Hep kahır! [Ercümend Perver]

Başlığa bakıp da isyan ettiğimi sanmayın dostlar. Bu söz rahmetlik Cem KARACA’nın gurbette memleket özlemi çekerken yazdığı “Hep kahır” adlı şiirinden iktibasla meseleye girmek istedim. Ve yazının sonunda aktaracağım yaşanmış hadiseyle kahırların içinde dudaklarınızı, uzun zamandan beri unutturulan tebessümle tanıştırmak istedim. Yani başımıza gelen kaderin hükümleri kazalardan değil bıktığımız. Bıktık zalim ve avânelerinden. Bıktık iktidarın şahsiyetsiz beslemelerinden. 

Bütün elemler gittiğinde geriye lezzet diye bir tortu kalır ki tadından yenmez dostlar. Ama bugün insanlık tarihinde görülmemiş elemleri bize yaşatanlar içinse kıyamete kadar “Ah keşke”lerle dolu bitmeyen elem ve ızdırap kalacak.

Kıyamete kadar derken; eğer bu süreç bittiğinde bugün bize bu elemleri yaşatanlar hayatta iseler zaten her şeyi ayan beyan görecek, nedamet hisleriyle ah-u eninlerle inleyecekler. Şayet kabirde iseler, geride bıraktıkları evlad-u îyâlinin, ecdadının yaptığı haksızlıkları okuyup, dinleyip, gördükçe bizzat kendi evlatları onlara rahmet yerine lanet okuyarak anacak ve azaplarını bin kat artıracaktır. 

Hatta o gün; bugünün “Mahalle baskısı” denilen sosyal olgudan etkilenip, kişi ecdanın yaptıklarını onaylamadığını kendisinin böyle bir ecdadı reddettiğini çevresine ispatlamak için, gidip babasının mezar taşına sineceğini bu millet görecektir. Zira yapılanlara ses çıkarılmadığı gibi bir de alkış tutan bu milletin geriye bıraktığı evladları öyle utanacak öyle utanacak ki kendisini bu baskıdan kurtarmak için ecdadına lanet okumakla birlikte gidip mezar taşına sinmeye mecbur hissedecek.

Elbette böyle bir şeyin yapılmasını bugün zulmedilen insanlardan hiçbirisi istemez. Ama neylersin ki kader adalet eder. Bu gün hapishanelerde annesinin yanında sağlıksız ortamlarda kalırken ölen bebekleri bile ailelerini vermeyip “İlla hainler mezarlığına gömeceğiz” diye tutturanların akıbetleri de farklı olacağını mı sanıyorsunuz. 

Geçenlerde Tarık TOROS kardeşim “Artık necip millet demeyeceğim” diye bir serzenişte bulundu. Bundan on yıl evvel bu sitemi kabullenemezdim. Felsefe okuyup ardından “Şu ecdadı daha iyi tanıyalım” diye tarih okumak istedim. Üniversiteyi bitirdiğimde saltanat için bizzat öz kardeşlere yapılan zulümleri okuyunca “Yerin dibine batsın sizin saltanatınız” demekten kendimi alamadım. 

Bir örnek vereyim; Büyük Selçuklu devletinin Irak Meliki, Melik Tutuş saltanatının kendi soyundan devam etmesi için daha akîl baliğ olmamış yeğenlerinden yedi tanesinin gözlerini oydurarak özürlü hale getiriyor ki tahta çıkmaları engellensin. 

Bu süreç başladığında defalarca bunun gibi bir çok örneği verdikten sonra; şunu söyledim: “Tarihte saltanat için en acımasız katliamlar ve zulümler yapılmıştır. Hatta bu katliam ve zulümleri kendi evlatlarına bile reva gören padişah ve halifeler vardır. Şimdi size soruyorum, bana tarihten bir tane örnek gösteriniz ki Allah rızası için çalışılan gönüllü kuruluşlardan herhangi birisinin birisine çelme taktığı görülmüş olsun. Bir dergâhta veya tarikatta bir derviş başka bir dervişe şeyhinden sonra onun yerine geçmek için derviş arkadaşına haksızlık etmiş olsun. Vâki midir” 

Bizim sözde necip milletimiz hep peşini olanı sever. Bugün haksızlık karşısında susanların bahaneleri iktidar sahiplerinden korkmaları ve rızk endişesi. “Arkadaş yaptığınız haksızlık, sizin yaptıklarınızın ne herhangi bir hukukta ne de her hangi bir inanç sisteminde yeri yoktur” dediğinde; (onlarca örneği var) belli ki kendisini hapishanede bulacak. Dedik ya necip milletimiz(!) peşin olanı sever. Ama bilmiyor ki kabir hapishaneden daha dar ve azabı tarifsiz… 

Geçen gün bir arkadaşımız sosyal paylaşım sitesi aracılığıyla bir filmden alıntı yaparak kısa bir bölüm paylaşmış. O videoda bir hoca cemaati toplamış, cemaati öfkeyle azarlıyor. 

-Ey cemaat ben size namaz kılarken şu cep telefonlarınızı kapatın dedim mi? Cemaat cevap veriyor 
-Dedin 
-Peki, siz kapattınız mı?
-Hayır 
-Peki ben size bir daha namaz esnasında telefon çalarsa o telefonu ... sokarım dedim mi? 
-Dedin
-Peki bir daha telefon çaldı mı?
-Çalmadı çünkü kapattık
-O zaman ben bu köyden gidiyorum, çünkü ... korkusu Allah korkusunun önüne geçmiş. İmama gerek yok. 

Yukarıda da söylediğimiz gibi bu süreç bittiğinde; hatta başladı bile diyebiliriz. Maskaralık hallerinin ileri de Temel - Dursun fıkralarını unutturacağını. Memlekette yepyeni bir mizah alanı açılacağını kat'iyetle söyleyebiliriz. 
Şimdi size “Dünyanın en güzel ülkesi Türkiyemizin(!) meşhur bir ilçesinde yaşanan hadiseyi nakledeyim de bu sürecin dilsiz şeytanlarının evlatlarına nasıl bir miras bıraktıklarını hep beraber görelim.

Hizmet hareketine mensup bir abimizin bütün aile fertleri de kendisi gibi hasbi, diğergâm ve fedakâr insanlardır. Nesli cedid için türlü zahmetlere katlanırlar. Bir zamanlar Hacı Bayram Velilerin nefis terbiyesi olarak kullandıkları müridlerini “Dilendirme” metodunu günümüzde Hizmet Hareketi, mensuplarına “Burs, kurbanda deri, Ramazanda himmet ve sadaka” gibi faaliyetlerle uygularlar. İşte bu abimiz de diğer abiler ve arkadaşlar gibi kendi ilçesinde hayırlara vesile olmak için her meslek ve meşrepten insanla temasa geçer, Hizmet Hareketinin projelerini anlatır, neslin ihyası için onların da ellerini taşın altına koymalarını ister. Ve kısmen muvaffak da olur. 

Tabi hırsızlar suç üstü yakalanınca, suç üstü yakalanmanın verdiği psikolojiyle ne yapacağını şaşırıp zıvanadan çıkarlar. 

Zıvanadan çıkan devrin zalim ve avâneleri sosyal yardımlarla yalladıklarının da marifetiyle Abimizin kendisi, eşi ve bir oğlu da hapsedilir. Bu da yetmez, devrin azmış zalimi televizyonlara çıkıp üstelik iftar vaktinde “Bunlar hapishanelerden cezasını çekip çıksalar bile onlara rahat yok milletimiz onların cezasını kesecektir” gibi hasedi imanını kalbinden çoktan kovmuş bu talihsizin herzesini hemen uygulamaya koyan halk da geride kalan aile fertlerine hakaretler eder gördükleri yerde insan onur ve haysiyetine yakışmayacak çirkefliklerde bulunurlar. 

Bu abimizin ortanca oğlu artık dayanamaz ve bir Cuma günü Cumadan çıktıktan sonra kendisine “Terörist” diye hakaret edince, orada yüksek sesle konuşmaya başlar.

Cemaat şimdi beni iyi dinleyin! Geçen gün bizim bağ evine gittim. Ortalığı toplarken bizim bodrumda babamın bir ajandası elime geçti. Baktım ki ne göreyim! Babam  bu ilçede kimden burs almış, kimden zekat almış, kimden kurban almış, kimden fitre almış, kimi iftara davet etmişse hepsini tek tek yazmış. Şimdi size tavsiyem benim için bol bol dua edin ki beni içeri almasınlar. Alırlarsa malum, o ajandayı önlerine koyarım ve hep beraber orada muhabbete devam ederiz” der. 
Tabi cemaat şoktadır. Hemen kıvırmaya başlarlar.
-Yahu kardeşim sen de hemen alındın yaa. Biz seninle şaka yapıyorduk. Yapmazsın değil mi öyle şeyler haa… 
Necip millete bak necip millete(!) ... korkusu nasıl da kıvırttırıyor. 

[Ercümend Perver] 5.7.2017 [Samanyolu Haber]
eperver@samanyoluhaber.com

Siz hiç ağladınız mı? [Zeynep Zâhide]

Akşamları eve geldiğinde kucağından inmediğiniz babanızın, bir gün hep güven duyduğunuz polislerce gözünüzün önünde yere yatırılıp arkadan kelepçelendiğini gördüğünüzde. Kapınızı kırarak açan polislerce annenize hakaret edildiğinde siz hiç ağladınız mı?

Herkesin beslenme çantasına annelerinin koyduğu en leziz yiyecekleri açtıklarında, “Onlara su bile yok” talimatını uygulayan şakşakcı takımının sizin ailenizi açlığa mahkum etmesinden dolayı, siz her gün masum evladınızın beslenme çantasına patates haşlaması koymak zorunda kaldığınızda siz hiç ağladınız mı? 

Okul çıkışlarında herkesin anne veya babası çocuklarını almaya geldiğinde siz ya hapishanede yada bakmakla yükümlü olduğunuz yavrularınızın rızkı için çalışmak zorunda kaldığınız için çocuklarınız kendi imkanlarıyla eve yürüyerek gelirken siyasal islamcıların güya dindarlaştırdıkları ülkede taciz edilen çocuklarınızın bozulan psikolojilerini gördüğünüzde Siz hiç ağladınız mı?

Eşinizin suçsuz yere hapse girdiğinde sizin bakmakla yükümlü olduğunuz çocuklarınızın rızkı için hiç tecrübenizin olmadığı çok ağır işlerde çalışıp da; “Bunu da şükür” deyip şartlara alışmaya çalışırken,  bir akşam patronunuza devrin zaliminin adamları tarafından baskı yapılarak sizi kovdurduklarında... Siz hiç ağladınız mı?

Daha sonra günlerce iş arayıp bulamayınca, evde bekleyen masumlar hatrına tekrar eski patrona gidip sizi işe alması için rica ettiğinizde, insanlıktan ve insaftan nasipsiz dili kuruyasıca patronun size “Git o..luk yap” dediğinde. Siz hiç ağladınız mı? 

Tımarhanelik bir delinin uydurduğu dünyanın en masum sivil toplum kuruluşuna yapılan terör suçlamasından dolayı sizin de o sivil toplum kuruluşunda fi tarihinde görev yaptığınızdan dolayı göz altına alınıp beş yaşın altında iki çocuğunuzla hapishanede yaşamak zorunda kaldığınızda... Siz hiç ağladınız mı? 

On kişilik koğuşlarda otuz kişiyi tıkarak ve bir de bunların yanına çocuklu bayanları koyarak 3-5 yaşlarındaki çocukların “Anne parka gidelim" diye tutturduğunda söyleyecek söz bulamadığınızda. Siz hiç ağladınız mı? 

Evladınız ateşler içinde yanarken hapishane yönetiminin ve savcının çocuğunuzu hastaneye götürmeye müsaade etmediğini ve üç beş beş gün sonra yavrunuzu kaybettiğinizde. Ve beteri, çocuğunuzun cenazesini yakınlarınıza vermeyerek  hainler mezarlığı diye uydurulan mezarlığa gömülmek istenmesi karşısında. Siz hiç ağladınız mı?

Kapalı görüşte sizi ziyarete gelen 3-4 yaşlarındaki kızınızın “Baba ne olur camı aç da öpeyim” demesi karşısında çaresizliğinizde siz hiç ağladınız mı?

Kimin ve ne maksatla ihbar ettiği bilinmezken sadece bir ihbara itibar edilerek deli saçması bir gerekçeyle tutuklanıp “İtiraf et kurtul” diyerek başka masum insanlara iftira attırmak için baskısı yapılarak, insan onur ve haysiyetine yakışmayacak işkenceler neticesinde tahliye olduğunda kaybettiği erkeklik yetisinden dolayı intihar eden yirmisinde delikanlı oğlunuzu kaybettiğinizde. Siz hiç ağladınız mı?

