Nazlı Ilıcak: Darbecilerle mücadele içinde geçen bir hayat [Ali Emir Pakkan]

Güneş tutulması hiç kalıcı olabilir mi?

Hapishanelerde öyle değerler var ki; hangisini yazacaksın? Ömürlerini bilime, üretime, yazmaya, düşünmeye adamış insanlar çürümeye terk edildi! 73 yaşındaki Nazlı Ilıcak da "darbecilikle" suçlanıyor, cezevinde! Oysa Ilıcak, demokrasi tarihine adını altın harflerle yazılacak isimlerdendi...

"Ay en zayıf anında, ay tutulması olsa bile işte orada diye gösterilir."

Süleyman Demirel, 12 Eylül sonrası Zincirbozan'dan Nazlı Ilıcak'a yazdığı bir mektubu bu cümlelerle bitiriyordu! Ilıcak, o gün kimsenin adını bile anmaya cesaret edemediği Demirel'le mektuplaşıyor ve mesajlarını "bir bilen" rumuzu ile köşesine taşıyordu! Susturulan, yasaklı Demirel'in sesi soluğuydu!

Askeri yönetimin buna tepkisi sertti! Hakkında dava açtırıldı hemen! Tabii ki, mahkum edildi! Bir sabah kapısına polis dayandı ve Ilıcak cezaevini boyladı! Bugün (af edersiniz) iktidar yalakası olan bazı meslektaşları, o gün de darbecilerin yanında saf tutuyordu!

Nazlı Ilıcak, demokrat bir aileden geliyor! Babası Muammer Çavuşoğlu, 27 Mayıs (1960) sabahı gözünün önünde götürülürken daha 16 yaşındaydı! Yassıada ve idamlar hayatında derin izler bıraktı! 

İstanbul Fransız lisesi, ardından Lozan'da siyasal bilim fakültesini bitirdi! Çeşitli gazetelerde yazarlık yaptı! Türkiye'nin tartışmasız en cesur kalemlerindendi! Sağ görüşlü ve dini değerlere saygılıydı. Güç karşısında eğilmedi! Demokrasi, hukuk ve özgürlüklerin yanında yerini aldı!

Ilıcak, itilen, kakılan, mağdur siyasal İslamcıların da hukukunu hep savundu. Kapatılan Fazilet Partisi'nden milletvekili seçilerek parlamentoya girdi. Başörtüsü ve bütün yasaklara karşı idi; Merve Kavakçı, yemin töreni için Meclis'e adım atarken, milletvekilleri sinmişti! O ise Kavakçı'nın yanıbaşındaydı.

Bu defa 28 şubat, cezasını kesti! Milletvekilliği düşürüldü, 5 yıl siyaset yasağı aldı!

2002'den itibaren kalemiyle AKP'nin en büyük destekçisiydi. Reformları ve demokratikleşme adımlarını savundu! Darbe girişimlerine karşı durdu! Ergenekon ve Balyoz davaları ile ilgili yazıları, karanlık yapıları ürküttü! Büyük kin beslediler ona.

AKP'nin gittikçe demokrasiden uzaklaşması ve 17-25 Aralık ile ortaya çıkan yolsuzluklar iktidarla yollarını ayırdı! 4 bakanın yargılanmasını istedi! Hizmet hareketine haksız saldırılara karşı kalemini yine, hak, hukuk ve adaletten yana kullandı! Linç girişimlerine ve cadı avına yüksek sesle itiraz etti.

Ergenekon ile anlaşan AKP, korkusuz yazara, 12 Eylül'den de acımaz davrandı! 8 aydır cezaevinde, terörist muamelesi görüyor, son derece kötü muamele ile karşı karşıya; İlaçları verilmiyor, mektup ve kitap kısıtlaması yapılıyor! AİHM, hak ihlali başvurusunu öncelikle incelemeye karar verdi. 

28 Şubat'ın o en karanlık günlerinde Ilıcak, Gazeteciler Yazarlar Vakfı toplantısında Demirel'in yanında oturan Fethullah Gülen'e bakarak sözlerini şöyle bitirmişti:

"Muhterem hocam! Davanız zaafa uğradığı için üzülmeyiniz! O dava nice gönülleri tutuşturmaya devam ediyor! Güneş tutulması hiç kalıcı olabilir mi?"

Elbette olmadı ve olmayacak! 

Onu zindana atanları dünya, uluslararası mahkemelerdeki davalarla daha iyi tanıyacak...

[Ali Emir Pakkan] 17.3.2017 [Samanyolu Haber]
Aliemirpakkan@gmail.com
Twitter: @AliEmirPakkan
              @TYolculuk

Ankara, Venedik’i ikna edemedi: Tutuklanan gazetecilerin ve kapatılan gazetelerin terörle alakası yok [Mehmet Dinç]

Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi Siyasi İşler ve Demokrasi Komitesi’nin, ‘acil’ koduyla Venedik Komisyon’dan talep ettiği Türkiye’de medya özgürlüğü raporu, vahim tabloyu gözler önüne serdi. Komisyona göre, ‘’Türkiye’de çok seslilik, medya özgürlüğü yok. Rejim, ilan edilen KHK’larla medya organları toplu halde tasfiye etti. 150’den fazla gazeteci tutuklandı. Medya organları terör bahanesiyle kapatıldı. Bununla da yetinmeyen iktidar, tüm mal varlıklarına el koydu.

Venedik Komisyonu yetkilileri, malum olduğu üzere 6-7 Şubat 2017’de Ankara’yı ziyaret ederek devlet makamları, adli makamlar, politikacılar, avukatlar, gazeteciler ve STK temsilcileri görüşmeler yaptı. Komisyon, darbe girişimden sonra ilan edilen ve “gereksiz şekilde uzatılan” OHAL döneminde oluşan mevcut rejim çerçevesinden medya özgürlüğünü üzerinde değerlendirmede bulundu.

Komisyon, TCK’daki terör tanımı net olmadığı için bu yasanın AKP iktidarı tarafından suiistimal edildiği kanaatinde. Hazırlanan raporda, muhalif her kesimin bu torbanın içine atılabildiğine dikkat çekiliyor. Böylece televizyonlar, dergi, radyo, internet siteleri bu çerçevede değerlendirilerek kapatıldı, gazeteciler ve medya çalışanları tutuklandı.

Basmakalıp iddialarla 210 gazeteci gözaltına alındı  150’si tutuklandı

Venedik Komisyonu, Ankara ziyareti sırasında Venedik Komisyonu delegelerinin, tutuklanan gazetecilere atfedilen suçlamaları mesnetsiz bulduğunu da not etti: ‘’Komisyon üyelerine aktarılan tek bilgi, “ceza kanununun ve Terörle Mücadele Kanunun hükümlerini” gibi genel basmakalıp göndermelerden ibaret. Venedik Komisyonu, bu nedenle “terör örgütüne üyelik” kavramının gazetecilere uygulanmaması gerektiğini düşünmektedir.’’

