KHK ile ihraç edilen Sosyolog Doç. Dr. Erzurumluoğlu, HDP Milletvekili Gergerlioğlu ile birlikte 3. Yılında OHAL’in Toplumsal Maliyetleri Raporu hazırladı. Rapora göre KHK’lıların yüzde 99.1 yüksekokul, fakülte, lisans veya doktora mezunu.
TUBA DEMİR 13 Temmuz 2020 SÖYLEŞİ
“Aslında hiçbir şey yasa dışı değildi, çünkü artık yasa diye bir şey yoktu.”
(George Orwell)
Adıyaman Üniversitesi’nde görev yaparken 672 nolu KHK ile ihraç edilen Sosyolog Doç. Dr. Bayram Erzurumluoğlu, HDP Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu, Mağdurlar İçin Adalet Platformu ve KHK’lı Platformları Birliği katkılarıyla hazırlanan 3. Yılında OHAL’in Toplumsal Maliyetleri Raporu açıklanıyor.
Çalışmaya toplamda 3 bin 305 kişi katıldı. Katılımcıların 2 bin 748’i OHAL ve KHK mağduru, 332’si mağdur yakını, 225’i ise doğrudan mağduriyeti olmayan bireylerden oluşuyor.
Çarpıcı detayların öne çıktığı rapora göre KHK’lıların yüzde 99.1’i yüksekokul, lisans veya doktora mezunu.
Bin 700 sayfadan oluşan raporda öne çıkan bir diğer konu ise intihar ve boşanma olayların Türkiye ortalamasının üstünde olması. İşkence, itirafçılık, ölümler, intiharlar, boşanmalar, ötekileştirmeler, nefret söylemleri ve daha birçok konuya yönelik soruların yer aldığı raporu ihraç akademisyen Doç. Dr. Bayram Erzurumluoğlu Kronos Haber’e değerlendirdi.
3. yılında OHAL’in Toplumsal Maliyetleri Raporu’nu hazırladınız, geçen 4 yıllık süre içerisinde bir değişiklik var mı?
Dördüncü yılına yaklaşan OHAL’in 3. yıl maliyetlerini bu yıl araştırdık. Karşımıza çıkan manzara genel hatlarıyla şöyle; ilk yılın maliyetleri ile ilgili yaptığımız çalışma beş yüz sayfa, 2. yılın maliyetleri bin sayfa, 3. yıl maliyetleri raporu ise yaklaşık iki bin sayfa oldu. Bu veriler ışığında durumu değerlendirdiğimizde OHAL’in maliyetlerinin her geçen yıl bir önceki yılı ikiye katlayarak arttığını görüyoruz. Eğer 4. yılın maliyetlerini hazırlarsak bu gidişle galiba 4 bin sayfalık bir rapor hazırlamak zorunda kalacağız. 5. yılı hazırlarsak 8 bin sayfa hazırlamak zorunda kalacağız endişesini taşıyoruz. Gönlümüz istiyor ki böyle bir raporu hazırlamak zorunda kalmayalım. Bu sebeple gönlümüzün istediği, OHAL’in yarattığı toplumsal maliyetlere siyasi bir çözüm üretilmesidir. Çünkü ortaya çıkan maliyetler hukuki maliyetler değil, toplumu ve ülkeyi bu hale getiren sebep siyasidir. Bu nedenle hukuki değil siyasi çözümler bekliyoruz. Ümidimiz siyasette ama iktidarın böyle bir çözümü tek başına üreteceğini de beklemiyoruz. İktidar ortaya çıkan maliyetlerden yararlanan bir iktidar. Toplumu baskılayan ve bundan güç elde eden bir iktidar, bu nedenle muhalefetten bu maliyetlerin daha da artmaması ve giderilmesi için çözüm üretmelerini bekliyoruz.
Araştırmaya 3305 kişi katılmış, fakat katılımcıların sadece 782’si kadın. Bu oranın az olmasının sebebi sizce nedir?
Bu oranın az olmasının bizce iki nedeni var:
Birinci neden kadınların iş hayatına katılma oranındaki azlık. Bu azlık nedeni ile ihraç edilenlerde kadın sayısının daha az olmasıdır. Aslında kadınlar ihraçları oranında bizim araştırmamıza katılmış görünüyorlar.
İkinci neden olarak kadınların erkeklere oranla daha çekingen olduğunu söyleyebiliriz. Bu konuda biraz daha tedbirli davranmayı tercih ediyorlar. Peki neden böyle davranıyorlar diye soracak olursak; maalesef OHAL kapsamında çok büyük bir hukuksuzlukla karşı karşıya kaldılar. OHAL mağdurları ve KHK’lılar ile görüşenler, selam verenler, maddi manevi destekte bulunmak isteyenler, teröre yardım ve yataklık suçuyla tutuklandılar.
Birçoğu evli olan kadınlarımızın çocukları ve aileleri için daha fazla risk almak istemediklerini düşünüyoruz.
KHK’lıların eğitim oranına baktığımız zaman yüzde 99.1 yüksekokul, fakülte, lisans veya doktora mezunu. Bu ne anlama geliyor?
TÜİK verilerine baktığımız zaman lisans ve yüksek lisans mezunlarının genel oranı yüzde 17 ama OHAL ve KHK mağdurlarının lisans ve yüksek lisans oranı yüzde 99’un üzerinde. Bu, iktidarın da açıkladığı şekliyle şu anlama geliyor; eğitim seviyesi arttıkça bize destek azalıyor, bizim için en makbul vatandaş en eğitimsiz vatandaştır. Muhalefet demeyeceğim çünkü neticede bu ülke hepimizin, tabii iktidara muhalefet etme hakkı da var insanların ama burada asıl mevzu yandaşlık. Bu nedenle iktidar kendisine yandaş olmayan, en eğitimli, en nitelikli, en bilgili, en yetenekli kesimleri hedef aldı. Çünkü bu kesim kendilerine ihtiyaç duymadan bir yerlere gelebilecek bir kesim. Bu insanlar kendi yeteneklerime güveniyorlar. İktidara yanaşarak bir yere gelmeyi düşünmüyorlar. Dolasıyla iktidar bu insanları kendisine tehdit olarak görüyor. Kaba tabirle istedikleri hukuksuzlukları bu şekilde yapabiliyorlar. Bu insanların yerine kendilerine göre daha makbul gördükleri kişileri getirerek istedikleri hedefe ulaşmaya çalışıyorlar.
Raporda öne çıkan konulardan biri de din. Dini inanıştaki değişim ne yönde?
KHK mağdurlarının ilk yıl verilerine baktığımızda yüzde 95’inin kendisini milliyetçi, muhafazakar ve demokrat olarak tanımladığını görmüştük. Ayrıca kişilerin bu mahalleden gelmesi sebebiyle KHK’lılar arasında dindarlık oranı yüksekti.
3. yıla geldiğimizde ateist ve deistlik oranının, hatta muhafazakar çevreden uzaklaşma oranının arttığını gördük. Mağdurlar arasındaki bu değişimin gerekçesinin ise, din kisvesi altında acımasızca sosyal bir soykırıma uğratılmış olmaları olduğunu düşünüyoruz. Din istismarına tepkisellik yeni ideolojik kimlik arayışlarını beraberinde getirdi. Bu sayılar bizi şaşırttı, ancak bu oranlar sadece mağdurlarda böyle değil, yapılan araştırmalar sonucunda toplumun diğer kesiminde de benzer eğilimin olduğunu görüyoruz.
Din kisvesi altında her türlü hukuksuzluğun işlenmiş olması, toplumda çok büyük bir tepki doğurmuş durumda.
Raporda etnik köken oranlarına baktığımız zaman yüzde 26,9’u herhangi bir aidiyet hissetmediğini söylüyor. Bu oran diğer yıllarda nasıldı?
İlk yıl araştırmamızda mağdurların yüzde 80-85’i kendisini Türk olarak tanımlıyordu. Diğer kalan kesim kendisini Kürt ya da Zaza olarak tanımlıyordu. 3. yıl araştırmamıza geldiğimiz zaman insanlar etnisiteden kaynaklı yaşadıkları mağduriyet nedeniyle herhangi bir etnik aidiyet hissetmiyorlar. Artık mağdurlardan şunu duyabiliyoruz; ben Türküm ama artık kendimi Türk olarak hissetmiyorum, ben Kürdüm ama artık kendimi Kürt olarak hissetmiyorum ya da ben Müslümanım ama artık kendimi Müslüman olarak hissetmiyorum. Artık benim dinim insanlık dinidir, insanlık illiyetidir. Ve artık benim önceliğim adalettir, insanlıktır, vicdandır diyenlerin sayısının çok fazla arttığını görebiliyoruz.
Mağdurların çektiği sıkıntıların başında ekonomik ve psikolojik sıkıntılar geliyor. Bu durumu bize özetler misiniz?
Ekonomik sıkıntıların gerekçesi ortada. Mağdurlar ekonomik soykırıma uğratılmış durumdalar. Kamuda işlerine son verildi, özel sektörde çalışmaları yasaklandı, yurtdışına çıkmaları yasaklandı, yardım almaları yasaklandı, sadaka almaları bile yasaklandı. Kendilerine maddi yardımda bulunmak isteyenler teröre yardım ve yataklıktan tutuklandı. Halime Gülsu olayını hepimiz biliyoruz, mağdurlara yardım ettiği için hapse atıldı ve orada hayatını kaybetti. Toplum bunları görünce mağdurlara iş veremedi, maddi manevi herhangi bir destekte bulunamadı. Böyle bir durumda mağdurların yaşamış olduğu sıkıntıların başında ekonomik sıkıntıların geliyor olması garip bir durum değil.
Gelelim psikolojik sıkıntılara. Bütün bunlar yapılırken KHK’lılar ve yakınları öyle bir ötekileştirildiler ki; hain, mikrop, sinsi, terörist, dış güçlerin ajanı gibi nefret söylemleriyle karşı karşıya kaldılar. Mağdurlar ve yakınları dertlerini kimseye anlatamadıkları için, ister istemez psikolojik sıkıntı içerisine girdiler.
KHK’lıların yüzde 91.2’si yurtdışında yaşamak istediğini söylüyor bu durumun temel sebebi nedir?
KHK’lıların yurtdışında yaşamak istemelerinin temel sebebi adalete olan güvensizlik ve hayal kırıklıkları. Ülkedeki adalete, özgürlüğe, geleceğe olan güvenleri kalmadığı için yurtdışına gidip kendilerine ve çocuklarına yeni bir gelecek kurmak mecburiyetinde olmaları sebebiyle bu tercihi yapıyorlar.
İkinci yıl araştırmamızda da bu soruyu sormuştuk ve yurtdışında yaşamak isteyen mağdurların oranı yüzde 86 civarlarındaydı. Bu oran şimdi yüzde 91,2’ye çıktı. Bunun temel sebebi OHAL’in sosyal yükünün katlanarak artmasıdır. Daha önce KHK’lı vatandaşların bu sorunun çözüleceğine dair ümitleri vardı ama artık ümitleri kalmayınca bari gidip yurtdışında geleceğimizi kuralım düşüncesi ağır basmaya başladı. Yapılan başka bir araştırmaya göre Türkiye’deki; özgürlük, iş güvenliği, adalet yokluğundan dolayı eğitimli kesimin yurtdışında yaşama isteğinin yüzde 98’e yakın bir oranda olduğu görülüyor. Bu araştırmaya baktığımız zaman KHK’lılar onlara göre daha ümitli, çünkü yüzde 9 oranında hala ümidi olan vatandaşlar var. Ancak bu hukuksuzluklar devam ederse bu ümitler tükenecek.
OHAL Komisyonu 2019 verilerine göre yapılan 126.300 başvurunun 98.300’ü karara bağlanmış ve sonuçlanan başvurularda yüzde 90.24’üne ret kararı verilirken sadece yüzde 9.76 oranında göreve iade kararı veriliyor, bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?
OHAL Komisyonu hukuki değil, siyasi kararlar veriyor. Karar verirken siyasi iradeden gelen işaretlerle, siyasi iradenin lehine olacak şekilde kararlar veriyor. OHAL ilan edildiği zaman siyasi irade topluma şunu söylüyordu; “İhraç ettiğimiz kişilerle ilgili elimizde fazlasıyla deliller bulunuyor.” O dönemde çok dikkat ettik OHAL Komisyonu’nun iade kararları yüzde 3’ü geçmiyordu. Fakat sonra gördük ki; kamuoyu baskısı arttıkça, sivil toplum örgütlerinin baskısı arttıkça, Avrupa Birliği’nden gelen heyetlerin baskısı arttıkça, hukuksuzluk karşısında tepki çoğaldıkça bu oranı yüzde 9’a yükselttiler. Eğer mecbur kalmasalar idi eminim iade oranı yüzde 9.76 olmayacaktı. Peki diğer yüzde 90.24’ün suçu ne? Bu kişilere karşı ellerinde deliller ne derseniz, açıkça ifade ediyorum, ellerinde deliller yok. Delil diye nitelendirdikleri en önemli koz Bank Asya ve sendika. Bunu size bir örnekle anlatayım:
Mağdurlardan biri Bank Asya’da hesabı olduğu için OHAL Komisyonu’ndan ret kararı alıyor, ancak bu kişi Bank Asya’ya kayyum atandıktan sonra hesap açıyor. Mağdur bu eyleminden dolayı hem ceza alıyor hem de komisyondan ret kararı alıyor, şimdi bu durumu bir değerlendirelim. Bu durumda terör örgütü ve liderleri devletin atadığı kayyumlar mı oluyor? Bir mudi bankaya kayyum atandıktan sonra orada hesap açıyor ise, bu durumda terörist devletin kendisi ve atadığı kayyumlardır.
Buna benzer aklımızın alamayacağı çelişkilerle dolu kararlar var. Dediğim gibi ellerindeki delil dedikleri en büyük şey Bank Asya ve sendika. Sendikalı olmak suç sayılıyor, oysa bunu suç saymak en büyük suçtur. KHK’lıları insanlık suçu işleyerek mağdur ediyorlar.
