AP, Ömer Çelik’i dinlemiş olmalı [Ahmet Dönmez]

Avrupa Parlamentosu’nun (AP) Türkiye ile üyelik müzakerelerini askıya alma kararı, beklendiği gibi AKP’den “Bizim açımızdan değersiz, hükümsüz, itibarsız bir karardır” tepkisi aldı. Kimse “Avrupa Parlamentosu’nun kararı bizi çok üzmüştür. Eğer demokrasi karnemizde, insan hakları, hukukun üstünlüğü, ifade ve basın hürriyetinde eksiklerimiz varsa en kısa zamanda bunları gidereceğiz.” şeklinde bir açıklama beklemiyordu zaten.

Bu seferki “Bizi bağlamaz” efelenmesinin sahibi, eski bir AB Bakanı olan AKP Sözcüsü Ömer Çelik. Oysa neye kızıyor anlamadım. Kendisi 20 gün önce tam da bu çağrıyı yapmamış mıydı AB’ye? Bugün AP’nin askıya almayı onayladığı üyelik müzakereleri, AB ile yürütülmüyor mu? Ömer Çelik, AB yetkililerinin Mısır’daki AB-Arap Birliği Zirvesi’ne katılarak diktatöre destek verdiğini ve meşrulaştırdığını söylüyordu. AB’yi kendi içinde tutarlı olmaya ve bu tür ülkelerle arasına mesafe koymaya çağırıyordu.

Ömer Çelik, 25 Şubat’ta düzenlediği basın toplantısında, AB’yi şu sözlerle eleştiriyordu: “Bugün ortaya çıkan bu tablonun Avrupa Birliği’nin insan hakları konusunda en çok konuşan liderlerinin, Avrupa Komisyonu Başkanı’nın, AB Konseyi Başkanı Tusk’ın orada olması ve bu görüntüyü vermesi kuşkusuz utanç verici bir tablo ortaya çıkarıyor. Dünyanın her tarafında çeşitli sebeplerle kara para akışıyla ilgili, diğer konularla ilgili, mali konularla ilgili hızlı ve güçlü yaptırımlara imza atanların gencecik insanlar idamlarla kırılırken, haksız yere öldürülürken, bir katliamla karşı karşıya iken sesini çıkarmamaları son derece anlamlıdır. Şunun da unutulmaması gerekiyor esasında, AB’nin sesinin gücü bir siyasi birlik olmasından kaynaklanıyor. Avrupa Ekonomik Topluluğu iken ekonomik gücü olan AB, birtakım siyasi değerlere evrilerek bu gücünü siyasi güce dönüştürdü. Bugün ise siyasi açıdan tutarlılık beklemek, AB’den güçlü bir yaklaşım beklemek maalesef mümkün gözükmüyor. Tamamen kendi çıkarlarına göre insan haklarını, hukuk devletini, demokrasiyi bir manivela gibi kullanan yaklaşımlara maalesef son birkaç yıldır imza atıyorlar. Umarız bu yaklaşımlarından vazgeçerler. Yoksa herhangi bir siyasi değerler bakımından ciddiye alınan birlik olmaktan iyice uzaklaşacaklar, tamamen ekonomik gücü yüzünden dikkate alınan bir birlik durumuna dönüşecekler ve bu kadar zamandır ilerledikleri yol da boşa çıkmış olacak. Bugünkü görüntü maalesef herkesin içini acıtan bir görüntü. AB’nin bundan sonra insan hakları, hukuk devleti konusundaki söyleyeceği sözleri de anlamsızlaştıran bir görüntü. Avrupa’daki ve dünyanın her tarafındaki demokratlara, hukuka, insan haklarına inananlara bir kere daha Mısır konusunda hassas olmaları yönünde çağrı yapıyoruz.”

AP TAM DA ÖMER ÇELİK’İN ÇAĞRISINA UYGUN DAVRANDI

AP, eski AB Bakanı Ömer Çelik’i dinlemiş olmalı. Çelik’in ikaz ettiği gibi; insan hakları ve hukuk devleti konusunda söyleyecekleri sözleri anlamsızlaştırmamak için Türkiye’ye böyle bir fatura kesmiş olmalılar. Türkiye’deki demokratlara, hukuka, insan haklarına inanlara karşı hassas olmaya karar vermiş olmalılar. Çünkü AB yetkilileri, uzun süredir Erdoğan rejimini meşrulaştırmakla, insan hakları ihlallerine sessiz kalmakla, demokrasiye sahip çıkmamakla, hukukun çiğnenmesine göz yummakla eleştiriliyordu.

İdamlar haricinde (şimdilik), Mısır için söylediklerinin aynısı kendi ülkesi için de geçerli olan Ömer Çelik’in, Avrupa Parlamentosu’ndan gelen bu karara neden tepki gösterdiğini anlamak mümkün değil. Mülteci sorunu nedeniyle Erdoğan’ın bütün haydutluklarına göz yummak da bir yere kadar. Ki aslında Avrupa az bile yapıyor. Malesef olan bütün bir ülkeye oluyor. Yarınlarına oluyor.

Asıl AB’nin şimdiye kadarki sessizliği, AİHM’in çifte standardı, imzalanan ekonomik anlaşmalar, alışverişler Avrupa’nın güvenirliğine gölge düşürüyordu. Sokaklardan siyah minibüsle insanların kaçırıldığı, savcıların önünde işkencenlerin yapıldığı, Erdoğan’a muhalefet edenin hapse atıldığı ya da atılmakla tehdit edildiği, hukukun çöpe atıldığı, yandaşlara ayrı hukukun işletildiği, Cumhurbaşkanı’nın “AİHM kararları bizi bağlamaz” dediği, Anayasa’yı tanımadığını ilan ettiği, medyanın tamamen Saray borazanı haline getirildiği bir ülkeye AB fazlasıyla kredi verdi zaten.

[Ahmet Dönmez] 14.3.2019 [https://www.ahmetdonmez.net]

Akdeniz Bölge ve Garnizon Komutanı 15 Temmuz gecesini ve yaşadığı işkenceleri anlattı [Sevinç Özarslan]

BOLD ÖZEL

15 Temmuz gecesi Mersin’deki Akdeniz Bölge ve Garnizon Komutanlığı’nda da her yerde olduğu gibi soru işaretleriyle dolu bir gece yaşanıyor. Akdeniz Bölge ve Garnizon Komutanı Tuğamiral Nejat Atilla Demirhan, 15 Temmuz günü ailesi ile yıllık iznini geçirdiği Afyonkarahisar’daydı. Saat 17:00 sularında Güney Deniz Saha Komutanı Koramiral Hasan Uşaklıoğlu kendisini telefonla arıyor ve ‘terör tehdidi’ var diyerek Mersin’e birliğine gitmesini emrediyor.

Saat 23:30 sularında birliğine varan ve eline sıkıyönetim emri tutuşturulan Tuğamiral Nejat Atilla Demirhan’ın daha sonra yargılandığı davada darbeye teşebbüs ettiği ve o gece polise direndiği iddia edildi.

‘Anayasal düzeni yıkmaya teşebbüs’ suçundan bir yıl önce (23 Mart 2018) müebbet hapis cezasına çarptırılan Demirhan BOLD’a gönderdiği mektupta 15 Temmuz gecesini ve sonrasında yaşadıklarını anlattı.

Demirhan, 15 Temmuz gecesini, “Mersin’de bir kişinin burnu bile kanamamış, bir mermi sıkılmamış, dışarıda ne bir askeri araç ne de bir asker görülmüş, kısaca hiçbir şey olmamasına rağmen 3-5 kişiyle darbeci yaftası yapıştırılan bir amiral olarak tarihe geçmiş bulunuyorum.” cümleleriyle anlatıyor. Ayrıca mektupta mahkeme sürecinde hem de cezaevinde yaşadığı hak ihlallerinden ve işkenceden bahsediyor.

8 sayfalık el yazısı ile yazdığı mektup 16.02.2019 tarihinde kaleme alınmış.

Nejat Atilla Demirhan, Mersin Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesinde (TEM), 16-19 Temmuz 2016 tarihleri arasında gözaltında tutulduğunu uzun sorgulama periyotlarına ve fiziki ve psikolojik işkencelere maruz kaldığını söylüyor. Bu durum savcılığa, mahkeme başkanlarına defalarca beyan edilmesine rağmen sorgulama yapılmadan olayların kapatıldığını ekliyor.

DELİ GÖMLEĞİ GİYDİRİLDİ

Demirhan, gözaltında şahit olduklarıyla ilgili ise “Bilhassa iki polise (Hasan Basri Dağdelen ve Süleyman Akçin’e) deli gömleği giydirilmiş halde, üstü başı yüzü gözü kanlı yerlerde yatırılmış şekilde işkence yapıldığına şahit oldum. Birisi ile (Süleyman Akçin) aynı yerde gözaltında idik ve her işkence periyodundan sonra dertleşiyorduk. Çok az uyku, uzun sorgulama ve işkencelere maruz kaldık. Gerek yukarıda sorgulama yapılan mahallerde (4. kat), gerekse gözaltında tutulduğumuz (zemin eksi -1. kat) mahallerde kameralar vardı. Bu kameraların kayıtları ‘silinmemişse’ mutlaka işkence kayıtları tespit edilebilecektir.” diyor ve kendisini ‘kamerası olmayan’ avukat görüşme odasında dövmeye kalktıklarını da ifade ediyor.

Gözaltı sürecinde 16 saat ters kelepçe ile bekletildiğini yazan Demirhan darp edildiğini, bunun hastane kayıtlarına girdiğini ama kayıtların polisler tarafından imha edildiğini de ifade ediyor:

“Darp edildim, bu darp edildiğimi Mersin Devlet Hastanesi’nde günlük hastane kontrolleri esnasında bir doktorun sıhhi raporuna yazdırmış idim, bu raporu bizimle birlikte doktorun yanına giren emn. md. yardımcısı / polis değiştirdi, öncekini yırttı attı, doktor hanım da bir şey diyemedi, tabi anılan doktorun akıbetini de bilemiyorum.”

Nejat Atilla Demirhan, TSK’nın önemli kurmaylarından biriydi.

‘AİLEME PSİKOLOJİK İŞKENCE YAPILDI’

Demirhan kendisini sorgulayan emniyet müdür yardımcısı ile ilgili ise “…yapmadığım, işlemediğim suç/olaylarla ilgili (ki ilginçtir elinde bir fotoğraf, fotoğrafta kanlar içinde ölmüş bir kişi) ‘bunu sen yaptın’ diyerek ve ağzından da tükürükler fışkırarak beni suçlayan emniyet müdür yardımcısının yaptıkları, duvara dönük olarak saatlerce ters kelepçe ile ve dizler bükük durumda bekletilmem gibi hususlar olaya vehamet katmak ve beni zor durumda bırakmaya dönük haksız fiil ve ithamlar idi. Ceza Muhakemeleri Kanunu (CMK) 160 gereği haklarımızı koruması gereken savcılar ise işkenceler aleyhine hiçbir işlem yapmadı ve zaten öyle bir niyet de hiç gözlemlemedim. Ankara’da işkence yapıldığı haberleri de kulağımıza geliyordu, ailemizden de haber alamıyorduk. Bu ailemize de dolaylı bir işkence idi.”

Tuğamiral mahkemede tüm duruşmalar boyunca hep darbeci olduğu, hep yalan söylediği ve savunma hakkını kötüye kullandığı, aleyhine söz söyleyen herkesin ise ‘doğru söylediği’ ön kabulüyle hareket edildiğini ve yargılandığını anlatıyor.

SAVCI VE POLİSLER ÇOCUKLARIMI BANA VE ANNELERİNE SUÇ ATMALARI İÇİN ZORLADI

Demirhan, kendisi tutuklandıktan yaklaşık 9 ay sonra iki çocuğunun da tutuklandığını, eğitim haklarının ve özgürlüklerinin gasbedildiğini ifade ediyor. Savcı ve polislerin çocuklarını, kendisine ve annelerine suç atmaya zorlandığını yazıyor: “..önce siyah camın arkasında saklanıp sonra da oğlumun üstüne yürüyüp bana ve annelerine suç atması için zorlaması da (şantaj ve tehdit) hukuka ve insan haklarına, hepsinden ötesi ANAYASAYA AYKIRI bir davranıştır. Anılan savcı ve polisler suç işlemişlerdir. (Anayasa Md. 38)”

Nejat Atilla Demirhan’ın mahkemede yaşadıklarını ise:

“…ikinci Mahkeme Başkanı hem taraflı hem de bağımlı ve açıkça doğrudan (masumiyet karinemizi ihlal ederek) bizlere suçlamalarda bulunmuş, tanıkları sorgulamaya engel olmuş, defaaten ihsas-ı rey yapmış, davaya etkili biçimde katılma hakkıma engel olmuştur… (Kamera kayıtları var).  Talep ettiğimiz tanıkları çağırmadılar.

Gelen tanıkları sorgulamamıza müsaade edilmedi (İkinci Mahk. Bşk). Talep ettiğimiz duruşmalı yargılamam yapılmadan karar verilip dava dosyası Yargıtay’a gönderildi. Delillerin birçoğuna halen erişebilmiş değiliz, zaten ortada delil olmayan iddialar önce iddianameye, sonrasında da savcı MÜTALAASINA ve sonunda da karara girdi, karar verildi.

Demirhan, Emekli Hava Hakim Albay Ahmet Zeki Üçok ve Aydınlık Gazetesi ve grubu tarafından defalarca aleyhinde hem medyada hem baka ifadelerinde suçlamalar yapıldığını ifade ettikten sonra Üçok ve Perinçek grubu ile hayatında hiç karşılaşmadığını söylüyor.

NEJAT ATİLLA DEMİRHAN’IN YAZDIĞI 8 SAYFALIK MEKTUP
     
YARIN:

MİT YÖNETİCİLERİ NASIL TUZAK KURDU?

DARBEDEN SAATLERCE ÖNCE AMİRALİ KİM KUMPASA GETİRDİ?

BİRLİĞE GİRDİĞİNDE VURULMASI İÇİN KİM EMİR VERDİ?

İKİNCİ SEMİH TERZİ VAKASI MI YAŞANACAKTI?

EMEKLİ MERKEZ KOMUTANI ALBAYI EKREM ÖZER’İ O GECE MİT Mİ GÖREVLENDİRDİ?

NEJAT ATİLLA DEMİRHAN’IN EŞİ SEDEF DEMİRHAN VE MÜEBBET ALAN BİR ASKERİN KARDEŞİ, O GECE VE SONRASINDA YAŞANANLARI TÜM DETAYLARILA ANLATTILAR.. YARIN…


MEKTUBUN TAM METNİ

Nejat Atilla Demirhan’ın bir ay önce yazdığı 16.02.2019 tarihli mektup:

“Burada belirttiğim hususlar genel hatları ile savunmalarımda da belirtilmiştir.
1- Sinan 1 No’lu Ceza İnfaz Kurumu (C.İ.K.)’dan Mersin’de yapılacak duruşma için getirildiğim Tarsus 2 No’lu T Tipi C.İ.K’da tutuklu bulunurken, babamın vefat ettiğini bana 14 Mart 2018 Çarşamba günü öğlen 14.00 civarı tebliğ ettiler.

Resmi dilekçe ile cenazeye katılmak istediğimi, her türlü masrafı da karşılayacağımı beyan ve talep etmiş olmama rağmen, bu insani taleplerime (bana halen resmi olarak bildirilmeyen ama işleme konan) RED cevabı verilmiştir. Üstelik gayri resmi olarak babamın cenazesine katılmama müsaade edilmediği, babamın defnedilmesinden sonra bana tebliğ edilmiştir.

Gerekçe olarak ‘güvenlik sağlanamayacağından’ gibi absürd bir gerekçe uydurulmuş, bu gerekçe ile cenazeye katılmama izin verilmemiştir.

Aynı dönemde, Organize Suç Örgütü mensubu / lideri olan bir kişinin (hükümlü) ve adam öldürmekten ağırlaştırılmış müebbetle hükümlü bir diğer kişinin kendi yakınlarının cenazelerine katılmaları ise dikkate alınmalıdır. Yani ikircikli, taraflı, yanlı karar verilmiştir. Zaten insani OLMAYAN bir karar verilmiş olduğu izahtan varestadır.

2- Kabul edilmiş olduğum Atatürk Üniversitesi Adalet Meslek Yüksek Okulu’ndaki eğitimime, OHAL (Olağanüstü Hal) gerekçe gösterilerek 2016 yılından 2018 yılına kadar devam etmeme, sınavlarına girmeme müsaade edilmemiştir. Yani ‘EĞİTİM HAKKI’ engellenmiştir.