Çocuklarınız sokakta oyun oynarken arkadaşları tarafından anne ve babalarının, sırf Hizmet Hareketine ait müesseselerde çalıştığı için tutuklanmasını terör suçu sayarak, çocuklarınızı arasına almadığında, çocuğunuzun “Gidelim buralardan anne” diye size yalvardığında siz hiç ağladınız mı? 

Sadece yarım saatlik açık görüş için Türkiye'nin taa bir ucundan bir ucuna gidilen, ve siz yol masrafından kurtulmak için eşinizin hapis yattığı ile taşındığınızda bu seferde eşinizi başka bir ile naklettiklerinde çaresizlikten siz hiç ağladınız mı? 

Hele bu ziyaret sırasında saatlerce yol kat ettikten sonra, hapishane önünde on yaşındaki kızınızın babasını görme heyecanıyla dikkat etmeden yolun karşısındaki hapishaneye koşmasıyla, yoldan geçen bir otomobilin altında kalarak çok sevdiğiniz dünyaya veda etmesi karşısında siz hiç ağladınız mı? 

Ağlayamazsınız ki... Üstad Necip Fazıl’ın ifadesiyle “Ağlasaydınız anlardınız” Ağlayan yürekte merhamet olur. Onu da siz sattınız bit pazarında. Şimdi onsuz avaresiniz menfaatin loş vadilerinde. Sattınız; başta haysiyet ve daha nice değerler karşılığında bir gecelik zevklere tamah ettiniz. O zevkler ki size onu tattıranların kulu kölesi etti. Sonra o zevklerin tadı damağınızdan gidince mide bulantıları başladı. Kusmak istediğinizde yediğiniz haltlar sizi ele vereceğinden mideniz her kabardığında garip sesler çıkararak höykürmeye başladınız. 

Şimdi normale dönmek isteseniz de dönemezsiniz. Öyle zulümlere ortak oldunuz ki insaf size küsüp terk etti muhitinizi. O insaf ki hadiseleri anlamada en önemli kriterdi. İdrak edip iradenizle insaf süzgecinden geçirmediniz masum insanlara atılan akıl almaz iftiraları. Sizler ki Hizmet hareketinden bir delikanlı en değerli varlığınız olan kızınıza talip olduğunda ismini bile sormadan verecek kadar bu insanlara güveniyor ve bu insanları çok iyi tanıyordunuz. Yılardır sizden milletin selameti için yapılan projelere desteğiniz teklif edildiğinde gözünüzü kırpmadan maddi manevi desteklediğinizi esirgemeyerek güven ve itimadınızı beyan ettiğiniz Hizmet Hareketine mensup insanları üç kuruşluk dünya menfaatine tercih ettiniz.

Tercih ettiniz; neslin ilkeli, haysiyetli ve iyi bir karakter sahibi olması için yapılan hizmetlere karşılık, devlet kapısında makamlara. Ama unutmayın ki makamlar masal gibidir. “Bir varmış” diye başlar. Masal biter, sonra bir bakmışınız “Bir yokmuş…” 

Karşılaşmak istemeyiz ama mukadderat. Hadi mahkeme-i Kübrada görüşmek üzere… 

[Zeynep Zâhide] 5.7.2017 [Samanyolu Haber]
zzahide@samanyoluhaber.com

Topal tilkinin kuyruğu [Safvet Senih]

Prof. Dr. Suat Yıldırım Hocamız, Hulusî Yahyagil’den bahsederken şunları anlatıyor:

“Merhum Hulusî Ağabeyi ilk defa İlahiyat Fakültesi ikinci sınıf öğrencisiyken 1962 yılı yaz ayında Elazığ’daki evinde ziyaret ettim. Elazığ’da  bütün şehir ahalisinin tanıyıp, büyük bir saygı, sevgi, güven duydukları, kendisinden ‘Albay Hulusî Bey’ veya ‘Hacı Hulusî Bey’ diye bahsettikleri bir zattı. Mütebessim, mütevazi, ruhu itminana ermiş, namazlarını câmide kılan, mahalle sakinleri tarafından tanınıp selamlaşılan, büyük-küçük, yaşlı genç herkese ilgi gösteren hoş sohbet bir zattı. Sünnet-i seniyeye uygun sakalı, nûranî yüzü, heybesi maneviyat dolu haliyle âdeta âhiretten gelmiş mücessem bir ruh gibiydi. Gelen insanlarla sohbet etmekle beraber, zamanının çoğunu Risale-i Nur’dan okumaya ayırırdı. 

“Derse, Salavât-ı Şerîfeyle başlıyordu. Hatırımda kaldığı kadarıyla en çok, ‘Allahümme salli alâ seyyidina Muhammedin hayri’l-verâ, şemsi’d-duhâ bedri’d-düca, nûri’l-hüda…’  sîgasıyla olan salavatı okurdu. Sonra en az üç kadar Hadis-i Şerif okuduktan sonra Risale-i Nur’dan okur veya okuturdu.

“Bulunduğu toplantılarda mâlâyânî (mânasız, boş) ve özellikle politikadan konuşulmazdı. 1960 İhtilalinden sonra Cumhurbaşkanı olan Cemal Gürsel, Harp Okulundan devre arkadaşıymış. Kendisine tavsiyelerini ihtiva eden bir mektup gönderdiğini öğrendim. Bu hadise, idarenin başında olanlara emr-i bilmaruf ve nehy-i ani’l- münker yapması bakımından çok önemliydi.

“Hulusi Ağabey, ders ve sohbet esnasında havayı yumuşatmak için yaptığı espriler hakikate vesile olurdu. Bu kabil latîfeleri kaldırabilecek yakınında birilerinin üzerinden yapardı. Bir gün Hulusî Ağabey, bir hoca arkadaşa; ‘Hocamız keskin zekalı, becerikli ve erkân-ı harp (kurmay) biridir’ deyince arkadaşın koltukları kabarmış. Hemen arkasından, ‘Ama kurmaylar, sade ve kolay meseleleri de karmaşık, anlaşılmaz hale getirmeyi iyi becerirler!’ deyince omuzları inivermişti.

“Bir seferinde şöyle bir şey nakletmişti: ‘Dindar sâlih bir zat varmış. Herhangi bir hocalık iddiası yokmuş. Ama onu sâlih bilen biri gelip bir gün, ‘Hangi işe el atsam zarar ediyorum. Ne olur, bana bir muska yaz da işlerim yoluna girsin!’ demiş. O zat kendisinin bu konuda mâhir olmadığını söylemişse de adam, ‘Senin yazdığın muskanın bana faydalı olacağına inanıyorum.’ diye tutturmuş.  O zat da başından savamayacağını anlayınca, ‘Tamam, yazacağım, şu vakitte gel al!’ demiş. Gelince, ‘Bunu al bahçedeki toprağa göm. Fakat gömerken SAKIN TOPAL TİLKİNİN KUYRUĞUNU HATIRINA GETİRME. Aksi takdirde muskanın hiçbir faydası olmaz!’ demiş. Adam gitmiş, ne zaman muskayı gömmeye teşebbüs etse, topal tilkinin kuyruğu gözünün önüne gelmiş.”

“Gerçekten insanlar tavsiye edilen güzel sözleri unutsalar da aykırı olan ve yasaklananları unutmazlar. Şu halde unutulmasını istediğimiz hususlarda aykırı çağrışımlardan yararlanabiliriz. Şahsen ben bunu dinledikten sonra bazı önemli şeyleri unutmamak için ‘topal tilkinin kuyruğundan’ yararlanmışımdır.

Merhum büyük dayım ilköğretim müfettişiydi… Savaştepe Köy Enstitüsü mezunu olduğu için Cumhuriyet ve Milliyet gazetesi okuyan sol anlayışlı birisiydi. Ama (anneannem olan) annesinin “Namazını hiç bırakmayacaksın” diye ciddî tembihi üzerine gerçekten namazlarını hiç bırakmazdı. Yine bir gece, yatsı namazını kıldıktan sonra bir trafik kazasında vefat etti; Allah rahmet eylesin… Şöyle bir hatırasını anlatmıştı:

''Yeni müfettiş olmuştum. İlk defa teftişe gidiyorum. Sene 1962… Bayiden bir ŞULE Dergisi almıştım… Şoför hacı imiş. Sohbete başladık. Dergiden dinî konular aktarmaya başladım. Bana ‘Müfettiş bey, siz nereliydiniz?’ dedi. Ben ‘Kütahya’ deyince, ‘Oralar erenler evliyalar yatağı’  dedi. Bir köye vardık; Nisan ayının başında çocukları salıverip okulu tatil etmişler. Müdüre bağırıp çağırdım. ‘Öğretmenleri  topla, geliyorum.’ diyerek camiye gittim. Namazdan sonra okula yöneldim; ama muhtar yolumu kesip, ‘Müfettiş Bey, bize gidip yemek yemeden olmaz’, diye tutturdu. ‘Millet bana ne der?’ diye yalvarıyordu. Baktım olmayacak. ‘Ama hiçbir hazırlık istemem; ne varsa sadece onu yiyeceğiz.’ Deyip peşine düştüm. Ama arkamızda bir uğultu. Camiden çıkan bütün köylüler peşimizden geliyor. Eve girdik, millet dışarıda bekliyor. ‘Muhtar bu nedir?’ dedim. Yemin etti. ‘Bilmiyorum, gidip bir öğreneyim.’ dedi.  Geldi, ‘Bu müfettiş evliya gibi adam, elini öpmek istiyoruz!.. diyorlar,’ dedi. ‘Yahu ben câhil günahkâr bir insanım; bu nereden çıktı?’ dedim. Şoföre, ‘Aynen böyle söyle ve onları dağıt!’ dedim. O, hiç oralı olmadı. Meğer yaygarayı yapan zaten o imiş; ‘Aman bu müfettiş Kütahyalı. Zaten evliya ocağı, diye duymuştum. Adam yol boyu dini şeyler okuyarak geldi. Öğretmenleri, müdürleri vazifelerinizi tam yapmıyorsunuz, diye  azarladı. Ezanı duyunca, camiye koştu. Bu müfettiş evliya, evliya!.’ Diye peşine takmış. Baktım kurtuluş yok. ‘Gelsinler, sıra ile birer birer tokalaşalım.’ dedim. Ellerime sanki mübarek bir şeye dokunur gibi dokunuyorlardı.”

Bizim halkımızın hüsn-i zan tarafı da işte böyle… 

[Safvet Senih] 5.7.2017 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com

Nurtopu gibi bir Suriyeli göçmen sorunumuz oldu [Haber-Yorum: Hasan Cücük]

Son günlerde Suriyelilerin adının karıştığı toplumsal olaylar sık sık haber olmaya başladı. Sayıları 3 milyonu bulan Suriyeli mülteciler, Türkiye’nin her tarafına dağılmış durumdalar. Bazen istenmeyen olaylar çıkıyor. Cinayet bile işleniyor. Türkiye toplumu göçmen ve mülteci kavramıyla karşılaşmanın daha doğrusu hazırlıksız yakalanmanın şokunu yaşıyor.

Türkiye’nin yeni gündemine giren bu kavramlarla Avrupa 1960’lı yıllarda tanıştı. O yıllarda başta Almanya olmak üzere iş gücüne ihtiyaç duyulan ülkelere Türkiye, Pakistan, Yugoslavya gibi ülkelerden ‘misafir işçiler’ geldi. Fabrikalarda çalışan bu işçiler zamanla kalıcı oldu. Misafir işçilikten göçmenliğe terfi ettiler. Yalnız gelen bu kişiler zamanla sılada bıraktıkları eş ve çocuklarını yanlarına getirerek aile olup, sayıca çoğaldılar.

GÖÇMENLER İÇİN DOĞRU POLİTİKA BELİRLENEMEDİ

Avrupa’ya geliş ekonomik gerekçe olduğu için mümkün olduğu kadar az masrafla hayatlarını idame ettirdiler. Birde tabi sılada bıraktıkları yakınlarına ekonomik yardım yapmak durumunda olduğu kadar cimrilik noktasına varan bir tutumluluk gösterdiler. Ucuz evlerde oturdular. Sosyal hayata tam karışmadılar. Şehrin belirli bölgelerine göçmen yoğunluğu oluşmaya başladı. Zamanla gettolaşmaya dönüşen bu yığılmadan dolayı, yerli nüfus bu bölgelerden göçmenlerin daha az olduğu yerlere taşındı.