OHAL Komisyonu’nun vermiş olduğu kararların hiçbir hükmü yok, çünkü her şeyi hukuksuzluk üzerine bina etmiş durumdalar.
Rapora göre KHK’lıların yüzde 92.6’sı soruşturmaların adil yürütülmediğini söylüyor.
Evet doğru yüzde 92.6 soruşturmaların adil yürütülmediğini söylüyor, ancak geri kalan yüzde 8’inin soruşturmaların adil yürütüldüğünü düşündüğünü zannetmeyin. Onların anlayışı şu; zaten memleketin hali bu, sadece bana özel olan bir şey değil deyip bir kabullenmişlik söz konusu. Mağdurlara bazen cevabını bildiğimiz sorular soruyoruz. Bu sorulardan biri şöyleydi:
Adli suçlara göre siz siyasi suçlular olarak, size ayrımcılık yapıldığını düşünüyor musunuz?
Aslında cevabın evet olması gerekiyor, çünkü onlara tanınan haklar adli suçlulara tanınan haklardan çok daha kısıtlıydı. Siyasi suçluların ziyaretçi hakları, telefon hakları daha kısıtlıydı, sosyal aktivite imkanları yoktu, kütüphaneye gidemiyorlardı, hatta okumaları için kitap dahi içeri alamıyorlardı. Yapılan bu tutumlara bakılınca cevabın evet olması gerekirken mağdurların bir kısmı hayır cevabını verdi. Neden diye sorduğumuzda “Memleketin hali zaten hep böyle. İnsanlar her dönem haksızlığa, hukuksuzluğa uğradılar, ben de bu dönemde uğramış oldum. Bu memleketin genlerinde her zaman bu uygulamalar var” diyorlar.
Boşanma oranlarında bir artış söz konusu mu?
KHKlılar arasında üç şey çok yüksek: Boşanmalar, ölümler ve intiharlar.
KHK’lılar arasındaki boşanma oranları toplumun diğer kesimlerine oranla daha yüksek. Bu boşanmalara OHAL’in etkisi olup olmadığını sorduk. Mağdurların yüzde 86,5’i evet cevabını verdi.
Peki boşanmalar ekonomik sıkıntılar nedeniyle mi yoksa ideolojik mi?
Boşanmaların sadece ekonomik nedenlerle olduğunu söylemek yanlış olur. OHAL’de mağdurları ölüme, intihara, boşanmaya götüren özel operasyonlar yapıldı. Boşanmalarda en büyük nedenin ekonomik olduğunu söyleyebiliriz ancak mağdurlara vurulan hain, terörist gibi damgalar, bunlar dış güçlerin ajanlari, bunlara güvenilmez gibi söylemler de olayın psikolojik boyutu. KHK’lılar ile evli olup da çalışan kişilerin de işine son verildi, verilmedi ise sürüldü, sürülmedi ise şüpheli gözüyle bakıldı, bölümü değiştirildi ya da rütbesi düşürüldü vs. Bu gibi durumlar aileler arasında ciddi sorunlara yol açtı. Birçok KHK’lı eşi boşanmak zorunda bırakıldı. Bazı eşler ise iktidarın yapmış olduğu propagandalara inanarak boşanmayı tercih etti.
En merak edilen konulardan biri de etkin pişmanlıktan faydalanma yani bir diğer adıyla itirafçılık. Etkin pişmanlıktan faydalananlar bu durumu nasıl izah ediyor?
Biz etkin pişmanlıktan faydalananlara ‘Neden faydalandınız?’ diye bir soru sormadık, çünkü eğer bir suça şahit oldular ise, bunları yetkililerle paylaşmalarından daha doğal bir şey yok. Ama şu soruyu sorduk:
Etkin pişmanlıktan faydalanmak için herhangi bir baskıyla karşılaştınız mı?
Mağdurların yüzde 60’ından fazlası baskı, kötü muamele ve işkence ile itirafçı olmaya zorlandıklarını söylüyor.
Diğer bir sorumuz ise şöyle idi:
Biz etkin pişmanlıktan faydalandırılmak için bir baskıyla karşılaşmamış olsanız bile etrafınızdaki insanların böyle bir baskı yaşadığına şahit oldunuz mu ya da onlardan böyle bir şey duydunuz mu?
Katılımcıların yüzde 75’i bu soruya evet cevabını verdi. OHAL ve KHK mağdurlarının, sistematik bir şekilde itirafçı olmaya zorlandıklarını görüyoruz. İktidarın elinde mağdurlara yönelik suç teşkil edecek delil bulunmuyor. Ellerinde bulunan veriler istihbaratın ve AKP teşkilatlarının bir istihbarat örgütü gibi çalışıp, kendileri gibi düşünmeyen kişileri fişlemeleri neticesinde, sanki bu insanlar teröristmiş gibi lanse edilmiş ve bu durum listeler halinde ihraçlara yansımıştır. Maalesef realite bu. Eğer devletin elinde gerçek anlamda suç teşkil edecek veriler olsaydı KHKlılar mutlaka mahkum edilirdi. Onları işkenceyle, manipülasyonla, baskıyla itirafçılığa zorlamaya gerek olmazdı. Yani bir cinayet varsa ortada, bıçak varsa, kan izi, parmak izi varsa katilin bunu itiraf etmesine gerek yok. O itiraf etmese de bu kişiyi mahkum edebilirsiniz, çünkü her türlü suç delili orada mevcut. Ama ortada bir suç yokken, bir ceset yokken, bir iz, bir delil yokken insanları suçlarsanız tabii ki itirafçı olması yönünde de baskı uygularsınız. Maalesef mağdurların başına gelen en büyük sıkıntı sahte delil üretilmesi veya lehlerine olacak delillerin yok sayılmasıdır. Hiçbir şey olmasa bile, gizli tanık adında yalancı tanıklar bulunarak sahte deliller üretilmeye çalışılıyor ve bu şekilde sonuca gidiliyor. Uzun vadede bu hukuksuzluklardan dönüleceğini düşünüyoruz ama bu durumun mevcut iktidar döneminde gerçekleşeceğini düşünmüyoruz.
OHAL Raporu’nun üçüncüsünü hazırladınız. Raporunuzun ülkede istediğiniz etkiyi oluşturacağından ümitli misiniz ya da sadece tarihe not düşmek amaçlı mı hazırladınız?
Realist olmak gerekirse iktidardan kendi iradesiyle herhangi bir çözüm beklemiyoruz. Ancak raporumuzun muhalefeti, sivil toplum örgütlerini, toplumu, yurtdışında bulunan insan hakları örgütlerini ya da kurumları harekete geçirmesini ümit ediyoruz. Dört yıl boyunca OHAL ve KHK mağdurlarına yapılanların tesadüf olmadığını, sistematik bir şekilde yapıldığını bilimsel verilerle belgelemiş durumdayız. Bu nedenle herkesin harekete geçmesini istiyoruz.
İnsanlara buradan çağrıda bulunmak istiyorum; artık bu suça daha fazla ortak olmayın. Bu ülkede bir cinayet işleniyor ama bu cinayet silahla işlenmiyor. Bu cinayet endirek yollarla işleniyor. Mesela tedavinin engellenmesi ile işleniyor, psikolojinin bozulması ile işleniyor, ekonomik kaynakların yok edilmesi ile işleniyor. Bu nedenle insanlar hastalanarak, intihar ederek, Meriç’in sularında boğularak hayatını kaybediyor.
Siyasi partilerin, insan hakları örgütlerinin, toplumun işlenen bu insanlık suçuna ortak olmaması çağrısında bulunuyorum.
Sözlerimi şöyle sonlandırmak istiyorum:
“Hiçbir şey hukuksuz değildi, çünkü hukuk yoktu.”
[Kronos.News] 13.7.2020
KHK mağdurlarının yüzde 98,2’si ilk kez adli soruşturma geçirmiş
OHAL kapsamında çıkarılan KHK'larla mesleklerinden ihraç edilenlerin yüzde 98,2’si daha önce adli/cezai soruşturma geçirmediğini belirtildii. OHAL/KHK mağdurlarının yüzde 91,2’si ise ‘yabancı bir ülkeye gitmek ve orada yaşamak istediklerini’ beyan etti. KHK'lıların yüzde 99,1’i ise üniversite mezunu.
YAVUZ GENÇ 13 Temmuz 2020 KRONOS ÖZEL
Mağdurlar İçin Adalet Topluluğu’nun hazırladığı “Üçüncü Yılında OHAL’in Toplumsal Maliyetleri Raporu” açıklandı. Raporda binlerce KHK/OHAL mağduruyla yapılmış araştırmanın çarpıcı sonuçlarına yer verildi. Araştırma, 2748 ‘OHAL /KHK mağduru’, 332 ‘mağdur yakını’ ve 225 ‘doğrudan mağduriyeti olmayan birey’ kategorilerinde toplamda 3305 kişiyle yapıldı.
Raporda KHK/OHAL yetkileriyle işlerinden atılan mağdurlarının yüzde 98,2’sinin 15 Temmuz 2016 öncesinde ve sonrasında muhatap oldukları adli/cezai soruşturmalardan herhangi birisine 15 Temmuz 2016 öncesinde muhatap olmadıkları vurgulandı. Raporda bu durum ‘konjoktürel’ olarak ifade edilerek, “Yani, 15 Temmuz sonrası mağdurlar aleyhine açılan adli/cezai soruşturmaların tamamına yakınının konjonktürel gerekçelerle açılmış, geçmişteki olaylarla ilintileri olmayan davalar olarak görülmektedir” denildi.
KHK MAĞDURLARI GELİRLERİNİN YÜZDE 70’İNİ KAYBETTİ
Raporun çarpıcı bir sonucu da adli soruşturmaların adil olup olmadığıyla ilgili. Buna göre KHK/OHAL mağdurlarının yüzde 92,6’sı OHAL’de geçirdikleri adli soruşturmaların adil yürütülmediğini belirtti. Katılımcılar OHAL mağduriyetleri öncesine göre ortalama aylık (4600 TL) gelirlerinin yüzde 70’ini kaybettiler. Mağdur yakınları da çeşitli sebeplerle yüz 50 gelir kaybına uğradı. Ayrıca hem mağdurların hem de mağdur yakınlarının hane halkı gelirlerinde ortalama yüzde 60’lık gelir kayıpları oluştu. Mağdurların yüzde 50’si de yaşadıkları sonra bulundukları şehirlerden göç etmek zorunda kalmış.
KHK MAĞDURLARININ YÜZDE 99,1’İ ÜNİVERSİTE MEZUNU
Rapora göre; KHK mağdurlarının yüzde 99,1’i bir yüksekokul /fakülte /yüksek lisans veya /doktora mezunu. Yüksek öğrenim derecesine sahip KHK mağdurlarından, yüzde 22,1’inin yüksek lisans ve de yüzde 8,5’inin doktora mezunu. Raporda bu sonuç, “Bu iki yüksek eğitimli grubun toplam oranı %30,6’ya ulaşmaktadır. TÜİK’e göre Türkiye’de, toplam nüfus içerisindeki, Yüksekokul / Fakülte / Yüksek Lisans ve / Doktora mezunları toplamının genel nüfusa oranının %17 civarında olduğu dikkate alındığında, KHK’ların Türkiye için ne kadar büyük bir nitelikli insan kaynağı kaybına yol açtığı görülebilmektedir” şeklinde yorumlandı.
KENDİNE “MUHAFAZAKÂR DEMOKRAT” DİYEN MAĞDURLAR “SOL”A KAYIYOR
KHK/OHAL mağdurları, kendilerini etnik olarak, yüzde 56,7 oranında Türk, yüzde 13,4 oranında Kürt olarak tanımlıyor. Mağdurların yüzde 26,9’u ise kendilerini “Herhangi bir etnik aidiyet hissetmeyen” olarak tanımlıyor. Rapora göre; ‘mağdurların kendilerini etnik olarak tanımlamadaki 3 yıllık araştırma trendi belirli etnik tanımlamalarda azalma ancak ‘Herhangi bir etnik aidiyet’ ten uzaklaşma yükselmeler yaşandığı yönünde’. Araştırmanın bir diğer çarpıcı ve ilginç noktası da KHK/OHAL mağdurlarının ağırlıklı olarak kendilerini ‘Muhafazakâr-Demokrat’ olarak tanımladıkları ancak, mağduriyetleri sonrası, sol, sosyalist, sosyal demokratlık ve seküler/hümanist partilere yönelme yönünde artan bir trend görülüyor.
EN BÜYÜK SIKINTI EKONOMİK, İKİNCİ SIRADA PSİKOLOJİK SORUNLAR GELİYOR
Araştırmaya katılan “mağdur yakınları” yüzde 97,9 ile çektikleri sıkıntıların en büyüğünün ekonomik olduğunu belirtiyor. İkinci sırada, psikolojik sorunlar (yüzde 88,6); üçüncü sırada itibarsızlık ve sosyal dışlanma (yüzde 83,7); dördüncü sırada sosyal çevrelerinin dağılması (yüzde 83,1), beşinci sırada işsizlik/iş bulamama (yüzde 80,4), altıncı sırada ise sosyal güvencesizlik sorunları (yüzde 73,2) geliyor.
“HUKUK DEVLETİNİN ACİLEN İHYASI VE İNŞASI GEREKLİDİR”
Raporun sonuç kısmında şu değerlendirmede bulunuldu: “OHAL uygulamalarının Türkiye’deki sosyal sermayeyi, sosyo-kültürel sermayeyi, üretimi, ticareti, ekonomiyi ve finansı, kısaca ülkenin tüm ekonomik, sosyal ve kültürel varlık kaynaklarını tükenmenin eşiğine getirmiştir. Örneğin, Türkiye’de, OHAL öncesi dünyada ilk 300’e girebilen 3 tane üniversite varken, artık ilk 400’e girebilen bir tane bile kalmamıştır. Ayrıca, dünya ile rekabet edebilecek bir ekonominin de kalmadığı ortadadır. Çünkü, hukukun ve adaletin olmadığı ülkelerde huzur, güven ve refahın da olamayacağı tarihsel, sosyolojik ve siyasal bir gerçekliktir. Bu çıkmaz yoldan çıkış için ilk adımı olarak, OHAL hukukuna son verilerek, “Hukuk Devleti”nin acilen ihyası ve inşası gereklidir. Aksini düşünmek dünyanın sosyal, siyasal ve tarihsel birikimini reddetmek anlamına gelir ki dünya kendi çağına anakronik olarak yaşayan tüm devlet, millet ve toplumları tarihin tozlu sayfalarına göndermiştir.”
