McCarthy, Hoover, Kazan... [Ali Emir Pakkan]

Türkiye'deki cadı avının benzeri, 1940 ve 50'li yıllarda Amerika'da yaşandı! Komünist diye insanlar fişlendi, yargılandı, işten atıldı! Adı öne çıkan 4 isim üzerinden dönemi okuyalım: Senatör McCarthy, FBI J. Edgar Hoover, sanatçı Elia Kazan ve oyun yazarı Ring Lardner Jr...

Cadı avı dönemine adını veren senatör Joseph Raymond McCarthy, perde önündeki isim. ABD'nin Orta Batı bölgelerinden gelen muhafazakar bir taşra politikacısı... Başarısız bir avukat! Demokrat Parti'de yüz bulamayınca Cumhuriyetçi olmuş. 1946'da Senato'ya seçiliyor. Komünizmle mücadele bayrağını ele alarak öne çıkmayı başarıyor. Ahlaksızlığı ve acımasızlığı ile şöhret yapıyor. 1954'ün Aralık ayında bazı eylemlerini kınayan kararın, senatoda 76 oyla kabul edilmesi sonunu getiriyor! Etrafı bir anda boşalıyor! Kendisini, eski alışkanlığı olan içkiye veriyor. Karaciğeri iflas edince de, 1957 yılında ölüyor. R. McCarthy için; "Amerikan halkının kafasını karıştırıp saptırmak ve Amerika'nın dünyadaki itibarını düşürmek için, hiçbir kimse onun kadar başarılı olamamıştır.” deniyor.

Komünizmle mücadelenin perde arkasındaki ismi ise FBI'ın değişmez başkanı J. Edgar Hoover... 48 yıl boyunca teşkilatı yönetiyor. Fişlemeleri yapıyor, Amerika'ya sadakatlarından şüphelenilenler "kara listeye" alınıyor! Hayatları karartılıyor! Tarihin en büyük dosyacısı! Görevde bu kadar uzun süre kalmasının sırlarından biri de şantaj olarak kullandığı seks kasetleri! Martin Luther King, onun zamanında öldürülüyor! Hoveer'ı görevden almak isteyen Başkan John F. Kennedy suikaste kurban gidiyor! Başkan Truman 12 Mayıs 1945'te, Hoover'in başı sıkıştığında kullanmak için herkes hakkında seks dosyası ve şantaj malzemesi biriktirmesinden yakınıyor ve ‘'Böyle giderse bizim de Gestapomuz olacak'' diyor!

Amerika Karşıtı Faaliyetleri Soruşturma Komitesi, Hollywood'da görüşlerinden hoşlanılmayan kişileri kara listeye alıyor. Geçmişinde herhangi bir sol gruba sempatizan olanlar bile ifadeye çağrılıyor, arkadaşları hakkında ifade vermeleri isteniyor. Kara listeye girenlere hiçbir şekilde iş verilmiyor. 

Hollywood'un ünlü senaryo yazarı Ring Lardner Jr. de 1947 yılında Cumhuriyetçi komünistlikle suçlanıyor. Amerikan-Karşıtı Etkinlikler Kurulu'nun sorularını cevaplamadığı için hapis cezasına çarptırılıyor. Senatör McCarthy'nin: “Komünist Partisi'ne üye oldunuz mu?” sorusuna şu cevabı veriyor ünlü yazar; "Sizin sorularınızı istediğiniz gibi cevaplayabilirim ama sabah olunca da kendimden nefret ederim."

Bu cadı avı döneminde sorguya çekilenlere "bir kaç isim ver salıverelim" denir! Arkadaşlarının adını komisyona vererek kendilerini kurtarmaya çalışanlar olur. Bunlar içinde en ünlüsü yönetmen Elia Kazan'dır. Kayseri kökenli bir Rum ailenin çocuğu olarak İstanbul'da doğan Kazan, 11 arkadaşını ihbar eder. Yüklü bir para karşılığı film anlaşmasına imza atar! Ama 1999 yılında Oscar ödülünü alırken geçmişi peşini bırakmaz! Nick Nolte, Ed Haris, Tim Robins, Susan Sarandon, Jesica Lange gibi birçok ünlü oyuncu ve yönetmen durumu protesto ederek ödül töreni sırasında salonu terk eder. 

1940'ta çıkarılan Alien Registration Act (Yabancıları Kayıt Kanunu) çerçevesinde, Amerika'da 4 milyon 741 bin 971 yabancı fişleniyor. Binlerce insan "kara listeye" giriyor ve işini kaybediyor. Yargılananlar, intihar edenler, sürgüne gönderilenlerle komünist avı sürüyor.

Türkiye'deki cadı avı dönemi sona erdiğinde de kim ne yaptı ise yazılacak! Hiç kuşkumuz yok; bazıları tarihin kirli sayfaları arasında yerini alacak! 

[Ali Emir Pakkan] 24.4.2017 [Samanyolu Haber]
aliemirpakkan@gmail.com
Twitter @AliEmirPakkan

Abdurrahman Cerrahoğlu...[Abdullah Aymaz]

1960’lı yılların başında, İzmir’de İslamî kitapları alabileceğimiz Abdurrahman Cerrahoğlu Ağabeyin kitabevinden başka bir kitapçı bilmiyordum. Daha sonra Risale-i Nurları tanıyınca Abdurrahman Ağabeyi daha yakından tanıma imkânım oldu. Tabiî bu arada Cerrol mürekkeplerini imâl etti. Hem de ilk defa alkolsüz mürekkep yapmıştı, hem de çeşitli renklerde…

1965’te İzmir İmam-Hatip Okulu Mezunları Cemiyeti olarak, İhsan Emci Ağabeyin başkanlığında Fehmi Koru, Mehmet Binici gibi arkadaşlarımızla GURBET  dergisini çıkarmaya başladık. Abdurrahman Cerrahoğlu Ağabeyimiz de bu dergide yazılar yazardı. Bunlardan birisi 15 Mayıs 1965’te neşredilen Gurbet dergisinin üçüncü sayısında çıkmıştı. Başlığı “HAC’da Kemiyet ve Keyfiyet Meselesi” idi… Abdurrahman Ağabey giriş kısmında şöyle diyordu: “Bu yıl Hac farizasını îfa eden Müslüman devletleri içerisinde Suudi Arabistan Hükümetinin resmi kayıtlarına göre Türkiye adet itibariyle birinci gelmektedir. Bu, Türkiye’yi dinsiz göstermek isteyen ve İslam Âlemine öyle propaganda yapan muarızlarımızın ve sömürgecilerin yalanlarına güzel bir cevaptır. Başımdan şöyle bir hâdise geçti. Ravza-i Mutahharede namaz kılarken Halepli bir Müslüman namaz kılışıma dikkat etmiş, namazımı bitirdikten sonra memleketimi sordu. ‘Türkiye’ deyince, inanmadı. Hayretler içerisinde kaldı. Cebinden küçük bir Kur’an-ı Kerim çıkardı. Okumamı söyledi, okudum. Elimi hararetle sıktı. Hayretinin sebebini sordum. Meğer şöyle inandırılmış; Türkiye’de câmilere girmek yasakmış, câmiler sadece müze hâlini almış, Kur’an kalkmış, halk tanassur etmiş (hıristiyan olmuş) veya dinsiz kalmış. Muhatabıma bunların hep kötü propaganda eseri olduğunu, Müslümanları birbirinden ayırmak için düşmanlarımız tarafından yapıldığını söyledim. Memnun oldu. Tekrar beni bir kardeş sevgisiyle bağrına bastı, ısrarla memleketine davet etti. Ben de onu Türkiye’deki Müslümanlığı görmesi için memleketime davet ettim.”

Abdurrahman Cerrahoğlu Ağabey, Üstad Hazretlerinin ziyaretine gittiği bir seferinde, kendisine Üstad der ki: “Kardeşim Abdurrahman, Hz. Ali (r.a.) Efendimize mensup kişi benim. Ne alıyorsam, o kanaldan alıyorum…”  Bu sözler karşısında donup kalan Abdurrahman Ağabey şu değerlendirmeyi yapar:

“Birkaç yıl evvel bir rüya görmüştüm. O rüyamı Nakşi Tarikatının Halidiye kolu şeyhlerinden Mithat Efendi Hazretlerine anlatmıştım. Rüyam şöyleydi: 1949 yıllarındayım. Asker olmuştum. Altı aylığına Kore’ye gönderilmiştim. Altı ay harbettikten  sonra vatanıma dönerken, rüyamda  Kanber Ağa isminde bir zat bana bir kutu kaşık verdi, ‘Bunu çocuklarına hediye götür’ dedi. Bu uzun rüyayı Midhat Çınar  Efendi Hazretleri şöyle tabir buyurdular: ‘Oğlum, Hz. Ali’ye mensup bir zat tarafından büyük fayda göreceksin, buna dikkat et.’  (Muhtemelen Hz. Ali Efendimizin Kanber isimli yakınından dolayı olsa gerek. A.A.)   Ben bu rüyayı gördüğüm zaman daha henüz Kore Harbi çıkmamıştı. Ben Kore neresidir bilmiyorum. Kore Harbi çıkıp gazetelerde Kore’ye ait resimler çıkmaya başlayınca, resimlere baktım, hep rüyamda gördüğüm yerler… Şaşırıyordum. Ama artık rüyanın doğru olduğuna inandım. ‘Acaba Hz Ali’ye (r.a.) mensup, kim diye düşünüyordum. Bu ziyaretimde Üstad, onun kendisi olduğunu söyledi. 

İzmir İnönü Lisesinde öğretmen iken bir edebiyat öğretmeni arkadaşımızın dedesi vefat etti. Aileyi yakından tanıyorum. Cenazesine gittik. Baktım orada Abdurrahman Ağabey de var. Defin olayından sonra bana dedi ki: “Gel ben seni annemin mezarına götüreyim de bir Fatiha okuyalım.” Beraber kabrin yanına vardık. Duamızı okuduktan sonra bana, “Bir gün annem Risale-i Nur okuyordu. Ağlamaya başladı. ‘Neden ağlıyorsun?’ dediğimde: ‘Erkek olmadığıma…   Erkek olsaydım; gider, Üstad’ın hizmetinde bulunurdum’ dedi. Kısa bir müddet sonra Isparta’da Üstad Hazretlerini ziyaretimde ilk sözü şu oldu: ‘Abdurrahman, bugünlerde annenle uğraşıyordum, yoksa vefat mı etti?’  Ben, ‘Hayır Üstadım, selam ve hürmetleri var; dualarınızı bekler, ellerinizden öper.’ dedim. ‘Selam et ve söyle, onu da has talebelerimin arasına alıyorum’ dedi. 

