AKP çevresi 24 Haziran seçimlerinden önce şöyle bir tez işliyordu: Şu anda faiz, döviz ve hatta patates fiyatlarındaki anormal artış hep AKP düşmanlarının ve dış güçlerin oyunu. Seçimden sonra her şey normale dönecek. Ayrıca Türk tipi başkanlık sistemine de geçildi. Erdoğan ‘başkan olduktan sonra dövizle nasıl mücadele edileceğini göstereceğim’ diyordu. Hodri meydan. İş bilenin kılıç kuşananın…
Seçim bitiminin ardından ise birbiri ardına gelen zam haberlerine uyandı Türkiye. Anadolu Ajansı’nın zam haberlerini fiyat ayarlaması ya da fiyat güncellemesi olarak servis etmesi işin mahiyetini değiştirmiyor. Her ayın dördünde açıklanan enflasyon oranları ak koyunla kara koyunu birbirinden ayırıyor. Gerçi Sabah gazetesi yüzde 15,39’luk rekor enflasyonu ‘memur ve emeklilerin maaş zamlarını belirleyecek oranlar açıklandı’ şeklinde vererek uyuyan Türkiye’ye yeni bir masal anlatma denemesi yaptı ama enflasyon canavarı öyle medya perdelemesi ile sesi kısılacak ya da görünmez hale getirilecek bir yaratık değil. Ormanın kralı, kükrediği zaman sesini duymayan kalmıyor. Yazının sonunda bu konuya değineceğim.
Seçimlerden önce beni en çok şaşırtan husus hükümetin ekonominin görünümünü stabil hale getirememesi oldu. Ne dövizde ne faizde problemleri seçim sonrasına öteleyemediler. En zayıf koalisyon hükümetlerinin bile başardığı seçim öncesi ‘ekomomiyi sessize almaya’ AKP hükümeti güç geçiremedi. Örneğin Merkez Bankası’nın yüzde 5’e yakın faiz artışı erken seçim kararından sonra alındı. Buna rağmen beklenen rahatlama bir türlü yaşanmadı. Patates, soğan ve domates meselesi hakeza.
Hükümetin ekonomi gündemi uzun zamandan beri vizyoner değil. Adeta dejavu yaşıyoruz. 90’lı yılların sorunlarına geri dönüldü. Oturup kalkıp döviz-faiz-enflasyon kıskacından nasıl kurtulacağımızı tartışıyoruz. İhracatı ithalattan daha fazla yapmayı hedefleyen bir ekonomi alt yapısının maalesef edebiyatı bile yapılmıyor. Neyse, olan oldu. Şimdi eldeki ekonomik göstergeler ışığında Erdoğan hükümetinin acil çözmesi gereken kısa vadeli sorunları özetlemeye çalışalım:
İlk olarak her şeyin başı güven. Sadece uluslararası piyasalar değil yerli yatırımcılarda hükümete güvenmiyor. Sermayenin yurt dışına çıkma süreci devam ediyor. Yeni kabine, altı akılla doldurulmuş bir diplomatik atakla etkili çevrelerle temasa geçmeli. Sermaye göçü tersine çevirilmeli. Bu başarılamazsa Erdoğan yönetiminin başı beladan kurtulmaz. Çünkü 16 yıldır cari açığı dış borçla ve sıcak para sirkülasyonu ile kapattılar. Ellerinde yeni bir finans modeli olmadığına göre sıcak paranın akışının sürmesi hayati derecede ehemmiyet arz ediyor.
İkincisi dövizdeki oynaklık çok yüksek, yükseltilen faize ve yaz dönemlerinde yaşanan mevsimsel döviz bollaşması bile oynaklığı durduramadı. Bu sorunun çözümü birinci maddedeki ev ödevini iyi yapması ile irtibatlı. Ancak her türlü teminat verilse bile yabancı sermayeyi ikna etmesi kolay değil. Çünkü global piyasalarda hava değişti. Amerika ve Avrupa merkez bankaları düşük faiz politikasından vaz geçiyor. Gelişmekte olan ülkelere giden paralara yuvana dön çağrısı yapıldı. Arjantin, Rusya ve Brezilya’daki döviz oynaklığının sebebi de bu. Dolayısı ile küresel trend Türkiye’nin aleyhine. Bolluk dönemi bitmiş görünüyor.
Üçüncü olarak faizlerin kontrol altına alınması gerekliliği var. AKP 16 yıllık iktidarı döneminde ne zaman dövize sıkışsa faizlerdeki birkaç puanlık artış rahatlama meydana getirirdi. Şimdi ise 1,5 ayda nerde ise yıllık enflasyon hedefi kadar faizleri artırdı ama piyasalar banamısın demedi. Buda faiz silahının eskisi kadar fonksiyonel olmadığı anlamına geliyorki suçu Merkez Bankası’na atmak ya da tek suçlu MB demek haksızlık olur. Faizleri etkisizleştiren MB’nin görünümünden ziyade hükümetin pozisyonunu değiştirmesi. Uluslararası reiting kuruluşlarının birbiri ardına Türkiye’nin kredi notunu düşürmesini AKP iktidarı sadece izlemek ve suçlamakla yetindi. Avrupa Birliği’nin Türkiye’nin demokrasi karnesindeki kırıkları artırması ‘siz kendi işinize bakın’ vurdumduymazlığı ile geçiştirilmeye çalışıldı. OHAL’in kaldırılması olumlu karşılansa da yeterli bulunacağını sanmıyorum. Çünkü Türkiye gemisi karadan o kadar uzaklaştıki geriye dönmek için daha komplike bir demokrasi paketine ihtiyaç var.
TEHLİKENİN FARKINDA MISINIZ?
Haziran ayında açıklanan enflasyon oranları için de birkaç kelam etmek isterim. Tüketici fiyatları bir ayda yüzde 2,61 oranında arttı. Geçen 16 yılda en yüksek Haziran enflasyonu ise 0,76. Rakam yıllık enflasyon hedefinin yarsından fazla. Yüzde 50-60 seviyesindeki hiper enflasyonlu yıllarda bile yaz dönemindeki enflasyonun yüzde 1 düzeyinde çıktığını biliriz. Mevsimsel etki ile bollaşan gıdalar enflasyonu Haziran ayından itibaren düşürürdü. AKP’de 2003-2017 arasında haziran enflasyonu ortalamada eksi çıkıyor, -0,15. Ancak bu sefer öyle olmadı. Öte yandan üretici fiyatlarındaki artış yıllık bazda yüzde 23,70 iken tüketici fiyatları yüzde 15,39 arttı. Aradaki fark yüzde 8,31. Tüketici fiyat endeksine göre Yüzde 53.99’luk bir açıklık söz konusu. Bunun anlamı, üreticiler fiyatları artırmasına rağmen talep yetersizliğinden dolayı bu artış perakende fiyatlara yansımamış. Deneyimlerimiz bu farkın kademeli olarak önemli ölçüde kapatılacağı yönünde. Yani tüketici fiyatlarındaki anormal artışın devam edeceği söylenebilir. Enflasyonda herkesi şaşırtan tırmanış, faiz oranı dahil tüm göstergeleri yeni baştan şekillendirecek. Döviz artışı ister istemez ithal girdili ürünlerin fiyatını değiştiriyor. AKP, ekonomi ile en büyük imtihanını bu dönemde verecek. Ama bu imtihanı verirken ‘dolar dolsa ne olur dolmasa ne olur’ tarzı ucuz hamasetten uzak durmasında büyük fayda var.
[Harun Odabaşı] 10.7.2018 [Kronos.News]
Oraya Kim Gitmemiş Ki, Biz Kurtulalım [Mehmet Ali Şengül]
İslâmiyetin en mühim rükünleri erkân-ı imaniyedir. Her şeyimizi gören, bilen, sisteme koyan Allah’a îmandan sonra, insanların hayatlarını müstakim hale getirebilmeleri adına, en önemli esaslardan biri de âhirete îmandır.
Birkaç asırdan bugüne müslümanların kalbinde bu inanç zaâfa uğradığından, vicdanî mutluluğumuz, aile ve toplum huzurumuz da korkunç zarar görmüştür. Bundan dolayı bugün, dünyada husûsiyle âlem-i İslâm’da müthiş bir huzursuzluk hâkimdir.
Hayâtı düzene koyma, beşerin huzurunu temin etme, Allah’a îman ve haşre yani, ölüm ötesi hayata inanmaya ve kişinin dünyadaki her hareketinden sorgulanacağı inancına bağlıdır. Onun için mü’minler, Allah’a hesap verme hassasiyetiyle hayatlarını tanzim eder, bütün davranış ve hareketlerini, büyük küçük, gizli açık, her amellerinin melekler tarafından tesbit edildiğine inanarak hareket ederler.
Gençten ihtiyara, kadından erkeğe, âdilden zâlime herkes için, içilen su ve teneffüs edilen hava kadar, Allah’a ve haşre îmana ihtiyaç vardır. İnsanlar bu îman ve inanca sahip olduktan sonra, ‘i’mel mâ şi’te’- istediğini yap- denebilir.
Çocuk, bu inançla huzurlu bir hayat bulur. Gençler, çılgınlığını kontrol altına alır. İhtiyarlar, ölümsüz ebedî âleme olan inancıyla, ruhunda kopan fırtınaları dindirebilir. Aileler, bu inançla yuvalarını Cennet’in bir köşesi hâline getirebilirler.
İnsanlar, hayatlarını irâdeleri ile yönlendirme mecburiyetinde ve mükellefiyetindedirler. Allah’tan korkan ve hayâtını hesap verme endişesi ile tanzim eden, bu endişeye göre hayatını yönlendirenler, âhiret mutluluğu ve huzurunu elde etmiş olurlar. Rahmet-i Sonsuz Rabbimiz bir kutsi hadiste; “İki emniyeti ve iki korkuyu bir arada vermem” buyurmuşlardır. (Tergib ve Terhib)
Evet, her canlı ölmek üzere dünyâya gelir. Kendi irâdesi dışı, gözünü dünyâya açan, nerde ne zaman öleceği belli olmayan her canlı; bir gün çok sevdiği, ondan ayrılmak istemediği dünyâya, onun lezzetlerine, istese de istemese de gözünü kapamak zorundadır.
Her insan öleceğine inanır. Fakat nedense, ölümü hatırlamak istemez. Ölümden, kefenden korkar. Azrâil‘i (as) duyunca ürperir. Beş altı yaşında olan bir torunum ağlıyordu. Telefonda annesine niçin ağladığını sordum; ‘Ben ölmek istemiyorum’ diye ağladığını söyledi. Ben de onu teselli adına ekranda; ‘Ben de, sen de öleceğiz. Anne, baba, dede, nene de ölecekler. Peygamber Efendimiz Hz.Muhammed (sav) de dünyadan ayrıldı.’ Dedikten sonra şöyle devam ettim:
‘Allah (cc) bizi öyle bir âleme dâvet ediyor ki, orada artık ölüm yok, ayrılık yok, ihtiyarlık yok.. Allah’ın nîmetleri ile süslediği, sevdiklerimizle hep beraber huzur içinde yaşayacağımız Cennet var. Ölüm bizi oraya dâvet ediyor.’ Bunları söyledikten sonra torunumun yüzüne tebessüm geldi.
Evet, kimse ölmek istemiyor.Çünkü Allah insana ölmeme arzusu vermiştir. Mevlây-ı Müteâl, dünyâ sarayında kuluna maddî -mânevî bütün uzuvlar ve duyguların arzularını vermiştir. Dile tatma, göze görme, akla tefekkür ve düşünme, mîdeye iştah ve dünyâ dolusu nîmetler.. Fakat ihtiyarlıktan ve ölümden kurtulmayı yâni, ebedî, ölümsüz yaşama arzusunu âhirete bırakmıştır.
Necip Fâzıl merhum; ‘Ölüm güzel olmasaydı, ölür müydü Peygamber’’ demiştir. Şâyet dünyâda ölmeyecek birisi olsaydı, O da, kâinatların yaratılış vesîlesi olan Nebîler Sultânı Efendimiz (sav) olurdu.
Demek ki, kısacık dünyâ hayâtında insan, Allah’ı (cc) tanır, emir ve yasaklarına saygıda kusur etmez ise, ebedî bir hayatta nâmütenâhi Cennet nimetleriyle mükâfatlandırılmış olur. İnsan; ölümle kabir kapısından girecek, ‘ba’sü ba’del mevt’ ile ebedî âleme gözünü açacaktır.
Evet, ‘Ölüm, insanı hayat ve doğruluğa karşı motive ediyorsa güzeldir.’ İnandığı, hak bildiği yolda, marziyyât-ı ilâhiyi esas maksat yaparak, Resûlüllah’ın (sav) rehberliğinde gece gündüz muhtaç gönüllere hak ve hakîkatı duyurur, memleket ve milletin huzur ve güvenliğini sağlama ve dünyâ barışına katkıda bulunma gayreti içinde çırpınırsa; îman ve Kur’an yolunda koşar, coşar, hizmet verme düşüncesi içinde gece gündüz koşturursa, Allah inâyet buyurur.
İlim irfan yolunda, hayr-ul halef nesillerin yetiştirilmesi için çırpınan on binlerce âileleri darmadağın eden zâlimlerin, münâfıkların zulmü tehir edilir ama, aslâ ihmal edilmez, zulümleri yanlarına kalmaz. Âdil-i mutlak olan Allah (cc), mazlumların hakkını birgün mutlakâ alır, mazlumun yüzünü güldürür.
Allah ve Resûlüllah ile irtibâtı koparılmış bir İslâm anlayışını, bir mü’min destekleyemez. İslâm kimliğini taşıyan, fakat onu istismar eden yalan ifâdelerle, müslüman kimliğiyle, gerçekten inanmış mü’minlere, Firavunun inananlara yapmış olduğu muâmele gibi zulmedenler; adâleti, hak ve hukuku terk edip, şefkat ve merhameti rafa kaldıran idârecilerin ülkelerinde hiçbir zaman huzur ve mutluluk olmaz. Böyle zâlimleri de Allah (cc) sevmez.
Kur’an ve îman hâdimi bulunan ehl-i îman, gece gündüz hak yolunda ve hizmetinde koştururlar. Ellerini açıp Allah’tan hakta sebat ve o yolda şehitlik talep ederler. Ne var ki, şehitliğe giden bu hizmet yolunda önlerine aşılmaz engeller çıkar. Sarp kayalar, geçilmesi zor deryalarla karşı karşıya gelirler. Allah (cc), kulları arasından, cihad edenlerle, dişini sıkıp sabredenleri ortaya çıkarmayı murat buyurmuş, zîrâ; bunlar olmadan Cennet’e girmenin kolay olmayacağına dâir Cenâb-ı Hak Kur’ân-ı Mûciz-ül Beyân’ında ehl-i îmanın şu şekilde dikkatini çekmektedir.
Allah (cc) Ankebut sûresi, 2 ve 3.âyetlerde; “Müminler sâdece “îman ettik” demeleri sebebiyle kendi hallerine bırakılıvereceklerini, imtihâna tâbî tutulmayacaklarını mı zannettiler?”
“Biz elbette kendilerinden önce yaşamış olanları denedik. Allah elbette şimdiki müminleri de imtihan edip îman iddiâsında sâdık olanlarla, samîmiyetsiz olanları elbette bilecektir.”
Kasas sûresinde de şöyle anlatılmaktadır: “Ama âhiret diyârına gelince; Biz orayı dünyâda büyüklük taslamayanlara, fesatçılık ve bozgunculuk peşinde olmayanlara veririz. Hayırlı âkıbet, günahlardan sakınanlarındır.” (Kasas, 83)
“Kim iyilik yaparsa, âhirette ondan çok daha iyi bir karşılık görür. Kim kötülük işlerse, bilesiniz ki kötülük işleyenler ancak yaptıkları kötülük kadar cezâ görürler.” (Kasas, 84)
“(Habibim) Kur’ânı sana indirip onu okumanı, tebliğ etmeni ve muhtevâsına göre hareket etmeni farz kılan Allah, elbette Seni varılacak yere döndürecektir. De ki: Kimin hidâyet getirdiğini, kimin besbelli sapıklık içinde olduğunu Rabbim pek iyi bilmektedir.” (Kasas, 85)
“Allah ile beraber başka hiçbir ilâha yalvarma! Ondan başka ilâh yoktur. O’nun vechi (zâtı) hariç, her şey yok olacaktır. Hüküm O’nundur ve hepiniz O’nun huzûruna götürüleceksiniz.” (Kasas, 88)
“Kıyâmet saati yaklaştı, ay bölündü” (Kamer, 1)
“Ey İnsanlar! Rabbinize karşı gelmekten sakının. Gerçekten kıyâmet saatinin depremi müthiş bir olaydır.” (Hac, 1)
“Onu göreceğiniz gün... Çocuğunu emziren anne, dehşetten çocuğunu unutup terk eder. Hâmile olan her kadın çocuğunu düşürür. İnsanları sarhoş olmuş görürsün, halbuki gerçekte onlar sarhoş değildirler. Fakat Allah’ın azâbı pek çetindir.” (Hac, 2)
“Ey insanlar! Eğer siz öldükten sonra dirilmekten şüphe ediyorsanız, bilin ki: Biz sizi ilkin topraktan, sonra bir nutfeden, sonra bir yapışkan hücreden, sonra esas unsurlarıyla hilkati tamamlanmış, ama bütün âzâlarıyla henüz tamamlanmamış bir çiğnem et görünümünde bir ceninden yarattık ki, kudretimizi size açıkça gösterelim. Dilediğimizi belli bir süreye kadar ana rahminde durdururuz. Sonra da sizi bir bebek olarak dünyâya çıkarırız. Sonra güç kuvvet kazanıncaya kadar sizi büyütürüz. İçinizden kimi henüz çocukken öldürülür, kimi de hayâtın en düşkün biçimine (ihtiyarlık) götürülür. Öyle ki daha önce bildiği şeyleri bilmez hâle gelir.
Yeri de kupkuru görürsün, ama oraya Biz su indirince çok geçmeden kıpırdanır, kabarır da gözü gönlü açan her güzel çiftten nice nebat bitirir.” (Hac, 5)
“Gün gelecek, gök sahifesini, tıpkı kâtibin yazdığı kağıdı dürüp rulo yapması gibi düreriz. Biz ilkin yaratmaya nasıl başladıysak, diriltmeyi de Biz gerçekleştiririz. Bu, üzerimize aldığımız bir vaaddir. Bunu gerçekleştirecek olan da Biziz.” (Enbiyâ, 104)
“Her canlı ölümü tadacaktır. Siz ey insanlar, çalışmalarınızın ücretini ancak kıyâmet günü tam bir şekilde alacaksınız! O vakit, kim ateşten uzaklaştırılıp Cennete yerleştirilirse, işte o murâdına ermiştir.
Yoksa bu dünyâ hayâtı, aldatıcı ve geçici bir zevkten başka bir şey değildir.” (Âl-i İmran,185)
“Nerede bulunursanız bulunun: Sağlam, yüksek kulelerde, hatta eflâke ser çeken gökteki yıldız burçlarında bile olsanız, ölüm mutlaka size yetişir.”
Onlara bir iyilik ulaşınca, “Bu, Allah’tandır” derler. Bir fenâlık gelince, “Bu, senin yüzündendir” derler.
De ki: “Hepsi de Allah tarafındandır.” Fakat bu adamlara ne oluyor da, söz anlamaya bir türlü yanaşmıyorlar. (Nisâ,78)
“Kim Allah yolunda hicret ederse dünyada gidecek çok yer, genişlik ve bolluk bulur.
Kim evinden Allah’a ve Resulüne hicret niyetiyle çıkar da yolda ecel gelip kendini yakalarsa, o da mükâfatı haketmiştir ve onu ödüllendirme Allah’a aittir. Allah gafurdur, rahimdir (affı, merhamet ve ihsanı boldur).“ (Nisâ,100)
“Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü zannetme! Bilakis onlar hayatta olup, Rab’lerinin katında yaşarlar, rızıklanırlar.“ (Âl-i İmran, 169)
“Sizden birinize ölüm gelip çatmadan önce, size nasib ettiğimiz imkânlardan Allah yolunda harcayın!
Ölüm gelip çatınca: “Ya Rabbî, az mühlet ver bana, bak nasıl hayırlar yapacağım, tam takvâ ehlinden olacağım!” diyecek olsa da Allah, vâdesi gelen hiçbir kimsenin ecelini ertelemez. Allah yaptığınız her şeyden haberdardır.“ (Münafıkûn, 10-11)
“Gün gelir, Allah hepinizi en büyük toplantı günü olan mahşerde bir araya getirir. İşte o gün aldanma günüdür.
Kim Allah’a îman eder, makbul ve güzel işler yaparsa, Allah onun fenâlıklarını, günahlarını siler ve içinden ırmaklar akan cennetlere, hem de devamlı kalmak üzere yerleştirir. İşte en büyük başarı, en büyük mutluluk budur.“ (Tegâbün, 9)
“Ve bütün bunlardan sonra, siz ey insanlar, ölürsünüz.
Sonra büyük duruşma (kıyâmet) günü diriltilirsiniz. (Mü’minun, 15-16)
“Ey insanlar, Rabbinizin buyruklarına kulak verin!
Çünkü sizde işitme ve görmeyi sağlayan kulakları ve gözleri, düşünüp hissetmenizi sağlayan kalbleri yaratan O’dur.
Şükrünüz ne kadar da az!“
“Sizi çoğaltıp dünyâya yayan da O’dur, Muhakkak yine O’nun huzuruna götürüleceksiniz.“ (Mü’minun, 78-79)
“Ey insan! Nedir seni o kerim Rabbin hakkında aldatan? O değil mi seni yaratan, bütün vücut sistemini düzenleyen ve sana dengeli bir hilkat veren.“ (İnfitar, 6-7)
“Gerçekleşeceğinden hiçbir şüphe bulunmayan o kıyâmet gününde, kendilerini bir araya topladığımız ve her şahsa, yaptığının karşılığının tam verilip, asla haksızlığa uğratılmadığı o gün gelince halleri ne olacak?“ (Âl-i İmran, 25)
“De ki: “Ey mülk ve hâkimiyet sâhibi Allah’ım! Sen mülkü dilediğine verir, dilediğinden onu çeker alırsın.“ (Âl-i İmran, 26)
“Dilediğini aziz, dilediğini zelil kılarsın. Her türlü hayır yalnız Senin elindedir. Sen elbette her şeye kâdirsin.“ (Âl-i İmran, 27)
“Geceyi gündüze katar günü uzatırsın, gündüzü geceye katar geceyi uzatırsın. Ölüden diri, diriden ölü çıkarırsın. Sen dilediğin kimseye sayısız rızıklar verirsin.” (Âl-i İmran, 28)
“De ki: “İçinizdekini gizleseniz de, açıklasanız da mutlaka Allah onu bilir. Bütün göklerde ve yerde olanları da bilir. Allah, her şeye kâdirdir.“ (Âl-i İmran, 29)
Allah’ın tavzif ettiği her peygamber, ruhunun ufkuna yürüdüğü, Allah’ın va‘dettiği Cennetlere kanat açıp uçarak gittiği gibi, dünyâya sığmayan -hâşâ- ilahlık iddiâsında bulunan Firavunlar, Deccallar, Nemrutlar, Ebû Cehiller, Utbe ve Şeybeler de, Cehennem’e dâhil olmak üzere, dünyâya bakan yönüyle bir metrelik kabre girmişler, sesleri ve solukları çıkmamaktadır.
İnsan; ölümden ve Azrâil‘den (as) korkmaktan daha ziyâde, Allah’ın huzuruna îmansız gitmekten endişe edip korkmalı, hayâtını ona göre tanzim etmeye gayret etmelidir. Ölümü ve hesap vermeyi unutmak, unutulmaya neden olduğundan dolayı insan endişe edip titremelidir.
[Mehmet Ali Şengül] 10.7.2018 [Samanyolu Haber]
masengul@samanyoluhaber.com
Birkaç asırdan bugüne müslümanların kalbinde bu inanç zaâfa uğradığından, vicdanî mutluluğumuz, aile ve toplum huzurumuz da korkunç zarar görmüştür. Bundan dolayı bugün, dünyada husûsiyle âlem-i İslâm’da müthiş bir huzursuzluk hâkimdir.
Hayâtı düzene koyma, beşerin huzurunu temin etme, Allah’a îman ve haşre yani, ölüm ötesi hayata inanmaya ve kişinin dünyadaki her hareketinden sorgulanacağı inancına bağlıdır. Onun için mü’minler, Allah’a hesap verme hassasiyetiyle hayatlarını tanzim eder, bütün davranış ve hareketlerini, büyük küçük, gizli açık, her amellerinin melekler tarafından tesbit edildiğine inanarak hareket ederler.
Gençten ihtiyara, kadından erkeğe, âdilden zâlime herkes için, içilen su ve teneffüs edilen hava kadar, Allah’a ve haşre îmana ihtiyaç vardır. İnsanlar bu îman ve inanca sahip olduktan sonra, ‘i’mel mâ şi’te’- istediğini yap- denebilir.
Çocuk, bu inançla huzurlu bir hayat bulur. Gençler, çılgınlığını kontrol altına alır. İhtiyarlar, ölümsüz ebedî âleme olan inancıyla, ruhunda kopan fırtınaları dindirebilir. Aileler, bu inançla yuvalarını Cennet’in bir köşesi hâline getirebilirler.
