Beni hatırla [Safvet Senih]

Kore Savaşı, 1950-1953 yılları arasında Kuzey Kore ile Güney Kore arasında cereyan eder. Sovyet Lideri Stalin’in desteğiyle Kuzey Kore birlikleri 25 Haziran 1950’de Güney’le Kuzey Kore’yi birbirinden ayıran 38’inci Enlemin güneyine doğru sarkmaya başlarlar. Amerika Birleşik Devletleri bu saldırıyı “Çin-Rus ittifakı” olarak yorumlayıp savaşa müdahale  eder. Birleşmiş Milletler de Kuzey Kore’nin, birliklerini 38’inci Enlemin kuzeyine çekmesini karar altına alır. Bu gelişme üzerine savaş, “Güney-Kuzey Kore savaşı” olmaktan çıkar. “Kızıl Çin – Amerika” veya “Komünist Blokta Hür Dünya” arasındaki savaşa dönüşür.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra uluslararası arenada Türkiye yalnız kalır. Rusya, Doğu Anadolu ve Boğazlar üzerinde hak iddia eder. Sovyet tehdidine karşı Türkiye müttefik arar. Bu süreçte Amerika’ya yaklaşıp NATO’ya dâhil olur. Böylece, Rus tehdidine karşı kendini emniyete almış olur. Dolayısıyla Birleşmiş Milletler kararı çerçevesinde Türkiye, Kore’ye asker gönderme kararı alır. Bir tugay (toplam 5 bin 90)  asker gönderir. Türk tugayında Faik Türün “Harekât Dairesi Başkanı” olarak görev yapar. Emekli Orgeneral Faik Paşa bu savaşla ilgili olarak şunları söyler: “Amerikalılar Japonlara karşı dışarıda mücadele veren Kore Lideri Singman Ree’yi getirtmiş ve Güney’de demokratik bir devlet kurdurmuşlardı. Rusların Kuzey’de hangi rejimi kurdurdukları ise bilinmektedir. İşte bu şartlarda, ta dünyanın bir ucunda hükmünü yürütmek isteyen kuzey komşumuzun bize dönmesini önleyecek, onu caydıracak bir hareket olarak, daha belirgin bir ifadeyle milletimizin hayat sigortası primini yatırırcasına Kore’ye asker gönderildi.

Tugay, İskenderun limanından Amerika’nın tahsis ettiği gemilerle Kore’nin Pusan Limanı’na intikal eder. Özellikle Kunuri Savaşında Türk Tugayının başarıları, bütün müttefik devletler tarafından takdir edilir. Kore Savaşı boyunca Türkiye toplam 741 şehit, 2 bin 147 yaralı verir.

Kore’ye gitmek hususunda Üstad ile danışıp izin almak isteyen Bayram Ağabeye Üstad Hazretleri: “Tamam  tamam  kardeşim, inkâr-ı ulûhiyete karşı gitmek lâzımdır. Ben bir Nur talebesini Kore’ye göndermek istiyordum. O da, ya seni, ya Ceylan’ı düşünmüştüm.” dedi. Daha sonra: “Orada kafana göre bir arkadaş edin. Nefis ve şeytan seni sıkıştırdığında ve korktuğun zaman BENİ HATIRLA! Senin lisan-ı hâlin, lisan-ı kâlinden daha ziyade tesir edecektir.’ diye nasihatte bulundu. 

Ayrıca Üstadımız Bayram Ağabeye Cevşenini vererek “Bunu, yanında taşı… Yedi kat  muşamba yaptır!’ dedi. Annesine yedi kat muşamba yaptırıp onu daima yanında taşımıştır. Üstad Hazretleri kendisine “Hiç korkma! Bizler daima inayet-i Rabbaniye altındayız, merak etme. Cenab-ı Allah senin yardımcın olsun.” diye dua etti.

Bayram Ağabey, Kore Savaşı ile ilgili hatıralarını anlatırken diyor ki: “Birliğin iki taburunun komutanları dindardı: Niyazi Bengisu ve Kemal Bey... İstirahate  çekildiğimizde muhakkak çadırdan büyük bir cami kurardık. Tabur Komutanı Niyazi Bengisu imamlık yapardı. Ben de müezzinlik yapardım. Hem Cuma namazını hem de beş vakit namazı cemaatle kılardık. Ezan okuduğum zaman masum Koreliler de beni taklit ederek okurlardı. Risale-i Nurları çantamda taşıdım. Çok zaman tehlikeli harplere girdim. Allah’ın izniyle, Üstadımızın duası, Cevşen ve Risale-i Nur’un himmetiyle hiçbir şey olmadı. 

“Tehlikeli çarpışmalardan biri Vakas Cephesi’nde oldu. Düşman hücum etmişti. ‘Ağır makineli tüfek tutukluk yaptı’ dediler. Ben ağır makineli tüfeğin başına geçtim. Besmele çekip ağır makinelinin tetiğine dokununca ateş başladı! O çarpışmada 10 bin mermi yaktım. Makineli tüfeğin namlusu kıpkırmızı olmuştu. Yanımdaki arkadaşlar, mermimiz bittiği için mermi getirmeye gitmişlerdi. O sırada düşman etrafımı sardı! ‘Çap, çap!’ demeye başladılar. Ekmeğe, yemeğe ‘çap’ derlerdi. Düşman bana hiç ilişmedi. Daima ayağımın dibindeki boş kutularla meşguldüler. Boyları kısa kısa, hepsinin ayağında lastik  ayakkabı vardı. Ben onlara bakıyordum, onlarsa bana hiç bakmıyorlardı. Hepsi aç, hepsi de tek tip elbise giyiyorlardı. Hiçbirinde silah yoktu. Bazılarında sadece boğma âleti vardı. Ben de makineli tüfeğimi omuzuma aldım. İçlerinden çıktım, 50 metre kadar geri geldim. Bizim arkadaşlar durumu telsizle geriye bildirmişler. Tabur Komutanı benim şehit veya esir olduğumu duyunca çok üzülmüş, benim ruhuma Yasin-i Şerif okumuş! Tabii ki, sağ görünce çok sevindi. Ertesi gün o cepheyi terk etmek mecburiyetinde kaldık.

“Düşman bizi anladı. Yağmur gibi havan ateşine tuttu. Mevziye bir havan mermisi isabet etti. Üsteğmen ağır yaralıydı. Benim bin mermim vardı. Mermilere de isabet etmedi. Düşman ikinci sefer o cepheye taarruza geçtiğinde biz istirahate çekilmiştik. Biz Üçüncü Tabur’a cepheyi teslim etmiştik. Düşman bizim tabura 40 bin kişiyle taarruz etmişti. Biz geride istirahatte idik. Tam iftar zamanı oruç açıyorduk. Allah’a şükür hiçbir zaman namazımı terk etmedim. Hatta cephede namaz kılarken tüfek üzerinde secde ediyordum. Düşmanın havan mermisi mevzimin üzerine isabet etti. Bu esnada ağzıma toprak doldu. Ben gene namazımı terk etmedim.

“Cephe bir ana baba günü idi. Zifiri karanlık... Ateş, barut ve havan topları... Ben o esnada tüfek komutanı idim, iki tane ağır makineliye bakıyordum. Bir üsteğmen gördüm, ‘Üçüncü Tabur yandı! Allah’ını, Peygamberini seven yürüsün!’ diyordu. O anda Üstadımızın: ‘SEN  KORKTUĞUN  ZAMAN  BENİ  HATIRLA’ sözü hatırıma geldi. Ben o esnada EZAN OKUDUM  ve arkadaşlara ‘Ateş!’ dedim ve yürüdük. O gece çok sevdiğim manga arkadaşlarımdan şehit olanlar oldu. Cepheyi aldık. İkindi namazı geçiyordu, hemen teyemmüm ettim. İki rekat ikindi namazının farzını kıldım. Kıblem de düşman mevzileriydi. Beş-on metre gitmeden düşmanın ‘Uvvv!’  diye bir havan topu sesi geldi. Havan topu mermisi tam başıma miğferime isabet etti! Beni yere oturttu. Havan topu mermisi patlamadı, yuvarlandı gitti. Sadece miğferimde ufacık bir çukur açmıştı. Bana bir şey olmadı. Bu, NAMAZIN BİR KERAMETİYDİ.”

Cenab-ı Hak şehitlerimize, Bayram Ağabey gibi ruhunun ufkuna yürüyen gazilerimize rahmet eylesin.   

[Safvet Senih] 28.9.2017 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com

Battık, pamuk eller cebe [Semih Ardıç]

Maliye Bakanı Naci Ağbal’ın 27 Eylül 2017’de gazetecilere açıkladığı Torba Kanun Tasarısı’na bir başlık atmak icap etse ben ‘Battık, pamuk eller cebe’ ifadesini tercih ederdim. 16 Nisan 2017’de referandumu kazanmak uğruna bütçeyi kevgire çeviren Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarı, malî senenin bitmesine daha üç ay kala kasada para kalmadığını, bundan daha vahim olanı da bütçedeki kara deliğin büyümeye devam edeceğini, 2018 senesinde de bütçe açığının 66 milyar lirayı bulacağını itiraf etmiştir.