Abdurrahman Ağabey, Üstad’ın vefatından sonraki bir kerâmetini de şöyle anlatıyor: “Böbrek sancısından kıvranıyordu. Yatsı namazımı zor kıldım. Uyumuş kalmışım. Rüyada büyük bir salondayız. Üstad da var. Bir ağabey kulağıma eğilerek, ‘Bugün Üstad bize gelecek, toplantıya sen de gel.’ dedi. yavaşça, ‘Ben hastayım gelemem’ dedim. Hemen, hasta olduğumu Üstad’a söyledi. O da ciddi bir vaziyette bana ‘Kalk bakalım neyin var?  buyurdu. Ben vaziyeti anlatınca, Ağrıyan böbreğimin ön kısmına sağ elini koyarak sesli duaya başladılar. Dualarında hep Cenab-ı Hakka sığınıyor, şifa diliyorlardı. O sırada uyandım. Baktım bir aya yakın devam eden bendeki ağırlık kalkmıştı, sanki hiç hasta olmamıştım. İki gün sonra kan pıhtısı içerisinde uzunca bir taş düşürdüm. Hemen İstanbul’a Prof. Gıyaseddin Korkut Beye gittik. Bana hayretle, ‘Bu taşı cidden idrar yollarından mı düşürdün? Bu mümkün olmayan bir şey!..’ dedi.  Evet Üstad Hazretleri böyle bir mürşiddi… Ama  onun bütün derdi, elemi, kederi, sevinci sadece İslamiyetti.”

Biz o koca Üstad’ı görememişsek de onun böyle güzide talebelerini gördük Elhamdülillah. Cenab-ı Hak hepsinden de râzı olsun…

[Abdullah Aymaz] 24.4.2017 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com

Gardiyan [Zeynep Zâhide]

Çoktandır gülmenin unutturulduğu, tebessümün düğün salonlarına ve eğlence mekanlarına has bir refleks haline geldiği ülkemizde güleç yüzlü insanları günden güne kaybetmenin ızdırabını yaşıyoruz.

Çoğu zaman insanlar dertlerini içine atar, günlerce hatta aylarca bazan yıllarca kendisini anlayacak bir gönül insanı bulamamanın ızdırabıyla o dertle kıvranır durur. Gün olur içini yakan o derdin sebep olduğu hastalıktan sırlarıyla beraber baki aleme göçer gider. Arkasından derler “Toprağına ağır gelmesin de rahmetlik pek de suratsızdı” kimse demez ki “Adama tebessümü unutturan sebep neydi acaba”

Hani müslümanız ya, hani açken; “Komşusu açken kendisi tok yatan bizden değildir” Hadis-i Şerifini diline pelesenk edip, az karnı doyunca açları aşağılayıp açlıktan ağzının koktuğu günleri unutan, dindarlığı başörtüsünden ibaret sayıp her türlü kul hakkına giren ham yobazlığımız var ya. Aylardır hasta yatan komşusundan habersiz, bir gün cenaze aracı binanın önüne gelince “Hayırdır bu araba niye gelmiş bu diye gördüğüne şaşıran, alt komşusunun öldüğünü duyunca da “Aaa gız ben de diyorum bu adamı çoktandır görmüyorum girip çıkarken. Sandım ki tatile gitmiş. Meğer hasta mıymış. Tüh tüh” diye sahte üzüntülerini dillendiren. Oysa çoktandır görmedim dediği komşu bir yıldır evinden dışarı çıkmayan kanser hastası ve aylardır karşılaştıkları eşinin üzüntüden zayıfladığını görünce “Bakıyorum Tülin Hanım forma girmişsiniz” diyen hal bilmezliğimiz var ya…

“Bir insanın imansız olarak ölmesi İzmir gibi bir memleketin yere batmasından daha kötüdür” sözünü beyan eden asrın Mevlana’sını tanıyana kadar benim de onlardan farkımın olmadığı için bu tür insanlara maalesef kızamıyorum. Bir gün sohbet ablamız bize şunu demişti; “Birinin mahallemizde açlıktan öldüğünü duyduğumuzda hepimizin yüreği sızlar, suçluluk duyarız. Ama ondan milyon kere beter imansız olarak birinin öldüğünü duysak çoğumuz oh çeker , hatta “Cehennemü'l zümera" deriz. Oysa mahallemizde imansız olarak ölen o insan yarın iman hakikatlerini kendisine duyurmadığımızdan dolayı bizden şikayetçi olursa nasıl bir bahane bulacağız bilemiyorum” demiş, bir müslüman olarak sorumluluğumuzu hatırlatmıştı.

İşte o gün bu gündür kendime, özellikle iman hakikatleri konusunda zayıf gördüğüm, kendimce sorumluluk alanımdaki insanlarla sürekli diyalog halinde olmaya çalışıyorum. Sadece iman hakikatleri konusunda değil tabi; komşuluk ve arkadaşlık hakkı olarak da değerlendirip, diyaloğumu canlı tutmaya çalışıyorum. Komşularımdan birinin moralini bozuk görünce mutlaka derdini dinleyip gücüm yettiğince derdine derman olmaya çalışıyorum. İşte aşağıda size aktaracağım mesele de bir komşumun günlerdir moralinin bozuk olduğunu gördüğümde ısrarlı sorularımla ortaya çıkmış bir korkunç bir zulüm örneğidir.

Komşum Sevde Hanım'ın eşi hapishanede infaz koruma memuru. Yani eski deyimle gardiyan. “Eşim tutturdu ki ben istifa edeceğim” diye başladı, arkasından sebebini açıklayacağı eşinin şahit olduğu ve kimselere anlatmaması için tembihlediği hadiseyi anlatmaya. Eşi tembihlemiş ama Sevde Hanım'ın bu zulmü saklaması yüreğine dert olmuş. Bunu birilerine mutlaka duyurup bir çare bulunması gerektiği konusunda hep içini kemirmiş durmuş bu mes'ele.

“Hayırdır” deyip sözlerinin bir an evvel devamını getirmesini arzuladım.

- Zeynep Hanım. Bizim bey geçenlerde hapishanede bir olaya şahit olmuş. Gerçi orası hapishane, özellikle on beş temmuzdan sonra anlatılmayacak kadar çirkefleşmiş hapishane ve yönetimi. Fakat bu son hadise eşimi canından bezdirmiş.

Sevde Hanım bunları anlatırken ses tonunu biraz daha kısarak konuşmaya devam etti.

- Geçenlerde eşimin çalıştığı birime birini getirmişler. Eşimin tarif ettiğine göre zayıf kuru bir gençmiş. Mesleği öğretmenmiş. Ağzı kanlar içindeymiş geldiğinde. Yürüyemiyormuş garibim. İki arkadaş koluna girip, haddinden fazla dolu olmasından dolayı boş yatak da bulamadıklarından bir köşeye taşımışlar. Gerçi, içerdekiler hemen yer göstermiş yeni gelen bu öğretmene ama öğretmen kendinde değilmiş zaten. Eşimin anlattığına göre yüzüne baktığında ürpermiş.

- Neden ürpermiş ki

- Anlatacağım. Anladığım kadarıyla dişlerini kırmışlar ve doktora götürülmediği için ağzının içi iltihaplanmış. Dilinden diş etlerine her tarafı iltihap kaplamış. Ağzının içi, dudakları şişmiş. Öyle ki korkudan yüzüne bakamadım diyor. Eşime ertesi gün bu öğretmenin ağzına koyması için karbonat benzeri bir toz vermişler. Eşim bu tozu öğretmene götürdüğünde ağlayarak eline bir not tutuşturmuş. Notta şunlar yazıyormuş.

“Allah peygamber aşkına birilerine söyleyin beni öldürsünler. Artık dayanamıyorum. Karakolda üç gün boyunca işkence yaptılar. Kerpetenle parça parça sırtımdan etlerimi kopardılar. Parmaklarımı çekiçle kırıp penseyle tırnaklarımı çektiler. Dişlerime çekiçle vurup kırdılar. Ben yetimim kardeşim. Dostum kimsem yok benim. İşkenceden şikayet değil derdim. Keşke daha fazla işkence etseler de ben de biran evvel Rabbime kavuşsam. Dün gece bana bir video izlettirdiler. Evime gitmişler eşimi ve 13 yaşındaki kızımı alıp bir yere götürmüşler soyundurup videoya çekmişler. Bana dediler eğer okulunuza yardım yapanların isimlerini bize vermezsen bir sonra ki videoda eşine, kızına tecavüz ettiğimizin görüntülerini seyredeceksin. Vallahi Billahi Tallahi bilmiyorum. Okulumuza kimin yardım ettiğini. Ben sadece sıradan bir öğretmenim. Okulun mütevelli heyetinden kimseyi tanımıyorum. Sadece derslerine girdiğim talebeleri tanırım. “Bana Malatyalı iso derler ulan” diye bağıran, sol kaşında yara olan polis “Eğer isim vermezsen karın da kızın da bize helaldir” dedi. Yüzüme tükürdü. Ayaklarına kapandım. Bana ne yapıyorsanız yapın ama eşime ve kızıma dokunmayın. Beni öldürün bu işi bitirin dedim. Allah'tan korkmasam bir saniye beklemez canıma kıyardım. Ne olur ocağınıza düştüm öldürün beni. Buradaki bir mahkuma öldürtün veya siz öldürün. Takatim kalmadı. İtikadım sarsılmadan gideyim Rabbime. Zehirleyin, asın, kurşunlayın ne yapıyorsanız yapın sonra da intihar etti dersiniz. Zaten kimsem yok. Davacı olan da sahip çıkan da olmaz. Ben ölürsem eşime ve kızıma ilişmezler. Bari onların namusu kurtulur. Kurbanınız olayım kim canıma kıyarsa kıysın Rabbime yemin ederim ona hakkımı helal edeceğim. Bu notu da dışarı ulaştır. Sesimi duyur yürek taşıyan insanlara. Ses versinler sesimize. Yakarsınlar Rabbimize ki bitsin artık bu zulüm” diye yazıyormuş.

