Her mutlak iktidar kendi canavarını üretir. İnsanlık tarihinde ölçüsüz güç arzusunun nasıl bir heyulaya dönüştüğünü gösteren sayısız örnek var. Aslında uzağa gitmeye de gerek yok: Gündelik hayattaki ilişkiler bile benzer sonuçlar doğurabiliyor. Bachmann, faşizm iki insan arasındaki ilişkide başlar, derken yanılmıyordu. Gelgelelim, güç hırsının nasıl bir canavara dönüştüğünün kusursuz örneğini bir romanda görürüz.
1816 yazının yağmurlu ve kasvetli bir akşamında romantik akımın öncüsü beş genç edebiyatçı bir odada toplanmıştı. En şöhretlileri olan Lord Byron, can sıkıntısını gidermek için “hayalet öyküsü” yarışması yapmayı önerdi: Odadaki herkes bir korku öyküsü yazacaktı. Byron o akşam, mekân olarak İzmir’i seçtiği bir vampir öyküsü yazmaya başladı ama öyküyü hiçbir zaman bitiremedi. Yakın arkadaşı romantik şair Percy Shelley de bir türlü istediği metni kâğıda dökemedi. O akşamdan edebiyat tarihine kalan tek şey, Mary Godwin adlı 19 yaşındaki genç kızın yazdıkları oldu. Mary ertesi yıl Percy ile evlenecek ve Mary Shelley olacaktı. Sonradan romana dönüşecek öyküsünün adı “Frankenstein”dı.
Frankenstein hiç okumayanların da konusunu bildiği kült romanlardan: Doktor Victor Frankenstein’ın ceset parçalarından bir araya getirdiği bedenin canlanmasını ve tuhaf bir yaratığa dönüşüp bir süre sonra herkesi öldürmesini anlatıyor. Titrek mum ışığında cansız yaratığın gözünü açtığı sahne, bütün gotik edebiyatın en iyilerindendir. (Hep sanılanın aksine, “Frankenstein” canavarın değil, doktorun adıdır. Doktor Frankenstein canavara ad koymaz.)
Roman, genç bir bilim adamının “Tanrı’ya ve doğaya” isyan edip insandan daha üstün bir tür var etme çabasının acı sonuçlarını göstermek için yazılmıştı. Frankenstein‘ın edebiyat tarihine etkisi derin oldu. Herman Melville’in görkemli romanı Moby Dick bir bakıma efsanenin devamıydı. (Kaptan Ahab, Amerikan yayılmacılığını simgeleyen Frankenstein figürüydü ve kendi var ettiği beyaz balinayı arıyordu.) Charles Dickens gibi ustalar bu efsaneye romanlarında yer açtılar. Frankenstein etkisinin daha uç örnekleri de görüldü: 1977 yılında Barbara Lynne Devlin adlı bir yazar kendisinin aslında Mary Shelley olduğunu ve reenkarnasyonla dünyaya döndüğünü iddia etti.
Kitabın etkisi günümüze ve coğrafyamıza kadar uzanıyor: Birkaç yıl önce Iraklı romancı Ahmed Sâdavi Frankenstein Bağdat’ta adlı romanıyla Arap dünyasının saygın edebiyat ödüllerinden birini almıştı. Romanın başkişisi, Bağdat’taki patlamalardan sonra ceset parçalarını bir araya getiriyor ve tıpkı Doktor Frankenstein gibi bir canavar var ediyordu. Irak’taki çaresizliği anlatmak için Frankenstein‘ı kullanmak zekice bir buluştu.
İktidar hırsı hep canavarlar ürettiği için Doktor Frankenstein’ın deneyi evrensel bir değer kazandı ve bugün 200 yaşında hâlâ okunuyor. Günümüzde insan elinden çıkma canavarların (onları görmek için bilime değil siyasete bakmak gerek) hayatları altüst etmesi, Frankenstein’ı acı bir şakaya da dönüştürüyor. Yeni Türkiye dedikleri şey, karşısında duranı yutmaya kararlı bir vahşi üretmedi mi? Doktor Frankenstein’ın canavarı şimşek çakınca elektrik sayesinde canlanmıştı (bazı sinema uyarlamalarında kafası ampulü andırır). Bizimki ise menfaatine ters düşenlere hayat hakkı tanımayan Şarklı bir canavara, gulyabaniye benziyor.
Doktor Frankenstein’ın canavarı, ölü uzuvlardan yapılmıştı. Siyasal İslamcılığın ölüsünden yapılmış Yeni Türkiye gulyabanisi de onun gibi her şeyi yok ederek ilerliyor. Sonunda muhtemelen sahiplerini yok edecek.
Romanın bir yerinde anlatıcı şöyle der: “Bir Türk kadar sessiz ve cahilce bir umursamazlık var üstünde…” Bütün değerler altüst olurken “sessiz ve cahilce bir umursamazlık”la izleyenlerin, canavarın azmanlaşmasındaki payı yadsınamaz.
Keşke kurmacayla gerçek bu kadar örtüşmeseydi.
[Can Bahadır Yüce] 3.1.2018 [Kronos.News]
Gayretullah ufkunda bir bekleyiş [Abdullah Aymaz]
Çağlayan dergisinin Ocak 2018 sayısının kapağında, Cenab-ı Haktan pırıl pırıl bir sabah bir inşirah bekleyişin, gayretullah ufkuna dikilen gaybî sürmeler sürülmüş gözlerin, derin bir ifadesi sergileniyor!..
Bu sayının, Muhammed Fethullah Gülen Hocaefendi tarafından kaleme alınan başyazısı “İstikamet Âbideleri” ni anlatıyor:
“Onlar yerinde İRADE ve ŞUUR MERCEĞİNİ kendi iç dünyalarını temâşâya yönlendirir ve fıtrat-ı asliyelerini kontrollere koyulur; ardından da hemen onu ötelere ve ötelerin de ötesine tevcih ederek Yaratan’a iç döker, arz-ı halde bulunur, ahd ü peyman yenilemesine girer ve yerlere yüz sürmeye dururlar. Farkındadırlar ÂYİNE-İ SAMEDÂNİYE olduklarının, bütün kevn ü mekânlara bir fihrist olarak yaratıldıklarının. (…) Onlar birer kurbet eri, vuslat sevdalısı iseler, böyle yanıp tutuşanların yolu da aşku iştiyak-ı likâullah güzergâhı olmalıdır. Evet, kendi uzaklıklarını aşıp o en yakınlardan yakın Zât’ın ‘bî kem u keyf’ maiyetine erme helezonu da bu olsa gerek!... Erilecek ufka erenler böyle bir azm-i ikdamlar ermişlerdir; hevâ ve heveslerinin ağına takılıp kalanlar ise takılıp yollarda kalmışlardır.
“Dünden bugüne gölgesini arkasına alıp sürekli güneşe müteveccih yürüyenler hemen her zaman çok farklı bir derinlikte kendileriyle mütemadiyen yüzleşmiş; kalb ve ruhlarında, tasavvur ve tahayyüllerinde var gördükleri veya var farzettikleri kayma endişeleriyle tir tir titremiş; his, heyecan ve endişeleri dillerine emanet sürekli inleyip durmuş ve en içten ‘Yâ Rab!’ deyip sızlanmışlardır. Kamer-i Münîr ve mutlak manasındaki o İnsan-ı Kâmil’den çevresinde hâlelenen yıldızlara kadar hemen hepsi, maiyyete uzanan peygamberler güzargâhının ayrılmaz yolcuları olmuş ve arkadan gelenlere yanıltmayan birer rehber tavrı sergilemişlerdir. Yolları açık olsun ve Cenab-ı Erhamü’r-Râhimîn bizleri de o yolun yolcularından eylesin.”
Sağlık bölümünde Prof. Dr. Ömer Yıldız “Ağrıyla Nasıl Başa Çıkabiliriz?” başlıklı yazısında ağrıların hikmeti de anlatılıyor: “Ağrı, beş duyumuzun dışında sanki ALTINCI BİR DUYU gibidir. (…) Ağrı, Rabbimizin bedenimize yerleştirdi bir ALARM veya SİGORTA sistemidir.”
Prof. Dr. Şerif Ali Tekalan “Eleştirel Akıl Ve İstişare” başlıklı araştırma yazısında, akıl yürütme, akıl durgunluğu ve eleştirel akıl tabirleri üzerinde duruyor.
Deneme bölümünde Sadık Sefer’in “Hâdiseler, Hakikatler ve Bir Muhasebe” başlıklı yazısı var.
M. Fethullah Gülen Hocaefendi'nin “Hep ‘Sen’ Deyip Durdum” ve “Aşkını Soluklamak” isimli iki naat var…
Bilim dalında Nuh Yılmaz’ın “Vücudumuzdaki Hassas Enerji Ayarı” bulunmakta.
Hikmet Arar, “Albert” başlıklı hikayesiyle hidayetine vesile olunan bir gencin hikayesini anlatıyor. Böylece adanmış ruhlar ve eğitim gönüllülerimiz ile Sezai Karakoç’un:
Güneşin ışığını taşıyanlar
Koşanlar bunlardır çağırdığın fecre doğru
Yoğrulacak bir fecre doğru
Aydın sütunlar taşıyorlar
Gün ışığından kemerler
Çerçeveler yerleştiriyorlar dört yöne” mısraları arasında derin münasebetler kuruyor.
M. Fethullah Gülen Hocaefendi, Kalbin Zümrüt Tepelerine istidrak olarak yazdığı “Kendi Derinliğiyle Latîfe-i Rabbâniye” yazısının üçüncü bölümünde şöyle diyor: “Kalbin celâlî ve cemâlî tecelliler arasında evrilip çevrilmesine şöyle yaklaşanlar da olmuştur: KALB, nefis ile ruh-i insanî arasında nuranî bir lâtifedir; bir yandan nezd-i ulûhiyetten gelen değişik tecelli dalga boyundaki İlâhî nurları ve Rabbânî sırları alarak o ziya-i Rabbânî ile insanın mâhiyetini okunan muhtevalı bir kitap haline getirir; diğer yandan da şeytanî lümme (hortum) sisteminin tesirini kırarak, ona fonksiyonunu eda edemez duruma düşürür. Bu mübarek lâtîfe, kendi ufku itibariyle misyonunu eda edince, insanın mânevî anatomisindeki âhenk de hep ‘Hakk’ı’ dillendirir. Aksine lâtife-i Rabbaniye nefis, şeytan ve hevâ şerareleriyle aritmilere girerse, insanın mahiyetindeki İlahî âhenkte de bunun negatif tesirleri görülür. (…) Bu lâtife-i Rabbaniyenin maddi yapısı ve mânevî derinliğiyle kontrol altında bulunması da çok önemli ve hayatîdir. (…) Gelin, her zaman bir ayna gibi pırıl pırıl kalın ki, gelen İlahî sırlar ve nurlar bütün benliğinizi sarsın! Kalben hep O’na teveccühte bulunun ki, sürpriz teveccüh iltifatlarına mazhar olasınız!.. O’nun sevgi ve sevdasıyla sabahlayın-akşamlayın ki, ruh dünyanızın da sabahları Cennet sabahı, akşamları da Firdevs akşamı olsun!..”
Prof. Dr. Atıf Yorulmaz, “Hayvanların Ömürleri” başlıklı yazısında, canlıların İlahî sanat motif ve nakışlarını sergileyen yaşayışları ve kaçınılmaz son olarak da ölmelerinin hikmet ve sırları üzerinde duruyor.
Doç. Dr. Mehmet Ömer Kahraman “M. Fethullah Gülen Hocaefendinin Sosyal Bilim Anlayışı” başlıklı yazısında, ana hatları ile Hocaefendi’nin sosyal bilim anlayışı üzerinde duruyor. Kendisinin sosyal bilimlere teşviki yanında, ölçülerimiz açısından korunması gereken çizgilerle ilgili tesbitlerini ortaya koyuyor.
Muhammed Sait Hafızoğlu’nun “Divan-ı Kebir”den tercüme ettiği “Gazel” de bulunuyor.
Atiye Demirkan “Niçin Bu Düşmanlık” başlıklı yazısında M. Fethullah Gülen Hocaefendi’nin “Sonsuz Nur” isimli eserini okuyarak gerçek peygamber sevgisini kazanmış bir hanımefendinin, Hocaefendi’nin bu ve diğer kitaplarının dindar görünümlü kişiler tarafından yakılmasına bir türlü mâna verememesinin hikayesini anlatıyor.
Ümit Türkoğlu’ndan “Hasret Bitti Bitecek” şiiri var.
Biyografi bölümünde Yusuf Ünvar “Şeyhülislam İbn-i Kemâl” yazısında Kemâl Paşazâde’nin yaşadığı dönemin genel özelliklerini, ailesini, eğitimini, görevlerini, talebelerini, eserlerini, bazı fikirlerini, vasiyetini ve vefatını yazıyor…
İşte Ocak 2018 sayısında da Çağlayan dopdolu güzelliklerle arz-ı endam ediyor. Onu dikkatli okuyup mesajlarından istifade edelim ve başkalarının istifadesi için de gayret gösterelim… Yolunuz açık olsun, Çağlayanlar gibi çağıldayıp durun inşaallah…
[Abdullah Aymaz] 3.1.2018 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com
Bu sayının, Muhammed Fethullah Gülen Hocaefendi tarafından kaleme alınan başyazısı “İstikamet Âbideleri” ni anlatıyor:
“Onlar yerinde İRADE ve ŞUUR MERCEĞİNİ kendi iç dünyalarını temâşâya yönlendirir ve fıtrat-ı asliyelerini kontrollere koyulur; ardından da hemen onu ötelere ve ötelerin de ötesine tevcih ederek Yaratan’a iç döker, arz-ı halde bulunur, ahd ü peyman yenilemesine girer ve yerlere yüz sürmeye dururlar. Farkındadırlar ÂYİNE-İ SAMEDÂNİYE olduklarının, bütün kevn ü mekânlara bir fihrist olarak yaratıldıklarının. (…) Onlar birer kurbet eri, vuslat sevdalısı iseler, böyle yanıp tutuşanların yolu da aşku iştiyak-ı likâullah güzergâhı olmalıdır. Evet, kendi uzaklıklarını aşıp o en yakınlardan yakın Zât’ın ‘bî kem u keyf’ maiyetine erme helezonu da bu olsa gerek!... Erilecek ufka erenler böyle bir azm-i ikdamlar ermişlerdir; hevâ ve heveslerinin ağına takılıp kalanlar ise takılıp yollarda kalmışlardır.
“Dünden bugüne gölgesini arkasına alıp sürekli güneşe müteveccih yürüyenler hemen her zaman çok farklı bir derinlikte kendileriyle mütemadiyen yüzleşmiş; kalb ve ruhlarında, tasavvur ve tahayyüllerinde var gördükleri veya var farzettikleri kayma endişeleriyle tir tir titremiş; his, heyecan ve endişeleri dillerine emanet sürekli inleyip durmuş ve en içten ‘Yâ Rab!’ deyip sızlanmışlardır. Kamer-i Münîr ve mutlak manasındaki o İnsan-ı Kâmil’den çevresinde hâlelenen yıldızlara kadar hemen hepsi, maiyyete uzanan peygamberler güzargâhının ayrılmaz yolcuları olmuş ve arkadan gelenlere yanıltmayan birer rehber tavrı sergilemişlerdir. Yolları açık olsun ve Cenab-ı Erhamü’r-Râhimîn bizleri de o yolun yolcularından eylesin.”
Sağlık bölümünde Prof. Dr. Ömer Yıldız “Ağrıyla Nasıl Başa Çıkabiliriz?” başlıklı yazısında ağrıların hikmeti de anlatılıyor: “Ağrı, beş duyumuzun dışında sanki ALTINCI BİR DUYU gibidir. (…) Ağrı, Rabbimizin bedenimize yerleştirdi bir ALARM veya SİGORTA sistemidir.”
Prof. Dr. Şerif Ali Tekalan “Eleştirel Akıl Ve İstişare” başlıklı araştırma yazısında, akıl yürütme, akıl durgunluğu ve eleştirel akıl tabirleri üzerinde duruyor.
Deneme bölümünde Sadık Sefer’in “Hâdiseler, Hakikatler ve Bir Muhasebe” başlıklı yazısı var.
M. Fethullah Gülen Hocaefendi'nin “Hep ‘Sen’ Deyip Durdum” ve “Aşkını Soluklamak” isimli iki naat var…
Bilim dalında Nuh Yılmaz’ın “Vücudumuzdaki Hassas Enerji Ayarı” bulunmakta.
Hikmet Arar, “Albert” başlıklı hikayesiyle hidayetine vesile olunan bir gencin hikayesini anlatıyor. Böylece adanmış ruhlar ve eğitim gönüllülerimiz ile Sezai Karakoç’un:
Güneşin ışığını taşıyanlar
Koşanlar bunlardır çağırdığın fecre doğru
Yoğrulacak bir fecre doğru
Aydın sütunlar taşıyorlar
Gün ışığından kemerler
Çerçeveler yerleştiriyorlar dört yöne” mısraları arasında derin münasebetler kuruyor.
M. Fethullah Gülen Hocaefendi, Kalbin Zümrüt Tepelerine istidrak olarak yazdığı “Kendi Derinliğiyle Latîfe-i Rabbâniye” yazısının üçüncü bölümünde şöyle diyor: “Kalbin celâlî ve cemâlî tecelliler arasında evrilip çevrilmesine şöyle yaklaşanlar da olmuştur: KALB, nefis ile ruh-i insanî arasında nuranî bir lâtifedir; bir yandan nezd-i ulûhiyetten gelen değişik tecelli dalga boyundaki İlâhî nurları ve Rabbânî sırları alarak o ziya-i Rabbânî ile insanın mâhiyetini okunan muhtevalı bir kitap haline getirir; diğer yandan da şeytanî lümme (hortum) sisteminin tesirini kırarak, ona fonksiyonunu eda edemez duruma düşürür. Bu mübarek lâtîfe, kendi ufku itibariyle misyonunu eda edince, insanın mânevî anatomisindeki âhenk de hep ‘Hakk’ı’ dillendirir. Aksine lâtife-i Rabbaniye nefis, şeytan ve hevâ şerareleriyle aritmilere girerse, insanın mahiyetindeki İlahî âhenkte de bunun negatif tesirleri görülür. (…) Bu lâtife-i Rabbaniyenin maddi yapısı ve mânevî derinliğiyle kontrol altında bulunması da çok önemli ve hayatîdir. (…) Gelin, her zaman bir ayna gibi pırıl pırıl kalın ki, gelen İlahî sırlar ve nurlar bütün benliğinizi sarsın! Kalben hep O’na teveccühte bulunun ki, sürpriz teveccüh iltifatlarına mazhar olasınız!.. O’nun sevgi ve sevdasıyla sabahlayın-akşamlayın ki, ruh dünyanızın da sabahları Cennet sabahı, akşamları da Firdevs akşamı olsun!..”
Prof. Dr. Atıf Yorulmaz, “Hayvanların Ömürleri” başlıklı yazısında, canlıların İlahî sanat motif ve nakışlarını sergileyen yaşayışları ve kaçınılmaz son olarak da ölmelerinin hikmet ve sırları üzerinde duruyor.
Doç. Dr. Mehmet Ömer Kahraman “M. Fethullah Gülen Hocaefendinin Sosyal Bilim Anlayışı” başlıklı yazısında, ana hatları ile Hocaefendi’nin sosyal bilim anlayışı üzerinde duruyor. Kendisinin sosyal bilimlere teşviki yanında, ölçülerimiz açısından korunması gereken çizgilerle ilgili tesbitlerini ortaya koyuyor.
Muhammed Sait Hafızoğlu’nun “Divan-ı Kebir”den tercüme ettiği “Gazel” de bulunuyor.
Atiye Demirkan “Niçin Bu Düşmanlık” başlıklı yazısında M. Fethullah Gülen Hocaefendi’nin “Sonsuz Nur” isimli eserini okuyarak gerçek peygamber sevgisini kazanmış bir hanımefendinin, Hocaefendi’nin bu ve diğer kitaplarının dindar görünümlü kişiler tarafından yakılmasına bir türlü mâna verememesinin hikayesini anlatıyor.
Ümit Türkoğlu’ndan “Hasret Bitti Bitecek” şiiri var.
Biyografi bölümünde Yusuf Ünvar “Şeyhülislam İbn-i Kemâl” yazısında Kemâl Paşazâde’nin yaşadığı dönemin genel özelliklerini, ailesini, eğitimini, görevlerini, talebelerini, eserlerini, bazı fikirlerini, vasiyetini ve vefatını yazıyor…
İşte Ocak 2018 sayısında da Çağlayan dopdolu güzelliklerle arz-ı endam ediyor. Onu dikkatli okuyup mesajlarından istifade edelim ve başkalarının istifadesi için de gayret gösterelim… Yolunuz açık olsun, Çağlayanlar gibi çağıldayıp durun inşaallah…
[Abdullah Aymaz] 3.1.2018 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com
Zarrab’ın ByLock’u… [Adem Yavuz Arslan]
‘Zarrab Maratonu’ bugün itibariyle yeniden başladı.
Araya uzun Noel Tatili girdiği için ara verilen “ABD, Hakan Atilla’ya karşı” davasında jüri, karar için tekrar toplandı.
Bu sabahtan itibaren toplantı odasına kapanan jüri üyeleri Hakan Atilla’nın suçlu olup olmadığına karar vermeye çalışacak.
Bilindiği gibi ABD ceza yargılamalarında jüri oy birliği ile karar alabiliyor. Atilla’ya yöneltilen 6 ayrı suçlama olduğu için karar toplantılarının da uzun sürmesi normal.
Kaldı ki, jürinin karar toplantılarına başladıktan sonra mahkemeden istediği bilgi, belge ve deliller, işlerini çok ciddiye aldıklarını gösteriyor.
Bir önceki yazımda uzun uzadıya Zarrab Davası’ndan ‘ne öğrendiğimizi’ analiz etmiştim. Jüri, Hakan Atilla’yı suçlu da, suçsuz da bulsa bence bu davadan ‘en önemli sonuç’ zaten çıktı.
ERDOĞAN ‘ERDOĞAN’A KARŞI
Hatırlanacağı gibi, 17 Aralık 2013 yolsuzluk operasyonu sonrası Erdoğan’ın temel tezi şuydu: “Zarrab hayırsever bir işadamı. Rüşvet filan yok, ayakkabı kutularındaki dolarlar İmam Hatip parasıydı, Cemaat terör örgütüdür ve bu operasyon hükümete darbe girişimidir.”
Gerçi ‘polisler koydu’ dedikleri paraları daha sonra faiziyle geri aldılar, fakat yine de miting meydanlarında, televizyon ekranlarında aynı nakaratı tekrar edip durdular.
Ta ki Zarrab Davası’na kadar.
Zarrab tanık olmayı kabul edip ‘her şeyi’ savcılara anlattıktan sonra Hakan Atilla’nın avukatları ilginç bir strateji izlediler.
Hem Zarrab’ın tanıklığı hem de 17 Aralık operasyonunun polis şeflerinden Hüseyin Korkmaz’ın şahitliği nedeniyle Atilla’nın işi zorlaşmıştı.
Parası Türkiye hükümeti tarafından ödenen avukatlar (malum olduğu üzere Halkbank yüzde 51’i kamuya ait bir banka. Atilla da daha havalimanında FBI’ca göz altına alındığında ‘ben devlet görevlisiyim’ diye kendini savunmuştu) daha ilk günden ‘Zarrab hayırsever bir işadamı değil, aksine pervasızca yalan söyleyen, tüm işlerini rüşvetle halleden, cezaevinde kendine kadın ve içki temin etmek için bile rüşvet veren, uyuşturucu kullanan, koğuş arkadaşına cinsel tacizde bulunmakla suçlanan bir suç makinesi’ tezini işlediler.
Süleyman Aslan’ın ‘utanmazca rüşvet aldığını’ söyleyip ayakkabı kutularındaki Dolar’ları, Euro’ları teyit ettiler. Zarrab ile ‘siyasiler’ arasındaki kirli ilişkileri de kabul edip “Hakan Atilla bu çarkın dışındaydı” demeye getirdiler.
Gerek delillerin çok güçlü, gerekse de rezaletin saklanamayacak kadar büyük olması nedeniyle Atilla’nın avukatları böyle bir strateji izlediler. Atilla’yı kurtarmak için bu makul bir yol olabilirdi fakat Türkiye’nin avukatları, Erdoğan’ın tüm tezlerini yerle bir ettiler.
Erdoğan ve AKP’nin ağır sansürü nedeniyle Türkiye kamuoyunun büyük bir kısmı bu gerçeği duyamadı.
Fakat gerçek bu kadar yalın: 17 Aralık operasyonu bir yolsuzluk operasyonuydu. Zarrab ve siyasiler arasında rüşvet ilişkisi vardı. Ayakkabı kutularındaki paralar İmam Hatip parası filan değildi. 3 yılı aşkın süredir hücrede tutulan, eşleri çocukları dahi rehin alınan polisler işini yapmıştı.
Bu gerçeği tekrar hatırlatıyorum çünkü yaşadıklarımız aynı zamanda yaşayacaklarımızın bir mukaddimesi.
Erdoğan’ın Cemaate yönelik tüm suçlamalarında aynı süreci yaşayacağız.
Yerel ve uluslararası konjonktür 15 Temmuz’a dair gerçeklerin ortaya çıkmasına ‘şimdilik müsait olmayabilir’ fakat günün birinde ‘gerçek 15 Temmuz hikayesi’ ortaya çıkacak.
‘Hayırsever’ dediklerinin ‘gerçek yüzü’ nasıl ortaya çıkmışsa ‘dünün kahramanları’nın aslında ‘hain’ olduğu görülecek.