MÜLTECİ AKINI DAHA DA PROBLEMLİ OLDU

1980’li yıllardan itibaren Avrupa, bu kez mülteci kavramıyla tanıştı. Filistinliler Avrupa’nın ilk mültecileri olurken, Lübnan iç savaşı, Afganistan’ın işgali, Afrika’da baş gösteren kabile savaşları ve açlık, Avrupa’ya mülteci akınını başlattı. Mülteciler, göçmenlerden farklıydı. Yerini yurdunu istekleri dışında terk etmek zorunda kalan bu insanların ağır bir travma yaşıyordu. Özellikle iç savaş ve ülkeleri işgal edilenlerin yakınlarını kaybetmenin acısına bir daha geriye dönecekleri bir vatanlarının olmaması da ekleniyordu.

Avrupa ülkeleri mültecilere göçmenlerden farklı bir muamelede bulunuyordu. Göçmenler, işi olan, kriminal suçlara fazla karışmayan, getto bölgesinde yaşadığı için toplumun genelinin huzurunu bozmayanlardı. Mülteciler hem yaşadıkları psikolojik durumdan hem de işsiz olmalarından dolayı geldikleri topluma ekstra ‘yük’ getiriyordu. Göçmenler kalıcı, mülteciler gidici gözüyle bakılıyordu.

ENTEGRASYON PROGRAMLARI YETMEDİ

İyi yönetilmeyen göçmen ve mülteci politikası pimi çekilmiş bir bombanın toplumun içine atılmasından farksızdı. Bundan dolayı ülkeler mültecileri ülkenin değişik şehirlerine dağıttılar. Belirli bir süre bulundukları şehirde oturma şartı getirdiler. İltica işlemleri sürerken kamplarda kaldılar. Mültecilerin topluma uyum sağlaması için dil kursları açtılar, çocukların mutlaka okula gitmesini sağladılar. Milyarca Euro harcadılar. Başarısız bir mülteci politikasının bedelinin çok daha ağır olacağını biliyorlardı.

Ancak tüm bu yapılanlara rağmen birçok Avrupa ülkesinde göçmen ve mülteci politikası beklenen başarıyı vermedi. Göçmen çocuklarının eğitimde başarılı olmaları uzun yılları aldı. Birkaç kuşak iyi eğitim alamadığı için hayatına vasıfsız işçi olarak devam etti. Mülteciler için manzara daha vahimdi. Suça karışma oranları oldukça fazla oldu. Ne yapacaklarını bilemeyen, rotasız gemiler gibi yaşamaya başladılar ve şiddeti kullanarak ‘var olmaya’ çalıştılar.

AŞIRI SAĞ PARTİLER BU SORUNLAR ÜZERİNDE YÜKSELDİ

Göçmen ve mültecilerin yaşadığı getto bölgeleri birer suç mahalline dönüştü. Polisin girmekte zorlandığı kurtarılmış bölgeler oldu. Suç çeteleri sokaklarda hâkimiyeti eline aldı. Bu durumdan rahatsız olan göçmen ve mülteciler çocuklarının geleceğini kurtarmak için yerli halkın yoğun olarak yaşadığı semtlere taşındı.

Devlet ortaya çıkan sorunlara çözüm için verilmiş bazı hakların geri alınmasıyla başladı. Daha çok ekonomi silahını kullandı. Sosyal yardımlarda kesintiye gitti. Örneğin nüfusunun yüzde 8’i göçmen ve mülteci olan Danimarka’da sosyal yardımla geçinenlerin yüzde 40’ının yabancılar olmasından dolayı, sosyal yardım miktarında ciddi kesinti yapıldı.

Çalışmadan sosyal yardımla devletten geçinme, bazı semtlerde oluşan gettolar ve artan suç oranları Avrupa’da aşırı sağ partileri ortaya çıkardı. Varlık nedenini göçmen ve mülteci karşıtlığı üzerine kuran bu partiler, basınında verdiği lojistik destekle kısa sürede toplumda taban buldu. Bugün Avrupa bir taraftan taban bulan aşırı sağla diğer taraftan ciddi bir problem olan yabancılara çözüm bulmak için uğraşıyor.

TÜRKİYE, SURİYELİ GÖÇMENLERİ ENTEGRE EDEMEZSE…

Türkiye ise henüz daha nasıl bir toplumsal problemin içine düştüğünün farkında değil. Ahmet Davutoğlu, Suriye iç savaşı çıkıp, mülteciler ülkemize gelmeye başladığında “Kırmızı çizgimiz 100 bin mülteci” demişti. Bugün o kırmızı çizgi tam 30 kat aşıldı. Sayıları 3 milyonu bulan Suriyeliler için hükümet, ciddi bir entegrasyon programı hayata geçirmedi. Dahası böyle bir gayreti ve politikası olmadı. Türkiye’nin her tarafına dağılan Suriyeliler toplumun barışı için ciddi tehdit. İşsiz ve evsiz olan bu insanlar hayatlarını devam ettirme adına şiddete bulaşacağı gibi, yerli halk tarafından istismar ediliyor. Baraka gibi evler fahiş fiyata kiralanıyor, saati 1 liraya insanlar çalıştırılıyor, genç kızlar ikinci eş olarak alınıyor. Bunlar iktidar güdümündeki medyaya çok yansımıyor ama kartopu gibi giderek büyüyen bir sorun toplumun üzerine hızla yaklaşıyor.

İktidar, Suriyeliler için ciddi bir entegrasyon programı hazırlamazsa toplumsal olaylar peş peşe patlak verecektir. Avrupalı bizden farklı. Avrupa’da olaylara polis müdahale ederken, bizde halk kendi müdahale edip, linç yöntemini seçiyor. Eğitimi olmayan, Türkçeyi tam bilmeyen, aş ve işe ihtiyacı olup da bulamayan insanlar neler yapmaz ki? Türkiye keşke bu konuda Avrupa’nın tecrübelerinden istifade etse. Hamasetle söylenen ‘Ensarız’ kelimesi boş laftan öte bir anlam taşımıyor. Sosyal medyada açılan  #SuriyelilerSınırdışıEdilsin etiketleri tehlikenin boyutunu ortaya koymaya yetiyor. Tabi anlayana…

[Hasan Cücük] 5.7.2017 [TR724]

İş âlemi meşgul, gelemez! [Haber-Analiz: Semih Ardıç]

CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun Ankara’dan İstanbul Maltepe Cezaevi’ne doğru başlattığı Adalet Yürüyüşü’ne Kocaeli civarında Halkların Demokratik Partisi (HDP) de destek verdi. Mağduriyet müşterek paydası büyüyor.

Kılıçdaroğlu’nun bütün mağdurlar için yola çıktığını açıklaması demokrasiye susamış milyonları umutlandırdı. Farklı siyasî geleneğe mensup on binler 40 dereceyi aşan sıcağa rağmen asfaltta her gün 18 kilometre yürüyor. ‘Adalet’ için omuz omuza yürüyenlerin arasında sanatçılar, gazeteciler, hukukçular, akademisyenler, siyasetçiler, hatta AKP’nin kurucu isimlerinin yer alması iktidar ve Saray cenahında tedirginliği artırmış olmalı ki sosyal medyada yine o troll ordusu harekete geçirildi.

YÜRÜYÜŞÜN TESİRİNİ KIRMAK İÇİN DEMOKRASİ NÖBETİ

Saray, yürüyüşe matuf (AKP’li seçmen arasında bile yüzde 70) halk desteğini kırmak için 15 Temmuz’dan itibaren Demokrasi Nöbeti’ni yeniden başlatacak. Bu da gösteriyor ki AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan’ın en büyük korkusu etkili, birleştirici ve kuşatıcı muhalefettir. Erdoğan, Kılıçdaroğlu karşısında ilk defa gündem tayin etmekte zorlanıyor. Halk desteğini kaybediyor. Son il başkanları toplantısında sarf ettiği, “Böyle giderse 2019’da işimiz zor” sözleri de bunu ele veriyor.

Kılıçdaroğlu, CHP İstanbul Milletvekili Enis Berberoğlu MİT TIR’ları davasında 25 sene hapse mahkûm edildiğinde böyle bir karar almasaydı muhtemelen bugün partisinden başka isimler TBMM’den alınıp hapse atılacaktı. CHP lideri siyasete tam da Erdoğan’ın istediği gibi ezik bir vaziyette veda edecekti. O ihtimal geride kaldı. Saray’ın CHP’yi bölme teşebbüsünden artık netice alması imkânsız.

9 TEMMUZ AKABİNDE YAPILACAKLAR DA PLANLANMALI

Rüzgâr mağdurların lehine dönmüşken Kılıçdaroğlu’nun 9 Temmuz’da Berberoğlu’nun mevkuf (tutuklu) bulunduğu Maltepe Cezaevi önünde yapacağı konuşmanın kodları ve adalet yürüyüşünü nasıl devam ettireceği fevkalade ehemmiyet arz ediyor. Dünyanın gözü o gün Maltepe’de ve Kılıçdaroğlu’nun üzerinde olacak.

Bu bahiste ‘geç ya da vaktinde’ münakaşasını kenara bırakıp Kılıçdaroğlu’nun başlattığı sivil direnişe her kesimin daha gönülden destek vermesi halinde Türkiye’yi esir almış korku imparatorluğu hâk ile yeksan olabilir. Berberoğlu’nun hukukî mesnetten mahrum mahkumiyeti iktidarın, dolayısıyla Erdoğan’ın keyfini kaçıran her kişinin maruz kaldığı gayr-i hukukî işlemlerin timsali oldu.

PATRONLAR HAPİSTE, TOBB VE TÜSİAD SESSİZ

O haksız ve siyasî kararı protesto için yola düşenlerin arasında maalesef iş âleminden kimseler yok. Oysa binden fazla şirkete idarî kararlarla el konuldu. İş adamlarının eşlerine varıncaya dek bütün banka hesapları bloke edildi. Mallar haraç mezat satılıyor. Sermaye iktidar marifeti ile el değiştiriyor. Hacı Boydak, Şükrü Boydak, Memduh Boydak, Bekir Boydak, Cahit Nakipoğlu, Hazim Sesli ve Tekin İpek gibi nice güzide iş adamı aylardır hapiste. Mülkiyet hakkı, teşebbüs, çalışma ve sözleşme hürriyeti ayaklar altına alınırken iş âleminin temsilcilerinin sükût hali hakikaten elem veriyor.

O MEKTUBA CEVAP VEREMEZLER

CHP Genel Başkan Yardımcısı Çetin Osman Budak, aralarında Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB), Türk Sanayicileri ve İşadamları Derneği (TÜSİAD), Müstakil Sanayici ve İşadamları Derneği (MÜSİAD) ve Türkiye Esnaf ve Sanatkarlar Konfederasyonu’nun (TESK) bulunduğu sanayi ve ticaret odaları ile iş dünyası kuruluşlarını adalet yürüyüşüne davet ettiğinden haberdar olunca ‘keşke’ dedim.

Keşke iş âlemi şu vakte dek işlediği zulme seyirci kalmak vebalini bir nebze hafifletici adım atabilse ve CHP’den gelen mektuptaki davete icabet edebilse… Keşke! Mahcup olmayı göze alarak diyorum ki benimki ‘keşke’den öte geçemeyecek bir temenniden ibaret.

ERDOĞAN KENDİ REJİMİNİ İNŞA EDİYOR

Budak’ın mektubunda vurguladığı gibi ehli vicdan herkes hukuk ve demokrasinin hâkim olduğu, nitelikli ve halkı kucaklayan iktisadî kalkınmayı yakalamış bir Türkiye’ye hasret.

İktidar görmezden gelse de herkeste aynı endişe hâkim: Yargı bağımsızlığı, hukuk devleti ve kuvvetler ayrılığı ilkelerinde ortaya çıkan gerileme, 15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsünü müteakip ilan edilen olağanüstü hâl ve anayasa değişiklikleriyle en üst noktaya çıktı. Tek adam rejiminin resmiyet kazanmasına ramak kaldı. Devletin bütün kurumları yıkılıyor…

ADALETİN OLMADIĞI YERDE YATIRIM, İŞ, AŞ VE HUZUR OLUR MU?

Budak’ın mektubundaki şu tespitler iş âleminin hiç mi alakadar etmez: “Bugün keyfi uygulamalar ve hukuksuz yargılamalar sebebiyle mülkün temeli çökmüş durumdadır. Ülkemizin bu tablo ile geleceğe yürümesi mümkün değildir. Adaletin olmadığı yerde can ve mal güvenliği, yatırım, üretim, iş, aş ve huzur olmaz.”

Sermayenin kırmızı çizgileri 15 Temmuz ve OHAL bahanesiyle silinip giderken TOBB ve TÜSİAD malayani işlerle meşgul. TOBB Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu, Erdoğan’ın yerli araba için aradığı babayiğit olduğunu söylediği günden beri ortalıkta gözükmüyor. Büyük lokma yesen de büyük söz söylemeyeceksin. Araba yapmak kim, Rifat Bey kim! Millete malzeme lazım. Biraz da yerli araba ile oyalayacaklar.