Sevde Hanım bunları anlatırken hem kendi ağladı hem de beni ağlattı. Ağlanmayacak bir hadise değildi ki. Bilmiyorum ne ara yetişti karınca basmaz efendilerin yurdunda bu canavarlara rahmet okutacak caniler.

-Peki Sevde hanım o not nerede görebilir miyim.

-Eşim o notu aldıktan sonra tuvalette okuyup hemen orada imha etmiş

-Neden?

-Neden olacak. Akşamları mesai çıkışında içerdeki mahkumlardan bu tür şeyleri dışarı çıkartırlar diye arama yapıyorlarmış kapıda.

- Ama zulüm avazı çıktığı kadar bağırıp varlığını herkese duyuruyor.

Evet. İşte bu sebepten dolayı eşimin psikolojisi iyice bozuldu. “Artık bu zulümlere şahit olmak istemiyorum” diyor. Ben de korkuyorum bu süreçte istifa ederse eşimin üzerine gelmelerinden. İstifa etmekle kalsa iyi de arkasında hapishanedeki hadiseleri bir yerde anlatır diye eşimi de hainlikle suçlayıp hapse atarlar. Yoksa anlattıklarını duydukça ben de istemiyorum artık bu işi yapmasını. Yılların birikimi var başka birime geçmeyi denedi yapmadılar. Şaştık kaldık.

Eşim yıllardır infaz koruma memuru. Artık insan sarrafı olmuş. Hep söylenip duruyor. “Bu süreç başladı başlayalı bu paralel safsatasından getirdikleri insanların yüzüne baktığımda isnat ettikleri suçlamaları yapmaları şöyle dursun, ya hu hapishanede kendilerine zarar veren haşaratı bile öldürmekten çekiniyorlar bunlar” diyor. Koğuşlar o kadar kalabalık olmasına rağmen bunlar gelir gelmez ortalığı pırıl pırıl temizlemişler. Bir de daha önce hiç bir yerde duymadığı muhteşem bir koku yayılmış koğuşlara. Dayanmamış bir gün; biraz samimi olduğu içlerinden birine sormuş. “Ya hu bu koğuşlara döktüğünüz kokudan bana da verseniz de bende evime döksem” dedim diyor. Israr etmiş söylememişler. “Bu kokuyu bulamazsın gardaş” dediler diyor. “Ya hu” dedim diyor. “Hiç olmazsa birazcık verin. Parası neyse veririm” deyince. O mahkum eşimin kulağına eğilmiş; “Gardaş” demiş “Bu koku her gece bizi ziyaret eden başta Peygamber efendimiz (SAV) olmak üzere evliya ve asfiyadan yayılan kokudur” demiş.

Sevde Hanım bunları anlatırken iyice koptu dakikalarca beraber ağladık. Ne onda anlatacak tâkât ne bende dinleyecek hal kalmamıştı. Zulümde Firavunları ve Nemrutları kıskandıracak, şeytanın gurur duyduğu avenelerinin iktidarlarının bitmesi temennisiyle müsaade isteyip kalktım.

Siz de moralinin bozuk olduğunu gördüğünüz, en azından tanıdıklarınıza sorun halini hatrını. İçinde kalıp çürütmesin o derdi çeken yürekleri. Paylaşalım da azaltalım acıları Allah’ın izniyle. Derdi olanlar kimseye anlatamıyorlarsa bana yazsın ben de isim ve mekanları değiştirerek bu köşede paylaşayım. Belki değil mutlaka, bu yazıları okuyanların o dertli kardeşlerimizin selameti için dualarını almış oluruz.

[Zeynep Zâhide] 24.4.2017 [Samanyolu Haber]
zzahide@samanyoluhaber.com

*Türkiye'de yaşanmış gerçek hikayenin anlatıldığı yukarıdaki yazıda ilgili diyaloglar hayali olarak canlandırılmıştır

İslam'ın model ülkesi Türkiye'yi ne hale getirdiler: Terör üreten, batak, güvenilmez, pespaye bir rejim [Faruk Mercan]

“Türkiye'de Avrupa'nın görmediği en demokratik seçim yapılmıştır” diyor.

Fakat 16 nisan akşamı gözlerindeki korkuyu yansıtan fotoğrafı başka bir şey söylüyor:

Kaybettiği bir referandumun sonucunu, son anda mühürsüz oy hilesiyle değiştirdi.

Ama bu sefer mızrak çuvala sığmadı, bütün dünya seçimdeki hileyi gördü. Medeni dünya, bu referandumu meşru kabul etmedi.

Almanya Başbakanı Merkel, Saraydaki şahsı tebrik etmedi. ABD Başkanı Trump, telefonla görüştü, ama Beyaz Saray, “Bu görüşme referandum sonucunu onaylıyoruz anlamına gelmiyor” açıklaması yaptı.

Saraydaki şahıs bir hedefe kilitlenmiş.

Wall Street Journal, referandumdan hemen sonra, “2021 veya 2024'te kendisini Halife ilan etmeye hazırlanıyor” diye yazdı.

Dört yıldır Türkiye'yi yakıp yıkmasının, işlediği bütün melanetlerin sebebi bu...

Göçmen kuşların uçuş güzergahı Çamlıca tepesine cami yaptırmasının, israf sarayına uyduruk “külliye” ismi vermesinin sebebi bu...

Günün birinde İstanbul ve Ankara'da Halife kıyafetiyle minbere çıkıp hutbe okumak...

Fakat büyük korkuları var...

Milletini parasını sıfırlayan, sandıktan oy çalan adamdan Halife olur mu?

Her gün ayrı bir yalan söyleyen bir kişiden Halife olur mu?

Dört yıldır memleketi bir açık cezaevi haline getiren, kadınlara bile işkence emri veren bir kişiden Halife olur mu?

Olamayacağını kendisi de biliyor.

Ama, işlediği bu büyük günahları, ancak Halife kisvesi giyerek örtebileceğine inanıyor.

Utanmadan, “Batı bize Haçlılar gibi saldırıyor” diyor ama, Anadolu İslamı'na, Haçlıların vermediği zararı verdi.

İslamcılık diye ortaya çıkanların, iktidarda kalmak için her türlü yolsuzluğu, hırsızlığı, yalanı meşru gördüğü, Türkiye'nin bir gerçeği haline geldi. İslamcılar, sandıktan oy çalıyor. Dine daha nasıl büyük zarar verilebilir?

Fakat bunca melanete rağmen, işleri yolunda gitmiyor. Gitmesi mümkün değil zaten...

Büyük korkuları var Saraydaki şahsın...

Referandumdan hemen sonra, “İlk işimiz idam cezasını getirmek” demesinin sebebi bu... Yaptığı hukuksuz işler onu uyutmuyor çünkü. Ancak düşman bellediği insanları tamamen yok ederek rahata ereceğini düşünüyor.

Michael Rubin, tıpkı İran rejiminin yaptığı gibi, Saraydaki şahsın Batıya suikastçiler göndererek muhaliflere saldırı planları olduğunu yazdı. Dünyanın her tarafında bir casus şebekesi kurduğu, takip ve kaçırma planları yaptığı biliniyor. 

Amerika'da, bu iş için kancayı taktığı Mike Flynn, Beyaz Saray'daki işini kaybetti. Büyük hüsran oldu onun için... Şimdi, eski New York Belediye Başkanı Giuliani ile iş yapmaya çalışıyor. En büyük hedefi, yakın adamı Rıza Sarraf'ı hapisten kurtarmak.

Rıza'yı tutuklatan FBI'ın dosyasında sadece eşine, oğluna ve yakın adamlarına verilen milyonlarca dolar rüşvet yok. Rıza'nın İran Devrim Muhafızları ve terörle ilişkisi de var.

Son olarak Rusya'da St. Petersburg'daki saldırıyı araştıran Rus savcı, saldırganın Türkiye'deki bir terörist gruptan para aldığını ortaya çıkardı. Bundan önce, İsveç'teki saldırıyı yapan kişinin Türkiye'den gittiği ortaya çıktı.

Şimdi Ürdün Kralı Abdullah'ın, “Batıya teröristleri Erdoğan sevk ediyor” sözlerinin ne anlama geldiğini görüyor musunuz?

1990'lı yıllardan itibaren, İslam ve demokrasinin yan yana yaşayabileceği bir model ülke olarak görülen Türkiye, bugün dünyaya terör ihraç eden bir ülke haline geldi.

Türkiye, bu terörün acısını fazlasıyla yaşıyor. Son yıllarda kaç patlama oldu Ankara'da, İstanbul'da, Gaziantep'te, Hatay'da? Yüzlerce insan öldü bu olaylarda... Türkiye bu şekilde terör vahası bir ülke haline gelmese, yılbaşı gecesi Reina'da 39 kişiyi öldüren Orta Asyalı gencin Türkiye'de ne işi olurdu?

Bunlar hep Halife olma sevdasıyla Suriye'yi karıştırmanın sonuçları...

TSK'yı bunun için Suriye'ye soktu. 70 şehit deniyor ama; rakamın yüzlerce olduğunu söyleyen kaynaklar var.

Elinden gelse Mısır'a da müdahale edecekti. “Her Firavun'un bir Musa'sı var” diyerek Sisi'yi tehdit etmesinin sebebi oydu.

Evet, 2010 yılına kadar, demokrasi ve İslam'ın model ülkesi görülen Türkiye, şimdi terör üreten, hukukun olmadığı batak ve pespaye bir Orta Doğu rejimine dönüşmüş durumda...

Bir iktidar uğruna, bir ülke sıfırlandı.

Başta, bu meseleyi sadece Cemaat'i bitirmek olarak görenler, teker teker sıranın kendilerine geldiğini gördüler.

16 Nisan günü, Ali Bayramoğlu sandık başında yumruklandı. Hayır oyu vereceğini söylediği için...

Etyen Mahcupyan, artık hain muamelesi görüyor. Hrant Dink'in öldürülmesinde parmağı olduğunu iddia eden manşetler yayınladı havuz gazeteleri...