İnsanlar, hayatlarını irâdeleri ile yönlendirme mecburiyetinde ve mükellefiyetindedirler. Allah’tan korkan ve hayâtını hesap verme endişesi ile tanzim eden, bu endişeye göre hayatını yönlendirenler, âhiret mutluluğu ve huzurunu elde etmiş olurlar. Rahmet-i Sonsuz Rabbimiz bir kutsi hadiste; “İki emniyeti ve iki korkuyu bir arada vermem” buyurmuşlardır. (Tergib ve Terhib)
Evet, her canlı ölmek üzere dünyâya gelir. Kendi irâdesi dışı, gözünü dünyâya açan, nerde ne zaman öleceği belli olmayan her canlı; bir gün çok sevdiği, ondan ayrılmak istemediği dünyâya, onun lezzetlerine, istese de istemese de gözünü kapamak zorundadır.
Her insan öleceğine inanır. Fakat nedense, ölümü hatırlamak istemez. Ölümden, kefenden korkar. Azrâil‘i (as) duyunca ürperir. Beş altı yaşında olan bir torunum ağlıyordu. Telefonda annesine niçin ağladığını sordum; ‘Ben ölmek istemiyorum’ diye ağladığını söyledi. Ben de onu teselli adına ekranda; ‘Ben de, sen de öleceğiz. Anne, baba, dede, nene de ölecekler. Peygamber Efendimiz Hz.Muhammed (sav) de dünyadan ayrıldı.’ Dedikten sonra şöyle devam ettim:
‘Allah (cc) bizi öyle bir âleme dâvet ediyor ki, orada artık ölüm yok, ayrılık yok, ihtiyarlık yok.. Allah’ın nîmetleri ile süslediği, sevdiklerimizle hep beraber huzur içinde yaşayacağımız Cennet var. Ölüm bizi oraya dâvet ediyor.’ Bunları söyledikten sonra torunumun yüzüne tebessüm geldi.
Evet, kimse ölmek istemiyor.Çünkü Allah insana ölmeme arzusu vermiştir. Mevlây-ı Müteâl, dünyâ sarayında kuluna maddî -mânevî bütün uzuvlar ve duyguların arzularını vermiştir. Dile tatma, göze görme, akla tefekkür ve düşünme, mîdeye iştah ve dünyâ dolusu nîmetler.. Fakat ihtiyarlıktan ve ölümden kurtulmayı yâni, ebedî, ölümsüz yaşama arzusunu âhirete bırakmıştır.
Necip Fâzıl merhum; ‘Ölüm güzel olmasaydı, ölür müydü Peygamber’’ demiştir. Şâyet dünyâda ölmeyecek birisi olsaydı, O da, kâinatların yaratılış vesîlesi olan Nebîler Sultânı Efendimiz (sav) olurdu.
Demek ki, kısacık dünyâ hayâtında insan, Allah’ı (cc) tanır, emir ve yasaklarına saygıda kusur etmez ise, ebedî bir hayatta nâmütenâhi Cennet nimetleriyle mükâfatlandırılmış olur. İnsan; ölümle kabir kapısından girecek, ‘ba’sü ba’del mevt’ ile ebedî âleme gözünü açacaktır.
Evet, ‘Ölüm, insanı hayat ve doğruluğa karşı motive ediyorsa güzeldir.’ İnandığı, hak bildiği yolda, marziyyât-ı ilâhiyi esas maksat yaparak, Resûlüllah’ın (sav) rehberliğinde gece gündüz muhtaç gönüllere hak ve hakîkatı duyurur, memleket ve milletin huzur ve güvenliğini sağlama ve dünyâ barışına katkıda bulunma gayreti içinde çırpınırsa; îman ve Kur’an yolunda koşar, coşar, hizmet verme düşüncesi içinde gece gündüz koşturursa, Allah inâyet buyurur.
İlim irfan yolunda, hayr-ul halef nesillerin yetiştirilmesi için çırpınan on binlerce âileleri darmadağın eden zâlimlerin, münâfıkların zulmü tehir edilir ama, aslâ ihmal edilmez, zulümleri yanlarına kalmaz. Âdil-i mutlak olan Allah (cc), mazlumların hakkını birgün mutlakâ alır, mazlumun yüzünü güldürür.
Allah ve Resûlüllah ile irtibâtı koparılmış bir İslâm anlayışını, bir mü’min destekleyemez. İslâm kimliğini taşıyan, fakat onu istismar eden yalan ifâdelerle, müslüman kimliğiyle, gerçekten inanmış mü’minlere, Firavunun inananlara yapmış olduğu muâmele gibi zulmedenler; adâleti, hak ve hukuku terk edip, şefkat ve merhameti rafa kaldıran idârecilerin ülkelerinde hiçbir zaman huzur ve mutluluk olmaz. Böyle zâlimleri de Allah (cc) sevmez.
Kur’an ve îman hâdimi bulunan ehl-i îman, gece gündüz hak yolunda ve hizmetinde koştururlar. Ellerini açıp Allah’tan hakta sebat ve o yolda şehitlik talep ederler. Ne var ki, şehitliğe giden bu hizmet yolunda önlerine aşılmaz engeller çıkar. Sarp kayalar, geçilmesi zor deryalarla karşı karşıya gelirler. Allah (cc), kulları arasından, cihad edenlerle, dişini sıkıp sabredenleri ortaya çıkarmayı murat buyurmuş, zîrâ; bunlar olmadan Cennet’e girmenin kolay olmayacağına dâir Cenâb-ı Hak Kur’ân-ı Mûciz-ül Beyân’ında ehl-i îmanın şu şekilde dikkatini çekmektedir.
Allah (cc) Ankebut sûresi, 2 ve 3.âyetlerde; “Müminler sâdece “îman ettik” demeleri sebebiyle kendi hallerine bırakılıvereceklerini, imtihâna tâbî tutulmayacaklarını mı zannettiler?”
“Biz elbette kendilerinden önce yaşamış olanları denedik. Allah elbette şimdiki müminleri de imtihan edip îman iddiâsında sâdık olanlarla, samîmiyetsiz olanları elbette bilecektir.”
Kasas sûresinde de şöyle anlatılmaktadır: “Ama âhiret diyârına gelince; Biz orayı dünyâda büyüklük taslamayanlara, fesatçılık ve bozgunculuk peşinde olmayanlara veririz. Hayırlı âkıbet, günahlardan sakınanlarındır.” (Kasas, 83)
“Kim iyilik yaparsa, âhirette ondan çok daha iyi bir karşılık görür. Kim kötülük işlerse, bilesiniz ki kötülük işleyenler ancak yaptıkları kötülük kadar cezâ görürler.” (Kasas, 84)
“(Habibim) Kur’ânı sana indirip onu okumanı, tebliğ etmeni ve muhtevâsına göre hareket etmeni farz kılan Allah, elbette Seni varılacak yere döndürecektir. De ki: Kimin hidâyet getirdiğini, kimin besbelli sapıklık içinde olduğunu Rabbim pek iyi bilmektedir.” (Kasas, 85)
“Allah ile beraber başka hiçbir ilâha yalvarma! Ondan başka ilâh yoktur. O’nun vechi (zâtı) hariç, her şey yok olacaktır. Hüküm O’nundur ve hepiniz O’nun huzûruna götürüleceksiniz.” (Kasas, 88)
“Kıyâmet saati yaklaştı, ay bölündü” (Kamer, 1)
“Ey İnsanlar! Rabbinize karşı gelmekten sakının. Gerçekten kıyâmet saatinin depremi müthiş bir olaydır.” (Hac, 1)
“Onu göreceğiniz gün... Çocuğunu emziren anne, dehşetten çocuğunu unutup terk eder. Hâmile olan her kadın çocuğunu düşürür. İnsanları sarhoş olmuş görürsün, halbuki gerçekte onlar sarhoş değildirler. Fakat Allah’ın azâbı pek çetindir.” (Hac, 2)
“Ey insanlar! Eğer siz öldükten sonra dirilmekten şüphe ediyorsanız, bilin ki: Biz sizi ilkin topraktan, sonra bir nutfeden, sonra bir yapışkan hücreden, sonra esas unsurlarıyla hilkati tamamlanmış, ama bütün âzâlarıyla henüz tamamlanmamış bir çiğnem et görünümünde bir ceninden yarattık ki, kudretimizi size açıkça gösterelim. Dilediğimizi belli bir süreye kadar ana rahminde durdururuz. Sonra da sizi bir bebek olarak dünyâya çıkarırız. Sonra güç kuvvet kazanıncaya kadar sizi büyütürüz. İçinizden kimi henüz çocukken öldürülür, kimi de hayâtın en düşkün biçimine (ihtiyarlık) götürülür. Öyle ki daha önce bildiği şeyleri bilmez hâle gelir.
Yeri de kupkuru görürsün, ama oraya Biz su indirince çok geçmeden kıpırdanır, kabarır da gözü gönlü açan her güzel çiftten nice nebat bitirir.” (Hac, 5)
“Gün gelecek, gök sahifesini, tıpkı kâtibin yazdığı kağıdı dürüp rulo yapması gibi düreriz. Biz ilkin yaratmaya nasıl başladıysak, diriltmeyi de Biz gerçekleştiririz. Bu, üzerimize aldığımız bir vaaddir. Bunu gerçekleştirecek olan da Biziz.” (Enbiyâ, 104)
“Her canlı ölümü tadacaktır. Siz ey insanlar, çalışmalarınızın ücretini ancak kıyâmet günü tam bir şekilde alacaksınız! O vakit, kim ateşten uzaklaştırılıp Cennete yerleştirilirse, işte o murâdına ermiştir.
Yoksa bu dünyâ hayâtı, aldatıcı ve geçici bir zevkten başka bir şey değildir.” (Âl-i İmran,185)
“Nerede bulunursanız bulunun: Sağlam, yüksek kulelerde, hatta eflâke ser çeken gökteki yıldız burçlarında bile olsanız, ölüm mutlaka size yetişir.”
Onlara bir iyilik ulaşınca, “Bu, Allah’tandır” derler. Bir fenâlık gelince, “Bu, senin yüzündendir” derler.
De ki: “Hepsi de Allah tarafındandır.” Fakat bu adamlara ne oluyor da, söz anlamaya bir türlü yanaşmıyorlar. (Nisâ,78)
“Kim Allah yolunda hicret ederse dünyada gidecek çok yer, genişlik ve bolluk bulur.
Kim evinden Allah’a ve Resulüne hicret niyetiyle çıkar da yolda ecel gelip kendini yakalarsa, o da mükâfatı haketmiştir ve onu ödüllendirme Allah’a aittir. Allah gafurdur, rahimdir (affı, merhamet ve ihsanı boldur).“ (Nisâ,100)
“Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü zannetme! Bilakis onlar hayatta olup, Rab’lerinin katında yaşarlar, rızıklanırlar.“ (Âl-i İmran, 169)
“Sizden birinize ölüm gelip çatmadan önce, size nasib ettiğimiz imkânlardan Allah yolunda harcayın!
Ölüm gelip çatınca: “Ya Rabbî, az mühlet ver bana, bak nasıl hayırlar yapacağım, tam takvâ ehlinden olacağım!” diyecek olsa da Allah, vâdesi gelen hiçbir kimsenin ecelini ertelemez. Allah yaptığınız her şeyden haberdardır.“ (Münafıkûn, 10-11)
“Gün gelir, Allah hepinizi en büyük toplantı günü olan mahşerde bir araya getirir. İşte o gün aldanma günüdür.
Kim Allah’a îman eder, makbul ve güzel işler yaparsa, Allah onun fenâlıklarını, günahlarını siler ve içinden ırmaklar akan cennetlere, hem de devamlı kalmak üzere yerleştirir. İşte en büyük başarı, en büyük mutluluk budur.“ (Tegâbün, 9)
“Ve bütün bunlardan sonra, siz ey insanlar, ölürsünüz.
Sonra büyük duruşma (kıyâmet) günü diriltilirsiniz. (Mü’minun, 15-16)
“Ey insanlar, Rabbinizin buyruklarına kulak verin!
Çünkü sizde işitme ve görmeyi sağlayan kulakları ve gözleri, düşünüp hissetmenizi sağlayan kalbleri yaratan O’dur.
Şükrünüz ne kadar da az!“
“Sizi çoğaltıp dünyâya yayan da O’dur, Muhakkak yine O’nun huzuruna götürüleceksiniz.“ (Mü’minun, 78-79)
“Ey insan! Nedir seni o kerim Rabbin hakkında aldatan? O değil mi seni yaratan, bütün vücut sistemini düzenleyen ve sana dengeli bir hilkat veren.“ (İnfitar, 6-7)
“Gerçekleşeceğinden hiçbir şüphe bulunmayan o kıyâmet gününde, kendilerini bir araya topladığımız ve her şahsa, yaptığının karşılığının tam verilip, asla haksızlığa uğratılmadığı o gün gelince halleri ne olacak?“ (Âl-i İmran, 25)
“De ki: “Ey mülk ve hâkimiyet sâhibi Allah’ım! Sen mülkü dilediğine verir, dilediğinden onu çeker alırsın.“ (Âl-i İmran, 26)
“Dilediğini aziz, dilediğini zelil kılarsın. Her türlü hayır yalnız Senin elindedir. Sen elbette her şeye kâdirsin.“ (Âl-i İmran, 27)
“Geceyi gündüze katar günü uzatırsın, gündüzü geceye katar geceyi uzatırsın. Ölüden diri, diriden ölü çıkarırsın. Sen dilediğin kimseye sayısız rızıklar verirsin.” (Âl-i İmran, 28)
“De ki: “İçinizdekini gizleseniz de, açıklasanız da mutlaka Allah onu bilir. Bütün göklerde ve yerde olanları da bilir. Allah, her şeye kâdirdir.“ (Âl-i İmran, 29)
Allah’ın tavzif ettiği her peygamber, ruhunun ufkuna yürüdüğü, Allah’ın va‘dettiği Cennetlere kanat açıp uçarak gittiği gibi, dünyâya sığmayan -hâşâ- ilahlık iddiâsında bulunan Firavunlar, Deccallar, Nemrutlar, Ebû Cehiller, Utbe ve Şeybeler de, Cehennem’e dâhil olmak üzere, dünyâya bakan yönüyle bir metrelik kabre girmişler, sesleri ve solukları çıkmamaktadır.
İnsan; ölümden ve Azrâil‘den (as) korkmaktan daha ziyâde, Allah’ın huzuruna îmansız gitmekten endişe edip korkmalı, hayâtını ona göre tanzim etmeye gayret etmelidir. Ölümü ve hesap vermeyi unutmak, unutulmaya neden olduğundan dolayı insan endişe edip titremelidir.
[Mehmet Ali Şengül] 10.7.2018 [Samanyolu Haber]
masengul@samanyoluhaber.com
Vagon sınıflar [Abdullah Aymaz]
Sungay mafyası, İlyas Hocayı tehdit ediyordu. Çünkü tren katarından vagon sınıflar yapmışlar ve bu vagonların parasını ödeyememişlerdi. Mesele mafyaya havale edilince de artık iş ölüm kalım haline gelmişti. Mafya bastırıp para istiyor, ama o günlerde Türkiye’de de müthiş sıkıntı vardı ve bir türlü para gönderilemiyordu. Neticede onlar ölüm kararı almış ve İlyas Hoca'ya bildirmişlerdi. İlyas Hoca ne yapsın, Cenab-ı Hakka iltica edip ızdırarî bir duaya başlamıştı. Durmadan dua ediyordu. “Öldüreceğiz” dedikleri gün gelmişti. Bir de duyuldu ki, Mafya Babası öldürülmüş! Başka bir mafya ile çatışırken ölmüş. Cenab-ı Hak İlyas Hocayı böylece kurtarmıştı. Daha sonra mafya babasının oğlu İlyas Hoca'nın ayağına gelmiş ve çok uygun şekilde yeni bir anlaşma yapılarak mesele tatlıya bağlanmıştı. Hem de paranın bir kısmını da bağışlamıştı… İşte o günlerde Prof. Kemal Karpat ve Nevval Sevindi Sungay’a gitmişler ve vagon sınıflarda verilen dersleri görünce göz yaşlarını tutamamışlardı.
Yine Sungay’daki bir öğretmenimiz (M) Bey anlatmıştı: “İçinde bulunduğumuz apartmanda, hemen bizim alt katımızdaki evde yangın çıktı. Aceleyle kapıya koştum. Kapı kolu elimde kaldı. Kapı kapalı. Zaten karanlık… Bir de ortalığı duman kaplamış vaziyette. Yüzde yüz ölüm görünüyor. Ben artık ‘Eğer ölürsek, zaten arkadaşların maddî durumu çok kötü. Bizi yani üç cenazeyi Türkiye’ye nasıl götürebilirler’ diye düşünüyorum. Herşeyin bittiği bir anda üçümüz de yere düştük. Birden bir el kaldırdı ve bizi incitmeden yere bıraktı. Kapımızın nasıl açıldığını bile hatırlamıyorum. Böylece kurtulduk. Oğlumuzun ismi Süleyman; Orta Asya’ya ilk giden sahabenin ismi… İlk doğan çocuğun ismi de Süleyman… Bu nasıl tevafuk!..”
Ali Haydar Bey anlatmıştı: Amerika’ya ilk dönemler gittiğimde bir okulumuzu ziyaret etmiştim. Bir öğretmen: “Bu bölge Afrika kökenlilerin çok olduğu bir bölge… Biz de yeniyiz. Öğrenciler çok yaramaz. Saçlarımın her tarafı sakızla doluyor. Onun için kafamı kazıtmak zorunda kaldım. Şimdi çıplak başıma da sakız atıyorlar. Yapışanları temizlemekle meşgul oluyorum. Ne yapalım, benim de buradaki imtihan böyle… Bu imtihanı vermek ve kazanmak istiyorum” dedi. İki sene sonra artık o yaramazlar, uslu, terbiyeli talebeler olmuşlar, okulu kendi haysiyet ve onurları gibi korumaya çalışıyorlardı.”
Bu meseleden 25 sene sonra Amerika’daki İslamî bir cemaatin önde gelenlerinden bir Mısırlı bana dedi ki: “Siz Hizmet olarak Amerika’da ayağınızı sağlam yere bastınız. Afrika kökenliler dört yüz sene kölelik çektikleri için, çok büyük bir travma geçirdiler. Amerika meseleyi kavrayınca onlar lehine pozitif ayrımcılık da yaptı ama eğitimde başarılı olamadı. Ama siz okullarınızla onların içinden birinciler çıkardınız. Yani devletin yapamadığını yaptınız. Bunu devlet de görüyor, halk da görüyor. Hizmeti de takdir ediyorlar.”
* * *
Tuva’da hizmet etmiş bir abla anlatıyordu:
“Tuva’ya geldik, binada çatlaklar var. Müdür ‘Kusura bakmayın, bu kadar yapabildik’ dedi. ‘Mühim değil; BİZ O ÇATLAKLARI GÖZLERİMİZ İLE BOYARIZ’ dedik. Tabii Tuva’ya önce erkek öğretmen ve belletmenler gelmiş. Öğrenciler, belletmenlere abi diyorlar. Kız bölümü açılınca, kız öğrenciler, acaba “hanım abiler” ne zaman gelecek, demeye başlamışlar. İlk giden biz olduğumuz için, bize abla demeyi sonra öğrendiler. Bir gün baktım bir Rus öğrenci, bir kenarda ağlıyor. Rusça bilmiyorum. Elimde lügat… Onun elinde de bir lügat. Anlaşamayınca ağladım. O buna çok şaşırdı. Sonra birbirimize sarılıp ağlaştık. Başka bir gün baktım başka bir öğrenci ağlıyor. Yanına vardım. ‘Abla görüşmek istiyorum’ dedi. Bana sarılıp ‘Sana ben anne demek istiyorum abla!’ dedi. Bizim erkek lisesi açılınca üç kızı olan Tuvalı bir hanım bizim okulun yanından geçerken hep dua etmiş. Kız bölümü açılıp da biz gelince, bizi o karşıladı. Valizlerimizi alıp taşıdı. Eşimle Tuva’da tanışıp evlendik. Bir buçuk aylık hamile iken Gana’ya gidiyorduk. O hanım yine bizi uğurladı ve çok ağladı. Gana’da hava sıcak, alışmadığım koku var. Kız yurdunda görevliyim. Yani herşeyi daha yeni biz kuruyoruz. Ama Gana halkında beyazlara karşı hiç alaka yok. Daha önce sömürgeci beyazlardan çok çektikleri için ön yargı ile bize de öyle bakıyorlar. Çocukları bırakıp gidiyorlar. On dört senedir annesini görmemiş, babaannesiyle kalmış kızlar var. Yurtta onlarla “Benim annem benim annem” şarkısını söylüyoruz. Tabii Tuva ve Rusya tecrübesi bize çok şey kazandırmış. Farklı kültürler farklı deneyim ve birikimler. Rusya’da çocuklara yemek ısmarlardım… Sonra bu insanlar bize “Doymadınız mı vermekten… Bu nasıl mânevî zevk. Biz de verip bu zevki biz de yaşayalım!..’ demeye başladılar. Gana-Akra’da iki çocuğumuz oldu. Oradaki çocuklar gibi yaşıyorlar. Ayakkabı kültürü yok. 2,5 yaşındaki kızım yalın ayak dolaşıyor. Onlar gibi eliyle yemek yiyordu. Daha sonra Türkiye oradaki öğrencilerimizin gözünde birinci sınıf ülke haline geldi.”
Şimdi siz bu ülkelere nakşedilen bu güzellikleri kökünden kazımaya çalışın, olacak iş mi? İmhâl-i İlahî imtihan gereği bir müddete kadar... Cenab-ı Hak imhal edip mühlet verse de asla imhâl etmez. Bunu da çok iyi biliyoruz.
[Abdullah Aymaz] 10.7.2018 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com
Yine Sungay’daki bir öğretmenimiz (M) Bey anlatmıştı: “İçinde bulunduğumuz apartmanda, hemen bizim alt katımızdaki evde yangın çıktı. Aceleyle kapıya koştum. Kapı kolu elimde kaldı. Kapı kapalı. Zaten karanlık… Bir de ortalığı duman kaplamış vaziyette. Yüzde yüz ölüm görünüyor. Ben artık ‘Eğer ölürsek, zaten arkadaşların maddî durumu çok kötü. Bizi yani üç cenazeyi Türkiye’ye nasıl götürebilirler’ diye düşünüyorum. Herşeyin bittiği bir anda üçümüz de yere düştük. Birden bir el kaldırdı ve bizi incitmeden yere bıraktı. Kapımızın nasıl açıldığını bile hatırlamıyorum. Böylece kurtulduk. Oğlumuzun ismi Süleyman; Orta Asya’ya ilk giden sahabenin ismi… İlk doğan çocuğun ismi de Süleyman… Bu nasıl tevafuk!..”
Ali Haydar Bey anlatmıştı: Amerika’ya ilk dönemler gittiğimde bir okulumuzu ziyaret etmiştim. Bir öğretmen: “Bu bölge Afrika kökenlilerin çok olduğu bir bölge… Biz de yeniyiz. Öğrenciler çok yaramaz. Saçlarımın her tarafı sakızla doluyor. Onun için kafamı kazıtmak zorunda kaldım. Şimdi çıplak başıma da sakız atıyorlar. Yapışanları temizlemekle meşgul oluyorum. Ne yapalım, benim de buradaki imtihan böyle… Bu imtihanı vermek ve kazanmak istiyorum” dedi. İki sene sonra artık o yaramazlar, uslu, terbiyeli talebeler olmuşlar, okulu kendi haysiyet ve onurları gibi korumaya çalışıyorlardı.”
Bu meseleden 25 sene sonra Amerika’daki İslamî bir cemaatin önde gelenlerinden bir Mısırlı bana dedi ki: “Siz Hizmet olarak Amerika’da ayağınızı sağlam yere bastınız. Afrika kökenliler dört yüz sene kölelik çektikleri için, çok büyük bir travma geçirdiler. Amerika meseleyi kavrayınca onlar lehine pozitif ayrımcılık da yaptı ama eğitimde başarılı olamadı. Ama siz okullarınızla onların içinden birinciler çıkardınız. Yani devletin yapamadığını yaptınız. Bunu devlet de görüyor, halk da görüyor. Hizmeti de takdir ediyorlar.”