Medyanın tasfiyesinin terörle mücadele ile alakası yok

Komisyonun, Türkiye’de cadı avına dönen hukuksuz uygulamaları tek tek kayda geçirdiği raporda, Ankara’yı bağlayan AİHM ilke ve kararları bir kez daha hatırlatılarak hukuka dönün, yanlış kararları düzeltin çağrıları çok net ifadelerle kayda geçirildi. Altı belirgin şekilde kısımlardan bazıları şöyle:

‘’Medya organları, KHK’larla “FETO/PDY” ile “bağlantıları” olduğu iddia edilerek kapatıldı. Komisyona göre, medya organlarının toplu tasfiyesinin “durumun şartları” ile gereksiz ve adaletsiz olduğu görünen çok sayıda başka neden var. El koyma yerine geçişi askıya alma daha makul olabilirdi bu aynı zamanda Türk anayasası için de daha makul görülüyor.

Türk yetkililer, medya organlarını geçmişteki davranışları nedeniyle yaptırım altına almaya kalkarsa, bu tedbirin AİHM’nin 10. maddesi uyarınca “yasallığı” sorgulanabilir. Medya organlarının yaptıkları için değil, gelecekte yapabilecekleri için tasfiye edildiğini iddia edebilir.

Anayasa Mahkemesi’nin ifadesiyle “medyanın özgürlüğü, demokratik bir toplumun temelini oluşturan temel unsurlardan biridir ve toplumun ve bireylerin gelişimi için gerekli şartlar arasında” yer almaktadır. Dahası, devletler, farklı ve alternatif fikirlerin gelişebileceği, insanların kendilerini ifade etmelerine ve korkmadan kamuya açık tartışmalara katılmalarına izin veren olumlu bir ortam yaratma yükümlülüğündedir.’’

‘OHAL Komisyonundan endişeliyiz’

Venedik Komisyonu, yeni kurulan OHAL Komisyonu’nun yapısı, görev süresi ve işleyiş prensipleri bakımından, davalara bireysel olarak bakıp, kanıtlara dayalı mantıklı kararlar vereceği konusunda endişeli. AİHM içtihatları açısından  mülkiyetlere el koymaların ise orantısız müdahale olduğu görüşünde. Bu sebeple,

“Soruşturma komisyonunun (henüz işlemeye başlamayan) potansiyel iş yükü çok büyük. Bu gibi durumlarda tasfiye edilmiş medya organlarına ilişkin davalar, öncelikli muameleye tabi tutulanlar arasında olmalıdır.” tavsiyesi yapılıyor.

Venedik Komisyonu, tüm bu hukuksuzlukları tespit ettikten sonra, AKP  hükümetine şu çağrıda bulunuyor:

-Öncelikli olarak medya organları davaları görülmelidir

-Davaları, kanıtlanabilir ve gerçekçi olmalı

-Gazeteciler, yazıları nedeniyle terör örgütü suçundan yargılanmamalı

-Gazetecilerin tutuklamalarıyla ilgili “yeterli ve gerekli” sebepler ortaya koymalı

-AİHM içtihatlarına uygun olmalı

-OHAL uzatılmamalı ve kaldırılmalı

[Mehmet Dinç] 17.3.2017 [TR724]

Şeytan çok uğraşıyor [Yorum: Faik Can]

Allah insanı, hem maddi hem de manevi olarak fevkalade bir mahiyette yarattı. Bu mükemmel mahiyeti de “ahsen-i takvim” ile ifade buyurdu. Bu açıdan insanın mahiyeti tıpkı bir takvim gibi bütün varlığa ait hakikatleri ve her şeyin özünü içinde barındırıyor. Bediüzzaman’ın insandan bahsederken sürekli “mahiyetinin câmiiyeti…” demesi de bundandır. İnsan, kâinatı gösterebilecek bir takvim, seneler ve asırlar içinde geçen her şeyi ifade edebilecek bir fihrist mükemmeliyetindedir. Ayrıca böyle bir dışa paralel olarak iç mükemmeliyeti ifade eden kalb, sır, hafî, ahfâ gibi çeşitli duygularla da mahiyeti zenginleştirilmiştir.

Allah “yeryüzüne halife olarak” özel bir donanımla yarattığı insana orada hazır bulunan varlıkların secde etmelerini emretti. Melekler hemen secde ettiler ama cinleri temsilen orada bulunan şeytan bu emre itiraz etti. Allah’ın tercihini beğenmedi. İnsanı küçümseyip Yüce Yaratıcı’ya küstahça meydan okudu. Bunun neticesi olarak da huzurdan kovuldu. Kovulurken de insanın halifeliği beceremeyeceğini iddia ederek, onu yoldan çıkarmak için and içti. Allah da ona müsaade etti. Cenab-ı Hakk’ın şeytana insanla uğraşması için izin vermesi insana olan itimadındandır. Çünkü insanı şeytanı kolaylıkla alt edebilecek bir kabiliyet ve potansiyelde yarattı. Öyleyse insanın en önemli ve öncelikli işi, Rabbinin itimadına layık olduğunu göstermek ve kendini O’na ispat etmek!

Şeytan, mahiyetinde var olan duyguları kötü yolda kullanınca Allah’ın rahmetinden kovuldu. Bütün stratejisini insanı kötü yola sevk etmek üzerine kurdu. İnsan da potansiyeli itibariyle hem hayra hem de şerre meyillidir. İşte insan, ya halifeliğinin hakkını verip Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) gibi kabiliyetlerini geliştirerek Cibril’i geride bırakacak, ya da Ebû Cehil ve günümüzdeki türevleri gibi bütün istidatlarını olumsuz yönde kullanarak şeytanın emrine girecektir.

Şeytan hiç vazgeçmiyor

“Defol buradan, sen artık kovulmuş ve uzaklaştırılmışsın!” (Hicr sûresi, 15/34) âyeti ile ifade edilen tokadı yedikten sonra şeytan, insanoğluna karşı beslediği gayz, kin ve nefretle, Allah’a karşı da içine düştüğü küskünlükle, ikinci bir fıtrat kazandı. O günden bu güne insanı yoldan çıkarma azminden hiç vazgeçmedi. A’râf sûresinde ifade edildiği üzere, insana olan kin ve gayzını şu cümlelerle ortaya koydu: “Öyleyse beni azdırmana karşılık, and içerim ki, ben de onları saptırmak için Senin doğru yolunun üstüne oturacağım. Sonra mutlaka onlara önlerinden-arkalarından, sağlarından-sollarından sokulacağım ve sen onların çoğunu şükredenlerden bulmayacaksın.” (A’râf sûresi, 7/16-17)

Doğru yolun üstünde oturacağım diyerek, doğru yolda olanlarla uğraşacağını ilan ediyor. Dört bir taraftan sokulmak ile de saptırma yol ve yöntemlerinin çeşitliliğini vurguluyor.  Yani önden gelecek, ileriyi karanlık ve inkârla dopdolu gösterecek, “Öldükten sonra dirilme, Cennet, Cehennem yok…” veya “Hizmet artık bitti, bundan sonra bu işler düzelmez, mülaane bizi vurdu galiba vs…” dedirtecek, ümitleri kırıp geçecektir. Hadiselerin her geçen gün zahiren daha da kötüleştiği zamanlarda “Gün be gün yevmülbeter.” diyecek, zulmün kıyamete kadar süreceğine, zalimlerin, harami ve despotların hiçbir zaman yıkılmayacağına inandırarak insanların önlerine karanlıklar püskürtecektir. Yeis şeytanın insana karşı kullandığı en etkili silahıdır. İster şahsi ister toplumsal hayatımız açısından geleceğe dair ümitleri yitirmek şeytanı haklı çıkarmak demektir.