Ahmet Taşgetiren, ne yapsa yaranamıyor Saraydaki şahsın adamlarına...

Ancak yüzde yüz biat edersen, Saraya amigoluk yaparsan ve soru sormazsan makbulsün bu pespaye rejimde...

Böyle bir rejim ayakta kalabilir mi? Kalamaz... 16 nisan akşamı bunu gösterdi. Gayri meşru bir seçimle yönetilen bir Türkiye var artık...

Ve, artık dünyaya terör ihraç eden bir Türkiye var.

Mesele Cemaat meselesi olmaktan çoktan çıktı.

[Faruk Mercan] 24.4.2017 [Samanyolu Haber]
fmercan@samanyoluhaber.com

Hazine'yi böyle talan edecekler [Tarık Ziya]

Türk Hava Yolları, PTT, Halkbank, Ziraat Bankası, Çaykur, BOTAŞ ve Borsa İstanbul gibi Türkiye'nin en kıymetli varlıklarını fon çatısı altında spor olsun diye toplamadılar. Yabancı sermaye gelmez olunca döviz borçlarını ödemek, cari açığı kapatmak için lazım gelen para nasıl bulunacaktı! Senelik dış borç ödemesi 100 milyar doları bulan bir ekonominin döviz rezervleri eriyorsa havuzdaki deliği tıkamak mümkün değildir. 

Müflis tüccar yahut kumarbaz adam ne yaparsa AKP Hükumeti de aynısını yaptı. Borç bulabilmek için elde avuçta kalmış ne varsa hepsini çuvala doldurdu, çarşıda haraç mezat satışa çıkardı. Varlık Fonu gibi iddialı bir isim vermelerine bakıp arkadaki asıl maksadı gözden ırak tutmayın. Kanunları hiçe sayarak Hazine'nin hissedarı olduğu şirketleri fona devrettiler. 

SAYIŞTAY ARTIK HESAP SORAMAYACAK

Böylece Türkiye Büyük Millet Meclisi, Sayıştay, Danıştay, Maliye, Merkez Bankası ile diğer üst kurullar bir anda devre dışı bırakıldı. Saray'ın tayin ettiği beş isimle fonun son sürat kararlar almasının yolu açıldı. Beklemeye tahammülleri yok. Zira şirketleri ipotek ettirmekten başka bir maksatları yoktu. Hisseler rehin verilecek, mukabilinde borç alınacaktı. 

Piyasa çok iyi intibaı uyandırmak için Borsa İstanbul rekorlar kırıyor gibi gösterilmesi bir yana hakikatte para girişi yok ya da çok sınırlı. Ekonominin yüzde 3 büyüdüğü açıklansa da resmî işsiz sayısı 4 milyona tırmandı. Protesto edilen senet tutarı yüzde 24 artmış, 104 bin esnaf kepenk indirmiş. Amma velakin Türkiye uçuyor, tutabilene aşk olsun!

ALMANYA'DAN İKAMET İZNİ ALMAYA ÇALIŞAN YANDAŞ İŞADAMI!

Ekonominin istikbalinden derin endişe duyan yatırımcı bu 'palavra'lara inanmıyor tabiî. Bankalardaki dolar hesapları her hafta 2-3 milyar dolar artıyor. Fırsatını bulan işadamı yurt dışına kaçıyor. Bunların arasında TÜSİAD üyelerinden sonra ilk sırayı AKP'ye yakın iş adamlarının olması size de manidar gelmiyor mu? 

Hele biri var ki Erdoğan'ın 'Nazi artığı' benzetmesi ile hedef aldığı Almanya'da ikamet izni almaya ve yatırım yapmaya çalıştığını duyunca hayretler içinde kaldım. Madem Almanya dedikleri gibi dış mihraksa, madem Türkiye kıskanılacak derecede muhteşem bir ekonomiye sahipse o işadamının Frankfurt'ta ne işi var? Erdoğan bu teşebbüsü duyarsa TOKİ'den o kadar ihale almış o işadamı ne yapmayı düşünüyor acaba! AKP'nin paralı troll ordusunun taş yağmuruna tutulmasın sonra...

DÖVİZ FAZLASI YOKSA FON NEYİN NESİ

Esasında Varlık Fonu iflas etmiş, fakat kimsenin 'iflas etti' diyemediği ekonomiyi biraz daha yüzdürmek için icat edildi. Bir devletin elinde döviz fazlası yoksa fon kurabilir mi? Kursa bile bu fona kim yatırım yapar? Türkiye'deki bankaların bile kredi vermediği yandaş müteahhitleri ayakta tutmak için Hazine malları rehin verilecekti. 

İlk feda edilen şirket Çaykur oldu. Katar'dan 600 milyon dolar civarında borç alındığı ve Katarlıların Çaykur hisselerini rehin aldığı ortaya çıktı. Çaykur ile mahdut kalmayacak bu talan. Piyasa şartlarının çok üzerinde maliyetlerle alınan borçlar yüzünden Hazine iki kere zarara uğratılacak. Borçlar ödenmediğinde faturayı yandaş işadamları ödemeyecek. Hazine'ye dolayısıyla vatandaşa ait KİT'ler el değiştirecek. Yakında Rize çayının ambalajında Katar emirinin fotoğraflarını görürseniz şaşırmayın! Yaylalar 'Yeşil Yol' yalanıyla adamın ayağının altına halı gibi serilmiş çay paketinde fotoğrafı olmuş çok mu! 

EMEKLİ MAAŞINA HACİZ GELEBİLİR

Çaykur'dan sonra sıra fona devredilen diğer şirketlere gelecek. Halkbank ya da Ziraat Bankası'na herhangi bir ülkenin herhangi bir bankasının alacaklarına mukabil el koyduğunu düşünün! Banka hesaplarına el konulacağı için milyonlarca emekli maaşını alamaz. Çiftçi erken ödeme için kapıya dayanan yeni patronlara dert anlatana kadar traktöründen arazisine kadar her şeyini kaybeder. 

Batan ya da batırılan memleketlerin hikâyelerinden hiç ibret alınmamış. Osmanlı'dan borçların tahsili için kurulan Duyun-ı Umumî (Genel Borçlar İdaresi) tam bir asır sonra Varlık Fonu ile geri döndü. Bu sefer ecnebilere hacet kalmadı, bizzat AKP eliyle kuruldu.  

Türkiye Varlık Fonu'ydu ismi, öyle mi? Ne kadar varlıklıymışız da kimsenin haberi yokmuş...     

[Tarık Ziya] 24.4.2017 [Samanyolu Haber]
tziya@samanyoluhaber.com

Barbaros Muratoğlu bırakılsın! Peki yüzsüzler ne olsun [Konuk Yazar: Çağrı Gümüşer]

Ahmet Hakan, “Barbaros’ u Bırakın” başlıklı bir yazı kaleme almış.

“Suçu ne Doğan Grubu Ankara Temsilcisi Barbaros Muratoğlu’nun?” diye soruyor.

Cevabını kendisi vermiş;

Suçu, bir fotoğraf karesinde Gülen ile görünmek!

İyi de o fotoğraf karesinde başkaları da var.

İyi de Gülen’le fotoğraf çektirmeyen kaldı mı?

İyi de tek bir fotoğraf karesinden bu kadar zulüm çıkar mı?

Bu soruların doğru dürüst cevabı yok.” diye devam etmiş.

Yazısını, “Barbaros bırakılsın.” diye bitirmiş.

***

Bir yazı ancak bu kadar ikiyüzlü olabilir. Tanımayanlar Ahmet Hakan’ın bu ülkede yaşamadığını zanneder. Soruların doğru dürüst cevabı yok diyor ya, Savcılık uygulamaları ile tek tek cevap veriyor aslında!

Ahmet Hakan, “O fotoğraf karesinde başkaları da var.” diyor. Savcıya göre, o başkalarına da işlem yapıldı/yapılıyor/yapılacak!..

Ahmet Hakan, “Fotoğraf çektirmeyen kaldı mı?” diyor. Savcıya göre, o konu fotoğraf çektirenlerin sorunu. Hepsine sıra gelecek…

Ahmet Hakan, “Fotoğraf karesinden bu kadar zulüm çıkar mı?” diyor. Savcı da diyor ki, ohoo… bu ne ki. biz çok daha azından neler çıkarttık şaşarsın!

Başına gelince.. Sen de daha iyi anlarsın!”

***

Bu ülkede;

– Çöplüğe atılmış kitaplarda parmak izi incelemesi yapılıp, silahlı terör örgütü üyesi diye tutuklanan, suçlanan insanlar oldu…

– Evinde sınavlara hazırlık test kitabı bulundu diye insanlar terörist ilan edilip, tutuklandı..

– Öğrencilere yardım olsun diye sarma yapıp kermeste satan kadınlar silahlı terör örgütü üyeliği ile suçlandı.. tutuklandı… nezarethanede doğum yapmak zorunda bırakılanlar.. 2 aylık çocuğundan koparılanlar oldu!..

– Aidatını bile Devletin ödediği sendikaya üye oldu diye insanlar işinden atıldı, tutuklandı… suçlandı!..

– Evinde 1 dolar bulundu, bankaya para yatırdı, termal tesiste konakladı, kardeşi Amerika’da yaşıyor (!) diye insanlar silahlı terör örgütü üyesi ilan edildi! Cezaevlerine sıkış tepiş dolduruldu!

***

Bunların hepsi ve çok daha fazlası bu ülkede yaşandı. Yaşanmaya da devam ediyor!

Peki bu insanların suçu ne Ahmet Hakan?

80 yaşındaki hacı amcanın, mahalle kadınlarına kuran öğreten ablanın, silah-terör nedir bilmeyen, işinde gücünde insanların suçu ne?

Bu insanları savunman için onların da yakının veya seninle aynı gazetede çalışmaları mı gerekiyor?