Vergi artışlarını kalem kalem bir tablo ile hülâsa etmeye çalıştığım için makalede tek tek temas etmeyeceğim. Bunun yerine bu zamların sebeplerine dair bir iki tespitte bulunmaya gayret edeceğim. Paketin getireceği yük 28 milyar TL’yi aşacak. Maliye Bakanı’nın aktardığı maddelerden bazıları kanun haline gelmeden Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde (TBMM) daha da artacak. Vatandaş zamlarla yavaş yavaş tanıştırılacak. Hatta bu zamları unutturacak sun’i gündem maddeleri de Saray tarafından yakında piyasaya sürülür. Daha evvelki tecrübeler bize bunu tedai ettiriyor.

MEMUR VE EMEKLİYE VERİLEN ZAM GELMEDEN GİTTİ

İşçiye, memura, emekliye yüzde 7–8 olarak verilen zam yüzde 40’lara varan vergi zamları ile kat be kat geri alınacak. AKP, artık kaşıkla verip kepçe ile almanın müşahhas timsali. Daha hazin olan ne biliyor musunuz? Zenginden almak yerine yine sabit ve orta gelirli vatandaşa vergi salan iktidarın adaletten ne anladığını da bir kere daha müşahede etmiş olduk.

VUR ABALIYA!

Her kalemdeki artış maalesef yine nüfusun en yoksul kesimlerine zarar verecek. Geçen hafta burada paylaşmıştım. Toplam gelirin yüzde 48’i nüfusun en zengin yüzde 20’lik dilimi içinde yer alan 16 milyon tarafından paylaşılıyor. Gelirin hiç de adil olmayan taksimatına rağmen yeni vergi zamları bu adaletsizliğini tuzu biberi oldu. Gelir Vergisi’nde üçüncü dilimde oranın yüzde 27’den yüzde 30’a çıkarılması orta gelirli dediğimiz çalışanların belini bükecek. MTV zammının lüks jiplere değil de en fazla orta gelirlinin kullandığı arabalara gelmesi de manidar!

Türkiye yüzde 5 büyüdüyse bu muharebeden çıkmış bir devletin talep edeceği vergi artışlarını ne ile telif etmeliyiz? Esasında AKP’nin yalan ve algılar üzerine bina ettiği kâğıttan kuleler bir bir yıkılıyor. Ekonomi zaten batmıştı. Taşıma su ile yüzdürmeye, başkanlık seçimine kadar her nevi pisliği halının altına süpürmeye odaklanınca vaktinde müdahale edilse kolayca çare bulunabilecek meseleler bile kronik hal alabiliyor.

HUKUK DEVLETİ YOKSA İSTİKRAR OLMAZ

AKP, devletin hukuk ayağını kesip attığı gibi iktisadî ayağında da müesseseleri, serbest piyasayı, kamunun harcama disiplinini yerle bir etti. Borçlar artıyor, döviz ihtiyacı had safhada. Sadece yabancılar değil yerli yatırımcı da fırsatın bulduğunda Türkiye’yi terk ediyor.

Türkiye bu tahribatla yüzleşiyor. Örtülü ödenek harcamaları artık kontrolden çıktı. Bütçedeki tahsisat Haziran gelmeden tükendi. Harcamalar Yüzde 150 ila yüzde 300 arasında arttı. Nereye harcandığını suâl edecek tek kişi ya da müessese kalmadı. Sayıştay sizlere ömür.

Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne gelince… Millî iradenin tecelligâhı nakaratına aldanmayın. TBMM’nin, Olağanüstü Hal (OHAL) devrinde AKP hükûmetinin noter ve Resmî Gazete işlemlerini tasdik etmekten başka bir fonksiyonu kalmadı. İşte yine aynı maksatla devreye girecek Meclis.

HÜKÛMET TAAHHÜTLERİNİ YERİNE GETİRMEDİ

Daha evvel kabul edilen ve 2016, 2017, 2018 senelerini ihtiva eden üç senelik Orta Vadeli Program (OVP) hedeflerini tutturamamış, bilakis harcamalarda kantarın topuzunu kaçırmış bir iktidara yeni vergi tahsilatı imkânı tanınacak.

Bunun manası şu: AKP de tıpkı 1990’larda olduğu gibi TBMM’den ilave bütçe talep etmiştir. Zamların 2018’de cari hale gelmesi ilave bütçe (kaynak) talep edildiği hakikatini ortadan kaldırmaz. Ne oldu da bütçe açığı katlandı ve Hazine 40 milyar lira daha fazla borçlanmak mecburiyetinde kaldı? Bu suâllere makul bir cevabı olmadığına göre hükûmetin kendi kusurlarını, hesap bilmezliğinin faturasını vatandaşa çıkarması kabul edilebilir mi?

Harbe girmedik, hamdolsun tabiî afete maruz kalmadık. Öyleyse vergi yükü altında inleyen vatandaşın derdine derman bulmak yerine omuzlarındaki yükü artırmak neyin nesi?

SARAY’IN GÜNLÜK MASRAFI 15 MİLYON LİRA

Bin küsur odalı Saray’ın günlük harcaması 15 milyon lira iken, Diyanet İşleri Reisi ile TBMM Başkanı milyonluk Mercedes’lerini yarıştırırken, bakanlıklar AKP’li müteahhitlerin plazalarında milyonlarca lira kira öderken, bakan yardımcıları senede 3,5 milyon lira harcıyorken, kamuda israf alıp başını gitmişken dilediğiniz kadar vergi toplayın. Dibi delik havuzdan vatandaşın payına ne düşecek ki!

“Ekonomi iyi gidiyor” diyenler bilerek şu hakikati örtbas ediyordu. Referandum için Hazine garantili (KGF) kredilerle konut satışları başta olmak üzere piyasada sun’i bir hareketlilik yaşandı. Krediler yine borç ödemesi ve tüketim harcamalarına gitti. Borç parayla hava attık anlayacağınız.

2018’DE FAİZ ÖDEMELERİ 15 MİLYAR LİRA ARTTI

Bu arada faizler Merkez Bankası’nın dahiyane buluşu GLP ile artmadan artırıldı. Nitekim doları düşürmek için faizi artırmaktan başka çare yoktu. ‘Öyle olmadı’ deseler de faiz artışının Hazine’ye senelik ilave yükü 15 milyar liraya yaklaştı.

Faize ortalama 45–50 milyar lira ödenirken, 2018’de bu tutar en az 14,5 milyar lira daha artacak ve 60 milyar lirayı geçecek. Faize gidecek ilave tutar neredeyse Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nın bütçesine tekabül ediyor. ‘Faiz lobisine karşı olduğunu’ iddia eden AKP devrinde ne gariptir ki memleketin kaynakları faiz lobisine akıtılıyor.

VERGİ İNDİRİMİ BİTMEDEN ZAMLARI HABER VERMEK

9 aylığına mobilyadan beyaz eşyaya kadar KDV indirimleri yapan bir iktidarın bu uygulamayı bitirir bitirmez ekonominin makro dengelerini sarsacak kadar yüksek vergi artışlarına gitmesi iş bilmezliktir, beceriksizliktir.

Artık piyasayı o yalanlarla oyalamaları da mümkün değil. Zam haberleri Borsa’yı sarstı. Algoritma değişikliğini müteakip çok iftihar ettikleri Borsa İstanbul dün yüzde 2,60’tan fazla düştü ki endeks son bir haftadır mütemadiyen geriliyor. 100 binin altını düşmesi an meselesi. Dolar 3,60 TL, Euro 4,20 TL eşiklerini geçtiğinde yeni bir şok dalgası gelecek. Bu sefer de döviz zamları yağacak.

ZAMLAR BUNLARLA MAHDUT OLMAYABİLİR

Maliye Bakanı Ağbal’ın ilan ettiği vergi artışları yeniden değerleme oranına göre bir daha artacak mı?

Ağbal, Motorlu Taşıtlar Vergisi’nde (MTV) arabanın değeri üzerinden yeni bir sisteme geçileceğini de söyledi ki bu araba vergilerindeki artışın yüzde 40’tan fazla olabileceği manasına mı geliyor?

Torbadan bakalım neler çıkacak? Benzeri suâllerin cevapları şimdilik meçhul. Zamların nerede duracağı tamamen hükûmetin insafına kalmış…

Yeni Türkiye böyle. Ya sev ya terk et!

–Malî kuruluşlar (banka, katılım bankası, leasing ve faktoring şirketleri) için Kurumlar Vergisi yüzde 20’den yüzde 22’ye çıkarılıyor. Sadece bankalara dair böyle bir vergi artışının Anayasa’nın eşitlik ilkesine ne kadar uyacağı meçhul!

–Kurumlar Vergisi’ne ilaveten şirketlerin dağıtmadıkları kâr paylarından yüzde 1 ilave vergi tevkifatı (kesintisi) yapılacak. Tevkifat gelirler üzerinden yapılıyor.

–Şirketlerin 2 yıldan fazla elde tutmuş oldukları gayrimenkulleri elden çıkarma halinde yüzde 75 kazanç istisnası yüzde 50’ye düşürülecek.

–Gelir Vergisi üçüncü dilimindeki gelirler için uygulanan yüzde 27 oranı yüzde 30’a yükseltilecek.