Arkalarından gelmek ile kastettiği ise, insanların mazi ile alâkalarını koparmaktır. Örnek alacakları, bel bağladıkları geçmişlerini büyük bir mezar şeklinde gösterip bütün ümitlerine darbe vurarak onları köksüz hale getirmektir.

Sağ taraflarından gelerek, insanlara amelleri güzel gösterir. Onları riyaya, ucba ve kibre sevk eder. Yaptıkları hizmetleri gözlerinde büyütür. Zamanla başkalarına hayat hakkı tanımayacak bir küstahlığa sevk eder. “Siz en güçlüsünüz, bu işi en iyi siz yaparsınız, ne diye başkalarının dine hizmet etmesine izin veriyorsunuz? Onların önlerini alın ve bu işi sadece siz yapın!” diyerek haset damarlarını tahrik eder.

Soldan gelmesi ise, bildiğimiz manada şeytanın açık açık insana günahları güzel göstermesi, onu Allah’ın yasakladığı her şeye cezbetmesidir.

Şeytanlaşmış insanlar

Şeytanın bu oyunlarına bile-isteye alet olan insana da şeytanlaşmış insan ya da insî şeytan diyoruz. Mesela, çeşitli sebeplerle kendini kine ve nefrete kaptırmış birini düşünelim. Bu insan, sürekli sağa sola saldırır, zulmeder, şiddete başvurur, ağzından salyalar akan kuduz köpek misali önüne geleni ısırır ve karşısındakinin hakkından gelmek için elinden gelen her şeyi yapar. Artık onda herhangi bir denge ve salim düşünce yoktur. Hırçınlık ve dengesizlik bu kişinin hayatının her anını kaplamış, ruhunu tamamen kirletmiştir. İşte böyle bir ruh hâleti içinde olan o insan, artık kazandığı ikinci fıtratın (ruhunu şeytana satmanın) gereğini yapacaktır. Her gün yeni bir zulümle insanların karşısına çıkacak, böylelikle hem melekleri geçebilecek potansiyeline ihanet hem de Allah’a isyan etmiş olacaktır.

Bu insan bozması, aynen şeytan gibi mahiyetindeki iyiliğe, güzelliğe açık tüm istidatlarını, dünyalık hırsları ve doyma bilmeyen arzuları yüzünden iradesiyle öldürmüş ve kötülüğe ait bütün istidatlarını da inkişaf ettirmiştir. Bu suretle, içini küfürle, zulümle, haksızlıkla öyle bir doldurmuştur ki, artık onun mahiyetinde imana, insafa, iz’ana yer kalmamıştır. İçine düştüğü kısır döngü sebebiyle hayatının bütününü hep kötülük sarmıştır.

Böylesine bir kin ve nefretle Allah’a inananlara düşman olan insan suretindeki şeytana bir şey anlatmak ya da kabul ettirmek ve dolayısıyla hidayete gelmesini beklemek boşunadır. Zira küfür, zulüm ve haksızlık onda fıtrat haline gelmiş ve tabiatının bir buudu olmuştur.

Allah şeytanı ve şeytanlaşmış insanları neden bize musallat ediyor

İnsî ve cinnî şeytanların yaratılarak insanlara musallat edilmesi, onları teyakkuza sevk etmek, manen sürekli canlı ve diri kalmalarını sağlamak içindir. Onların varlığından ve neler yapabileceklerinden haberdar olan insan korunma mekanizmasını harekete geçirecektir. Bediüzzaman Hazretleri’nin misali içinde; nasıl ki atmacanın serçe kuşuna musallat olması serçenin kabiliyetlerini geliştirir; aynen öyle de, şeytanın insanlara tasallutu, şeytandan kaçma, kurtulma, onun tuzaklarını boşa çıkarma adına kabiliyetlerini geliştirir. Dahası, insanların Allah’a dehaletine, Sünnet-i Seniyye kalesine sığınmasına, daha çok duaya, ibadete, evrad u ezkara vesile olur, onları gafletten korur. Bunların şerlerinden korunmak için başka neler yapılması gerektiğini de bir sonraki yazıya bırakalım…

[Faik Can] 17.3.2017 [TR724]

Her şey siyasileşiyordu… [Kemal Ay]

Haberlerde görmüşsünüzdür. İzmir’deki Şifa Üniversitesi’ne ait binaya devlet ey koyduktan sonra AKP İzmir Teşkilatı o binayı kiralamış ve geçenlerde de açılışını yapmış. Daha önce de Ankara’daki İpek Üniversitesi’nin bir binasının, AKP’li Numan Kurtulmuş’un eşine tahsis edildiği medyaya yansımıştı.

Bu haberlerden ne anlamalıyız?

12 Eylül darbesinden sonra kurulan ‘yeni düzen’de siyaset çok tehlikeli bir sözcüktü. Bilhassa solcular, 1980’lerde ve sonrasında yetişen nesillerin apolitik olmasından şikâyet ediyordu. Hatta 1990’larda yeniden yükselen öğrenci hareketleri, bu ‘rahatsızlık’ üzerine inşa edilmişti. Apolitik gençlerin ülke meseleleriyle yeterince ilgilenemeyeceği iddia ediliyordu. ‘Dertli’ insanların ancak siyasetle bu derde bir çare bulabilecekleri varsayılmıştı.

1983’te iktidara gelen ANAP, kısa süre siyasetteki bu ‘geri çekilmeden’ nemalansa da, 12 Eylül’le birlikte yasaklı hâle gelen Bülent Ecevit, Süleyman Demirel gibi siyasetçilerin yeniden oyuna dönmeleri için referanduma gidecekti. Nitekim halk, siyaseti yeniden istedi ve yasaklı liderler sahaya indi.

Gelgelelim, 1990’larda canlanan bu siyaset oyununda ‘kasa kazanır’ mantığı işlemekteydi. Buradaki ‘kasa’, elbette askerdi. 1997’de oyuna doğrudan müdahale etmiş ve o dönem gerçekten siyaset yapan, yoksul kesimlere ulaşan, milliyetçiliğe alternatif üreten, bu arada toplumdaki ‘Batı-karşıtı’ (Anti-emperyalist) damara da hitap eden Refah Partisi ‘oyun dışı’ bırakılmıştı.