3- Mersin Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesinde (TEM), 16-19 Temmuz 2016 tarihleri arasında gözaltında tutulduğum esnada;

– Uyumama müsaade etmeyecek şekilde (kısa aralıklarla, nezarette aşağıda) uzun sorgulama periyotlarına ve fiziki ve psikolojik işkencelere maruz kaldım. Bu durumu savcılığa, Mahkeme Başkanlarına defaaten beyan etmemize rağmen, gerçekçi sorgulama yapılmadan olaylar kapatıldı.

– Anılan dönemde bilhassa iki polise (Hasan Basri DAĞDELEN ve Süleyman AKÇİN’e) deli gömleği giydirilmiş halde, üstü başı yüzü gözü kanlı yerlerde yatırılmış şekilde işkence yapıldığına şahit oldum. Birisi ile (Süleyman AKÇİN) ile aynı yerde gözaltında idik ve her işkence periyodundan sonra dertleşiyorduk. Çok az uyku, uzun soruşturma ve işkencelere maruz kaldık.

– Gerek yukarıda sorgulama yapılan mahallerde (4. kat), gerekse gözaltında tutulduğumuz (zemin eksi -1. kat) mahallerde kameralar vardı. Bu kameraların kayıtları ‘silinmemişse’ mutlaka işkence kayıtları tespit edilebilecektir.

– Ayrıca beni ‘kamerası olmayan’ avukat görüşme odasına bir kere sokup, kamerasız ortamda bir kere dövmeye kalktılar, kendilerine karşılık vermeye çalıştım. Halen ‘amiral’ olduğumu, bunun hesabını vermek zorunda kalacaklarını ifade ettim.

– Gözaltı esnasında şartlar feciydi, yemek deseniz köpeğe verseniz yemezdi, tuvaletlerin koşulları da ne temizlik ne de başka yönleriyle insani şartlardan çok çok uzaktı.

– TEM Şubede, gözaltına alındığım andan itibaren

* 16 saat süreyle ters kelepçe ile gayri resmi vaziyette bekletildim.
* Maddi ve manevi türlü işkenceler gördüm, şahit oldum.
* Darp edildim, bu darp edildiğimi Mersin Devlet Hastanesinde (gözaltı sürecinde) günlük hastane kontrolleri esnasında bir doktorun sıhhi raporuna yazdırmış idim, bu raporu bizimle birlikte doktorun yanına giren emn. md. yardımcısı / polis değiştirdi, öncekini yırttı attı, doktor hanım da bir şey diyemedi, tabi anılan doktorun akıbetini de bilemiyorum. Tabii anılan polisin cüretine bakın, bu ne cüret!

* Küfür ve hakaretler çok sıradandı; yapmadığım, işlemediğim suç/olaylarla ilgili (ki ilginçtir elinde bir fotoğraf, fotoğrafta kanlar içinde ölmüş bir kişi) “bunu sen yaptın” diyerek ve ağzından da tükürükler fışkırarak beni suçlayan emniyet müdür yardımcısının yaptıkları, duvara dönük olarak saatlerce ters kelepçe ile ve dizler bükük durumda bekletilmem gibi hususlar olaya vehamet katmak ve beni zor durumda bırakmaya dönük haksız fiil ve ithamlar idi.

– Ceza Muhakemeleri Kanunu (CMK) 160 gereği haklarımızı koruması gereken savcılar ise işkenceler aleyhine hiçbir işlem yapmadı ve zaten öyle bir niyet de hiç gözlemlemedim. Ankara’da işkence yapıldığı haberleri de kulağımıza geliyordu, ailemizden de haber alamıyorduk. Bu ailemize de dolaylı bir işkence idi.

4- Tüm duruşmalar boyunca hep darbeci olduğum, hep yalan söylediğim ve savunma hakkımı kötüye kullandığım, aleyhime söz söyleyen herkesin ise ‘doğru söylediği’ ÖN KABULÜYLE harekket edildi, bu şekilde yargılandım. Bunların hepsi ADİL YARGILANMA HAKKIMA tecavüzdü ve bu tecavüz fiilen defalarca gerçekleşti ve halen gerçekleşiyor maalesef.

5- Halen tutukluluğum devam ediyor, benim tutuklanmamdan yaklaşık 9 ay sonra, iki çocuğumu da tutukladılar (yaklaşık 10 ay tutuklu kaldılar), gözaltında da insani olmayan şartlarda ve uyuşturucu kullanıcıları /tacirleri ve PKK’lılarla birlikte bulunduruldular.

Sorgulama esnasında CMK 160 gereği haklarımı koruması gerelen savcı, Anayasamızın açık hükmü olan ‘Hiç kimse kendisini ve kanunda gösterilen yakınlarını suçlayan bir beyanda bulunmaya veya bu yolda delil göstermeye zorlanamaz’ şeklinde amir hükmüne rağmen, önce siyah camın arkasında saklanıp sonra da oğlumun üstüne yürüyüp bana ve annelerine suç atması için zorlaması da (şantaj ve tehdit) hukuka ve insan haklarına, hepsinden ötesi ANAYASAYA AYKIRI bir davranıştır. Anılan savcı ve polisler suç işlemişlerdir. (Anayasa Md. 38)

Kaçma ve /veya delil karartma şüphesi olmamasına rağmen bu gerekçelerle 10 ay boyunca tutuklu yargılanana çocuklarım (biri erkek 18, diğeri kız 25 yaşında, tutuklu oldukları tarihte), 10 ay sonra tutuksuz yargılanmaya devam ediyorlar. Tutuklu oldukları sürede eğitim haklarından mahrum kaldılar, hürriyetleri gasbedildi. Ancak 10 ay sonra adalet kısmen tecelli etti, haklarında halen hiçbir somut ve hukuki bir delil olmaksızın yargılanıyorlar. Kızım aynı zamanda ABD vatandaşıdır.(Nilüfer Rümeysa Sönmez), oğlum Teoman Demirhan Hacettepe Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği 2. sınıf öğrencisidir.

6- Yargılandığımız Mersin 7. Ağır Ceza Mahkemesi, Hakimler Savcılar Kurulu (HSK) kararı ile “terör davalarına bakmak” üzere 15 Temmuz Darbe Kalkışmasından sonra kurulmuş ÖZEL BİR MAHKEMEDİR. Bu nedenle DOĞAL HAKİM İLKESİNE AYKIRIDIR.

7- 15 Temmuz sonrasında ilan edilen OHAL KHK’ları, anayasa ve yasalarda belirtilen süreler içinde meclis onayına sunulmadığından geçersizdirler.

8- Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) madde 3; ‘işkence yasağı’ maalesef T. C. Devletinde de yürürlükte ve geçerli olmasına rağmen, ağır hak ihlalleri yaşanmış ve halen yaşanmaktadır.

* Kelepçeli WC’ye gitmek ve kelepçeli ihtiyaç gidermek,
* Kelepçeli yemek yemek
* Kelepçeli ibadet etmek
* insanilikten uzak nezarethane koşulları reva görülen bir kısım işkencelerdir.

Sincan 1 No’lu F Tipi CİK’te Haziran 2017’den itibaren şahsıma uygulanan (ve benimle birlikte bi grup kişiye de uygulanan) özel muamele de bir hak ihlalidir. Şöyle ki, o tarihten itibaren “TEHLİKELİ TUTUKLU” denilen bir statüye, hiçbir olay/neden/gerekçe olmaksızın ve idare tarafından alınan bir İDARİ KARAR ile (İdare ve Gözlem Kururu) kararı bir anda tehlikeli tutuklu ilan edilerek, alındım. Başıma şunlar geldi (halen daha bu statüdeyiz.)

* Tek kişilik hücreye konuldum.
* Sadece 1 saatlik havalandırma müsaadesi verildi. (Yasak olmasa, normalde; sabah 08:00’den başlayıp hava kararana kadar)
* Açık görüşlerin 1 ayda bir yerine, 2 ayda bir yapılması
* Kapalı ve Telefon görüşlerinin 1 hafta yerine, 2 haftada bir yapılması.
* TV yasak
* Radyo yasak
* Sosyal etkinlik (spor veya başka kültürel etkinlik) yasak
* Okunacak kitap sayısını 2 ile kısıtlama (şimdi 5 oldu)
* Ağırlaştırılmış müebbet hapsi HÜKMÜ alanlara bile reva görülmeyen şartlar…

9- Mal varlıklarım ve haklarım üzerinde, devletin bu dava aracılığı ile önemli kısıtlamalar getirmesi:

* Alma satma yasağı

* devir yasağı

* ikramiye / emeklilik maaşlarının verilmemesi (emekli maaşım halen verilmiyor)

ve sonuçta hem madden hem manen yoksullaştırıldık ve sarsıldık.

Ayrıca;

* Zoraki olarak 27 Temmuz 2019’da KHK ile mesleğimden (TSK’dan) ihraç edildim.

* Emekli olmaktan başka bir hayat hakkı tanınmadı, üstelik (zoraki) emekli olmama rağmen halen maaşım verilmiyor.

* Ordu Yardımlaşma Kurumu (OYAK)’ndan emekli ikramiyem aylarca hukuk/kanun dışı verilmedi.

* Kendi mülkiyetim üzerindeki haklarıma mahkeme kararı ile ihtiyati tedbir konması (bir kısmı İzmir’de açıldığı söylenen bir dava kapsamında kızımın dahi haklarına tedbir konmuş) (halen sürüyor) (defalarca iptali için başvurduk, mahkeme yazı yazdı sonuç yok).

10- Hukuken kurulmuş olsa da YÜRÜTMEYE karşı BAĞIMSIZ ve TARAFSIZ olamadığı açık olan Mahkemede, 1. mahkeme başkanı görevinden azledilmiş ve arkasından da iki görev yeri değiştirmiştir.

Sonra gelen ikinci Mahkeme Başkanı hem TARAFLI hem de BAĞIMLI ve açıkça doğrudan (masumiyet karinemizi ihlal ederek) bizlere suçlamalarda bulunmuş, tanıkları sogulamaya engel olmuş, defaaten ihsas-ı rey yapmış, davaya etkili biçimde katılma hakkıma engel olmuştur.

NESNEL TARAFSIZLIK İLKESİ açıkça zedelenmiş, TARAFSIZLIĞI VE BAĞIMSIZLIĞI hususunda KUVVETLİ ŞÜPHELER olduğu tespit edilmiştir. (Kamera kayıtları var)

11- Ceza İnfaz Kurumlarında (Sincan, Tarsus, Mersin C.İ.K’Leri) avukat görüşmelerim esnasında hem KAMERA ve ses kaydı yapılması, hem de NEZARETÇİ MEMUR bulundurulması açık hak ihlalleridir. (AİHS Md. 6 ihlali)

– Gözaltında ancak 3. gün avukatımla görüşebildim. (hak ihlali)

12- ADİL YARGILANMA HAKKI başlığı altında bir diğer konu, SİLAHLARDA EŞİTLİK İLKESİ (delil ve bütün görüşler hakkında bilgi sahibi olma ve bunlarla ilgili görüş bildirme haklarını da içerir) ile, bu ilkeyi tamamlayan ÇEKİŞMELİ YARGI İLKESİ ihlal edilmiştir.

* Tanıklığı güvenilir olmayanların (şahsıma karşı düşmanlık kin/nefret güdenlerin) tanık olması

* Talep ettiğimiz tanıkları çağırmadılar, sorgulayamadık

* Gelen tanıkları sorgulamamıza müsaade edilmedi (İkinci Mahk. Bşk)

* Talep ettiğimiz duruşmalı yargılamam (İSTİNAF), duruşma yapılmadan karar verilip dava dosyası YARGITAY’a gönderildi.

* Delillerin birçoğuna halen erişebilmiş değiliz, zaten ortada delil olmayan iddialar önce iddianameye, sonrasında da savcı MÜTAALASINA ve sonunda da KARAR girdi, karar verildi.

* ŞÜPHEDEN SANIK YARARLANIR ilkesi ile MASUMİYE T KARİNESİ hep ihlal edilmiştir (Yargılama süresince).

13- İddianame ve mütala taraflı hazırlanmmıştır. Suçun zamanı, yolu, delilleri vs. dökümleri bile olmayan telefon görüşmelerini ‘darbe ve örgüt kapsamlı koordineler’ şeklinde iddia etmesi ve benim AKSİNİ İSPATLAMAMI istemeleri

* Savunmam için (karar duruşması öncesi son SAVUNMAM İÇİN) 2,5 ay süre talebime sadece 15 gün verilmesi, yani savunma için yeterli süre tanınmaması.

* Savunmam için uygun imkan, şartar ve materyalin bize verilmemesi (ki buna deliller de dahil), bilgisayar imkanının olmaması ve/veya verilmemesi. Tarsus’ta iken yemek masası ve sandalye bile verilmemesi (savunmamı yatak üzerinde yazdım)

14- Sanık haklarımız, AİHS 6. maddesinin sağladığı güvencelerle bağdaşmayacak ölçüde KISITLANMIŞTIR.

15- Hakkımda hem 15 Temmuz öncesi hem de sonrası, gerek yazılı gerekse görsel ve /veya sosyal medyada beni “SUÇLU, FETÖCÜ, HAİN, DARBECİ, ÜNİFORMALI TERÖRİST vb.” yaftalamalarla (bırakın İMA ETMEYİ) suçluluğumu DOĞRUDAN İLAN etmeye varan demeçler, konuşmalar, haberler, programlar yapılmıştır.

* Dönemin Bakanı Lütfi Elvan ve Mersin Valisi Özdemir Çakacak tarafından 17/18 Temmuz 2016 tarihinde (tarihi tam bilemiyorum, civarı) yapılan mitingte halka benim HAİN olduğum vb. ilan eden konuşmalar yapılmıştır.

* Emekli Hava Hakim Albay Ahmet Zeki Üçok ve AYDINLIK Gazetesi ve grubu tarafından defalarca aleyhimde hem medyada hem baka ifadelerinde suçlamalar yapılmıştır (ki ne bu adamla ne de PERİNÇEK grubu ile hayatımda HİÇ KARŞILAŞMADIM, tanımam etmem).

16- Mersin’de bir kişinin burnu bile kanamamış, bir mermi sıkılmamış, dışarıda ne bir askeri araç, ne de bir asker görülmüş, kısaca HİÇ BİR ŞEY OLMAMIŞ olmasına rağmen; yapması gerekenleri TAM VE EKSİKSİZ YAPAN, yapmaması gereken HİÇ BİR ŞEYİ DE YAPMAYAN bir komutan olarak, alakasız 3-5 kişiyle DARBECİ yaftası yapıştırılan bir amiral olarak tarihe geçmiş bulunuyorum. Tabii Kader ne der, halen bilinmiyor, BİLİNEMEZ.
Allah’ın da bir hesabı vardır elbet…”

[Sevinç Özarslan] 14.3.2019 [MedyaBold.com]

Senatör Ron Wyden: 'Enes ve ailesi otokratik eziyete maruz kalırken ABD bir köşede öyle duramaz'


SAMANYOLUHABER | ÖZEL- NBA oyuncusu Enes Kanter'in Türkiye'ye iade edilmemesi için ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo'ya yazdığı mektupta “Cumhurbaşkanı (Recep Tayyip) Erdoğan, kendisinden önceki birçok alıngan diktatör gibi Kanter ve ailesinin peşini bırakmıyor.” ifadelerini kullanan Oregon Senatörü Ron Wyden, Kanter'in maruz kaldığı baskı ve tehditleri Senato'ya taşıdı.

Byden konuşmasına şu sözlerle başladı: "Sayın Başkan, bu öğlen üstü Senato’ya memleketimin takımı Portland Trailblazers’ta basketbol oynayan Enes Kanter adında genç bir adam hakkında konuşmak için geldim. Keşke bugün burada Cumartesinin sonuçları ya da bu akşam Clippers’a karşı yapılacak maçın üzerinden geçmek için olabilseydim ama maalesef Sayın Kanter herhangi bir basketbol maçının sonucundan çok daha fazla ciddi tehlikeler yaşıyor."

Amerikan Ulusal Basketbol Ligi'nin (NBA) yıldız isimlerinden Enes Kanter ocak ayında New York Kicks'ten Portland Trailblazers takımına transfer olmuştu.

ENES KANTER’İN AİLESİ TEHLİKEDE

“Ailesi de şu an bu tehlikelerle karşı karşıya.” diyen Wyden, Kanter’i şu sözlerle methetti: “Türkiyeli. Basketbol aşkı onu 2009’da ABD’ye getirdi ve 2012 seçmelerinde üçüncü olarak Utah Jazz tarafından seçildi. Parlak, akıllı ve nazik bir adam.”