– Şans oyunlarında ikramiye kazanan talihlilerden alınan vergi yüzde 10’dan yüzde 20’ye çıkacak.

–Kira gelirinde götürü gider oranı yüzde 25’ten yüzde 15’e düşürülecek.

–Meyveli gazozlar vergisinin kapsamı, meyveli gazoz ve enerji içecekleri olarak değişecek. Böylece enerji içeceklerinden daha fazla vergi alınacak

–‘Makaron’ denilen sigara kâğıtlarına da ÖTV geliyor.

[Semih Ardıç] 28.9.2017 [TR724]

Kürdistan Referandumu ve Erdoğan’ın Yolu (2) [Mehmet Efe Çaman]

Beklenildiği üzere Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin düzenlediği bağımsızlık referandumuna çok büyük bir destek çıktı. Bağımsız gözlemciler referandumun demokratik kriterlere uygun bir şekilde gerçekleştiğini ifade ettiler. Erdoğan rejimi referandum öncesi ortaya koyduğu şahin tutumu, tehdit seviyesini arttırarak devam ettirdi. Bu yazının ilk bölümü olan birinci yazıda Türkiye’nin Kuzey Irak Kürt oluşumuna yönelik tutumunun arka planı olan tarihsel süreci özetleyerek çözümlemeye çalışmış, mevcut sorunun iç ve dış dinamiklerini hesaba katarak Türk dış politikasında bu soruna yönelik politika yörüngesinden nasıl sapıldığını, sonrasında yine aynı yörüngeye hangi koşullarda girildiğini anlatmıştım. Daha kısa süre öncesine dek Barzani yönetimiyle son derece sıkı-fıkı ilişkiler kurma yönünde bir politika takip eden Erdoğan’ın, ani bir kararla tutum değiştirmesinin nedenlerini analiz edeceğim ikinci bir yazıyla konuya devam edeceğime söz vermiştim.

ASKERİ VESAYETİN KÜRT POLİTİKASI AKP İLE DEĞİŞMİŞTİ

Hatırlayalım: Türkiye Cumhuriyeti hükümetleri (birbirinden ideolojik olarak farklı ve farklı dönemlerde iktidarda olan birçok iktidar), Irak Kürt oluşumu konusunda ana hatlarıyla aynı istikamette bir dış politika izlemişti. Bir nevi devlet politikası olan bu tutum özetle Irak toprak bütünlüğünün korunması ve her koşulda Irak’ın kuzeyinde herhangi bir ayrılıkçı Kürt siyasal varlığına izin vermemek olarak özetlenebilir. Her ne kadar Saddam döneminde ABD’nin başını çektiği uluslararası iradeyle uyum hususunu ön planda tutmak gereğini hissetmiş olsa da, Türkiye kırmızıçizgi olarak daima çıkarları bakımından en son hat olarak gördüğü Kürt bağımsızlığını ne pahasına olursa olsun engelleme yönünde bir çizgiyi devam ettirdi. Bu konuda derin devletin tutumunun belirleyici olduğunu belirtmek gerekiyor. Tıpkı diğer güvenlikle ilintili dış politika alanlarında olduğu gibi, askeri vesayet bu konuda da sivillere fazlaca bir hareket sahası bırakmadı.

Bu durum AKP iktidarıyla değişti. Avrupa Birliği reform süreci ve demokratikleşme politikalarıyla beraber, güvenlikçi bakış askerin politika üzerindeki etkisindeki azalmaya paralel şekilde değişime uğradı. Yerine, sivil inisiyatifin başat hale geldiği, bölgesel işbirliği ve kazan-kazan yaklaşımlarının ön plana çekildiği bir strateji benimsendi. Bu bağlamda ikinci körfez savaşına kadar olumlu denilebilecek bir rota takip edildi. ABD’nin Irak’a müdahalesi sürecinde yaşanan tezkere krizi her ne kadar ABD ile ilişkileri olumsuz yönde etkilediyse de, AB nezdinde ve dünyadaki prestiji ve bölgesel ağırlık bakımından Türkiye son derece olumlu bir ivme kazandı. Bu durum Arap Baharı sürecinin başlangıcına kadar devam etti.

ARAP BAHARI SONRASI GELEN KOPUŞ

Arap Baharı sonrasında birdenbire AKP dış politikasında belirgin bir kopuş yaşandı. Var olan koşulları dikkate alan, temkinli ama yapıcı işbirliği yaklaşımı bir kenara itildi. Mezhepsel aidiyet ve Osmanlı geçmişine atıfta bulunan bir dominant Türkiye konseptine uygun olarak, Ortadoğu’nun her tarafında Sünni İslamcı hareketlere destek veren, ideolojik bir dış politika takip edilmeye başlandı. Irak özelinde bu dış politika, Şii ve Kürt oluşumları karşısında, Irak’lı Sünnileri desteklemek şeklinde tezahür etti. Fakat kısa sürede Irak Şiileri güneyde, Kürtler ise kuzeyde kontrolü ele geçirdiler. Sünniler büyük oranda Irak merkezi hükümetinden dışlandı.

Bu, Kürtlerin bağımsızlık arzularını daha da kamçıladı. Artık Irak, bildiğimiz Irak olmaktan çok uzaktı. Uluslararası toplum kâğıt üzerinde Irak’ın bütünlüğünü destekler görünse de, herkes gidişatın farkındaydı. Belki Erdoğan ve AKP hariç. Çünkü onlar kendilerini Osmanlı nostaljisinin engin hayalleri içerisinde kaybetmişler, realiteyle bağlarını tümden kopartmışlardı. Öyle ki, Iraklı Sünnilerin Şiiler ve Kürtlere tepki olarak radikalleşerek IŞİD ve Nusra tipi fanatik İslamcı terör şebekelerine dönüşmesinden bile yararlanmak istediler. Erdoğan Irak’ı istikrarsızlaştırmak pahasına Suriye-Irak arasındaki mevcut sınırları fiilen ortadan kaldıran Suriye iç savaşına doğrudan taraf oldu, orada savaşan radikal unsurlara silah, mühimmat, lojistik ve siyasi destek verdi. Türkiye artık cihatçı fanatiklerin transitini sağlayan, onların hastane ihtiyaçlarına ve tedavilerine dek arkasında olan bir ülkeydi. Bu sürecin konumuzla ilgili boyutu, Irak merkezi hükümetinin fiilen Irak’ın birçok bölgesinde hâkimiyetini yitirmesiydi.

Böylelikle Irak Kürdistan bölgesi giderek bağımsızlaştı, Irak’tan fiilen koptu. Artık dünyada da göreceli olarak bir istikrar adası olarak görülmeye başlandı. Dahası, ABD ile müttefikliği artık sadece kâğıt üzerinde kalan Ankara’nın yerine Erbil, bir istikrar unsuru olarak ön plana çıktı. Erdoğan İslamcı fanatiklere destek verirken ve İslamcı bir Türkiye’yi Ortadoğu’da kendi reisliğinde bir güç haline getirme hayalleri kurarken, Kürdistan bölgesi ABD’nin yeni ortağı, petrole ve oldukça seküler ve istikrarlı bir topluma sahip bir huzur bölgesi olarak dikkat çekmekteydi. Artık Barzani’nin yıldızı iyice parlamaya başlamıştı.

IRAK MERKEZİ YÖNETİMİYLE İLİŞKİLER GERİLİNCE…

Bu arada, Irak merkezi hükümetiyle mezhepsel farklılık siyaseti ve Iraklı radikal Sünni gruplara verdiği destek yüzünden arası bozulan Erdoğan, Kürt bölgesel yönetimiyle işbirliği yapmaya başladı. Barzani bu siyasi manevra kapsamında artık AKP toplantılarında “Türkiye seninle gurur duyuyor” sloganları eşliğinde Kürtçe konuşmalar yapıyor, Ankara’da göndere Kürt bayrağı çekiliyor, Diyarbakır’da Barzani ile beraber Kürt flamaları önünde “megri-megri” Türküleri söyleniyordu. Türkiye on yıllarca Kürt bağımsızlığına karşı durmuş, derin devlet on yıllarca Kuzey Irak bölgesini birinci dereceden güvenlik meselesi olarak algılamıştı. Şimdi bu yaklaşım, Erdoğan’ın Osmanlıcılık ve bölgesel hâkimiyet hayalleri odaklı gerçeklikten kopuk bir dış politika hezeyanı içerisinde terk edilmiş, Kürt bağımsızlığına giden yolda Türkiye en birincil rolü oynamaya başlamıştı. Tek petrol satış rotası olan Türkiye rotası, milyarlarca dolarlık petrol zengini bir Kürdistan’ı var ediyor, Irak merkezi devletiyle bu gelirleri paylaşması gereken Kürdistan yönetimi, buna riayet etmiyordu. Ve bu işi Türkiye ile beraber yapıyorlar, Irak merkezi hükümetinin altını Erdoğan’la beraberce oyuyorlardı.

