Bekçilere getirilen yetkilere yönelik tartışmalar sürerken, yapılan yasal düzenleme sonrası bekçilere verilen yetkileri mercek altına alan Av. Cesim Parlak, önemli ayrıntılara dikkat çekti. Parlak, son yasal düzenleme ile bekçilere, bekâr veya yalnız yaşayan kadınların evlerini gözetleme yetkisinin verildiğine işaret etti.
KRONOS 19 Haziran 2020 GÜNDEM
Av. Cesim Parlak “Kanunun m. 6/1-d bendi uyarınca bekçilere görev bölgeleri içinde uyuşturucu madde imal edildiği, satıldığı veya kullanıldığından, kumar oynandığından ya da fuhuş yapıldığından şüphe edilen yerleri bağlı bulundukları genel kolluk birimlerine bildirme görev ve yetkisi verilmiştir” uyarısında bulundu.
‘BEKÇİLER, BEKAR KADININ EVİNİ GÖZETLEYEBİLECEK’
KRT’nin haberine göre, Av. Parlak konu ile ilgili değerlendirmesinin devamında “Böylesine hassas bir konuda değerlendirme yapıp harekete geçme yetkisi verilen bekçiler, ilk okul ile lise mezunu seviyesinde eğitimli ve hayat tecrübesi olmayan kişilerdir. Söz konusu düzenleme uyarınca çarşılarda, park ve bahçelerde, yürüme, gezinti ve eğlence alanlarında uygunsuz buldukları her türlü davranışa müdahale edebilir duruma gelmişlerdir. Ayrıca düzenlemede “fuhuş yapıldığından şüphe edilen yerler” şeklinde ifade edilen yerlerin soyutluğu nedeniyle bekçilerin mahallede her bekâr veya yalnız yaşayan kadının evini gözetleyebilmesinin önü açılmıştır. Böyle keyfi bir uygulama sonucu doğuracak düzenleme nedeniyle mahallelerde huzurun, güvenin sağlanması amacı ile getirilen bekçiler mahalleye geleni gideni gözetleyecek, ‘namus bekçiliği’ veya ‘ahlak polisliği’ gibi görevler üstleneceklerdir” diye konuştu.
‘KEYFİ UYGULAMALARA YOL AÇABİLECEK NİTELİKTE’
Av. Parlak, bekçilerinin önleyici ve koruyucu görev ve yetkilerinin de yasa ile düzenlendiğini kaydederek “Söz konusu maddenin 1 fıkrasının ç bendi; kamu düzenini bozacak mahiyetteki gösteri, yürüyüş ve karışıklıkların önlenmesi amacıyla bekçilere önleyici tedbir alma yetkisi vermektedir. İşbu bentte belirtilen eylemlerin gerçekleştirilirken hangi durumun ‘kamu düzenini bozacak mahiyette’ olacağı ve hangi durumların ‘karışıklık’ teşkil edeceği de belirsizdir. Kanunda düzenlenen bu durum da bekçilerin keyfi uygulamalarına yol açabilecek bir düzenlemedir. Yine aynı maddenin g bendinde bekçilere halkın sükûn ve istirahatini bozanları ve başkalarını rahatsız edenleri engellemek görevinin tevdi edildiği görülmekte olup bu düzenlemedeki ‘engellemek’ sözcüğünün ne tür tedbirleri içerebileceği de belirsiz ve keyfi uygulamaya yol açabilecek niteliktedir” değerlendirmesinde bulundu.
‘KAMU GÜCÜNÜN KÖTÜYE KULLANILMASI SONUCUNU DOĞURABİLİR’
Yasal düzenlemenin kritik düzenlemelerinden birinin, bekçilere zor ve silah kullanma yetkisinin verilmesi olduğunu hatırlatan Av. Parlak, şunları kaydetti: “Bekçilerin eğitim seviyeleri, deneyimleri ve yalnızca 3 aylık bir eğitim süreci geçirecekleri göz önüne alındığında verilen bu yetkiler keyfilik, aşırılık ve kamu gücünün kötüye kullanılması sonucunu doğurabilecektir. Çarşı ve mahalle bekçilerinin getirilme amacının nüfusun artması, alanların genişlemesi sonucu insanların mahallelerinde güvende hissetmesi olduğu unutulmamalıdır. Bekçilere böylesine keyfiliğe açık yetkiler verilmesi, kolluğun yapacağı hak ihlallerinin önünü açmıştır.”
‘EVLERİNDE DAHİ BASKI ALTINDA HİSSETMELERİNE NEDEN OLACAKTIR’
“Yardımcı kolluk rolünde olan bekçilerin, asli kolluk personeli olan polis ile aynı yetkilerle donatılması zaman içinde birçok insan hak ve özgürlüklerinin ihlali ve keyfilik sonucunu doğuracaktır” uyarısı yapan Av. Parlak “Özellikle yardımcı kolluk rolündeki bekçilere silah kullanma yetkisi verilmiş olması; yeni yargısız infazlara, aşırı ve gereksiz güç kullanımına açıkça davetiye çıkarmaktadır. Kanundaki birçok düzenleme yukarıda da ayrıntılı değindiğimiz üzere; hukuki belirlilikten uzak ve keyfi durumlar yaratmaya elverişlidir. Bekçilere bu yetkilerin verilmesi insanların mahallelerinde güven içinde hissetmesine değil, evlerinde mahallelerinde dahi baskı altında hissetmelerine neden olacaktır” dedi. Av. Parlak, düzenleme ile bekçilere kişi ve araçları durdurup kimlik sorabileceğini kaydederek “Çarşı ve mahalle bekçisinin, 7245 Sayılı Kanunun m. 7/1-a’da düzenlenen ve durdurma yetkisini kullanabileceği bir durum olarak düzenlenen ‘bir suç veya kabahatin işlenmesini önlemek’ ölçüsü de belirsiz olup, bekçinin suç veya kabahatin işleneceğini hangi ölçüye göre saptayacağı da öngörülemezdir” diye konuştu.
ANAYASA’YA AYKIRI
Av. Parlak, bekçilere verilen ‘arama yetkisi’nin ise Anayasa’ya aykırı olduğunu belirterek “Önceden hakim kararı veya gecikmesinde sakınca bulunan hallerde de kanunla yetkili kılınan yetkili merciin önceden yazılı emri olmadıkça, düzenlemede sayılan özel sınırlama sebeplerinden birisine dayanılarak, kişinin üstünde veya aracında kaba arama, sıvazlama veya yoklama yapılması Anayasa’ya aykırı olacaktır” dedi.
[Kronos.News] 19.6.2020
Barolardan Ankara’ya savunma yürüyüşü: Tuz koktu
AKP’nin seçim sistemini değiştirmek için hazırladığı taslağa karşı barolar Ankara’ya savunma yürüyüşü başlattı. İstanbul, Ankara, İzmir, Antalya ve Aydın’ın bulunduğu baro başkanı ‘söz baroların’ diyerek yürüyüşe katıldı.
BOLD – Baro başkanlarını Ankara’ya girişte Ankara Barosu Başkanı Erinç Sağkan karşılayacak. Eskişehir’de Baro Başkanı Mustafa Elagöz, Ankara’ya doğru yürüyüşe geçerek, “Ülkemizde artık tuz kokmuştur” açıklaması yaptı.
Türkiye’nin dört bir yanından barolar her ilde birden fazla baro kurulması, seçim sisteminin değiştirilmesi, avukatlara ilişkin kanunun 76. ve 95. maddelerindeki hak ve yetkilerinin sınırlandırılmasına yönelik yapılmak istenen düzenlemeye karşı bugün Ankara yürüyüşü başlattı.
İstanbul Barosu Başkanı Mehmet Durakoğlu, üzerinde “Güçlü baro güçlü avukat” yazılı tişört yürüyüşe çıktı. Durakoğlu, “Bugün başladığım yolculuk basit bir yolculuk değil. Yüreğimizin götürdüğü yere yürüyoruz! Bizim yüreğimizin götürdüğü yer hukuk devleti, yargı bağımsızlığı ve savunmanın güvenliğidir. Bunu sağlamaya çalışıyoruz. Bütün bunları toplum adına yapıyoruz. Açtığımız bu yolda siyasi iktidar da bize katılabilir” dedi.
HER YANLIŞA KARI ÇIKMAYA DEVAM EDECEĞİZ
Yürüyüşe İzmir Adliyesi önünden katılan İzmir Barosu Başkanı Özkan Yücel ve baro üyesi avukatlara, İzmir Tabip Odası, KESK, İzmir emek ve demokrasi güçlerinin temsilcileri destek verdi. İzmir Barosu Başkanı Özkan Yücel, avukatların meslek örgütü olan barolara yönelik bir saldırıyla karşı karşıya kalınan bir sürecin yaşandığını kaydetti. Yücel, şunları söyledi: “Bir ihanet projesiyle, bölme, parçalama, ele geçirme projesiyle karşı karşıyayız. Bize ‘siyaset yapıyorsunuz’ diyorlar. Yanılıyorsunuz! Biz Kaz Dağlarını, Salda Gölünü, Hasankeyf’i korumak için konuşuyoruz. Buna siyaset diyorsanız siyaset yapmaya devam edeceğiz. Biz istismara uğrayan çocukları korumak için, şiddete uğrayan kadınların yanında yer alıp onlar adına adaleti istemek için, hak ihlallerine karşı bütün yurttaşların yanında olmak için, dün mültecilerin bugün Roman yurttaşlarımızın haklarını koruyabilmek için, bütün yurttaşlarımızın sesi olabilmek için mücadele ediyoruz. Yaptığınız her yanlışı teşhir etmeye, buna karşı çıkmaya, bununla mücadele etmeye devam edeceğiz. Eğer buna siyaset diyorsanız barolar siyaset yapmaya devam edecek.”
HUKUKUN ÜSTÜNLÜĞÜNÜ SAVUNMAK İÇİN
Barohan önünden meslektaşlarının alkışları arasında yürüyüşe geçen Antalya Barosu Başkanı Polat Balkan, “Ülkenin uçuruma yuvarlanmasını engellemek, hukukun üstünlüğünü savunmak için yola çıktık. Toplumun haklarını koruyan savunma bir kez daha güçlü avukat, güçlü savunma anlayışı ile halk için yürüyor” dedi.
ARTIK TUZ KOKTU
Eskişehir’de Baro Başkanı Mustafa Elagöz, il sınırına gelerek bu noktadan Ankara’ya doğru yürüyüşe başladı. Elagöz, “Ülkemizde artık tuz kokmuştur. İktidarla yaptığımız görüşmelerden sonuç alamayınca, yürümek zorunda kaldık. Demokratik protesto hakkımızı kullanıyoruz. Barolar susturulmak, parçalanmak ve itibarsızlaştırılmak isteniyor” ifadelerini kullandı. Eskişehir Barosu’na kayıtlı avukatların yanı sıra Eskişehir Odunpazarı Belediye Başkanı Kazım Kurt ile İYİ Parti Eskişehir Milletvekili Arslan Kabukçuoğlu da Elagöz’ü desteklemek amacıyla il sınırında hazır bulundu.
GÜZERGAHLARIMIZ FARKLI İSTİKAMETİMİZ AYNI
Aydın Barosu Başkanı Gökhan Bozkurt da sabah saatlerinde Ankara’ya doğru yola çıktı. Bozkurt, baro başkanlarının bulundukları illerden yola çıktığını hatırlatarak, “Güzergâhlarımız farklı, gönüllerimiz bir, istikametimiz aynı” ifadelerine yer verdi.
BİZİM SORUNUMUZ ADİL YARGILAMA SORUNUDUR
Mardin Barosu Başkanı İsmail Elik de Ankara yürüyüş öncesi yaptığı açıklamasında, “Bizim sorunumuz hukukun üstünlüğünün gerçekleşmemesi ve adil yargılanma sorunudur. Bizim sorunumuz geçim sorunudur. Biz bağımsız yargı, insan hakları ve meslek onuru için yürüyoruz ” dedi. Van Barosu da Ankara yürüyüşüne, Van Adliyesi önünden Baro Başkanı Zülküf Uçar’ın katılımı ile başladı.
Kocaeli Barosu Başkanı Avukat Bahar Gültekin Candemir de saat 10.00’da Kocaeli Adliyesi önünde avukatların katılımıyla gerçekleştirdiği basın açıklamasının ardından Ankara’ya doğru yürüyüşe geçti. Yürüyüşe, Trabzon, Diyarbakır, Gaziantep baro başkanları da katılacak. Baro başkanlarını Ankara’ya girişte Ankara Barosu Başkanı Erinç Sağkan karşılayacak. Ankara’ya ulaşan baro başkanları TBB’ye olağanüstü toplantı taleplerini iletecek. Ardından da Anıtkabir’e ve TBMM’ye ziyaretlerde bulunacaklar.
[Bold Medya] 19.6.2020
BOLD – Baro başkanlarını Ankara’ya girişte Ankara Barosu Başkanı Erinç Sağkan karşılayacak. Eskişehir’de Baro Başkanı Mustafa Elagöz, Ankara’ya doğru yürüyüşe geçerek, “Ülkemizde artık tuz kokmuştur” açıklaması yaptı.
Türkiye’nin dört bir yanından barolar her ilde birden fazla baro kurulması, seçim sisteminin değiştirilmesi, avukatlara ilişkin kanunun 76. ve 95. maddelerindeki hak ve yetkilerinin sınırlandırılmasına yönelik yapılmak istenen düzenlemeye karşı bugün Ankara yürüyüşü başlattı.
İstanbul Barosu Başkanı Mehmet Durakoğlu, üzerinde “Güçlü baro güçlü avukat” yazılı tişört yürüyüşe çıktı. Durakoğlu, “Bugün başladığım yolculuk basit bir yolculuk değil. Yüreğimizin götürdüğü yere yürüyoruz! Bizim yüreğimizin götürdüğü yer hukuk devleti, yargı bağımsızlığı ve savunmanın güvenliğidir. Bunu sağlamaya çalışıyoruz. Bütün bunları toplum adına yapıyoruz. Açtığımız bu yolda siyasi iktidar da bize katılabilir” dedi.
HER YANLIŞA KARI ÇIKMAYA DEVAM EDECEĞİZ
Yürüyüşe İzmir Adliyesi önünden katılan İzmir Barosu Başkanı Özkan Yücel ve baro üyesi avukatlara, İzmir Tabip Odası, KESK, İzmir emek ve demokrasi güçlerinin temsilcileri destek verdi. İzmir Barosu Başkanı Özkan Yücel, avukatların meslek örgütü olan barolara yönelik bir saldırıyla karşı karşıya kalınan bir sürecin yaşandığını kaydetti. Yücel, şunları söyledi: “Bir ihanet projesiyle, bölme, parçalama, ele geçirme projesiyle karşı karşıyayız. Bize ‘siyaset yapıyorsunuz’ diyorlar. Yanılıyorsunuz! Biz Kaz Dağlarını, Salda Gölünü, Hasankeyf’i korumak için konuşuyoruz. Buna siyaset diyorsanız siyaset yapmaya devam edeceğiz. Biz istismara uğrayan çocukları korumak için, şiddete uğrayan kadınların yanında yer alıp onlar adına adaleti istemek için, hak ihlallerine karşı bütün yurttaşların yanında olmak için, dün mültecilerin bugün Roman yurttaşlarımızın haklarını koruyabilmek için, bütün yurttaşlarımızın sesi olabilmek için mücadele ediyoruz. Yaptığınız her yanlışı teşhir etmeye, buna karşı çıkmaya, bununla mücadele etmeye devam edeceğiz. Eğer buna siyaset diyorsanız barolar siyaset yapmaya devam edecek.”
HUKUKUN ÜSTÜNLÜĞÜNÜ SAVUNMAK İÇİN
Barohan önünden meslektaşlarının alkışları arasında yürüyüşe geçen Antalya Barosu Başkanı Polat Balkan, “Ülkenin uçuruma yuvarlanmasını engellemek, hukukun üstünlüğünü savunmak için yola çıktık. Toplumun haklarını koruyan savunma bir kez daha güçlü avukat, güçlü savunma anlayışı ile halk için yürüyor” dedi.
ARTIK TUZ KOKTU
Eskişehir’de Baro Başkanı Mustafa Elagöz, il sınırına gelerek bu noktadan Ankara’ya doğru yürüyüşe başladı. Elagöz, “Ülkemizde artık tuz kokmuştur. İktidarla yaptığımız görüşmelerden sonuç alamayınca, yürümek zorunda kaldık. Demokratik protesto hakkımızı kullanıyoruz. Barolar susturulmak, parçalanmak ve itibarsızlaştırılmak isteniyor” ifadelerini kullandı. Eskişehir Barosu’na kayıtlı avukatların yanı sıra Eskişehir Odunpazarı Belediye Başkanı Kazım Kurt ile İYİ Parti Eskişehir Milletvekili Arslan Kabukçuoğlu da Elagöz’ü desteklemek amacıyla il sınırında hazır bulundu.
GÜZERGAHLARIMIZ FARKLI İSTİKAMETİMİZ AYNI
Aydın Barosu Başkanı Gökhan Bozkurt da sabah saatlerinde Ankara’ya doğru yola çıktı. Bozkurt, baro başkanlarının bulundukları illerden yola çıktığını hatırlatarak, “Güzergâhlarımız farklı, gönüllerimiz bir, istikametimiz aynı” ifadelerine yer verdi.
BİZİM SORUNUMUZ ADİL YARGILAMA SORUNUDUR
Mardin Barosu Başkanı İsmail Elik de Ankara yürüyüş öncesi yaptığı açıklamasında, “Bizim sorunumuz hukukun üstünlüğünün gerçekleşmemesi ve adil yargılanma sorunudur. Bizim sorunumuz geçim sorunudur. Biz bağımsız yargı, insan hakları ve meslek onuru için yürüyoruz ” dedi. Van Barosu da Ankara yürüyüşüne, Van Adliyesi önünden Baro Başkanı Zülküf Uçar’ın katılımı ile başladı.
Kocaeli Barosu Başkanı Avukat Bahar Gültekin Candemir de saat 10.00’da Kocaeli Adliyesi önünde avukatların katılımıyla gerçekleştirdiği basın açıklamasının ardından Ankara’ya doğru yürüyüşe geçti. Yürüyüşe, Trabzon, Diyarbakır, Gaziantep baro başkanları da katılacak. Baro başkanlarını Ankara’ya girişte Ankara Barosu Başkanı Erinç Sağkan karşılayacak. Ankara’ya ulaşan baro başkanları TBB’ye olağanüstü toplantı taleplerini iletecek. Ardından da Anıtkabir’e ve TBMM’ye ziyaretlerde bulunacaklar.
[Bold Medya] 19.6.2020
Yüksel direnişçisi Nazan Bozkurt: Hepimiz aynı taraftayız [Cevheri Güven]
Yüksel direnişçisi Nazan Bozkurt, “İnsanlar sadece kendi acıları dile getirildiğinde destek vermekten vazgeçmeli. Hepimiz aynı taraftayız, birbirimize kimlik sormayalım” diyor.
CEVHERİ GÜVEN
BOLD ÖZEL – “İşimi Geri İstiyorum” sloganıyla başlayan Yüksel direnişi 2300’üncü günü aştı. KHK sorununun toplumda açıkça konuşulabilmesini sağlayan direnişin öncü isimlerinden biri de Nazan Bozkurt.
Hakkında onlarca dava dosyası açılan, on binlerce lira para cezasına çarptırılan Bozkurt, imza zorunluluklu adli kontrol, yurt dışı yasağı ve işkenceyle de karşılaştı. Yüksel’deki eylemlerinden vazgeçmeyen Bozkurt’a son olarak Ankara Emniyeti’nin talebi doğrultusunda ev hapsi cezası verildi. Bu cezayı tanımadığını açıklayan Nazan Bozkurt, direnişine devam ediyor.
“BUNLARDAN ADALET BEKLEMİYORUM”
Ev hapsi cezasıyla sonuçlanan son eyleminde yaşanan hukuksuzlukları anlatan Nazan Bozkurt, karara itiraz etmesine rağmen bu sistemden adalet beklemediğini söylüyor:
“13:30’da ve 18:00’de açıklama yapıp video çekiyoruz Yüksel caddesinde. O günkü açıklamada polis video kaydına müdahale etti. Ben de müdahale edemeyeceğini söyleyince ‘Aptal, gerizekalı’ gibi hakaretlerde bulundu. Ben de ‘sensin aptal’ diye karşılık verince şikayetçi olacağını söyledi. Gidip kendi arkadaşlarına beni gözaltına aldırdı. Normalde hakaretten şikayetçi olacaksa gidip savcılığa şikayetçi olmalı.”
TUTUKLANMAYI GEREKTİRMEYEN SUÇTAN EV HAPSİ
Ev hapsinin sadece tutuklanmayı gerektirecek suçlarda uygulandığını belirten Nazan Bozkurt, hakaret suçunun tutuklanmayı gerektirecek bir suç olmadığını amacın Yüksel direnişini fiilen bitirmek olduğunu belirtiyor:
“Hakaretten suçundan kimse tutuklanamaz. Beni de tutuklayamıyorlar. Ev hapsi ancak kişinin tutuklanamayacak durumu varsa, hastaysa, yaşlıysa ya da uzun tutuklu kaldıysa uygulanır. Bana yapılmak istenen Yüksel direnişine katılmamı engellemek. Fiilen Yüksel direnişini bitirmeye çalışıyor polis. Bizi binlerce kez gözaltına aldılar, işkence yaptılar, yüz binlerce lira para cezası kestiler. Bunların hepsinin hukuksuzluğunu ispat edip iptal ettirdik. Şimdi ev hapsi icat ettiler. Amaç susturmaya çalışmak ama onların hukuksuz ev hapsini de tanıyorum.”
GECE YARISI EV KONTROLÜ
Daha önce de ev hapsiyle cezalandırıldığını anlatan Nazan Bozkurt, ev hapsini gece yarısı taciz edilmenin izlediğini söylüyor: “Şimdiki ev hapsine uymuyorum, alandayım ve eskiden ne yapıyorsam onu yapacağım. Bugün polis gitmiş evde olmadığımı tespit etmiş. Bize ev hapsi verilince her gün polis gönderiyorlar iyice kontrol için. Önceki ev hapsinde polis gece bir buçukta geliyordu. Bir kadının evine o saatte gidilir mi? Amaç taciz etmek.”
KÖR OLMAKTAN KURTULDUM
Tacizin bir yöntem olarak gözaltına alma işlemi sırasında da uygulandığını anlatan Nazan Bozkurt yaşadıklarını anlatıyor:
“Daha önce kadın Yüksel direnişçilerini de erkek polis gözaltına alıyordu. Bir erkek polis kasten elini iki bacağımın arasına sokuyordu. Defalarca uyardım, bu polisi benden uzak tutun dedim. Yine yaptı. Yerde sürüklerken kasten kıyafetlerimizi çekip vücudumuzun görünmesine gayret ediyorlar. Sonra kadın polisler bizi gözaltına almaya başladı. Onlar da kıyafetlerimizi açmaya çalışıyor. Rencide olalım insanların içinde diye. Şiddet de ayrı bir yöntem. Benim gözümün altındaki kemiği kırdı polis. Kör olma ihtimalim vardı. Yapay kemik koydular yerine. Şikayetçi oldum, savcı kendi kendimi yaraladığımı savundu. Hakim de polisin orantılı güç kullandığına hükmetti.”
“BUNLARDAN ADALET BEKLENMEZ”
AKP’nin kurduğu, üyelerini AKP’nin atadığı OHAL Komisyonundan adalet beklemediğini dile getiren Bozkurt, işe atıldıktan iki yıl sonraki fiillerinin işten atılma gerekçesi yapıldığını belirtiyor:
“10 yıllık kamu hizmetim vardı. Tek soruşturma geçirmeden açığa alındım, ihraç edildim. İhraç edilmemi protesto etmek için yaptığım eylemler, işten atılmama gerekçe yapıldı. Geleceği görmüşler beni atanlar. Gelecekte yapacağım eylemler nedeniyle işten atılmışım. Bu anlayıştan bir adalet beklenmez.”
“BİR ELEŞTİRİM VAR”
Üç buçuk yıldır Yüksel direnişini sürdüren Nazan Bozkurt, kendisini yalnız hissedip hissetmediğiyle ilgili soruya toplumun ezilen kesimlerine yönelik bir eleştiriyle cevap veriyor:
“Bir eleştirim var. İnsanlar sadece kendi yaşadıkları haksızlıkları dile getirdiğimizde bizim sesimizi duyuyorlar ve söylemlerimize destek veriyorlar. Birbirimizin uğradığı haksızlıklara, birbirimizin acılarına ses vermeliyiz. Hepimiz aynı taraftayız. Bize zulmedenler hepimizi aynı potanın içine koyuyorlar. Biz de halklar olarak aynı taraftayız. Mazlumlar olarak birbirimize kimliğimizi sormamalıyız. Bu yola yalnız olmak için çıkmadık. Herkesi çağırıyoruz Yüksel direnişine ya da diğer direnişlere. Neyinizi kaybettiyseniz onun için gelin. Mesela Melek Anne, 19 yaşında darbeci diye müebbet verilen oğlu için bizimle. Diğer insanları da çağırıyoruz. Yalnız olduğumuzu hissetmiyoruz, insanlar destek veriyorlar. Sosyal medyada her akşam açtığımız başlıklara çok yüksek katılım var.”
ANNEYİ TUTUKLAYIP BEBEKLERİNİ ÇOCUK ESİRGEME KURUMUNA VERMEYE ÇALIŞMAK NEDİR
Her hafta bir hak ihlalini konu edindiklerini ve Yüksel’deki açıklamalarında işlediklerini anlatan Bozkurt, gözaltına alındığı son gün sosyal medyadan gördüğü bebekli anne fotoğrafının kendisini çok etkilediğini söylüyor:
“Farklı konularda hakları ihlal edilen herkesin sesi olmaya çalışıyoruz. O gün bir fotoğraf görmüştüm. Gözaltına alınmış bir anne kucağında bebeği var. Diğer bebeği de arkasında duruyor. Savcı, bebekleri Çocuk Esirgeme Kurumu’na vereceğini söylemiş. O bebeklerin babası var. Ne hakla bunu söyleyebilir. Çok öfkelenmiştim bunu anlattım o gün eylemde.”
3.5 YIL ÖNCE İHRAÇ EDİLDİ?
Nazan Bozkurt, Çankaya Nüfus Memuru olarak çalışırken 23 Ocak 2017 tarihli 683 sayılı KHK ile 10 yıllık kamu görevinden ihraç edildi. O günden beri Yüksel Caddesinde “İşimi geri istiyorum” eylemi yapıyor.
[Cevheri Güven] 19.6.2020 [Bold Medya]
CEVHERİ GÜVEN
BOLD ÖZEL – “İşimi Geri İstiyorum” sloganıyla başlayan Yüksel direnişi 2300’üncü günü aştı. KHK sorununun toplumda açıkça konuşulabilmesini sağlayan direnişin öncü isimlerinden biri de Nazan Bozkurt.
Hakkında onlarca dava dosyası açılan, on binlerce lira para cezasına çarptırılan Bozkurt, imza zorunluluklu adli kontrol, yurt dışı yasağı ve işkenceyle de karşılaştı. Yüksel’deki eylemlerinden vazgeçmeyen Bozkurt’a son olarak Ankara Emniyeti’nin talebi doğrultusunda ev hapsi cezası verildi. Bu cezayı tanımadığını açıklayan Nazan Bozkurt, direnişine devam ediyor.
“BUNLARDAN ADALET BEKLEMİYORUM”
Ev hapsi cezasıyla sonuçlanan son eyleminde yaşanan hukuksuzlukları anlatan Nazan Bozkurt, karara itiraz etmesine rağmen bu sistemden adalet beklemediğini söylüyor:
“13:30’da ve 18:00’de açıklama yapıp video çekiyoruz Yüksel caddesinde. O günkü açıklamada polis video kaydına müdahale etti. Ben de müdahale edemeyeceğini söyleyince ‘Aptal, gerizekalı’ gibi hakaretlerde bulundu. Ben de ‘sensin aptal’ diye karşılık verince şikayetçi olacağını söyledi. Gidip kendi arkadaşlarına beni gözaltına aldırdı. Normalde hakaretten şikayetçi olacaksa gidip savcılığa şikayetçi olmalı.”
TUTUKLANMAYI GEREKTİRMEYEN SUÇTAN EV HAPSİ
Ev hapsinin sadece tutuklanmayı gerektirecek suçlarda uygulandığını belirten Nazan Bozkurt, hakaret suçunun tutuklanmayı gerektirecek bir suç olmadığını amacın Yüksel direnişini fiilen bitirmek olduğunu belirtiyor:
“Hakaretten suçundan kimse tutuklanamaz. Beni de tutuklayamıyorlar. Ev hapsi ancak kişinin tutuklanamayacak durumu varsa, hastaysa, yaşlıysa ya da uzun tutuklu kaldıysa uygulanır. Bana yapılmak istenen Yüksel direnişine katılmamı engellemek. Fiilen Yüksel direnişini bitirmeye çalışıyor polis. Bizi binlerce kez gözaltına aldılar, işkence yaptılar, yüz binlerce lira para cezası kestiler. Bunların hepsinin hukuksuzluğunu ispat edip iptal ettirdik. Şimdi ev hapsi icat ettiler. Amaç susturmaya çalışmak ama onların hukuksuz ev hapsini de tanıyorum.”