OY VERMEKLE SAHİP ÇIKMAK ARASINDA

Bu kısa süreli siyaset oyununun şartlarını tamamen değiştiren unsur, 2001 yılındaki ekonomik krizdi. Eski aktörler, bu kez doğal yollarla, yani toplumsal sorunlara cevap veremeyerek oyun dışı kaldı. ‘Siyaset’ görece daha özgür bir zeminde, farklı şartlarda oynanırken, AKP’nin yıldızı parladı.

2007’de bu kez Cumhurbaşkanlığı seçimlerine müdahale etmeye çalışan Anayasa Mahkemesi, AKP’nin ‘irticaı hortlatacağına’ dair oluşan inançla birlikte başlayan Cumhuriyet Mitingleri ve askerin hayli beceriksiz bir biçimde (e-muhtıra) siyasete müdahale etme denemesi, ters tepti.

Bu yıllarda, yani 2007 ile 2011 arasında, ‘siyaset’ 1970’lerdeki gibi ‘kanlı’ olmasa da, toplum kesimleri arasında yeniden ısınılan bir oyundu. 2002’de ekonomik kriz sebebiyle rotasını bilindik aktörlerden AKP’ye çeviren halk, 2007’deki siyasete müdahale çabaları sebebiyle, AKP’yi ‘tutmaya’ başlamıştı.

2008’deki parti kapatma davası (yargı sorunu), kısa süre sonra başlayan Ergenekon soruşturmaları (askerî vesayet sorunu) ve 2009’da Erdoğan’ın yaptığı kuşatıcı Diyarbakır mitingi (Kürt sorunu), AKP’nin Türkiye’nin sorunlarıyla ‘yüzleşebilecek’ ve onları ‘aşabilecek’ potansiyelde olduğuna dair bir umut parıltısıydı.

Bu süreçte, AKP sadece yurt içinde değil, yurt dışında da sempati uyandırdı. Avrupa Birliği (AB) başta olmak üzere, Batılı kurumlar ve ülkeler AKP’ye kucak açtı. ABD, Türkiye’yi Ortadoğu’ya model olarak gösterdi. Arap Baharı sırasında Tunus’ta, Libya’da, Mısır’da sokaklara dökülen gençler, ‘Türkiye modelini’ talep ediyordu. Türk akademisyenler, dünyanın dört bir yanına, Türkiye’deki ‘demokratikleşme’ atmosferini anlatması için çağrılıyordu.

Bu, iyi bir hikâyeydi. Elbette alternatifleri, muhalifleri, memnuniyetsizleri ve hatta mağdurları da olan bir hikâye.

VAZGEÇEMEME HÂLİ

2010 referandumu ve 2011 seçimlerinin ana gündem maddesi, ‘siyaset’ oyununun yeterince oynandığı, artık kurumsal kararlar alınması ve yeni anayasayla birlikte gelecek kuşakların daha yerleşik bir demokrasi ile yaşamasının sağlanmasıydı. En azından ben öyle umut etmiştim.

2007’de Ergun Özbudun’un hazırladığı bir Anayasa taslağı vardı ve 2011’de eğer AKP güçlü bir şekilde iktidara gelirse, bu taslağın hayata geçmesi mümkündü.

Bu hareketli ve çok yoğun dönemde, pek kimsenin göremediği, görse de doğru şekilde tarif edemediği şey, 2007’de başlayan bu ‘sahip çıkma’ güdüsünün, yerini yavaş yavaş ‘vazgeçememe’ tutkusuna bırakmasıydı. Siyaset oyunu, hiyerarşiler üstü bir noktaya doğru adım adım ilerledi. Siyasete, siyaset dışı müdahalelerin engellenmesi, yani vesayetle mücadele konusunda gösterilen çaba, bir anda siyasetin ‘her şey’ olduğu bir bataklığa sebebiyet verdi.

‘Hohlaya hohlaya buzdağlarını erittik’ demişti şair, ‘ama etraf da çamurdan geçilmiyor.’

TEK DEĞER SİYASET OLUNCA

Kendisini kahramanla (Erdoğan) özdeşleştiren toplum, zamanla kendisini tamamen kahramanda kaybetti. Siyaset oyununda askerin varlığı boşa düşünce oluşan boşluk, AKP tarafından değil, bizzat Erdoğan’ın kendisi ve ‘aurası’ tarafından dolduruldu. PR ajansları ve yandaş medya bir çeşit ‘Erdoğan miti’ oluştururken, bundan en fazla nemalanan da, AKP ve çevresi, yani ‘siyaset’ olacaktı.

Doğal anlamıyla ‘siyaset’, toplumsal sorunların müzakere edilmesi ve bir karara bağlanması için ‘yaratılmış’ (insan yapısı) bir kurumdur. Toplumsal hayatın düzeni ve devamı için gereklidir belki ama toplumun kendine ait olan ‘sivil’ alanlarda ve yargı gibi ‘objektif olması zaruri’ alanlarda sözü geçmemesi gerekir. Aksi hâlde, başka her şey anlamını yitirir ve siyaset tek belirleyici (değer) olarak diğer bütün toplumsal değerleri yok eder.

Bunun örnekleri çok. Sovyetler Birliği’nde sözgelimi, hayatın merkezine gelip oturan Komünist Parti, akademiden de, yargıdan da, eğitim hayatından da, sanattan da, spordan da üstteydi. İnsanlar, Parti’yle ilişkilerine göre değerlendiriliyordu. Eğer Parti’ye yakınsa, alelade bir akademisyen, Moskova Üniversitesi’ne rektör olabiliyordu. Parti’nin desteklediği sporcular uluslararası müsabakalara gidiyor, Parti’nin sevdiği sanat akımları hayatta kalıyordu. Siyasetin temel belirleyici olduğu bu sistemde, diğer hiçbir alanın kendine ait bir ‘değeri’, bu ‘değeri’ üretebilecek kendi özerk alanı kalmamıştı. Stalin’e kendinizi beğendirebiliyorsanız, kitaplarınızı Sovyetler Birliği’nin bir ucundan öbür ucuna bütün kitapevlerinde sattırabiliyordunuz. Bir takım eleştirmenler sizin kitabınızı beğenmedi mi? Çalışma kamplarında çalışacak insanlara ihtiyaç vardı, eleştirmenler de taş kırabilirlerdi.

PARTİ TOPLUMU İNŞA EDİLİYOR

Bu sistemin, yani her şeyin belirleyicisi olarak ‘siyasetin’ ikâme edilmesinin, iler tutar bir yanı yok. Ama Türkiye şu anda tam da oraya doğru yol alıyor. Üniversite binaları, siyasîlere ‘peşkeş’ çekiliyor. AKP’nin herhangi bir ilçe teşkilatının yöneticisi, muhalif bir sanatçıdan daha çok ‘itibar’ görüyor. Hasbelkader milletvekili olmuş, belki siyasette adam akıllı bir tecrübesi bile olmayan birisi, yıllarını kitaplara adamış yazarlardan, birikim sahibi akademisyenlerden daha ‘muteber’. Ara sıra etrafa hoş görünmek kabilinden ‘farklı seslere’ müsaade edilse de (Cumhurbaşkanlığı Sanat Ödülleri’nde Şener Şen’e iltifat edilmesi gibi) asıl belirleyicinin ‘siyaset’ olduğu bir ‘parti toplumu’ inşa ediliyor.