Yine önceki bölümde değindiğim üzere, Türkiye’nin Başika’da bulunan askeri varlığı, Türkiye’nin izlediği düşmanca tutum nedeniyle Irak merkezi hükümetince ülke dışına atılmak isteniyor, hatta buna ABD bile destek veriyor, ancak Erdoğan, Barzani ile anlaşarak bu istekleri geri çeviriyordu. Evet, ABD bile Irak’ı parçalanmaya götürecek gidişat karşısında, merkezi hükümete destek veriyor, Kürtleri dizginlemeye çalışıyordu. Ama Erdoğan rejimi, kısa dönemlik beklentiler ve hayaller üzerine inşa edilen bir düş-politika nedeniyle ısrarla gerçeklerle arasında bağlantı kurmaya yanaşmıyordu.

KÜRT POLİTİKASINDA FABRİKA AYARLARINA DÖNÜŞ

Sonra olan oldu. 17-25 Aralık sonrası derin yapı Erdoğan’ı teslim aldı. Artık her şey değişecekti, değişmek zorundaydı. Yolsuzluklar nedeniyle Yüce Divan’a gitmekten ödü kopan rejim ve avenesi, öncelikle iç politikada Çözüm Süreci’ni sonlandırdı. Sonrasında 15 Temmuz sonrası anayasa rafa kaldırıldı. Vitrinde Erdoğan’ın olduğu bir 28 Şubatçı yapı dizginleri ve tasmaları eline geçirdi. Kürtlerin belediyeleri kitlesel tutuklamalar ve takibatla kayyumlara devredildi. Milli irade fetişisti AKP, Kürtlerin oylarını hiçe sayarak Güneydoğu’yu siyaseten dümdüz etti. Sonra HDP bitirildi. Demirtaş ve onlarca Kürt milletvekili içeri alındı. Dış politikada ise Barzani’nin referandumu, derin yapıya kontrolü sağlama imkânını verdi.

Bir gecede güvercini şahine dönüştürdüler, Türkiye’yi Kürt siyasetinde fabrika ayarlarına geri döndürdüler. Sınırda tanklı-toplu tatbikat yaparak Irak’a müdahale etme fırsatı kollayan, otoriteryan, gazetecileri, akademisyenleri, Kürtleri, Cemaat sempatizanlarını hunharca içeri tıkan bir rejimin gereğini, dış politikada da yerine getirmeye başladılar.

Bu yoldur, Erdoğan’ın yolu. Bu yol aklıselimin ve basiretin, aklın ve serinkanlı kararların yolu değildir. Bu yol, kendi menfaatlerini milletinin, devletinin, inandığı dinin ve insanlığın üzerinde gören, hırsına mağlup olmuş, yıllarca deklare ettiği tüm değer ve ideallere ihanet etmiş, alengirli ve akçalı işlere batmış bir siyasetçinin ülkesini sürüklediği, sonu uçuruma açılan bir yoldur. Bu yolun sonunda refah, barış, huzur ve mutluluk yok. Bilakis yıkım, yağma ve sefalet var.

Aslında Kürt bağımsızlık referandumunun en belirgin etkisi, bu sefil durumun ve içine kitlesel olarak düşmek mecburiyetinde kaldığımız gafletin net ve belirgin şekilde ortaya çıkması. Filmin mutlu sonu yok.

[Mehmet Efe Çaman] 28.9.2017 [TR724]

Yargıtay 16. Ceza Dairesi bağımsız ve tarafsız olmadığını gösterdi [Levent Yıldırım]

NOT: Bu yazı www.platformpj.org adlı sitede çıkan yazıdan tercüme edilmiştir [1. Bölüme ulaşmak için tıklayınız]

Bu başlık altında, Yargıtay 16. Ceza Dairesi’nin 25.04.2017 tarihinde hakimler Metin Özçelik ve Mustafa Başer hakkında ilk derece mahkemesi sıfatıyla verdiği mahkumiyet kararı ile 15 Temmuz darbe girişimi nedeniyle haklarında dava açılan Murat Yılmaz ve Murat Koçak isimli asker şahıslar hakkındaki Erzurum Bölge Adliye Mahkemesi 2. Ceza Dairesince verilen kararın temyiz mercii olarak incelenmesi sonucunda verilen onama kararı ele alınacak, aynı Daire’nin Ergenekon davasında verdiği bozma kararı ile kısa bir karşılaştırması yapılacaktır.

A) YARGITAY 16. CEZA DAİRESİ, YARGILAMA VE TEMYİZ KONUSU EDİLMEYEN KONULARA GİREREK TARAFSIZ OLMADIĞINI ORTAYA KOYMUŞTUR

Bilindiği üzere, gerek silahlı örgüt (TCK. 314), gerekse anayasayı ihlal (TCK. 309) suçlarınında suçun temel unsuru “cebir ve şiddet” kullanılmasıdır. Özçelik&Başer dosyasında sanıklara atılı eylem yargısal kararlar (hakimin reddi ve tahliye kararları), Yılmaz&Koçak dosyasında ise sanıkların isimlerinin sıkıyönetim atama listesinde yer almış olmasıdır. Yani bu sanıklara atılı eylemler yönünden cebir ve şiddet içeren bir unsur bulunmamaktadır.

Gülen Hareketi hakkında terör örgütü olduğuna ilişkin kesinleşmiş bir yargı kararı bulunmadığına göre, mahkemeler önlerindeki dosyada bu konuda karar vermeye yeterli tüm eylemler dava konusu yapılmış ise, ancak o takdirde terör örgütü olup olmadığı yönünde karar verebilir. Aksi takdirde bu konunun yargılama konusu yapıldığı davanın sonucunu beklemeleri gerekmektedir. Erdoğan başta olmak üzere siyesilerin ve HSYK Başkanvekili Mehmet Yılmaz’ın çeşitli demeçlerinde ve nihayet iddianamelerde ““FETÖ/PDY” nin silahlı örgüt vasfını 15.07.2016 tarihli darbe girişimi ile kazandığı” iddia edilmiş olmasına göre, 15 Temmuz darbe girişimi ana davasının (çatı davanın) sonucunun beklenmesi, bu eylemin Gülen Hareketi tarafından gerçekleştirildiği ve bu nedenle de terör örgütü olduğu sabit görüldüğü (karar kesinleştiği) takdirde, diğer mahkemelerce karar verilmesi gerekir.

Gülen Hareketinin silahlı örgüt vasfını kazandığı iddia edilen 15 Temmuz darbe girişimi ve failinin Gülen Hareketi olduğu konusunda ilk derece mahkeme sıfatıyla Yargıtay 16. Ceza Dairesine veya temyiz mercii olarak dosyasına onama kararı verdiği Erzurum 2. Ağır Ceza Mahkemesine açılmış bir dava bulunmadığına göre, Daire’nin (ve dolayısıyla Erzurum 2. ACM’nin) bu konuda verdiği karar yetki ve görev gaspı olup, tarafsızlığın açık ihlalidir.

Örneğin gerekçede “15 Temmuz darbe teşebbüsünün daha önce de bir çok kez yaşandığı üzere uluslararası güç odaklarının desteğiyle esas itibariyle TSK’ya sızmış FETÖ/PDY örgütü mensuplarınca gerçekleştirildiği” denilmektedir. Daire’nin, darbe girişiminin tüm yönleriyle Erzurum’daki mahkemeye sunulmadığı ve mahkeme önünde tartışılmadığı halde darbe girişimine ilişkin karar vermesi ve yargılama konusu yapılmayan konularda görüş belirtilmesi, hem tarafsızlığın ihlali, hem de “ihsas-ı rey” niteliğinde olup, Daire’nin bu konuda bundan sonraki bütün davalara bakmasına engeldir ve hakimin reddi gerekçesi sayılır. Esasında Daire’nin ilk derece mahkemesinde bu konuda yargılama yapılmadığı veya ilk derece mahkeme sıfatıyla kendi huzurunda da tartışılmadığı ve başkaca mahkeme kararı bulunmadığı halde “15 Temmuz darbe teşebbüsünün FETÖ/PDY örgütü mensuplarınca gerçekleştirildiğini” belirtmesi, siyasilerin darbe teşebbüsünün daha ilk dakikalarında aynı yöndeki siyasi nitelikteki beyanlarından hiçbir farkı bulunmamaktadır.

B) DAİRE’NİN TARAFSIZLIĞINI YİTİRDİĞİNİN EN AÇIK KANITI, YEREL MAHKEMEDE TARTIŞMA KONUSU YAPILMAYAN DELİLLERE VE DELİL DEĞERİ BULUNMAYAN BİLGİLERE DAYANARAK HÜKÜM VERMESİDİR

Daire “15 Temmuz darbe teşebbüsünün FETÖ/PDY örgütü mensuplarınca gerçekleştirildiği” biçimindeki gerekçesini “Çok sayıda şüphelinin itiraf içeren beyanları, açık kaynak bilgileri, mahkeme kararları, dava dosyaları, yürütülen soruşturmalar, resmi kurumların tespitleri” ne dayandırmaktadır. Bu kanıtların hiçbirisi yerel mahkeme önünde tartışma konusu yapılmamış, itiraf içeren beyan sahipleri bu mahkemede dinlenmemiştir. Kesinleşmemiş mahkeme kararları, dava dosyaları ve yürüyen soruşturmalar “kesin delil” niteliğinde kabul edilip Daire’ce hükme esas alınmıştır. “Açık kaynak bilgileri” denilen bilgilerin ise, internet üzerinden temin edilen haber ve yorumlardan ibaret olduğu bilinmektedir ve bu bilgilerin tek başına hiçbir delil değeri bulunmamaktadır.

