Birleşmesi gerekenler - 4 (Kalb-kafa) [Dr. Hüseyin Kara]

Mümin denge insanıdır ve aşırılıklara kapalı bir hayatın sahibidir. Ne ifrata ve ne de tefrite kapı aralar. O her zaman aldığı terbiyenin gereğini yapmak üzere sahip olduğu bütün değerleri yerli yerinde kullanmayı fıtratının bir parçası haline getirmiş bir kişilik sergilemelidir. Dolayısıyla ne aklını öne çıkarıp kalbini unutur ve ne de kalbî hayatını aklına kurban eder. Bu iki nimetin kadr u kıymetini takdir ederek bu uzuvlarla ne iş yapılacaksa onu yapmayı yeğler. Bu yazıda kalb ve kafa birlikteliğini ele alacağız.(Kalb-Kafa izdivacı)

Kur’an-ı Kerim'de Ahzab suresinin 4. Ayetinde ‘Allah, bir adamın içinde iki kalb yaratmadı’ buyuruyor. Ayetin siyak ve sibakı burada farklı bir konunun izahı olsa da, ilâhî beyan bir gerçeğe vurgu yapmaktadır. O da; insanın dualist olamayacağı, kalbinin ve aklının aynı istikamette çalışması gerektiğidir, buna kalb-kafa izdivacı da denir. 

Buradaki kalb sözcüğünden; insanın ruh dünyası, manevî tarafı, vicdan mekanizması ve duyguları anlaşılmakta, kafa sözcüğü de; insana verilmiş en büyük nimetlerden biri olan akıl ve onunla ilişkili olan zeka, hafıza ve idrak melekeleri kastedilmektedir.  
Bütün bu sayılanların hepsinin insan vücudunda fizikî bir organ bulunmakla beraber, bir fonksiyon ifa etmeleri de tamamen ruha bağlıdır. Özellikle kalb ve kafanın o kadar yakın birliktelikleri ve karmaşık ilişkileri bulunmaktadır ki alimlerin farklı yorumlarına sebep olmaları da bundandır. ‘Kalpleri vardır onunla akletmezler’ (7,179) veya ‘Onlar biraz olsun arzı gezip dolaşmadılar ki akledecek kalplere ve sesini işitecek kulaklara sahip olsunlar’ (22,46) gibi ayetlerde akıl ve kalb birbirlerinin yerine geçmişler.
             
Aklın zıyası kabul edilen fen ilimleri ile, kalbin zıyası olarak bilinen dinî ilimler bir insanda buluşması halinde, insanın ruhunun aydınlık kazanacağı, etrafında cereyan eden olayları okumada daha isabetli kararlar vereceği gerçeğinden hareketle insan bu iki kanatla ancak doğru bir konuma sahip olacağı bilinmektedir, Bu kanatlardan birincisi olan akılla kâinat kitabını mütealâsından elde ettiği bilgilerle, tümevarım metoduyla eşya ve hadiselerin Allah ile olan ilişkisini çözmede kolaylıklar görecektir. Diğer ikinci kanat olan kalb ile de kitap ve sünnetten elde ettiği bilgiler yardımıyla, tümdengelim metoduyla da hem norm aleme ve hem de fizik ötesi alemlere bakışı netleşecek ve insan gerçekten bir ölçüde kalb-kafa izdivacını iliklerine kadar hissedecektir. 

Günümüz insanlarının çoğunda maalesef bu iki güç birlikte çalışmaktan çok uzakta bulundukları için; aklın bulduklarını kalb doğrulamıyor, kalbin istediğini de akıl bulamıyor. Adeta tek kanatla uçmaya çalışan insanlık her defasında kalkışından bir müddet sonra yere çakılıyor ve kafa-gözü yarılıyor. Kalbsiz aklın, akılsız kalbin bir işe yaramayacağını anlayacağı ana kadar bu düşüş ve kalkışlar devam edeceğe benziyor. Eğer çocukluktan başlayan doğru bir eğitim ile insanlar bu iki gücü nasıl kullanacaklarını bilebilselerdi, kalb-kafa izdivacına ulaşmada çok zorluk yaşamayacakları ortadadır. Zira bu iki güç de insandaki aynı organları kullanarak bilgi ediniyor. Mesela insandaki gözler hem aklın ve hem de kalbin gözleridir. Bunlardan birincisinin işlevi müşahede ise, ikincisinin ki basirettir. Bunların aynı gayeye hizmet etmeleri beklenirken farklılaşmalarının normalde izahı güçtür. Aslında akıllar sebepleri soruştururken, kalpler hikmetleri oluşturmalı değil mi? Bunlar bir bütünü tamamlayan iki yarım iken, tek başlarına yeterli oldukları nerede görülmüştür. İnsan iyi bir söz veya sesi kulakları ile dinliyor. Fakat sözün veya sesin tesiriyle kalbinin etkilendiği akıttığı göz yaşından veya sevinci gülmesinden anlaşılıyor. Gözler gördüğü manzaralar karşısında  kalben etkileniyor. Edindiği intibaya göre ya seviniyor, ya da üzülüyor.

İlimlerle aklın inkişafı ne kadar önemli ise, iman ve amelle kalbin tenviri de bir o kadar lüzumludur. Bunu da ancak İslamiyet gerçekleştirebilmiştir. Daha önceki dinlerde adeta akıl bir grubun elinde rehin kaldı, kalp de başka bir grubun elinde tutsak. İnsanı paylaştıran bu yöntemle insanlığın dertlerine çare bulunamadığı için İslam dini insanlığın imdadına yetişmiştir. Akıl nerede ise kalb de orada olmalı ki insan bundan faydalanabilsin. Bu konuyu en veciz bir biçimde formüle eden Bediüzzaman Hazretleri ‘Aklın zıyası nuru fünun-u medeniyedir.. Kalbin zıyası ulüm-u diniyedir. Bu ikisinin imtizacı ile ruhlar pervaz eder’’ buyurmaktadır.

Buraya kadar zikredilen hususlar, sadece konunun teorisi ile ilgili görüş ve düşüncelerdir. Asıl önemli tarafını işin pratiği teşkil etmektedir. Yani tarihte ve günümüzde kalb-kafa izdivacını sağlamak için neler yapıldı ve bugün neler yapılması gerekir? Sorusuna muknî cevaplar bulmalıyız. Öncelikle, Kur’anın dirilttiği Efendimizin (as) ashabı, kalb-kafa izdivacı konusunda da en önde bulunan numune-i imtisal insanlar olduklarına bütün alimler ittifak halindedirler. Zaten sahabe efendilerimizi semanın yıldızları haline getiren konumları da, akılları ile kalplerinin aynı düzlemde faaliyet gösterdiğinin işaretidir. (Akılları ayrı telden, kalpleri de başka telden çalanlar ancak münafık olmuş ve sahabe konumuna yükselememişlerdir) Zira eşya ve hadiseleri doğru okumada onlardan daha kaliteli insan yer yüzü görmedi. Efendimiz'den (sas) sonra dünyanın en hayırlı insanları olma unvanını onlar böyle elde ettiler.Ne akılları kalplerini yanılttı, ve ne de kalpleri akıllarına tuzak kurdu. Efendimiz 23 yılda onları yetiştirirken hem akıllarını doyurdu, hem de kalplerini tatmin etti. Her ikisinin de ihtiyaçlarını en iyi bilen elbette O (sas) idi.  Onları tabiin takip etti. Bu dönemden sonra bazen akıl öne çıktı kalp biraz ihmal edildi. Bazen de kalbe önem verildi, akıl ihmale uğratıldı. Bütün bunlar belki bilerek ve planlı da yapılmadı. Fakat 15 asır sonra geldiğimiz noktada İslam dünyasında hala kalb-kafa izdivacının fikdanından bahsediyorsak, olması gerekenleri henüz yapamadığımızı gösteriyor.

Bugün ise; çocukların eğitiminde özellikle çocukluk yıllarında hiç öğretime girmeden şuuraltı müktesebat kazandırma eğitimi ile kalpler hazırlanmalı ve gençlik yıllarında ise öğretim yolu ile akıllar aydınlatılmalı ve kalb-kafa izdivacını netice verecek afakî olmayan duygu ve düşünceler kazanmalarına yönelik bir terbiye sistemi takip edilmelidir.  Mesela; kalbin faaliyetlerinden olan cömertlik duygusu çocuğun anlayacağı seviyede, tarihten misaller de vererek anlatıldıktan sonra, baba veya annenin vermesi gereken sadakayı çocuğun eliyle vermesini sağlar ve de niçin verildiğini anlatarak aklını ikna ederse zamanla bu çocukta cimrilik hastalığı olmaz.  Veya lisedeki fizik dersinde yer çekimi kanununu, suyun kaldırma gücünü veya havanın basıncını öğrenirken, bütün bu kanunların formüllerini bulanların değil kâinatı yaratan Allah’ın kanunları (Sünnetullah) olduklarını birlikte anlatarak kalb-kafa izdivacı gençlerde sağlanmalıdır. Ateist fizikçinin anlatacağı dersten akıllar anlasa da kalpler hiçbir şey anlamaz. Bu bilgi bir Müslüman için hamallıktan öte hiçbir şey de ifade etmez. Veya tekke ve zaviyelerde, zikir meclislerinde evrad-ü ezkâr ile ruhlar coşturulsa da, akıl yolu ile kâinat kitabı okunmasa o da ayrı bir körlük ve eksiklik meydana getirir ki ileride telâfisi çok güç olur.  

Onun için akılları ihya edecek olan mektep ile, kalpleri ihya edecek kurum olan ma’bedi, tekkeyi, hatta bedenleri ihya edecek kışlayı bir arada bir bütünlük teşkil edecek biçimde bir arada yapıp işleten ecdadımız bu işin en doğrusunu yapmıştır. Yapmıştır da Osmanlı devlet-i Aliyesi altı asrı aşkın ayakta kalabilmiştir. 
          
HİZMET bir eğitim platformu olarak bu proje ile bir dünya eğitim hizmeti olabilmiştir. Hocaefendi'nin eğitim ufku, aşkın dâvâ şuuru ile bütünleşince yeni neslin kalb-kafa izdivacı sağlanabilmiştir. Artık bu sistemle yetişen nesiller şimdilerde başkalarını yetiştirmekle meşguller. Maya tuttu ve salih daire hız kazandı. Hasetçiler çıldırsa da bu projeye zarar veremezler. Zira Allah’ın yaktığı meşaleyi O’nun izni olmadan kulları söndüremezler, köleler ise hiç…

[Dr. Hüseyin Kara] 24.7.2017 [Samanyolu Haber]
huseyinkara1953@hotmail.com

Tek parti dönemi medyası! [Ali Emir Pakkan]

Tek Parti döneminde, 'Millî Şef’ İsmet İnönü’nün İstanbul ziyaretleri bile birinci sayfadan fotoğraflı girmek zorunluydu! Aksi halde basın yayın müdürlüğünden gelen bir telefonla gazeteler kapatılıyordu!

Cumhuriyet’in ilk yıllarında gazeteciler devlet memuruydu. İlk görevleri, yeni Türkiye ideolojisini kitlelere anlatmak ve rejim düşmanları ile savaşmaktı. Gazete Patronları tek partinin parçasıydı. Mesela Hakkı Tarık Us (Vakit, 1917) ve Yunus Nadi(Cumhuriyet, 1924) aynı zamanda CHP milletvekiliydi. 

Farklı görüşteki gazeteler, ‘zehirli yılan yuvası’, ‘vatan haini’ ve ‘rejim düşmanı’ muamelesi görüyordu. Gazeteciler takibe uğruyor, açılan davalar ağır hapis cezalarıyla sonuçlanıyordu. 

1925’te çıkarılan Takrir-i Sükûn Kanunu basına yasaklar getirdi. Gazete sahibi olmak belli esaslara bağlandı. ‘Ülke güvenliği ve millî çıkarlara aykırı yayın yapıyor’ denilerek muhalif gazeteler kapatıldı. 1931’de çıkarılan Basın Kanunu ile de basın tamamen Halk Partisi’ne bağlandı. 