Wyden, Kanter’in memleketi Türkiye’nin geleceğiyle yakından alakadar olduğunu belirterek, “Bu önemli meseleler hakkındaki fikirlerini haklı bir şekilde dilediğince ifade edebilmesi gerektiğine inanıyor. Türkiye Başkanı (Recep Tayyip) Erdoğan bu yüzden ‘terörist’ olarak yaftaladı.” dedi.

ABD DIŞINDA TUTUKLANABİLİR

Erdoğan’ın Kanter’in pasaportunu gerçek herhangi bir delilden mahrum suçlamalarla iptal ettiğini kaydeden Senatör Wyden, “Başkan Erdoğan, Interpol’den Sayın Kanter hakkında kırmızı bülten çıkarmasını talep etti –ki bu da takımı her ne zaman yurtdışına giderse kendisinin ABD’de kalması gerektiği anlamına geliyor. Bu durum, Londra ve Toronto’ya gitmesine mani oldu.” ifadelerini kullandı.

Wyden, Kanter’in kısa süre önce Washington Post’ta yayımlanan makalesinden şu kısmı Senato kürsüsünden paylaştı: “Kesinlikle bir hedefim ve Erdoğan beni susturabileceği Türkiye’ye dönmemi istiyor.”

“ERDOĞAN KORKAK GİBİ KARŞILIK VERDİ”

Oregon Senatörü, Erdoğan’ın tam da diktatörlerin oyun kitabından çıkma stratejileri takip ederek hâlâ Türkiye’de yaşayan ailesini tehdit yoluyla kendisini susturmaya çalıştığını ve Kanter’in eleştirilerine korkak gibi karşılık verdiğini söyledi.

Wyden, “Babasının neden yargılandığı sorulduğunda Enes ‘yalnızca babam olduğu için’ dedi. Enes şimdiden çok fazla fedakarlık yapmış genç bir adam. NBA’de oynama hayalini kovalamak için bir delikanlıyken evden binlerce mil uzağa taşındı. Yalnızca sözde bir Amerikan müttefiki olan Türkiye’nin geleceği hakkındaki görüşlerini açıklama suçundan bir terörist olarak yaftalandı.” diye konuştu.

SENATÖR WYDEN: SAYIN ERDOĞAN, DÜNYANIN GÖZLERİ ÜZERİNİZDE

Wyden, Kanter’in yıllar önce ailesiyle irtibatını kesmesinin sebebini şu sözlerle aktardı: “Çünkü Erdoğan’ın hükümetini eleştiren biriyle konuştukları için onları cezalandıracağına inanıyordu. Şimdi ise, onlara bir erişemeksizin, Enes sürekli olarak memleketinde sevdiklerine ne olacağı korkusuyla yaşamak zorunda.”

“Bugün burada, ABD Senatosu kürsüsündeyken iki önemli konu hakkında herhangi bir kafa karışıklığı kalmasın isterim.” diyen Wyden, “ İlk olarak, Sayın Erdoğan, dünyanın gözleri üzerinizde, dünya Enes Kanter’in babasına bu ve sonraki haftalarda nasıl davranacağınızı izliyor. Ve Sayın Erdoğan, dünya Enes Kanter gerek ABD toprakları üzerinde gerekse yurtdışına gittiğinde nasıl davrandığınızı izliyor. İkinci olarak, ABD, Enes ve ailesi bu otokratik eziyete maruz kalırken bir köşede öyle duramaz ve duramamalıdır.” dedi.

Oregon Senatörü Ron Wyden, Erdoğan'ın muhalif herkesi baskı ve tehditle susturmaya çalıştığını belirterek, "Özgür fikir ve ifadeye böylesine açık bir saldırı karşısında ABD sessiz kalamaz, kalmamalıdır." dedi.

“ERDOĞAN, BİR NATO MÜTTEFİKİNİ GİDEREK DAHA OTOTİTER YOLA SOKUYOR”

Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’ya mektup yazdığına işaret eden Wyden, “Gerçek şu ki dışişleri bakanlığımız Sayın Kanter’in Trailblazers’la birlikte güven içinde seyahat etmesi ve halkının özgürlüğü savunabilmesi için gerekli tüm adımları atıyor olmalıdır. Enes Kanter, anayasamızca kutsal kabul edilen ifade özgürlüğünü kullanan genç bir adam ve Amerika sakini. ABD, özgür fikir ve ifadeye yönelik böylesine açık bir saldırı karşısında sessiz kalamaz.” diye konuştu.

Wyden, Kanter’in maruz kaldığı baskı ve tehditlerin münferit bir mesele olmadığını dile getirerek, “Bu yalnızca bir spor meselesi değil ve daha geniş bir kapsamda incelenmeli: Bir hükümet, bir NATO müttefikini giderek daha da otoriter bir yola sokuyor. Suudiler Washington Post köşeyazarı Cemal Kaşıkçı’yı Türkiye’deki bir konsoloslukta yüzsüzce öldürdüğünde Erdoğan kendisini gazetecilerin ateşli bir savunucu olarak sundu. Ama bu ‘aynası iştir kişinin lafa bakılmaz’ (actions speak louder than words) deyiminin karşıladığı klasik bir durum.” dedi.

TÜRKİYE, RUSYA VE ÇİN'DEN DAHA FAZLA GAZETECİYİ HAPSE ATIYOR

Erdoğan’ın Suudilerden daha fazla gazeteciyi hapsettiğini vurgulayan Senatör Ron Wyden, “Aslında Erdoğan, Ruslardan, Çinlilerden ve dünya üzerindeki bütün otoriter rejimlerden de daha fazla gazeteciyi hapsediyor. Çünkü, Erdoğan tümü hakikati anlatmak istediklerinde bilerek ve korkusuzca bu baskıcı eylemleri göze alan gazeteci ve bağımsız medya kuruluşlarını hedef almıyor.” ifadelerini kullandı.

Erdoğan barışçıl göstericileri de hapse attığını, geçen cuma Dünya Kadınlar Günü için barışçıl bir şekilde İstanbul’da toplanan insanlara baskı uyguladığını belirten Wyden, “Ve kötüye gidiyor, çünkü Erdoğan saldırılarını ve ademokratik normlarını işte buraya Amerikan topraklarına zorlayacak kadar yüzsüz. İki yıldan kısa süre önce, Erdoğan korumalarına şiddete başvurmayan göstericilere tam burada, ülkenin başkentinde saldırması için izin verdi. Vurgulamak gerekirse, bu saldırı tam da burada Amerikan topraklarında gerçekleşti. Tam burada. Tam burada. Beyaz Saray’dan kısa bir yürüme mesafesinde…” dedi.

“AMERİKALILAR KÜPLERE BİNMELİ”

“Amerikalılar bu tarz davranışlar karşısında küplere binmeli, özellikle de bunlar Türkiye gibi bir sözde dost ve müttefikten geldiğinde.” tespitinde bulunan Wyden, “Erdoğan’ın kısa süre önce Vladimir Putin’in Rusya’sından büyük bir askeri alım (S-400 hava savunma sistemi) yapma kararında daha da kararlı hale geldiği dikkatlerden kaçmadı.” bilgisini verdi.

“Uydurma Interpol kırmızı bültenleri kullanma da tam Vladimir Putin’in taktikler kitabından çıkma. Şimdi Dışişleri bakanlığının bu davranışa karşı çıkma zamanı. Dışişleri bakanlığı bu davranışı reddetmelidir.” diyen Wyden, bu durumun federal hükümetin kolaylıkla yok sayabileceği başka insanlara yönelik uzak bir tehdit olmadığının altını çizdi.

Oregon Senatörü Ron Wyden, Dışişleri Bakanı Mike Pompeo'ya hitaben, "Dışişleri bakanlığımız Sayın Kanter ve Erdoğan’ın totaliter rejimine karşı çıkan herkese insan hakları ve ifade özgürlüğü çerçevesinde davranması için Türkiye’ye tam saha pres uygulamalıdır." dedi.

SENATÖR WYDEN: DIŞİŞLERİ BAKANLIĞIMIZI TÜRKİYE'YE TAM SAHA PRES UYGULAMALI

Wyden, “Erdoğan’ın istismarları tam burada, ülkemizde, Amerikan topraklarında yaşanıyor. Ve Enes Kanter gibi insanlar da bunun kurbanları.” ifadelerini kullandıktan sonra Senato Başkanı’na hitaben şunları söyledi: “Ben üniversiteye zamanında daha genç bir adam olarak basketbol bursuyla gittim.

Yerel meclis toplantılarında sık sık insanlara, çok kısa ve yavaş olmamdan ötürü gülünç bir fikir olan, vaktiyle NBA’de oynamak istediğimden bahsediyorum.

Sahadaki becerilerim Enes Kanterinkilerden kesinlikle ışık yılları kadar uzaktı. Ama üniversitede (basketbol) oynamış biri olarak tam saha presin değerini tam olarak hatırladığımı söyleyebilirim.

Buna sıkı sıkıya inanıyorum ve bir kez daha belirtmek isterim ki dışişleri bakanlığımız Sayın Kanter ve Erdoğan’ın totaliter rejimine karşı çıkan herkese insan hakları ve ifade özgürlüğü çerçevesinde davranması için Türkiye’ye tam saha pres uygulamalıdır. Sayın Başkan, sözlerime böylelikle son veriyorum.”

[Samanyolu Haber] 14.3.2019

'Siz Kendinizi Düzeltmeye Bakın!' [Mehmet Ali Şengül]

Kim, hangi insan iyilik yapar, hayır işlerse kendi lehine yapmış olur; kim de kötülük yapar fenâlık işlerse, kendi aleyhine yapmış  olur.
   
Her insan Allah huzurunda yaptıklarına göre muâmele görür. Çünkü; Allah için yapılan her hayır ve iyilik en az bire on sevap kazandırırken, irtikâb edilen bir günah ise, bire bir günah kaydına geçmektedir. Merhamet-i Sonsuz Allah (cc), kulunun dâima iyi insan olması için teşvik etmektedir.
   
İnfitar sûresi 11.âyette; “O muhâfızlar değerli, şerefli kâtiplerdir (Kirâmen Kâtibîn)”. 12.âyette; “Yaptığınız herşeyi yazarlar”; 18.âyette ise; din gününe, hesap gününe işaret edilirken, 19.âyette de; “O, kimsenin kimseye fayda vermeyeceği bir gün! O gün, bütün hüküm ve yetki yalnız Allah’ın!’ dır” buyrulmaktadır.
     
Artık o gün itiraz yok.. Âdil olan Mevlâ’nın hükmü gerçerlidir.. “Nitekim  -işte böylesine gerçek-  kıyâmet günü -insanın-  önüne açılan bir defter çıkaracağız.” (İsrâ sûresi, 13)

Rabbimiz İsrâ sûresi 14.âyette; “Şöyle deriz O’na: ‘Defterini oku! Bugün muhâsebeci olarak kendi işini görmeye kendin yetersin!” buyurup, 15.âyette ise; “Kim doğru yolu seçerse, kendisi için seçmiş olur; kim de doğru yoldan saparsa, kendi aleyhinde sapmış olur. Hiçbir kimse başkasının günah yükünü taşımaz. Biz Peygamber göndermediğimiz hiçbir halkı cezalandırmayız” buyurmaktadır.

“Kim şu peşin dünya zevkini isterse, Biz de dilediğimiz kimse hakkında ve dilediğimiz miktarda olmak kaydıyla, o dünya zevkini ona veririz. Ama sonra ona cehennemi mekân kılarız, O da yerilmiş ve kovulmuş olarak oraya atılır.” (İsrâ sûresi,17/18)

“Kim de âhireti ister ve ona lâyık bir biçimde mü’min olarak gayret gösterirse, işte bunların çalışmaları makbul olur.” (17/19)

“Hepsine, dünyâyı isteyenlere de, âhireti isteyenlere de Rabbinin ihsânından veririz. Rabbinin ihsânı kısıtlanmış değildir.” (17/20) Görüldüğü gibi Allah, dünyâda kulunu irâdesi ile serbest bırakmaktadır.

“Yoksa siz, daha önce geçmiş ümmetlerin başlarına gelen durumlara mâruz kalmadan cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlar öyle ezici mihnetlere, öyle zorluklara dûçar oldular, öyle şiddetle sarsıldılar ki; Peygamber ile yanındaki müminler bile ‘Allah’ın vaad ettiği yardım ne zaman yetişecek?’ diyecek duruma geldiler. İyi bilin ki Allah’ın yardımı yakındır.” (Bakara,214)

“Ey îman edenler! Siz kendinizi düzeltmeye bakın! Siz doğru yolda olduktan sonra sapanlar size zarar veremez. Hepiniz dönüp dolaşıp Allah’ın huzûrunda toplanacaksınız. O (Allah) yaptıklarınızı size bir bir bildirecek, karşılığını verecektir.” (Mâide, 105)
 
İsrâ sûresi 31.âyetten 36.âyete kadarki bölümde Cenâb-ı Hak; ‘fakirliğe düşme korkusuyla evlatlarınızı öldürmeyin!..’,  ‘Sakın zinâya yaklaşmayın!..’, ‘Allah’ın muhterem kıldığı cana kıymayın!..’, ‘Yetimin malına el uzatmayın!..’, ‘Verdiğiniz sözü yerine getirin!..’, ‘Ölçtüğünüzü dürüst ölçün!...’, ‘Tartığınızı doğru tartın!...’, ‘Bilmediğin şeyin peşine düşme!. Çünkü kulak, göz, kalb gibi azaların hepsi de sorguya çekilecektir.’ buyuruyor.

“Hem kibirli kibirli yürüme! Zira ne kadar kibirlenirsen kibirlen, ne yeri yarabilirsin, ne de dağların boyuna erişebilirsin! Böylesi davranışların hepsi kötü olup, Rabbinin nazarında hoş görülmeyen şeylerdir” (17/37,38) buyrularak dikkat çekilmektedir.

“Gerçek müminler ancak o müminlerdir ki, yanlarında Allah zikredilince kalpleri ürperir, kendilerine O’nun âyetleri okununca bu, onların îmanlarını artırır ve yalnız Rab’lerine güvenip dayanırlar.” (Enfal sûresi, 8/2)

“Namazı hakkıyla îfâ edip kendilerine nasib ettiğimiz mallardan hayırlı işlerde harcarlar.” (8/3)
“İşte gerçek müminler onlardır. Onlara Rab’lerinin nezdinde, cennette yüksek dereceler, bir mağfiret ve kıymetli bir nasip vardır.” (8/4)

“Ey iman edenler! Allah’a ve Resulüne itaat edin, Kur’ân’ı ve Resulullah’ın öğütlerini işitip dururken ondan yüzçevirmeyin.” (8/20)

“Bir de öyle bir fitneden sakının ki, o içinizden yalnız zulmedenlere dokunmakla kalmaz, hepinize şâmil olur. Biliniz ki, Allah’ın cezalandırması şiddetlidir.” (8/25)

“Allah’a ve Resûlü’ne itaat edin, sakın birbirinizle ihtilaf etmeyin; sonra korkuya kapılıp za’fa düşersiniz, rüzgârınız (kuvvetiniz) gider. Bir de tam mânasıyla sabredin. Çünkü Allah sabredenlerle beraberdir.” (8/46)

[Mehmet Ali Şengül] 14.3.2019 [Samanyolu Haber]

Muhkemat ve Müteşabihat [Safvet Senih]

Üstad Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri Yirmi Dördüncü Söz’ün Üçüncü Dalında, bazı hadis-i şeriflere gelen itirazlara aklî-mantıkî cevaplar veriyor.  Meseleleri “On İki Asıl” üzerinden ele almış. Bunlardan: “On Birinci Asıl” da  “Nasıl, Kur’an-ı Hakîm’in müteşâbihatı var;  te’vile muhtaçtır veyahut mutlak teslim istiyor. Hadislerin de Kur’an’ın müteşâbihatı gibi müşkilâtı vardır. Bazan çok dikkatli tefsire ve tabire muhtaçtır.” diyor.