1980’lerdeki ‘apolitik’ toplum mühendisliği, yani akademisyenlere siyasî demeç verme yasağı, bürokratların ağzının bantlanması, sanatçıların ‘hepimiz kardeşiz’ abukluğuna zorlanması gibi hususlar ne kadar yanlışsa, bugün ‘topyekûn particilik’ denebilecek anlayış da o kadar yanlış. Hemen her meselede, eğitimde, bilimde, sanatta, sporda, hatta sağlıkta partiye göre karar vermek, bugün AKP’nin en büyük zararlarından biri.

Bilhassa sivil toplumsal alanları bir bir yok edip, yerine parti-destekli yapılar inşa etmeye çalışan iktidar, bugün olmazsa yarın bir çeşit Sovyet modelini işleme koymaya çalışıyor. Buradan toplumun yararına bir şey çıkmayacağı aşikâr. Bu anlayışa meze olmayı kabul eden, akademisyen, sanatçı, sporcu, gazeteci kim varsa, onların da ömürlerinin ancak Parti’nin arzu ettiği kadar olduğunu görmeleri için birazcık tarih okumaları yeterli.

[Kemal Ay] 17.3.2017 [TR724]

Utanmıyorsanız istediğinizi yapın! [Yorum: Erhan Başyurt]

İktidarın ‘Cadı Avı’na maruz kalan ve haksız yere hapse konulanların sayısı 50 bini aştı.

İçlerinde öyle isimler var ki; AK Parti yönetimi ve kadrolarının da onlara yöneltilen suçlamaların saçma birer iftira olduğunu bilmemesi mümkün değil.

Ancak hiçbiri sesini yükseltmiyor, itiraz etmiyor.

Zulme seyirci kalarak parçası oluyorlar.

***

Tutuklananların önemli bir kısmı, bölge milletvekilleri ve yerel teşkilatlar tarafından yakından bizatihi tanınıyor. Onlar dahi susuyorlar.

Mallarına el konulan işadamlarının önemli bir kısmı, AK Parti yönetimi tarafından yakından tanınıyor. Aile dostu sayılacak seviyede yakın olanlar bile susuyor.

***

Bir de her AK Partilinin tanıyıp, bildiği ve sessiz kalmayı tercih ettiği aydınlar, gazeteciler ve akademisyenler var.

Nazlı Ilıcak’ı, Ahmet Altan’ı, Mehmet Altan’ı, Ali Bulaç’ı, Mümtaz’er Türköne’yi, Sedat Laçiner’i, Şahin Alpay’ı, Ahmet Turan Alkan’ı tanımayan, onların demokrasi mücadelesine bizatihi şahit olmayan tek bir AK Parti yöneticisi ve üyesi bile yoktur. Yine de susuyorlar.

***

AK Parti’den vekil seçtirdikleri, 5 yıl birlikte oturup kalktıkları arkadaşlarını bile yalan ve İftiralarla tutukladılar yine de itiraz eden olmadı.

Referandum sonrası kendi bakanlarını, belediye başkanlarını da ‘ilahlarına’ törenle kurban edecekler…

***

Diyebilirsiniz ki:

Kardeşlerini bile yemek için fırsat kollayanlar, hiç tanımadıkları öğretmenlerin, doktorların, hakimlerin, ev hanımlarının, hamile veya yeni doğum yapmış kadınların, engelli vatandaşların, yaşlı veya hastaların canavarca bir ‘Cadı Avı’na maruz kalmasından niye rahatsız olsunlar ki?

***

İnsan olmanın gereği olarak, demokrasiye ve hukukun üstünlüğüne inanan birey olarak, ‘Cadı Avı’na karşı çıkmak herkesin sorumluluğudur.

‘Cadı Avı’ yoğun bir nefret söyleminin ardından, toplumsal bir paranoya içerisinde ve kitle linç psikolojisi içerisinde gerçekleşir.

Akıl sorgulamaz, ‘şeytanlaştırılan’ kitlelere karşı vicdan en büyük vahşete bile tabii görmeye, kanıtsamaya başlar.

İşte asıl bu nedenle, sonradan telafisi mümkün olmayan büyük pişmanlıklar yaşamamak için iktidarın parçası olanların ‘Cadı Avı’ sürecini herkesten daha fazla aklı selimle sorgulaması gerek.

***

Hardal tanesi kadar hatanın bile hesabının sorulacağının bilincinde olarak, zulmün halka halka genişleyip sadece ona destek verenleri değil meyledenleri de yaktığı tarihsel tekerrürü yaşamak için vicdanı ve aklı olanın ‘Cadı Avı’na karşı çıkması gereken bir dönem yaşıyoruz.

***

Diyebilirsiniz ki:

Sizin ‘Cadı Avı’ dediğinize, sadece siyasiler değil birçok aydın hatta din adamı da destek veriyor. Kararı verenler de yargı mensupları, AK Parti değil…

***

Keşke öyle olsaydı… Sadece adalet işletilse ve suçlu kim varsa hak ettiği cezayı alsaydı ama öyle değil.

Birincisi, iktidar ‘Cadı Avı’ için ‘Sulh Ceza Hakimliği’ adı altında ‘özel mahkemeler’ kurdu. Tüm hukuksuz kararları da özel seçilen bu hâkim ve savcılar tek başlarına veriyor.

İkincisi, iktidar siyasi talimatına aykırı karar veren hakimleri de tutuklayıp ‘terörist’ diye hapse atıyor.

Üçüncüsü, iktidar ‘Cadı Avı’na maruz kalanları savunan avukatları da hapse atıyor, tehdit ediyor.

Dördüncüsü, şüphelilere suçlamayı bildirmiyor, avukatları ile görüşmelerine sınır getiriyor, savunma imkanlarını sınırlıyor.

Beşincisi, iktidar AYM’yi bile baskı altında tutup, üst hukuk yollarını da tıkıyor.

Sonuçta, ortada hukuk yok. Adalet Sarayı’nda oynanan bir tiyatro var. Adil yargılama olmadığı gibi, yargı bağımsız değil, kararlar da tarafsız değil.

Her şey bu kadar açıkken ‘Cadı Avı’na hukuk kılıfı giydirmek mümkün değil.

***

Tüm hukuksuzluğuna rağmen bile bile ‘Cadı Avı’na sessiz kalıyorsanız, iftiralar ve yalanlara bina edilen zülümleri seyretmekle yetiniyorsanız, vicdanınız kurumuş ve insanlığınızı kaybetmişsiniz demektir.

Ne diyelim, utanmıyorsanız istediğinizi yapın!