Geçen hafta kaleme aldığın bir başka yazıda, “Ali Bulaç, Ahmet Turan Alkan ve Şahin Alpay’ın Bilerek ve isteyerek darbeci bir yapının destekçisi olabileceklerine… FETÖ yapılanmasının hiyerarşik yapısı içinde yer alabileceklerine… 15 Temmuz gibi bir kalkışmaya destek verebileceklerine… Asla ve kata inanmıyorum. ” demiştin. Peki, neredeyse 30 yıl olmuş… Taa Balıkesir İmam Hatip Lisesi yıllarından arkadaşın Gazeteci Mustafa Ünal için söyleyeceğin tek bir kelime yok mudur? Mustafa Ünal’ın 30 yıldır darbeler ve darbecilere karşı nasıl bir duruşu olduğunu en iyi sen bilirsin.

Rahmetli baban sağ olsaydı, uzun yıllar önce Kestanepazarı’ndaki kursta Fethullah Gülen Hocaefendi’nin ricası üzerine mütalaalara girdi diye terörist muamelesi görecekti belki de.

Sinema yönetmeni kardeşin çektiği film için Bankasya’dan yüklü bir sponsorluk aldığı için aynı akıbete uğrayabilir. Hatta o sponsorluğu sen ayarladığın için sıra sana da gelebilir.

***

DEVLET, HUKUKİ GÜVENLİK SAĞLAMAK ZORUNDADIR

Hukuki güvenlik kalkarsa adaletten söz edilemez. Adalet kalmazsa Devletin temeli yıkılır.

Hukuki güvenliğin olmaması, adaletsizlik sonucunu doğrurur.

Adaletsizlik ise mülkün yani devletin temelini yıkar!

Hukuki güvenlik bir kişi için bile yoksa aslında herkes için yoktur.

Türkiye, son birkaç yılda hukuk devleti olmaktan hızla uzaklaştı.

Keyfi kanuni düzenlemeler, hukuka uymayan uygulamalar, hak ihlalleri gibi birçok durum Türkiye’nin hukuk konusunda sınıfta kaldığının bir göstergesi.

Dünya Hukukun Üstünlüğü Endeksi’nde açıklanan son verilere göre Türkiye’de hukukun üstünlüğü hızla gerileyerek 99’uncu oldu.

Bir ihbarla gözlatına alınan on binler, hiçbir somut suç delili olmaksızın cezaevlerine tıkıldılar.

Arkasında, güce tapan bir medya grubu olmayan Hacı Amcalar, Ayşe Teyzeler de her şeye gücü yeten Allah’a sığındılar…

***

Çağrına canıgönülden katılıyoruz Ahmet Hakan.

Barbaros Muratoğlu bırakılsın!

Bırakılsın tabi ama…

Adalete sahip çıkmayan yüzsüzler…

Hiç değilse biraz UTANSIN!…

[Çağrı Gümüşer] 24.4.2017 [TR724]

Son çiviyi CHP çaktı [Alper Ender Fırat]

Adil ve hakperest seçimlerin tabutuna son çivi de CHP’nin yardım ve yataklığıyla çakıldı. Bu sistem böyle devam ederse artık seçim yoluyla millet iradesinin yönetime yansıması mümkün değil. Bundan sonra Türkiye’de seçim yapmak; Eset’in Suriye’sinde, Mübarek’in Mısır’ında, Saddam’ın Irak’ında seçim yapmaktan başka bir anlama gelmiyor.

Ülkenin buraya gelmesindeki en büyük ikinci pay hiç şüphesiz CHP’ye ait! Hep bir şey söyleyecek, bir şey yapacak gibi davranıp sonra her şeyi kabullenerek bütün hukuksuzlukları kanıksayıp, normalleştirdi. Şaibeli referandum sonucundan sonra kendilerine rağmen oluşmuş toplumsal bir birliktelik ve muhalefeti, aynı yöntemle heba ediyor; fiili diktatörlüğün önüne geçebilecek son çıkışı sonuçsuz bırakacak şekilde davranıyor..

‘Erdoğanizm’ medya organlarını birer birer gasp ettiğinde ya da ortadan kaldırdığında da aynen böyle yapmıştı. Ülkenin en büyük gazetelerine, haber kanallarına el koydular, polislerle bastılar hepsine ‘gıy gıy mıy mıy’ etmekten ve bunları iki gün sonra ülkenin hazmetmesini sağlamaktan başka bir iş yapmadılar. Hepsinde söyleyecekleri bir laf vardı. Onlar öyle, bunlar böyle, şunlar şöyle… CHP bu konuya hak ve demokrasi ekseninden bakmak yerine bizden değil diye bakmayı tercih etti. Bu bakış açısı sadece CHP’de değil neredeyse bütün muhalefete hakim. Bu sayede ‘Erdoğanizm’ bütün muhalifleri tek tek yok etmenin fırsatını yakalamıştı. Ülkedeki TV kanalları, gazeteler hükümetin kontrolüne geçerken, muhalefet engelleyici etkin çalışmalar yerine izlemek ve ufak tefek tepkilerle geçiştirdi. Aman şuna yapılanlara ses etmeyin yoksa bize şöyle derler, anlayışıyla ‘Erdoğanizm’ kanunsuzluklarını kronik hale getirdiler.

CHP Türkiye için hayat memat meselesi olan bir referanduma OHAL şartlarında gidilmesine de razı oldu. Seçim süreci boyunca hayır bloku ağır baskıyla karşılaştı, darp ve gözaltılar yaşandı. Küçücük muhalif kanallar bile her an kapılarını polis çalalacak endişesiyle yaşadı. Bütün TV kanallarının yanı sıra devlet televizyonu TRT’nin bütün kanalları neredeyse 24 saat ‘evet’ için yayın yaptı. Göstere göstere oy çaldılar, dışarıdan getirilen pusulaları evet diye saydılar ama yine de evet çıkmadı.

Halk bununla da kalmadı, kendi oylarına kendisi sahip çıktı. Diktatörlüğe yasal kılıf uydurma gayretinde olanların hırsızlığına karşı sesini duyurmak için, dünyanın buraya ilgisini çekmek için gayet barışçıl bir şekilde sokaklara çıktı. CHP yine dıgıl dıgıl mugul mugul sesleriyle bir şey yapacakmış gibi yapıp yine ‘kanunsuz fiili durumun’ legal hale gelmesine yardım ediyor.

Demokrasilerin en olmazsa olmazı olan barışçı toplumsal muhalefetin liderlerini gözaltına alıp tutukluyor, internet sitelerinin editörleri ‘evet gayrı meşru gösterilmeye çalışıldı’ diyerek tutuklanıyor. Ama dünyayı ayağa kaldırması gereken ana muhalefet partisinden neredeyse tık yok.

Muhalefetsizlik yüzünden gelinen nokta Recep Erdoğan’ın dediği gibi ‘bu iş bitti’. Demokratik seçim dönemi bitti. Bu şartlar altında millet iradesinin sandığa yansıması asla mümkün değil. CHP gıy gıy etmeye devam etsin. Bu ülkenin en büyük meselesi Saray ama ne yapacağını bilemeyen ve iktidarın dümen suyuna girmiş muhalefet de ondan az bir mesele değil.

[Alper Ender Fırat] 24.4.2017 [TR724]

IŞİD’ten İslamafobi; AKP’den Türkofobi [Veysel Ayhan]

Geçenlerde Türkiye’den, birkaç milyonluk küçük bir AB ülkesine gelen iki bilgisayar uzmanı arkadaş uçaktan inince durduruluyor. Vizeleri olduğu ve o ülkede şirketleri bulunduğu halde ülkeye giremiyorlar. Hiçbir gerekçe kâr etmiyor. Baştan ayağa soyulup aranıyorlar. Nezarete atılıyorlar. “Dininiz ne” diye soruluyor. “Müslümanız” deyince işler daha da sarpa sarıyor. Biri 5-6 saatlik gözaltı sonrası vizesinin olduğu bir başka ülkeye güç bela gidiyor. Diğeri günlerce süren gözaltı sonrası Türkiye’ye geri gönderiliyor.

DIŞİŞLERİ VE AİLE BAKANLARININ UÇAĞINA İNİŞ İZNİ VERİLMEDİĞİ, BAKANLARIN AVRUPA’DAN SINIR DIŞI EDİLDİĞİ BİR ATMOSFERDE NORMAL VATANDAŞA NELER YAPILMAZ Kİ…

Bundan 10 yıl önce Türkiye pasaportu oldukça itibarlıydı. Türkiye’den gidenler el üstünde tutulurdu. Ama şimdi Türk pasaportu, Global Passport Power Rank 2017’e göre 86 ülkeden sonra geliyor. Meksika, Guatemala ve Venezuela pasaportları bizimkinden çok değerli. Bu gidişle 2018’de kaçıncı oluruz bilinmez.

ULUSLARARASI NOT: ÇÖP

Türkiye, kredi notunu “yatırım yapılabilir” ülke seviyesine çıkarabilmek için 19 yıl beklemişti. AB reformları, demokratikleşme adımları sonrası Standard&Poor’s, Moody’s ve Fitch 2012’de Türkiye’yi “yatırım yapılabilir ülkeler” arasına almıştı.

Şimdi ise Kredi derecelendirme kuruluşlarına göre Türkiye’nin yatırım yapılabilme notu “çöp” seviyesinde.

Bankaların notu da çakıldı. İş Bankası Genel Müdürü Adnan Bali’nin dedikleri gidişatı tam yansıtıyor: “19 yılda kazanabildiğimiz ‘yatırım yapılabilir ülke’ notunu son 3 yıl içinde kaybettik!”

Türkiye’nin yurt dışı itibarı her yanıyla yerlerde. Avrupa ve ABD’den turist gelişi bitti.

ERDOĞAN, VATANDAŞ OLARAK ABD’YE GİTSE

Reza Zarrap olayı AKP’yi felç etti. Bilal Erdoğan yurt dışına çıkamıyor. Erdoğan, Cumhurbaşkanı olarak gitse diplomatik dokunulmazlığından dolayı ABD’de tutuklanmaz ama normal bir vatandaş olarak gittiğinde Reza’nın yan koğuşuna gideceğinde şüphe yok. Zarrap ile bağlantılı eski bakanlar Muammer Güler, Egemen Bağış, Zafer Çağlayan ve onlarca isim sadece ABD’ye değil Avrupa’ya gittiklerinde bile göz altına alınır ve suçluların iadesi anlaşması gereği Reza’nın yanına yollanır.

Devleti yönetenlerin durumu bu.