Bir arkadaşımız Tevrat ve İncil uzmanı bir profesör ile görüşürken, o kişi Hıristiyan olmasına rağmen “Ya benim bunlara inanasım gelmiyor” diyor. Arkadaşımız ona, “Bunların aslı vahiydir. Ama zamanla tercüme üstüne tercümelerle yapılan hata ve yanlışlıklar, bazı yorumcuların çıkardıkları bazı yanlış mânâlar aslındanmış gibi karışması, kafaları karıştırabilir. Bazı Hanefi fıkıhçıları, asıllarına hürmeten onlara saygı gösterilmesini, hatta abdestli olarak dokunulmasını söylemiştir. Hem sizde muhkemât ve müteşâbihat diye bir ayırım yok. Halbuki Kur’an-ı Kerim: ‘Bu muazzam Kitabı sana indiren O’dur. Onun âyetlerinin bir kısmı muhkem olup bunlar Kitab’ın esasıdır. Âyetlerin bir kısmı ise müteşabihtir. Kalblerinde eğrilik olanlar sırf fitne çıkarmak, insanları saptırmak ve kendi arzularına göre yorumlamak için müteşâbih kısmına tutunup onlarla uğraşır dururlar. Halbuki onların hakikatini, gerçek yorumunu Allah’tan başkası bilemez. İlimde ileri gidenler: -Biz ona olduğu gibi iman ettik. Hepsi de Rabbimizin katından gelmiştir, derler.’ (Âl-i İmran Suresi, 3/7) buyuruyor. Mesela: İhlas Suresindeki, “De ki: O, Allah’tır, gerçek İlâhtır ve Birdir. Allah Samed’dir (Herşey Kendisine muhtaç olduğu halde, hiçbir şeye muhtaç olmayandır.)  Ne doğurdu, ne de doğuruldu. Ne de herhangi bir şey O’na denk oldu.” İfadeler muhkem âyetlerdendir. Meselâ “Rabbimiz o Allah’tır ki, gökleri ve yeri altı günde yarattı. Sonra da ARŞA  İSTİVA  buyurdu.” (Âraf Suresi, 7/54) Âyette geçen Arş, hükümdar tahtı demektir. İstiva, istila ve kurulmak mânalarına gelir. Bu bir müteşâbih ifadedir.  Bu muhkem âyetler ışığında tevil edilir. Yani insanları Cenab-ı Hakkın yüce iradesiyle bütün kainatı ve içinde olanları idare etmesini, ancak bir sultanın saltanat tahtında ülkesini idare etmesi şeklindeki bir temsille anlayabilir. Zamanı da mekanı da, tahtı da yaratan Allah’tır. Hiçbir şeye muhtaç değildir, eşi benzeri yoktur.  Ama bilhassa avam halkın anlayabilmesi için böyle bir benzetme ihtiyaç vardır.

İşte Kur’an’da olduğu gibi, hadislerde ve bilhassa kudsî hadislerde de böyle müteşabihat vardır.

On İkinci Asıl: Peygamberlik, tevhid ve iman nazarı Allah’ın birliğine, âhiretin varlığına ve ulûhiyete baktığı için, hakikatı ona göre görür. Felsefe ve fenni ilimlerle meşgul olanların nazarı, kesrete, sebeplere, tabiata bakar, ona göre görür. Bakış noktaları birbirinden çok uzaktır. Felsefî ve fennî görüşün en büyük bir maksadı, usûlü’d-Din ve ilm-i Kelam âlimlerinin maksatları içinde görünmeyecek bir derecede küçük ve ehemmiyetsizdir.

“İşte onun içindir ki, kainattaki varlıkların mahiyetlerinin, özelliklerinin ayrılık, tafsilat ve detaylarında fennî ve felsefî görüş çok ileri gitmişler. Fakat hakiki hikmet olan âlî  İlahî ve uhrevî ilimlerde o kadar gerilerdir ki, en basit bir müminden daha geridirler. Bu sırrı anlamayanlar, İslamî ilimleri derinlemesine tahkik edip araştıran âlimleri, felsefî ve fencilere nisbeten geri zannediyorlar. Halbuki akılları gözlerine inmiş, kesret ve çokluk içinde boğulmuş olanların ne haddi var ki, Peygamber vârisliği ile âlî, İlahî, Kudsî maksatlara, hikmetlere yetişenlere yetişebilsinler!..

“Hem bir şey iki nazarla ile bakıldığı vakit, iki muhtelif hakikatı gösteriyor. İkisi de hakikat olabilir. Fennin hiçbir kesin hakikatı, Kur’an’ın kudsî hakikatlarına ilişemez. Fen kısa eli, onun münezzeh ve muallâ eteğine erişemez. Numûne olarak bir misal zikrederiz. Mesela: Küre-i arz, fennî düşünceyle bakılsa hakikatı şudur ki, Güneş etrafında orta büyüklükte bir gezegen gibi hadsiz yıldızlar içinde döner. Yıldızlara nisbeten küçük bir mahluk. Fakat ehl-i Kur’an nazarıyla bakıldığı vakit, hakikatı şöyledir ki: Kâinatın meyvesi olan insan; en câmî (pek çok şeyi içinde toplayan, çeşitli âlemlerin bir nüshası, bir fihristesi) en bedi’ (hârika yaratılmış), en âciz, en aziz, en zayıf, en lâtif  bir Kudret  mucizesi olduğundan, beşik ve meskeni olan küre-i arz, göklere nisbeten maddeten küçüklüğüyle ve hakirliğiyle beraber,   mânen ve san’aten bütün KÂİNATIN  KALBİ,  MERKEZİ…  Bütün sanat mucizelerinin meşheri, sevgisi… Bütün İlahî Güzel İsimlerin tecellilerinin mazharı, odak noktası… Nihayetsiz Rabbânî faaliyetlerin mahşeri, mâkesi (yansıma yeri)…  Hadsiz İlâhî hallakıyenin (yaratıcılığın), bilhassa nebatat ve hayvanatın küçük nevilerinden cömertçe icâdın vesilesi, çarşısı ve pek geniş âhiret âlemlerindeki sanat eserlerinin küçük ölçekte nümunegâhı, ebedî dokuma ve işlemlerin sür’atle işleyen tezgâhı, ebedî sermedi manzaraların çabuk değişen taklitgâhı, daimî bahçe ve bostanların tohumcuklarına sür’atle sünbüllenen dar ve muvakkat tarlası ve terbiyegâhı  olmuştur.

“İşte arzın bu mânevî azametinden ve sanat yönünden ehemmiyeti sebebiyledir ki, Kur’an-ı Hakîm,  göklere nisbeten büyük bir ağacın küçük bir meyvesi hükmünde olan arzı, bütün göklere karşı, küçücük kalbi, büyük kalıba mukabil tutmak gibi denk tutuyor. Onu bir kefeye, bütün gökleri bir kefeye koyuyor, tekrar tekrar. ‘Göklerin ve yerin Rabbi” diyor.

“İşte diğer meseleleri buna kıyas et ve anla ki; felsefenin ruhsuz, sönük hakikatleri, Kur’an’ın parlak, ruhlu hakikatleriyle çarpışamaz.  Bakış noktası, ayrı ayrı olduğu için, ayrı ayrı görünür.”

“Rabbü’s-semâvat-ı ve’l-arz” veya “Halaka’s-semâvâtı ve’l-arz” ifadelerindeki, bütün gökleri arza denk tutma meselesindeki sır ve hikmet ancak bu kadar güzel ifade edilir.   “Aya gidince ne tarafa doğru namaz kılacağız?” sorusuna işte okuduğum hikmet ve sırrın ışığında “Dünyaya doğru… Çünkü dünya kainatın kıblesi, kalbi ve merkezi” diye cevap vermiştim.

[Safvet  Senih] 14.3.2019 [Samanyolu Haber]

Sevgiyi öldüren evlilik değil!

Evlilik, gerekli şartlar sağlandığı takdirde sevgiyi azaltmaz, aksine daha da kuvvetlendirir. Eşler arasındaki sevginin evlilikten sonra da devam etmesi için, kişilerin hem ruhen hem de bedenen belli bir olgunluğa ulaşmış olması gerekir. Uzmanlara göre, pek çok iç ve dış faktör eşler arası ilişkiyi ve birbirlerine karşı duydukları sevgiyi olumlu ve olumsuz şekilde etkiler. Evlilik aslında sanılanın aksine sevginin bitmesini geciktirir. Birlikte yaşananlar sevgiyi canlı tutar. Bununla beraber eşlerin en büyük hatası, evlilikle çaba olmadan sevginin devam edeceğini düşünmeleridir.

Bazı erkekler eve vaktinde gelmeyi, evin ihtiyacını karşılamayı eşe sevgi gösterisi olarak yeterli sayar. Bazı kadınlar da aynı şekilde ev halkı için güzel yemekler pişirmeyi, evi düzenli tutmayı sevgi gösterisi olarak kabul eder ve karşılık görememekten yakınır. Halbuki bunların yapılması kadar, yaparken söylenen sözler ve davranışlar önemlidir. İlgisiz davranarak veya söylenip kötü sözler sarf ederek yapılan şeyler değerini kaybeder ve her ne kadar sevgiyle yapılmış olsa da sevgi ifadesi olarak algılanmaz. Pek çok örnekte görürüz ki sevgiyi hissetmek ve heyecanı artırmaya, eşlerin birbirine söyleyeceği birkaç tatlı söz, birkaç takdir ifadesi geçmişte yaşanan bir anıyı hatırlatmak yetecektir.

Eşler arasında sevgiyi azaltan faktörler

  • Karşı tarafı kaybetme endişesinin azalması ve sahiplenme duygusu kişinin sevdiği kişiyi kendisine bağlamak için duyduğu kaygıyı ve buna bağlı gösterilen çabayı azaltır. İlişkiler monotonlaşabilir.
  • İlk heyecan ve aşk, beşeri kusurları görmeyi engeller. Evlilikte olumsuz özellikler bir bir çıkınca bu da sevginin azalmasına yol açar.
  • Aile üyelerinin, çevredeki kişilerin olumsuz yorumları eşler arasındaki sevginin azalmasına veya daha az hissedilmesine sebep olur.
  • Çeşitli stres kaynakları, ekonomik zorluklar, sağlık sorunları, aşırı yorgunluk gibi nedenler kişilerin beden kimyalarının değişmesine yol açarak sevgi duygusunu canlandıran hormonların daha az üretilmesine yol açar.
  • Eşlerin sorumlulukları, hormonal değişimler ruh ve beden sağlığıyla duygu ve davranışları da olumsuz şekilde etkiler.
  • Yapılan tartışmalar veya tartışma olmaması için uzaklaşmalar eşlerin sevgiyi duymalarını ve ifadesini engeller.

Birbirinize vakit ayırın

Eşler birbirine yeterince vakit ayırmalı, mümkünse kısa süreli de olsa birlikte tatile çıkmalı, birkaç saatliğine de olsa baş başa zaman geçirmeli, sohbet etmeye, söylenmeden, birbirini suçlamadan konuşmaya önem vermelidir. Sevgi; hediye, güzel söz, emekle ve zevkle hazırlanmış bir yemek, tatlı, birlikte geçirilen zaman ve yapılan işler gibi farklı şekillerde ifade edilmeli ve bunu yaparken karşı cinsin beklentilerine de önem verilmelidir.

[TR724] 14.3.2019

Kati Piri: Lütfen AB’yi değil kendi hükümetinizi suçlayın!

Röportaj | José Miguel Rocha

Avrupa Parlamentosu’nda (AP) Türkiye ile müzakerelerin askıya alınmasını öneren rapor kabul edildi. AP, Türkiye Raportöru Kati Piri’nin, Avrupa Birliği’nin (AB) Türkiye ile üyelik müzakerelerinin askıya alınması önerisini 109’a karşı 370 oyla kabul etti. Oylamada 143 üye de çekimser oy kullandı. AKP Sözcüsü Ömer Çelik, “Bizim açımızdan, değersiz, hükümsüz ve itibarsız bir karar” yorumunda bulundu.

Peki bu karar ne anlama geliyor ve süreç bundan sonra nasıl işleyecek? Bu soruların cevabını AP Türkiye Raportörü Kati Piri verdi: ’’Çağrımız, katılımla ilgili AB’nin 49’uncu maddesine yani ’ne zaman isterse tekrar başvuru yapma’ hakkına halel getirmiyor. Yani bu durum gelecekte Türkiye’nin hiçbir zaman AB üyesi olamayacağı anlamına gelmez. AB’nin değerleri nelerdir? Özgürlükleri, ekonomik çekiciliği… Türkiye’de birçok insan hala ülkelerinin bu yönde gitmesini istiyor! Bu değerleri aday bir ülke ile sürdürmek istemezsek, Avrupa sahip olduğu çekiciliği kaybedecektir. Lütfen mesajlarınızı kendi hükümetinize gönderin, AB’yi bunun için suçlamayın. Vize ücretsiz seyahat için gerekli olan reformları uygulamadığı için kendi hükümetinizi suçlayın. Anahtarın Ankara’da olduğunu ve bu nedenle, Türk halkının bu konuyu kendi hükümetleri ile gündeme getirebilecek kadar güçlü olması durumunda, gerçek adımlar atılabileceğini söyleyebilirim.’’

Avrupa Parlamentosu’nun Hollandalı üyesi ve 2014’ten bu yana Türkiye raportörü olarak görev yapan Kati Piri ile Dış İlişkiler Komitesi’nin 20 Şubat’ta kabul ettiği raporunu PPJ’ye anlattı.

Türkiye’deki raportörü olarak, 2014’ten bu yana Türkiye’nin  geldiği durumu nasıl görüyorsunuz?

Dış İlişkiler Komitesi için Türkiye’nin raportörü olmak, komitenin yaptıklarının çoğunun benim tavsiyem olduğu anlamına geliyor. Ben göreve yeni geldiğimde, bu Parlamentonun 23 ve 24. fasılların açılması için hala çağrıda bulunduğunu unutmamalıyız. Yani bu, Türkiye’ye düşmanı bir parlamento değil. Raportör olarak başladığımda tamamen farklı bir konumdaydık, çünkü Türkiye’de demokrasi zaten sorunlu olmasına rağmen, AB’nin, fasılların açılması da dahil olmak üzere, iyi niyetle durumu olumlu yönde etkilemek için elimizdeki araçları kullanmamız gerektiğini düşündük. Ülkedeki gelişmelerden sonra bu olmadı. Konsey hiç bu kadar ileri gitmedi. 20 Şubat’ta Meclis Dışişleri Komitesi tarafından kabul edilen son raporumda Konseyi eleştirdim.

Darbe girişiminin ardından Türk hükümeti, yalnızca Gülen hareketinin tüm üyelerini islerinden atmayı değil, aynı zamanda Selahattin Demirtaş ve bazı Cumhuriyet yazarlarını da 9 HDP milletvekilini de tutuklamaya karar verdi. Kasım 2016’da Avrupa Parlamentosu (AP) katılım müzakerelerinin dondurulması çağrısında bulunduk. İlk defa daha sert durduk ve 2017’de olayların daha da kötüye gittiğini gördük. AP’nin kırmızı bir çizgi çizmesinin gerekli olduğunu düşündük ve kırmızı çizgimiz yeni anayasa idi.

Türkiye’nin yeni anayasasının Venedik Komisyonu’nun önerileri olmadan yerine getirilmesi durumunda katılım müzakerelerinin resmen askıya alınacağı görüşünü kabul ettik. Ancak, cumhurbaşkanlığı seçimlerini ileri sürdüler ve önemli bir değişiklik yapmadan yeni anayasayı çok hızlı bir şekilde uyguladılar. Darbe girişiminden bu yana Türkiye’yi uyaran ve onların ciddiye almadıklarını belirten kırmızı çizgimizin ve bugünkü konumumuzu bu şekilde bitirdiğimizi düşünüyoruz.

20 Şubat’ta Dışişleri Komitesi, Türkiye ile katılım müzakerelerinin askıya alınmasının lehine oy verdikten sonra, Marietje Schaake, “Üye devletlerin ve Avrupa Komisyonunun aksine, Avrupa Parlamentosu, Türkiye ile katılım müzakereleri konusundaki açık bir duruş sergilemiştir” demişti. Aynı gün Twitter’da, “Konsey de istekli görünmüyor” diyerek, Konseyin Türkiye ile genişleme görüşmelerinin durdurulmasına soğuk olduğunu yazdınız. AB kurumlarından bazılarının insan hakları ihlalleriyle mücadele politikasının bulunmamasının Mülteci Anlaşmasından kaynaklandığını mı düşünüyorsunuz?

Elbette, Mülteci Anlaşmasının oynadığı rolün önemli bir konu olduğu ortada, ancak kesinlikle tek sorun değil. Unutmayalım ki, Macaristan ve Polonya aleyhindeki 7 nolu yaptırım prosedüründe görüldüğü gibi AB’de iç sorunlarımız olduğu anlamına gelir.

Ayrıca bazı jeopolitik konular da var. Türkiye’nin, on yıllardır ait olduğu Batı’dan uzaklaşmasının AB’nin yararına olduğunu sanmıyorum.

Bu her zaman AB dış politikasında sorun olmuştur. Bir konuda oybirliği yoksa, Konsey daha sert bir pozisyon alamaz. Türkiye’ye daha net bir sinyal göndermek isteyen birçok devlet başkanının olduğundan kesinlikle eminim, ancak bunu yapmak istemeyenler de var, dolayısıyla Konsey’den hiç birsey çıkmıyor.