TÜRKİYE’DE ‘BYLOCK’ ABD’DE MEKTUP
Benzeri bir süreci Bylock’ta da yaşıyoruz, yaşayacağız.
Dün suçlamak istedikleri herkes için ‘Bylock’u var der geçeriz’ diyenler şimdi yeni senaryolar yazıyor.
Mesela Zarrab Davası’nda da aynısı oldu.
Erdoğan ve Havuz’un iddiasına göre davanın tanıklarından Hüseyin Korkmaz’ın da aralarında bulunduğu isimlere tahliye kararı veren hakim Mustafa Başer, “Cemaatçiydi ve tahliye talimatını Bylock’tan aldı”.
Hatta Hâkim Başer ve Metin Özçelik’in 10’ar yıl hapis cezası ‘aktif Bylock kullanıcısı’ oldukları iddiasıyla verildi. Yargıtay 16. Ceza Dairesi’nin onay kararında ‘Bylock kullanmak tek başına delil olarak yeterli’ görüldü.
Yargıtay’ın 147 sayfalık gerekçeli kararı başlı başına skandal fakat öyle büyük skandallara şahit oluyoruz ki hukuki tartışmalar çok naif kalıyor.
Fakat gelin görün ki ‘aktif Bylock kullanıcısı ve kripto’ dedikleri Hâkim Başer, Gülen ile mektuplaşıyormuş…
Hakan Atilla’nın, parası Türkiye tarafından ödenen avukat ordusu, duruşmalar boyunca konuyu bir şekilde Cemaat’e getirip davayı polemik konusu yapmak istedi fakat nirvanaya sahte mektupla çıktılar.
Avukat Todd Harrison’un, ‘çok önemli bir delil’ diyerek gündeme getirdiği mektuba göre Gülen, Hâkim Başer’e mektup yazarak ‘tahliye talimatı’ vermişti.
Mektubun sahteliğini anlamak için uzman olmaya gerek yoktu.
Kullanılan dilden ‘mektubun oluşturulma tarihine’ kadar bir sürü skandal vardı. Zaten Hâkim Berman’dan da tarihi bir fırça yedi Atilla’nın avukatları bu mektup yüzünden.
Bir başka ifadeyle, Türkiye’de ‘Bylock’u var’ deyip tutukladıkları hâkim için ABD’ye ‘mektupla haberleşiyorlar’ iddiasını taşıdılar.
‘Mektupla haberleşmek’ de suç değil fakat Bylock iddiasını ABD’ye taşımaya çekinmiş olmalılar. Çünkü dünyanın hiçbir ülkesinde, internet platformlarında bulunan bir aplikasyonu indirip kullandığı için kimseyi ‘terör örgütü üyesi’ yapamazsınız.
900 BİN KİŞİLİK ‘HATA’
Daha önce bu köşede Bylock konusundaki çalışmaları ile bilinen Avukat Murat Akkoç ile yaptığımız röportajda uzun uzun konuşmuştuk.
Bylock nedir, MİT Bylock kayıtlarını nasıl elde etmiştir, Bylock neden delil olmaz anlatmıştı.
Özetle MİT’in raporuna göre 500 bin ila 1 milyon kişi tarafından indirildiği söylenen Bylock’un daha sonra 215 bin kullanıcıya sonra da 102 bine indirildiğini anlatmış, bunun imkansızlığına dikkat çekmişti.
Geçtiğimiz günlerde yeni bir gelişme oldu ve MİT’in hazırladığı listelerden 11 bin 400 kişinin daha ‘hatalı’ olduğu ortaya çıktı.
Telefonunda Bylock olduğu iddiasıyla tutuklanan, işinden atılan, hatta bunalıma girip intihar eden insanlara ‘pardon’ dendi ve tahliyeler başladı.
Üstelik ‘pardon’ derken bile Cemaati suçlamayı ihmal etmediler. MİT ve Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının hatasını bile Cemaati suçlamak için malzeme yaptılar.
Avukat Akkoç uzun uzun anlattığı için tekrar etmeye gerek yok.
Bylock bir delil değildir. İnternette bulunan bir aplikasyonu indirdi diye kimse terörist olmaz. MİT’in mahkeme kararı olmadan elde ettiği Bylock sunucusundaki hiçbir bilginin delil değeri yok.
29 Temmuz 2016’da Amerikan The Wall Street Journal gazetesine konuşan ‘üst düzey MİT yetkilisi’ “Bylock’ta darbeye dair bir iz bulamadık” demişti.
Fakat muhtemelen aynı ‘üst düzey MİT yetkilisi’ Havuz medyasına akla ziyan ‘Bylock yalanları’ servis etti.
BYLOCK’U VAR DEYİP GEÇİYORLAR
Gelinen noktada siyaset birilerinin ‘terörist’ olduğuna karar veriyor. MİT elindeki fişleme listelerinden bir ‘kullanıcı listesi’ oluşturuyor.
BTK gerekli sahte evrakları düzenliyor. Savcılar göz altına alıyor, hakimler tutukluyor. Havuz medyası da gerekli propagandayı yapıp masum insanları peşin peşin terörist ilan ediyor.
Sonrasında ise Saray’a yakın birilerini bulan, gerekli ‘bağış’ları yapan veya itirafçı olmayı kabul eden birilerinin telefonundaki Bylock birden ‘kayboluyor’.
Özetle, ömrü AKP iktidarının ömrü kadar olan suçlar üretildi.
Bylock da bunlardan birisi ve ömrü de Erdoğan’ın iktidarının ömrü kadar olacak. Hukuka dönüldüğü ilk gün bütün bu suçlar düşecek.
Peki, başlıkta bahsettiğim Zarrab’ın Bylock’u ne?
Bylock başından bu yana bir şantaj aracı olarak kullanılıyor. İktidarın hoşuna gitmeyen, canını sıkan kim varsa bir anda kendini MİT’in Bylock listesinde buluyor.
Uğruna ülkeyi yaktıkları, nota üstüne nota verdikleri Zarrab savcılıkla anlaşıp tanık olmaya karar verdikten sonra birden bire ‘casus’ olmuştu.
Şimdi telefonunda Bylock da ‘çıkabilir’. Nasıl olsa her şey MİT’ten gelecek bir Excel dosyasına bakıyor.
Sonrası ‘Kabataş yalancıları’nın görevi. Onlar oturup Zarrab’ın ‘Bylock yazışmalarını’ senaryolaştırırlar.
[Adem Yavuz Arslan] 3.1.2018 [TR724]
Araya uzun Noel Tatili girdiği için ara verilen “ABD, Hakan Atilla’ya karşı” davasında jüri, karar için tekrar toplandı.
Bu sabahtan itibaren toplantı odasına kapanan jüri üyeleri Hakan Atilla’nın suçlu olup olmadığına karar vermeye çalışacak.
Bilindiği gibi ABD ceza yargılamalarında jüri oy birliği ile karar alabiliyor. Atilla’ya yöneltilen 6 ayrı suçlama olduğu için karar toplantılarının da uzun sürmesi normal.
Kaldı ki, jürinin karar toplantılarına başladıktan sonra mahkemeden istediği bilgi, belge ve deliller, işlerini çok ciddiye aldıklarını gösteriyor.
Bir önceki yazımda uzun uzadıya Zarrab Davası’ndan ‘ne öğrendiğimizi’ analiz etmiştim. Jüri, Hakan Atilla’yı suçlu da, suçsuz da bulsa bence bu davadan ‘en önemli sonuç’ zaten çıktı.
ERDOĞAN ‘ERDOĞAN’A KARŞI
Hatırlanacağı gibi, 17 Aralık 2013 yolsuzluk operasyonu sonrası Erdoğan’ın temel tezi şuydu: “Zarrab hayırsever bir işadamı. Rüşvet filan yok, ayakkabı kutularındaki dolarlar İmam Hatip parasıydı, Cemaat terör örgütüdür ve bu operasyon hükümete darbe girişimidir.”
Gerçi ‘polisler koydu’ dedikleri paraları daha sonra faiziyle geri aldılar, fakat yine de miting meydanlarında, televizyon ekranlarında aynı nakaratı tekrar edip durdular.
Ta ki Zarrab Davası’na kadar.
Zarrab tanık olmayı kabul edip ‘her şeyi’ savcılara anlattıktan sonra Hakan Atilla’nın avukatları ilginç bir strateji izlediler.
Hem Zarrab’ın tanıklığı hem de 17 Aralık operasyonunun polis şeflerinden Hüseyin Korkmaz’ın şahitliği nedeniyle Atilla’nın işi zorlaşmıştı.
Parası Türkiye hükümeti tarafından ödenen avukatlar (malum olduğu üzere Halkbank yüzde 51’i kamuya ait bir banka. Atilla da daha havalimanında FBI’ca göz altına alındığında ‘ben devlet görevlisiyim’ diye kendini savunmuştu) daha ilk günden ‘Zarrab hayırsever bir işadamı değil, aksine pervasızca yalan söyleyen, tüm işlerini rüşvetle halleden, cezaevinde kendine kadın ve içki temin etmek için bile rüşvet veren, uyuşturucu kullanan, koğuş arkadaşına cinsel tacizde bulunmakla suçlanan bir suç makinesi’ tezini işlediler.
Süleyman Aslan’ın ‘utanmazca rüşvet aldığını’ söyleyip ayakkabı kutularındaki Dolar’ları, Euro’ları teyit ettiler. Zarrab ile ‘siyasiler’ arasındaki kirli ilişkileri de kabul edip “Hakan Atilla bu çarkın dışındaydı” demeye getirdiler.
Gerek delillerin çok güçlü, gerekse de rezaletin saklanamayacak kadar büyük olması nedeniyle Atilla’nın avukatları böyle bir strateji izlediler. Atilla’yı kurtarmak için bu makul bir yol olabilirdi fakat Türkiye’nin avukatları, Erdoğan’ın tüm tezlerini yerle bir ettiler.
Erdoğan ve AKP’nin ağır sansürü nedeniyle Türkiye kamuoyunun büyük bir kısmı bu gerçeği duyamadı.
Fakat gerçek bu kadar yalın: 17 Aralık operasyonu bir yolsuzluk operasyonuydu. Zarrab ve siyasiler arasında rüşvet ilişkisi vardı. Ayakkabı kutularındaki paralar İmam Hatip parası filan değildi. 3 yılı aşkın süredir hücrede tutulan, eşleri çocukları dahi rehin alınan polisler işini yapmıştı.
Bu gerçeği tekrar hatırlatıyorum çünkü yaşadıklarımız aynı zamanda yaşayacaklarımızın bir mukaddimesi.
Erdoğan’ın Cemaate yönelik tüm suçlamalarında aynı süreci yaşayacağız.
Yerel ve uluslararası konjonktür 15 Temmuz’a dair gerçeklerin ortaya çıkmasına ‘şimdilik müsait olmayabilir’ fakat günün birinde ‘gerçek 15 Temmuz hikayesi’ ortaya çıkacak.
‘Hayırsever’ dediklerinin ‘gerçek yüzü’ nasıl ortaya çıkmışsa ‘dünün kahramanları’nın aslında ‘hain’ olduğu görülecek.
TÜRKİYE’DE ‘BYLOCK’ ABD’DE MEKTUP
Benzeri bir süreci Bylock’ta da yaşıyoruz, yaşayacağız.
Dün suçlamak istedikleri herkes için ‘Bylock’u var der geçeriz’ diyenler şimdi yeni senaryolar yazıyor.
Mesela Zarrab Davası’nda da aynısı oldu.
Erdoğan ve Havuz’un iddiasına göre davanın tanıklarından Hüseyin Korkmaz’ın da aralarında bulunduğu isimlere tahliye kararı veren hakim Mustafa Başer, “Cemaatçiydi ve tahliye talimatını Bylock’tan aldı”.
Hatta Hâkim Başer ve Metin Özçelik’in 10’ar yıl hapis cezası ‘aktif Bylock kullanıcısı’ oldukları iddiasıyla verildi. Yargıtay 16. Ceza Dairesi’nin onay kararında ‘Bylock kullanmak tek başına delil olarak yeterli’ görüldü.
Yargıtay’ın 147 sayfalık gerekçeli kararı başlı başına skandal fakat öyle büyük skandallara şahit oluyoruz ki hukuki tartışmalar çok naif kalıyor.
Fakat gelin görün ki ‘aktif Bylock kullanıcısı ve kripto’ dedikleri Hâkim Başer, Gülen ile mektuplaşıyormuş…
Hakan Atilla’nın, parası Türkiye tarafından ödenen avukat ordusu, duruşmalar boyunca konuyu bir şekilde Cemaat’e getirip davayı polemik konusu yapmak istedi fakat nirvanaya sahte mektupla çıktılar.
Avukat Todd Harrison’un, ‘çok önemli bir delil’ diyerek gündeme getirdiği mektuba göre Gülen, Hâkim Başer’e mektup yazarak ‘tahliye talimatı’ vermişti.
Mektubun sahteliğini anlamak için uzman olmaya gerek yoktu.
Kullanılan dilden ‘mektubun oluşturulma tarihine’ kadar bir sürü skandal vardı. Zaten Hâkim Berman’dan da tarihi bir fırça yedi Atilla’nın avukatları bu mektup yüzünden.
Bir başka ifadeyle, Türkiye’de ‘Bylock’u var’ deyip tutukladıkları hâkim için ABD’ye ‘mektupla haberleşiyorlar’ iddiasını taşıdılar.
‘Mektupla haberleşmek’ de suç değil fakat Bylock iddiasını ABD’ye taşımaya çekinmiş olmalılar. Çünkü dünyanın hiçbir ülkesinde, internet platformlarında bulunan bir aplikasyonu indirip kullandığı için kimseyi ‘terör örgütü üyesi’ yapamazsınız.
900 BİN KİŞİLİK ‘HATA’
Daha önce bu köşede Bylock konusundaki çalışmaları ile bilinen Avukat Murat Akkoç ile yaptığımız röportajda uzun uzun konuşmuştuk.
Bylock nedir, MİT Bylock kayıtlarını nasıl elde etmiştir, Bylock neden delil olmaz anlatmıştı.
Özetle MİT’in raporuna göre 500 bin ila 1 milyon kişi tarafından indirildiği söylenen Bylock’un daha sonra 215 bin kullanıcıya sonra da 102 bine indirildiğini anlatmış, bunun imkansızlığına dikkat çekmişti.
Geçtiğimiz günlerde yeni bir gelişme oldu ve MİT’in hazırladığı listelerden 11 bin 400 kişinin daha ‘hatalı’ olduğu ortaya çıktı.
Telefonunda Bylock olduğu iddiasıyla tutuklanan, işinden atılan, hatta bunalıma girip intihar eden insanlara ‘pardon’ dendi ve tahliyeler başladı.
Üstelik ‘pardon’ derken bile Cemaati suçlamayı ihmal etmediler. MİT ve Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının hatasını bile Cemaati suçlamak için malzeme yaptılar.
Avukat Akkoç uzun uzun anlattığı için tekrar etmeye gerek yok.
Bylock bir delil değildir. İnternette bulunan bir aplikasyonu indirdi diye kimse terörist olmaz. MİT’in mahkeme kararı olmadan elde ettiği Bylock sunucusundaki hiçbir bilginin delil değeri yok.
29 Temmuz 2016’da Amerikan The Wall Street Journal gazetesine konuşan ‘üst düzey MİT yetkilisi’ “Bylock’ta darbeye dair bir iz bulamadık” demişti.
Fakat muhtemelen aynı ‘üst düzey MİT yetkilisi’ Havuz medyasına akla ziyan ‘Bylock yalanları’ servis etti.
BYLOCK’U VAR DEYİP GEÇİYORLAR
Gelinen noktada siyaset birilerinin ‘terörist’ olduğuna karar veriyor. MİT elindeki fişleme listelerinden bir ‘kullanıcı listesi’ oluşturuyor.
BTK gerekli sahte evrakları düzenliyor. Savcılar göz altına alıyor, hakimler tutukluyor. Havuz medyası da gerekli propagandayı yapıp masum insanları peşin peşin terörist ilan ediyor.
Sonrasında ise Saray’a yakın birilerini bulan, gerekli ‘bağış’ları yapan veya itirafçı olmayı kabul eden birilerinin telefonundaki Bylock birden ‘kayboluyor’.
Özetle, ömrü AKP iktidarının ömrü kadar olan suçlar üretildi.
Bylock da bunlardan birisi ve ömrü de Erdoğan’ın iktidarının ömrü kadar olacak. Hukuka dönüldüğü ilk gün bütün bu suçlar düşecek.
Peki, başlıkta bahsettiğim Zarrab’ın Bylock’u ne?
Bylock başından bu yana bir şantaj aracı olarak kullanılıyor. İktidarın hoşuna gitmeyen, canını sıkan kim varsa bir anda kendini MİT’in Bylock listesinde buluyor.
Uğruna ülkeyi yaktıkları, nota üstüne nota verdikleri Zarrab savcılıkla anlaşıp tanık olmaya karar verdikten sonra birden bire ‘casus’ olmuştu.
Şimdi telefonunda Bylock da ‘çıkabilir’. Nasıl olsa her şey MİT’ten gelecek bir Excel dosyasına bakıyor.
Sonrası ‘Kabataş yalancıları’nın görevi. Onlar oturup Zarrab’ın ‘Bylock yazışmalarını’ senaryolaştırırlar.
[Adem Yavuz Arslan] 3.1.2018 [TR724]
Cumhuriyet tarihinin en büyük başarısızlık öyküsü [Levent Kenez]
Yahudileri kim katletti?
Hitler.
Öyle değil mi?
Yanlış.
Almanlar.
Herkesin her şeyden haberi vardı.
Bir süredir Alman askerlerinin 2.Dünya Savaşı’nda cepheden ailelerine yazdığı mektupları derleyen bir kitabı okuyorum. Bütün askerlerin en düşük rütbeden en üst rütbeye kadar olan bitenden haberi var. Kimi ima ile kimisi açıktan yaşananları anlatıyor. Kimisi iğreniyor yapılanlardan kimisi de olması gerekenin bu olduğuna inanıyor.
Nürnberg Mahkemeleri’nde katliam görüntüleri izletilirken başlarını eğenler aslında yaşananların bire bir tanıkları.
Sadece askerler mi?
Gettolara ve kamplara gönderilen Yahudilerin malları açık arttırma satılırken sıradan vatandaşların birbirlerini nasıl ezdiklerinin fotoğrafları var. Sonradan hayatlarının en zor günlerini geçirdiler. Bütün şehirleri yakılıp yıkılmakla kalmadı, sevdiklerini de kaybettiler.
Kitapta çok enteresan bir detaya rastladım. Hitler’e sonuna kadar direnenler Yehova Şahitleri’ymiş. İnançları gereği savaşmak istemeyen bu grubun erkeklerini askerlik yapmaktan kaçtıkları için idam ediyorlar. Kilisenin gönülsüz de olsa devreye girmesi ara bir çözüm bulunmaya çalışılıyor, cephe gerisinde yer almaları şartı ile idam edilmeyecekleri söyleniyor. Ama adamlar yine de gitmeyiz deyince idamlar devam ediyor.
***
Yakın bir gelecekte bu iktidar gittiği zaman ve inşallah bu sandıkta gerçekleşir ama hiç inandırıcı gelmiyor, bütün kötülüğü Erdoğan’ın üstüne yıkıp Cumhuriyet tarihinin en karanlık döneminde herkes elini yıkamaya çalışacak.
Erdoğan, 95 yıllık Cumhuriyet tarihinin en büyük başarısızlık öyküsüdür.
Bu rezalet birilerinin zannettiği ve göstermeye çalıştığı gibi bir kişinin, zümrenin ya da bir partinin tek başına becerebildiği bir şey de değil. Kuruluşundan beri mayası tutmamış bir hamurun son kertede patlamış halidir.
Kapatma davası açanların, 367’i icat edenlerin, 27 Nisan’da muhtıra verenlerin, yıllarca başörtülülere zulm edenlerin, sayısız parti kapatanların, yıllarca postal yalayan medyalarından insanlara hakaret yağdıranların büyük katkıları ile inşaa ettikleri rejimin sonradan görmelerin elinde eski efendilerinden öğrendikleri şeylerin beterini uyguladıkları nihai bir finaldir yaşadığımız.
***
Dünden beri Diyanet tartışılıyor. Sosyal medyada slogan atıp dağılmak artık elden tek şey. Halbuki Diyanet, dini kontrol altına almak ve devlet tekelinde tutmak için kurulan tek parti dönemi kurumlarından. 27 Mayıs için darbecilere yardım etmenin farz olduğu hutbesini veren kurum. 12 Eylül’de aynısı oldu keza. 28 Şubat’taki fonksiyonu malum. Şimdi de devlet kimse onların dümen suyuna hizmet ediyor.
Ben olsam Diyanet’in yerinde açıklama bile yapmam. Bütün gündemlerin ömrü bir gün. Yarın unutulur. Çünkü hiç bir tartışmanın, itirazın takibini yapacak bir yapı kalmadı ortada.
***
İran’da düzenli aralıklarla toplumun gazını alan ayaklanmalar gibi bizde de seçimler toplumun gazını alma karnavalına dönüştü.
Özgür basın diye bir şeyin kalmadığı, mahkemelerin bir adamın iki dudağı arasında karar verdiği, anayasanın askıda olduğu, meclisin sistemin tamamen dışında kaldığı, ülkenin 3.büyük partisinin eşbaşkanlarının hapiste olduğu, ordusunun dağıtıldığı, sermayenin intihar edercesine olan biteni seyrettiği, AKP’nin kendi silahlı gücünü kurduğu ülkede iktidar partisinin 50 metre önden başladığı 100 metre koşusu gibi seçimler.
Ve muhalefet olup biteni seyrediyor. Ben iktidardan memnun değilsem alternatiflere bakarım eğer alternatifler bu kadar falsosu olan bir iktidara rağmen hiç bir umut vermiyorsa sessizce kaderimizi beklemekten başka bir şey kalmadı demektir.
Bu iktidara meşruiyet kazandırmaktan başka hiç bir işe yaramıyorlar çünkü. Ve dekor olarak durmaya razılar.
Ezberlerini değiştirmedikçe ve gerçek manada muhalefet yapmadıkça bu böyle devam edecek. Konforlarını bozmadıkları için ülkede iktidar muhalifleri daha kalabalık olmasına rağmen azınlıktalar. Ankara’da milletvekili rozetine ve maaşına tav olan adamların ihaneti iktidarın ihanetinden aşağı kalır değil.
Sıradan basın açıklaması, saçma sapan Fetö muhabbetleri, twitterden bir selfie, suya sabuna dokunmayan laflar.
Herşey otomatik pilota bağlanmış gidiyor ve herkes memnun aslında olan bitenden. MHP zaten AKP’nin Ülkücü Kolları başkanlığı. HDP neredeyse tamamen etkisiz hale getirildi. Geriye bir tek CHP ve İYİ Parti kalıyor.
AKP’liler muhalafet artık somut şeyler yapsın denildiğinde bundan rahatsız oluyorlar. Ben olsam sandıkta değişikliği bin kere tercih ederim.
Asla sürdürülemez bu dikta rejimi ve hanedanlık eninde sonunda yıkılacak. Ve bu ülkenin biraz şansı varsa bu sandıkta gerçekleşir. Başka yollarla devrilmesinin faturası herkes için çok acı olur.
[Levent Kenez] 3.1.2018 [TR724]
Hitler.
Öyle değil mi?
Yanlış.
Almanlar.
Herkesin her şeyden haberi vardı.
Bir süredir Alman askerlerinin 2.Dünya Savaşı’nda cepheden ailelerine yazdığı mektupları derleyen bir kitabı okuyorum. Bütün askerlerin en düşük rütbeden en üst rütbeye kadar olan bitenden haberi var. Kimi ima ile kimisi açıktan yaşananları anlatıyor. Kimisi iğreniyor yapılanlardan kimisi de olması gerekenin bu olduğuna inanıyor.
Nürnberg Mahkemeleri’nde katliam görüntüleri izletilirken başlarını eğenler aslında yaşananların bire bir tanıkları.
Sadece askerler mi?
Gettolara ve kamplara gönderilen Yahudilerin malları açık arttırma satılırken sıradan vatandaşların birbirlerini nasıl ezdiklerinin fotoğrafları var. Sonradan hayatlarının en zor günlerini geçirdiler. Bütün şehirleri yakılıp yıkılmakla kalmadı, sevdiklerini de kaybettiler.
Kitapta çok enteresan bir detaya rastladım. Hitler’e sonuna kadar direnenler Yehova Şahitleri’ymiş. İnançları gereği savaşmak istemeyen bu grubun erkeklerini askerlik yapmaktan kaçtıkları için idam ediyorlar. Kilisenin gönülsüz de olsa devreye girmesi ara bir çözüm bulunmaya çalışılıyor, cephe gerisinde yer almaları şartı ile idam edilmeyecekleri söyleniyor. Ama adamlar yine de gitmeyiz deyince idamlar devam ediyor.
***
Yakın bir gelecekte bu iktidar gittiği zaman ve inşallah bu sandıkta gerçekleşir ama hiç inandırıcı gelmiyor, bütün kötülüğü Erdoğan’ın üstüne yıkıp Cumhuriyet tarihinin en karanlık döneminde herkes elini yıkamaya çalışacak.
Erdoğan, 95 yıllık Cumhuriyet tarihinin en büyük başarısızlık öyküsüdür.
Bu rezalet birilerinin zannettiği ve göstermeye çalıştığı gibi bir kişinin, zümrenin ya da bir partinin tek başına becerebildiği bir şey de değil. Kuruluşundan beri mayası tutmamış bir hamurun son kertede patlamış halidir.