[Kronos.News] 13.7.2020
YAVUZ GENÇ 13 Temmuz 2020 KRONOS ÖZEL
Mağdurlar İçin Adalet Topluluğu’nun hazırladığı “Üçüncü Yılında OHAL’in Toplumsal Maliyetleri Raporu” açıklandı. Raporda binlerce KHK/OHAL mağduruyla yapılmış araştırmanın çarpıcı sonuçlarına yer verildi. Araştırma, 2748 ‘OHAL /KHK mağduru’, 332 ‘mağdur yakını’ ve 225 ‘doğrudan mağduriyeti olmayan birey’ kategorilerinde toplamda 3305 kişiyle yapıldı.
Raporda KHK/OHAL yetkileriyle işlerinden atılan mağdurlarının yüzde 98,2’sinin 15 Temmuz 2016 öncesinde ve sonrasında muhatap oldukları adli/cezai soruşturmalardan herhangi birisine 15 Temmuz 2016 öncesinde muhatap olmadıkları vurgulandı. Raporda bu durum ‘konjoktürel’ olarak ifade edilerek, “Yani, 15 Temmuz sonrası mağdurlar aleyhine açılan adli/cezai soruşturmaların tamamına yakınının konjonktürel gerekçelerle açılmış, geçmişteki olaylarla ilintileri olmayan davalar olarak görülmektedir” denildi.
KHK MAĞDURLARI GELİRLERİNİN YÜZDE 70’İNİ KAYBETTİ
Raporun çarpıcı bir sonucu da adli soruşturmaların adil olup olmadığıyla ilgili. Buna göre KHK/OHAL mağdurlarının yüzde 92,6’sı OHAL’de geçirdikleri adli soruşturmaların adil yürütülmediğini belirtti. Katılımcılar OHAL mağduriyetleri öncesine göre ortalama aylık (4600 TL) gelirlerinin yüzde 70’ini kaybettiler. Mağdur yakınları da çeşitli sebeplerle yüz 50 gelir kaybına uğradı. Ayrıca hem mağdurların hem de mağdur yakınlarının hane halkı gelirlerinde ortalama yüzde 60’lık gelir kayıpları oluştu. Mağdurların yüzde 50’si de yaşadıkları sonra bulundukları şehirlerden göç etmek zorunda kalmış.
KHK MAĞDURLARININ YÜZDE 99,1’İ ÜNİVERSİTE MEZUNU
Rapora göre; KHK mağdurlarının yüzde 99,1’i bir yüksekokul /fakülte /yüksek lisans veya /doktora mezunu. Yüksek öğrenim derecesine sahip KHK mağdurlarından, yüzde 22,1’inin yüksek lisans ve de yüzde 8,5’inin doktora mezunu. Raporda bu sonuç, “Bu iki yüksek eğitimli grubun toplam oranı %30,6’ya ulaşmaktadır. TÜİK’e göre Türkiye’de, toplam nüfus içerisindeki, Yüksekokul / Fakülte / Yüksek Lisans ve / Doktora mezunları toplamının genel nüfusa oranının %17 civarında olduğu dikkate alındığında, KHK’ların Türkiye için ne kadar büyük bir nitelikli insan kaynağı kaybına yol açtığı görülebilmektedir” şeklinde yorumlandı.
KENDİNE “MUHAFAZAKÂR DEMOKRAT” DİYEN MAĞDURLAR “SOL”A KAYIYOR
KHK/OHAL mağdurları, kendilerini etnik olarak, yüzde 56,7 oranında Türk, yüzde 13,4 oranında Kürt olarak tanımlıyor. Mağdurların yüzde 26,9’u ise kendilerini “Herhangi bir etnik aidiyet hissetmeyen” olarak tanımlıyor. Rapora göre; ‘mağdurların kendilerini etnik olarak tanımlamadaki 3 yıllık araştırma trendi belirli etnik tanımlamalarda azalma ancak ‘Herhangi bir etnik aidiyet’ ten uzaklaşma yükselmeler yaşandığı yönünde’. Araştırmanın bir diğer çarpıcı ve ilginç noktası da KHK/OHAL mağdurlarının ağırlıklı olarak kendilerini ‘Muhafazakâr-Demokrat’ olarak tanımladıkları ancak, mağduriyetleri sonrası, sol, sosyalist, sosyal demokratlık ve seküler/hümanist partilere yönelme yönünde artan bir trend görülüyor.
EN BÜYÜK SIKINTI EKONOMİK, İKİNCİ SIRADA PSİKOLOJİK SORUNLAR GELİYOR
Araştırmaya katılan “mağdur yakınları” yüzde 97,9 ile çektikleri sıkıntıların en büyüğünün ekonomik olduğunu belirtiyor. İkinci sırada, psikolojik sorunlar (yüzde 88,6); üçüncü sırada itibarsızlık ve sosyal dışlanma (yüzde 83,7); dördüncü sırada sosyal çevrelerinin dağılması (yüzde 83,1), beşinci sırada işsizlik/iş bulamama (yüzde 80,4), altıncı sırada ise sosyal güvencesizlik sorunları (yüzde 73,2) geliyor.
“HUKUK DEVLETİNİN ACİLEN İHYASI VE İNŞASI GEREKLİDİR”
Raporun sonuç kısmında şu değerlendirmede bulunuldu: “OHAL uygulamalarının Türkiye’deki sosyal sermayeyi, sosyo-kültürel sermayeyi, üretimi, ticareti, ekonomiyi ve finansı, kısaca ülkenin tüm ekonomik, sosyal ve kültürel varlık kaynaklarını tükenmenin eşiğine getirmiştir. Örneğin, Türkiye’de, OHAL öncesi dünyada ilk 300’e girebilen 3 tane üniversite varken, artık ilk 400’e girebilen bir tane bile kalmamıştır. Ayrıca, dünya ile rekabet edebilecek bir ekonominin de kalmadığı ortadadır. Çünkü, hukukun ve adaletin olmadığı ülkelerde huzur, güven ve refahın da olamayacağı tarihsel, sosyolojik ve siyasal bir gerçekliktir. Bu çıkmaz yoldan çıkış için ilk adımı olarak, OHAL hukukuna son verilerek, “Hukuk Devleti”nin acilen ihyası ve inşası gereklidir. Aksini düşünmek dünyanın sosyal, siyasal ve tarihsel birikimini reddetmek anlamına gelir ki dünya kendi çağına anakronik olarak yaşayan tüm devlet, millet ve toplumları tarihin tozlu sayfalarına göndermiştir.”
[Kronos.News] 13.7.2020
OHAL RAPORU | İki yaşında oğlun var, bir daha göremeyeceksin
'3. Yılında OHAL'in Toplumsal Maliyetleri' araştırmasına katılan KHK'lılar çocukları ve eşleriyle tehdit edildiklerini, barolardan gelen avukatların onları savunmak bir yanda itirafçı olmaya zorladıklarını anlattılar. Bir KHK'lı kadın da başörtüsünün başından alındığını, bu yüzden pardösüsü ile başını örttüğünü anlattı.
YAVUZ GENÇ 13 Temmuz 2020 GÜNDEM
15 Temmuz darbe girişiminden sonra KHK’larla ihraç edilen ya da OHAL şartlarında haklarında soruşturmalar açılarak gözaltına alınanlar yaşadıklarını ‘OHAL’in Toplumsal Maliyetleri Raporu’nda anlattı. Mağdurlar gözaltı sırasında kötü muameleye maruz kaldıklarını, hasta olanlar ilaçlarını alamadıklarını, avukatsız olarak yasal olmayan biçimde sorgulandıklarını belirtti. İşte rapordan bazı gözaltı hikâyeleri…
“SEN BAŞINI SALLAYIP ONAYLA DEDİLER”
– “Bu gözaltı sürecinde polis ifade alma esnasında avukatsız olarak birkaç saat sorguluyor parti propagandası yapıyor ve beni ailem ile tehdit ediyordu. Benim sinirlerim boşaldı. Bunalmış, ağlıyor konuşamıyordum. Başımı yıkayıp devam etmeye çalıştılarsa da olmadı. “Sen konuşamıyorsun biz yazalım sen başını sallayıp onayla” dediler. Zaten o gün sabah kalp şeker ve tansiyon hastası olduğum için ilaçlarımı almış olmama rağmen durumum kötüleşmiş ve 112 acil müdahale etmişti. Bu şekilde alınan ifademin son on dakikasında avukat içeriye alıp ifade işlemi avukat varmış gibi imza attık. İki ifadem de böyle alındı.”
“YERDE UYUDUK”
– “8 gün spor salonunda tutulduk. Kelepçelerimiz 24 saat hiç çıkarılmadı. Yerde uyuduk. Kimseyle görüşmemize izin verilmedi. Her gece, 01’de muayene olduk, 2 öğün 1 rol ekmek, 1 dilim peynir 1, dilim reçel yedik. Zaman zaman polislerin kötü muamelesine maruz kaldık. 20 profesör, 20 doçent, 10 tıp doktoru olmamıza rağmen bunlar başımıza geldi.”
– “Kendinizi kötü hissetmeniz için ellerinden geleni yaptılar. Masumiyet karinesi ihlal edilerek hüküm giymiş suçu sabit bir suçlu gibi muamele gördük. 8 gün gözaltında kaldım. WC ve banyolar pislik içinde hiç temizlik görmemişlerdi. Banyo kapıları yoktu ve çöp poşeti asılarak korunak sağlanmaya çalışılmıştı. Yemekler hep soğuk verildi. Yakınlarım tarafından getirilen eşyalar gözaltı süresinin sonunda 8. Gün tarafıma verildi. Sekiz gün boyunca aynı kıyafetlerim vardı üzerimde.”
“POLİS ‘FACEBOOK HESABIN AÇILMAZSA TUTUKLANIRSIN’ DEDİ”
– “Polis telefonumdaki Facebook uygulamasını açamadı. Açılmadığı takdirde benim gizliden gizliye FETÖ’yü övüp övmediğimi anlamayacağını bu yüzden tutuklanacağımı söyledi. Neticede tutuklandım.”
– “Nezarette yasak sorguya alındım. Bu bir suç aslında. Ayrıca nezarette hipertansiyon hastası olduğumu söylememe rağmen başörtülü!!! Bir polis memuru saatlerce tuvalete götürmedi. O Polis memurunu hiç unutmayacağım.”
“EŞİM VE AİLEMLE TEHDİT EDİLDİM”
– “Polis baskısıyla olmayan ifadeler vermek zorunda kaldım. Avukat olması bir şeyi değiştirmedi. 12 gün boyunca yerde yattım. Gözaltına alınmam ile hakaret içerikli yorumlar duymam bir oldu. Gözaltında iken eşim ve ailem ile tehdit edildim.”
– “Sabahtan akşam 6’ya kadar aç bırakıldım. Şeker hastası olduğum halde yemek verilmedi.”
“HAKİM ‘DOSYAYI GÖRMEDİM AMA BÜYÜK İHTİMALLE TUTUKLANIRSIN’ DEDİ”
– “Sürekli etkin pişmanlıktan faydalanmam istendi. Yoksa tutuklanacağım söylendi. Sulh ceza hâkimi odaya alıp “Savcı tutuklama talep etmiş. Dosyayı görmedim ama büyük ihtimal tutuklanırsın dolayısıyla etkin pişmanlıktan faydalan isim ver” dedi sonuçta beraat ettim.”
– “Evden alan polislerden biri annem tepki verdiği için küfürlü konuştu. Nezarette iyi davranan polislere diğerleri tarafından baskı yapılmaktaydı.”
“BAŞÖRTÜMÜ ALDILAR, PARDÖSÜMÜ BAŞIMA KAPATTIM”
– “Gözaltına alındığım ilk geceden mahkemeye çıkacağım güne kadar ön görüşme adı altında birçok kez ifadem alındı. Bu ifadeler genelde akşam ve gece olup avukat istediğimde “Ne avukatı biz OHAL’deyiz bilmiyor musun?” diyerek beni azarlayıp reddettiler. Bu süreçte psikolojik baskı altında çok bıraktılar. MİT’ten iki kişi ilk ifademi almaya çalıştı. Avukatla görüşmemde beni yalnız bırakmadılar kendi gözetimlerinde görüştürdüler. Nezarette 9 gün kaldım. Başörtümü benden aldılar. Pardösümü başıma geçirmek zorunda kaldım. Israrlarımız ve şikayetlerimiz sonucunda gözaltının 4. günü bize başörtülerimizi verdiler. Yanımda bulunan arkadaşıma ön görüşme adı altında ifadesi alınırken “Seni öyle bir hale sokarım ki ne çocuğun ne de seni alacak kimse olur” diyerek tehdit ettiler.”
“2 YAŞINDA OĞLUN VAR, BİR DAHA GÖREMEYECEKSİN”
– “Gözaltında iken avukat ifade alınırken bana bağırdı zaten böyle bir şey ilk defa başıma gelmişti şaşkın ve korku içindeydim ilk gözaltı günümdeyim sayısını hatırlayamadığım ama en az 5-6 erkek polis memuru tarafından sürekli “Senin 2 yaşında oğlum var, değil mi? Onu bir daha göremeyeceksin” denildi. “Atın şunu içeri” diye bağırdı birisi ve gözaltı sürecince ailem karakola ihtiyacım olup olmadığını sormaya geldiklerinde “İhtiyaçlarım var” dememe rağmen “İhtiyacı yokmuş” denildi. Gözaltı sürecimde emzirdiğim oğlumu ne görebildim ne de emzirebildim. Avukat ile alınacak ifademden öncesinde de polis memurları emzirdiğim oğlumu bir daha göremeyeceğimi söyledikleri için ruh halim hiç iyi değildi ve barodan gönderilen avukat ta bağırınca daha da kötü oldum.”
