuçlardan sonra doğal olarak Peter Bosz’un bileti kesilip, yerine bu kez Avusturyalı Peter Stöger getirildi. Hollandalı Peter gidip, Avusturyalı Peter gelince Dortmund yeniden galibiyeti hatırladı. Peter Stöger yönetiminde 9 maça çıkan Dortmund, 5 maçta sahadan 3 puanla, 4 maçtan ise berabere ayrılıp, bir süre namağlup yola devam etti. Peter Bosz döneminde zirveden hızlı bir düşüş yaşayan Dortmund, Peter Stöger’le yeniden yükselişe geçip ikinci sırayı ele geçirdi.
SEYİRCİ, BUNDESLİGA’YI BOYKOT ETTİ
Söz Dortmund’dan açılmışken Alman futbolseverlerin verdiği dersi de hatırlatmadan geçmeyelim. Bundesliga yönetimi ilk kez bu yıl Pazartesi maçlarını da fikstüre koydu. Taraftarların büyük tepkisini çeken bu uygulamaya en sert tepkiyi Dortmund taraftarı gösterdi. Her hafta 81 bin kişilik Signal Iduna Pak tribünlerini tıklım tıklım dolduran Dortmund taraftarı 24. haftada pazartesi akşamı oynanan Augsburg maçında uygulamayı protesto edip tribünlerdeki yerini almadı. Dortmund taraftarları özellikle ünlü “Sarı Duvar” isimli tribünü boş bıraktılar. Karşılaşmayı 53 bin kişi izlerken uzun yıllar sonra Dortmund bu kadar az bir topluluk önünde maça çıkmış oldu.
BİR ZAMANLAR BAŞARI HİKÂYESİYDİ
RB Leipzig son dönemde Alman futbolunun yükselen takımlarından biri. Sadece 7 yılda 5. ligden Bundesliga’ya yükselen RB Leipzig geçen yıl ligi ikinci sırada bitirerek sıradışı bir başarıya imza atmıştı. Bu yıl da zirveyi hedefleyen Doğu Almanya kökenli takım, Schalke 04 yenilgisiyle başladığı sezonda daha sonra art arda aldığı galibiyetlerle yükselişe geçti. Ligin 13 haftasında başarılı bir grafik çiziyordu ancak sonra oynadığı 7 maçtan sadece birini kazanarak, 3’er maçta sahadan yenilgi ve beraberlikle ayrıldı. Zirveden yavaş yavaş uzaklaşmaya başlamıştı ki, Mönchengladbach ve Augsburg galibiyetleriyle kendine geldi. Ancak son iki haftada Frankfurt ve Köln’e yenilerek 6. sıraya indi. RB Leipzig’in sahasında ligin sonuncusu Köln’e 2-1 yenilmesi sezonun en sürpriz skorlarından biri oldu.
KASABA TAKIMININ İSTİKRARSIZ SONUÇLARI
Hoffenheim geçen sezon ligi 4. sırada bitirmişti. Bundesliga’da ‘kasaba takımı’ olarak ünlenip, ligi üstlerde bitiren bir takım hüviyetine bürünen Hoffenheim için sezonun ilk 9 haftası oldukça başarılı geçti. Sadece bir maçta yenilip, 4’er maçta sahadan galibiyet ve beraberlikle ayrılan Hoffenheim’in istikrarsızlığı 10. haftadan itibaren başladı. Bu süreçte oynadığı 15 maçın 7’sinde sahadan mağlup ayrılan Hoffenheim, 4’er maçta ise galibiyet ve beraberlik aldı. İlk 4’ü hedefleyen takım, bu sonuçlardan sonra serbest düşüşle zirveden uzaklaşıp 9. sıraya kadar geriledi. Avrupa kupaları hayallerini gelecek sezonlara ertelemek durumunda kaldı.