Burada özellikle üzerinde durulması gereken husus “çok sayıda şüphelinin itiraf içeren beyanları” dır. Bu konu ile ilgili olarak İngiliz Parlamentosu Dış İlişkiler Komisyonu tarafından hazırlanan Türkiye raporunda darbe girişiminin Gülen cemaati tarafından gerçekleştirildiğine dair bir bilgiye sahip olmadıkları belirtilerek, “Gülenistlerin darbe girişiminden sorumlu olduğuna dair deliller genellikle darbecilerin itiraflarına dayalı. Fakat, bu itirafların işkence sonucunda elde edilmiş olma ihtimali olduğu için (darbecilerin gözaltındayken hasar gördüklerini öneren resimler mevcut), Parlamento bu delillerin güvenilirliği konusunda şüpheli.” denilmektedir.

Görüldüğü üzere, konuya tarafsız gözle yaklaşan İngiliz Dış İlişkiler Komisyonu itiraf içeren beyanların güvenilirliğine şüpheyle yaklaşırken, Yargıtay 16. Ceza Dairesi, yerel mahkeme önünde tartışılmamış ve bu mahkeme dosyasına da başka soruşturma dosyalarından çoğaltılarak eklenmiş olan beyanları “muhkem kaziye” kuvvetinde bir delil sayarak hükme esas almıştır.  Bu husus CMK’nun 217/1. maddesindeki “Hâkim, kararını ancak duruşmaya getirilmiş ve huzurunda tartışılmış delillere dayandırabilir.” hükmünün açıkça ihlal edilmesidir ve bu nedenle kararın hukuki olduğunu söylemek mümkün değildir. Daire’nin hükme esas aldığı itirafların sahiplerinin, yargılandıkları ve halen derdest olan davalarda bu ifadelerinin işkence altında aldığını beyan etmeleri karşısında, Daire’nin bu yaklaşımı ancak bir hukuk cinayeti olarak tarif edilebilir.

C) BİR MAHKEMENİN TARAFSIZ OLUP OLMADIĞI, BAZEN BENZER DAVALARDA VERDİĞİ KARARLARDA KENDİNİ BELLİ ETMEKTEDİR.

Daire’nin bu yazının konusu olan kararları ile Ergenekon Davası ve İzmir’de görülen “Askeri Casusluk” davalarında verdiği kararlardan hareketle, Daire’nin aynı/benzer konularda nasıl farklı kararlara imza attığını açıklayalım:

aa) Daire, iddia konusu “FETÖ/PDY” kararları ile Ergenekon Davasında verdiği bozma kararında aynı konuda çelişkili uygulamalara ve hükümlere imza atmıştır.

Daire Ergenekon dosyasındaki bozma kararında; “Hüküm, duruşmada ortaya konulan delillere dayanır. Tartışılmayan bir delil hükme esas alınamaz. Deliller hukuka uygun olarak elde edilmelidir. Hukuka aykırı elde edilen deliller hükme esas alınamazlar.”, “Kovuşturma aşamasında bütün kanıtların tartışılabilmesi için, kural olarak bu kanıtların aleni bir duruşmada ve sanığın huzurunda ortaya konulmaları gerekir.”  demektedir. Oysa yukarıda açıklandığı üzere Daire, Yılmaz&Koçak dosyasında onama kararı verirken yerel mahkeme önünde tartışılmamış veya Özçelik&Başer dosyasında ilk derece mahkeme sıfatıyla kendi huzurunda ortaya konulmamış şüpheli itirafları ve sair delillere dayanarak hüküm kurmuştur.

Ergenekon dosyasında şüpheli olarak ifadesi alınmayan, ancak başka bir dosyaya ait ifade görüntüleri bulunan Tuncay Güney isimli kişinin, o dosyada kendisine yasak sorgu yöntemleri uygulandığı konusunda kuvvetli şüphe oluşturan ses kayıtlarının ve anlatımlarının Ergenekon dosyasında hükme esas alınmasını bozma nedeni yapan Daire, iddia konusu “FETÖ/PDY” ile ilgili kararlarında başka dosyalara ait şüpheli itiraflarını işkence altında alınmış olma ihtimalini görmezden gelerek (ki İngiliz Dış İlişkiler Komisyonu raporunda bile buna dikkat çekildiğinden yukarıda bahsedilmiş idi) ve mahkeme huzurunda tartışılmadığı halde hükme esas almıştır.

Yine Daire, Ergenekon davasında “…asker kişi olan Sanık Özkan Kurt’un soruşturma aşamasındaki ifadesinin Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü personelince alınması ve ifade esnasında askeri inzibat bulundurulmaması” şeklinde bozma hükmü kurarken, iddia konusu “FETÖ/PDY” davalarındaki kararlarına esas aldığı “itirafçı” asker kişilerin bu ifadelerinin  TEM Şube Müdürlüğünde polislerce alındığı, burada işkence ve kötü muamele gördüklerine  ilişkin fotoğrafların günlerce basında yer aldığı ve halen dahi görülen davalar nedeniyle sık sık servise konulduğu, hal böyle iken, Daire’nin bu ifadelerin TEM Şubede polislerce alınmasını sorun yapmadığı gibi, yasak sorgu yöntemleri uygulanıp uygulanmadığını da araştırmadığı ve önemsemediği görülmektedir.

Ergenekon dosyasındaki yukarıda belirtilen hukuka uygun görüşlerinin aksine, iddia konusu “FETÖ/PDY” davalarında tam tersi bir uygulamaya imza atan Daire’nin bu tutumunu hukuken izah etmek mümkün değildir.

Daire’nin, yargılama süzgecinden geçmemiş ve mahkemede ikrar edilmemiş “itiraf” adı altındaki beyanlara yasak sorgu yöntemlerine göre tespit edilip edilmediğini dahi araştırmadan kesin hüküm nazarıyla bakması yüksek mahkemenin güvenilirliğini ve tarafsızlığını ortadan kaldıran açık bir delil olarak kayıtlara geçmiştir.

bb) Yargıtay 16. Ceza Dairesi’nin Bylock hakkındaki görüşü de taraflı ve hukuka aykırıdır

Bylock’un hukuka aykırı delil olduğu konusunda çok şeyler yazılıp söylendiği için burada sadece konumuzu ilgilendiren yönüyle konuya kısaca temas edelim.

Bylock konusu ile sınırlı olarak bu ara konuya şöyle bir soruyla giriş yapalım: Örgüt üyeliği için delil kabul edilen Bylock verileri şayet Ergenekon dosyasında olsaydı, Daire yine aynı kararı verir miydi? Şüphesiz vermezdi. Bu sonuca ulaşmak için hukuk okumaya gerek olmadığını da belirtelim. Bylock verilerinin nasıl ele geçtiğini bilen ve Daire’nin Ergenekon davasında verdiği bozma kararını okuyan herkes aynı cevabı verecektir. Zira Ergenekon bozma kararındaki “c- Bilgisayarlarda, Bilgisayar Programlarında ve Kütüklerinde Arama, Kopyalama ve Elkoyma” alt başlığı altında CMK’nun 134. maddesi kapsamında verilen bilgiler incelendiğinde, sadece bu bilgilere dayanılarak bugünkü Bylock verilerinin hukuka aykırı delil niteliğinde olduğunu söylemek kaçınılmazdır.

Örneğin Ergenekon bozma kararında “Ceza muhakemesinde deliller kanuna uygun olmalı ve kanuna uygun yöntemlerle elde edilmelidir. Adil yargılanmanın sağlanabilmesi, soruşturma ve kovuşturma aşamalarında toplanan bulguların delil değeri taşıyabilmesi için, şüpheli veya sanıktan elde edilen dijital verilerin, yasa ile sınırları belirlenmiş teknik gerekliliklere uygun olarak toplanması ve sonucunda yargılama makamlarına eksiksiz, bozulmamış halde sunulması gerekmektedir.”, “Deliller hukuka uygun olarak elde edilmelidir. Hukuka aykırı elde edilen deliller hükme esas alınamazlar.” denilmektedir. Oysa Bylock verilerinin Litvanya’da bulunan sunucuların bilgisayar korsanlığı yoluyla ele geçirilerek elde edildiği ortadadır. Deliller usulüne uygun olarak elde edilmediği gibi, yasa dışı yolla elde edilen dijital verilerin gizliliği, bütünlüğü, güvenilirliği ve delil olarak kullanılması imkanı da ortadan kalkmıştır. (Benzer durumda Balyoz, Askeri Casusluk gibi dâvâlarda Anayasa Mahkemesi tarafından ihlâl kararı verilmiştir). Yargıtay 16. Ceza Dairesi Ergenekon bozma kararındaki gerekçelerini uygulamış olsaydı, Bylock verilerinin hukuka aykırı delil niteliğinde olduğu ve hükme esas alınamayacağını kabul etmesi gerekirdi. Şimdi kendi içtihadını da sıfırlayarak tam tersi yönde karar vermiş olması, tarafsız karar verilmediğinin en büyük delillerinden birisi olarak karşımıza çıkmaktadır.