GECE YARISI EV KONTROLÜ
Daha önce de ev hapsiyle cezalandırıldığını anlatan Nazan Bozkurt, ev hapsini gece yarısı taciz edilmenin izlediğini söylüyor: “Şimdiki ev hapsine uymuyorum, alandayım ve eskiden ne yapıyorsam onu yapacağım. Bugün polis gitmiş evde olmadığımı tespit etmiş. Bize ev hapsi verilince her gün polis gönderiyorlar iyice kontrol için. Önceki ev hapsinde polis gece bir buçukta geliyordu. Bir kadının evine o saatte gidilir mi? Amaç taciz etmek.”
KÖR OLMAKTAN KURTULDUM
Tacizin bir yöntem olarak gözaltına alma işlemi sırasında da uygulandığını anlatan Nazan Bozkurt yaşadıklarını anlatıyor:
“Daha önce kadın Yüksel direnişçilerini de erkek polis gözaltına alıyordu. Bir erkek polis kasten elini iki bacağımın arasına sokuyordu. Defalarca uyardım, bu polisi benden uzak tutun dedim. Yine yaptı. Yerde sürüklerken kasten kıyafetlerimizi çekip vücudumuzun görünmesine gayret ediyorlar. Sonra kadın polisler bizi gözaltına almaya başladı. Onlar da kıyafetlerimizi açmaya çalışıyor. Rencide olalım insanların içinde diye. Şiddet de ayrı bir yöntem. Benim gözümün altındaki kemiği kırdı polis. Kör olma ihtimalim vardı. Yapay kemik koydular yerine. Şikayetçi oldum, savcı kendi kendimi yaraladığımı savundu. Hakim de polisin orantılı güç kullandığına hükmetti.”
“BUNLARDAN ADALET BEKLENMEZ”
AKP’nin kurduğu, üyelerini AKP’nin atadığı OHAL Komisyonundan adalet beklemediğini dile getiren Bozkurt, işe atıldıktan iki yıl sonraki fiillerinin işten atılma gerekçesi yapıldığını belirtiyor:
“10 yıllık kamu hizmetim vardı. Tek soruşturma geçirmeden açığa alındım, ihraç edildim. İhraç edilmemi protesto etmek için yaptığım eylemler, işten atılmama gerekçe yapıldı. Geleceği görmüşler beni atanlar. Gelecekte yapacağım eylemler nedeniyle işten atılmışım. Bu anlayıştan bir adalet beklenmez.”
“BİR ELEŞTİRİM VAR”
Üç buçuk yıldır Yüksel direnişini sürdüren Nazan Bozkurt, kendisini yalnız hissedip hissetmediğiyle ilgili soruya toplumun ezilen kesimlerine yönelik bir eleştiriyle cevap veriyor:
“Bir eleştirim var. İnsanlar sadece kendi yaşadıkları haksızlıkları dile getirdiğimizde bizim sesimizi duyuyorlar ve söylemlerimize destek veriyorlar. Birbirimizin uğradığı haksızlıklara, birbirimizin acılarına ses vermeliyiz. Hepimiz aynı taraftayız. Bize zulmedenler hepimizi aynı potanın içine koyuyorlar. Biz de halklar olarak aynı taraftayız. Mazlumlar olarak birbirimize kimliğimizi sormamalıyız. Bu yola yalnız olmak için çıkmadık. Herkesi çağırıyoruz Yüksel direnişine ya da diğer direnişlere. Neyinizi kaybettiyseniz onun için gelin. Mesela Melek Anne, 19 yaşında darbeci diye müebbet verilen oğlu için bizimle. Diğer insanları da çağırıyoruz. Yalnız olduğumuzu hissetmiyoruz, insanlar destek veriyorlar. Sosyal medyada her akşam açtığımız başlıklara çok yüksek katılım var.”
ANNEYİ TUTUKLAYIP BEBEKLERİNİ ÇOCUK ESİRGEME KURUMUNA VERMEYE ÇALIŞMAK NEDİR
Her hafta bir hak ihlalini konu edindiklerini ve Yüksel’deki açıklamalarında işlediklerini anlatan Bozkurt, gözaltına alındığı son gün sosyal medyadan gördüğü bebekli anne fotoğrafının kendisini çok etkilediğini söylüyor:
“Farklı konularda hakları ihlal edilen herkesin sesi olmaya çalışıyoruz. O gün bir fotoğraf görmüştüm. Gözaltına alınmış bir anne kucağında bebeği var. Diğer bebeği de arkasında duruyor. Savcı, bebekleri Çocuk Esirgeme Kurumu’na vereceğini söylemiş. O bebeklerin babası var. Ne hakla bunu söyleyebilir. Çok öfkelenmiştim bunu anlattım o gün eylemde.”
3.5 YIL ÖNCE İHRAÇ EDİLDİ?
Nazan Bozkurt, Çankaya Nüfus Memuru olarak çalışırken 23 Ocak 2017 tarihli 683 sayılı KHK ile 10 yıllık kamu görevinden ihraç edildi. O günden beri Yüksel Caddesinde “İşimi geri istiyorum” eylemi yapıyor.
[Cevheri Güven] 19.6.2020 [Bold Medya]
COVID-19'un seyrinde kan grubu rol oynuyor: İşte en şanslı kan grubu
Alman bilim insanlarının yaptığı yeni araştırmaya göre COVID-19 hastalığının ağır ya da hafif seyretmesinde kan grubu önemli rol oynuyor. Hastalık kan grubu A olanlarda daha şiddetli, 0 olanlarda daha hafif seyrediyor.
Covid-19 hastalığı bazı insanları nefes darlığından başlayarak ölüme kadar sürüklüyor. Bazıları ise yeni tip koronavirüse yakalandıkları halde herhangi bir semptom dahi göstermiyor.
Bilim insanları virüsün bazı insanlar üzerinde ölümcül olurken bazılarının etkilenmemesini anlamaya çalışıyor.
"New England Journal of Medicine" adlı tıp dergisinde yayınlanan son araştırma, bu duruma kan grubunun neden olduğunu ortaya koyan önceki araştırmaları destekler nitelikte.
DW Türkçe'nin aktardığına göre araştırma, Kiel Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne bağlı bilim insanları tarafından yapıldı. Araştırma sonuçlarına göre COVID-19, kan grubu A olan kişilerde diğer kan gruplarına göre yüzde 50 daha şiddetli seyrediyor. Kan grubu 0 olanlarda ise enfeksiyonun şiddeti, diğer gruplara göre yüzde 50 oranında daha düşük.
Araştırmada COVID-19 hastalığına yakalanan 1610 yoğun bakım hastasının kan örnekleri incelendi. Hastalar İtalya ve İspanya’daki yedi farklı hastaneden seçildi. Hastaların hepsinin oksijen tedavisi gördükleri ya da solunum cihazına bağlı olduğu belirtildi.
Bilim insanları yine aynı ülkelerden rastgele 2 bin 205 kişi seçerek kontrol grubu oluşturdu. Bu kişilerin kan örnekleri ve genetik yapıları inceledi.
Araştırma raporunu yazan bilim insanlarından David Ellinghaus "Bu büyük veri toplamı sayesinde genom üzerinde COVID-19’un seyrini şiddetlendiren ya da hafifleten ilginç bölgeleri tespit ettik" dedi.
Bilim insanları Kromozom 9 üzerinde ağır Covid-19 vakalarında görülen bir gen varyantını teşhis etti. Burada kişinin kan grubuna bağlı olarak AB0 Geni bulunuyor. A grubu hastalar COVID-19 enfeksiyonuna yakalanmaları halinde nefes darlığı çekmek bakımından daha yüksek risk taşıyor. 0 grubu ise bu bakımdan daha korumalı.
Almanya’da yapılan araştırma, Çin ve ABD’de henüz bilimsel bir dergide yayınlanmamış iki çalışmayla uyum sergiliyor.
Kiel Üniversitesi’nin araştırma ekibine başkanlık eden Alman moleküler biyolog Andre Franke söz konusu iki araştırma ile kendi araştırmalarının farkını anlattı. Franke iki araştırmada COVID-19 hastalarının kan örneklerinin serolojik, yani antikorların varlığı bakımından incelediğini söyledi. Franke kendilerinin ise genetik açıdan konuya yaklaştıklarını ve dolayısıyla yeni verilerin söz konusu olduğunu belirtti.
Bilim insanları kan grubunun Covid-19 enfeksiyonunu nasıl etkileyebildiğini henüz açıklığa kavuşturmuş değil. Ancak incelenen gen bölgesinin bazı enfeksiyon mesajlarıyla bağlantılı olduğu tespit edildi.
Moleküler biyologlar Kromozom 9’un yanı sıra Kromozom 3 üzerindeki genetik varyantın da büyük bir etki yarattığını tespit etti.
Bu varyantı taşıyan hastaların diğer kişilere göre Covid-19 hastalığını ağır geçirme ihtimallerinin iki kat fazla olduğu tespit edildi. Ağır hastaların çoğunun kan grubunun A olması da göze çarpıyor.
"Sonuçlar bizim açımızdan son derece heyecan verici ve şaşırtıcıydı" diyen Franke, Kromozom 3 bölgesinin daha önce COVID-19 ile ilişkilendirilmemiş olduğunu söylüyor.
"Kromozom 3 ve AB0 kan gruplarının yeriyle COVID-19’un ağır seyrine ilişkin gerçek nedenleri tasvir ettik" diyen Franke araştırma sonuçlarının ilaç geliştirilmesi bakımından bir temel sunduğunu belirtti. Franke ayrıca araştırmanın hastalığın seyrinde daha doğru risk tahminleri yapmayı da mümkün kıldığını ifade ediyor.
19.6.2020 [Samanyolu Haber]
Covid-19 hastalığı bazı insanları nefes darlığından başlayarak ölüme kadar sürüklüyor. Bazıları ise yeni tip koronavirüse yakalandıkları halde herhangi bir semptom dahi göstermiyor.
Bilim insanları virüsün bazı insanlar üzerinde ölümcül olurken bazılarının etkilenmemesini anlamaya çalışıyor.
"New England Journal of Medicine" adlı tıp dergisinde yayınlanan son araştırma, bu duruma kan grubunun neden olduğunu ortaya koyan önceki araştırmaları destekler nitelikte.
DW Türkçe'nin aktardığına göre araştırma, Kiel Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne bağlı bilim insanları tarafından yapıldı. Araştırma sonuçlarına göre COVID-19, kan grubu A olan kişilerde diğer kan gruplarına göre yüzde 50 daha şiddetli seyrediyor. Kan grubu 0 olanlarda ise enfeksiyonun şiddeti, diğer gruplara göre yüzde 50 oranında daha düşük.
Araştırmada COVID-19 hastalığına yakalanan 1610 yoğun bakım hastasının kan örnekleri incelendi. Hastalar İtalya ve İspanya’daki yedi farklı hastaneden seçildi. Hastaların hepsinin oksijen tedavisi gördükleri ya da solunum cihazına bağlı olduğu belirtildi.
Bilim insanları yine aynı ülkelerden rastgele 2 bin 205 kişi seçerek kontrol grubu oluşturdu. Bu kişilerin kan örnekleri ve genetik yapıları inceledi.
Araştırma raporunu yazan bilim insanlarından David Ellinghaus "Bu büyük veri toplamı sayesinde genom üzerinde COVID-19’un seyrini şiddetlendiren ya da hafifleten ilginç bölgeleri tespit ettik" dedi.
Bilim insanları Kromozom 9 üzerinde ağır Covid-19 vakalarında görülen bir gen varyantını teşhis etti. Burada kişinin kan grubuna bağlı olarak AB0 Geni bulunuyor. A grubu hastalar COVID-19 enfeksiyonuna yakalanmaları halinde nefes darlığı çekmek bakımından daha yüksek risk taşıyor. 0 grubu ise bu bakımdan daha korumalı.
Almanya’da yapılan araştırma, Çin ve ABD’de henüz bilimsel bir dergide yayınlanmamış iki çalışmayla uyum sergiliyor.
Kiel Üniversitesi’nin araştırma ekibine başkanlık eden Alman moleküler biyolog Andre Franke söz konusu iki araştırma ile kendi araştırmalarının farkını anlattı. Franke iki araştırmada COVID-19 hastalarının kan örneklerinin serolojik, yani antikorların varlığı bakımından incelediğini söyledi. Franke kendilerinin ise genetik açıdan konuya yaklaştıklarını ve dolayısıyla yeni verilerin söz konusu olduğunu belirtti.
Bilim insanları kan grubunun Covid-19 enfeksiyonunu nasıl etkileyebildiğini henüz açıklığa kavuşturmuş değil. Ancak incelenen gen bölgesinin bazı enfeksiyon mesajlarıyla bağlantılı olduğu tespit edildi.
Moleküler biyologlar Kromozom 9’un yanı sıra Kromozom 3 üzerindeki genetik varyantın da büyük bir etki yarattığını tespit etti.
Bu varyantı taşıyan hastaların diğer kişilere göre Covid-19 hastalığını ağır geçirme ihtimallerinin iki kat fazla olduğu tespit edildi. Ağır hastaların çoğunun kan grubunun A olması da göze çarpıyor.
"Sonuçlar bizim açımızdan son derece heyecan verici ve şaşırtıcıydı" diyen Franke, Kromozom 3 bölgesinin daha önce COVID-19 ile ilişkilendirilmemiş olduğunu söylüyor.
"Kromozom 3 ve AB0 kan gruplarının yeriyle COVID-19’un ağır seyrine ilişkin gerçek nedenleri tasvir ettik" diyen Franke araştırma sonuçlarının ilaç geliştirilmesi bakımından bir temel sunduğunu belirtti. Franke ayrıca araştırmanın hastalığın seyrinde daha doğru risk tahminleri yapmayı da mümkün kıldığını ifade ediyor.
19.6.2020 [Samanyolu Haber]
Güven duygusunun tamiri, küskünler ve isyan ahlakı -2 [Prof. Dr. Osman Şahin]
Fethullah Gülen Hocaefendi, “Şûrâ” yazısında istişarelerin “ bir ölçüde hemen her hâdise münasebetiyle, “Sevâd-ı Âzam”ın (ekseriyetin) idareye katılmasını sağlamak.. halkın idareyi kontrol edip, gerektiğinde onun idarecileri sorgulaması şuurunu canlı tutmak.. yöneticilerin sorumsuzca davranışlarını engelleyip tasarruflarını sınırlandırmak… ” fonksiyonlarını nazara vermektedirler.
Bu yazıda “İster icma kararıyla, ister çoğunluğun görüşüne göre olsun, şûrâ, usûlüne göre cereyan etmişse, artık orada üzerinde anlaşılan görüşe muhalefet etmek caiz değildir ve alternatif düşünceler ileri sürülemez.” denilmektedir.
Şura’nın bağlayıcılığının olabilmesi için şartlarına riayet edilerek gerçekleştirilmesi gerekmektedir…
Hz. Ömer efendimiz (ra) hutbe irad ederken cemaatten biri ayağa kalkar ve “Ey Ömer ben seni dinlemiyorum. Ganimetten dağıtılan kumaştan bir elbise çıkması mümkün değilken, nasıl olur da sen o kumaştan bir elbise yaptırdın ve onu şimdi giyiyorsun?” der. Hz. Ömer’in (ra) oğlu ayağa kalkıp kendi hissesi ile babasının hisselerini birleştirip bir elbise yapılabildiğini anlattıktan sonra aynı sahabe ayağa kalkar ve bu sefer de “şimdi konuş ya Ömer, şimdi seni dinliyorum” der. Bu örnek de olduğu gibi ilke ve prensiplere uygun hareket etmeyen idarecilere cemaat “sana bu hususta itaat etmiyoruz” deme hakları ve aynı zamanda sorumlulukları vardır.
Bir gün Humus şehrinin halkı, Hz. Ömer’in (ra) kendilerine atamış oldukları valileri ve aynı zamanda şanlı bir sahabe olan Hz. Sa'd bin Âmir (ra) hakkında şikâyette bulunurlar ve bu valinin onlarca kabul edemeyecekleri bazı davranışlarından bahsederler. Bunun üzerine Hz. Ömer (ra) bu valisini huzuruna getirtir ve halkın huzurunda bu davranışlarının hesabını sorarlar. Valisi Hz. Sa’d (ra) tarafından halkın anlayamadığı bu davranışların makul gerekçeleri izah edilip meseleler açığa kavuşunca, atamış olduğu valisinin isabetli olmasından dolayı da Allah’a (cc) hamdederler. Yönetilenlerin başlarına atanan yöneticilerin ilke ve prensiplere aykırı halleri olduğunda onları atayan makama itiraz etme hakları ve aynı zamanda sorumlulukları vardır.
İdareciler yanlış yaptıklarında, Hz. Ömer’in (ra) “Ben yanlış yaparsam ne yaparsınız” hitabına “Eğer yanlış yaparsan, seni bu eğri kılıçlarımızla doğrultmasını biliriz” diye cevap verilmesinde olduğu gibi, Hizmet insanlarının yapılan yanlışlara izin vermeyeceklerini söyleme hak ve aynı zamanda sorumlulukları vardır.
Allah Rasulü’nün (SAV) görevlendirdiği bir seriyyenin başındaki komutan bir ateş yakar ve diğerlerini “Ben sizin emiriniz olarak kendinizi ateşe atmanızı emrediyorum” demelerine mukabil sahabeler itaat etmemişler ve “bunu Allah Rasulü’ne (SAV) sormamız lazım” diyerek O’na (SAV) sormuşlar ve “Eğer ateşe atlasaydınız hepiniz Cehenneme giderdiniz” cevabını almışlardır. Hizmet insanlarının Kur’an’a ve Sünnet’e aykırı teklifleri kabul etmeyip sorgulama hakları ve aynı zamanda sorumlulukları vardır.
Hocaefendi “Bu iş hususunda onlarla istişarede bulun!” fermanı gereğince, idarecilerin şûrâya esas teşkil eden hususu rey ashabına arz etmelerinin bir sorumluluk olduğunu, idareci bu sorumluluğu yerine getirmediğinde mesul olacağı gibi, idare edilenler de, fikirlerinin alınmak istendiği konularda görüşlerini bildirmediklerinde mesul olacaklarını ve hatta sadece görüşlerini bildirmemekle değil, görüşlerinin alınmasında kararlı olmadıkları zaman da vatandaşlık vazifesini yerine getirmemiş sayılacaklarının tespitini yapmaktadırlar. İdare edilenler kendileri ile istişare edilmediğinde kenara çekilme hakları yoktur ve onları ilgilendiren hususlarda kendileriyle istişare edilmesi gerektiği hususunda ısrarlı olmalıdırlar.
İsyan ahlâkına sahip olmak bir isyan, bir başkaldırma veya bir inat tavrı içine girmek anlamına gelmemektedir…
İsyan ahlâkını yerine getirirken kullanılacak üsluba riayet edilmesi arzu edilen güzel işlerin ve neticelerin ortaya çıkmasında çok önemli bir yere sahiptir. Hocaefendi, bu hususu “Şura” yazısında şöyle dile getirmektedirler: “Bunu yaparken onlara düşen vazife, kat’iyen bir isyan, bir başkaldırma ve bir inat tavrı içine girmemektir. Gerektiğinde, uygun bir üslupla “Kur’ân’ın şu ayetine, Sünnet’in şu emrine, falan mütefekkirin şu mütalaasına ve mantığın şu kuralına göre, o mesele şöyle de olabilir” şeklinde fikir beyanında bulunulabilir. Böyle yapmak ve üslubunca konunun açıklığa kavuşturulmasını istemek dururken, itiraz ediyor gibi bir tavırla sorular sormak muhatapta kabz hali meydana getirir. Hatta belki onda da isyan duygularını tetikler. Dolayısıyla olan hakikate olur. Belki kurallarına riayet edilen ve nezaket çerçevesinde ortaya konan bir münazara ve müzakere neticesinde bazı hakikatler gün yüzüne çıkacaktır. Fakat birisindeki soru üslupsuzluğundan ve diğerindeki tavır bozukluğundan dolayı, hakikat zarar görür. Hakikatin gadre uğraması ve zulüm görmesi de bütün insanlık için büyük bir zarardır.”
Hocaefendi “İsyan Ahlakı” yazısında ayrıca isyan ahlakı ile inat ahlakının karıştırılmaması gerektiğinden bahsetmektedirler: “Her meseleye itiraz etme, her teklife başkaldırma, kim ne derse desin, daha o insan sözünü bitirmeden karşı çıkma ve bunu bir ahlâk haline getirme ile samimi bir şekilde fikir beyan etme aynı kategoride değerlendirilemez. Bazı insanların, başkalarıyla geçimsizlik içinde olmalarını inkılapçı bir ruha ya da isyan ahlâkına sahip bulunuşlarına vermeleri, sadece bir kuruntudan ve kabahatlerine mazeret uydurmaktan ibarettir. Onların durumu isyan ahlâkı ile değil, ancak inat ahlâkı ile tavsif edilebilir.”
Beklentiler realitelerle uygunlaştırılmalıdır…
Birçok örneği Hz. Ömer (RA) ve sahabe efendilerimiz üzerinden verdik. Burada unutulmamalıdır ki idareciler Hz. Ömer, cemaatte sahabe değillerdir. Onlar hakikatleri dillendirirken de kabul ederken de çok hakperest hareket ediyorlardı. Bu açıdan bizim için en güzel örnek onlar olmakla beraber, onlara yetişemediğimiz de bir gerçektir. Dolayısıyla muhataplar bunun bilincinde olarak birbirlerinden beklenti içerisine girmeliler ve muhatap alırken de ona göre davranmalıdırlar. Yani sahabe efendilerimiz (R.Anhüm) hakikatler yüzlerine karşı söylenince tereddütsüz kabul etmelerinde olduğu gibi bugünkü insanlardan da aynı kıvamı beklememek gerekir. Bu kıvamı yakalayıp sergileme herkesin amacı olmakla beraber realitenin de unutulmadan ona göre hareket edilmesi daha sağlıklı olacaktır. Hz. Ömer (RA) nasıl hemen hakikati kabul edip benimsiyorsa bugünkü idareciler de öyle davranışlar sergilemelidirler beklentisinden ziyade muhatapların hislerini, fıtratlarını, düşünce yapılarını dikkate alarak ifade edilecek hakikatlerin kabulü için nasıl bir üslup kullanılması gerekiyorsa onu kullanmalıdırlar. Aynı şeyler idareciler için de geçerlidir. Cemaatlerinin kıvamlarını, hislerini, zaaflarını, ihtiyaçlarını vs. bilerek onları muhatap almalı, hitap etmeli ve beklentileri de ona göre olmalıdır.
Hocaefendi kendi ufkuna uygun olarak hareket edip cemaatin seviyesini hesaba katmadan hareket etselerdi, etrafındaki herkes dağılıp giderlerdi. Bazı hakikatleri ifade etme ve bunları talep etmek için cemaatinin hazır hale gelmesini beklemiş ve o kıvama gelmeleri için gayret etmişlerdir. Bu bekleme süresinin 10-15 yılı bulduğu durumlar vardır. Üstad Hazretleri de “Hakikî mürşid-i âlim koyun olur, kuş olmaz; hasbî verir ilmini. Koyun verir kuzusuna hazmolmuş musaffâ sütünü. Kuş veriyor ferhine (yavrusuna) lüab-âlûd (tükürükle karışık) kayyını (kusmuğunu)” ifadeleri ile bu hakikate dikkat çekmektedirler.
[Prof. Dr. Osman Şahin] 19.6.2020 [Samanyolu Haber]
Bu yazıda “İster icma kararıyla, ister çoğunluğun görüşüne göre olsun, şûrâ, usûlüne göre cereyan etmişse, artık orada üzerinde anlaşılan görüşe muhalefet etmek caiz değildir ve alternatif düşünceler ileri sürülemez.” denilmektedir.
Şura’nın bağlayıcılığının olabilmesi için şartlarına riayet edilerek gerçekleştirilmesi gerekmektedir…
Hz. Ömer efendimiz (ra) hutbe irad ederken cemaatten biri ayağa kalkar ve “Ey Ömer ben seni dinlemiyorum. Ganimetten dağıtılan kumaştan bir elbise çıkması mümkün değilken, nasıl olur da sen o kumaştan bir elbise yaptırdın ve onu şimdi giyiyorsun?” der. Hz. Ömer’in (ra) oğlu ayağa kalkıp kendi hissesi ile babasının hisselerini birleştirip bir elbise yapılabildiğini anlattıktan sonra aynı sahabe ayağa kalkar ve bu sefer de “şimdi konuş ya Ömer, şimdi seni dinliyorum” der. Bu örnek de olduğu gibi ilke ve prensiplere uygun hareket etmeyen idarecilere cemaat “sana bu hususta itaat etmiyoruz” deme hakları ve aynı zamanda sorumlulukları vardır.
Bir gün Humus şehrinin halkı, Hz. Ömer’in (ra) kendilerine atamış oldukları valileri ve aynı zamanda şanlı bir sahabe olan Hz. Sa'd bin Âmir (ra) hakkında şikâyette bulunurlar ve bu valinin onlarca kabul edemeyecekleri bazı davranışlarından bahsederler. Bunun üzerine Hz. Ömer (ra) bu valisini huzuruna getirtir ve halkın huzurunda bu davranışlarının hesabını sorarlar. Valisi Hz. Sa’d (ra) tarafından halkın anlayamadığı bu davranışların makul gerekçeleri izah edilip meseleler açığa kavuşunca, atamış olduğu valisinin isabetli olmasından dolayı da Allah’a (cc) hamdederler. Yönetilenlerin başlarına atanan yöneticilerin ilke ve prensiplere aykırı halleri olduğunda onları atayan makama itiraz etme hakları ve aynı zamanda sorumlulukları vardır.
İdareciler yanlış yaptıklarında, Hz. Ömer’in (ra) “Ben yanlış yaparsam ne yaparsınız” hitabına “Eğer yanlış yaparsan, seni bu eğri kılıçlarımızla doğrultmasını biliriz” diye cevap verilmesinde olduğu gibi, Hizmet insanlarının yapılan yanlışlara izin vermeyeceklerini söyleme hak ve aynı zamanda sorumlulukları vardır.
Allah Rasulü’nün (SAV) görevlendirdiği bir seriyyenin başındaki komutan bir ateş yakar ve diğerlerini “Ben sizin emiriniz olarak kendinizi ateşe atmanızı emrediyorum” demelerine mukabil sahabeler itaat etmemişler ve “bunu Allah Rasulü’ne (SAV) sormamız lazım” diyerek O’na (SAV) sormuşlar ve “Eğer ateşe atlasaydınız hepiniz Cehenneme giderdiniz” cevabını almışlardır. Hizmet insanlarının Kur’an’a ve Sünnet’e aykırı teklifleri kabul etmeyip sorgulama hakları ve aynı zamanda sorumlulukları vardır.
Hocaefendi “Bu iş hususunda onlarla istişarede bulun!” fermanı gereğince, idarecilerin şûrâya esas teşkil eden hususu rey ashabına arz etmelerinin bir sorumluluk olduğunu, idareci bu sorumluluğu yerine getirmediğinde mesul olacağı gibi, idare edilenler de, fikirlerinin alınmak istendiği konularda görüşlerini bildirmediklerinde mesul olacaklarını ve hatta sadece görüşlerini bildirmemekle değil, görüşlerinin alınmasında kararlı olmadıkları zaman da vatandaşlık vazifesini yerine getirmemiş sayılacaklarının tespitini yapmaktadırlar. İdare edilenler kendileri ile istişare edilmediğinde kenara çekilme hakları yoktur ve onları ilgilendiren hususlarda kendileriyle istişare edilmesi gerektiği hususunda ısrarlı olmalıdırlar.
İsyan ahlâkına sahip olmak bir isyan, bir başkaldırma veya bir inat tavrı içine girmek anlamına gelmemektedir…
İsyan ahlâkını yerine getirirken kullanılacak üsluba riayet edilmesi arzu edilen güzel işlerin ve neticelerin ortaya çıkmasında çok önemli bir yere sahiptir. Hocaefendi, bu hususu “Şura” yazısında şöyle dile getirmektedirler: “Bunu yaparken onlara düşen vazife, kat’iyen bir isyan, bir başkaldırma ve bir inat tavrı içine girmemektir. Gerektiğinde, uygun bir üslupla “Kur’ân’ın şu ayetine, Sünnet’in şu emrine, falan mütefekkirin şu mütalaasına ve mantığın şu kuralına göre, o mesele şöyle de olabilir” şeklinde fikir beyanında bulunulabilir. Böyle yapmak ve üslubunca konunun açıklığa kavuşturulmasını istemek dururken, itiraz ediyor gibi bir tavırla sorular sormak muhatapta kabz hali meydana getirir. Hatta belki onda da isyan duygularını tetikler. Dolayısıyla olan hakikate olur. Belki kurallarına riayet edilen ve nezaket çerçevesinde ortaya konan bir münazara ve müzakere neticesinde bazı hakikatler gün yüzüne çıkacaktır. Fakat birisindeki soru üslupsuzluğundan ve diğerindeki tavır bozukluğundan dolayı, hakikat zarar görür. Hakikatin gadre uğraması ve zulüm görmesi de bütün insanlık için büyük bir zarardır.”