Kapatma davası açanların, 367’i icat edenlerin, 27 Nisan’da muhtıra verenlerin, yıllarca başörtülülere zulm edenlerin, sayısız parti kapatanların, yıllarca postal yalayan medyalarından insanlara hakaret yağdıranların büyük katkıları ile inşaa ettikleri rejimin sonradan görmelerin elinde eski efendilerinden öğrendikleri şeylerin beterini uyguladıkları nihai bir finaldir yaşadığımız.
***
Dünden beri Diyanet tartışılıyor. Sosyal medyada slogan atıp dağılmak artık elden tek şey. Halbuki Diyanet, dini kontrol altına almak ve devlet tekelinde tutmak için kurulan tek parti dönemi kurumlarından. 27 Mayıs için darbecilere yardım etmenin farz olduğu hutbesini veren kurum. 12 Eylül’de aynısı oldu keza. 28 Şubat’taki fonksiyonu malum. Şimdi de devlet kimse onların dümen suyuna hizmet ediyor.
Ben olsam Diyanet’in yerinde açıklama bile yapmam. Bütün gündemlerin ömrü bir gün. Yarın unutulur. Çünkü hiç bir tartışmanın, itirazın takibini yapacak bir yapı kalmadı ortada.
***
İran’da düzenli aralıklarla toplumun gazını alan ayaklanmalar gibi bizde de seçimler toplumun gazını alma karnavalına dönüştü.
Özgür basın diye bir şeyin kalmadığı, mahkemelerin bir adamın iki dudağı arasında karar verdiği, anayasanın askıda olduğu, meclisin sistemin tamamen dışında kaldığı, ülkenin 3.büyük partisinin eşbaşkanlarının hapiste olduğu, ordusunun dağıtıldığı, sermayenin intihar edercesine olan biteni seyrettiği, AKP’nin kendi silahlı gücünü kurduğu ülkede iktidar partisinin 50 metre önden başladığı 100 metre koşusu gibi seçimler.
Ve muhalefet olup biteni seyrediyor. Ben iktidardan memnun değilsem alternatiflere bakarım eğer alternatifler bu kadar falsosu olan bir iktidara rağmen hiç bir umut vermiyorsa sessizce kaderimizi beklemekten başka bir şey kalmadı demektir.
Bu iktidara meşruiyet kazandırmaktan başka hiç bir işe yaramıyorlar çünkü. Ve dekor olarak durmaya razılar.
Ezberlerini değiştirmedikçe ve gerçek manada muhalefet yapmadıkça bu böyle devam edecek. Konforlarını bozmadıkları için ülkede iktidar muhalifleri daha kalabalık olmasına rağmen azınlıktalar. Ankara’da milletvekili rozetine ve maaşına tav olan adamların ihaneti iktidarın ihanetinden aşağı kalır değil.
Sıradan basın açıklaması, saçma sapan Fetö muhabbetleri, twitterden bir selfie, suya sabuna dokunmayan laflar.
Herşey otomatik pilota bağlanmış gidiyor ve herkes memnun aslında olan bitenden. MHP zaten AKP’nin Ülkücü Kolları başkanlığı. HDP neredeyse tamamen etkisiz hale getirildi. Geriye bir tek CHP ve İYİ Parti kalıyor.
AKP’liler muhalafet artık somut şeyler yapsın denildiğinde bundan rahatsız oluyorlar. Ben olsam sandıkta değişikliği bin kere tercih ederim.
Asla sürdürülemez bu dikta rejimi ve hanedanlık eninde sonunda yıkılacak. Ve bu ülkenin biraz şansı varsa bu sandıkta gerçekleşir. Başka yollarla devrilmesinin faturası herkes için çok acı olur.
[Levent Kenez] 3.1.2018 [TR724]
İthalat gezmeleri [Semih Ardıç]
Siyasetçiler, işadamları ve gazeteciler aynı uçakta. Bilmem kaçıncı ticaret seferine çıkılıyor. Manzara zahiren muhteşem. Bir hatırlatma: Tunus halkının başkanlık koltuğundan sopalarla indirdiği Zeynel Abidin bin Ali’nin saltanat sürerken kullandığı uçak en yeni hali ile göz kamaştırıyor. Türk Hava Yolları, 77,8 milyon ABD Doları (285 milyon TL) ödeyerek satın aldığı uçağı tepeden tırnağa yenilemişti.
Ahşap kaplama, deri koltuklar, samur halılar derken tadilat ve tamirat esnasında 20 milyon dolar daha harcanmıştı. AIRBUS A340 VIP uçağı Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan’a tahsis edilmişti.
İHRACAT: 157 MİLYAR DOLAR, İTHALAT: 234,1 MİLYAR DOLAR
Lüks uçak için yapılan harcamanın telafisi gibi görünen yurt dışı geziler bilakis neticeler veriyor. Ne kadar şayan-ı dikkat ki VIP uçak dolusu heyetle gidilen diyarlarda yeni ithalat irtibatları kuruluyor. Uçağın her seferinin akabinde Türkiye’nin ithalatı, dolayısıyla dış ticaret açığı artıyor.
2017 rakamları Gümrük ve Ticaret Bakanlığı’nın internet sitesinde mevcut. 157 milyar dolar ihracata mukabil ithalat tutarı 234,1 milyar dolar. Bir senelik dış ticaret bilançosunda 77,1 milyar dolar açık verdik. Aynı dönemde Almanya’nın dış ticaret fazlası 200 milyar dolar. Almanya bir kilo ihracattan 4,1 dolar kazanırken Türkiye’nin ihraç malları 1,5 dolardan satın alınıyor.
İHRACATTA REKOR DERKEN…
Türkiye’nin ‘ihracatta rekor kırdığı’ söylenen 2017’de rakam 2014’teki 157,6 milyar doların gerisinde kaldı. Aralık ayında ihracat yüzde 8,59, ithalat yüzde 27,68 arttı. 2017 Aralık’ta ihracatın ithalatı karşılama oranı bir evvelki senenin ayına kıyasla yüzde 69,6 seviyesinden yüzde 59,2’ye geriledi. 2017’de ihracatın ithalatı karşılama oranı ise yüzde 67,1. Bir başka ifade ile 67,1 dolar ihracat için 100 dolar ithalat yapmak mecburiyetindeyiz.
Böyle bir ekonominin gezilerden evvel çare bulması lazım gelen kronik meseleleri olduğu aşikâr. İmalat sanayii en aktüel teknoloji ve bilgiye göre kendini yenileme kabiliyetinden mahrum. İhracatta miktar artsa da kilo fiyatı yerinde sayıyor, hatta geriliyor. Temel hususlarda ev ödevlerimizi iyi yapmadığımızı rakamlar adeta gözümüzün içine sokuyor.
SUDAN’DAN ZEYTİNYAĞI, SIRBİSTAN’DAN KIRMIZI ET
Hal böyle iken Erdoğan uçakla çıktığı son seyahatlerde önüne gelene ithalat sözleri veriyor. Petrol ya da teknoloji zenginiyiz sanki! Erdoğan ithalat sözü verirken döviz fazlası olan Federal Almanya’nın başbakanı Angela Merkel’den bile daha cömert. İthalat kesesinin ağzını sonuna kadar açıyor.
Güya Türkiye’nin ihracatını artırmak için çıkılan seferlerde ABD’de Boeing firmasından 11 milyar dolar tutarında yolcu uçağı, Sırbistan’dan dondurulmuş kırmızı et ve canlı hayvan, Bulgaristan’dan saman, Tunus ve Sudan’dan zeytinyağı, Özbekistan’dan pamuk, Hindistan’dan tekstil hammaddesi ithalatı için mutabakat metinlerine imza atıldı.
İTHALAT İÇİN KAPI KAPI GEZMEYE NE LÜZUM VAR
Merhum Turgut Özal’ın başlattığı bir teamüldü. Bizim bildiğimiz reis-i cumhurlar, başbakanlar yanlarına işadamlarını alır, muhataplar ile bir araya gelinir ve döviz getirecek siparişlerle memlekete geri dönülürdü. Şimdi bunun tam zıddı yapılıyor. Madem ithalat yapacaktınız firmaları ayağınıza çağırsaydınız koşa koşa gelirlerdi.
Türkiye’nin düne kadar kendi kendine yettiği kalemlerde bile ithalata mecbur kalması ihracatın ithalatı karşılama oranının artmasına ihtimal vermiyor. Zira yüksek teknoloji ve enerji açığını kapatmak teknik açıdan mümkün görünmüyor. Kırmızı etten hayvan yemine kadar rutin hale gelen ithalat dış ticarette açığı daha da büyütecek.
150 MİLYAR DOLAR TUZAĞI
İhracat dünyada talep gören, katma değeri yüksek mallarla artabilir. 2012’den beri 150 milyar dolarlık ihracat tuzağından kurtulamadık. Ekonomi yüzde 11,1 büyüyor, ihracat üç dört senedir yerinde sayıyor.
İhracatta yüksek teknolojili mamul oranı yüzde 3,8. İhraç ettiğimiz mamullerin yüzde 61,8’i düşük ve orta düşük teknolojili. Çin, Bangladeş ve Pakistan gibi ucuz işçilik ve devlet desteği ile ihracat yapan ekonomilerle rekabette her geçen gün aleyhimize cereyan ediyor. Hali hazırdaki gibi ithal ettiğimiz ham madde veya yarı mamulü düşük bir katma değer ilave ederek dışarı satarak bir yere varamayız.
Fiyat rekabetine dayalı stratejimiz gelişmekte olan muadil ekonomiler tarafından çok yakında yerle bir edilecek. Mevcut imalat sanayiimizin kapasite ve kabiliyetlerinin Türkiye’deki tüketicinin bile taleplerini karşılayamadığını görmeliyiz artık.
PAZARLAYACAK MAL YOKSA
Erdoğan’ın VIP ve lüks uçağı ile çıktığı seyahatlerde ‘gelmişken biraz ithalat yapalım’ perdesinden konuşması da gösteriyor ki hükûmetin dış ticaret açığını azaltmak, Türkiye’nin rekabet kuvvetini artırmak gibi bir derdi yok.
İhracatta pazarlamanın ehemmiyetini tahfif etmiyorum. Elbette mühimdir. Pazarladığınız mal ne kadar kaliteli ve vazgeçilmez onu söyleyin. Muhataplarınızı buna ikna edemiyorsanız Erdoğan’ın son seyahatlerinde görüldüğü üzere evdeki bulgurdan da olursunuz.
SANAYİYİ İNŞAATA FEDA ETTİK
Dünya gazetesinde Tevfik Güngör’ün dikkat çektiği gibi Eximbank kredileri, ihracatçıya yeşil pasaport, Afrika’da, Asya’da yeni pazar arayışları ile bir yere kadar…
Sanayiyi inşaata feda ederek, günü birlik seyahatlerle dünya markası çıkarılmıyor. İmalatın yapısı değişmedikçe dünyayı defalarca turlasanız da Almanya, Japonya ve ABD gibi büyük pazarlardan daha fazla pay alamazsınız.
Ayinesi iştir kişinin söze bakılmaz…
DIŞ TİCARETTE 2017 AÇIĞI 77 MİLYAR DOLAR
SENE İHRACAT* İTHALAT* AÇIK* İHRACAT/İTHALAT**
2012 152,4 236,5 -84,1 64,5
2013 151,8 251,6 -99,8 60,3
2014 157,6 242,1 -84,5 65,1
2015 143,8 207,2 -63,3 69,4
2016 142,5 198,6 -56,0 71,0
2017 157,0 234,1 -77,1 67,1
(*) Milyar ABD Doları (**)İhracatın ithalatı karşılama oranı, yüzde.
[Semih Ardıç] 3.1.2018 [TR724]
Ahşap kaplama, deri koltuklar, samur halılar derken tadilat ve tamirat esnasında 20 milyon dolar daha harcanmıştı. AIRBUS A340 VIP uçağı Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan’a tahsis edilmişti.
İHRACAT: 157 MİLYAR DOLAR, İTHALAT: 234,1 MİLYAR DOLAR
Lüks uçak için yapılan harcamanın telafisi gibi görünen yurt dışı geziler bilakis neticeler veriyor. Ne kadar şayan-ı dikkat ki VIP uçak dolusu heyetle gidilen diyarlarda yeni ithalat irtibatları kuruluyor. Uçağın her seferinin akabinde Türkiye’nin ithalatı, dolayısıyla dış ticaret açığı artıyor.
2017 rakamları Gümrük ve Ticaret Bakanlığı’nın internet sitesinde mevcut. 157 milyar dolar ihracata mukabil ithalat tutarı 234,1 milyar dolar. Bir senelik dış ticaret bilançosunda 77,1 milyar dolar açık verdik. Aynı dönemde Almanya’nın dış ticaret fazlası 200 milyar dolar. Almanya bir kilo ihracattan 4,1 dolar kazanırken Türkiye’nin ihraç malları 1,5 dolardan satın alınıyor.
İHRACATTA REKOR DERKEN…
Türkiye’nin ‘ihracatta rekor kırdığı’ söylenen 2017’de rakam 2014’teki 157,6 milyar doların gerisinde kaldı. Aralık ayında ihracat yüzde 8,59, ithalat yüzde 27,68 arttı. 2017 Aralık’ta ihracatın ithalatı karşılama oranı bir evvelki senenin ayına kıyasla yüzde 69,6 seviyesinden yüzde 59,2’ye geriledi. 2017’de ihracatın ithalatı karşılama oranı ise yüzde 67,1. Bir başka ifade ile 67,1 dolar ihracat için 100 dolar ithalat yapmak mecburiyetindeyiz.
Böyle bir ekonominin gezilerden evvel çare bulması lazım gelen kronik meseleleri olduğu aşikâr. İmalat sanayii en aktüel teknoloji ve bilgiye göre kendini yenileme kabiliyetinden mahrum. İhracatta miktar artsa da kilo fiyatı yerinde sayıyor, hatta geriliyor. Temel hususlarda ev ödevlerimizi iyi yapmadığımızı rakamlar adeta gözümüzün içine sokuyor.
SUDAN’DAN ZEYTİNYAĞI, SIRBİSTAN’DAN KIRMIZI ET
Hal böyle iken Erdoğan uçakla çıktığı son seyahatlerde önüne gelene ithalat sözleri veriyor. Petrol ya da teknoloji zenginiyiz sanki! Erdoğan ithalat sözü verirken döviz fazlası olan Federal Almanya’nın başbakanı Angela Merkel’den bile daha cömert. İthalat kesesinin ağzını sonuna kadar açıyor.
Güya Türkiye’nin ihracatını artırmak için çıkılan seferlerde ABD’de Boeing firmasından 11 milyar dolar tutarında yolcu uçağı, Sırbistan’dan dondurulmuş kırmızı et ve canlı hayvan, Bulgaristan’dan saman, Tunus ve Sudan’dan zeytinyağı, Özbekistan’dan pamuk, Hindistan’dan tekstil hammaddesi ithalatı için mutabakat metinlerine imza atıldı.
İTHALAT İÇİN KAPI KAPI GEZMEYE NE LÜZUM VAR
Merhum Turgut Özal’ın başlattığı bir teamüldü. Bizim bildiğimiz reis-i cumhurlar, başbakanlar yanlarına işadamlarını alır, muhataplar ile bir araya gelinir ve döviz getirecek siparişlerle memlekete geri dönülürdü. Şimdi bunun tam zıddı yapılıyor. Madem ithalat yapacaktınız firmaları ayağınıza çağırsaydınız koşa koşa gelirlerdi.
Türkiye’nin düne kadar kendi kendine yettiği kalemlerde bile ithalata mecbur kalması ihracatın ithalatı karşılama oranının artmasına ihtimal vermiyor. Zira yüksek teknoloji ve enerji açığını kapatmak teknik açıdan mümkün görünmüyor. Kırmızı etten hayvan yemine kadar rutin hale gelen ithalat dış ticarette açığı daha da büyütecek.
150 MİLYAR DOLAR TUZAĞI
İhracat dünyada talep gören, katma değeri yüksek mallarla artabilir. 2012’den beri 150 milyar dolarlık ihracat tuzağından kurtulamadık. Ekonomi yüzde 11,1 büyüyor, ihracat üç dört senedir yerinde sayıyor.
İhracatta yüksek teknolojili mamul oranı yüzde 3,8. İhraç ettiğimiz mamullerin yüzde 61,8’i düşük ve orta düşük teknolojili. Çin, Bangladeş ve Pakistan gibi ucuz işçilik ve devlet desteği ile ihracat yapan ekonomilerle rekabette her geçen gün aleyhimize cereyan ediyor. Hali hazırdaki gibi ithal ettiğimiz ham madde veya yarı mamulü düşük bir katma değer ilave ederek dışarı satarak bir yere varamayız.
Fiyat rekabetine dayalı stratejimiz gelişmekte olan muadil ekonomiler tarafından çok yakında yerle bir edilecek. Mevcut imalat sanayiimizin kapasite ve kabiliyetlerinin Türkiye’deki tüketicinin bile taleplerini karşılayamadığını görmeliyiz artık.
PAZARLAYACAK MAL YOKSA
Erdoğan’ın VIP ve lüks uçağı ile çıktığı seyahatlerde ‘gelmişken biraz ithalat yapalım’ perdesinden konuşması da gösteriyor ki hükûmetin dış ticaret açığını azaltmak, Türkiye’nin rekabet kuvvetini artırmak gibi bir derdi yok.
İhracatta pazarlamanın ehemmiyetini tahfif etmiyorum. Elbette mühimdir. Pazarladığınız mal ne kadar kaliteli ve vazgeçilmez onu söyleyin. Muhataplarınızı buna ikna edemiyorsanız Erdoğan’ın son seyahatlerinde görüldüğü üzere evdeki bulgurdan da olursunuz.
SANAYİYİ İNŞAATA FEDA ETTİK
Dünya gazetesinde Tevfik Güngör’ün dikkat çektiği gibi Eximbank kredileri, ihracatçıya yeşil pasaport, Afrika’da, Asya’da yeni pazar arayışları ile bir yere kadar…
Sanayiyi inşaata feda ederek, günü birlik seyahatlerle dünya markası çıkarılmıyor. İmalatın yapısı değişmedikçe dünyayı defalarca turlasanız da Almanya, Japonya ve ABD gibi büyük pazarlardan daha fazla pay alamazsınız.
Ayinesi iştir kişinin söze bakılmaz…
DIŞ TİCARETTE 2017 AÇIĞI 77 MİLYAR DOLAR
SENE İHRACAT* İTHALAT* AÇIK* İHRACAT/İTHALAT**
2012 152,4 236,5 -84,1 64,5
2013 151,8 251,6 -99,8 60,3
2014 157,6 242,1 -84,5 65,1
2015 143,8 207,2 -63,3 69,4
2016 142,5 198,6 -56,0 71,0
2017 157,0 234,1 -77,1 67,1
(*) Milyar ABD Doları (**)İhracatın ithalatı karşılama oranı, yüzde.
[Semih Ardıç] 3.1.2018 [TR724]
İran gösterileri ve Kürt faktörü [Ebubekir Işık]
28 Aralık’ta Meşhed’de başlayan ve birçok farklı şehre de sıçrayan İran’daki ayaklanmalara Kürtler’den de geniş katılımların olduğunu görmekteyiz. Özellikle, Kürtlerin yoğun yaşadığı bölgelerden gelen sosyal medya görüntülerine baktığımızda, sayıları belki de on binleri bulan Kürt grupların devam etmekte olan ayaklanmalara katıldığı ve sokakları hâlen terk etmedikleri anlaşılmakta.
Yoğunluk itibariyle İran’ın Rojhelat bölgesinde ve bu bölgeye bağlı Kirmanşah, Kürdistan ve Batı Azerbaycan yerleşim birimlerinde yaşayan Kürtlerin İran nüfusunun yüzde onuna tekabül ettiği ve sayılarının 6 ila 8 milyon arasında olduğu düşünüldüğünde, devam etmekte olan ayaklanmalara Kürtlerin desteğinin hatırı sayılır etkileri olacağı son derece açık. İran’daki Kürtlerin kahir ekseriyetinin bu bölgede faaliyet gösteren üç büyük Kürt partisinin açıklamalarını dikkate alarak ayaklanmalara katıldığını ifade etmekle beraber, bu üç partiyle organik bir bağı olmamasına rağmen ayaklanmalara katılanların yekûnunu da azımsamamak gerekiyor.
PJAK’TAN GÖSTERİLERE KATILMA ÇAĞRISI
İran’ın en büyük üç Kürt partisinden biri olan ve PKK’nın da kardeş partisi olarak kabul edilen PJAK’tan (Partiya Jiyana Azad a Kurdistanê – Kürdistan Özgür Yaşam Partisi) geçtiğimiz pazar günü yapılan açıklamaya baktığımızda, ‘Rojhelat bölgesinde yaşayan tüm Kürtlerin demokrasi ve özgürlük adına sokaklara çıkması gerektiği ve kalıcı bir değişime gebe olan bu başkaldırıya destek verilmesinin elzem olduğ’’ ifadelerini içeren bir metin kaşımıza çıkmakta. PJAK’ın yönetim kadrosu tarafından kaleme alınan bu açıklama ayaklanmaların çıkış sebebinin ekonomik olduğunu kabul etmekle birlikte, bu sosyal patlamanın temel motivasyonunu siyasal olduğunun altını çizmekte ve yönetici elitin ülkedeki demokrasi talebini daha fazla tehir edemeyeceğini ortaya koymakta. Ayrıca, PJAK’ın açıklamasında İran hükümetinin ‘protestocuları yabancıların İran’da ki eli’ olarak tanımlamasını da ‘otokratik rejimlerin ortak bir ifadesi’ olarak nitelemekte. Bu bağlamdan hareketle, PJAK İran’da yaşayan tüm Kürtleri ve İranlıları bu demokrasi mücadelesine katılmaya davet etmekte.
‘BARIŞÇIL VE ŞİDDETTEN UZAK’
Diğer taraftan, kurulduğu 1945 yılından bu yana gerek Şah rejimi ile gerekse de İslam Cumhuriyeti ile Kürtlerin hakları için mücadele etmiş İran Kürdistanı Demokrat Partisi’nin (Partî Dêmokiratî Kurdistanî Êran, PDKİ) söylemlerine baktığımızda PJAK’ın açıklamalarına paralel ifadeler görmekteyiz. Geçtiğimiz hafta sonu Cumartesi günü internet sitesi üzerinden bir açıklama yapan PDKİ yönetimi, ‘Öz savunmanın gerekli olmadığı haller dışında, İran Kürdistanı’nda yaşayan Kürtleri devam etmekte olan gösterilere barışçıl ve şiddetten uzak bir yaklaşımla katılmaya davet ediyoruz’ şeklinde bir çağrıda bulunmuştu. Aynı açıklamada PDKİ’nin lideri Mustafa Hicri’nin ‘Biz federal ve demokratik bir devlet için mücadele veriyoruz. Her ulusun kendi otonom yönetimine sahip olduğu ve federal hükümette temsil edildiği bir yönetim için savaşmaya devam edeceğiz. Mevcut yönetimin Şii ve Farisi dominant niteliğine şiddetle karşı çıkıyoruz’ ifadelerine de yer verilmişti.
İran Kürdistanı’nda etkili olan diğer bir parti ise şüphesiz Komala (Komala-i Jiyanawey Kurdistan – Kürdistan’ın Yaşamı Komitesi). Partinin genel sekreteri Abdullah Mohtadi’ninin geçtiğimiz hafta sonu İran’daki gösterilere dair yaptığı açıklamada özellikle uluslararası kamuoyuna önemli bir çağrıda bulundu. ‘İran Devrim Muhafızları’nın gerek göstericileri püskürtmek için gerekse de göstericilerin arasına karışarak demokrasi ve özgürlükler adına başlamış olan ayaklanmaları farklı taraflara çekebilme kastıyla her yola başvurabileceğine’ dair kaygısının uluslararası aktörler tarafından dikkate alınmasını talep etmişti.
İRAN KÜRTLERİNİN DESTEK SEBEBİ
Tüm bu açıklamalara ve Kürtlerin İran’da devam eden ayaklanmalara katılımlarına baktığımızda, İran Kürtleri’nin temelde üç motivasyon kaynağı ile hareket ettiğini görmekteyiz. Birincisi, İran’da faaliyet gösteren Kürt partileri istisnasız olarak bu ayaklanmaların Şii rejimini devirmese bile birçok hususta geri adım atmaya zorlayacağını ve böylesi bir sürecin dışında kalmamaya gayret ettikleri izlenimi vermekteler. İkincisi, uzun yıllardır İran’ın savaş ve asimilasyon politikaları altında ezilen ve İran’da yaşayan Kürtlere çok fazla umut ve ilham kaynağı olamayan Kürt partilerinin, tekrar Kürtler arasında heyecan ve ortak hareket etme bilincini körüklemek için insanları bu gösterilere kanalize etmekte fayda mülahaza ettiğini gözlemlemekteyiz. Son olarak, İran’da yaşayan Kürtlerin bu ayaklanmalara katılarak, önümüzdeki günlerde şayet İran yönetimi ve göstericilerin temsilcileri arasında bir pazarlık masası kurulacak olursa, bu masaya davet edilmek istediklerini anlamaktayız.
[Ebubekir Işık] 3.1.2018 [TR724]
Yoğunluk itibariyle İran’ın Rojhelat bölgesinde ve bu bölgeye bağlı Kirmanşah, Kürdistan ve Batı Azerbaycan yerleşim birimlerinde yaşayan Kürtlerin İran nüfusunun yüzde onuna tekabül ettiği ve sayılarının 6 ila 8 milyon arasında olduğu düşünüldüğünde, devam etmekte olan ayaklanmalara Kürtlerin desteğinin hatırı sayılır etkileri olacağı son derece açık. İran’daki Kürtlerin kahir ekseriyetinin bu bölgede faaliyet gösteren üç büyük Kürt partisinin açıklamalarını dikkate alarak ayaklanmalara katıldığını ifade etmekle beraber, bu üç partiyle organik bir bağı olmamasına rağmen ayaklanmalara katılanların yekûnunu da azımsamamak gerekiyor.