Aynı şekilde Yargıtay 16. Ceza Dairesi, İzmir’deki “Askeri Casusluk” davasında “HTS ve telefon dinlemesi tek başına delil olmaz” gerekçesiyle verilen beraat kararının onanmasına karar vermiştir (8). HTS kayıtları, kimin, kiminle, nerede, ne zaman iletişim kurduğunu gösterdikleri halde Yargıtay’ın yerleşik içtihatlarına göre içeriği bilinmediğinden dolayı mahkumiyet için yeterli delil olarak kabul edilmemektedir. Oysa kişinin Bylock kullandığı bilgisini içeren Bylock verileri (usule uygun elde edilse bile) HTS kayıtlarından çok daha zayıf bir delil niteliğindedir. Kimin, kiminle, ne zaman, nerede iletişime geçtiğine dair kayıt bulunmayan ve içeriği tespit edilmeyen bu bilgilerin kişiler aleyhine delil olarak kullanılamayacağı açıktır. Yargıtay 16. Ceza Dairesi’nin, “HTS ve telefon dinlemesi tek başına delil olamaz” biçimindeki kararı onarken, yukarıda belirtilen nitelikteki Bylock verilerini tek başına örgüt üyeliğine delil kabul etmesi tarafsızlığına gölge düşürmekte, davaya (taraflarına) göre farklı karar verildiği izlenimi doğurmaktadır.

D) ONAMA KARARINA KONU DOSYANIN TÜRK YARGI TARİHİNDE GÖRÜLMEMİŞ BİR HIZLA KARARA ÇIKARILIP KESİNLEŞTİRİLMESİ, YARGIYA MÜDAHALE EDİLDİĞİ ŞÜPHESİNİ DOĞURMUŞTUR

Davanın seyrine kısaca göz atalım: Sanıklar Murat Yılmaz ve Murat Koçak hakkında Erzurum 2. Ağır Ceza Mahkemesinde 28.10.2016 tarihinde dava açıldı. 05.01.2017 tarihinde adı geçen mahkemece mahkumiyet kararı verildi. Erzurum Bölge Adliye Mahkemesi 2. Ceza Dairesi’nin 02.03.2017 tarihli kararı ile istinaf itirazları reddedildi. Bu karar da temyiz edildi, ancak Yargıtay 16. Ceza Dairesi Erzurum BAM 2. Ceza Dairesi’nin kararını onadı ve 17.07.2017 tarihinde Daire’nin gerekçeli kararı açıklandı. Yani 8-9 aylık süre içerisinde, 3 ayrı mahkemece yargılama ve inceleme yapıldı. Türk yargısının hantal yapısı ve dosyaların teraküm etmiş olması dikkate alındığında gerçekten şaşırtıcı bir hız. Sadece tebligat, savunma süreleri, gerekçeli kararların yazımı, bunların tebliği ve itiraz süreleri vs. göz önüne alındığında bile 8-9 aya sığmayacak işlemler söz konusu. Doğal olarak bu sürede yukarıda belirttiğimiz gibi tüm delillerin mahkemeye getirilip huzurda tartışılması da söz konusu olmamış.

Normalde onama kararları tek sayfayı geçmez, ancak Daire’nin, bu ayrıntılı gerekçesinde yerel mahkeme huzurunda tartışılmamış bütün delillere itibar ettiği ve TCK’nun 30. maddesindeki “hata” kavramı dahil, yürüyen davalar kapsamındaki hemen her konuya temas ettiği görülüyor.

Peki bu acelenin ve davada yer almayan konuların da yer aldığı ayrıntılı gerekçe yazımının sebebi ne? Bu sorunun cevabı yandaş basında çıkan haberlerde gizli: “ByLock kullanımını FETÖ üyeliği sayan bu karar, diğer mahkemeler için de yol gösterici nitelik taşıyacak.”, “Yargıtay darbecilerin savunmasının çürüttü.” örneklerinde olduğu gibi. Öyle anlaşılıyor ki, Erzurum dosyası pilot dosya olarak seçilmiş ve bu kadar kısa sürede Yargıtay 16. Ceza Dairesi’nin Ergenekon bozma kararındaki görüşlerine aykırı olarak ve bu konudaki hukuk kuralları ters yüz edilerek sonuçlandırılmış. Tabi burada Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Yıl sonuna kadar ciddi manada mahkûmiyet kararları gelecektir.” şeklindeki yargıya talimat sayılabilecek açıklamalarını da not etmek gerekiyor.

Amaç belli; yürüyen davalar bakımında emsal karar oluşturmak, hakimlere “bak Yargıtay da bu görüşte”, “Yargıtay da sizin arkanızda” denilerek resmi (iktidarın) görüşün dışında karar vermelerinin önüne geçmek.

***

İşte Yargıtay 16. Ceza Dairesi’nin bağımsızlık ve tarafsızlık öyküsü. Ne yazık ki, bu yazıda çizilen vahim tablo bir yüksek mahkemeye ait. Sulh Ceza Hakimliklerinden yüksek mahkemeye kadar tüm yargı teşkilatlarında aynı durum söz konusu ve artık Türkiye’de yargı bağımsızlığından söz etmek mümkün değil. Yargı bağımsızlığının ve kanuni (doğal) hakim güvencesinin bulunmadığı, temel hak ve özgürlüklerin ortadan kalktığı ve kişilerin hukuki güvenliklerinin sağlanmadığı bir yerde doğal olarak hukuk devletinden de söz edilemez.

Bütün bunlara rağmen halen dahi yargının bağımsız olduğunu savunan varsa, onlara bir tek soru soralım: Tutuklu gazetecilerin tahliyesine karar veren hakimlerin açığa alınmasından sonra, bu hakimlerin yerine atanan hakimlerin tekrar tahliye kararı verebilmeleri mümkün mü sizce?

[Levent Yıldırım] 28.9.2017 [TR724]

Bir son mohikan olarak Ali Fuat Başgil [Türk Sağı’nın hikâyesi-9] [Kemal Ay]

Türk sağına dâhil ettiğimiz muhafazakâr camiada çok ciddi münevverler de mevcut elbette. Sadece ‘ateşli üsluplarıyla’ ya da ‘polemikleriyle’ değil ilmi çalışmaları ve ‘talebe yetiştirmeleriyle’ ön plana çıkmış isimler bunlar. En çok bilineni muhtemelen Prof. Dr. Ali Fuat Başgil’dir. Paris’te gördüğü kapsamlı hukuk eğitiminin ardından döndüğü Türkiye’de, kelimenin tam manasıyla ‘âkil adam’ hâline gelmişti Başgil. Yüksek bürokraside, bilhassa askerler arasında yazılarının ve konferanslarının takipçisi çoktu. 1937’de Hatay bağımsızlığını kazandığında, Hatay Anayasası’nı yazacaktı. Bundan sonraki süreçte 27 Mayıs’a kadar İstanbul Üniversitesi’nde dersler verdi. Milli Birlik Komitesi’nin (MBK) darbeden sonra belirlediği 147 akademisyen arasında yer alarak görevinden uzaklaştırıldı. Başgil’in Fransızca olarak kaleme aldığı 27 Mayıs’ta ne olduğunu anlatan risalesi, Türkiye’de yargılanmasına sebep oldu.

Rivayete göre Başgil, 27 Mayıs’tan kısa süre önce Celal Bayar ve Adnan Menderes’i ziyaret etmiş ve kutuplaşmanın giderilmesi için bir takım önerilerde bulunmuş. Ancak ihtimal ki Bayar ve Menderes, hiçbir gücün kendilerini o makamdan indiremeyeceğini ve kutuplaşma ne raddeye giderse gitsin sonunda kendilerinin ‘galip’ çıkacağını düşünmüşlerdi. 27 Mayıs’tan sonra bunun böyle olmadığı görülecekti. Başgil bir süre, MBK’nın tarafsız davranabileceğine ihtimal verir fakat CHP’nin iktidar yapılmaya çalışılması ve bilhassa cumhurbaşkanlığı için adil bir seçim yerine Cemal Gürsel’in hazırlanması, ümitlerini suya düşürecektir. Hâl böyle olunca 1961’de Samsun’dan senatör seçilir ve cumhurbaşkanlığına aday olmaya uğraşır. Halkta karşılığı olan, sevilen biridir Başgil fakat cuntacı askerler onu tehdit ederek adaylığını geri çekmesini, hatta ülkeyi terk etmesini sağlar. 1965’te Adalet Partisi’nden İstanbul milletvekili seçilerek geri döner fakat, iki yıl sonra vefat edecektir.

FEVZİ ÇAKMAK’IN CENAZESİNDE ÇIKAN OLAYLAR

Ali Fuat Başgil’in saygın bir hukukçu ve tarikat ehli biri olması, Süleyman Demirel hükümetinden Diyanet İşleri Başkanlığı teklifi almasına yol açar fakat Başgil bunu kabul etmez. Gazete yazılarını sürdürür, Gençlerle Başbaşa gibi ‘ahlak’ eksenli bir kitap yazar. Başgil’in en önemli eserlerinden birisi Din ve Laiklik’tir. Tanzimat’tan bu yana ‘din serbestisi’ (laiklik) hakkında doğru düzgün bir çalışma olmadığı ve bu sebeple herkesin aklına eseni söylediği şikayetiyle başlar kitap. Sonra da 17 Mayıs 1943’te İçişleri Bakanlığı’ndan Sebilürreşad dergisinin Hz. Muhammed’le ilgili sayısının toplatılmasına ilişkin gönderilen gerekçeyi koyar. Bunun ‘din serbestisi’ değil, din aleyhine serbestlik, din lehine ise sansürcülük olduğunu belirtir. Kitabın yazılma sebebi, 1950’de Mareşal Fevzi Çakmak’ın cenazesinde çıkan ve ‘irticai kalkışma’ olarak nitelenen olaylar sonrasında öğrencilerinin bu konuda bir konuşma yapmak için ısrar etmesiydi.