AP’nin Türkiye’deki tutumu ne kadar belirleyici veya güçlü? Gerçekten sonuca etkileri var mı bu kararların?

Bunlar karmaşık konular. Ayrıca bu soruya ilave bir soru da şudur: AB’nin kim üzerinde etkili? Türkiye’nin katılımı konusundaki tutumumuzun Konsey’i etkileyip etkilemeyeceğini sorarsanız: Evet.

Ancak Haziran ayında Konseyin katılım müzakerelerinin askıya alınması için çağrıda bulunmasının muhtemel olduğunu düşünüyor muyum? Hayır.

Örneğin, Kasım 2016’da AP, Türkiye ile üyelik müzakerelerinin dondurulması konusunda çok güçlü ve birleşik bir duruş sergiledi. Oyların neredeyse yüzde 90’ı ile bu görüşün kabul edildiğini düşünüyorum. Bunu görmezden gelemezsiniz ancak Konsey müzakerelerin dondurulmasını yapmadı – yapamadı.

Öte yandan, eğer bir ülke ya da hükümet gerçekten şu anda Türkiye’deki mevcut hükümette olduğu gibi, AB üyesi olmak istemiyorsa, AP’nin etkisi çok daha az önemlidir. Zira hükümet, AB’nin görüşünü gerçekten umursamıyorsa, üyeliği gerçekten istemediği gerçeği göz önüne alındığında yalnızca AP değil, herhangi bir AB kurumunun etkisi açıkça daha az etkilidir.

Türkiye, AB’ye katılmak istemeye gerçekten kararlı olsaydı, AP’nin tutumunu dikkate alması akıllıca olurdu. Ama açıkçası öyle değildi. Son 3 yıldır AP’de bir Türk bakanı bulunmuyor. Son 2 yıl boyunca, hükümet benimle, Türkiye raportörüyle görüşmeme kararı aldı. Geçen sefer oradaydım, iktidardaki parti bakanlarının hiçbiri benimle görüşmek istemedi. Vize serbestliği, Gümrük Birliği’nin yenilenmesi, AB’nin Türkiye’nin fonları da dahil olmak üzere bütçesi gibi konularda Türkiye yol almak istiyorsa takip ettiklerin politika hic diplomatik ve akıllıca değil.

15-19 Ekim 2018 tarihleri ​​arasında Türkiye’yi ziyaret ettiniz. Ülkedeki siyasi ve ekonomik durumu siyasi partiler, iş dünyası ve sivil toplum temsilcileri ile tartışma şansına sahip oldunuz. Bu gezi, birkaç hafta sonra yayınlanan AP Türkiye 2018 raporunu nasıl etkiledi?

Normalde AP raporu, Avrupa Komisyonu’ndan birkaç ay önce yayınlanan ülke raporudur. Komisyon’un Türkiye’nin katılım sürecine çeşitli yönleriyle bakabilecek bu konuda bilgi verebilecek çok sayıda çalışanı var ve bizimki aslında onların raporuna yorum/tepki raporu. Avrupa Komisyonu’nun raporu çok uzun olduğu için AP’nin normalde yaptığı şey, çoğunlukla, Avrupa’da her zaman en önemli ve kilit konular olan yargı ve basın özgürlüğü gibi konulara odaklanmak.

Bu yüzden, Türkiye’de her zaman yapmaya çalıştığım şey hükümetle, muhalefet partileriyle, sendikalarla, iş ortamıyla, STK’larla ve bazen başkalarına iş ziyareti yapmaktır. Bunun için İstanbul ve Ankara dışındaki şehirlere de ziyaretlerim oldu. En son Mardin’e gittim. Bu görüşmeler doğal olarak raporu etkiledi. Mesela, Mardin’de, orada Ermeni cemaati ile konuştum, bu yüzden rapora yansıtıldı. Birçok Hıristiyan Demokrat politikacı için bunun önemli bir konu olduğunu biliyorum. Ve böylece Türkiye’nin dini azınlıklarla izledigi politikalarda var raporda.

‘Ermeni soykırımı’ konusu?

Evet, ama dürüst olmak gerekirse, bunun katılım müzakerelerinin bir parçası olması gerektiğini düşünmüyorum. Ve öyle değil. Aslında, parlamentonun konumuna atıfta bulunmak dışında raporda bundan söz etmedik. Rapor metninde değil, sadece “saygı duyulan” bölümdedir. Raportör olarak atandığımdan beri, bu konuyu çözme şeklimiz bu. Son raporda, AP’nin net bir konumu olmadığı için değil, ancak katılımla ilgilenen Türkiye raporunda yazılmaması gerektiğini düşündüğümüz için referans yok.

Türkiye’ye yaptığım son ziyaretimde yaptığım diğer şeylerden biri de İstanbul’daki yeni havalimanı işçilerini temsil eden sendikalarla buluştum. İşçilerin haklarının ihlali anlamında kaç kişinin öldüğü ve orada olan her şey hakkında konuştuk. Bu, rapora yansıyan bir şeydir.

Bunun yanında Selahattin Demirtaş davasını çok yakından takip ediyorum, bu yüzden davası hakkındaki en son bilgileri almak için ailesini ve Diyarbakır’daki avukatlarını ziyaret ettim. Bunların hepsi raporda belirtilen konular.

Ocak 2018’de Hürriyet’e, AB’nin, Türkiye politikasında bazı ciddi hatalar yaptığını söylediniz. Bazı örnekler verir misiniz?

Bence Kıbrıs sorununu çözmeden Kıbrıs’a izin vermemiz mesela. Türkiye ile belirli stratejileri her zaman engelleyebilecek bir üye devletiniz varsa (Kıbrıs Rum Kesimi)… Bunun büyük bir hata olduğunu düşünüyorum. Kıbrıs’ta bir çözüm bulmada en büyük kaldıraç AB üyeliği idi. Ama biz orada o çözümü bulmadan Kıbrıs’ı AB’ye aldık.

Diğer hata, AB’nin katılım süreci konusunda hiçbir zaman dürüst olmadığı gerçeğidir. Geçenlerde bir konferanstaydım ve bir Türk katılımcı, “Allahtan AB parlamentosunun bu oylamasından sonra Merkel var.” dedi. Ve ben gülmeye başladım; Dedim ki, “Ciddi misin?” Merkel, 2005’ten itibaren muhtemelen Türkiye’nin üyelik sürecine asla inanmayan bir lider. Bu ikiyüzlülük. Türkiye mükemmel bir demokrasi olsa bile, Merkel ve mesela Sarkozy Türkiye’yi AB’de istemeyecekti. Benimle fark bu. Biri açıktan diğerleri politik ve oyalamacı.

Türkiye’nin AB’ye ait olmadığını sanmıyorum. Bence bir Avrupa ülkesi. Tabii ki, bu kadar büyük bir ülkenin, girmeden önce AB’nin bazı reformlarına ihtiyacı olacak. Türkiye’de birçok insanın değerlerimizin çoğunu paylaştığı kanısındayım.

Benim açımdan, güvenilir bir süreç yapmazsanız AB-Türkiye ilişkilerinde herhangi bir kaldıraç sağlayamazsınız ve katılım müzakerelerinde bunu asla yapmadık. Türkiye’yi unuttuk; Mülteci Anlaşması için onlara ihtiyacımız olana kadar hiçbir zaman AB-Türkiye zirvelerinde bulunmadık.

Mülteci Anlaşması boyunca, büyük çaplı bir yeniden yerleştirme, fasılların açılması, vize ve Gümrük Birliği vb. İle ilgili sözümüzü tutmadık. Türk seçmenlerinden çoğunun tüm süreci niçin bu gözle gördüğünü çok iyi anlıyorum. Türkiye’de “bizi Avrupa kulübünün bir parçası olmamızı gerçekten istemiyorlar” sözlerini duymak oldukça normal.

Evet, en üzücü olan kısım, AP’nin her zaman Türkiye’nin gerçek katılımının en güçlü destekçisi olduğudur. Fasılların açılması için sürekli çağrıda bulunduk. Konsey  maalesef her zaman çok daha ikiyüzlü ve bugün olduğundan daha ikiyüzlü kaldı. Ancak şu anki şartlar altında, herkes Türkiye’nin asgari kriterleri bile karşılamaktan çok uzak olduğunu biliyor. Bütün bu gazeteciler ve insan hakları savunucuları hapishanedeyken, katılım süreci hakkında konuşmaya gerek yok. Bu, mevcut koşullar altında sadece teorik, gerçekliği olmayan bir tartışma olur.

Bazılarının dile getirdiği ‘AB, Türkiye’yi Müslüman bir ülke olduğu için istemiyor’ fikrine ne dersiniz?

AB her zaman Hıristiyan-Demokratik siyasi aile olmuştur. Peki bunlar bütün AB’yi yönetiyorlar mı? Hayır. Onların AB üzerinde büyük bir etkisi var mı? Evet. Ancak, kesin olarak, AP’nin üyelik müzakerelerinin resmi olarak askıya alınmasının nedeni bu değil.

Partim, her zaman Türkiye’nin AB üyesı olması için aday bir ülke olduğuna ve olması gerektiğine inandı. Bu konudaki tutumumuz değişmedi, ancak Türkiye içindeki gelişmeler büyük ölçüde kötüleşti. Bu nedenle, AB’de Türkiye’nin üye olmasını istemeyen insanlar olduğu ve arttığı açık. Ağırlıklı görüşün bu olduğunu bile söyleyebilirim. Ancak bunda Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın son birkaç yılda yaptıklarının etkisi çok daha fazla.

İstanbul’daki Kadir Has Üniversitesi’nden yapılan bir ankete göre, Türklerin yaklaşık yüzde 52’si Türkiye’nin AB üyelik başvurusunu destekliyor. Onlara hangi mesajı göndermek istersiniz?

Öncelikle, açık konuşayım: katılım müzakerelerinin askıya alınmasını talep etsek bile, Türkiye AB üyesi olmak için aday bir ülke olarak kalacaktır.

Bu hükümetle katılım hakkında konuşmaya devam etmenin bir anlamı olduğunu sanmıyorum.

Çağrımızın, katılımla ilgili AB’nin 49’uncu maddesine yani ne zaman isterse tekrar basvuru yapma hakkına halel getirmediğini bildirdik. Yani bu durum gelecekte Türkiye’nin hiçbir zaman AB üyesi olamayacağı anlamına gelmez.

AB’nin değerleri nelerdir? Özgürlükleri, ekonomik çekiciliği… Türkiye’de birçok insan hala ülkelerinin bu yönde gitmesini istiyor! Bu değerleri aday bir ülke ile sürdürmek istemezsek, Avrupa sahip olduğu çekiciliği kaybedecektir. Bu nedenle Polonya ve Macaristan’a karşı bu 7 numaralı prosedürün uygulanmasından yanayım çünkü bunların korunmamız gereken değerler olduğunu düşünüyorum. Aynısı, AB’ye katılmak isteyen bir ülke için de geçerlidir. Bu insanlara şunu söyleyebilirim: lütfen mesajlarınızı kendi hükümetinize gönderin, AB’yi bunun için suçlamayın. Vize ücretsiz seyahat için gerekli olan reformları uygulamadığı için kendi hükümetinizi suçlayın.

AP, Türkiye’nin kriterleri yerine getirdiğinde vize serbestleşmesi lehinde oy kullanacağını açıkça belirtti. Hükümeti, vizesiz seyahat için son kriterleri düzeltmek için zorlayın. Aynısı Gümrük Birliği’nin modernizasyonu için de geçerli. Ekonomilerimiz o kadar bağlantılı ki, Türkiye’nin sağlıklı bir ekonomi olmaya devam etmesi bizim için de önemli ve aynı zamanda Türk seçmenlerin de yararına.

Fakat bu ticari ilişkiyi modernize etmek için, demokratik reformlar söz konusu olduğunda bazı olumlu işaretler görmemiz gerekiyor. Anahtarın Ankara’da olduğunu ve bu nedenle, Türk halkının bu konuyu kendi hükümetleri ile gündeme getirebilecek kadar güçlü olması durumunda, gerçek adımlar atılabileceğini söyleyebilirim.

[TR724] 14.3.2019

Devlet yönetiminde şûra ilkesi [Dr. Yüksel Çayıroğlu]

Şûra, İslâm’ın devlet yönetimiyle ilgili ortaya koymuş olduğu en önemli ilkelerden birisidir. Zira konuyla ilgili naslar ve Allah Resûlü’nün uygulamaları siyasi düzenin şûra esasına dayanması gerektiğini göstermekte ve onu, yönetimin en temel esaslarından birisi kabul etmektedir. Bu açıdan tefsir, hadis ve fıkıh kitaplarının yanı sıra özellikle siyaset-i şer’iyye literatüründe şûranın mahiyeti, önemi, maksadı ve hükümleri üzerinde genişçe durulmuştur.

Son asırlarda Batı’nın demokrasi yolunda önemli ilerlemeler kaydetmesinin yanı sıra İslâm ülkelerinin koyu bir despotizme teslim olmasıyla birlikte şûra hakkında yapılan çalışmalar daha da yoğunluk kazanmıştır. Bu çalışmalarda öncelikli olarak şûranın demokrasiyle olan ilişkisi ortaya konulmaya çalışılmış; diğer yandan da o, otoriter rejimlerin panzehiri, müstebit yönetimlerle başa çıkmanın en etkili çözümü olarak sunulmuştur.

Hiç şüphesiz Kur’an’da mü’min toplumun en temel vasıflarından biri olarak gösterilen ve pek çok hadiste ısrarla üzerinde durulan şûranın, kendinden beklenilen fayda ve maslahatların gerçekleşmesi için onun iyi anlaşılması ve layıkıyla yapılması gerekir. Yoksa tarihteki Firavunların da asrımızın diktatör rejimlerinin de danışma heyetleri olmuştur. En büyük diktatör ve despot yöneticiler bile etraflarında “danışmanlar” bulundurmuş ve belirli meseleleri onlarla “istişare” etmişlerdir.

Ne var ki bütün bunların İslâm’ın öngördüğü ve Efendimiz’in tatbik ettiği şûrayla bir alakası yoktur. Demek istememiz o ki, şeklî ve sembolik olarak icra edilen fakat özü ve mahiyeti ihmal edilen bir toplantının -ismine her ne denirse denilsin- “şûra” olarak görülmesi mümkün değildir. Şûranın mahiyeti ve asıl maksadı anlaşılmadıkça, şûra heyeti ehil ve liyakatli kişilerden oluşmadıkça, her türlü baskı ve tehdidin bertaraf edildiği tam bir fikir özgürlüğü bulunmadıkça ve şûra sonuçları kararlılıkla uygulanmadıkça ondan beklenilen hayır ve semereler de elde edilemeyecektir.

Şûranın Tanım ve Mahiyeti

Aslı Arapça olan şûra kelimesi ş-v-r kökünden gelir ve satılacak hayvanın alıcı tarafından binilerek test edilmesi, arı kovanından bal çıkarılması gibi anlamlara gelir. Şûranın sözlük anlamıyla ilgili yapılan açıklamalar “ortaya çıkarmak” ve “almak” kelimeleri etrafından toplanmaktadır. Şûranın terim anlamı da bu kelimelerle ifade edilebilir. Buna göre o, başkalarının fikrini ortaya çıkarma ve almadan ibarettir. (Tâcu’l-arûs, “ş-v-r” md.)

Yani nasıl ki arının bin bir çiçek özünden topladığı ve kovana koyduğu bal, oradan alınarak dışarı çıkarılıyor ve kendisinden istifade ediliyorsa, şûra heyetine katılan kimselerin fikirleri de onların zihinlerinden alınarak bunlardan istifade edilmelidir.  Biraz daha açacak olursak şûra, daha ziyade zor ve karmaşık bir meselenin ehil kişilere arz edilmesi, bütün boyutlarıyla ve derinlemesine ele alınıp değerlendirilmesi ve neticede mevcut fikirler arasından en doğru ve en isabetli görüşün ortaya çıkarılmasını ifade eder. Bu yönüyle o, hem bir bilgi ve tecrübe paylaşımı hem bir fikir alış-verişi hem de hayırda yardımlaşma olarak görülebilir.

Şûra ile hedeflenen maksatların hâsıl olması için, şûra heyetinde bulunan herkesin eşit söz hakkına sahip olması, teklif ve itirazların rahatça ortaya konulabilmesi, hatır-gönül ilişkilerinin işin içine girmemesi, yani hakkın hatırının âli tutulması gerekir. Bunu sağlamanın yolu ise istişarenin öncelikle ehil kişilerle yapılması, arkasında da baskı, korkutma, çıkar ilişkisi gibi, görüşlerin rahatça ortaya konulmasına engel olacak her türlü faktörün bertaraf edilmesidir.