Hocaefendi “İsyan Ahlakı” yazısında ayrıca isyan ahlakı ile inat ahlakının karıştırılmaması gerektiğinden bahsetmektedirler: “Her meseleye itiraz etme, her teklife başkaldırma, kim ne derse desin, daha o insan sözünü bitirmeden karşı çıkma ve bunu bir ahlâk haline getirme ile samimi bir şekilde fikir beyan etme aynı kategoride değerlendirilemez. Bazı insanların, başkalarıyla geçimsizlik içinde olmalarını inkılapçı bir ruha ya da isyan ahlâkına sahip bulunuşlarına vermeleri, sadece bir kuruntudan ve kabahatlerine mazeret uydurmaktan ibarettir. Onların durumu isyan ahlâkı ile değil, ancak inat ahlâkı ile tavsif edilebilir.”
Beklentiler realitelerle uygunlaştırılmalıdır…
Birçok örneği Hz. Ömer (RA) ve sahabe efendilerimiz üzerinden verdik. Burada unutulmamalıdır ki idareciler Hz. Ömer, cemaatte sahabe değillerdir. Onlar hakikatleri dillendirirken de kabul ederken de çok hakperest hareket ediyorlardı. Bu açıdan bizim için en güzel örnek onlar olmakla beraber, onlara yetişemediğimiz de bir gerçektir. Dolayısıyla muhataplar bunun bilincinde olarak birbirlerinden beklenti içerisine girmeliler ve muhatap alırken de ona göre davranmalıdırlar. Yani sahabe efendilerimiz (R.Anhüm) hakikatler yüzlerine karşı söylenince tereddütsüz kabul etmelerinde olduğu gibi bugünkü insanlardan da aynı kıvamı beklememek gerekir. Bu kıvamı yakalayıp sergileme herkesin amacı olmakla beraber realitenin de unutulmadan ona göre hareket edilmesi daha sağlıklı olacaktır. Hz. Ömer (RA) nasıl hemen hakikati kabul edip benimsiyorsa bugünkü idareciler de öyle davranışlar sergilemelidirler beklentisinden ziyade muhatapların hislerini, fıtratlarını, düşünce yapılarını dikkate alarak ifade edilecek hakikatlerin kabulü için nasıl bir üslup kullanılması gerekiyorsa onu kullanmalıdırlar. Aynı şeyler idareciler için de geçerlidir. Cemaatlerinin kıvamlarını, hislerini, zaaflarını, ihtiyaçlarını vs. bilerek onları muhatap almalı, hitap etmeli ve beklentileri de ona göre olmalıdır.
Hocaefendi kendi ufkuna uygun olarak hareket edip cemaatin seviyesini hesaba katmadan hareket etselerdi, etrafındaki herkes dağılıp giderlerdi. Bazı hakikatleri ifade etme ve bunları talep etmek için cemaatinin hazır hale gelmesini beklemiş ve o kıvama gelmeleri için gayret etmişlerdir. Bu bekleme süresinin 10-15 yılı bulduğu durumlar vardır. Üstad Hazretleri de “Hakikî mürşid-i âlim koyun olur, kuş olmaz; hasbî verir ilmini. Koyun verir kuzusuna hazmolmuş musaffâ sütünü. Kuş veriyor ferhine (yavrusuna) lüab-âlûd (tükürükle karışık) kayyını (kusmuğunu)” ifadeleri ile bu hakikate dikkat çekmektedirler.
[Prof. Dr. Osman Şahin] 19.6.2020 [Samanyolu Haber]
Etiketler:
Prof. Dr. Osman Şahin
Sinsi plan! [Turhan Bozkurt]
Kıdem tazminatı çalışanların maaş, fazla mesai ücreti gibi müktesep hakkıdır. Yıllarca mücadele vererek elde ettiği böyle bir haktan yerine daha iyisini koyamadan niye vazgeçsin!
Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükûmeti herkesin can derdine düştüğü şu günlerde kıdem tazminatı ile alakalı sinsi planı raftan indirdi.
Yeni tip Koronavirüs (Covid-19) salgınında herkesin gardı düşmüşken hükûmet alelacele bir fon kurup kıdem tazminatını fona devretmeye hazırlanıyor.
KIDEM TAZMİNATI ÇALIŞANLARIN ELİNDEN ALINIYOR
Müzakere, taraflarla istişare etme diye bir hassasiyet yok her zamanki gibi. Sendikalara, “Biz böyle münasip gördük. Size de aynen kabul etmek düştü.” minvalinde aba altından sopa gösteriliyor.
Esasında öyle sopa göstermeye lüzum da kalmadı. Türk-İş, Hak-İş gibi işçi sendikalarının bağlı olduğu konfederasyonların başındaki isimler Saray’dan çıkmıyor.
Yakınlarını ya da arkadaşlarını bol sıfırlı maaşlarla “müşavir” unvanı ile sendikalarda istihdam eden, milyonluk lüks makam otomobilleri kullanan ve yıllardır o koltukları bırakmayan sendika başkanlarının işçinin menfaatini müdafaa ettiğine dair tek vak’a yok.
17 HAZİRAN 2020: AKP lideri ve Cumhurbaşkanı Erdoğan, Türk-İş Başkanı Ergün Atalay (sol başta), Aile Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanı Zehra Zümrüt Selçuk, TOBB Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu, Hak-İş Başkanı Mahmut Arslan ve TİSK Başkanı Özgür Burak Akkol'u (sağ başta) Saray'da ağırladı.
TOBB, TÜRK-İŞ VE HAK-İŞ ÜÇ MAYMUNU OYNUYOR
Çalışanların menfaati şöyle dursun Türk-İş Başkanı Ergün Atalay son asgari müzakerelerinde “hükûmetin zorda kalmasın” diye pazarlığı kısa tuttuğunu açık mikrofonla dünyaya ilan etmedi mi?
İşveren temsilcileri Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) ile Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu (TİSK) işçi sendikalarından çok mu farklı?
Onlar da AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan’ın huzurunda el pençe divan duruyor. Hepsi “Evet efendim, sepet efendim.” diyerek üç maymunu oynuyor.
Kıdem tazminatının muhataplarının ezik ve esir vaziyeti hükûmete aradığı fırsatı altın tepside sundu.
SİNSİ PLANDA KELİMELER DE TİTİZLİKLE SEÇİLDİ
Korona salgınında fiili olağanüstü hâl yetkileri ile hareket eden Erdoğan için paketi Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden (TBMM) geçirmekten kolay ne var! Kanun teklifi müttefiği Milliyetçi Hareket Partisi’nin (MHP) desteği ile iki haftada Resmi Gazete’de yayımlanacak kıvama gelir.
Üstelik bu defa kelimeler bile titizlikle seçildi. “Kıdem tazminatı” demeden kıdem hakkı gasp edilecek. Sinsi planda bütün ayrıntılar düşünülmüş.
“İstihdam Kalkanı Paketi” içinde “tamamlayıcı emeklilik sigortası sistemini (TES)” diye parlatılan paket daha ilk günden 30 günlük kıdem hakkını 19 güne (yüzde 5,33) indiriyor.
Kalan 11 günü (yüzde 3) işveren kurulacak fona yatıracak denilse de bu yükümlülük yerine getirilmediğinde ne olacağı meçhul!
KASADA PARA KALMAYINCA SIRA KIDEM TAZMİNATINA GELDİ
TES Fonu’nun kuruluş gayesi açık. Krizde kasa bomboş kaldığı için yana yakıla para aran hükûmet, muhalefeti Ayasofya ve İş Bankası gibi sun’i fasıllarda oyalarken diğer taraftan ekonomik krizin faturasını yine çalışanlara yıkma gayretinde.
Teklifin kabul edilmesi hâlinde 1 Ocak 2022’den itibaren başlayacak ve tüm özel sektör çalışanları yeni sisteme dahil edilecek.
Kapsam dahilindeki tüm çalışanlar karma TES'e dahil olacak. Akabinde dileyen kişi isteğe bağlı TES'e geçiş yapabilecek. O tarihe kadar olan kıdem tazminatları da fona devredilecek.
Fondan para çekmek de neredeyse imkânsız.
10’uncu ve 15’inci yılını dolduranlar ilk defa ev almak ya da evlenmek için fondaki paranın yüzde 25’ini çekebilecek. Bunun haricinde bir çalışan 60 yaşını doldurmadan vefat haricinde fondan para alamayacak.
Emekli olduğunda da birikmiş tutarı TL olarak taksit taksit "tuz parası" olarak çekebilecek. Aylık 200 lira civarında bir para...
Hem kıdem tazminatı alma halleri hem de çalışanların kıdem tazminatı tutarı azalacak. Kıdem tazminatı çalışan için tek taraflı fesih ihtimalini azaltan bir koruma kalkanıydı.
ÇALIŞAN BÜYÜK BİR TEMİNATI KAYBEDECEK
Bu kalkan bertaraf edilince kıdem tazminatı ödeme gibi bir derdi olmayan işveren “gözünün üzerinde kaşın var” diyerek çalışanları kapının önüne koyabilecek.
Çalışma hayatında ne huzur ne de istikrar kalacak. Çalışan devr-i daimi hızlanacağı için TES Fonu’nun işletmelere de zararı dokunacak.
Para fonda toplanacağı için işverenin personel çıkarması daha kolay olacak. Sık sık işe giriş-çıkışlar işyeri aidiyetini tahrip edecek. İşsiz kalan biri kıdem tazminatı ve işsizlik maaşı ile birlikte belli bir müddet ayakta kalabiliyordu.
Konforlu bir iş arama döneminden sonra ideal iş için imza atan çalışan her işi ve ücreti kabul etmek mecburiyetinde kalmıyordu. Artık özel sektör çalışanları bu avantajı da kaybedecek.
HÜKÛMET İÇİN YENİ BİR KAYNAK
Paketin maksadı belli: İşçinin kıdem tazminatına el konulacak. Mecburi hâle getirilecek TES ile hükûmete kaynak aktarılacak.
2018 yılında İşsizlik Fonu üzerinden kamu bankalarına 11 milyar TL aktarılmıştır. 2009’da Güneydoğu Anadolu Projesi’ne (GAP) aktarılan 14,5 milyar TL de hâlâ fona iade edilmedi.
Emekli maaşlarındaki düşüşe de çare olmayacak. Zira emekli aylığı bağlama katsayısı 2008 yılında düşürülmüştü.
İŞÇİ ALACAĞINA ÖNCELİK TANIMAK YERİNE…
Hükûmetin “İşçilerin yüzde 35’i kıdem tazminatı alabiliyor.” savunmasına gelince. Traji-komik bir itiraf bu. Niye alamıyor? Sen devlet değil misin?
Çalışanların kıdem tazminatına sinsi bir planla el koymak yerine “kıdem hakkı öncelikli alacak” ilan edilseydi herhangi bir şirket batsa bile çalışanlar mahkeme yoluyla da alacaklarını son kuruşuna kadar tahsil edebilirdi.
Böylece kıdem tazminatının aksayan yönü de tadil edilmiş olurdu.
Hükûmet böyle bir teminatı getirmek bir tarafa, işçi alacaklarının devlet alacakları dahil tüm alacakların önünde olmasına rıza göstermiyor.
Bir torba kanuna ilave edilecek tek madde ile çözülecek bir mesele kulağa hoş gelen kavramlarla bambaşka bir mahiyete büründü. İşçi hakkı kimsenin umurunda değil. Alın teri istismar edilecek.
Teklifin tartışılmadan çıkarılmak istenmesi sebepsiz değil. AKP hükûmetinin kaşla göz arasında yaptığı kriz ve salgının sebep olduğu korku ve tedirginlik ikliminde tam bir fırsatçılıktır.
Sendika ve diğer sivil toplum kuruluşları da emeğe karşı yürütülen bu sinsi planda delilleri karartmaya çalışan suç ortaklarıdır.
[Turhan Bozkurt] 19.6.2020 [Samanyolu Haber]
Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükûmeti herkesin can derdine düştüğü şu günlerde kıdem tazminatı ile alakalı sinsi planı raftan indirdi.
Yeni tip Koronavirüs (Covid-19) salgınında herkesin gardı düşmüşken hükûmet alelacele bir fon kurup kıdem tazminatını fona devretmeye hazırlanıyor.
KIDEM TAZMİNATI ÇALIŞANLARIN ELİNDEN ALINIYOR
Müzakere, taraflarla istişare etme diye bir hassasiyet yok her zamanki gibi. Sendikalara, “Biz böyle münasip gördük. Size de aynen kabul etmek düştü.” minvalinde aba altından sopa gösteriliyor.
Esasında öyle sopa göstermeye lüzum da kalmadı. Türk-İş, Hak-İş gibi işçi sendikalarının bağlı olduğu konfederasyonların başındaki isimler Saray’dan çıkmıyor.
Yakınlarını ya da arkadaşlarını bol sıfırlı maaşlarla “müşavir” unvanı ile sendikalarda istihdam eden, milyonluk lüks makam otomobilleri kullanan ve yıllardır o koltukları bırakmayan sendika başkanlarının işçinin menfaatini müdafaa ettiğine dair tek vak’a yok.
17 HAZİRAN 2020: AKP lideri ve Cumhurbaşkanı Erdoğan, Türk-İş Başkanı Ergün Atalay (sol başta), Aile Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanı Zehra Zümrüt Selçuk, TOBB Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu, Hak-İş Başkanı Mahmut Arslan ve TİSK Başkanı Özgür Burak Akkol'u (sağ başta) Saray'da ağırladı.
TOBB, TÜRK-İŞ VE HAK-İŞ ÜÇ MAYMUNU OYNUYOR
Çalışanların menfaati şöyle dursun Türk-İş Başkanı Ergün Atalay son asgari müzakerelerinde “hükûmetin zorda kalmasın” diye pazarlığı kısa tuttuğunu açık mikrofonla dünyaya ilan etmedi mi?
İşveren temsilcileri Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) ile Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu (TİSK) işçi sendikalarından çok mu farklı?
Onlar da AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan’ın huzurunda el pençe divan duruyor. Hepsi “Evet efendim, sepet efendim.” diyerek üç maymunu oynuyor.
Kıdem tazminatının muhataplarının ezik ve esir vaziyeti hükûmete aradığı fırsatı altın tepside sundu.
SİNSİ PLANDA KELİMELER DE TİTİZLİKLE SEÇİLDİ
Korona salgınında fiili olağanüstü hâl yetkileri ile hareket eden Erdoğan için paketi Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden (TBMM) geçirmekten kolay ne var! Kanun teklifi müttefiği Milliyetçi Hareket Partisi’nin (MHP) desteği ile iki haftada Resmi Gazete’de yayımlanacak kıvama gelir.
Üstelik bu defa kelimeler bile titizlikle seçildi. “Kıdem tazminatı” demeden kıdem hakkı gasp edilecek. Sinsi planda bütün ayrıntılar düşünülmüş.
“İstihdam Kalkanı Paketi” içinde “tamamlayıcı emeklilik sigortası sistemini (TES)” diye parlatılan paket daha ilk günden 30 günlük kıdem hakkını 19 güne (yüzde 5,33) indiriyor.
Kalan 11 günü (yüzde 3) işveren kurulacak fona yatıracak denilse de bu yükümlülük yerine getirilmediğinde ne olacağı meçhul!
KASADA PARA KALMAYINCA SIRA KIDEM TAZMİNATINA GELDİ
TES Fonu’nun kuruluş gayesi açık. Krizde kasa bomboş kaldığı için yana yakıla para aran hükûmet, muhalefeti Ayasofya ve İş Bankası gibi sun’i fasıllarda oyalarken diğer taraftan ekonomik krizin faturasını yine çalışanlara yıkma gayretinde.
Teklifin kabul edilmesi hâlinde 1 Ocak 2022’den itibaren başlayacak ve tüm özel sektör çalışanları yeni sisteme dahil edilecek.
Kapsam dahilindeki tüm çalışanlar karma TES'e dahil olacak. Akabinde dileyen kişi isteğe bağlı TES'e geçiş yapabilecek. O tarihe kadar olan kıdem tazminatları da fona devredilecek.
Fondan para çekmek de neredeyse imkânsız.
10’uncu ve 15’inci yılını dolduranlar ilk defa ev almak ya da evlenmek için fondaki paranın yüzde 25’ini çekebilecek. Bunun haricinde bir çalışan 60 yaşını doldurmadan vefat haricinde fondan para alamayacak.
Emekli olduğunda da birikmiş tutarı TL olarak taksit taksit "tuz parası" olarak çekebilecek. Aylık 200 lira civarında bir para...
Hem kıdem tazminatı alma halleri hem de çalışanların kıdem tazminatı tutarı azalacak. Kıdem tazminatı çalışan için tek taraflı fesih ihtimalini azaltan bir koruma kalkanıydı.
ÇALIŞAN BÜYÜK BİR TEMİNATI KAYBEDECEK
Bu kalkan bertaraf edilince kıdem tazminatı ödeme gibi bir derdi olmayan işveren “gözünün üzerinde kaşın var” diyerek çalışanları kapının önüne koyabilecek.
Çalışma hayatında ne huzur ne de istikrar kalacak. Çalışan devr-i daimi hızlanacağı için TES Fonu’nun işletmelere de zararı dokunacak.
Para fonda toplanacağı için işverenin personel çıkarması daha kolay olacak. Sık sık işe giriş-çıkışlar işyeri aidiyetini tahrip edecek. İşsiz kalan biri kıdem tazminatı ve işsizlik maaşı ile birlikte belli bir müddet ayakta kalabiliyordu.
Konforlu bir iş arama döneminden sonra ideal iş için imza atan çalışan her işi ve ücreti kabul etmek mecburiyetinde kalmıyordu. Artık özel sektör çalışanları bu avantajı da kaybedecek.
HÜKÛMET İÇİN YENİ BİR KAYNAK
Paketin maksadı belli: İşçinin kıdem tazminatına el konulacak. Mecburi hâle getirilecek TES ile hükûmete kaynak aktarılacak.
2018 yılında İşsizlik Fonu üzerinden kamu bankalarına 11 milyar TL aktarılmıştır. 2009’da Güneydoğu Anadolu Projesi’ne (GAP) aktarılan 14,5 milyar TL de hâlâ fona iade edilmedi.
Emekli maaşlarındaki düşüşe de çare olmayacak. Zira emekli aylığı bağlama katsayısı 2008 yılında düşürülmüştü.
İŞÇİ ALACAĞINA ÖNCELİK TANIMAK YERİNE…
Hükûmetin “İşçilerin yüzde 35’i kıdem tazminatı alabiliyor.” savunmasına gelince. Traji-komik bir itiraf bu. Niye alamıyor? Sen devlet değil misin?
Çalışanların kıdem tazminatına sinsi bir planla el koymak yerine “kıdem hakkı öncelikli alacak” ilan edilseydi herhangi bir şirket batsa bile çalışanlar mahkeme yoluyla da alacaklarını son kuruşuna kadar tahsil edebilirdi.
Böylece kıdem tazminatının aksayan yönü de tadil edilmiş olurdu.
Hükûmet böyle bir teminatı getirmek bir tarafa, işçi alacaklarının devlet alacakları dahil tüm alacakların önünde olmasına rıza göstermiyor.
Bir torba kanuna ilave edilecek tek madde ile çözülecek bir mesele kulağa hoş gelen kavramlarla bambaşka bir mahiyete büründü. İşçi hakkı kimsenin umurunda değil. Alın teri istismar edilecek.
Teklifin tartışılmadan çıkarılmak istenmesi sebepsiz değil. AKP hükûmetinin kaşla göz arasında yaptığı kriz ve salgının sebep olduğu korku ve tedirginlik ikliminde tam bir fırsatçılıktır.
Sendika ve diğer sivil toplum kuruluşları da emeğe karşı yürütülen bu sinsi planda delilleri karartmaya çalışan suç ortaklarıdır.
[Turhan Bozkurt] 19.6.2020 [Samanyolu Haber]
Cezaevlerinden 9 ayda 396 işkence başvurusu yapıldı
CHP İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu’nun verdiği soru önergesini yanıtlayan Adalet Bakanlığı, cezaevlerinden bakanlığa 9 ayda 396 işkence ve kötü muamele başvurusu yapıldığını belirttti.
KRONOS 19 Haziran 2020 GÜNDEM
CHP İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu’nun tutuklu ve hükümlülerin maruz kaldıkları işkence ve kötü muameleye ilişkin soru önergesine bir yıl sonra yanıt veren Adalet Bakanlığı, cezaevinde bulunanların bakanlığa 9 ayda 396 işkence ve kötü muamele başvurusu yaptığını açıkladı.
Tanrıkulu, Adalet Bakanlığı’na “Tutuklu, hükümlü veya yakınlarına kötü muamele, şiddet, insanlık onuruna yakışmayacak şekilde muamele, sağlık hakkına erişim gibi konularda ilgili mercilere ulaşmış kaç şikâyet bulunmaktadır?” diye sordu.
BirGün‘de yer alan habere göre cezaevleri STK’ler tarafından denetlendiği belirtilen Bakanlık yanıtında, şöyle dendi :
“Hükümlü ve tutukluların sağlık ve yaşam koşulları, iç güvenlik, sevk ve nakil işlemleri ile ilgili aksaklık ve eksiklikler yetkili mercilere bildirilmektedir. 15 Temmuz sonrasındaki süreçte ceza infaz kurumlarında kötü muamele ve işkenceye dair medyada yer alan iddiaları takip etmek üzere Bakanlığımız Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü bünyesinde özel bir birim oluşturulmuştur.”
“Hükümlü ve tutuklulara karşı kötü muamele vakalarının yaşanmaması için mevzuatımızda köklü değişiklikler yapılmıştır” denilen yanıtta, 1 Ekim 2019’dan 18 Haziran’a kadar 396 işkence ve kötü muamele başvurusu yapıldığı belirtildi.
[Kronos.News] 19.6.2020
KRONOS 19 Haziran 2020 GÜNDEM
CHP İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu’nun tutuklu ve hükümlülerin maruz kaldıkları işkence ve kötü muameleye ilişkin soru önergesine bir yıl sonra yanıt veren Adalet Bakanlığı, cezaevinde bulunanların bakanlığa 9 ayda 396 işkence ve kötü muamele başvurusu yaptığını açıkladı.
Tanrıkulu, Adalet Bakanlığı’na “Tutuklu, hükümlü veya yakınlarına kötü muamele, şiddet, insanlık onuruna yakışmayacak şekilde muamele, sağlık hakkına erişim gibi konularda ilgili mercilere ulaşmış kaç şikâyet bulunmaktadır?” diye sordu.
BirGün‘de yer alan habere göre cezaevleri STK’ler tarafından denetlendiği belirtilen Bakanlık yanıtında, şöyle dendi :
“Hükümlü ve tutukluların sağlık ve yaşam koşulları, iç güvenlik, sevk ve nakil işlemleri ile ilgili aksaklık ve eksiklikler yetkili mercilere bildirilmektedir. 15 Temmuz sonrasındaki süreçte ceza infaz kurumlarında kötü muamele ve işkenceye dair medyada yer alan iddiaları takip etmek üzere Bakanlığımız Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü bünyesinde özel bir birim oluşturulmuştur.”
“Hükümlü ve tutuklulara karşı kötü muamele vakalarının yaşanmaması için mevzuatımızda köklü değişiklikler yapılmıştır” denilen yanıtta, 1 Ekim 2019’dan 18 Haziran’a kadar 396 işkence ve kötü muamele başvurusu yapıldığı belirtildi.
[Kronos.News] 19.6.2020
AKP’li Kılıç’ın davasına bakan hâkim tayin edildi: “Yargı AKP militanlarına teslim”
İyi Parti Antalya Milletvekili Feridun Bahşi, hâkim eşi Sabahat Bahşi’nin görev yerinin eski AKP’li Bakan Akif Çağatay Kılıç’ın taraf olduğu dava sebebiyle değiştirildiğini iddia etti: “Yargı, AKP militanlarına teslim.”
BOLD – Hâkimler ve Savcılar Kurulu (HSK) yaz kararnamesi ile görevi değişen yargı mensuplarından biri de Ankara 1. Fikri ve Sınai Haklar Hukuk Mahkemesi Hakimi Sabahat Bahşi oldu. İyi Parti Antalya Milletvekili Feridun Bahşi, Bölge Adliye Mahkemesi’ne atanan eşi Sabahat Bahşi’nin eski AKP’li Spor Bakanı Akif Çağatay Kılıç’ın taraf olduğu bir davanın hâkimliği sebebiyle tayin edildiğini iddia etti.
SİYASİ KİMLİĞİM ÜZERİNDEN TARAFSIZLIĞI TARTIŞILDI
Feridun Bahşi, eşinin atamasından 3 gün önce eski Bakan Kılıç’ın reddi hâkim talebinde bulunduğu bilgisini paylaştı. Reddi hakim gerekçesinde kendisinin siyasi kimliği üzerinden hâkim eşinin tarafsızlığının ve objektifliğinin tartışmaya açılmak istendiğini ileri sürdü. “Emekliliğine az kalmış. Ufak bir tazminat davası sonucunu etkilemek için önce reddi hâkim talebi, sonra görev yeri değişikliği. Adalet Bakanı Gül’den randevu istedim ama alamadım. Yargı AKP militanlarına teslim edildi” diye konuştu.
[Bold Medya] 19.6.2020
BOLD – Hâkimler ve Savcılar Kurulu (HSK) yaz kararnamesi ile görevi değişen yargı mensuplarından biri de Ankara 1. Fikri ve Sınai Haklar Hukuk Mahkemesi Hakimi Sabahat Bahşi oldu. İyi Parti Antalya Milletvekili Feridun Bahşi, Bölge Adliye Mahkemesi’ne atanan eşi Sabahat Bahşi’nin eski AKP’li Spor Bakanı Akif Çağatay Kılıç’ın taraf olduğu bir davanın hâkimliği sebebiyle tayin edildiğini iddia etti.
SİYASİ KİMLİĞİM ÜZERİNDEN TARAFSIZLIĞI TARTIŞILDI
Feridun Bahşi, eşinin atamasından 3 gün önce eski Bakan Kılıç’ın reddi hâkim talebinde bulunduğu bilgisini paylaştı. Reddi hakim gerekçesinde kendisinin siyasi kimliği üzerinden hâkim eşinin tarafsızlığının ve objektifliğinin tartışmaya açılmak istendiğini ileri sürdü. “Emekliliğine az kalmış. Ufak bir tazminat davası sonucunu etkilemek için önce reddi hâkim talebi, sonra görev yeri değişikliği. Adalet Bakanı Gül’den randevu istedim ama alamadım. Yargı AKP militanlarına teslim edildi” diye konuştu.
[Bold Medya] 19.6.2020
10 günlük bebeği ve 2 yaşındaki kızıyla tutuklandı
Lohusa anne Eylem Oyunlu, 10 günlük bebeği ve 2 yaşında kızı olduğu halde dün gece tutuklanıp Diyarbakır Cezaevine gönderildi.
BOLD – Diyarbakır Lice Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından başlatılan bir soruşturma kapsamında ifadeye çağrılan Eylem Oyunlu (27), 10 günlük bebeği ve 2 yaşındaki kızıyla tutuklandı.
Örgüte yardım ettiği iddiasıyla Lice Cumhuriyet Başsavcılığı’nca alınan ifadesi ardından Lice Sulh Ceza Hakimliği’ne tutuklama istemiyle sevk edilen Oyunlu tutuklandı. Oyunlu, henüz kimliği bile olmayan 10 günlük bebeği ve kızıyla birlikte Diyarbakır Kadın Kapalı Cezaevi’ne gönderildi.
ANNESİ VE KARDEŞLERİ DE TUTUKLU
Mezopotamya Ajansı’nın haberine göre Diyarbakır Lice’de 14 Nisan’da başlatılan askeri operasyon ardından gözaltına alınan Oyunlu’nun annesi Dilber, kardeşleri Tuba ve Harun Oyunlu 20 Nisan’da örgüt üyesi olmak ve örgüte yardım etmek iddiasıyla tutuklamıştı.
“BAŞINIZ GÖĞE Mİ ERDİ?”
Oyunlu’nun tutuklanmasına tepki gösteren HDP milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu, “Lohusa kadın ve bebeği cezaevinde! Başınız göğe erdi, değil mi?” dedi.
[Bold Medya] 19.6.2020
BOLD – Diyarbakır Lice Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından başlatılan bir soruşturma kapsamında ifadeye çağrılan Eylem Oyunlu (27), 10 günlük bebeği ve 2 yaşındaki kızıyla tutuklandı.
Örgüte yardım ettiği iddiasıyla Lice Cumhuriyet Başsavcılığı’nca alınan ifadesi ardından Lice Sulh Ceza Hakimliği’ne tutuklama istemiyle sevk edilen Oyunlu tutuklandı. Oyunlu, henüz kimliği bile olmayan 10 günlük bebeği ve kızıyla birlikte Diyarbakır Kadın Kapalı Cezaevi’ne gönderildi.
ANNESİ VE KARDEŞLERİ DE TUTUKLU
Mezopotamya Ajansı’nın haberine göre Diyarbakır Lice’de 14 Nisan’da başlatılan askeri operasyon ardından gözaltına alınan Oyunlu’nun annesi Dilber, kardeşleri Tuba ve Harun Oyunlu 20 Nisan’da örgüt üyesi olmak ve örgüte yardım etmek iddiasıyla tutuklamıştı.
“BAŞINIZ GÖĞE Mİ ERDİ?”
Oyunlu’nun tutuklanmasına tepki gösteren HDP milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu, “Lohusa kadın ve bebeği cezaevinde! Başınız göğe erdi, değil mi?” dedi.
[Bold Medya] 19.6.2020
Kızıl Ordu’nun 15 Temmuz’u [Fatih Yurtsever]
Haziran 1937’de Kızıl Ordu’daki üst rütbeli subayların %45’i atıldı, bazıları idam edildi. 15 Temmuz’un kopyası gibi olayların bedeli ağır oldu.