Bu arada Fevzi Çakmak, CHP’de İnönü ve ekibine karşı 1946’da kurulan Demokrat Parti’ye geçmiş, orada da yönetimle anlaşamayarak Millet Partisi’ni kurmuştu. CHP’yi ve DP’yi aynı noktadan eleştiriyordu: Dine sırt çevirmek. Nitekim Ali Fuat Başgil de, 1950’lerin başında kaleme aldığı kitabının ikinci baskısı için yazdığı önsözde (1954), imam hatip mekteplerinin açılmasını, yüksek din enstitüsünün kurulmasını sevinçle karşıladığını aktarırken, din adına ‘reformcu’ hareketlere kalkışan fakat dinden bîhaber insanlardan şikayet ediyordu. Başgil’in kitabının ilk bölümü dine karşı ilmî tenkitin tenkiti şeklinde ele alınabilir. 18. yüzyıl Fransız ansiklopedistlerinden başlayarak, bugüne kadar din aleyhine söylenmiş sözleri nakledip bunların ‘yanlışlarını’ belirtiyor. Daha sonra da kendi zaviyesinden ‘Din nedir?’ sorusunu cevaplıyor.

DEVLETİN DİN ÜZERİNDEKİ KISITLAMA HAKKI

Kitabın ikinci bölümü din hürriyeti fikrine ayrılmış. Burada dinin varlığından doğan hakları tanımlıyor tek tek. İnanma hakkından, dinin emirlerini yerine getirme hakkına kadar pek çok meseleyi hukukî bir perspektiften ele alıyor. Devletin imanı yasaklayıp müdahale edemeyeceğini savunan Başgil, mesele umumî ibadete geldiğinde ilginç bir yaklaşım geliştiriyor: Devlet, dinî hükümlerin içeriğine, nasıl icra edilmeleri gerektiğine karışamaz fakat eğer ibadet ‘toplumsal’ bir hâl alırsa, bu kez laik devleti ilgilendirir ve devlet ‘yasaklamaya kadar’ bir takım tedbirler alabilir. Başgil’in buradaki yaklaşımı daha ziyade, ferdî iman ve ibadeti korumaya yöneliktir. Fransa’da Katoliklerin bazı ayinlerinin devletçe yasaklanmasını örnek vererek, toplumsal meselelerde devlete imkân tanır. Aynı şekilde dinle ilgili ‘talim, tedris, neşir ve telkin’ konularında devlet bir düzenleme getirebilir ve fakat bunu ‘istisnai’ hükme bağlayamaz. Daha sonra da dine tabiiyet ve gerektirdiği ibadetleri yerine getirme hususlarında Başgil, ‘ortada’ bir pozisyon alıyor.

Burası önemli çünkü Başgil’in bu tutumu kitabın önceki baskısında eleştirildiği için ikinci baskıda, ‘Müslümanları memnun etmekten uzak’ bu yaklaşımı daha dikkatle ancak ‘hakikatşinas’ bir şekilde ele alacağını belirtiyor. Türkiye Cumhuriyeti devletinin artık ‘emri bil maruf nehyi anil münker’ çizgisinde olmadığını, bu sebeple laik yasalara uyulması gerekeceğini vurguluyor. Fransa’da Kilise Hukuku ile Medeni Hukuk arasındaki çelişkiler sonunda kilisenin kendi duvarları arasına çekilmesini örnek veriyor. Sonuç olarak da eğer şartlar zorlanırsa dinle devletin mücadelesine tanık olunacağını, bu durumda da muhakkak dinin kaybedeceğini belirtiyor. Dindarlar için devletten tek bir beklenti olabilir, diyor: ‘Gölge etme başka ihsan istemem.’

‘DİNİN SALTANATLAŞMASI’

Kitabın üçüncü kısmı ‘Laiklik Nedir?’ bahsi. Burada öncelikle din hürriyetinin tek bir düşmanı olduğu vurgulanıyor: Taassup. Dini ve siyasi taassubun aynı kapıya çıktığını söyleyen Ali Fuat Başgil, daha sonra ‘laiklik münkirlik değildir’ diyerek dindarlara hitap ediyor. Bir kez daha vurguluyor: II. Mahmut’tan bu yana ‘dini bir devlet’ olmaktan uzaklaşılmıştır ve artık din devleti için çabalamak İslam’a zarar vermek anlamına gelir. Mesele çetrefilli olduğu için de yasalarda değil fakat fiiliyatta, pratikte bazı uygulamalar önerir. Mesela sivil nikahtan sonra, dileyenin dini nikah da yapabileceğini öğütler. Ardından da ‘din devleti’ meselesinin zararlarına odaklanır: ‘Bir din için en büyük tehlike, hâdimlerinin [hizmet edenlerinin] memurlaşması, kürk ve saltanat hırsına düşmesidir’ (sf. 166). Başgil’e göre terakkiye mani olan ‘din’ değil, ‘dinin saltanatlaşması’dır.

Kitabın sonraki bölümü Türkiye’de din ve devlet münasebetlerinin kısa tarihini aktarır. ‘Dine bağlı devlet’ sisteminden aşama aşama laiklik sistemine geçiştir bu. Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nu kapattığı din eğitimi müesseseleri ayarında bir din eğitimi veremediği cihetiyle eleştirir. Devletin dinle ilgili ‘haddi olan’ uygulama alanını aşarak, bir takım ‘irtica faaliyetleri’ bahanesiyle ‘haddini aşan’ noktalara müdahale etmeye kalkışması, din-devlet ilişkisini terörize etmiştir. Ali Fuat Başgil, devletin dinî eğitimi bir şekilde yeniden faaliyete geçirmesinden memnuniyet duyacaktır. Çünkü ona göre ‘yüzde 85’i köylerde yaşayan, yüzde 65’i okuma yazma bilmeyen’ halkın ‘maneviyatla olan bağı’ koparıldığında, büyük sıkıntılar doğacaktır: ‘Türkiye’miz gibi kültürü henüz gelişmemiş geniş halk kitlelerine dayanan bir memlekette, hayata ve cemiyete sırf maddi ve iktisadi bir köşeden bakarak, maneviyat terbiyesini ihmal etmekle, siyasi rejim ne olursa olsun, tehlike vardır’ (sf. 202). Bunun için de Diyanet teşkilatının, tıpkı üniversiteler gibi, özerk olması gerektiğini savunur.

BAŞGİL’İN MUTEDİL DURUŞU

Kitabın son bölümü, ‘Zamanımızda İlim ve Din Mücadelesi’ başlığını taşıyor. ‘Dine karşı fikirlerinde samimi’ bir genç ile görüşmesini ve ona cevaplarını aktarıyor Ali Fuat Başgil. Bir de ‘din alimi’ kıtlığından şikâyet ediyor. Burada ele aldığı meselelerin özeti, dinin ‘sübjektif’ denilerek bir köşeye atılmaya, adeta inzivaya çekilmeye zorlanması. Dinin nas ve nakilden ibaret olmadığını, ilim ve felsefeden ayırmanın yanlış olacağını belirtiyor. Ancak dinin nasları olduğunu ve bu nasları da nakillerden öğrendiğimizi vurguluyor. Ardından geçmişten bugüne akıl ve nakil arasındaki ‘mücadeleyi’ ele alıyor ve kendi görüşünü ortaya koyuyor. Bir hukukçu olarak ‘içtihat’ bahsini akıl ve nakil arasındaki bir ‘ortayol’ olarak gördüğüne şahit olabiliriz burada. Bilhassa dini hükümlerin günümüze uygulanmasında aklın rehberliğinin önemine vurgu yapıyor. Kitabın son bölümündeki ‘İslam’da reform gerekir mi?’ sorusuna verdiği cevap da, benzeri bir düşünceye dayanıyor.

Ali Fuat Başgil’in temsil ettiği ‘mutedil duruş’ ne 1950’lerin siyasetinde ortaya konabildi, ne de daha sonraki dönemlerde adamakıllı sergilenebildi. Bir hukuk adamı olarak Başgil, ‘uzlaşma’ kavramının toplumlar için ehemmiyetini fark etmişti. Zamanının şartlarını biliyor, buna uygun şekilde, modern bir devlette dindar bir toplumun nasıl yaşayabileceğine dair fikirler geliştiriyordu. Yukarıdaki satırları okuyanlar, Başgil’in Bediüzzaman Said Nursî ile benzer düşüncelere sahip olduğunu fark edebilir. Ancak Başgil bir din otoritesi değildi. Akademisyen ve siyasetçiydi. Müslüman vatandaşlara yol göstermeye çalışıyordu. Özgürlükçü bir insandı. Şahsi hayatla toplumsal hayat arasında ayrım yapacak kadar ‘modern’ bir şehirliydi. Eserleri, ‘sağ cenah’ içerisinde pek rastlanmayacak derecede ‘akademik’ hassasiyet taşıyordu.