TARİHİNİN EN EZİK TÜSİAD’I

TÜSİAD deseniz TOBB’dan yok bir farkı. Erol Bilecik’in başkanlığında tarihinin en ezik günlerini yaşıyor. Beyaz Türkler için yarın çok geç olacak. Erdoğan’ın gizli ajandasında onlar için hiç de hayırhah satırlar geçmiyor.

MÜSİAD yönetimi, Erdoğan’ın arka bahçesine döndü. MÜSİAD kartvizitini eline alan bazı isimler kendilerine ulufe olarak dağıtılan DEİK, Borsa İstanbul, THY, Turkcell, Türk Telekom, Türkiye İhracatçılar Meclisi ve kamu bankalarında tüyü bitmemiş yetimin hakkını gasp etmekten kafayı kaldıramıyor.

ESNAF PERİŞAN, BAŞKAN’IN KEYFİNE DİYECEK YOK

TESK Başkanı Bendevi Palandöken, Rifat beyden işaret almadan harekete geçmez. Sadece 2016’da 104 bin esnaf iflas etti. Esnafın perişan haline mukabil Palandöken’in iktidardan birilerine yazar kasa fırlatmasını beklemiyordum. Ne de olsa Yeni Türkiye’de Saray’a bağlılıkta kusur edenlerin başına nelerin geldiği Berberoğlu’nun ve mahpus diğer 52 bin kişinin şahsında müşahede edilebiliyor.

Palandöken’in beyanat verirken ‘uçuyoruz, ekonomi muhteşem’ kabilinden sözlerinin bizzat aidatını aldığı üyelerinin gözünün içine baka baka hakikati çarpıtmaktan öte bir manası olmadığını ifade etmeliyim. Esnaf siftah etmeden eve dönüyor, vergi ve SGK primini ödeyemiyor. Onların hissiyatına tercüman olacak birkaç kelamdan imtina eden TESK Başkanı da mektuba müspet cevap veremez.

DİĞERLERİ GİBİ PATRONLAR DA YÜRÜYEBİLİRDİ

Ezcümle şiddetten uzak, vakur ve kuşatıcı mesajlar verilen böyle bir yürüyüşe icabet etmek için mektuba hacet mi var? Demokrasi, sivil ve örgütlü muhalefetle pekişir. Yürüyenler davetiye almadığına göre iş âleminin harekete geçmesi için CHP’nin mektup yollamasına lüzum yoktu. CHP yine de hatırlatma vazifesini ifa etti.

Olup bitenlerin hepsi tarihe geçiyor. Keşke her kesimden insan ‘adalet’ diye haykırırken patronlar da orada olabilseydi. Mamafih TOBB, TÜSİAD, MÜSİAD, TESK, ticaret-sanayi odaları ile diğer vakıf ve dernekler Saray’a göbekten bağlı hale geldiği için maalesef bu davet makes bulmayacak.

Kiminin elinde yerli araba oyuncağı, kiminde Hazine teşviki, kiminde kamu bankalarından alınmış yüz milyonlarca dolar kredi var. Erdoğan’ın iki dudağının arasına sıkışmış insanlardan ‘adalet ve hakkaniyet’ sloganı duymak fikri heyecan verici olsa da bu mümkün görünmüyor. Nitekim iş âlemi ellerine tutuşturulan dünyalıklarla meşgul, istese de adalet yürüyüşüne çıkamaz.

Kılıçdaroğlu ve ekibi iş aleminin ibretlik sükûtuna takılıp kalmasın. Patronlar mektuplu davete son anda icabet ederlerse istikbalde hayırla yad edileceklerdir. TOBB ve diğerleri gelmedi diye yürüyüş akim kalmayacağına göre şu ana dek tespit edilen eksikler ikmal edilmeli. Belli ki yürüyüş uzun sürecek. Kılıçdaroğlu’nun tetiklediği dip dalga sayesinde Türkiye’de baskı ve zulmü nihayete erdirme yolunda ciddi mesafe alınabilir.

Netice alıncaya dek mücadeleye devam. Varsın değişimi okumaktan aciz burjuvazi destek vermesin…

[Semih Ardıç] 5.7.2017 [TR724]

Teşkilat-ı Mahsusa, Yakup Cemil ve Mehmet Akif [Dr. Serdar Efeoğlu]

Her devletin vazgeçilmez kurumlarından birisi olan istihbarat teşkilatı çoğu zaman açık faaliyetlerden uzak durmakta çalışma esasları, bütçesi ve stratejileri kamuoyundan uzak bir şekilde oluşturulmaktadır. Ancak özellikle savaş, darbe veya olağanüstü dönemlerde adından sık sık söz ettirmektedir.

Bugün Türkiye’nin istihbarat faaliyetlerinin toplandığı asıl birim olan Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT), 12 Eylül darbesini bile dönemin Hükümetine haber vermemişti. Süleyman Demirel buna tepkisini “Bizim MİT, her gün Afrika’da hangi kabilenin, hangi kabileden kaç kişi öldürdüğünü bildirir ama bizdeki darbecileri haber vermez” diyerek ifade etmişti. 15 Temmuz’da da Cumhurbaşkanı, darbeyi MİT’ten değil eniştesinden haber aldığını açıkladı.

MİT, 15 Temmuz sonrasında farklı bir yönüyle de öne çıktı. Cemaate mensup bazı kişiler yurtdışında yakalanarak Türkiye’ye getirildi. Türkiye’de ise 1990’ların beyaz Torosları, siyah Transporterlara terfi ederek o yıllarda şahit olduğumuz “adam kaçırma” sıradan bir hal aldı. Bir de intihar süsü verilerek öldürülme olayları eklenince gözler bir kez daha teşkilata çevrildi.

MİT’İN ATASI: TEŞKİLAT-I MAHSUSA

Abdülhamit zamanında istihbarat faaliyetleri hafiyelik teşkilatı vasıtasıyla yapılıyordu. Hafiyeler ülkenin dört bir tarafından birçoğu doğru olmayan bilgilerle muhbirlik yaparak makam, mevki ve para elde etmeye çalışmaktaydılar.
Meşrutiyetle beraber İttihatçılar, bu teşkilatı kaldırarak kendi elemanlarından bir örgüt oluşturdular. “Teşkilat-ı Mahsusa” adı verilen bu yapı, I. Dünya Savaşı’nda İtilaf devletlerinin sömürgelerinde yaşayan Müslümanları isyan ettirmeye çalıştı.
Teşkilat, Enver Paşa ile Dr. Bahattin Şakir ve Dr. Nazım’ın kontrolü altında faaliyet gösteriyordu. İlk başkanlığını Süleyman Askerî Bey’in yaptığı örgütte, dönemin şartlarının etkisiyle gayrinizami harp teknikleri öne çıktı. Teşkilatın Kafkasya, Hindistan, Afganistan, Orta Asya, Rumeli ve Vilayat-ı Şarkıyye gibi masaları bulunmakta ve yabancı dil bilen elemanlarla istihbarat toplanmaktaydı.

Teşkilat-ı Mahsusa birlikleri, I. Dünya Savaşı’nda özellikle Kafkasya ve İran’da savaştılar. Ancak emir komuta düzenine uymayan yapıları problemlere yol açtı. Bu birliklerin insan kaynağının mahkûmlar, eski sabıkalılar ve çetelerin olması başlı başına bir sorundu. Teşkilat-ı Mahsusa, Ermeni tehcirindeki rolü ile de her zaman eleştirildi. İttihatçıların devletin istihbarat teşkilatını yandaş paramiliter yapı olarak görmeleri, mensuplarının keyfi uygulamalara girmelerine ve illegal faaliyetlerde bulunmalarına neden oldu.

Teşkilat-ı Mahsusa’nın “fedailer” vasıtasıyla yaptığı operasyonlar ayrı bir problemdi. İttihatçılar Rumeli’deki faaliyetlerinde bu fedailerden fazlasıyla yararlanmışlardı. Fedailer, Cemiyet için engel olarak gördükleri kişileri “vatan menfaati” için öldürmekten çekinmemişlerdi. II. Meşrutiyet döneminde de iktidarlarını sağlamlaştırmak için cinayetlere devam ettiler.

Bu fedailer içinde Yakup Cemil, Atıf (Kamçıl), Süleyman Askerî ve Eşref Sencer (Kuşçubaşı) isimleri öne çıkıyordu. Bu kişiler gerektiğinde gözlerini kırpmadan muhalifleri katletmekten çekinmiyorlardı.

En güçlü olduğu dönemde 30 bine mensubu olduğu ileri sürülen Teşkilat-ı Mahsusa hakkında ilk ciddi çalışmayı Philip Stoddard adında bir Amerikalı subayın yaptığını ve 1963’de Princeton Üniversitesi’nde doktora tezi olarak sunduğunu hatırlatalım. Türkiye’de ise çalışmaların Stoddard’dan otuz yıl sonra başladığı ve hala yeterli olmadığı bir gerçek.

İTTİHATÇILARIN SİLAHŞÖRÜ YAKUP CEMİL

Bu silahşörlerin en meşhuru Yakup Cemil’di. Çerkez bir aileden gelen Yakup Cemil, 1903’de Harbiye’yi bitirdikten sonra Manastır’a tayin olmuş ve İttihatçıların önde gelenlerinden biri olan Enver Bey’le tanışarak Cemiyete üye olmuştu. Ardından Cemiyetin fedai şubesine katılarak bölgedeki çetelere ve Abdülhamit rejimine karşı mücadeleye başlamıştı.

Yakup Cemil’in diğer fedailerden farkı “gaddarlığı” idi. Orduda kimseyi takmadığından bir yerde görülünce “Aman savulun, Yakup Cemil geliyor” diye bağırılınca herkes kaçışırdı. İttihatçı fedailerin 1908 Temmuzunda gerçekleştirdikleri suikastlarda doğrudan adı geçmese de Yakup Cemil’in rolü olduğu muhakkaktı.

31 Mart Olayı sonrasında Yakup Cemil “ideal bir tetikçi” olarak muhalefetin susturulması görevini üstlendi. 1910 yılında Sada-i Millet gazetesi yazarı Ahmet Samim Bey, Bahçekapı’da öldürüldüğünde oklar Yakup Cemil’i gösterse de bunu hiçbir zaman kabul etmedi. Yakup Cemil bir sohbet esnasında rejim oturuncaya kadar bu tür cinayetlerin şart olduğunu söylüyordu.

Trablusgarp Savaşı başlayınca Teşkilat-ı Mahsusa görevlisi olarak Libya’ya gitti ise de kural tanımazlığı devam etti. Burada casus olduğu şüphesi ile bir Binbaşıyı öldürünce tekrar İstanbul’a gönderildi.

Balkan Savaşı’ndaki başarısızlıklar ve kayıplardan mevcut Kâmil Paşa Hükümeti’ni sorumlu tutan İttihatçılar bir darbe planladılar. 23 Ocak 1913’de Enver Bey ve arkadaşları Babıâli’yi işgal ettiler. Harbiye Nazırı Nazım Paşa tartışmalar sırasında Yakup Cemil’in tabancasından çıkan kurşunlarla öldürüldü.

Şöhreti iyice artan Yakup Cemil, Cemiyetin bir numaralı tetikçisi oldu. Ancak kontrol edilemez bir güç haline geldiği konuşulmaya başladı ve İstanbul’dan uzaklaştırılarak Kafkas Cephesi’nde görevlendirildi. Burada her başarısızlıkta birilerini öldürmesi ve bir defasında 16 askeri katletmesi gözden düşmesine neden oldu ve İstanbul’a gönderildi.

Yakup Cemil bu durumu kabullenemedi ve adı Enver Paşa’yı devirerek yerine M. Kemal Paşa’nın getirilmesini hedefleyen bir darbe planına karıştı. Bunun üzerine Enver Paşa’nın emri olduğu söylenerek tutuklandı ve meşhur Bekirağa Bölüğü’ne konuldu. Ancak kimse silahını almaya cesaret edemiyordu. Yakup Cemil de zehirlenme korkusu ile getirilen yemekleri yemiyordu.

Silahı, iki günün sonunda yorgunluğundan yararlanan üç asker tarafından alınabildi. Mahkeme, kendisini idama mahkûm etti ve 14 kurşunla infaz edildi. Ancak Hükümet, bir zamanların suç makinesi Yakup Cemil’in ailesine “vefalı” davranarak hizmetleri karşılığında maaş bağladı.

TEŞKİLAT-I MAHSUSA VE MEHMET AKİF

Teşkilat-ı Mahsusa’nın yararlandığı kişiler arasında Şair Mehmet Akif de vardı. Akif, Balkan Harbi ardından İttihatçılar aleyhinde “Üç beyinsiz kafa” şeklinde başlayan meşhur şiirini yazsa da Birinci Dünya Savaşı başlayınca önemli görevler üstlenerek Almanya ve Hicaz’a gitti.