FATİH YURTSEVER, BOLD ANALİZ
Kızıl Ordu’nun 15 Temmuz’u
15 Temmuz 2016 sonrasında Erdoğan rejimi tarafından TSK’da yapılan tasfiyelerinin bir benzeri, Stalin tarafından 1937-1938 yılları arasında Kızıl Ordu’da yapıldı. Tarihçiler yapılan bu faaliyeti “büyük tasfiye-great purge” olarak adlandırılıyor. Tasfiyenin boyutu tam olarak bilinmemekle beraber, çeşitli rütbelerde yaklaşık 35.000 askerin ihraç edildiği, binlerce askerin tutuklandığı ve birçok üst rütbeli personelin de idam edildiği tahmin ediliyor.
Diktatörler en çok Ordu’dan korkarlar
Birçok askeri uzmana göre; Hitler’in Haziran 1941 yılında Rusya’ya karşı başlattığı askerî harekât esnasında, Kızıl Ordu’nun başlangıçta başarısız ve yetersiz kalmasının altında yatan neden Kızıl Ordu’da yapılan büyük tasfiyeler. Stalin’in II. Dünya Savaşı öncesinin gergin ortamında neden bu denli geniş çaplı bir tasfiye faaliyeti içerisine girdiği ise, tarihçiler arasında bugün bile tartışılıyor.
Yaygın kanı; Stalin, savaş çanlarının çaldığı 1937 tarihinde, dış güçler tarafından kendisine yönelik Kızıl Ordu içerisinde beşinci kol faaliyetlerinin yürütüldüğe inandığı. Kızıl Ordu’da bazı generallerin darbe yapacağı yönündeki dedikodular ve söylentiler, Stalin’i bir paranoya içerisine sürüklemişti.
Genel Kurmay Başkanı olarak görev yapan ve daha sonra 1935 yılında Mareşal rütbesine ulaşan Mihail Tuhaçevski, Kızıl Ordu’da büyük bir dönüşüm hareketi başlattı. O zamana kadar çoğunluğu köylülerden oluşan Kızıl Ordu, Mihail Tuhaçevski tarafından ortaya konan “derin harekât” doktrini çerçevesinde modernize edildi, ordunun siyasallaşmasına neden olabilecek faaliyetler engellenmeye çalışıldı. Ancak Mihail Tuhaçevski’nin bu çabaları Stalin’de tedirginliğe ve rahatsızlığa neden oldu.
Kızıl Ordu’nun 15 Temmuz’u
11 Haziran 1937 sabahında Stalin’in Savunma Bakanı olan ve aynı zamanda Mareşal Tuhaçevski ile kişisel düşmanlığı bulunan Kliment Voroshilov, aralarında Tuhaçevski’nin de bulunduğu üst düzey generalleri Almanya ile birlikte hareket ederek Stalin’i devirmeye çalışmak suçlamasıyla tutuklattı. 1980’den sonra açılan Sovyet arşivleri, Tuhaçevski’nin Almanya lehine darbeye yelteneceği yönündeki iddiaların asılsız olduğunu ve darbe iddiasının Stalin’e sadakat ile bağlı olmayan askeri personelin tasfiyesi için uydurulduğunu ortaya çıkardı.
Tuhaçevski’ye ağır işkenceler yapıldı ve zorla diğer arkadaşlarının isimleri söylettirildi. Aile üyeleri Gulag esir kamplarında hayatlarını kaybetti, kendisi de vurularak idam edildi. Tuhaçevski’nin ölümü Kızıl Ordu’da domino taşı etkisi yaptı. İhanetle suçlanan birçok asker, işkenceden kurtulabilmek için silah arkadaşlarının isimlerini verdi, onların da darbeci olarak yargılanmalarına, tutuklanmalarına ve hatta bazılarının idam edilmelerine neden oldu.
Sadece Stalin’e sadık olanlar canını kurtardı
1937 yılında, Kızıl Ordu’da bulunan toplam 5 Mareşal’den 2’si idam edildi ve 1’i hapiste hayatını kaybetti. Sadece Stalin’e sadık olan Voroshilov ve Budennin görevlerine devam etti. Üst rütbeli subayların %45’i ordudan atıldı, hatta bazıları idam edildi. (Albay-Mareşal rütbesindeki 837 subayın 720’si Kızıl Ordu’dan atıldı.) 1941 yılına gelindiğinde, Askeri Konsey’de bulunan 85 askerden 71’i hayatını kaybetti.
Kızıl Ordu’da yapılan kitlesel kıyımdan sonra üst düzey görevlere Stalin’e sadık politikacıların yakınları getirildi. “Büyük tasfiye” sonrasında oluşan atmosfer ve şüphe ortamı orduda emir komuta birliğine ve askeri hiyerarşiye ağır hasar verdi. Silah arkadaşlarının idam edildiği bir ortamda göreve gelen yeni komutanların büyük çoğunluğu, gerekli askeri tecrübeden ve bilgi birikiminden yoksun kişilerdi. Kararlarında ve uzmanlık gerektiren askeri değerlendirmelerde tamamen politikacıların yönlendirmeleri etkili oldu.
TASFİYE HİTLER’İN İLERLEMESİNİ SAĞLADI
Kızıl Ordu’da yapılan tasfiyeler, askeri tecrübenin yok olmasına ve emir komuta birliğinin bozulmasına neden olduğu için, Sovyetler Birliği II. Dünya Savaşı’nın başında Almanya karşısında hezimete uğradı. Hitler’in hızlı ilerleyişi bu zaaf sebebiyle oldu. Diğer bir ifadeyle, Sovyetler Birliği, II. Dünya Savaşı’na modern savaşın doğasından habersiz, yeteneksiz ve tecrübeden yoksun askerler ile girdiği için başarısız oldu. Askeri karar alma mekanizmanın bağımsızlığının tamamen ortadan kaldırılması ve parti politikalarına ayrı davranışların şiddetli bir şekilde cezalandırılması (aile fertlerini kapsayacak şekilde), komutanların karar karar alma becerilerini felç etti. Örneğin askerlerin kendi aralarında Tuhaçevski tarafından ortaya atılan “derin harekat” doktrininden bahsetmeleri, hain damgası yemeleri için yeterli bir sebepti.
Bunların yanında Kızıl Ordu’ya personel yetiştiren eğitim kurumlarında yıllar içerisinde oluşturulan tecrübe büyük tasfiye ile yok edildi. 1938 yılında Sovyet Askeri Akademisi’nde bulunan 167 kadrodan sadece 106’sına personel atanabildi. Daha önce görev yapan 94 kişiden 15’i hakkında ihraç kararı verilmiş ve 61’i hakkında ise soruşturma devam etmekteydi. 40 olması gereken profesör kadrosuna sadece iki kişi atandı. Subay eksikliğini tamamlamak için normalde 4 yıl olan eğitim süresi 2 yıla düşürüldü. 1937 ile 1938 yılları arasında orduya katılan subayların birçoğu, sistemli bir eğitim yerine kısa süreli kurslar aldı. Yaşanan hadiselerin doğal sonucu olarak askeri eğitim kurumlarında meydana gelen tahribat, orduya yeni katılacak olan askeri personelin de niteliksiz olarak yetişmesine neden oldu. II. Dünya Savaşı öncesinde oluşturulan yeni askeri birlikler nedeniyle asker sayısını hızlı bir şekilde artırılması da Kızıl Ordu’da ahengin bozulmasında neden oldu. 1941 yılına gelindiğinde ordudaki subayların %75’i bir yıldan daha az bir tecrübeye sahipti.
Bugün Kızıl Ordu’nun yaşadığı sürecin bir benzeri Türk Silahlı Kuvvetleri’nde (TSK) yaşanıyor. TSK tamamen siyasallaşmış durumda. Terfilerde liyakatin yerini Erdoğan rejimine sadakat aldı. Harp okullarına öğrenci temininde selefi eğitimlerini gizlemeyen SADAT adlı kuruluş etkin. TSK’nın kurmay kadrosu tamamen tasfiye edildi, F-16 pilotlarının eğitilmesi için Pakistan Hava Kuvvetlerinden eğitmen subaylar getiriliyor. Bir zamanlar devletin bekasını, ülkenin itibarını uluslararası hukuku her şeyin üzerinde tutan TSK, yaşanan tasfiyeler sonucunda bugün Libya’da Erdoğan rejiminin silah ticaretinin koruyucusu, Suriye’de selefi cihatçı yapıların hamisi haline geldi. Umarız tarih tekerrür etmez ve Rus halkının Kızıl Ordu’da yaşananlara karşı takındığı sessizliğin bedelini II. Dünya savaşında ödediği gibi, Türk halkı da bugün TSK’ya yapılanlar karşısında takındığı derin uykudan savaş çığlıklarıyla uyanmaz.
[Fatih Yurtsever] 19.6.2020 [Bold Medya]
FATİH YURTSEVER, BOLD ANALİZ
Kızıl Ordu’nun 15 Temmuz’u
15 Temmuz 2016 sonrasında Erdoğan rejimi tarafından TSK’da yapılan tasfiyelerinin bir benzeri, Stalin tarafından 1937-1938 yılları arasında Kızıl Ordu’da yapıldı. Tarihçiler yapılan bu faaliyeti “büyük tasfiye-great purge” olarak adlandırılıyor. Tasfiyenin boyutu tam olarak bilinmemekle beraber, çeşitli rütbelerde yaklaşık 35.000 askerin ihraç edildiği, binlerce askerin tutuklandığı ve birçok üst rütbeli personelin de idam edildiği tahmin ediliyor.
Diktatörler en çok Ordu’dan korkarlar
Birçok askeri uzmana göre; Hitler’in Haziran 1941 yılında Rusya’ya karşı başlattığı askerî harekât esnasında, Kızıl Ordu’nun başlangıçta başarısız ve yetersiz kalmasının altında yatan neden Kızıl Ordu’da yapılan büyük tasfiyeler. Stalin’in II. Dünya Savaşı öncesinin gergin ortamında neden bu denli geniş çaplı bir tasfiye faaliyeti içerisine girdiği ise, tarihçiler arasında bugün bile tartışılıyor.
Yaygın kanı; Stalin, savaş çanlarının çaldığı 1937 tarihinde, dış güçler tarafından kendisine yönelik Kızıl Ordu içerisinde beşinci kol faaliyetlerinin yürütüldüğe inandığı. Kızıl Ordu’da bazı generallerin darbe yapacağı yönündeki dedikodular ve söylentiler, Stalin’i bir paranoya içerisine sürüklemişti.
Genel Kurmay Başkanı olarak görev yapan ve daha sonra 1935 yılında Mareşal rütbesine ulaşan Mihail Tuhaçevski, Kızıl Ordu’da büyük bir dönüşüm hareketi başlattı. O zamana kadar çoğunluğu köylülerden oluşan Kızıl Ordu, Mihail Tuhaçevski tarafından ortaya konan “derin harekât” doktrini çerçevesinde modernize edildi, ordunun siyasallaşmasına neden olabilecek faaliyetler engellenmeye çalışıldı. Ancak Mihail Tuhaçevski’nin bu çabaları Stalin’de tedirginliğe ve rahatsızlığa neden oldu.
Kızıl Ordu’nun 15 Temmuz’u
11 Haziran 1937 sabahında Stalin’in Savunma Bakanı olan ve aynı zamanda Mareşal Tuhaçevski ile kişisel düşmanlığı bulunan Kliment Voroshilov, aralarında Tuhaçevski’nin de bulunduğu üst düzey generalleri Almanya ile birlikte hareket ederek Stalin’i devirmeye çalışmak suçlamasıyla tutuklattı. 1980’den sonra açılan Sovyet arşivleri, Tuhaçevski’nin Almanya lehine darbeye yelteneceği yönündeki iddiaların asılsız olduğunu ve darbe iddiasının Stalin’e sadakat ile bağlı olmayan askeri personelin tasfiyesi için uydurulduğunu ortaya çıkardı.
Tuhaçevski’ye ağır işkenceler yapıldı ve zorla diğer arkadaşlarının isimleri söylettirildi. Aile üyeleri Gulag esir kamplarında hayatlarını kaybetti, kendisi de vurularak idam edildi. Tuhaçevski’nin ölümü Kızıl Ordu’da domino taşı etkisi yaptı. İhanetle suçlanan birçok asker, işkenceden kurtulabilmek için silah arkadaşlarının isimlerini verdi, onların da darbeci olarak yargılanmalarına, tutuklanmalarına ve hatta bazılarının idam edilmelerine neden oldu.
Sadece Stalin’e sadık olanlar canını kurtardı
1937 yılında, Kızıl Ordu’da bulunan toplam 5 Mareşal’den 2’si idam edildi ve 1’i hapiste hayatını kaybetti. Sadece Stalin’e sadık olan Voroshilov ve Budennin görevlerine devam etti. Üst rütbeli subayların %45’i ordudan atıldı, hatta bazıları idam edildi. (Albay-Mareşal rütbesindeki 837 subayın 720’si Kızıl Ordu’dan atıldı.) 1941 yılına gelindiğinde, Askeri Konsey’de bulunan 85 askerden 71’i hayatını kaybetti.
Kızıl Ordu’da yapılan kitlesel kıyımdan sonra üst düzey görevlere Stalin’e sadık politikacıların yakınları getirildi. “Büyük tasfiye” sonrasında oluşan atmosfer ve şüphe ortamı orduda emir komuta birliğine ve askeri hiyerarşiye ağır hasar verdi. Silah arkadaşlarının idam edildiği bir ortamda göreve gelen yeni komutanların büyük çoğunluğu, gerekli askeri tecrübeden ve bilgi birikiminden yoksun kişilerdi. Kararlarında ve uzmanlık gerektiren askeri değerlendirmelerde tamamen politikacıların yönlendirmeleri etkili oldu.
TASFİYE HİTLER’İN İLERLEMESİNİ SAĞLADI
Kızıl Ordu’da yapılan tasfiyeler, askeri tecrübenin yok olmasına ve emir komuta birliğinin bozulmasına neden olduğu için, Sovyetler Birliği II. Dünya Savaşı’nın başında Almanya karşısında hezimete uğradı. Hitler’in hızlı ilerleyişi bu zaaf sebebiyle oldu. Diğer bir ifadeyle, Sovyetler Birliği, II. Dünya Savaşı’na modern savaşın doğasından habersiz, yeteneksiz ve tecrübeden yoksun askerler ile girdiği için başarısız oldu. Askeri karar alma mekanizmanın bağımsızlığının tamamen ortadan kaldırılması ve parti politikalarına ayrı davranışların şiddetli bir şekilde cezalandırılması (aile fertlerini kapsayacak şekilde), komutanların karar karar alma becerilerini felç etti. Örneğin askerlerin kendi aralarında Tuhaçevski tarafından ortaya atılan “derin harekat” doktrininden bahsetmeleri, hain damgası yemeleri için yeterli bir sebepti.
Bunların yanında Kızıl Ordu’ya personel yetiştiren eğitim kurumlarında yıllar içerisinde oluşturulan tecrübe büyük tasfiye ile yok edildi. 1938 yılında Sovyet Askeri Akademisi’nde bulunan 167 kadrodan sadece 106’sına personel atanabildi. Daha önce görev yapan 94 kişiden 15’i hakkında ihraç kararı verilmiş ve 61’i hakkında ise soruşturma devam etmekteydi. 40 olması gereken profesör kadrosuna sadece iki kişi atandı. Subay eksikliğini tamamlamak için normalde 4 yıl olan eğitim süresi 2 yıla düşürüldü. 1937 ile 1938 yılları arasında orduya katılan subayların birçoğu, sistemli bir eğitim yerine kısa süreli kurslar aldı. Yaşanan hadiselerin doğal sonucu olarak askeri eğitim kurumlarında meydana gelen tahribat, orduya yeni katılacak olan askeri personelin de niteliksiz olarak yetişmesine neden oldu. II. Dünya Savaşı öncesinde oluşturulan yeni askeri birlikler nedeniyle asker sayısını hızlı bir şekilde artırılması da Kızıl Ordu’da ahengin bozulmasında neden oldu. 1941 yılına gelindiğinde ordudaki subayların %75’i bir yıldan daha az bir tecrübeye sahipti.
Bugün Kızıl Ordu’nun yaşadığı sürecin bir benzeri Türk Silahlı Kuvvetleri’nde (TSK) yaşanıyor. TSK tamamen siyasallaşmış durumda. Terfilerde liyakatin yerini Erdoğan rejimine sadakat aldı. Harp okullarına öğrenci temininde selefi eğitimlerini gizlemeyen SADAT adlı kuruluş etkin. TSK’nın kurmay kadrosu tamamen tasfiye edildi, F-16 pilotlarının eğitilmesi için Pakistan Hava Kuvvetlerinden eğitmen subaylar getiriliyor. Bir zamanlar devletin bekasını, ülkenin itibarını uluslararası hukuku her şeyin üzerinde tutan TSK, yaşanan tasfiyeler sonucunda bugün Libya’da Erdoğan rejiminin silah ticaretinin koruyucusu, Suriye’de selefi cihatçı yapıların hamisi haline geldi. Umarız tarih tekerrür etmez ve Rus halkının Kızıl Ordu’da yaşananlara karşı takındığı sessizliğin bedelini II. Dünya savaşında ödediği gibi, Türk halkı da bugün TSK’ya yapılanlar karşısında takındığı derin uykudan savaş çığlıklarıyla uyanmaz.
[Fatih Yurtsever] 19.6.2020 [Bold Medya]
Uyuşukluk ve miskinlikten nasıl kurtulabiliriz? [Dr. Ali Demirel]
Soru: “Yaşadığımız süreçten dolayı ister istemez üzerimizde bi uyuşukluk, miskinlik ve ümitsizlik hali olabiliyor. Bundan kurtulmak için neler yapmak gerekir?” (Saliha Y.)
Her şeyden önce kendisi iman ve Kur’ân hizmetine adamış bir insan, her zaman canlı ve şevkli olmaya gayret etmeli. Sırtında altın taşıyan bir kimse, kıymetinden dolayı onu büyük bir aşk ve şevkle taşır. Bizim taşıdığımız şey, altın değil; Allah’ın yüce adı ve O’nun yâdı, Resûlü Ekrem (aleyhisselâtü vesselam), haşre iman, erkan-ı imaniye gibi her birisi elmas hakikatlerdir.
Bazen beşeriyet kaynaklı sebeplerden dolayı aşk şevki her an aynı seviyede tutabilmek zor olabilir. Bunun da değişik sebepleri vardır.
Evvela iman ve Kur’ân hizmetinin en büyük düşmanları nefis ve şeytandır. Nefis ve şeytan, Allah’ın dinine hizmet edilmesini hiç istemez. Hayırlı işlerin, muzır manileri çok olur. Şeytanlar ve nefis bu hizmetin hadimleriyle çok uğraşırlar. Yerinde korku, yerinde tama, yerinde dünyaya ait bir sürü iş çıkarıp onları meşgul ederler.
Bazen de, “Bir siz mi varsınız hizmet eden? Yok mu başka Allah’ın kulu? Size mi kaldı bu iş? Bu iş, irfan işidir. Bu yüce vazifeyi Allah’ın seçkin kulları yapar. Hem farkında değil misiniz Allah bu işi sizden aldı.” demek suretiyle içimize attığı fitlerle, şevkimizi söndürmeye çalışırlar.
Ancak iman ve Kur’ân hizmetine talip kimseler bu tür vesveseleri kulak ardı etmeli. Çünkü en büyük işi onlar yapmakta, sırtlarında saman değil, bîhemtâ elmas taşımaktadırlar. Bu sebeple şeytan ve avaneleri, onları yer yer birbirine düşürecek, birbirlerindeki kusurları nazarlarına vererek atâlete ve şevksizliğe sevk edecektir.
Ancak hizmet ehli, sık sık bir araya gelmek suretiyle, geride bıraktığı şeylerin muhasebesini yapıp ileriye matuf meselelerin de fizibilitesini görüşerek daima canlı ve şevkli kalmaya çalışmalıdır.
Bir diğer husus, hizmet erlerinin bir araya gelip hizmetlerinden bahsetmeleri, şevklerinin artmasına vesile olabileceği gibi aynı zamanda bir çay içip birbirlerini görmeleri, hasbihal etmeleri, hizmetin her şeye rağmen devam ettiğini görmeleri de gayretlerinin coşmasına sebep olacaktır.
Buradan hareketle şunu da söyleyebiliriz: Hizmet ehli bir mü’min, hem evdeki hanımı ve çocukları hem de kendisi adına bir gezinti düşünüyorsa, bulundukları yerden başka bir beldeye gidip oradaki hizmet müesseselerini veya hizmette koşturan arkadaşlarını görmeliler.
Son bir husus aşklı ve şevkli bir mü’min, görüp duyduğu şeyleri, az buçuk şevki sönen arkadaşına anlatmalı, onu teyid ve takviye ederek sönmesini önlemelidir.
Mesela iman ve Kur’ân hizmeti yapan insanların olduğu bir yerde farz-ı muhal herkesin aşkı ve şevki sönse ve sadece bir insan kalsa, o, bir hayırhâh olup etrafındaki insanları tekrar eski canlılıklarına kavuşturmalıdır.
Gerçi herkesin şevki birden sönmez ama cüzî, ârızî bir kısım meselelerle bazı kimseler duraklama veya gerileme dönemine girebilir. Ancak yine de o kimseler boş bırakılmayıp takip edilmeli geçici dahi olsa, böyle bir şevksizliğin meydana gelmesine imkan verilmemelidir.
[Dr. Ali Demirel] 19.6.2020 [Samanyolu Haber]
Her şeyden önce kendisi iman ve Kur’ân hizmetine adamış bir insan, her zaman canlı ve şevkli olmaya gayret etmeli. Sırtında altın taşıyan bir kimse, kıymetinden dolayı onu büyük bir aşk ve şevkle taşır. Bizim taşıdığımız şey, altın değil; Allah’ın yüce adı ve O’nun yâdı, Resûlü Ekrem (aleyhisselâtü vesselam), haşre iman, erkan-ı imaniye gibi her birisi elmas hakikatlerdir.
Bazen beşeriyet kaynaklı sebeplerden dolayı aşk şevki her an aynı seviyede tutabilmek zor olabilir. Bunun da değişik sebepleri vardır.
Evvela iman ve Kur’ân hizmetinin en büyük düşmanları nefis ve şeytandır. Nefis ve şeytan, Allah’ın dinine hizmet edilmesini hiç istemez. Hayırlı işlerin, muzır manileri çok olur. Şeytanlar ve nefis bu hizmetin hadimleriyle çok uğraşırlar. Yerinde korku, yerinde tama, yerinde dünyaya ait bir sürü iş çıkarıp onları meşgul ederler.
Bazen de, “Bir siz mi varsınız hizmet eden? Yok mu başka Allah’ın kulu? Size mi kaldı bu iş? Bu iş, irfan işidir. Bu yüce vazifeyi Allah’ın seçkin kulları yapar. Hem farkında değil misiniz Allah bu işi sizden aldı.” demek suretiyle içimize attığı fitlerle, şevkimizi söndürmeye çalışırlar.
Ancak iman ve Kur’ân hizmetine talip kimseler bu tür vesveseleri kulak ardı etmeli. Çünkü en büyük işi onlar yapmakta, sırtlarında saman değil, bîhemtâ elmas taşımaktadırlar. Bu sebeple şeytan ve avaneleri, onları yer yer birbirine düşürecek, birbirlerindeki kusurları nazarlarına vererek atâlete ve şevksizliğe sevk edecektir.
Ancak hizmet ehli, sık sık bir araya gelmek suretiyle, geride bıraktığı şeylerin muhasebesini yapıp ileriye matuf meselelerin de fizibilitesini görüşerek daima canlı ve şevkli kalmaya çalışmalıdır.
Bir diğer husus, hizmet erlerinin bir araya gelip hizmetlerinden bahsetmeleri, şevklerinin artmasına vesile olabileceği gibi aynı zamanda bir çay içip birbirlerini görmeleri, hasbihal etmeleri, hizmetin her şeye rağmen devam ettiğini görmeleri de gayretlerinin coşmasına sebep olacaktır.
Buradan hareketle şunu da söyleyebiliriz: Hizmet ehli bir mü’min, hem evdeki hanımı ve çocukları hem de kendisi adına bir gezinti düşünüyorsa, bulundukları yerden başka bir beldeye gidip oradaki hizmet müesseselerini veya hizmette koşturan arkadaşlarını görmeliler.
Son bir husus aşklı ve şevkli bir mü’min, görüp duyduğu şeyleri, az buçuk şevki sönen arkadaşına anlatmalı, onu teyid ve takviye ederek sönmesini önlemelidir.
Mesela iman ve Kur’ân hizmeti yapan insanların olduğu bir yerde farz-ı muhal herkesin aşkı ve şevki sönse ve sadece bir insan kalsa, o, bir hayırhâh olup etrafındaki insanları tekrar eski canlılıklarına kavuşturmalıdır.
Gerçi herkesin şevki birden sönmez ama cüzî, ârızî bir kısım meselelerle bazı kimseler duraklama veya gerileme dönemine girebilir. Ancak yine de o kimseler boş bırakılmayıp takip edilmeli geçici dahi olsa, böyle bir şevksizliğin meydana gelmesine imkan verilmemelidir.
[Dr. Ali Demirel] 19.6.2020 [Samanyolu Haber]
Yeni İstiklal Mahkemeleri: Sulh Cezalar! [İlker Doğan]
AKP iktidarının 17/25 Aralık yolsuzluk soruşturmasının ardından muhalifleri tasfiye etmek için kurduğu sulh ceza hakimlikleri, tek parti döneminde hukuku yerle bir eden İstiklal Mahkemeleri’ni fersah fersah geride bıraktı. AKP’li avukatların hakim olarak atandığı sulh cezalar, ne anayasayı dinliyor ne kanunları dikkate alıyor. Hamile kadınlar, bebekli anneler kanunun açık hükmüne rağmen cezaevine gönderiliyor, iç kanaması olan ağır hastalar bile tutuklanıyor. AKP rejiminin yönettiği Türkiye’de hukuk tamamen raydan çıkmış durumda. Ülkenin her yerinden her gün onlarca hukuksuz operasyon, gözaltı ve tutuklama haberi geliyor. Mağdur insanlara yardım edenlere uzun namlulu silahlarla şafak baskınları yapılıyor, insanlar çocuklarının gözleri önünde rencide ediliyor, kelepçeleniyor. Hukukun duayen isimlerinin yıllar önce yaptıkları uyarılar gerçek oldu. AKP’nin kurduğu sulh cezalar, hukukun katledildiği İstiklal Mahkemeleri ve Yassıada yargılamalarını aratıyor!
17/25 Aralık asrın soruşturmasında suçüstü yakalanan AKP iktidarının ilk işi operasyonda görevli polisleri açığa almak oldu. Ardından ihraç edildiler. Sonra sıra yargıya geldi. Ve Sulh Ceza Mahkemeleri’nin yerine Sulh Ceza Hakimlikleri kuruldu. Söz konusu mahkemelerin kurulması talimatı bizzat dönemin başbakanı Erdoğan tarafından verilmişti. Söz konusu dönemde yaptığı bir konuşmada, “Bir proje geliştiriyoruz. O bitince süreç hızlanacak.” ifadelerini kullandı. 16 Haziran 2014’te Sulh Ceza Mahkemeleri’nin yerine süper yetkilerle donatılmış sulh ceza hakimlikleri kuruldu.
SAMİ SELÇUK: YASSIADA MAHKEMESİ GİBİ!
Hukukçulara göre söz konusu mahkemelerin kurulması ve kuruluş biçimi doğru değildi. Yargıtay Onursal Başkanı Prof. Sami Selçuk, sulh ceza hâkimliklerini ‘Yassıada Mahkemesi’ne’ benzeterek eleştirdi. Selçuk, “Çünkü suç sonrası oluşturulan mahkeme, doğal yargıç ilkesine aykırıdır. Yassıada’da kurulan Yüksek Adalet Divanı adlı mahkeme de tam anlamı ile doğal yargıç ilkesine tersti. İktidar kendisine de ülkeye de zarar veriyor.” dedi.
İZZET ÖZGENÇ: YARGIDA KAOSU TETİKLEDİ
Prof. Ergun Özbudun sulh cezaların kurulmasını içeren düzenlemenin birçok yönden Anayasa’ya uygun olmadığını belirtirken, ceza hukuku uzmanı Prof. İzzet Özgenç ise sulh ceza hâkimliklerinin evrensel ceza hukukuna aykırı olduğunu anlattı. Özgenç, “Bu yanlış düzenleme, yargıda ‘kaos’ olarak değerlendirilen başka yanlışları tetiklemiştir. Yargıda baş gösteren “kaos”un sonlandırılabilmesi, hukuka geri dönmekle mümkündür.” diye konuştu.
GÖZLER: TABİ HAKİM İLKESİNE AYKIRI
Prof. Kemal Gözler, sulh ceza hâkimliklerinin hukuktaki en önemli ilkelerden biri olan ‘tabii hâkim’ prensibine aykırı olduğunu anlatan akademik bir makale yayınladı. Gözler, söz konusu makalede, “Eğer, söz konusu hâkimlikler, gerçekte sırf bu amaçla (Cemaat’e mensup kişileri tutuklamak için) kurulmuş ise (…) ortada hiç şüphesiz ki “tabiî hâkim ilkesi”ne aykırı bir durum vardır. Eğer bu böyleyse 2014 yılında kurulan sulh ceza hâkimliklerinin, Cumhuriyetin ilk yıllarında çalışan İstiklal Mahkemelerinden ve 27 Mayıs 1960 Hükûmet darbesinden sonra Yassıada’da faaliyet gösteren “Yüksek Adalet Divanı”ndan bir farkı yoktur.” ifadelerini kullanmıştı.