Yazı dizisinin bu bölümünde Ali Fuat Başgil’i anmamın iki önemli sebebi var: Birincisi, daha önce de dediğim gibi Türk sağı bu devirden sonra pek ‘düşünce’ üretmiş değil. Siyaset ve ticaretteki başarı, onlara yeterli oldu hep. Dolayısıyla Ali Fuat Başgil gibi insanlar pek yetişmedi. İkincisi ise sonraki yazıda ele alacağım sağ-sol çatışmalarının arka planında hep canlı bir şekilde görülen ve özellikle 12 Eylül’den sonra hayatımızı daha da belirleyen dindarlık-laiklik bahsini Başgil’le başlatmak uygun olacaktır diye düşündüm.

[Kemal Ay] 28.9.2017 [TR724]

Barzani’ye tepkinin gerçek sebebi [Barbaros J. Kartal]

Barzani ile Irak merkezi yönetiminin bütün muhalefetine rağmen askeri, ekonomik anlaşmalar yapıp, petrolünü aile şirketleri ile başta İsrail olmak üzere dünya pazarlarına satıp, Türkiye’ye geldiğinde teamüllerin aksine federasyon bayrağını asıp, Barzani ile beraber miting düzenleyip, ardından referanduma verilen tepkilerin gerçekliğine inanıyor musunuz?

Aylar öncesinden belli referandum için hiçbir şey yapmayıp yumurta kapıya geldiğinde birkaç göstermelik tepki mesajı vermenin dürüstlüğüne inanıyor musunuz?

Barzani’ye devlet temsilcisi muamelesi yapıp bir yıl sonra ‘köpek, hain, satılmış’ diyenler devleti yönetiyor. Perde önü ile perde arkasında bambaşka şeylerin konuşulduğu bir tiyatro oynanıyor.

Bakmayın abartılı, hadsiz ve gerçekten uzak tepkilere. Tamamen iç kamuoyuna yönelik yapılan şovlar bunlar. Göbeği kesilmiş bir bebeği geriye itmeye çalışmak da bebeği öldürmeye çalışmak da reel bir politika değil. Onlar da biliyor. Reza için ABD’ye demediklerini bırakmayanların, referandum için aynı perdeden ABD’ye bir şey dediklerini duydunuz mu? Barzani’ye sallaması kolay.

SON EŞİKTE İSTENEN SİYASİ İKLİM

Erdoğan için son bir eşik kaldı. 2019 ya da daha önce yapılacak seçimler. ‘Efendim, seçimlerin ne önemi var zaten hilesiz seçim yapmak mümkün değil. Bu şartlarda, rekabetin olmadığı ve izin verilmediği, medyanın susturulduğu muhalefetin hapiste olduğu bir ülkede seçim mi olur?’ demeyin. Eşeği her şekilde sağlam bir kazığa bağlamak lazım. Hem onları yapacak hem de seçim olacak. Aynısı referandum için de söylendi şimdi bunları tartışan yok referandumun sonuçlarını yaşıyoruz. Halkın oyu ile seçilmiş olmanın her zaman bir geçeri var dünyada. Yüzde 95 almayacağına göre…

Erdoğan son referanduma AB manivelası ile gitti. Haçlıların ayağa kalkan Müslüman Türkiye’nin önünü kesmek istediğini her yerde anlattı. AB’nin gelmeyin demesine rağmen yüzsüzce bacadan, tavandan girmeye çalışan bakanları dibine kadar kullandı. Papa’yı kullandı. Kendisini Saray’ında ilk ziyaret eden geldiğinde kendisine övgü yağmuru tuttuğu ruhani lideri.  Avrupa liderlerine kahvehanede bile söylenmeyecek küfürleri etti.

Şimdi yeni hazırlanılan seçimin rengi Türk-İslam faşizmi. Erdoğan tabanını konsolide etmiş bir lider. Elindeki muazzam medya gücü ile tabanının ve tabanına yakın kesimlerin CHP ve HDP’yi birer şeytan olarak görmelerini sağladı. HDP’ye yapılanlar malum, zavallı CHP bir gün ‘Fetö’ bir gün PKK bir gün DHKP-C dayağı yiyip duruyor. Ülkedeki bütün olumsuzlukların müsebbibi CHP. Zannedersiniz ülkeyi 15 yıldır CHP yönetiyor.

MİLLİYETÇİ OYLAR OLMAZSA OLMAZ

Erdoğan için seçim ilk turda bitmeli. Bunun için milliyetçi oylara ihtiyacı var. Son hileli seçimlerde kendisi de gördü ki eldeki oylar yüzde 50’yi bulmaya yetmiyor. Seçimlere öyle bir havada gidilmeli ki devletin bekası oylanmalı. Ülkeyi bölmek isteyenler ile ülkenin bölünmemesini isteyenler oylanmalı. Milliyetçi kesimin korkularına ve reflekslerine yönelik bir iklim oluşmalı ki insanlar istemeseler bile Erdoğan’ın kazanmasının devletin devamı için gerekli olduğunu hissetsinler. ‘Kılıçdaroğlu mu, Erdoğan mı? Demirtaş mı, Erdoğan mı?’ sorusunun cevabını her durumda Erdoğan diyecek epey bir milliyetçi kitle var.

Meral Akşener’e gelince. Akşener ile ilgili olarak yine sosyal medyanın gazı ile hareket ediliyor. Twitter’da seçim kazanılmadığı birçok kez tecrübe edildi. Akşener’in medya desteği hiç olmayacak. Alacağı tepki oyları MHP’den. Onun da ne kadar olacağı muamma. Daha Akşener ile ilgili nefret kampanyası başlamadı. Bel altı haberler daha ısınma turunda. Yanında olmayı düşünenlere maliyeciler daha gitmedi. Destekçilerinin ‘Fetö’den içeriye alınacağı günler de çok uzak değil. Onu ekranına çıkarmaya cesaret edecek 1-2 kanalın bunun bedelini düşünmeleri gerekecek. MHP liderine başkan yardımcılığının verilmesi bile MHP’liler için büyük bir havuç. Erdoğan pragmatist ve hin bir siyasetçi. Bunun kendisine seçim kazandıracağını gördüğü an bir saniye bile tereddüt etmez. Sağ liderlerin ederi zaten Soylu, Kurtulmuş mesabesinde. Etiketi ödedin mi hepsini memurun yaparsın.

‘BEN YOKSAM DEVLET YIKILIR’

Seçime devleti temsilen gitmek istiyor. Her zamanki gibi AKP ve hainler yarışsın istiyor. Onun için bir yıldan beri başlattığı milliyetçi kampanya aynen devam edecek. 15 yıl içinde ilk defa gittiği Malazgirt törenleri de bununla ilgili, Sezgin Tanrıkulu’nu hedefe koyması da, saçma sapan milliyetçi çıkışları da, Barzani’ye küfretmesi de.

Devletçi ve güvenlikçi politikaya döndüğünüzde oluşturduğunuz bir iklim var. Bu iklimde eli silahlı güvenlik kuvvetleriniz ile eli silahlı başkalarının davranışlarını bu ülke biliyor. PKK’nın Demirtaş ve diğerleri için sessiz kalmış olmalarını devlet kontrolünde bir örgütmüş gibi basit bir okumaya tabii tutarsanız yanılırsınız. Arka bahçeyi kaybetmeye başladığını gördüğü anda ülkeyi yakıp yıkmaktan bir saniye tereddütleri olmaz. Evleri şehirleri yıkılmış insanlar PKK’yı da bu işin içinde görürler ama etnik bir eşik vardır onu zorlarsanız geri teper. Ülkede her kesimin üzerine her gün benzin döküp nefret saçtığınız zaman iş bir kibrite bakar. Her zaman kontrollü yangılar çıkaramazsınız. Devletin olaylara hâkim olduğunu zannedersiniz, bir bakmışsınız ki hiç de öyle değilmiş.

KARANLIK BİR TÜNELE DOĞRU

Türkiye’de anayasa askıda, parlamento askıda, muhalefete siyaset yapma alanı yok. On binlerce masum sebepsiz içeride. Yargı, hak, hukuk, anayasa mahkemesi diye bir şey yok. Adil seçimler imkansız. Seçim kaybettiği zaman görevi bırakacak  lider de yok. Koltuktan gitme söz konusu olunca ülkeyi yakacak bir paranoyak var. Bu durumda ülkenin demokratik bir  yöne doğru gitme şansı hiç ama hiç yok. Ülke maalesef iç karışıklıklarla başlayacak bir döneme doğru ilerliyor. Bunun getireceği etnik, ekonomik sonuçlar insanların “yeter artık hepsinin sebebi sensin” diyeceği günler getirecek ama bir enkaz kalacak geride. Türkiye karanlık bir yolda, ışığın epey uzakta olduğu bir tünele doğru gidiyor.

Peki ne olur? Türkiye bölünür mü? Yeni bir darbe mi olur? Bir sonraki yazıda buna bakalım.

[Barbaros J. Kartal] 28.9.2017 [TR724]