PJAK’TAN GÖSTERİLERE KATILMA ÇAĞRISI
İran’ın en büyük üç Kürt partisinden biri olan ve PKK’nın da kardeş partisi olarak kabul edilen PJAK’tan (Partiya Jiyana Azad a Kurdistanê – Kürdistan Özgür Yaşam Partisi) geçtiğimiz pazar günü yapılan açıklamaya baktığımızda, ‘Rojhelat bölgesinde yaşayan tüm Kürtlerin demokrasi ve özgürlük adına sokaklara çıkması gerektiği ve kalıcı bir değişime gebe olan bu başkaldırıya destek verilmesinin elzem olduğ’’ ifadelerini içeren bir metin kaşımıza çıkmakta. PJAK’ın yönetim kadrosu tarafından kaleme alınan bu açıklama ayaklanmaların çıkış sebebinin ekonomik olduğunu kabul etmekle birlikte, bu sosyal patlamanın temel motivasyonunu siyasal olduğunun altını çizmekte ve yönetici elitin ülkedeki demokrasi talebini daha fazla tehir edemeyeceğini ortaya koymakta. Ayrıca, PJAK’ın açıklamasında İran hükümetinin ‘protestocuları yabancıların İran’da ki eli’ olarak tanımlamasını da ‘otokratik rejimlerin ortak bir ifadesi’ olarak nitelemekte. Bu bağlamdan hareketle, PJAK İran’da yaşayan tüm Kürtleri ve İranlıları bu demokrasi mücadelesine katılmaya davet etmekte.
‘BARIŞÇIL VE ŞİDDETTEN UZAK’
Diğer taraftan, kurulduğu 1945 yılından bu yana gerek Şah rejimi ile gerekse de İslam Cumhuriyeti ile Kürtlerin hakları için mücadele etmiş İran Kürdistanı Demokrat Partisi’nin (Partî Dêmokiratî Kurdistanî Êran, PDKİ) söylemlerine baktığımızda PJAK’ın açıklamalarına paralel ifadeler görmekteyiz. Geçtiğimiz hafta sonu Cumartesi günü internet sitesi üzerinden bir açıklama yapan PDKİ yönetimi, ‘Öz savunmanın gerekli olmadığı haller dışında, İran Kürdistanı’nda yaşayan Kürtleri devam etmekte olan gösterilere barışçıl ve şiddetten uzak bir yaklaşımla katılmaya davet ediyoruz’ şeklinde bir çağrıda bulunmuştu. Aynı açıklamada PDKİ’nin lideri Mustafa Hicri’nin ‘Biz federal ve demokratik bir devlet için mücadele veriyoruz. Her ulusun kendi otonom yönetimine sahip olduğu ve federal hükümette temsil edildiği bir yönetim için savaşmaya devam edeceğiz. Mevcut yönetimin Şii ve Farisi dominant niteliğine şiddetle karşı çıkıyoruz’ ifadelerine de yer verilmişti.
İran Kürdistanı’nda etkili olan diğer bir parti ise şüphesiz Komala (Komala-i Jiyanawey Kurdistan – Kürdistan’ın Yaşamı Komitesi). Partinin genel sekreteri Abdullah Mohtadi’ninin geçtiğimiz hafta sonu İran’daki gösterilere dair yaptığı açıklamada özellikle uluslararası kamuoyuna önemli bir çağrıda bulundu. ‘İran Devrim Muhafızları’nın gerek göstericileri püskürtmek için gerekse de göstericilerin arasına karışarak demokrasi ve özgürlükler adına başlamış olan ayaklanmaları farklı taraflara çekebilme kastıyla her yola başvurabileceğine’ dair kaygısının uluslararası aktörler tarafından dikkate alınmasını talep etmişti.
İRAN KÜRTLERİNİN DESTEK SEBEBİ
Tüm bu açıklamalara ve Kürtlerin İran’da devam eden ayaklanmalara katılımlarına baktığımızda, İran Kürtleri’nin temelde üç motivasyon kaynağı ile hareket ettiğini görmekteyiz. Birincisi, İran’da faaliyet gösteren Kürt partileri istisnasız olarak bu ayaklanmaların Şii rejimini devirmese bile birçok hususta geri adım atmaya zorlayacağını ve böylesi bir sürecin dışında kalmamaya gayret ettikleri izlenimi vermekteler. İkincisi, uzun yıllardır İran’ın savaş ve asimilasyon politikaları altında ezilen ve İran’da yaşayan Kürtlere çok fazla umut ve ilham kaynağı olamayan Kürt partilerinin, tekrar Kürtler arasında heyecan ve ortak hareket etme bilincini körüklemek için insanları bu gösterilere kanalize etmekte fayda mülahaza ettiğini gözlemlemekteyiz. Son olarak, İran’da yaşayan Kürtlerin bu ayaklanmalara katılarak, önümüzdeki günlerde şayet İran yönetimi ve göstericilerin temsilcileri arasında bir pazarlık masası kurulacak olursa, bu masaya davet edilmek istediklerini anlamaktayız.
[Ebubekir Işık] 3.1.2018 [TR724]
Sarı Kırmızılı renklerin devresi! [İlk Devrenin ardından] [Hasan Cücük]
İlk devreye damga vuran takımların başında Göztepe ve Kayserispor geliyor. Hayal kırıklığı yaşatanlar arasında başta Antalyaspor olmak üzere Konyaspor, Osmanlıspor ve Gençlerbirliği’ni saymak mümkün. Son 3 haftaya kadar iyi bir çıkış yakalayan Bursaspor ise son haftalardaki puan kaybıyla zirveden uzaklaştı.
GÖZTEPE LİGE HEMEN ISINDI
Sezonun şüphesiz en flaş ekibi Göztepe oldu. 14 yıl aradan sonra yeniden Süper Lige dönen İzmir’in Sarı Kırmızılı ekibi, ilk 17 haftada 9 galibiyet, 3 beraberlik ve 5 mağlubiyetle 30 puana ulaştı. Göztepe, elde ettiği 30 puanla ligin yeniden 18 takımla oynanmaya başlandığı 1994- 95 sezonundan bu yana, alt ligden gelip ilk yarıda en fazla puan toplayan ekip oldu. Genç teknik adam Tamer Tuna yönetiminde istikrarlı sonuçlar alan Göztepe’nin başarısında forvet oyuncusu Adis Jahovic attığı 14 golle önemli rol oynadı. Jahovic’in gollerinin 6’sı penaltıdandı. Göztepe, ilk yarıda 7 penaltı ile lehine en çok beyaz nokta gösterilen takım oldu.
ZİRVEYİ ZORLAYAN KAYSERİ
Devrenin başka flaş ekibi geçen sezon ligde kalma mücadelesi veren Kayserispor oldu. Rumen teknik adam Marius Sumudica yönetiminde başarılı sonuçlar alan Kayserispor, topladığı 30 puanla devreyi 5. sırada tamamladı. Kayserispor’u sırtlayan isim ise 34 yaşındaki golcüsü Umut Bulut oldu. İlk devre 9 gol atan Umut Bulut, 12. haftadan itibaren üst üste 5 hafta gol atmayı başardı. Sezona farklı Galatasaray yenilgisiyle başlayan Kayserispor, 8 galibiyet, 6 beraberlik ve 3 yenilgi ile devreyi kapattı. Zirvedeki takımlardan sadece Galatasaray’a kaybeden Kayserispor, Fenerbahçe, Başakşehir, Beşiktaş ve Trabzonspor’la berabere kaldı.
BURSA VE ANTALYA ORTA SIRADA
Fransız teknik adam Paul Le Guen yönetiminde sezona başlayan Bursaspor, ligin ilk 7 haftasında aldığı 4 yenilgiyle kötü bir tablo çizmişti. İlerleyen haftalarda toparlanan Bursaspor yenilgiyi unuturken, üst sıralara tırmandı. Yeşil-beyazlı ekibin düşüşü ligin 15. Haftasındaki Fenerbahçe yenilgisiyle yeniden başladı. Son 3 haftadan sadece 1 puan çıkarınca zirve ile arasındaki puan farkının açılmasına engel olamadı.
Samuel Eto’o gibi bir dünya yıldızına sahip Antalyaspor bu sezon kadrosuna Samir Nasri ve Jeremy Menez gibi ünlü isimleri katarak iddialı bir takım oluşturmuştu. Bir türlü iyileşmeyen Menez tam bir hüsran olurken, Nasri ise adının altında ezilen bir performans ortaya koydu. Yıldızlarından istediği verimi alamayan Antalyaspor hızla ligin dibine doğru yol aldı. Akdeniz ekibinde Eto’o ile birlikte Deniz Kadah ve Emre Güral skora katkı yapan oyunculardı.
KONYA HAYAL KIRIKLIĞI, AKHİSAR TEPE TAKLAK
Geçen yıl Türkiye Kupası ve Süper Kupa’nın sahibi Konyaspor devrenin hayal kırıklıklarından oldu. Mustafa Reşit Akçay’la sezonu açan Konyaspor, sadece ligde değil mücadele ettiği UEFA Avrupa Ligi’nde de başarılı sonuçlar alamadı. Akçay’ı gönderip göreve Mehmet Özdilek’e getiren Konyaspor ilk yarıyı 16. sırada tamamladı. Ankara ekipleri Gençlerbirliği ve Osmanlıspor da ilk devrede kötü bir performans gösteren takımlar oldu.
İlk devrenin en ilginç sonuçlarına imza atan takımlarından biri de Akhisar oldu. Okan Buruk yönetiminde başarılı sonuçlar alan Aksihar, 8. hafta deplasmanda tarihi bir skora imza atıp Trabzonspor’u 6-1 yendi. Ne olduysa bu maçtan sonra oldu ve Akhisar’ın yüzü bir daha gülmedi. Ligin geri kalan 9 haftasında 6 mağlubiyet ve 3 beraberlik alarak 3 puana hasret kaldı.
9 FUTBOLCU HER ANINDA YER ALDI
Süper Lig’de 2017-2018 sezonunun ilk yarısında takımlardaki 409 oyuncudan sadece 9’u tüm maçlarda 90 dakika forma giydi. Bunlardan 7’si kalecilerdi. Konyaspor’dan Serkan Kırıntılı, Beşiktaş’tan Fabricio Agosto Ramirez, Galatasaray’dan Fernando Muslera, Gençlerbirliği’nden Johannes Hopf, Kasımpaşa’dan Ramazan Köse, Başakşehir’den Volkan Babacan ve Akhisarspor’dan Milan Lukac, 17 maçın tamamında kalelerini korudu. Kasımpaşa’dan Strahil Popov ve Trabzonspor’dan Joao Pereira, bütün maçlarda görev alan diğer iki futbolcu olarak öne çıktı.
[Hasan Cücük] 3.1.2018 [TR724]
GÖZTEPE LİGE HEMEN ISINDI
Sezonun şüphesiz en flaş ekibi Göztepe oldu. 14 yıl aradan sonra yeniden Süper Lige dönen İzmir’in Sarı Kırmızılı ekibi, ilk 17 haftada 9 galibiyet, 3 beraberlik ve 5 mağlubiyetle 30 puana ulaştı. Göztepe, elde ettiği 30 puanla ligin yeniden 18 takımla oynanmaya başlandığı 1994- 95 sezonundan bu yana, alt ligden gelip ilk yarıda en fazla puan toplayan ekip oldu. Genç teknik adam Tamer Tuna yönetiminde istikrarlı sonuçlar alan Göztepe’nin başarısında forvet oyuncusu Adis Jahovic attığı 14 golle önemli rol oynadı. Jahovic’in gollerinin 6’sı penaltıdandı. Göztepe, ilk yarıda 7 penaltı ile lehine en çok beyaz nokta gösterilen takım oldu.
ZİRVEYİ ZORLAYAN KAYSERİ
Devrenin başka flaş ekibi geçen sezon ligde kalma mücadelesi veren Kayserispor oldu. Rumen teknik adam Marius Sumudica yönetiminde başarılı sonuçlar alan Kayserispor, topladığı 30 puanla devreyi 5. sırada tamamladı. Kayserispor’u sırtlayan isim ise 34 yaşındaki golcüsü Umut Bulut oldu. İlk devre 9 gol atan Umut Bulut, 12. haftadan itibaren üst üste 5 hafta gol atmayı başardı. Sezona farklı Galatasaray yenilgisiyle başlayan Kayserispor, 8 galibiyet, 6 beraberlik ve 3 yenilgi ile devreyi kapattı. Zirvedeki takımlardan sadece Galatasaray’a kaybeden Kayserispor, Fenerbahçe, Başakşehir, Beşiktaş ve Trabzonspor’la berabere kaldı.
BURSA VE ANTALYA ORTA SIRADA
Fransız teknik adam Paul Le Guen yönetiminde sezona başlayan Bursaspor, ligin ilk 7 haftasında aldığı 4 yenilgiyle kötü bir tablo çizmişti. İlerleyen haftalarda toparlanan Bursaspor yenilgiyi unuturken, üst sıralara tırmandı. Yeşil-beyazlı ekibin düşüşü ligin 15. Haftasındaki Fenerbahçe yenilgisiyle yeniden başladı. Son 3 haftadan sadece 1 puan çıkarınca zirve ile arasındaki puan farkının açılmasına engel olamadı.
Samuel Eto’o gibi bir dünya yıldızına sahip Antalyaspor bu sezon kadrosuna Samir Nasri ve Jeremy Menez gibi ünlü isimleri katarak iddialı bir takım oluşturmuştu. Bir türlü iyileşmeyen Menez tam bir hüsran olurken, Nasri ise adının altında ezilen bir performans ortaya koydu. Yıldızlarından istediği verimi alamayan Antalyaspor hızla ligin dibine doğru yol aldı. Akdeniz ekibinde Eto’o ile birlikte Deniz Kadah ve Emre Güral skora katkı yapan oyunculardı.
KONYA HAYAL KIRIKLIĞI, AKHİSAR TEPE TAKLAK
Geçen yıl Türkiye Kupası ve Süper Kupa’nın sahibi Konyaspor devrenin hayal kırıklıklarından oldu. Mustafa Reşit Akçay’la sezonu açan Konyaspor, sadece ligde değil mücadele ettiği UEFA Avrupa Ligi’nde de başarılı sonuçlar alamadı. Akçay’ı gönderip göreve Mehmet Özdilek’e getiren Konyaspor ilk yarıyı 16. sırada tamamladı. Ankara ekipleri Gençlerbirliği ve Osmanlıspor da ilk devrede kötü bir performans gösteren takımlar oldu.
İlk devrenin en ilginç sonuçlarına imza atan takımlarından biri de Akhisar oldu. Okan Buruk yönetiminde başarılı sonuçlar alan Aksihar, 8. hafta deplasmanda tarihi bir skora imza atıp Trabzonspor’u 6-1 yendi. Ne olduysa bu maçtan sonra oldu ve Akhisar’ın yüzü bir daha gülmedi. Ligin geri kalan 9 haftasında 6 mağlubiyet ve 3 beraberlik alarak 3 puana hasret kaldı.
9 FUTBOLCU HER ANINDA YER ALDI
Süper Lig’de 2017-2018 sezonunun ilk yarısında takımlardaki 409 oyuncudan sadece 9’u tüm maçlarda 90 dakika forma giydi. Bunlardan 7’si kalecilerdi. Konyaspor’dan Serkan Kırıntılı, Beşiktaş’tan Fabricio Agosto Ramirez, Galatasaray’dan Fernando Muslera, Gençlerbirliği’nden Johannes Hopf, Kasımpaşa’dan Ramazan Köse, Başakşehir’den Volkan Babacan ve Akhisarspor’dan Milan Lukac, 17 maçın tamamında kalelerini korudu. Kasımpaşa’dan Strahil Popov ve Trabzonspor’dan Joao Pereira, bütün maçlarda görev alan diğer iki futbolcu olarak öne çıktı.
[Hasan Cücük] 3.1.2018 [TR724]
Gelgitlerden kurtulmak için ne yapmalı? [Süleyman Sargın]
Bir dem âbid, bir dem zâhid, bir dem âsî, bir dem mutî’;
Bir dem gelir ki ey gönül, ne dinde, ne imandasın…
Yunus Emre bu dizelerde, insanın mahiyetindeki oynaklığı ne güzel anlatır! İnsan her kalp atışında farklı bir düşüncenin, farklı bir niyetin, farklı bir tavır ve davranışın, farklı bir yönelişin içine girebilecek özelliğe sahip bir varlıktır. Vicdanın yanı başındaki nefis, siyah bir bulut gibi iç dünyamızda sürekli karartılar oluşturur ve bir türlü arzu edilen nuraniyetin yakalanmasına fırsat vermez.
Varlığını böyle gel-gitlerin ağında sürdüren insan her an bir ikaza, yönlendirilmeye, yenilenmeye, ıslaha ve istiğfara muhtaçtır. Farz namazların günün beş ayrı vaktine yayılması, gecelerin teheccütle nurlandırılıp, gündüzlerin duhâ ile bereketlendirilmesi de bu sebeptendir. Zikrullah’a, tevbeye, istiğfara ve çeşitli evrada herhangi bir zaman ve sayı sınırı konmaması ise üzerinde ayrıca düşünmeye değer bir konudur. Kur’an’da “Allah’ı çokça zikretmemiz” emredilir. (Ahzab, 41) Buradaki “çok” emrinin bir sınırı yoktur. Özellikle Kelime-i Tevhid (Lâ ilâhe illallah) zikri kalbi her türlü şirkten ve şirk şaibesinden koruyacak önemli ve hayati bir iksirdir. Efendimizin beyanlarıyla “Hem kendisinin hem de kendisinden önceki bütün peygamberlerin söyledikleri en faziletli söz” olan ‘Lâ ilâhe illallah’ zikri, diğer bütün virdlerin ırmaklar halinde içine aktığı bir okyanus mesabesindedir ve manevi hayatımızı ayakta tutan, “Latîfe-i Rabbâniye” de dediğimiz kalbin can suyudur.
“Başka ilâh yoktur, (ilâh olarak) sadece ve sadece Allah vardır” manasındaki Kelime-i Tevhid, Allah isminin diğer bütün Esmâ-i Hüsnâyı da içine alması hasebiyle, “Allah’tan başka ilâh yoktur, Allah’tan başka Ma’bûd yoktur; Allah’tan başka bizatihî Maksûd yoktur; Allah’tan başka mutlak manada Rabb, Mevlâ, Mahbûb, Mâlik-i Hakîki, Rezzâk, Şâfî, Halîk…. yoktur” gibi manalara da gelir. Dolayısıyla Kelime-i Tevhîd’in tekrarla zikrine devam etmek, kalbi kendilerine bağlayan nefsani arzuların, şehvetlerin, dünyevi beklentilerin bağlarını kırar. Ehlullah’a göre, “Bu zikri hayatının değişmez bir parçası haline getiren ve ne maksatla okuduğunu bilerek her gün aksatmadan yüzlerce defa tekrar eden bir insan Allah’tan başka bir Rabb, koruyucu, güç mercii, yardım istenecek makam vesaire aramaz. Kalbinde O’ndan (cc) başkasına hakiki manada yer vermez.”
Kelime-i Tevhid, insanın bütün boyutlarıyla hakiki ve tahkîki tevhidi kazanmasına vesile olur. Hem de onu birden fazla sözde ilâha, rabbe, mahbuba, maksuda, mevlâya, koruyucuya, yardımcıya kul edecek, onların önünde boyun büküp gerdan kırmasına sebep olacak bir zilletten, dolayısıyla şeref, haysiyet ve izzetini ayaklar altına almaktan korur.
Bunun yanı sıra Kelime-i Tevhid’in tekrarla zikri, insandaki pek çok duygu ve latifelerin de bir tevhidi olduğuna işaret eder. Aklın, düşüncenin, muhakemenin, tefekkürün, tasavvurun, hayal etmenin, iz’anın, tasdikin, itikadın, kalbin, ruhun, fuâdın, sırrın, hafinin, ahfânın, gözün, kulağın, burnun, derinin, dilin, ellerin, ayakların, midenin, sevmenin, kızmanın, korkmanın, bağlanmanın, yakınlaşmanın, uzaklaşmanın, hâsılı bütün duyuların, duyguların ve azaların tevhidi vardır. Tevhidden maksat şudur; Lâ ilâhe illallah hakikati içinde veya bu hakikatten her birine düşen bir vazife söz konusudur.
İşte Kelime-i Tevhid tekrarla zikredilerek bütün duyu, duygu ve uzuvlara Tevhid’den düşen vazife hatırlatılır ve bütün duyu, duygu ve uzuvlar Tevhîd’e yönlendirilir. Bu yönlendirme yapılırken de elbette nefsin put edindiği veya edinebileceği pek çok alâkalar ve varlıklarla, pek çok sözde ilâhlar, rabler, hâkimler, melikler, koruyucular, güç sahipleri ve mevlâlarla bütün ilgi ve münasebetleri kesilir. Böylece insan bütün varlığı ve benliğiyle, bütün ruhuyla Kelime-i Tevhidi zikreder, yaşar, idrak eder ve imanda kemale ulaşır.
‘Ene’nin ilacı zikirdir
İnsanı böyle bir kemale ulaşmaktan alıkoyan ve sırât-ı müstakimden saptıran iki büyük tağut vardır. Bunlardan biri “ene” yani benlik duygusudur. Enâniyet (egoizm) olarak da tabir edilen bu duygu, insanı Allah karşısında “Sen Sensin, ben benim” diyecek kadar küstahlaştırabilir. Allah’ın emir ve yasaklarına karşı güya bağımsızlık ve özgürlük arayan, ona isyan eden enfüsteki (iç dünyamızdaki) bu mekanizma, insanı Allah’tan koparıp kendine köle etmek ister.
Diğer tağut ise insanın dış dünyasındadır ve Cenab-ı Allah’ın kâinat üzerindeki hâkimiyetinin karşısına bir put gibi dikilir. Buna da “tabiat” tabir edilir. Baştan sona ilâhi ayetler mecmuası, Cenab-ı Allah’ın Kudret ve İrade sıfatlarının tecellisi ilâhi bir kitap olan kâinat bize Rabbimizi tanıtan üç küllî muarriften biridir ve baştan sona irfan kaynağıdır. Risale-i Nurlar’da “Kitab-ı Kebîr-i Kâinat” olarak anılan bu uçsuz bucaksız varlık âlemine gaflet nazarıyla mânây-ı ismîsi ile bakmak, onu bir sebep değil müsebbip görmek, matbû yani basılmış bir kitap olarak değil, tâbi’ yani kendi kendini basan bir kitap olarak düşünmek, üzerine yazılar yazılmış bir kâğıt değil, bizzat bir yazar olduğunu vehmetmek; bir ürün değil bir kaynak; münfail yani tamamen tesire açık edilgen bir nesne değil, bir fâil (özne) ve etken olarak kabul etmek insanı yoldan çıkarır. Böyleleri için tabiat heyula bir tağut olur çıkar ve insanı dalalete atar.
Bediüzzaman Hazretleri, “Bir tohumun kalbi, yani içi delindiği zaman, elbette sümbüllenip neşv ü nemâ bulamaz; ölür gider. Bunun gibi, ‘ene’ (ben) ile tabir edilen enaniyetin kalbi, “Allah, Allah” zikrinin şuâı ve hararetiyle yanıp delinirse büyüyüp gafletle firavunlaşamaz; Hâlık-ı Semâvat ve Arz’a ısyan edemez. O zikr-i ilâhi sayesinde ene mahvolur” der. (Mesnevî-i Nûriye, Hubâb)
Başta Kelime-i Tevhid, bütün zikirler hem enfüsteki hem hariçteki tağutları mahv ve tarumar eden ilaçlardır. Kendimizi bilmeye, Rabbimizi doğru tanımaya vesile olan, karakterimizi oturaklaştıran ve zıp oraya zıp buraya gidip gelmekten kurtaran çok önemli nurani iksirlerdir.
[Süleyman Sargın] 3.1.2018 [TR724]
Bir dem gelir ki ey gönül, ne dinde, ne imandasın…
Yunus Emre bu dizelerde, insanın mahiyetindeki oynaklığı ne güzel anlatır! İnsan her kalp atışında farklı bir düşüncenin, farklı bir niyetin, farklı bir tavır ve davranışın, farklı bir yönelişin içine girebilecek özelliğe sahip bir varlıktır. Vicdanın yanı başındaki nefis, siyah bir bulut gibi iç dünyamızda sürekli karartılar oluşturur ve bir türlü arzu edilen nuraniyetin yakalanmasına fırsat vermez.
Varlığını böyle gel-gitlerin ağında sürdüren insan her an bir ikaza, yönlendirilmeye, yenilenmeye, ıslaha ve istiğfara muhtaçtır. Farz namazların günün beş ayrı vaktine yayılması, gecelerin teheccütle nurlandırılıp, gündüzlerin duhâ ile bereketlendirilmesi de bu sebeptendir. Zikrullah’a, tevbeye, istiğfara ve çeşitli evrada herhangi bir zaman ve sayı sınırı konmaması ise üzerinde ayrıca düşünmeye değer bir konudur. Kur’an’da “Allah’ı çokça zikretmemiz” emredilir. (Ahzab, 41) Buradaki “çok” emrinin bir sınırı yoktur. Özellikle Kelime-i Tevhid (Lâ ilâhe illallah) zikri kalbi her türlü şirkten ve şirk şaibesinden koruyacak önemli ve hayati bir iksirdir. Efendimizin beyanlarıyla “Hem kendisinin hem de kendisinden önceki bütün peygamberlerin söyledikleri en faziletli söz” olan ‘Lâ ilâhe illallah’ zikri, diğer bütün virdlerin ırmaklar halinde içine aktığı bir okyanus mesabesindedir ve manevi hayatımızı ayakta tutan, “Latîfe-i Rabbâniye” de dediğimiz kalbin can suyudur.
