İnadına mı yapıyorsun ey Fitch? [Tarık Ziya]

MHP lideri Devlet Bahçeli'yi "başkan yardımcılığı koltuğu vaadiyle" zor ikna ettim. HDP'lileri gün aşırı gözaltına aldırdığım için onlar zaten can derdinde. Beni başkan yaptırmayacağını söyleyen HDP Eş Başkanları Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ aylardır demir parmaklıkların ardında. Cumhuriyet gazetesi yöneticileri, Ahmet ve Mehmet Altan kardeşler ve dahi Ahmet Şık da mahpus. 

Bir dönem müşavirliğimi yapmış müfessir Ali Bulaç, Ahmet Turan Alkan, Mümtazer Türköne, Şahin Alpay ve Nazlı Ilıcak gibi nice gazeteci-yazar zindanda. Listeleri iyi hazırlamış bizim çocuklar. Her taraftan en etkili isimleri içeri tıkınca dışarıda kimsenin gıkı bile çıkmıyor. CHP derseniz varlığa ile yokluğu belli değil. 

Başkanlık hayalime kavuşmamın şurasında ne kaldı? 

Ayak bağı olan yargıdan kurtulacağım. TBMM'de artan 50 kontenjanla sayısı 600'a çıkacak mebusları kapı dışarı etmek güne nasıl başladığıma bağlı olacak. Canım, millî iradenin tecelligâhını fesh etmek isterse tek bir işaretimle Meclis'i kapatabileceğim.

MUHTARLARA İHTİYAÇ KALMAYACAK

Reis-i Cumhur'a siyaset yasak olduğu için aylardır katlanmak mecburiyetinde kaldığım 'muhtarları Saray'da ağırlama' zahmetinden de kurtulacağım. AKP'nin başında iken de bin küsur odalı Saray'ımda devletin başında bulunabileceğim. Bunları hal-i hazırda yapsam da anayasa orada öyle durdukça insanın aklına Yüce Divan geliyor. Tabii insanın keyfi kaçırıyor. 

Neyime lazım! 'Yok kanun, yap kanun' diyen Enver Paşa'nın izinden gitmekte fayda var. En mühimi de şu diploma meselesi külliyen hallolacak. Başkan namzedinde dört senelik fakülte mezuniyeti aranmayacak. Üniversite bitirmeyenlere reva görülen haksızlığa son vermenin hazzını iliklerime kadar hissediyorum.  

Geçen bir yerlerde rastlamış bizim müşavirlerden biri. SALONOMİ diye bir kavramdan bahsetmiş bir yazar. Tuttum bunu. Ne o öyle ekonomi-mekonomi. Hafif meşrep kaçıyor. SALONOMİ kulağa hoş geliyor. Zırhlı limuzin Mercedesim kadar ağırlığı var. 

Tez vakitte SALONOMİ'nin teorisini yazdırmak üzere, başka bir mevzuda hakkında gereğini yapan YÖK Başkanı Yekta Saraç'a talimat verdim. O ne yapar eder Yeni Türkiye'nin SALONOMİ ile tarih yazacağını ispat edecek bir iktisatçı bulur. Yazmam diyenleri KHK ile kapının önüne koyarız. Şu ana kadar ne çok öğretim üyesi attıysak sayısını bile hatırlayamadım. Örtülü ödenek bugünler için değil mi? Para ile yazacaklarsa parasını da veririz.

BİRİLERİ DÜĞMEYE BASTI

9 Nisan'da referanduma gidilecek. O tarihe kadar hem bu hazırlıkları tamamlamak lazım hem de halkı zinde tutmak lazım. 

Mamafih birileri yine düğmeye bastı. Üst akıl yine devrede. Donald Trump'tan yana ümidim hâlâ var. Telefonda birkaç dakika görüşebilsek fena olmazdı. Görüşebilsem referandum arefesinde kredi notumuzu indiren Fitch'i, 4 büyük banka için alarm veren Standard&Poor's'u (S&P) da zat-ı âlilerine şikâyet edeceğim.

BÜYÜTMEYİN LÜTFEN!

Tamam anladım. Kriz var. Doları bizim çorbacıların ve Avrupa'daki DİTİB'çilerin kampanyaları ile düşüremedik. Dolar arttığı için 100 liralık asgarî ücret zammı gelmeden gitmiş oldu. Benzin 6 liraya, motorin 5 liraya dayandı. Hayatta herşey her vakit istediğimiz gibi gitmiyor değil mi? Büyütmeyin lütfen! Başkan seçilince bunlara da bir çare düşüneceğiz. Tek kuvvetten neler neler doğar, hayali cihana değer. 
  
Referandumda yüzde 51 almam için moral bozacak haberlerden halkın haberdar olmaması şart. 'Dünya bizi kıskanıyor' ninnisi ile 79 milyonu uyutmanın kime, ne zararı var? 

Fitch ve diğerleri inadına mı yapıyor? Söylesinler de bileyim.

 "Ey Fitch" diye başlarsam onları ben bile kurtaramam...

[Tarık Ziya] 1.2.2017 [Samanyolu Haber] tziya@samanyoluhaber.com

El-Bakara Suresi 204-218 [Ebu Abdurrahman]

Hadis-i  Şerifte buyuruluyor ki, “Her bir âyetin zâhirî (sarih, açık), batınî (ehlinin anlayacağı mânâ), haddi (kapsamı) ve muttalaı (mâna çercesi, muttali olunabilecek sınır) vardır. (Bu dört mâna tabakalarından ) Her birinin de füruâtı (detayları) dalları ve fünunu (ayrıntıları) vardır.”  Yani 12 mâna tabaka ve derecesi vardır. Fıkha dair âyetler için bile usul-i fıkıhta: 1-İbarenin delâlet ettiği mâna, 2-İşaretin delalet ettiği mâna, 3-İktizanın ifade ettiği mâna, 4-Delâletin gösterdiği mâna olarak dört çeşit mâna tabakası bulunmaktadır…. Bunların bazıları da küllî ve cüz’î olarak kısımlara ayrılır…

Bu bakımdan Kur’an-ı Kerimin her asra, her sınıf insana hatta her şahsa bakan yönleri vardır. Hayatını Kur’anileştiren, Kur’an ile irtibatını derinleştiren herkese her zaman hitapları, irşadları vardır. Kur’an, insan olan her  insanı bizzat takip eder.

Muhammed Esed’in Müslüman olmasına sebep Berlin’deki tren yolculuğunda, insanların “çokluk” içinde boğuluşunu görüp eve geldiğinde masa üzerinde açık şekilde duran Kur’an’ın Tekâsür Suresinin âyetleridir: “Çokluk, dünyalıkla böbürlenmek oyaladı, aldattı  sizi… Tâ varıncaya kadar kabirlere…”

Şimdi bir de El-Bakara Suresinin âyetlerine bakalım. Yalnız mesela 204. Âyetin meâlini okurken 2014’de olanları,  216. Âyeti okurken de 2016’da olanları da  hatırlayarak, bu âyetin hatırımıza getirdiklerini  de bir düşünelim:

204 –“İnsanlardan öylesi vardır ki, dünya hayatına dair sözleri senin hoşuna gider. Üstelik sözünün özüne uyduğuna Allah’ı da şâhit gösterir. Halbuki gerçekten o, düşmanların en yamanıdır.

205-“Senin yanından ayrılınca arzda (ülkede) fesat çıkarmaya çalışır. Ekinleri (ürünleri ve kültürü) ve nesilleri mahvetmek için uğraşır. Allah, elbette fesadı (bozgunculuğu) sevmez.

206-“O adama: ‘Allah’tan kork da fesat çıkarma!’ denildiğinde, kendini benlik ve gurur kaplar ve bu, onu daha fazla günaha sürükler. Böylesinin hakkından Cehennem gelir. Gerçekten ne fena yataktır o Cehennem!

207-“İnsanlardan öyle de vardır ki, Allah’ın rızasını kazanmak için kendini fedâ eder. Allah da kullarına pek merhametlidir.

208-“Ey iman edenler! Hepiniz toptan barış ve selâmete girin de şeytanın adımlarını izlemeyin. Çünkü o, sizin aranızı açan belli bir düşmandır.

209-“Eğer size bunca gerçekler, açık deliller geldikten sonra haktan ayrılırsanız, iyi bilin  ki, Allah Aziz ve Hakîmdir. 

210-“Şeytanın peşinden gidenler ne bekliyorlar? Onlar akılları sıra, buluttan gölgelikler içinde Allah’ın ve meleklerin gelip, haklarındaki hükmün verilmesini mi bekliyorlar? Bütün işler ve hükümler Allah’a aittir.

211-“İsrailoğullarına sor, onlara nice açık belgeler verdik! Her kim, Allah’ın kendisine lütfetmiş olduğu nimeti değiştirişe, iyice bilsin ki, Allah’ın cezası pek şiddetlidir.

212-“Kâfirlere dünya hayatı süslü gösterildi. Bu yüzden iman edenlerle eğlenirler. Halbuki Allah’a karşı gelmekten sakınanlar kıyamet günü öbürlerinin üstündedir. Allah dilediğine hesapsız nimetler verir.

213-“Bütün insanlar bir tek ümmet teşkil ediyorlardı. Aralarında ihtilaflar başlayınca, Allah onlara içlerinden müjdeleyici ve uyarıcı olarak nebiler, elçiler gönderdi. Onların beraberinde, insanlar arasında hükmetmek için, kitap ve hikmeti gönderdi ki, ihtilaf ettikleri, konularda aralarında hükmetsin. Halbuki, o meselelerde anlaşmazlığa düşenler, kendilerine apaçık âyetlerimiz geldikten sonra sırf aralarındaki haset yüzünden ihtilafa düşen kitap ehlinden başkası değildi. Allah da, onların hakkında ihtilaf ettiği gerçeği, Kendi izniyle bu iman edenlere bildirdi. Allah dilediğini doğru yola eriştirir.