[Erhan Başyurt] 17.3.2017 [TR724]

Rutte’nin zaferinde ‘Erdoğan’ faktörü [Berk Uluç]

Çarşamba günü gerçekleşen Hollanda seçimlerinde, mevcut Başbakan Mark Rutte’nin partisi (VVD) yüzde 21 ile seçimlerden en çok oyu alan parti oldu. Hollandalı Irkçı ve Müslüman karşıtı Wilders’in aşırı sağ partisi (PVV) ise kendinden beklenilenin çok gerisinde kalarak, bütün oyların yanlızca yüzde 13’ünü alabildi. Son durumda, başbakan Rutte’nin liberal VVD partisi Hollanda meclisinde 33 sandalyeye sahip olurken, Wilders’in aşırı sağ PVV partisi ise 20 sandalyede kaldı.

Hollanda seçimleri Avrupa’da etkinliği son derece artan aşırı sağ partilerin merkez partilerle olan savaşının yaşandığı ilk sınav olması açısından son derece kritik bir öneme sahip. Almanya’da Alternative Für Deutschland (Almanya İçin Alternatif), Fransa’da Front National (Ulusal Cephe) ve Hollanda’da Wilders’in liderliğini yaptığı Özgürlük Partisi (PVV) kıta Avrupa’sında kullandıkları aşırı söylemlere rağmen milyonlarca seçmenin desteğini almayı başardılar. Hatta öyle ki, Fransa’da Ulusal Cephe Partisi’nin lideri aşırı sağcı Marine Le Pen diğer merkez partilerin adaylarının önünde başkanlık yarışını devam ettirmekte ve yaklaşmakta olan Fransa seçimlerinde başkan olamazsa bile oylarını bir önceki seçime kıyasen büyük ölçüde arttıracağına kesin gözüyle bakılıyor.

Aynı durum Hollandalı ırkçı Wilders için de söz konusuydu. Bugüne kadar yapılan kamuoyu araştırmalarında mevcut başbakan ile aralarında bir iki puan fark olan, hatta bazı kamuoyu araştırmalarında önde görünen Wilders, açıklanan seçim sonuçları ile kendisinden beklenileni veremedi ve gerek Hollanda’da gerekse de kıta Avrupa’sında milyonların yüreğine su serpti! Hollanda seçim sonuçları bir çok insanı mutlu etse de, Hollanda kamuoyuna hakim olan hissiyat Rutte’nin bu kadar da kolay bir seçim başarısı almasının şaşırtıcı olduğu yönünde. Bir çok Avrupalı yorumcu ve siyaset bilimi uzmanı bu durumun normal olmadığını, başbakan Rutte’nin Wilders’e karşı aldığı bu seçim zaferini açıklamak için diğer tüm etmenlerle beraber bir de ‘Erdoğan faktörünü’ hesaba katmaları gerektiğini ifade ediyor.

TÜRKLER OYUNU, ERDOĞAN’IN NAZİ DEDİĞİ RUTTE’YE VERDİ

Hollanda seçimlerine son bir hafta kala ulusal ve uluslararası kamuoyu yoklama şirketlerine bakıldığında (Ipsos, NOS vb) Wilders ve Rutte’nin başa baş bir mücadele yürütütüğü görülüyordu. Özellikle seçimlere çok az bir zaman varken ülkede ki kararsız oyların nasıl bir tercihte bulunacağı Hollanda’da seçime girecek tüm partilerin en temel gündemi haline gelmişti. Kararsızların önemli bir kısmını başbakan Rutte’nin liberal VVD partisi yönünde oy kullanmaya teşvik eden en önemli faktör, Hollanda’lı bir çok siyaset yorumcusuna göre Erdoğan başta olmak üzere bir çok Türk hükümeti yetkilisinin Hollanda başbakanını açıktan tehdit ve hakaret etmeleri. Özellikle seçimlere çok kısa bir süre kala, Wilders’in Hollanda başbakanını mülteci ve ülkedeki Müslüman nüfusu üzerinden sıkıştırması Rutte’nin hatırı sayılır bir oy kaybetmesine sebep olmuştu.

Fakat, Türkiye ile yaşanan gerilim ve Erdoğan’ın hakaretlerine cevap verme durumunun ortaya çıkması ile Rutte kaybettiği oyların tamamına yakınını geri kazanarak seçimleri açık ara kazanmayı başardı.

Hollanda seçimleri ile alakalı diğer enteresan bir husus ise Türk seçmenlerinin reylerini en çok hangi parti için kullandıkları meselesi. Türklerin yoğun yaşadığı bölgelerde açılan sandıklara baktığımızda, Türklerin önemli bir kısmının Erdoğan’ın ırkçı ve nazi olarak tanımladığı Hollanda başbakanı Rutte’ye oy verdiklerini görmekteyiz.

Aslında Hollanda siyasetini ve siyasi partilerini tanıyanlar için bu durum şaşırtıcı değil. Seçimden bir gün önce katıldıldığı düello programında Wilders ile son kozlarını paylaşan Rutte, Erdoğan üzerinden Hollanda’da ki Türkler aleyhinde söylemlerde bulunan Wilders’e, Hollanda’da ki Türk’lerin büyük çoğunluğunun ‘iyi entegre’ oldukları cevabını vererek Tüklere sahip çıkmıştı. Zaten Rutte’nin Hollanda Liberal Partisi öteden beri yabancı düşmanlığı ile arasında ciddi mesafeler koymuş bir parti olarak bir çok yabancı kökenli seçmenin partisi haline gelmiş durumda.

Görünen o ki, Erdoğan’ın son bir haftadır Hollanda ve Hollanda başbakanı aleyhine kullandığı tehdit ve hakaretlerin özellikle kararsız seçmen üzerinde başbakan Rutte lehine büyük bir etkisi oldu. Hatta denilebilir ki, ‘Erdoğan faktörü’ Rutte’nin seçim zaferinde hiçte küçümsenecek bir faktör değil.

[Berk Uluç] 17.3.2017 [TR724]

Bir distopya kahramanı: Melih Gökçek [Sefer Can]

Ülke olarak gerçekle aramızdaki mesafe gittikçe açılıyor. Distopyadan fırlamış izlenimi uyandıran o kadar çok kurum ya da kişi var ki, ülke değil bir film setine benziyoruz. Sadece Melih Gökçek’i masaya yatırsak bu önermeyi ispat edecek kadar veri çıkarabiliriz. Başkentimizi yöneten kişinin portresi yaşadıklarımıza dair yeterince fikir veriyor.