* * *
Tuva’da hizmet etmiş bir abla anlatıyordu:
“Tuva’ya geldik, binada çatlaklar var. Müdür ‘Kusura bakmayın, bu kadar yapabildik’ dedi. ‘Mühim değil; BİZ O ÇATLAKLARI GÖZLERİMİZ İLE BOYARIZ’ dedik. Tabii Tuva’ya önce erkek öğretmen ve belletmenler gelmiş. Öğrenciler, belletmenlere abi diyorlar. Kız bölümü açılınca, kız öğrenciler, acaba “hanım abiler” ne zaman gelecek, demeye başlamışlar. İlk giden biz olduğumuz için, bize abla demeyi sonra öğrendiler. Bir gün baktım bir Rus öğrenci, bir kenarda ağlıyor. Rusça bilmiyorum. Elimde lügat… Onun elinde de bir lügat. Anlaşamayınca ağladım. O buna çok şaşırdı. Sonra birbirimize sarılıp ağlaştık. Başka bir gün baktım başka bir öğrenci ağlıyor. Yanına vardım. ‘Abla görüşmek istiyorum’ dedi. Bana sarılıp ‘Sana ben anne demek istiyorum abla!’ dedi. Bizim erkek lisesi açılınca üç kızı olan Tuvalı bir hanım bizim okulun yanından geçerken hep dua etmiş. Kız bölümü açılıp da biz gelince, bizi o karşıladı. Valizlerimizi alıp taşıdı. Eşimle Tuva’da tanışıp evlendik. Bir buçuk aylık hamile iken Gana’ya gidiyorduk. O hanım yine bizi uğurladı ve çok ağladı. Gana’da hava sıcak, alışmadığım koku var. Kız yurdunda görevliyim. Yani herşeyi daha yeni biz kuruyoruz. Ama Gana halkında beyazlara karşı hiç alaka yok. Daha önce sömürgeci beyazlardan çok çektikleri için ön yargı ile bize de öyle bakıyorlar. Çocukları bırakıp gidiyorlar. On dört senedir annesini görmemiş, babaannesiyle kalmış kızlar var. Yurtta onlarla “Benim annem benim annem” şarkısını söylüyoruz. Tabii Tuva ve Rusya tecrübesi bize çok şey kazandırmış. Farklı kültürler farklı deneyim ve birikimler. Rusya’da çocuklara yemek ısmarlardım… Sonra bu insanlar bize “Doymadınız mı vermekten… Bu nasıl mânevî zevk. Biz de verip bu zevki biz de yaşayalım!..’ demeye başladılar. Gana-Akra’da iki çocuğumuz oldu. Oradaki çocuklar gibi yaşıyorlar. Ayakkabı kültürü yok. 2,5 yaşındaki kızım yalın ayak dolaşıyor. Onlar gibi eliyle yemek yiyordu. Daha sonra Türkiye oradaki öğrencilerimizin gözünde birinci sınıf ülke haline geldi.”
Şimdi siz bu ülkelere nakşedilen bu güzellikleri kökünden kazımaya çalışın, olacak iş mi? İmhâl-i İlahî imtihan gereği bir müddete kadar... Cenab-ı Hak imhal edip mühlet verse de asla imhâl etmez. Bunu da çok iyi biliyoruz.
[Abdullah Aymaz] 10.7.2018 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com
15 Temmuz darbesinin ‘sivil imamı’ denmişti: ‘MİT onaylı gizlilik kleransım var’
15 Temmuz darbe girişimiyle ilgili mahkemelerde ilginç bilgi ve gerçekler ortaya çıkmaya devam ediyor. Darbenin sivil imamı olmakla suçlanan Harun Biniş, son duruşmada, “İtiraflarda bulunacağım. Darbeden birinci derecede sorumluyum. Engelleyebilirdim. Darbe uyarı sistemi geliştirebilirdim. Yapamadım… Pişmanlık duyuyorum.Devletin gizli/gizlilik dereceli toplantılara katılmamı sağlayan MSB ve MİT onaylı milli gizlilik kleransım vardı” dedi.
MİT GİZLİLİK KLERANSIM VAR
15 Temmuz darbe girişiminin “sivil imamlardan” olduğu ve o gece gecesi Akıncı Üssü’nde bulunduğu öne sürülen Harun Biniş ilk kez mahkeme huzurunda savunma yaptı.
Odatv‘de yer alan habere göre Vertigo rahatsızlığı ve dolayı işitme kaybı yaşadığını söyleyen Biniş ‘Devletin gizli/gizlilik dereceli toplantılara katılmamı sağlayan MSB ve MİT onaylı milli gizlilik kleransım vardı’ dedi.
SAVUNMAM ÖNCESİNDE KOĞUŞUM KURŞUNLANDI
Harun Biniş, savunmasında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın oğlu Burak Erdoğan’ın neden olduğu ölümlü kazayı ima ederek şu ilginç iddiayı da gündeme getirdi:
“Bir çocuk sürücü arabanın kontrolünü kaybedince, kaldırıma çıkıp, ünlü bir sanatçı yayayı ezdi. Bu olay ‘sanatçının dikkatsizliği’ vs diye aktarıldı. Ben de başıma gelen olayı bu üslupla aktarayım. Bir gece yarısı koğuşuma yönelen bir kurşun duvara çarpıp, yere düştü. Veya bir gece vakti alışılmadık metalik, ardından tok bir ses duyuldu. Sabah bu kurşun avlumda bulundu. ’Yorgun kurşundur’ deyip, alıp gittiler. Yüksek güvenlikli cezaevinde, güvenliğim için bunun nereden geldiğinin bulunmasını istedim. Hakkımda disiplin soruşturma başlatıldı ve savunmam istendi. Akabinde disiplin cezası verilmesine gerek duyulmazken, merminin askerin kullandığı cinsten olmamakla birlikte atış alanından sekerek gelmiş olabileceği de bildirildi. 2 yıl hiçbir şey olmamışken, tam savunma öncesi koğuşuma kurşun gelmesini takdirlerinize arz ederim.”
İSTİKLAL MAHKEMESİ BENZETMESİ
Yargılandığı mahkemenin, İstiklal Mahkemelerini hatırlattığını öne süren Biniş, “2 yıldır televizyonum yok. Radyolarımız toplandı. Telsize dönüştüğü iddiasıyla. Bu olabilir mi bilmiyorum, ama eğer amaç örgütü deşifre etmek ise bundan daha iyi fırsat olamaz. Bırakın istedikleri kadar konuşsunlar, siz de takip eder yakalarsınız. Ama amaç bu değil. Zayıf ve güçsüz kalalım diye, hücre şartlarında daha fazla işkence yapmak için alınıyor. Buradan cezaevine gidince, ‘Harun Biniş finish’ diye alay edilerek en son ben koğuşa gönderiliyorum. Çiğköfte kurtlu, çamurlu marula sarılarak veriliyor. Bugüne kadar hangi teröriste bu muamele yapıldı? Hangi teröristlerin veya eşlerinin mallarına el konuldu? Hangi darbecinin, 27 Mayıs, 12 Eylül, 28 Şubat hangisinin malına ek konmuş Hakim Bey? Hangi terörist mahkemeye tecrit edilerek getirilmiş ve mahkeme salonunda tecrit edilmiş Hakim Bey? Neden bana yapılıyor? Ben bunların yapmadığı fazladan ne suçum işledim? Bunlar katıksız zulüm ve istibdat olduğunun ispatıdır.”
[TR724] 10.7.2018
MİT GİZLİLİK KLERANSIM VAR
15 Temmuz darbe girişiminin “sivil imamlardan” olduğu ve o gece gecesi Akıncı Üssü’nde bulunduğu öne sürülen Harun Biniş ilk kez mahkeme huzurunda savunma yaptı.
Odatv‘de yer alan habere göre Vertigo rahatsızlığı ve dolayı işitme kaybı yaşadığını söyleyen Biniş ‘Devletin gizli/gizlilik dereceli toplantılara katılmamı sağlayan MSB ve MİT onaylı milli gizlilik kleransım vardı’ dedi.
SAVUNMAM ÖNCESİNDE KOĞUŞUM KURŞUNLANDI
Harun Biniş, savunmasında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın oğlu Burak Erdoğan’ın neden olduğu ölümlü kazayı ima ederek şu ilginç iddiayı da gündeme getirdi:
“Bir çocuk sürücü arabanın kontrolünü kaybedince, kaldırıma çıkıp, ünlü bir sanatçı yayayı ezdi. Bu olay ‘sanatçının dikkatsizliği’ vs diye aktarıldı. Ben de başıma gelen olayı bu üslupla aktarayım. Bir gece yarısı koğuşuma yönelen bir kurşun duvara çarpıp, yere düştü. Veya bir gece vakti alışılmadık metalik, ardından tok bir ses duyuldu. Sabah bu kurşun avlumda bulundu. ’Yorgun kurşundur’ deyip, alıp gittiler. Yüksek güvenlikli cezaevinde, güvenliğim için bunun nereden geldiğinin bulunmasını istedim. Hakkımda disiplin soruşturma başlatıldı ve savunmam istendi. Akabinde disiplin cezası verilmesine gerek duyulmazken, merminin askerin kullandığı cinsten olmamakla birlikte atış alanından sekerek gelmiş olabileceği de bildirildi. 2 yıl hiçbir şey olmamışken, tam savunma öncesi koğuşuma kurşun gelmesini takdirlerinize arz ederim.”
İSTİKLAL MAHKEMESİ BENZETMESİ
Yargılandığı mahkemenin, İstiklal Mahkemelerini hatırlattığını öne süren Biniş, “2 yıldır televizyonum yok. Radyolarımız toplandı. Telsize dönüştüğü iddiasıyla. Bu olabilir mi bilmiyorum, ama eğer amaç örgütü deşifre etmek ise bundan daha iyi fırsat olamaz. Bırakın istedikleri kadar konuşsunlar, siz de takip eder yakalarsınız. Ama amaç bu değil. Zayıf ve güçsüz kalalım diye, hücre şartlarında daha fazla işkence yapmak için alınıyor. Buradan cezaevine gidince, ‘Harun Biniş finish’ diye alay edilerek en son ben koğuşa gönderiliyorum. Çiğköfte kurtlu, çamurlu marula sarılarak veriliyor. Bugüne kadar hangi teröriste bu muamele yapıldı? Hangi teröristlerin veya eşlerinin mallarına el konuldu? Hangi darbecinin, 27 Mayıs, 12 Eylül, 28 Şubat hangisinin malına ek konmuş Hakim Bey? Hangi terörist mahkemeye tecrit edilerek getirilmiş ve mahkeme salonunda tecrit edilmiş Hakim Bey? Neden bana yapılıyor? Ben bunların yapmadığı fazladan ne suçum işledim? Bunlar katıksız zulüm ve istibdat olduğunun ispatıdır.”
[TR724] 10.7.2018
Yardım ne zaman diye sormuşlar cevap der ki; Yardım çok yakın
Türkiye’de yaşanan hukuksuzluk ve zulümleri dile getirdiği şarkılarıyla dikkat çeken Grifon’un yeni çalışması ‘Bu yol benim’ grubun Youtube kanalında yayınlandı.
Grifon, bu kez ‘Yardım ne zaman?’ diye soranlara cevap veriyor:
….
Cennetime giden yolda tutuyorlar kolumdan
Sevdiğim insanları ayırmadım solumdan
Bu ‘aşk’ bana en sevdiğim şehri yasak etti ama arkama bile bakmadım ve gururluyum yolumdan
…
Ufuklarda güzel günler etrafına bakın
Yollarımız dikenli hep vazgeçme sakın
Yardım ne zaman diye sormuşlar cevap der ki;
Yardım çok yakın
İşte o şarkı ve sözleri:
Bu gece benim
Bu gece dalgalandı ruhum çocuklarımız ağlamasın
Benim kavgam özgürlük, kimse yanlış anlamasın
Artık zulme susanlar da gözlerini bağlamasın
Lütfen haberler artık üzülmemi sağlamasın
Cennetime giden yolda tutuyorlar kolumdan
Sevdiğim insanları ayırmadım solumdan
Bu ‘aşk’ bana en sevdiğim şehri yasak etti ama arkama bile bakmadım ve gururluyum yolumdan
Efkârım bol yüzümden okundu dimi
Hain mi? Bu biraz dokundu gibi
Dedikleriniz umurumda değil fakat
Bugün gururluyum müebbet, bir harp okullu gibi
Bil hayalim var! Orda gülümsersin
Baban yanındadır üstelik de üzülmezsin
Bayram bayram olur insanlar kol kolayken
Bizi yıkamazlar bırak ay hüzünlensin
Bu yol benim, yürüyorum aldırmadan bütün bu karanlığa, ama tek başıma değilim asla (tek başıma)
Ben barış çizmek isteyen çaresiz bir ressam
Ben ülkesinden kovulmuş yüzlerce insan
Dediklerim fazla gelir belki anlamazsın
Ben kalplerde duayım ve dillerde lisan
Benim ellerim yazar, sanki gözlerin mezar
Gibi bakmasın bana, çünkü özlem intihar
Hemen kötümser olma, çünkü hayat
Güzel sonlardan önce kitapta hep kötü şeyler yazar
Aydınlığa yeni çıkan umut dolu bir sabahtayım
Benim sevdam güneşe, işte bu yüzden ayaktayım
Gözlerinde bir dua ve dudaklarda hayat payı
Düşüşlerde güzel benim dizlerimi kanatmayın
Ufuklarda güzel günler etrafına bakın
Yollarımız dikenli hep, vazgeçme sakın
Yardım ne zaman diye sormuşlar cevap der ki;
Yardım çok yakın
[TR724] 10.7.2018 [TR724]
Grifon, bu kez ‘Yardım ne zaman?’ diye soranlara cevap veriyor:
….
Cennetime giden yolda tutuyorlar kolumdan
Sevdiğim insanları ayırmadım solumdan
Bu ‘aşk’ bana en sevdiğim şehri yasak etti ama arkama bile bakmadım ve gururluyum yolumdan
…
Ufuklarda güzel günler etrafına bakın
Yollarımız dikenli hep vazgeçme sakın
Yardım ne zaman diye sormuşlar cevap der ki;
Yardım çok yakın
İşte o şarkı ve sözleri:
Bu gece benim
Bu gece dalgalandı ruhum çocuklarımız ağlamasın
Benim kavgam özgürlük, kimse yanlış anlamasın
Artık zulme susanlar da gözlerini bağlamasın
Lütfen haberler artık üzülmemi sağlamasın
Cennetime giden yolda tutuyorlar kolumdan
Sevdiğim insanları ayırmadım solumdan
Bu ‘aşk’ bana en sevdiğim şehri yasak etti ama arkama bile bakmadım ve gururluyum yolumdan
Efkârım bol yüzümden okundu dimi
Hain mi? Bu biraz dokundu gibi
Dedikleriniz umurumda değil fakat
Bugün gururluyum müebbet, bir harp okullu gibi
Bil hayalim var! Orda gülümsersin
Baban yanındadır üstelik de üzülmezsin
Bayram bayram olur insanlar kol kolayken
Bizi yıkamazlar bırak ay hüzünlensin
Bu yol benim, yürüyorum aldırmadan bütün bu karanlığa, ama tek başıma değilim asla (tek başıma)
Ben barış çizmek isteyen çaresiz bir ressam
Ben ülkesinden kovulmuş yüzlerce insan
Dediklerim fazla gelir belki anlamazsın
Ben kalplerde duayım ve dillerde lisan
Benim ellerim yazar, sanki gözlerin mezar
Gibi bakmasın bana, çünkü özlem intihar
Hemen kötümser olma, çünkü hayat
Güzel sonlardan önce kitapta hep kötü şeyler yazar
Aydınlığa yeni çıkan umut dolu bir sabahtayım
Benim sevdam güneşe, işte bu yüzden ayaktayım
Gözlerinde bir dua ve dudaklarda hayat payı
Düşüşlerde güzel benim dizlerimi kanatmayın
Ufuklarda güzel günler etrafına bakın
Yollarımız dikenli hep, vazgeçme sakın
Yardım ne zaman diye sormuşlar cevap der ki;
Yardım çok yakın
[TR724] 10.7.2018 [TR724]
Avrupa Gazeteciler Federasyonu : Zaman çalışanları serbest bırakılmalı
Zaman çalışanları serbest bırakılmalı Zaman çalışanlarına verilen ağır hapis cezalarına uluslararası tepkiler sürüyor. Merkezi Brüksel’de bulunan Avrupa Gazeteciler Federasyonu (EFJ), altı Zaman gazetesi çalışanına verilen mahkumiyete tepki gösterdi. Yazılı açıklama yapan EFJ, Zaman çalışanlarının darbeye katılmadıklarının aşikar olduğuna işaret ederek, kararın siyasi olduğunu vurguladı.
SUÇLARI DÜŞÜRÜLSÜN; DERHAL SERBEST BIRAKILSINLAR
Zaman mensuplarının darbeyi kınadıklarını hatırlatan EFJ, mahkumiyetlerin gazetecilerin mesleklerinin gereklerini yerine getirdikleri için verildiğine dikkat çekti. EFJ, gazetecilerin işlediği iddia edilen suçların düşürülmesi ve serbest bırakılması çağrısında bulundu.
Zaman Gazetesi yazarları Ahmet Turan Alkan, Mümtaz’er Türköne, Mustafa Ünal ve İbrahim Karayeğen, elleri kelepçelenerek duruşmaya getirildi.
6 Temmuz’daki karar duruşmasında Ali Bulaç, Şahin Alpay ve Ahmet Turan Alkan 8 yıl 9 ay, Mümtaz’er Türköne ve Mustafa Ünal 10 yıl 6 ay, İbrahim Karayeğen de 9 yıl hapse mahkum olmuştu. İhsan Dağı, Lale Sarıibrahimoğlu, Mehmet Özdemir, Nuriye Ural ve Orhan Kemal Cengiz beraat etmişti.
Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı da 701 no’lu KHK ile 3 gazete ile bir televizyon kanalının yasaklanmasını eleştirdi. AGİT Basın Hürriyeti Temsilcisi Harlem Desir, Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’na bir mektup gönderdi, adaletsiz kararın gözden geçirilmesini talep etti. Desir, kapatma kararının medya çoğulculuğunu daha da kısıtladığını belirterek, ifade özgürlüğüne saygı duyulmasını talep etti.
OHAL’in kaldırılmasından önce art arda çıkarılan KHK’ler ile on binlerce kişi de ihraç edilmişti. 701 No’lu KHK ile Özgürlükçü Demokrasi, Halın Nabzı ve Welat gazeteleri ile Avantaj TV yasaklandı. Bütün mal varlıkları da hazineye devredildi.
GENÇ GAZETECİLERE CEZA YAĞMIŞTI
Yaklaşık bir buçuk yıldır devam eden ve skandallara sahne olan Zaman çalışanlarının da yer aldığı bir başka davada İstanbul 25. Ağır Ceza Mahkemesi hapis cezası yağdırmıştı. Gazeteciler, haberleri ve tweet’leri üzerinden uydurulan iddialar üzerinden ceza verilmişti. Genç gazetecilere terör örgütüne üye olmak suçundan ceza kesilirken; mahkeme Abdullah Kılıç, Bayram Kaya, Bünyamin Köseli, Cemal Azmi Kalyoncu, Cihan Acar, Habip Güler, İbrahim Balta, Hanım Büşra Erdal, Hüseyin Aydın, Yakup Çetin ve Gökçe Fırat Çulhaoğlu’nun 6 yıl 3 ay, Ahmet Memiş, Ali Akkuş, Muhammet Sait Kuloğlu, Mustafa Erkan Acar, Mutlu Çölgeçen, Oğuz Usluer, Seyit Kılıç, Ufuk Şanlı, Ünal Tanık, Yetkin Yıldız, Cuma Ulus ve Davut Aydın’ın 7 yıl 6 ay hapsine karar vermişti.
Yine ayna davada Rotahaber’in sahibi Ünal Tanık’ın eşi Muhterem Tanık beraat ederken, Atilla Taş’a ‘isteyerek’ terör örgütüne yardım suçundan 3 yıl 1 ay, Murat Aksoy’a ‘örgüt üyesi olmamakla birlikte örgüte yardım’ suçundan 2 yıl 1 ay hapis cezası verilmişti.
[TR724] 10.7.2018
SUÇLARI DÜŞÜRÜLSÜN; DERHAL SERBEST BIRAKILSINLAR
Zaman mensuplarının darbeyi kınadıklarını hatırlatan EFJ, mahkumiyetlerin gazetecilerin mesleklerinin gereklerini yerine getirdikleri için verildiğine dikkat çekti. EFJ, gazetecilerin işlediği iddia edilen suçların düşürülmesi ve serbest bırakılması çağrısında bulundu.
Zaman Gazetesi yazarları Ahmet Turan Alkan, Mümtaz’er Türköne, Mustafa Ünal ve İbrahim Karayeğen, elleri kelepçelenerek duruşmaya getirildi.
6 Temmuz’daki karar duruşmasında Ali Bulaç, Şahin Alpay ve Ahmet Turan Alkan 8 yıl 9 ay, Mümtaz’er Türköne ve Mustafa Ünal 10 yıl 6 ay, İbrahim Karayeğen de 9 yıl hapse mahkum olmuştu. İhsan Dağı, Lale Sarıibrahimoğlu, Mehmet Özdemir, Nuriye Ural ve Orhan Kemal Cengiz beraat etmişti.
Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı da 701 no’lu KHK ile 3 gazete ile bir televizyon kanalının yasaklanmasını eleştirdi. AGİT Basın Hürriyeti Temsilcisi Harlem Desir, Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’na bir mektup gönderdi, adaletsiz kararın gözden geçirilmesini talep etti. Desir, kapatma kararının medya çoğulculuğunu daha da kısıtladığını belirterek, ifade özgürlüğüne saygı duyulmasını talep etti.
OHAL’in kaldırılmasından önce art arda çıkarılan KHK’ler ile on binlerce kişi de ihraç edilmişti. 701 No’lu KHK ile Özgürlükçü Demokrasi, Halın Nabzı ve Welat gazeteleri ile Avantaj TV yasaklandı. Bütün mal varlıkları da hazineye devredildi.
GENÇ GAZETECİLERE CEZA YAĞMIŞTI
Yaklaşık bir buçuk yıldır devam eden ve skandallara sahne olan Zaman çalışanlarının da yer aldığı bir başka davada İstanbul 25. Ağır Ceza Mahkemesi hapis cezası yağdırmıştı. Gazeteciler, haberleri ve tweet’leri üzerinden uydurulan iddialar üzerinden ceza verilmişti. Genç gazetecilere terör örgütüne üye olmak suçundan ceza kesilirken; mahkeme Abdullah Kılıç, Bayram Kaya, Bünyamin Köseli, Cemal Azmi Kalyoncu, Cihan Acar, Habip Güler, İbrahim Balta, Hanım Büşra Erdal, Hüseyin Aydın, Yakup Çetin ve Gökçe Fırat Çulhaoğlu’nun 6 yıl 3 ay, Ahmet Memiş, Ali Akkuş, Muhammet Sait Kuloğlu, Mustafa Erkan Acar, Mutlu Çölgeçen, Oğuz Usluer, Seyit Kılıç, Ufuk Şanlı, Ünal Tanık, Yetkin Yıldız, Cuma Ulus ve Davut Aydın’ın 7 yıl 6 ay hapsine karar vermişti.
Yine ayna davada Rotahaber’in sahibi Ünal Tanık’ın eşi Muhterem Tanık beraat ederken, Atilla Taş’a ‘isteyerek’ terör örgütüne yardım suçundan 3 yıl 1 ay, Murat Aksoy’a ‘örgüt üyesi olmamakla birlikte örgüte yardım’ suçundan 2 yıl 1 ay hapis cezası verilmişti.
[TR724] 10.7.2018
Yetmez ama evet! [Bülent Korucu]
2010’daki anayasa değişikliği ve onu destekleyenler insafsız bir algı operasyonuyla karşı karşıya. Ülkedeki bütün kötülüklerin anası gibi gösteriliyor. Oysa bugün linç edilen bir grup aydının ürettiği slogan konuyu güzel özetliyordu: yetmez ama evet! 12 Eylül Anayasasına göre kısmi bir düzelme olduğunda şüphe yoktu ve zaten kimse bütün sorunları çözeceğini iddia etmiyordu. Ama CHP’nin başını çektiği muhalefet ve ulusolcular cumhuriyete kastedildiğini savunuyordu. Öfkeleri öylesine büyük ki yetmez ama evetçilerin başına gelen musibetlere bugün bile oh etmeye devam ediyorlar. Örnek Ahmet Altan. Erdoğan rejiminin aylardır cezaevinde tuttuğu, uyduruk bir suçlamayla ağırlaştırılmış müebbetle yarfıladığı Altan için “Fakat o da yetmez ama evetçiydi” demekten utanmıyorlar. Tavırlarının cumhuriyetçilikten kaynaklanmadığı dün ayan beyan ortaya çıktı.
Recep Tayyip Erdoğan az gelişmiş Ortadoğu krallıklarını geride bırakacak bir görmemişlikle ‘taç giydi’. Devleti tepeden tırnağa yeniden yapılandırıyor; onlarca yılın pratiği içinde geleneği oluşmuş bütün cumhuriyet kurumlarını ortadan kaldırıyor. Demokratik hukuk devletinin gerek şartlarını birbir çiğniyor. Üstüne ekonomi bozuk, onlarca insanını canına mal olan ihmaller yaşanıyor. Lakin ‘yetmez ama evet’e verilen tepkinin zekatı bile yok.
12 Eylül 2010 Referandumuyla elde edilen kazanımlar fazlasıyla geri alındı. Şimdi madde madde bakalım o değişikliklerin nesi kötüymüş?
—Yüksek Askeri Şura’daki ihraç kararlarına yargı denetimi getirildi. Memurlara verilen uyarma ve kınama cezalarına karşı yargıya gidilebilmesi sağlandı. Hukukun temeli, idarenin bütün eylemlerinin yargı denetiminde olması. Bu konuda önemli ve ilk adımlar atıldı. Şimdi bırakın uyarı cezasını, bütün sosyal haklarla birlikte kamu çalışanları işini kaybediyor ve yargıda hakkını arayamıyor. 701 sayılı kanun hükmünde kararnameyle ihraç edilen 18 bin 632 kişiyle birlikte yaklaşık 140 bin kamu çalışanı savunma hakkı bile verilmeden, geri dönmemek üzere işten atıldı.