KAPALI DEVRE SİSTEM
Eskiden sulh ceza mahkemelerinin verdiği tutuklama kararlarına itiraz, bir üst mahkeme tarafından (Asliye Cezalar) değerlendirilirdi. Sulh ceza hakimliklerinde bu denetim mekanizması da ortadan kaldırıldı. Bir sulh ceza hakiminin kararına itiraz, bir başka sulh ceza hakimi tarafından değerlendiriliyor. Ergün Özbudun, işte bu durumu şu sözlerle eleştirmişti: “Getirilen düzenleme ile kapalı devre bir sistem oluşturularak tutuklama gibi kişi hürriyeti ve güvenliği hakkına en ağır müdahaleyi içeren koruma tedbirlerinin farklı mahkemelerce farklı bakış açılarıyla denetimden geçirilmesi olanağı kaldırılmıştır. Kapalı devre olarak işleyen sistem, her şeyden önce ‘iç körlük‘ riskini artırmaktadır.”
KORKULAN OLDU: HUKUKU KATLEDİYORLAR
Türkiye’nin önde gelen hukukçularının geçmişte yaptığı uyarıların ne kadar haklı olduğu bugün net olarak ortaya çıktı. Türkiye’nin her yerinden sulh ceza hakimliklerinin hukuksuzluklarına dair haberler geliyor. AKP’li avukatların ‘sözde’ sınav ve mülakatlarla hakim olarak atandığı sulh ceza hakimlikleri, zulmün merkezi haline gelmiş durumda. Militan hakimler, ne hukuk dinliyor, ne anayasa… Hamile ve bebekli anneler kanunun açık emrine rağmen pervasızca tutuklanıyor, ağır hasta şüpheliler hiçbir somut delil olmaksızın cezaevine gönderiliyor. İktidarın, muhalefeti hizaya getirmek için kullandığı bir aparat haline gelen Sulh ceza hakimlikleri bugün yaptıklarıyla hukuk tarihinin kara sayfalarında yerini almış durumda.
[İlker Doğan] 19.6.2020 [TR724]
17/25 Aralık asrın soruşturmasında suçüstü yakalanan AKP iktidarının ilk işi operasyonda görevli polisleri açığa almak oldu. Ardından ihraç edildiler. Sonra sıra yargıya geldi. Ve Sulh Ceza Mahkemeleri’nin yerine Sulh Ceza Hakimlikleri kuruldu. Söz konusu mahkemelerin kurulması talimatı bizzat dönemin başbakanı Erdoğan tarafından verilmişti. Söz konusu dönemde yaptığı bir konuşmada, “Bir proje geliştiriyoruz. O bitince süreç hızlanacak.” ifadelerini kullandı. 16 Haziran 2014’te Sulh Ceza Mahkemeleri’nin yerine süper yetkilerle donatılmış sulh ceza hakimlikleri kuruldu.
SAMİ SELÇUK: YASSIADA MAHKEMESİ GİBİ!
Hukukçulara göre söz konusu mahkemelerin kurulması ve kuruluş biçimi doğru değildi. Yargıtay Onursal Başkanı Prof. Sami Selçuk, sulh ceza hâkimliklerini ‘Yassıada Mahkemesi’ne’ benzeterek eleştirdi. Selçuk, “Çünkü suç sonrası oluşturulan mahkeme, doğal yargıç ilkesine aykırıdır. Yassıada’da kurulan Yüksek Adalet Divanı adlı mahkeme de tam anlamı ile doğal yargıç ilkesine tersti. İktidar kendisine de ülkeye de zarar veriyor.” dedi.
İZZET ÖZGENÇ: YARGIDA KAOSU TETİKLEDİ
Prof. Ergun Özbudun sulh cezaların kurulmasını içeren düzenlemenin birçok yönden Anayasa’ya uygun olmadığını belirtirken, ceza hukuku uzmanı Prof. İzzet Özgenç ise sulh ceza hâkimliklerinin evrensel ceza hukukuna aykırı olduğunu anlattı. Özgenç, “Bu yanlış düzenleme, yargıda ‘kaos’ olarak değerlendirilen başka yanlışları tetiklemiştir. Yargıda baş gösteren “kaos”un sonlandırılabilmesi, hukuka geri dönmekle mümkündür.” diye konuştu.
GÖZLER: TABİ HAKİM İLKESİNE AYKIRI
Prof. Kemal Gözler, sulh ceza hâkimliklerinin hukuktaki en önemli ilkelerden biri olan ‘tabii hâkim’ prensibine aykırı olduğunu anlatan akademik bir makale yayınladı. Gözler, söz konusu makalede, “Eğer, söz konusu hâkimlikler, gerçekte sırf bu amaçla (Cemaat’e mensup kişileri tutuklamak için) kurulmuş ise (…) ortada hiç şüphesiz ki “tabiî hâkim ilkesi”ne aykırı bir durum vardır. Eğer bu böyleyse 2014 yılında kurulan sulh ceza hâkimliklerinin, Cumhuriyetin ilk yıllarında çalışan İstiklal Mahkemelerinden ve 27 Mayıs 1960 Hükûmet darbesinden sonra Yassıada’da faaliyet gösteren “Yüksek Adalet Divanı”ndan bir farkı yoktur.” ifadelerini kullanmıştı.
KAPALI DEVRE SİSTEM
Eskiden sulh ceza mahkemelerinin verdiği tutuklama kararlarına itiraz, bir üst mahkeme tarafından (Asliye Cezalar) değerlendirilirdi. Sulh ceza hakimliklerinde bu denetim mekanizması da ortadan kaldırıldı. Bir sulh ceza hakiminin kararına itiraz, bir başka sulh ceza hakimi tarafından değerlendiriliyor. Ergün Özbudun, işte bu durumu şu sözlerle eleştirmişti: “Getirilen düzenleme ile kapalı devre bir sistem oluşturularak tutuklama gibi kişi hürriyeti ve güvenliği hakkına en ağır müdahaleyi içeren koruma tedbirlerinin farklı mahkemelerce farklı bakış açılarıyla denetimden geçirilmesi olanağı kaldırılmıştır. Kapalı devre olarak işleyen sistem, her şeyden önce ‘iç körlük‘ riskini artırmaktadır.”
KORKULAN OLDU: HUKUKU KATLEDİYORLAR
Türkiye’nin önde gelen hukukçularının geçmişte yaptığı uyarıların ne kadar haklı olduğu bugün net olarak ortaya çıktı. Türkiye’nin her yerinden sulh ceza hakimliklerinin hukuksuzluklarına dair haberler geliyor. AKP’li avukatların ‘sözde’ sınav ve mülakatlarla hakim olarak atandığı sulh ceza hakimlikleri, zulmün merkezi haline gelmiş durumda. Militan hakimler, ne hukuk dinliyor, ne anayasa… Hamile ve bebekli anneler kanunun açık emrine rağmen pervasızca tutuklanıyor, ağır hasta şüpheliler hiçbir somut delil olmaksızın cezaevine gönderiliyor. İktidarın, muhalefeti hizaya getirmek için kullandığı bir aparat haline gelen Sulh ceza hakimlikleri bugün yaptıklarıyla hukuk tarihinin kara sayfalarında yerini almış durumda.
[İlker Doğan] 19.6.2020 [TR724]
KHK’lı Nazan Bozkurt: Ev hapsini kabul etmiyorum!
Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile ihraç edilen 10 yıllık nüfus memuru Nazan Bozkurt’a, 9 Haziran 2020 tarihinde yaptığı eylem sebebiyle ev hapsi cezası verildi. Bozkurt yaptığı videolu açıklamada ev hapsi cezasını kabul etmediğini söyledi. Sosyal medyada #EvHapsiniTanımıyoruz etiketi açıldı.
Yüksel Caddesinde 3,5 yıldır “işimizi geri istiyoruz” eylemleri yapan Nazan Bozkurt, ”Her seferinde polis tarafından farklı işlemler tesis edildi. Binlerce gözaltı, yüz binlerce lira para cezası, kanunsuz eylem davaları, işkencelerle karşılaştık.” dedi.
Tüm davalardan beraat ettiklerini hatırlatan Bozkurt, ev hapsi cezasını kabul etmeyeceğini vurguladı. Eylemlerine müdahale gerekçelerinin anlamsız olduğunu belirten Bozkurt, gözaltına alındığı ve ardından ev hapsi verilen eylemde yaşananları şöyle anlattı:
“Yine açıklamaya saldırıp çekimi engelleyen polise ben engel olmak istedim. Neticede kamusal alanda çekim yapılmasına karışamazlar. Polislerden biri kendisine tekme attığım ve hakaret ettiğim gerekçesiyle benden şikayetçi olacağını söyledi. Arkadaşları hemen beni gözaltına aldılar. Oysa şikayetçi olmak istiyorsa savcılığa gidebileceğini söyledim. Gözaltı işlemini bu polisin Güvenlik Şube’de beraber çalıştığı polisler yaptı. Bunun açıkça kanuna aykırı olduğunu, husumetli olduğumuz için gözaltı işlemine müdahil olamayacaklarını, bu işlemin asayiş polisinin görev alanı olduğunu defalarca söylememe rağmen beni dinlemediler. Savcıdan gözaltı talimatını da şikayetçi polisin arkadaşları aldı ve bir gece nezarette kaldım. Ertesi sabah, beni 1 gece nezarette tutan savcıya beni götürdüler. İşlerini garantiye almışlardı. Savcı ev hapsi istedi. Hakim beni görmeden ev hapsini onadı. Oysa özgürlüğü kısıtlayıcı cezalarda hakim kişiyi görmek zorundaydı. Kaldı ki ev hapsi, tutuklamaya alternatif bir tedbirdir. Burada tutuklama koşulu yokken bu cezayı vermeleri elbette Yüksel Direnişi’ni eve hapsetme amacı taşımaktadır. Göz kemiğimi kıran polise takipsizlik verilirken ben bir polise hakaret ettiğim gerekçesiyle ev hapsi verilmesini kabul edemem.”
[TR724] 19.6.2020
Yüksel Caddesinde 3,5 yıldır “işimizi geri istiyoruz” eylemleri yapan Nazan Bozkurt, ”Her seferinde polis tarafından farklı işlemler tesis edildi. Binlerce gözaltı, yüz binlerce lira para cezası, kanunsuz eylem davaları, işkencelerle karşılaştık.” dedi.
Tüm davalardan beraat ettiklerini hatırlatan Bozkurt, ev hapsi cezasını kabul etmeyeceğini vurguladı. Eylemlerine müdahale gerekçelerinin anlamsız olduğunu belirten Bozkurt, gözaltına alındığı ve ardından ev hapsi verilen eylemde yaşananları şöyle anlattı:
“Yine açıklamaya saldırıp çekimi engelleyen polise ben engel olmak istedim. Neticede kamusal alanda çekim yapılmasına karışamazlar. Polislerden biri kendisine tekme attığım ve hakaret ettiğim gerekçesiyle benden şikayetçi olacağını söyledi. Arkadaşları hemen beni gözaltına aldılar. Oysa şikayetçi olmak istiyorsa savcılığa gidebileceğini söyledim. Gözaltı işlemini bu polisin Güvenlik Şube’de beraber çalıştığı polisler yaptı. Bunun açıkça kanuna aykırı olduğunu, husumetli olduğumuz için gözaltı işlemine müdahil olamayacaklarını, bu işlemin asayiş polisinin görev alanı olduğunu defalarca söylememe rağmen beni dinlemediler. Savcıdan gözaltı talimatını da şikayetçi polisin arkadaşları aldı ve bir gece nezarette kaldım. Ertesi sabah, beni 1 gece nezarette tutan savcıya beni götürdüler. İşlerini garantiye almışlardı. Savcı ev hapsi istedi. Hakim beni görmeden ev hapsini onadı. Oysa özgürlüğü kısıtlayıcı cezalarda hakim kişiyi görmek zorundaydı. Kaldı ki ev hapsi, tutuklamaya alternatif bir tedbirdir. Burada tutuklama koşulu yokken bu cezayı vermeleri elbette Yüksel Direnişi’ni eve hapsetme amacı taşımaktadır. Göz kemiğimi kıran polise takipsizlik verilirken ben bir polise hakaret ettiğim gerekçesiyle ev hapsi verilmesini kabul edemem.”
[TR724] 19.6.2020
AYM’den Selahattin Demirtaş hakkında flaş karar
Anayasa Mahkemesi (AYM) HDP eski Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş ile ilgili kararını açıkladı. AYM, Kasım 2016’dan bu yana tutuklu bulunan Demirtaş’ın tutukluluk süresinin azami süreyi aşması ve tutukluluk incelemesinin yapılmamasıyla ilgili başvurusunda hak ihlali kararı verdi.
Tutukluluğun makul süreyi aştığı ve Anayasa’nın 19. maddesinin ihlal edildiğine karar verildi. Mahkeme 50 bin TL manevi tazminata hükmetti. Karar bilgi için Ankara 19 ACM’ye gönderildi.
AYM: 4 Kasım 2016-2 Eylül 2019 tarihleri arasında maluk süre aşıldı
Selahattin Demirtaş’ın avukatı Benan Molu Twitter’dan yaptığı açıklamada şunları söyledi:
“AYM’ye, Selahattin Demirtaş’ın tutukluluğunun makul süreyi aşması ve İHAM kararına rağmen serbest bırakılmamasıyla ilgili yaptığımız başvurularda, Demirtaş’ın 4 Kasım 2016-2 Eylül 2019 tarihleri arasındaki ilk tutukluluğunun makul süreyi aştığına karar verdi.”
“Demirtaş, serbest bırakıldığı gün şüphelisi olmadığı bir soruşturma kapsamında tekrar tutuklandığı için bu karar tahliyesini sağlamıyor. İHAM’ın ihlal kararının etkisiyle AYM, tutukluluğun hukukiliğiyle ilgili başvuruda görmezden geldiği noktalara dayanarak vermiş ihlal kararını.”
“İHAM’ın ihlal ve derhal tahliye kararının uygulanmaması nedeniyle yaptığımız iki ayrı başvuru birleştirilmiş, fakat AYM, Şahin Alpay kararının aksine, bu şikayetleri (ve ayrıca 18. madde ihlali iddiamızı) ayrıca incelemeye gerek görmemiş. Oysa iki başvuru bunun üzerine kuruluydu.”
Mahkeme, dosya AİHM’de görülmeye başlamadan tahliye kararı vermişti
Demirtaş, Ankara 19’uncu Ağır Ceza Mahkemesi’nce “terör örgütü yöneticiliği”, “terör örgütü üyesi olmak”, “terör örgütü propagandası yapmak”, “Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Yasası’na muhalefet”, “halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik”, “halkı kanunlara uymamaya tahrik”, “suç işlemeye tahrik”, “suçu ve suçluyu övme” suçlarından tutuklu olarak yargılanıyordu.
Ankara 19’uncu Ağır Ceza Mahkemesi, 2 Eylül’de, üç yılı aşkın süredir cezaevinde olan Demirtaş hakkındaki dosyanın Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde (AİHM) görülmeye başlamasına çok az bir zaman kala oy birliğiyle tahliye kararı vermişti.
Başka bir dosyadan yeniden tutuklanmıştı
Ancak Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı Demirtaş’ın avukatlarının cezaevindeki süreleri hesaba katarak derhal tahliye edilmesi talebine karşılık, ana dava dışındaki başka bir davadan dolayı tutuklanmasını talep etmiş, böylece Demirtaş’ın tahliyesi engellenmişti.
Dokunulmazlıkları kaldırılan eski HDP Eş Genel Başkanları Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ, Kasım 2016’da, “suç işlemek amacıyla örgüt kurmak”, “terör örgütü üyesi olmak”, “silahlı terör örgütüne üye olmak”, “örgüt adına suç işlemek” iddialarıyla gözaltına alındıktan sonra tutuklanmıştı.
Eren Erdem hakkında da hak ihlali kararı
Anayasa Mahkemesi eski CHP Milletvekili Eren Erdem’in tutuklanması ile ilgili olarak da “tutuklamanın hukuki olmadığına” ve Erdem’in kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğine karar verdi.
[TR724] 19.6.2020
Tutukluluğun makul süreyi aştığı ve Anayasa’nın 19. maddesinin ihlal edildiğine karar verildi. Mahkeme 50 bin TL manevi tazminata hükmetti. Karar bilgi için Ankara 19 ACM’ye gönderildi.
AYM: 4 Kasım 2016-2 Eylül 2019 tarihleri arasında maluk süre aşıldı
Selahattin Demirtaş’ın avukatı Benan Molu Twitter’dan yaptığı açıklamada şunları söyledi:
“AYM’ye, Selahattin Demirtaş’ın tutukluluğunun makul süreyi aşması ve İHAM kararına rağmen serbest bırakılmamasıyla ilgili yaptığımız başvurularda, Demirtaş’ın 4 Kasım 2016-2 Eylül 2019 tarihleri arasındaki ilk tutukluluğunun makul süreyi aştığına karar verdi.”
“Demirtaş, serbest bırakıldığı gün şüphelisi olmadığı bir soruşturma kapsamında tekrar tutuklandığı için bu karar tahliyesini sağlamıyor. İHAM’ın ihlal kararının etkisiyle AYM, tutukluluğun hukukiliğiyle ilgili başvuruda görmezden geldiği noktalara dayanarak vermiş ihlal kararını.”
“İHAM’ın ihlal ve derhal tahliye kararının uygulanmaması nedeniyle yaptığımız iki ayrı başvuru birleştirilmiş, fakat AYM, Şahin Alpay kararının aksine, bu şikayetleri (ve ayrıca 18. madde ihlali iddiamızı) ayrıca incelemeye gerek görmemiş. Oysa iki başvuru bunun üzerine kuruluydu.”
Mahkeme, dosya AİHM’de görülmeye başlamadan tahliye kararı vermişti
Demirtaş, Ankara 19’uncu Ağır Ceza Mahkemesi’nce “terör örgütü yöneticiliği”, “terör örgütü üyesi olmak”, “terör örgütü propagandası yapmak”, “Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Yasası’na muhalefet”, “halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik”, “halkı kanunlara uymamaya tahrik”, “suç işlemeye tahrik”, “suçu ve suçluyu övme” suçlarından tutuklu olarak yargılanıyordu.
Ankara 19’uncu Ağır Ceza Mahkemesi, 2 Eylül’de, üç yılı aşkın süredir cezaevinde olan Demirtaş hakkındaki dosyanın Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde (AİHM) görülmeye başlamasına çok az bir zaman kala oy birliğiyle tahliye kararı vermişti.
Başka bir dosyadan yeniden tutuklanmıştı
Ancak Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı Demirtaş’ın avukatlarının cezaevindeki süreleri hesaba katarak derhal tahliye edilmesi talebine karşılık, ana dava dışındaki başka bir davadan dolayı tutuklanmasını talep etmiş, böylece Demirtaş’ın tahliyesi engellenmişti.
Dokunulmazlıkları kaldırılan eski HDP Eş Genel Başkanları Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ, Kasım 2016’da, “suç işlemek amacıyla örgüt kurmak”, “terör örgütü üyesi olmak”, “silahlı terör örgütüne üye olmak”, “örgüt adına suç işlemek” iddialarıyla gözaltına alındıktan sonra tutuklanmıştı.
Eren Erdem hakkında da hak ihlali kararı
Anayasa Mahkemesi eski CHP Milletvekili Eren Erdem’in tutuklanması ile ilgili olarak da “tutuklamanın hukuki olmadığına” ve Erdem’in kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğine karar verdi.
[TR724] 19.6.2020
İslâm’da hilafetin yeri (1) [Dr. Yüksel Çayıroğlu]
Günümüzde İslâm siyaset düşüncesinin en tartışmalı konularından birisi hiç şüphesiz hilafet meselesidir. 1924 yılında hilafetin kaldırılmasından sonra Türkiye, Mısır ve Hindistan gibi ülkeler başta olmak üzere İslâm dünyasında hilafetin geleceğiyle ilgili hararetli tartışmalar başlamış ve birbirinden oldukça farklı yaklaşımlar ileri sürülmüştür.
Halifeliği, dinî açıdan meşru tek yönetim şekli gören, İslâm’ın kaderiyle özdeşleştiren, Müslümanların bağımsızlığını, birlik ve beraberliğini ona bağlayan kesimler hararetle hilafeti savunurken; halifeliğin dinî değil tarihî bir kurum olduğunu iddia eden ve modern çağda onu hayata geçirmenin mümkün ve gerekli olmadığını düşünenler ise ona karşı çıkmışlardır. Birbirine zıt bu iki yönelişin yanında hilafetin dindeki yeri ve modern zamanlardaki rolüyle ilgili çok sayıda görüş öne sürülmüş, önemli tartışmalar yapılmıştır. Günümüze doğru geldikçe bu tartışmaların etkisi ve yoğunluğu nispeten azalmış olsa da hâlâ önemli oranda varlığını devam ettirmektedir.
Hilafet hem Müslümanlar hem de gayrimüslimler arasında çokça atıfta bulunulan bir mesele olsa da maalesef onun ne anlama geldiği, dinde nereye oturduğu, nasıl bir tarihî gelişim seyri izlediği yeterince bilinmemektedir. Bu sebeple burada ve bundan sonraki yazılarımızda hilafetin anlamı, dinî ve hukukî mahiyeti, tarihî gelişimi, günümüz dünyasında ifade ettiği anlam ve geleceği üzerinde durmak ve konuyla ilgili zihinlerdeki muğlaklığı bir nebze olsun gidermeye çalışmak istiyoruz.
Halife ve Hilafet Kavramları
Hilafet, sözlükte, bir kimseden sonra gelip onun yerine geçmek, birinin yerini doldurmak anlamına geldiği gibi; bir kimsenin yerine geçen, bir yönüyle onun vekili ve mümessili olan kimseye de halife denir. (İbn Manzûr, Lisânü’l-Arab, 9/83)
Hilafet terim olarak devlet başkanlığı kurumunu, halife de devlet başkanını ifade eder. Allah Resûlü’nden sonra geldikleri ve O’nun nübüvvet dışında kalan dinî ve siyasî otoritesini temsil ettikleri için İslâm dünyasındaki devlet başkanlarına halife denilmiştir. Maverdi’nin ifadesiyle hilafet, dinin korunması (hirasetü’d-din) ve dünya işlerinin yürütülmesi (siyasetü’d-dünya) için nübüvvete halef olmaktır. (Maverdi, Ahkâmu’s-sultaniyye, s. 15)
Esasında halife ve hilafet kavramları en temelde devlet yönetimiyle ilgilidir. Fakat burada söz konusu olan toplum; İslâm’ı yaşamak, korumak ve yaymakla sorumlu olan ümmet-i Muhammed’dir. Halifeye düşen görev de ümmet-i Muhammed’in bu istikametteki istek ve talepleri doğrultusunda bir yönetim anlayışı ortaya koymaktır. Yani sadece dünyaya ait fayda ve maslahatların değil, ahirete ait fayda ve maslahatların da gerçekleştirilmesini sağlamaktır. Bu, siyasal İslâmcıların söylem ve eylemlerinden oldukça farklı bir konudur. Onlar, iktidar gücünü ve devlet mekanizmasını ele geçirmek suretiyle toplumu kendi anlayışları istikametinde baştan aşağıya dizayn etmek isterler. Burada ise devletin vatandaşları olan Müslümanların İslâm’la ilgili talep ve isteklerinin yönetimi şekillendirmesi söz konusudur.
Hilafetin diğer devlet yönetimlerinden ayrıldığı temel nokta dinle ilişkisidir. Burada din, ferdin ve toplumun hayat tarzını belirlediği gibi, yöneticileri ve devleti de şekillendirir. Hatta halifenin en önemli görev ve sorumluluğunun dini korumak, yaymak ve dinî hükümleri tatbik etmek olduğu ifade edilir. Nitekim hilafetle ilgili önemli bir çalışma yapan Abdurrazık es-Senhurî, hilafetin üç temel özelliğinden bahseder: Bunlar da; (1) Din ve dünya işlerinin hiçbirinin ihmal edilmeksizin birlikte götürülmesi, (2) İslâm hukukunun devletin kanunu olarak uygulamaya sokulması, (3) İslâm âleminin birlik ve beraberliğinin sağlanması. Senhurî, bir yönetimin hilafet olarak isimlendirilebilmesi için bu üç maddeye riayet edilmesi gerektiğini ifade eder. (Senhuri, Fıkhu’l-hilâfe, s. 80)
İbn Haldun’un şu açıklamaları da hilafetin dinle olan sıkı ilişkisini ortaya koyar: “Şeriat koyucunun insanlar için gözettiği esas amaç onların ahiret mutluluğudur ve onun için herkesin, dünya ve ahiret işleri için, dinin hükümlerine göre hareket etmeye yönlendirilmesi gerekir. İşte bu tür yönetim, kendilerine şeriat indirilmiş olan peygamberlerin ve onlardan sonra onların yerine bu görevi icra eden halifelerin işidir… Halifelik, şer’i bir yaklaşımla insanları ahiret maslahatlarını ve -sonuçları yine ahirette kendilerine dönecek olan- dünya menfaatlerinin gereklerine göre hareket etmeye yönlendirir. Çünkü dünyaya ait bütün durumlar, şeriat koyucunun yanında, ahiret maslahatlarıyla olan ilişkileri açısından değerlendirilir. Sonuçta halifelik, dini korumak ve dinin gereklerine göre dünyayı yönetmek konusunda Hz. Peygamber’e vekalet etmektir.” (İbn Haldun, Mukaddime, 1/270)
Fıkıhçılar hilafetin daha ziyade hukukî mahiyetiyle ilgilenmiş ve onu akitlerle ilgili ahkâm çerçevesinde incelemişlerdir. Buna göre hilafet bir çeşit velayet akdidir. Fakihler “velayet-i âmme”den ibaret olduğunu ifade etmek suretiyle hilafetin Müslümanlar üzerinde kamu tasarrufuna hak kazanmak olduğuna vurguda bulunmuşlardır. Bu yönüyle halife de halkın genel ve ortak işlerinde tasarrufta bulunma yetkisine sahip olan kimse demektir. Hilafet aynı zamanda bir vekalet akdidir. Halife de toplum fertlerinin vekilidir. Asıl olan ise halktır. Müvekkil konumundaki vatandaşlar, halifeyi seçmek ve ona biat etmek suretiyle, kamusal vazifelerin yerine getirilmesi ve umumî işlerin görülmesi adına halifeyi vekil tayin etmektedirler. (Mehmet Seyyid, Medhal, s. 99-109)
İmamet ve imam kelimeleri de hilafet ve halife yerine kullanılır. Yani tıpkı hilafet gibi imamet de devlet başkanlığı makamını ifade eder. Aynı şekilde imam da devlet başkanı için kullanılır. İmamın manası önder ve lider demektir. Devlet başkanı da toplumu yönettiği, ümmetin idaresini üstlendiği, insanlara liderlik yaptığı ve kendisine tâbi olunduğu için bu ismi almıştır. (DİA, “İmam”)
Bilindiği üzere cemaate namaz kıldıran kimseye de insanların önüne geçmesi ve namazda onlara önderlik yapması itibarıyla imam denir. Bu ikisini birbirinden ayırmak için cami imamlığına “imamet-i suğra (küçük imamlık)”, devlet imamlığına ise “imamet-i kübra (büyük imamlık)” ismi verilmiştir.
Kullanılış itibarıyla hilafet ile imamet veya halife ile imam arasında bir fark yoktur. Ehl-i Sünnet âlimleri devlet başkanlığı için hem imamet hem de hilafet kavramlarını kullanırlar. Şia ise sadece imamet/imam kavramını kullanır. Şia, imameti iman esasları arasına dahil etmiş, imamın nas ve tayin yoluyla atandığını iddia etmiş, imama ismet (günahsız olma) sıfatı atfetmiş ve teşri yetkisi vermiştir.
Kelam âlimleri Şia’nın bu iddialarına cevap verme adına kelam kitaplarında “imamet” bölümüne yer vermiş ve burada devlet başkanlığıyla ilgili bir kısım meseleleri ele almışlardır. Fıkıh âlimleri de devlet yönetimi ve devlet başkanıyla ilgili meseleleri genellikle “imamet” başlığı altında incelemiş fakat yer yer halife ve hilafet üzerinde de durmuşlardır. Hz. Ebu Bekir’le başlayan ve Osmanlı’nın sonuna kadar devam eden tarihî vakıa ise tarihçiler tarafından halife ve hilafet kavramları etrafında incelenmiştir. Farklı bir ifadeyle yönetimle ilgili meselelerin nazari planda ele alındığı durumlarda daha ziyade imamet kavramı kullanılmış, fiilî durumun üzerinde durulurken ise hilafet kavramı öne çıkmıştır.
Kur’ân ve Sünnet’te Hilafet
Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki âyet ve hadislerde devletle ve devlet yönetimiyle ilgili meseleler hakkında detaylı düzenlemeler yer almaz. Bu konularla ilgili ortaya konulan hükümler, adaletin temin edilmesi, kararların şura yoluyla alınması, işlerin ehil insanlara bırakılması, hukuka ve kamusal maslahatlara bağlı kalınması gibi çok genel fakat çok önemli bir kısım ilke ve amaçlardan ibarettir. Dolayısıyla devlet başkanının nasıl seçileceği, hangi yönetim şeklinin benimseneceği, Müslümanların ne tür bir devlet teşkilatı kuracakları gibi konular Müslüman toplumun içtihat ve tercihlerine bırakılmıştır.