“TERS KELEPÇE İLE GÖZALTINA ALINDIM”
– “İlk gözaltına alındığımda ters kelepçe uygulandı. “Hukukçu olduğumu, yasal mevzuata göre kaçmayan ve direnmeyen birine ters kelepçe uygulayamayacaklarını” söylememe rağmen 4-5 saat boyunca ters kelepçeyle tutuldum. Gözaltına alındığımda Avukatıma haber vermek istediğimi söyledim. Karakol amiri bağırarak avukatın bana bir şey yapamayacağını söyledi. Tekrar hukukçu olduğumu ve avukat hakkım olduğunu söyledim. Bunun üzerine Avukatımı aramama izin verildi. Avukat görüşü kapısı açık bir odada polislerin görebileceği bir ortamda gerçekleştirildi.”
[Kronos.News] 13.7.2020
YAVUZ GENÇ 13 Temmuz 2020 GÜNDEM
15 Temmuz darbe girişiminden sonra KHK’larla ihraç edilen ya da OHAL şartlarında haklarında soruşturmalar açılarak gözaltına alınanlar yaşadıklarını ‘OHAL’in Toplumsal Maliyetleri Raporu’nda anlattı. Mağdurlar gözaltı sırasında kötü muameleye maruz kaldıklarını, hasta olanlar ilaçlarını alamadıklarını, avukatsız olarak yasal olmayan biçimde sorgulandıklarını belirtti. İşte rapordan bazı gözaltı hikâyeleri…
“SEN BAŞINI SALLAYIP ONAYLA DEDİLER”
– “Bu gözaltı sürecinde polis ifade alma esnasında avukatsız olarak birkaç saat sorguluyor parti propagandası yapıyor ve beni ailem ile tehdit ediyordu. Benim sinirlerim boşaldı. Bunalmış, ağlıyor konuşamıyordum. Başımı yıkayıp devam etmeye çalıştılarsa da olmadı. “Sen konuşamıyorsun biz yazalım sen başını sallayıp onayla” dediler. Zaten o gün sabah kalp şeker ve tansiyon hastası olduğum için ilaçlarımı almış olmama rağmen durumum kötüleşmiş ve 112 acil müdahale etmişti. Bu şekilde alınan ifademin son on dakikasında avukat içeriye alıp ifade işlemi avukat varmış gibi imza attık. İki ifadem de böyle alındı.”
“YERDE UYUDUK”
– “8 gün spor salonunda tutulduk. Kelepçelerimiz 24 saat hiç çıkarılmadı. Yerde uyuduk. Kimseyle görüşmemize izin verilmedi. Her gece, 01’de muayene olduk, 2 öğün 1 rol ekmek, 1 dilim peynir 1, dilim reçel yedik. Zaman zaman polislerin kötü muamelesine maruz kaldık. 20 profesör, 20 doçent, 10 tıp doktoru olmamıza rağmen bunlar başımıza geldi.”
– “Kendinizi kötü hissetmeniz için ellerinden geleni yaptılar. Masumiyet karinesi ihlal edilerek hüküm giymiş suçu sabit bir suçlu gibi muamele gördük. 8 gün gözaltında kaldım. WC ve banyolar pislik içinde hiç temizlik görmemişlerdi. Banyo kapıları yoktu ve çöp poşeti asılarak korunak sağlanmaya çalışılmıştı. Yemekler hep soğuk verildi. Yakınlarım tarafından getirilen eşyalar gözaltı süresinin sonunda 8. Gün tarafıma verildi. Sekiz gün boyunca aynı kıyafetlerim vardı üzerimde.”
“POLİS ‘FACEBOOK HESABIN AÇILMAZSA TUTUKLANIRSIN’ DEDİ”
– “Polis telefonumdaki Facebook uygulamasını açamadı. Açılmadığı takdirde benim gizliden gizliye FETÖ’yü övüp övmediğimi anlamayacağını bu yüzden tutuklanacağımı söyledi. Neticede tutuklandım.”
– “Nezarette yasak sorguya alındım. Bu bir suç aslında. Ayrıca nezarette hipertansiyon hastası olduğumu söylememe rağmen başörtülü!!! Bir polis memuru saatlerce tuvalete götürmedi. O Polis memurunu hiç unutmayacağım.”
“EŞİM VE AİLEMLE TEHDİT EDİLDİM”
– “Polis baskısıyla olmayan ifadeler vermek zorunda kaldım. Avukat olması bir şeyi değiştirmedi. 12 gün boyunca yerde yattım. Gözaltına alınmam ile hakaret içerikli yorumlar duymam bir oldu. Gözaltında iken eşim ve ailem ile tehdit edildim.”
– “Sabahtan akşam 6’ya kadar aç bırakıldım. Şeker hastası olduğum halde yemek verilmedi.”
“HAKİM ‘DOSYAYI GÖRMEDİM AMA BÜYÜK İHTİMALLE TUTUKLANIRSIN’ DEDİ”
– “Sürekli etkin pişmanlıktan faydalanmam istendi. Yoksa tutuklanacağım söylendi. Sulh ceza hâkimi odaya alıp “Savcı tutuklama talep etmiş. Dosyayı görmedim ama büyük ihtimal tutuklanırsın dolayısıyla etkin pişmanlıktan faydalan isim ver” dedi sonuçta beraat ettim.”
– “Evden alan polislerden biri annem tepki verdiği için küfürlü konuştu. Nezarette iyi davranan polislere diğerleri tarafından baskı yapılmaktaydı.”
“BAŞÖRTÜMÜ ALDILAR, PARDÖSÜMÜ BAŞIMA KAPATTIM”
– “Gözaltına alındığım ilk geceden mahkemeye çıkacağım güne kadar ön görüşme adı altında birçok kez ifadem alındı. Bu ifadeler genelde akşam ve gece olup avukat istediğimde “Ne avukatı biz OHAL’deyiz bilmiyor musun?” diyerek beni azarlayıp reddettiler. Bu süreçte psikolojik baskı altında çok bıraktılar. MİT’ten iki kişi ilk ifademi almaya çalıştı. Avukatla görüşmemde beni yalnız bırakmadılar kendi gözetimlerinde görüştürdüler. Nezarette 9 gün kaldım. Başörtümü benden aldılar. Pardösümü başıma geçirmek zorunda kaldım. Israrlarımız ve şikayetlerimiz sonucunda gözaltının 4. günü bize başörtülerimizi verdiler. Yanımda bulunan arkadaşıma ön görüşme adı altında ifadesi alınırken “Seni öyle bir hale sokarım ki ne çocuğun ne de seni alacak kimse olur” diyerek tehdit ettiler.”
“2 YAŞINDA OĞLUN VAR, BİR DAHA GÖREMEYECEKSİN”
– “Gözaltında iken avukat ifade alınırken bana bağırdı zaten böyle bir şey ilk defa başıma gelmişti şaşkın ve korku içindeydim ilk gözaltı günümdeyim sayısını hatırlayamadığım ama en az 5-6 erkek polis memuru tarafından sürekli “Senin 2 yaşında oğlum var, değil mi? Onu bir daha göremeyeceksin” denildi. “Atın şunu içeri” diye bağırdı birisi ve gözaltı sürecince ailem karakola ihtiyacım olup olmadığını sormaya geldiklerinde “İhtiyaçlarım var” dememe rağmen “İhtiyacı yokmuş” denildi. Gözaltı sürecimde emzirdiğim oğlumu ne görebildim ne de emzirebildim. Avukat ile alınacak ifademden öncesinde de polis memurları emzirdiğim oğlumu bir daha göremeyeceğimi söyledikleri için ruh halim hiç iyi değildi ve barodan gönderilen avukat ta bağırınca daha da kötü oldum.”
“TERS KELEPÇE İLE GÖZALTINA ALINDIM”
– “İlk gözaltına alındığımda ters kelepçe uygulandı. “Hukukçu olduğumu, yasal mevzuata göre kaçmayan ve direnmeyen birine ters kelepçe uygulayamayacaklarını” söylememe rağmen 4-5 saat boyunca ters kelepçeyle tutuldum. Gözaltına alındığımda Avukatıma haber vermek istediğimi söyledim. Karakol amiri bağırarak avukatın bana bir şey yapamayacağını söyledi. Tekrar hukukçu olduğumu ve avukat hakkım olduğunu söyledim. Bunun üzerine Avukatımı aramama izin verildi. Avukat görüşü kapısı açık bir odada polislerin görebileceği bir ortamda gerçekleştirildi.”
[Kronos.News] 13.7.2020
OHAL RAPORU | Komşum 1. sınıfa giden çocuğumun yanında “vatan hainleri” diye bağırdı
‘Mağdurlar İçin Adalet’ araştırmasına görüş veren OHAL ve KHK mağdurlarının anlattıkları, yaşananların ne derece büyük travmalar oluşturduğunu da gözler önüne
YAVUZ GENÇ 13 Temmuz 2020 GÜNDEM
‘Mağdurlar İçin Adalet’ araştırmasına görüş veren OHAL ve KHK mağdurlarının anlattıkları, yaşananların ne derece büyük travmalar oluşturduğunu da gözler önüne serdi. Türkiye’de milyonlarca insanın gözü önünde yaşanan bu büyük mağduriyet ve travmaların, aynı zamanda ne derece ‘görmezden gelindiğini’ de ortaya koyuyor. İşte o anlatımlardan bazıları…
“YEĞENİM BABASININ TUTUKLULUĞUYLA KONUŞMAMAYA BAŞLADI”
– “2016 yılında 1,5 yaşında yeni konuşmaya başlamış olan yeğenim, babasının gözaltına alınması ve tutuklanması sonrası, konuşmamaya, susmaya başladı. Sonrasında ise istese de konuşamadı. Babası 5 ay tutukluluktan sonra tahliye olsa da sürekli anne babasının polisler tarafından tekrar alınacağına dair kaygı korku sorunları yaşadı. Hâlâ geceleri ağlayarak uyanıyor. Diğer bir yeğenim okulda başarılı arkadaş çevresi olan bir çocukken Babası tutuklanıp annesi gözaltına alınıp evi okulu değiştikten sonra odasından çıkmayan, mutsuz bir çocuğa dönüştü. Çocukların yüzlerindeki gülümsemeyi, okullarındaki başarıyı, yaşama sevinçlerini ellerinden aldılar.”
“OĞLUM BABASININ TİŞÖRTÜYLE YAŞAMAK İSTİYOR”
-“7 yaşındaki büyük oğlum eşimi her görmeye gittiğimizde, 40 dakika görüşten sonra ayrılırken travma yaşadı. Her seferinde kollarından zor aldık. Sürekli neden gelmediğini soruyor. Tırnak yeme ve hırçınlık büyük ölçüde baş gösterdi. Her gece uyurken ağlıyor babasının tişörtleriyle uyumak istiyor. Küçük oğlum babası tutuklandığında yeni 1 yaşına basmıştı, şimdi 4 yaşında baba kavramı yok. Gördüğü her asker resmine “Bu mu babam?” diye soruyor. Ben 2 yıldır antidepresan alıyorum. Annemin evinde bir odaya sığındık.”
“15 YAŞINDA EVİN HEM ANNESİ HEM BABASI OLDUM”
“Ben 14 yaşındayken babam cezaevine girdi. Annem öğretmen olarak çalışmaya devam ediyordu. Ben 15 yaşına geldiğimde ise annemi de cezaevine aldılar ve ben yaşları benden küçük iki kardeşim (o zamanlar biri 9, biri 11 yaşındaydı) ve engelli anneannemle bir başıma kaldım. Yaklaşık 1,5 yıl böylece yaşadık. Evin hem annesi hem babası hem ablasıydım. 11. sınıfa gidiyordum o zamanlar ve hayatımda hep takdir almışken o sene 2 kere teşekkür aldım. Haliyle hem ders hem ev beraber yürümüyordu. Ben erken olgunlaşmak ve kardeşlerime annelik babalık yapmak zorunda kaldım.”
“KIZIM AMCASINA ‘BABA’ DİYE SARILIYORDU”
– “Eşim, kızım 15 aylıkken tutuklandı. Çıktığında 24 aylıktı ve babaya “abi” diye hitap ediyordu. Babasının tutuklu olduğu dönemde amcasına “baba” diyerek sarılıyordu.”
“Kızım, babasının cezaevinde olduğunun arkadaşları tarafından duyulması korkusu yaşadı ve bu ona yanlış arkadaşlar edindirdi. Ders notları düştü ve şu an eli titriyor ve doktor psikolojik olduğunu söylüyor. Oğlum bu sene 8. sınıftı babası gittiğinden bu yana kendisini toparlayamadı ve sınavında düşük puan aldığı için halen yerleşemedi. İçinde büyük bir öfke var ve duygularını yaşayamıyor kendini bastırmaktan.”
“KUZENİM HAPİSTEN ÇIKTIĞINDA KIZI ONU TANIMIYORDU”
“Kuzenim hapse girdiğinde kızı 1 yaşında yoktu belki de. Kuzenim 2 yıl hapis yattı. Açık görüşmelerde kızı onu tanımadı. Çıktığında da alışması uzun sürdü. Kızı şimdi 4 yaşında ve hâlâ konuşmayı öğrenemedi. Yengem bu süreçte çok zorlandı, yanında eşi olmadığı için ciddi sıkıntılar çekti.”
“16 yaşımda evin bütün yükü üstüme bindi. Sadece anneannemin emekli maaşı vardı. Evimiz kiraydı. Akrabalarımız sağ olsun bize destek oluyordu ama bir anda muhtaç konumuna düşmek çok zordu. Babamın yokluğu tolere edilebilirdi bir nebze ama annemin yokluğunda daha ergenliğimde hayatım başıma yıkıldı.”