214-“ Yoksa siz, daha önce geçmiş ümmetlerin başlarına gelen durumlara maruz kalmadan Cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlar öyle ezici mihnetlere, öyle zorluklara düçar oldular, öyle şiddetle  sarsıldılar ki; Peygamber ile yanındaki müminler bile ‘Allah’ın vaad ettiği yardım ne zaman yetişecek?’ diyecek duruma geldiler. İyi bilin ki, Allah’ın yardımı yakındır.

215-“Sana Allah yolunda kimlere ve ne harcayacaklarını  sorarlar. De ki: ‘İnfak edeceğiniz mal, anne baba, akrabalar, yetimler, yoksullar  ve YOLDA KALMIŞ  GARİPLERE  gidecektir. Hayır olarak daha ne yaparsanız, Muhakkak Allah onu bilir.

216-“Hoşlanmasanız da savaş size farz kılındı. Olur ki, hoşlanmadığınız bir şey sizin için hayırlı olur. Olur ki, sevip arzu ettiğiniz bir şey sizin için şerli olur. Gerçeği Allah bilir siz bilmezsiniz.

217-“Sana hürmetli ayı ve bu ayda savaşmanın hükmünü sorarlar, de ki: ‘O ayda savaşmak büyük günahtır. Fakat insanları Allah yolundan engellemek, Allah’ı inkâr etmek, Mescid-i Haram’ı ziyareti yasaklamak, o Mescidin cemaatini yani Müslümanları oradan çıkarmak ise, Allah nazarında daha büyük günahtır. Dinden döndürmek içi işkence, öldürmekten beterdir. Kâfirler, ellerinden gelse, sizi dininizden döndürünceye kadar sizinle savaşmaktan geri durmazlar. Sizden her kim dininden dönerse ve kâfirlikte devam ederek ölürse, işte onların dünyada da, âhirette yaptıkları boşa gider. Bunlar, Cehennemlik olup orada ebedî kalacaklardır.

218-“Onlar ki, iman ettiler, sonra HİCRET  ETTİLER  ve onlar ki, Allah yolunda cihad ettiler, işte onlar Allah’ın rahmetini umarlar. Allah çok affedicidir, merhamet ve ihsanı boldur.”

[Ebu Abdurrahman] 1.2.2017 [Samanyolu Haber] eabdurrahman@samanyoluhaber.com

Batı’dan kopmak iyi fikir mi? [Konuk Yazar: Mahmut Akpınar]

İslam dünyasında ciddi bir Batı düşmanlığı var. Her problemi ‘Batı kaynaklı’ görme, her olumsuzlukta Batı’yla ilintili komplolar geliştirme Müslümanların önemli açmazlarından. Batı düşmanlığı ayrıca her başarısızlığın mazereti. “Batı bizi bırakmıyor ki gelişelim, kalkınalım” moduyla her olumsuzluğu Batı’ya yüklüyoruz. En kötüsü kendi coğrafyamızda iyi, kaliteli, başarılı ne/kim varsa paranoyakça onu Batı’yla, İsrail’le ilintilendirip linç ediyoruz. Böyle olunca İslam coğrafyası hırsızlar, diktatörler, zorbalar ve ‘cihad’ adı altında ölüme koşan radikaller dışında bir şey üretmiyor.

Oysa Hazreti Peygamber böylesi mazeretlere, kolaycılıklara boyun eğmedi. Köklü bir devlet geleneği,  orduları olmayan bedevi Araplardan zamanın iki süper gücüne (Sasani ve Bizans) kısa sürede diz çöktürecek gelişmelere öncülük etti. ‘Dış güçlere’, komplo söylemlerine sığınmadı.

Batı medeniyetinin işlediği zulümler, işgaller, cinayetler ayrı bir bahsin konusu. Derdimiz onları aklamak değil. Kaldı ki geçmişleriyle yüzleşmekten kaçınmıyor, insanlığa yaşattıkları acıları itiraf ediyorlar. Ancak özellikle II. Dünya Savaşı’ndan sonra alınan derslerle Batı kendisine evrensel hukuk, insan hakları, çevre duyarlılığı, sosyal devlet, sivil toplum, şeffaf ve hesap verebilir yönetim gibi konularda önemli çıpalar belirledi. Coğrafyasını daha güvenli, yaşanabilir, insani hale getirdi. Bu nedenledir ki dünyanın her yerinde zulme maruz kalanlar en başta Batı ülkelerine sığınıyor. Zira bu ülkelerde adalet var, temel haklar güvence altında ve siyasi konjonktürle bunlar değişmiyor. Otoriter ülkelerdeki gibi bir gecede özgürlüğünüzü, haklarınızı yitirmiyorsunuz.

Trump örneğinde görüldüğü üzere dengesiz biri ülkeyi yönetse bile kamuoyu, sivil toplum, bağımsız yargı, özgür medya karşı çıkıyor. Trump’ın Müslümanlara karşı kullandığı nefret diline ve eylemlerine İslam ülkelerinden çıt çıkmazken Amerikan toplumu, Batı kamuoyu kitlesel tepki veriyor, meydanları dolduruyor. İslamcılar tarafından yönetilen Türkiye’de ise bir gün önce doğum yapmış kadın bebeğiyle gözaltına alınırken, cezaevine eşini ziyarete giden kadın 5 çocuğunun gözü önünde tutuklanırken 10 kişinin tepki verdiğini göremedik. Oysa her gün şeytanlaştırdığımız Batı kamuoyu Müslümanların haklarına Müslümanların cesaret edemeyeceği kadar sahip çıktı, çıkıyor. Çünkü onlar elde ettikleri hakları uzun ve zor süreçler sonunda kazandılar. Müslüman’a yapılanın kendisine de yapılabileceğini biliyor, tehlikeyi seziyor, tepki veriyorlar.

TÜRKİYE’NİN GÜNDEMİNDE ‘ÇÖKMEMEK’ VAR

Dindar kesimde, AKP tabanında “Batı’ya muhtaç değiliz, onlar bize muhtaç”, “Rusya’yla Çin’le de iş tutarız”, “Kendi paktımızı kurarız”, “Hilafeti ilan ederiz” gibi söylemler dolaşıyor. AKP’nin tabanına verdiği gazlar bir yana bugün Türkiye’nin reel ajandasında ayakta kalma, yıkılmama, 50 cente muhtaç olmama var. Ülke her alanda çöküş yaşıyor. Ekonomi, dış politika bitik. Hukuk, güçler ayrılığı, demokrasi kalmadı. Erdoğan demokratik blokta kendine yer bulamayacağı, hukuka demokrasiye dönemeyeceği için otoriter ülkelere yöneliyor.

Peki, bu ülkeye ne getirecek? Dini saiklerle AKP’yi destekleyenlere daha fazla dini özgürlük, hak getirecek mi? Elbette hayır.

Reel politikte devletlerarasında telaffuz edilmeyen güçler hiyerarşisi vardır. Bir ittifakın içindeki öneminiz gücünüz ve gelişmişliğiniz oranındadır. Bu sıralama süper güçler, büyük güçler, bölgesel güçler ve küçük devletler şeklinde yapılabilir. Kedinin kaplan görünme şansı yoktur. Liderler Arnavutluk’un Enver hocası gibi halkını aldatabilir, hamasetle uyutabilir ama her devlet her devletin gücünü bilir ve ona göre muamele eder.

Türkiye şu ana kadar demokratik Batı kulübünde ama bölgesel bir güç olageldi. Son dönemlerde bölgesel güç olması dahi tartışılabilir; zira bölgedeki hiçbir yapılanmada kale alınmıyor, hep dediklerinin aksi gelişmeler yaşanıyor.

EN AZINDAN KURALLARI BELLİ

Müslüman toplumlar ABD’nin İsrail’e verdiği prim, kutsallarımıza dair aşağılayıcı yayınlar, eski/yeni işgaller nedeniyle Batı’ya tavırlı ve tepkili. Türkiye, Batı/ABD düşmanlığının en yüksek çıktığı ülkeler arasında. Batı bizim için ne kadar ideal bir müttefiktir, ne kadar dosttur, bize ne kadar müdahale etmektedir gibi konular tartışılabilir. Ancak her şeye rağmen Batı demokratiktir, hukukun işlediği ve kuralların belli olduğu bir kulüptür. Sivil toplum, baskı grupları, etki odakları vardır. Hukuksuzluklara, mağduriyetlere karşı yargıya başvurabilir ve haklarınızı alabilirsiniz, medyada yer bulabilirsiniz.

Türkiye Rusya ve Çin’in bulunduğu totaliter ve otoriter ülkelerle angajmana girdiğinde ülkemiz-insanımız için durum daha iyi olur mu? Batıyla değil Çin veya Rusya ile müttefik olsa, daha kaba tabirle onların uydusu olsa ne olur? Mesela hak ve özgürlükler, dinin yaşanması, mülkiyet hakkı, gibi konularda rahat olur mu halkımız? Ekonomide diplomaside daha kazançlı çıkar mıyız?

Hayır.

Demokratik ülkelerde yönetim süreçleri bir denge ve denetim içinde yürütülür ve büyük oranda şeffaftır. Devletle problem yaşadığınızda bağımsız yargıya, muhalefete, sivil topluma ulaşabilirsiniz. En azından temel haklarda bir mağduriyet yaşamayacağınızı bilirsiniz. Ama otoriter blokta son zamanlarda Türkiye’de de yaşandığı üzere mülkiyetinize bir gün çökülebilir. Kendinizi her an ve gerekçesiz hapiste bulabilirsiniz ve duyanınız dahi olmaz. Putin Rusya’sındaki gibi muhalifler bir trafik kazasına, kör kurşuna kurban gidebilir. Çin’in Doğu Türkistan’da yaptığı gibi dininiz, kimliğiniz ağır şekilde baskılanır ve yok sayılırsınız. Bu durumlarda yine çoğulcu, demokratik Batı’dan medet umarsınız.

ÇİN’LE NASIL BİR YOL ALABİLECEĞİNİZİ DÜŞÜNÜYORSUNUZ?

Çin’le müttefik olsak dini dininize uymaz, sistemi sisteminize uymaz. Sizi bir Kuzey Kore haline getirir ve başınıza koyduğu ‘şef’le halkınızı ezer. Lideriniz kendi eniştesini köpeklere yem eder ve kimsenin sesi çıkmaz.