Bunun yanı sıra şûra heyetine katılan insanlar fikrini açıklamaya teşvik edilmeli ve cesaretlendirilmeli; izhar edilen her bir görüş saygıyla ve hatta takdirle karşılanmalıdır. Hiç kimse ortaya koyduğu fikir ve düşüncesinden ötürü eleştirilmemeli ve ayıplanmamalıdır. İstişarenin Kur’ân ve Sünnet’in ruhuna uygun olarak yapılması ve verimli olması da buna bağlıdır.

Peygamber Efendimiz’in ve dört halifenin sahabeyle yapmış olduğu istişarelere bakılacak olursa, bunların tamamıyla bu çerçevede gerçekleştiği görülecektir. Efendimiz, sahabeye karşı, “Bana görüşlerinizi söyleyin.” diyerek birçok önemli meseleyi istişareye açmış, onlar da isabetli gördükleri fikirlerini çok rahatlıkla dile getirmişlerdir. Hatta zaman zaman bazı kritik anlarda sahabeden kimileri fikri sorulmasa bile Efendimiz’e hitaben, “Ya Resûlüllah, bu, gökler ötesi âlemlerden gelen bir vahiy midir, yoksa sizin kendi görüşünüz mü?” diye sormuş, Efendimiz’in kendi kararı olduğunu öğrendikten sonra da rahatlıkla kendi teklifini yapmıştır. Bu da onların şûra kültürünü ne ölçüde içselleştirdiğini göstermektedir.

Hadis kitaplarında Efendimiz’in sahabeyle istişaresine dair onlarca misal bulmak mümkündür. Bir fikir vermesi adına bunlardan birini zikretmek istiyoruz. Hendek savaşının şiddetlendiği anlarda Allah Resûlü, düşmanları arasında bulunan Gatafan kabilesiyle anlaşma yapmak üzere harekete geçmişti. Bu anlaşmaya göre Gatafanlıların savaş meydanını terk etmesi karşısında Medine hurmalarının üçte birini onlara verecekti. Anlaşma metni hazırlandıktan ve imza aşamasına geçildikten sonra Allah Resûlü bu durumu, Sad b. Muaz ve Sad b. Ubade ile istişare etmiştir.

Sad b. Muaz, sulh kararının Allah’ın bir emri olmadığını öğrendikten sonra şöyle demiştir: “Ya Resûlallah, biz müşrik bir kavim iken onlar, misafir olmadıkça veya satın almadıkça Medine’den bir hurma bile yiyemiyorlardı. Allah bize İslâm’ı nasip ettikten, bize hidayet buyurduktan, bizi Seninle ve İslâm’la aziz kıldıktan sonra mı mallarımızı onlara vereceğiz. Vallahi bizim böyle bir sulha ihtiyacımız yoktur. Allah bizimle onlar arasında hükmünü verinceye kadar onlarla savaşırız.” Bunun üzerine Allah Resûlü anlaşmadan vazgeçmiştir. (İbn Hişam, 2/223)

Şûranın uygulama alanı çok geniştir. Esasında o, bir problemle karşılaşan her bir insanın başvurabileceği çok önemli bir dinamiktir. Kur’ân-ı Kerim’in çocuğun sütten kesilmesi gibi küçük bir meseleyi bile anne-babanın istişareyle karara bağlamalarını emretmesinden (el-Bakara, 2/233) yola çıkarak, hangi konumda bulunursa bulunsun bütün yöneticilerin, sorumluluğu altındaki insanları ilgilendiren önemli meseleleri onlarla istişare ederek karara bağlaması gerektiği sonucunu çıkarabiliriz.

Bununla birlikte şûra kavramının İslâmî literatürdeki kullanımına baktığımızda, yöneticilerin, özellikle de devlet başkanının dinî, içtimaî ve idarî meseleleri ehlü’l-hal ve’l-akd denilen istişare heyetine getirerek burada müzakereye açması anlamında kullanıldığını görürüz. Bu sebepledir ki o, devlet işlerinin sağlıklı yürütülmesinde çok önemli bir esas ve ilke olarak görülmüştür. Öyle ki Endülüslü Malikî fakihi İbn Atıyye, şûra yöntemini terk eden yöneticinin azledilmesi gerektiğini ve bu hükümde bir ihtilaf bulunmadığını söylemiştir. (Kurtubî, 4/249)

İslâm’ın şûraya verdiği önem

Kur’ân, birçok âyet-i kerimede farklı şahıs ve kavimlerin yapmış olduğu istişarelere yer vermiştir. Hiç şüphesiz bunlardan çıkarılacak önemli dersler vardır. Fakat biz burada özellikle kesin ve net ifadelerle şûranın emredilmiş olduğu iki âyet-i kerime üzerinde durmak istiyoruz. Bu âyet-i kerimelerden birinin yer aldığı sureye “eş-Şûra” isminin verilmesi şûranın önemine dikkat çekmesi açısından manidardır.

Şûra suresinde yer alan âyet-i kerime şu şekildedir: “Onlar (öyle kimselerdir) ki Rablerinin çağrısına icabet eder ve namazı dosdoğru kılarlar; onların işleri kendi aralarında şûra iledir; kendilerine rızık olarak verdiğimizden de infakta bulunurlar.” (eş-Şûrâ, 42/38) Âyet-i kerime dikkatle düşünüldüğünde Yüce Allah’ın şûraya nasıl bir kıymet verdiği açık olarak görülmektedir. Zira âyet, mü’minleri, Allah’ın çağrısına icabet eden kimseler olarak tanımladıktan sonra, bu icabetin bir gereği ve neticesi olarak üç mühim amel zikretmiştir. Bunlar da namaz, istişare ve infaktır. Şûranın, namaz ve infak gibi bedenî ve malî ibadetleri kendinde cem eden İslâm’ın iki temel rüknünün arasında zikredilmesi onun, ibadet ölçüsünde bir muamele olduğunu göstermektedir. Dolayısıyla şûrayı önemsemeyen veya hakkıyla uygulamayan bir toplum tam anlamıyla Allah’ın çağrısına icabet etmemiş olacak ve kâmil manada Müslüman kabul edilmeyecektir.

Âyet-i kerimede yer alan,  وَأَمْرُهُمْ شُورَى بَيْنَهُمْ “Onların işleri kendi aralarında şûra iledir.” ifadesinin de ayrıca üzerinde durmak gerekir. Müfessirlere göre bu âyet, ihbarî bir lafızla gelse de inşaî bir anlam ihtiva etmektedir. Hatta bazı müfessirler, bu ifadelerin şûrayı mü’minler için temel ve ayrılmaz bir vasıf olarak zikretmesinden hareketle, âyetin, emir kipinden daha güçlü bir şekilde vücubiyete delalet ettiğini söylemişlerdir. Ayrıca âyetin isim cümlesiyle gelmesi ve onun da istikrar ve sübuta delalet etmesi de şûranın taviz verilmeyecek, her zaman ve her mekânda uygulanacak temel bir karar alma yöntemi olduğuna işaret etmektedir.

Âyet-i kerimede yer alan “emr” lafzının umumî bir lafız olması da istişarenin uygulama alanının genişliğini göstermektedir. Bu lafzın, mü’minlere izafeten “emruhum-onların işleri” şeklinde sevk edilmesi, mü’minleri kendi işlerini başkalarına bırakmadan kendilerinin halletmeleri gerektiğine dikkat çekmektedir. Âyette yer alan “beynehüm-kendi aralarında” ifadesinden yola çıkarak da şûrada hiç kimsenin bir başkasına üstünlüğü olmadığını, yani şûraya katılma konusunda herkesin eşit olduğunu söyleyebiliriz. Zira burada yönetici-yönetilen, zengin-fakir ayrımı yapılmamış ve bütün mü’minler aynı seviyede değerlendirilmiştir.

Âl-i İmran sûresinde yer alan ikinci âyet-i kerime ise şu şekildedir: “O vakit, Allah’tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın. Şayet Sen, kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz onlar Senin etrafından kopup giderlerdi. Şu halde onları affet, bağışlanmaları için duada bulun ve işlerde onlarla istişare et. Artık kararını verdiğin zaman da Allah’a dayanıp güven! Çünkü Allah, kendisine tevekkül edenleri sever.” (Âl-i İmrân, 3/159)

Âyetin daha iyi anlaşılması adına nasıl bir zeminde nazil olduğuna bakalım. Bilindiği üzere Allah Resûlü, Uhud savaşı öncesi sahabeyle istişare etmiş ve kendisi savunma savaşı yapmayı daha uygun görse de çoğunluğun görüşüne uyarak meydan savaşına çıkmıştı. Fakat Uhud’da yetmiş sahabe şehit olmuş, yara almayan kimse kalmamış ve Allah Rasûlü’nün de yüzü yarılmış ve dişleri kırılmıştı. Efendimiz, gördüğü rüya üzerine yaşanacak bu felaketleri bilmesine rağmen sırf istişare disiplinini oturtabilme ve mü’minler için temel bir ahlâk haline getirebilme adına istişare sonucuna bağlı kalmıştı. İşte yukarıdaki âyet-i kerime bu hâdiseler üzerine nazil olmuş ve kıyamete kadar gelecek mü’minler için istişare ile ilgili çok önemli ilkeler vaz etmiştir.

Uhud savaşı sonrası bazılarının aklına, “İstişare kararına uyulup Uhud’a gitmek yerine Medine’de kalınsaydı bu sıkıntılara maruz kalınmazdı.” şeklinde düşüncelerin gelmesi, dolayısıyla da su-i zan ve atf-ı cürümlerin ortaya çıkması muhtemeldi. Allah böyle kritik bir anda öncelikle Efendimiz’in yumuşak davranmasını methetmiş, arkasından da sahabeyi affetmesini, onlar adına Allah’tan mağfiret dilemesini, alınacak yeni kararlarda yine istişareye müracaat etmesini ve Allah’a tevekkül ederek kararlılıkla istişare kararını uygulamasını emretmiştir.

Demek ki şûrada alınan kararların uygulanması ne tür sonuçlara yol açarsa açsın, kesinlikte ondan vazgeçilmemeli, şûra heyeti suçlanmamalı, müsamaha ve hoşgörü elden bırakılmamalı ve şûranın dışında çözüm arayışlarına girilmemelidir. Bunlar, şûranın müstakim bir çizgide devam edebilmesi, sürekli olması ve insanların cesaretle fikirlerini söyleyebilmeleri adına oldukça hayatî esaslardır.

Âyet-i kerime emir kipiyle gelmiştir. Emir kipi ise mendupluk veya mübahlığa sarf eden bir karine olmadıkça vücubiyet (zorunluluk) ifade eder. Âyet, her ne kadar doğrudan Allah Resûlü’nü muhatap alsa da esasında O’nun şahsında bütün mü’minlere hitap etmektedir. Zira vahiyle desteklenen ve fetanet-i uzma sahibi bulunan Resûl-i Ekrem’e emredilen istişarenin, ümmetine emredilmemesi düşünülemez. Hatta şöyle denilebilir: İstişare gökler ötesi âlemlerden sürekli vahiy alan Allah Resûlü için bile farz olduğuna göre, böyle bir hususiyeti bulunmayan mü’min yöneticilere evleviyetle farzdır.

Şûranın dindeki yerine ve önemine dair bu iki önemli âyetin yanında Allah Resûlü’nden de çok sayıda hadis gelmiştir. Bu hadislerin bazılarında Allah Resûlü (s.a.s), istişare eden kimsenin pişmanlıktan kurtulacağını (el-Mu’cemu’l-evsat, 6/365), hüsran yaşamayacağını (es-Sünenü’l-kübra, 10/187), en doğru neticeye ulaşacağını (İbn Ebi Şeybe, Musannef, 5/298) beyan etmiştir.

Şu rivayetler de Allah Resûlün’den nakledilmiştir: “Meşveret eden kimse asla bedbaht olmaz, bir görüşle yetinen kimse de bahtiyar olmaz.” (Müsnedü’ş-Şihâb, 2/6) “Ümmet-i Muhammed’den meşveret edenler doğru yoldan mahrum kalmayacakları gibi, onu terk edenlerden de sapkınlık eksik olmaz.” (Şuabu’l-îmân, 10/41) “İdarecileriniz içinizden iyi kişiler, zenginleriniz cömert kişiler olduğu ve işleriniz de istişare ile yürüdüğü sürece, sizin için toprağın üstü toprağın altından daha hayırlıdır.” (Tirmizî, Fiten, 78)

Allah Resûlü (s.a.s), âyet ve hadislerde önemi üzerinde durulan istişareyi bizatihi pratik hayatında da hassasiyetle tatbik etmiş ve ümmetine örnek olmuştur. Hadis ve siyer kitaplarına bakıldığında Hz. Peygamber’in vahyin dışında kalan ve Müslümanların genelini ilgilendiren hemen her meseleyi ashabıyla istişare ederek karara bağladığı görülmektedir.

Mesela Efendimiz (s.a.s), Bedir’de düşmanın karşısına çıkıp çıkmama, Bedir esirlerine yapılacak muamele, Hudeybiye sulhu öncesi müşriklerin üzerine yürüyüp yürümeme gibi savaşla ilgili pek çok meseleyi ashabıyla istişare ettiği gibi; insanların namaza hangi usulle çağrılacağı veya mescide minber inşa edilmesi gibi hakkında vahiy bulunmayan bir kısım dinî meseleleri de istişareyle karara bağlamak istemiştir. Hatta O (s.a.s), ifk olayı gibi daha çok şahsını ilgilendiren meselelerde bile zaman zaman sahabeye müracaat etmiş ve onların fikirlerini almıştır. (Buharî, Şehâdât, 15)

Ebu Hureyre’nin, “Allah Resûlü’nden daha çok arkadaşlarıyla istişare eden bir kimse görmedim.” (Tirmizî, Cihâd, 34) şeklindeki sözleri de şûranın Nebiyy-i Ekrem’in hayatında ne derece önemli bir yer tuttuğuna işaret etmektedir. Hatta Efendimiz’in (s.a.s), “Müslümanlarla istişare etmeden bir idareci tayin edecek olsaydım, Abdullah b. Mesud’u tayin ederdim.” (Tirmizî, Menâkıb, 38) şeklindeki sözlerine bakılacak olursa, O’nun toplumu ilgilendiren bütün işlerini vahiy gelmediği sürece meşveretle karara bağladığını söylemek mümkündür.

Allah Resûlü’nün bütün bu uygulamalarına yakından şahit olan Hulefa-i Raşidin de dinî, içtimaî, askerî ve idarî pek çok müşkül meseleyi istişareyle çözüme kavuşturmuştur. Ebu Hureyre, “Allah Resûlü’nün ashabından daha fazla istişare eden bir kimse görmedim.” şeklindeki tespitleriyle bu noktaya ışık tutmuştur. (es-Sünenü’l-kübrâ, 7/73) Allah Resûlü’nün hakkında vahiy nazil olmayan bütün toplum meselelerini istişareyle çözdüğüne şahit olan sahabe, istişareyi hayatlarında çok önemli bir ahlâk ve kültür hâline getirmiştir.

Hz. Ebu Bekir’in kendisine bir dava arz edildiğinde sırasıyla Kur’ân ve Sünnet’e müracaat ettiği, buralarda bir hüküm bulursa onunla hükmettiği; bulamadığı takdirde ise insanların önde gelenlerini toplayarak onlarla istişare ettiği rivayet edilmiştir. (Dârimî, Sünen, 1/262)

Esasında tarih kitaplarına bakıldığında bunun, dört halifenin tamamının uyguladığı bir yöntem olduğu görülecektir. Onlar, devlet başkanının seçilmesi, vali ve ordu komutanlarının atanması, savaş ve sulh kararlarının verilmesi, Kur’ân’ın toplanması ve çoğaltılması, devlet teşkilatının oluşturulması, içki içenlere ve zekât vermeyenlere uygulanacak ceza gibi pek çok dinî ve idarî meseleyi istişareyle karara bağlamışlardır.

Şûranın Fayda ve Maksatları

Şûra, Kur’ân ve Sünnet’te riayet edilmesi gereken kesin bir farz olarak vaz edilse de naslarda onun teferruatına ait düzenlemelere yer verilmemiş; konuyla ilgili detay hükümler insan aklına ve tecrübesine havale edilmiştir. Hiç şüphesiz bu da İslâm fıkhının her devirde uygulamaya açık, esnek ve dinamik yapısının bir göstergesidir. Şûranın doğru bir şekilde uygulanabilmesi ise daha ziyade onunla gözetilen maksat ve maslahatların iyi kavranmasına bağlıdır. Zira şûra yapıldığı halde onunla hedeflenen faydalar gerçekleşmiyorsa şûra layıkıyla yapılmıyor demektir.