-“2 yıllık evliyim 1. yılda eşim Suriye’ye gitti, evimiz dağıldı, eşyalarımızı sattık. Suriye dönüşü hazır eve geçtik, düzen kuramadık. Suriye dönüşü sonrası e şim gözaltına alındı, kurumdan uzaklaştırıldı. Kayınvalidemlerde kalıyoruz hiçbir düzen, huzur yok.”
“KÜÇÜK YEĞENİM KONUŞAMAZ OLDU, BÜYÜĞÜ KENDİNİ ODASINA KAPATTI, İNSAN İÇİNE ÇIKMIYOR”
– “Ailemizde, kimisi yasal banka hesabı olması, kimisi yasal sendika üyeliği, bir tanesinde ise hiçbiri olmamasına rağmen ihraç edildi bir KHK listesi ile. Dört kişi gözaltına alınıp ikisi tutuklandı. Evleri çocukları ortada kaldı Maddi zorluklarla ziyaretlerine gitmekte zorlandık. Avukatlar yasal eylemleri bile savunmaktan çekindi. Psikolojik çöküntüler, bunalımlar yaşadık. Küçücük yeğenim psikolojik bunalımdan konuşamaz, kelime kuramaz hale geldi. Diğer yeğenim kendisini odasına kapattı. İnsanlarla iletişimi kesti. Yengem de kaygı bozukluğu başladı. Yeni hastalıkları başladı. Tutuklu yakınlarım tahliye oldu, beraat etti. Ama kimse iş, selam vermedi. Bazı işverenler de bu durumlarını kullanıp hak arayamazlar diye birkaç ay ücretsiz çalıştırdı. Maaşını isteyince de işten çıkardı. Haklarını arayamadılar. Yurt dışına çıkmak istediler. Ama beraat etseler de pasaport verilmedi. Sapasağlam annemiz, ağlamaktan hastalandı. Hiçbir hastalığı yokken iki böbreğinin de iflas ettiğini, kalp yetmezliği başladığını söyledi doktorlar. Vücudunu yaralar sardı. Perişan ettiler çocukları, yaşlıları.”
“EŞİM GÖTÜRÜLÜNCE SOKAKTA KALDIM, 36 SAAT AÇ KALDIM”
– “Birçok sorunla karşılaştım yeni gelindim bana gelinliğimi yaşatmadılar. Kaldığım şehirde hiç kimseyi tanımıyordum. Eşimi götürdüklerinde kar kış demeden aldılar. İlden 3 saat uzaklıkta bir yerde yaşıyorduk. Orada ben yalnız kaldım, sokakta kaldım akşama kadar. 36 saat aç kaldım. Bir gün sonra ile gittim. Akşam imza ile serbest kaldı. Sonra doğrudan ihraç edildi.”
“KARINCANIN ANNESİ DE Mİ ‘İŞE’ GİTMİŞ”
-“Hangi açıdan mağdur edilmedik ki? En başta delilsiz ve hukuksuz bir şekilde itibarımız elimizden alındı. Bununla beraber toplumsal ve insani değerleri yüksek olan biz gençleri intiharı ara ara düşündüren ve hayatın anlamsız gözükmesine sebep olan bireyler haline getirdiler. Adalete ve özgürlüğe aç kaldık. Çok iyi bir derece ile girdiğim ve Türkiye’de belki en hatırı sayılır üniversitede okumama rağmen hem hayallerime olan inancımı körelttiler (gerek maddi açıdan sıfırlanma gerek kör bir adaletten medet ummama gerek psikolojik rahatsızlıklar) hem de hayallerime ulaşacak kapıları kapadılar. Onurlu bir şekilde yaşama kaygısıyla yıllarımız geçti. Toplumda çekingen ve öteki vatandaş olduk. 2 yaşındaki yeğenime ve onun gibi nice ama nice çocuğa yapılanlar yüreğimizi yaktı. Onun ‘Karıncanın annesi de mi işe gitmiş, süpürgenin babası da mı işte?” gibi masum soruları bir değil iki değildi. 40 dakika görüşebilmek için bir … yoluna oradan da … ‘ya giden 2 yaşındaki yeğenimi ve onun gibileri nasıl kelimelerle anlatayım. 40 dakika, iki ayda bir 40 dakika ve onu götüren anneannesi kızına mı hasret giderse yoksa diğer mahkumların evlatlarıyla hasretine mı bakarak ağlasa bilemedi. Çok yazılacak çok söylenecek söz var. Ne bu satırlar anlatmaya yeter ne de gücümüz yeter. Bu zulüm biter ama en başta kalplerimiz kırıldı.”
“KAYMAKAMLIK, ‘OHAL’DE TUTUKLANANLARA YARDIM YAPAMIYORUZ’ DEDİ
-“Eşim tutuklandıktan sonra kaymakamlığın tutuklu çocuklarına yardım ettiğini duydum ve başvuru yaptım. Ama “OHAL’de tutuklananlara yardım yapamıyoruz” dediler. Aile Bakanlığına gittim. Orası da “Vermiyoruz, ama siz yine de başvuru yapın” dediler. Çocuğumun ses problemi var ama üniversite hastaneleri bize bakmadığı için hastaneye götüremiyorum. Tedavi oradaymış. Eşimde de uyku apnesi ve Haşimato tiroidi hastalıkları var. Ama adli tıp “cezaevinde kalabilir” raporu verdi.”
“1.SINIFA GİDEN ÇOCUĞUMUN YANINDA KOMŞUM ‘VATAN HAİNLERİ’ DİYE BAĞIRDI”
“İşsiz kalmak başlı başına bir travma zaten. İlk yıl herkes çok yoğun tepkiler veriyordu. O yüzden iş bulamadı kimse iş vermek istemedi. Aç kaldık. 1,5 ay kadar aile bireylerinin desteğiyle ne getirirlerse yedik ihtiyaçlarımızı giderdik… Komşularım selam vermiyordu beni gören kaçıyordu. 1. sınıfa giden çocuğumun yanında komşum “Vatan hainleri, sizi burada yaşatmayacağım” diye sabah işe ve okula giden o kalabalığın arasında bağırdı. Hakaretler etti. Çocuğum 2 hafta ağlayarak gitti okula. Ben dışarıya çıkmak istemedim. Şu an bile her an birisi toplum içinde bu davranışta bulunacak gibi geliyor. Liseye giden çocuğumuza harçlık veremiyorduk. Sabahtan akşam 5’e kadar bir paket bisküviyle duruyordu. Onu da acıktıkça yiyormuş, açlığını bastırsın diye. Eşim “çocuklar olmasa intihar ederdim” demeye başladı. Ama gene de birçok aileye göre çok iyi durumdaydık en azından eşim yanımdaydı ve iyi kötü çalışıyordu. Engelli çocuğumun masrafı çok oluyor orada bizi zorluyordu. Şimdi liseye giden çocuğumuzu dershaneye göndermek istiyoruz çünkü çok başarılı ama nasıl olacak diye düşünüyoruz. “Kardeşim, babam tutuklandığında 13 yaşındaydı ve hâlâ daha psikolojisi ağır bozuk. Annem panik atak hastası. Yaşadığımız şehirden başka bir şehre taşınmak zorunda kaldık. Üniversite okurken çok mağdur oldum. Hepsi bir yana maddi açıdan çektiğimiz sıkıntılar bile sorun değildi ama çocukların annesiz babasız kalması yaşadığımız en ağır travma. Hâlâ suçsuz yere, canım babam cezaevinde. Aklımıza en son gelecek olan cezaevine 3 seneyi geçkin süredir sürekli gelip gidiyoruz. Masum ve mağdurlar bir an önce kurtulmalı.”
“SOSYAL TECRİTTEN ÇEKİNDİĞİM İÇİN EŞİMİN TUTUKLU OLDUĞUNU SAKLADIM”
-“Sosyal tecritten çekindiğim için eşimin tutuklu olduğunu sakladım. Çalıştığım kurumda öğrenildiği zaman tehdit edildim ve istifa etmek zorunda kaldım.” “Rutin olarak yapılan suçlamanın “terör örgütü üyeliği” olması toplumun size teröristmiş gibi bakmasına sebep oluyor. İlk günler dava için avukat bulmak mümkün değildi. Davayı kabul edenlerin de talep ettiği rakamlar çok uçuktu. Eşi olmam hasebiyle bana da hem adli hem idari soruşturma açıldı. Bakanlık ısrarla istifamı istedi. Faaliyetlerim kısıtlandı ve yurt dışı çıkış yasağı, “pasaportumun kayıp olduğu” gerekçesiyle, tutanak imzalatılarak kondu.”
ALİ BULAÇ’IN KİTABINI OKUMAK SUÇ: “DIŞLANDIK, SELAM DAHİ VERMEDİLER”
– “Herkes tarafından dışlandık ve selâm vermediler. Aileler sildi bizi. İş vermediler. Babam gözaltında ve sonrasında ağır işkence gördü. … cezaevinde hâlâ sistematik işkence yapılıyor. İhraç oldu. Hastalandı. İşkence yüzünden sakatlıkları var. Annem hafıza kaybı yaşadı. Şu an ciddî sağlık sorunları mevcut. Babamdan dolayı ben gözaltına alındım. Gözaltına alındığımda hamileydim. Babamın tutukluluğundan herkes beni sorumlu tuttu. Baskı şiddet gördüm. Kardeşim … yurt dışında ve güvenlik sebebiyle ülkeye gelemiyor. Doğum yapacak, babamdan dolayı annem de yanına gidemiyor. Eşten dolayı yasak var. Erkek kardeşim içine kapandı. Ataması olmadı. İş bulamıyor. Sosyal çevresi bitti. Psikolojik sorunları var. Sigaraya başladı. “İdealist bir öğretmen olan eşim, kendi alanında akademik olarak da kendini sürekli geliştiren biridir ve tefsir alanında doktora da yapmaktadır. Terör örgütü üyeliği suçlamasına sebep olan konu başlıkları trajedinin/ hukuksuzluğun boyutunu ortaya koymaktadır. Ali Bulaç’ın kitabını okumak, görev yaptığı okulda kitap okuma projesi kapsamında grup oluşturmak ki proje TÜBİTAK ortak projesidir. “Benim Adım Khan, Ben Terörist Değilim” filmini seyrettirmek. 15 günlük sendika üyeliği, kızımızın cemaate bağlı olduğu iddia edilen bir okulda bir yıl okumuş olması, terör örgütü üyeliği iddianamesi için savcının ileri sürdüğü delillerdir. İdari soruşturmayla eş zamanlı adli soruşturma açılmış ve üç gün gözaltına alınmıştır. Sekizinci mahkemede savcı yedi yıl ceza istemesine rağmen hâkim beraat kararı vermiştir. Gerekçeli karar henüz hazırlanmamış olup, görevine de iade edilmemiştir.”
“KORKU İÇİNDE YILLAR GEÇTİ”
-“Bulunduğumuz yerden taşındık, toplumdan soyutlandık, insanlara kendimizi anlatamadık, kendimizi suçladık, korku içinde günler yıllar geçti, hiçbir şeye güven kalmadı… Psiko-sosyal yönden hem aile bireyleri olarak hem de mağdurun kendisi olarak çok sorunlar çektik, bunların başında toplumdan dışlanma ve ailemizin ikamet değiştirmek zorunda kalması geliyordu…”
-“3 yıldır tutuklu olan eşim adına bu anketi dolduruyorum. Ben de ihraç bir öğretmenim. … emniyetinde 16 gün gözaltında kalan eşim polisler tarafından hem fiziksel hem de psikolojik şiddet ve işkenceye maruz kaldı. İşkenceden dolayı dizinde bağ kopmuştur. İşkenceci polisler birkaç kez camdan atmaya çalışmış ve “intihar ettiğini söyleriz” demişler. Üstüne, benimle ve o zaman 3 buçuk yaşında olan kızımızın namusuyla tehdit etmişler.”
[Kronos.News] 13.7.2020
YAVUZ GENÇ 13 Temmuz 2020 GÜNDEM
‘Mağdurlar İçin Adalet’ araştırmasına görüş veren OHAL ve KHK mağdurlarının anlattıkları, yaşananların ne derece büyük travmalar oluşturduğunu da gözler önüne serdi. Türkiye’de milyonlarca insanın gözü önünde yaşanan bu büyük mağduriyet ve travmaların, aynı zamanda ne derece ‘görmezden gelindiğini’ de ortaya koyuyor. İşte o anlatımlardan bazıları…
“YEĞENİM BABASININ TUTUKLULUĞUYLA KONUŞMAMAYA BAŞLADI”
– “2016 yılında 1,5 yaşında yeni konuşmaya başlamış olan yeğenim, babasının gözaltına alınması ve tutuklanması sonrası, konuşmamaya, susmaya başladı. Sonrasında ise istese de konuşamadı. Babası 5 ay tutukluluktan sonra tahliye olsa da sürekli anne babasının polisler tarafından tekrar alınacağına dair kaygı korku sorunları yaşadı. Hâlâ geceleri ağlayarak uyanıyor. Diğer bir yeğenim okulda başarılı arkadaş çevresi olan bir çocukken Babası tutuklanıp annesi gözaltına alınıp evi okulu değiştikten sonra odasından çıkmayan, mutsuz bir çocuğa dönüştü. Çocukların yüzlerindeki gülümsemeyi, okullarındaki başarıyı, yaşama sevinçlerini ellerinden aldılar.”
“OĞLUM BABASININ TİŞÖRTÜYLE YAŞAMAK İSTİYOR”
-“7 yaşındaki büyük oğlum eşimi her görmeye gittiğimizde, 40 dakika görüşten sonra ayrılırken travma yaşadı. Her seferinde kollarından zor aldık. Sürekli neden gelmediğini soruyor. Tırnak yeme ve hırçınlık büyük ölçüde baş gösterdi. Her gece uyurken ağlıyor babasının tişörtleriyle uyumak istiyor. Küçük oğlum babası tutuklandığında yeni 1 yaşına basmıştı, şimdi 4 yaşında baba kavramı yok. Gördüğü her asker resmine “Bu mu babam?” diye soruyor. Ben 2 yıldır antidepresan alıyorum. Annemin evinde bir odaya sığındık.”