—Askeri yargının görev alanı daraltıldı. Askerler ağır cezalık suçlarda sivil mahkemelerde yargılanmasının yolu açıldı. Savaş hali dışında sivillerin askeri mahkemede yargılanması yasaklandı.
—12 Eylül Darbesinin sorumlularının yargılanmasını engelleyen “geçici 15. madde” kaldırıldı.
—Kamu Denetçiliği Kurumu (ombudsmanlık) kuruldu. AKP uzun bir zaman uyum kanununu çıkarmayarak kuruluşunu engelledi. Sonra da Meclisteki çoğunluğuna dayanarak anlamsız bir yandaş kuruma dönüştürdü. Şu andaki Başkan Şeref Malkoç, Erdoğan’ın yakın arkadaşı ve Adalet Bakanının kayınpederi. Çağdaş demokrasilerde olduğu gibi kamuyu denetleyen bir bağımsız kurumun eksikliğini bugünden sonra fazlasıyla hissedeceğiz.
—Partisinin Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılmasına eylem ve söylemleriyle neden olan milletvekillerinin vekilliğinin düşmesi engellendi. Parti kapatmayı zorlaştıran madde, bu konudan en çok şikayet eden AKP ve HDP’nin anlamsız tavrıyla paketten çıkarıldı. Erdoğan artık istediği milletvekilini hapse bile attırıyor. Selahattin Demirtaş ve HDP’li 11 arkadaşı ile CHP’li Enis Berberoğlu cezaevinde; yetmez ama evet karşıtları nerede?
—Çocuklar, yaşlılar, özürlüler, harp ve vazife şehitlerinin dul ve yetimleri ile malul ve gazilere pozitif ayrımcılık getirildi.
—Kişilerin yurt dışına çıkma hürriyeti, ancak suç soruşturması veya kovuşturması sebebiyle hâkim kararına bağlı olarak sınırlanabilecekti. Şimdi anayasanın bu açık hükme rağmen yüzbinlerle insan yurtdışına çıkamıyor. Can Dündar’ın eşi gibi. Nasıl eğleniyor muyuz!
—Memurlara toplu sözleşme hakkı verildi. Toplu sözleşme sırasında uyuşmazlık çıkması durumunda Uzlaştırma Kurulu’na başvuruluyor.
—”Yargı yetkisinin, idari eylem ve işlemlerin hukuka uygunluğunun denetimi ile sınırlı olduğu” ve “hiçbir suretle yerindelik denetimi şeklinde kullanılamayacağı” vurgulandı. Yargının, yetki gaspı yaparak yürütme erki gibi davranması yasaklandı.
—Anayasa Mahkemesi’nin yapısı ve görev alanı değişti. Vatandaşlara Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru yapma hakkı verildi. O günden Erdoğan’ın yargı darbesine kadar AYM hep özgürlükçü kararlarıyla öne çıktı. Bugün bu hak fiilen uygulanamıyor; AYM üyeleri tutuklanma endişesiyle Erdoğan’ın önünde diz çöktü. Uluslararası rüzgâra güvenerek verdikleri ise Mehmet Altan ve Şahin Alpay kararlarını yerel mahkeme takmadı.
—Gelelim çok eleştirilen Hakimler Savcılar Yüksek Kuruluna… yüksek yargı ile HSYK birbirini seçen bir mekanizma olmaktan çıktı, yerelde görev yapan ve asıl yükü çeken hakim ve savcılara kendilerini yöneten kurulu seçme hakkı verildi. AYM’nin iptal kararıyla çoğunlukçuluğun önü açılmasa daha iyi olacaktı. Ama yine de o ilk kurulun tartışılan, eleştirilen kararı neredeyse yok. Erdoğan, 17-25 Aralık yolsuzluk soruşturmalarını kapatmadıkları ve görevli savcıları cezalandırmadıkları için öfkeli. Yolsuzluğa yolsuzluk diyenlerin öfkesini ise anlamıyorum. Yeni anayasada HSK, Saray’a bağlı bir genel sekreterliğe dönüştü, yargının seçim hakkı elinden alındı; buna rağmen ilk kurul kadar eleştiri almıyor. Yandaş olmayan solcu yargıçları, 30 yıl önce görev yaptığı taşraya sürgüne gönderiler; ona dahi tepki yükselmedi.
Bu topluluğa Erdoğan’ın yaptıkları için ‘yetmez ama evet’ diyeceğim lakin hem onlara benzemiş olurum hem de arada binlerce masumun canı yanıyor.
[Bülent Korucu] 10.7.2018 [TR724]
Recep Tayyip Erdoğan az gelişmiş Ortadoğu krallıklarını geride bırakacak bir görmemişlikle ‘taç giydi’. Devleti tepeden tırnağa yeniden yapılandırıyor; onlarca yılın pratiği içinde geleneği oluşmuş bütün cumhuriyet kurumlarını ortadan kaldırıyor. Demokratik hukuk devletinin gerek şartlarını birbir çiğniyor. Üstüne ekonomi bozuk, onlarca insanını canına mal olan ihmaller yaşanıyor. Lakin ‘yetmez ama evet’e verilen tepkinin zekatı bile yok.
12 Eylül 2010 Referandumuyla elde edilen kazanımlar fazlasıyla geri alındı. Şimdi madde madde bakalım o değişikliklerin nesi kötüymüş?
—Yüksek Askeri Şura’daki ihraç kararlarına yargı denetimi getirildi. Memurlara verilen uyarma ve kınama cezalarına karşı yargıya gidilebilmesi sağlandı. Hukukun temeli, idarenin bütün eylemlerinin yargı denetiminde olması. Bu konuda önemli ve ilk adımlar atıldı. Şimdi bırakın uyarı cezasını, bütün sosyal haklarla birlikte kamu çalışanları işini kaybediyor ve yargıda hakkını arayamıyor. 701 sayılı kanun hükmünde kararnameyle ihraç edilen 18 bin 632 kişiyle birlikte yaklaşık 140 bin kamu çalışanı savunma hakkı bile verilmeden, geri dönmemek üzere işten atıldı.
—Askeri yargının görev alanı daraltıldı. Askerler ağır cezalık suçlarda sivil mahkemelerde yargılanmasının yolu açıldı. Savaş hali dışında sivillerin askeri mahkemede yargılanması yasaklandı.
—12 Eylül Darbesinin sorumlularının yargılanmasını engelleyen “geçici 15. madde” kaldırıldı.
—Kamu Denetçiliği Kurumu (ombudsmanlık) kuruldu. AKP uzun bir zaman uyum kanununu çıkarmayarak kuruluşunu engelledi. Sonra da Meclisteki çoğunluğuna dayanarak anlamsız bir yandaş kuruma dönüştürdü. Şu andaki Başkan Şeref Malkoç, Erdoğan’ın yakın arkadaşı ve Adalet Bakanının kayınpederi. Çağdaş demokrasilerde olduğu gibi kamuyu denetleyen bir bağımsız kurumun eksikliğini bugünden sonra fazlasıyla hissedeceğiz.
—Partisinin Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılmasına eylem ve söylemleriyle neden olan milletvekillerinin vekilliğinin düşmesi engellendi. Parti kapatmayı zorlaştıran madde, bu konudan en çok şikayet eden AKP ve HDP’nin anlamsız tavrıyla paketten çıkarıldı. Erdoğan artık istediği milletvekilini hapse bile attırıyor. Selahattin Demirtaş ve HDP’li 11 arkadaşı ile CHP’li Enis Berberoğlu cezaevinde; yetmez ama evet karşıtları nerede?
—Çocuklar, yaşlılar, özürlüler, harp ve vazife şehitlerinin dul ve yetimleri ile malul ve gazilere pozitif ayrımcılık getirildi.
—Kişilerin yurt dışına çıkma hürriyeti, ancak suç soruşturması veya kovuşturması sebebiyle hâkim kararına bağlı olarak sınırlanabilecekti. Şimdi anayasanın bu açık hükme rağmen yüzbinlerle insan yurtdışına çıkamıyor. Can Dündar’ın eşi gibi. Nasıl eğleniyor muyuz!
—Memurlara toplu sözleşme hakkı verildi. Toplu sözleşme sırasında uyuşmazlık çıkması durumunda Uzlaştırma Kurulu’na başvuruluyor.
—”Yargı yetkisinin, idari eylem ve işlemlerin hukuka uygunluğunun denetimi ile sınırlı olduğu” ve “hiçbir suretle yerindelik denetimi şeklinde kullanılamayacağı” vurgulandı. Yargının, yetki gaspı yaparak yürütme erki gibi davranması yasaklandı.
—Anayasa Mahkemesi’nin yapısı ve görev alanı değişti. Vatandaşlara Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru yapma hakkı verildi. O günden Erdoğan’ın yargı darbesine kadar AYM hep özgürlükçü kararlarıyla öne çıktı. Bugün bu hak fiilen uygulanamıyor; AYM üyeleri tutuklanma endişesiyle Erdoğan’ın önünde diz çöktü. Uluslararası rüzgâra güvenerek verdikleri ise Mehmet Altan ve Şahin Alpay kararlarını yerel mahkeme takmadı.
—Gelelim çok eleştirilen Hakimler Savcılar Yüksek Kuruluna… yüksek yargı ile HSYK birbirini seçen bir mekanizma olmaktan çıktı, yerelde görev yapan ve asıl yükü çeken hakim ve savcılara kendilerini yöneten kurulu seçme hakkı verildi. AYM’nin iptal kararıyla çoğunlukçuluğun önü açılmasa daha iyi olacaktı. Ama yine de o ilk kurulun tartışılan, eleştirilen kararı neredeyse yok. Erdoğan, 17-25 Aralık yolsuzluk soruşturmalarını kapatmadıkları ve görevli savcıları cezalandırmadıkları için öfkeli. Yolsuzluğa yolsuzluk diyenlerin öfkesini ise anlamıyorum. Yeni anayasada HSK, Saray’a bağlı bir genel sekreterliğe dönüştü, yargının seçim hakkı elinden alındı; buna rağmen ilk kurul kadar eleştiri almıyor. Yandaş olmayan solcu yargıçları, 30 yıl önce görev yaptığı taşraya sürgüne gönderiler; ona dahi tepki yükselmedi.
Bu topluluğa Erdoğan’ın yaptıkları için ‘yetmez ama evet’ diyeceğim lakin hem onlara benzemiş olurum hem de arada binlerce masumun canı yanıyor.
[Bülent Korucu] 10.7.2018 [TR724]
Rezil ol-ma-mak! [Naci Karadağ]
Camus’nun meşhur cümlesidir; “Bir ülkenin ne mal olduğunu anlamak istiyorsan, o ülkedeki insanların ölüm şekillerine bakman yeterlidir!”
Soma’da maden faciası yaşandı… 301 madenci öldü. 301 insan, 301 hayat…
Hani normal bir ülkede yer yerinden oynar, bakanlar filan istifa eder değil mi?
Uzun süre gündemden düşmez, sorumlular bulunur, yargılanır…
Bizde –her zamanki gibi- tam tersi oldu…
İktidar medyası dört koldan çengi devlet-bakan güzellemesi yaparken, müsteşarlar madenci tekmeledi, yandaş yazarlar “ayağına sağlık” yazıları kaleme aldı.
Enerji Bakanı Taner Yıldız değil istifa etmek tam tersi yeterince takdir görmediğini düşünüp gönül bile koymuştu Türk halkına! Yandaş yazarlar ise tepeden gelen “Yıldız’a sahip çıkın” talimatını abarttı iyice, bakanı göklere çıkardılar, havuz ise “Metanetli Bakan” diye üstün başarı ödülü alması gerektiğini manşet yaptı.
İki gün gömlek değiştirmeyip Soma’da bulunması erdem gibi sunuldu. “Simit yemiş yahu bakan, daha ne istiyorsunuz, nankörler?” içerikli yazı yazan başı örtülü yandaş yazarlar çıktı.
Tayyip Erdoğan yaşanan maden faciası sonucu basın toplantısı yaparken – o da hazır Soma’ya gitmişken bir iki kişi tokatlamıştı- enteresan bir ayrıntı vardı: Erdoğan geçmişteki maden facialarından örnekler vererek “bu işin fıtratında çökük var, ölüm var” dedi. Ne enteresandır aynı anda havuz benzer içerikli haberler yapmaya başladı. Nasıl bir kaynak ise yolladığı metni hem cumhurbaşkanına okutuyor hem de medyaya haber yaptırabiliyordu!
Erdoğan’ın ve havuzun verdiği örneklerdeki facia tarihleri ise enteresandı.
Örneğin İngiltere’de 1913 yılındaki facia örnek olarak veriliyordu ya da Çin’de 1942 yılında yaşanan maden çöküğü “Buyurun her ülkede var” şeklinde savunuldu.
Aradan zaman geçti, kimse istifa etmediği gibi, madenciler suçlu çıktı…
Vatandaşa tekme atan bürokrat milletvekili adayı oldu.
Soma ise 24 Haziran’da Erdoğan ve partisine yüzde 60’lık destek vererek teşekkürünü sundu.
Vaktiyle Murathan Mungan “Yalpa” başlıklı bir konuşmasında şöyle demişti: “Türkiye’de her şey olursunuz bir tek rezil olamazsınız. Çünkü çok kolay unutuyoruz. Örneğin politikada batarsınız, daha sonra müsteşar olursunuz. İş dünyasında batarsınız kimse hatırlamaz yeni bir şirket kurarsınız.”
Türkiye’nin geçmişini, bugününü ve korkarım ki geleceğini tek cümlede özetlemek bu olsa gerek: Bu ülkede her şey olmak mümkün, rezil olmanın dışında!
Önceki gün büyük bir facia yaşandı…
Bir tren raydan çıktı; 24 ölü 73 yaralı vardı.
Devlet ne yaptı biliyor musunuz?
Önce bu kaza haberinin yayınlanmasını önleyen karar aldı. Bu konuyla ilgili haber yayın yasağı getirildi.
Yardım için sefer olması gerekenler haberin yayılmasını engellemek için seferber oldular. Bu konuyla ilgili tek cümle yazana “vatan haini” damgası vurulmaya başlandı.
Ardından tıpkı Soma’daki gibi eski tren kazaları havuz medyasında yayınlanmaya başladı.
Soma’nın üzerinden bu kadar zaman geçmesine rağmen aynı taktiği uygulamakta sakınca görmemişti ülkeyi idare edenler, zira çok iyi biliyorlardı ki insanlar unutur ve bu ülkede rezil olmak mümkün değildir!
Havuzun en gözü pek yalakası Sabah, üstelik İngilizce edisyonunda yayınladığı haberde büyük tren kazalarını haberleştirerek “bu işin fıtratına” gönderme yapmaya kalkıştı, haberin altına gelen İngilizce yorumlar o kadar ağır oldu ki Sabah haberi yayından kaldırmak zorunda kaldı.
Bizde kimse rezil olmuyordu aksine övülüyor, kahramanlaştırılıyordu. Bakınız Yusuf Yerkel, bakınız Taner Yıldız örnekleri. Vekillikle ödüllendiriliyordu kimileri. Asrın dolandırıcı, kara para tüccarına yılın iş adamı ödülü veren ülkeden farklı bir uygulama beklemek elbette mümkün değil ama insanın zoruna da gitmiyor değil.
Uzak Doğu’da daha fena örnekler var.
Bürokrasinin en alt tabakasından en tepeye kadar pek çok sorumlu yaşanan irili ufaklı sıkıntılardan dolayı istifa ediyor, özür diliyor, hatta bazen canına kıyıyor…
Elbette kimsenin intihar etmesi gibi bir beklentimiz olmaz ama en azından kahraman ilan edilmese iyi olabilir.
Aslında hakkını yemeyelim, ülkemiz de istifalar olabiliyor.
Sözgelimi belediye başkanları hatta başbakanlar bile istifa edebiliyor ama bunlarda da dünya genelinden ayrılıyoruz.
Örneğin belediye başkanı bizzat reis tarafından istifaya zorlanıyor, etmezse ailesi kaçırılıyor ve gözyaşlarıyla istifa ettikten sonra ailesi serbest bırakılıyor.
Ya da başbakan.
Seçimle yüzde 50’ye yakın oy almışken, aradan birkaç ay bile geçmeden, üstelik kaza, facia bilmem ne bile olmadan Pelikan türü çetelere yem edilerek, tehdit, şantaj ile istifaya zorlanıyor. Etmezse hain ilan edileceğini bildiği için mecburen “Aslında başarılıydım ama” türünden tarihin en tuhaf basın toplantılarıyla veda ediyor.
Büyükşehir belediyelerinden de ciddi örnekler var.
Her türlü felakete karşı arasında durdukları İstanbul, Ankara gibi şehirlerin belediye başkanlarını, “istifa etmezseniz siz ve ailenizi de bitiririz” türünden tehdit ve şantajla görevden el çektiriliyor. Ya da Doğu, Güneydoğu’da olduğu gibi doğrudan hapse atılıp, yerine kayyım atanıyor.
Her felaket sonrasında “Bu işin fıtratında var” denilerek ölümü sıradanlaştıranlar, yaşanan facia sonrasındaki istifa müessesini ise fıtrattan saymıyorlar ama bakalım dünyada böyle mi. Evet işte size büyük facialar ve sonrasındaki etkileri.
Çin / 1988
Benzin taşıyan bir tren ile bir yük treni çarpıştı. Kavşak noktasındaki sinyal çalışmadığı için iki tren birbirine girmişti. Yalnızca 1 kişi öldü. Ancak bu kaza aynı zamanda ülkede 1 ay içinde meydana gelen 3’üncü kazaydı. Olayın ardından Demiryolları Bakanı Ding Guangen görevinden istifa etti.
Mısır / 1988
2002 yılında bir trenin üçüncü sınıf vagonunda meydana gelen patlamada 361 kişi öldü. Şubat ayında gerçekleşen kazadan sonra Başbakan Atef Ebeid olay yerinde kazaya bir piknik tüpünün yol açtığını iddia etti. 20 demiryolu çalışanı mahkemeye sevk edildi. Ancak yargıç “Bana günah keçileri yollamayın” dedi ve 20 işçi ve makinisti serbest bıraktı. Hemen sonra Ulaştırma Bakanı İbrahim el Demeiry ve Demiryolları Genel Müdürü Ahmed el Şerif istifa etti.
Fransa / 1988
27 Haziran günü Paris’te 56 kişinin öldüğü bir tren kazası meydana geldi. 6 hafta sonra yine Paris’te bir istasyona yaklaşan trenin frenleri tutmadı ve kaza 1 kişinin ölümüyle sonuçlandı. Bunun üzerine Devlet Demiryolları Müdürü Philippe Rouvillois istifa etti. Ulaştırma Bakanı ise Rouvillois’nın ilk kazadan sonraki önlemleri almakta başarısız olduğunu söyleyerek istifayı kabul etti.
Hindistan / 1999
Tren kazalarının sık sık meydana geldiği Hindistan’ın Batı Bengal eyaletinde 2 Ağustos 1999 günü 2 tren çarpıştı. Tren yolundaki ışıkların çalışmaması nedeniyle meydana gelen kazada 285 kişi öldü. Demiryolları Bakanı Nitish Kumar ise henüz soruşturma bile açılmadan olay yerinde istifa etti.
İngiltere / 2000
Hatfield kentinde 17 Ekim 2000 günü saatte 160 kilometre hızla giden ekspres tren kaza yaptı. Vagonların ters döndüğü kazada 4 kişi öldü, 35 kişi yaralandı. Kazaya demiryolu raylarındaki bir kırığın neden olduğu ortaya çıktı. İngiltere’de demiryolu işletmeciliğini üstlenen Railtrack şirketinin patronu Gerald Corbett görevinden ayrıldı.
Hindistan / 2000
Hindistan’da 2 Aralık 2000 günü 2 tren çarpıştı. Kaza demiryolları görevlilerinin tren saatlerini doğru koordine edememesi nedeniyle oldu. 40 kişinin öldüğü olayın ardından Demiryolları Bakanı Mamata Banerjee, Başbakan’a bir mektup yazarak istifasını sundu.
Endonezya / 2001
2 Eylül 2002 günü meydana gelen bir kaza ülkenin demiryollarını kontrol eden şirkette bir dizi istifayı tetikledi. Treni üreten firma olan PT KAI’nın yönetim kurulu kazanın hemen ardından istifalarını Ulaştırma Bakanlığı’na topluca sundu. Şirketin müdürü Badar Zaini görevinden ayrıldı, kazada ölenlerin ailelerine de 1500’er dolar tazminat ödendi.
İngiltere / 2002
İngiltere’de 10 Mayıs 2002 günü Potters Bar kasabasında bir trenin 4 vagonu raydan çıktı. Kazada 7 kişi hayatını kaybetti. Olayın ardından açılan soruşturmada trenin üzerinden geçtiği köprünün hatalı inşa edildiği ortaya çıktı. Bunun üzerine Ulaştırma Bakanı Stepnen Byers istifa etti.
Türkiye’de kimsenin istifa etmeyeceği gibi, muhtemelen sorumluların da ortaya çıkmayacağı çok yüksek bir ihtimal olan bir facia daha yaşandı. Ama olsun Başkanımız yemine mehter marşı eşliğinde geldi ya bu bize yeter!
[Naci Karadağ] 10.7.2018 [TR724]
Soma’da maden faciası yaşandı… 301 madenci öldü. 301 insan, 301 hayat…
Hani normal bir ülkede yer yerinden oynar, bakanlar filan istifa eder değil mi?
Uzun süre gündemden düşmez, sorumlular bulunur, yargılanır…
Bizde –her zamanki gibi- tam tersi oldu…
İktidar medyası dört koldan çengi devlet-bakan güzellemesi yaparken, müsteşarlar madenci tekmeledi, yandaş yazarlar “ayağına sağlık” yazıları kaleme aldı.
Enerji Bakanı Taner Yıldız değil istifa etmek tam tersi yeterince takdir görmediğini düşünüp gönül bile koymuştu Türk halkına! Yandaş yazarlar ise tepeden gelen “Yıldız’a sahip çıkın” talimatını abarttı iyice, bakanı göklere çıkardılar, havuz ise “Metanetli Bakan” diye üstün başarı ödülü alması gerektiğini manşet yaptı.
İki gün gömlek değiştirmeyip Soma’da bulunması erdem gibi sunuldu. “Simit yemiş yahu bakan, daha ne istiyorsunuz, nankörler?” içerikli yazı yazan başı örtülü yandaş yazarlar çıktı.
Tayyip Erdoğan yaşanan maden faciası sonucu basın toplantısı yaparken – o da hazır Soma’ya gitmişken bir iki kişi tokatlamıştı- enteresan bir ayrıntı vardı: Erdoğan geçmişteki maden facialarından örnekler vererek “bu işin fıtratında çökük var, ölüm var” dedi. Ne enteresandır aynı anda havuz benzer içerikli haberler yapmaya başladı. Nasıl bir kaynak ise yolladığı metni hem cumhurbaşkanına okutuyor hem de medyaya haber yaptırabiliyordu!
Erdoğan’ın ve havuzun verdiği örneklerdeki facia tarihleri ise enteresandı.
Örneğin İngiltere’de 1913 yılındaki facia örnek olarak veriliyordu ya da Çin’de 1942 yılında yaşanan maden çöküğü “Buyurun her ülkede var” şeklinde savunuldu.
Aradan zaman geçti, kimse istifa etmediği gibi, madenciler suçlu çıktı…
Vatandaşa tekme atan bürokrat milletvekili adayı oldu.
Soma ise 24 Haziran’da Erdoğan ve partisine yüzde 60’lık destek vererek teşekkürünü sundu.
Vaktiyle Murathan Mungan “Yalpa” başlıklı bir konuşmasında şöyle demişti: “Türkiye’de her şey olursunuz bir tek rezil olamazsınız. Çünkü çok kolay unutuyoruz. Örneğin politikada batarsınız, daha sonra müsteşar olursunuz. İş dünyasında batarsınız kimse hatırlamaz yeni bir şirket kurarsınız.”
Türkiye’nin geçmişini, bugününü ve korkarım ki geleceğini tek cümlede özetlemek bu olsa gerek: Bu ülkede her şey olmak mümkün, rezil olmanın dışında!
Önceki gün büyük bir facia yaşandı…
Bir tren raydan çıktı; 24 ölü 73 yaralı vardı.
Devlet ne yaptı biliyor musunuz?
Önce bu kaza haberinin yayınlanmasını önleyen karar aldı. Bu konuyla ilgili haber yayın yasağı getirildi.
Yardım için sefer olması gerekenler haberin yayılmasını engellemek için seferber oldular. Bu konuyla ilgili tek cümle yazana “vatan haini” damgası vurulmaya başlandı.
Ardından tıpkı Soma’daki gibi eski tren kazaları havuz medyasında yayınlanmaya başladı.
Soma’nın üzerinden bu kadar zaman geçmesine rağmen aynı taktiği uygulamakta sakınca görmemişti ülkeyi idare edenler, zira çok iyi biliyorlardı ki insanlar unutur ve bu ülkede rezil olmak mümkün değildir!
Havuzun en gözü pek yalakası Sabah, üstelik İngilizce edisyonunda yayınladığı haberde büyük tren kazalarını haberleştirerek “bu işin fıtratına” gönderme yapmaya kalkıştı, haberin altına gelen İngilizce yorumlar o kadar ağır oldu ki Sabah haberi yayından kaldırmak zorunda kaldı.