1950 sonrası Demokrat Parti (DP) dönemindeki yeni Basın Kanunu ile muhalif yayın organları biraz nefes aldı. Yeni gazete ve dergiler yayın hayatına girdi. Ancak DP’nin üçüncü döneminde (1957) basına karşı yine sert tedbirler alındı. CHP’yi destekleyen gazetelere baskı arttı. Pek çok gazeteci hakkında davalar açıldı, birçoğu hapse atıldı. Bu sefer de fısıltı gazetesi ile kulaktan kulağa yalan haberler yayıldı.

27 Mayıs 1960’ta DP'yi iktidardan indiren Cuntacılar askerî müdahalenin meşru ve haklı olduğunu gösterebilmek için gazeteleri kullandı. Millî Birlik Komitesi, gazetecileri yuvarlak masada toplayıp darbe yönetimine bağlı olacaklarını taahhüt eden ortak bildiri imzalattı. Darbe ideolojisini kitlelere kabul ettirmek maksadı ile devlet kasasından finanse edilerek Öncü Gazetesi çıkarıldı. Darbe yönetimi ile işbirliğine giren gazetelerin ve gazetecilerin önü açıldı. Bazıları yurtdışına ataşe olarak gönderildi, bazıları milletvekili oldu, bazıları kurucu meclis üyeliğine seçtirildi. 

Operasyonel gazete ve gazeteciler her dönem işbaşındaydı. 12 Mart 1971 Muhtırası öncesi soygun, adam kaçırma olayları abartılarak manşetlere çıkarıldı. 12 Eylül 1980’e giderken Kenan Evren’e “Ne duruyorsunuz? Müdahale edin!” diyenler içinde ünlü köşe yazarları, yayın yönetmenleri vardı. 5 bin insanın hayatına mal olan sağ-sol çatışması körüklendi. Darbeden sonra medya patronlarından Erol Simavi, Kenan Evren’e bağlılığını bildirdi. 

28 Şubat (1997), tamamen medya üzerinden yürütülen bir operasyondu. Kasetler, Genelkurmay’da hazırlanıp servis edildi. Tankların, topların yerini gazeteler, televizyon kanalları aldı. Psikolojik harekâtla Refahyol hükümeti düşürüldü. Fethullah Gülen linç edildi. Ardından uydurma belgeler üzerinden ceza davaları geldi. 

İrtica tehlikesinin öne çıkarıldığı aynı dönemde yolsuzlukların üzeri örtüldü. Medya patronları banka sahibi yapıldı. Soygun gözlerden kaçırıldı. Medyanın askerle kurduğu ilişki sivil iktidarlarla da kuruldu. Halkın oyları ile iktidara gelen hükümetler, medyayı kullanılabilir, ulaşılabilir ve manipüle edilebilir olarak gördü.

Medya holdinglerinin finansal çıkarları iktidarla ilişkide belirleyici oldu. İktidarı şartsız destekleyen patronlara imtiyazlar sağlandı, kamu kaynakları ve bankalar peşkeş çekildi. Teşvikler, fonlar, tahsisler, krediler, kamu reklamları parti medyasına yönlendirildi. İktidar gazetecileri, ödül olarak çeşitli kurum ve şirketlere atandı. Olağanüstü zenginleşenler oldu. Anadolu Ajansı ve TRT âdeta iktidarın çiftliğiydi!

2013'ten sonra, yeni bir döneme geçildi; merkez medyanın yerini hükümete bağlı havuz medyası aldı. Tıpkı 28 Şubat sürecinde olduğu gibi bir merkez, haber üretip ‘parti medyası’na servis etmeye başladı. Bilgi notları manşetlere çıktı. Gazeteciliğin en temel kuralları çiğnendi. Mütemadiyen yalan yayınladılar ve haberleri her gün ya bizzat muhataplarınca yalanlandı yahut diğer gazete ve TV’ler tarafından araştırılıp doğrusu ortaya çıkarıldı. Yolsuzluk ve rüşvet iddiaları örtülmeye çalışıldı.

Bir elden çıktığı anlaşılan bir yalan, aynı anda birden fazla medya organında yayınlanıyordu! 

AK Parti, bu süreçte medyayı sıkı biçimde kontrol altına aldı. Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMFS) eli ile muhalif gazete ve televizyon kanallarına el kondu. Eleştirel yaklaşan sesler susturuldu; patronlara terör suçlaması ile davalar açıldı ve mallarına el kondu. Muhalif gazeteciler ve köşe yazarları işlerinden edildi. Silivri toplana kampı haline geldi, yüzlercesi hapse atıldı! Sansür ve oto sansür yaygınlaştı. TRT, parti yayın organı haline getirildi. Gazeteciliklerinden şüphe edilen bazı kişiler sahneye sürüldü. 

15 Temmuz kontrollü darbe girişimi sonrası medya, Darbe dönemlerindeki gibi psikolojik harekâtın aracı olarak kullanıldı. Algı operasyonları ile gerçeklerin üzeri örtüldü. 

Bugün medya, merkezinden havuzuna tek parti döneminin de gerisine düştü. Her gün tek adamın fotoğrafı, birinci sayfaları süslüyor! 

[Ali Emir Pakkan] 24.7.2017 [Samanyolu Haber]
aliemirpakkan@gmail.com
Twitter @AliEmirPakkan

Devletimiz büyük resmi görüyor! [Seyfi Mert]

“Sizi saçmalıklara inandırabilenler, size katliam yaptırabilirler.”
Voltaire 

Aslında yazının başlığını “Havuzcular için subliminal mesaj çözme rehberi” koyacaktım. Altına da başta havuz bataklığındaki sinekler ve savcılar için sübliminal iddianame nasıl hazırlanır olmak üzere devletimize sevabına hizmet babından ipuçlarını verecektim. 

Vazgeçtim sonra. 

Çünkü malzeme o kadar bol ki, yaşanan hamakat bini aşıyor her gün. 

Açıkçası devletin (SMÇB) kurduğunu düşünüyorum artık. 

Nedir bu SMÇB?

Subliminal Mesaj Çözme Bakanlığı…

Bu bakanlığın pek çok alt birimi var. 

Söz gelimi saray işini kolaylaştırmak için Sübliminal İddianame Hazırlama Genel Müdürlüğü! (SİHGM)

Veya Havuz Medyası Sübliminal Mesaj Çözme Destek İşleri. (HMSMÇDİ) 

Gülmeyin son derece ciddiyim ben!

Yaşadığımız şeyler bir sinema filminde olsa, “hadi ordan, herif amma uçmuş, böyle saçma senaryo mu olur?” diye filmi yarıda terk eder, salondan çıkarken bilet paramızı da geri isterdik. Bir kitapta geçse, “yazarın hayal gücü amma geniş ha!” diye kafa bulurduk. 

Ama burası Türkiye ve sene 2017…

Hollanda’ya kızıp portakal bıçaklayanlarla çağdaşız sevgili dostlar. 

Bir toplumda birkaç kişi saçmalarsa sorun pek olmaz. 

Bu saçmalayanlardan bazıları idareci ise, yine de toplumun diğer dengeleyici unsurları devreye gireceği için, pek sıkıntı yaşanmaz. Misal şu anda ABD’de Trump’ın durumu böyle bir şey. 

Bizim Ali Ağaoğlu, bu herifin biraz yandan yemişi, düşünün işte. Fakat adam koca devlet başkanı seçildi ama her saçmalığını icraata geçiremiyor. 

Yargı çıkıyor karşısına, medya çıkıyor filan. 

Gelin görün ki, siyasetin tamamı saçmalamaya başlarsa, buna göbekten bağlı tetikçi medya da eşlik ederse, hukukçular ufacık menfaat için karakterlerini, vicdanlarını dolaba kaldırırsa, üniversiteler ikbal beklentisi ve korkusundan dolmayı dut yemiş bülbül gibi susarsa, saçmalık bir süre sonra standarda dönüşüyor ve en saçma sapan filmlerde bile olmayan olaylar yaşanmaya başlıyor. 

Bakın dünkü bir haber bu: 

“Bir kişi tutuklandı, tutuklanan kişi darbecinin eşinin kız kardeşinin kocasının halasının kızı…”

Nasıl bir ülkede bunlar olabilir ki?

Galiba şöyle bir ülkede:

Şoför bir arkadaş milletvekili olur, sonra Milli Eğitim Komisyonu’na üye olur. Yeliz ismiyle Periscope yayını yapabilecek kadar saftır. Ekrana çıkar arabaların koltuk ısıtmasını asrın buluşu gibi hayranlıkla aktarır. 

Bir diğeri PTT’de görevli iken Tenis Federasyonu'na başkan olur, oradan Danıştay üyesi seçilir. 

Hayatında av tüfeği görmemiş popüler ekran tarihçisi Harp Okulları Müdürü yapılır. 

Hayvanat Bahçesi Müdürü TÜBİTAK Başkanı seçilir. 

Sebze halinden Tiyatro genel müdürü olanı mı ararsınız, başçavuşken TRT 6 Müdürü olanı mı?

Bu kadar mı? Değil elbette!

Amcasını yardımcısı yapan belediye başkanı, kuzenini de yardımcılığına getiren belediye başkanımızla aynı çağda aynı ülkede yaşıyoruz. Komşusu ve aile dostunu da mahrum etmez bu makamlardan. 

Gelinini basın danışmanı yapar, yeğenini su kanalizasyon müdürü. Eh eşinin yeğenine de ayıp olmasın artık, o da özel kalem müdürü olur. 

Bir diğeri dekan olur hanımını genel sekreter yapar, bir de tören düzenler bunun için. 

Devlet böyle olunca büyük resmi görme radarları da muazzam açılıyor. 

Özellikle hain ve düşman tespitinde uzay çağı yakalayan Yeni Türkiye’deyizdir artık. 

Adana’da yaşları 16-20 arasında üç genç HERO yazılı tişört giydiği için gözaltına alınır mesela… Boru mu, devlet, işi büyük resmi görmek!

İstanbul Sultangazi’de bir düğün konvoyunu polis durdurur ve zafer işareti yapan 5 kişi tutuklanır. 

Denizli’de HERO tişörtü giyen çocuk tutuklanır, annesi başka tişört getirince serbest bırakılır. Adli kontrol şartı var mı bilmem ama o çocuğun artık kolay kolay evlenemeyeceğini bile bilmekte yarar var. 

Havuz medyası büyük resmi gören devletten geri kalır mı?

HERO’nun Hoca Efendi Razı Olsun anlamına geldiğini manşetten yazar Havuz Medyası Sübliminal Mesaj Çözme Servisi. (HMSMÇS) 

Hocefendi’nin yabancı bir medyada röportajı yayınlanır. 

Havuzcular bu söyleşide nelerin konuşulduğunu aktarmaz okurlarına. Buna gerek yoktur zira, ayrıntı önemsizdir!

Seccadenin üzerinde durmasından, arkasındaki ekranda nelerin yazılı olduğuna kadar pek çok subliminal mesaj derlenir. 

Şaka değil bu, niye inanmıyorsunuz?

TÜBİTAK Başkanı hayvanat bahçesinden transfer olan ülkenin istihbarat birimleri kılı kırk yararak incelerler görselleri ve havuz medyasının ilgili birimlerine haber olarak yayınlanması emriyle yollarlar. 

Devlet yine büyük resmi görmüştür! 

Aslında Hocaefendi’den nasıl it gibi korktuklarının da bilinçaltıdır bu ama mevzumuz bugün o değil. 

Bakın Habertürk’ten Fevzi Çakır kardeşimize servis edilen habere göre devletin subliminal mesaj çözme kurumu fotoğrafı inceleyerek üç ayrı mesaj olduğuna kanaat getirmiş. 

Seccadeye ayak basması: “Radikal değiliz, kutsiyetlerimiz yok, şekilsel hususları dert etmiyoruz. Yükselen radikalizme karşı bizi kullanın” mesajıymış. 

Kütüphane ise “İlimliyiz, önceliğimiz ilim” mesajını taşıyormuş. 

Televizyon ekranında görülen “Bizim için ümit oldunuz, şimdilerde şölen var bahçelerde, bahardan ses geliyor perde perde, aceleci acele edip dursun, beklenen mutluluk biraz ileride” sözleri ise, cemaat üyelerine yönelik, çözülmelere karşı mesajmış. 