KÂBUS GİBİ BİR 11 HAFTA
Bundesliga’da 7. sırada bulunan Mönchengladbach’ın kabusu son 11 haftada gerçekleşti. Üst sıralarda yer bulan Mönchengladbach, 11 haftada oynadığı 7 maçta sahadan puansız ayrıldı. Bu süreçte 3 galibiyet ve bir beraberlik alan Mönchengladbach, yaşadığı puan kayıplarıyla 7. sıraya kadar geriledi.
TAYFUN KORKUT, STUTTGART’I TOPARLADI
Son olarak Stuttgart’ın sıradışı öyküsüne bakalım. Sezona Hannes Wolf yönetiminde başlayan Stuttgart, 20 hafta sonunda 12 mağlubiyet alarak ligin dibine doğru hızla yol aldı. 21. haftada takımın başına tanıdık bir isim olan Tayfun Korkut geçti. Türk teknik adamla birlikte Stuttgart kendine geldi. Wolfsburg deplasmanında beraberlikle dönen Tayfun Korkut yönetimindeki Stuttgart, Mönchengladbach, Augsburg ve Frankfurt maçlarını kazanarak düşme hattından uzaklaşıp 12. sıraya kadar yükseldi.
Bayern Münih’in üst üste 6. şampiyonluğu için gün saydığı Bundesliga’da bakalım diğer takımlar sezon sonuna kadar hangi ilginç performanslara imza atacak?
[Hasan Cücük] 1.3.2018 [TR724]
HOLLANDALI PETER’DEN, AVUSTURYALI PETER’E
Önce ligde ikinci sırada bulunan Borussia Dortmund’la başlayalım. Sezona Hollandalı Peter Bozs yönetiminde giren Dortmund, bu yıla damga vuracak bir performans ortaya koydu. Ligin ilk 7 haftasının 6’sında sahadan 3 puanla ayrılan Bosz’un talebeleri bir maçta ise berabere kaldı. Sonra futbolda nadir görülen bir düşüş başladı. Oynadığı 8 maçta galibiyete hasret kaldı. Bu maçların 5’inde sahadan puansız ayrılıp, 3 maçı ise berabere bitirdi. Bu sonuçlardan sonra doğal olarak Peter Bosz’un bileti kesilip, yerine bu kez Avusturyalı Peter Stöger getirildi. Hollandalı Peter gidip, Avusturyalı Peter gelince Dortmund yeniden galibiyeti hatırladı. Peter Stöger yönetiminde 9 maça çıkan Dortmund, 5 maçta sahadan 3 puanla, 4 maçtan ise berabere ayrılıp, bir süre namağlup yola devam etti. Peter Bosz döneminde zirveden hızlı bir düşüş yaşayan Dortmund, Peter Stöger’le yeniden yükselişe geçip ikinci sırayı ele geçirdi.
SEYİRCİ, BUNDESLİGA’YI BOYKOT ETTİ
Söz Dortmund’dan açılmışken Alman futbolseverlerin verdiği dersi de hatırlatmadan geçmeyelim. Bundesliga yönetimi ilk kez bu yıl Pazartesi maçlarını da fikstüre koydu. Taraftarların büyük tepkisini çeken bu uygulamaya en sert tepkiyi Dortmund taraftarı gösterdi. Her hafta 81 bin kişilik Signal Iduna Pak tribünlerini tıklım tıklım dolduran Dortmund taraftarı 24. haftada pazartesi akşamı oynanan Augsburg maçında uygulamayı protesto edip tribünlerdeki yerini almadı. Dortmund taraftarları özellikle ünlü “Sarı Duvar” isimli tribünü boş bıraktılar. Karşılaşmayı 53 bin kişi izlerken uzun yıllar sonra Dortmund bu kadar az bir topluluk önünde maça çıkmış oldu.