İslâm’ın, itikadî meseleler, ibadetler, helâl ve haramlar, cezalar, evlilik, boşanma ve miras hukuku gibi meselelerde oldukça tafsilatlı düzenlemeler getirmiş olmasına rağmen, devlet ve yönetim meselelerinde detaya girmemesinin, belirli bir teori ve model ortaya koymamasının en önemli sebebi, esnek ve evrensel bir din olmasıdır. Yani bütün zaman ve mekânlarda yaşayan insanlara hitap etmesi ve onların her türlü ihtiyaçlarını karşılamayı tekeffül etmesidir.
Farklı bir ifadeyle İslâm, Müslümanlarda hak hukuk düşüncesinin, adalet bilincinin, sorumluluk şuurunun ve istişare kültürünün yerleşmesi gibi konularda ciddi bir zihniyet değişimi gerçekleştirdikten ve çok önemli bir kısım ilke ve esaslar koyduktan sonra, nasıl bir devlet düzeni kuracakları, ne tür bir siyasi örgütlenmeye gidecekleri, kim tarafından yönetilecekleri meseleleriyle ilgili kararları onlara bırakmıştır. Böylece muhtelif siyasi yapıların, örflerin, kültürlerin hâkim olduğu; eğitim seviyelerinin ve gelişmişlik düzeylerinin farklı olduğu toplumların, İslâm’ın genel ilkeleri ışığında kendi gerçekliklerine uygun sıhhatli ve adil siyasi sitemler kurmalarının önü açılmıştır.
Bu ifadelerimizden de anlaşılacağı üzere Kur’ân ve Sünnet tarafından ortaya konulmuş detaylı bir hilafet teorisi yoktur. Hilafet kelimesi Kur’ân’da genel itibarıyla Allah tarafından yaratılıp yeryüzüne indirilen, kendisine öğrenme kabiliyeti ve ilim ihsan edilen, varlık üzerinde tasarrufta bulunma yetkisi verilen insanın bir sıfatı olarak kullanılır. (Bkz. Bakara sûresi, 2/30, En’am sûresi, 6/165, Fâtır sûresi, 35/39) Bazı âyetlerde ise bir kısım kavim ve milletlerin kendilerinden öncekilerin yerine geçirilip yeryüzünde söz sahibi kılındıklarına dikkat çekilir. (Bkz. A’raf sûresi, 7/69; Yunus sûresi, 10/14) Sadece, “Ey Davud! Şüphesiz Biz seni yeryüzünde halife yaptık. O halde insanlar arasında hak ve adalet ile hüküm ver! Keyfe, arzuya uyma ki seni Allah yolundan saptırmasın.” (Sâd sûresi, 38/26) âyetinde yönetici anlamında kullanılır.
Hadislerde imam ve emir kelimelerinin yanı sıra halife/hilafet kelimelerine de yer verilir. Hadislerde daha ziyade halife olacak kimsenin vasıfları, görev ve sorumlulukları, ona hangi şartlarda itaat edileceği, yapılan biate bağlı kalınması, yöneticilerin adil olmaları, zulümden kaçınmaları, yöneticiliğe talip olunmaması gibi konular üzerinde durulur.
Şüphesiz ki yöneticilerle ve devlet yönetimiyle (halife ve hilafetle) ilgili vaz edilen bütün bu hükümler, liyakatli insanların başa geçmesi, temel hak ve özgürlüklerin korunması, her türlü baskı, zulüm, fitne ve kargaşanın bertaraf edilmesi ve neticede toplumsal huzurun, düzen ve ahengin sağlanması adına fevkalade önemlidir. Fakat hadislerde herhangi bir devlet modelinden, hükümet mekanizmasından veya yönetim biçiminden bahsedilmediği için en nihayetinde kurulacak olan devletlerin, hükümetlerin, rejimlerin şekline karar verecek olan yine toplumun kendisi olacaktır.
Âyet ve hadisler, devlet yönetiminin şekil ve biçimine dair detaylı düzenlemeleri ümmet-i Muhammed’e bırakarak, yöneticilerin bağlı kalmaları gereken temel ilkeler ve ulaşmaları gereken ana hedefler üzerinde durur. Zira İslâm nazarında devlet, hiçbir zaman ulaşılması gereken asıl gaye olmamıştır. Bilakis o, topluma hizmet etmekle, ülkenin güvenliğini sağlamakla, fertlerin istek ve taleplerini yerine getirmekle, ortaya çıkan ihtilaf ve anlaşmazlıkları çözmekle, hak ve adaleti temin etmekle yükümlü olan bir vasıtadan ibarettir.
Nitekim İslâm âlimleri de imametin bizatihi değil, zulümlerin defedilmesi, ülkenin korunması, dinî ahkâmın tatbik edilmesi gibi yapılması beklenen vazifeler için gerekli bir makam olduğunu belirtir. (Bakıllanî, Temhîd, s. 477) Dolayısıyla devletin kendinden menkul bir kıymeti yoktur. O, söz konusu hedefleri gerçekleştirdiği ölçüde değerli hale gelir.
[Dr. Yüksel Çayıroğlu] 19.6.2020 [TR724]
Halifeliği, dinî açıdan meşru tek yönetim şekli gören, İslâm’ın kaderiyle özdeşleştiren, Müslümanların bağımsızlığını, birlik ve beraberliğini ona bağlayan kesimler hararetle hilafeti savunurken; halifeliğin dinî değil tarihî bir kurum olduğunu iddia eden ve modern çağda onu hayata geçirmenin mümkün ve gerekli olmadığını düşünenler ise ona karşı çıkmışlardır. Birbirine zıt bu iki yönelişin yanında hilafetin dindeki yeri ve modern zamanlardaki rolüyle ilgili çok sayıda görüş öne sürülmüş, önemli tartışmalar yapılmıştır. Günümüze doğru geldikçe bu tartışmaların etkisi ve yoğunluğu nispeten azalmış olsa da hâlâ önemli oranda varlığını devam ettirmektedir.
Hilafet hem Müslümanlar hem de gayrimüslimler arasında çokça atıfta bulunulan bir mesele olsa da maalesef onun ne anlama geldiği, dinde nereye oturduğu, nasıl bir tarihî gelişim seyri izlediği yeterince bilinmemektedir. Bu sebeple burada ve bundan sonraki yazılarımızda hilafetin anlamı, dinî ve hukukî mahiyeti, tarihî gelişimi, günümüz dünyasında ifade ettiği anlam ve geleceği üzerinde durmak ve konuyla ilgili zihinlerdeki muğlaklığı bir nebze olsun gidermeye çalışmak istiyoruz.
Halife ve Hilafet Kavramları
Hilafet, sözlükte, bir kimseden sonra gelip onun yerine geçmek, birinin yerini doldurmak anlamına geldiği gibi; bir kimsenin yerine geçen, bir yönüyle onun vekili ve mümessili olan kimseye de halife denir. (İbn Manzûr, Lisânü’l-Arab, 9/83)
Hilafet terim olarak devlet başkanlığı kurumunu, halife de devlet başkanını ifade eder. Allah Resûlü’nden sonra geldikleri ve O’nun nübüvvet dışında kalan dinî ve siyasî otoritesini temsil ettikleri için İslâm dünyasındaki devlet başkanlarına halife denilmiştir. Maverdi’nin ifadesiyle hilafet, dinin korunması (hirasetü’d-din) ve dünya işlerinin yürütülmesi (siyasetü’d-dünya) için nübüvvete halef olmaktır. (Maverdi, Ahkâmu’s-sultaniyye, s. 15)
Esasında halife ve hilafet kavramları en temelde devlet yönetimiyle ilgilidir. Fakat burada söz konusu olan toplum; İslâm’ı yaşamak, korumak ve yaymakla sorumlu olan ümmet-i Muhammed’dir. Halifeye düşen görev de ümmet-i Muhammed’in bu istikametteki istek ve talepleri doğrultusunda bir yönetim anlayışı ortaya koymaktır. Yani sadece dünyaya ait fayda ve maslahatların değil, ahirete ait fayda ve maslahatların da gerçekleştirilmesini sağlamaktır. Bu, siyasal İslâmcıların söylem ve eylemlerinden oldukça farklı bir konudur. Onlar, iktidar gücünü ve devlet mekanizmasını ele geçirmek suretiyle toplumu kendi anlayışları istikametinde baştan aşağıya dizayn etmek isterler. Burada ise devletin vatandaşları olan Müslümanların İslâm’la ilgili talep ve isteklerinin yönetimi şekillendirmesi söz konusudur.
Hilafetin diğer devlet yönetimlerinden ayrıldığı temel nokta dinle ilişkisidir. Burada din, ferdin ve toplumun hayat tarzını belirlediği gibi, yöneticileri ve devleti de şekillendirir. Hatta halifenin en önemli görev ve sorumluluğunun dini korumak, yaymak ve dinî hükümleri tatbik etmek olduğu ifade edilir. Nitekim hilafetle ilgili önemli bir çalışma yapan Abdurrazık es-Senhurî, hilafetin üç temel özelliğinden bahseder: Bunlar da; (1) Din ve dünya işlerinin hiçbirinin ihmal edilmeksizin birlikte götürülmesi, (2) İslâm hukukunun devletin kanunu olarak uygulamaya sokulması, (3) İslâm âleminin birlik ve beraberliğinin sağlanması. Senhurî, bir yönetimin hilafet olarak isimlendirilebilmesi için bu üç maddeye riayet edilmesi gerektiğini ifade eder. (Senhuri, Fıkhu’l-hilâfe, s. 80)
İbn Haldun’un şu açıklamaları da hilafetin dinle olan sıkı ilişkisini ortaya koyar: “Şeriat koyucunun insanlar için gözettiği esas amaç onların ahiret mutluluğudur ve onun için herkesin, dünya ve ahiret işleri için, dinin hükümlerine göre hareket etmeye yönlendirilmesi gerekir. İşte bu tür yönetim, kendilerine şeriat indirilmiş olan peygamberlerin ve onlardan sonra onların yerine bu görevi icra eden halifelerin işidir… Halifelik, şer’i bir yaklaşımla insanları ahiret maslahatlarını ve -sonuçları yine ahirette kendilerine dönecek olan- dünya menfaatlerinin gereklerine göre hareket etmeye yönlendirir. Çünkü dünyaya ait bütün durumlar, şeriat koyucunun yanında, ahiret maslahatlarıyla olan ilişkileri açısından değerlendirilir. Sonuçta halifelik, dini korumak ve dinin gereklerine göre dünyayı yönetmek konusunda Hz. Peygamber’e vekalet etmektir.” (İbn Haldun, Mukaddime, 1/270)
Fıkıhçılar hilafetin daha ziyade hukukî mahiyetiyle ilgilenmiş ve onu akitlerle ilgili ahkâm çerçevesinde incelemişlerdir. Buna göre hilafet bir çeşit velayet akdidir. Fakihler “velayet-i âmme”den ibaret olduğunu ifade etmek suretiyle hilafetin Müslümanlar üzerinde kamu tasarrufuna hak kazanmak olduğuna vurguda bulunmuşlardır. Bu yönüyle halife de halkın genel ve ortak işlerinde tasarrufta bulunma yetkisine sahip olan kimse demektir. Hilafet aynı zamanda bir vekalet akdidir. Halife de toplum fertlerinin vekilidir. Asıl olan ise halktır. Müvekkil konumundaki vatandaşlar, halifeyi seçmek ve ona biat etmek suretiyle, kamusal vazifelerin yerine getirilmesi ve umumî işlerin görülmesi adına halifeyi vekil tayin etmektedirler. (Mehmet Seyyid, Medhal, s. 99-109)
İmamet ve imam kelimeleri de hilafet ve halife yerine kullanılır. Yani tıpkı hilafet gibi imamet de devlet başkanlığı makamını ifade eder. Aynı şekilde imam da devlet başkanı için kullanılır. İmamın manası önder ve lider demektir. Devlet başkanı da toplumu yönettiği, ümmetin idaresini üstlendiği, insanlara liderlik yaptığı ve kendisine tâbi olunduğu için bu ismi almıştır. (DİA, “İmam”)
Bilindiği üzere cemaate namaz kıldıran kimseye de insanların önüne geçmesi ve namazda onlara önderlik yapması itibarıyla imam denir. Bu ikisini birbirinden ayırmak için cami imamlığına “imamet-i suğra (küçük imamlık)”, devlet imamlığına ise “imamet-i kübra (büyük imamlık)” ismi verilmiştir.
Kullanılış itibarıyla hilafet ile imamet veya halife ile imam arasında bir fark yoktur. Ehl-i Sünnet âlimleri devlet başkanlığı için hem imamet hem de hilafet kavramlarını kullanırlar. Şia ise sadece imamet/imam kavramını kullanır. Şia, imameti iman esasları arasına dahil etmiş, imamın nas ve tayin yoluyla atandığını iddia etmiş, imama ismet (günahsız olma) sıfatı atfetmiş ve teşri yetkisi vermiştir.
Kelam âlimleri Şia’nın bu iddialarına cevap verme adına kelam kitaplarında “imamet” bölümüne yer vermiş ve burada devlet başkanlığıyla ilgili bir kısım meseleleri ele almışlardır. Fıkıh âlimleri de devlet yönetimi ve devlet başkanıyla ilgili meseleleri genellikle “imamet” başlığı altında incelemiş fakat yer yer halife ve hilafet üzerinde de durmuşlardır. Hz. Ebu Bekir’le başlayan ve Osmanlı’nın sonuna kadar devam eden tarihî vakıa ise tarihçiler tarafından halife ve hilafet kavramları etrafında incelenmiştir. Farklı bir ifadeyle yönetimle ilgili meselelerin nazari planda ele alındığı durumlarda daha ziyade imamet kavramı kullanılmış, fiilî durumun üzerinde durulurken ise hilafet kavramı öne çıkmıştır.
Kur’ân ve Sünnet’te Hilafet
Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki âyet ve hadislerde devletle ve devlet yönetimiyle ilgili meseleler hakkında detaylı düzenlemeler yer almaz. Bu konularla ilgili ortaya konulan hükümler, adaletin temin edilmesi, kararların şura yoluyla alınması, işlerin ehil insanlara bırakılması, hukuka ve kamusal maslahatlara bağlı kalınması gibi çok genel fakat çok önemli bir kısım ilke ve amaçlardan ibarettir. Dolayısıyla devlet başkanının nasıl seçileceği, hangi yönetim şeklinin benimseneceği, Müslümanların ne tür bir devlet teşkilatı kuracakları gibi konular Müslüman toplumun içtihat ve tercihlerine bırakılmıştır.
İslâm’ın, itikadî meseleler, ibadetler, helâl ve haramlar, cezalar, evlilik, boşanma ve miras hukuku gibi meselelerde oldukça tafsilatlı düzenlemeler getirmiş olmasına rağmen, devlet ve yönetim meselelerinde detaya girmemesinin, belirli bir teori ve model ortaya koymamasının en önemli sebebi, esnek ve evrensel bir din olmasıdır. Yani bütün zaman ve mekânlarda yaşayan insanlara hitap etmesi ve onların her türlü ihtiyaçlarını karşılamayı tekeffül etmesidir.
Farklı bir ifadeyle İslâm, Müslümanlarda hak hukuk düşüncesinin, adalet bilincinin, sorumluluk şuurunun ve istişare kültürünün yerleşmesi gibi konularda ciddi bir zihniyet değişimi gerçekleştirdikten ve çok önemli bir kısım ilke ve esaslar koyduktan sonra, nasıl bir devlet düzeni kuracakları, ne tür bir siyasi örgütlenmeye gidecekleri, kim tarafından yönetilecekleri meseleleriyle ilgili kararları onlara bırakmıştır. Böylece muhtelif siyasi yapıların, örflerin, kültürlerin hâkim olduğu; eğitim seviyelerinin ve gelişmişlik düzeylerinin farklı olduğu toplumların, İslâm’ın genel ilkeleri ışığında kendi gerçekliklerine uygun sıhhatli ve adil siyasi sitemler kurmalarının önü açılmıştır.
Bu ifadelerimizden de anlaşılacağı üzere Kur’ân ve Sünnet tarafından ortaya konulmuş detaylı bir hilafet teorisi yoktur. Hilafet kelimesi Kur’ân’da genel itibarıyla Allah tarafından yaratılıp yeryüzüne indirilen, kendisine öğrenme kabiliyeti ve ilim ihsan edilen, varlık üzerinde tasarrufta bulunma yetkisi verilen insanın bir sıfatı olarak kullanılır. (Bkz. Bakara sûresi, 2/30, En’am sûresi, 6/165, Fâtır sûresi, 35/39) Bazı âyetlerde ise bir kısım kavim ve milletlerin kendilerinden öncekilerin yerine geçirilip yeryüzünde söz sahibi kılındıklarına dikkat çekilir. (Bkz. A’raf sûresi, 7/69; Yunus sûresi, 10/14) Sadece, “Ey Davud! Şüphesiz Biz seni yeryüzünde halife yaptık. O halde insanlar arasında hak ve adalet ile hüküm ver! Keyfe, arzuya uyma ki seni Allah yolundan saptırmasın.” (Sâd sûresi, 38/26) âyetinde yönetici anlamında kullanılır.
Hadislerde imam ve emir kelimelerinin yanı sıra halife/hilafet kelimelerine de yer verilir. Hadislerde daha ziyade halife olacak kimsenin vasıfları, görev ve sorumlulukları, ona hangi şartlarda itaat edileceği, yapılan biate bağlı kalınması, yöneticilerin adil olmaları, zulümden kaçınmaları, yöneticiliğe talip olunmaması gibi konular üzerinde durulur.
Şüphesiz ki yöneticilerle ve devlet yönetimiyle (halife ve hilafetle) ilgili vaz edilen bütün bu hükümler, liyakatli insanların başa geçmesi, temel hak ve özgürlüklerin korunması, her türlü baskı, zulüm, fitne ve kargaşanın bertaraf edilmesi ve neticede toplumsal huzurun, düzen ve ahengin sağlanması adına fevkalade önemlidir. Fakat hadislerde herhangi bir devlet modelinden, hükümet mekanizmasından veya yönetim biçiminden bahsedilmediği için en nihayetinde kurulacak olan devletlerin, hükümetlerin, rejimlerin şekline karar verecek olan yine toplumun kendisi olacaktır.
Âyet ve hadisler, devlet yönetiminin şekil ve biçimine dair detaylı düzenlemeleri ümmet-i Muhammed’e bırakarak, yöneticilerin bağlı kalmaları gereken temel ilkeler ve ulaşmaları gereken ana hedefler üzerinde durur. Zira İslâm nazarında devlet, hiçbir zaman ulaşılması gereken asıl gaye olmamıştır. Bilakis o, topluma hizmet etmekle, ülkenin güvenliğini sağlamakla, fertlerin istek ve taleplerini yerine getirmekle, ortaya çıkan ihtilaf ve anlaşmazlıkları çözmekle, hak ve adaleti temin etmekle yükümlü olan bir vasıtadan ibarettir.
Nitekim İslâm âlimleri de imametin bizatihi değil, zulümlerin defedilmesi, ülkenin korunması, dinî ahkâmın tatbik edilmesi gibi yapılması beklenen vazifeler için gerekli bir makam olduğunu belirtir. (Bakıllanî, Temhîd, s. 477) Dolayısıyla devletin kendinden menkul bir kıymeti yoktur. O, söz konusu hedefleri gerçekleştirdiği ölçüde değerli hale gelir.
[Dr. Yüksel Çayıroğlu] 19.6.2020 [TR724]
Etiketler:
Dr. Yüksel Çayıroğlu
Su satıcılığından yeşil sahalara: Mahmut Tekdemir [Hasan Cücük]
Korona arası sonrası Süper Lig geçtiğimiz hafta yeniden santra yaparken, zirvedeki iki ekip Trabzonspor ve Başakşehir haftayı kayıpsız kapattı. Son yıllarda şampiyonluk yarışına dahil olan Başakşehir, bu yıl Okan Buruk yönetiminde sessiz sedasız bir ilke imza atmak için ilerliyor. Mütevazi bir kadroya sahip Başakşehir’i farklı kılan oyuncularının istikrarı oldu. Profesyonel kariyeri boyunca Başakşehir formasını giyen isimlerden biri de Mahmut Tekdemir. Bir zamanlar pazarlarda su satan Mahmut Tekdemir, yıllardır başarıyla yeşil sahalarda ter döküyor.
Başakşehir denince teknik adam olarak akla ilk Abdullah Avcı gelir. Avcı yönetiminde Başakşehir, sıradan bir takımdan şampiyonluk yarışına dahil olan bir ekibe evrildi. Takımın istikrarlı isimleri de oldukça fazla Boşnak Edin Visca 9 yıldır, Volkan Babacan ve Uğur Uçur 6 yıldır Başakşehir formasını giyiyor. Bir isim var ki, o kariyeri boyunca hep Başakşehir için ter döktü. Bu isim kaptan Mahmut Tekdemir. Turuncu formayla 2004 yılında tanışan Mahmut Tekdemir, 2006 yılında profesyonel imzayı attı. Yıllar geçtikte kadronun değişmezi oldu. Kaptanın oldukça farklı bir hayat hikayesi var.
20 Ocak 1988’de dünyaya gelen Mahmut Tekdemir’in futbol tutkusu daha küçük yaşta başladı. Babası Veliefendi Hipodromu’nda seyislik yaparken onunla birlikte hipodroma gitti. Tecrübeli futbolcu, babasıyla birlikte çalıştığı dönemde saat 04.00’te güne başladığını, pazarlarda su sattığını, kerestecileri dolaşarak atların altına serilen talaşlardan toplayarak hipodroma götürdüğünü söyledi. Bir taraftan babasına yardım ediyor diğer taraftan da yeşil sahalarda top koşturmanın hayalini kuruyordu. Damlaspor’da top koşturan bir arkadaşı sayesinde deneme antremanlarına gitti. Kramponları olmadığı için arkadaşından ödünç aldığı ayakkabılarla deneme antremanında iki gol atmasıyla, futbolculuk kariyeri başlamış oldu.
2004 yılında kadar Damlaspor için ter döktü. O yıllarda adı İstanbul Büyükşehir Belediyespor’a geçen Mahmut Tekdemir, profesyonel imzayı 16 yaşına geldiğinde 2006’da atıp A takım kadrosuna adını yazdırdı. Geride kalan yıllarda 379 maçta Başakşehir formasını terletti. Turuncu formayı ilk olarak 2006 yılında Kartalspor’a karşı oynanan Türkiye Kupası maçında giyen Mahmut Tekdemir, 55 dakika sahada kaldı. Mahmut’un Süper Lig’de oynadığı ilk maç ise 2007-08 sezonunun 13’üncü haftasında takımının Fenerbahçe ile deplasmanda karşılaştığı mücadele oldu. Orta sahada görev yapan oyuncu, o maçta 86’ncı dakikada Efe İnanç’ın sakatlanması sonucu teknik direktör Abdullah Avcı tarafından son 4 dakikada oyuna alındı. Turuncu lacivertli forma ile 297’si Süper Lig olmak üzere toplam 379 maça çıkan Tekdemir, 13 gol kaydederken 14 golün de asistini yaptı.
Tekdemir’i farklı kılan sadece istikrarı değil. Orta sahada veya savunmanın ortasında oynama özelliğine sahip. Hava toplarında oldukça etkili bir isim. Nerede görev verilirse verilsin, 90 dakika boyunca oyundan düşmeden mücadele ediyor. Bu yıl yaşadığı sakatlıklardan dolayı 18 lig maçında forma giydi. En büyük hayali Başakşehir ile şampiyonluk kupasını kaldırmak. Geçen yıl şampiyonluğa çok yaklaşmışlardı. Ancak ligin son haftalarında üst üste yaşadıkları puan kayıplarıyla tarihi başarıya imza atamamadılar. Geçen yıl Galatasaray’la verdikleri şampiyonluk yarışında bu yıl rakipleri Trabzonspor oldu.
32 yaşındaki Mahmut Tekdemir’in sözleşmesi 2024’de bitiyor. 16 yıldır Başakşehir çatısı altında bulunan Tekdemir, sözleşmesi sonuna kadar kalırsa 20 yılını aynı kulüpte geçirmiş nadir futbolculardan biri olacak.
[Hasan Cücük] 19.6.2020 [TR724]
Başakşehir denince teknik adam olarak akla ilk Abdullah Avcı gelir. Avcı yönetiminde Başakşehir, sıradan bir takımdan şampiyonluk yarışına dahil olan bir ekibe evrildi. Takımın istikrarlı isimleri de oldukça fazla Boşnak Edin Visca 9 yıldır, Volkan Babacan ve Uğur Uçur 6 yıldır Başakşehir formasını giyiyor. Bir isim var ki, o kariyeri boyunca hep Başakşehir için ter döktü. Bu isim kaptan Mahmut Tekdemir. Turuncu formayla 2004 yılında tanışan Mahmut Tekdemir, 2006 yılında profesyonel imzayı attı. Yıllar geçtikte kadronun değişmezi oldu. Kaptanın oldukça farklı bir hayat hikayesi var.
20 Ocak 1988’de dünyaya gelen Mahmut Tekdemir’in futbol tutkusu daha küçük yaşta başladı. Babası Veliefendi Hipodromu’nda seyislik yaparken onunla birlikte hipodroma gitti. Tecrübeli futbolcu, babasıyla birlikte çalıştığı dönemde saat 04.00’te güne başladığını, pazarlarda su sattığını, kerestecileri dolaşarak atların altına serilen talaşlardan toplayarak hipodroma götürdüğünü söyledi. Bir taraftan babasına yardım ediyor diğer taraftan da yeşil sahalarda top koşturmanın hayalini kuruyordu. Damlaspor’da top koşturan bir arkadaşı sayesinde deneme antremanlarına gitti. Kramponları olmadığı için arkadaşından ödünç aldığı ayakkabılarla deneme antremanında iki gol atmasıyla, futbolculuk kariyeri başlamış oldu.
2004 yılında kadar Damlaspor için ter döktü. O yıllarda adı İstanbul Büyükşehir Belediyespor’a geçen Mahmut Tekdemir, profesyonel imzayı 16 yaşına geldiğinde 2006’da atıp A takım kadrosuna adını yazdırdı. Geride kalan yıllarda 379 maçta Başakşehir formasını terletti. Turuncu formayı ilk olarak 2006 yılında Kartalspor’a karşı oynanan Türkiye Kupası maçında giyen Mahmut Tekdemir, 55 dakika sahada kaldı. Mahmut’un Süper Lig’de oynadığı ilk maç ise 2007-08 sezonunun 13’üncü haftasında takımının Fenerbahçe ile deplasmanda karşılaştığı mücadele oldu. Orta sahada görev yapan oyuncu, o maçta 86’ncı dakikada Efe İnanç’ın sakatlanması sonucu teknik direktör Abdullah Avcı tarafından son 4 dakikada oyuna alındı. Turuncu lacivertli forma ile 297’si Süper Lig olmak üzere toplam 379 maça çıkan Tekdemir, 13 gol kaydederken 14 golün de asistini yaptı.
Tekdemir’i farklı kılan sadece istikrarı değil. Orta sahada veya savunmanın ortasında oynama özelliğine sahip. Hava toplarında oldukça etkili bir isim. Nerede görev verilirse verilsin, 90 dakika boyunca oyundan düşmeden mücadele ediyor. Bu yıl yaşadığı sakatlıklardan dolayı 18 lig maçında forma giydi. En büyük hayali Başakşehir ile şampiyonluk kupasını kaldırmak. Geçen yıl şampiyonluğa çok yaklaşmışlardı. Ancak ligin son haftalarında üst üste yaşadıkları puan kayıplarıyla tarihi başarıya imza atamamadılar. Geçen yıl Galatasaray’la verdikleri şampiyonluk yarışında bu yıl rakipleri Trabzonspor oldu.
32 yaşındaki Mahmut Tekdemir’in sözleşmesi 2024’de bitiyor. 16 yıldır Başakşehir çatısı altında bulunan Tekdemir, sözleşmesi sonuna kadar kalırsa 20 yılını aynı kulüpte geçirmiş nadir futbolculardan biri olacak.
[Hasan Cücük] 19.6.2020 [TR724]
O gazetecinin neden hücreye atıldığını biliyorum! [Mehmet Özdemir]
Son dönemde dillerde en çok dolaşan sözlerden birisi Ahmed Arif’in ‘Çiçek gibi insanların kalbini kırdınız, bahçeleriniz bahar görmesin.’ ifadeleri olsa gerek. Çünkü tam bugünleri anlattığı gibi duygulara da tercüman oluyor. Devleti ele geçiren zalim bir güruh, kanun nizam tanımadan hak hukuk demeden ve bütün kutsalları yok sayarak nicedir gül bahçesinde tankla geziyor. Çiçeklerden o kadar nefret ediyorlar ki, yeniden filiz verir korkusuyla üzerinde tepindikçe tepiniyorlar.
İşte o gül gibi insanlardan biri iki haftadır aklımdan çıkmıyor. Silivri Kapalı Cezaevi’nde tutuklu bulunan ve 1 yıldan fazla komşuluk yaptığım gazeteci Serkan Sedat Güray’dan bahsediyorum. Benim yakinen cezaevinde tanıdığım Güray’ı aslında çoğu kişi bir zamanlar Burç FM ve daha başka birçok radyo kanalından yayılan özgün sesinden tanıyacaktır.