“15 YAŞINDA EVİN HEM ANNESİ HEM BABASI OLDUM”
“Ben 14 yaşındayken babam cezaevine girdi. Annem öğretmen olarak çalışmaya devam ediyordu. Ben 15 yaşına geldiğimde ise annemi de cezaevine aldılar ve ben yaşları benden küçük iki kardeşim (o zamanlar biri 9, biri 11 yaşındaydı) ve engelli anneannemle bir başıma kaldım. Yaklaşık 1,5 yıl böylece yaşadık. Evin hem annesi hem babası hem ablasıydım. 11. sınıfa gidiyordum o zamanlar ve hayatımda hep takdir almışken o sene 2 kere teşekkür aldım. Haliyle hem ders hem ev beraber yürümüyordu. Ben erken olgunlaşmak ve kardeşlerime annelik babalık yapmak zorunda kaldım.”
“KIZIM AMCASINA ‘BABA’ DİYE SARILIYORDU”
– “Eşim, kızım 15 aylıkken tutuklandı. Çıktığında 24 aylıktı ve babaya “abi” diye hitap ediyordu. Babasının tutuklu olduğu dönemde amcasına “baba” diyerek sarılıyordu.”
“Kızım, babasının cezaevinde olduğunun arkadaşları tarafından duyulması korkusu yaşadı ve bu ona yanlış arkadaşlar edindirdi. Ders notları düştü ve şu an eli titriyor ve doktor psikolojik olduğunu söylüyor. Oğlum bu sene 8. sınıftı babası gittiğinden bu yana kendisini toparlayamadı ve sınavında düşük puan aldığı için halen yerleşemedi. İçinde büyük bir öfke var ve duygularını yaşayamıyor kendini bastırmaktan.”
“KUZENİM HAPİSTEN ÇIKTIĞINDA KIZI ONU TANIMIYORDU”
“Kuzenim hapse girdiğinde kızı 1 yaşında yoktu belki de. Kuzenim 2 yıl hapis yattı. Açık görüşmelerde kızı onu tanımadı. Çıktığında da alışması uzun sürdü. Kızı şimdi 4 yaşında ve hâlâ konuşmayı öğrenemedi. Yengem bu süreçte çok zorlandı, yanında eşi olmadığı için ciddi sıkıntılar çekti.”
“16 yaşımda evin bütün yükü üstüme bindi. Sadece anneannemin emekli maaşı vardı. Evimiz kiraydı. Akrabalarımız sağ olsun bize destek oluyordu ama bir anda muhtaç konumuna düşmek çok zordu. Babamın yokluğu tolere edilebilirdi bir nebze ama annemin yokluğunda daha ergenliğimde hayatım başıma yıkıldı.”
-“2 yıllık evliyim 1. yılda eşim Suriye’ye gitti, evimiz dağıldı, eşyalarımızı sattık. Suriye dönüşü hazır eve geçtik, düzen kuramadık. Suriye dönüşü sonrası e şim gözaltına alındı, kurumdan uzaklaştırıldı. Kayınvalidemlerde kalıyoruz hiçbir düzen, huzur yok.”
“KÜÇÜK YEĞENİM KONUŞAMAZ OLDU, BÜYÜĞÜ KENDİNİ ODASINA KAPATTI, İNSAN İÇİNE ÇIKMIYOR”
– “Ailemizde, kimisi yasal banka hesabı olması, kimisi yasal sendika üyeliği, bir tanesinde ise hiçbiri olmamasına rağmen ihraç edildi bir KHK listesi ile. Dört kişi gözaltına alınıp ikisi tutuklandı. Evleri çocukları ortada kaldı Maddi zorluklarla ziyaretlerine gitmekte zorlandık. Avukatlar yasal eylemleri bile savunmaktan çekindi. Psikolojik çöküntüler, bunalımlar yaşadık. Küçücük yeğenim psikolojik bunalımdan konuşamaz, kelime kuramaz hale geldi. Diğer yeğenim kendisini odasına kapattı. İnsanlarla iletişimi kesti. Yengem de kaygı bozukluğu başladı. Yeni hastalıkları başladı. Tutuklu yakınlarım tahliye oldu, beraat etti. Ama kimse iş, selam vermedi. Bazı işverenler de bu durumlarını kullanıp hak arayamazlar diye birkaç ay ücretsiz çalıştırdı. Maaşını isteyince de işten çıkardı. Haklarını arayamadılar. Yurt dışına çıkmak istediler. Ama beraat etseler de pasaport verilmedi. Sapasağlam annemiz, ağlamaktan hastalandı. Hiçbir hastalığı yokken iki böbreğinin de iflas ettiğini, kalp yetmezliği başladığını söyledi doktorlar. Vücudunu yaralar sardı. Perişan ettiler çocukları, yaşlıları.”
“EŞİM GÖTÜRÜLÜNCE SOKAKTA KALDIM, 36 SAAT AÇ KALDIM”
– “Birçok sorunla karşılaştım yeni gelindim bana gelinliğimi yaşatmadılar. Kaldığım şehirde hiç kimseyi tanımıyordum. Eşimi götürdüklerinde kar kış demeden aldılar. İlden 3 saat uzaklıkta bir yerde yaşıyorduk. Orada ben yalnız kaldım, sokakta kaldım akşama kadar. 36 saat aç kaldım. Bir gün sonra ile gittim. Akşam imza ile serbest kaldı. Sonra doğrudan ihraç edildi.”
“KARINCANIN ANNESİ DE Mİ ‘İŞE’ GİTMİŞ”
-“Hangi açıdan mağdur edilmedik ki? En başta delilsiz ve hukuksuz bir şekilde itibarımız elimizden alındı. Bununla beraber toplumsal ve insani değerleri yüksek olan biz gençleri intiharı ara ara düşündüren ve hayatın anlamsız gözükmesine sebep olan bireyler haline getirdiler. Adalete ve özgürlüğe aç kaldık. Çok iyi bir derece ile girdiğim ve Türkiye’de belki en hatırı sayılır üniversitede okumama rağmen hem hayallerime olan inancımı körelttiler (gerek maddi açıdan sıfırlanma gerek kör bir adaletten medet ummama gerek psikolojik rahatsızlıklar) hem de hayallerime ulaşacak kapıları kapadılar. Onurlu bir şekilde yaşama kaygısıyla yıllarımız geçti. Toplumda çekingen ve öteki vatandaş olduk. 2 yaşındaki yeğenime ve onun gibi nice ama nice çocuğa yapılanlar yüreğimizi yaktı. Onun ‘Karıncanın annesi de mi işe gitmiş, süpürgenin babası da mı işte?” gibi masum soruları bir değil iki değildi. 40 dakika görüşebilmek için bir … yoluna oradan da … ‘ya giden 2 yaşındaki yeğenimi ve onun gibileri nasıl kelimelerle anlatayım. 40 dakika, iki ayda bir 40 dakika ve onu götüren anneannesi kızına mı hasret giderse yoksa diğer mahkumların evlatlarıyla hasretine mı bakarak ağlasa bilemedi. Çok yazılacak çok söylenecek söz var. Ne bu satırlar anlatmaya yeter ne de gücümüz yeter. Bu zulüm biter ama en başta kalplerimiz kırıldı.”
“KAYMAKAMLIK, ‘OHAL’DE TUTUKLANANLARA YARDIM YAPAMIYORUZ’ DEDİ
-“Eşim tutuklandıktan sonra kaymakamlığın tutuklu çocuklarına yardım ettiğini duydum ve başvuru yaptım. Ama “OHAL’de tutuklananlara yardım yapamıyoruz” dediler. Aile Bakanlığına gittim. Orası da “Vermiyoruz, ama siz yine de başvuru yapın” dediler. Çocuğumun ses problemi var ama üniversite hastaneleri bize bakmadığı için hastaneye götüremiyorum. Tedavi oradaymış. Eşimde de uyku apnesi ve Haşimato tiroidi hastalıkları var. Ama adli tıp “cezaevinde kalabilir” raporu verdi.”
“1.SINIFA GİDEN ÇOCUĞUMUN YANINDA KOMŞUM ‘VATAN HAİNLERİ’ DİYE BAĞIRDI”
“İşsiz kalmak başlı başına bir travma zaten. İlk yıl herkes çok yoğun tepkiler veriyordu. O yüzden iş bulamadı kimse iş vermek istemedi. Aç kaldık. 1,5 ay kadar aile bireylerinin desteğiyle ne getirirlerse yedik ihtiyaçlarımızı giderdik… Komşularım selam vermiyordu beni gören kaçıyordu. 1. sınıfa giden çocuğumun yanında komşum “Vatan hainleri, sizi burada yaşatmayacağım” diye sabah işe ve okula giden o kalabalığın arasında bağırdı. Hakaretler etti. Çocuğum 2 hafta ağlayarak gitti okula. Ben dışarıya çıkmak istemedim. Şu an bile her an birisi toplum içinde bu davranışta bulunacak gibi geliyor. Liseye giden çocuğumuza harçlık veremiyorduk. Sabahtan akşam 5’e kadar bir paket bisküviyle duruyordu. Onu da acıktıkça yiyormuş, açlığını bastırsın diye. Eşim “çocuklar olmasa intihar ederdim” demeye başladı. Ama gene de birçok aileye göre çok iyi durumdaydık en azından eşim yanımdaydı ve iyi kötü çalışıyordu. Engelli çocuğumun masrafı çok oluyor orada bizi zorluyordu. Şimdi liseye giden çocuğumuzu dershaneye göndermek istiyoruz çünkü çok başarılı ama nasıl olacak diye düşünüyoruz. “Kardeşim, babam tutuklandığında 13 yaşındaydı ve hâlâ daha psikolojisi ağır bozuk. Annem panik atak hastası. Yaşadığımız şehirden başka bir şehre taşınmak zorunda kaldık. Üniversite okurken çok mağdur oldum. Hepsi bir yana maddi açıdan çektiğimiz sıkıntılar bile sorun değildi ama çocukların annesiz babasız kalması yaşadığımız en ağır travma. Hâlâ suçsuz yere, canım babam cezaevinde. Aklımıza en son gelecek olan cezaevine 3 seneyi geçkin süredir sürekli gelip gidiyoruz. Masum ve mağdurlar bir an önce kurtulmalı.”
“SOSYAL TECRİTTEN ÇEKİNDİĞİM İÇİN EŞİMİN TUTUKLU OLDUĞUNU SAKLADIM”
-“Sosyal tecritten çekindiğim için eşimin tutuklu olduğunu sakladım. Çalıştığım kurumda öğrenildiği zaman tehdit edildim ve istifa etmek zorunda kaldım.” “Rutin olarak yapılan suçlamanın “terör örgütü üyeliği” olması toplumun size teröristmiş gibi bakmasına sebep oluyor. İlk günler dava için avukat bulmak mümkün değildi. Davayı kabul edenlerin de talep ettiği rakamlar çok uçuktu. Eşi olmam hasebiyle bana da hem adli hem idari soruşturma açıldı. Bakanlık ısrarla istifamı istedi. Faaliyetlerim kısıtlandı ve yurt dışı çıkış yasağı, “pasaportumun kayıp olduğu” gerekçesiyle, tutanak imzalatılarak kondu.”
ALİ BULAÇ’IN KİTABINI OKUMAK SUÇ: “DIŞLANDIK, SELAM DAHİ VERMEDİLER”
– “Herkes tarafından dışlandık ve selâm vermediler. Aileler sildi bizi. İş vermediler. Babam gözaltında ve sonrasında ağır işkence gördü. … cezaevinde hâlâ sistematik işkence yapılıyor. İhraç oldu. Hastalandı. İşkence yüzünden sakatlıkları var. Annem hafıza kaybı yaşadı. Şu an ciddî sağlık sorunları mevcut. Babamdan dolayı ben gözaltına alındım. Gözaltına alındığımda hamileydim. Babamın tutukluluğundan herkes beni sorumlu tuttu. Baskı şiddet gördüm. Kardeşim … yurt dışında ve güvenlik sebebiyle ülkeye gelemiyor. Doğum yapacak, babamdan dolayı annem de yanına gidemiyor. Eşten dolayı yasak var. Erkek kardeşim içine kapandı. Ataması olmadı. İş bulamıyor. Sosyal çevresi bitti. Psikolojik sorunları var. Sigaraya başladı. “İdealist bir öğretmen olan eşim, kendi alanında akademik olarak da kendini sürekli geliştiren biridir ve tefsir alanında doktora da yapmaktadır. Terör örgütü üyeliği suçlamasına sebep olan konu başlıkları trajedinin/ hukuksuzluğun boyutunu ortaya koymaktadır. Ali Bulaç’ın kitabını okumak, görev yaptığı okulda kitap okuma projesi kapsamında grup oluşturmak ki proje TÜBİTAK ortak projesidir. “Benim Adım Khan, Ben Terörist Değilim” filmini seyrettirmek. 15 günlük sendika üyeliği, kızımızın cemaate bağlı olduğu iddia edilen bir okulda bir yıl okumuş olması, terör örgütü üyeliği iddianamesi için savcının ileri sürdüğü delillerdir. İdari soruşturmayla eş zamanlı adli soruşturma açılmış ve üç gün gözaltına alınmıştır. Sekizinci mahkemede savcı yedi yıl ceza istemesine rağmen hâkim beraat kararı vermiştir. Gerekçeli karar henüz hazırlanmamış olup, görevine de iade edilmemiştir.”