BİR ZAMANLAR BAŞARI HİKÂYESİYDİ
RB Leipzig son dönemde Alman futbolunun yükselen takımlarından biri. Sadece 7 yılda 5. ligden Bundesliga’ya yükselen RB Leipzig geçen yıl ligi ikinci sırada bitirerek sıradışı bir başarıya imza atmıştı. Bu yıl da zirveyi hedefleyen Doğu Almanya kökenli takım, Schalke 04 yenilgisiyle başladığı sezonda daha sonra art arda aldığı galibiyetlerle yükselişe geçti. Ligin 13 haftasında başarılı bir grafik çiziyordu ancak sonra oynadığı 7 maçtan sadece birini kazanarak, 3’er maçta sahadan yenilgi ve beraberlikle ayrıldı. Zirveden yavaş yavaş uzaklaşmaya başlamıştı ki, Mönchengladbach ve Augsburg galibiyetleriyle kendine geldi. Ancak son iki haftada Frankfurt ve Köln’e yenilerek 6. sıraya indi. RB Leipzig’in sahasında ligin sonuncusu Köln’e 2-1 yenilmesi sezonun en sürpriz skorlarından biri oldu.
KASABA TAKIMININ İSTİKRARSIZ SONUÇLARI
Hoffenheim geçen sezon ligi 4. sırada bitirmişti. Bundesliga’da ‘kasaba takımı’ olarak ünlenip, ligi üstlerde bitiren bir takım hüviyetine bürünen Hoffenheim için sezonun ilk 9 haftası oldukça başarılı geçti. Sadece bir maçta yenilip, 4’er maçta sahadan galibiyet ve beraberlikle ayrılan Hoffenheim’in istikrarsızlığı 10. haftadan itibaren başladı. Bu süreçte oynadığı 15 maçın 7’sinde sahadan mağlup ayrılan Hoffenheim, 4’er maçta ise galibiyet ve beraberlik aldı. İlk 4’ü hedefleyen takım, bu sonuçlardan sonra serbest düşüşle zirveden uzaklaşıp 9. sıraya kadar geriledi. Avrupa kupaları hayallerini gelecek sezonlara ertelemek durumunda kaldı.
KÂBUS GİBİ BİR 11 HAFTA
Bundesliga’da 7. sırada bulunan Mönchengladbach’ın kabusu son 11 haftada gerçekleşti. Üst sıralarda yer bulan Mönchengladbach, 11 haftada oynadığı 7 maçta sahadan puansız ayrıldı. Bu süreçte 3 galibiyet ve bir beraberlik alan Mönchengladbach, yaşadığı puan kayıplarıyla 7. sıraya kadar geriledi.
TAYFUN KORKUT, STUTTGART’I TOPARLADI
Son olarak Stuttgart’ın sıradışı öyküsüne bakalım. Sezona Hannes Wolf yönetiminde başlayan Stuttgart, 20 hafta sonunda 12 mağlubiyet alarak ligin dibine doğru hızla yol aldı. 21. haftada takımın başına tanıdık bir isim olan Tayfun Korkut geçti. Türk teknik adamla birlikte Stuttgart kendine geldi. Wolfsburg deplasmanında beraberlikle dönen Tayfun Korkut yönetimindeki Stuttgart, Mönchengladbach, Augsburg ve Frankfurt maçlarını kazanarak düşme hattından uzaklaşıp 12. sıraya kadar yükseldi.
Bayern Münih’in üst üste 6. şampiyonluğu için gün saydığı Bundesliga’da bakalım diğer takımlar sezon sonuna kadar hangi ilginç performanslara imza atacak?