Bugünlerde ABD basınında Gökçek’le alakalı çok sayıda haber çıkıyor. Onlardan birinin yazarı, Huffington Post’ta çalışan Jessica Schulberg, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’la röportaj yapma vaadiyle Ankara’ya geldiğini ancak Erdoğan yerine bir komplo teorisyeniyle görüştürüldüğünü söyledi. Schulberg’in “komplo teorisyeni” dediği kişi Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek. Schulberg yalnız da değil. Bir grup ABD’li meslektaşıyla aynı tuzağa düşmüş. Olayın kendi, başlı başına skandal. Gazeteciler Ankara’ya geldikten sonra apar topar Başbakan Binali Yıldırım’la görüştürülmüş. Gazeteciler, görüşmeden iki gün önce haberdar edildiğini söyleyen başbakanın da şaşkınlık içinde olduğunu belirtiyor. Söz verilen MİT Müsteşarı Hakan Fidan yerine de Adalet Bakanı Bekir Bozdağ ayarlanmış. Asıl görüşme tahmin edileceği üzere Gökçek’le gerçekleşmiş. Türk halkının artık gülüp geçtiği teorilerini Amerikalı gazetecilere de anlatmış. Komplo teorisyeni demelerinin sebebi o anlattıkları.

Gökçek, 17 Ağustos Depremini ABD ve İsrail’in yaptığını, Gülen Hareketinin de Türkiye’yi istikrarsızlaştırmak için deprem hazırlığında olduğunu öne sürüyor. ABD’li gazeteciler en çok buna şaşırmış. Gökçek, “Fethullah Gülen’in üç harflileri (cin) kullanarak insanları etki altına aldığını dahi öne sürüyor. Bunu da çok inanmış biçimde canlı yayınlarda söylüyor. Oğlu Osman’ı Ankara Ticaret Odası Başkanı yapma girişimi Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın operasyonu ile akim kalınca da ‘FETÖ’ bahanesine sığınmıştı. Bu kelime zaten her türlü fiyaskoyu gizleyen kalın bir örtüye dönüştü.

TROLLÜK NEYİ ÖRTMEK İÇİN?

Melih Gökçek, geceleri bir kurt adama değil ama sosyal medya trolüne dönüşüyor. Bilgisayar başında sabahlayarak Ankara’yı hangi enerji ve mesai ile yönettiği ayrı bir tartışma konusu. Fakat bu kadar agresif ve hayatı dost-düşman penceresinden gören birinin vergilerimizle finanse edilen bir kamu hizmetini yürütmesi sağlıklı değil. Belediyeler, kamu kaynaklarının dağıtıldığı önemli araçlardan. Bu konuda hep soru işareti oldu. Hatta bu deli dolu şovların o dağıtım mekanizmasını örtmeyi amaçladığını söyleyenler var. Başkentteki büyük bütçeli ihalelerin çoğunu alan bir müteahhitlik firmasına operasyon yapıldığı medyaya sızdı. Gözaltı işlemlerinin nasıl sonuçlandığına dair bir şey bilmiyoruz. Gazeteci Ahmet Takan’ın isim vermeden yazdığı, ‘650 milyon dolara uzlaşıldı, para yurt dışından getirildi’ iddialarını Gökçek üzerine alınarak cevap verdi. Ancak şeffaf bir soruşturma olmadığından tatmin edici cevaplar ortaya çıkmadı.

Gökçek, AKP trenine kerhen ve son dakika binenlerden. Eski dava arkadaşları Milli Mücadelecilerle kendi dükkanlarını açmanın yolunu aradı. Zemini müsait göremeyince AKP’ye geçtiler. Onun için hep son dakikacı oldu. Adaylıkları son dakikalara kadar tehir edildi ve kerhen yapıldı. Sadakatini ispatlamak için abartılı şovlara ihtiyacı var. Deprem ve üç harfliler gibi distopya özentisi çıkışları da bu yüzden. ATO seçiminden dolayı bir çizik yedi. 15 Temmuz’da Ankara Gölbaşında şehit olan polislerin yanmış naaşlarını gösterip ‘kömür’ nitelemesi yapması büyük tepki topladı. Son gafını Erdoğan’ın başdanışmanı İbrahim Kalın’a karşı yaptı. Onun CIA’ya çalıştığını öne süren bir haberi sosyal medyada paylaştı. Hatasını fark edip hemen sildi ve ‘direk ona yazarken yanlışlıkla oldu’ sözleriyle özür diledi. “Trol hesabından ‘çakmaya’ çalışırken asıl hesabından attı” iddiası boş değil. Kalın da özre inanmış görünmüyor.

“İB. KALIN” TWEET’İNİN GÖSTERDİĞİ

AKP derebeyliklerden oluşmuş bir krallık gibi. Kralın baskısı ve menfaatin büyüklüğü tutkal vazifesi görüyor. Ancak her derebeyi kendi ordusunu kurmayı ihmal etmiyor. Sosyal medyadaki trol orduları şimdilik küçük çatışmalarda karşı karşıya geliyor. Gökçek’in Kalın hakkındaki tweet’i hazırlıkların sanılandan büyük olduğunu da gösterdi. Ortaklık bozulursa birbirleri hakkında söyleyecekleri Hizmet Hareketine karşı giriştikleri linci geride bırakacak.

Bu arada Hizmet Hareketi, Gökçek’e teşekkür borçlu. ABD’nin önemli gazete temsilcilerini toplayıp haklılığını anlatsa bu kadar ikna edici olmazdı. Schulberg, 15 Temmuz Darbe Girişimi’nin arkasında Gülen Cemaati’nin olduğuna ilişkin kanıt sunulmadığını söylüyor. Schulberg, “Eğer gezinin amacı hükümetin Gülen’e karşı iddialarının komplo teorilerinden çok verilere dayandığını kanıtlamaksa bunda çok başarısız oldular” diye yazdı.

Bugün yaşadıklarımızı kayda geçirmekte tarihçiler aciz kalacak; edebiyatçılara büyük görev düşecek.

[Sefer Can] 17.3.2017 [TR724]

AKP faiz lobisini ihya etti [Semih Ardıç]

Merkez Bankası (TCMB) faizi artırmamış gibi yapmaya devam ediyor. Tabelada yüzde 8 yazsa da Merkez’den borç isteyen bankalar 16 Mart 2017 itibarıyla yüzde 11,75’lik maliyete katlanmak mecburiyetinde. Tabela ile kasa arasındaki 350 puanlık fark Saray’ın hiddetinden uzak durmak için tercih edilen dolambaçlı yolu ifade ediyor. Referandum arefesinde faizleri indirip harcamaları coşturmayı hayal eden Saray’ın beklentisini boşa çıkarmak TCMB için başlı başına bir riske dönüştü. Nitekim Saray, faiz indirimi bekliyordu.

Faizin zımnen de olsa artırılması bile cesaret emaresi sayılıyor. Merkez Bankası kanundan aldığı imtiyazı Saray kapısında bıraktığı için kavramların yerleri ve manası da değişti. Esasında dolar irtifa kazanırken faiz artırmak ya da döviz satmak haricinde üçüncü bir ihtimal yoktu. Merkez’in tansiyonu düşürmek için en az dört ay evvel faizleri bugünkü seviyeye getirmesi icap ediyordu. Amma velakin Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan, “Öyle olmaz. Bizim Yiğit (Bulut) doların 2,80’e düşeceğini söylüyor.” çizgisinden milim sapmadı. Erdoğan’ın hışmına uğramamak için tutuk kalmayı tercih eden TCMB piyasa üzerinde kontrolü temin etme ve piyasaya yön verme fırsatını heba etti.