“Başka ilâh yoktur, (ilâh olarak) sadece ve sadece Allah vardır” manasındaki Kelime-i Tevhid, Allah isminin diğer bütün Esmâ-i Hüsnâyı da içine alması hasebiyle, “Allah’tan başka ilâh yoktur, Allah’tan başka Ma’bûd yoktur; Allah’tan başka bizatihî Maksûd yoktur; Allah’tan başka mutlak manada Rabb, Mevlâ, Mahbûb, Mâlik-i Hakîki, Rezzâk, Şâfî, Halîk…. yoktur” gibi manalara da gelir. Dolayısıyla Kelime-i Tevhîd’in tekrarla zikrine devam etmek, kalbi kendilerine bağlayan nefsani arzuların, şehvetlerin, dünyevi beklentilerin bağlarını kırar. Ehlullah’a göre, “Bu zikri hayatının değişmez bir parçası haline getiren ve ne maksatla okuduğunu bilerek her gün aksatmadan yüzlerce defa tekrar eden bir insan Allah’tan başka bir Rabb, koruyucu, güç mercii, yardım istenecek makam vesaire aramaz. Kalbinde O’ndan (cc) başkasına hakiki manada yer vermez.”
Kelime-i Tevhid, insanın bütün boyutlarıyla hakiki ve tahkîki tevhidi kazanmasına vesile olur. Hem de onu birden fazla sözde ilâha, rabbe, mahbuba, maksuda, mevlâya, koruyucuya, yardımcıya kul edecek, onların önünde boyun büküp gerdan kırmasına sebep olacak bir zilletten, dolayısıyla şeref, haysiyet ve izzetini ayaklar altına almaktan korur.
Bunun yanı sıra Kelime-i Tevhid’in tekrarla zikri, insandaki pek çok duygu ve latifelerin de bir tevhidi olduğuna işaret eder. Aklın, düşüncenin, muhakemenin, tefekkürün, tasavvurun, hayal etmenin, iz’anın, tasdikin, itikadın, kalbin, ruhun, fuâdın, sırrın, hafinin, ahfânın, gözün, kulağın, burnun, derinin, dilin, ellerin, ayakların, midenin, sevmenin, kızmanın, korkmanın, bağlanmanın, yakınlaşmanın, uzaklaşmanın, hâsılı bütün duyuların, duyguların ve azaların tevhidi vardır. Tevhidden maksat şudur; Lâ ilâhe illallah hakikati içinde veya bu hakikatten her birine düşen bir vazife söz konusudur.
İşte Kelime-i Tevhid tekrarla zikredilerek bütün duyu, duygu ve uzuvlara Tevhid’den düşen vazife hatırlatılır ve bütün duyu, duygu ve uzuvlar Tevhîd’e yönlendirilir. Bu yönlendirme yapılırken de elbette nefsin put edindiği veya edinebileceği pek çok alâkalar ve varlıklarla, pek çok sözde ilâhlar, rabler, hâkimler, melikler, koruyucular, güç sahipleri ve mevlâlarla bütün ilgi ve münasebetleri kesilir. Böylece insan bütün varlığı ve benliğiyle, bütün ruhuyla Kelime-i Tevhidi zikreder, yaşar, idrak eder ve imanda kemale ulaşır.
‘Ene’nin ilacı zikirdir
İnsanı böyle bir kemale ulaşmaktan alıkoyan ve sırât-ı müstakimden saptıran iki büyük tağut vardır. Bunlardan biri “ene” yani benlik duygusudur. Enâniyet (egoizm) olarak da tabir edilen bu duygu, insanı Allah karşısında “Sen Sensin, ben benim” diyecek kadar küstahlaştırabilir. Allah’ın emir ve yasaklarına karşı güya bağımsızlık ve özgürlük arayan, ona isyan eden enfüsteki (iç dünyamızdaki) bu mekanizma, insanı Allah’tan koparıp kendine köle etmek ister.
Diğer tağut ise insanın dış dünyasındadır ve Cenab-ı Allah’ın kâinat üzerindeki hâkimiyetinin karşısına bir put gibi dikilir. Buna da “tabiat” tabir edilir. Baştan sona ilâhi ayetler mecmuası, Cenab-ı Allah’ın Kudret ve İrade sıfatlarının tecellisi ilâhi bir kitap olan kâinat bize Rabbimizi tanıtan üç küllî muarriften biridir ve baştan sona irfan kaynağıdır. Risale-i Nurlar’da “Kitab-ı Kebîr-i Kâinat” olarak anılan bu uçsuz bucaksız varlık âlemine gaflet nazarıyla mânây-ı ismîsi ile bakmak, onu bir sebep değil müsebbip görmek, matbû yani basılmış bir kitap olarak değil, tâbi’ yani kendi kendini basan bir kitap olarak düşünmek, üzerine yazılar yazılmış bir kâğıt değil, bizzat bir yazar olduğunu vehmetmek; bir ürün değil bir kaynak; münfail yani tamamen tesire açık edilgen bir nesne değil, bir fâil (özne) ve etken olarak kabul etmek insanı yoldan çıkarır. Böyleleri için tabiat heyula bir tağut olur çıkar ve insanı dalalete atar.
Bediüzzaman Hazretleri, “Bir tohumun kalbi, yani içi delindiği zaman, elbette sümbüllenip neşv ü nemâ bulamaz; ölür gider. Bunun gibi, ‘ene’ (ben) ile tabir edilen enaniyetin kalbi, “Allah, Allah” zikrinin şuâı ve hararetiyle yanıp delinirse büyüyüp gafletle firavunlaşamaz; Hâlık-ı Semâvat ve Arz’a ısyan edemez. O zikr-i ilâhi sayesinde ene mahvolur” der. (Mesnevî-i Nûriye, Hubâb)
Başta Kelime-i Tevhid, bütün zikirler hem enfüsteki hem hariçteki tağutları mahv ve tarumar eden ilaçlardır. Kendimizi bilmeye, Rabbimizi doğru tanımaya vesile olan, karakterimizi oturaklaştıran ve zıp oraya zıp buraya gidip gelmekten kurtaran çok önemli nurani iksirlerdir.
[Süleyman Sargın] 3.1.2018 [TR724]
Osmanlı Devleti’nde rüşvet var mıydı? [Dr. Serdar Efeoğlu]
17 Aralık 2013’de Reza Zarrab olayı ile ortaya çıkan rüşvetin boyutları hepimizi büyük bir şaşkınlığa uğrattı. Bakan çocuklarının evinde bulunan para kasaları, bir banka yöneticisinin evinde ayakkabı kutusu içine ve banyo liflerine saklanmış paraların miktarı kamuoyunda büyük bir infial meydana getirdi. Hele dönemin hükümetinin dört bakanının da rüşvet çarkının içinde yer aldığının ortaya çıkması şaşkınlığı daha da artırdı.
Hükümet, bu paraların önce İmam Hatip yaptırmak sonra da Balkanlar’daki bir üniversiteye yardım amacıyla toplanan paralar olduğunu söylese de hiç kimse bu savunmayı inandırıcı bulmadı. Ancak AKP, “suçsuz” olduğunu söylediği bakanları “aklanmaları için” Yüce Divan’a göndermeye de cesaret edemedi.
Halk ise başlangıçta rüşvet çarkını yadırgasa da bir süre sonra yüzyıllardır geçerli olan söylemlerle rüşvetin çok da önemli olan bir şey olmadığını ifade etmeye başladı. Zaten, “Bal tutan parmağını yalar” diye bir atasözümüz yok muydu? Hatta “Devletin malı deniz, yemeyen domuz!” değil miydi? Bir süre sonra da muhtemelen yüz yıl sonra atasözü olacak bir ifade herkesin diline pelesenk oldu: “Çalıyorlar, ama çalışıyorlar!”.
Refah Partisi, 1994 yerel seçimlerinde kazandığı 0belediyelerin kapısına “Rüşvet alan da veren de melundur!” hadisini astırmışken ne olmuştu da yirmi yıl sonra bu partinin devamı olduğunu söyleyen bir parti, böyle bir rüşvet bataklığına saplanmıştı?
Birçok kişinin aklına da şu sorular geldi:
Acaba rüşvet geçmişte de çok yaygın mıydı? Mesela Osmanlı’da rüşvet var mıydı? Padişahların rüşvete tepkisi nasıl olmuştu?
OSMANLI KURULUŞ VE YÜKSELME DEVRİNDE RÜŞVET
Genel olarak rüşvet, bir makam veya yetki sahibine, başka birisi tarafından hukuka aykırı bir şekilde menfaat sağlanarak arzu edilen işin yaptırılması şeklinde tanımlanabilir. Aslında rüşvet, ilkçağlardan bu yana bütün toplumlarda az veya çok görülen bir yozlaşma olarak karşımıza çıkıyor.
Osmanlılarda daha kuruluş devrinde devlet adamlarının rüşvet aldığına dair örnekler bulunuyor. Neşri’ye göre “yaya” ordusu kurulurken dönemin Bursa kadısı Çandarlı Halil, rüşvet veren kişileri orduya almıştı. Osmanlıların dördüncü hükümdarı Yıldırım Bayezid devrinde rüşvet daha da artmış, hatta Padişah, kadılar arasında rüşvetin yaygınlaşması karşısında rüşvet alan kadıları yaktırmak bile istemişti.
Rüşvet, Osmanlı Devleti’nin “Muhteşem” yüzyılında da devam etmiş, Fuzuli yaşadıklarını dönemin padişahı Kanuni’ye “Selam verdim, rüşvet değildir deyü almadılar” sözleriyle şikâyet etmişti.
Tarihçi Peçevi’ye göre mensubu bulunduğu Candaroğulları’nın intikamını almak isteyen Kızıl Ahmet hanedanından Şemsi Paşa, dönemin Padişahı III. Murat’a 40.000 altın rüşvet vermiş ve böylece devletin en üst katına kadar rüşveti bulaştırmıştı.
Şemsi Paşa bundan sonra da Padişaha verilen dilekçeleri yüklü miktarda rüşvetler karşılığında almış, hatta aldığı rüşvetlerin bir bölümünü de Padişahla paylaşmıştı. Selanikî, III. Murat devrinde rüşvetin açıktan alınıp verilmeye başladığını, “hediye” adı altında rüşvet verildiğini ve ülkenin bu nedenle harap bir duruma düştüğünü belirtmekteydi.
SİYASETNAMELER VE RÜŞVET
Osmanlı Devleti’nin 17. yüzyılda içine düştüğü idari, sosyal ve ekonomik bunalım, rüşvetin daha da yaygınlaşmasına neden oldu. Birçok makam rüşvetle satılmaya başladı. Kadı, subaşı ve sipahi gibi görevliler rüşvetsiz iş görmez oldular.
Padişahlar da halkın şikâyetleri karşısında çıkardıkları adaletnamelerle rüşveti engellemeye çalıştılar. Rüşvetin, özellikle adaleti temsil eden kadılar arasında çok yaygın olması ilginç bir durumdu.
Osmanlı mahkemelerinde rüşvet suçu tespit edildiğinde “rüşvet alan kişinin malını müsadere etme”, görevden el çektirme, ikinci defa işlendiğinde ise kal’a bend ve ömür boyu kamu hizmetinden men cezaları verilmekteydi.
Rüşvetin Osmanlı toplumunda çok fazla yaygınlaşması, siyasetname yazarlarının da eserlerinde rüşvete yer vermelerine ve özellikle “hediye adıyla masumlaştırılmasına” karşı çıkmalarına neden oldu.
Lütfi Paşa; rüşvetle ehil olmayan kişilerin hak etmedikleri görevlere geldiklerini, rüşvetin devlet adamları için devası bulunmayan bir hastalık olduğunu, özellikle “haramzade ve suçluların” “hediye” adı altında rüşvet vererek suçlarından kurtulmak istediklerini belirtmişti.
Koçi Bey daha da ileri giderek devlet yönetimindeki bozulmayı; “lâşe ve şeytan” dediği rüşvete bağlamaktaydı. Hatta “rüşvet şeytanının” karışıklıklara, fitne fesada, reayanın ve ülkenin harap olmasına, hazinelerin ve malların azalmasına neden olduğunu yazmaktaydı. Koçi Bey’e göre, devletin yaşadığı sıkıntılar rüşvetin önlenmesiyle bitecek ve böylece devlet görevlerine ehil kişiler gelebilecekti.
Defterdar Sarı Mehmet Paşa da rüşvetle hediyenin ayrılması gerektiğini ve rüşvetin büyük bir günah olduğunu yazmış, rüşvet ortadan kalktığı takdirde kadıların daha adil olacaklarını ileri sürmüştü.
RÜŞVET DEFTERİ VE İDAM
Osmanlı tarihinde bazı sadrazamların rüşvet nedeniyle idam edildiği de bilinmektedir. Bunlardan birisi de III. Mehmet zamanında kısa bir süre vezir-i azamlık yapan Hadım Hasan Paşa’dır.
Hasan Paşa, Mısır Beylerbeyliği görevindeyken hakkındaki rüşvet iddiaları nedeniyle görevden alınıp hapse atılmasına ve malları müsadere edilmesine rağmen, Nurbanu Sultan’a yakınlığı ve sunduğu hediyeler sayesinde kurtularak “iltimasla (adam kayırma)” vezir-i azamlığa kadar yükselmişti.
Etrafında “mürtekip (rüşvetçi)” olarak tanınan Paşa, her hafta Valide Sultan’a “hediye” adıyla rüşvetler veriyordu. En sonunda; aldığı ve verdiği rüşvetleri kaydettiği defter, muhaliflerinin eline geçince yakalanarak idam edildi. Hasan Paşa “hayır yapmayı da ihmal etmemiş”, Cağaloğlu’nda kendi adına mescit, sebil ve medreseden oluşan bir külliye inşa ettirmişti.
TANZİMAT VE RÜŞVET
Birinci Abdülhamit ve Üçüncü Selim’in çok ağır beddualarına rağmen rüşvetin önü alınamayınca II. Mahmut devrinde memurlara maaş uygulamasına geçilmesi sonrasında yeni düzenlemeler yapıldı. Böylece nelerin rüşvet, nelerin hediye sayılacağı belirlendi.
Buna göre devlet adamları ve memurların hiçbir şekilde kıymetli hediyeler alamayacağı hükme bağlanarak sadece akraba ve dostlarından “muhabbeti artırmak” maksadıyla at, koyun, kuzu, yağ ve bal alınabileceği belirtildi.
Tanzimat Fermanı’nda da rüşvetin yasak olduğuna dair hüküm yer aldı. 1840’ta kabul edilen Ceza Kanunu’nda rüşvet ve rüşvetten sayılan hediyeleri almanın suç olduğu belirtilerek bu durumlarda verilecek cezalar tanımlandı.
Ancak eski alışkanlıklardan vazgeçilemediğinden “hediye kılıfıyla rüşvet alma” devam etti. Bu nedenle Sadrazam Hüsrev Paşa gibi yargılanan kişiler oldu. 1850 yılında ise memurların hediye almaları tamamen yasaklandı. Buna rağmen devletin yıkılışına kadar rüşvet, “iflah olmaz bir hastalık” olarak devam etti.
CUMHURİYETE MİRAS
Cumhuriyet döneminde de rüşvet ilk dönemlerden görüldü. Atatürk devrinde Bahriye Vekili Topçu İhsan (Eryavuz), Yavuz zırhlısının tamiri işinde rüşvet almakla suçlandı. Bunun üzerine yargılandı ve “Cumhuriyet devrinin rüşvetten mahkûm olan ilk bakanı” oldu.
Yakın tarihli rüşvet olaylarından birisi de Turgut Özal’ın başbakanlığının ilk yıllarında yaşandı. Dönemin Devlet Bakanı İsmail Özdağlar, bir armatörden rüşvet almakla suçlanınca Özal’ın yönlendirmesiyle Cumhurbaşkanı Evren tarafından görevinden azledildi. Daha sonra da Yüce Divan’a sevk edilerek yargılandı ve mahkûm oldu.
ÇÖZÜM NE OLABİLİR?
Rüşvetin Osmanlı’dan günümüze kadar yaygın bir şekilde devam etmesi bu sorunun, sadece ahlaki nedenlerden kaynaklanmadığını, aynı zamanda bir sistem sorunu olduğunu gösteriyor.
Geçmişte olduğu gibi günümüzde de siyasetçilerin ve bürokrasinin, “görev ve makamlarını” bir sınıf atlama aracı olarak görmeleri, yozlaşmaya neden olmakta ve karşımıza en yaygın belirti olarak rüşvet olgusunu çıkarmaktadır.
Rüşvetin önlenmesinin temel çaresi, bürokrat ve siyasetçilerin kendilerini “muktedir” değil, halkın emrinde birer “hizmetkâr” olarak kabul ederek konumlarını bir zenginleşme vasıtası yapmaktan vazgeçmeleridir.
Rüşvetin alenileştiği bir dönemde yaşayan Sümbülzade Vehbi, “Balık baştan kokar, fesadın başı malumdur” dedikten sonra şöyle demişti:
Hep rüşvet ile eylediler devleti ber-bad,
Bak şu ulemaya, vükelâ-yı vüzeraya.
Kaynaklar: Y. Çelik, “Tanzimat Devrinde Rüşvet-Hediye İkilemi”, Türk Kültürü İncelemeleri, S. 15, 2006; K. Daşçıoğlu, “Osmanlı Döneminde Rüşvet ve Sahtekârlık Suçları”, Sayıştay Dergisi, S. 59, 2005; Ö. Düzbakar, “İslam-Osmanlı Ceza Hukukunda Rüşvet”, NWSA, S. 3, 2008.
[Dr. Serdar Efeoğlu] 3.1.2018 [TR724]
Hükümet, bu paraların önce İmam Hatip yaptırmak sonra da Balkanlar’daki bir üniversiteye yardım amacıyla toplanan paralar olduğunu söylese de hiç kimse bu savunmayı inandırıcı bulmadı. Ancak AKP, “suçsuz” olduğunu söylediği bakanları “aklanmaları için” Yüce Divan’a göndermeye de cesaret edemedi.
Halk ise başlangıçta rüşvet çarkını yadırgasa da bir süre sonra yüzyıllardır geçerli olan söylemlerle rüşvetin çok da önemli olan bir şey olmadığını ifade etmeye başladı. Zaten, “Bal tutan parmağını yalar” diye bir atasözümüz yok muydu? Hatta “Devletin malı deniz, yemeyen domuz!” değil miydi? Bir süre sonra da muhtemelen yüz yıl sonra atasözü olacak bir ifade herkesin diline pelesenk oldu: “Çalıyorlar, ama çalışıyorlar!”.
Refah Partisi, 1994 yerel seçimlerinde kazandığı 0belediyelerin kapısına “Rüşvet alan da veren de melundur!” hadisini astırmışken ne olmuştu da yirmi yıl sonra bu partinin devamı olduğunu söyleyen bir parti, böyle bir rüşvet bataklığına saplanmıştı?
Birçok kişinin aklına da şu sorular geldi:
Acaba rüşvet geçmişte de çok yaygın mıydı? Mesela Osmanlı’da rüşvet var mıydı? Padişahların rüşvete tepkisi nasıl olmuştu?
OSMANLI KURULUŞ VE YÜKSELME DEVRİNDE RÜŞVET
Genel olarak rüşvet, bir makam veya yetki sahibine, başka birisi tarafından hukuka aykırı bir şekilde menfaat sağlanarak arzu edilen işin yaptırılması şeklinde tanımlanabilir. Aslında rüşvet, ilkçağlardan bu yana bütün toplumlarda az veya çok görülen bir yozlaşma olarak karşımıza çıkıyor.
Osmanlılarda daha kuruluş devrinde devlet adamlarının rüşvet aldığına dair örnekler bulunuyor. Neşri’ye göre “yaya” ordusu kurulurken dönemin Bursa kadısı Çandarlı Halil, rüşvet veren kişileri orduya almıştı. Osmanlıların dördüncü hükümdarı Yıldırım Bayezid devrinde rüşvet daha da artmış, hatta Padişah, kadılar arasında rüşvetin yaygınlaşması karşısında rüşvet alan kadıları yaktırmak bile istemişti.
Rüşvet, Osmanlı Devleti’nin “Muhteşem” yüzyılında da devam etmiş, Fuzuli yaşadıklarını dönemin padişahı Kanuni’ye “Selam verdim, rüşvet değildir deyü almadılar” sözleriyle şikâyet etmişti.
Tarihçi Peçevi’ye göre mensubu bulunduğu Candaroğulları’nın intikamını almak isteyen Kızıl Ahmet hanedanından Şemsi Paşa, dönemin Padişahı III. Murat’a 40.000 altın rüşvet vermiş ve böylece devletin en üst katına kadar rüşveti bulaştırmıştı.
Şemsi Paşa bundan sonra da Padişaha verilen dilekçeleri yüklü miktarda rüşvetler karşılığında almış, hatta aldığı rüşvetlerin bir bölümünü de Padişahla paylaşmıştı. Selanikî, III. Murat devrinde rüşvetin açıktan alınıp verilmeye başladığını, “hediye” adı altında rüşvet verildiğini ve ülkenin bu nedenle harap bir duruma düştüğünü belirtmekteydi.
SİYASETNAMELER VE RÜŞVET
Osmanlı Devleti’nin 17. yüzyılda içine düştüğü idari, sosyal ve ekonomik bunalım, rüşvetin daha da yaygınlaşmasına neden oldu. Birçok makam rüşvetle satılmaya başladı. Kadı, subaşı ve sipahi gibi görevliler rüşvetsiz iş görmez oldular.
Padişahlar da halkın şikâyetleri karşısında çıkardıkları adaletnamelerle rüşveti engellemeye çalıştılar. Rüşvetin, özellikle adaleti temsil eden kadılar arasında çok yaygın olması ilginç bir durumdu.
Osmanlı mahkemelerinde rüşvet suçu tespit edildiğinde “rüşvet alan kişinin malını müsadere etme”, görevden el çektirme, ikinci defa işlendiğinde ise kal’a bend ve ömür boyu kamu hizmetinden men cezaları verilmekteydi.
Rüşvetin Osmanlı toplumunda çok fazla yaygınlaşması, siyasetname yazarlarının da eserlerinde rüşvete yer vermelerine ve özellikle “hediye adıyla masumlaştırılmasına” karşı çıkmalarına neden oldu.
Lütfi Paşa; rüşvetle ehil olmayan kişilerin hak etmedikleri görevlere geldiklerini, rüşvetin devlet adamları için devası bulunmayan bir hastalık olduğunu, özellikle “haramzade ve suçluların” “hediye” adı altında rüşvet vererek suçlarından kurtulmak istediklerini belirtmişti.
Koçi Bey daha da ileri giderek devlet yönetimindeki bozulmayı; “lâşe ve şeytan” dediği rüşvete bağlamaktaydı. Hatta “rüşvet şeytanının” karışıklıklara, fitne fesada, reayanın ve ülkenin harap olmasına, hazinelerin ve malların azalmasına neden olduğunu yazmaktaydı. Koçi Bey’e göre, devletin yaşadığı sıkıntılar rüşvetin önlenmesiyle bitecek ve böylece devlet görevlerine ehil kişiler gelebilecekti.
Defterdar Sarı Mehmet Paşa da rüşvetle hediyenin ayrılması gerektiğini ve rüşvetin büyük bir günah olduğunu yazmış, rüşvet ortadan kalktığı takdirde kadıların daha adil olacaklarını ileri sürmüştü.
RÜŞVET DEFTERİ VE İDAM
Osmanlı tarihinde bazı sadrazamların rüşvet nedeniyle idam edildiği de bilinmektedir. Bunlardan birisi de III. Mehmet zamanında kısa bir süre vezir-i azamlık yapan Hadım Hasan Paşa’dır.
Hasan Paşa, Mısır Beylerbeyliği görevindeyken hakkındaki rüşvet iddiaları nedeniyle görevden alınıp hapse atılmasına ve malları müsadere edilmesine rağmen, Nurbanu Sultan’a yakınlığı ve sunduğu hediyeler sayesinde kurtularak “iltimasla (adam kayırma)” vezir-i azamlığa kadar yükselmişti.
Etrafında “mürtekip (rüşvetçi)” olarak tanınan Paşa, her hafta Valide Sultan’a “hediye” adıyla rüşvetler veriyordu. En sonunda; aldığı ve verdiği rüşvetleri kaydettiği defter, muhaliflerinin eline geçince yakalanarak idam edildi. Hasan Paşa “hayır yapmayı da ihmal etmemiş”, Cağaloğlu’nda kendi adına mescit, sebil ve medreseden oluşan bir külliye inşa ettirmişti.
TANZİMAT VE RÜŞVET
Birinci Abdülhamit ve Üçüncü Selim’in çok ağır beddualarına rağmen rüşvetin önü alınamayınca II. Mahmut devrinde memurlara maaş uygulamasına geçilmesi sonrasında yeni düzenlemeler yapıldı. Böylece nelerin rüşvet, nelerin hediye sayılacağı belirlendi.
Buna göre devlet adamları ve memurların hiçbir şekilde kıymetli hediyeler alamayacağı hükme bağlanarak sadece akraba ve dostlarından “muhabbeti artırmak” maksadıyla at, koyun, kuzu, yağ ve bal alınabileceği belirtildi.