Ey Müslümanlar! Evrensel bir hukuk düzeni, insani ilkeleri, hak ve özgürlük kriterleri olmayan Çin size ve dini inançlarınıza Batı’dan, ABD’den daha mı toleranslı davranır? Mesela müttefik olsanız ve Çin’den bir Trump çıksa ve çılgınca kararlar alsa sizin haklarınızı Çin’de koruyacak bir bağımsız hakim, sizi savunacak sokaklara dökülen kitleler, derdinizi ekrana-gazetelere taşıyacak medya bulabilir misiniz?

Çin kapalı bir kutu ve insanlık, İslam âlemi için ne gibi olumsuzluklara gebe bilemiyoruz. Rusya mafyatik bir devlet görünümünde. Rusya ile bir bağımlılık ilişkisi içine girdiniz ve Erdoğan’la Putin çatıştı, sizce ne olur? Kim kimi yer? Hangi ülke zarar görür ve Rusya’da bunu düzeltmek, derdinizi anlatmak için hangi iç dinamiklere başvurabilirsiniz?

AKP, siyasal İslamcılar ülkeyi bağımlılıktan kurtarıp itibarlı, güçlü hale getiremediler ama kendi sıkışmışlıklarını, yolsuzluklarını, hukuksuzluklarını otoriter rejimlerle ittifak kurarak örtme telaşındalar.

[Mahmut Akpınar] 1.2.2017 [TR724]

Dün Takrir-i Sükûn, Bugün OHAL [Dr. Serdar Efeoğlu]

Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından “Allah’ın bir lütfu” olarak değerlendirilen 15 Temmuz başarısız darbe teşebbüsünden sonra OHAL Kanunu ile Meclis devre dışı bırakıldı. Çok geniş yetkiler elde eden AKP Hükümeti, çıkardığı KHK’larla ülkeyi yeniden yapılandırma sürecine girdi. Kırk beş günde biteceği ifade edilen OHAL’den vazgeçilmeyerek iki defa uzatıldı. Hükümetin darbecilere yönelik tedbirler alması beklenirken her alanda düzenlemeler gerçekleşti. Ayrıca gazeteciler, akademisyenler, işadamları, hatta ev hanımları tutuklanarak toplumun bütün kesimlerini hedef alan uygulamalara hız verildi.

OHAL türü uygulamalar devletin bütün yapılarını şekillendirme ve toplum mühendisliği adına iktidarlara büyük fırsatlar sunmaktadır. Cumhuriyetin ilk yıllarında benzer uygulamalar yapılarak devlet tepeden tırnağa şekillendirilmişti. İlk aşamayı saltanatın ve halifeliğin kaldırılması ile yüzelliliklerin sınır dışı edilmesi oluşturmuş, ancak bunlar yeterli görülmediğinden muhalefetin tasfiye süreci devam etmişti.

İKİNCİ MECLİS: ‘DİKENSİZ GÜL BAHÇESİ’

1 Nisan 1923’de “vatan kurtaran” ilk TBMM’nin yenilenmesi kararı alınarak İkinci Meclisin “dikensiz bir gül bahçesi” olması amaçlandı. Buna rağmen Mecliste bir muhalefet partisi ortaya çıktı ve Kazım Karabekir önderliğinde Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası (TCF) kuruldu. Cumhuriyet Halk Fırkası (CHF) ve TCF arasında ekonomi dışında temel yaklaşımlar yönüyle çok farklılık yoktu. Bu sırada İstanbul, muhalefet merkezi gibi hareket etmekte ve bazı gazeteler bu konuda öne çıkmaktaydı.

Cumhuriyetin kurucu kadrosu hızlı bir reform sürecine girerek yeni devleti ve toplumu bütün değerleriyle dönüştürmeyi amaçlamıştı. Bunun için muhalefetin susturulması gerekiyordu. Bu aşamada Hükümete 1925 Şubat’ından Haziran ayına kadar devam eden Şeyh Sait İsyanı tarihi bir fırsat verdi. İktidar partisi, bölgesel nitelik taşımasına rağmen isyanı büyük bir kalkışma olarak değerlendirdi. TCF’nin Anayasaya aykırı olduğuna dair itirazlarına rağmen 4 Mart 1925’de Takrir-i Sükûn Kanunu çıkarıldı.

Kanun; “Birinci Madde- İrticaa, isyana ve memleketin sosyal düzenini, huzur ve sükûnunu, emniyet ve asayişini bozmaya sebep olacak her türlü teşkilat ve tahrikâtı teşvik ve teşebbüs ve yayınları; Hükümet, Cumhurreisinin tasdikinden sonra re’sen ve idareten yasak etmeye mezundur. İşbu fiilleri işleyenleri Hükümet İstiklal Mahkemesine verebilir. İkinci Madde- İşbu kanun neşri tarihinden itibaren iki yıl müddetle yürürlükte kalacaktır…” şeklindeydi. Hükümet “irtica, isyan ve asayişi bozma” gibi gerekçelerle olağanüstü yetkilerle donatılıyor; muhalif bütün girişimleri ve basını yargı kararı olmaksızın susturma imkânı elde ediyordu. Muhaliflere gözdağı olarak önceki uygulamaları çok büyük eleştirilere neden olan İstiklal Mahkemeleri devreye giriyordu. Şark İstiklal Mahkemesi’nin verdiği idam kararları Anayasaya aykırı olarak Meclis yerine Bakanlar Kurulu onayı ile infaz edilecekti.

‘ARA SIRA KANUN ÜSTÜNE DE ÇIKARIZ’

İki yıl kadar çalışan Şark İstiklal Mahkemesi etrafa korku salarak Doğu ve Güneydoğu Anadolu halkını, hatta gazetecileri sindirmeyi başardı. Kırşehir mebusu Lütfi Müfit tartışmalar sırasında “Bizim belli bir amacımız vardır. Ona varmak için ara sıra kanun üstüne de çıkarız” diyordu. Şark İstiklal Mahkemesi TCF’nin Urfa sorumlu sekreteri Emekli Yarbay Fethi Bey’i isyanda suçlu bularak beş yıl hapis cezasına çarptırdı ve muhalif fırkanın mahkemenin yetki alanına giren şubelerini kapattı.

Parti, programındaki “Fırka itikad-ı diniyeye hürmetkârdır” maddesiyle isyanı tahrik ettiği iddiasıyla Ankara İstiklal Mahkemesi’nin talebi üzerine Bakanlar Kurulu kararıyla kapatıldı. TCF’nin kapatılması ile Türkiye’deki ilk çok partili hayat denemesi başarısız oldu. Halk Fırkası’nın karşısında siyaset yapabilecek ve halkın sevdiği Kazım Karabekir, Ali Fuat Paşa, Rauf Bey ve Refet Paşa gibi Milli Mücadelenin liderleri siyasi hayattan tasfiye edilme ile karşı karşıya kaldılar.

BASIN ÖZGÜRLÜĞÜ AYAKLAR ALTINDA

Takrir-i Sükûn Kanunu, bir ülkenin yönetim şeklinin anlaşılmasında temel bir ölçü olan basın özgürlüğüne önemli bir darbe indirdi. İstanbul’da yayınlanan Tevhid-i Efkâr, İstiklal, Son Telgraf, Press de Soir, Aydınlık, Orak Çekiç, Sebilürreşad ve Vatan gazeteleri kapatıldı. Bu gazetelerin bir kısmı Ankara Hükümeti’ne mesafeli davrandıkları için, bazıları da dini ya da sosyalist düşünceleri savunduğundan yayın hayatlarına son verildi. İlginç olan gazetelerin yargılama olmaksızın Bakanlar Kurulu kararı ile kapatılmasıydı. Hükümet bununla yetinmeyerek birçok taşra gazetesini de aynı nedenlerle kapattı. Kapatma kararlarında kıstas “muhalif olma” idi. Örneğin yerel bir gazete olan “Keskin” gazetesi inkılâpların yanında olduğunu açıklamasına rağmen yolsuzluk, halka karşı yanlış davranış ve adam kayırmaları gündeme getirmeye devam ettiğinden kapatıldı.

Muhalif Tanin gazetesinin başyazarı Hüseyin Cahit siyasi konular yerine Malta hatıralarını yayınlayarak gazeteyi kapatılmaktan kurtarmaya çalıştı. Ancak gazete, “Terakkiperver Fırkası Şubelerine Baskın” başlığıyla çıkınca kapatıldı. Hatta Bulgaristan’da yayınlanan “Koca Balkan” ve Yunanistan’da çıkan “Politiki Erena” adlı gazetelerin ülkeye sokulması yasaklandığı gibi getirenlerin İstiklal Mahkemelerine sevk edilmesi kararlaştırıldı. İçişleri Bakanı Cemil Bey gazetelerin “komünistlik, dini siyasete alet etme ve yalan haberlerle kamuoyunu yanlış yönlendirmek ve yönetim şekline aykırı fikirleri savunmak” nedenleriyle kapatıldığını ifade ediyordu.

4 YIL YÜRÜRLÜKTE KALDI

Bu kanun, iki yıl için çıkarılmışsa da uzatılarak dört yıl yürürlükte kaldı (1925-1929). Atatürk sürenin uzatılmasında amacın istibdat değil, “milletin ve cumhuriyetin yüksek menfaatleri” olduğunu ifade etmekteydi. Kanunun Hükümete sağladığı olağanüstü yetkiler sayesinde devrimler çok rahat bir şekilde gerçekleştirildi. Tekke, zaviye ve türbeler kapatıldı, tarikatlar yasaklanarak sosyal hayatın laik bir karakter kazanması sağlandı. Şapka devrimi ile Batı dünyasının kıyafetini almada önemli bir adım atıldı. Miladi takvim kabul edilerek Rumi ve Hicri takvimden vazgeçildi. İsviçre’den alınan Medeni Kanun ve İtalya’dan alınan Ceza Kanunu ile hukuk sistemi Batı normlarına göre düzenlendi. 1928’de Arap harflerinin yerine Latin harfleri kabul edildiği gibi İstanbul’da ilk Türkçe hutbe okundu ve “devletin dini İslamdır” maddesi Anayasadan çıkarıldı. Bu devrimler esnasında Mecliste muhalif ses duyulmadığı gibi basın tamamen Ankara’nın güdümüne girdiğinden kamuoyundan bir tepki gelmedi.