3 yıldan fazladır hapiste bulunan Güray’ın 6 ay önce gerekçesiz olarak tek kişilik hücreye alındığı ve dilekçelerine cevap verilmediği yansımıştı haberlere. Bunu öğrendiğimde benim dilimden de Ahmed Arif’in o dizesi döküldü. Ve insan sormadan edemiyor: ‘Gül gibi bir adamdan, çiçek misali insanlardan ne istiyorsunuz?’
Serkan Sedat Güray, hücre cezasının sebebine ilişkin sadece tahminde bulunabiliyor ve hak ihlallerine karşı yazdığı dilekçelerden kaynaklanmış olabileceğini düşünüyor. Elbette haklıdır ama komşuluk yaptığımız dönemde şahit olduklarıma dayanarak ben de tahminlerine katkıda bulunmak istiyorum. Önce biraz cezaevindeki tanışıklığımızdan ve geçirdiğimiz günlerden bahsetmem gerekir.
Silivri Kapalı Cezaevi, birçok bloktan oluşan devasa kampüs içinde 9 No’lu diye bilinen, güvenlik tedbirleri ve tecridin en sıkı uygulandığı yerdir. Orada kalanlar tek kişilik veya 3 kişilik hücrelerde tutulur. Dolayısyla komşu koğuşlara gelen yeni bir ses, farklı bir isim heyecan doğurur, hemen irtibat kurmaya çalışırsınız. Güray, tutuklandıktan bir süre sonra 3 kişilik hücrelerden birine getirilmiş ve komşumuz olmuştu. O gün havalandırmadan seslenip hem geçmiş olsun dileklerimizi ilettik hem de kendisiyle tanıştık.
Yerdeki mazgala doğru eğilerek yaptığımız bu ilk konuşma normalden uzun sürdü. Zira karşımdaki kişi yıllardır radyolardan aşina olduğum sesin sahibi ve bir meslektaşım çıkmıştı. Hemen ifade edeyim Güray, aynı zamanda devlet memuru olduğu için radyolarda Oğuz On ismini kullanıyordu ve ben bunu ilk orada öğreniyordum. Cezaevi ortamında hoş bir sürpriz olmuştu benim için.
Meslektaş olmanın da etkisiyle sonraki günlerde mazgal sohbetlerimiz devam etti. Cezaevinde komşularla selamlaşmak bir ihtiyaçtır ve adettendir ama bizim görüşmelerimiz günlük rutinler arasına girmiş, hatta çoğu zaman sabah akşam olmak üzere iki vardiyaya dönmüştü. Üst tarafı dikenli tellerle çevrili cezaevinin o yüksek duvarını yumruklayıp ‘Mehmet Bey!’ diye yüksek sesle çağırması ömür boyu unutamayacağım huzurlu bir ses olacak.
Yeri gelmişken bir hatıramı da paylaşayım. Güray ile birbirimizin simasını görmeden konuşmalarımız yaklaşık 3 ay sürdü. Haftalık ziyaretçi veya telefon görüşmelerine aynı dakikalarda çıkmamıza rağmen gardiyanlar koridorda birbirimizi görmeyelim diye ustaca ayarlamalar yapıyordu. Bir gün nasıl olduysa ziyaretçi dönüşü bu ayarı tutturamadılar. Biz odamıza dönerken onlar da yanyana olan kapılarımızın önünde gardiyanı bekliyordu. İlk kez görmenin heyecanıyla olsa gerek gayrı ihtiyari Güray’la tokalaşmak için elimi uzattım. Bize refakat eden gardiyan aramıza öyle bir atıldı ki sanki bomba görmüş de onu engelliyor gibiydi. Belki sadece bir kuralı uyguluyor olabilirdi ama gerçek terör suçlamasıyla orada bulunan başka tutuklulara nasıl davrandıklarına da biz şahit oluyorduk.
Komşularla görüşmeler aynı zamanda birbirinizin durumunu takip etme imkanı verir. Hastalıkları, ailevi konuları konuşur, iddianameleri savunmaları tartışırsınız. Ne zaman hastaneye gideceğini, mahkeme günlerini bilirsiniz. Güray’ın iddianamesi uzun süre hazırlanmamıştı. 20-30 kişilik dosyaların iddianamesi bile yaklaşık 10 ayda çıkarken, ki bu da normalde çok uzundur, Güray dosyasında tek olmasına rağmen tam 16 ay iddianame bekleyecekti. İlginçtir daha iddianame ortada yokken bir gün Güray’ın Silivri’den 100 km ötedeki Anadolu Adliyesi’ne götürüldüğünü öğrendik.
Ertesi gün sebebini sorduğumuzda savcılığa götürdüklerini ve dosyasına bakan savcının bazı sorular sorduğunu, bir takım isteklerde bulunduğunu söyledi. Tutuklandıktan aylar sonra cezaevinden savcıya sanık götürme, o güne kadar pek duyduğumuz uygulama değildi. Güray o gün pek ayrıntı vermedi ama sonradan edindiğim bilgilere göre savcı kendisinden dosyadaki iddiaları kabul etmesini, dahası ‘itirafçı’ olmasını istemişti. Elinde iş görüşmesine ait telefon aramalarından başka ‘delil’ olmayan savcı, tutukluluğu bir şantaj aracı olarak kullanıyordu aslında. Yoksa, bir iddianame yazmak için 16 ay neden beklesin!
Savcının bu baskısı ilk değildi. Güray’ı tam 17 gün gözaltına bekletmişti mesela. O günlerde üstü kapalı ve açıktan bu baskıyı hissettirmişti kendisine. Tutukluluğunun ilk 2 ayında tek kişilik hücreye alınması da yine bu şantajın bir sonucuydu. Hatta avukatı üzerinden benzer haberler gönderecekti. Sonuç alamayınca Güray’ın eşine ‘İtiraf etsin eve göndereyim’ diyecekti.
Peki neyi itiraf edecekti Güray? Elbette savcılığın uydurduğu ‘medya imamlığı’ iddiasını. Serkan Sedat Güray, radyoda birçok programın yanında güncel, siyasi röportajlar da yapıyor, bazı akademisyen ve gazetecileri konuk ediyordu. Mümtaz’er Türköne, Ali Bulaç, Ekrem Dumanlı ve Nazlı Ilıcak gibi tanınmış isimlerle program öncesi telefon görüşmeleri yapmıştı. Savcıya göre bu görüşmeler Güray’ın ‘medya imamı’ olduğunun kanıtıydı. Ama ucuz bir kurnazlığa da başvuruyordu savcı; Güray’ın en çok program yaptığı Ahmet Taşgetiren’i saymıyordu. Çünkü iktidarın yanında yer alan Taşgetiren’i listeye koyması iddiasını tamamen çürütecekti. Tabi ki Güray deli saçması bu iddiaları reddecekti.
Güray’ın özel olarak hedef alınmasının da bir sebebi var aslında. Daha 15 Temmuz’dan aylar önce Cumhurbaşkanı Erdoğan ailesine yakın kişilerin yönettiği operasyonel medyagündem isimli site tarafından hedef gösterildi ve Mart 2016’da gözaltına alındı. Cumhurbaşkanı ve MİT Müsteşarı hakkında ‘hakaret’ içerikli paylaşımlar yapan bir Twitter hesabını yönettiği iddia ediliyordu. Ancak Güray bu iddiaları kabul etmedi ve bir kanıt da olmayınca savcılıktan serbest bırakıldı.
Belli ki, hukuki olarak Güray’dan bir suçlu çıkaramayan arkasından onu ‘itirafçı’ yapamayan odaklar hırsını keyfi cezalar vererek çıkarmaya çalışıyor. Düşünsenize, hem suçlu değil, hem itirafçı olmuyor, üstüne bir de dilekçe yazıp haklarını arıyor. Doktor raporuna rağmen ölüm döşeğindeki hastaları tahliye etmeyen, binlerce tutukluyu korona virüsünün kucağına terkeden yargıya kafa tutmak kimin haddine!
Serkan Sedat Güray, eğitim ve meslek hayatı başarılarla dolu bir isim. Bilkent Üniversitesi Amerikan Kültürü ve Edebiyatı Bölümü’nden mezun olan Güray, İngilizce öğretmenliğinin yanında radyoculuk yaptı. 1993 yılında Burç FM’de haber sunucusu olarak gazeteciliğe başladı. Ardından Radio Blue, Radyo Bilkent, Dünya Radyo, Power FM, Capital Broadcasting Network ve Samanyolu News Radio gibi popüler radyo kurumlarında özgün programlara imza attı. 2007 yılında The GTN Avrupa Radyo Ödülleri Komitesi tarafından Avrupa’nın en iyi program yapımcısı seçildi. Ertesi yıl Türkiye Ulusal Radyo Yayıncıları Birliği’nce en iyi radyo tiyatrosu yapımcısı ödülünü aldı.
[Mehmet Özdemir] 19.6.2020 [TR724]
İşte o gül gibi insanlardan biri iki haftadır aklımdan çıkmıyor. Silivri Kapalı Cezaevi’nde tutuklu bulunan ve 1 yıldan fazla komşuluk yaptığım gazeteci Serkan Sedat Güray’dan bahsediyorum. Benim yakinen cezaevinde tanıdığım Güray’ı aslında çoğu kişi bir zamanlar Burç FM ve daha başka birçok radyo kanalından yayılan özgün sesinden tanıyacaktır.
3 yıldan fazladır hapiste bulunan Güray’ın 6 ay önce gerekçesiz olarak tek kişilik hücreye alındığı ve dilekçelerine cevap verilmediği yansımıştı haberlere. Bunu öğrendiğimde benim dilimden de Ahmed Arif’in o dizesi döküldü. Ve insan sormadan edemiyor: ‘Gül gibi bir adamdan, çiçek misali insanlardan ne istiyorsunuz?’
Serkan Sedat Güray, hücre cezasının sebebine ilişkin sadece tahminde bulunabiliyor ve hak ihlallerine karşı yazdığı dilekçelerden kaynaklanmış olabileceğini düşünüyor. Elbette haklıdır ama komşuluk yaptığımız dönemde şahit olduklarıma dayanarak ben de tahminlerine katkıda bulunmak istiyorum. Önce biraz cezaevindeki tanışıklığımızdan ve geçirdiğimiz günlerden bahsetmem gerekir.
Silivri Kapalı Cezaevi, birçok bloktan oluşan devasa kampüs içinde 9 No’lu diye bilinen, güvenlik tedbirleri ve tecridin en sıkı uygulandığı yerdir. Orada kalanlar tek kişilik veya 3 kişilik hücrelerde tutulur. Dolayısyla komşu koğuşlara gelen yeni bir ses, farklı bir isim heyecan doğurur, hemen irtibat kurmaya çalışırsınız. Güray, tutuklandıktan bir süre sonra 3 kişilik hücrelerden birine getirilmiş ve komşumuz olmuştu. O gün havalandırmadan seslenip hem geçmiş olsun dileklerimizi ilettik hem de kendisiyle tanıştık.
Yerdeki mazgala doğru eğilerek yaptığımız bu ilk konuşma normalden uzun sürdü. Zira karşımdaki kişi yıllardır radyolardan aşina olduğum sesin sahibi ve bir meslektaşım çıkmıştı. Hemen ifade edeyim Güray, aynı zamanda devlet memuru olduğu için radyolarda Oğuz On ismini kullanıyordu ve ben bunu ilk orada öğreniyordum. Cezaevi ortamında hoş bir sürpriz olmuştu benim için.
Meslektaş olmanın da etkisiyle sonraki günlerde mazgal sohbetlerimiz devam etti. Cezaevinde komşularla selamlaşmak bir ihtiyaçtır ve adettendir ama bizim görüşmelerimiz günlük rutinler arasına girmiş, hatta çoğu zaman sabah akşam olmak üzere iki vardiyaya dönmüştü. Üst tarafı dikenli tellerle çevrili cezaevinin o yüksek duvarını yumruklayıp ‘Mehmet Bey!’ diye yüksek sesle çağırması ömür boyu unutamayacağım huzurlu bir ses olacak.
Yeri gelmişken bir hatıramı da paylaşayım. Güray ile birbirimizin simasını görmeden konuşmalarımız yaklaşık 3 ay sürdü. Haftalık ziyaretçi veya telefon görüşmelerine aynı dakikalarda çıkmamıza rağmen gardiyanlar koridorda birbirimizi görmeyelim diye ustaca ayarlamalar yapıyordu. Bir gün nasıl olduysa ziyaretçi dönüşü bu ayarı tutturamadılar. Biz odamıza dönerken onlar da yanyana olan kapılarımızın önünde gardiyanı bekliyordu. İlk kez görmenin heyecanıyla olsa gerek gayrı ihtiyari Güray’la tokalaşmak için elimi uzattım. Bize refakat eden gardiyan aramıza öyle bir atıldı ki sanki bomba görmüş de onu engelliyor gibiydi. Belki sadece bir kuralı uyguluyor olabilirdi ama gerçek terör suçlamasıyla orada bulunan başka tutuklulara nasıl davrandıklarına da biz şahit oluyorduk.
Komşularla görüşmeler aynı zamanda birbirinizin durumunu takip etme imkanı verir. Hastalıkları, ailevi konuları konuşur, iddianameleri savunmaları tartışırsınız. Ne zaman hastaneye gideceğini, mahkeme günlerini bilirsiniz. Güray’ın iddianamesi uzun süre hazırlanmamıştı. 20-30 kişilik dosyaların iddianamesi bile yaklaşık 10 ayda çıkarken, ki bu da normalde çok uzundur, Güray dosyasında tek olmasına rağmen tam 16 ay iddianame bekleyecekti. İlginçtir daha iddianame ortada yokken bir gün Güray’ın Silivri’den 100 km ötedeki Anadolu Adliyesi’ne götürüldüğünü öğrendik.
Ertesi gün sebebini sorduğumuzda savcılığa götürdüklerini ve dosyasına bakan savcının bazı sorular sorduğunu, bir takım isteklerde bulunduğunu söyledi. Tutuklandıktan aylar sonra cezaevinden savcıya sanık götürme, o güne kadar pek duyduğumuz uygulama değildi. Güray o gün pek ayrıntı vermedi ama sonradan edindiğim bilgilere göre savcı kendisinden dosyadaki iddiaları kabul etmesini, dahası ‘itirafçı’ olmasını istemişti. Elinde iş görüşmesine ait telefon aramalarından başka ‘delil’ olmayan savcı, tutukluluğu bir şantaj aracı olarak kullanıyordu aslında. Yoksa, bir iddianame yazmak için 16 ay neden beklesin!
Savcının bu baskısı ilk değildi. Güray’ı tam 17 gün gözaltına bekletmişti mesela. O günlerde üstü kapalı ve açıktan bu baskıyı hissettirmişti kendisine. Tutukluluğunun ilk 2 ayında tek kişilik hücreye alınması da yine bu şantajın bir sonucuydu. Hatta avukatı üzerinden benzer haberler gönderecekti. Sonuç alamayınca Güray’ın eşine ‘İtiraf etsin eve göndereyim’ diyecekti.
Peki neyi itiraf edecekti Güray? Elbette savcılığın uydurduğu ‘medya imamlığı’ iddiasını. Serkan Sedat Güray, radyoda birçok programın yanında güncel, siyasi röportajlar da yapıyor, bazı akademisyen ve gazetecileri konuk ediyordu. Mümtaz’er Türköne, Ali Bulaç, Ekrem Dumanlı ve Nazlı Ilıcak gibi tanınmış isimlerle program öncesi telefon görüşmeleri yapmıştı. Savcıya göre bu görüşmeler Güray’ın ‘medya imamı’ olduğunun kanıtıydı. Ama ucuz bir kurnazlığa da başvuruyordu savcı; Güray’ın en çok program yaptığı Ahmet Taşgetiren’i saymıyordu. Çünkü iktidarın yanında yer alan Taşgetiren’i listeye koyması iddiasını tamamen çürütecekti. Tabi ki Güray deli saçması bu iddiaları reddecekti.
Güray’ın özel olarak hedef alınmasının da bir sebebi var aslında. Daha 15 Temmuz’dan aylar önce Cumhurbaşkanı Erdoğan ailesine yakın kişilerin yönettiği operasyonel medyagündem isimli site tarafından hedef gösterildi ve Mart 2016’da gözaltına alındı. Cumhurbaşkanı ve MİT Müsteşarı hakkında ‘hakaret’ içerikli paylaşımlar yapan bir Twitter hesabını yönettiği iddia ediliyordu. Ancak Güray bu iddiaları kabul etmedi ve bir kanıt da olmayınca savcılıktan serbest bırakıldı.
Belli ki, hukuki olarak Güray’dan bir suçlu çıkaramayan arkasından onu ‘itirafçı’ yapamayan odaklar hırsını keyfi cezalar vererek çıkarmaya çalışıyor. Düşünsenize, hem suçlu değil, hem itirafçı olmuyor, üstüne bir de dilekçe yazıp haklarını arıyor. Doktor raporuna rağmen ölüm döşeğindeki hastaları tahliye etmeyen, binlerce tutukluyu korona virüsünün kucağına terkeden yargıya kafa tutmak kimin haddine!
Serkan Sedat Güray, eğitim ve meslek hayatı başarılarla dolu bir isim. Bilkent Üniversitesi Amerikan Kültürü ve Edebiyatı Bölümü’nden mezun olan Güray, İngilizce öğretmenliğinin yanında radyoculuk yaptı. 1993 yılında Burç FM’de haber sunucusu olarak gazeteciliğe başladı. Ardından Radio Blue, Radyo Bilkent, Dünya Radyo, Power FM, Capital Broadcasting Network ve Samanyolu News Radio gibi popüler radyo kurumlarında özgün programlara imza attı. 2007 yılında The GTN Avrupa Radyo Ödülleri Komitesi tarafından Avrupa’nın en iyi program yapımcısı seçildi. Ertesi yıl Türkiye Ulusal Radyo Yayıncıları Birliği’nce en iyi radyo tiyatrosu yapımcısı ödülünü aldı.
[Mehmet Özdemir] 19.6.2020 [TR724]
Bendimizi çiğner, ‘aşı’rız! [M.Nedim Hazar]
Eskiler, “parmağını sar sokağa çık, herkesin doktor olduğunu anlarsın” derlerdi.
“Benim falanca akrabam da şöyle olmuştu” diye başlayan tedavi yöntemlerimiz gelenekseldir.
Korona belası sonrasında anlıyoruz ki, aslında bu maraz sadece ülkemize has bir durum değil. Belki bizim gibi az gelişmiş ülkelerde biraz abartılı ama gelişmiş toplumlarda da çok enteresan örnekler oluyor.
Misal ABD tarihinin en enteresan Başkanı Donald Trump bu konuda akla ziyan önerilerde bulundu. Hani neredeyse işi “deterjan içelim virüs zaten ölür’e kadar getirmişti hatırlayacaksınız. Sonra bir gün uyandı ve kim aklına girdi ise ‘Klorokin fosfat’ içeren ilaçların Korona’yı tedavi ettiğini yumurtladı.
Bunun üzerine başkanlarına güvenen bir aile balık pazarına gitti ve balıkların yaşadığı tankları dezenfekte eden ve balıklardaki parazitleri temizleyen klorokin fosfat içeren bir ilacı alıp içtiler.
Sonuç facia oldu… Arizonalı çiftçi öldü, karısı yoğun bakıma alındı…
Madagaskar Cumhurbaşkanı Andry Rajoelina da Trump’dan geri kalmayacak enteresanlıkta bir lider olduğunu, herkesin önünde Korona’yı tedavi ettiğini ileri sürülen doğal şurubu içmesi göstermişti.
Nisan ayında canlı yayında hazırlanan doğal şurubu içtiğinde Madagaskar’da vaka ve ölüm oranı sıfıra yakınken Haziran ayında zirveyi görmüştü rakamlar.
Bir diğer enteresan vaka ise Türkiye’de yaşandı.
Tekirdağ’da yaşayan Barış çimen isimli vatandaş dezenfektan ve etil alkolü karıştırıp içince vefat etti.
Son olarak virüs konusunda neredeyse kariyerini ortaya koyan bilim insanı Ercüment Ovalı, bu meseleyi adeta gurur haline getirdi. Ovalı, hatırlarsınız 23 Nisan’da açıklayacağı ilacı erkene almış ve tıp otoritelerince ciddi eleştirmişti. Ovalı bugünlerde tekrar ortaya çıktı ve buldukları ilacı bizzat kendisinde deneyeceğini açıkladı.
Türkiye’de özellikle havuz medyasına bakılırsa neredeyse her gün bir keşif yapılıyor.
Her seçim döneminde yurdun değişik yerlerinde muhteşem petrol rezervleri bulunduğunu haber yapmayı gelenek haline getiren havuz, hemen her hafta bir Koronavirüs ilacı keşfini haber yapıyor.
Havuza göre Türkiye’de Tarım ve Hayvancılık bakanından, sanayi ve teknoloji bakanına, TÜBİTAK’tan Boğaziçi üniversitesine kadar geniş bir yelpazede onlarca merkez, kurum ve şahıs aşı ile ilgili çalışıyor ve gün geçmiyor ki bir ilaç bulunmuyor.
Ülkemizde Yüksek sağlık Kurulu dışında hemen herkesin Korona aşısı üzerine çalıştığını da yine Havuz medyası sayesinde öğreniyoruz.
Misal geçtiğimiz Mayıs ayı başında Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumu (TÜBİTAK ) Başkanı Prof. Dr. Hasan Mandal, 260’ın üzerinde araştırmacının üzerinde çalıştığı Corona virüs aşı çalışmalarındaki son gelişmeleri açıklamış ve “Haziran ayında müjde paylaşmak istiyoruz” demişti. Yani bir aşının daha eli kulağında.
Yine birkaç ay önce Tarım ve Orman Bakanı Bekir Pakdemirli, antiserum çalışmalarının başladığını ve önümüzdeki hafta hayvanlara vermeye başlayacaklarını söylemişti. Pakdemirli, ilaç anlamında pek çok ülkeden önde olduğumuzun da altını çizmişti.
Geçen hafta ise Mustafa Varank girdi topa. Sanayi ve Teknoloji Bakanı, biliyorsunuz bugüne kadar uzaya gitme konusundaki çalışmalarıyla beraber, yerli otomobil üzerine de sıkı çalışmalarıyla biliniyordu. Gerçi o iki çalışmanın akibeti ne oldu tam olarak bilinmemekle beraber “Muhtemelen yerli uçak ile beraber paket halinde açıklanacak” denilerek ertelenmiş gibi görünüyor.
Varank geçen hafta yaptığı açıklamada şöyle dedi:
“Bilim insanlarımız ve üniversitelerimizle sıkı iletişim halindeyiz. Şu anda bunu buradan ilk kez duyurmuş olayım; 3 üniversite hayvanlar üzerinde test aşamasına geldi. Bir üniversitemiz hayvanlar üzerinde çalışmalara da başladı. Bilim insanlarımız bu iş üzerinde büyük bir özveriyle çalışıyor.”
Böyle sayısız örnek var. Son bir örnek de Boğaziçi üniversitesinden olsun…
Boğaziçi Üniversitesi Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Nesrin Özören, corona virüsü aşısı çalışmaları hakkında açıklamalarda bulunurken, “Koronavirüs aşısı projemizde ASC zerreciklerinden aşı teknolojisini kullanalım dedik. Bu daha önce hiç kimsenin denemediği bir aşı teknolojisi. Umarım biz değişik bir başarı elde edebiliriz. Birtakım hücre deneylerinde başarılı olduk. Yakında da hayvan deneylerine geçeceğiz” dedi.
Böylece dünyanın ilk “Kullanalım dedik” fikriyle bulunan aşı bize nasip olacak gibi.
Toparlayacak olursak, bugün yarın aşısı bulunur mu bilinmez ama galiba Korona’dan korunma meselesini en iyi sağlık bakanı çözmüştü:
“Bu virüse karşı en iyi silahımız yakalanmamak!”
[M.Nedim Hazar] 19.6.2020 [TR724]
“Benim falanca akrabam da şöyle olmuştu” diye başlayan tedavi yöntemlerimiz gelenekseldir.
Korona belası sonrasında anlıyoruz ki, aslında bu maraz sadece ülkemize has bir durum değil. Belki bizim gibi az gelişmiş ülkelerde biraz abartılı ama gelişmiş toplumlarda da çok enteresan örnekler oluyor.
Misal ABD tarihinin en enteresan Başkanı Donald Trump bu konuda akla ziyan önerilerde bulundu. Hani neredeyse işi “deterjan içelim virüs zaten ölür’e kadar getirmişti hatırlayacaksınız. Sonra bir gün uyandı ve kim aklına girdi ise ‘Klorokin fosfat’ içeren ilaçların Korona’yı tedavi ettiğini yumurtladı.
Bunun üzerine başkanlarına güvenen bir aile balık pazarına gitti ve balıkların yaşadığı tankları dezenfekte eden ve balıklardaki parazitleri temizleyen klorokin fosfat içeren bir ilacı alıp içtiler.
Sonuç facia oldu… Arizonalı çiftçi öldü, karısı yoğun bakıma alındı…
Madagaskar Cumhurbaşkanı Andry Rajoelina da Trump’dan geri kalmayacak enteresanlıkta bir lider olduğunu, herkesin önünde Korona’yı tedavi ettiğini ileri sürülen doğal şurubu içmesi göstermişti.
Nisan ayında canlı yayında hazırlanan doğal şurubu içtiğinde Madagaskar’da vaka ve ölüm oranı sıfıra yakınken Haziran ayında zirveyi görmüştü rakamlar.
Bir diğer enteresan vaka ise Türkiye’de yaşandı.
Tekirdağ’da yaşayan Barış çimen isimli vatandaş dezenfektan ve etil alkolü karıştırıp içince vefat etti.
Son olarak virüs konusunda neredeyse kariyerini ortaya koyan bilim insanı Ercüment Ovalı, bu meseleyi adeta gurur haline getirdi. Ovalı, hatırlarsınız 23 Nisan’da açıklayacağı ilacı erkene almış ve tıp otoritelerince ciddi eleştirmişti. Ovalı bugünlerde tekrar ortaya çıktı ve buldukları ilacı bizzat kendisinde deneyeceğini açıkladı.
Türkiye’de özellikle havuz medyasına bakılırsa neredeyse her gün bir keşif yapılıyor.
Her seçim döneminde yurdun değişik yerlerinde muhteşem petrol rezervleri bulunduğunu haber yapmayı gelenek haline getiren havuz, hemen her hafta bir Koronavirüs ilacı keşfini haber yapıyor.
Havuza göre Türkiye’de Tarım ve Hayvancılık bakanından, sanayi ve teknoloji bakanına, TÜBİTAK’tan Boğaziçi üniversitesine kadar geniş bir yelpazede onlarca merkez, kurum ve şahıs aşı ile ilgili çalışıyor ve gün geçmiyor ki bir ilaç bulunmuyor.
Ülkemizde Yüksek sağlık Kurulu dışında hemen herkesin Korona aşısı üzerine çalıştığını da yine Havuz medyası sayesinde öğreniyoruz.
Misal geçtiğimiz Mayıs ayı başında Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumu (TÜBİTAK ) Başkanı Prof. Dr. Hasan Mandal, 260’ın üzerinde araştırmacının üzerinde çalıştığı Corona virüs aşı çalışmalarındaki son gelişmeleri açıklamış ve “Haziran ayında müjde paylaşmak istiyoruz” demişti. Yani bir aşının daha eli kulağında.
Yine birkaç ay önce Tarım ve Orman Bakanı Bekir Pakdemirli, antiserum çalışmalarının başladığını ve önümüzdeki hafta hayvanlara vermeye başlayacaklarını söylemişti. Pakdemirli, ilaç anlamında pek çok ülkeden önde olduğumuzun da altını çizmişti.
Geçen hafta ise Mustafa Varank girdi topa. Sanayi ve Teknoloji Bakanı, biliyorsunuz bugüne kadar uzaya gitme konusundaki çalışmalarıyla beraber, yerli otomobil üzerine de sıkı çalışmalarıyla biliniyordu. Gerçi o iki çalışmanın akibeti ne oldu tam olarak bilinmemekle beraber “Muhtemelen yerli uçak ile beraber paket halinde açıklanacak” denilerek ertelenmiş gibi görünüyor.
Varank geçen hafta yaptığı açıklamada şöyle dedi:
“Bilim insanlarımız ve üniversitelerimizle sıkı iletişim halindeyiz. Şu anda bunu buradan ilk kez duyurmuş olayım; 3 üniversite hayvanlar üzerinde test aşamasına geldi. Bir üniversitemiz hayvanlar üzerinde çalışmalara da başladı. Bilim insanlarımız bu iş üzerinde büyük bir özveriyle çalışıyor.”
Böyle sayısız örnek var. Son bir örnek de Boğaziçi üniversitesinden olsun…
Boğaziçi Üniversitesi Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Nesrin Özören, corona virüsü aşısı çalışmaları hakkında açıklamalarda bulunurken, “Koronavirüs aşısı projemizde ASC zerreciklerinden aşı teknolojisini kullanalım dedik. Bu daha önce hiç kimsenin denemediği bir aşı teknolojisi. Umarım biz değişik bir başarı elde edebiliriz. Birtakım hücre deneylerinde başarılı olduk. Yakında da hayvan deneylerine geçeceğiz” dedi.