Biter mi, bitmedi!

Devlet bu boru mu, en ince subliminalliğe kadar inip, havuza servis ediyor, hiçbir masraftan kaçınmadan, elini taşın altına koyup milletimize büyük resmi gösteriyor!

Gülen’in bu sözlerle, “Deşifre olmayın, itirafçı olmayın, umutsuzluğa kapılmayın” mesajlarını verdiği kaydedilmiş, Habertürk’ten Fevzi isimli görevli kardeş böyle yazmış. 

Dahası var: Ekranda yazan 00.11 rakamı ise Gülen’in ‘seçilmişlik sendromu’ndan kaynaklanan bir saplantıymış ve Gülen’in, bununla kasım ayını işaret ettiği, tutuklu bulunanlara kasım ayında kurtulacakları mesajını verdiği sanılıyormuş…

Hani normal bir memlekette olsa insan ağzını bırakıp başka yeriyle gülecek belki ama burası Büyük Resmi görenlerin ülkesi!

Oysa bizzat küçük enişte ve Pelikan mağduru Davutoğlu’na sorsalar şunu diyecekti:

Ulen geri zekalılar, Fethullah Gülen’in salonunda bir ekranda, tıpkı Sızıntı’nın iç ve arka kapaklarındaki gibi, kendi cümlelerinin olduğu görseller yıllardır vardır ve bilgisayardaki ekran koruyucusu gibi 24 saat döner. 00.11 rakamı ise gazetecinin o vakitte orada o fotoyu çektiğini göstermekten başka bir halt değildir. 

Ama burası Türkiye, büyük resmi görenlerin ülkesi…

Cübbeli Ahmet’in peygamber efendimizin terliğinin replikasını üretip garibanlara okutup, aldığı ciple âlim olarak gezdiği memleket. 

Millet büyük resmi görmeyip de ne yapsın?!

[Seyfi Mert] 24.7.2017 [Samanyolu Haber]
smert@samanyoluhaber.com

Hile ve israf sarayına isim verildi: Dünyanın en büyük korku sığınağı...[Faruk Mercan]

Saraydaki şahıs, gerçek faili olduğu 15 Temmuz'un yıldönümünde, dünyanın her tarafındaki Türkiye'nin büyükelçilerini kullanarak, gazetelere paralı tam sayfa propaganda ilanları vermeye kalkıştı.

Bu ülkelerden biri de Romanya'ydı. Romanya'da “Libera” gazetesinin yayın yönetmeni Sabin Orcan, editör arkadaşları ile ortak karar alıp, bu ilanı yayınlamaya reddetti. Bunu şöyle anlatıyor: 

“Ankara'daki diktatörü göklere çıkaran bir ilan vermek istedi bize Türkiye Büyükelçiliği... Erdoğan diktatörlüğünü boykot için reddettik. 15 Temmuz, demokrasinin ölüm yıldönümüdür.” 

Sabin Orcan ve editör arkadaşlarını saygıyla selamlıyorum. Romanya, yıllardan beri Hizmet'in ve Hizmet okullarının olduğu bir ülke... Romanya Adalet Bakanı, geçtiğimiz ay Hizmet okullarının iftar programına katılıp şöyle diyor: 

“İyi yetişen bu öğrenciler sizin için onur, Romanya adına kazançtır...” 

Romanya'da 23 yıldır faaliyet gösteren Hizmet okullarında 3 bin 800 öğrenci var. Mesela bu yıl Romanya'da yapılan bilim Olimpiyatı'nda, bu okulların öğrencileri 70 madalya kazanmış. Her dört madalyadan birini alarak... 19 öğrenci Romanya Olimpiyat Milli Takımı'na girmiş. Haberlere baktım, buradaki Hizmet vakfının organize ettiği festivallere Romen belediye başkanları katılıp yemek dağıtıyor. 

Bunlar, nüfusunun yüzde 93'ü Hristiyan olan, 20 milyon nüfuslu Romanya'ya, hayatını insanlığa hizmete adamış Hizmetmensuplarının sunduğu hizmetler... 

Romen “Adevarul” gazetesi, nisan ayında yayınladığı bir haberde, Türkiye'nin Çavuşesku döneminin Romanyası'na döndüğünü belirtiyor. Romenler, geçmişte bir diktatörün ülkelerine yaptığı büyük kötülükleri biliyorlar. O yüzden Türkiye'deki despotun kim olduğunu ve neler yaptığını görmekte gecikmediler. 

Romanya'daki Olimpiyatlara katılmak üzere Bükreş'e giden Enes Kanter'in yaşadıklarını hatırlayın. Türkiye'nin büyükelçisi, pasaportunu iptal ettirdi, gözaltına alınmasını istedi. Ama Romen polisler havaalanında Enes Kanter ile resim çektiler. Kanter tutuklanmadı, Londra'ya uçması sağlandı. Daha birkaç gün önce Romanya'daki bir Hizmet okulunun yöneticisini tehdit eden bir Saray fanatiği gözaltına alındı. 

Bu satırları yazdığım sırada Saraydaki şahıs, Suudi Arabistan'daydı. Katar meselesinde, Amerika tarafından devre dışı bırakıldığı için, Suudi Kralı ile görüşmeye gitti. 

Daha bir kaç gün önce Suudi bir diplomat, Saraydaki şahsı, Arapların içine sızmakla suçladı. 

Geçtiğimiz mayıs ayında, İstihbarat teşkilatı üzerinden kara propaganda ile Suudileri yanlış yönlendirip, Hizmet'e mensup 16 ailenin Türkiye'ye iadesini sağladı Saraydaki şahıs. 

Umarım Suudiler, Katar olayından sonra Saraydaki şahsın gerçek yüzünü görmüşlerdir. Ve umarım, Suudi alimlerin ve entelektüellerin de yakından tanıdığı, İslam'ın emin beldelerinde misafir olan bu Hizmet mensuplarını Saraydaki şahsa teslim etmenin üzüntüsünü yaşıyorlardır. Çünkü onlar, Saraydaki şahsın iade teşebbüslerini öğrendikleri halde, Suudi Arabistan'dan ayrılmadılar. Misafir oldukları ülkeye, İslam'ın emin beldelerine ve yaptıkları hizmete saygının bir gereği olarak... 

Onları da buradan saygıyla selamlıyorum, yaşadıkları mağduriyetin çok fazla sürmemesini, “İslam'ın emin beldelerinin Rabbi”nden niyaz ederek... 

Suudi diplomatın tesbiti doğru... Saraydaki şahıs, halife olma sevdasıyla Arap alemine sızdı. 

Mısır'a sızdı. İhvan'ı ve Mursi'yi manüpüle etti. Başarılı olamadı. Suriye'ye sızdı. Esad'ı devirebilse Şam'da Emevi Camii'nde namaz kılıp halifeliğini ilan edecekti. Başaramadı. Musul veya Rakka'ya asker gönderebilse halifeliği IŞİD lideri Ebubekir Bağdadi'den alacaktı, yine başaramadı. Katar'a sızdı. Paralarını saklamak için... O da bir gün patlayacak. 

Hırsızdan, yolsuzdan, yalancıdan Halife olur mu? 

Doğuda da batıda da zerre kadar itibarı kalmadı. 

Kaybetti. Hizmet'i bitireyim derken kendisini bitirdi. 

Bir hırsız, bir yolsuz, bir yalancı Hizmet'i bitirebilir mi? 

Bitiremez. Tam tersine kendisi bitti. 

Oturduğu Saray'ın ihtişamına bakmayın. Daha yeni Saraya giren New York Times gazetesi muhabiri, “Burası dedektörler, yer altı tünelleriyle dünyanın en büyük yer üstü sığınağı gibi... Eski bir Osmanlı Sarayı ile bir Las Vegas kumarhanesi karışımı bir yer...” diyor. 

Müthiş bir tanımlama.... Korkularının esiri bir adamın sığınağı ve bir devletin, bir milletin geleceğini sıfırlayan masaların kurulduğu bir kumarhane... 

Saraydaki şahıs, Ankara'daki büyük sığınağında, artık korkularının esiri... Kaybettiği her şeyin sorumlusu olarak Hizmet'i gördüğü için, kin ve nefretinin bir sınırı yok. 

Doğuda, Batıda, Asya'da, Avrupa'da Hizmet yoluna devam ettikçe paranoyası artıyor. 

Dün baktım. Karanlık Oda, “Cemaat'in yeni merkezi Almanya” diye bir haber yapmış. Sanırsınız ki Hizmet, Almanya'da 15 Temmuz'dan sonra başladı!.. 

Oysa, Hizmet 1980'li yıllardan beri Almanya'da... Almanlar da Romenler gibi, bir diktatörün yol açtığı yıkımları yaşamış bir millet... 

Ve yıllardan beri yüzlerce Hizmet kurumunu ve binlerce Hizmet mensubunu çok yakından tanıyorlar. 

O yüzden Saraydaki şahsın kirli propagandalarına alet olmadılar. Alman tarihçi Michael Wollfsohn, Berlin'deki Hizmet vakfının yayınladığı “15/16 Temmuz Kontrollü Darbesi Sonrasında Erdoğan Türkiyesi” kitapçığında yer alan yazısında, Saraydaki şahsın Hitler'in yolunda olduğunu ifade ediyor. 

Hizmet'in 30 yıldan fazladır var olduğu Hollanda'dan aynı haberler... Hollanda devletinin, ülkedeki vakıf ve sivil toplum kurumları hakkında yayınladığı 2016 raporunda Hizmet için, “en iyi entegre olmuş hareket” deniliyor. Hollanda'da bir Hizmet mensubunu tehdit eden Saray elemanı tutuklandı. 

Bir tarafta dünyanın her tarafından bu devasa hizmet havzalarını inşa etmiş Hizmet, diğer tarafta Ankara'daki korku sığınağında korkularının esiri şahsın paranoyaları ve kirli propagandaları... 

Bir hırsızın, bir yolsuzun, bir yalancının insanları uzun süre kandırdığı nerede görülmüştür?.. 

Bugün hala Türkiye'de bir kitleyi peşinden sürüklüyor olabilir. Siyasi tarihe bakın hep böyle olmuş... Diktatörler kitleleri kandırmayı ve bir süre uyutmayı çok iyi bilirler. 

Ama bir yere kadar... 

Dün, elleri arkadan kelepçelenmiş bir kadın avukat, bindirildiği polis aracında, “Beni arkadan kelepçelediniz, sizden korkmuyorum. Hiç birşey umurumda değil, işkencenizden de korkmuyorum” diye bağırıyordu. 

Hileli başkanlık seçimindeki sonuçlar bunun ilk işaretini verdi. Gitmişti aslında Saraydaki şahıs, hileyle kaldı. 

Bir şey daha var. Artık, sadece Türkiye'nin değil, dünyanın problemi... 

Her tarafa sızmaya çalışan, her yeri karıştırmaya çalışan bir kişi artık... 

Telaşla bir daha Suudi Arabistan ve Katar'a gitmesinin sebebi de bu. 

Ne yaparsa yapsın, işlediği bunca cürmün altında kalacak ve gidecek... 

Türkiye tıpkı Almanya gibi, tıpkı Romanya gibi, bir diktatörün sebep olduğu büyük acıları, büyük yıkımları yaşamış bir ülke olarak siyasi tarihteki yerini alacak. 

Ve geleceğin adil Türkiyesi, bugün hapishanelerde, sokaklarda bütün bu acıları yaşayan insanların omuzlarında yükselecek... Türkiye asla Saraydaki şahıs ve işbirlikçilerine kalmayacak... 

Bundan hiç şüpheniz olmasın. 