Tanzimat Fermanı’nda da rüşvetin yasak olduğuna dair hüküm yer aldı. 1840’ta kabul edilen Ceza Kanunu’nda rüşvet ve rüşvetten sayılan hediyeleri almanın suç olduğu belirtilerek bu durumlarda verilecek cezalar tanımlandı.
Ancak eski alışkanlıklardan vazgeçilemediğinden “hediye kılıfıyla rüşvet alma” devam etti. Bu nedenle Sadrazam Hüsrev Paşa gibi yargılanan kişiler oldu. 1850 yılında ise memurların hediye almaları tamamen yasaklandı. Buna rağmen devletin yıkılışına kadar rüşvet, “iflah olmaz bir hastalık” olarak devam etti.
CUMHURİYETE MİRAS
Cumhuriyet döneminde de rüşvet ilk dönemlerden görüldü. Atatürk devrinde Bahriye Vekili Topçu İhsan (Eryavuz), Yavuz zırhlısının tamiri işinde rüşvet almakla suçlandı. Bunun üzerine yargılandı ve “Cumhuriyet devrinin rüşvetten mahkûm olan ilk bakanı” oldu.
Yakın tarihli rüşvet olaylarından birisi de Turgut Özal’ın başbakanlığının ilk yıllarında yaşandı. Dönemin Devlet Bakanı İsmail Özdağlar, bir armatörden rüşvet almakla suçlanınca Özal’ın yönlendirmesiyle Cumhurbaşkanı Evren tarafından görevinden azledildi. Daha sonra da Yüce Divan’a sevk edilerek yargılandı ve mahkûm oldu.
ÇÖZÜM NE OLABİLİR?
Rüşvetin Osmanlı’dan günümüze kadar yaygın bir şekilde devam etmesi bu sorunun, sadece ahlaki nedenlerden kaynaklanmadığını, aynı zamanda bir sistem sorunu olduğunu gösteriyor.
Geçmişte olduğu gibi günümüzde de siyasetçilerin ve bürokrasinin, “görev ve makamlarını” bir sınıf atlama aracı olarak görmeleri, yozlaşmaya neden olmakta ve karşımıza en yaygın belirti olarak rüşvet olgusunu çıkarmaktadır.
Rüşvetin önlenmesinin temel çaresi, bürokrat ve siyasetçilerin kendilerini “muktedir” değil, halkın emrinde birer “hizmetkâr” olarak kabul ederek konumlarını bir zenginleşme vasıtası yapmaktan vazgeçmeleridir.
Rüşvetin alenileştiği bir dönemde yaşayan Sümbülzade Vehbi, “Balık baştan kokar, fesadın başı malumdur” dedikten sonra şöyle demişti:
Hep rüşvet ile eylediler devleti ber-bad,
Bak şu ulemaya, vükelâ-yı vüzeraya.
Kaynaklar: Y. Çelik, “Tanzimat Devrinde Rüşvet-Hediye İkilemi”, Türk Kültürü İncelemeleri, S. 15, 2006; K. Daşçıoğlu, “Osmanlı Döneminde Rüşvet ve Sahtekârlık Suçları”, Sayıştay Dergisi, S. 59, 2005; Ö. Düzbakar, “İslam-Osmanlı Ceza Hukukunda Rüşvet”, NWSA, S. 3, 2008.
[Dr. Serdar Efeoğlu] 3.1.2018 [TR724]
Hak aramada sorumluluk ve mücadele (Bediüzzaman’ın Yolu) [Aziz Kâmil Can]
Günümüz dünyası, zalimlerin zulmü altında inleyen insanların çığlıklarıyla anılır hale gelmiştir. Doymak bilmeyen ve saltanatlarını çeşitli haksızlıklar ve hukuksuzluklar üzerinden inşa edip ebedileştirmek isteyen zalimler, tehlike gördükleri her unsuru yok etmeye kilitlenmişlerdir. Bu karanlık ruhlar, hedeflerine varmak için de her yolu mubah kabul etmişlerdir. Din, millet, hatta yola birlikte çıktıkları ile sevgi, yardımlaşma, şefkat gibi duygular dahil her şey onlar için amaçlarına giden yolda bir araçtır. Onlar sadece ebedi yaşama ve konumlarını koruma derdindeler.
Tarih bu habis ruhların örnekleriyle doludur. Öte yandan bu ruhlara karşı da âdette etrafa nur saçmak için özel görevlendirilen kişiler de hep var olmuş ve onların bu zalimlere karşı ortaya koyduğu mücadelelerle insanlık hayat bulmuştur.
Bu kişilerin manevi bir sorumluluk anlayışıyla, pes etmeden, haksızlığa karşı yaptıkları mücadeleler sonraki nesillere de bir örnek, bir yol ve hayat kaynağı olmuştur.
Şüphesiz bu örnek şahsiyetlerin başında Bediüzzaman gelmektedir. Bugünün çilekeşlerinin, O’nun hayatı boyunca ortaya koyduğu sarsılmaz ümit ve mücadelesini örnek almaları, hedeflerinde şaşmamalarını sağlayacaktır.
Çağın temsilcisi Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri’nin hayatı çile ve mücadelelerle doludur. Kendisine reva görülen akıl almaz zulümler, hukuk dışı ve tamamen keyfi muameleler sayılamayacak kadar çoktur.
Üstad Hazretlerinin çektiği sıkıntı ve maruz kaldığı zulmün ne kadar dayanılmaz hale geldiğini onun şu sözlerinden anlayabiliriz: “Beni, nefsini kurtarmayı düşünen hodgâm bir adam mı zannediyorlar? Ben, cemiyetin imanını kurtarmak yolunda dünyamı da feda ettim, âhiretimi de. Seksen küsur senelik bütün hayatımda dünya zevki namına birşey bilmiyorum. Bütün ömrüm harp meydanlarında, esaret zindanlarında, yahut memleket hapishanelerinde, memleket mahkemelerinde geçti. Çekmediğim cefa, görmediğim eza kalmadı. Divan-ı harplerde bir câni gibi muamele gördüm; bir serseri gibi memleket memleket sürgüne yollandım. Memleket zindanlarında aylarca ihtilâttan men edildim. Defalarca zehirlendim. Türlü türlü hakaretlere mâruz kaldım. Zaman oldu ki, hayattan bin defa ziyade ölümü tercih ettim. Eğer dinim intihardan beni men etmeseydi, belki bugün Said topraklar altında çürümüş gitmişti. (Tarihçe-i Hayat/Isparta Hayatı/Tahliller-Eşref Edip).
Peki, bu şiddetli zulüm ve baskı karşısında Üstad ve Talebeleri nasıl bir hak ve hukuk mücadelesi vermiştir? Eserlerini baştan sona, inceden inceye okuyun. Hiçbir mektupta, hiçbir satır arasında silahtan, silahlı direnişten bahsedildiğini göremezsiniz. Silahlı bir örgüt kurarak, devleti ele geçirme ve zalimlere haddini bildirme gibi tehlikeli bir yola talebelerini hiçbir zaman teşvik etmemiş, hatta böyle düşüncelerin karşısında olmuştur. “Mesleğimizde kuvvet var. Fakat bu kuvvet, âsâyişi muhafaza etmek içindir.” (Emirdağ Lahikası-II/Söz BasımYayın/151.Mektub) diyerek, dâhilde çatışmaya kapıları sıkı sıkıya kapatmıştır.
Yine eserlerini tetkik edin. Devletin bir takım mevki ve makamlarını ele geçirerek, devletin kılcallarına nüfuz ederek, söz sahibi olmak gibi bir plan ve projeye de asla rastlayamazsınız.
Bediüzzaman’ın geliştirdiği mücadele tarzının adı: Müspet harekettir. Müspet hareket, pasiflik, pısırıklık, korkaklık, sindirilmişlik demek değildir. Bediüzzaman, birebir model olarak bize müspet hareketin ne demek olduğunu ve nasıl uygulanacağını göstermiştir. Bediüzzaman, kanun namına kanunsuzluk eden, hak, hukuk tanımadan, gözü dönmüş bir vaziyette saldıran ‘ifsad komitesi’ne karşı silahlı mücadele yolunu seçmemiş, devleti ele geçirmeye çalışmamış, hatta onlara beddua dahi etmemiştir. Bediüzzaman, bedduayı dahi menfi hareket olarak görmüştür. Fakat hiçbir kaide ve kural tanımayan bir kısım adamlardan oluşan, gizli ve dehşetli komite karşısında ‘dava’sından da zerre miktar geri adım atmamıştır.
Bediüzzaman’ın literatüründeki müspet hareketin içinde pasif değil, aktif direniş mevcuttur. Hedefine giderken önüne çıkarılan hiçbir engele takılmama, hatta onlarla meşgul dahi olmama vardır.
Bediüzzaman’ı ve fikirlerini yok etmek isteyenler, onu Barla’ya sürgün ettiler. Ne olur ne olmaz diye, burada da rahat bırakmadılar. Adeta nefes almasına izin vermediler. Ama O; “Aziz, sıddık, gayyûr kardeşim,…hayrul umuri ahmezuha (İşlerin hayırlı olanı zor olanıdır.) sırrınca, azîm hayırların müşkülâtı çok oluyor. Müşkülât çoğaldıkça ehl-i himmet fütur değil, gayret ve sebatını ziyadeleştirir. İnşaallah siz de öyle metîn ve sebatkârlardansınız” (Barla Lahikası/ Söz Basım Yayın/255.Mektub) diyerek, şevk ve gayretle, kelime kelime, satır satır hak ve hakikati neşretmeye devam etmiştir.
Bediüzzaman’ın izzetini rencide etmeye çalışarak, onu öfkelendirmeye ve menfi harekete sevk etmeye çalışanların planı tutmamıştır. Onlar zulmün dozunu artırdıkça Bediüzzaman da iman hakikatlerini neşretme konusunda gayrete gelmiştir. “Ben eskiden beri tahakküme ve terzile karşı boyun eğmemişim. Hayatımda tahakkümü kaldırmadığım, birçok hadiselerle sabit olmuş… Fakat bu otuz senedir müsbet hareket etmek, menfî hareket etmemek ve vazife-i İlâhiyeye karışmamak hakikati için, bana karşı yapılan muamelelere sabırla, rıza ile mukabele ettim. Cercis Aleyhisselâm gibi ve Bedir, Uhud muharebelerinde çok cefa çekenler gibi, sabır ve rıza ile karşıladım.
Evet, meselâ seksen bir hatâsını mahkemede ispat ettiğim bir müdde-i umumînin yanlış iddiaları ile aleyhimizdeki kararına karşı, beddua dahi etmedim. Çünkü asıl mesele bu zamanın cihad-ı mânevîsidir.” (Emirdağ Lahikası-II/Söz Basım Yayın/151.Mektub) diyen Bediüzzaman, korku ve ümitsizliğe kapılmadan, kendi yolunda, kendi projelerini hayata geçirmek için cesurca yürümüştür.
Bediüzzaman, hukuku eğip bükenlere karşı, hukukun içinde kalarak zorlu bir mücadeleyi başarmıştır. Böylece, onun unutulmaya ve ölüme terk edildiği bu diyarda, kıyamete kadar yaşayacak bir iman hizmetinin temelleri atılmıştır.
O hakkını sadece hukuki merciler nezdinde değil hükümet nezdinde de dile getirmiş, bu kapsamda çeşitli dilekçeler yazmıştır. Eskişehir Mahkemesinin vermiş olduğu bir yıllık hapis cezasını temyiz ettikten sonra ayrıca idari birimlere de dilekçeler göndermiştir (Tarihçe-i Hayat, Şahdamar Yayınları, 2013, s.319). Dilekçe yazma gerekçesini şu şekilde açıklamıştır:
“Mahkeme-i Temyizden (Yargıtay) davamızı nakz (bozmak) yerine tasdik geldiği takdirde, Heyet-i Vekile’ye (Bakanlar Kurulu) ve hem Meclis-i Meb’usan’a, hem Dahiliye Vekaleti’ne (İçişleri Bakanlığı) ve hem Adliye Nezareti’ne vermek üzere, davamızı tashih (düzeltme) münasebetiyle yazılmış bir layihadır (dilekçe, talep yazısı). Eğer bu haklı derdimi ve ehemmiyetli hakkımı bu mercilere dinlettiremezsem, bu hayata veda etmek bana vacip olur. Çünkü, sükûtumla şahsi bir hakkımla beraber, binler muhterem hukuk zayi olur.”
Bedizzaman, dilekçesinin ilk iki paragrafında da şu düşünce ve isteklerini dile getirmiştir:
“Ey ehl-i hall ve akd! Dünyada emsali nadir bulunan bir haksızlığa giriftar edildim. Bu haksızlığa karşı sükut etmek, hakka karşı bir hürmetsizlik olduğundan, bilmecburiye gayet ehemmiyetli bir hakikatı faş etmeye mecburum. Diyorum ki:
Ya benim idamımı ve yüz bir sene cezaya istilzam edecek kusurumu kanun dairesinde gösteriniz… veyahut bütün bütün divane olduğumu isbat edininiz… veyahut benim ve risalelerimin ve dostlarımın tam serbestiyemizi verip, zarar ve ziyanımızı müsebbiplerinden alınız…”
Öte yandan Bediüzzaman herhangi bir kişi ve kurumdan uğramış olduğu şahsi zulüm nedeniyle talepte bulunmayı da tezellül (kendini alçaltma) olarak kabul etmiş ve şöyle söylemiştir:
“Haksızlığı hak iddia edenlere karşı hak dâvâ etmek ve onlara müracaat etmek, bir haksızlıktır, hakka karşı bir hürmetsizliktir. (Mektubat/On Altıncı Mektub/On Altıncı Mektubun Zeyli; Tarihçe-i Hayat, Şahdamar Yayınları, s. 342).”
Böylece Bediüzzaman, şahsına yapılan keyfi ve gayr-i hukuki muameleler nedeniyle, davacı olmamış, zalimlerin adaletine tenezzül etmemiştir. Ama ne zaman ki, Risale-i Nurlara zarar verilmiş, o elmas kıymetindeki eserler elinden alınmış, o zaman daha fazla sabır göstermeyerek, hakkını aramıştır. Barla Lahikası’nda bu manada hak arama ve savcılığa müracaat etmenin bir örneği vardır. Barla Lahikası’nın sonlarındaki Isparta Cumhuriyet Savcılığı’na yazdığı şikayet dilekçesine konu olay, özetle şu şekilde olmuştur:
Bediüzzaman, Kurban Bayramından kısa bir süre sonra, 4 Nisan 1935 tarihinde kırlarda gezmek üzere evinden çıkar. Hemen emniyet memurlarınca takibe alınır. Kır gezisinden dönüşünde evine giren emniyet mensupları her tarafı ararlar. Ev sahibi Şükrü Efendi’nin emaneti olan bir kısım eşyaların yazılı olduğu liste dahil, evde ne var ne yoksa alırlar. Bu aramalardan sonra Bediüzzaman, önce emniyet, sonra Isparta Cumhuriyet Savcılığı ve Sorgu Hakimliği tarafından sorgulanır.
Bediüzzaman’ın evinde yapılan arama ve eşyalara el konması işlemi, tamamıyla kanunsuzdur. Çünkü, evde arama yapılmasına izin veren bir mahkeme kararı yoktur. Eşyalara el konmasını haklı kılacak hiçbir yasal dayanak bulunmamaktadır. İşte bu nedenle, Bediüzzaman Hazretleri, Isparta Cumhuriyet Savcılığı’na öyle bir şikayet dilekçesi yazar ki, yazılan dilekçe, hak arama ve kanunsuzluğa karşı mücadele adına o dönemde eşine az rastlanır hukuk manzumesidir. Her satırı bir hukuk dersidir. Şikayet dilekçesinde sadece hukuk dersi verilmez, aynı zamanda el konulan eserlerin maddi ve manevi kıymetleri tek tek anlatılmak suretiyle, nazarlar Risale-i Nur Eserlerine çekilir;
“Isparta Cumhuriyet Müdde-i Umumîliğine
Dokuz senedir, beni bu memlekette sebepsiz olarak ikamete memur ettiler (İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi Madde 13-“Herkesin bir devletin toprakları üzerinde serbestçe dolaşma ve oturma hakkı vardır.” Bu hak daha sonra 1961 Anayasası ve 1982 Anayasasına girmiştir) Hariçle ihtilâttan men olduğum için (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi 8. 10. md) çalışamadım, perişan bu gurbette kimsesiz kaldım. (İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi Madde 23 “Her şahsın çalışmaya, işini serbestçe seçmeye, âdil ve elverişli çalışma şartlarına ve işsizlikten korunmaya hakkı vardır.”Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme’nin 6.Maddesi “…Devletler, herkesin serbestçe seçtiği ya da kabul ettiği bir işte çalışarak hayatını kazanma fırsatı veren çalışma hakkını tanırlar ve bu hakkın korunması için gerekli tedbirleri alırlar.”)
On üç seneden beri, beni bu vilâyette tanıyanların tasdikleri tahtında, siyasetle hiçbir cihetle alâkam kalmadığına delilim şudur ki:
On üç seneden beri bir gazeteyi okumadığımı ve dinlemediğimi, sekiz sene oturduğum Barla halkıyla işhad ediyorum. On üç sene, bu zamanda siyasetin lisanı olan gazeteyi dinlemeyen, işitmeyen, istemeyen bir adamın siyasetle alâkası olmadığı ve sekiz aydan beri merkez-i vilâyette bütün buradaki benimle temas edenlerin şehadetleriyle, siyasete taallûk eden hiçbir meseleye temas etmediğimi gösterebilirim. ( Said Nursi, mevcut tek parti yönetimine karşı muhalefet etmek ve siyasi faaliyette bulunmakla suçlanmıştır. Said Nursi ise, böyle bir faaliyetinin olmadığını ispatlamak zorunda kalmıştır. Halbuki ulusal ve uluslar arası yasa ve sözleşmelerde, bağımsız olarak veya bir siyasi parti içinde siyasi faaliyette bulunmak, en tabi insan hakları arasında sayılmıştır.)
Bu halimle beraber, bu senenin Kurban Bayramında, fıtraten sohbetten hoşlanmadığım için, hiç kimseyi kabul etmediğimi gösterir bir-iki satırlık yazıyla kapımda yazdığım ve hiçbir kimse de gelmediği halde, bu mübarek bayramın dört gününde bir polis bulundurulmak suretiyle, benim gibi garip, ihtiyar, hastalıklı bir adama şüphe isnat ederek, tarassut ettirmek ve hareket-i şahsiyemi bilâsebep taht-ı nezarette bulundurmakla verilen tazyik ve sıkıntı kâfi gelmiyormuş gibi (Her demokratik hukuk devletinde fertlere, maddî ve manevî varlıklarını istedikleri gibi geliştirip şekillendirebilecekleri hür bir hayat alanı tanınır. Kötü muamele yasaklanır. Anayasa (AY) m. 17, 20, 21 ve 22 de, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi (İHEB) m. 12 ve İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi (İHAS) m.3, 8 de, fertlerin devletin müdahalelerinden korunmuş hür bir alana sahip bulundukları açıkça ifade edilmiştir.) bu senenin Nisan’ının dördüncü günü, kış münasebetiyle ve mütemadiyen harekâtımın takip ve tarassut edilmesinden dolayı harice çıkmadığımdan sıkılmıştım.
İşte o günü, altı aylık ızdırabımı tahfif etmek ve biraz teneffüs ve rahatsızlığımı izale etmek için, havanın güzelliğinden istifade ederek gezmeye gitmiştim. Avdetimle, bir komiserle iki polis ikamet ettiğim evimin kapısında ve bir komiserle iki polis de bahçenin dışarısında bulunuyorlardı. İçeriye girdim, komiser ve iki polis beni takip ettiler. Odama çıktım, onlar da arkamda idiler. Benimle beraber girdiler, taharriye başladılar.( Halbuki kimsenin konutuna dokunulamayacağı, usulüne göre verilmiş hâkim kararı olmadıkça, kanunla yetkili kılınmış merciin yazılı emri bulunmadıkça; kimsenin konutuna girilemeyeceği, arama yapılamayacağı ve buradaki eşyaya el konulamayacağı bütün hukuk devletlerinde garanti altına alınmışken, 1930’lu yılların sözde hukuk devletinde bu insani haklar ayaklar altındadır.).
Dokuz seneden beri ihtilâttan bilâsebep men edildiğimden, mesleğim itibarıyla Kur’ân ve imanla hasr-ı iştigal etmiştim. Ve onun neticesi olarak yazdırdığım eserlerimi, …ve daha bilmediğim hususî ve şahsî ve imanî evraklarımı ve risalelerimi tekrar iade etmek üzere, o taharri neticesinde alıp götürdüler.
Bu taharriyatta o kadar ileri gidildi ki, altı ay evvel oturduğum köşkten şimdiki oturduğum köşke nakledince, sandalye, şişe, demir ve sair eşyaya ait listeye varıncaya kadar aldılar ve el’an da iade edilmedi.
Dokuz seneden beri bu memlekette ve bu kadar dostlarımla temas ettiğim halde, şimdiye kadar hiçbir cürüm bana isnat edilmedi ve hiçbir vukuatım da olmadı ve hayatımda dâî-i şüphe hiçbir emare vücut bulmadı. Ve menfîliğimde, sebepsiz ve ancak ihtiyat ve tevehhüm yüzünden olmakla inziva ettiğim bir mağaradan çıkartılarak menfîlerle birlikte nefyedildim. Bu müddet zarfında siyasetle ve dünyayla alâkam olmadığına, bu memleketteki dokuz senelik tarz-ı hayatımın şehadetiyle beraber, risalelerimde gerek emniyet dairesi ve gerekse hükûmet dairesi dâî-i şüphe birşey bulamadıklarıdır. Eğer bir cürmüm varsa, dokuz seneden beri mütemadiyen dikkat ettikleri halde cürmümü görmeyen veya gösteremeyenler, şimdi göstermeye mecburdurlar.
Şu kitap zayiatımdan lâakal şahsî iki bin lira zararım var. Çünkü, bunların hiçbirisinin başka bir nüshasını bende bırakmadılar. Vaktiyle tab etmek için, yalnız İşârâtü’l-İ’câz tefsirine iki yüz elli lira verdim. Arabî mecmuası üç yüz lira. Ve Yirmi Dokuzuncu Söz ve On Dokuzuncu Sözlerde o sırr-ı azîme hiçbir âlim ve hiçbir edip yoktur ki, ‘Bin lira kıymetindedir’ demesin.
Ve bir de, on üç sene evvel hükûmet Darü’l-Hikmette yüz lira maaş alacak kadar iş görebilecek bir adam nazarıyla bana bakmış, ayda yüz lira maaş vermiş. Bu sekiz senede beni, yarım saat bir köy olan İlâma’ya iki defadan fazla gitmeye müsaade edilmeyecek derecede ihtilât ve gezmekten men edildiğim gibi, bir vâridâtım, bir malım olmamakla beraber, o köyde benim gibi bir adam çalışacak iş bulamadığımdan ve kimsenin birşeyini de kabul etmemek, bir meslek-i hayatım olduğundan, çektiğim perişaniyet ve zarar ve ziyanın takdirini müddeiumumîliğe havale ederek, ya kitaplarımın hepsinin iadesini veyahut bu husustaki zarar ve ziyanımın müsebbiplerinden tazminini dâvâ ediyorum…
Dokuz senedir dünyevî hayatıma gelen her türlü işkencelere tahammül edip sabrettim, sükût ettim. Fakat dünyalarına karışmadığım halde, böyle hayat-ı uhreviyeme suikast suretindeki taarruz karşısında sabrım tükendi. Hakkımı aramak için ikame-i dâvâya mecbur oldum.”( Barla Lahikası/Söz Basım Yayın/280.Mektub).
Bediüzzman’ın bu dilekçesinden de görüldüğü gibi usulüne uygun hak aramanın bütün şekilleri ortaya konulmuştur. Üstad, burada her şeyi kanıtlayıp açıklamaktadır. Hiçbir boşluk bırakmamıştır. Tazminat talebinde bulunurken bile bu durumu rakamsal olarak kanıtlamıştır.
Ancak, Isparta Cumhuriyet Savcılığı, Bediüzzaman tarafından verilen bu şikayet dilekçesini maalesef, işleme dahi koymamıştır. Şikayet konusu ve şikayet edilenler hakkında hiçbir tahkikat yapılmamıştır. Aksine, bu şikayet dilekçesinden sonra tümüyle haksız ve gerçek dışı bir suçlama ile Bediüzzaman Hazretleri tutuklanarak Isparta Cezaevine konulmuştur. Böylece kanunlar da hukuk da adalet de defalarca ayaklar altında çiğnenmiştir.
Buna rağmen Bediüzzaman’ın tüm mahkemelerdeki savunmaları incelendiğinde hep müspet olduğu, son mercie kadar hakkını aktif sabırla kullandığı, hatta sadece hukuki yolları değil, aynı zamanda idari yolları da takip ettiği, yine dilekçe hakkı kapsamında yaşanan haksızlık noktasında Meclise, Hükümete, İçişleri ve Adalet Bakanlığına da bilgi verdiği görülmektedir.
Bediüzzaman savunmalarında, uluslararası ehli vukuf heyetinin risaleleri incelemesi (Tarihçe-i Hayat, s. 493), savunması için yeni harflere uygun daktilo sağlanması, iddianame okunması için yeterli zaman verilmesi gibi taleplerde bulunmuş, avukat tutacak parası olmadığını belirtmiş ve böylece uluslararası sözleşmelere çok sonraları konu olan temel hakları savunmasında kullanmıştır (Tarihçe-i Hayat, s. 507).