İsmet Paşa hatıralarında Takrir-i Sükûn Kanunu ve İstiklal Mahkemeleri gibi vasıtalara başvurmadan Cumhuriyetin ve yeni rejimin korunmasının mümkün olmayacağını belirtiyordu. Kanun pek çok kişinin sürgün edilmesine de imkân hazırladı. Bediüzzaman Said Nursi 1926 Şubat’ında Van’dan alınarak kızaklarla önce Erzurum’a, daha sonra Trabzon’dan deniz yoluyla İstanbul’a, oradan Burdur’a götürüldü ve hayatının sonuna kadar devam edecek sürgün hayatı başladı.

EN RADİKAL DEĞİŞİKLİKLER YAPILDI

Takrir-i Sükûn Kanunu bölgesel bir isyan üzerine çıkarılsa da bütün ülkeyi ilgilendiren uygulamalar yapıldı. İdam kararları ile Kürt muhalefetine önemli bir darbe indirildi. TCF’nin kapatılmasıyla Atatürk-İsmet Paşa-Fevzi Paşa triumvirasına karşı çıkabilecek en önemli lider kadro tasfiye edildi. İstanbul basını bazı yazarların tutuklanmasıyla Ankara’nın çizgisine geldi ve taşra basını bile bu baskıdan kurtulamadı. Sol ve dini içerikli yayınların kapatılması ile bu iki kesime önemli bir mesaj verildi. Dört yıl süren uygulama boyunca oluşturulan korku ortamı ile en radikal devrimler kamuoyunda bir tepki olmaksızın gerçekleştirildi.

Günümüzde AKP iktidarı da OHAL sayesinde yıllardır eleştirdiği Tek Parti rejiminin uygulamalarını tekrarlamaktadır. 1925-1929 yılları arasında olduğu gibi Meclisin devre dışı kaldığı, muhalif siyasetin ve basının susturulduğu bir dönem yaşanmakta, OHAL uygulaması ile darbeyi yapanlarla mücadele etmesi gereken Hükümet eğitimden orduya, sağlıktan maliyeye çeşitli icraatlar yapmaktadır. Özellikle bir cadı avına dönüşen ve bütün muhalif kesimleri kapsayan ihraç ve tutuklamalar şu anda Tek Parti devrini aratacak durumdadır. Hükümete düşen bir an önce bu yanlışlıklardan vazgeçmesi ve otoriterleşme yerine demokrasi, hukuk ve insan haklarını temel prensip olarak benimseyerek gereklerini yerine getirmesidir.

Kaynaklar: H. Çakır, “Takrir-i Sükûn Mağduru Bir Taşra Gazetesi”, İÜİFD, S. 14 (2002); S. Şen, Takrir-i Sükûn Kanunu’nun Kapattığı Gazetelerden Biri: İstiklal, MÜTAE Yüksek Lisans Tezi (2010); H. Kutlu, Şark İstiklal Mahkemesinde Takrir-i Sükûn Kanununun Uygulanması, İÜ SBE Yüksek Lisans Tezi (2007).

[Dr. Serdar Efeoğlu] 1.2.2017 [TR724]

Kardak kayalıklarına uzaktan bakış [Konuk Yazar: Galip Kahveci]

Dosta güven veren düşmana korku salan, NATO’nun ikinci büyük ordusuydu. Bölgesel barışının teminatı, caydırıcı gücü dost düşman herkes tarafından kabul edilir ve saygı duyulurdu. Adeta savaşın kartalı barışın güverciniydi.

Ülkenin en zeki ve yetenekli çocukları önce askeri okullara yazılır, buradan aldıkları  kaliteli eğitim ve geliştirilen yüksek insani değerlerle mezun olup kıtalarına giderlerdi. Her ferdi birer yıldız gibiydi. Milletin sevgisi ve ilgisine mazhar saygı duyulan onurlu bir meslekti askerlik… Hava kuvvetleri dünyanın en iyi pilotlarına sahip, adeta NATO’nun gözdesiydi. Gece operasyonu ve havada yakıt ikmali yapan dünyadaki nadir kuvvetlerden biriydi.

ORDUNUN BEL KEMİĞİ KIRILDI

Sonra sam yeli esti, bir Temmuz sıcağında. Alçakça bir oyunun, tiyatronun kurbanı oluverdi milletin göz bebeği. Yüz, belki iki yüz kişinin katıldığı meş’um darbe tiyatrosu sonrasında hiçbir şeyden habersiz binlerce subay, onurları çiğnenerek gözaltına alındı. İşkencelere maruz kaldı, büyük çoğunluğu bir gecede ihraç edilerek tutuklandı. Beş on pilotun katıldığı darbe oyunu sonrası yüzlerce pilot tasfiye edildi, işkence gördü tutuklandı. İkibin olması gereken savaş pilotu sayısı yedi yüze düşürüldü. Pilot eğitmenlerinin tamamına yakını tasfiye edildi. Bugün geçmişte eğitim verdiğimiz Pakistanlı pilot eğitmenlerinin yardımına muhtaç haldeyiz. Darbe ile hiç ilgisi olmayan deniz kuvvetlerinin en seçkin personeli ihraç edildi, bir çoğu tutuklandı.

Türk devlet geleneğinin omurgası kırılmış, millet tarihinde ilk kez ordusundan bu denli uzaklaştırılmış, koparılmıştır. Bugün Türk Silahlı Kuvvetleri yoğun bakım ünitesine bağlı varlıkla yokluk arasında gidip gelmektedir.

KOMUTANLARIN KARDAK ‘SELFİE’Sİ

Önceki gün Genelkurmay Başkanı ve kuvvet komutanlarından oluşan bir heyet, 21 yıl önce Yunanistan ile Türkiye’yi savaşın eşiğine getiren Kardak kayalıklarına çıkmak istedi. Ancak heyetin kayalıklara çıkması bir Yunan botu tarafından engellenince onlar da uzaktan izlemekle yetindiler. Türkiye’nin doğusunda ve sınır ötesinde fiili savaş halinde olan bir ordunun komutanlarının durup dururken Kardak kayalıklarına gidip selfie çektirmesinin nedeni anlaşılabilmiş değil. Keşke komutanlar bu kararlılıklarını göstermek için aynı pozu El Bab’ta verselerdi.

Bugün Başika’dan çekilmek zorunda kalan, El-Bab’ta bataklığa saplanan, ‘bir avuç eşkıya’ ile baş edemeyen ordunun caydırıcılığı kalmamıştır. Bundan sonra komşu ülkelerden benzeri salvoların gelmesi ihtimal dahilindedir.

En değerli personelini kaybetmiş, en güçlü müttefiki NATO ile hasım olmuş, bazı mühimmat kalemlerinde kritik eşiğin altına düşmüş Türk ordusunun durumu gerçekten içler acısıdır.

Bunun müsebbibinin 15 Temmuz gecesi “Allah’ın lütfu” darbe tiyatrosunu kurgulayanlar olduğu konusunda şüphe yoktur. Ancak tüm bu tasfiyelere destek olan, çanak tutan, göz yuman komuta kademesi de doğrudan sorumludur. Şayet bu tükenmişlik sendromu atlatılabilir, yok oluşa gidiş durdurulabilirse; başta Genelkurmay Başkanı olmak üzere tüm komuta kademesinin vatana ihanetten hesap vermesi kuvvetli ihtimal dahilindedir.

TSK’YI YENİDEN AYAĞA KALDIRMAK MÜMKÜN

TSK’nın eski gücüne kavuşması için yapılması gereken şeyler bellidir. Komuta kademesi tüm bunları yerine getirmek zorundadır. Bu büyük sorunun kolaylıkla çözmek mümkündür. Bunun için:

Doğrudan darbeye katılan askerler dışındaki tüm askerler iade-i itibarla süratle  görevlerine geri dönmelidir.

Türk silahlı kuvvetleri NATO konseptine ve perspektifine geri dönmelidir. Teknolojide, eğitimde NATO, Türkiye için önemli bir çıpadır. Bunu kaybederse süratle ilkel bir orduya dönüşür. Kimse Rusya hayali kurmasın, Avrasyacılık boş bir teselli ve rüyadan ibarettir. Dünya gerçekleri ise çok daha farklıdır. NATO ile yol ayırımı bizi 1950’li yıllara geri götürür.

Silah, mühimmat ve lojistik olarak batılı müttefiklerimize bağımlı olduğumuzun bilinci ile boş hamaset içerikli hasımca söylemlerden vaz geçmeli, varsa ihtilaflarımız; dostane çözüm yolları bulmalıyız.

Aksi halde bugün Başika’da El-Bab’da uğradığımız onur kırıcı hadiselerden daha kötüsüne kendimizi hazırlamalıyız.

Türk Ordusunun personel, lojistik ve motivasyon açısından herhangi bir savaşı kazanamayacak durumda olduğunu, sadece biz değil hasımlarımız da bilmektedir…

Ya yeniden dirilerek eski günlerine kavuşacak ya da tarihten silinip gidecektir. Tercih ve sorumluluk komuta kademesi ile birlikte hepimizin omuzundadır…

[Galip Kahveci] 1.2.2017 [TR724]

Demagog liderler, liberal demokrasileri yok ediyor [Erhan Başyurt]

Ünlü filozof Aristotoles, iki bin yıl önce kaleme aldığı eserlerinde yönetimleri ‘halkın iyiliği için’ veya ‘tek kişinin iyiliği için’ olup olmadıklarına göre analiz edip sınıflandırıyor.

Tek adamın yönetimini halkın iyiliği içinse ‘monarşi’, kendi iyiliği içinse ‘tiran’ olarak adlandırır.

İlginç şekilde çoğunluğun yönetimini ‘polity-devlet’ veya ‘demokrasi’ olarak isimlendirir.