[Faruk Mercan] 24.7.2017 [Samanyolu Haber]

Otantik mi? Pragmatist mi? [Abdullah Aymaz]

Amerika ve Avrupa gibi ülkelerde, bu sürecin büyük mağduriyet ve mazlumiyetlere sebep olan müthiş olaylarının verdiği büyük bir merak duygusu ile Hizmet’i ve Hizmet’in faaliyetlerini anlama arzusu doğdu… Arkadaşlarımızı üniversitelere hatta kiliselere davet ederek insanlar gerçekleri öğrenmek, meraklarını gidermek istiyorlar. Üstad Hazretlerinin dediği gibi MERAK İLMİN HOCASIDIR. Bu merak duygusuna bir de insanların uğradıkları gadir ve zulümler eklenince mesele daha da orijinal hâle geliyor. Esas, lütuf bu olduğunu zannediyorum. Yani bazılarının zannettiği insanların kanları ve canları üzerine doğan fırsatlardan çıkar sağlamak değil, bizzat birer mazlum ve mağdur olarak yaşadıklarını anlatmak… 

Hizmetin lehine gelişen bu durumu farketmiş ki, Ruşen Çakır, Ömer Taşpınar ile yaptığı söyleyişi de, canhıraş halde, hizmetin yok edilmesi için bu ortamın yok edilmesi için çare arayışı içinde gibi görünüyordu. Yani birilerine böyle yapmayın yoksa Hizmet böyle giderse daha da çok gelişip güçlenecek demeye getiriyordu. 

Bana gönderilen notlara göre, Dr. Hasan Bey, çok önemli bir gruba bir kursta Diyalog faaliyetlerinde Kur’an ve Sünnete göre meselenin temellerinin hangi esaslara dayandığını anlatmış; yani İslamda diyaloğun temelleri otantik (dürüst, açık, samimi) mi, yoksa pragmatist (faydacılık) mi, sorusuna cevap vermiş… 

Bu meseleyi kendi ifadeleriyle aktarmaya çalışalım:
“Kursa beş emekli Râhip, iki Musevî (Haham ve eşi), birkaç tane de akademisyen teolog katıldı… Biz İSLÂM kelimesinin semantik kökenlerini Harward Üniversitesinin hocalarından Prof. Dr. Jane I Smith’in yaptığı araştırma üzerinden anlatıp; (küçük harfli) İslâmiyetin Hz. Adem Aleyhisselam ile başladığını, (büyük harfli) İslamiyetin Hz. peygamber Muhammed Aleyhisselamın getirdiği din olduğunu söyledik. (Çünkü Kur’an’da: Allah katında din, İslâmdır.’ Âl-i İmran, 3/19, buyuruluyor.) Ama bu gün İslam dünyasında dışa vurup yaşanan ve anlaşılan haliyle ümmet-i Muhammedin daraltılmış hâli olarak İslamiyeti (büyük harfli) arz edip; insanların hal ve davranışlarında evrensel değerler halinde, adâlet anlayışlarında yansıyan şeklinin de islamiyet (küçük harfli) olduğunu söyledik.

“Karl Reihner’deki isimsiz Hıristiyanlar yaklaşımına benzer Üstad Bediüzzaman’ın da, gayr-i müslim mümin ve gayr-i mümin müslim vurgusunu anlattık. (Üstad Hazretleri Dokuzuncu Mektup’ta diyor ki: Eskide bazı dinsizleri gördüm; Kur’an’ın hükümlerine şiddetli tarafgirlik gösteriyorlardı. Demek o dinsiz, bir cihette hakkın iltizamı kabullenmesiyle İslâmiyete mazhardı; ‘dinsiz bir Müslüman’ denilirdi. Sonra bazı müminleri gördüm ki, Kur’anî hükümlere tarafgirlik göstermiyorlar, iltizam etmiyorlar; ‘gayr-i müslim bir mümin’ tâbirine mazhar oluyorlar.)

“Kur’an-ı Kerim, Hz. İbrahim, Hz. Yakup, Hz. Yusuf, Hz. Musa ve Hz. İsa (Aleyhisselam)’ların bu mânada Müslüman olarak zikredildiğini söyledik. (Çünkü bazı oryantalistler, o peygamberler zamanında İslâm Dini henüz gelmemişti, onlara nasıl İslamiyet ve Müslümanlık izafe edilebilir, diye itiraz ediyorlar. İşin aslı budur. İslam, en başta Allah’a teslim olma; Müslüman da Allah’a teslim olan demektir. Onların hepsi de Allah’a teslim olmuş zatlardır. İşte bu mânadan dolayı Arapça bu inceliği bilen bazı Süryaniler, ‘Bize, gayr-i Müslim, demeyiniz; biz de Allah’a teslim olanlarız yani bu mânada Müslümanız’ diyorlar.)

“Netice itibariyle, Müslümanlığın anadan babadan geçme veya Müslüman memleketlerde doğmaya bağlı otomatik bir doğum hakkı, ırk gibi bir şey olmadığını arz edip, Müslümanlığın sorgu ve irade ortaya konarak kazanılacağını ve bazı benzer meseleleri ifade ettik. Bunun üzerine Rahiplerden birisi; ‘O zaman, bu mânada ben de, çok rahat söyleyebilirim ki, küçük harfli müslümanım.’ dedi.

“Bir de biz, İslamiyetin barış dini olduğunu hem mânası hem de ruhu itibariyle bu barışı temin ve tesis için gelmiş bir din olmasına rağmen, çeşitli istihbarat kurumlarının verdiği rakamlara göre sayıları, 20 bin ile 200 bin arasında değişen hem de çoğu Müslüman olmayan radikallerce korsanlandığını, bunların 1,5 milyardan fazla olan Müslümanları temsil etmeyeceğini, Müslümanın terörist ve teröristin de Müslüman olamayacağını vurguladık…”

Nisa Suresinin 128 Âyetinde “Sulh, mutlaka hayırdır, hayırlıdır” buyuruluyor. Kur’an’da “Harp, mutlaka hayırdır, hayırlıdır” diye bir âyet yok… Demek ki, İslamiyette esas olan sulhtur, barıştır. İşte bu ve benzeri gerçekler dile getirilince, bu kursta meydana gelenleri Dr. Hasan Bey şöyle anlatıyor: “Biz bunları arz edince, Musevî hanımefendi, ‘Madem aynı gerçekleri görüşüyor ve konuşuyoruz, öyleyse yapılan zulümlere ve algı yönlendirmelerine karşı neden beraber tepki gösteremiyoruz, ben merak ediyorum!’ dedi. Bir İngiliz Râhip ise, ‘Bunları, kendi topluluklarımıza anlatmalıyız. Siz de niçin bunları 7 gün 24 saat televizyonlarda seslendirmiyorsunuz?’ dedi. Biz de kısık bir sesle iyi haberlerin manşet olmadığını söyleyince hafifçe gülümsedi ve ‘Bizler, sizlerin bizim toplumumuzdaki sesiniz olmamız gerekiyor.’ dedi.”

Gerçekten, merakla toplumların uyanan vicdanları artık hâlimi hatırımızı sorup, bizi anlamaya çalışıyorlar...

[Abdullah Aymaz] 24.7.2017 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com

Müstebitlere yeni kült (cult) ve mukaddesler lazım…[Kadir Gürcan]

Şimdi ne olacak? Bir yıldır uğraşıp içini doldurmaya çalıştıkları kurgu-darbe tiyatrosunun sene-i devriyesi, büyük debdebe, alayiş-u nümayiş ve abartı ile kutlandı. “İlkler” böyle olur. Fazla ciddiye almayalım.

Seneye aynı heyecanı bulamazlar. Devlet destekli, gayr-ı fıtri, abartılı kutlamalar her yıl azalan bir ilgiyle, resmi gün ve haftaların renksizliğine mahkum olur. Cumhuriyet Türkiyesi'nden geriye kalan ahı gitmiş vahı kalmış resmi törenlerin ne hale geldiğini görmüyor muyuz? İstisnasız hepsinin de mana ve mefhumu buharlaştı. İlkokul ve ortaokul yıllarında bu resmi günlerin hatırına bir ritüel olarak tekrar edilen sınıf süsleme komedisinin, okul hatıralarına girecek kadar bile iz bırakmadığına şahidiz.

Göreceksiniz gelecek yıl “Bu yıl ne yapalım da heyecanı canlı tutalım?” diye olmadık akrobasiler deneyecekler. Her şey unutulur, renk atar, heyecan ve cazibesini kaybeder. Hele bir de yalanı gizlemeye çalışıyorsanız, işiniz daha zor.

“Mevlit mi okutalım, resmi yerler tatil olsun, özel sektör çalışsın, mehter mi çalsın, askeri tören mi yapılsın, Türkiye Liglerinde bir değişiklik yapılıp 15 Temmuz fikstürüne geçilsin ve maçlara dua ile çıkılsın, Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası Bethowen’dan bir şeyler mi çalsın, ‘Sela’ bid’ati ne kadar devam etsin…” gibi parça tesiri güçlü tartışmalar, yeni bölünme ve ayrışmalar için ciddi potansiyel barındırıyor. 

Sistem dayatmalarının bu tür ambalaj ve cilalara ihtiyacı kaçınılmaz. Ellerinde, her işe kullanabilecekleri İngiliz Anahtarı misali, toplumsal linç malzemesi lazım. Bu bazen şehitler üzerinden olur, bazen yok yere heba edilen acınası müesseselerin ortadan kaldırılması için olur, hepsinden daha ciddisi kahir iktidarın yüzüne yapışan ağır insani suçları kamufle ve makyaj için yapılır. Ortak paydaları, geçici heyecanların geniş kalabalıklar önünde bir günlüğüne bile olsa tatmininden ibarettir. Mantık aramaya gerek yok. Yapılan bütün masraf da bunun içindir.

15 Temmuz için üretilen logo, marş, grafik ve hissi dozajı yüksek malzeme amatör kaldı. “Zamanımız yoktu, yerimiz dardı, bütçemiz yoktu…” gibi müşkülpesent bahaneleri de yok. Devlet imkanları ellerinin altında. Yine herşey şehit ve şehit aileleri üzerinden yürütülmek zorunda. Her destanı (!) ille de kan ile yazmaya kararlı zihni hemofili hastaları için güçlü ve muktedir görünmenin başka yolu yok; kanla yazacaksınız, kana boyayacaksınız, cesetler yığacaksınız sonra da dökülen kan yerde kalmasın diye teraneler üretip, masumları zindanlara dolduracaksınız. Kan çeşnisini bol tutacaksınız ki kalabalığın iştahı hemen kaçmasın. 

Dini duyguların harc-ı alem olduğu, suistimal edildiği hadiselere yabancı değiliz. İlk Meclisi dua ve tekbirlerle açan zevat, kısa bir süre sonra ağzı dualı halkı zindanlarda tüketmiş. Düzmece Menemen Hadisesinde, bir kişiye karşılık idam edilen insan sayısının haddi hesabı yok. Tam bir linç kumpası. Maksad hasıl olduktan sonra, Menemen de unutulmuş, Menemen’in Türkiye Haritasındaki yeri de. Yeni nesiler bu ismi, domates, biber, soğan ve yumurta ile yapılan kalorisi düşük öğün geçiştirmesi olarak biliyorlar. Bu satırın yazarı nedense, ‘Menemenli’ olduğunu söylediği her konuşmada, muhatabın gayr-i ihtiyari tebessümüyle karşılaşır. 

Sistem ile oynamayı şahsi mesele haline getirmiş müstebit ve zorba idareciler için halk önünde makul gerekçeler üretmek şart. Cumhuriyet Türkiyesi yüz binlere mal olmuş ve Devlet-i Aliye’nin sonunu getirmiş olan, Çanakkale Savaşı da dahil hiçbir meseleyi Menemen Hadisesi kadar büyütmemiş. Merhum Şairimiz Çanakkale şiirini yazmasaydı, Osmanlı Ordularının tükendiği Yemen, Kafkas, Balkan ve Süveyş muharebeleri gibi Çanakkale Destanı da çoktan unutulup gidecekti. Buralarda şehit olan asker sayısını kimse bilmiyor.

Düzme bir darbe ile 15 Temmuz’u kendileri için fırlatma rampası ve toplumsal linç giyotini haline hokkabazlar, o günden beri Doğu illerimizde her güne en az üç tane düşen şehit haberlerinin üzerine yatıyorlar. Ne yani, onlar taksit taksit şehit oluyor diye, vatan evladı ve şehit olma açısından 15 Temmuz’dakilerden daha dun bir seviyede mi bulunuyorlar? Dini literatür açısından Şehadet’in mertebeleri olduğunu biliyorduk ama, Darbe Tiyatrosu’nun yeni bir Şehadet hiyerarşişi oluşturacağı aklımıza gelmemişti. 