Almanya seyahatindeki amaç, Alman istihbarat birimlerinin Şark siyaseti kapsamında Müslümanlara yönelik propaganda çalışmalarına destek olmaktı. Teşkilat-ı Mahsusa kanalıyla bu amaçla gönderilenler arasında Abdülaziz Çaviş, Abdürrahim Reşid, Şeyh Salih Tunusî gibi isimler de vardı.

Akif Almanya’ya 1914 yılı Kasım ayında gitmiş ve seyahat, birkaç ay sürmüştür. Bu seyahatte, Fransızların yanında savaşırken Almanlara esir düşen Müslüman esirlere hitaben konuşmalar yapmıştır. Ancak seyahate dair “Berlin Hatıraları” şiiri dışında bilgi vermemiştir.

Akif, yine Teşkilat-ı Mahsusa’nın isteğiyle Hicaz ve Necid’e gitti. Amaç, Şerif Hüseyin ve diğer Arap liderlerinin isyanını engellemekti. Bölgeye ilk seyahatini 1914’de yapmış, 1915 Mayısında başlayan ikinci seyahatte önce Hicaz’a giderek Vehhabi ileri gelenleri ile görüşmüş, ardından Necid’e geçerek orada da Şemmer aşiretinin önde gelenleri ile görüşmeler yapmış ve onlara Sultan Reşad’ın gönderdiği hediyeleri takdim etmişti.

TEŞKİLAT-I MAHSUSA’DAN DERS ALMAK

Teşkilat-ı Mahsusa, İttihatçıların kendi elemanlarından kurduğu bir istihbarat örgütü olarak kısa bir süre faaliyet gösterdi. Bazı olumlu yönlerine rağmen geriye partizanlığın izlerini taşıyan birçok problem bırakarak tarihe karıştı. İttihatçıların kanunlara aykırı olarak muhalifleri ortadan kaldırmada teşkilatın fedailerini kullanması ve azınlıklara yönelik eylemlerde teşkilatın devreye sokulması günümüze kadar gelen birçok tartışmaya yol açtı.

Bugün de Türk istihbaratı, yurt içinde ve dışında birçok illegal operasyonlara girişiyor. Geçmişte Teşkilat-ı Mahsusa gibi illegaliteye bulaşmış bir örgütten ders alınması gerekirken benzer hatalar tekrarlanıyor.

Günümüzde istihbarat teşkilatı, her devlet için bir zorunluluk. Ama bu çalışmaların yasal ve temel insan hakları çerçevesinde yapılması gerekiyor. MİT mensupları için de Yakup Cemil gibi “tetikçi olmak” ya da Mehmet Akif gibi “ıslahçı” görevini üstlenmek gibi seçeneklerle tarihe geçme ihtimali bulunuyor. Unutmayalım ki her illegallik, ardından yeni illegallikleri getiriyor ve sonuçları çok kötü oluyor.

Kaynaklar: Şükrü Hanioğlu, “Teşkilat-ı Mahsusa”, DİA, C. 40;  Kadir Kon, “Yeni Bilgiler Işığında Mehmed Akif’in Almanya Seyahati”, Toplumsal Tarih Dergisi, S. 217.

[Dr. Serdar Efeoğlu] 5.7.2017 [TR724]

İddianamelerin tel tel dökülüşü: Bir örnek [Umut Atay]

Tüm modern hukuk sistemlerinde, hatta kutsal kitaplarda bile, evrensel bir hukuk ilkesi yer alır: suç ve cezanın şahsiliği prensibi.

Yani, bir kişi cinayet işlediğinde; katilin eşini, çocuklarını, anne ve babasını cezalandıramazsınız. Ceza sorumluluğunun şahsîliği ilkesinin sonucu olarak; hiç kimse başkasının fiilinden dolayı sorumlu tutulamaz, gözaltına alınamaz, tutuklanamaz, yargılanıp cezalandırılamaz, işinden edilemez, ötekileştirilip, linç edilemez. Zira kişinin, faili olmadığı herhangi bir suçtan dolayı suçlanması, cezalandırılması ya da mağdur edilmesi haksızlıktır, zulümdür.

Ancak bu evrensel hukuk ilkesi, Türkiye’de uzun süredir askıya alınmış durumdadır. Özellikle 17-25 Aralık sürecinden sonra âdeta bir parti devletine dönüşen siyasi iktidar; Yürütme organına bağlı bir organ haline getirdiği yargı eliyle, kendisine muhalif herkes için bir cezalandırma aracı haline gelmiştir. Gün geçmiyor ki filancanın eşi gözaltına alındı veya tutuklandı haberlerini okumuş olmayalım.

Artık bu ülkede, hakkında soruşturma yürütülen kişilerin eş ve çocuklarının pasaportlarının sebepsiz şekilde iptal edilmesi, hiçbir hukuki gerekçe olmadan malvarlıklarına el konulması, işten çıkarılması, hatta kazanılmış her türlü mali ve sosyal haklarının ellerinden alınması, insanların suçsuz yere tutuklanıp cezaevlerinde işkence ve kötü muamelelere maruz kalmaları, maalesef rutin hale gelmiştir. Ne yazık ki artık ülkede, hukukun üstünlüğü değil; üstünlerin hukuku uygulanmaktadır…

Bırakınız normal bir hukuk devletini; bir kabile devletinde bile pek raslanmayacak bir örnekle devam edelim.

BİR ESKİ SAVCI HAKKINDA İDDİANAME

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, yine eski bir cumhuriyet savcısı hakkında iddianame düzenleyerek “Şüphelinin eşinin filan tarihinde Bank Asya’da hesap açtığı ve halen hesabın açık olduğu, filan tarihinde örgüte ait olan Kimse Yok Mu derneğine bağış yaptığının tesbit edildiği… şüphelinin 667 sayılı KHK kapsamında FETÖ/PDY ile bağlantısı nedeniyle kapatılan Yarsav isimli dernekle, yine anılan örgüte üye olduğu iddiasıyla meslekten ihraç edilen Zekeriyya Öz isimli eski Cumhuriyet Savcısının twitter hesaplarını takip ettiği” suçlamaları ile; ‘silahlı terör örgütüne üye olmak’ suçundan kamu davası açılmıştır!

Aslında böyle bir İddianame, hukuki bir analizi asla hak etmiyor. Ancak olur da bir gün hatırlanır diye, hukukun üstünlüğü, suç ve cezada şahsilik ve kanunilik ilkesine olan inancımızla, iddiaları kısaca irdelemekte fayda görmekteyiz…

BANK ASYA YASAL DEĞİLSE NİYE İŞLEM YAPIYORDU?

Öncelikle bilinmelidir ki, sanığın eşinin bankada mevduat hesabının bulunduğu dönemde, Bank Asya’nın faaliyetleri yasal çerçevede devam etmektedir. Mevzuat hükümlerine uygun olarak kurulmuş ve devletin yetkili kurumlarının denetim ve gözetimi altında faaliyet yürüten söz konusu bankada, bankacılık işlemi yapılmasının “silahlı terör örgütü üyeliği” suçunun kanıtı olarak ileri sürülmesi mümkün müdür? Kaldı ki; sanığa suç unsuru olarak gösterilen Bank Asya hesabı, kendisine bile ait olmayıp, eşine ait bir hesaptır.

Ayrıca sanığın eşinin hesabının bulunduğu tarih itibariyle, sözkonusu Bank Asya’nın, terörün finansmanı veya terör örgütüyle organik bir bağı olduğu iddiasıyla kesinleşmiş bir mahkeme hükmü veya açılmış herhangi bir soruşturma da bulunmamaktadır.

Böyle bir iddianın ileri sürülmesi, Anayasa ve AİHS ile teminat altına alınan “mülkiyet hakkı” ve “özel hayatın gizliliği ilkesine” açık bir müdahale anlamı taşımaktadır.

NAGEHAN ALÇI VE RASİM OZAN KÜTAHYALI ÇİFTİNE SORUŞTURMA?..

Diğer yandan savcılık makamının, Bank Asya’da yüksek meblağda hesabı bulunan mudîlerden kaçı hakkında soruşturma açıldığını, soruşturma açılmayanlar hakkındaki sebep ve saîklerin neler olduğunu araştırması gerekmez miydi?

Kamuoyuna yansıdığına göre, Boğaz’da yalı almak için aynı Bank Asya’dan 5 milyon dolar kredi çeken iktidar yanlısı gazeteciler, Rasim Ozan Kütahyalı ve Nagehan Alçı çifti hakkında herhangi bir soruşturma dahi açıldığını duymadık.

Yine AKP Manisa Milletvekili Selçuk Özdağ, basına verdiği bir demeçte, milletvekillerine en düşük faizle Bank Asya’nın kredi verdiğini, kendisinin de bir zamanlar 120 bin TL kredi kullandığını ifade etmiştir.

Söz konusu bankaya yüzbinlerce kişi hesap açıp, kredi kullanırken; sanığa eşinin banka hesabı üzerinden hangi saikle dava açıldığının savcılık makamı tarafından mutlaka açıklanması gerekmektedir…

BİR DERNEK ‘GERİYE DÖNÜK’ NASIL YASA DIŞI İLAN EDİLEBİLİR?

Yine yasalara uygun olarak kurulmuş ve devlet tarafından faaliyetlerine izin verilmiş, denetimi de yine devletin yetkili kurumları tarafından yapılan Kimse Yok Mu Derneği’ne, 2008 yılında yapılan bir bağışın, nasıl suç delili olarak gösterilebildiğinin hukuki hiçbir açıklaması yoktur.

Zira bu eylemin suç olmadığının en açık delili; dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın bir TV’de, bizzat canlı yayına bağlanıp, Kimse Yok Mu Derneği’ne yüklü miktarda bağış yapmasıdır!

ZEKERİYA ÖZ’ÜN 350 BİN TAKİPÇİSİ TERÖRİST Mİ?

Savcılık makamı, sanığın sosyal medya hesabından Yarsav Derneği ve Cumhuriyet Savcısı Zekeriya Öz’ü takip etmeyi silahlı örgüt üyeliği suçuna delil olarak değerlendiriyor!

Yarsav uluslararası bir hukuk derneği; Zekeriya Öz de bir hukukçudur. Kendisi de bir savcı olan sanığın, uluslararası bir hukuk derneğini veya başka bir hukukçunun sosyal medyada tweet hesabını takip etmesinden daha doğal bir durum olabilir mi?

Dernekler Kanununa göre kurulmuş ve bugün hukukçuların çoğunluğunun, belki de iddianameyi kaleme alan savcının da üyesi olduğu Yargıda Birlik Platformu’na üye olmak suç olmadığı gibi; Yarsav’a üye olmak, hele de sosyal medyadan bir derneği veya başka bir savcının hesabını takip etmek kesinlikle suç olarak nitelendirilemez.

Türkiyede hâlâ hukuktan en ufak bir eser kalmışsa, savcılık makamının şunu bilmesi gerekir ki; insanların kimi ve neyi takip edeceğine savcılık makamı değil; düşünce ve vicdan hurriyetinin bir sonucu olarak, bireyler özgür iradeleri ile kendileri karar verirler…

Zekeriyya Öz’ün sosyal medyada 350 bin takipçisi bulunmaktadır ki; savcının mantığına göre, bu hesabı takip eden bunca insanı silahlı terör örgütü üyeliği ile suçlamak ve haklarında kamu davası açmak gerekir.

Kişilerin en temel anayasal haklarından olan ifade hürriyeti, haber alma hakkı, haberleşme ve basın özgürlüğünün kullanılmasını hiç bir hukuk sistemi suç olarak nitelendirmemiştir. Kaldı ki; hukuk, kişinin iç alemi ile değil, dışa yansıyan davranışlarıyla ilgilenir.

Bu hesapları takip etmekten ibaret eylemden, silahlı terör örgütü üyeliği çıkaran savcılık makamının; sanığın sözkonusu derneğe üye olması veya bu hesaplara ilişkin paylaşım ve tweetleri retweetlemiş olması durumunda ne ile suçlanacağını merak etmiyor da değilim!

BU BASİT SUÇLAMALARLA ÖZGÜRLÜĞÜNDEN MAHRUM

Simdi lütfen söyleyin; eski bir savcının maruz kaldığı bu hukuksuzluklara mı ağlayalım, yoksa ülkede halen böyle savcıların görev yapıyor olmasına mı?

Ne diyelim, keşke bu millete sağ elle yemek yemenin sevabını anlattığımız kadar; hukukun üstünlüğünün önemi ve zulmün ne kadar büyük bir günah olduğunu da anlatabilseydik.