IŞİD’DEN ‘İSLAMAFOBİ’; AKP’DEN ‘TÜRKOFOBİ’

Bir yandan IŞİD müslümanların itibarını bitiriyor “İslamafobi”yi körüklüyor, diğer yandan AKP dünyaya “Türkofobi” pompalıyor.

40 yıldır Hollanda’da yaşadığını ve 15 yıldır da AKP’ye oy verdiğini söyleyen bir gurbetçi, Türkiye-Hollanda krizinden sonra işini kaybettiğini söylüyor ve şu mesajı veriyor: “Sn. Betül Hanıma verilmeyen bir izin nedeniyle çıkan kavga sonrası işimden atıldım ve yabancı dostlarımla kötü oldum. Türkiye’deki nefret politikanızı buraya da taşıdınız. Gurbetçileri rezil ettiniz. Hayır.”

BATIYI IŞİD GİBİ TEHDİT

Aşağıdaki sözler IŞİD lideri Ebu Bekir el-Bağdadi’nin dünyayı tehditlerinden farklı mı? Erdoğan, referandumda prim yapsın diye efelenip sarf ettiği “Böyle devam ederseniz, dünyanın hiçbir yerinde hiçbir Batılı sokağa adım atamaz!” sözleri ciddiye alınıyor dünyaya korku salıyor. Önceki hafta, The New York Times’ta Erdoğan’ın bu sözleri ve cadı avı vardı. Türkiye artık dünya liginde diktatörlükle yönetilen ülkeler sınıfında.

HER UÇAK İNER!

Referandumda YSK’nın göz göre göre kendi kanununu çiğnedi. Milyonlarca sahte oy kullanıldı. Yüzlerce yerde toptan olarak açıktan “evet” mührü vuruldu. Bunlar Türkiye’de adil bir seçim imkanının artık bittiğini dünyaya ilan etti. AKP, meşru tüm devlet kurumlarını Saray’a bağlayarak bitirmiş oldu.

Hiçbir avrupa ülkesi lideri Erdoğan’ın başarısını(!) tebrik etmedi. Yandaş gazeteler “Trump tebrik etti” diye zil takıp oynadı ama Beyaz Saray “Başkan’ın dünkü telefon görüşmesi, Suriye gibi, birlikte çalışabileceğimiz konuları konuşmak amacıyla yapıldı” diyerek bir bakıma yalanladı.

Çalınmış bir referandumdan meşruiyet üretilmez. Karşımızda meşruiyetini tamamen yitirmiş bir yönetim var. Ülkenin daha da dibe çakılacağı bir çukur kalmadı. Ama Allah’tan ümit kesilmez.

9.Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in  üç kelimelik bir sözü vardı: “Her uçak iner”. Biraz sabır lazım. AKP ve Erdoğan da mutlaka inecek ya da çakılacak. Ama geride bıraktığı korkunç enkaz kaç on yılda temizlenir bilemeyiz.

Ülke nasıl tekrar eski itibarına kavuşur mu kavuşmaz mı belli değil.

Haramilik ve haydutluktan beslenerek birer canavara dönüşen binlerce AKP’li nasıl akıl sağlığına tekrar kavuşur Allah bilir.

[Veysel Ayhan] 24.4.2017 [TR724]

Ver Zarrab’ı al Mehmetçik’i [Vehbi Şahin]

Erdoğan için en önemli mesele nedir sizce?

Başkan olmak mı?

AKP’nin başına geçmek mi?

Türk Silahlı Kuvvetleri’ni dizayn etmek mi?

Yargıyı kontrol altına almak mı?

Yoksa…

Reza Zarrab’ı Amerika’daki hapishaneden kurtarmak mı?

Yukarıdaki konuların hepsi Erdoğan için hayati öneme sahip.

Ama İran asıllı Türk vatandaşı Reza Zarrab’ın Amerika’da yargılandığı dava diğerlerinden bir adım önde sanki…

Neden?

Çünkü New York’ta hazırlıkları devam eden dava, Türkiye’de örtülen tüm yolsuzlukları yeniden ortaya çıkarabilir.

Ayrıca…

17 Aralık 2013 tarihinden bu yana Erdoğan ve AKP’nin, kendilerine darbe yapıldığı teziyle şimdiye kadar Türkiye’de gerçekleştirdiği hukuksuz operasyonların boşa çıkmasını sağlayabilir.

Bu nedenle Erdoğan da huzursuz AKP hükümeti de…



ABD, ZARRAB’I VERİR Mİ?

Zarrab davasının, mahkeme safhası başlamadan kapanması için olağanüstü çaba sarf ediyor Erdoğan ve AKP…

Hem de Türkiye Cumhuriyeti devletinin tüm imkanlarını kullanarak…

Ne yapıyorlar?

Amerikan yönetimi nezdinde girişimde bulunuyorlar.

Adalet Bakanı Bozdağ, Amerikalı mevkidaşı ile Washington’da görüşüp davanın düşürülmesini istedi mesela…

Erdoğan da eski Başkan Obama ve yardımcısı Biden ile birkaç kez ikili görüşme yaptı ama gerekli desteği alamadı.

Aynı yöntemi bu kez yeni Başkan Trump ile deniyorlar.

Umut var mı?

Erdoğan ve yol arkadaşlarına göre ümit ışığı var.

Nedir onlar?

1.Trump, Zarrab davasını yürüten New York Güney Bölgesi Başsavcısı Preet Bharara’yı 12 Mart’ta görevden aldı.

2.Reza Zarrab, savunma ekibine eski New York Belediye Başkanı Rudolph Giuliani ve eski başsavcı Michael Mukasey’i ekledi.



YAPILACAK ÖNEMLİ İŞLER

Bu arada bir parantez açalım.

Zarrab’ı savunmak için ekibe katılan Giuliani ve Mukasey, ABD Başkanı Trump’a yakın isimler…

Avukat Michael Mukasey ise Başsavcı Bharara’nın yerine atanması beklenen Marc Mukasey’in babası…

Parantezi kapatalım ve bu gelişmelerden sonra ne olduğuna bakalım.

1.Kendisi bir Musevi olan Giuliani, İran asıllı Zarrab’ın davasını görüşmek amacıyla Ankara’ya geldi ve konuyu Erdoğan’la müzakere etti.

Hemen belirtelim bu görüşme Erdoğan tarafından yalanlanmadı.

2.Geçen hafta yapılan referandumdan sonra Başkan Trump, Erdoğan’a tebrik telefonu açtı.

Cumhurbaşkanlığı kaynaklarına göre Trump, “Dostluğumuzu önemsiyorum. Suriye, Irak ve PKK konusunda işbirliği içinde olacağız. Beraber yapacağımız önemli işler var” dedi Erdoğan’a…

Minik bir not.

Beyaz Saray’dan yapılan açıklamada “Beraber yapacağımız önemli işler var” kısmı yoktu.



BHARARA’DAN SERT AÇIKLAMA

3.New York savcılığının “Çıkar çatışması var” diye itiraz ettiği Giuliani, geçen hafta mahkemeye verdiği yeminli ifadede, üst düzey Amerikalı yetkililerin ABD’nin ulusal güvenlik çıkarlarını koruyacak bir anlaşma yapmaya “açık” olduğunu söyledi.

Yani…

Giuliani’ye göre hem Türk hem de Amerikalı yetkililer, Zarrab davasına siyasi bir çözüm bulmaya hazır…

İlginç bir iddia..

4.Görevden alınan Bharara, Giuliani’nin yeminli ifadesine sert tepki gösterdi.

“Umarım hukukun üstünlüğü ve yargının bağımsızlığı Amerika Birleşik Devletleri’nde ve Adalet Bakanlığı’nda hâlâ bir önem taşıyordur” dedi.

Ne demek istedi Bharara?

Giuliani, aynı zamanda Türkiye adına lobi faaliyetlerinde bulunuyor.

Dolayısıyla…

Zarrab davası için göstermiş olduğu çaba, hukukun üstünlüğü ve yargı bağımsızlığına aykırı…



OBAMA ALDATTI!

5.Erdoğan, Giuliani’nin attığı pası iyi değerlendirdi.

Katar’lı El Cezire’ye verdiği demeçte, Trump’la yaptığı telefon görüşmesine değindi.

Suriye ve Irak’taki gelişmeleri ele aldıklarını söyledi.

Geçmişe dair faturayı da eski yönetime keserek Trump’a win-win pazarlığı için güya jest yaptı.

Ne dedi?

-Obama maalesef PYD ve YPG konusunda bizleri aldattı.

-Trump yönetiminin aynı durumda olacağına ihtimal vermiyorum.

Özetle…

 Giuliani’nin “pazarlık” mesajına “Biz hazırız” cevabını vermiş oldu Erdoğan…

Nasıl bir işbirliği peki?



DAVA DÜŞERSE…

Bunu eski diplomatlardan Sinan Ülgen şöyle izah ediyor (https://t.co/N87Bnb3YIL):

-Reza Zarrab davası düşerse, bu, Ankara’da iyi niyet olarak algılanır ve ABD’nin bölgedeki ajandasına yardımcı olur.

Türkçesi nedir bunun?

Şöyle izah edelim.Peki beraber yapılacak işler neler olabilir?

Trump’ın da vurguladığı gibi Irak ve Suriye’de işbirliği ilk akla gelenler…



ABD, Rakka’yı IŞİD’in elinden almak istiyor.

Askeri operasyonda PYD ve YPG ile birlikte hareket edeceği sinyali veriyor.

Türkiye ise PYD-YPG’i, terör örgütü PKK’nın Suriye kolu olarak görüyor.

Washington’ın bunlarla işbirliği yapmasından rahatsız oluyor.

İşte Sinan Ülgen bu noktaya temas ediyor.

Zarrab davası karşılığında Erdoğan’ın, ABD’nin PYD-YPG ile çalışmasına eskiden olduğu gibi “yüksek sesle” karşı çıkmayacağını söylüyor.

MHP’den ihraç edilen Prof. Ümit Özdağ da aynı kanatte…

Twitter hesabında şunları yazdı Özdağ:

“Zarrab’ın davasının düşürülmesi karşılığında Erdoğan, PKK-ABD’nin Rakka operasyonunu ve ilhakını, özetle PKKistan’ı kabul edecek.”