15 Temmuz haftasına konusu belli, lise kompozisyonları ile katkıda bulunan Saray beslemesi, medya camiasının söylediği yeni bir şey yok. Cumhuriyet dönemi yazar-çizer, şair ve romancıları gibi, keen lem yekün çukuruna itilecek ve binbir istiskal ile anılacaklar. O gün Osmanlı Padişahlarına söverken birbirleriyle yarışan soytarıların benzerleri, şimdi de Saray avlusundan başkalarına höykürüyorlar. Hepsi de aynı ucuz kumaştan.

Mevcut iktidara, her gün ürettiği akıl dışılıkları unutturacak yeni kült ve mukaddesler lazım. Eskiden olduğu gibi, din alaşımlı hamasetin müsrifçe kullanılmasına bundan sonra da hazır olalım. Bir şey kafamıza takıldı; Şehitler için anıt yaptırıp sonra da onu büyük bir debdebe ile açmanın dini kriterlerini bilen varsa bizi de haberdar etsin. Anıt, şehitlere değil, müstebitlere lazım, bilesiniz.

Yoksa 15 Temmuz bazılarını hem dini hem de akli açıdan le yüs’el hale mi getirdi? Kelam-ı kadim, “Ve hum yüs’elun…” diyor.

[Kadir Gürcan] 24.7.2017 [Samanyolu Haber]
newkadirgurcan@gmail.com

Bir iddianame dolusu saçmalık daha! [Umut Atay]

“Hakimler kararlarıyla konuşur” sözü meşhurdur. Bunun savcılar versiyonu, “hazırladıkları iddianameleriyle hukuki kişilik ve bilgilerini ortaya koyarlar” şeklinde olmalı. Bu aralar önümüze gelen iddianamelerden adalet sisteminin ne hallere düşürüldüğünü üzülerek görüyoruz. Cumhuriyet savcılarının iddianame diye ortaya koyduğu metinler öylesine zayıf ve öylesine çelişkilerle dolu ki, sanırım altına imza attıkları metinleri bir kez bile gözden geçirmeye fırsat bulamamışlar.

Bu yazının konusu, bir savcının meslektaşı olan eski bir savcı hakkında hazırladığı iddianame. Bir savcının kendi meslektaşı hakkında bir iddianame düzenlerken bile ne kadar özensiz ve hoyratça davrandığını ortaya koyan çarpıcı bir örnek.

Son dönemde iddianamelerin içine konuyla ilgisi olmayan ne varsa boca etmek moda oldu. Bir yerlerde kaleme alınmış hazır metinler copy paste yöntemiyle iddianamelere giriyor, hakkında akla zarar cezalar istenen şüpheliyle ilgili delillere yer kalmıyor çoğu zaman. Burada da öyle olmuş, eski savcıyla ilgili iddia edilen suç delillerinin yer aldığı sayfaları hesapladığımda, koca iddianamenin sadece yüzde 0.5’ine tekabül ediyor!

Peki nedir bu deliller?

1-“Şüpheliye ait tüm yerlerde (bu ifadeden kendisinin ve ailesinin evinde, arabasında veya iş yerinde olduğunu anlıyoruz) yapılan aramalarda suç unsuru sayılabilecek hiç bir delile ulaşılamadığı, ancak (tuhaflık burada başlıyor) bir ihbar üzerine yapılan aramada üzerinde Güvender yazılı bir flaşdisk, yazarının F.Gülen olduğu bir dua kitabı ve üzerinde yine yazarın adının bulunduğu bir CD ele geçirilmiş olup, bu materyaller hakkında incelemenin devam ettiği, raporun bilahare mahkeme sunulacağı…” 

Şüpheli hakkında kanuni aramalarda suç delili bulunamamış ama bir ihbarla, nerede olduğu anlaşılmayan bir yerde “bir flaşdisk, bir dua kitabı ve bir CD” ele geçirilmiş! Ancak ele geçirilen materyallerin suç unsuru taşıyığ taşımadığı belli olmadığından, incele sonucu düzenlenecek raporun bilahare mahkemeye sunulacağını öğreniyoruz.

2-İkinci önemli delil, şüpheli hakkında yakalama kararı çıkarılmasından 5 ay sonraya ait bir belge. Bu belgede yazanlara göre “Şüpheli hakkında MİT tarafından 09.12.2016 tarihinde düzenlenen belgeye göre “bylock” isimli haberleşme programı kullandığının tespit edilmiş olması, ancak bu mesajlaşma programı ile ilgili içerik çözülmesi çalışmalarının halen devam ettiği, Savcılığımıza sunulduğunda bilahare dosyaya sunulacağı ve de şüphelinin HTS kayıtları taranarak, örgütün üst kademesinde olan kişilerle irtibatının olup olmadığı hakkındaki çalışmaların da devam ettiği, raporların bilahare sunulacağı, beklenmesinin gerekli görülmediği…” anlaşılıyor.

Savcı, bu delilin nasıl elde edildiğini ne kuruma sormuş ne de buna iddianamesinde yer vermiş. Almış, kabul etmiş ve kesin delil olduğunu büyük ihtimalle hissetmiş. Şimdilerde çözülmesi beklenen mesaj içeriklerinde ne var, belli değil. Peki yarın bu mesaj içerikleri geldiğinde, şüphelinin bu programı sadece yurtdışındaki akrabalarıyla görüşmek için kullandığı ortaya çıksa örneğin, ne olacak? Herkese açık, ücretsiz bir mesajlaşma programını indirmiş olmanın tek başına suç delili olmayacağını bilen savcı, içerikleri beklemeden bunu nasıl bir suç delili saymış? Yine bunun dışında “şüpheli büyük ihtimal örgütün üst düzey yöneticileriyle de görüşmüştür ama henüz tespit edemedik, rapor gelince anlaşılır” öngörüsünü delil diye iddianameye koymak nasıl bir hukukçuluktur?

3-Yukarıdakilerden daha büyük bir fecaat tanık ifadelerinde ortaya çıkıyor. Kim oldukları ve  şüpheliyi nereden tanıdıkları anlaşılmayan tanık ifadeleri şöyle:

Birinci tanık: “Şüphelinin paralel yapılanma içerisinde olduğunu düşünüyorum.“

İkinci tanık: “Şüphelinin bir kısım savcılarla sık sık bir araya geldiğini biliyorum.”

Üçüncü tanık: “Şüphelinin makrube (böyle yazılmış) yediğini ve karnının şiştiğini söylediğini duydum“

Dördüncü tanık: “Şüpheli staj arkadaşım olur, yapıya dahil olduğunu biliyorum ama bilgiye dair bir bilgim yok.”

Lütfen dikkat. Bu ifadelerin sahipleri bugün adliyelerde adalet dağıtmakla görevli hakim ve savcılar! Ve bu tanık beyanları da iddianamenin en güçlü delilleri!

4-“Şüphelinin eşinin, darbe girişiminden 10 yıl önce örgüte ait bankada hesap açtığının ve yine darbe girişiminden 8 yıl önce örgüte ait yardım derneğine bağışta bulunduğunun tespit edildiği…” 

Belirtilen tarihlerde şüpheli eşi ile evli miydi, eğer değilse 10 yıl sonra terör örgütü olduğu anlaşılacak bir yapının bankasıyla işi olan veya yardım yapma alışkanlığı olan biriyle şüpheli niye evlenmiş bunlar da diğer “delil” niteliğindeki sorular olabilirdi pekala bu mantıkla. Ama savcı hiç ayrıntıya girip lafı uzatmadan bulduğu bu delili (!) yorumsuz ortaya koymuş!

5-Şüphelinin sosyal hesap kayıtları incelendiğinde, hükümete karşı yolsuzluk operasyonlarında yer almış ve sonra yapıya dahil olduğu iddiasıyla meslekten ihraç olmuş bir savcıyı ve de darbe sonrası kapatılacak olan YARSAV derneğini, önceki tarihlerde takip ettiği, bunun dışında şüphelinin sosyal medya hesabından (her biri tek başına bir suç unsuru barındırmasa da) siyasi iradenin hukuk camiası üzerindeki tasarruflarını eleştiren paylaşımlarda bulunmuş olması… 

Bir savcının sosyal medya hesabının olması suç değilse, onun birilerini takip etmesi de elbette suç değildir. Takip ettiği kişilerin kim olduğu, takip etme kararını verirken nasıl bir amaç taşıdığı sorgulanamayacağına göre ve elde suç unsuru içeren bir durum da olmadığına göre iddianame savcısının yaptığı suçtan şüpheliye ulaşmak değil; şüpheliden suçlu çıkarma çabasından başka bir şey değil!

6-“Şüpheli hakkında siyasi bir olay ile ilgili HSYK’ya yapılmış olan şikayetlerin bulunduğu ve bu şikayet dosyaların diğer daireye intikal ettiği…” 

Bugün yüzlerce hakim savcı vatandaşlar ya da akli dengesi bozuk insalar tarafından kurula şikayet edilebiliyor. Kurul, ilkeler gereğince ciddi deliller olduğunda  soruşturmanın son aşamasına gelmeden bu şikayetten hakim savcıları haberdar etmeyi bile gerek görmüyor. Hal böyle iken, devam eden bir “idari soruşturma”nın varlığını delil listesine koymak nasıl bir maharettir anlamak  güç.

7-Ve savcının sığındığı son gölgelik; siyasi iradenin müdahalesiyle oluşturulmuş (YBP üyeleri ile) kurulun şüpheli hakkında, savunma almaya ve delil toplamaya gerek görmeden vermiş olduğu ihraç kararı. Halbuki bu kararın 4000’e yakın yargı mensubunun ortada somut hiç bir delil yokken önceden hazırlanmış fişleme listelerine göre savunmaları dahi alınmadan çok kısa süre içinde verildiği herkesin malumu.

Yargının kaybettiği adalete bir de sistemin bozukluğu eklenince gerçekten iş artık mide bulandırıcı hale geliyor. Siyasi iradenin günlük değişen “keyfi”ne göre hakim savcıların pozisyon alması, kendilerinden önce ülkeye karşı yapılmış en büyük saygısızlık ve işlenebilecek bir suçtur. Bu saçmalıkları delil kabul ederek iddianameye koyan birine “bunlar ne biçim delil, böyle delil olur mu? ” diye sormak bile inanın hukuka saygısızlıktır.

[Umut Atay] 24.7.2017 [TR724]

Rehine pazarlığı [Vehbi Şahin]

Kapalı kapılar ardında neler konuşuluyor bilmiyoruz.

Ancak kamuoyuna yansıyan “bilgi kırıntıları” oldukça vahim…

Ortaya saçılan iddialar, Erdoğan rejiminin hem Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları hem de ülkemizde bulunan yabancılar için ne kadar “tehlikeli” olduğunu gösteriyor bize…

İlk iddia ABD’den, ikincisi Almanya’dan geldi…

Her ikisinin de ortak noktası hemen hemen aynı…

-Erdoğan rejimi, Türkiye’de tutukladığı yabancılar üzerinden “takas” pazarlığı yapıyor.

Daha önce Malezya’dan 3 Türk vatandaşını kaçıran Erdoğan rejimi, anlaşılıyor ki bu kez işi daha da büyütmüş…

Özetle…

“Türkiye’deki yabancıları takas için tutukluyor” iddiası, Erdoğan yönetimi için kara bir leke…


VER REZA’YI AL PAPAZI

Gelelim çıkan haberlere…

ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi Eric Edelman iki hafta önce Washington Post gazetesinde bir makale yayımladı.

Washington’da, Türkiye ile ABD arasında muhtemel bir “tutuklu değişimi” ile ilgili dedikodular yayıldığını dile getirdi.

Edelman, takas pazarlığı yapılan isimleri de yazdı:

-İzmir’de tutuklu bulunan Papaz Andrew Brunson…

-New York’ta yargılanmayı bekleyen İran asıllı Türk vatandaşı Reza Zarrab…

Edelman’a göre Erdoğan, Zarrab karşılığında Rahip Brunson’u serbest bırakmayı Trump yönetimine teklif etti.