Sonuç olarak, devletin bütün imkanlarını elinde bulunduranlar ve bu imkanları Bediüzzaman’ı ezmek için kullanan nice devletlülerin bugün isimleri dahi hatırlanmıyor. Kimilerinin isimleri caddelerden, meydanlardan silinirken, kimileri de bugün lanetle ve nefretle anılıyor. Ama Bediüzzaman, bütün maddi imkansızlıklara rağmen, Barla’dan bütün dünyaya sesini duyurmayı başarmıştır. Milyonlarca talebesi hakaik-ı iman ve Kur’an’ı neşretmeye devam etmektedir. Bu Bediüzzamanca hizmet metodunun zaferidir.
Bugünün Çilekeşi de aynı yolu takip etmektedir. Zulüm altında inleyen bu zamanın hizmet kahramanlarına da düşen aktif sabırla, pes etmeden, yese düşmeden Yolun önceki Yolcularının izinden ilerlemeleridir.
Bu çilekeşler, bir yandan haklı davalarını tüm dünyaya duyuruma diğer yandan da kendilerine yapılan zulümlere karşı tüm hukuksal çarelere başvurma cehdi içine girmelidirler. Bugün hukuk olmasa da yarın olacağı kesindir. Çünkü Adet-i İlahi hep böyle olmuştur.
Ulusal ve uluslararası tüm hukuk yolları tüketilmelidir ki, yarın hukuk geri geldiğinde, neden zamanında hukuk yolları tüketilmedi gibi bir sorunla karşılaşılmasın. Bu ümit, inanılan yolun gereğidir. İradenin hakkı yese düşmeden aktif bir mücadele ile verilmelidir. Ancak bu şekilde tarih, hukuk ve Allah karşısında mahcubiyetten kurtulur. Yaşanan haksızlığa karşı haklı hukuksal mücadeleyi yürütmek bir vecibedir. Bıkmadan, usanmadan, yılmadan, ümitsizliğe düşmeden, tek kişi bile kalınsa “Hak”kın hatırı için medya, iş ve sosyal hayatında, hukuk ve diplomasi gibi gerekli tüm alanlarda hak mücadelesine devam edilmelidir.
Bu mücadele yapılmadığı zaman manevi sorumluluğun doğacağı muhakkaktır. Peygamber Efendimiz (S.A.S) haksızlığa karşı susanı dilsiz şeytan ilan etmiş, Bediüzzaman Hazretleri de “Zulme razı olmak dahi zulümdür” diyerek, meselenin ciddiyetini ortaya koymuştur. Unutulmamalıdır ki, sebeplere bağlı olarak kainatı yaratan Cenabı Hak, yardımını da ancak sebeplerin halkından sonra gönderir. Peygamber mucizeleri bile araçlara bağlı olmuştur. Hz. Musa (S.A.S) denizi yararken asasını, Efendimiz (S.A.S) mübarek vücudunu ortadan kaldırmaya gelenlere görünmeden uzaklaşmak için Yasin suresini okuyarak bir avuç toprağı kullanmıştır. Bu zulmün son bulması için de her mağdur kendine uygun aracı veya çareyi sonuna kadar kullanmalıdır.
Üstad’ın şu sözleri bu konu üzerinde daha çok söz israfına gerek bıraktırmayacaktır:
“Aç canavara karşı tahabbüb, merhametini değil, iştihasını açar. Hem de diş ve tırnağının kirasını da ister…” (Mektubat, s. 456).
“Benim fıtratım, zillet ve hakarete tahammül etmez. İzzet ve şehamet-i İslâmiye beni bu halde bulunmaktan şiddetle men eder. Böyle bir vaziyete düşünce, karşımda kim olursa olsun, isterse en zalim bir cebbar, en hunhar bir düşman kumandanı olsa, tezellül etmem. Zulmünü, hunharlığını onun suratına çarparım. Beni zindana atar, yahut idam sehpasına götürür; hiç ehemmiyeti yoktur. Nitekim öyle oldu. Bunların hepsini gördüm. Birkaç dakika daha o hunhar kumandanın kalbi, vicdanı zulümkârlığa dayanabilseydi, Said bugün asılmış ve mâsumlar zümresine iltihak etmiş olacaktı.
İşte benim bütün hayatım böyle zahmet ve meşakkatle, felâket ve musibetle geçti. Cemiyetin imanı, saadet ve selâmeti yolunda nefsimi, dünyamı feda ettim. Helâl olsun. Onlara beddua bile etmiyorum. Çünkü, bu sayede Risale-i Nur, hiç olmazsa birkaç yüz bin, yahut birkaç milyon kişinin-adedini de bilmiyorum ya, öyle diyorlar. Afyon Savcısı beş yüz bin demişti. Belki daha ziyade-imanını kurtarmaya vesile oldu. Ölmekle yalnız kendimi kurtaracaktım; fakat hayatta kalıp da zahmet ve meşakkatlere tahammül ile bu kadar imanın kurtulmasına hizmet ettim. Allah’a bin kere hamd olsun.
Sonra, ben cemiyetin iman selâmeti yolunda âhiretimi de feda ettim. Gözümde ne Cennet sevdası var, ne Cehennem korkusu. Cemiyetin, yirmi beş milyon Türk cemiyetinin imanı namına bir Said değil, bin Said feda olsun. Kur’ân’ımız yeryüzünde cemaatsiz kalırsa, Cenneti de istemem; orası da bana zindan olur. Milletimizin imanını selâmette görürsem, Cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım. Çünkü vücudum yanarken, gönlüm gül-gülistan olur…” (Tarihçe-i Hayat/Isparta Hayatı/Tahliller-Eşref Edip).
Ruhun Şad Olsun Üstadım.
[Aziz Kâmil Can] 3.1.2018 [TR724]
Tarih bu habis ruhların örnekleriyle doludur. Öte yandan bu ruhlara karşı da âdette etrafa nur saçmak için özel görevlendirilen kişiler de hep var olmuş ve onların bu zalimlere karşı ortaya koyduğu mücadelelerle insanlık hayat bulmuştur.
Bu kişilerin manevi bir sorumluluk anlayışıyla, pes etmeden, haksızlığa karşı yaptıkları mücadeleler sonraki nesillere de bir örnek, bir yol ve hayat kaynağı olmuştur.
Şüphesiz bu örnek şahsiyetlerin başında Bediüzzaman gelmektedir. Bugünün çilekeşlerinin, O’nun hayatı boyunca ortaya koyduğu sarsılmaz ümit ve mücadelesini örnek almaları, hedeflerinde şaşmamalarını sağlayacaktır.
Çağın temsilcisi Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri’nin hayatı çile ve mücadelelerle doludur. Kendisine reva görülen akıl almaz zulümler, hukuk dışı ve tamamen keyfi muameleler sayılamayacak kadar çoktur.
Üstad Hazretlerinin çektiği sıkıntı ve maruz kaldığı zulmün ne kadar dayanılmaz hale geldiğini onun şu sözlerinden anlayabiliriz: “Beni, nefsini kurtarmayı düşünen hodgâm bir adam mı zannediyorlar? Ben, cemiyetin imanını kurtarmak yolunda dünyamı da feda ettim, âhiretimi de. Seksen küsur senelik bütün hayatımda dünya zevki namına birşey bilmiyorum. Bütün ömrüm harp meydanlarında, esaret zindanlarında, yahut memleket hapishanelerinde, memleket mahkemelerinde geçti. Çekmediğim cefa, görmediğim eza kalmadı. Divan-ı harplerde bir câni gibi muamele gördüm; bir serseri gibi memleket memleket sürgüne yollandım. Memleket zindanlarında aylarca ihtilâttan men edildim. Defalarca zehirlendim. Türlü türlü hakaretlere mâruz kaldım. Zaman oldu ki, hayattan bin defa ziyade ölümü tercih ettim. Eğer dinim intihardan beni men etmeseydi, belki bugün Said topraklar altında çürümüş gitmişti. (Tarihçe-i Hayat/Isparta Hayatı/Tahliller-Eşref Edip).
Peki, bu şiddetli zulüm ve baskı karşısında Üstad ve Talebeleri nasıl bir hak ve hukuk mücadelesi vermiştir? Eserlerini baştan sona, inceden inceye okuyun. Hiçbir mektupta, hiçbir satır arasında silahtan, silahlı direnişten bahsedildiğini göremezsiniz. Silahlı bir örgüt kurarak, devleti ele geçirme ve zalimlere haddini bildirme gibi tehlikeli bir yola talebelerini hiçbir zaman teşvik etmemiş, hatta böyle düşüncelerin karşısında olmuştur. “Mesleğimizde kuvvet var. Fakat bu kuvvet, âsâyişi muhafaza etmek içindir.” (Emirdağ Lahikası-II/Söz BasımYayın/151.Mektub) diyerek, dâhilde çatışmaya kapıları sıkı sıkıya kapatmıştır.
Yine eserlerini tetkik edin. Devletin bir takım mevki ve makamlarını ele geçirerek, devletin kılcallarına nüfuz ederek, söz sahibi olmak gibi bir plan ve projeye de asla rastlayamazsınız.
Bediüzzaman’ın geliştirdiği mücadele tarzının adı: Müspet harekettir. Müspet hareket, pasiflik, pısırıklık, korkaklık, sindirilmişlik demek değildir. Bediüzzaman, birebir model olarak bize müspet hareketin ne demek olduğunu ve nasıl uygulanacağını göstermiştir. Bediüzzaman, kanun namına kanunsuzluk eden, hak, hukuk tanımadan, gözü dönmüş bir vaziyette saldıran ‘ifsad komitesi’ne karşı silahlı mücadele yolunu seçmemiş, devleti ele geçirmeye çalışmamış, hatta onlara beddua dahi etmemiştir. Bediüzzaman, bedduayı dahi menfi hareket olarak görmüştür. Fakat hiçbir kaide ve kural tanımayan bir kısım adamlardan oluşan, gizli ve dehşetli komite karşısında ‘dava’sından da zerre miktar geri adım atmamıştır.
Bediüzzaman’ın literatüründeki müspet hareketin içinde pasif değil, aktif direniş mevcuttur. Hedefine giderken önüne çıkarılan hiçbir engele takılmama, hatta onlarla meşgul dahi olmama vardır.
Bediüzzaman’ı ve fikirlerini yok etmek isteyenler, onu Barla’ya sürgün ettiler. Ne olur ne olmaz diye, burada da rahat bırakmadılar. Adeta nefes almasına izin vermediler. Ama O; “Aziz, sıddık, gayyûr kardeşim,…hayrul umuri ahmezuha (İşlerin hayırlı olanı zor olanıdır.) sırrınca, azîm hayırların müşkülâtı çok oluyor. Müşkülât çoğaldıkça ehl-i himmet fütur değil, gayret ve sebatını ziyadeleştirir. İnşaallah siz de öyle metîn ve sebatkârlardansınız” (Barla Lahikası/ Söz Basım Yayın/255.Mektub) diyerek, şevk ve gayretle, kelime kelime, satır satır hak ve hakikati neşretmeye devam etmiştir.
Bediüzzaman’ın izzetini rencide etmeye çalışarak, onu öfkelendirmeye ve menfi harekete sevk etmeye çalışanların planı tutmamıştır. Onlar zulmün dozunu artırdıkça Bediüzzaman da iman hakikatlerini neşretme konusunda gayrete gelmiştir. “Ben eskiden beri tahakküme ve terzile karşı boyun eğmemişim. Hayatımda tahakkümü kaldırmadığım, birçok hadiselerle sabit olmuş… Fakat bu otuz senedir müsbet hareket etmek, menfî hareket etmemek ve vazife-i İlâhiyeye karışmamak hakikati için, bana karşı yapılan muamelelere sabırla, rıza ile mukabele ettim. Cercis Aleyhisselâm gibi ve Bedir, Uhud muharebelerinde çok cefa çekenler gibi, sabır ve rıza ile karşıladım.
Evet, meselâ seksen bir hatâsını mahkemede ispat ettiğim bir müdde-i umumînin yanlış iddiaları ile aleyhimizdeki kararına karşı, beddua dahi etmedim. Çünkü asıl mesele bu zamanın cihad-ı mânevîsidir.” (Emirdağ Lahikası-II/Söz Basım Yayın/151.Mektub) diyen Bediüzzaman, korku ve ümitsizliğe kapılmadan, kendi yolunda, kendi projelerini hayata geçirmek için cesurca yürümüştür.
Bediüzzaman, hukuku eğip bükenlere karşı, hukukun içinde kalarak zorlu bir mücadeleyi başarmıştır. Böylece, onun unutulmaya ve ölüme terk edildiği bu diyarda, kıyamete kadar yaşayacak bir iman hizmetinin temelleri atılmıştır.
O hakkını sadece hukuki merciler nezdinde değil hükümet nezdinde de dile getirmiş, bu kapsamda çeşitli dilekçeler yazmıştır. Eskişehir Mahkemesinin vermiş olduğu bir yıllık hapis cezasını temyiz ettikten sonra ayrıca idari birimlere de dilekçeler göndermiştir (Tarihçe-i Hayat, Şahdamar Yayınları, 2013, s.319). Dilekçe yazma gerekçesini şu şekilde açıklamıştır:
“Mahkeme-i Temyizden (Yargıtay) davamızı nakz (bozmak) yerine tasdik geldiği takdirde, Heyet-i Vekile’ye (Bakanlar Kurulu) ve hem Meclis-i Meb’usan’a, hem Dahiliye Vekaleti’ne (İçişleri Bakanlığı) ve hem Adliye Nezareti’ne vermek üzere, davamızı tashih (düzeltme) münasebetiyle yazılmış bir layihadır (dilekçe, talep yazısı). Eğer bu haklı derdimi ve ehemmiyetli hakkımı bu mercilere dinlettiremezsem, bu hayata veda etmek bana vacip olur. Çünkü, sükûtumla şahsi bir hakkımla beraber, binler muhterem hukuk zayi olur.”
Bedizzaman, dilekçesinin ilk iki paragrafında da şu düşünce ve isteklerini dile getirmiştir:
“Ey ehl-i hall ve akd! Dünyada emsali nadir bulunan bir haksızlığa giriftar edildim. Bu haksızlığa karşı sükut etmek, hakka karşı bir hürmetsizlik olduğundan, bilmecburiye gayet ehemmiyetli bir hakikatı faş etmeye mecburum. Diyorum ki:
Ya benim idamımı ve yüz bir sene cezaya istilzam edecek kusurumu kanun dairesinde gösteriniz… veyahut bütün bütün divane olduğumu isbat edininiz… veyahut benim ve risalelerimin ve dostlarımın tam serbestiyemizi verip, zarar ve ziyanımızı müsebbiplerinden alınız…”
Öte yandan Bediüzzaman herhangi bir kişi ve kurumdan uğramış olduğu şahsi zulüm nedeniyle talepte bulunmayı da tezellül (kendini alçaltma) olarak kabul etmiş ve şöyle söylemiştir:
“Haksızlığı hak iddia edenlere karşı hak dâvâ etmek ve onlara müracaat etmek, bir haksızlıktır, hakka karşı bir hürmetsizliktir. (Mektubat/On Altıncı Mektub/On Altıncı Mektubun Zeyli; Tarihçe-i Hayat, Şahdamar Yayınları, s. 342).”
Böylece Bediüzzaman, şahsına yapılan keyfi ve gayr-i hukuki muameleler nedeniyle, davacı olmamış, zalimlerin adaletine tenezzül etmemiştir. Ama ne zaman ki, Risale-i Nurlara zarar verilmiş, o elmas kıymetindeki eserler elinden alınmış, o zaman daha fazla sabır göstermeyerek, hakkını aramıştır. Barla Lahikası’nda bu manada hak arama ve savcılığa müracaat etmenin bir örneği vardır. Barla Lahikası’nın sonlarındaki Isparta Cumhuriyet Savcılığı’na yazdığı şikayet dilekçesine konu olay, özetle şu şekilde olmuştur:
Bediüzzaman, Kurban Bayramından kısa bir süre sonra, 4 Nisan 1935 tarihinde kırlarda gezmek üzere evinden çıkar. Hemen emniyet memurlarınca takibe alınır. Kır gezisinden dönüşünde evine giren emniyet mensupları her tarafı ararlar. Ev sahibi Şükrü Efendi’nin emaneti olan bir kısım eşyaların yazılı olduğu liste dahil, evde ne var ne yoksa alırlar. Bu aramalardan sonra Bediüzzaman, önce emniyet, sonra Isparta Cumhuriyet Savcılığı ve Sorgu Hakimliği tarafından sorgulanır.
Bediüzzaman’ın evinde yapılan arama ve eşyalara el konması işlemi, tamamıyla kanunsuzdur. Çünkü, evde arama yapılmasına izin veren bir mahkeme kararı yoktur. Eşyalara el konmasını haklı kılacak hiçbir yasal dayanak bulunmamaktadır. İşte bu nedenle, Bediüzzaman Hazretleri, Isparta Cumhuriyet Savcılığı’na öyle bir şikayet dilekçesi yazar ki, yazılan dilekçe, hak arama ve kanunsuzluğa karşı mücadele adına o dönemde eşine az rastlanır hukuk manzumesidir. Her satırı bir hukuk dersidir. Şikayet dilekçesinde sadece hukuk dersi verilmez, aynı zamanda el konulan eserlerin maddi ve manevi kıymetleri tek tek anlatılmak suretiyle, nazarlar Risale-i Nur Eserlerine çekilir;
“Isparta Cumhuriyet Müdde-i Umumîliğine
Dokuz senedir, beni bu memlekette sebepsiz olarak ikamete memur ettiler (İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi Madde 13-“Herkesin bir devletin toprakları üzerinde serbestçe dolaşma ve oturma hakkı vardır.” Bu hak daha sonra 1961 Anayasası ve 1982 Anayasasına girmiştir) Hariçle ihtilâttan men olduğum için (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi 8. 10. md) çalışamadım, perişan bu gurbette kimsesiz kaldım. (İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi Madde 23 “Her şahsın çalışmaya, işini serbestçe seçmeye, âdil ve elverişli çalışma şartlarına ve işsizlikten korunmaya hakkı vardır.”Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme’nin 6.Maddesi “…Devletler, herkesin serbestçe seçtiği ya da kabul ettiği bir işte çalışarak hayatını kazanma fırsatı veren çalışma hakkını tanırlar ve bu hakkın korunması için gerekli tedbirleri alırlar.”)
On üç seneden beri, beni bu vilâyette tanıyanların tasdikleri tahtında, siyasetle hiçbir cihetle alâkam kalmadığına delilim şudur ki:
On üç seneden beri bir gazeteyi okumadığımı ve dinlemediğimi, sekiz sene oturduğum Barla halkıyla işhad ediyorum. On üç sene, bu zamanda siyasetin lisanı olan gazeteyi dinlemeyen, işitmeyen, istemeyen bir adamın siyasetle alâkası olmadığı ve sekiz aydan beri merkez-i vilâyette bütün buradaki benimle temas edenlerin şehadetleriyle, siyasete taallûk eden hiçbir meseleye temas etmediğimi gösterebilirim. ( Said Nursi, mevcut tek parti yönetimine karşı muhalefet etmek ve siyasi faaliyette bulunmakla suçlanmıştır. Said Nursi ise, böyle bir faaliyetinin olmadığını ispatlamak zorunda kalmıştır. Halbuki ulusal ve uluslar arası yasa ve sözleşmelerde, bağımsız olarak veya bir siyasi parti içinde siyasi faaliyette bulunmak, en tabi insan hakları arasında sayılmıştır.)
Bu halimle beraber, bu senenin Kurban Bayramında, fıtraten sohbetten hoşlanmadığım için, hiç kimseyi kabul etmediğimi gösterir bir-iki satırlık yazıyla kapımda yazdığım ve hiçbir kimse de gelmediği halde, bu mübarek bayramın dört gününde bir polis bulundurulmak suretiyle, benim gibi garip, ihtiyar, hastalıklı bir adama şüphe isnat ederek, tarassut ettirmek ve hareket-i şahsiyemi bilâsebep taht-ı nezarette bulundurmakla verilen tazyik ve sıkıntı kâfi gelmiyormuş gibi (Her demokratik hukuk devletinde fertlere, maddî ve manevî varlıklarını istedikleri gibi geliştirip şekillendirebilecekleri hür bir hayat alanı tanınır. Kötü muamele yasaklanır. Anayasa (AY) m. 17, 20, 21 ve 22 de, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi (İHEB) m. 12 ve İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi (İHAS) m.3, 8 de, fertlerin devletin müdahalelerinden korunmuş hür bir alana sahip bulundukları açıkça ifade edilmiştir.) bu senenin Nisan’ının dördüncü günü, kış münasebetiyle ve mütemadiyen harekâtımın takip ve tarassut edilmesinden dolayı harice çıkmadığımdan sıkılmıştım.
İşte o günü, altı aylık ızdırabımı tahfif etmek ve biraz teneffüs ve rahatsızlığımı izale etmek için, havanın güzelliğinden istifade ederek gezmeye gitmiştim. Avdetimle, bir komiserle iki polis ikamet ettiğim evimin kapısında ve bir komiserle iki polis de bahçenin dışarısında bulunuyorlardı. İçeriye girdim, komiser ve iki polis beni takip ettiler. Odama çıktım, onlar da arkamda idiler. Benimle beraber girdiler, taharriye başladılar.( Halbuki kimsenin konutuna dokunulamayacağı, usulüne göre verilmiş hâkim kararı olmadıkça, kanunla yetkili kılınmış merciin yazılı emri bulunmadıkça; kimsenin konutuna girilemeyeceği, arama yapılamayacağı ve buradaki eşyaya el konulamayacağı bütün hukuk devletlerinde garanti altına alınmışken, 1930’lu yılların sözde hukuk devletinde bu insani haklar ayaklar altındadır.).
Dokuz seneden beri ihtilâttan bilâsebep men edildiğimden, mesleğim itibarıyla Kur’ân ve imanla hasr-ı iştigal etmiştim. Ve onun neticesi olarak yazdırdığım eserlerimi, …ve daha bilmediğim hususî ve şahsî ve imanî evraklarımı ve risalelerimi tekrar iade etmek üzere, o taharri neticesinde alıp götürdüler.
Bu taharriyatta o kadar ileri gidildi ki, altı ay evvel oturduğum köşkten şimdiki oturduğum köşke nakledince, sandalye, şişe, demir ve sair eşyaya ait listeye varıncaya kadar aldılar ve el’an da iade edilmedi.
Dokuz seneden beri bu memlekette ve bu kadar dostlarımla temas ettiğim halde, şimdiye kadar hiçbir cürüm bana isnat edilmedi ve hiçbir vukuatım da olmadı ve hayatımda dâî-i şüphe hiçbir emare vücut bulmadı. Ve menfîliğimde, sebepsiz ve ancak ihtiyat ve tevehhüm yüzünden olmakla inziva ettiğim bir mağaradan çıkartılarak menfîlerle birlikte nefyedildim. Bu müddet zarfında siyasetle ve dünyayla alâkam olmadığına, bu memleketteki dokuz senelik tarz-ı hayatımın şehadetiyle beraber, risalelerimde gerek emniyet dairesi ve gerekse hükûmet dairesi dâî-i şüphe birşey bulamadıklarıdır. Eğer bir cürmüm varsa, dokuz seneden beri mütemadiyen dikkat ettikleri halde cürmümü görmeyen veya gösteremeyenler, şimdi göstermeye mecburdurlar.
Şu kitap zayiatımdan lâakal şahsî iki bin lira zararım var. Çünkü, bunların hiçbirisinin başka bir nüshasını bende bırakmadılar. Vaktiyle tab etmek için, yalnız İşârâtü’l-İ’câz tefsirine iki yüz elli lira verdim. Arabî mecmuası üç yüz lira. Ve Yirmi Dokuzuncu Söz ve On Dokuzuncu Sözlerde o sırr-ı azîme hiçbir âlim ve hiçbir edip yoktur ki, ‘Bin lira kıymetindedir’ demesin.
Ve bir de, on üç sene evvel hükûmet Darü’l-Hikmette yüz lira maaş alacak kadar iş görebilecek bir adam nazarıyla bana bakmış, ayda yüz lira maaş vermiş. Bu sekiz senede beni, yarım saat bir köy olan İlâma’ya iki defadan fazla gitmeye müsaade edilmeyecek derecede ihtilât ve gezmekten men edildiğim gibi, bir vâridâtım, bir malım olmamakla beraber, o köyde benim gibi bir adam çalışacak iş bulamadığımdan ve kimsenin birşeyini de kabul etmemek, bir meslek-i hayatım olduğundan, çektiğim perişaniyet ve zarar ve ziyanın takdirini müddeiumumîliğe havale ederek, ya kitaplarımın hepsinin iadesini veyahut bu husustaki zarar ve ziyanımın müsebbiplerinden tazminini dâvâ ediyorum…
Dokuz senedir dünyevî hayatıma gelen her türlü işkencelere tahammül edip sabrettim, sükût ettim. Fakat dünyalarına karışmadığım halde, böyle hayat-ı uhreviyeme suikast suretindeki taarruz karşısında sabrım tükendi. Hakkımı aramak için ikame-i dâvâya mecbur oldum.”( Barla Lahikası/Söz Basım Yayın/280.Mektub).
Bediüzzman’ın bu dilekçesinden de görüldüğü gibi usulüne uygun hak aramanın bütün şekilleri ortaya konulmuştur. Üstad, burada her şeyi kanıtlayıp açıklamaktadır. Hiçbir boşluk bırakmamıştır. Tazminat talebinde bulunurken bile bu durumu rakamsal olarak kanıtlamıştır.
Ancak, Isparta Cumhuriyet Savcılığı, Bediüzzaman tarafından verilen bu şikayet dilekçesini maalesef, işleme dahi koymamıştır. Şikayet konusu ve şikayet edilenler hakkında hiçbir tahkikat yapılmamıştır. Aksine, bu şikayet dilekçesinden sonra tümüyle haksız ve gerçek dışı bir suçlama ile Bediüzzaman Hazretleri tutuklanarak Isparta Cezaevine konulmuştur. Böylece kanunlar da hukuk da adalet de defalarca ayaklar altında çiğnenmiştir.