[Hasan Cücük] 1.3.2018 [TR724]
Varın Kandilli’nin ellerine…
Yahya Kemal, ‘İstanbul şairi’ sıfatına halel getirmemek adına son payitahtın hemen her köşesi için bir iki mısra dillendirir. Boğaziçi köyü, onun kelimelerinden şöyle nasibini alır: “Kandilli yüzerken uykularda/ Mehtâbı sürükledik sularda…”
Şimdilerde ise ay ışığı, mazisini arar halde. Çünkü Boğaz, sonradan görmeliğin ve İstanbul ruhundan bihaber tiplerin oyuncağı olmuş durumda. Onlar için artık ne söylense kifayetsiz, geçelim. Kandilli, güzel Üsküdar’ın güzel bir semti…
Letafetini sınırları dâhilinde bulunduğu eski kapıdan alıyor. Kandilli deyince o meşhur rasathane akla gelse de mahut yer, merkeze epey uzakta, söyleyelim. Beykoz istikametine giden herhangi bir otobüse binin, Beylerbeyi, Çengelköy, Vaniköy derken buraya geleceksiniz. İsminin çıkış hikâyesi IV. Murad dönemine uzanıyor, bir söylencenin kanatlarında. Buna göre padişah-ı zaman, Bağdat seferine çıkmazdan evvel, buraya bir saraycık kondurur. ‘Bağdat Fatihi’ olarak Osmanlı ülkesine avdet eder ve buraya yerleşir. Oğlu Şehzade Mehmed, saray-ı mezkûrda dünyaya gelir. Bunun üzerine sarayın önünde yedi gün yedi gece kandiller yanar. İsmin menşei böyle ama o çok sevdiği oğluna saltanat nasip olmaz, hatırlatalım. Şunu anladık: İstanbul’da tek bir ağaç kalmayıncaya kadar her yer ‘İnşaat’ nidalarıyla çınlayacak. Allah’tan Boğaz var da, denize ev yapmak gibi düşünceler yok şimdilik. Kandilli’nin sırtları çoktan işgal edilmiş. Merak eder de tepelere tırmanırsanız manzaraya şahit olursunuz. Yahya Kemal’e kızmayın lütfen, o gördüklerini yazmış, siz de görmediklerinizle avunun artık…
O bayırı tırmanın
Eski evlerinin çoğunu korumuş olmaları bile bu zamanda alkışı hak ediyor. Tarihî; meskenlerin önünde Kuzguncuk’taki gibi ‘fotoğraf çekmek yasaktır’ uyarısı yok şimdilik. Yorulmam diyorsanız bayırı tırmanın. Çünkü her adımda buranın geçmişine yol alacaksınız, yani eski köylülüğüne. Yer yer musluklu ama akmayan çeşmelere tesadüf edeceksiniz. Hayrat sahipleri, bu hali görse ne derdi acep? Sağlı sollu sokaklara giriverin, hiçbir adres sormadan üstelik. Kandilli Camii, diğer Boğaziçi camileri kadar bakımlı değil, sanki küskün duruyor. Sade bir mimarî; üslupta inşa edilmiş olan cami, iki katlı ve ahşap çatılı.
Şair Sultan’ın ‘kız lisesi’
Adile Sultan, II. Mahmud’un kızı, Abdülmecid’in kız kardeşi. Onu hanedan tarihinde mühim hâle getiren husus ise divan sahibi tek kadın şair oluşudur. Şair sultan, eşini ve dört oğlunu genç yaşlarda kaybetmesinin ardından dünya ağrısı ruhuna yuva yapar ve burada oturmak istemez. Buraya bir kız okulu yapılmasını vasiyet eder, böylece 1986’da yangınla harap olacak Kandilli Kız Lisesi ortaya çıkar.
Mevlevîlerin selam vermediği cami
IV. Mehmed’in ‘hünkâr şeyhi’ Vanî; Mehmed Efendi, 17. yüzyıl Osmanlı’sının ateşîn simalarındandır, tıpkı muarızı Niyazî;-i Mısrî; gibi. Çengelköy istikametinde bulunan ve ismiyle müsemma semtin bu esrarengiz camisine de yolunuzu düşürün. Caminin banisi, tasavvuf erbabının tekkelere kapattırıp dervişleri öldürttüğü için sevmedikleri ve ‘Vanî;-i cani’ diye andıkları Vanî; Mehmed Efendi. Öyle ki Mevlevîler, Boğaz’dan kayıkla geçerken camiye sırtlarını dönerlermiş. Bu âdet halen devam ediyor, hatırlatalım.