“AHLÂKSIZ TEKLİF”

Alman Der Spiegel dergisi de benzer bir iddiayı geçen hafta gündeme getirdi.

“Ahlâksız teklif” olarak nitelendirilen iddiaya göre Erdoğan, Alman hükümetine Türkiye’den kaçan iki generale karşılık gazeteci Deniz Yücel’i vermeyi önerdi.

İlginç bir durum…

Alman dergisinin iddiası havada kalmadı.

Alman hükümeti, Erdoğan’ın oyun planını deşifre etti.

Ne yaptı?

Dışişleri Bakanı Sigmar Gabriel, Almanya’da yaşayan Türk vatandaşlarına hitaben bir mektup yazdı.

Bild gazetesinde Türkçe yayımlanan mektubun şu bölümleri Erdoğan yönetimi adına “utanç” verici…

-Şu anda Türkiye’de suçsuz Alman vatandaşları tutuklanmaktadır.

-Alman Hükümeti olarak tepki vermeden seyirci kalmamız mümkün değildir.

-Vatandaşlarımızı korumak zorundayız.


KOMÜNİST DOĞU ALMANYA GİBİ

Alman Dışişleri Bakanı çok açık yazmış…

Neden?

Erdoğan’ın diplomatik mesajlardan anlamadığını gördüğü için herhalde…

Türkiye’de bulunan Almanlar’ın güvenlik riski içinde bulunduğunu söylüyor Alman hükümeti…

Nitekim Almanya Maliye Bakanı Wolfgang Schäuble, meseleyi bir adım daha ileri götürdü.

Türkiye’yi eski komünist Almanya Demokratik Cumhuriyeti’ne benzetti:

-Türkiye’ye kendiniz risk alarak gidiyorsunuz.

-Size artık hiçbir şeyi garanti edemeyiz.

-Türkiye şu an keyfi tutuklamalar yapıyor.

-Asgari konsolosluk standartlarına artık uymuyor.

Alman Bakan’a göre tüm bu yaşananlar komünistlerin yönetimi altındaki Doğu Almanya’yı hatırlatıyor.

Neden Doğu Almanya?

Çünkü o dönemde Doğu Almanya’ya gidenler, orada başlarına bir şey gelirse kimseden yardım alamayacağını biliyordu.

Hâle bakar mısınız?

Türkiye,  Erdoğan rejimi ile tarihin çöplüğüne atılmış komünist Almanya ile mukayese ediliyor artık…


BİR PLANIN PARÇASI

Almanları bu kadar öfkelendiren gelişme ne peki?

Çifte vatandaşlığı bulunan gazeteci Deniz Yücel’in ardından insan hakları savunucusu Peter Steudtner’in de tutuklanması…

Steudtner, İstanbul Büyükada’da 5 Temmuz’da gözaltına alınan ve “terör örgütü üyeliği” iddiasıyla suçlanan insan hakları savunucuları arasındaydı.

Gözaltına alınanlardan altısı tutuklanmış dördü de serbest bırakılmıştı.

Almanya ile yaşanan krizden sonra bu dört kişi için de tutuklama kararı çıktı.

Alman hükümeti, Erdoğan yönetiminin Alman vatandaşlarına yönelik gözaltı ve tutuklama kararı almasını “tesadüfî” olarak görmüyor.

Onlara göre bunların hepsi, makro bir planın parçası…

Dolayısıyla…

Türkiye’ye gidecek Alman vatandaşlarına seyahat uyarısı yapıyor.

Türkiye’de yaşayanlara da “aşırı dikkatli olma’ tavsiyesinde bulunuyor.


BALTAYI TAŞA VURDU

“Rehine krizi” diyebileceğimiz bu mesele neden bu kadar büyüdü peki?

Birkaç sebebi var.

1) Erdoğan, Türkiye’de tutuklanan Rahip Brunson ile Deniz Yücel’e “rehine” muamelesi yaptı.

2) Bu iki ismi serbest bırakma şartı olarak Zarrab ve iki generalin kendilerine verilmesini istedi.

3) Bu talep, Erdoğan’ın “kötü” niyetini ortaya çıkardı.

4) Türkiye’deki tutuklamaların keyfi olduğu kanaatini pekiştirdi.

Hatırlarsanız ABD Başkanı Trump, Erdoğan ile yaptığı ilk görüşmede Papaz Brunson’ın serbest bırakılmasını istemişti.

Almanya Başbakanı Merkel de aynı isteği Deniz Yücel için defalarca tekrarlamıştı.


“BEN BU MAKAMDA…”

Erdoğan ne yaptı peki?

Pazarlık masasına getirdiği isimleri alamayınca, Trump ve Merkel’in taleplerini yerine getirmedi.

Yetmedi…

Kapalı kapılar arkasındaki pazarlıkları kamuoyu önünde tartışmaya başladı.

Mesela…

Amerikalı Rahip Brunson’u Cemaat’e üye olmakla suçladı.

Türk asıllı Alman vatandaşı Deniz Yücel’i “terörist” ve “Alman ajanı” ilân etti.

İâdesiyle ilgili kendini bağladı.

“Hiçbir surette olmayacak, ben bu makamda olduğum sürece asla…” dedi.

Meğer pazarlık yapmak için söylemiş bu sözleri…

Almanya, istediği isimleri verse Erdoğan da anında Deniz Yücel’i serbest bırakacakmış aslında…

Nereden çıkarıyorum bunu?

Körfez turuna çıkmadan önce yaptığı basın toplantısında söylediklerinden…

Bakın niyetini nasıl belli ediyor Erdoğan…

-Türkiye Cumhuriyeti devletine darbe girişimde bulunanlar şu anda Almanya’da cirit atıyor. Bunların isimleri verildi.

-Aramızda suçluların iadesi anlaşması olmasına rağmen bunlar bize iade edilmiyor.

Erdoğan, pazarlık yaptığını itiraf ediyor.

Tutuklu iki Alman üzerinden Merkel hükümetinin sert tavır takınmasına da “Kalkıp bunlarla (tutuklu iki Alman) Türkiye’yi sıkıştıracaksınız, yok böyle bir şey…” sözleriyle cevap veriyor.

Her zaman yaptığı gibi…

Kendini haklı karşısındaki haksız görüyor Erdoğan…


GAME OVER!

Peki, bu siyasi oyun daha ne kadar devam eder?

Uzun ömürlü olmadığı aşikâr…

Erdoğan Başbakan iken Ankara’da görev yapan ABD’in eski Büyükelçisi Edelman’ın Washington Post’taki tavsiyesi “delil” olarak yeterli bence…

Edelman, yazısında Trump yönetimini uyarıyor.

Reza Zarrab ile rahip Brunson arasında bir tutuklu takası yapılmasının, Erdoğan’ın Türkiye’de ayaklar aldığı hukuk anlayışını Amerika’ya ihraç etmesine sebebiyet verecek büyük bir hata olacağını belirtiyor.

“Erdoğan’ın Türkiye’de yaptığı gibi Amerikan yargı sistemini de by-pass etme çabası önlenmeli” diyor.

Minik bir bilgi verelim bu arada…

Zarrab, bulunduğu hapishanede 21 gün tecrit edildi.

Sonra başka bir hapishaneye nakledildi.

Sebebi açıklanmadı.

Ölüm tehdidine karşı Amerikan yönetiminin tedbir aldığı öne sürüldü.

Bu gelişmenin, Erdoğan’ın Zarrab ısrarı ile bir alakası var mı bilmiyoruz.


REHİN DÜŞMEK

Bildiğimiz tek husus bütün kirli oyun planları deşifre olan Erdoğan, uluslararası arenada değerli bir yalnızlık yaşıyor şu anda…

Merkel yönetiminin Erdoğan rejimine verdiği sert ültimatom da sanırım “rehine pazarlığı” stratejisinin ters teptiğini gözler önüne seriyor.

Son söz…

Erdoğan, Türkiye’deki yabancıları “rehin” alarak diplomasi masasında elini güçlendirdiğini zannederken, kendini “rehin” olarak verdiğini yakında anlar herhalde…

[Vehbi Şahin] 24.7.2017 [TR724]

Asıl siz neden sorgulamıyorsunuz?.. [Abdullah Salih Güven]

“Daha köklü eleştiriyi hak ediyor” diye bitirmiştim bir önceki yazımı. İsimlerini zikretmeye gerek görmediğim İlahiyatçı akademisyenler, söylemlerinde adını bile netleştiremedikleri Cemaat hakkında konuşmaya devam ediyorlar. Mevzu, katılım bu Cemaate neden yüksek? Neden ve nasıl bu kadar başarılı olabildiler? Özetle ifade edeceğim:

“Kişilik gelişiminin başladığı 12-13 yaşlarında çocukların devşirilmeye başlanması; devletin sosyal planda yapamadıklarını bu Cemaatin kendi imkânları ile yapması; devletin bıraktığı açık alanı sosyal, kültürel ve dini bağlamdaki birçok şeyin Cemaat tarafından doldurulması; insanın fıtratında var olan güçlünün yanında yer alma eğiliminin işlemesi; taşradan gelip metropollerde çocuklarının kimliğini inşa etme, kaybetme veya muhafaza etme amacını güden anne-babaların bu Cemaati güvenilir ve başarılı bulup teslim etmeleri; aileleri içinde sorunlu olarak büyüyen çocukların şahsi kimlik geliştirme yerine hazır olarak bulduğu grup kimliğine katılmayı tercih etmesi; burs, barınma, yurtdışı eğitim gibi imkânların sağlanması vs.”

ONLARA GÖRE CEMAAT’TEKİ HERKES ZOMBİ

Uzayıp gidiyor bu maddeler, o maddelere yapılan izahlar, açıklamalar. Sonuca gelelim: Tahmin edeceğiniz gibi bu Cemaatten yetişen herkes onlara göre “zombi, mankurt, imamı, abisi, ablası ne diyorsa onu yapan, şahsi iradesini ve tercih hakkını kullanmayan gassalin elindeki meyyit”. Orada yapılan teşbihle meyyit değil de berberin usturasına kendisini teslim eden insan. Delil: 15 Temmuz. Öyleyse yukarıda saydığımız insanın zombileşmesine, mankurtlaşmasına, iradesinin elinden alınmasına ve kendi halkına silah doğrultacak terörist olmasına sebebiyet veren faaliyetlerin hepsi suç. Buna karnındaki bebeği ile küçücük sadaka vererek veya kermeste satılmak üzere evinde mantı yaparak katkı sağlayan ev hanımları da dâhil. Karındaki bebeğin ne suçu var diye sakin ola ki sormayın? Eğer onlar suçlu olmasaydı bugün 600’e yakın bebeğin cezaevlerinde ne işi var? Ama ayet ve hadisleri, hak ve adalet kavramlarını kimselere bırakmayan sözde ilim adamlarımızdan bu konuda tek bir kelime yok.

İster ağlayın ister gülün, ister şaşırın ister şaşırmayın netice değişmiyor. Son 4-5 yıldır Türkiye, görünen ve görünmeyen yüzüyle bunu yaşıyor. Ortada bir sorun olduğu muhakkak. Ama bu sorunu anlamaya, anlamlandırmaya, çözmeye yönelik bakış açısı ve yaklaşım keyfiyeti bu. Daha genel bir nitelendirme ile mantık bu. Mantık böyle olunca nutuk da, mantuk da resmetmeye çalıştığımız çerçevede oluyor.

DEĞİŞİK BİR YAKLAŞIM DA ÇIKTI

Şimdi hakkını yemeyelim, bugün dünya yarın ahiret. Allah’ın önünde hesaplaşacağız bu kişilerle. Onun için hakkını verelim. Söz konusu ekipten birisi çıktı: “Mekanizma bu olsa da ben bu mekanizmanın suç olduğunu kabul etmiyorum, bu noktada sizlerden farklı düşünüyorum” dedi. Program boyunca da birkaç defa tekrar etti bu yaklaşımını. Özetle ve mealen dediği şey şu:

“İnsanların sadece dini cemaatlere, tarikatlara değil, ideolojik gruplara veya müzik gruplarına katılmada da aynı sistemin işlediğini görüyoruz. Dolayısıyla sorun bu değil. Hatta bu katılımlar hem kişi hem de toplum adına avantaj da olabilir. Hayatın içinde daha üst bilgilere sahip kişiler yolunu bulamayan veya bulmaya çalışan kişileri doğru yola kanalize de edebilir. Sadece küçük yaşlarda değil çok daha ilerlemiş yaşlarda hayatının anlam arayışı içine giren kişiler biliyorum ben, fedayı can ve fedayı mal ediyorlar. Suç değil bunlar. Suç, bu insanların iyi niyetlerinin, temiz duygularının suiistimal edilmesi. Onların bu duygularını siyasi emeller uğruna, uluslararası projeler uğruna kullanılması.”