“KORKU İÇİNDE YILLAR GEÇTİ”
-“Bulunduğumuz yerden taşındık, toplumdan soyutlandık, insanlara kendimizi anlatamadık, kendimizi suçladık, korku içinde günler yıllar geçti, hiçbir şeye güven kalmadı… Psiko-sosyal yönden hem aile bireyleri olarak hem de mağdurun kendisi olarak çok sorunlar çektik, bunların başında toplumdan dışlanma ve ailemizin ikamet değiştirmek zorunda kalması geliyordu…”
-“3 yıldır tutuklu olan eşim adına bu anketi dolduruyorum. Ben de ihraç bir öğretmenim. … emniyetinde 16 gün gözaltında kalan eşim polisler tarafından hem fiziksel hem de psikolojik şiddet ve işkenceye maruz kaldı. İşkenceden dolayı dizinde bağ kopmuştur. İşkenceci polisler birkaç kez camdan atmaya çalışmış ve “intihar ettiğini söyleriz” demişler. Üstüne, benimle ve o zaman 3 buçuk yaşında olan kızımızın namusuyla tehdit etmişler.”
[Kronos.News] 13.7.2020
Yeni otomobil fabrikası beklerken olan da gidiyor: Honda Türkiye fabrikası kapanıyor
Honda'nın Gebze Şekerpınar'da 1997 yılında kurduğu fabrika, 2021 yılında kapatılacak. Fabrikanın tüm teçhizatla birlikte satılacağını söyleyen Honda Genel Müdür Yardımcısı, “Çalışan 1.070 kişi ile de anlaşma yaptık, sıkıntı yok.” ifadelerini kullandı.
Honda'nın Gebze Şekerpınar'da 1997 yılında kurduğu fabrika, 2021 yılında kapatılacak.
Honda Genel Müdür Yardımcısı Bülent Kılçer, fabrikanın tüm teçhizatıyla satılacağını belirtti.
"SON 5 YILDIR KAPASİTENİN ALTINDA ÜRETİM YAPIYORUZ"
Bülent Kılçer, fabrikanın kapatılmasında önemli iki sebep olduğunu belirterek, ''İlki ve en önemlisi global düzeyde üretimdeki optimizasyonu yakalamaktı. Türkiye fabrikamızın kapasitesi 50 bin adet olmasına rağmen gelin görün ki son 5-6 yıldır maalesef kapasitenin yüzde 30-35 altında üretmek zorunda kaldık. Bunun sebebi kesinlikle iç pazar değil ihracatla ilgili bir konuydu. Ayrıca bu optimizasyon sadece Türkiye ile ilgili de değil. İngiltere, Endonezya ve Tayland fabrikalarında da revizyonlar yapıldı.'' ifadelerini kullandı.
Kılçer ikinci sebep olarak da üretim etkinliğini arttırmaya işaret etti.
İŞÇİLER NE OLACAK?
Kapatılacak fabrikada, binin üzerinde işçi çalışıyor. Fabrikanın kapanması ile işçilerinin durumuna ilişkin ayrıntılı bir açıklama yapılmazken Kılçer, ''Çalışan 1.070 kişi ile de anlaşma yaptık, sıkıntı yok.'' sözlerini sarf etti.
[Samanyolu Haber] 13.7.2020
Honda'nın Gebze Şekerpınar'da 1997 yılında kurduğu fabrika, 2021 yılında kapatılacak.
Honda Genel Müdür Yardımcısı Bülent Kılçer, fabrikanın tüm teçhizatıyla satılacağını belirtti.
"SON 5 YILDIR KAPASİTENİN ALTINDA ÜRETİM YAPIYORUZ"
Bülent Kılçer, fabrikanın kapatılmasında önemli iki sebep olduğunu belirterek, ''İlki ve en önemlisi global düzeyde üretimdeki optimizasyonu yakalamaktı. Türkiye fabrikamızın kapasitesi 50 bin adet olmasına rağmen gelin görün ki son 5-6 yıldır maalesef kapasitenin yüzde 30-35 altında üretmek zorunda kaldık. Bunun sebebi kesinlikle iç pazar değil ihracatla ilgili bir konuydu. Ayrıca bu optimizasyon sadece Türkiye ile ilgili de değil. İngiltere, Endonezya ve Tayland fabrikalarında da revizyonlar yapıldı.'' ifadelerini kullandı.
Kılçer ikinci sebep olarak da üretim etkinliğini arttırmaya işaret etti.
İŞÇİLER NE OLACAK?
Kapatılacak fabrikada, binin üzerinde işçi çalışıyor. Fabrikanın kapanması ile işçilerinin durumuna ilişkin ayrıntılı bir açıklama yapılmazken Kılçer, ''Çalışan 1.070 kişi ile de anlaşma yaptık, sıkıntı yok.'' sözlerini sarf etti.
[Samanyolu Haber] 13.7.2020
Hazine’nin kasası boşaldı, SGK’ya ödemesi gereken parayı ödemedi
Hazine, yasa gereği olarak SGK’ye ödemesi gereken ‘devlet katkısını’ ödememiş! Bu durumun devam etmesi halinde, iktidarın övündüğü sosyal güvenlik sistemimizin hızla su alarak batmaya doğru gitmesi kuvvetle muhtemel
Hazine ve Maliye Bakanlığı Muhasebat Genel Müdürlüğü Sosyal Güvenlik Bütçe İstatistikleri’nde, Hazine’nin geçen yıl ve bu yılın Ocak-Mart döneminde malullük, yaşlılık ve ölüm sigortaları ile genel sağlık sigortası primi için ödemesi gereken devlet katkısını ödemediği görülüyor.
Sosyal güvenlik uzmanları Dr. Ergün Demir ve Dr. Güray Kılıç’ın ortaya çıkararak Birgün Gazetesi’ne yazdıkları makaleye göre; 5510 sayılı Kanun gereği Hazine, Sosyal Güvenlik Kurumu’na (SGK) toplanan primlerin dörtte birini devlet katkısı olarak ödemek zorunda. Sosyal güvenlik gelirleri ve benzeri mali yükümlülükler kanunla konulur, değiştirilir ve kaldırılır. Oysa şimdiye kadar Hazine’nin devlet katkısı ödememesiyle ilgili olarak herhangi bir kanun değişikliği yapılmadı. Hazine ve Maliye Bakanlığı, emekli aylıklarını ve sağlık harcamalarını ödeyerek yurttaşların hastalık, işsizlik, sakatlık, ölüm ve analık halinde korunmasını sağlamakla yükümlü olan SGK, devlet katkısının neden ödenmediği konusunda kamuoyuna açıklama yapmalı.
EMEKLİ AYLIKLARI ÖDENEMEYEBİLİR
SGK’nin mali istatistiklerinde kurumun geliriyle gideri arasındaki dengesizliğin kronik hale geldiği ve her yıl ‘açığın’ giderek arttığı görülüyor. Hazine’nin devlet katkısını yatırmaması ile de Kurum’un aktüeryal dengesi ve mali açıdan sürdürülebilirliğinin daha da zorlaşacağı aşikâr. Hazine’nin devlet katkısını ödememesine bağlı olarak yakın gelecekte emekli aylık ve ödenekleri ile sağlık/tedavi hizmetlerinin ücretlerinin ödenmesinde sorunların yaşanması kuvvetle muhtemel. 2006’da çıkartılan 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu Ekim 2008’de yürürlüğe girdi. Yürürlüğe giren sosyal güvenlik sistemi, yurttaşlara prime dayalı katkılar üzerinden güvence sağlamakta. Sosyal güvenlik sisteminin finansmanını SGK oluşturulmakta.
SGK; en yüksek bütçeli kurumlardan biri olup, en önemli gelir kalemlerini çalışanlar ve işverenler tarafından ödenen sosyal sigorta ve genel sağlık sigortası prim gelirleri ile devlet katkısı oluştururken, giderlerinin en önemli kısmını ise emekli aylık ve ödenekler ile sağlık harcamaları oluşturmakta.
Kurumun gelirlerinin yaklaşık yüzde 70’ni toplanan primler, yüzde 17’si devlet yardımı, yüzde 13’nü ise faiz, gayrimenkul, faturalı ödemeler oluşturmakta. Giderlerin ise yüzde 64’ünü emekli aylıkları, yüzde 24’ünü sağlık giderleri, yüzde 12’sini diğer giderler oluşturmakta.
SGK’nin gelir ve gider bütçeleri Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası fon bütçesi ayrımına göre hazırlanır ve uygulanır. SGK, sigortalılarına sunduğu sağlık hizmeti için Genel Sağlık Sigortası (GSS) fon gelirinden, emekli aylık ve ödenekleri için ise sosyal sigorta fon gelirinden ödeme yapmakta. GSS fon gelirleri giderlerini karşılarken, sosyal sigorta fon gelirleri ise giderlerini karşılamamakta ve ‘açık’ vermekte.
Devletin resmi istatistiklerde de görüldüğü gibi Hazine, 5510 sayılı Kanun’un 81.maddesi gereği olarak sosyal güvenlik ve sağlık primi devlet katkısını 2018 yılına kadar düzenli öderken, geçen yıl ve bu yılın Ocak-Mart dönemine ait olan miktarı ödemedi.
PARA SEÇİME Mİ HARCANIYOR
SGK’ya ödenmeyen paraların piyasaya pompalanarak seçim hazırlıkları yapıldığına ilişkin iddialar var.
[Samanyolu Haber] 13.7.2020
Hazine ve Maliye Bakanlığı Muhasebat Genel Müdürlüğü Sosyal Güvenlik Bütçe İstatistikleri’nde, Hazine’nin geçen yıl ve bu yılın Ocak-Mart döneminde malullük, yaşlılık ve ölüm sigortaları ile genel sağlık sigortası primi için ödemesi gereken devlet katkısını ödemediği görülüyor.
Sosyal güvenlik uzmanları Dr. Ergün Demir ve Dr. Güray Kılıç’ın ortaya çıkararak Birgün Gazetesi’ne yazdıkları makaleye göre; 5510 sayılı Kanun gereği Hazine, Sosyal Güvenlik Kurumu’na (SGK) toplanan primlerin dörtte birini devlet katkısı olarak ödemek zorunda. Sosyal güvenlik gelirleri ve benzeri mali yükümlülükler kanunla konulur, değiştirilir ve kaldırılır. Oysa şimdiye kadar Hazine’nin devlet katkısı ödememesiyle ilgili olarak herhangi bir kanun değişikliği yapılmadı. Hazine ve Maliye Bakanlığı, emekli aylıklarını ve sağlık harcamalarını ödeyerek yurttaşların hastalık, işsizlik, sakatlık, ölüm ve analık halinde korunmasını sağlamakla yükümlü olan SGK, devlet katkısının neden ödenmediği konusunda kamuoyuna açıklama yapmalı.
EMEKLİ AYLIKLARI ÖDENEMEYEBİLİR
SGK’nin mali istatistiklerinde kurumun geliriyle gideri arasındaki dengesizliğin kronik hale geldiği ve her yıl ‘açığın’ giderek arttığı görülüyor. Hazine’nin devlet katkısını yatırmaması ile de Kurum’un aktüeryal dengesi ve mali açıdan sürdürülebilirliğinin daha da zorlaşacağı aşikâr. Hazine’nin devlet katkısını ödememesine bağlı olarak yakın gelecekte emekli aylık ve ödenekleri ile sağlık/tedavi hizmetlerinin ücretlerinin ödenmesinde sorunların yaşanması kuvvetle muhtemel. 2006’da çıkartılan 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu Ekim 2008’de yürürlüğe girdi. Yürürlüğe giren sosyal güvenlik sistemi, yurttaşlara prime dayalı katkılar üzerinden güvence sağlamakta. Sosyal güvenlik sisteminin finansmanını SGK oluşturulmakta.
SGK; en yüksek bütçeli kurumlardan biri olup, en önemli gelir kalemlerini çalışanlar ve işverenler tarafından ödenen sosyal sigorta ve genel sağlık sigortası prim gelirleri ile devlet katkısı oluştururken, giderlerinin en önemli kısmını ise emekli aylık ve ödenekler ile sağlık harcamaları oluşturmakta.
Kurumun gelirlerinin yaklaşık yüzde 70’ni toplanan primler, yüzde 17’si devlet yardımı, yüzde 13’nü ise faiz, gayrimenkul, faturalı ödemeler oluşturmakta. Giderlerin ise yüzde 64’ünü emekli aylıkları, yüzde 24’ünü sağlık giderleri, yüzde 12’sini diğer giderler oluşturmakta.
SGK’nin gelir ve gider bütçeleri Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası fon bütçesi ayrımına göre hazırlanır ve uygulanır. SGK, sigortalılarına sunduğu sağlık hizmeti için Genel Sağlık Sigortası (GSS) fon gelirinden, emekli aylık ve ödenekleri için ise sosyal sigorta fon gelirinden ödeme yapmakta. GSS fon gelirleri giderlerini karşılarken, sosyal sigorta fon gelirleri ise giderlerini karşılamamakta ve ‘açık’ vermekte.
Devletin resmi istatistiklerde de görüldüğü gibi Hazine, 5510 sayılı Kanun’un 81.maddesi gereği olarak sosyal güvenlik ve sağlık primi devlet katkısını 2018 yılına kadar düzenli öderken, geçen yıl ve bu yılın Ocak-Mart dönemine ait olan miktarı ödemedi.
PARA SEÇİME Mİ HARCANIYOR
SGK’ya ödenmeyen paraların piyasaya pompalanarak seçim hazırlıkları yapıldığına ilişkin iddialar var.
[Samanyolu Haber] 13.7.2020
Tutuklu Yargıtay üyesine cezaevinde işkence, kızına tehdit
Cezaevlerinde yaşanan hak ihlalleri bitmek bilmiyor. Neredeyse her gün yeni bir cezaevinden hak ihlali haberleri geliyor. Bu kez de Kırıkkale’de Keskin Cezaevi’nde dört yıldır tutuklu bulunan eski Yargıtay üyesi Hüsamettin Uğur’a gardiyanlar tarafından işkence yapıldığı iddia ediliyor.
Eski Yargıtay üyesi Hüsamettin Uğur’un kızı Nalan Dilara Uğur, 28 Şubat 2019’ta Yargıtay 9. Ceza Dairesi tarafından 10 yıl altı ay hapis cezası verilen babasının maruz kaldığı işkenceyi anlattı.