Bizde kimse rezil olmuyordu aksine övülüyor, kahramanlaştırılıyordu. Bakınız Yusuf Yerkel, bakınız Taner Yıldız örnekleri. Vekillikle ödüllendiriliyordu kimileri. Asrın dolandırıcı, kara para tüccarına yılın iş adamı ödülü veren ülkeden farklı bir uygulama beklemek elbette mümkün değil ama insanın zoruna da gitmiyor değil.
Uzak Doğu’da daha fena örnekler var.
Bürokrasinin en alt tabakasından en tepeye kadar pek çok sorumlu yaşanan irili ufaklı sıkıntılardan dolayı istifa ediyor, özür diliyor, hatta bazen canına kıyıyor…
Elbette kimsenin intihar etmesi gibi bir beklentimiz olmaz ama en azından kahraman ilan edilmese iyi olabilir.
Aslında hakkını yemeyelim, ülkemiz de istifalar olabiliyor.
Sözgelimi belediye başkanları hatta başbakanlar bile istifa edebiliyor ama bunlarda da dünya genelinden ayrılıyoruz.
Örneğin belediye başkanı bizzat reis tarafından istifaya zorlanıyor, etmezse ailesi kaçırılıyor ve gözyaşlarıyla istifa ettikten sonra ailesi serbest bırakılıyor.
Ya da başbakan.
Seçimle yüzde 50’ye yakın oy almışken, aradan birkaç ay bile geçmeden, üstelik kaza, facia bilmem ne bile olmadan Pelikan türü çetelere yem edilerek, tehdit, şantaj ile istifaya zorlanıyor. Etmezse hain ilan edileceğini bildiği için mecburen “Aslında başarılıydım ama” türünden tarihin en tuhaf basın toplantılarıyla veda ediyor.
Büyükşehir belediyelerinden de ciddi örnekler var.
Her türlü felakete karşı arasında durdukları İstanbul, Ankara gibi şehirlerin belediye başkanlarını, “istifa etmezseniz siz ve ailenizi de bitiririz” türünden tehdit ve şantajla görevden el çektiriliyor. Ya da Doğu, Güneydoğu’da olduğu gibi doğrudan hapse atılıp, yerine kayyım atanıyor.
Her felaket sonrasında “Bu işin fıtratında var” denilerek ölümü sıradanlaştıranlar, yaşanan facia sonrasındaki istifa müessesini ise fıtrattan saymıyorlar ama bakalım dünyada böyle mi. Evet işte size büyük facialar ve sonrasındaki etkileri.
Çin / 1988
Benzin taşıyan bir tren ile bir yük treni çarpıştı. Kavşak noktasındaki sinyal çalışmadığı için iki tren birbirine girmişti. Yalnızca 1 kişi öldü. Ancak bu kaza aynı zamanda ülkede 1 ay içinde meydana gelen 3’üncü kazaydı. Olayın ardından Demiryolları Bakanı Ding Guangen görevinden istifa etti.
Mısır / 1988
2002 yılında bir trenin üçüncü sınıf vagonunda meydana gelen patlamada 361 kişi öldü. Şubat ayında gerçekleşen kazadan sonra Başbakan Atef Ebeid olay yerinde kazaya bir piknik tüpünün yol açtığını iddia etti. 20 demiryolu çalışanı mahkemeye sevk edildi. Ancak yargıç “Bana günah keçileri yollamayın” dedi ve 20 işçi ve makinisti serbest bıraktı. Hemen sonra Ulaştırma Bakanı İbrahim el Demeiry ve Demiryolları Genel Müdürü Ahmed el Şerif istifa etti.
Fransa / 1988
27 Haziran günü Paris’te 56 kişinin öldüğü bir tren kazası meydana geldi. 6 hafta sonra yine Paris’te bir istasyona yaklaşan trenin frenleri tutmadı ve kaza 1 kişinin ölümüyle sonuçlandı. Bunun üzerine Devlet Demiryolları Müdürü Philippe Rouvillois istifa etti. Ulaştırma Bakanı ise Rouvillois’nın ilk kazadan sonraki önlemleri almakta başarısız olduğunu söyleyerek istifayı kabul etti.
Hindistan / 1999
Tren kazalarının sık sık meydana geldiği Hindistan’ın Batı Bengal eyaletinde 2 Ağustos 1999 günü 2 tren çarpıştı. Tren yolundaki ışıkların çalışmaması nedeniyle meydana gelen kazada 285 kişi öldü. Demiryolları Bakanı Nitish Kumar ise henüz soruşturma bile açılmadan olay yerinde istifa etti.
İngiltere / 2000
Hatfield kentinde 17 Ekim 2000 günü saatte 160 kilometre hızla giden ekspres tren kaza yaptı. Vagonların ters döndüğü kazada 4 kişi öldü, 35 kişi yaralandı. Kazaya demiryolu raylarındaki bir kırığın neden olduğu ortaya çıktı. İngiltere’de demiryolu işletmeciliğini üstlenen Railtrack şirketinin patronu Gerald Corbett görevinden ayrıldı.
Hindistan / 2000
Hindistan’da 2 Aralık 2000 günü 2 tren çarpıştı. Kaza demiryolları görevlilerinin tren saatlerini doğru koordine edememesi nedeniyle oldu. 40 kişinin öldüğü olayın ardından Demiryolları Bakanı Mamata Banerjee, Başbakan’a bir mektup yazarak istifasını sundu.
Endonezya / 2001
2 Eylül 2002 günü meydana gelen bir kaza ülkenin demiryollarını kontrol eden şirkette bir dizi istifayı tetikledi. Treni üreten firma olan PT KAI’nın yönetim kurulu kazanın hemen ardından istifalarını Ulaştırma Bakanlığı’na topluca sundu. Şirketin müdürü Badar Zaini görevinden ayrıldı, kazada ölenlerin ailelerine de 1500’er dolar tazminat ödendi.
İngiltere / 2002
İngiltere’de 10 Mayıs 2002 günü Potters Bar kasabasında bir trenin 4 vagonu raydan çıktı. Kazada 7 kişi hayatını kaybetti. Olayın ardından açılan soruşturmada trenin üzerinden geçtiği köprünün hatalı inşa edildiği ortaya çıktı. Bunun üzerine Ulaştırma Bakanı Stepnen Byers istifa etti.
Türkiye’de kimsenin istifa etmeyeceği gibi, muhtemelen sorumluların da ortaya çıkmayacağı çok yüksek bir ihtimal olan bir facia daha yaşandı. Ama olsun Başkanımız yemine mehter marşı eşliğinde geldi ya bu bize yeter!
[Naci Karadağ] 10.7.2018 [TR724]
Ferman Düzeni’ne Giriş 101.. [Bülent Keneş]
Sakıt rejimin hüküm ferma olduğu dönemlerde tüm anti-demokratik uygulamalara, işkencelere, höt sötçü o kötücül devlet eliyle işlenmiş faili meçhullere ve sistematik şekilde ihlal edilen en temel insan haklarına sürekli mazeret olarak söylenen “Türkiye’nin özel koşulları” lafına ifrit olurdum.
Devlet eliyle irat edilen tüm kepazelikler, İsveç, Norveç, İzlanda gibi bir barış ve huzur bölgesinde bulunmadığını imayla, Türkiye’nin ehemmiyeti kendinden menkul işte bu özel koşullarına atfedilirdi. Bir avuç demokratın, canhıraş çabalarına rağmen, demokratik hukuk devletleri hizasına bir türlü getiremediği bu arkaik düzen, zaten uzun zamandır hükmünü fiilen (de facto) yitirmişti. Erdoğan diktatörlüğüne kuluçkalık yapan bu çarpık düzen, 9 Temmuz 2018 tarihi itibariyle resmen (de jure) de tarihe gömüldü.
[İŞTE ERDOĞAN’IN YENİ KABİNESİ]
Demokratik idealleri ve temel insan hakları prensiplerini bir kenara koyup, “kör ölür badem gözlü olur” nazarıyla merhum rejimin arkasından gözyaşı dökmek, ağıtlar dizmek de mümkün. Ama ben öyle yapmayacağım. Neticede yerine gelenin çok daha berbat bir şey olması, gidenin çok da matah bir şey olmadığını, hatta demokratik kemalattan fersah fersah uzak olduğu gerçeğini görmemize engel değil. Şayet aksi olsaydı, 16 yıl içerisinde türedi bir partinin başındaki harami bir şarlatanın elinde ıkına sıkına izlediği demokratik hukuk devleti rotasından tümden çıkıp tipik bir İslamofaşist dikta rejimine dönüşmezdi.
EMANET EDİLEN DEMOKRASİ ARSASINA DİKTATÖRLÜK DİKTİ
Gerçek demokratik hukuk düzenlerinin aynı siyasi parti veya aynı lider yönetimi altında değil 16 yıl, 60 yıl kaldığı halde demokratik hukuk devleti vasıflarını nasıl koruduğunu İsveç örneğinde görebiliriz. İşçi hareketinin lokomotifliğinde, üstelik dünyanın komünizm, Nazism ve faşizmle sarsıldığı dönemlerde, Tage Erlander ve Olof Palme gibi ikonik isimlerin liderliğinde iktidar olan (bugün de iktidardalar) Sosyal Demokrat Parti’nin, devraldığı İsveç demokrasisini geliştirerek devretmesi elbette ki dünyada ne bir ilk, ne de tek.
Yozlaşmamış demokratların 16 yıl değil, 100 yıl bile iktidar olmalarından ötürü demokratik hukuk devletleri niteliklerinden bir şey kaybetmiyor. Çünkü, ancak demokrasiyi “uygun bir istasyonda inilecek tramvay” gibi gören ahlak yoksunu şarlatanlar, sayesinde iktidara geldikleri demokrasinin köküne kibrit suyu dökmeyi bir maharet bilip, temel özgürlükler, hak ve hukuk adına ne varsa yerle yeksan ederek yerine yoz bir dikta rejimi kurmayı ideal edinebiliyor. Ne yazık ki, Türkiye bu acınası durumun artık çok hazin bir örneğini oluşturuyor.
Dün bu yazıyı kaleme aldığım saatlerde Erdoğan, ne Meclis’teki yemin törenini ne de görgüsüzlük abidesi o 1,150 odalı kaçak sarayında göreve başlama törenini gerçekleştirmişti. Ama görünen köyün kılavuz istemeyeceği noktayı geçeli çok oluyor. Tarih, 9 Temmuz’u 2014’ten beri fiilen yürürlükteki “Türk Tipi Başkanlık” rejiminin resmen start aldığı, yani yeni bir diktatörlüğün resmen doğduğu bir gün olarak kayıtlara geçirecek. Gelecek nesiller ise, iyi kötü 150 yıllık bir demokratikleşme tecrübesi olan 80 milyonluk bir ülkenin nasıl olup da korkunç bir akıl tutulmasıyla bir siyaset şarlatanının, bir ahlak kalpazanının, bir insanlık hokkabazının peşine takılarak dehşet verici bir dikta rejiminin inşasına destek olduklarını ibretle okuyacak.
BİR ÜLKENİN BAŞINA GELEBİLECEK EN KÖTÜ ŞEY CHP GİBİ BİR MUHALEFET
Yarın dönüp bugünlere bakacak olanlar Erdoğan’ın, planlı bir şekilde İslamofaşist dikta rejimini adım adım inşa ederken, bu sürece kah doğrudan, kah abuk subuk muhalefet yöntemleriyle dolaylı destek olan CHP’nin rolünü de ihmal etmeyecek. CHP örneği üzerinden, bir ülkenin başına gelebilecek en berbat şeyin sahih muhalefet eksikliği olduğunu bil’hakkın görecekler. Siyaseten başarı kalibresini, Erdoğan diktatörlük yemini ederken ayağa kalkmamaya kadar düşüren CHP’nin bu saatten sonra 7/24 amuda bile kalksa muhalefetinin hiçbir anlamının kalmadığını, mala davara bir faydasının olmayacağını bugün yaşayanlardan daha iyi anlayabilecekler.
Öngörülebildiği kadarıyla Erdoğan’ın yeni dikta rejiminin karakteri hakkında bugüne kadar çok şeyler söylendi. Ama ne menem bir şey olduğu asıl bugünden sonra bilfiil yaşanarak anlaşılacak. Gerçi anlamak isteyene dünkü törene demokratik hukuk devletleri diyebileceğimiz ülkelerden hiçbirinin devlet ya da hükümet başkanlarının katılmamış olması bile çok şeyler anlatıyordu. Oysa yeni rejimin nasıl bir şey olduğunu anlamak için buna bile gerek yoktu aslında. Neticede, kendisini imha eden hükümetin yayınladığı 700 no’lu Kanun Hükmünde Kararname (KHK), artık her şeyin doğrudan Erdoğan’a bağlı olacağına dair sembolik ama esaslı bir başlangıç niteliğindeydi.
Öyle ki, mesela bu KHK’ya göre, Yalova Termal Kaplıcaları’nın idaresi konusunda bile tek yetkili Erdoğan olacak. Kaplıca bölgesinde inşaat için tahsis edilecek ya da yabancılara verilecek arsaların dağıtımı İcra Vekilleri Heyeti kararıyla değil, bundan böyle Erdoğan’ın kararıyla olacak. Bu duruma, kupon arazilere olan zaafı iyi bilinen Erdoğan, bu vesileyle ‘kendisine özel bir kupon arazi cennetini yaratmış oldu’ da diyebiliriz.
Askerlikte ihtiyaç fazlası yükümlülerin nasıl değerlendirileceğine de, özel güvenlik bölgelerinin ilanına da ilgili komutanlar ya da yetkililer değil, artık Erdoğan karar verecek. Köy korucularına ilişkin şartlar da Erdoğan’ın hazırlayacağı yönetmelikle değişecek, soyadı kanununu uygulayan yönetmelik de. İthal veya ihraç edilen ölçü ve ölçü aletlerinin muayenelerine ilişkin usul ve esaslar da Erdoğan’dan sorulacak, çeltik ekimine dair kanunun uygulanması da. Nedendir bilinmez ama, kimin ne zaman, nerede, kaç çocuk yapacağıyla yakından ilgilenen Erdoğan, uygun göreceği bir KHK ile bu konuya daha yakın ve detaylı alaka gösterirse sakın şaşırmayın…
ŞAYET TEYZEMİN BIYIKLARI OLSAYDI DAYIM OLURDU
Erdoğan’ın dün akşam, çoğunluk itibariyle kendisinkine benzer rejimlerden gelen, konuklarına verdiği yemekten sonra yeni kabinesini bir basın toplantısıyla kamuoyuna açıklaması ve ardından da ilk fermanını (KHK) yayınlaması bekleniyordu. O beğenmediğimiz Parlamenter sistemdekinin aksine Erdoğan’ın en has adamlarından oluşacak ve sadece kendisine karşı sorumlu olacak bu kabinenin Meclis’ten güvenoyu alması da gerekmiyor. Uzunca bir zamandır kendisini hem devlet, hem hükümet ve hatta millet olarak gören Erdoğan, düşük profilli Binali Yıldırım’la alıştırmasını yaptığı hem devletin hem de hükümetin başı olma konumuna resmen kavuşmuş oldu.
Meseleye “olmayana ergi” yöntemi ile yaklaşacak olursak, diğer demokratik başkanlık sistemleri gibi Erdoğan’ın kurguladığı bu düzende de güçler ayrılığı, denge ve fren mekanizmaları olsaydı, hukuk devletinin esamesi okunabilseydi şayet itiraz etmeyi gerektirecek bir durum da olmazdı belki. Ama başlayan yeni düzen öyle bir rejim değil, en tipik haliyle hukuksuz ve keyfi bir tek adam diktatörlüğü…
Tam bir ferman düzenine geçiş anlamına gelen bu dikta rejiminde Erdoğan, yardımcılarının ve kabine üyelerinin yanı sıra neredeyse tüm yargı üyeleri ile bürokratları tek başına atayacak. Bütçeyi hazırlama ve TBMM’ye gönderme yetkisi de kendisinde olacak. Durun bakalım, hemen öyle acul davranıp “Vay be, TBMM’de önemli bir yetki kalmış,” demeyin… Ona da çare düşünmüş: TBMM’nin Erdoğan tarafından hazırlanan bütçe tasarısını reddetmesi halinde bir önceki yılın bütçesi yürürlükte kalacak.
İki yıldır yürürlükteki Olağanüstü Hal (OHAL) rejimi altında çok canlar yakan KHK çıkarma yetkisi de artık sınırsız ve sorumsuz Erdoğan’ın doğal hakkı olacak. Anlayacağınız, Osmanlı padişahlarının bile kayda bağlı bir yetki olarak kullandığı ferman çıkarma uygulaması Sultan 1. Erdoğan devrinde en geniş anlamda ve kayıtsız, şartsız yürürlükte olacak.
Madem ülkeye tebelleş olan artık apaçık bir ferman düzenidir, öyleyse bu düzenin nasıl işlediğini tarihi örneklerine bakarak ufaktan temrin etmeye başlayabiliriz. Osmanlılarda padişahın yazılı buyruğu anlamına gelen fermanın Sultan 1. Erdoğan’ın pratiğinde illaki yazılı olması gerekmeyeceğinin acı örneklerini de çok yakın bir gelecekte göreceğimizden şüpheniz olmasın. Ülke yönetmeyi millete tahakküm etmek sanan her diktatör gibi davranacak olan Erdoğan, çok iyi hatırlayacağınız gibi bu hevesini, “istediğini asmak, istediğini kesmek” veciz ifadesiyle dile getirmişti. Yadırgamaya hiç gerek yok. Erdoğan gibi müstesna bir Sultan’dan uzun uzadıya yazıyla uğraşarak zaman harcamasını beklemek bu saatten sonra apaçık haddini bilmezlik olur…
‘FERMAN ERDOĞAN’INSA DAĞLAR BİZİMDİR’ DEMEK BİLE ÇOK GÜÇ…
Ülkedeki dağların, bayırların çoğu TOKİ tarafından parsellendiği için ‘Ferman Erdoğanınsa dağlar bizimdir’ deme lüksümüz de kalmadığı için ferman düzeninin nasıl bir şey olduğunu öğrenmeye elimiz mahkum. Yazının geri kalan kısmını önemli bir kamu hizmetini yerine getirme şuuruyla “Ferman Düzeni’ne Giriş 101” dersi niyetine kaleme aldım. Arzu eden okuyabilir.
Sultan 1. Erdoğan’ın dün itibariyle resmen ilan ettiği eski adıyla sultanlık, yeni adıyla diktatörlük rejiminde, sultanın herhangi bir konuya ait resmi ve yazılı emri, iradesi, buyruğu demek olan fermanlar, Osmanlı devlet bürokrasisinde de yüzyıllar boyunca kullanılmış en önemli belgelerdendi.
Tıpkı Erdoğan’ın yapmakta olduğu ve yapacağı gibi Osmanlı padişahlarının herhangi bir konuya ait resmi ve yazılı emri, iradesi, buyruğu demek olan fermanlar, içerdiği meseleye göre Divan-ı Hümayun kalemlerinden birinde görevli katiplerce yazılır ve özeti sicil defterlerine kaydedildikten sonra “Nişancı” tarafından tuğralanıp, sahibine verilmek üzere gönderilirdi. Görüldüğü gibi sadece ferman yazımı bile bir sürü ekabiri gerektirdiğinden Sultan 1. Erdoğan’ın müthiş bir ileri görüşlülükle kaçak-göçek de olsa 1,150 odalı sarayını inşaada neden o kadar direttiğini şimdi daha iyi anlayabiliyoruz.
Yaygın olarak ferman bilinir ama, yakın gelecekte Sultan 1. Erdoğan’ın keyfince yayınlayacağı KHK’lerde de görüleceği gibi, sultan buyruklarının fermanın yanısıra berat, tevkii, hatt-ı hümayun, irade-i seniyye, sebeb-i tahrir hükmü, nâme-i hümâyûn, ahidnâme-i hümâyûn gibi formatları da mevcuttur. Durun hele, hemen heyecan şey etmeyin! Bu giriş dersimizde bu belgelerin nasıl bir şey olduklarını tek tek izah etmeye çalışacağız.
Ama daha önce Sultan 1. Erdoğan’dan hasıl olacak mübarek kelam ve emirlerin yazım kurallarını hatırlatmakta fayda var. Ferman, hattı-ı hümayun vb tarzdaki KHK’lerde şunlara dikkat edilmeli ki tadından yenmesin: Fermanda talimatı yerine getirmekle yükümlü kişi veya kişilerin resmi elkabı, unvanı ve ismi, fermanın gönderiliş sebebi, Sultan 1. Erdoğan’ın arzu ve emri, istenilen şeyin açıkça ifadesi, emrin yerine getirilmesinde muvaffakiyet hasıl olması hakkında dua, tarih ve en sonunda da yazıldığı yer mutlaka olmalı.
ŞÖYLE BİLESİZ… ALAMET-İ ŞERİFE İTİMAD KILASIZ….
Bunların yanı sıra tüm fermanlarda yine mutlaka Sultan 1. Erdoğan’ın emrinin ardından “şöyle bilesiz,” “alamet-i şerife itimad kılasız” şeklinde “te’kid” denilen ifade şekilleriyle Haşmetmeaplarının emrinin yerine getirilmemesi durumunda mümessillerin nasıl cezaya çarptırılacağına dair “tehdid” ifadeleri yer almalı. Madem yeniden saltanat ve ferman düzenine geçtik öyleyse her şey tam tamına ve yerli yerinde olmalı. Bütün kuralların hakkı verilmeli. Mesela tüm KHK’ler, yani fermanlar, özenle ‘Divani’ denilen hat türü ile yazılmalı. Tezhiplerle bezenerek söz konusu buyruğun Sultan 1. Erdoğan’a ait olduğu kilometrelerce öteden görüldüğünde bile şıpın işi anlaşılacak şekilde süslenmeli.
Yeni ferman düzenimizde, Sultan 1. Erdoğan tarafından bir vazife, hizmet ve memuriyete tayin, bir gelirden tahsis veya bir şeyin tasarruf hakkının verildiğini, bir şeyden muafiyeti gösteren ve üzerinde zat-ı şahanelerinin tuğrasını taşıyan belgeler de lazım tabii. Bütün yandaş ve yalakaların, edindikleri imtiyazlardan milletin ırzına tasallut ediyormuşçasına zevklenen harami yamyamların dört gözle beklediği türden kıymetli belgelere yeni sistemde de “beraat” demekte fayda var, ki kimse yabancılık çekmesin.
Ama sakın ola ki beraatleri, beraatlere çok benzeyen ’sebeb-i tahrir hükmü’ denen vesikalarla karıştırmayasınız. Evet doğru, bunlar da Sultan 1. Erdoğan’ın o mübarek tuğrasını taşımaya taşıyacaklar, ama, bildiğiniz üzere zat-ı alilerinin hiç tenezzül etmediği(!) o kerih akçeli işlere has olarak temessük/senet yerine geçen vesikalardan ibaret olacaklardır.
Şöyle bir güzel gerinerek, ıkınarak, sıkınarak çıkarıp, yellenerek rahatladığı gaz-ı hümayunları bile bundan kelli mübarek addedilecek Sultan 1. Erdoğan’ın memalikinin bir mahalinde inşa edilecek bir yüz numara için veya zat-ı şahaneleri için daha bir ehemmiyet ve evveliyet ifade eden yeni evli çiftlerin hangi geceleri kaç çocuk için ne kadar uğraşacakları gibi önemli meseleler hakkında kendi el yazısıyla emirler yazması da gerekecektir mutlaka. İşte hatt-ı hümâyûn, Sultan 1. Erdoğan’ın da kullarından esirgemeyeceği o mübarek emirnamelerin de adı olacak.
DİPLOMASİDE ‘NON-DIPLOMATIC CORRESPONDENCE’ TARZINA GEÇİŞ ŞART
Diplomasının sahte olmasına takılmayın siz. Bileğinin hakkıyla dünyanın en çetrefil konularını bile en iyi bilen insan konumuna eriştiği için artık, her konunun kendisine sorulması ve her konuda ali fikirlerine müracaat edilmesi şart olan Sultan 1. Erdoğan’ın, her konuda serd edeceği görüşlerini yazılı olarak şey etmesine de, tıpkı eskiden olduğu gibi, irade-i seniyye demeliyiz. Aman ha siz siz olun Haşmetmeaplarına öyle ulu orta soru şey etmeye de sakın ola ki kalkmayın! Çok zor değil, havuz medyasının kiralık lejyonerlerini kendinize azıcık örnek alsanız kafi. Sonra tabii lütfedip cevaplamasını arzu ettiğimiz meselelerinizi zat-ı şahanelerine “arz tezkiresi” ve “telhis” formatında arzetmeyi unutmamalısınız.
Sultan 1. Erdoğan dün de çok kıymetliydi kıymetli olmasına ama artık çok daha kıymetli, değerli ve üstün. Yedi cihanda eşi menendi olmayan bir Hint kumaşı gibi adeta. Dolayısıyla özellikle kendisinin asla muadili olamayacak ecnebi devlet başkanlarıyla ve hatta Müslüman liderlerle yazışmaları da özel bir itinayı gerektirecek artık. Şanlı ecdadımız zaten bunun da yöntemini bulmuş. “Nâme-i hümâyûn” adı verilen bir çeşit ‘non-diplomatic correspondence’ sitilini alıp, ata ata adam bırakılmayan Dışişleri’ndeki kalbur altı partizan pejmurdeler aracılığıyla tepe tepe kullanmak lazım.