[TR724] 1.3.2018
Şimdilerde ise ay ışığı, mazisini arar halde. Çünkü Boğaz, sonradan görmeliğin ve İstanbul ruhundan bihaber tiplerin oyuncağı olmuş durumda. Onlar için artık ne söylense kifayetsiz, geçelim. Kandilli, güzel Üsküdar’ın güzel bir semti…
Letafetini sınırları dâhilinde bulunduğu eski kapıdan alıyor. Kandilli deyince o meşhur rasathane akla gelse de mahut yer, merkeze epey uzakta, söyleyelim. Beykoz istikametine giden herhangi bir otobüse binin, Beylerbeyi, Çengelköy, Vaniköy derken buraya geleceksiniz. İsminin çıkış hikâyesi IV. Murad dönemine uzanıyor, bir söylencenin kanatlarında. Buna göre padişah-ı zaman, Bağdat seferine çıkmazdan evvel, buraya bir saraycık kondurur. ‘Bağdat Fatihi’ olarak Osmanlı ülkesine avdet eder ve buraya yerleşir. Oğlu Şehzade Mehmed, saray-ı mezkûrda dünyaya gelir. Bunun üzerine sarayın önünde yedi gün yedi gece kandiller yanar. İsmin menşei böyle ama o çok sevdiği oğluna saltanat nasip olmaz, hatırlatalım. Şunu anladık: İstanbul’da tek bir ağaç kalmayıncaya kadar her yer ‘İnşaat’ nidalarıyla çınlayacak. Allah’tan Boğaz var da, denize ev yapmak gibi düşünceler yok şimdilik. Kandilli’nin sırtları çoktan işgal edilmiş. Merak eder de tepelere tırmanırsanız manzaraya şahit olursunuz. Yahya Kemal’e kızmayın lütfen, o gördüklerini yazmış, siz de görmediklerinizle avunun artık…
O bayırı tırmanın
Eski evlerinin çoğunu korumuş olmaları bile bu zamanda alkışı hak ediyor. Tarihî; meskenlerin önünde Kuzguncuk’taki gibi ‘fotoğraf çekmek yasaktır’ uyarısı yok şimdilik. Yorulmam diyorsanız bayırı tırmanın. Çünkü her adımda buranın geçmişine yol alacaksınız, yani eski köylülüğüne. Yer yer musluklu ama akmayan çeşmelere tesadüf edeceksiniz. Hayrat sahipleri, bu hali görse ne derdi acep? Sağlı sollu sokaklara giriverin, hiçbir adres sormadan üstelik. Kandilli Camii, diğer Boğaziçi camileri kadar bakımlı değil, sanki küskün duruyor. Sade bir mimarî; üslupta inşa edilmiş olan cami, iki katlı ve ahşap çatılı.
Şair Sultan’ın ‘kız lisesi’
Adile Sultan, II. Mahmud’un kızı, Abdülmecid’in kız kardeşi. Onu hanedan tarihinde mühim hâle getiren husus ise divan sahibi tek kadın şair oluşudur. Şair sultan, eşini ve dört oğlunu genç yaşlarda kaybetmesinin ardından dünya ağrısı ruhuna yuva yapar ve burada oturmak istemez. Buraya bir kız okulu yapılmasını vasiyet eder, böylece 1986’da yangınla harap olacak Kandilli Kız Lisesi ortaya çıkar.
Mevlevîlerin selam vermediği cami
IV. Mehmed’in ‘hünkâr şeyhi’ Vanî; Mehmed Efendi, 17. yüzyıl Osmanlı’sının ateşîn simalarındandır, tıpkı muarızı Niyazî;-i Mısrî; gibi. Çengelköy istikametinde bulunan ve ismiyle müsemma semtin bu esrarengiz camisine de yolunuzu düşürün. Caminin banisi, tasavvuf erbabının tekkelere kapattırıp dervişleri öldürttüğü için sevmedikleri ve ‘Vanî;-i cani’ diye andıkları Vanî; Mehmed Efendi. Öyle ki Mevlevîler, Boğaz’dan kayıkla geçerken camiye sırtlarını dönerlermiş. Bu âdet halen devam ediyor, hatırlatalım.
[TR724] 1.3.2018
Kaydol:
Yorumlar (Atom)