[Umut Atay] 5.7.2017 [TR724]

15 Temmuz’un darbe planı nerede? [Adem Yavuz Arslan]

15 Temmuz darbe girişiminin üzerinden yaklaşık 1 yıl geçti.

Bugüne kadar darbe girişimine dair Ankara, İstanbul ve İzmir başta olmak üzere 19 ilde toplam 40 dava açıldı.

Bu davalardaki toplam sanık sayısı 2 bin 64. Binlerce sayfa iddianame yazıldı, yargılamalar devam ediyor.

Söz konusu iddianamelerde Havuz Medyası’ndan tanıdık gelen fantastik suçlamalar, akla ziyan ifadeler var. Mesela Cemaat ‘yenilebilir kâğıtlarla haberleşiyor’muş, Gülen Cemaat yapılanmasını Zerdüştlük’ten esinlenmiş, ‘kutsal hoca payı’ diye bir şey varmış, ‘evlilik himmeti’ varmış, Cemaat borsa spekülasyonlarından büyük paralar kazanmış vs.

Normal şartlarda güler geçersiniz ama bunlar iddianameye ‘darbe delili’ olarak girince durup düşünmek gerekiyor.

Fakat gelmek istediğim yer başka.

Onlarca ayrı iddianamede her şey var fakat olması gereken en önemli şeyi göremedim: 15 Temmuz Darbe Planı.

DARBE PLANINI GÖREV VAR MI?

Tatbikat için bile sayfalar dolusu plan yapan askerlerin darbe gibi çok riskli bir eylemi plansız yapmaları mümkün değil.

Tabi ortada gerçek bir darbe girişimi varsa.

15 Temmuz’da yaşanan darbe girişimine dair şu ana kadar yazılı bir plan bulunamadı. (Gerçi bu garabeti fark eden iktidar çevreleri -işte darbe planı- diye haberler yaptırdılar fakat o haberlerde sadece sıkıyönetim direktifi vardı)

Zaten yaşanan olaylara baktığınızda ortada bir darbe planının olmadığı görülebiliyor.

Çünkü bırakın askeri mantığı, sivillerin bile yapmayacağı tuhaflıklar yaşandı 15-16 Temmuz’da.

Genel olarak baktığınızda iyi planlanmış, senkronize edilmiş eylemlerden bahsetmek zor. Aksine kontrolsüz ve birbirini tetikleyen olaylar zinciri var.

Her şeyden önce darbenin başlangıç saati ve yeri absürdtü.

Yaz günü, herkesin sokaklarda olduğu bir saatte, içinde mühimmatı bile olmayan tanklarla Boğaz Köprüsü’nün bir şeridini trafiğe kapatarak -üstelik askeri okul öğrencileriyle- darbe yapamazsınız.

Marmaris bölümü yani Erdoğan’ın kaldığı otelden alınması girişimi (ki bu girişim bile darbenin aslında darbe olmadığının delili) hariç siyasilere yönelik bir adım atılmadı.

Başbakan ve bakanlar televizyonlara bağlandı. İnternet açıktı, televizyonlar yayınlarına devam etti vs.

Darbeye dair tuhaflıkları sıralamaya kalksak herhalde darbeci askerlerin sayısı kadar madde yazılabilir.

TSK’nın resmi açıklamasına göre darbeye katılım TSK’nın yüzde 1,5’u. Bir başka ifadeyle 8 bin 651 kişi. Çoğu da rütbesiz er ve askeri okul öğrencisi. 35 uçak ve 74 tank sokağa çıkmış. Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanları da darbecilerin arasında yok.

Komuta kademesinin içerisinde olmadığı birkaç bin askerle darbe yapamazsınız.

GERÇEK DARBE PLANI NASIL BİR ŞEY?

Eğer 15 Temmuz’da yaşanan garabeti anlamak istiyorsanız gerçek bir darbede neler olduğuna bakabilirsiniz.

Mesela 12 Eylül 1980’de yaşanan darbenin planına bakalım. ‘Bayrak Harekât Planı’ olarak da bilinen plan çok detaylı.

Hazırlığı aylar sürüyor, son aşamada 12 kopya yapılıp kuvvet komutanlıklarına kurye ile dağıtılıyor.

Darbede atılacak her adım planlı. Hatta hangi fırının açık kalacağından darbe günlerinde gazetecilere kimin akreditasyon kartı vereceğine kadar her şey kayıtlarda var.

DÖRT BAŞI MAMUR BİR PLAN: BALYOZ

Eğer ‘dört başı mamur’ bir darbe planı görmek istiyorsanız yakın tarihli Balyoz Harekât Planı’na bakabilirsiniz.

Her ne kadar siyasi irade Balyoz Darbe Planı’nı yargıya müdahale ederek boşa çıkartsa da işin uzmanları biliyor ki Balyoz dört dörtlük bir darbe planıydı. Bunu en iyi bilenlerden birisi de dönemin Kara Kuvvetleri Kurmay Başkanı İlker Başbuğ’du.

Hatırlanacağı gibi 10 Ocak 2010’da Taraf Gazetesi’nin manşetinde yer alan haberde dönemin birinci Ordu Komutanı Çetin Doğan’ın 2003 Mart’ında bir darbe planladığı ve bunu da ‘plan semineri’ adı altında kaydettiği bilgisi vardı.

Darbeye dair tüm detaylar internette mevcut. Hatta Youtube’da askerlerin kendi seslerinden planların tüm detaylarını dinleyebilirsiniz.

Hatta bence dinleyin ve gerçek bir darbenin neye benzediğini kendiniz görün.

Balyoz Planı’nda yer alan detaylara göre darbeciler cami bombalamak gibi provokasyonlar planlıyorlar.

‘Oda ısıtıldıktan’ sonra harekete geçiliyor.

Tutuklanacak 210 bin kişi tek tek belirlenmiş hatta stadyumlar toplama merkezi haline dönüştürülüyor. Kapatılacak medya organlarından derneklere kadar her şey var. (Bu açıdan 15 Temmuz değil ama 20 Temmuz karşı darbesinin çok iyi planlandığını söylemek mümkün…)

Tepeden tırnağa siyasilerin ve yerel yöneticilerin nasıl derdest edileceğinden yerlerine yapılacak atamalara, polisin etkisiz hale getirilmesinden açık tutulacak marketlerin listesine kadar her şey planda yer almış.

Dediğim gibi başta Çetin Doğan olmak üzere askerlerin kendi sesinden bir darbe nasıl planlanır merak ediyorsanız Youtube’da hepsi var.

15 TEMMUZ NEYE BENZİYOR?

Şu ana kadar 15 Temmuz’a dair 40’tan fazla dava açıldı ama hiçbir iddianamede ‘ darbe planı’ diye bir yazılı plan göremedik.

İddianamelere göre 15 Temmuz’u Cemaat planladı. Bu da gizli tanıklar ‘Kuzgun’ ve ‘Şapka’nın ifadelerine dayandırılıyor.

Akıncı İddianamesi’nde yer alan bilgilere göre gizli tanık ‘Kuzgun’ darbenin Adil Öksüz önderliğinde Ankara’da bir villada yapılan toplantıda planlandığını anlattı.

‘Kuzgun’ ve ‘Şapka’nın ifadelerine göre Adil Öksüz bir grup askerle darbeyi planladı ve planı onaylatmak için ABD’ye götürdü.

DARBECİLERİ TEŞHİS EDEMEYEN TANIK!

Bu arada gizli tanık Kuzgun’a dair bir notu da düşmek şart.

Çünkü ‘Cemaat darbesi’ tezinin en önemli dayanaklarından birisi bu ifade. 27 Nisan’da tanık olarak ifade veren Foça Amfibi Deniz Piyade Tugay Komutanı Tugamiral Halil İbrahim Yıldız (gizli tanık Kuzgun) Ankara’da katıldığını iddia ettiği darbe toplantısına katılanları teşhis edemedi.

Düşünün, darbe toplantısına katıldığınızı iddia ediyorsunuz ama o toplantıda olduğu iddia edilen kişileri teşhis edemiyorsunuz. Normal şartlarda böyle bir durumda o dava çöker, tanığın tanıklığı düşerdi.

Darbe planına geri dönelim.

EĞER 15 TEMMUZ BİR CEMAAT DARBESİ İSE…

Bir an için Erdoğan’ın ‘resmi söylemi’ ni doğru kabul edelim. Yani diyelim ki, “15 Temmuz bir Cemaat darbesiydi ve Adil Öksüz tarafından planlandı”.

Eğer darbeyi Cemaat organize ediyorsa son rütuşları bu toplantıda yapması gerekirdi.

İddiaya göre o toplantıya katılan isimler şunlar; Kurmay Yarbay Turgay Sökmen, Kurmay Albay Bilal Akyüz, Kurmay Yarbay Mustafa Barış Avıalan, Tuggeneral Mehmet Partigöç, Tuggeneral Gökhan Şahin Sönmezateş, Koramiral Ömer Faruk Harmancık ve Kurmay Albay Murat Koçyiğit.

Bu isimlerin o toplantıya katıldıkları şimdilik iddia.

Fakat varsayalım katıldılar. Bu kadro ile bir darbe yapabilir misiniz?

Genelkurmay Başkanı ya da Kuvvet Komutanlarının işin içinde olmadığı bir darbe planının başarı şansının olmadığını bilmek için asker olmaya gerek yok.

İddianamelere göre bu toplantı darbe planının son şeklinin verildiği toplantıydı.

Fakat hiçbir iddianamede bu isimlerin nasıl olup da Genelkurmay Karargâhı’nı kontrol altına aldığı, Orgeneral Akın Öztürk ve Orgeneral Âdem Huduti gibi isimleri harekete geçirebildiği bilgisi yer almıyor.

ZİNCİRİN HALKALARI BULUŞMUYOR

Hatta Adil Öksüz ile (ki Adil Öksüz’ün Akıncı Üssü’nde görüntüsü de yok) darbeci ekibin irtibatını gösteren bir delil de bulunmuyor. Adil Öksüz ve Akıncı Üssü’nde yakalandığı iddia edilen sivilleri çekip aldığınızda 15 Temmuz’la Cemaat arasındaki zincir de kopuyor.

Dahası Adil Öksüz’ün Cemaat adına darbeyi organize ettiğini varsayarsak şu soruya da cevap bulamıyoruz: peki TSK ve emniyette Cemaatçi olduğu iddiasıyla tasfiye edilip tutuklanan binlerce asker ve polis darbeye neden katılmadı?

Adil Öksüz, Cemaat adına hareket ediyorsa bu kişilerin her şeyden habersiz olmasını nasıl izah edeceğiz?

Kaldı ki İlker Başbuğ’dan Cem Küçük’e koyu Erdoğan destekçileri bile darbeye katılan herkesin Cemaatçi olmadığında hemfikir.

Peki, Cemaatçi olduğu iddia edilen isimleri bile darbeye katamayan Adil Öksüz nasıl oldu da Atatürkçü subayları darbeye ikna etti? Bu temas nerede ne zaman oldu?

EN KRİTİK HAMLE GARİPLİKLER MANZUMESİ

Başka hiçbir şey olmasa bile 15 Temmuz’un gerçek bir darbe olmadığının delili Marmaris’te yaşananlardır.

Zira bu tür bir darbenin en kritik hamlesi Erdoğan’ın alınmasıdır.

Peki, 15 Temmuz’da Erdoğan’ın alınması için ne tür bir plan yapılmış. Ortada bir plan olmadığı açık.

Çünkü iddianamelere göre darbe planının son şekli Adil Öksüz tarafından Ankara’da yapılan toplantılarda verildi ve ABD’ye götürülüp Gülen’e onaylatıldı.

Fakat gelin görün ki o tarihte Erdoğan’ın nerede olduğu bile belli değil.

Düşünün darbe planı yapıyorsunuz ama Erdoğan’ın nerede olduğunu bile bilmiyorsunuz!

Devam edelim.

Tuggeneral Gökhan Şahin Sönmezateş liderliğindeki timin İstanbul-Çiğli-Marmaris seyahatleri tuhaflıklar zinciri.

İddianamelerde yer alan detaylara ve Marmaris’te görülen davada ifade veren sanıkların ifadelerine göre Erdoğan’ı Marmaris’ten alacak timin başına gelenler pişmiş tavuğun başına gelmemiştir.

Düşünün, darbenin en kritik hamlesini yapacaksınız.

Erdoğan’ın nerede olduğunu bile bilmiyorsunuz. Tim 23.00 itibariyle bir araya geliyor fakat nereye gideceklerini bile bilmiyorlar.

Tam 3 saat Çiğli’de bekletiliyorlar. ‘Darbeyi yöneten üst akıl’ Erdoğan güvenli bir şekilde Marmaris’ten ayrılıncaya kadar timi oyalıyor.