Zat-ı şahaneleri Sultan 1. Erdoğan’ın beynelmilel meselelerde asla muadili olamayacak muhatapları ile altına imza şey edeceği muâhedeleri, tasdiknâmeleri (anlaşma ve sözleşmeleri) de “ahidnâme-i hümâyûn”a yakışır bir özen ve saygıyla şey etmek lazım geldiğini bilmem hatırlatmaya gerek var mı?..
Biliyorum bu önemli ders için bir gazete yazısı kifayet etmedi. Ne benim meramımı anlatmama kafi geldi ne de siz değerli karilerimin konuyu derli toplu anlamasına. Onun için burada bir ev ödevi olarak, Remzi Gür’ün 2010 yılında ilim ve irfan dünyamıza armağan ettiği “Hükmü Şerif – Remzi Gür Koleksiyonundan Padişah Fermanları” adlı şaheseri incelemenizi tavsiye ediyorum.
Ecdadımızın hepsini sultan bilip perma perişan kullarını hesaba katmadığımız için hep kendimizi kendileriyle özdeşleştirdiğimiz ulu sultanlarımızın astığı astık kestiği kestik fermanlarına Remzi Gür’ün bu yakın ilgisini merak etmeyi gerektirecek de bir durum yok haddi zatında. Tramvayı, uygun durağı hatırlayıp da ne yapacaksınız? Ne müthiş bir ileri görüşlülükmüş deyip geçiverin…
ERDOĞAN’IN PARA İÇİNDE YÜZERKEN BORÇLANDIĞI GÜR’DEN TARİHİ HİZMET
Bugünkü gibi kurduğu diktatörlüğün değil, henüz fakir bir varoş ailesinin reisiyken çok iyiliklerini gördüğü, kızına-kızanına burs verdirttiği Remzi Gür’ü de şanlı tarih hak ettiği şekilde yad edecektir. Düşünsenize Remzi Gür ne kadar müstesna bir şahsiyet! O kadar müstesna-i hasen bir şahsiyet ki Sultan 1. Erdoğan, resmen beyan ettiği 6 milyon 347 bin lira nakit akçesi olmasına rağmen, kendisine 2 milyon TL borçlu kalmakla şereflendirebiliyor. Tabii biz Resmi Gazete’nin yalancısıyız. Yoksa tövbe haşa ve kella hikmetinden sual olunmaz bu tuhaflığın konumuzla uzaktan yakından bir alakası bulunmuyor.
Neyse biz dersimize dönelim ve Remzi Gür’ün şaheserinde yer alan ferman örneklerinden ilham alarak, Sultan 1. Erdoğan’ın KHK kılığındaki mübarek fermanlarının yazılması muvafık olan formatına dair bir alıştırma yapalım.
Sultan I. Erdoğan (0000- 00..)
Ferman tarihi: 1 Tayyip ayı 0001, Recebî Takvim (9 Temmuz, 2018 milâdi)
Şam, Halep, Kudüs, Saraybosna, Üsküp, Diyarbekir, Elaziz, Kilikya, Ayintep, Malatya ve Tokat civarındaki hazine mukataalarının tamamının, daha ziyade “Bu milletin …na koyacağız,” vaadiyle ve o veciz sözü etmekliğinden bu yana vaadinin icaplarını bil’hakkın yerine getirmesiyle maruf Mehmet Cengiz ve mahdumlarının uhdesine verildiği, ama kendilerinin bu mukataaları payitahtımızın diğer güzide yamyamzadeleriyle paylaşmadıklarından ve dahi milletin ırzına şey yaparaktan pey ettiklerinden hazine-i hümayun-u zat-ı şahaneme hak ettiği payı layikiyle vermediklerinden ötürü şahs-i alimin ve şahsi memalikim olan devleti adiyyeninin zararına sebeb olduğu görülmüştür. Bundan kelli millete vaat ettiklerini hakkiyle yerine getirmeye devam etmesini takdirle birlikte ve hazine-i şahsımı zarara sokan bu gibi hallerden uzak durulması… Vesaire vesaire…
[Bülent Keneş] 10.7.2018 [TR724]
Devlet eliyle irat edilen tüm kepazelikler, İsveç, Norveç, İzlanda gibi bir barış ve huzur bölgesinde bulunmadığını imayla, Türkiye’nin ehemmiyeti kendinden menkul işte bu özel koşullarına atfedilirdi. Bir avuç demokratın, canhıraş çabalarına rağmen, demokratik hukuk devletleri hizasına bir türlü getiremediği bu arkaik düzen, zaten uzun zamandır hükmünü fiilen (de facto) yitirmişti. Erdoğan diktatörlüğüne kuluçkalık yapan bu çarpık düzen, 9 Temmuz 2018 tarihi itibariyle resmen (de jure) de tarihe gömüldü.
[İŞTE ERDOĞAN’IN YENİ KABİNESİ]
Demokratik idealleri ve temel insan hakları prensiplerini bir kenara koyup, “kör ölür badem gözlü olur” nazarıyla merhum rejimin arkasından gözyaşı dökmek, ağıtlar dizmek de mümkün. Ama ben öyle yapmayacağım. Neticede yerine gelenin çok daha berbat bir şey olması, gidenin çok da matah bir şey olmadığını, hatta demokratik kemalattan fersah fersah uzak olduğu gerçeğini görmemize engel değil. Şayet aksi olsaydı, 16 yıl içerisinde türedi bir partinin başındaki harami bir şarlatanın elinde ıkına sıkına izlediği demokratik hukuk devleti rotasından tümden çıkıp tipik bir İslamofaşist dikta rejimine dönüşmezdi.
EMANET EDİLEN DEMOKRASİ ARSASINA DİKTATÖRLÜK DİKTİ
Gerçek demokratik hukuk düzenlerinin aynı siyasi parti veya aynı lider yönetimi altında değil 16 yıl, 60 yıl kaldığı halde demokratik hukuk devleti vasıflarını nasıl koruduğunu İsveç örneğinde görebiliriz. İşçi hareketinin lokomotifliğinde, üstelik dünyanın komünizm, Nazism ve faşizmle sarsıldığı dönemlerde, Tage Erlander ve Olof Palme gibi ikonik isimlerin liderliğinde iktidar olan (bugün de iktidardalar) Sosyal Demokrat Parti’nin, devraldığı İsveç demokrasisini geliştirerek devretmesi elbette ki dünyada ne bir ilk, ne de tek.
Yozlaşmamış demokratların 16 yıl değil, 100 yıl bile iktidar olmalarından ötürü demokratik hukuk devletleri niteliklerinden bir şey kaybetmiyor. Çünkü, ancak demokrasiyi “uygun bir istasyonda inilecek tramvay” gibi gören ahlak yoksunu şarlatanlar, sayesinde iktidara geldikleri demokrasinin köküne kibrit suyu dökmeyi bir maharet bilip, temel özgürlükler, hak ve hukuk adına ne varsa yerle yeksan ederek yerine yoz bir dikta rejimi kurmayı ideal edinebiliyor. Ne yazık ki, Türkiye bu acınası durumun artık çok hazin bir örneğini oluşturuyor.
Dün bu yazıyı kaleme aldığım saatlerde Erdoğan, ne Meclis’teki yemin törenini ne de görgüsüzlük abidesi o 1,150 odalı kaçak sarayında göreve başlama törenini gerçekleştirmişti. Ama görünen köyün kılavuz istemeyeceği noktayı geçeli çok oluyor. Tarih, 9 Temmuz’u 2014’ten beri fiilen yürürlükteki “Türk Tipi Başkanlık” rejiminin resmen start aldığı, yani yeni bir diktatörlüğün resmen doğduğu bir gün olarak kayıtlara geçirecek. Gelecek nesiller ise, iyi kötü 150 yıllık bir demokratikleşme tecrübesi olan 80 milyonluk bir ülkenin nasıl olup da korkunç bir akıl tutulmasıyla bir siyaset şarlatanının, bir ahlak kalpazanının, bir insanlık hokkabazının peşine takılarak dehşet verici bir dikta rejiminin inşasına destek olduklarını ibretle okuyacak.
BİR ÜLKENİN BAŞINA GELEBİLECEK EN KÖTÜ ŞEY CHP GİBİ BİR MUHALEFET
Yarın dönüp bugünlere bakacak olanlar Erdoğan’ın, planlı bir şekilde İslamofaşist dikta rejimini adım adım inşa ederken, bu sürece kah doğrudan, kah abuk subuk muhalefet yöntemleriyle dolaylı destek olan CHP’nin rolünü de ihmal etmeyecek. CHP örneği üzerinden, bir ülkenin başına gelebilecek en berbat şeyin sahih muhalefet eksikliği olduğunu bil’hakkın görecekler. Siyaseten başarı kalibresini, Erdoğan diktatörlük yemini ederken ayağa kalkmamaya kadar düşüren CHP’nin bu saatten sonra 7/24 amuda bile kalksa muhalefetinin hiçbir anlamının kalmadığını, mala davara bir faydasının olmayacağını bugün yaşayanlardan daha iyi anlayabilecekler.
Öngörülebildiği kadarıyla Erdoğan’ın yeni dikta rejiminin karakteri hakkında bugüne kadar çok şeyler söylendi. Ama ne menem bir şey olduğu asıl bugünden sonra bilfiil yaşanarak anlaşılacak. Gerçi anlamak isteyene dünkü törene demokratik hukuk devletleri diyebileceğimiz ülkelerden hiçbirinin devlet ya da hükümet başkanlarının katılmamış olması bile çok şeyler anlatıyordu. Oysa yeni rejimin nasıl bir şey olduğunu anlamak için buna bile gerek yoktu aslında. Neticede, kendisini imha eden hükümetin yayınladığı 700 no’lu Kanun Hükmünde Kararname (KHK), artık her şeyin doğrudan Erdoğan’a bağlı olacağına dair sembolik ama esaslı bir başlangıç niteliğindeydi.
Öyle ki, mesela bu KHK’ya göre, Yalova Termal Kaplıcaları’nın idaresi konusunda bile tek yetkili Erdoğan olacak. Kaplıca bölgesinde inşaat için tahsis edilecek ya da yabancılara verilecek arsaların dağıtımı İcra Vekilleri Heyeti kararıyla değil, bundan böyle Erdoğan’ın kararıyla olacak. Bu duruma, kupon arazilere olan zaafı iyi bilinen Erdoğan, bu vesileyle ‘kendisine özel bir kupon arazi cennetini yaratmış oldu’ da diyebiliriz.
Askerlikte ihtiyaç fazlası yükümlülerin nasıl değerlendirileceğine de, özel güvenlik bölgelerinin ilanına da ilgili komutanlar ya da yetkililer değil, artık Erdoğan karar verecek. Köy korucularına ilişkin şartlar da Erdoğan’ın hazırlayacağı yönetmelikle değişecek, soyadı kanununu uygulayan yönetmelik de. İthal veya ihraç edilen ölçü ve ölçü aletlerinin muayenelerine ilişkin usul ve esaslar da Erdoğan’dan sorulacak, çeltik ekimine dair kanunun uygulanması da. Nedendir bilinmez ama, kimin ne zaman, nerede, kaç çocuk yapacağıyla yakından ilgilenen Erdoğan, uygun göreceği bir KHK ile bu konuya daha yakın ve detaylı alaka gösterirse sakın şaşırmayın…
ŞAYET TEYZEMİN BIYIKLARI OLSAYDI DAYIM OLURDU
Erdoğan’ın dün akşam, çoğunluk itibariyle kendisinkine benzer rejimlerden gelen, konuklarına verdiği yemekten sonra yeni kabinesini bir basın toplantısıyla kamuoyuna açıklaması ve ardından da ilk fermanını (KHK) yayınlaması bekleniyordu. O beğenmediğimiz Parlamenter sistemdekinin aksine Erdoğan’ın en has adamlarından oluşacak ve sadece kendisine karşı sorumlu olacak bu kabinenin Meclis’ten güvenoyu alması da gerekmiyor. Uzunca bir zamandır kendisini hem devlet, hem hükümet ve hatta millet olarak gören Erdoğan, düşük profilli Binali Yıldırım’la alıştırmasını yaptığı hem devletin hem de hükümetin başı olma konumuna resmen kavuşmuş oldu.
Meseleye “olmayana ergi” yöntemi ile yaklaşacak olursak, diğer demokratik başkanlık sistemleri gibi Erdoğan’ın kurguladığı bu düzende de güçler ayrılığı, denge ve fren mekanizmaları olsaydı, hukuk devletinin esamesi okunabilseydi şayet itiraz etmeyi gerektirecek bir durum da olmazdı belki. Ama başlayan yeni düzen öyle bir rejim değil, en tipik haliyle hukuksuz ve keyfi bir tek adam diktatörlüğü…
Tam bir ferman düzenine geçiş anlamına gelen bu dikta rejiminde Erdoğan, yardımcılarının ve kabine üyelerinin yanı sıra neredeyse tüm yargı üyeleri ile bürokratları tek başına atayacak. Bütçeyi hazırlama ve TBMM’ye gönderme yetkisi de kendisinde olacak. Durun bakalım, hemen öyle acul davranıp “Vay be, TBMM’de önemli bir yetki kalmış,” demeyin… Ona da çare düşünmüş: TBMM’nin Erdoğan tarafından hazırlanan bütçe tasarısını reddetmesi halinde bir önceki yılın bütçesi yürürlükte kalacak.
İki yıldır yürürlükteki Olağanüstü Hal (OHAL) rejimi altında çok canlar yakan KHK çıkarma yetkisi de artık sınırsız ve sorumsuz Erdoğan’ın doğal hakkı olacak. Anlayacağınız, Osmanlı padişahlarının bile kayda bağlı bir yetki olarak kullandığı ferman çıkarma uygulaması Sultan 1. Erdoğan devrinde en geniş anlamda ve kayıtsız, şartsız yürürlükte olacak.
Madem ülkeye tebelleş olan artık apaçık bir ferman düzenidir, öyleyse bu düzenin nasıl işlediğini tarihi örneklerine bakarak ufaktan temrin etmeye başlayabiliriz. Osmanlılarda padişahın yazılı buyruğu anlamına gelen fermanın Sultan 1. Erdoğan’ın pratiğinde illaki yazılı olması gerekmeyeceğinin acı örneklerini de çok yakın bir gelecekte göreceğimizden şüpheniz olmasın. Ülke yönetmeyi millete tahakküm etmek sanan her diktatör gibi davranacak olan Erdoğan, çok iyi hatırlayacağınız gibi bu hevesini, “istediğini asmak, istediğini kesmek” veciz ifadesiyle dile getirmişti. Yadırgamaya hiç gerek yok. Erdoğan gibi müstesna bir Sultan’dan uzun uzadıya yazıyla uğraşarak zaman harcamasını beklemek bu saatten sonra apaçık haddini bilmezlik olur…
‘FERMAN ERDOĞAN’INSA DAĞLAR BİZİMDİR’ DEMEK BİLE ÇOK GÜÇ…
Ülkedeki dağların, bayırların çoğu TOKİ tarafından parsellendiği için ‘Ferman Erdoğanınsa dağlar bizimdir’ deme lüksümüz de kalmadığı için ferman düzeninin nasıl bir şey olduğunu öğrenmeye elimiz mahkum. Yazının geri kalan kısmını önemli bir kamu hizmetini yerine getirme şuuruyla “Ferman Düzeni’ne Giriş 101” dersi niyetine kaleme aldım. Arzu eden okuyabilir.
Sultan 1. Erdoğan’ın dün itibariyle resmen ilan ettiği eski adıyla sultanlık, yeni adıyla diktatörlük rejiminde, sultanın herhangi bir konuya ait resmi ve yazılı emri, iradesi, buyruğu demek olan fermanlar, Osmanlı devlet bürokrasisinde de yüzyıllar boyunca kullanılmış en önemli belgelerdendi.
Tıpkı Erdoğan’ın yapmakta olduğu ve yapacağı gibi Osmanlı padişahlarının herhangi bir konuya ait resmi ve yazılı emri, iradesi, buyruğu demek olan fermanlar, içerdiği meseleye göre Divan-ı Hümayun kalemlerinden birinde görevli katiplerce yazılır ve özeti sicil defterlerine kaydedildikten sonra “Nişancı” tarafından tuğralanıp, sahibine verilmek üzere gönderilirdi. Görüldüğü gibi sadece ferman yazımı bile bir sürü ekabiri gerektirdiğinden Sultan 1. Erdoğan’ın müthiş bir ileri görüşlülükle kaçak-göçek de olsa 1,150 odalı sarayını inşaada neden o kadar direttiğini şimdi daha iyi anlayabiliyoruz.
Yaygın olarak ferman bilinir ama, yakın gelecekte Sultan 1. Erdoğan’ın keyfince yayınlayacağı KHK’lerde de görüleceği gibi, sultan buyruklarının fermanın yanısıra berat, tevkii, hatt-ı hümayun, irade-i seniyye, sebeb-i tahrir hükmü, nâme-i hümâyûn, ahidnâme-i hümâyûn gibi formatları da mevcuttur. Durun hele, hemen heyecan şey etmeyin! Bu giriş dersimizde bu belgelerin nasıl bir şey olduklarını tek tek izah etmeye çalışacağız.
Ama daha önce Sultan 1. Erdoğan’dan hasıl olacak mübarek kelam ve emirlerin yazım kurallarını hatırlatmakta fayda var. Ferman, hattı-ı hümayun vb tarzdaki KHK’lerde şunlara dikkat edilmeli ki tadından yenmesin: Fermanda talimatı yerine getirmekle yükümlü kişi veya kişilerin resmi elkabı, unvanı ve ismi, fermanın gönderiliş sebebi, Sultan 1. Erdoğan’ın arzu ve emri, istenilen şeyin açıkça ifadesi, emrin yerine getirilmesinde muvaffakiyet hasıl olması hakkında dua, tarih ve en sonunda da yazıldığı yer mutlaka olmalı.
ŞÖYLE BİLESİZ… ALAMET-İ ŞERİFE İTİMAD KILASIZ….
Bunların yanı sıra tüm fermanlarda yine mutlaka Sultan 1. Erdoğan’ın emrinin ardından “şöyle bilesiz,” “alamet-i şerife itimad kılasız” şeklinde “te’kid” denilen ifade şekilleriyle Haşmetmeaplarının emrinin yerine getirilmemesi durumunda mümessillerin nasıl cezaya çarptırılacağına dair “tehdid” ifadeleri yer almalı. Madem yeniden saltanat ve ferman düzenine geçtik öyleyse her şey tam tamına ve yerli yerinde olmalı. Bütün kuralların hakkı verilmeli. Mesela tüm KHK’ler, yani fermanlar, özenle ‘Divani’ denilen hat türü ile yazılmalı. Tezhiplerle bezenerek söz konusu buyruğun Sultan 1. Erdoğan’a ait olduğu kilometrelerce öteden görüldüğünde bile şıpın işi anlaşılacak şekilde süslenmeli.
Yeni ferman düzenimizde, Sultan 1. Erdoğan tarafından bir vazife, hizmet ve memuriyete tayin, bir gelirden tahsis veya bir şeyin tasarruf hakkının verildiğini, bir şeyden muafiyeti gösteren ve üzerinde zat-ı şahanelerinin tuğrasını taşıyan belgeler de lazım tabii. Bütün yandaş ve yalakaların, edindikleri imtiyazlardan milletin ırzına tasallut ediyormuşçasına zevklenen harami yamyamların dört gözle beklediği türden kıymetli belgelere yeni sistemde de “beraat” demekte fayda var, ki kimse yabancılık çekmesin.
Ama sakın ola ki beraatleri, beraatlere çok benzeyen ’sebeb-i tahrir hükmü’ denen vesikalarla karıştırmayasınız. Evet doğru, bunlar da Sultan 1. Erdoğan’ın o mübarek tuğrasını taşımaya taşıyacaklar, ama, bildiğiniz üzere zat-ı alilerinin hiç tenezzül etmediği(!) o kerih akçeli işlere has olarak temessük/senet yerine geçen vesikalardan ibaret olacaklardır.
Şöyle bir güzel gerinerek, ıkınarak, sıkınarak çıkarıp, yellenerek rahatladığı gaz-ı hümayunları bile bundan kelli mübarek addedilecek Sultan 1. Erdoğan’ın memalikinin bir mahalinde inşa edilecek bir yüz numara için veya zat-ı şahaneleri için daha bir ehemmiyet ve evveliyet ifade eden yeni evli çiftlerin hangi geceleri kaç çocuk için ne kadar uğraşacakları gibi önemli meseleler hakkında kendi el yazısıyla emirler yazması da gerekecektir mutlaka. İşte hatt-ı hümâyûn, Sultan 1. Erdoğan’ın da kullarından esirgemeyeceği o mübarek emirnamelerin de adı olacak.
DİPLOMASİDE ‘NON-DIPLOMATIC CORRESPONDENCE’ TARZINA GEÇİŞ ŞART
Diplomasının sahte olmasına takılmayın siz. Bileğinin hakkıyla dünyanın en çetrefil konularını bile en iyi bilen insan konumuna eriştiği için artık, her konunun kendisine sorulması ve her konuda ali fikirlerine müracaat edilmesi şart olan Sultan 1. Erdoğan’ın, her konuda serd edeceği görüşlerini yazılı olarak şey etmesine de, tıpkı eskiden olduğu gibi, irade-i seniyye demeliyiz. Aman ha siz siz olun Haşmetmeaplarına öyle ulu orta soru şey etmeye de sakın ola ki kalkmayın! Çok zor değil, havuz medyasının kiralık lejyonerlerini kendinize azıcık örnek alsanız kafi. Sonra tabii lütfedip cevaplamasını arzu ettiğimiz meselelerinizi zat-ı şahanelerine “arz tezkiresi” ve “telhis” formatında arzetmeyi unutmamalısınız.
Sultan 1. Erdoğan dün de çok kıymetliydi kıymetli olmasına ama artık çok daha kıymetli, değerli ve üstün. Yedi cihanda eşi menendi olmayan bir Hint kumaşı gibi adeta. Dolayısıyla özellikle kendisinin asla muadili olamayacak ecnebi devlet başkanlarıyla ve hatta Müslüman liderlerle yazışmaları da özel bir itinayı gerektirecek artık. Şanlı ecdadımız zaten bunun da yöntemini bulmuş. “Nâme-i hümâyûn” adı verilen bir çeşit ‘non-diplomatic correspondence’ sitilini alıp, ata ata adam bırakılmayan Dışişleri’ndeki kalbur altı partizan pejmurdeler aracılığıyla tepe tepe kullanmak lazım.
Zat-ı şahaneleri Sultan 1. Erdoğan’ın beynelmilel meselelerde asla muadili olamayacak muhatapları ile altına imza şey edeceği muâhedeleri, tasdiknâmeleri (anlaşma ve sözleşmeleri) de “ahidnâme-i hümâyûn”a yakışır bir özen ve saygıyla şey etmek lazım geldiğini bilmem hatırlatmaya gerek var mı?..
Biliyorum bu önemli ders için bir gazete yazısı kifayet etmedi. Ne benim meramımı anlatmama kafi geldi ne de siz değerli karilerimin konuyu derli toplu anlamasına. Onun için burada bir ev ödevi olarak, Remzi Gür’ün 2010 yılında ilim ve irfan dünyamıza armağan ettiği “Hükmü Şerif – Remzi Gür Koleksiyonundan Padişah Fermanları” adlı şaheseri incelemenizi tavsiye ediyorum.
Ecdadımızın hepsini sultan bilip perma perişan kullarını hesaba katmadığımız için hep kendimizi kendileriyle özdeşleştirdiğimiz ulu sultanlarımızın astığı astık kestiği kestik fermanlarına Remzi Gür’ün bu yakın ilgisini merak etmeyi gerektirecek de bir durum yok haddi zatında. Tramvayı, uygun durağı hatırlayıp da ne yapacaksınız? Ne müthiş bir ileri görüşlülükmüş deyip geçiverin…
ERDOĞAN’IN PARA İÇİNDE YÜZERKEN BORÇLANDIĞI GÜR’DEN TARİHİ HİZMET
Bugünkü gibi kurduğu diktatörlüğün değil, henüz fakir bir varoş ailesinin reisiyken çok iyiliklerini gördüğü, kızına-kızanına burs verdirttiği Remzi Gür’ü de şanlı tarih hak ettiği şekilde yad edecektir. Düşünsenize Remzi Gür ne kadar müstesna bir şahsiyet! O kadar müstesna-i hasen bir şahsiyet ki Sultan 1. Erdoğan, resmen beyan ettiği 6 milyon 347 bin lira nakit akçesi olmasına rağmen, kendisine 2 milyon TL borçlu kalmakla şereflendirebiliyor. Tabii biz Resmi Gazete’nin yalancısıyız. Yoksa tövbe haşa ve kella hikmetinden sual olunmaz bu tuhaflığın konumuzla uzaktan yakından bir alakası bulunmuyor.
Neyse biz dersimize dönelim ve Remzi Gür’ün şaheserinde yer alan ferman örneklerinden ilham alarak, Sultan 1. Erdoğan’ın KHK kılığındaki mübarek fermanlarının yazılması muvafık olan formatına dair bir alıştırma yapalım.
Sultan I. Erdoğan (0000- 00..)