Ancak yasalara dayalı ve halkın iyiliği için çoğunluğun yönetimine ‘devlet’ derken, onun bozulmuş haline ve belli sınıfların zenginleştiği, kifayetsiz yöneticilerin yönetime geldiği sisteme ‘demokrasi’ demiştir.

***

Küçük şehir devletlerinde doğrudan katılımlı halkın yönetimlerinde yaptığı gözlemlere dayalı olarak bu hükme varır.

Özellikle ‘demagog’ yani iyi hatip, halkı yönlendirme becerisine sahip olan kişilerin, yöneticiliğe layık olmadıkları halde bu göreve gelebildiklerini, sonuçta halkın yarardan ziyade zarar gördüğüne dikkat çeker.

Bu nedenle ilk dönem bir çok siyaset bilimcisi de, İbn-i Haldun gibi Müslüman düşünürler de dâhil, halkın yönetimini ‘ayak takımının yönetimi’ olarak görmüş ve ideal bir yönetim sistemi olarak sunmamıştır.

***

Demokrasinin öne çıkması, 19 ve 20. yüzyılda gerçekleşmiş, zaman içerisinde tekâmül ederek özgürlükçü liberal demokrasiler ile bugünkü kamil noktasına gelmiştir.

Doğu Bloku’nun yıkılması sonrası, Fukuyama’nın ‘Tarihin Sonu’ tezi de ‘liberal demokrasilerin’ diğer tüm yönetim biçimlerine galip geldiği, Hegelci diyalektiğin son bulduğu ve artık tüm dünyaya hâkim olacağı yanılgısına dayanmaktadır.

Bugün ‘popülist’ söylemlere dayalı, büyük yalanlar ve yerine getiremeyecekleri büyük vaatlerle ‘demokratik’ ülkelerde iktidara gelen liderler, beklenmedik bir şok yaşatmaktadır.

Aristotoles’in, küçük şehir devletlerinde halkın doğrudan katılımlı yönetimlerine ilişkin gözlemleri, bugün yaygın medya sayesinde koca koca ülkeler için geçerli hale gelmiştir.

‘Demagog’ liderler önemli oranda tekâmül etmiş olan liberal demokrasileri, korsan bir şekilde ‘otoriter demokrasilere’ ve ardından tek adamlı tiranlıklara dönüştürme yolundalar.

***

Demokratik ülkelerde ‘metal yorgunluğu’ tarzı ‘demokrasi yorgunluğu’ ve küreselleşmenin ardından gelen küresel ekonomik durağanlık bu erozyonda rol oynamakta.

Salgın hastalıklar gibi, demagog ve macho (güç gösterisi ve kabadayılık) yöneticiler, art arda devrilen domino taşları gibi bir bir iktidara geliyor.

Liberal ekonominin beşiği İngiltere’nin ‘Brexit’ kararı, göçmen ülkesi ve liberal demokrasinin öncüsü ABD’nin Trump’un göreve gelmesinin ardından, serbest bölge anlaşmalarından vazgeçme, vergileri artırma ve göçmenlere engel olma kararları gibi…

***

Türkiye de bu salgından fazlasıyla etkilenen ve belki de virüsün öncü ülkeleri arasında…

Avrupa Birliği’ne tam üyelik için yola çıkan bir iktidar, halkını Rusya ve İran’ın olduğu istasyona sessiz sedasız taşıdı.

Esed’i devirmek ve İsrail’e ders vermek vaadiyle için yola çıkan bir iktidar, bugün Esed yönetiminin garantörü ve İsrail’in en iyi dostu oluverdi.

‘3Y – Yolsuzluklar, Yoksulluk ve Yasaklarla Mücadele’ söylemiyle iktidara gelenler, üç alanda da ülkeyi gerisin geriye götürdüler ve küme düşürdüler.

***

Söylemler ve eylemler arasında uçurum, algı operasyonları ve büyük yalanlarla kapatılmaya çalışılıyor.

Yönetimi devralan demagog yöneticiler, ‘establishment – kurulu düzene’ savaş açıp, ifade ve fikir özgürlüğünden seyahat ve özel teşebbüs hürriyetine kadar tüm temel değerleri aşındırıp yok etmeye çalışıyorlar.

***

Bu süreçte tek umut veren gelişme, ABD’de halkın gösterdiği duyarlılık ve henüz vicdanlarını demagoglara teslim etmemiş hukukçuların duruşu…

Demagog yöneticilerin ‘halk için’ diyerek ‘halka rağmen’ ileri demokrasileri yok etmelerinden ve salgının yıkıcı domino etkisinden kurtulmanın tek yolu, yine halkın duruşu olacak.

Şayet bu akım durdurulamazsa, Fukayama’nın tezinin tam aksi ‘Liberal Demokrasilerin Sonu’nun yakın zamanda moda hale gelmesi maalesef kaçınılmaz.

[Erhan Başyurt] 1.2.2017 [TR724]

Danimarka’da bir adalet hikâyesi: Anayasal haklar nasıl korunur? [Hasan Cücük]

Danimarka, tarihinde ilk kez bir Çin devlet başkanını ağırlamaya hazırlanmaktadır. Dönemin Çin Devlet Başkanı Hu Cintao’nun ziyaretinin sorunsuz geçmesi için günler öncesinden hazırlıklar yapılır. En üst düzeyde güvenlik önlemleri alınır. Polis, özellikle Çin’in Tibet’teki uygulamalarını protesto edeceklere karşı teyakkuzdadır. Kopenhag Emniyeti’nin ‘üst’ biriminden gelen bir emirle, Çin devlet başkanına karşı yapılacak protesto gösterilerinin kortejin geçeceği alanlardan uzak olması ve misafir devlet başkanının göstericileri görmesinin engellenmesi istenir.

Çin Devlet Başkanı Hu Cintao, beraberindeki kalabalık heyetle 15 Haziran 2012’de Kopenhag’a geldiğinde iki ülke arasında 6 bakanın imza koyduğu çeşitli anlaşmalar imzalanır. Tibet’ten dolayı yapılan protestolar, Çinli misafirin görmediği bir alanda gerçekleşir. Her şey yolunda giderken Thomas Goetz adlı bir insan hakları aktivistinin gözaltına alınması bütün örtbas çabalarının ortaya çıkmasına sebep olur.

EMRİ VEREN MEÇHUL

Eline aldığı Tibet bayrağıyla Çin Devlet Başkanı Hu Cintao’nun kortejinin geçeceği güzergâha doğru yönelen Goetz, polis tarafından apar-topar minibüse bindirilerek yaklaşık 1 saat gözaltında tutulur. Gözaltına alınan sadece Goetz değildir. 4 aktivist daha benzer şekilde alıkonulmuştur. Anayasal bir hak olan gösteri hakkının polis tarafından engellenmesi ve protestocuların Çinli misafiri göremeyecek bir alanda gösteri yapmak zorunda kalmaları, Meclis gündemine taşınır. Ağustos 2012’de dönemin adalet bakanı Sosyal Demokrat Partili Morten Bödskov, Meclis’e polise barışçıl gösterileri engellemesi için herhangi bir emrin ne kendisi tarafından ne de emniyet amirleri tarafından verildiğini belirtir. Konu kapanmıştır.

Ancak benzer durumlar Çin’den Danimarka’ya yapılan ziyaretler sırasında 2013 ve 2014 yıllarında da vuku bulunca, 2012’de tutuklanan Goetz konuyu mahkemeye taşır. Sonuçta, polisler hakkında delil yetersizliğinden işlem yapılmaz. Konu bir kez daha kapanmak üzeredir ki, 24 Eylül 2015’te bir polis memuru Tibet bayraklarının toplanması için ‘üstten’ emir geldiğini açıklar. Bütün dosyalar yeniden açılır. Kopenhag Emniyet Müdürü Thorkild Fogde, ‘gizli emir’ veren polis müdürlerinin ortaya çıkarılması için Bağımsız Polis Komisyonu’na (DUP) suç duyurusunda bulunur. 31 Ekim 2016’da DUP, 2 polis memurunun mahkemeye yanlış bilgi verdiğini, 24 polisin de görevi suiistimal ettiğini tespit eder. Olayın aydınlanması için ise Adalet Bakanı Sören Pind, 3 Kasım’da Meclis’te Tibet Komisyonu kurulmasını sağlar.

KOMİSYON BAKANLARI SORGULAYACAK

Soruşturma sürecinin başlamasından sonra Tibet Komisyonu, konuyla ilgili 58 ismi dinlemeye karar verdi. Bunlar arasında dönemin 3 adalet bakanı, polisler ve bürokratlar var. Komisyon anayasal bir hak olan gösteri hakkını kanunsuz olarak kimin engellediğini tespit edecek. Komisyonun raporuna göre, sorumlu bulunanlar hakkında yeniden dava açılacak. Dönemin adalet bakanı Morten Bödskov, Meclis’e yanlış bilgi vermekten suçlanıyor.

Danimarka’da konuyla ilgili tartışma, anayasal bir hakkın kullanılmasını kimsenin engelleyemeyeceği yönünde cereyan ediyor. Sıradan bir ‘gösteri yasağı’ gibi görünse de, emniyet teşkilatından gösteri hakkını kısıtlamaya yönelik ‘kanunsuz’ bir emrin dolaşması ve ardından kamuoyuna yanlış bilgi verilmesi, siyasîler için istifa sebebi. İşte yakın dönemde yaşanan iki örnek:

Komisyona yanlış bilgi verdi, koltuğu gitti:

Danimarka Adalet Bakanı Morten Bödskov’u istifaya götüren olay, 2012’de aşırı sağcı Danimarka Halk Partisi’nin eski lideri Pia Kjaersgaard’ın Meclis Adalet Komisyonu üyeleriyle Kopenhag’ın sorunlu bölgesi Christiania’yı ziyaret etmek istemesine dayanıyordu. İstihbarat teşkilatı PET, Bakan Bödskov’a, Kjasergaard’ın sorunlu bölgeye yapacağı ziyarette güvenlik zaafı doğacağını belirtip bu durumu Kjaersgaard ve Adalet Komisyonu üyelerine yansıtmamasını istedi. Bunun üzerine Bödskov, ziyaretin, dönemin Kopenhag Emniyet Müdürü Johan Reimann’ın katılamayacağı gerekçesiyle ertelendiğini söyledi. Christiania sakinlerinin gözünde ‘düşman’ olan Kjaersgaard’ın ziyaretine engel olmak isteyen PET’in, politikacının haberi olmadan meclisteki odasına girip randevu defterini kontrol etmesinin deşifre olmasıyla önce PET Başkanı Jacob Scharf emekliğini istedi, ardından komisyon üyelerine yanlış bilgi verdiği ortaya çıkan Bödskov 10 Aralık 2013’te istifa etti.