Devam edeceğim ama burada soluklanalım. Katılıyorum burada yapılan tespitlere. Fakat cevaplanması gereken bir soru var: kim bu ve kim bunlar? Eğer sözünü ettiğiniz kişi ve kişiler hakkında elinizde somut deliller varsa, masumiyet karinesinin işletilmesi, suçun ve cezanın şahsiliği esasına göre sadece onların mer’i hukuk sistemine göre cezalandırılması gerekmez mi? Neden kabile devletlerinde bile görmediğimiz mafyatik devlet çağrışımı yapan kolektif cezalar uygulanıyor şu anda? İşte sağır sultanın duyduğu, dünyanın en uç noktasındaki ülkelerin bile vakıf olduğu bu gerçek sözde hocalarımız tarafından neden görülmez, neden iki çift laf edilmez acaba?

NEDEN SORGULAMIYORLAR?

Devam ediyor Hoca: “Bu Cemaate mensup insanların sözünü ettiğim ayrımı hala yapamadığını görüyorum. Şer’i çizgiler dışına taşılması, kanunsuz ve hukuksuz eylemlere girişilmesini görmemesini; beni kullanmışlar, suiistimal etmişler, ben darbe yapalım diye, devletimize halkımıza kurşun sıkalım diye bu Cemaate katılmış değilim, ama sonuç böyle oldu diye hesap sormamalarını yadırgıyorum. Bir diğer travma da ben burada yaşıyorum” diyor.

Şimdi söz bende: Arka arkasına bazı sorular sıralayacağım ama önce şunu söyleyeyim. Sadece siz değil bütün Türkiye çok daha köklü, çok daha derin, yıllarca hatta nesiller boyunca altından kalkamayacağı bir başka travma daha yaşayacak. Ne zaman mı? Başarısız olması için planlanan ve sahneye konan darbenin perde gerisindeki kişilerin bugün sizler tarafından baş tacı yapılan devlet ve hükümet görevlileri olduğunu öğrenildiği gün yaşanacak.

Muhatap sigasıya söyleyeyim: tertemiz duygularla sokağa sürülen 249 şehidin üzerine bilinçli olarak silah doğrultan, kurşun atanların devletle irtibatlı kişiler olduğunu öğrendiğiniz gün yaşayacaksınız. Daha önceden alınacak önlemlerle o kişilerin ölmeyebileceği gerçeğini fark ettiğiniz gün yaşayacaksınız. Rüyanızdan uyanacaksınız ve konforunuz bozulacak o gün. Keşke hiç bitmeseydi o yalanlar diyeceksiniz. Ve asıl pişmanlığı o gün yaşayacaksınız. Keşke ağızlarından çıkan her sözü Allah’ın emri, Peygamber’in kavli gibi kabul ettiğiniz kişileri sorgulasaydık; keşke yüz binlerce insanın hukukuna daha yüksek bir sele sahip çıksaydık diyeceksiniz. Eğer insanlıktan azıcık nasibiniz kaldıysa o gün, uykularınız kaçacak. Psikologlara gidecek bazılarınız. Anti-deprasanlar alacasınız. Çocuklarınızın yüzüne bakamayacaksınız. Şimdi çıktığınız gibi ekranlara çıkamayacak, ahkâm kesemeyeceksiniz.

BEN İÇERİDEN BİLİYORUM

Şimdi gelelim sorulara? Neden sorgulamıyorlar diyorsunuz. Ben içeriden biliyorum, sorguluyorlar. Sorgulamalarına mukabil aldıkları cevabın tatmin ediciliğine göre tavır belirliyorlar. Bununla beraber “Asıl siz neden sorgulamıyorsunuz?” diye soruyorlar. 249 şehidin hangi silahlardan çıkan kurşunlarla şehit edildiğini bu devlet neden öğrenmez, neden balistik incelemeler yapmaz diye sormadığınızı hayretle seyrediyorlar.

Meclis Darbe Araştırma Komisyonuna genelkurmay başkanı, MİT başkanı hatta darbeyi bir defasında eniştesinden, başka bir defa devletin yetkili kişilerinden öğrendiğini söyleyen Cumhurbaşkanı’nın neden ifade vermediğini sorgulamadığınızı soruyorlar? “OHAL hala daha devam ediyor, neden?” sorusunu sormamanızı soruyorlar? Ve daha yüzlerce soru

Sayın Hocalarım! Kendinize yazık ediyorsunuz. Söylemlerinizle gülünç duruma düşüyorsunuz. Ne akademik unvanlarınıza, ne de akademik bilgilerinize yakışıyor aldığınız tavır ve tutum. Sizin anladığınız dilden konuşayım: Dünyada hukuk önünde yüzleşmeyi ve hesaplaşmayı uzak görüyorum ama ahiret çok yakın. Orada görüşmek ümidiyle. Unutmayın: Küllü âtin karîb. Tercümeye gerek yok; siz anladınız onu.

[Abdullah Salih Güven] 24.7.2017 [TR724]

Hasbelkader zenginlik demişken… [Semih Ardıç]

Almanya demokrasi ve hukuk ihlallerine derhal son verilmesi için Türkiye’ye nihayet ültimatom verdi. Malî müeyyideler için de harekete geçildi. ‘Sabrımız tükendi’ ültimatomuna Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri, Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan ise kendisinden beklenmeyen biçimde düşük tonda cevaplar veriyor.

Erdoğan’ın şahsına has, “Ey! Sen kimsin ya! Haddini bil!” nevinden üst perdeden hitaplar bu sefer kullanılmıyor. Mamafih iğneleyici teşbihlerle tabanından alkış almaya çalışması dikkatten kaçmıyor. 3 milyondan fazla vatandaşının işçi olarak Almanya’da çalıştığını bile bile Almanların zenginliğini küçümsemenin tutulacak tarafı yok. Yine bu söz, 6 bin 800 firması ile en fazla doğrudan yatırıma imza atmış, teknoloji getirmiş ve Türkiye’nin ihracatını sırtlamış bir ekonomi için hayli sakil kaçıyor.

“Hasbelkader zengin olmuşlar, Türkiye’yi tehdit etmeye kalkıyorlar.” cümlesinin derinlemesine tahlilinde psikoloji ilminden istifade edildiğinde karakter hakkında hayli ipuçları elde edilebilir. Erdoğan’ın o sözü bana, “Kedi ulaşamadığı ciğere murdar dermiş.” atasözünü hatırlattı. Almanya için ‘tesadüfen zengin olmuş’ tespitinden mülhem nihai teşhisi psikiyatrlara bırakıyorum.

ALMANYA’NIN MİLLÎ GELİRİ 4,1 TRİLYON DOLAR

Türk Dil Kurumu’nun Türkçe lügatinde ‘hasbelkader’ kelimesinin, “Rastlantı sonucu olarak, tesadüfen” manalarına geldiği belirtiliyor. 4,1 trilyon dolarlık millî geliri (GSYH) ile ABD, Çin ve Japonya’yı müteakip dünyanın dördüncü büyük ekonomisi Almanya’nın geldiği seviye, böylesine tuhaf bir sözle irtibatlandırılabilir mi? Erdoğan, krizin sebeplerine dâir izahat yapmak ve mutabakat zemini aramak yerine troll ordusuna kemik atmakla meşgul.

Almanya; gazetecilerin, işadamlarının, avukatların, hâkim-savcıların, öğretmenlerin, akademisyenlerin, ev hanımlarının ve insan hakları mücadelesi veren isimlerin keyfî gerekçelerle tevkif edilmesine daha fazla seyirci kalmayacağını açıklarken Erdoğan’ın ‘hasbelkader’ vadilerinde dolaşması bile hukuk ihlallerinin itirafıdır. İlaveten kendisini mahkemelerin yerine koyup muhakeme safahatı bitmemiş (kendi dizayn ettiği mahkemelerde!) insanlara ‘terörist, ajan, casus ve darbeci’ demesi ikazdan ders almaya niyeti olmadığını gösteriyor.

PARA LAZIM, PABUÇ PAHALI TABİÎ

Erdoğan’ın Almanya ile birebir mücadele etmeden iç siyaseti, başkanlık seçimini hesaba katarak bu krizi atlatmaya çalışacağı gün gibi aşikâr. İçinde öfke volkanlarının patladığı yüzüne aksediyor. Paraya en fazla muhtaç olduğu şu dönemde Almanya’nın masaya yumruğunu vurmasının çok da işine gelmediğinin farkında.

Hem nalına hem mıhına vurarak üste çıkmaya çalışıyor. Halının altına süpürmek en kolayı tabiî. Almanların ‘Erdoğan’ın iki yüzlü siyasetinden de bıktıklarını’ ifade etmesi bile huyluyu huyundan vazgeçirmiyor.

500 BÜYÜK ŞİRKET, BİR VOLKSWAGEN ETMİYOR

Erdoğan, hasbelkader zenginlikten bahsetmişken Almanya’ya dâir bazı büyüklükleri hatırlamakta fayda var. Almanya aylık 110 milyar Euro ihracat geliri elde ediyor. Türkiye’nin senelik ihracatı ise 142 milyar dolar. Bizim senelik ihracat gelirimizi neredeyse bir ayda kazanıyorlar. İthalatları ise ihracattan az. Türkiye 70 milyar dolar dış ticaret açığı verirken Almanya’nın 300 milyar dolar fazlası var.

Almanya’da sadece otomotiv sektöründe 775 bin kişi istihdam ediliyor. Aynı çatı altında Audi, Seat, Skoda ve Porsche gibi markaların da bulunduğu Volkswagen Grubu’nun senelik satış geliri 200 milyar Euro. İstanbul Sanayi Odası’nın ‘Türkiye’nin en büyük 500 sanayi kuruluşu’ listesinin 2016 senesine ait verilerine göre 500 şirketin toplam cirosu 154 milyar Euro, kârı ise 13,1 milyar Euro. Bu da demek oluyor ki Türkiye’nin 500 büyük şirketi ne ciroda ne kârlılıkta bir Volkswagen AG ediyor.

BMW’nin cirosu 26 milyar Euro, kârı 1,7 milyar Euro. Man, Daimler (Mercedes) ve Opel gibi devleri de listeye dâhil edildiğinde otomotivdeki Alman hâkimiyeti daha berrak hale gelecektir.

ARGE’YE 120 MİLYAR DOLAR HARCIYOR

Almanya, sanayide tırmandığı zirveden düşmemek için her sene araştırma ve geliştirmeye millî gelirin yüzde 3’ünü (120 milyar dolar) ayırıyor. Bir başka ifadeyle ARGE bütçesi ortalama 2 milyar dolar olan Türkiye’nin 60 senede harcayacağı parayı Almanya bir senede harcıyor.

Almanya’nın otomobil endüstrisi ile makina ve teçhizat sanayisinin yanı sıra kimya sanayiinde de dünya çapında markaları var. Türkiye’de fişlendiği iddia edilen Alman şirketlerinden biri olan BASF, dünyanın en büyük kimya şirketidir. 1865’te kurulan BASF, 80’den fazla memlekette 390’dan fazla imalat merkezinde 113 bin kişiyi istihdam ediyor. Bu şirketin çalışan sayısı Bayburt, Ardahan ve Kilis’in nüfusundan daha fazla. Siemens ve Bosch gibi markaları ile elektroteknik ve elektronik sanayiinde zirvede yer alıyor.

Dünyada her üç büyük ticarî fuardan ikisinin ev sahibi Almanya’dır. Frankfurt, Düsseldorf, Köln ve Hannover gibi fuarcılıkta öne çıkan şehirlere her sene 9-10 milyon ziyaretçi geliyor.