AMERİKA VANAYI KISARKEN MERKEZ ISLIK ÇALDI

Son üç senenin hülasası şudur ki “Ne pahasına olursa olsun faizler düşük gösterilecek. Diğer taraftan dolar cephesi MİT bavulları ve Katar paraları ile tahkim edilecek. Dolar kalıcı biçimde düşmese de günü birlik düşüşler medyada köpürtülecek.” Amerika’da faizler bu arada yüzde 0,25’ten yüzde 1’e yükseldi. Doların faizi anavatanında üç kat artarken bütçe açığı, cari açık ve sosyal güvenlik açığı gibi üçüz açığı kapatmak için dahilde ve hariçte borç para arayan Türkiye’nin tersine dönen rüzgârdan zarar görmeyeceği ezberini tekrarlayanlar 79 milyonun gözünün içine baka baka yalan söyledi.

Doların bol olduğu senelerin alışkanlıklarını terk etmek zor geldi tabii. Ucuz dolarla bankaları, oradan şahıs ve şirketleri krediye alıştırdılar. Dolar düştükçe ya da yerinde saydıkça alan razı satan razı oluyordu. Oysa ABD Merkez Bankası’nın faizleri artırması Türkiye gibi sermaye kıtlığı çeken ekonomileri hem kur hem de faiz artışı gibi en son arzu edilecek şıkkı tercih etmek mecburiyetinde bırakacağı belliydi. Nitekim Rusya, Brezilya, Hindistan ve Güney Afrika dolar zemherisine hazırlıklıydı. Faizleri tansiyon yükselmeden artırarak kendi para birimlerindeki muhtemel hasarı en aza indirmeye çalıştılar. Başarılı da oldular.

‘FAİZ LOBİSİNE KARŞIYIZ’ DEDİKLERİNDE FAİZ YÜZDE 4,5 İDİ

TL’nin dolar mukabilinde gerilediği seviyede TCMB’nin tutuk kalmasının payı hayli fazla. Madem Geç Likidite Penceresi (GLP) gibi kelime oyunları ile faiz zımnen yüzde 11,75’e getirilecekti niye bu kadar beklendi. FED’in 2017’de faizleri en az iki kere artıracağı sır değil. Bu şartlarda TL’nin kuvvetleneceği iddia edilebilir mi? Aynı hatada ısrar ediliyor.

Efendim Türkiye ekonomisi bunlara dayanıklı imiş… Hazretleri faiz politikasına da faiz lobisine de karşı imiş… Faiz lobisine karşı oldukları tarihte TCMB’nin bugün yüzde 8 diye yutturmaya çalıştığı politika faizi yüzde 4,5 idi. Hazine de yüzde 7,1 ile borç bulabiliyordu. Hal-i hazırda faiz yüzde 12’ye geldi. Bu nasıl karşı olmak? Mamafih dolar da 3,60’ın üzerinde.

Adalet ve Kalkınma Partisi’nin daha evvel ilan ettiği Orta Vadeli Program’da 2017 için dolar kuru tahmini 2,17 TL. Arada 1,5 liralık fark AKP’nin ekonomideki iflasının tescilidir. Bugünkü seviyeden 10 kuruş aşağı inse ne olur inmese ne olur! Kısmî düşüş ekonomideki tahribatı telafi etmeye kâfi gelmez. Dolar artışından sonra iğneden ipliğe gelen zamlar enflasyonu yüzde 10’un üzerine çıkardı. Şirketler ayakta kalmak umudu ile tenkisata gitti, TÜİK’in en dar tasnifinde bile işsiz sayısı 3 milyon 900 bine yaklaştı. Dolar 10 kuruş düştü diye bütün bunlar düzelmeyecek. Neyse ki TCMB Başkanı Murat Çetinkaya bu kadarcık da olsa cesaret gösterebildi. Şükran borçluyuz! Kerameti kendinden menkul müşavirlerin çizgisinde ısrar etseydi ve faizi indirmeye kalksaydı faiz de kur da şirazeden çıkardı. Donald Trump başkan olunca çizgisini değiştirip değiştirmeyeceği merak edilen FED Başkanı Jannet Yellen bildiğini okudu ve piyasaya ‘bağımsızlık’ mesajı verdi. En son faizi artırdığı toplantıda mühim bir tespitte bulundu. “Faizi vaktinde artırmazsak ileride daha fazla artırmak mecburiyetinde kalabiliriz.” sözleri sanki Çetinkaya ve ekibi için söylenmiş.

TÜRKİYE’NİN RİSKLERİ ARTTI

Merkez Bankası, dolaylı da olsa faizi artırmasaydı FED kararı sonrası dolarda 4 liraya doğru hızlı bir hareket görülecekti. Bu tehlike en azından şimdilik atlatıldı. Tehlike geçmedi. Düşüş geçici. Dolar gerilediği her seviyede alım yapmak isteyen zenginler için hâlâ çok cazip. Mart sonunda Türkiye’nin 2016 millî geliri (GSYİH) açıklanacak. Artık yüzde 2’ye gerilemiş bir büyüme Türkiye’nin birikmiş meselelerine merhem olamıyor. AB ile yaşanan kriz yüzünden turizm ve ihracattan gelecek döviz 2017’de de azalacak. Bilvesile Merkez Bankası’nın rezervlerini kimsenin kıskandığı da yok. Net rezervler 30 milyar dolara geriledi. İki aylık ithalat ödemesini bile karşılamaz.

Doların kıymet kazandığı bir senede kurda düşüş beklemek hayalden ibaret. İşsizlik ve enflasyon bu şartlar altında düşmeyecek. Referandumdan evet çıkması halinde bu riskler, ‘tek adam rejiminin sebep olacağı daha büyük risklerle birleşecek. İşte bu yüzden fotoğrafın tamamını gören büyük fonlar, şirketler Türkiye’den uzak duruyor. Türkiye’nin OHAL bahanesi ile hukuk ihlallerine devam etmesi yatırımcıyı tedirgin etmişti. Şimdi okyanus ötesinin vaat ettiği yüksek getiri de şartları aleyhimize çevirecek. Sermaye göçü dört koldan devam edecek.

Gerçi AKP’nin Anadolu sermayesinin çökmesinden ya da göç etmesinden ne kadar rahatsız olmadığı her icraatından belli.

Memleket batsa mesuliyeti dış mihraklara yıkacak milyonlarca seçmenin mevcudiyetine mukabil bu kadar tafsilatlı izahata ne lüzum var! Hele hele AKP’nin devr-i iktidarında (2004 başından 2016 sonuna kadar) kendi tabirleri ile faiz lobisine 170 milyar dolar ödediğini yazmak lüzumsuzluk değil de nedir!

Haklısınız. Bakanımızı sınır dışı eden Hollanda’yı protesto etmek için 40 holstein sığırının sınır dışı edilmesi ile teselli bulanları rahatsız etmeye hiç lüzum yok!

[Semih Ardıç] 17.3.2017 [TR724]