Halka yanlış bilgi istifa ettirdi:

Danimarka Dış Yardım Bakanı Christian Friis Bach’ın istifa süreci, ana muhalefet Liberal Parti lideri Lars Lökke Rasmussen’in başkanlığını yürüttüğü ‘The Global Green Growth Institute’ (GGGI) adlı uluslararası kuruluşun kasasından lüks seyahat harcamaları yaptığının ortaya çıkmasıyla başladı. Bach, meclis ve basına yaptığı açıklamalarda GGGI’ın kasasından yapılan yüksek harcamalar hakkında bilgisi olmadığını, kurumun seyahat kurallarını bilmediğini ve seyahatleri kendisinin onaylamadığını söyledi. İsrail’e yaptığı resmî temaslar sırasında farkında olmadan seyahat giderlerini onayladığını bakanlığın bürokratlarının açtığı telefondan öğrenen Bach, gezisini yarıda kesip Kopenhag’a dönerek 21 Kasım 2013’te istifa ettiğini açıkladı. Bach’ı yanıltan aslında bakanlık bürokratlarıydı. Fakat Danimarkalı bakan kendisine yanlış bilgi veren bürokratları görevden alma yerine kendisi istifa etti.

[Hasan Cücük] 1.2.2017 [TR724]

Trump, pandoranın kutusunu açtı [Adem Yavuz Arslan]

Donald Trump’ın ‘öngörülemeyen-sıradışı bir başkan’ olacağı belliydi fakat şu ana kadarki icraatları da gösterdi ki ‘sıradışı’ ifadesi Trump’ı tarif etmeye yetmeyecek.

Zira daha ilk haftadan 8 yıllık Obama dönemini sıfırladığı gibi her biri ayrı tartışma konusu olan icraatları, alelacele imzalanmış başkanlık kararnameleri ve demeçleri nedeniyle dünyanın bir numaralı gündemi haline geldi.

Meksika sınırına duvar örülmesi, Müslüman 7 ülke vatandaşlarına ABD’ye giriş kısıtlaması, Suriyeli mültecilere yasak, tartışmalı boru hatlarına onay, Trans-Pasifik Anlaşması’ndan çekilme, işkenceye destek, medyayla savaş, Çin’e yönelik sert açıklamalar, Obama’nın sağlık politikalarına yönelik değişiklikler, vergi düzenlemeleri vs…

Trump’ın tartışmalı icraatlarının listesi uzayıp gidiyor.

‘İHANET’ SÖYLEMİNE ÇABUK GİRİŞTİ

Hatta Pazartesi gece geç saatlerde ben bu yazıyı yazarken Trump, Müslümanlara yönelik vize kararına direnen Adalet Bakan vekili Sally Yates’i görevden aldı.

Üstelik görevden alma kararı bugüne kadar Beyaz Saray’dan yapılan en tuhaf basın açıklamalarından biriyle duyuruldu.

Yates ‘kurumuna ihanet etmekle’ suçlandı.

Yarın sabah kalktığımızda Trump’ın hangi tartışmalı tweet’ini göreceğimizi veya siz bu yazıyı okuyuncaya kadar neler olabileceğini kestirmek ise mümkün değil.

ABD başkentini yakından takip eden gazeteciler, siyaset bilimciler ve siyasetçiler geleceğe dair projeksiyon yapmakta zorlanıyorlar. Çünkü Trump ve ekibi gerçekten öngörülemiyor.

Sonuçta katıldığı bir televizyon programında “Başdanışmanım kendimim. Kendimle konuşuyorum, çok iyi bir beynim var ve harika şeyler söylüyor” diyebilen bir kişiliğe sahip yeni ABD Başkanı.

Dahası etrafında ‘aşırı-sağcı, komplo teorilerini seven ve İslamafobik’ bir kadro var. Özellikle de baş stratejisti Steve Bannon’u ‘ekstra yetkiyle’ donatarak Beyaz Saray’da göreve başlatması Washington’da çok tartışıldı.

ÇATIŞMANIN ŞİDDETİ NE OLACAK?

Bannon’un geçmişi ve fikirleri göz önüne alındığında ‘kutuplaştırmayı arttıran, kavgacı ve yabancı düşmanı bir Beyaz Saray’ göreceğimizi söyleyebiliriz.

Burada bilinmeyen yaşanacak çatışmanın şiddeti.

Çünkü Trump’ın çatışmacı ve yakıp-yıkan siyaseti aynı oranda karşı tepki de doğuruyor.

Farklı dinlerden, farklı milletlerden binlerce kişi meydanlara ve havalimanlarına akın ederek Müslümanlara yönelik ayrımcılığı protesto etti.

Bir önceki başkan Obama’dan eski başkan yardımcısı Dick Chaney’e kadar çok sayıda siyasetçi Trump’ın icraatını ‘Amerikan değerlerine aykırı’ diyerek eleştirdi.

Son olarak da New York bölge yargıcı Ann Donnely, Trump’ın kararnamesi ile ülkeye alınmayanların yasal haklarının ihlal edildiğine hükmedip uygulamayı durdurdu.

Başka eyaletlerde de yargıçlar benzer kararlar aldı. Yani Trump’ın icraatlarına bürokrasi de direnç gösteriyor.

Washington’u takip eden kaynaklara göre ABD geneline yayılan protestolar, medyanın tutumu ve yükselen tepki Cumhuriyetçileri de ürkütüyor. Ara seçimlerde oy kaybetme riskini göze alamayacaklarını savunanlar da var.

SOKAKLAR BELİRLEYİCİ OLACAK

Peki, Trump durdurulamaz mı?

ABD sistemi ilk günden bu yana ‘kontrol ve denge’ üzerine kurulu. Her ne kadar güçlü bir başkan olsa da güçlü yargı ve yasama da var. Özellikle yargı bağımsızlığı en önemli güvence.

Medya ve ifade özgürlüğü ise hem güçlü bir denge mekanizması hem de köklü bir geleneğe sahip. Amerikan medyasının özgürlük yanlısı tutumu takdire şayan.

Fakat sürecin belirleyicisi sokaklar olacak.

Zira Trump’ın daha seçim kampanyası sırasında kullandığı ayrıştırıcı-itici dil, ABD’de 68 kuşağından bu yana en geniş katılımlı, en renkli halk hareketini doğuruyor.

Trump’ın yemin töreninin hemen ertesi gün meydanlara çıkan yüz binlerce insan ‘yükselen dalga’nın deliliydi.

Müslümanlara yönelik yasak sonrası başlayan protestolar yükselen bu tepki hareketini derinleştiriyor.

Trump bir bakıma kendi sonunu getirebilecek en önemli gücü kendi elleriyle büyütüyor.

Bir başka ifadeyle Kadın Yürüyüşü ile hareketlenen, Trump’ın Müslümanlara yönelik yasağı ile büyüyen sokak hareketlerini ciddiye almak lazım.

DÜNYAYI DEĞİŞTİREBİLECEK HAREKET

Antik Yunan efsanelerine göre içinde kötülük olan sihirli bir kutu vardır. Zeus insanlıktan intikam almak için Pandora’ya bu kutuyu açtırır ve kötülükler dünyaya yayılır.

Trump, Müslümanlara yönelik yasak kararı ile Pandora’nın Kutusu’nu açtı. Ancak hiç beklemediği bir şey oldu ve yasak kararı tüm dünyayı (Erdoğan ve AKP hariç, onlar Trump’tan randevu alabilmek için uğraşıyor) ayağa kaldırdı. Hıristiyan’ı, Yahudi’si, ateisti Müslümanlarla kol kola girdi.

Özetle, Trump tüm dünyayı değiştirebilecek bir hareketi ateşlemiş oldu.

[Adem Yavuz Arslan] 1.2.2017 [TR724]

‘Statüko’ HDP’li evlatlarını yerken… [Analiz: Kemal Ay]

Şu an İçişleri Bakanı olarak görev yapan Süleyman Soylu, bir zamanlar AKP içinde ARGE’den sorumlu iken, Neşe Düzel’e verdiği röportajda, “Demokrasi olmadan kalıcı bir barış olabilir mi?” sorusuna, şöyle cevap vermişti:

“Mümkün değil. Demokrasi olmadan kalıcı bir barış olamaz. Ayrıca demokrasi, 21. asırda milletleşmenin de ana unsuru oldu artık. Bugünkü dünyada demokrasi olmazsa o millet dağılır. Bilgi çağının bize dayattığı gerçek bu. Bir milleti artık demokrasi bir arada tutabiliyor.” (15 Nisan 2013)

Bu röportajdan bir hafta sonra, yine Neşe Düzel’e konuşan dönemin BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş, şöyle diyecekti:

“BDP eşbaşkanı olarak açık söyleyeyim. Anayasada özerk Kürdistan deseler, Kürtçe anadilde eğitim serbesttir diye açıkça yazsalar ve bunun karşılığında da anayasanın bir maddesinde baskıcı-otoriter bir başkanlık sistemi yazsalar, biz o anayasaya evet demeyiz… Tek adamın yönettiği bir ülkeye barış gelmez… Barışı sağlayacak olan yetkileri tek adamda toplamak değil, aksine yetkileri merkezden yerele doğru yaymaktır. Barış ancak böyle gelir. Barış, demokratikleşmeyle gelir!” (22 Nisan 2013)

Bu iki açıklama arasında fazla fark göremiyorsunuz muhtemelen ancak daha o zaman bile ‘yandaş medya’ Demirtaş’ı hedefe oturtmuş, barış çabalarının altını oymakla suçlamıştı. Zira Demirtaş böyle derken, PKK’nın hapisteki lideri Abdullah Öcalan çıkıp başkanlık projesini destekleyebileceklerini açıklamıştı. Neşe Düzel de haklı olarak bu soruyu yöneltiyordu röportajda. Demirtaş’ın, bu soruya röportajın ikinci gününde yayınlanan cevabı şöyleydi:

“Sayın Öcalan, ‘Destekleyeceğiz’ demiyor. O, başkanlık sisteminin demokratik bir model olarak tartışılabileceğini söylüyor. ‘Baskıcı, otoriter bir başkanlık sistemini asla kabul etmeyiz. Ama denge ve denetim sistemini içeren bir Amerikan modeli olabilir’ diyor. Zaten yargının ve yürütmenin bağımsız olduğu, kuvvetler ayrılığının sağlandığı bir başkanlık sistemine biz niye hayır diyelim ki? Biz, şu anki yönetim sisteminden de hiç memnun değiliz.” (23 Nisan 2013)

DEMOKRASİYİ KİM İSTEMEZ?