DEUTSCHE BANK, 52 BANKAYI ÜÇE KATLIYOR

Deutsche Bank, Commerzbank gibi malî kuruluşlar dünyada finans sektörünün lokomotiflerinden. Deutsche Bank’ın aktif büyüklüğü 2,3 trilyon dolar. Türkiye’de 52 bankanın büyüklüğü 825 milyar dolar olduğuna göre sadece Deutsche Bank bile malî açıdan Türkiye’yi üçe katlıyor.

Almanya icatlarda da Avrupa’da birinci, dünyada ilk üç arasında. Alman firmaları Münih’te bulunan Avrupa Patent Ofisi’ne 2014’te yaklaşık 32 bin patent müracaatında bulundu. Aynı sene Alman Patent ve Marka Kurumu’na ise 65 bin 958 yeni buluş bildirildi. Bunlar arasında 4 bin yeni patent otomotiv tedarikçisi Bosch’a ait. Aynı sahada faaliyet gösteren Schaeffler Grubu’nun patent talep ettiği yeni icat sayısı ise 2 bin 518 oldu. 2014 yılında dünyada Alman patenti sayısı tam olarak 116 bin 702 idi. Ayrıca Avrupa Patent Ofisi’nce değerlendirilen ve Almanya’da geçerli olan 458 bin 042 sınai mülkiyet hakkı var.

ALMAN BİLİM İNSANLARI 80’DEN FAZLA NOBEL ALDI

Almanya, nam-ı diğer ‘fikirler diyarı’ bugüne kadar 80’den fazla Nobel Ödülü’ne layık görüldü. Süper çözünürlüklü mikroskobu geliştiren Alman Stefan W. Hell, 2014’te kimya dalında Nobel ödülü almıştı.

‘Gençler Araştırıyor’ yarışmasının 50 senelik mazisi var. Öğrenciler yarışmaya fen bilimleri alanındaki icatlarıyla katılıyor. Yoğurttan elektrik elde etmenin ya da samanı çevre dostu metotlarla kâğıda dönüştürmenin yolları bu yarışmada ortaya konuldu. Şu ana dek bilime meraklı 235 bin genç katıldı bu yarışmaya.

Hariçten bakıldığında yaptıklarını yapabileceğinizi zannedersiniz. Bunun sebebi o işin kolay olması değildir. Almanların yaptıklarını çok kolaymış gibi yapabilmesi bu hissi uyandırır. Zira kurdukları sistemden, tesis ettikleri kurallardan ve disiplinden asla şaşmazlar. Mühendislik, mimarlık, teknik ve meslekî eğitimdeki muazzam birikimin de katkısı ile dakiklikte, netice odaklı olmakta rakipsizdirler.

HASBELKADER ZENGİNLER YOK MU? ELBETTE VAR!

Hangi rakama, hangi sektöre bakılırsa bakılsın Almanya’nın bariz üstünlüğü görülecektir. İkinci Cihan Harbi’nde taş üstünde taşın kalmadığı bir memleketi kısa sürede bu seviyeye getirerek aynı zamanda insanlığa büyük hizmetler sunan Almanları takdir edemiyorsanız, bari hakaret etmeyin.

Elbette dünyada ve Türkiye’de hasbelkader zenginlerin mevcudiyeti bir vakıadır. Belediye başkanı, başbakan ve Reis-i Cumhur kariyerine yatları, katları, gemi filolarını, hastane ve AVM zincirlerini, kupon arazileri, rafinerileri, havalimanlarını, gazete ve televizyonları sığdırabilenlerin kim ya da kimler olduğu Wikileaks, Panama ve Malta belgelerinde bütün teferruatı ile anlatılıyor.

Almanya’yı hasbelkader zenginlikle tahkir edecek son kişi Erdoğan’dır.

[Semih Ardıç] 24.7.2017 [TR724]

15 Temmuz zekâ testi [Veysel Ayhan]

1 – 4 metre derinliğindeki sulardan geçebilen, 1500 beygirlik V12 motora sahip, her bir egsozu 50 cm genişliğinde ve mazgalla kapalı olan, 1 metre kalınlığında beton duvarı rahatça delip geçen ama bir tişörtü geçemediği söylenen talihsiz tankın adı nedir?

A ) Altay
B ) Tayyip
C ) Leopar
D ) Yeliz

2 – TSK envanterindeki 13.696 tanktan sadece plastik mermi yüklü 74’ünün kullanıldığı ve bunların da 28’inin yolunu kaybettiği darbe oyununun adı nedir?

A ) Nintendo Wii Savaş oyunu
B)  PS4 Lütuf of God
C ) Hakan 1, Metin 2
D ) Reis 1

3 – Türkiye’nin en büyük ordusu olan 1. Ordu’nun 3 kilometre ötesinde köprüyü kapatanlara saatlerce müdahale etmediği, sessizce olanları beklediği akşam hangisidir?

A ) Akdeniz akşamları
B ) Marmaris akşamları
C ) Malum akşam
D ) İyi akşamlar

4 – Darbe girişimini öğrendiği vakti 5 ayrı röportajda 5 farklı saat olarak söylemeyi başaran lider hangisidir?

A ) Recep İvedik
B ) Devlet Bahçeli
C ) AKP genel başkanı
D ) Küçük Reis

5 – Darbe girişimi genelkurmay karargahında püskürtülmüşken ve 273.000 silahlı polis bir kenarda dururken onları kasten kullanmayarak halkı sokağa çağırıp 249 insanın ölümüne sebebiyet veren dünya liderinin adı nedir?

A ) Putin
B ) Esat
C ) Erdoğan
D ) Saddam

6 – Hiç haberi olmadığı halde 15 Temmuz akşamı Marmaris’te kaldığı otele yakın 4 farklı havaalanında mürettebatıyla birlikte 4 uçak bekleten öngörülü lider kimdir?

A ) Trump
B ) Putin
C ) Erdoğan
D ) Esat

7 – Silahlı kuvvetlerin kendisini helikopterle kaçıracağını öğrenince kendi ayağıyla doğruca genelkurmaya koşan cesur şahsiyetin adı nedir?

A ) Fatih Terim
B ) Acun Ilıcalı
C ) Hakan Fidan
D ) Nihat Doğan

8 – Bir yandan darbe yapan(!) diğer yandan pilotlarına yaptığı darbenin hava üssünü bombalatan ilginç mensuplara sahip cemaatin adı nedir?

A ) Erenköy
B ) İsmailağa
C ) Menzil
D ) Bildiğin cemaat

9 – 570 bin mevcudu olan ordunun yüzde 1,5’unun katıldığı darbe girişimini gerçek darbe sanan, sokaklarda tank peşinde koşan yurdum insanlarının yaşadığı ülkenin adı nedir?

A ) Sri Lanka
B ) Yeni Gine
C ) Yeni Türkiye
D ) Burkina Faso

10 – On bin çalışanı, 75 silahlı güvenlikçisi olmasına rağmen biri rütbeli 5 askerle basılıp darbe bildirisi okunan ve bunlar da kameraman ve ışıkçılar tarafından gözaltına alınan kurumun adı?

A ) TRT (Türkiye Radyo Televizyon)
B ) RRT (Recep Radyo Televizyon)
C ) BRT (Bilal Radyo Televizyon)
D ) Beyaz TV

11 – Genelkurmay darbe geliyor diye 18.00 itibariyle hava uçuşlarını yasaklattığı halde her nasılsa bunu duymayıp düğünlerde dans edip eğlenen ve uslu uslu gözaltına alınmayı bekleyen kuvvet komutanlarının ve 24 generalin mensubu olduğu ordunun adı neydi?

A ) Kızıl ordu
B ) Origami ordusu
C ) Kağıttan kaplanlar ordusu
D ) Türk ordusu

12 – Kendini gerçekten başbakan sanıp MİT müsteşarı kendisini darbe hakkında bilgilendirmediği için dertlenen ve karalar yakan sâfikalp  23 Nisan Başbakanının adı nedir?

A ) Cin Ali
B ) Zeynel Abidin Bin Ali
C ) Malum Binali
D ) Ali Veli 49 Elli

13 – 15 Temmuz günü 22.30’da darbe girişimi başlar başlamaz “Esas kanaati kendim oluşturdum. …. ile istişare ederek, beraber konuştuk, bunun (cemaatin) asker içerisinde bir kalkışması olduğu kanaatine vardık. (…) O anda doğru da olabilirdi, yanlış da.” diyen Başbakan Yıldırım’ın bilgi kaynağı ve iftira işbirlikçisi kimdir?

A ) Enişte
B ) Kayınço
C ) Baldız
D ) Reis

14 – Binlerce istihbarat personeli olmasına rağmen darbeyi önceden öğrenip cumhurbaşkanına haber vermeyen ama yine de makamını koruyan ve el üstünde tutulan istihbarat şefinin başında olduğu kurumun adı?

A ) RİT
B ) Mossad
C ) MİT
D ) Sadat

15 – Darbe akşamı TV’lerde vatan kurtaran Süperman olarak yayından yayına koşan, darbeci olduğunu iddia ettiği Tuggeneral Semih Terzi’yi bizzat uçakla Ankara’ya getirten, sonra 8 defa telefonla arayıp infaz emri veren, Ömer Halisdemir’e öldürten ama ilginç bir biçimde Halisdemir’i öldüreni de tebrik eden, zamanın ruhunu yakalayıp bayramda minbere çıkıp hutbe veren üstün manevra yetenekli paşa kimdir?

A ) Evren Paşa
B ) General Motor
C ) Zekai Paşa
D ) Zeki Müren

16 – Darbeyle hiçbir ilgisi olmayan 140 generalinin en ağır işkenceleri görmesine ve tutuklanmasına; askeri okulların kapatılmasına, 16 bin harbiyelinin sokağa atılmasına ve harp okullarına AKP teşkilatlarınca referanslı trollerin doldurulmasına ses çıkarmayan, askerlik onurunu ve insanlık şerefini Saray’a paspas eden askeri tarihin en renksiz ve uydu genelkurmay başkanı kimdir?

A ) Veli Küçük
B ) Çetin Doğan
C ) Levent Ersöz
D ) Hulusi Akar

17 – Darbe girişimi gecesi 04.20’de derhal soruşturma açılıp darbeyi önlemek için gözaltına alınıp tutuklanan 2 bin 745 kişinin mesleği neydi?

A ) Askerlik
B ) Hakim ve savcı
C ) Öğretmen
D ) Ev hanımı

18 – “Cemaat mensuplarının çok azı darbeye katıldı. Büyük kısmı bir sonraki darbe için bekletildi” diyen zeka engelli savcının adı nedir?

A ) İrfan Fidan
B ) Serdar Coşkun
C ) Can Tuncay
D ) İslam Çiçek

19 – Darbeyi önledik diyerek şimdiye kadar yapılmış tüm darbelerden daha fazla insan tutuklatan, işkence gördüren, 17 bin kadını darbeci diye hapse tıkan, 560 bebeği zindanda tutan, 155 bin kamu çalışanını meslekten atan, 15 üniversiteyi kapatan, 966 şirketi gasp edip halkın 48,5 milyarlık varlığına el koyduran darbeci başkomutan kimdir?

A ) Cemal Gürsel
B ) Kenan Evren
C ) Muhsin Batur
D ) Recep Tayyip Erdoğan

20 – En milli dünya liderimizin hem üreticisine küfredip hem de sülalece hasbelkader üstünden inmediği otomobilin markası nedir?

A ) Şahin
B ) Doğan
C ) Anadol
D ) Mercedes

(Doğru cevapları bilen vatandaşlarımıza çekilişsiz kurasız içinden tank, savaş uçağı çıkan sürpriz yumurtalar; başarısız olup IQ’su Burhan Kuzu düzeyinde olanlara ise teselli ikramiyesi olarak bir yerlere yapıştırmaları için koyun, angus, düve ve malak çıkarmaları armağan edilecektir. Cevaplarınızı: @TC_Basbakan ve @RT_Erdogan adresine yollayabilirsiniz.)

[Veysel Ayhan] 24.7.2017 [TR724]