Ferman tarihi: 1 Tayyip ayı 0001, Recebî Takvim (9 Temmuz, 2018 milâdi)
Şam, Halep, Kudüs, Saraybosna, Üsküp, Diyarbekir, Elaziz, Kilikya, Ayintep, Malatya ve Tokat civarındaki hazine mukataalarının tamamının, daha ziyade “Bu milletin …na koyacağız,” vaadiyle ve o veciz sözü etmekliğinden bu yana vaadinin icaplarını bil’hakkın yerine getirmesiyle maruf Mehmet Cengiz ve mahdumlarının uhdesine verildiği, ama kendilerinin bu mukataaları payitahtımızın diğer güzide yamyamzadeleriyle paylaşmadıklarından ve dahi milletin ırzına şey yaparaktan pey ettiklerinden hazine-i hümayun-u zat-ı şahaneme hak ettiği payı layikiyle vermediklerinden ötürü şahs-i alimin ve şahsi memalikim olan devleti adiyyeninin zararına sebeb olduğu görülmüştür. Bundan kelli millete vaat ettiklerini hakkiyle yerine getirmeye devam etmesini takdirle birlikte ve hazine-i şahsımı zarara sokan bu gibi hallerden uzak durulması… Vesaire vesaire…
[Bülent Keneş] 10.7.2018 [TR724]
İnce bir sitem, umarım anlarlar [Tarık Toros]
Yeni rejim, 18 bin küsür kişiyi kapının önüne koyarak millete ilk selamı çaktı.
“Müjdeyi” iki gün önce “son başbakan” vermişti.
O gece, Resmi Gazete’nin sitesi çökmedi ama aynı anda yüzbinlerce vatandaşı ağırladı.
Sabaha kadar siteyi yoklayan milyonlarcası devletten atılıp atılmadığına baktı.
“Hayatımız bitti mi, devam mı” endişesiyle açtıkları internet sayfasını sürekli “refresh” ettiler, yenilediler.
Sonrasından pek emin değillerdi lakin…
Aileleri ile birlikte açlığa mahkum olacaklarını hesap etmişlerdi, en azından.
Yok, ülkeyi terk etmeyi pek düşünmediler.
İnsanlar alışkanlıklarından kolay kolay vazgeçmez.
Bunu değiştirmek de istemez.
Yarın çok bunaldıklarında, ülkeyi terk etmek istediklerinde…
Meriç’ten başka şansları kalmayacak.
**
Böyle “leblebi çekirdek” gibi anlattığıma alınmayın.
Ne diyecektim yani.
Oturup sil baştan “tek adam” rejimi konusunda çene yormak istemiyorum açıkçası.
Millet, tercihlerinin sonucunu yaşayacak.
Ateş, her ocağa düşecek.
Komşusu açken tok yatmanın bedelini ödeyecek.
“Bin yıl yaşasın” dediği yılanın ömrü kısa, gebermeden ona da dokunacak.
**
İnsanlar açıp okumuyor.
Okumadığı, dinlemediği için tecrübe ederek anlayacak.
Bilmiyor, bilmek de istemiyor.
Acıyı deneyimleyerek öğrenecek.
**
Hürriyet gazetesi havuza satıldı, 50 okuyucusu gitmedi Doğan Medya Center’a.
Habertürk kendini kapattı, 50 kişi yürümedi Ciner Medya’ya.
CHP’nin 50 bin sandıkta, yani her dört sandıktan birinde görevlisi yoktu. Bu ortaya çıktı, konuşuldu, yalanlanmadı. CHP’liler birikmedi genel merkez önünde.
**
Hani filmlerde rastlarız, zehirli ok yiyen vücut felç olur, kurbanın sadece gözleri oynar. Dehşeti gözlerinden okursunuz. Lakin, hareket edemez, konuşamaz. Başını dahi çeviremez ki arkasında dönenleri görsün.
**
Sorumlu, sadece Ankara’ya egemen olan siyaset değil…
Bunu okuyucusuna, seyircisine anlatmayan medya da ülkesine ihanet etti.
Bir toplum olarak bu süreçten çıkacaksak eğer…
Yarın, o toplum gazetecilere soracak bunu.
**
Yazıp çizmekten, konuşmaktan vazgeçmediysek bunun iki basit nedeni var:
-İçinden çıktığımız topluma, geride bıraktığımız mağdurlara karşı sorumluluk duygusu.
-Tarih ve kaderin biçtiği misyon.
**
Üzgünüm, muhalif basın diye bir şey yok.
Ülkedekiler, iktidar söylemine ve politikalarına teslim.
Hele şu ara, ne yapacaklarını dahi bilemiyorlar, tam anlamıyla kuşatılmış haldeler.
Kimi, kepenk kapatmayı…
Kimi, yurt dışına çıkmayı…
Kimi, inzivaya çekilmeyi düşünüyor.
**
Yurt dışında, yani diasporada bir avuç çaba var.
Tamamı “cemaatçi” damgası yemiş durumda.
Nedeni basit: İtibarsızlaştırıp şeytanlaştırmak.
**
Bu damgayı yiyenlerin verdiği tepki de sırayla şöyle oluyor:
-Cemaatçi olmadığını anlatmaya çalışmak,
-Cemaate hakaret etmek,
-Cemaat aleyhindeki haberleri köpürtmek,
-Cemaate dönük mağduriyetleri görmemek,
-Cemaati kendi kaderiyle başbaşa bırakıp işine bakmak.
**
O çok eleştirdikleri “Türk tipi” refleksler bunlar.
İçinden çıktıkları toplum açısından şaşırtıcı da değil.
Lafa gelince;
-“Sessiz kalmayın, itiraz edin” diye akıl veriyorlar.
-“Susma, sustukça sıra sana gelecek” diyorlar.
Sonra… Yığınla insan hakkı ihlaline susup… Duyarlılıklarını belli çevrelerle sınırlı tutmaya özen gösteriyorlar.
Kusura bakmasınlar, zulmedenler kadar gaddarlar.
**
Adres vererek devam edeyim, muğlak kalmasın.
Cumhuriyet gazetesi davası, malum.
İçeride tutuklu kalmadı ama gazetecilere hapis cezaları yağdı.
Davanın özü “gazetenin yayınları” idi.
Vakıf yönetiminin değişmesi, “birilerini” rahatsız etmişti ve bu AKP değildi.
Yönetim değişince yayın politikası da değişmiş ve esasen mahkeme boyunca bu sorgulanmıştı.
Fakat Cumhuriyetçiler bunu geri plana atıp, eforlarını “fetöcü” olmadıklarını, “fetöyle” nasıl mücadele ettiklerini anlatmaya harcadılar.
Davanın nedenini, kime ve neye karşı mücadele ettiklerini çok iyi biliyorlardı ve fakat… Malum günah keçisi üzerinden savunma yapmak daha elverişli geldi.
**
Tahliye oldu, büyük geçmiş olsun.
Allah bir daha o dama düşürmesin kimseyi.
Ahmet Turan Alkan’ın son mektubuna ülkede basılan gazetelerde sadece Emre Kongar ve Can Ataklı değindi.
Peki diğer gazeteciler terörist mi?
Niye görülmez onlar?
Terörist olduklarını düşünüyorsanız onlara bunu yapanlar kadar vahşi tutum almış olmuyor musunuz?
**
Adres vermeye devam.
Yurt dışı çıkışlı Türkçe siteler var.
BBC Türkçe, Deutche Welle, Euronews gibi devlet medyası uzantıları olduğu kadar…
Şahsen kuruluşlarını alkışlayıp tavsiye ettiğim… Sonra üzülerek takipten çıktığım, Ahval, Özgürüz, Artı Gerçek gibi siteler var.
Niye takipten çıktım?
Sadece bir kesimin sesi olmalarına üzüldüm.
Cemaat büyük kümesi altında yapılan soykırıma ses vermemelerini anlayamadım.
“Yan yana gelmeyelim” diye düşünmüş olabilirler.
“Bizi de terörize ederler” diye kaygı duymuş olabilir.
“Yakınlarımıza veya ülkedeki varlıklarımıza bir şey olmasın” diye endişe etmiş olabilirler.
Yurt dışında ittifak ettikleri yabancı basınla veya kimi gruplarla belli koşullarda angajmana girmiş olabilirler.
Kategorize edilmekten kaçmış olabilirler.
İtibarlarını yitirmekten korkmuş olabilirler.
Valla kusura bakmasınlar;
Sen yurt dışında korku ve endişelerinle denge yapıyorsan yurt içindekini mazur göreceksin yani. Bu bir.
Eğer zulmü onaylıyor veya onaylamasan da bıyık altından “sizi de ben mi düşünücem” filan diyorsan o daha fena. En az AKP rejimi karar faşistsin.
Üç: Yarın sular çekilince bir nedamet sofrasında buluşulacaksa bu hatırlatılır ve iyi bir sicil değildir yani.
**
Bahsettiğim platformdakilerin çoğunu tanıyorum, şöyle böyle.
Dost acı söyler.
Benimki ince bir sitem.
Umarım bunu anlarlar.
[Tarık Toros] 10.7.2018 [TR724]
“Müjdeyi” iki gün önce “son başbakan” vermişti.
O gece, Resmi Gazete’nin sitesi çökmedi ama aynı anda yüzbinlerce vatandaşı ağırladı.
Sabaha kadar siteyi yoklayan milyonlarcası devletten atılıp atılmadığına baktı.
“Hayatımız bitti mi, devam mı” endişesiyle açtıkları internet sayfasını sürekli “refresh” ettiler, yenilediler.
Sonrasından pek emin değillerdi lakin…
Aileleri ile birlikte açlığa mahkum olacaklarını hesap etmişlerdi, en azından.
Yok, ülkeyi terk etmeyi pek düşünmediler.
İnsanlar alışkanlıklarından kolay kolay vazgeçmez.
Bunu değiştirmek de istemez.
Yarın çok bunaldıklarında, ülkeyi terk etmek istediklerinde…
Meriç’ten başka şansları kalmayacak.
**
Böyle “leblebi çekirdek” gibi anlattığıma alınmayın.
Ne diyecektim yani.
Oturup sil baştan “tek adam” rejimi konusunda çene yormak istemiyorum açıkçası.
Millet, tercihlerinin sonucunu yaşayacak.
Ateş, her ocağa düşecek.
Komşusu açken tok yatmanın bedelini ödeyecek.
“Bin yıl yaşasın” dediği yılanın ömrü kısa, gebermeden ona da dokunacak.
**
İnsanlar açıp okumuyor.
Okumadığı, dinlemediği için tecrübe ederek anlayacak.
Bilmiyor, bilmek de istemiyor.
Acıyı deneyimleyerek öğrenecek.
**
Hürriyet gazetesi havuza satıldı, 50 okuyucusu gitmedi Doğan Medya Center’a.
Habertürk kendini kapattı, 50 kişi yürümedi Ciner Medya’ya.
CHP’nin 50 bin sandıkta, yani her dört sandıktan birinde görevlisi yoktu. Bu ortaya çıktı, konuşuldu, yalanlanmadı. CHP’liler birikmedi genel merkez önünde.
**
Hani filmlerde rastlarız, zehirli ok yiyen vücut felç olur, kurbanın sadece gözleri oynar. Dehşeti gözlerinden okursunuz. Lakin, hareket edemez, konuşamaz. Başını dahi çeviremez ki arkasında dönenleri görsün.
**
Sorumlu, sadece Ankara’ya egemen olan siyaset değil…
Bunu okuyucusuna, seyircisine anlatmayan medya da ülkesine ihanet etti.
Bir toplum olarak bu süreçten çıkacaksak eğer…
Yarın, o toplum gazetecilere soracak bunu.
**
Yazıp çizmekten, konuşmaktan vazgeçmediysek bunun iki basit nedeni var:
-İçinden çıktığımız topluma, geride bıraktığımız mağdurlara karşı sorumluluk duygusu.
-Tarih ve kaderin biçtiği misyon.
**
Üzgünüm, muhalif basın diye bir şey yok.
Ülkedekiler, iktidar söylemine ve politikalarına teslim.
Hele şu ara, ne yapacaklarını dahi bilemiyorlar, tam anlamıyla kuşatılmış haldeler.
Kimi, kepenk kapatmayı…
Kimi, yurt dışına çıkmayı…
Kimi, inzivaya çekilmeyi düşünüyor.
**
Yurt dışında, yani diasporada bir avuç çaba var.
Tamamı “cemaatçi” damgası yemiş durumda.
Nedeni basit: İtibarsızlaştırıp şeytanlaştırmak.
**
Bu damgayı yiyenlerin verdiği tepki de sırayla şöyle oluyor:
-Cemaatçi olmadığını anlatmaya çalışmak,
-Cemaate hakaret etmek,
-Cemaat aleyhindeki haberleri köpürtmek,
-Cemaate dönük mağduriyetleri görmemek,
-Cemaati kendi kaderiyle başbaşa bırakıp işine bakmak.
**
O çok eleştirdikleri “Türk tipi” refleksler bunlar.
İçinden çıktıkları toplum açısından şaşırtıcı da değil.
Lafa gelince;
-“Sessiz kalmayın, itiraz edin” diye akıl veriyorlar.
-“Susma, sustukça sıra sana gelecek” diyorlar.
Sonra… Yığınla insan hakkı ihlaline susup… Duyarlılıklarını belli çevrelerle sınırlı tutmaya özen gösteriyorlar.
Kusura bakmasınlar, zulmedenler kadar gaddarlar.
**
Adres vererek devam edeyim, muğlak kalmasın.
Cumhuriyet gazetesi davası, malum.
İçeride tutuklu kalmadı ama gazetecilere hapis cezaları yağdı.
Davanın özü “gazetenin yayınları” idi.
Vakıf yönetiminin değişmesi, “birilerini” rahatsız etmişti ve bu AKP değildi.
Yönetim değişince yayın politikası da değişmiş ve esasen mahkeme boyunca bu sorgulanmıştı.
Fakat Cumhuriyetçiler bunu geri plana atıp, eforlarını “fetöcü” olmadıklarını, “fetöyle” nasıl mücadele ettiklerini anlatmaya harcadılar.
Davanın nedenini, kime ve neye karşı mücadele ettiklerini çok iyi biliyorlardı ve fakat… Malum günah keçisi üzerinden savunma yapmak daha elverişli geldi.
**
Tahliye oldu, büyük geçmiş olsun.
Allah bir daha o dama düşürmesin kimseyi.
Ahmet Turan Alkan’ın son mektubuna ülkede basılan gazetelerde sadece Emre Kongar ve Can Ataklı değindi.
Peki diğer gazeteciler terörist mi?
Niye görülmez onlar?
Terörist olduklarını düşünüyorsanız onlara bunu yapanlar kadar vahşi tutum almış olmuyor musunuz?
**
Adres vermeye devam.
Yurt dışı çıkışlı Türkçe siteler var.
BBC Türkçe, Deutche Welle, Euronews gibi devlet medyası uzantıları olduğu kadar…
Şahsen kuruluşlarını alkışlayıp tavsiye ettiğim… Sonra üzülerek takipten çıktığım, Ahval, Özgürüz, Artı Gerçek gibi siteler var.
Niye takipten çıktım?
Sadece bir kesimin sesi olmalarına üzüldüm.
Cemaat büyük kümesi altında yapılan soykırıma ses vermemelerini anlayamadım.
“Yan yana gelmeyelim” diye düşünmüş olabilirler.
“Bizi de terörize ederler” diye kaygı duymuş olabilir.
“Yakınlarımıza veya ülkedeki varlıklarımıza bir şey olmasın” diye endişe etmiş olabilirler.
Yurt dışında ittifak ettikleri yabancı basınla veya kimi gruplarla belli koşullarda angajmana girmiş olabilirler.
Kategorize edilmekten kaçmış olabilirler.
İtibarlarını yitirmekten korkmuş olabilirler.
Valla kusura bakmasınlar;
Sen yurt dışında korku ve endişelerinle denge yapıyorsan yurt içindekini mazur göreceksin yani. Bu bir.
Eğer zulmü onaylıyor veya onaylamasan da bıyık altından “sizi de ben mi düşünücem” filan diyorsan o daha fena. En az AKP rejimi karar faşistsin.
Üç: Yarın sular çekilince bir nedamet sofrasında buluşulacaksa bu hatırlatılır ve iyi bir sicil değildir yani.
**
Bahsettiğim platformdakilerin çoğunu tanıyorum, şöyle böyle.
Dost acı söyler.
Benimki ince bir sitem.
Umarım bunu anlarlar.
[Tarık Toros] 10.7.2018 [TR724]
Ferit Şahenk’in çaresizliği [Semih Ardıç]
Doğuş Grubu Yönetim Kurulu Başkanı Ferit Şahenk nakite dönüştürebileceği neyi varsa satıyor.
Restoran zincirlerini, otelleri, İstinye Park Alışveriş Merkezi’ndeki hisselerini, Gebze ve Antalya’daki ofis ve AVM yatırımlarını ya elinden çıkardı ya da hisselerin bir kısmını devretti. Özel jetini, teknesini de satış listesine yazdı.
Ciddi talip çıktığında NTV ve Star TV’yi de satacağını yakın dostları söylüyor.
2001 KRİZİNDE BU KADAR ZORLANMAMIŞTI
Ferit Şahenk 2001 krizinde bile bu kadar bir telaşlanmamıştı. Üstelik babası Ayhan Şahenk krizin tam ortasında 2 Nisan 2001’de vefat ettiğinde henüz 37 yaşındaydı.
40 senelik mazisi olan Doğuş’un yönetim kurulu başkanlığı koltuğuna babasını kaybetmenin verdiği teessürle geçmişti.
O koltuk için çok genç sayılırdı. Babasının mirasına sahip çıkamayacağını düşününleri yanılttı ve genç bir kaptan olarak gemiyi karaya oturtmadı.
Ferit Şahenk bugünlerde en fazla o günleri düşünüyor olmalı. Babasından devraldığı şirketleri üç-dört kat büyüttüğü senelerin akabinde şimdi hiç arzu etmediği halde küçülme kararı alıyor.
Türkiye’nin dolu dizgin ilerlediği senelerde her işadamı gibi o da yelkenlerini şişirmişti.
Hızlı büyümenin getirdiği riskleri Türkiye’nin şirketlerin de önünde giden itibarının hatırına görmezden geldi. Borçlandı, satın aldı.
Gelin görün ki rüzgâr aksi yönde esiyor ve kaptanlığını yaptığı gemi su alıyor.
ACİLEN 7,5 MİLYAR TL BULMASI LAZIM
Şahenk’in acilen 1,7 milyar euro (7,5 milyar TL) borcunu Murat Ülker’in yaptığı gibi birkaç sene tehir ettirmesi elzem. Doğuş Grubu’nun toplam borcu 23,5 milyar TL (5,2 milyar TL).
Borcun döviz nevinden olması ve kurların son 6 ayda yüzde 20’den fazla artması bütün hesapları bozdu. Ferit bey vadesi gelen ödemelerini 4-6 sene vadeye uzatmazsa daha ağır bir tablo ile karşılaşacak. Belki de icralık olacak.
Alacaklı 10 banka namına Yapı Kredi Bankası ve İş Bankası müzakereleri devam ettiriyor. Bankalar taksitleri artırma taleplerinin kabul edilmesi için Şahenk’in de kararlılık beyanında bulunmasını bekliyor.
Ferit beyin satış haberlerinin öznesi haline gelmesi sebepsiz değil. O kemer sıktığını göstermeye çalışıyor, bankalar da naz yapıyor.
BANKALAR DA CAN DERDİNDE
Türkiye’nin en büyük holdinglerinin boynunu büken borç krizinde hissiyatın fazla hükmü kalmadı. Bankalar da can derdine düştü.
Sabancı’ya ait Akbank haricinde diğer bankaların mutabakata yakın olduğu söylense de dövizde yeni bir sıçrama olması halinde tarafların masadan kalkabileceği belirtiliyor.
Hatta Akbank yapılandırmaya sıcak bakmıyor ve alacağını olabildiğince en erken vakitte tahsil etmek istiyor.
Vadelerin 4-6 yıl arasında olmasında Şahenk de bankalar da hem fikir. Amma velakin bazı bankalar 4 seneyi geçilmesine karşı. Bazıları 6, bazıları da 4+2 sene vadeyi makul buluyor.
Muhtemelen grupta borçlu şirketlerin kredileri Doğuş Grubu altında toplanacak. Yeni teminat ve taahhütler mukabilinde Doğuş’a ödeme kolaylığı tesis edilecek.
İKİ SENELİK ZARAR: 4,3 MİLYAR TL
Tablo çok da parlak değil. Doğuş Grubu 2016 senesinde 2 milyar TL, 2017’de 2,3 milyar TL zarar etmişti. Senelik satış geliri ise 20,4 milyar TL.
Dolayısı ile küçülmekten ve varlık satışlarından elde ettiği nakitle borç yükünü azaltmaktan başka çıkış yolu görünmüyor.
Ferit Şahenk’in çaresizliği de bu noktada başlıyor. Acilen satıp nakite dönmesi lazım. Amma velakin piyasada fiyatlar yerlerde sürünüyor. Yaprak kıpırdamıyor. Herkes bankalara borçlu.
Birkaç sene evvel 1 milyar TL’ye satabileceği AVM hissesinin hal-i hazırda 500 milyon TL’ye bile alıcısı yok.
2001 krizinde geçici bir şok yaşandı, kalan sağlar 2002’den itibaren esen rüzgârlarla yol almaya başladı.
Ferit Şahenk bizzat yaşamıştı o hızlı toparlanmayı.
“BANA BAŞKANIM” DİYECEKSİNİZ!
9 Temmuz 2018 Pazartesi günü Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde (TBMM) yemin eden Recep Tayyip Erdoğan’ın Saray’ın önünde yaptığı konuşma “hukuk devleti” beklentisinin ne kadar beyhude olduğunu gözler önüne serdi.
Otoriterliğin tonunun günden güne koyulaşacağı bir döneme girildi.
Erdoğan’ın çizdiği çerçeve ekonominin birkaç sene içinde 2001 krizinin akabinde tecrübe edilmiş benzer şekilde düzlüğe çıkmasına ihtimal bırakmadı. O gün hukuk ve demokrasi en mühim teminattı. Bugün hiçbiri yok.
Son Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) Erdoğan rejiminin nasıl işleyeceği hakkında hayli fikir verdi.
Maalesefe denge ve denetim mekanizmalarının hükmü kalmadı.
Bankalar yahut reel sektör zora düşse devlet destek verir, yola devam edilir. Devlet zora düşmüşse, asırlık teamül, kaide ve hafızasından mahrum bırakılmışsa ne olacak?
SERMAYENİN YENİ YERİ BELLİ
Temel hak ve hürriyetler bir kişinin iki dudağı arasına sıkışmışsa kim huzur içinde uyuyabilir.
Hülâsa eksiği gediği ile demokratik devlet bitmiştir ve yeni devrin 1. Cumhurbaşkanı’nın tasavvur ettiği sistemde sermayenin yeri bellidir: Saray’ın çizdiği hudutlar içinde ticaret yapmak ve işaret ettiği yerlere para aktarmak…
Doğuş gibi holdinglerin bile borçlarını ödeyemez hale geldiği, Türk Telekom’un icralık olduğu Türkiye’de şu günler Osmanlı Devleti’nin çöküş devrini hatırlatıyor.
Ekonomi iflas etmiş. Bu haldeyken Saray’da tantanalı merasimlerle âleme nizam verileceği zannediliyor.
Erdoğan’ın saltanatı haricinde her mevzu füruat.
İstibdat devri resmiyet kespettiğine göre hayatta kalmak isteyenler, kestirme yolu çoktan farketmiş olmalı.
Herkesin artık Erdoğan’a kendi tabiriyle “Başkanım!” diye hitap etmeye alışmasında fayda var.
Ötesi tedavülden kalkan demokrasi günlerine ait hoş birer hatıradır.
[Semih Ardıç] 10.5.2018 [TR724]
Restoran zincirlerini, otelleri, İstinye Park Alışveriş Merkezi’ndeki hisselerini, Gebze ve Antalya’daki ofis ve AVM yatırımlarını ya elinden çıkardı ya da hisselerin bir kısmını devretti. Özel jetini, teknesini de satış listesine yazdı.
Ciddi talip çıktığında NTV ve Star TV’yi de satacağını yakın dostları söylüyor.
2001 KRİZİNDE BU KADAR ZORLANMAMIŞTI
Ferit Şahenk 2001 krizinde bile bu kadar bir telaşlanmamıştı. Üstelik babası Ayhan Şahenk krizin tam ortasında 2 Nisan 2001’de vefat ettiğinde henüz 37 yaşındaydı.
40 senelik mazisi olan Doğuş’un yönetim kurulu başkanlığı koltuğuna babasını kaybetmenin verdiği teessürle geçmişti.
O koltuk için çok genç sayılırdı. Babasının mirasına sahip çıkamayacağını düşününleri yanılttı ve genç bir kaptan olarak gemiyi karaya oturtmadı.
Ferit Şahenk bugünlerde en fazla o günleri düşünüyor olmalı. Babasından devraldığı şirketleri üç-dört kat büyüttüğü senelerin akabinde şimdi hiç arzu etmediği halde küçülme kararı alıyor.
Türkiye’nin dolu dizgin ilerlediği senelerde her işadamı gibi o da yelkenlerini şişirmişti.