Demirtaş’a yönelen öfke, nereden bakarsanız bakın tuhaftı. Aslında çok basit bir gerçeği dile getirmişti. Barış, birlikte yaşamak için yapılıyordu ve bu birlikte yaşama iradesini güvence altına alabilecek en önemli unsur demokratik bir sistemdi. Süleyman Soylu da, ‘ARGE (araştırma geliştirme) başkanı’ olarak (o zamanlar ‘bilgi çağı’ filan diyordu, şimdilerde ‘intikam’ diyor), aynı şeyleri söylemişti.

Çok sonradan, yani 7 Haziran’dan sonra daha net anlaşılacaktı ki, Demirtaş’a yönelen öfkenin sebebi, ‘Erdoğan’ın eleştirilemezliği’nde yatıyordu. Evet, böyle bir şey vardı. Erdoğan’ın danışmanlarına bir şeyler diyebilirsiniz, etrafındaki bakanlara dokunabilirsiniz, yandaş medyadaki isimlerle polemiğe girebilirsiniz, bürokratlara laf çarpabilirsiniz ama Erdoğan’ın yanlış yaptığına, ülkeyi demokrasi yolundan çevirdiğine dair bir çift söz söylediğinizde, masalar devrilir. Erdoğan’ın seçim kaybetme ihtimali belirdiğinde, insanlığın bütün birikimleri bir kenara atılır ve Erdoğan’ın kazanması için ne gerekliyse o savunulur. Son 4 yıldır yaşadığımız ‘yalnız gerçek’.

PKK’YA YAKIN KÜRT SİYASETİ İÇİNDE ‘BÖLÜNME’

Nitekim Selahattin Demirtaş, partisi içinde sivrilip daha geniş anlamda sol muhalefetin ve iktidardan memnun olmayan grupların sempatisini kazandıkça, hakkındaki tezvirat da çoğaldı. Belli ki PKK’ya yakın Kürt siyasî hareketi içinde de bir bölünme yaşanıyordu. Öcalan, Kandil ekibi ve eski Kürt siyasetçilerden bazıları (mesela Leyla Zana, Hatip Dicle) ‘uzlaşmacı’ taraftaydı. Ancak HDP içindeki ‘genç’ siyasetçiler, Demirtaş ve Öcalan’ın üstünü çizdiği Osman Baydemir gibiler, muhalif kanatta olmayı, iktidara açıktan muhalefet etmeyi savunuyordu.

Ağustos 2014’teki cumhurbaşkanlığı seçimlerinde aday olan ve sol partilerden ciddi destek gören Selahattin Demirtaş, 4 milyona yakın oy almıştı. Toplam oyların yüzde 9,78’ine tekabül eden bu sayı, parti içindeki ‘yenilikçi’ kanat için bir umut oldu. Söylemlerini ‘Türkiyelileşme’ üzerine kuran HDP, yerel seçimlere göre oyunu neredeyse ikiye katlamış ve tarihinde ilk kez yüzde 10 barajını geçmeye yaklaşmıştı.

‘STATÜKO’YU SARSAN MUHALEFET

7 Haziran 2015 seçimlerine giden yolda Erdoğan ve ekibi başkanlık projesini hayata geçirmeye çalışırken, önlerinde iki önemli engel vardı: İlki, AKP’nin yeni genel başkanı Ahmet Davutoğlu ve ekibinin başkanlık konusunda çekimser olması ve Selahattin Demirtaş’ın “Seni başkan yaptırmayacağız!” sözleriyle somutlaşan gerçekçi bir muhalefet. Zira gerçekten de ilk kez, HDP’nin parti olarak seçimlere girme taktiği, Erdoğan’ın planlarını bozabilecek bir niteliğe sahipti. Eğer AKP’nin beklediği gibi yine bağımsız adaylarla seçime girilseydi, muhtemelen 7 Haziran AKP’nin istediği gibi geçmiş olacaktı.

Demirtaş ve arkadaşlarının ‘bir şeyleri değiştirme’ potansiyeli taşıyan siyaset tarzı, statüko yanlılarını rahatsız edecekti ve etti de. Bu statüko sadece Erdoğan ve çevresini değil, PKK’yı ve PKK’ya yakın Kürt siyasetinin bazı aktörlerini de kapsıyordu. 7 Haziran’da HDP, 6 milyonun üzerinde oy almıştı ve PKK hemen arkasından ‘başarıyı sahiplenmeye’ girişecekti. O dönem HDP’ye yakın isimlerden dinlediğim kadarıyla Kürt bölgelerinde bile PKK’lıların Demirtaş’ı küçümsemeye çalıştığı göze çarpıyordu.

7 Haziran’ın üzerinden çok geçmedi ki, 30 Temmuz 2015 tarihli köşe yazısında, Sabah gazetesinin Ankara temsilcisi Okan Müderrisoğlu, Öcalan’ın “Demirtaş uluslararası bir proje” dediğini aktardı.

PKK’DAN TUHAF AÇIKLAMALAR

7 Haziran ile 1 Kasım arasında PKK, en ‘sorumsuz’ dönemini yaşıyordu zira uyguladığı bütün terör eylemleri, Selahattin Demirtaş’a fatura ediliyordu. Yandaş medyada, yoğun bir Demirtaş nefreti körüklenmişti. Öcalan’a, Kandil’e hiçbir söz söylenmezken, Demirtaş ve arkadaşları hedefe konuyordu. 1 Kasım’daki seçimlerde HDP bu kez 5 milyon oy almış, yüzde 10,76 oy oranıyla Meclis’e girmiş ve 80 milletvekili çıkararak, MHP ile vekil sayısını eşitlemişti.

Bu sırada ilginç bir şey oldu ve PKK terörü yüzünden HDP’nin oy oranının düştüğü söylemine karşılık PKK yöneticilerinden Cemil Bayık bizzat açıklama yaparak, “Biz olmasak HDP yüzde 5 bile alamazdı” dedi. Bu, PKK’nın bölgedeki Kürt seçmen üzerindeki ‘etkinin’ Demirtaş’ın muhalif söyleminden uzakta tutulmak istendiğini gösteriyordu.

Oysa PKK’nın ‘hendek siyaseti’ ters tepmiş, Güneydoğu’da ilan etmeye çalıştığı ‘halk savaşı’ işe yaramamış, üstüne üstlük devletin hukuk tanımayan tepkisi, koca bir bölgenin yerle bir edilmesine yol açmıştı.

HAKKINDA 142 YIL HAPİS İSTENİYOR

Yine de ama, iktidar Selahattin Demirtaş’ın etkili bir muhalif figür olmasından çekiniyordu. 15 Temmuz’dan önce işleme konan dokunulmazlıkların kaldırılması hamlesi, HDP vekillerinin tutuklanmasına giden yolu açtı. 15 Temmuz’la birlikte iktidarın önündeki direnç noktaları bir bir yok edilirken, 80 milletvekili olan, 5 milyonun üzerinde oy almış, legal bir siyasî partinin eş genelbaşkanı, parti sözcüsü ve milletvekilleri tutuklandı. Demirtaş hakkında 142 yıla kadar hapis cezası isteyen iddianame dün kabul edildi.

Ahmet Türk gibi Diyarbakır Hapishanesi’nde işkencelerden geçmiş ama buna rağmen oturup konuşmaktan yana olmuş bir insan, tutuklandı. Yetmedi Elazığ ile İstanbul arasında sürüklenip durdu, hastaneye bile kelepçelerle gitmesi sağlandı. Parti sözcüsü Ayhan Bilgen, önce gözaltına alındı, bırakıldı ve tekrar gözaltına alınıp tutuklandı. Yargının nasıl bir ‘oyuncak’ hâline geldiğinin daha güzel bir temsilî olabilir miydi?

‘Devlet’ statükoyu bozmaya çalışan evlatlarını bu kez tutuklamalarla ‘bozguna uğratıyor’. 1990’larda partileri kapatılan muhalif Kürtler, yeni parti kurup yeni yüzleri parti yöneticisi yaparak o girdaptan çıkabilmişti. Ancak bu kez ‘korku’ pompalanıyor. Muhalif siyasetçilerin ‘teslim olması’ bekleniyor. Parti kapatılmıyor ancak referandum sürecinde işlevini yitirmesi isteniyor.

ESKİ’YLE YENİ’NİN SAVAŞI

2010 referandumunda olduğu gibi PKK’ya yakın Kürt siyasî hareketinin sandığı boykot etmesi iktidarın işine gelecek. Bu yönde söylentiler çıkarılması ve HDP’nin ‘Hayır’ saflarında değil de, boykotta yer alması, ‘Hayır’ çıkma olasılığını da neredeyse imkânsız hâle getirecek. Buna direnenler ise gözaltıyla, tutuklamayla ‘terbiye edilecek’. PKK’nın bu yaşananlar karşısındaki sessizliği de, ‘statüko’nun bir kez daha anlaştığına işaret ediyor.