Buna rağmen Bediüzzaman’ın tüm mahkemelerdeki savunmaları incelendiğinde hep müspet olduğu, son mercie kadar hakkını aktif sabırla kullandığı, hatta sadece hukuki yolları değil, aynı zamanda idari yolları da takip ettiği, yine dilekçe hakkı kapsamında yaşanan haksızlık noktasında Meclise, Hükümete, İçişleri ve Adalet Bakanlığına da bilgi verdiği görülmektedir.
Bediüzzaman savunmalarında, uluslararası ehli vukuf heyetinin risaleleri incelemesi (Tarihçe-i Hayat, s. 493), savunması için yeni harflere uygun daktilo sağlanması, iddianame okunması için yeterli zaman verilmesi gibi taleplerde bulunmuş, avukat tutacak parası olmadığını belirtmiş ve böylece uluslararası sözleşmelere çok sonraları konu olan temel hakları savunmasında kullanmıştır (Tarihçe-i Hayat, s. 507).
Sonuç olarak, devletin bütün imkanlarını elinde bulunduranlar ve bu imkanları Bediüzzaman’ı ezmek için kullanan nice devletlülerin bugün isimleri dahi hatırlanmıyor. Kimilerinin isimleri caddelerden, meydanlardan silinirken, kimileri de bugün lanetle ve nefretle anılıyor. Ama Bediüzzaman, bütün maddi imkansızlıklara rağmen, Barla’dan bütün dünyaya sesini duyurmayı başarmıştır. Milyonlarca talebesi hakaik-ı iman ve Kur’an’ı neşretmeye devam etmektedir. Bu Bediüzzamanca hizmet metodunun zaferidir.
Bugünün Çilekeşi de aynı yolu takip etmektedir. Zulüm altında inleyen bu zamanın hizmet kahramanlarına da düşen aktif sabırla, pes etmeden, yese düşmeden Yolun önceki Yolcularının izinden ilerlemeleridir.
Bu çilekeşler, bir yandan haklı davalarını tüm dünyaya duyuruma diğer yandan da kendilerine yapılan zulümlere karşı tüm hukuksal çarelere başvurma cehdi içine girmelidirler. Bugün hukuk olmasa da yarın olacağı kesindir. Çünkü Adet-i İlahi hep böyle olmuştur.
Ulusal ve uluslararası tüm hukuk yolları tüketilmelidir ki, yarın hukuk geri geldiğinde, neden zamanında hukuk yolları tüketilmedi gibi bir sorunla karşılaşılmasın. Bu ümit, inanılan yolun gereğidir. İradenin hakkı yese düşmeden aktif bir mücadele ile verilmelidir. Ancak bu şekilde tarih, hukuk ve Allah karşısında mahcubiyetten kurtulur. Yaşanan haksızlığa karşı haklı hukuksal mücadeleyi yürütmek bir vecibedir. Bıkmadan, usanmadan, yılmadan, ümitsizliğe düşmeden, tek kişi bile kalınsa “Hak”kın hatırı için medya, iş ve sosyal hayatında, hukuk ve diplomasi gibi gerekli tüm alanlarda hak mücadelesine devam edilmelidir.
Bu mücadele yapılmadığı zaman manevi sorumluluğun doğacağı muhakkaktır. Peygamber Efendimiz (S.A.S) haksızlığa karşı susanı dilsiz şeytan ilan etmiş, Bediüzzaman Hazretleri de “Zulme razı olmak dahi zulümdür” diyerek, meselenin ciddiyetini ortaya koymuştur. Unutulmamalıdır ki, sebeplere bağlı olarak kainatı yaratan Cenabı Hak, yardımını da ancak sebeplerin halkından sonra gönderir. Peygamber mucizeleri bile araçlara bağlı olmuştur. Hz. Musa (S.A.S) denizi yararken asasını, Efendimiz (S.A.S) mübarek vücudunu ortadan kaldırmaya gelenlere görünmeden uzaklaşmak için Yasin suresini okuyarak bir avuç toprağı kullanmıştır. Bu zulmün son bulması için de her mağdur kendine uygun aracı veya çareyi sonuna kadar kullanmalıdır.
Üstad’ın şu sözleri bu konu üzerinde daha çok söz israfına gerek bıraktırmayacaktır:
“Aç canavara karşı tahabbüb, merhametini değil, iştihasını açar. Hem de diş ve tırnağının kirasını da ister…” (Mektubat, s. 456).
“Benim fıtratım, zillet ve hakarete tahammül etmez. İzzet ve şehamet-i İslâmiye beni bu halde bulunmaktan şiddetle men eder. Böyle bir vaziyete düşünce, karşımda kim olursa olsun, isterse en zalim bir cebbar, en hunhar bir düşman kumandanı olsa, tezellül etmem. Zulmünü, hunharlığını onun suratına çarparım. Beni zindana atar, yahut idam sehpasına götürür; hiç ehemmiyeti yoktur. Nitekim öyle oldu. Bunların hepsini gördüm. Birkaç dakika daha o hunhar kumandanın kalbi, vicdanı zulümkârlığa dayanabilseydi, Said bugün asılmış ve mâsumlar zümresine iltihak etmiş olacaktı.
İşte benim bütün hayatım böyle zahmet ve meşakkatle, felâket ve musibetle geçti. Cemiyetin imanı, saadet ve selâmeti yolunda nefsimi, dünyamı feda ettim. Helâl olsun. Onlara beddua bile etmiyorum. Çünkü, bu sayede Risale-i Nur, hiç olmazsa birkaç yüz bin, yahut birkaç milyon kişinin-adedini de bilmiyorum ya, öyle diyorlar. Afyon Savcısı beş yüz bin demişti. Belki daha ziyade-imanını kurtarmaya vesile oldu. Ölmekle yalnız kendimi kurtaracaktım; fakat hayatta kalıp da zahmet ve meşakkatlere tahammül ile bu kadar imanın kurtulmasına hizmet ettim. Allah’a bin kere hamd olsun.
Sonra, ben cemiyetin iman selâmeti yolunda âhiretimi de feda ettim. Gözümde ne Cennet sevdası var, ne Cehennem korkusu. Cemiyetin, yirmi beş milyon Türk cemiyetinin imanı namına bir Said değil, bin Said feda olsun. Kur’ân’ımız yeryüzünde cemaatsiz kalırsa, Cenneti de istemem; orası da bana zindan olur. Milletimizin imanını selâmette görürsem, Cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım. Çünkü vücudum yanarken, gönlüm gül-gülistan olur…” (Tarihçe-i Hayat/Isparta Hayatı/Tahliller-Eşref Edip).
Ruhun Şad Olsun Üstadım.
[Aziz Kâmil Can] 3.1.2018 [TR724]
Milyonluk transferlerden iflasa! [Efe Yiğit]
Geçen yılın son gününde ajanslara iç burkan bir flaş haber düştü: Gaziantepspor kapanıyor. Güneydoğu Anadolu’nun yıllarca Süper Lig’deki en güçlü temsilcisi olan takım iflasın eşiğine gelmişti. Geçen sezon Süper Lig’den düşen Gaziantepspor, TFF 1. Lig’de son sırada bulunuyordu. Yönetim, kulübün resmî sitesinden yayınladığı ‘Gazintepspor’SUZ yeni yılınız kutlu olsun’ başlıklı zehir zemberek açıklamada, kısa süre içinde kulübün faaliyetlerine son verileceğini yazdı. 1969’da başlayan Gaziantepspor’un yolculuğunun artık sonuna varmıştık. Oysa Antep ekibi bir zamanlar sattığı oyuncularla kasasına milyonlar koyan, ligde zirveye oynayan bir takımdı.
EN BAŞARILI BAŞKAN CELAL DOĞAN
Şehrin adını taşıyan Gaziantepspor’un temelleri belediye başkanı Abdulkadir Batur öncülüğünde Nisan 1969’da atıldı. Batur’la birlikte 58 arkadaşı Gaziantepspor Kulübü’nü kurarken, hedefleri şehri temsil edecek güçlü bir takıma sahip olmaktı. Renk seçiminde siyah ve kırmızı tercih edildi. Siyah, 1. Dünya Savaşı sırasında şehrin savunması adına hayatını kaybedenlerin adına matem rengini, kırmızı ise şehitlerin kanını temsil ediyordu. Gaziantepspor’un ilk kulüp başkanlığına kurucu üyelerden Beşir Bayram getirildi. Gaziantepspor ilk kurulduğu yıl hazırlık maçları ile sezonu tamamladı. Kulüp, 1970 yılında çıkartılan ve il takımlarının direk 3. Lig’e alınmasını öngören kararname ile 1970-71 sezonunda Türkiye liglerindeki ilk mücadelesine başladı.
Gaziantepspor’un başkanlarından en tanınanı 1993-2006 arasında görev yapan Celal Doğan olacaktı. Uzun yıllar Gaziantep belediye başkanlığı görevini de yürüten Celal Doğan döneminde Gaziantepspor ligdeki en başarılı sezonlarını geçirdi. Bu arada parlatıp büyük kulüplere sattığı oyuncularla gündeme geldi. Celal Doğan’ın bıraktığı günden bu yana ise İbrahim Kızıl bayrağı devralmıştı.
ŞAMPİYONLUK MÜCADELESİ
Gaziantep ekibi, ligdeki en başarılı dönemini 1999-2001 arasında yaşadı. Sakıp Özbek’in çalıştırdığı takım, 1999-2000 sezonunu lig üçüncüsü olarak tamamladıktan sonra 2000-2001 sezonunda da ligde fırtına gibi esti. Fenerbahçe ve Galatasaray’la amansız bir şampiyonluk yarışı veren Gaziantepspor, 29. haftada deplasmanda 3 puan gerisindeki Fenerbahçe ile karşılaşmıştı. İlk devreyi 3-0 önde bitiren siyah kırmızılı ekip, ikinci yarıda 4-3 mağlup olarak yarışta büyük yara aldı.
Gaziantespor, Süper Lig’de 1989-1990 sezonundan itibaren 27 yıl aralıksız yer aldı. Bu süreçte Avrupa kupalarında 5 kez Türkiye’yi temsil etti. Güneydoğu ekibi, geçen sezonun sonunda düştüğü TFF 1. Lig’de ise zor günler geçiriyor. Tesisleşme ve denk bütçe konusunda bir dönem örnek gösterilen kulüplerden Gaziantepspor, 1990’lı yılların sonundan itibaren yüksek bonservis bedelleriyle sattığı futbolcularla dikkati çekmişti. Türk futboluna uzun yıllar damga vuran birçok isim Gaziantepspor’da parladıktan sonra İstanbul kulüplerinin yolunu tuttu.
DÖRT BÜYÜKLER İHYA ETTİ
Gaziantespor, yıldızlarını kapmak için Fenerbahçe, Galatasaray ve Beşiktaş arasında yaşanan rekabetten çok kârlı çıktı. Kırmızı-siyahlılar, Elvir Bolic, Ayhan Akman, Yaw Preko, Samuel Johnson, İbrahim Üzülmez, Hakan Bayraktar, Joao Batista, Fatih Tekke, Kemal Aslan, İbrahim Toraman, İlhan Özbay, Gökhan Güleç, Antonio de Nigris, Ekrem Dağ, İsmail Köybaşı, Rodrigo Tabata, Wagner, Olcan Adın, Oğulcan Çağlayan, Serdar Kurtuluş, Ivelin Popov, Dany Nounkeu, Muhammet Demir ve Orkan Çınar’ın bonservislerinden 60 milyon Euro’yu aşkın parayı kasasına koydu.
Gaziantespor’un en iyi müşterisi Beşiktaş oldu. Siyah-beyazlılar adeta Gaziantespor’u ihya etti. Ayhan Akman, İbrahim Üzülmez, İbrahim Toraman, Gökhan Güleç, Ekrem Dağ, İsmail Köybaşı, Tabata ve Serdar Kurtuluş’u bonservis bedeli karşılığında Beşiktaş’a gönderen kırmızı-siyahlılar, siyah-beyazlı kulüpten yaklaşık 30 milyon Euro aldı.
Beşiktaş Ayhan Akman için 6,5 milyon Euro, Tabata için ise 8 milyon Euro bonservis ödedi. Tabata transferi hiçbir zaman unutulmadı hatta Beşiktaş’ın Gaziantepspor’a yaptığı ‘büyük kıyak’ olarak lanse edildi. Beşiktaş kariyerinde çok ciddi sakatlıklar atlatan ancak Şenol Güneş’in ilk senesinde iyi bir performans sergileyen şimdilerde Fenerbahçe formasını giyen İsmail Köybaşı, 2009’da 5,5 milyon Euro’ya Gaziantepspor’dan Beşiktaş’a transfer olmuştu.
Beşiktaş’tan sonraki diğer önemli müşterisi ise Fenerbahçe oldu. Elvir Boliç, Kemal Arslan, Johnson, Preko, Hakan Bayraktar gibi isimler Antep’ten Kadıköy’e taşındı. Fenerbahçe, Johnson’a 4,5 milyon, Boliç’e ise 4 milyon dolar bonservis ödedi. Trabzonspor, Fatih Tekke, Muhammed Demir ve Olcan Adın’ı, Galatasaray ise Batista ve Dany’yi bu takımdan aldı.
Bütün bunlara rağmen Gaziantepspor kötü yönetim ve hesapsız harcamaların bedelini ödeyerek bugün kapanmakla karşı karşıya kaldı. Türk futbolunda Sakaryaspor, Kocaelispor ve Samsunspor gibi köklü kulüplerden sonra bir takım daha tarihin tozlu sayfalarına karışmak üzere.
[Efe Yiğit] 3.1.2018 [TR724]
EN BAŞARILI BAŞKAN CELAL DOĞAN
Şehrin adını taşıyan Gaziantepspor’un temelleri belediye başkanı Abdulkadir Batur öncülüğünde Nisan 1969’da atıldı. Batur’la birlikte 58 arkadaşı Gaziantepspor Kulübü’nü kurarken, hedefleri şehri temsil edecek güçlü bir takıma sahip olmaktı. Renk seçiminde siyah ve kırmızı tercih edildi. Siyah, 1. Dünya Savaşı sırasında şehrin savunması adına hayatını kaybedenlerin adına matem rengini, kırmızı ise şehitlerin kanını temsil ediyordu. Gaziantepspor’un ilk kulüp başkanlığına kurucu üyelerden Beşir Bayram getirildi. Gaziantepspor ilk kurulduğu yıl hazırlık maçları ile sezonu tamamladı. Kulüp, 1970 yılında çıkartılan ve il takımlarının direk 3. Lig’e alınmasını öngören kararname ile 1970-71 sezonunda Türkiye liglerindeki ilk mücadelesine başladı.
Gaziantepspor’un başkanlarından en tanınanı 1993-2006 arasında görev yapan Celal Doğan olacaktı. Uzun yıllar Gaziantep belediye başkanlığı görevini de yürüten Celal Doğan döneminde Gaziantepspor ligdeki en başarılı sezonlarını geçirdi. Bu arada parlatıp büyük kulüplere sattığı oyuncularla gündeme geldi. Celal Doğan’ın bıraktığı günden bu yana ise İbrahim Kızıl bayrağı devralmıştı.
ŞAMPİYONLUK MÜCADELESİ
Gaziantep ekibi, ligdeki en başarılı dönemini 1999-2001 arasında yaşadı. Sakıp Özbek’in çalıştırdığı takım, 1999-2000 sezonunu lig üçüncüsü olarak tamamladıktan sonra 2000-2001 sezonunda da ligde fırtına gibi esti. Fenerbahçe ve Galatasaray’la amansız bir şampiyonluk yarışı veren Gaziantepspor, 29. haftada deplasmanda 3 puan gerisindeki Fenerbahçe ile karşılaşmıştı. İlk devreyi 3-0 önde bitiren siyah kırmızılı ekip, ikinci yarıda 4-3 mağlup olarak yarışta büyük yara aldı.
Gaziantespor, Süper Lig’de 1989-1990 sezonundan itibaren 27 yıl aralıksız yer aldı. Bu süreçte Avrupa kupalarında 5 kez Türkiye’yi temsil etti. Güneydoğu ekibi, geçen sezonun sonunda düştüğü TFF 1. Lig’de ise zor günler geçiriyor. Tesisleşme ve denk bütçe konusunda bir dönem örnek gösterilen kulüplerden Gaziantepspor, 1990’lı yılların sonundan itibaren yüksek bonservis bedelleriyle sattığı futbolcularla dikkati çekmişti. Türk futboluna uzun yıllar damga vuran birçok isim Gaziantepspor’da parladıktan sonra İstanbul kulüplerinin yolunu tuttu.
DÖRT BÜYÜKLER İHYA ETTİ
Gaziantespor, yıldızlarını kapmak için Fenerbahçe, Galatasaray ve Beşiktaş arasında yaşanan rekabetten çok kârlı çıktı. Kırmızı-siyahlılar, Elvir Bolic, Ayhan Akman, Yaw Preko, Samuel Johnson, İbrahim Üzülmez, Hakan Bayraktar, Joao Batista, Fatih Tekke, Kemal Aslan, İbrahim Toraman, İlhan Özbay, Gökhan Güleç, Antonio de Nigris, Ekrem Dağ, İsmail Köybaşı, Rodrigo Tabata, Wagner, Olcan Adın, Oğulcan Çağlayan, Serdar Kurtuluş, Ivelin Popov, Dany Nounkeu, Muhammet Demir ve Orkan Çınar’ın bonservislerinden 60 milyon Euro’yu aşkın parayı kasasına koydu.
Gaziantespor’un en iyi müşterisi Beşiktaş oldu. Siyah-beyazlılar adeta Gaziantespor’u ihya etti. Ayhan Akman, İbrahim Üzülmez, İbrahim Toraman, Gökhan Güleç, Ekrem Dağ, İsmail Köybaşı, Tabata ve Serdar Kurtuluş’u bonservis bedeli karşılığında Beşiktaş’a gönderen kırmızı-siyahlılar, siyah-beyazlı kulüpten yaklaşık 30 milyon Euro aldı.
Beşiktaş Ayhan Akman için 6,5 milyon Euro, Tabata için ise 8 milyon Euro bonservis ödedi. Tabata transferi hiçbir zaman unutulmadı hatta Beşiktaş’ın Gaziantepspor’a yaptığı ‘büyük kıyak’ olarak lanse edildi. Beşiktaş kariyerinde çok ciddi sakatlıklar atlatan ancak Şenol Güneş’in ilk senesinde iyi bir performans sergileyen şimdilerde Fenerbahçe formasını giyen İsmail Köybaşı, 2009’da 5,5 milyon Euro’ya Gaziantepspor’dan Beşiktaş’a transfer olmuştu.
Beşiktaş’tan sonraki diğer önemli müşterisi ise Fenerbahçe oldu. Elvir Boliç, Kemal Arslan, Johnson, Preko, Hakan Bayraktar gibi isimler Antep’ten Kadıköy’e taşındı. Fenerbahçe, Johnson’a 4,5 milyon, Boliç’e ise 4 milyon dolar bonservis ödedi. Trabzonspor, Fatih Tekke, Muhammed Demir ve Olcan Adın’ı, Galatasaray ise Batista ve Dany’yi bu takımdan aldı.
Bütün bunlara rağmen Gaziantepspor kötü yönetim ve hesapsız harcamaların bedelini ödeyerek bugün kapanmakla karşı karşıya kaldı. Türk futbolunda Sakaryaspor, Kocaelispor ve Samsunspor gibi köklü kulüplerden sonra bir takım daha tarihin tozlu sayfalarına karışmak üzere.
[Efe Yiğit] 3.1.2018 [TR724]
Baharat, sadece baharat değildir! [TR724]
Mutfak köşesine istif edilmiş baharat kutularındaki karabiber, kimyon, kekik, pul biber, zerdeçal gibi lezzet membaı baharatların kültürlere şekil verdiğini, savaşlar başlatan bir önem taşıdığını biliyor musunuz? Kapağı açılınca türlü râyihâyı etrafa saçarak kokulardan adeta bir şelale yapan bu çeşnilerin sabıkası hayli kabarık. Zira vaktiyle dünya üzerinde büyük çalkantılara, savaşlara ve göçlere sebebiyet vermiş bu fesleğen, karanfil, limon tuzu… Baharatın yolculuğu, o devirde Hint diyarından yola düşüp, nihâyetinde Avrupalı tüccarların mükellef sofralarında sona eren bir yolculuktu.
Geçtiği yerlere bereket, zenginlik ve refah temin eden bu uzun ticaret yolu, nice kudretli hükümdarların gözdesi olmuştu. Yazar Michael Krondl, Asya’nın en nadide mamullerini karabiber ve ipek olarak belirtir eserlerinde. Avrupa’nın saraylarında ve burjuva konaklarında ikram edildiğini vurgular. Bu ticaret kendine has bir tüccar sınıfını da meydana getirmişti. Devrin seçkin karabiber teminatçıları Venedik’te hususi bir meslek loncası etrafında birleşmişti. İstanbul’un fethiyle hızlanan coğrafi keşiflerin amacı da işte o devrin geçer akçesi baharatın ticari güzergâhını değiştirmek, Müslümanların elinden almaktı. Amerika’ya çıkan Kolomb’un hikâyesi de aynı sebeplere dayanıyor. O devirde, gözünü karartıp bilinmeyen diyarlarda baharat aramak ve bu uğurda yelken açmak, fakir Avrupalı halkı için bir ekmek kapısı anlamına geliyordu.
Yazar Krondl, Venedik, Lizbon ve Amsterdam’da gelişen baharat seyrini genişçe anlattığı kitaplarında, kadim tarihî fasılayı da ihmâl etmez. Tam sabit olmamakla beraber M.Ö. 1224 yılına ait olduğu anlaşılan bir firavun mumyasının burnundan karabiber tanecikleri çıkmıştı. Keşfedilen yeni memleketlere sadece tacirler değil, Hıristiyan rahiplerin de içinde bulunduğu kalyonlar gönderilmeye başlandı. Fransisken ve Cizvit rahipler buralarda misyonerlik faaliyeti yürütüyor, yeni dünyadan mısır, fasulye, kabak, domates ve kırmızı biberi de doğuya iletiyorlardı. Devamlı değişim içinde bulunan yemek kültürü de bu sayede Doğu’nun kültür mozaiğine dahil oluyordu. Bu sebeple tarih boyunca ‘yemek sadece beslenmek değil, mânâ ve sembolizm yüklü’ idi. Devrin muhafaza koşulları göz önüne alındığında, binlerce kilometre aştıktan sonra baharatları pazara sokmak elbette kolay bir iş değil. Fahiş fiyatlara alıcı bulabilen mamulleri tadabilmenin Orta Çağ Avrupa’sında avamın harcı olmadığı âşikâr. Baharat bugünkü gibi yemeklere aroma katmakla beraber eczacılar için de başlıca hammaddeydi. Hatta, kimyagerler karabiberi asırlarca mumyalama işleminde kullandı.
[TR724] 3.1.2018
Geçtiği yerlere bereket, zenginlik ve refah temin eden bu uzun ticaret yolu, nice kudretli hükümdarların gözdesi olmuştu. Yazar Michael Krondl, Asya’nın en nadide mamullerini karabiber ve ipek olarak belirtir eserlerinde. Avrupa’nın saraylarında ve burjuva konaklarında ikram edildiğini vurgular. Bu ticaret kendine has bir tüccar sınıfını da meydana getirmişti. Devrin seçkin karabiber teminatçıları Venedik’te hususi bir meslek loncası etrafında birleşmişti. İstanbul’un fethiyle hızlanan coğrafi keşiflerin amacı da işte o devrin geçer akçesi baharatın ticari güzergâhını değiştirmek, Müslümanların elinden almaktı. Amerika’ya çıkan Kolomb’un hikâyesi de aynı sebeplere dayanıyor. O devirde, gözünü karartıp bilinmeyen diyarlarda baharat aramak ve bu uğurda yelken açmak, fakir Avrupalı halkı için bir ekmek kapısı anlamına geliyordu.
Yazar Krondl, Venedik, Lizbon ve Amsterdam’da gelişen baharat seyrini genişçe anlattığı kitaplarında, kadim tarihî fasılayı da ihmâl etmez. Tam sabit olmamakla beraber M.Ö. 1224 yılına ait olduğu anlaşılan bir firavun mumyasının burnundan karabiber tanecikleri çıkmıştı. Keşfedilen yeni memleketlere sadece tacirler değil, Hıristiyan rahiplerin de içinde bulunduğu kalyonlar gönderilmeye başlandı. Fransisken ve Cizvit rahipler buralarda misyonerlik faaliyeti yürütüyor, yeni dünyadan mısır, fasulye, kabak, domates ve kırmızı biberi de doğuya iletiyorlardı. Devamlı değişim içinde bulunan yemek kültürü de bu sayede Doğu’nun kültür mozaiğine dahil oluyordu. Bu sebeple tarih boyunca ‘yemek sadece beslenmek değil, mânâ ve sembolizm yüklü’ idi. Devrin muhafaza koşulları göz önüne alındığında, binlerce kilometre aştıktan sonra baharatları pazara sokmak elbette kolay bir iş değil. Fahiş fiyatlara alıcı bulabilen mamulleri tadabilmenin Orta Çağ Avrupa’sında avamın harcı olmadığı âşikâr. Baharat bugünkü gibi yemeklere aroma katmakla beraber eczacılar için de başlıca hammaddeydi. Hatta, kimyagerler karabiberi asırlarca mumyalama işleminde kullandı.
[TR724] 3.1.2018
Kaydol:
Yorumlar (Atom)