Hızlı büyümenin getirdiği riskleri Türkiye’nin şirketlerin de önünde giden itibarının hatırına görmezden geldi. Borçlandı, satın aldı.
Gelin görün ki rüzgâr aksi yönde esiyor ve kaptanlığını yaptığı gemi su alıyor.
ACİLEN 7,5 MİLYAR TL BULMASI LAZIM
Şahenk’in acilen 1,7 milyar euro (7,5 milyar TL) borcunu Murat Ülker’in yaptığı gibi birkaç sene tehir ettirmesi elzem. Doğuş Grubu’nun toplam borcu 23,5 milyar TL (5,2 milyar TL).
Borcun döviz nevinden olması ve kurların son 6 ayda yüzde 20’den fazla artması bütün hesapları bozdu. Ferit bey vadesi gelen ödemelerini 4-6 sene vadeye uzatmazsa daha ağır bir tablo ile karşılaşacak. Belki de icralık olacak.
Alacaklı 10 banka namına Yapı Kredi Bankası ve İş Bankası müzakereleri devam ettiriyor. Bankalar taksitleri artırma taleplerinin kabul edilmesi için Şahenk’in de kararlılık beyanında bulunmasını bekliyor.
Ferit beyin satış haberlerinin öznesi haline gelmesi sebepsiz değil. O kemer sıktığını göstermeye çalışıyor, bankalar da naz yapıyor.
BANKALAR DA CAN DERDİNDE
Türkiye’nin en büyük holdinglerinin boynunu büken borç krizinde hissiyatın fazla hükmü kalmadı. Bankalar da can derdine düştü.
Sabancı’ya ait Akbank haricinde diğer bankaların mutabakata yakın olduğu söylense de dövizde yeni bir sıçrama olması halinde tarafların masadan kalkabileceği belirtiliyor.
Hatta Akbank yapılandırmaya sıcak bakmıyor ve alacağını olabildiğince en erken vakitte tahsil etmek istiyor.
Vadelerin 4-6 yıl arasında olmasında Şahenk de bankalar da hem fikir. Amma velakin bazı bankalar 4 seneyi geçilmesine karşı. Bazıları 6, bazıları da 4+2 sene vadeyi makul buluyor.
Muhtemelen grupta borçlu şirketlerin kredileri Doğuş Grubu altında toplanacak. Yeni teminat ve taahhütler mukabilinde Doğuş’a ödeme kolaylığı tesis edilecek.
İKİ SENELİK ZARAR: 4,3 MİLYAR TL
Tablo çok da parlak değil. Doğuş Grubu 2016 senesinde 2 milyar TL, 2017’de 2,3 milyar TL zarar etmişti. Senelik satış geliri ise 20,4 milyar TL.
Dolayısı ile küçülmekten ve varlık satışlarından elde ettiği nakitle borç yükünü azaltmaktan başka çıkış yolu görünmüyor.
Ferit Şahenk’in çaresizliği de bu noktada başlıyor. Acilen satıp nakite dönmesi lazım. Amma velakin piyasada fiyatlar yerlerde sürünüyor. Yaprak kıpırdamıyor. Herkes bankalara borçlu.
Birkaç sene evvel 1 milyar TL’ye satabileceği AVM hissesinin hal-i hazırda 500 milyon TL’ye bile alıcısı yok.
2001 krizinde geçici bir şok yaşandı, kalan sağlar 2002’den itibaren esen rüzgârlarla yol almaya başladı.
Ferit Şahenk bizzat yaşamıştı o hızlı toparlanmayı.
“BANA BAŞKANIM” DİYECEKSİNİZ!
9 Temmuz 2018 Pazartesi günü Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde (TBMM) yemin eden Recep Tayyip Erdoğan’ın Saray’ın önünde yaptığı konuşma “hukuk devleti” beklentisinin ne kadar beyhude olduğunu gözler önüne serdi.
Otoriterliğin tonunun günden güne koyulaşacağı bir döneme girildi.
Erdoğan’ın çizdiği çerçeve ekonominin birkaç sene içinde 2001 krizinin akabinde tecrübe edilmiş benzer şekilde düzlüğe çıkmasına ihtimal bırakmadı. O gün hukuk ve demokrasi en mühim teminattı. Bugün hiçbiri yok.
Son Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) Erdoğan rejiminin nasıl işleyeceği hakkında hayli fikir verdi.
Maalesefe denge ve denetim mekanizmalarının hükmü kalmadı.
Bankalar yahut reel sektör zora düşse devlet destek verir, yola devam edilir. Devlet zora düşmüşse, asırlık teamül, kaide ve hafızasından mahrum bırakılmışsa ne olacak?
SERMAYENİN YENİ YERİ BELLİ
Temel hak ve hürriyetler bir kişinin iki dudağı arasına sıkışmışsa kim huzur içinde uyuyabilir.
Hülâsa eksiği gediği ile demokratik devlet bitmiştir ve yeni devrin 1. Cumhurbaşkanı’nın tasavvur ettiği sistemde sermayenin yeri bellidir: Saray’ın çizdiği hudutlar içinde ticaret yapmak ve işaret ettiği yerlere para aktarmak…
Doğuş gibi holdinglerin bile borçlarını ödeyemez hale geldiği, Türk Telekom’un icralık olduğu Türkiye’de şu günler Osmanlı Devleti’nin çöküş devrini hatırlatıyor.
Ekonomi iflas etmiş. Bu haldeyken Saray’da tantanalı merasimlerle âleme nizam verileceği zannediliyor.
Erdoğan’ın saltanatı haricinde her mevzu füruat.
İstibdat devri resmiyet kespettiğine göre hayatta kalmak isteyenler, kestirme yolu çoktan farketmiş olmalı.
Herkesin artık Erdoğan’a kendi tabiriyle “Başkanım!” diye hitap etmeye alışmasında fayda var.
Ötesi tedavülden kalkan demokrasi günlerine ait hoş birer hatıradır.
[Semih Ardıç] 10.5.2018 [TR724]
Yeni normal [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]
Max Weber, karşımızdakine yaptırmak istediğimizi yaptırmamızı (ya da yapmak istediğini yaptırmamızı) güç ya da iktidar olarak tanımlar. Meşru iktidar otoritedir. Meşruiyet öznel bir kavramdır ve yasallıktan (legalite) farklıdır. Yasalar daha durağandır ve değişime daha kapalıdır. Yasalar elbette değişebilir, ama çok düşük bir hızla. Esasında yasaların idealde değişim hızı, toplumsal değişimle eş olmalıdır. Bu, toplumsal değişime uyumlu bir yasal değişimi beraberinde getirir ve toplumda uyumu ve huzuru destekler. Yasaların toplumsal değişim hızından daha büyük bir hızla değişime tabi tutulması, toplumsal huzursuzluklara neden olur. Bir tür reaksiyon doğurur. Devrimci (var olan düzeni düzen harici yollarla değiştirme) hareketleri besler ve iktidarın meşruiyetinin altını oyar. Bu tanımlar ışığında, yasaları oturmuş toplumlarda huzursuzluklar minimal seviyededir ve kolaylıkla absorbe edilerek çözümlenir. Oysa yasaları “dalgalanmalı” olan toplumlar bir türlü rahat edemezler.
Yasaları değiştirmek elbette olanaklıdır. Öyle olması da iyidir. Ama bir şartla: yasal değişimin gerekçesi toplumsal ortak iyi olmalıdır. Yani herkesin – ya da toplumun büyük çoğunluğunun – onay ve desteğini arkasına almalı, küçük yüzdelerle de olsa toplumun karşıt görüşte olan kesimini ötekileştirmemeli, dahası marjinalize etmemelidir. Dahası, yasal değişim iktidarda olanların daha uzun iktidarda kalmalarına hizmet etmek doğrultusunda olmamalıdır. Yine, yasal değişim iktidar sahiplerinin cendereyi arttırmak ve daha sıkı bir toplumsal kontrol sağlamak hedefiyle gerçekleşmemelidir. Aksi halde yine toplumsal kamplaşma ve kutuplaşma kaçınılmaz olur. Sisteme gücen azalır. Kapsayıcılığın azalması oranında santrifüj etkisi artar ve toplumsal birlik-beraberlik ağır yara alır. Bu anomaliyi mutlaka toplumsal çalkantılar ve ekonomik küçülme takip eder. Çünkü huzursuz ve istikrarsız politik ve sosyal sistemlerde ekonomik yatırımcılar kendilerine daha güvenli limanlar aramaya başlar. Sermaye o toplumu terk eder, durgunluk ve küçülmeyi müteakiben işsizlik, enflasyon ve devalüasyon gibi ekonomik sorunlara zemin hazırlanmış olur.
Yasal değişimlerin en yüksek oranda etki sahibi olanı şüphesiz ki anayasal değişimlerdir. Bunların da en vurucusu elbette sistemik değişime yol açan anayasa değişimleridir. 1980 darbesini takip eden 1982 anayasası, her ne kadar sistemik düzeyde bir değişime sebep olmuş da olsa, 24 Haziran 2018’de yürürlüğe giren anayasa değişimleri 1982 anayasasından kat be kat daha kökten değişimlere neden olmuştur. 17/25 Aralık sonrası yargıya darbe yaparak güçler ayrılığını fiilen sonlandıran “sivil iktidar”, 15 Temmuz sonrasında fiili olarak 1982 anayasasını yürürlükten kaldırmış ve 25 Haziran 2018 tarihine kadar ülkeyi anayasasız bir şekilde yönetmiştir. Meclisi (kanun yapıcı organı) Kanun Hükmünde Kararname’lerle etkisiz hale getirmiş, böylelikle yargıdan sonra yasamayı da yürütme erkinin mutlak etkisine bağlamıştır. Maalesef aydınlar bunu göremediler Türkiye’de. Ya da görmek istemediler. Ama 15 Temmuz’da sistem zaten değişti. Bunu Erdoğan bir oldu-bitti ile yaptı (atı alan Üsküdar’a geçti). Böylelikle 1923 Cumhuriyeti (ister 1920, ister 1960 isterse de 1980 anayasal rejimleri oldun) fiilen sonlandırıldı. 24 Haziran’da ise 1923 Cumhuriyeti hukuken de son buldu. 2018, yeni rejimin kendi devletini kuruş tarihidir. Kurumsallaşabildiği takdirde, yeni tarih yazımı bu tarihi böyle anacaktır.
Değişimler Türkiye sosyolojisine uygun mu?
Bu değişimler Türkiye sosyolojisine uygun mu oldu, yoksa toplumsal dinamiklerle çelişiyor mu? Asıl soru ve sorun burada! Lafı uzatmadan belirteyim ki, bu değişimler Türkiye sosyolojisine uygun olarak gerçekleşti. İslamcılar ve nasyonalistler (milliyetçiler ve ulusalcılar) Türkiye toplumunun büyük çoğunluğunu oluşturuyorlar. Bugün itibarıyla derin devletin etkisiyle İslamcı ana akım yön, nasyonalist ana akım yönle bütünleştirilmiş durumda. Bu ana damarın Batı değerlerinden (demokrasi, açık toplum, hukuk devleti, güçler ayrılığı, insan hak ve özgürlükleri, liberal demokrasi, özel mülkiyet hakkı vs.) kopma konusunda ortak bir tavır içinde olduğu anlaşılıyor. Kemalizm içinde olmamasına karşın, Kurtuluş Savaşı’ndan itici güç devşiren anti-Batıcı damar, İslamcıların Osmanlıcı ve cihatçı damarıyla milliyetçilerin “alalım düşmandan eski yerleri” tutumu üzerinden Türkiye’de hâkim ana akım ideolojik çerçeveyi oluşturuyor bugün. Sol, evrensel sol değil, ulusalcı (sol-nasyonalist). Sağ, evrensel sağdan kopuk, lokal ve kültür-şovenist bir ideoloji. Dolayısıyla Erdoğan’a destek olan ya da karşı olan, fark etmiyor.
Max Weber ile başladık, onunla sonlandıralım. Erdoğan rejimi sonuna kadar “karizmatik lider” algısı üzerine inşa edildi. Arkadaki derin yapı, bunu son raddeye kadar kullanacak. Rasyonel yönetimden karizmatik yönetime gerileyişle beraber, yasalar evreni Türkiye’de gayet keyfi bir değişim sürekliliğine tabi tutuluyor. Çünkü devleti ele geçirmek isteyenler, devlette yapılanıyor. Bu nedenle KHK’larla devlette kendileri için tehdit olarak gördükleri herkesi “temizlediler”. Sonra da KHK’ların “istisnai” olma durumunu, yeni 24 Haziran sonrası rejimi ile “olağanlaştırdılar”. Artık istedikleri KHK’yı çıkartacak, istedikleri grup ya da kişinin üzerine gidecekler. Sıra kendisine gelene kadar herkes bunu alkışlayacak ya da başını diğer yöne çevirerek görmezden gelecek. Sonra sıra kendine geldiğinde, başkaları da kendisine aynı tutumla yaklaşacak. Keyfi KHK çıkartma yetkisi nasıl olsa cumhurbaşkanında!
Dediğim gibi sosyolojik dinamikler, bu gidişatın taşlarını döşedi! Adım-adım, istikrarlı bir şekilde demokrasi eridi, sonunda da tükendi. Başka bir ifadeyle, Türkiye insanı, demokrasi ve açık toplum talep etmiyor. Zengin ve özgür bir ülke de talep etmiyor. Güç ve azamet istiyor. Evlatlarına ekmek değil mermi üretmeyi tercih ediyor. Bu nedenle de tıpkı 1930’ların Almanya’sı veya İtalya’sı gibi, hayal ekip acı biçecek! Türkiye’nin yeni normali bu. Keşke öğrenmesinin daha başka bir yolu olsaydı. Keşke elindekinin değerini, onu yıkıp yakmadan önce bilseydi.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 10.7.2018 [TR724]
Yasaları değiştirmek elbette olanaklıdır. Öyle olması da iyidir. Ama bir şartla: yasal değişimin gerekçesi toplumsal ortak iyi olmalıdır. Yani herkesin – ya da toplumun büyük çoğunluğunun – onay ve desteğini arkasına almalı, küçük yüzdelerle de olsa toplumun karşıt görüşte olan kesimini ötekileştirmemeli, dahası marjinalize etmemelidir. Dahası, yasal değişim iktidarda olanların daha uzun iktidarda kalmalarına hizmet etmek doğrultusunda olmamalıdır. Yine, yasal değişim iktidar sahiplerinin cendereyi arttırmak ve daha sıkı bir toplumsal kontrol sağlamak hedefiyle gerçekleşmemelidir. Aksi halde yine toplumsal kamplaşma ve kutuplaşma kaçınılmaz olur. Sisteme gücen azalır. Kapsayıcılığın azalması oranında santrifüj etkisi artar ve toplumsal birlik-beraberlik ağır yara alır. Bu anomaliyi mutlaka toplumsal çalkantılar ve ekonomik küçülme takip eder. Çünkü huzursuz ve istikrarsız politik ve sosyal sistemlerde ekonomik yatırımcılar kendilerine daha güvenli limanlar aramaya başlar. Sermaye o toplumu terk eder, durgunluk ve küçülmeyi müteakiben işsizlik, enflasyon ve devalüasyon gibi ekonomik sorunlara zemin hazırlanmış olur.
Yasal değişimlerin en yüksek oranda etki sahibi olanı şüphesiz ki anayasal değişimlerdir. Bunların da en vurucusu elbette sistemik değişime yol açan anayasa değişimleridir. 1980 darbesini takip eden 1982 anayasası, her ne kadar sistemik düzeyde bir değişime sebep olmuş da olsa, 24 Haziran 2018’de yürürlüğe giren anayasa değişimleri 1982 anayasasından kat be kat daha kökten değişimlere neden olmuştur. 17/25 Aralık sonrası yargıya darbe yaparak güçler ayrılığını fiilen sonlandıran “sivil iktidar”, 15 Temmuz sonrasında fiili olarak 1982 anayasasını yürürlükten kaldırmış ve 25 Haziran 2018 tarihine kadar ülkeyi anayasasız bir şekilde yönetmiştir. Meclisi (kanun yapıcı organı) Kanun Hükmünde Kararname’lerle etkisiz hale getirmiş, böylelikle yargıdan sonra yasamayı da yürütme erkinin mutlak etkisine bağlamıştır. Maalesef aydınlar bunu göremediler Türkiye’de. Ya da görmek istemediler. Ama 15 Temmuz’da sistem zaten değişti. Bunu Erdoğan bir oldu-bitti ile yaptı (atı alan Üsküdar’a geçti). Böylelikle 1923 Cumhuriyeti (ister 1920, ister 1960 isterse de 1980 anayasal rejimleri oldun) fiilen sonlandırıldı. 24 Haziran’da ise 1923 Cumhuriyeti hukuken de son buldu. 2018, yeni rejimin kendi devletini kuruş tarihidir. Kurumsallaşabildiği takdirde, yeni tarih yazımı bu tarihi böyle anacaktır.
Değişimler Türkiye sosyolojisine uygun mu?
Bu değişimler Türkiye sosyolojisine uygun mu oldu, yoksa toplumsal dinamiklerle çelişiyor mu? Asıl soru ve sorun burada! Lafı uzatmadan belirteyim ki, bu değişimler Türkiye sosyolojisine uygun olarak gerçekleşti. İslamcılar ve nasyonalistler (milliyetçiler ve ulusalcılar) Türkiye toplumunun büyük çoğunluğunu oluşturuyorlar. Bugün itibarıyla derin devletin etkisiyle İslamcı ana akım yön, nasyonalist ana akım yönle bütünleştirilmiş durumda. Bu ana damarın Batı değerlerinden (demokrasi, açık toplum, hukuk devleti, güçler ayrılığı, insan hak ve özgürlükleri, liberal demokrasi, özel mülkiyet hakkı vs.) kopma konusunda ortak bir tavır içinde olduğu anlaşılıyor. Kemalizm içinde olmamasına karşın, Kurtuluş Savaşı’ndan itici güç devşiren anti-Batıcı damar, İslamcıların Osmanlıcı ve cihatçı damarıyla milliyetçilerin “alalım düşmandan eski yerleri” tutumu üzerinden Türkiye’de hâkim ana akım ideolojik çerçeveyi oluşturuyor bugün. Sol, evrensel sol değil, ulusalcı (sol-nasyonalist). Sağ, evrensel sağdan kopuk, lokal ve kültür-şovenist bir ideoloji. Dolayısıyla Erdoğan’a destek olan ya da karşı olan, fark etmiyor.
Max Weber ile başladık, onunla sonlandıralım. Erdoğan rejimi sonuna kadar “karizmatik lider” algısı üzerine inşa edildi. Arkadaki derin yapı, bunu son raddeye kadar kullanacak. Rasyonel yönetimden karizmatik yönetime gerileyişle beraber, yasalar evreni Türkiye’de gayet keyfi bir değişim sürekliliğine tabi tutuluyor. Çünkü devleti ele geçirmek isteyenler, devlette yapılanıyor. Bu nedenle KHK’larla devlette kendileri için tehdit olarak gördükleri herkesi “temizlediler”. Sonra da KHK’ların “istisnai” olma durumunu, yeni 24 Haziran sonrası rejimi ile “olağanlaştırdılar”. Artık istedikleri KHK’yı çıkartacak, istedikleri grup ya da kişinin üzerine gidecekler. Sıra kendisine gelene kadar herkes bunu alkışlayacak ya da başını diğer yöne çevirerek görmezden gelecek. Sonra sıra kendine geldiğinde, başkaları da kendisine aynı tutumla yaklaşacak. Keyfi KHK çıkartma yetkisi nasıl olsa cumhurbaşkanında!
Dediğim gibi sosyolojik dinamikler, bu gidişatın taşlarını döşedi! Adım-adım, istikrarlı bir şekilde demokrasi eridi, sonunda da tükendi. Başka bir ifadeyle, Türkiye insanı, demokrasi ve açık toplum talep etmiyor. Zengin ve özgür bir ülke de talep etmiyor. Güç ve azamet istiyor. Evlatlarına ekmek değil mermi üretmeyi tercih ediyor. Bu nedenle de tıpkı 1930’ların Almanya’sı veya İtalya’sı gibi, hayal ekip acı biçecek! Türkiye’nin yeni normali bu. Keşke öğrenmesinin daha başka bir yolu olsaydı. Keşke elindekinin değerini, onu yıkıp yakmadan önce bilseydi.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 10.7.2018 [TR724]
Mutlu insanlar ülkesi! [Basri Doğan]
Hollanda İstatistik Kurumu, 17 milyon nüfuslu ülkede 18 ve üstü yaştaki her beş kişiden birinin kendini ‘çok mutlu’ hissettiğini açıkladı. Araştırmaya göre, halkın yüzde 86’sı kendini ‘mutluyum, en azından mutsuz değilim veya çok mutluyum’ diye tanımlıyor.
Merkezi İstatistik Bürosu’nun (CBS) yaptığı araştırmada mutluluklarına 1 ile 10 arası puan veren vatandaşlardan yüzde 20’si kendileri için 9 ile 10 puan kullandı. Yaşamlarına 7 ile 8 puan verenlerin yani ‘en azından mutsuz değilim’ ve ‘mutluyum’ diyenleri oranı ise yüzde 66’ya tekabül ediyor. Kendilerini ‘mutsuz’ hissedenler ile ‘ne mutluyum nede mutsuzum’ diyenler ise toplumun sadece yüzde 14’ünü oluşturuyor.
MUTSUZLARIN SAĞLIKLARI DAHA KÖTÜ
Özellikle evliler, yüksek gelir kategorisindekiler ve işçiler ‘çok mutlu’ olduklarını ifade ederken, boşanmış yetişkinler, düşük eğitimli ve düşük gelir grubundakiler ‘mutsuz’ olduklarını dile getirdi. Çok mutlu olan yetişkinlerin yüzde 56’sı aile, arkadaş veya tanıdıklarıyla günlük temas halinde bulunduklarını beyan etti. Sonuçları analiz eden kuruma göre, aileleri ile sürekli temas halinde olan insanlar, diğer insanlara daha fazla güven duyuyor. Kendilerini mutsuz görenlerin sağlık durumları ise diğer insanlara göre daha kötü durumda.
MUTLULUĞUN ANAHTARI
Sağlık, eğitim ve medeni hal gibi durumlar mutluluğu etkileyen önemli faktörler. Düzenli kitap okuyan ve sosyal iletişimi güçlü olanlar emsallerine göre daha da mutlu oluyor.
***
AVRUPA MUTLU, TÜRKİYE MUTSUZ
Birleşmiş Milletler Sürdürülebilir Kalkınma Çözümleri Ağı’nın, Dünya Mutluluk Raporu’na göre 10 mutlu ülkeden 7’si Avrupa’da. Türkiye listede 69. sırada. 2018 raporunda çok daha gerilerde çıkması bekleniyor.
İşte sırasıyla halkı en mutlu 10 ülke:
1-Norveç
2-Danimarka
3-İzlanda
4-İsviçre
5-Finlandiya
6-Hollanda
7-Kanada
8-Yeni Zellanda
9-Avustralya
10-İsveç
[Basri Doğan] 10.7.2018 [TR724]
Merkezi İstatistik Bürosu’nun (CBS) yaptığı araştırmada mutluluklarına 1 ile 10 arası puan veren vatandaşlardan yüzde 20’si kendileri için 9 ile 10 puan kullandı. Yaşamlarına 7 ile 8 puan verenlerin yani ‘en azından mutsuz değilim’ ve ‘mutluyum’ diyenleri oranı ise yüzde 66’ya tekabül ediyor. Kendilerini ‘mutsuz’ hissedenler ile ‘ne mutluyum nede mutsuzum’ diyenler ise toplumun sadece yüzde 14’ünü oluşturuyor.
MUTSUZLARIN SAĞLIKLARI DAHA KÖTÜ
Özellikle evliler, yüksek gelir kategorisindekiler ve işçiler ‘çok mutlu’ olduklarını ifade ederken, boşanmış yetişkinler, düşük eğitimli ve düşük gelir grubundakiler ‘mutsuz’ olduklarını dile getirdi. Çok mutlu olan yetişkinlerin yüzde 56’sı aile, arkadaş veya tanıdıklarıyla günlük temas halinde bulunduklarını beyan etti. Sonuçları analiz eden kuruma göre, aileleri ile sürekli temas halinde olan insanlar, diğer insanlara daha fazla güven duyuyor. Kendilerini mutsuz görenlerin sağlık durumları ise diğer insanlara göre daha kötü durumda.
MUTLULUĞUN ANAHTARI
Sağlık, eğitim ve medeni hal gibi durumlar mutluluğu etkileyen önemli faktörler. Düzenli kitap okuyan ve sosyal iletişimi güçlü olanlar emsallerine göre daha da mutlu oluyor.
***
AVRUPA MUTLU, TÜRKİYE MUTSUZ
Birleşmiş Milletler Sürdürülebilir Kalkınma Çözümleri Ağı’nın, Dünya Mutluluk Raporu’na göre 10 mutlu ülkeden 7’si Avrupa’da. Türkiye listede 69. sırada. 2018 raporunda çok daha gerilerde çıkması bekleniyor.
İşte sırasıyla halkı en mutlu 10 ülke:
1-Norveç
2-Danimarka
3-İzlanda
4-İsviçre
5-Finlandiya
6-Hollanda
7-Kanada
8-Yeni Zellanda
9-Avustralya
10-İsveç
[Basri Doğan] 10.7.2018 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)