PERS YAYILMACILIĞI

Sinan Ülgen de Ümit Özdağ da haklı olabilir.

Erdoğan ile Trump bu konuları müzakere edebilir.

Ben meselenin bir başka yönüne daha dikkat çekmek istiyorum.

Erdoğan, El Cezire röportajında hiç alakası yokken İran’a çakıyor.

Diyor ki…

  1. İran’la görüştüğümüz zaman, “Biz Irak’ta, Suriye’de toprak bütünlüğünün yanındayız” diyorlar.
  2. Uygulamaya geldiği zaman sanki bir paylaşım havası esiyor, sıkıntı burada.
  3. Bakıyorsunuz İran’ın Pers yayılmacılığı anlayışı, son zamanlarda bayağı baş ağrıtmaya başladı.

Son madde önemli…

Nereden çıktı şimdi bu İran’a efelenme?

O zaman sormazlar mı adama?

-15 yıldır Türkiye’yi tek başına yöneten kim?

-Yeni mi aklına geldi Pers yayılmacılığı?

-İkinci evim dediğin İran, 15 yıldır bölgede nüfuzunu artırırken sen ne yapıyordun?

-Reza Zarrab’la birlikte ABD’nin İran’a yönelik ambargosunu delmeye çalışmıyor muydun?

Bu sorulara Erdoğan’ın vereceği bir cevap vardır muhakkak…



İRAN’LA SAVAŞ

Ama ben endişeliyim.

Trump, göreve başladığı 20 Ocak’tan bu yana İran’a yönelik tehditlerde bulunuyor.

Bu ülkeye savaş ilan edeceği sinyali veriyor.

Erdoğan da buna oynuyor aslında…

Muhtemel bir askeri müdahalede Türkiye’yi yanında görmek isteyen Trump’a, Ankara’nın ‘hayır’ deme seçeneği var mı bu şartlarda?

Normalde var tabii ki…

2003’te, ABD’nin Irak işgaline TBMM, 1 Mart tezkeresini reddederek karşı çıkmıştı.

16 Nisan’dan sonra böyle bir karar verecek Meclis de yok artık…

Tam tersine her türlü kararı alabilecek “tek adam” var karşımızda…

Hem de Reza Zarrab için tüm Türkiye’yi ateşe atmaya hazır tek adamdan bahsediyorum.

Erdoğan’ın “İran’ın Pers yayılmacılığı anlayışı son zamanlarda baş ağrıtıyor” sözünden korktum ben…

Trump’la, Reza Zarrab pazarlığında sıkışırsa İran kartını da açabileceği mesajını veriyor Washington’a…

Asker ve savaş üzerinden hesap yapıyor yine…

“Ver Zarrab’ı al Mehmetçik’i…” demek istiyor.

Allah yardımcımız olsun.

Eski İçişleri Bakanı Muammer Güler, “Senin önüne yatarım Reza” demişti.

Erdoğan, şimdi tüm Türkiye’yi Zarrab’ın önüne yatırmaya çalışıyor.

Bir Reza tüm Türkiye’ye bedel yani…

[Vehbi Şahin] 24.4.2017 [TR724]

‘Başörtülü bacım’ samimiyetsizliğinde son perde [Sefer Can]

Furkan Vakfı, AKP’ye biat etmemenin faturasını ağır ödeyenlerden. Cemaatin faaliyetleri konusunda fazla bilgi sahibi değilim. Daha çok liderleri Alparslan Kuytul ve eşinin konferanslarıyla gündeme geliyorlardı. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın ‘itirazsız ve amasız itaat’ şartına uymadıkları için engellemeler ve polis müdahalesiyle anılır oldular. Ülke genelinde bir engelleme furyası yaşıyorlar. Konferanslarına izin verilmiyor, salon sahipleri tehditler karşısında geri adım atıyor. Kutlu Doğum haftasında Adana’da yapmak istedikleri program son dakikada valilik tarafından iptal edildi. İştirakçilerin mağdur edilmemesi için belediyenin tahsis ettiği salona da izin verilmedi. Basın açıklaması yapılmak istendiğinde ise polis sanki silahlı bir gruba müdahale ediyor gibi saldırdı. Halbuki kalabalıkta bir taşkınlık emaresi gözlenmiyor. Zaten kadın çoluk çocuk beraber barışçıl bir eylem olduğu her halinden belli.


Müdahalenin şekli, dağıtmadan ziyade cezalandırma kastıyla yapıldığını gösteriyor. Panik halinde kaçışan kadınlar tartaklanıyor, yakın mesafeden yüzlerine biber gazı sıkılıyor. Gaz ve cop yetmezmiş gibi üzerilerine motosiklet sürülüyor, yere düşen tekmeleniyor. Gezi olayları sırasında hiç bir şey yapmadan duran kırmızılı kadının yaşadığının kopyası. Zaman Gazetesine el konulduğu gün desteğe gelen okurlar da aynı acımasız saldırganlığın muhatabı olmuştu. Görgü tanıkları o gün kadınlara dağıtmak değil, zarar vermek için saldırıldığını ısrarla söylüyorlardı. Bir grup polis kaçış istikametinde mevzilenip gelenlere plastik mermi ve gaz atmaya devam etmişti. Kırmızılı Kadın’ın arkasını döndükçe etrafında dolanan ve yüzüne gaz sıkan gaddarlık her yerde karşımızda. Diyarbakır’da Kürtler, İzmir’de solcular… liste uzayıp gidiyor.

MELİSA YET BAŞÖRTÜLÜ OLSAYDI?

Hileli referandumda sandık sonucuna itiraz ettiği için linç edilen Melisa Yet, birkaç kırık ve morlukla ucuz kurtulmuş. Video hukuk fakültelerinde adam öldürmeye teşebbüs örneği olarak gösterilebilir. Burada “Melisa Yet başörtülü olsaydı; Kabinenin birçok bakanı dahil sayısız “geçmiş olsun” telefonu almış, onlarca habere konu olmuş; kendisine vahşice saldıran, yerdeyken karnını tekmeleyip kafasını ezen güruh ise aynı akşam gözaltına alınmış, belki de sulh ceza hâkimliği kararıyla tutuklanmışlardı bile.” Diye yazan Çiğdem Toker’e katılmadığımı belirtmek istiyorum. Burada sorun Melisa Yet’in AKP’li olmaması. Yukarıdaki örneklerde görüldüğü üzere AKP, biat etmeyen başörtülülere, başı açık olanlardan daha fazla öfkeli ve acımasız. Çoğu ev kadını, binlerce başörtülü kadın şu anda cezaevinde. Her gün yenileri ekleniyor. Gözaltında yaşadıklarının bir kısmını Tuğba Tekerek “OHAL’de perde değiştirmek” başlığı ile kaleme almıştı. İşin kötü tarafı Melisaların sahip çıkacak avukatları ve arkalarında CHP var. Başörtülüleri savunmaya cesaret edecek avukat dahi bulunamıyor.

Başörtüsü dindarlığın sembolü ama AKP için üst kimlik dindarlık hatta İslamcılık bile değil. Yeni bir din yorumu ortaya koyuyorlar. Ona göre birinci vecibe Erdoğan’a sadakat. Cem Küçük’ün başlattığı manyak İslamcılar tartışmasında, her iki tarafın da söze “biz daha Erdoğancıyız” diye başlaması bundan. Ölçü, din ve onun prensipleriyle aralarındaki ilişki değil. Öyle olsa Cemil Barlas, Ahmet Taşgetiren ya da Kemal Öztürk’ten daha öncelikli olabilir miydi? İslamcıları tasfiye edeceğiz diye yüksek sesle konuşabilir miydi? AKP ile mücadele etmek için önce maskesini düşürmek gerekiyor. Dindarlık ve İslamcılık işe yaradığı sürece kullanılan bir araç tıpkı bir dönem demokrat takıldıkları gibi.

NOT: Aile ve Kadından Sorumlu Bakan Fatma Betül Sayan’ın doğumhaneden gözaltına alınan kadınlardan sonra Melisa Yet ve Furkan Vakfı kadınlarının gördüğü şiddet karşısındaki suskunluğunu anlatacak kelime bulamıyorum. Hollanda’da yaşadıklarından dolayı şikayete hakkı olmadığını düşünüyorum artık. Kendi cephesinden kadınların gördüğü şiddete karşı verdiği tepkilerin samimiyetten uzak siyasi şovlar olduğu iyice aşikar hale geldi. Bence makamında parti teşkilatlarını kabul etmeye devam etsin. O kadar…

[Sefer Can] 24.4.2017 [TR724]

‘İhlas’lı hırsız ev sahibini bastırırmış! [Haber Yorum: Semih Ardıç]

İhlas Holding’e ait Türkiye Gazetesi, İhlas Haber Ajansı ve TGRT Haber televizyonunda Hizmet Hareketi’ni, Fethullah Gülen Hocaefendi’yi hedef alan tezvirata şaşırmıyorum! Zira İhlas Holding Yönetim Kurulu Başkanı A. Mücahid Ören, İhlas Finans’taki batığın üzerine sünger çeken Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükûmetine diyet borcunu böyle ödüyor.

İhlas Finans, Mücahid Ören’in babası Enver Ören hayatta iken 2000 senesinde on binlerce mudinin 450 milyon dolardan fazla parası ile batmıştı. Enver Ören, ‘ceketine kadar satıp, borcunu son kuruşuna kadar ödeyeceğine’ dair namus sözü vermişti. Cenazesi 23 Şubat 2013’te Eyüp Sultan Camii’nde musallada iken imamın, “Merhumu nasıl bilirdiniz? Haklarınızı helal eder misiniz?” suâline cemaatin içinden bazıları, “İyi bilmezdik. İhlas Finans’tan paramı alamadım. Hakkımızı helal etmiyoruz.” diye mukabelede bulunmuştu.

İHLAS HOLDİNG TMSF’YE DEVREDİLECEKTİ

İhlas Finans’ta hesabı olanların mağduriyeti o günden bugüne giderilmedi. Ahmet Ertürk’ün Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF) Başkanı olduğu esnada mağduriyetin giderilmesi için Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne (TBMM) ‘İhlas Holding’in fona devrini mümkün kılacak’ kanun teklifi bizzat AKP’li mebuslar tarafından arz edilmişti. O günkü ismi ile Sanayi ve Ticaret Bakanlığı koltuğunda Ali Coşkun oturuyordu. Coşkun, İhlas grubunda idarecilik yaptığı için mevzuya vakıftı. Onun da desteklediği kanun teklifi TBMM’den geçemedi. Nitekim Enver Ören’in devrin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan ile görüşmesini müteakip yine AKP’li mebusların talebi ile geri çekildi.