Mesele sadece HDP içindeki ‘bölünme’de değil üstelik. CHP içinde de bir ‘bölünme’ yaşanıyor. Bunun en bariz örneğini Cumhuriyet gazetesi baskınında ve tutuklamalarda gördük. CHP içindeki ‘ulusalcı’ kanat, açıkça iktidardan (statükodan) destek görüyor. 7 Haziran’dan sonra Erdoğan’ın tasfiye ettiği ‘statüko’nun ayağına gitmesi, Deniz Baykal ve Devlet Bahçeli gibi figürleri yeniden canlandırması, Mehmet Ağar’ı bürokraside etkinleştirmesi ve Kürt meselesinde devleti ‘fabrika ayarlarına döndürmesi’ tesadüf değildi. Eskiyle yeninin mücadelesi bu.

[Kemal Ay] 1.2.2017 [TR724]

Hisseler düşerken Borsa yükseliyor: Manipülasyon kokan hareketler [Analiz: Semih Ardıç]

Fitch, Türkiye’nin notunu 27 Ocak’ta ‘çöp’e attı. ‘Büyük fonlara ve bankalara yatırım için yeşil ışık’ olarak nitelenen notu kaybedince Bahreyn ve Azerbaycan’ın ligine düştük. Piyasalar, aylardır Fitch’in notu indireceği ihtimaline göre hareket etse de karar resmîleştiği andan itibaren de Borsa’nın düşmesi, dövizin artması bekleniyordu. Pazartesi günü öyle olmadı. Borsa fırladı, dolar düştü.

Arka planına inilmediğinde günlük hareketler yanıltıcı olabiliyor. Her şeyden evvel not indiriminden sonra yerel para birimi yükselen, borsası rekor kıran vak’a yok. Türkiye’nin notunun kırıldığı tarihi müteakip ilk işlem gününde ortaya koyduğu performans kalıcı hale gelirse o vakit literatüre geçecek bir başarıdan bahsedilebilir. Bunu söylemek için çok erken.

YABANCILAR KENARDAN SEYREDİYOR

Borsa’da ‘dışı seni, içi beni yakar’ misali tablo için birilerinin hafta sonu mesai yaptığı anlaşılıyor. Borsa’nın yüzde 63’ü yabancıların elinde olduğuna göre yabancı aracı kurumların ne yaptığına bakmak lazım. Yükseliş, yabancılar hisse senedi aldığı için oluyorsa bu iyiye işarettir. Yabancı aracı kurumların takas değişimleri ipucu niteliğindedir. Yerli yatırımcı da bu kurumlar üzerinden işlem yaptığı için eğilim birebir ölçülemez.

Günlük hacim dökümlerine bakıldığında karışık bir tablo var. Türkiye’nin en kıymetli şirketlerinin değer kaybettiği bir atmosferde Borsa yükseliyorsa, sığ hisseler çift haneli artıyorsa ‘keriz silkeleme’ denilen manipülasyon suçu işleniyor demektir. Yüzde 3 ve üzeri kıymet kazanan hisseler arasında iktidara yakın grupların hisselerinin ağırlığı dikkatten kaçmıyor. Takasın en fazla olduğu kâğıtlardan Emek Elektrik, Adana Çimento C ve Tümosan’da fiyat ya çok cüzi artmış ya da geriye gitmiş.

İŞLEM HACMİNİN ARTMASI ‘MAL BOŞALTMA’YA DA İŞARET EDER

Kıyıda köşede kalmış hisselerde birkaç milyon liralık alım yapıldığını, Borsa’nın devlerinde çok fazla fiyat artışı olmadığını bir kenara not edelim. Pekâlâ, işlem hacmi artan hissenin fiyatının düşmesi ne manaya geliyor? Kestirmeden söyleyeyim: Vurgunu yapanlar, fırsattan istifade ellerindeki malı birilerine satıyor. ‘Mal boşaltması’ diye bilinen numarayı yutanlar 1 lira bile etmeyen hisseyi 1,15’ten aldığında fiyatın 1,20’yi aşacağını zannede dursun aynı kâğıt birkaç gün içinde 0,70 liraya geriliyor.

Dolayısı ile her hacim artışı hissenin prim yapacağı anlamına gelmez. Borsa Endeksi’nin bu çeşit işlemler sebebiyle yükselmiş olması da piyasanın toparlandığını göstermeye yetmez. Hatta düşüş sinyalidir.

GALİP ÖZTÜRK’ÜN ŞİRKETİ BİR GÜNDE YÜZDE 20 DÜŞTÜ

Borsa’nın nasıl manipüle edildiğini bir misalle arzedeyim. Metro Petrol ve Tesisleri Sanayi ve Ticaret AŞ, Borsa’da ‘MEPET’ olarak işlem görüyor. MEPET’in pazartesi günkü kapanış fiyatı 3,37 TL. Salı günü kapanış fiyatı ise 2,68 TL. ‘Borsa yükselecek’ heyecanına kapılıp dün MEPET hissesi alanların bir günlük kaybı yüzde 20 oldu. 10 bin liralık hisse alanların cebinden 24 saat geçmeden iki bin lira eksildi.

Organize suç örgütü yöneticiliğinden kesinleşmiş hapis cezası olmasına rağmen hükümet iltiması sayesinde infazı ertelenen Galip Öztürk’ün sahibi olduğu MEPET’teki bu ani yükseliş ve inişlere SPK, (konjonktür icabı) sesini çıkarmayarak manipülasyon suçuna göz yumuyor. Borsa’yı takip edenler çok iyi bilir Galip Öztürk’ün Vanet üzerinden yaptığı vurgunu. Tarih tekerrür ediyor ve bunları yapanlar ne yazık ki ‘vatanperver’ diye alkışlanıyor.

Ne oldu da MEPET’in fiyatı kısa sürede 1 liraya yakın arttı? Akabinde bir günde yüzde 20 niye düştü? Bu nasıl bir şirket ki bir günde bu kadar eriyebiliyor? SPK cevap verebilir mi bu suallere? Zannetmiyorum. İsmi bile duyulmamış şirketlerin Fitch’in not indiriminden sonra Borsa’da adeta zıplaması bal gibi manipülasyona delalet ediyor.

DEUTSCHE BANK RAPORU ‘BAŞKA’ SÖYLÜYOR

THY, Garanti, Halkbank, Yapı Kredi ve İş Bankası gibi lokomotif hisseler yerinde sayarken, hatta bazıları geri giderken Borsa’nın coştuğuna ‘yerliler’ kansa da yabancı oralı değil. Deutsche Bank’ın raporunda Borsa’da işlem gören şirketlerin 2016 kârının kur farkı yüzünden yüzde 70 düşeceği, finansman maliyetlerinin katlanacağı belirtilirken Pazartesi İstinye sırtlarında sahnelenen parodi, Borsa’nın ne kadar sığ hale geldiğini bir kere daha ispat etti.

4 BANKANIN DAHA NOTU DÜŞTÜ

Deutsche Bank raporunun mürekkebi kurumadan Standard&Poor’s (S&P); İş Bankası, Yapı Kredi, Vakıfbank ve Garanti Bankası’nın görünümünü negatife çevirdi. Notları daha da düşecek. Bunlardan daha mı sağlam MEPET ya da diğer hareketli hisseler? Bankalar için riskler artarken onların gölgesi bile olamayacak şirketler Fitch kararından sonra Borsa’da rekor yükselişler gösteriyorsa attığınız adımlara dikkat etmelisiniz.

‘Endeks rekor kırdı’ manşetlerine aldanan Borsa’ya koştu. Tuzağa düşen küçük yatırımcı şişirilmiş fiyatlardan aldığı hisselerin altında ezildikçe ezilecek. Hep aynı hikâye. Kumarhaneden ne farkı var bunun? Düzenleyici ve teftişten mesul SPK, Borsa’da sun’i yükselişlerle ‘ekonomide işler yolunda’ mesajını vermek isteyen hükümete referanduma kadar omuz mu verecek?

Halkın yüzde 71’inin ‘var’ dediği kriz, Borsa’ya makyaj yaparak mı yok edilecek? Çok yazık. ‘Bedava çorbacılar’ doları ne kadar düşürdü ise ‘keriz silkeleme’den sabıkalı tiplerle Borsa’da estirilecek yalan rüzgârı da yabancı yatırımcı nezdinde o kadar ikna edici olacaktır.

FİTCH’İN KARARINI BU ŞEKİLDE UNUTTURAMAZSINIZ

Hükümet, seçmeni ‘evet’ çizgisine taşımak ve orada tutmak için tehlikeli sularda yüzüyor. Fitch’in kararının tesirlerini Borsa ile oynayarak azaltabileceklerini zannediyorlar. Maalesef yanılıyorlar.

Merkez Bankası faizi artırmadan bankaların fonlama maliyetini yüzde 10,4’e kadar çıkarmayı başardığına (!) göre Borsa İstanbul ve SPK da lokomotif hisseler düşerken pekâlâ Borsa Endeksi’ni yükseltebilir. Burası Yeni Türkiye, küsuratı ile bin odalı Saray’da mukim zatı Başkan yapıncaya kadar her şey Yeni Şafak gazetesinin tabiri ile ‘milk port’ (süt liman) gösterilmeli.

“Gemi batmış veya karaya oturmuş… Tek adam rejiminin kıyısına çıkılmışsa bütün bunların ne ehemmiyeti var!” diyenlerden değilseniz ihtiyatı elden bırakmayın.

EN ÇOK İŞLEM GÖREN HİSSELER*

        SON    YÜZDE    HACİM (LOT)

GARAN    8.32    0.97    1185728382.52
THYAO    5.53    -1.25    683334079.91
AKBNK    8.44    1.20    294180193.98
HALKB    11.28    -1.40    275046905.03
YKBNK    3.81    -3.54    267229717.22
VAKBN    4.93    -0.80    170114471.74
ISCTR        5.94    -0.50    152259775.45
MEPET    2.68    -20.00    138930248.24
BJKAS        4.74    0.64    131775298.16
AFYON    9.14    -1.19    100040953.21

(*)31 OCAK 2017

[Semih Ardıç] 1.2.2017 [TR724]