Hiç şüphesiz şûranın en başta gelen ve en önemli olan maksadı istibdadın, diktanın ve tahakkümün Müslüman toplumdan sökülüp atılmasıdır. Bütün bir ümmeti ilgilendiren işlerin tek bir kişiye havale edilmesinin ve gücün tek bir şahsın veya oligarşik bir grubun elinde temerküz etmesinin; yozlaşmayı, hak ihlallerini ve hürriyetlerin kısıtlanmasını beraberinde getireceğinde şüphe yoktur. Bu itibarladır ki Allah, şûrayı yöneticiler için mutlaka uyulması gereken temel bir vazife, yönetilenler için ise vazgeçilmesi mümkün olmayan temel bir hak ve sorumluluk olarak belirlemek suretiyle, toplumun yönetime dair işlerinin yine toplum tarafından seçilecek ehliyetli kişilerin vereceği kararlarla idare edilmesini murad buyurmuştur.

Kur’an, Firavun ve Nemrut gibi muayyen şahsiyetlerin yanı sıra pek çok âyet-i kerimede genel ifadelerle zorba ve müstebitleri zemmetmiştir. Zira Kur’ân’ın önemli hedeflerinden birisi de insanları mutlakiyetçi rejimlerin tasallutundan kurtarmak, bunun yerine kendi seçtikleri, razı oldukları ve sevdikleri şahısların yönetici olmasını; görevi devraldıktan sonra icraatlarının denetlenmesini ve kontrol edilmesini; hata ve yanlışları karşısında hesaba çekilmesini, uyarılmasını ve ıslah edilmesini; bütün bunlarla zulümleri önlenemezse de azledilmesini temin etmektir. İşte bütün bunları sağlamanın en etkili yolu olarak İslâm şûrayı emretmiştir.

Şûranın diğer önemli bir yönü ise hata ve yanılmaları en asgari seviyeye indirmesidir. Bir insan, akıl, mantık ve muhakeme yönüyle ne kadar gelişirse gelişsin yine de onun bilgi ve tecrübesi sınırlı kalacaktır. Zira insan, tabiatı itibarıyla zayıf bir varlıktır. Hata ve unutmaya maruz kalabilir. İdrak ve ihatası sınırlıdır. Nazarı kasır olduğundan önündeki zarar ve tehlikeleri göremez. Çoğu zaman hâdiseleri bütüncül olarak değerlendiremez. Bu sebeple de onun özellikle çetin ve karmaşık problemleri tek başına çözebilmesi, koca bir milletin kaderiyle ilgili meselelerde isabetli kararlar verebilmesi çok zordur. Fakat istişare ortamında herkesin sahip olduğu bilgi, tecrübe ve birikim bir araya geldiğinde meseleler daha çok vuzuha kavuşacak, hakikatler daha net görülecek ve tek kişiye nispetle hata etme oranı çok daha azalacaktır.

Şûra ile hedeflenen maksatlardan bir diğeri ise yöneticilerle yönetilenler arasında güven, sevgi ve saygı bağları oluşturmaktır. Zira kendilerini ilgilendiren işlerde insanlara fikirlerinin sorulması, onlara kıymet vermenin ve haklarını gözetmenin bir ifadesidir. Bu sayede insanların kalbleri kazanılmış ve gönülleri tamir edilmiş olacaktır. Üstelik karar alma süreçlerine dâhil edilen insanlar, çıkan kararları daha çok sahiplenecek ve onları daha kolay uygulayacaklardır.

Devlet başkanı halkın vekili olduğuna göre onun icraat ve tasarrufları temel itibarıyla müvekkillerin irade ve taleplerine göre şekillenmelidir. İşte yöneticilerin, raiyyenin genel durumunu, duygu ve düşüncelerini, istek ve taleplerini, ihtiyaç ve zaruretlerini bilmelerinin ve buna uygun çareler üretmelerinin en etkili yollarından birisi şûradır. Mesela Peygamber Efendimiz, ashabının görüşünü almadan Bedir savaşına çıkmamış; aynı şekilde Huneyn savaşı sonrası Hevazin kabilesinin, esirlerini talep etmeleri üzerine kendi payına düşen esirleri teslim edeceğini ifade etse de sahabenin elinde bulundurduğu esirlerle ilgili kararı onlara bırakmıştır. (Buharî, Itk 13)

Esasen devlet başkanının, savaş ve barış gibi halkı derinden etkileyecek, istimlak ve vergi gibi onlara ekstra yükümlülükler getirecek veya dinin mubah kıldığı bazı fiilleri yasaklama gibi onların haklarını kısıtlayacak meselelerde, insanların nabzını tutmadan ve eğilimlerini öğrenmeden onlar adına karar vermesi adalet ve hakkaniyete de muhalif olacaktır. Bu açıdan şûranın hem halkın maslahatlarını gerçekleştirmede hem de en adil hükümlerin alınmasında da önemli bir etkisi olduğunu ifade etmek gerekir.

Muhtarlıktan devlet başkanlığına kadar hangi seviyede olursa olsun liderlik ağır ve mesuliyetli bir iştir. Dolayısıyla şûranın önemli bir yönü de bu ağır yükün paylaşılmasını sağlamaktır. Çünkü bir yükün altına ne kadar fazla omuz girerse yük de o ölçüde hafifleyecektir. Bu itibarla istişare, yöneticiler adına da büyük bir rahmettir. Onları alacakları yanlış kararların sorumluluğundan kurtarır. Zira ulema, şûrayla alınan kararlar hatalı bile olsa yöneticinin sorumluluktan kurtulacağını ifade etmişlerdir.

Bunun tam tersini söylemek de mümkündür. Bir idarecinin tek başına aldığı kararlar isabetli bile olsa o, şûra emrini terk etmenin vebalinden kurtulamayacaktır. Bu itibarladır ki şûra, yöneticilerin yönetilenlerle ilgili alacakları kararlara meşruiyet kazandıracaktır. Kurtubî, bazı akıl sahiplerinin şu sözünü nakletmiştir: “Karşılaştığım bir işte kavmimle istişare edip onların isabetli gördüklerini yaptığım sürece hiç yanılmadım. Çünkü isabet etmiş olsam, isabet eden onlardır, hata etmiş olsam, hata eden onlardır.” (Kurtubî, 16/37-38)

Esasında “yöneticilere itaat” kavramı, şûra emriyle birlikte değerlendirildiğinde daha iyi anlaşılmaktadır. Zira yöneticiler dinin muhkem hükümlerinin dışında kalan toplum meselelerini şûra ile çözeceklerine göre, bir yönüyle halk yine kendi kararlarına itaat etmektedir. Hatta itaatin çift yönlü olduğu da söylenebilir. Yönetilenler, yöneticinin meşru emirlerine itaat etmekle mükellef olduğu gibi, yöneticiler de yönetilenlerin aldığı şûra kararlarına itaat etmekle mükelleftir. Dolayısıyla itaat kavramı şûra ile dengelenmekte ve sınırlanmaktadır.

Bütün bunların yanı sıra işlerini sürekli istişareyle çözen insanlar zamanla farklı fikirlere açık olmayı ve saygı duymayı öğrenecek, muhalefet ve eleştiri ahlakına alışacak ve onların empati ve hoşgörü duyguları gelişecektir. Zira yeniliklere açık olmayan, farklılıklara tahammül edemeyen ve kendisini doğruların temsilcisi gibi gören bencil ve mutaassıp insanlarla gerçek bir istişarenin yapılabilmesi mümkün değildir.

Toplumda şûra kültürü oluşturulduğu takdirde istişare meclisleri birer okula dönüşecek, insanlar nemelazımcılıktan kurtularak toplum meseleleriyle daha yakından ilgilenecek, zihinler egzersiz yapa yapa problem çözmeye alışacak ve aynı zamanda geleceğin idarecilerinin yetişmesine de katkı sağlayacaktır.

Şûra Heyeti (Ehlü’l-hal ve’l-akd)

Hiç şüphesiz yukarıda sayılan maslahatların gerçekleşmesinin en önemli şartı, şûranın ehil ve liyakatli kimselerle yapılmasıdır. İstişare ister dinî problemlere fetva verilmesi ister kazaî meselelerin hükme bağlanması isterse devlet yönetimiyle ilgili kararların alınmasına ilişkin yapılsın, şûra heyetine katılacak kimselerin mutlaka bir kısım özelliklere sahip olmaları gerekecektir.

Burada aranması gereken ilk şart adalet ve emanet olmalıdır. Hz. Peygamber de, “İstişare edilen, kendisine güven duyulan kimse demektir.” (Ebû Dâvud, Edeb, 114) hadisiyle bu hususa işaret etmiştir. Allah Resûlü, “İstişare etmek isteyen kimseye doğru olandan başka bir şeyi tavsiye eden, kardeşine hainlik etmiştir.” (Ebû Dâvud, İlm, 8) sözleriyle de emanet ehli ve güvenilir olmanın önemini ortaya koymuştur. Dolayısıyla istişare ehlinin doğru olduğuna inandığı görüşleri hiç kimseden çekinmeden veya göze girme, dalkavukluk yapma, çıkar elde etme gibi kendi hesaplarını düşünmeden hak ve hakikatin sözcülüğünü yapabilen kimseler olması gerekir.

İkinci aranacak şart ise şûra heyetindeki kişilerin akıl, ilim ve fikir sahibi olmalarıdır. Zira muhakemesi gelişmemiş olan veya istişare edilecek konuyla ilgili belirli bir bilgi ve birikimi bulunmayan kimselerin isabetli kararlar verebilmeleri mümkün değildir. Allah Resûlü, “Aklı başında insanlarla istişare edin ki doğru yolu bulasınız.” (Kenzü’l-ummâl, 3/409); “Kesin karar ve temkinli hareket, re’y ve akıl sahipleri ile istişare etmek ve sonra da bu karara itaat etmektir.” (es-Sünenü’l-kübrâ, 10/191) şeklindeki sözleriyle bu hususa dikkat çekmiştir.

Hayatın, siyasetin ve hâdiselerin oldukça kompleks hâle geldiği ve uzmanlaşmanın hâkim olduğu günümüz şartlarında herkesin her meseleyi bilmesi çok zordur. Bu açıdan önemli olan şûra heyetinde, iktisat, hukuk, siyaset, sosyoloji ve fen bilimleri gibi farklı alanlarda uzmanlaşmış kişilere yer verilmesidir.

Gerek dinî bir meseleyi çözüme kavuşturabilmek gerekse dünya işleriyle ilgili alınan kararların dinîn ilke ve prensiplerine aykırı olup olmadığını test edebilmek için şûra heyetinde mutlaka ehil ulemanın bulunması gereklidir. Nitekim Hz. Ali bir seferinde, “Ya Resûlüllah, hakkında ilahî bir emir veya nehiy bulunmayan bir işle karşı karşıya kaldığımızda ne yapmamızı emredersiniz?” diye sorduğunda, Hz. Peygamber, “İbadet ehliyle ve dinin ruhuna vâkıf âlimlerle istişare ediniz. Tek bir görüşle amel etmeyiniz.” (Kenzü’l-ummâl, 2/341) şeklindeki sözleriyle bu vasıflara işaret etmiştir.

Şûra heyetinin diğer önemli bir özelliği de halkın seçtiği ve razı olduğu kişilerden oluşmasıdır. Zira esasında istişare bütün ümmetin hakkı ve vazifesidir. Fakat bunu gerçekleştirmek hem çok zor olacağından hem de herkesin her konuda fikir beyan etmesi doğru olmadığından istişare, onları temsilcisi olabilecek ehil insanlarla yapılmalıdır. Peygamber Efendimiz birçok hadislerinde halkın kendisinden razı olmadığı kişilerin yönetim işleriyle meşgul olmasını nehyetmiştir. (Müslim, İmara 65)

İmam Şafii’nin, hüküm verecek kimsenin, farklı görüşlere sahip insanları bir araya toplayarak onların fikirlerini alması gerektiği şeklindeki yaklaşımı da burada önem taşımaktadır. İmam Şafii’ye göre bir insan, zıt fikirler sayesinde meseleyi çok daha detaylı ve derinlemesine inceleme ve böylece en doğru görüşü bulma imkânına sahip olacaktır. (el-Ümm, 6/220) Dolayısıyla şûra heyetinde yer alan insanların farklı mezhep, meşrep ve gruplardan seçilmesi çok önemlidir. Şayet şûra heyetine dâhil olacak insanlar halk tarafından seçilirse bu şart da kendiliğinden yerine gelmiş olacaktır.

Sadece bir partiye, gruba veya düşünceye mensup olan insanların yapacağı istişare, kısır ve verimsiz olacaktır. Sadece kendi destekçileri ve yandaşlarıyla istişare eden bir devlet başkanının, hak ve adaleti temsil eden, halkın maslahatlarını gerçekleştiren isabetli icraatlar ortaya koyması mümkün değildir. Maalesef günümüz İslâm dünyasındaki yöneticilerin birçoğu, “danışmaya uygun gördükleri” kişilere danıştıkları için, siyaset oldukça yozlaşmış ve şûra kurumu da tahrif edilmiştir.

Son olarak belirtmek gerekir ki istişare konusu kimleri ilgilendiriyorsa onların fikrinin alınması gerekir. Buna göre bütün toplumu ilgilendiren meseleler onların temsilcileri sayılan ehlü’l-hal ve’l-akd’in istişaresiyle karara bağlanacaktır. Fakat belirli bir kesimi ve grubu ilgilendiren meselelerde ise ilgililere danışılmalıdır. Nitekim Allah Resûlü (s.a.s) Bedir esirleriyle ilgili verilecek kararı onlarla aynı kabileye mensup olan Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer’le istişare ederken, Gatafan kabilesiyle yapmayı düşündüğü sulh kararını ise bu anlaşma, Medine’nin hurmalarını vermeyi ihtiva ettiği için Medineli Evs ve Hazret kabilelerinin liderleri olan Sad b. Muaz ve Sad b. Ubade ile istişare etmişti. Allah Resûlü’nün, “Kızları hususunda kadınlarla istişare edin.” sözü de bu manaya delalet etmektedir. (Ebû Dâvud, Nikâh 24)

Şûra Kararlarının Bağlayıcılığı

Şûra konusuyla ilgili en önemli meselelerden birisi de şûra neticesinde nasıl karar alınacağı ve bu kararların devlet başkanını bağlayıp bağlamayacağıdır. Klasik dönem ulemasının çoğunluğu şûra kararlarını bağlayıcı görmezken, günümüzde konuyla ilgili çalışma yapan araştırmacıların çoğunluğu aksi görüş ortaya koymuştur.

Esasen her iki yaklaşımın da kendine göre haklı bir yönü vardır. İstişare sonucunun bağlayıcı olup olmaması istişare konusuna, şûra heyetine, istişare yapan kimsenin konumuna ve istişare kararlarının taalluk alanına göre değişecektir. Mesela bir kişinin evlenme, boşanma, alım-satım gibi şahsî işleriyle ilgili yaptığı bir istişare bağlayıcı olmayacaktır. Zira bu istişare kararı, şahsın kendisini ilgilendirmektedir. Fakat toplum adına yapılan ve başkalarının hukukunu ilgilendiren meseleleri elbette bunun gibi değerlendiremeyiz.

Aynı şekilde içtihat ehliyetini haiz bir müftünün veya içtihat ehliyetini haiz bir hâkimin fetva veya kaza konusuyla ilgili yaptıkları istişarenin bağlayıcı olmaması konunun tabiatı gereğidir. Zira ehlinden çıkmış ve mahalline ulaşmış hiçbir içtihadın bir diğerinden üstün tutulmaması, usul-i fıkıh ilminde kabul edilen temel bir prensiptir. Fakat bu tür konularda da yine istişareyle daha önceden bağlayıcı bir kısım düzenlemelerin yapılması ve kuralların konulması mümkündür.

Öte yandan bir devlet başkanının ulema tarafından ehlü’l-hal ve’l-akd diye isimlendirilen ve devletin en büyük şûra heyetini oluşturan kişilerle, önemli devlet meselelerine dair yaptığı istişarelere gelince, bunların bağlayıcı olması da yine başkalarının hukukuna riayetin ve şûranın maksadını gerçekleştirmenin bir gereğidir. Zira söz konusu şûra heyetinde alınan kararların devlet başkanı tarafından bağlayıcı görülmemesi, hak ihlallerine sebep olacak, şûra heyetindeki insanların motivasyonlarını kıracak ve şûrayı pasif ve etkisiz hâle getirecektir. Zira şûranın asıl vazediliş maksadı, istibdadın önüne geçmektir. Şûra kararlarına bağlı kalmaksızın yine kendi bildiğini yapan bir devlet başkanının olduğu bir ülkede, bu maksadın gerçekleşmesi mümkün olmayacaktır.