ERDOĞAN BİZZAT HİMAYE ETTİ

Filmi biraz geriye saralım. Daha evvel Türkiye Gazetesi’nin Ankara Temsilciliği’ni yapmış Sabahattin Önkibar’ın şu satırlarındaki med cezir calib-i dikkat:

“Tarih: İhlas Finans’ın battığı 2000 senesinin sonu. Tayyip Erdoğan: Sabahattin bey İhlas Finans’a faize bulaşmak istemeyen mütedeyyinler para yatırdı… Söyle Enver Ören’e onların parasını ödesin. Onların ahı arşı boğar.

Tarih: 2003. Başbakan Tayyip Erdoğan’dan Bakan Ali Coşkun’a: Ali Bey İhlas Finans’da feryatlar var. Orayı temizleyelim. Bu talimattan 3 ay sonra Tayyip Erdoğan’dan Ali Coşkun’a ikinci talimat: Ali Bey İhlas Finans operasyonunu durduralım.”

Bu kronoloji İhlas Holding’in Erdoğan tarafından korunup kollandığını ele veriyor. İhlas Finans’a para yatıran on binlerce kişi hâlâ mağdur, yani paralarını alamadı. Zira o paralarla Ören ailesi ABD’de gayr-i menkuller aldı, Bizim Evler inşa edildi. İhlas Finans’ın yönetimindeki Mücahid Ören ise bu olaydan ötürü dolandırılıcıktan mahkum oldu. Mamafih iktidar her seferinde mağdurları değil mağdur edeni kolladığı için dosyalar kapatıldı.

İHLAS’A ÖDÜL GİBİ İHALELER VERİLDİ

Bir başka ifade ile 2001’de batan 21 bankadaki mevduatın tamamını, hatta Uzan ailesinin İmar Bankası’ndaki off-shore (devlet garantisi yok) paralarını ödeyen AKP, İhlas Finans’a gelince üç maymunu oynadı. Hatta mağdurlara nisbet yaparcasına Toplu Konut İdaresi iştiraki Emlak Konut üzerinden milyarlarca liralık ihale ile grubu ihya etti. Güya 2016’ya kadar bütün borçlar ödenecekti. Hepsi kâğıt üzerinde kaldı.

İhlas Finans Mağdurları Derneği Başkanı Hadi Sakioğlu hem siyasî hem de hukukî yönden çalmadıkları kapı kalmadığını buna rağmen AKP koruması altındaki İhlas Finans’tan alacaklarını bir türlü tahsil edemediklerini söylüyor. Sakioğlu’nun dikkat çektiği bir husus var: İhlas Finans’ı batıranlar ile mudilere ödeme yapmakla görevlendirilenlerin aynı kişiler olmasından ne anlamalıyız? Kediye ciğer emanet etmek… Holding idarecilerinin sürekli olarak söyledikleri yalanlarla kendilerini oyalamaya çalıştığını ifade eden Sakioğlu, “Üzüntüden kanser olanından tutun da, parasını alamadığından dolayı hacca gidemeyen, evsiz ve işsiz kalan birçok mağdur arkadaşımız var.” diyor.

ÇOBAN 9 BİN DOLARINI ALAMADI

Türkiye’nin her bölgesinde İhlas Finans mağduruna rastlamak mümkün. İnternette ‘İhlas Finans mağdur’ diye bir aramanın neticeleri hakikaten dehşet verici. Mağduriyet hakkında malumatı olmayanlara fikir verebilecek o hikâyelerden birini, Elazığlı bir çobanın başına gelenleri Sakioğlu anlatmış: “Erzurum’da karşılaştığım Elazığlı bir çobandı. 200 koyununu otlatmak için Erzurum’a getirmişti. 7 çocuğu olduğunu söyleyen çobanın 4 yaşındaki oğlu hastaydı ve ameliyat olması gerekiyordu. Ancak hastaneye götürecek parası dahi yoktu. Hayatı boyunca biriktirdiği bütün parası olan 9 bin doları İhlas Finans’a yatırmıştı. Çaresiz çoban ‘benim İhlas’taki paramı alırsan vallahi yarısını sana vereceğim’ dedi. Bu çaresizlik karşısında ben çok utandım.”

Mağdurlardan bazıları da artık hayatta değil. Yakınlarının ifadesi ile dişinden tırnağından artırarak biriktirdiği 5-10 bin doları aldığı günü göremeden vefat edenlerin son sözleri, “Enver Ören söz verdi, ödemedi. Oğlu Mücahid de ödemedi. Onlara hakkım haram olsun.” oldu. AKP iktidarı, kanser tedavisi gören, eş-dostun yardımı ile geçimini temin eden İhlas Finans mağdurlarının mevcudiyetinden haberdar olduğu halde İhlas Holding’i medya grubunun hatırına himayesinde tutuyor! Mazlumiyet, mağduriyet umurlarında değil.

MÜCAHİD ÖREN, “ANKARA’YI AYAĞA KALDIRACAĞIMIZ GÜN YAKIN.” DEDİ Mİ?

Mücahid Ören’in AKP ile kurduğu kirli ittifak ne vakit çatırdasa gazetesi, haber ajansı ve televizyonu Hizmet Hareketi’ne saldırıyor. Eski arkadaşı ve çalışanı Önkibar, 14 Temmuz 2016’da yani darbe teşebbüsünden üç gün evvel ABD’den yazdığı bir e-postayı yayımladı Aydınlık gazetesinde. Ören, “Kesin söylüyorum bir kuruş ilave teminat vermeyeceğim… Önce kapatırım TGRT’yi, ancak ANKARA’YI AYAĞA KALDIRACAĞIMIZ GÜN ÇOK YAKIN… BANKALAR İLE KONUŞMAYIN…” şeklinde manidar cümlelerin yer aldığı e-postayı tekzip etmek yerine masum insanları karalıyor. Taşların bağlandığı, köpeklerin salıverildiği Yeni Türkiye’de meydan boş nasıl olsa! Türkiye Gazetesi’ndeki kiralık kalemler, cemaate ağza alınmayacak kadar süfli sözlerle hakaret ve ithamlarda bulunuyorlar. Yavuz hırsız ev sahibini bastırırmış, aynı hesap. Millete hesap verememiş, dolandırıcılıktan sabıkalı kişilerin dikkatleri başka yöne tevcih etme teşebbüsü dün olduğu gibi bugün de akim kalacaktır.

İhlas Grubu’nun ne halk ne de yatırımcı nezdinde bir itibarı var… Bunların piyasaya taktığı borçları ve diğer batıklarını bilenler biliyor. Borçları ödemek için adres gösterdikleri pazarlama şirketlerinin içinin boş olduğu Gümrük ve Ticaret Bakanlığı raporları ile sabit. İktidar payandası kırıldığında hâk ile yeksan olacaklar. İhlas Holding’in Borsa İstanbul’da işlem gören (en fazla manüplasyon yapılan) şirketlerinin hisse fiyatının senelerdir defter değeri altında.

AMERİKA VE FRANSA’DA LÜKÜS HAYAT!

Amerika ve Fransa’da yaşadığı lüküs hayattan kareleri sosyal medyada paylaşan Mücahid Ören evvela İhlas Finans mağdurlarıyla yüzleşsin, onlara borcunu ödesin. Dil uzattığı cemaat, devlet imkânları ile batırılmak istenen Bank Asya’yı ayakta tutmak için tarihe geçecek kadar şanlı bir direniş sergiledi. Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu’nun (BDDK) lisansını iptal ettiği 20 Temmuz 2016’da Bank Asya’nın kasasında 3,5 milyar civarında mevduatı ve 1,3 milyar TL sermayesi vardı. Yani sapasağlamdı. Zorbalıkla kapatılmıştı. Bank Asya’yı kurtararak Türkiye ekonomisine de sahip çıkan ortaklar, memurlar, ev hanımları ve esnaflar ‘terör örgütü üyesi olmak’ gibi akla ziyan bir ithamla karşı karşıya.

Varsın iktidarın vehim ve zanlarını hüccet kabul eden savcılar bu minvalde iddianame müsvetteleri yazsın. Adalet er ya da geç tecelli ettiğinde görülecek ki AKP, faizsiz bankacılığın lideri Bank Asya’yı hukukî ve malî mesnetten mahrum bir kararla kapattı. Bir tarafta topladığı mevduatı holding şirketlerine aktardığı için batan ve 15 senedir borcunu ödemeyen İhlas Finans, diğer tarafta son gününe kadar bütün taahhütlerini yerine getirdiği halde zorla kapatılan Bank Asya. İkisi de AKP’nin eseri. Şükür ki ilk şıktaki insanlara beraber değiliz.

ERDOĞAN O SÖZÜNÜ UNUTMADIYSA…

AKP de Mücahid Ören ve onun kiralık kalemleri de zannetmesin ki mazlumun ahı onları bulmayacak! Henüz iktidar koltuğuna oturmadığı günlerde Erdoğan’ın ifade ettiği gibi “Mazlumun ahı titretir arşı.”

İnternette mevzuyu tahkik ederken rastladığım bir mağdurun şu sözlerini İhlas Finans mağduriyetinden mesul herkes bir kere daha okumalı: “‘Arkadaşlar ben de bu İhlas’taki insana benzeyen … mahlukların biraz olsun vicdanları var sanıyordum. Maalesef yanılmışım. Bunlar olsa olsa aç gözlü birer ……. Beni de kandırdılar. Hakkımı helal etmiyorum. Allah’ın en acı ve büyük gazabına uğrasınlar.”

Dün ‘ak’ dediklerine bugün ‘kara’ diyenlere söz anlatmanın nafile olduğunun farkındayım. Mamafih bu sözlerden sonra belki intibaha gelirler ümidi ile bu sözleri tekrar hatırlattım. Gerisi onlara kalmış…

[Semih Ardıç] 24.4.2017 [TR724]