İfadelere göre Erdoğan’ı alacak timin Çiğli’den hareket saati 02.14.

Başka bir ifadeyle Cumhurbaşkanının yerel gazetecilere yaptığı ve Marmaris’ten ayrılacağını söylediği açıklamadan 2 saat, Erdoğan’ın Marmaris’ten ayrılmasından 1 saat ve uçağının Dalaman’dan kalkmasından 30 dk sonra hareket edebiliyorlar.

Sanıkları Marmaris’e yönlendiren irade Cumhurbaşkanının uçağı kalktıktan 30 dk sonra Çiğli’den havalanmalarını sağlamış. Marmaris’te yakıt bulamıyorlar.

Düşünün Erdoğan’ı almaya giden timin helikopterine yakıt bile bulamıyorlar.

Aynı saatlerde Akıncılar’dan kalktığı belirlenen F-16 uçağı Erdoğan’ın uçağı havada iken koruma görevi yapıp Erdoğan’ın uçağı Atatürk Havalimanı’na inince geri dönüyor.

TİM KUMPASIN İÇİNE ÇEKİLMİŞ

Özetle, Erdoğan’ın Marmaris’ten ayrıldığı bilindiği halde, Sönmezateş komutasındaki askerler kumpasın, tuzağın içine gönderildiler ve karşı darbe planının parçası olarak kullanıldılar.

Ayrıca Erdoğan’ı ‘almaya giden’ timin otelin yerini bile bilmediği, yoldan çevirdikleri Atilla Barbaros Teoman isimli vatandaşa oteli sorduklarını düşünürseniz ortada bir planın olmadığı daha iyi anlaşılabilir.

Daha önce ifade ettiğim gibi, darbe girişiminin Marmaris ayağında yaşananlar bile ortada bir darbe planı olmadığını gösteriyor.

Altını tekrar çizmek gerekir ki: TSK’daki her subay, Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanlarının içinde olmadığı bir darbenin başarı şansının olmadığını bilir. O yüzden darbe akşam değil gece 03.00’te de olsa başarısız olacaktı.

Bu arada o güne dair şu tuhaflığı da not edelim: İddia edilen darbe çoktan başlamış olmasına rağmen 22.15’te yayımlanan sıkıyönetim mesajında sıkıyönetimin başlangıç saati 03.30 olarak gösteriliyor.

Böyle bir hatayı yapmanın hiçbir izahı yok. Tabi başka türlü bir kumpas peşinde değilseniz.

Şimdi Adil Öksüz başkanlığında yapıldığı iddia edilen toplantıya dönelim.

CEMAAT BAŞARISIZ OLACAK BİR DARBEYE NEDEN KALKIŞSIN?

İktidarın resmi söylemini doğru varsaydığımızda şöyle bir açmaza düşüyoruz. Eğer bu bir Cemaat darbesiyle bu darbe planı nerede? Eğer ortada bir darbe planı olsaydı Erdoğan bunu basın toplantısı ile tüm dünyaya ilan eder, Gülen’in iadesi için Amerika’ya delil olarak gönderirdi.

Yaşananlar ortada planlı bir hareketin olmadığını gösteriyorken ‘Cemaatçi olduğu iddia edilen’ subaylar başarısız olacak bir eyleme neden giriştiler?

Adil Öksüz birkaç alt seviye subay ile darbeye kalkışamayacağına, yönetemeyeceğine göre 15 Temmuz’da yaşanan neydi?

Şahsen şu iki seçenek arasında gidip geliyorum:

Birincisi ve en güçlü ihtimal Adil Öksüz, MİT’in devşirdiği bir adamdı ve Cemaati darbeye bulaştırma misyonunu eda etmek için çalıştı. (Yaşananlar bu tezi güçlendiriyor.) Eldeki veriler Cemaatin gerçek bir darbe planına sahip olmadığını teyit ediyor.

Ikincisi, “Emir komuta içinde bir darbe planı var, siz de amirlerinizin talimatlarına uyun” diye pasif destek vermeyi düşünen, kendi başına hareket eden bir grup vardı.

Erdoğan’ın Cemaati yok etmek, OHAL ilanı ile rejimi değiştirmek ve kendisine ömür boyu dokunulmazlık kazanmak için kontrollü bir darbeye ihtiyacı vardı.

MİT üzerinden bu plan uygulamaya kondu.

Akar ve kuvvet komutanları TSK’nın içine ‘durumdan rahatsız oldukları’ mesajını yayıp darbe heveslilerinin ‘emir komuta içinde olduklarını düşünerek’ sokağa çıkmalarını sağladı. Plan zaten başarısızlığa kurgulandığı için darbe daha başlamadan çökertilmiş oldu.

[Adem Yavuz Arslan] 5.7.2017 [TR724]

Bu ittifakı ‘şike’ götürür! [Haber-Analiz: Erman Yalaz]

3 TEMMUZ’UN 7. YILINDA ŞİKE MESELESİNİ TEKRAR HATIRLAYALIM

Üzerinden altı yıl geçti, ancak Türk futbolunda şike tartışması hiç bitmedi. Önce kronolojik hatırlatma yapalım: 3 Temmuz 2011 tarihinde İstanbul Cumhuriyet Savcılığı Başsavcı vekili Zekeriya Öz’ün talimatı ile Savcı Mehmet Berk tarafından 8 aylık çalışmanın ardından soruşturma başlatıldı. Fenerbahçe, Beşiktaş, Trabzon, Giresun, Eskişehir, Kasımpaşa, Sivas ve Bursaspor kulüplerinin 2010-2011 SüperLig ve TFF 1. Lig maçlarında şike ve teşvik primleri üzerinden maçlarda hileler yaptığı ortaya çıktı. Maçlar parayla satın alınmıştı. Bazı maçlarda yüzbinler bazı maçlarda milyon dolarlar konuşuluyordu.  Savcılık ve emniyetin sıkı çalışması ile 19 maçta bizzat fiziki ve teknik takip, telefon görüşmeleri, görüntülerle ve oynanmış maçlarla ispatlanmış şike delilleri toplandı. ‘Tarlalar sürüldü, Mallar hale geldi, Arabalar alındı’ sözleriyle simgeleşen ses kayıtları Fenerbahçe Spor Kulübü Başkanı  Aziz Yıldırım’ın ve diğer 46 şüphelinin boğazına kadar şikeye battığını gösteriyordu. İşin içinde sadece Fenerbahçe yoktu, diğer takımlar da en az onlar kadar işin içindeydi.

Dönemin Başbakanı Tayyip Erdoğan’ın Fenerbahçe kongresi öncesinde oğlu Bilal Erdoğan’a anlattığı haliyle yeni çıkan ve Yıldırım’ın eliyle gündeme gelen ‘şike yasası’ onu vurmuştu. Şike davası bir yıl sonra 2 Temmuz 2012’de karara bağlandı. Yıldırım’ın 6 yıl 3 aylık cezası kesinleşti. Yargıtay da davayı ve diğer sanıklar açısından cezaları onadı. UEFA Disiplin Kurulu, o sene Beşiktaş’a 1 yıl men cezası verirken, Fenerbahçe Avrupa kupalarına 2 yıl alınmadı. Şike uluslararası alanda da onandı bu kararlarla.

YALANCI ŞAHİTLERLE ŞİKE YOK HİPNOZU YAPANLAR

Devran değişti. Bu kez şikeciler sazı eline aldı. 17-25 Aralık yolsuzluk ve rüşvet soruşturmaları sürecinde şike dosyası da her diğer gerçek soruşturmada olduğu gibi terse çevrildi. Ses kayıtları, kamera görüntüleri ve torbalarla, çantalarla taşınan milyon dolarlara rağmen, şike yok hipnozu başlatıldı. Şahitlerinin, muhataplarının defalarca televizyon programları ve kongrelerde itiraf ettiği ‘şike’ yokmuş gibi Hizmet Hareketi’ne iftiraya dönüştürüldü süreç. Şikeciler yakalandığında konuyu manşetlerinden indirmeyen iktidar medyası, Doğan medyası bile kendilerini inkar edecek noktaya geldi. Yıldırım’ın da aralarında yer aldığı 6 sanığın yeniden yargılama talepli yeni şike davası da 9 Ekim 2015’te sonuçlandı. Berat kararları verildi. Ses kayıtları ve tapelerin imha kararları alındı. Ne şike ne örgüt vardı ortada! Sistem ak-pak yaptı Yıldırım ve adamlarını; şikeye bulaşanları.

‘400 SAYFALIK İDDİANAMENİN HER SATIRI SOMUT DELİL’

Kararın çıktığı gün bir televizyona canlı yayında bağlanan Şike Soruşturmasının ilk savcısı Mehmet Berk, 400 sayfalık iddianamenin tek satırında yalan ve tek bir kurgu olmadığını, şikenin her şeyi ile ayan beyan ispatlandığını söylemişti. Meslek hayatı boyunca hep şerefiyle çalıştığını, verdiği kararlarda vicdanen rahat olduğunu ifade eden Savcı Berk, kendisine dava açılırsa savunmasını yazılı olarak yapacağını söyleyerek “Rüşvet teklifinde bulunanları, siyasi baskıları her şeyi anlatırım. Meslek hayatım boyunca kimseden korkmadım” dedi ve ekledi: “400 sayfalık iddianame yazdım ben her şey somuttu. Tapelerin montaj olduğu, sonradan ekleme bölümler olduğu konuşuluyor. Böyle bir şey bulunursa beni assınlar. Benim kasıtlı bir şey yaptığımı ortaya çıkarsınlar kendimi köprüden atarım.” Davanın önce UEFA’ya sonra CAS’a gittiğini ve bu insanların ceza aldığını söyleyen Savcı Berk “O gün ne karar verdiysem bugün de aynısını verirdim.” demişti.

Savcı Berk, o gün bütün delilleri sıralayıp bir de soru sormuştu: “Bu tapelere bakarak kim bu insanlar bu suçları yapmadı diyebilir ki!” Maalesef bu sorunun cevabı Berk ve onun gibi dürüst hakim savcılar ve gazeteciler dışında herkesti. Aziz Yıldırımlar, Erdoğanlar, kanlı bıçaklı kulüp başkanları ‘şike yok’ deyip bu kumpas yalanına sığındılar.

‘ÜÇ TARLAYI DA SÜRDÜK…’

O tapelerden biri Aziz Yıldırım ve İlhan Yüksel Ekşioğlu arasında geçiyordu. Tarihler 2 Mart 2011’i gösteriyordu. Ekşioğlu, Yıldırım’a “Vaziyet gayet iyi, 3 tarlayı da sürdük yani” diyordu. Ligin 24. haftası yani iki gün sonra 4 Mart 2011’de oynanan Kayserispor-Manisaspor, 6 Mart günü oynanan Bursaspor-İBB Spor, Beşiktaş-Trabzonspor müsabakalarının şikeyle bağlandığını tescilliyordu bu sözlerle. Bir başka tapede Aziz Yıldırım, Galatasaray’ın ilk 11’ini alıyor. Bir diğerinde İbrahim İşçen, Sivasspor maçı öncesinde ‘mallar hale geldi’ deyip şikeyi nasıl yapacaklarını anlatıyordu.  Davalar kapandı. Sonra iş kumpas davasına çevrilip Hizmet Hareketi’ne ve cemaate mal edilmek istendi. Bugün piyasaya satılan algının ilk ve gerçek hali böyleydi.

OTYAKMAZ’IN SİVASSPOR GENEL KURULU KONUŞMASINDAKİ İTİRAFLARI

Ama itirafların arkası kesilmedi. Örneğin Sivasspor Kulübü Başkanı Mecnun Otyakmaz,  24 Mayıs 2014 günü canlı yayında milyonların gözünün içine baka baka, Trabzon maçı öncesinde futbolcularına 1 milyon dolar teşvik parası gönderilmek istendiğini anlattı. “19.05.2011 günü Mehmet Yıldız geldi. Başkanım özel görüşebilir miyiz, dedi.  Odama geçtik. Başkanım ben takım kaptanıyım. Bunu söylemek zorundayım. Ama bana nereden duydun diye sorma. Benden isim isteme, dedi.  Trabzon’dan birilerinin bazı arkadaşlara geldiklerini, ve kendilerine şampiyon yapacak skoru elde ettikleri takdirde 1 milyon dolar teşvik primi vermeyi vadettiklerini kendilerinin ise böyle bir işe girişemeyeceklerini, çıkıp onurları için ellerinden geleni yapacaklarını, bunu söylenmemiş olarak farz edeceklerini söyleyerek konuyu kapattıklarını bana iletti.”