Bu açıdan yönetici konumunda bulunan insanların yapmış olduğu şûrayı sadece belirli problemlerin görüşülmesi ve müzakere edilmesi neticesinde bir kısım kararların alınması olarak görmek eksik bir yaklaşımdır. Zira o, alınan kararların uygulanmasıyla tamamlanır. Dolayısıyla şûrada alınan kararlar sadece bir öneri ve teklif değil, devlet başkanının uygulaması gereken bağlayıcı birer hükümdür.

Allah Resûlü’nün uygulamalarının da bu yönde olduğu görülmektedir. Mesela O (s.a.s) Bedir esirleriyle ilgili Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer’le istişare ettikten sonra şöyle buyurmuştur: “Şayet istişarede bu ikisi aynı fikirde ittifak etseydi onlara muhalefet etmezdim.” (Ahmed b. Hanbel, 29/518)

Allah Resûlü, fiilî uygulamalarında da bu ilkeye bağlı kalmıştır. Daha önce de geçtiği üzere O, kendisi farklı fikirde olmasına rağmen çoğunluğun fikrine uyarak Uhud’a çıkmıştır. Aynı şekilde Taif kuşatması uzayınca, sahabeyi geri dönmeye çağırmış; fakat sahabenin fetih gerçekleşmeden geriye dönmeyi istememesi üzerine bundan vazgeçmiş ve ertesi sabah onlara savaşma emrini vermiştir. Savaş sonrası sahabeden yaralananlar olunca, Efendimiz’in ikinci dönme çağrısı memnuniyetle karşılanmıştır. (Buharî, Tevhid 31)

Şûrada herkesin üzerinde ittifak edeceği kararlar almak en güzeli olsa da çoğu zaman bunun gerçekleşmesi zordur. İhtilaf edilen durumlarda yapılması gereken ise çoğunluğun görüşüne tâbi olmaktır. İbn Mâce’de yer alan, “Ümmetim sapıklıkta birleşmez. Eğer bir ihtilaf ortaya çıkarsa sevad-ı azam’a (çoğunluğa) tâbi olunuz.” (İbn Mâce, Fiten 8) hadisi de bunu emretmektedir. Aynı şekilde Hz. Ömer, kendisinden sonra halife seçmeleri adına altı kişilik heyet tayin ettiğinde onların oy çokluğuyla karar almalarını, oylar eşit olduğunda ise oğlu Abdullah’ın hakem tayin edilmesini söylemiştir. Cemaatten ayrılmamayı emreden hadislerle, İbn Mes’ud’un, mü’minlerin güzel gördüğünün Allah katında da güzel olduğunu bildiren sözleri de, çoğunluğun yanında olmanın, İslâm’ın genel karakterinde bulunan bir hususiyet olduğunu göstermektedir.

Şûra ve Demokrasi

Şûra ile ilgili çalışma yapan neredeyse bütün Müslüman araştırmacılar, şûra ve demokrasiyi kıyaslıyor, bu ikisinin benzer ve farklı yönlerini ortaya koyuyorlar. Hatta bazıları bu ikisinin aynı şeyler olduğunu ifade ederken bazıları da bunları tamamen birbirinin zıddı olarak ortaya koyuyor. Ne var ki şûrayı “İslam devletinin”, demokrasiyi de “laik devletin” birer parçası olarak ele alıp bu ikisi arasında kıyaslamalara gitmek usulen doğru bir yaklaşım değildir.

Elbette otoriterliği önleme, iktidar gücünün tek elde toplanmasına mâni olma, eşitliği ve fikir özgürlüğünü temin etme, adaleti gerçekleştirme gibi her ikisinin de hedeflediği veya üzerine oturduğu temel ilke ve prensipler vardır. Hatta demokrasinin özünün, insanların kendilerini yönetecek insanları seçebilmeleri, denetleyebilmeleri ve barışçıl yollarla değiştirebilmeleri olduğunu göz önüne alacak olursak, bir açıdan demokrasiyle şûranın aynı hedefte birleştiğini söyleyebiliriz.

Bununla birlikte şûra ve demokrasiyi birbirinin mukabili olarak konumlandırmak ve kıyaslamalara gitmek doğru değildir. Çünkü bu ikisi mahiyet ve yapıları itibarıyla birbiriyle kıyaslamaya uygun değildir.

En başta şûra, vahye dayanan dinî bir emirdir. Dolayısıyla şûrada görüş izhar edenler bunu sadece resmî bir görevin gereği olarak veya maaş karşılığı değil; dinî bir görev şuuruyla, sorumluluk hissiyle ve içtenlikle yerine getirirler. Ayrıca şûra ile alınan bütün kararların naslarla çelişmemesi ve dinin ruhuna uygun olması gerekir. Üstelik onun alanı oldukça geniştir. Sıradan bir insan, karşılaştığı problemlerle veya günlük işleriyle ilgili güvendiği insanlarla istişare yapacağı gibi, bir müftü de sorulan dinî bir soruya nasıl cevap vereceğine istişareyle karar verebilir. Aynı şekilde bir aile reisinden sınıftaki bir öğretmene, cemaat ve tarikat liderlerinden devlet liderine kadar herkes, altındaki insanları ilgilendiren ve onların hukukuna taalluk eden meseleleri onlarla istişare yapmak zorundadır.

Bütün bunların yanında istişarenin temelinde, iyiliği emredip kötülükten nehyetme, hakkı ve sabrı tavsiye etme, iyilik ve takvada yardımlaşma, insanlara nasihat ve hayırhahlıkta bulunma gibi temel ahlâkî ve dinî değerler yatmaktadır. Şunu da hatırlatmak gerekir ki şûra sadece bir istatistikten, parmak hesabından ibaret değildir. Bilakis o, ele alınan görüşlerin derin ve kapsamlı bir araştırmasının yapılması neticesinde en isabetli görüşe ulaşma çabasıdır.

Bütün bunlara karşılık demokrasi -her ne kadar bazıları onu bir felsefe ve dünya görüşü olarak sunmak isteseler de- temelde bir devlet rejimi, yönetim biçimi ve siyaset tekniğiyle alakalı bir meseledir. Günümüzde uygulanan şekliyle demokrasi, seküler ve profan bir dünya görüşünü temsil eder. Dolayısıyla İslâmî idealler ve hassasiyetler onun birinci önceliği değildir. Şûra kararlarında insanların uhrevî ve dünyevî maslahatları birlikte değerlendirilirken, demokrasinin hedefinde maddî ihtiyaçlar ve dünyevî refah vardır.

Fakat şunu da unutmamak gerekir ki ne şûranın ne de demokrasinin üzerinde ittifak edilmiş tek bir uygulama biçimi yoktur. Bunların teorisinin ve pratiğinin ortaya konulması biraz da onları temsil eden insanların tercihlerine bakmaktadır. Demokrasinin henüz yolda olduğu ve mükemmele doğru yol aldığı düşünülecek olursa tabii olarak onun Müslümanların dinî tercihlerini de göz önünde bulunduran bir yapıya kavuşturulması mümkündür.

Öte yandan demokratik ülkelerde, demokrasi, şûranın yerine geçmemekte ve onu ilga etmemekte; bilakis şûra, farklı şekil ve unvanlar adı altında -bir kısım eksikleri olsa da- uygulanmaya devam etmektedir. Mesela günümüz demokrasilerinde yer alan Parlamento ve Danıştay, şûranın fonksiyonunu kısmen yerine getirmektedir. Aynı şekilde devletin farklı kurumlarının, “ekonomi şûrası”, “sanayi şûrası”, “şehircilik şûrası”, “turizm şûrası” gibi isimler adı altında belirli periyotlarla düzenledikleri toplantıları da bu çerçevede değerlendirebiliriz. Hatta think-thank kuruluşları, AR-GE çalışmaları veya kamuoyu yoklamaları gibi faaliyetler de temelde şûra mantığına dayanmaktadır.

Hülasa Müslümanların demokrasi ve şûrayı birbirinin alternatifi olarak görmekten vazgeçmesi ve bunların her birisini kendi çerçevesiyle ele alarak insanlığın maslahatlarını temin etme, hak ve özgürlükleri koruma, zulüm ve suiistimallerin önüne geçme istikametinde değerlendirmeye ve geliştirmeye gayret etmeleri en isabetli yaklaşım olacaktır.

[Dr. Yüksel Çayıroğlu] 14.3.2019 [TR724]

Cemaat: Zalimin Şamaroğlanı! [Av. Osman Ertürk]

İntikam almak için yıllardır bilenen bir güruh, Cemaate vurdukça terapi oluyor. Rahatlamak için seçtikleri grup, tertemiz geçmişi olan binlerce insandan müteşekkil bir yapı. Ana kuzularını evlerinden toplayıp hapse tıkmak çocuk oyuncağı onlar için. Çakma bir terör örgütü uydurup onun şemsiyesi altına girdiler. Hiç mi terör örgütü görmedik? Ağır olun!  Bizim adalet liginde olan 3-5 ülkenin kabul ettiği bir örgüt bu. Fazlası yok! Lig ise amatör kümenin en dipleri. Siz anladınız onu. Batı ülkeleri ise bıyık altından kıs kıs gülüyor. İşin erbabı bilir. Bir terör örgütü şapkadan tavşan çıkması gibi çıkmaz ortaya. Bu çakma örgüt vasıtasıyla işlerini daha rahat yaptıkları söylenebilir. Milleti de kış uykusuna yatırdıkları tartışmasız bir gerçek.

Adalet Bakanlığı’nın Ocak 2019 itibariyle yayınladığı istatistiklere göre 15 Temmuz 2016’dan sonra 500 bin 650 kişi gözaltına alınmış. Sayı tutturmak için çabalayan bir yargı erki var. Şaka değil. Yılsonu hedeflerini denkleştirmek için çalışan bir şirket gibiler. Ne kadar insan gözaltına alınacak, ne kadar tutuklanacak, kaç erkek, kaç kadın gibi kriterlerle çalışıldığını söylemek lazım.  Hakim, savcılarda bonus peşinde! Hakmış, hukukmuş, kimin umurunda? Çakma terör örgütüne kendileri de inanmıyor ama iş yapıyor görünmeleri lazım. Yoksa darbe tiyatrosu, yolsuzluklar, ekonomi konuşulursa duman olacaklarını biliyorlar.

Söylerken bir çırpıda ağızdan çıkan rakamlar insandan bahsediyor. Aileleriyle beraber yaklaşık iki milyon insan ediyor. Bir polise veya güvenlik görevlisine zorluk çıkarılıp, direnme olduğu haberlere yansımadı. Kimseye bir fiske atılmadı. Ne güzel değil mi? Mukavemet görmeden, sıkıntı yaşamadan, eliyle koymuş gibi insanları evlerinden alıp, özgürlüğünden mahrum etmek. Onlara koca bir aferin! ‘Mevzû vatansa gerisi teferruattır’ vecizesini tüm kalbiyle, masum binlerce insana karşı kullanan zihniyet. Ne acınacak hal.

Kavga veya mücadelede az buçuk seviye ve denklik olmalı. Her şeyi mübah sayacak kadar zıvanadan çıkmak da neyin nesi? İntikam almak için çoluk çocuk demeden ortalığa saldıranlar, toplamda Beşyüzbinaltıyüzelli insanı gözaltına aldı. Bir kişi eksik veya fazla söyleyince bir âlem, elimden kayacak gibi geliyor. Çünkü her biri ayrı bir dünya değil mi? Ailesi, sevdikleri, mutlulukları, üzüntüleri olan birer eşref-i mahlûkat onlar. Hepsi saygıdeğer, hepsi mümtaz.

Mücadelenin en küstah tarafı ise kadın ve bebeklerle uğraşan hastalıklı zihniyet olsa gerek. Ne haysiyetsiz bir haldir bu? Güçlüymüş gibi görünürken aslında ne aciz bir çukur hali. Bunu yapan elemanları ve mantıklarını bilmek de ayrı bir yaralıyor insanı. Bebeklerle uğraşan iktidar ve kirli ortaklığı düşündükçe yıllar öncesine gidiyorum hep. Zulüm ile ilgili boğazım çatlayıncaya kadar attığım sloganlar aklıma geliyor ansızın. Ahlâki prensipleri paspas edenlerin halleri gözümün önünde canlanıyor. Şimdi ki hal ve çeyrek asır öncesini karşılaştırıyorum. Ne çelişki!

Yıl 1994. Tam 25 yıl önce bu günler. İstanbul soğuk kış günlerini geride bırakmış. Üçüncü cemre toprağa düşmüş ve havalar ısınmakta. Ama İstanbul’un siyasi sıcaklığı Ağustos ayını aratmıyor. Yerel seçimler yaklaşıyor çünkü. Tam da bu günler. Beş tur atmışız demek ki. Bu satırların yazarı o yıllarda ortaokul çağlarında bir delikanlı. Okul çıkışları ve hafta sonlarında bir meşgalem var. O zamanın Refah Partisi’nin yılmaz savunucusuyum. Yani bu dönemin muktedirlerinin ilk yuvası olan parti. Bugün efelenip duranların, tohumlarının yeşerdiği, filiz olmaya başladığı zemin. Benim için siyaset ise,  aile ve çevremizin etkisiyle angaje olduğumuz bir heves.

27 Mart yerel seçimlerine birkaç hafta kalmış. (Şimdiki de 31 Mart’ta) Bağcılar ki İstanbul’un en varoş semtlerinden. Biz varoş çocukları da ister istemez bu siyasi hareketliliğin tam ortasındayız. Bir tarihin dönüm noktası olan günlermiş demek ki. Bugün daha iyi anlıyorum.  Okul çıkışları ve hafta sonları için arkadaşlarla en büyük eğlencemiz kamyon kasalarında, Refah Partisi propaganda faaliyetine katılmak. Bu faaliyetlerin en önemli ve zevkli olanı konvoylar yapma. Elimizde parti bayrakları, dilimizde en önemli slogan “Refah gelecek, zulüm bitecek.” Yüzlerce, binlerce kez boğazlarımız patlayana kadar bu sloganı haykırırdık. “Refah gelecek, zulüm bitecek.” Zulüm bitecek ve mutlu bir dönem başlayacak diye fevrî öfkemizi sokaklarda boşaltırdık. Eve geldiğimizde sesimiz çıkmaz olurdu. Boşuna yorulmuşuz. O seçimlerde, Refah Partisi İstanbul ve Ankara’nın da içinde olduğu 28 ilde belediye başkanlıklarını kazandı. Yer yerinden oynadı. Hiç öngörülemeyen, çok büyük başarıydı. Anketler ters köşe olmuştu.

Detayları tekrarlamak anlamsız. Bu demokratik gidişe kimse dur diyemedi. Yıllar su gibi aktı. 17 Aralık sonrası raydan çıkıldı ve bugünlere gelindi. Yaşandı ve bitti! Bu süreçte aklımda kalan en önemli ayrıntı “Refah gelecek zulüm bitecek.” sloganıdır. Bugünün zalimlerine kapıyı açıp, bir çeyrek yüzyılı avans olarak verdiğimi nerden bileyim. Öyle oldu evet, ben de bu çarkın bir parçası oldum. Ne büyük bir yalanmış meğerse. Her gruba katmerli bir zulmün taşları döşenmiş belli ki. Ama en çokta vatan sevdalısı hizmet gönüllüleri için. Yediden yetmişe, şimdilik Beşyüzbinaltıyüzelli insan.

Yıllar sonra, “Emânete hıyânetiyle mâruf” kim, hangi grup var diye sorarlarsa, hiç düşünmeden bu zalimler var denecektir kanaatindeyim. Marka slogan ise “Acırsanız, acınacak hale gelirsiniz” olsa gerek. Kendiyle, hiçbir insânî hesaplaşma yetisi göstermeden ve vicdan kaygısı çekmeksizin, masum insanlarla, hatta bebeklerle uğraşanların, aslında bir “Hiç” olduğunu görmek ibret verici. Ansiklopedi çapında bir literatür bu aslında. Üzerine yıllarca konuşulacak, onlarca doktora çalışması yapılacak bir alan. Mazlumken zalim olup, bir cemaati çiğ çiğ yemeye çalışmak. Kolay lokma bellediği masumların çoluk çocuğuyla, hatta bebekleriyle uğraşmak en dip olsa gerek. Daha derini olamaz çünkü. Ben ise, o günlerin pişmanlığını üzerimden atmak için bana ulaşan her mağdura hukuk desteği vermeye çalışıyorum. Diğer taraftanda bu yüzyılın en büyük yalanı olan “Terör örgütü” suçlamasını bertaraf etme gayretindeyim. İçim daha soğumadı!

[Av. Osman Ertürk] 14.3.2019 [TR724]