Böylece dünyanın ilk “Kullanalım dedik” fikriyle bulunan aşı bize nasip olacak gibi.
Toparlayacak olursak, bugün yarın aşısı bulunur mu bilinmez ama galiba Korona’dan korunma meselesini en iyi sağlık bakanı çözmüştü:
“Bu virüse karşı en iyi silahımız yakalanmamak!”
[M.Nedim Hazar] 19.6.2020 [TR724]
Mesafe koy, domino taşı olma! [Tarık Toros]
Habertürk, HDP’liler olmadan HDP’yi tartışmış.
Bir konuk, “Yıllardır HDP konuşulur, bir tane HDP’li gelip kendini savunamaz” diye rahatsız olunca…
Sunucu, “Kamu kuruluşu değiliz özel bir söktürüz, bu bir tercihtir” diye kanalını savunmuş.
Aynı kanalda bir başkası, “Terörle araya mesafe koymayanları davet etmiyoruz, etmeyeceğiz” demiş.
**
Kaç gündür bakıyorum.
Cevap yetiştiren yetiştirene…
-Habertürk nasıl böyle bir cevap verirmiş
-HDP’liler olmadan HDP konuşulmazmış
-Böyle gazetecilik olmazmış
-HDP’liler boş durur mu, suç duyurusunda bulunacaklarmış, bla bla..
**
Hep söylüyorum, yazıyorum.
Tartışma yanlış zeminde yanlış argümanlarla yapılıyor.
Birincisi:
Yahu, HDP şimdi mi yasaklandı?
5 yıldır yasaklılar.
7 Haziran 2015 seçimlerinden sonra tüm ekranlar kapandı.
İkincisi:
“Özel” ne kelime, kamu medyasında, ajansında da yasaklılar.
Belki bir miktar kendilerini anlatabildikleri tek yer parlamento, o da türlü engellemelere rağmen.
Üçüncüsü:
Habertürk çamura yatmış. Terörle araya mesafe koymayanları davet etmiyormuş, mesafe koyanları çağırıyor mu ki?
Ali Babacan, Davutoğlu, Saadet Partisi, Liberal Demokratlar, katılıyorlar mı programlara.
Dördüncüsü:
HDP’li yokken HDP’yi tartışanlar bunu nasıl içine sindiriyor?
Bir kişi çıktı, rahatsızlığını paylaştı. Olay oldu.
Halbuki durum 5 yıldır tüm ekranlarda böyle.
Ayrıca sadece HDP mi?
CHP’lilerin olmadığı binlerce programda CHP tartışılmadı mı?
CHP, CNN Türk’ü bunun için boykot etmedi mi?
**
Bakın, bugün Türkiye’de rejimi rahatlatan yegane unsur:
Muhalif görünümlü unsurların iktidar oyununa katılması.
CHP ve HDP’nin parlamentoda olması, çıkan yasalara meşruiyet kazandırıyor.
Kimi “nöbetçi” isimlerin “muhalif” kontenjandan kanal kanal dolaşması, orada yapılan TV şovlarını kurtarıyor.
İktidar oyununa iştirak edenlerin bahanesi ne olursa olsun, nasıl açıklarlarsa açıklasınlar, 2013’ten bu tarafa durumları değiştiremedikleri gibi… daha beter olmasına katkı sundular.
Lütfen söylesinler, bu tutumla somut hangi sonucu aldılar?
Parlamentoda, ekranlarda, sahada, mahkemelerde, şurda burda.
Yok!
Bulamazlar.
**
Düne kadar “saygın” bilinen yığınla ismin teker teker tükenişine tanık oluyoruz.
Hangi seviyede olursa olsun… Gazeteci, akademisyen, birlik başkanı, politikacı, sanatçı, iş insanı, filan.
Hemen her gün biri çıkıyor ve kendi eliyle, kendi diliyle, kendini bitiriyor.
Senin benim ayrıca bir şey yapmama gerek kalmıyor.
Daha çoklarını göreceğiz, domino taşları gibi birbiri üzerine teker teker devrilecekler.
Şu gün iktidar sofrasına meze olanları da benzer bir son bekliyor.
Girdikleri fasit dairede dik durmaları mümkün ve olası değil.
Ve sıradaki domino taşı olduklarının farkında değiller.
Oysa…
Çekiliverseler kenara, oyun bozulacak.
Başka taş devrilmeyecek.
[Tarık Toros] 19.6.2020 [TR724]
Bir konuk, “Yıllardır HDP konuşulur, bir tane HDP’li gelip kendini savunamaz” diye rahatsız olunca…
Sunucu, “Kamu kuruluşu değiliz özel bir söktürüz, bu bir tercihtir” diye kanalını savunmuş.
Aynı kanalda bir başkası, “Terörle araya mesafe koymayanları davet etmiyoruz, etmeyeceğiz” demiş.
**
Kaç gündür bakıyorum.
Cevap yetiştiren yetiştirene…
-Habertürk nasıl böyle bir cevap verirmiş
-HDP’liler olmadan HDP konuşulmazmış
-Böyle gazetecilik olmazmış
-HDP’liler boş durur mu, suç duyurusunda bulunacaklarmış, bla bla..
**
Hep söylüyorum, yazıyorum.
Tartışma yanlış zeminde yanlış argümanlarla yapılıyor.
Birincisi:
Yahu, HDP şimdi mi yasaklandı?
5 yıldır yasaklılar.
7 Haziran 2015 seçimlerinden sonra tüm ekranlar kapandı.
İkincisi:
“Özel” ne kelime, kamu medyasında, ajansında da yasaklılar.
Belki bir miktar kendilerini anlatabildikleri tek yer parlamento, o da türlü engellemelere rağmen.
Üçüncüsü:
Habertürk çamura yatmış. Terörle araya mesafe koymayanları davet etmiyormuş, mesafe koyanları çağırıyor mu ki?
Ali Babacan, Davutoğlu, Saadet Partisi, Liberal Demokratlar, katılıyorlar mı programlara.
Dördüncüsü:
HDP’li yokken HDP’yi tartışanlar bunu nasıl içine sindiriyor?
Bir kişi çıktı, rahatsızlığını paylaştı. Olay oldu.
Halbuki durum 5 yıldır tüm ekranlarda böyle.
Ayrıca sadece HDP mi?
CHP’lilerin olmadığı binlerce programda CHP tartışılmadı mı?
CHP, CNN Türk’ü bunun için boykot etmedi mi?
**
Bakın, bugün Türkiye’de rejimi rahatlatan yegane unsur:
Muhalif görünümlü unsurların iktidar oyununa katılması.
CHP ve HDP’nin parlamentoda olması, çıkan yasalara meşruiyet kazandırıyor.
Kimi “nöbetçi” isimlerin “muhalif” kontenjandan kanal kanal dolaşması, orada yapılan TV şovlarını kurtarıyor.
İktidar oyununa iştirak edenlerin bahanesi ne olursa olsun, nasıl açıklarlarsa açıklasınlar, 2013’ten bu tarafa durumları değiştiremedikleri gibi… daha beter olmasına katkı sundular.
Lütfen söylesinler, bu tutumla somut hangi sonucu aldılar?
Parlamentoda, ekranlarda, sahada, mahkemelerde, şurda burda.
Yok!
Bulamazlar.
**
Düne kadar “saygın” bilinen yığınla ismin teker teker tükenişine tanık oluyoruz.
Hangi seviyede olursa olsun… Gazeteci, akademisyen, birlik başkanı, politikacı, sanatçı, iş insanı, filan.
Hemen her gün biri çıkıyor ve kendi eliyle, kendi diliyle, kendini bitiriyor.
Senin benim ayrıca bir şey yapmama gerek kalmıyor.
Daha çoklarını göreceğiz, domino taşları gibi birbiri üzerine teker teker devrilecekler.
Şu gün iktidar sofrasına meze olanları da benzer bir son bekliyor.
Girdikleri fasit dairede dik durmaları mümkün ve olası değil.
Ve sıradaki domino taşı olduklarının farkında değiller.
Oysa…
Çekiliverseler kenara, oyun bozulacak.
Başka taş devrilmeyecek.
[Tarık Toros] 19.6.2020 [TR724]
Zafer Aktaş, İstanbul’a günah keçisi olarak atandı! [Bülent Korucu]
İstanbul Emniyet Müdürlüğü pek çok bakanlıktan bile önemli; tıpkı belediye başkanlığı gibi. O yüzden günlerdir İstanbul Emniyet Müdürlüğündeki görev değişimi konuşuluyor. 17-25 Aralık Yolsuzluk Skandalından sonra defansa çağırılanlardan Mustafa Çalışkan’ı yerinden oynatmak imkansız gibi görünüyordu. Hiç emniyet ve İstanbul tecrübesi olmayan Aksaray Valisi Selami Altınok müdür yapılmıştı ama asıl görev Çalışkan gibi şube müdürlerine düşmüştü. Üstüne Çalışkan’ın 15 Temmuz performansını ve damat Berat Albayrak’ın desteğini de koyun. Çalışkan’ı yerinden oynatmak için Cumhurbaşkanı Erdoğan’a gerçekten çok ikna edici gerekçeler sunulmuş olmalı.
‘Bizi atayan irade görevden aldı. Devlet benim hizmetime nerede ihtiyaç duyuyorsa, orada görev yaparım” diyor Mustafa Müdür. Bu bir teşekkür değil sabır cümlesidir ve her harfinden hoşnutsuzluk dökülür. Pekala neden görevden alındı? Sorusuna vereceğimiz cevaplar, yerine atanan Zafer Aktaş’ın misyonunu da ortaya koyacak.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Mustafa Çalışkan mental olarak yoruldu ve istihap hacmini doldurdu. Bir kenarda unutulup, siyasetçinin kriz dönemlerinde yardıma çağırdığı bürokratlar ilk zamanlar heyecanla işe başlar. Hem mihnet duygusu, hem işi hakettiğini gösterme güdüsü ile ekstra performans alınır. Nihayetinde bir suç ortaklığı olduğundan bir müddet sonra sinirler yıpranır, eller gevşer ve ‘siyasetçi kendini kurtarır, ben ortada kalırım’ hissi etkin olur. İstihap haddinden kastım, suç heybesidir. Fiziksel ağırlıklarda olduğu gibi zamanla taşınan yükün ağırlığı artar. Siyasetçi yeni bir projeye başlarken yıpranan parçaları değiştirir. Tıpkı Efkan Ala örneğindeki gibi. İçişleri eski bakanı Ala sonradan vekil filan olsa da yaşadığı süreç burada anlatılan tetikçi bürokrat misaliyle birebir örtüşür.
Bu değişiklik 15 Temmuz aktörleri açısından da dikkat çekici. Başroldeki Hakan Fidan ve Hulusi Akar hariç yardımcı rollerdekilerin neredeyse tamamı kızağa çekildi. Korg. Zekai Aksakal’dan Emniyet Genel müdürü Celalettin Lekesiz’e, Org. İsmail Metin Temel’den Ankara Valisi Mehmet Kılıçlar’a kadar liste uzuyor. Çalışkan, hem DEAŞ operasyonu için hem de genel huzur uygulaması için 15 Temmuz gecesi için fazladan 10 bin polisi görev başında tutmuştu. Böylesine ekstra hazırlığa rağmen köprüde bir avuç askeri etkisiz hale getirmedi. Tam tersine halkla askeri karşı karşıya bırakarak silahsız öğrencilerin hunharca linç edilmesine onay verdi. Bir çok tanığın ifadesine rağmen köprü ayaklarındaki keskin nişancıları soruşturmadan ‘Şehir efsanesi’ diye kestirip attı.
Cevabını aramamız gereken ikinci soruya geçelim: Neden Zafer Aktaş?
Aktaş başarılı bir emniyetçi değil, hayatı Osman Ak’ın gölgesinde geçmiş. İstanbul’u yönetmeye yetecek mesleki donanımı yok. Alt rütbelerde orada çalışmadığı için şehri tanımıyor. Eminönü’nde bıraksan kaybolmadan Vatan Emniyet’i zor bulur. Ankara Emniyeti’ndeki Telekulak Skandalında suç üstü yakalanmış ve zamanaşımıyla kurtulmuş biri. Ceza yargılamasından kurtulsa da idari soruşturma ve 50 mağdura ödenen tazminatla suçu sübut bulmuş durumda.
Normal şartlarda atanacak isimlerden biri değil Aktaş. Tam da bu yüzden Erdoğan ve ortakları için biçilmiş kaftan. Erdoğan’ın İstanbul’u geri almak ve Başkanlık seçimini kazanmak üzere hazırladığı projenin gerektirdiği şartları taşıyor. Silik ve etkisiz eleman dahası sabıkası kabarık. Atamadan dolayı kendini Erdoğan’a tamamen borçlu hissedecek ve istenenleri eksiksiz yapacak ya da yapılanları üstlenecek bir günah keçisi… Bu özellikleri açısından Selami Altınok’tan bile daha iyi bir seçim diyebiliriz.
Gelelim Erdoğan ve ortaklarının projesine… HDP’yi şeytanlaştırarak, İstanbul’u kazanan dayanışmayı yerle bir edecek.
AKP Liderinin elinde daha önce sonuç aldığı bir senaryo var. 7 Haziran 2015 seçimlerinde tek başına iktidarı kaybetti ve 1 Kasım’da tekrar geri aldı. Arada geçen beş ayda ne oldu ki halkın tercihi değişti. Suruç Katliamı, Ceylanpınar’da iki polisin evinde kafalarından kurşunlanarak infaz edilmesi, Ankara Garı katliamı gibi terör eylemleriyle bir anda ülkede kan gövdeyi götürdü. Dönemin Başbakanı Ahmet Davutoğlu’nun itiraf ettiği üzere AKP oyları yükselişe geçti. İş yapmış bir senaryoyu tekrar çekmemeleri için bir sebep yok. Güneydoğu’da sıklaşan terör saldırıları bunun işareti gibi. Ancak büyükşehirlere, bilhassa İstanbul’a taşınmayan terör yeterince ‘ikna edici’ olmaz. Barışın rafa kalkıp silahların konuştuğu ortamda inisiyatifi tamamen ele geçiren PKK zaten dünden razı. HDP’nin siyaset yapmasının önü kapatılarak PKK’nın öne çıkması için zemin de hazırlandı. Artık geriye yönetmenin ‘motor’ demesi kaldı.
Yeni İstanbul Emniyet Müdüründen beklenen iyi bir üstlenici olması. Cuma namazı kılan Alparslan Kuytul cemaatine ve Hizmet Hareketinin emzikli annelerine yaptığı türden bir iki şovla ben buradayım diye ispatı vücud eylemi dışında ortalarda görünmeyecek. Daha doğrusu vitrin olarak ortalarda görünecek, o kadar.
[Bülent Korucu] 19.6.2020 [TR724]
‘Bizi atayan irade görevden aldı. Devlet benim hizmetime nerede ihtiyaç duyuyorsa, orada görev yaparım” diyor Mustafa Müdür. Bu bir teşekkür değil sabır cümlesidir ve her harfinden hoşnutsuzluk dökülür. Pekala neden görevden alındı? Sorusuna vereceğimiz cevaplar, yerine atanan Zafer Aktaş’ın misyonunu da ortaya koyacak.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Mustafa Çalışkan mental olarak yoruldu ve istihap hacmini doldurdu. Bir kenarda unutulup, siyasetçinin kriz dönemlerinde yardıma çağırdığı bürokratlar ilk zamanlar heyecanla işe başlar. Hem mihnet duygusu, hem işi hakettiğini gösterme güdüsü ile ekstra performans alınır. Nihayetinde bir suç ortaklığı olduğundan bir müddet sonra sinirler yıpranır, eller gevşer ve ‘siyasetçi kendini kurtarır, ben ortada kalırım’ hissi etkin olur. İstihap haddinden kastım, suç heybesidir. Fiziksel ağırlıklarda olduğu gibi zamanla taşınan yükün ağırlığı artar. Siyasetçi yeni bir projeye başlarken yıpranan parçaları değiştirir. Tıpkı Efkan Ala örneğindeki gibi. İçişleri eski bakanı Ala sonradan vekil filan olsa da yaşadığı süreç burada anlatılan tetikçi bürokrat misaliyle birebir örtüşür.
Bu değişiklik 15 Temmuz aktörleri açısından da dikkat çekici. Başroldeki Hakan Fidan ve Hulusi Akar hariç yardımcı rollerdekilerin neredeyse tamamı kızağa çekildi. Korg. Zekai Aksakal’dan Emniyet Genel müdürü Celalettin Lekesiz’e, Org. İsmail Metin Temel’den Ankara Valisi Mehmet Kılıçlar’a kadar liste uzuyor. Çalışkan, hem DEAŞ operasyonu için hem de genel huzur uygulaması için 15 Temmuz gecesi için fazladan 10 bin polisi görev başında tutmuştu. Böylesine ekstra hazırlığa rağmen köprüde bir avuç askeri etkisiz hale getirmedi. Tam tersine halkla askeri karşı karşıya bırakarak silahsız öğrencilerin hunharca linç edilmesine onay verdi. Bir çok tanığın ifadesine rağmen köprü ayaklarındaki keskin nişancıları soruşturmadan ‘Şehir efsanesi’ diye kestirip attı.
Cevabını aramamız gereken ikinci soruya geçelim: Neden Zafer Aktaş?
Aktaş başarılı bir emniyetçi değil, hayatı Osman Ak’ın gölgesinde geçmiş. İstanbul’u yönetmeye yetecek mesleki donanımı yok. Alt rütbelerde orada çalışmadığı için şehri tanımıyor. Eminönü’nde bıraksan kaybolmadan Vatan Emniyet’i zor bulur. Ankara Emniyeti’ndeki Telekulak Skandalında suç üstü yakalanmış ve zamanaşımıyla kurtulmuş biri. Ceza yargılamasından kurtulsa da idari soruşturma ve 50 mağdura ödenen tazminatla suçu sübut bulmuş durumda.
Normal şartlarda atanacak isimlerden biri değil Aktaş. Tam da bu yüzden Erdoğan ve ortakları için biçilmiş kaftan. Erdoğan’ın İstanbul’u geri almak ve Başkanlık seçimini kazanmak üzere hazırladığı projenin gerektirdiği şartları taşıyor. Silik ve etkisiz eleman dahası sabıkası kabarık. Atamadan dolayı kendini Erdoğan’a tamamen borçlu hissedecek ve istenenleri eksiksiz yapacak ya da yapılanları üstlenecek bir günah keçisi… Bu özellikleri açısından Selami Altınok’tan bile daha iyi bir seçim diyebiliriz.
Gelelim Erdoğan ve ortaklarının projesine… HDP’yi şeytanlaştırarak, İstanbul’u kazanan dayanışmayı yerle bir edecek.
AKP Liderinin elinde daha önce sonuç aldığı bir senaryo var. 7 Haziran 2015 seçimlerinde tek başına iktidarı kaybetti ve 1 Kasım’da tekrar geri aldı. Arada geçen beş ayda ne oldu ki halkın tercihi değişti. Suruç Katliamı, Ceylanpınar’da iki polisin evinde kafalarından kurşunlanarak infaz edilmesi, Ankara Garı katliamı gibi terör eylemleriyle bir anda ülkede kan gövdeyi götürdü. Dönemin Başbakanı Ahmet Davutoğlu’nun itiraf ettiği üzere AKP oyları yükselişe geçti. İş yapmış bir senaryoyu tekrar çekmemeleri için bir sebep yok. Güneydoğu’da sıklaşan terör saldırıları bunun işareti gibi. Ancak büyükşehirlere, bilhassa İstanbul’a taşınmayan terör yeterince ‘ikna edici’ olmaz. Barışın rafa kalkıp silahların konuştuğu ortamda inisiyatifi tamamen ele geçiren PKK zaten dünden razı. HDP’nin siyaset yapmasının önü kapatılarak PKK’nın öne çıkması için zemin de hazırlandı. Artık geriye yönetmenin ‘motor’ demesi kaldı.
Yeni İstanbul Emniyet Müdüründen beklenen iyi bir üstlenici olması. Cuma namazı kılan Alparslan Kuytul cemaatine ve Hizmet Hareketinin emzikli annelerine yaptığı türden bir iki şovla ben buradayım diye ispatı vücud eylemi dışında ortalarda görünmeyecek. Daha doğrusu vitrin olarak ortalarda görünecek, o kadar.
[Bülent Korucu] 19.6.2020 [TR724]
Biz dünyada göçer olduk [Ali Topdağ]
Mülteci, kendisine bir sığınak arayan kişidir. İltica kelimesi de aynı kökten türetilmiştir ve sığınmak amacıyla göç etmek anlamına gelir.
Mültecilerin iki dünyası vardır. Yaşamakta olduğu evde ailesiyle veya kampta yalnız kalabildiği bir oda varsa oralarda kendi ülkesindeymiş gibi yaşar ama oradan dışarı çıktığı anda artık başka bir dünyadadır ve bir sarkaç gibi iki farklı dünya arasında gider-gelir.
Devlet yardımının kesilip hayata tutunacağı, kendi ayakları üzerinde duracağı zamana kadar mültecinin dünyasında kendisi gibi mülteciler vardır. Temizlik anlayışları farklı olsa da ortak mekanlarda başkalarını rahatsız etseler de bulundukları ülkenin kendilerine sahip çıkmasını bir hak olarak görseler de hepsi mağdur, mazlum ve mahsun insanlardır.
Ülkesindeki baskıdan kurtulup özgür yaşayabilmek, fikirlerini korkmadan söyleyebilmek, inancının gereklerini çekinmeden yerine getirebilmek, ailesine daha güvenli bir gelecek sağlamak için her türlü zorluğu göze alarak gelmişlerdir bu yeni ülkeye…
Kendi ülkesinde rejimin güvenlik güçlerine yakalanmadan sınıra ulaşmak… Karadan, denizden veya nehirden sınırı geçmek… Geçiş olarak kullanılan bu ülkenin kamplarında/hapishanelerinde kalmak… Bu ülkeden çıkabilmek için farklı yollar denemek… Nihai olarak gidilen ülkedeki sorgular, mağdur olduğunu ispat etme gayretleri… Oturum izni alana kadar sabretmek… Oturum izni aldıktan sonra hayata tutunma gayretleri…
Bir mültecinin sığındığı yeni ülkede hayata tutunabilmesi kolay değildir. Yeni bir dil, yeni bir iş, farklı bir kültür ve yaşam tarzı… Zamanla bütün bunların üstesinden gelinebilir ama memleket hasretini gidermek kolay değildir.
Hassasiyetleri olan ve duygu dünyası zengin insanların adaptasyonu daha uzun sürer. Çünkü onlar memleketlerini ve içinde bulunan sevdiklerini öyle bir kalemde silip atamazlar. Onların hayatlarını güven içinde geçirmelerini sağlamak için ellerinden geleni yaparlar.
Hatıralarını yazar kimileri; yaşadıklarını kayıt altına alırlar, ta ki gelecek nesiller bu günleri unutmasın diye… Gazetecilik mesleğine devam eder kimileri; yalanları, algı operasyonlarını ve zulümleri yazarlar, ta ki ülkelerindeki zulmü dünya duysun diye… Sosyal medyada paylaşım yapar, kampanyalar düzenler kimileri; ta ki sağır kulaklar duysun ve insanlığını yitirmemişler haberdar olsunlar diye… Kitap yazar kimileri; ülkesinin geldiği durumu analiz edip çözüm teklifleri sunarlar, ta ki aynı hatalar tekrar edilmesin diye… Ve şiir yazar kimileri; yazının buraya kadar ki her cümlesini en kısa şekilde dile getirirler, ta ki duygular harekete geçsin diye…
Ağaç, her yerde ağaçtır ama şair kendi ülkesindeki ağacın gölgesinde olmayı özler. Sürgünlüğü bitsin ister şair, anayurdunda, kendi ocağında ölmektir hayali… İltica ettiği ülkede el üstünde tutulsa da şair, baba ocağında veya kendi evinde daha huzurludur. Doğa harikası beldeleri gezse de şair, ona en güzel ilhamı kendi memleketinin denizi, dağları, ovaları, ağaçları ve çiçekleri verir. Yeni hayatında ekonomik problemlerini giderse de şair, bir ağacın köklerinden koparılmışlık halini yaşamaya devam eder.
Sadece şair değil her insan kökünü reddedemez/reddetmemeli… O güne kadar kendisi için yaptıklarını ve kendisi için yapılanları unutamaz/unutmamalı insan…
Yeni hayatında batmamak ve boğulmamak için tutunacağı bir dalı olmalı mültecinin, kendi gerçekliğini unutmadan ve göç ettiği toplumu ürkütmeden… Ancak o zaman çevresine uyum sağlayarak hayatını devam ettirebilir.
***
20 Haziran Dünya Mülteciler Günü’nde yapılacak faaliyetlere katkı sağlamak amacıyla hazırladığım ‘Biz Dünyada Göçer Olduk’ isimli kitabı aşağıdaki link üzerinden ÜCRETSİZ indirebilirsiniz… https://www.smashwords.com/books/view/1027925
[Ali Topdağ] 19.6.2020 [TR724]
Mültecilerin iki dünyası vardır. Yaşamakta olduğu evde ailesiyle veya kampta yalnız kalabildiği bir oda varsa oralarda kendi ülkesindeymiş gibi yaşar ama oradan dışarı çıktığı anda artık başka bir dünyadadır ve bir sarkaç gibi iki farklı dünya arasında gider-gelir.
Devlet yardımının kesilip hayata tutunacağı, kendi ayakları üzerinde duracağı zamana kadar mültecinin dünyasında kendisi gibi mülteciler vardır. Temizlik anlayışları farklı olsa da ortak mekanlarda başkalarını rahatsız etseler de bulundukları ülkenin kendilerine sahip çıkmasını bir hak olarak görseler de hepsi mağdur, mazlum ve mahsun insanlardır.
Ülkesindeki baskıdan kurtulup özgür yaşayabilmek, fikirlerini korkmadan söyleyebilmek, inancının gereklerini çekinmeden yerine getirebilmek, ailesine daha güvenli bir gelecek sağlamak için her türlü zorluğu göze alarak gelmişlerdir bu yeni ülkeye…
Kendi ülkesinde rejimin güvenlik güçlerine yakalanmadan sınıra ulaşmak… Karadan, denizden veya nehirden sınırı geçmek… Geçiş olarak kullanılan bu ülkenin kamplarında/hapishanelerinde kalmak… Bu ülkeden çıkabilmek için farklı yollar denemek… Nihai olarak gidilen ülkedeki sorgular, mağdur olduğunu ispat etme gayretleri… Oturum izni alana kadar sabretmek… Oturum izni aldıktan sonra hayata tutunma gayretleri…
Bir mültecinin sığındığı yeni ülkede hayata tutunabilmesi kolay değildir. Yeni bir dil, yeni bir iş, farklı bir kültür ve yaşam tarzı… Zamanla bütün bunların üstesinden gelinebilir ama memleket hasretini gidermek kolay değildir.
Hassasiyetleri olan ve duygu dünyası zengin insanların adaptasyonu daha uzun sürer. Çünkü onlar memleketlerini ve içinde bulunan sevdiklerini öyle bir kalemde silip atamazlar. Onların hayatlarını güven içinde geçirmelerini sağlamak için ellerinden geleni yaparlar.
Hatıralarını yazar kimileri; yaşadıklarını kayıt altına alırlar, ta ki gelecek nesiller bu günleri unutmasın diye… Gazetecilik mesleğine devam eder kimileri; yalanları, algı operasyonlarını ve zulümleri yazarlar, ta ki ülkelerindeki zulmü dünya duysun diye… Sosyal medyada paylaşım yapar, kampanyalar düzenler kimileri; ta ki sağır kulaklar duysun ve insanlığını yitirmemişler haberdar olsunlar diye… Kitap yazar kimileri; ülkesinin geldiği durumu analiz edip çözüm teklifleri sunarlar, ta ki aynı hatalar tekrar edilmesin diye… Ve şiir yazar kimileri; yazının buraya kadar ki her cümlesini en kısa şekilde dile getirirler, ta ki duygular harekete geçsin diye…
Ağaç, her yerde ağaçtır ama şair kendi ülkesindeki ağacın gölgesinde olmayı özler. Sürgünlüğü bitsin ister şair, anayurdunda, kendi ocağında ölmektir hayali… İltica ettiği ülkede el üstünde tutulsa da şair, baba ocağında veya kendi evinde daha huzurludur. Doğa harikası beldeleri gezse de şair, ona en güzel ilhamı kendi memleketinin denizi, dağları, ovaları, ağaçları ve çiçekleri verir. Yeni hayatında ekonomik problemlerini giderse de şair, bir ağacın köklerinden koparılmışlık halini yaşamaya devam eder.
Sadece şair değil her insan kökünü reddedemez/reddetmemeli… O güne kadar kendisi için yaptıklarını ve kendisi için yapılanları unutamaz/unutmamalı insan…
Yeni hayatında batmamak ve boğulmamak için tutunacağı bir dalı olmalı mültecinin, kendi gerçekliğini unutmadan ve göç ettiği toplumu ürkütmeden… Ancak o zaman çevresine uyum sağlayarak hayatını devam ettirebilir.
***
20 Haziran Dünya Mülteciler Günü’nde yapılacak faaliyetlere katkı sağlamak amacıyla hazırladığım ‘Biz Dünyada Göçer Olduk’ isimli kitabı aşağıdaki link üzerinden ÜCRETSİZ indirebilirsiniz… https://www.smashwords.com/books/view/1027925
[Ali Topdağ] 19.6.2020 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)