BAŞKAN İSİM İSİM  1 MİLYON DOLARIN GÖNDERİLDİĞİNİ ANLATIYOR

Otyakmaz, futbolcularına güvenip işin üstüne gitmediğini anlattı. Ancak konuyu  yine de Trabzonsporlu  bir dostum dediği Zeki Mazlum’a anlatmıştı. Futbolcu adlarını vererek, üstüne basa basa tekrarladı: “Bunların hepsi telefon tapelerinde, dosyada mevcut, bende de mevcut.  Savcılık sorunca bildiklerimi anlattım. Çıktıktan sonra Erdal Sarılar bu konuları tartışırken, o hafta Abdurrahman Develi’nin yanında gördüğü Trabzonsporlu eski futbolcu Semavi’nin olabileceğini söyledi.  Daha sonra Abdurrahman Develi antreman için tesislere geldiğinde (Orduspor-Sivasspor maçı için) Develi’ye sordum. Evet, dedi, Semavi’nin 1 milyon dolar teklif ettiğini, Recep Denizer tarafından yollandığını söyledi. Bu konu aramızda kalacaktı. Ancak bu olaylar anlatmama neden oldu. Kendisi de bana hakkını helal etsin.” Anlattığına göre, üstelik bütün Trabzonspor yöneticileri de konuyu biliyordu. ‘Biz öyle bir şey yapmadık diyemediler, başlarını bile kaldırımadılar. Bu söylediklerimi onurum ve şerefimle teminat altına alıyorum!”

Mehmet Yıldız’dan helallik istemişti Otyakmaz. Ancak Fenerbahçe’nin de Sivasspor’un da, Trabzonspor’un da şikeyle yatıp kalktığını itiraf ediyordu.  Boğazına kadar hepsi şikenin içindeydi. Mahkeme salonlarında, polis sorgusunda değil, kulüp genel kurulunda anlatıyordu bunları.  Toplum olarak balık hafızalı olduğumuz için; konunun uzmanları hapis ve sürgün ile cezalandırıldığından şimdi kimse bu gerçeklerin kapağını aralamaya cesaret edemiyor. Yıldırım’ın yalanları, Ergenekoncuların goygoyları, iktidar ve Erdoğan medyasının iki yüzlülüğü ile işler kotarılıyor.

ŞİKE YALANIYLA ZAMAN’I SUSTURMA KUMPASI

Cemaate ve şike operasyonu ile gerçekleri ortaya çıkaranlara iftira atanların yüzsüzlüğü bununla bitmemişti  tabi.  Zaman Gazetesi’ne 3 Mart 2016 tarihinde hukuksuz ve kanunsuz şekilde kayyım atanmasının sebeplerinden biri olarak şike davası gösterilmişti.  Savcı, o kadar uçmuştu ki, ayan beyan şikeyle muhatap olan iki mahkemenin ve Yargıtay’ın kararlarını görmezden gelip operasyonların gazete binasında başlatıldığı yalanına ve  iftirasına sarıldı. Davaları tersine çevirip Türkiye’nin en büyük medya kurumuna Saray için kumpas kuran savcılar HSYK’de yüksek mevkiler alarak terfi ettirildi şimdi.  Hala aynı yalanı anlatıyorlar bize. Devlet, adalet kisvesine bürünüp zulüm yapıyor. Dün tarla süren, şampiyonlukları milyon dolarlık rüşvetlerle paylaşanlar caka satıyor.

Aziz Yıldırım ve Erdoğan hiçbir zaman dost olmadı. Şimdilerde verilen pozlar zoraki nikahın propaganda malzemeleri. Oysa Şike operasyonunun ertesi günü  Erdoğan bugün poz verdiklerine ateş püskürüyordu.  Türkiye’nin  artık her alanda,Ergenekon ve Balyoz’da olduğu gibi sporda da temizlik yaptığını söylüyordu. Yıldırım ve Erdoğan’ın ittifakı ‘hakkı tutup kaldıranlara’ düşmanlık paydasından ibaret. Birgün menfaatleri bittiğinde o eski can düşmanların birbirine neler söylediğini de duyacağız elbette.

KULÜP BAŞKANI DEĞİŞTİREN DE, CEZA ALSIN DİYE İLAN VEREN DE ONLAR!

Hatırlanacaktır, daha bir kaç yıl önce Erdoğan ve Bilal Erdoğan’ın konuşmalarıyla Fenerbahçe Spor Kulübünü ele geçirme isteği de ses kayıtlarıyla tescillenmişti. Şike tapeleri ne kadar gerçekse, 17/25 Aralık yolsuzluk ve rüşvet skandalından sonra ortaya dökülen siyasilerin konuşmaları da o kadar gerçekti.  Ve o seslerde Erdoğan oğluyla Fenerbahçe başkanlığını ele geçirmek için yaptığı planları konuşuyordu.  TFF Başbanı Mehmet Ali Aydınlar’a Fenerbahçe Kongresi için destek oluyor, oğlu üzerinden Aydınlar’a taktikler iletiyordu. Erdoğan Fenerbahçe Başkanı Aziz Yıldırım’ın eski TFF Aydınlar, UEFA Asbaşkanı Şenes Erzik ve kendisi arasında ne konuşulduğunu öğrenmek istemesine “edepsiz’lik diye tepki gösteriyordu.  ‘Aydınlar bu noktalardan Yıldırım’a yüklensin’ diyordu. Bilal Erdoğan, “Ne yapalım babacııımm!” “Oyu açıktan mı kullanayım, açıklama mı yapayım!?” diye soruyordu.

DAMADIN FİFA VE UEFA İKNA TAKTİKLERİ

Futbolun kirli yüzüyle, kulüplerle yakından ilgilenen sadece Tayyip-Bilal Erdoğan ikilisi değildi. Damat Berat Albayrak da  Fenerbahçe olayının içindeydi. Geçen sene Eylül ayında RedHack grubunun Albayrak’ın maillerini ele geçirip kamuoyuna birçok yeni delil sundu. Koyu Trabzonsporlu Albayrak, Trabzonspor kongresinde yaptığı bir konuşmada “perde arkasında neler yaptığımızı bilen biliyor” demişti. Bu sözleri e-maillerle ispatlandı. Buna göre, 2014 yılında İsviçre ve İngiltere’de gazetelere UEFA VE FİFA’nın kararlarını etkilemek için Fenerbahçe aleyhine 5 bin pound’a (20 bin TL)  ilan veren kişi Albayrak’tı. Redhack’in ödemelerini Albayrakların yaptığını belgelediği ilanda, “Türkiye’de mahkemeler Türkiye Futbol Federasyonu’nun yolsuzluk yaptığını söylüyor. Türkiye futbol camiası UEFA ve FİFA’dan bunların statüleri konusundaki gerekliliklere ve disiplin düzenlemelerine başvurmasını beklemektedir.” denmişti.

Alt alta toplandığında gerçekler bize şikenin de, Fenerbahçe’yi ve diğer spor kulüplerini de kimlerin ele geçirmek istediğini ayan beyan gösteriyor. Biz sadece ‘3 Temmuz’un 7. yılına girerken, konu ‘temcit pilavı misali’ önümüze sık sık ısıtılıp getirilecek diye gerçekleri tekrar hatırlatmakta, hatırlamakta fayda var’ diyoruz.

Meraklısı üstü örtülen şike soruşturması ses kayıtlarını aşağıdaki linklerden dinleyebilir.


[Erman Yalaz] 5.7.2017 [TR724]

‘Adalet Yürüyüşü’ ya da ‘felakete yürüyüş’ [Erhan Başyurt]

CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun başlattığı ‘Adalet Yürüyüşü’, iktidar kanadında öfke patlamasına neden oldu.

İktidar, uzun süre sonra ilk kez muhalefetin özgün bir protesto yöntemi ile toplumsal destek bulmasından ve ‘adalet’ talebini etkin şekilde ortaya koymasından çok rahatsız olmuş durumda.

İktidarın panik havası hem bakanların hem de yandaş medyanın söylemlerine doğrudan yansıyor.

***

Sadece son birkaç güne bakmak yeterli.

“Yürüyüşü, teröristleri ve destekçilerini savunmak için yapıyorsunuz” diyen Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Yolunuz Kandil’in, Pensilvanya’nın yoludur” diyerek eleştiri çıtasını zirveye koydu.

Yürüyüşün amacını ‘güya adalet’ olarak niteleyen Erdoğan, ‘vatana ihanet’ ile müebbet hapis cezası verilen CHP’li vekil Enis Berberoğlu’na sahip çıkılmasını da, ‘taammüden aynı suça ortak oluyorlar’ diyerek, CHP lideri ve yürüyüşe katılanları da vatana ihanet ile suçladı.

***

Erdoğan’ın bu sert ve ağır sözlerinin ardından, iktidar kanadında ve yandaş medyada ölçüsüz ve tehdit içerikli açıklamalarda patlama yaşandı.

Hızlarını alamamış durumdalar…

Bazı yandaş kalemler, Kılıçdaroğlu’na suikast ve yürüyüşe katılanlara da saldırı tehdidinde bulundu.

***

CHP ile aynı yasama Meclis’inde 2002’den bu yana görev yapan, koalisyon için 45 gün ‘istikşafi’ görüşmeler yürüten, Yenikapı’da CHP ile birlik mesajı veren AK Parti şimdi ne oldu da 12 milyon oy alan ana muhalefet partisini ‘terörist’ ve ‘vatan haini’ ilan ediyor…

Sebep basit!

CHP, iktidarın algı operasyonları ve suni gündemleri peşinde gitmekten ve iktidarın demokrasi dışı uygulamalarını meşrulaştırmaktan uzak, gerçeği gören ve toplumsal desteği arkasına alabileceği geniş yelpazeli bir çıkış yaptı.

Bu etkin demokratik çıkışlarını sürdürür ve farklı muhalif kesimleri ‘adalet’ talebinde olduğu gibi ortak paydada bir araya getirmeyi başarırsa, iktidara yürüyüşünü de gerçekleştirebilir.

CHP, ‘kontrollü darbe’ ile ‘sivil darbe’ yapıldığını ve ‘karşı devrim’ amaçlı demokrasiyi askıya alacak ‘tek adam’ rejimine geçildiğini geç fark etti ya da tepkisini maalesef geç eyleme dönüştürdü.

Bu etkin eylemini keşke ‘sandıkta hile meşrulaştırılmadan’ önce ortaya koyabilseydi ancak iktidar kanadının paniği yine de geç olmadığını gösteriyor.

İktidarın hukuku katlettiği ve demokratik hakları askıya aldığı keyfi yönetim tarzı, ilk kez bu kapsamda ve süreklilik arz eden bir eylemle karşılaştı.

***

‘Adalet Yürüyüşü’ne yönelik itibarsızlaştırma amaçlı son günlerde kullanılan bir diğer söylem, HDP’lilerin de eyleme destek vermesi…

CHP nasıl Meclis’te temsil edilen meşru bir partiyse HDP de aynı şekilde meşru bir parti ve AK Parti ile aynı Meclis’te yan yana görev yapıyor.

CHP’li vekil Enis Berberoğlu’nun hukuksuz şekilde hapsedilmesi ne kadar ‘adalet’ talebini hak ediyorsa, Selahattin Demirtaş ve HDP’li vekillerin hukuksuz tutuklanmaları da aynı şekilde ‘adalet’ talebini hak ediyor.

PKK ile pazarlık sürecinde, ‘Çözüm Süreci’nde HDP ile görüşmeler yapan AK Parti, Dolmabahçe’de HDP vekilleriyle ‘İmralı onaylı’ 10 maddelik ortak metni imzaladığını ve basın toplantısıyla halka duyurduğunu ne çabuk unuttu!

Şayet başkanlık rejimine geçişe HDP o dönem destek veriyor olsaydı, AK Parti bugün MHP ve Perinçek’in Vatan Partisi ile değil HDP ile ‘koalisyon’ yapıyor olacaktı.

***

CHP’nin ve ‘adalet’ talebinde birleşenlerin, tüm mağdurların aynı talebi dile getirmesinden en ufak rahatsızlık duymaması ve ön yargılı olmaması şart.

Aksi halde bu da ‘adaletsizlik’ olur ve yürüyüşün tek gayesine aykırı düşer, dolayısıyla toplumsal desteği de zedeler.

AK Parti ve yandaşlarının ‘rüzgâr gülü’ gibi dönüp duran, iktidarın çıkarlarına göre neredeyse her gün değişen söylemlerine karşı ilkeli ve ahlaklı duruştan asla taviz verilmemeli…

Adalet Yürüyüşü, her şeye rağmen umarım demokrasiye dönüşün de kapısını aralar…

Sürecin iktidarın istediği gibi hukuksuz ve demokratik hakları yok ederek aksi yönde devam etmesinin, ülkenin ‘felakete yürüyüşü’ olacağını söylemeye gerek bile yok!

[Erhan Başyurt] 5.7.2017 [TR724]