Hüsamettin Uğur’un kızı N. Dilara Uğur, babasının durumu hakkında şunları anlatıyor:
“17 Şubat tarihinde talebi olmamasına rağmen başmemur görüşmesine çağrılıyor. Kamerasız odada başgardiyan ve isimleri mevcut dört gardiyan tarafından bir saat boyunca dövülüyor tehdit ediliyor. Yere yıkılan hali kalmayan babamı bıraktıklarında başgardiyan ‘buradan cesedin çıkacak’ diyor.”
Dilara Uğur, babasına zarar gelmesi durumunda sorumluların isimleri mevcut gardiyanlar, kurum müdürleri, infaz hakimleri ve cezaevi savcısı olduğunu belirtiyor.
Dilara Uğur, Twitter hesabından babası Hüsamettin Uğur’un cezaevinde yaşadıklarını şöyle anlatıyor.
“Eski Yüksek Yargıç olan babamın dört yıldır hücrede tutulması yetmiyormuş gibi beş gardiyan tarafından işkence gördüğünü duyurmama yardımcı olur musunuz
Babam dört yıldır keskin cezaevinde tutuklu. Cezaevi yönetiminin ‘keyfi ve hukuksuz’ uygulamalarından, yapılan işkencelerden zaman zaman burada bahsediyordum. Hukuk devletinde yaşıyoruz sanarak hak arayışımızın dikkate alınmayıp, felaketler zincirine yol açacağını tahmin etmezdim.
Her şey attığım tweetlerden rahatsız olan cezaevi yönetiminin babamın bana yazdığı bütün mektuplara sudan sebeplerle el koymasıyla başladı. Mektuplar ‘kısmen sakıncalı’ bulunmasına rağmen kanunun gereği yapılmadı sakıncalı kısımlar karalanarak babama teslim edilmedi.
Babam bunların üzerine başvurması gereken her yere dilekçeler yazarak gerekli başvurularda bulundu. Dilekçeleri cezaevi tarafından ilgili yerlere iletilmediği için, mektup şeklinde kendisi iletmek zorunda kalsa da yapılan bu zorbalığa susmadı, hakkını aramaya devam etti.
Bir laf vardı: ‘Bu ülkede hakkını ararsan cezaevine, cezaevinde hakkını ararsan hücreye atılırsın.’ Babam zaten dört yıldır hücrede olduğundan hücrede de hakkını arayınca işkence görüldüğünü yaşayarak görmüş olduk. Babam hakkını aramaya devam ettikçe kötü muameleler başladı.
Genel arama sırasında gardiyanların babamın eşyalarını dağıtıp tekmelemesi, hakaretler… Müdür görüşmesinde bizzat babamın yüzüne ‘sana savaş açtık’ denilmesi… Tweetlerimden rahatsız oldukları için benim üzerimden babamı tehdit etmeye varan cüretkar eylemleri oldu.
İlk mektupta üstü kapalı bir şekilde cezaevinde işkence olduğunu söylemiş, neler olduğunu yazsam bu mektup size teslim edilmez demişti. Neler olduğunu yazmasa da bize teslim edilmedi. Okundu damgası vurulduktan ve PTT’de barkodlandıktan sonra ‘gizli bir el’ mektubu geri çevirdi.
Ocakta dört sayfalık bir mektup yazıyor el konuluyor. Dilekçeleri de iletilmeyince 15 şubatta mektup görünümlü bir dilekçe yazıyor ki en azından el konulursa idare ve gözlem kurulu üyeleri ile infaz hakimine ulaşmış olsun istiyor. Bu mektuba da el konuyor. Bu sefer bununla bitmiyor.
Yine el konulan ve infaz hakimine çıkmasına rağmen iddiaları ciddiye alınmayan mektup görünümlü dilekçesine de buradan ulaşabilirsiniz:
17 Şubat tarihinde talebi olmamasına rağmen başmemur görüşmesine çağrılıyor. Kamerasız odada başgardiyan ve isimleri mevcut dört gardiyan tarafından bir saat boyunca dövülüyor tehdit ediliyor. Yere yıkılan hali kalmayan babamı bıraktıklarında başgardiyan ‘buradan cesedin çıkacak’ diyor
Asılsız iddialarla bir tutanak tutuyorlar. Babamın gardiyanlara ‘ben burda, kızım da dışarda size savaş açtık’ diyerek gardiyana saldırdığını, kafa attığını iddia ediyorlar. Bir gardiyanın başına şişeyle vurarak telefon açıp ‘Emre’yi gönderiyoruz darp raporu ayarlayın’ diyorlar.
Böylece babamın işlemediği suçun sahte delilini oluşturup, işkencelerini örtbas etmeye çalışıyorlar. Birbirlerine darp esnasında ‘yüzüne vurmayın’ ikazları yapmış olmalarına rağmen babamın ağzının kanadığını görüyorlar. Doktora görünmek isteyen babamın ağzındaki kan siliniyor.
Doktor(!) babama darp izi görmediğini darp raporu veremeyeceğini söylüyor. Babam ‘iddialarımı rapora geçirmek zorundasınız’ dese de ‘biz burda ifade almıyoruz’ diyerek babamı gönderiyor. Bahçe saati olan babam odasından montunu alıp bahçeye çıkartılıyor.
Bahçeye beraber çıktığı diğer mahkûmlar da, penceresi bahçeye bakan mahkûmlar da babamın darp edildiğini görür görmez anlıyor. Darp izi görünmüyor diyen doktora rağmen babam odasına geçince yüzündeki morlukları kendisi de görüyor. Tekrar doktora sevkini talep ediyor.
Babam şubat ayından beri Keskin C. Başsavcılığı’na hitaben defalarca şikâyet dilekçesi yazıyor. Kamera kayıtları incelenirse gardiyanların tutanakta iddia ettiği gibi odada üç kişi olmadıklarını dahi görebileceklerini, beş kişinin sabit olduğunu söylüyor. Tanıklarım var diyor.
Babam odaya alındığında odanın önünde (odanın önünde kamera var) başka mahkûmların beklemekte olduğunu, babamın çığlıklarını duymuş olabileceklerini, olay esnasında duymasınlar diye oradan uzaklaştırıldılarsa da bunun kamera kayıtlarında mevcut olduğunu söylüyor.
Babamın defalarca yazmış olduğu cezaevi savcısı ile görüşme talebi neden karşılanmıyor? Bu kadar ciddi iddialar mevcutken etkili bir soruşturma neden yürütülmüyor? Bu cüretkar işkenceleri meşrulaştırmak değil midir? Savcısından hakimine hepsini sorumlu hale getirmez mi?
Önce kendi içimizde disiplin soruşturması yürüteceğiz diyen, işkence bilgisi ve emri dahilinde olan, ‘sana savaş açtık’ diyen, ‘kızın kendisine dikkat etsin’ tehditlerinde bulunan kurum amirinin eline bu olay nasıl bırakılıyor? Ülkenin hukukunu cezaevinin kurum amiri mi sağlıyor?
İddia ettikleri gibi babam gardiyana kafa atmış ve ‘size savaş açtık’ demiş olsa DAHİ cezaevi yönetimi ile ters düşen mahkûmun nakli zorunluyken babamın nakil talebi neden karşılanmıyor? Babam Keskin Cezaevi’nde aldığı cezanın infazını görmekte değildir, esir tutulmaktadır.
25 yıllık hukukçu babam bizim kişilerle işimiz yok demeseydi ben isimleri ve bulabildiğim fotoğrafları ile ifşa etme yoluna başvururdum. Yine aynı şekilde 25 yıllık hukukçu babam hukukçu kafasıyla hukuki yolla halletmeye çalışalım demeseydi ben çok daha önceden duyururdum.
Ülkede hukuk kalmadığı, babam can tehdidi altında esir tutulduğu, şikayet dilekçeleri sümenaltı edildiği için burdan anlatma yoluna başvuruyorum. Babamın saçının teline zarar gelirse, isimleri mevcut gardiyanlar, kurum müdürleri, infaz hakimleri ve cezaevi savcısı sorumludur.”
GazeteDavul’a konuşan Dilara Uğur, şunları söyledi:
“Babam bana bir şey olmasından endişe etti. Önce benim evden dışarı çıkmamamı tembihledi. Ben de ona yapılanları bilmiyordum. Korktum. Gerçekten de tedirgin oldum. Sonra onun yaşadıklarını öğrenince korkum geçti. Ne olacaksa olsun noktasındayım. Babamın cezaevine yaşadıkları sonrasında Sezgin Tanrıkulu ve Ömer Faruk Gergerlioğlu ile görüştüm. Her ikisi de cezaevinden nakli için görüşmeler gerçekleştirdiler ancak sonuç alamadılar. Babamın ölüm tehdidi aldığına dair de duyumlar aldık. Cezaevi yönetimin uygulamaları İle ilgili babam suç duyurusunda bulundu ama işleme alındı mı bilmiyoruz. Sonuç alınır mı ondan da umudumuz yok. Yalnız tüm bunların takipçisi olacağız.”
[Samanyolu Haber] 13.7.2020
Eski Yargıtay üyesi Hüsamettin Uğur’un kızı Nalan Dilara Uğur, 28 Şubat 2019’ta Yargıtay 9. Ceza Dairesi tarafından 10 yıl altı ay hapis cezası verilen babasının maruz kaldığı işkenceyi anlattı.
Hüsamettin Uğur’un kızı N. Dilara Uğur, babasının durumu hakkında şunları anlatıyor:
“17 Şubat tarihinde talebi olmamasına rağmen başmemur görüşmesine çağrılıyor. Kamerasız odada başgardiyan ve isimleri mevcut dört gardiyan tarafından bir saat boyunca dövülüyor tehdit ediliyor. Yere yıkılan hali kalmayan babamı bıraktıklarında başgardiyan ‘buradan cesedin çıkacak’ diyor.”
Dilara Uğur, babasına zarar gelmesi durumunda sorumluların isimleri mevcut gardiyanlar, kurum müdürleri, infaz hakimleri ve cezaevi savcısı olduğunu belirtiyor.
Dilara Uğur, Twitter hesabından babası Hüsamettin Uğur’un cezaevinde yaşadıklarını şöyle anlatıyor.
“Eski Yüksek Yargıç olan babamın dört yıldır hücrede tutulması yetmiyormuş gibi beş gardiyan tarafından işkence gördüğünü duyurmama yardımcı olur musunuz
Babam dört yıldır keskin cezaevinde tutuklu. Cezaevi yönetiminin ‘keyfi ve hukuksuz’ uygulamalarından, yapılan işkencelerden zaman zaman burada bahsediyordum. Hukuk devletinde yaşıyoruz sanarak hak arayışımızın dikkate alınmayıp, felaketler zincirine yol açacağını tahmin etmezdim.
Her şey attığım tweetlerden rahatsız olan cezaevi yönetiminin babamın bana yazdığı bütün mektuplara sudan sebeplerle el koymasıyla başladı. Mektuplar ‘kısmen sakıncalı’ bulunmasına rağmen kanunun gereği yapılmadı sakıncalı kısımlar karalanarak babama teslim edilmedi.
Babam bunların üzerine başvurması gereken her yere dilekçeler yazarak gerekli başvurularda bulundu. Dilekçeleri cezaevi tarafından ilgili yerlere iletilmediği için, mektup şeklinde kendisi iletmek zorunda kalsa da yapılan bu zorbalığa susmadı, hakkını aramaya devam etti.
Bir laf vardı: ‘Bu ülkede hakkını ararsan cezaevine, cezaevinde hakkını ararsan hücreye atılırsın.’ Babam zaten dört yıldır hücrede olduğundan hücrede de hakkını arayınca işkence görüldüğünü yaşayarak görmüş olduk. Babam hakkını aramaya devam ettikçe kötü muameleler başladı.
Genel arama sırasında gardiyanların babamın eşyalarını dağıtıp tekmelemesi, hakaretler… Müdür görüşmesinde bizzat babamın yüzüne ‘sana savaş açtık’ denilmesi… Tweetlerimden rahatsız oldukları için benim üzerimden babamı tehdit etmeye varan cüretkar eylemleri oldu.
İlk mektupta üstü kapalı bir şekilde cezaevinde işkence olduğunu söylemiş, neler olduğunu yazsam bu mektup size teslim edilmez demişti. Neler olduğunu yazmasa da bize teslim edilmedi. Okundu damgası vurulduktan ve PTT’de barkodlandıktan sonra ‘gizli bir el’ mektubu geri çevirdi.
Ocakta dört sayfalık bir mektup yazıyor el konuluyor. Dilekçeleri de iletilmeyince 15 şubatta mektup görünümlü bir dilekçe yazıyor ki en azından el konulursa idare ve gözlem kurulu üyeleri ile infaz hakimine ulaşmış olsun istiyor. Bu mektuba da el konuyor. Bu sefer bununla bitmiyor.
Yine el konulan ve infaz hakimine çıkmasına rağmen iddiaları ciddiye alınmayan mektup görünümlü dilekçesine de buradan ulaşabilirsiniz:
17 Şubat tarihinde talebi olmamasına rağmen başmemur görüşmesine çağrılıyor. Kamerasız odada başgardiyan ve isimleri mevcut dört gardiyan tarafından bir saat boyunca dövülüyor tehdit ediliyor. Yere yıkılan hali kalmayan babamı bıraktıklarında başgardiyan ‘buradan cesedin çıkacak’ diyor
Asılsız iddialarla bir tutanak tutuyorlar. Babamın gardiyanlara ‘ben burda, kızım da dışarda size savaş açtık’ diyerek gardiyana saldırdığını, kafa attığını iddia ediyorlar. Bir gardiyanın başına şişeyle vurarak telefon açıp ‘Emre’yi gönderiyoruz darp raporu ayarlayın’ diyorlar.
Böylece babamın işlemediği suçun sahte delilini oluşturup, işkencelerini örtbas etmeye çalışıyorlar. Birbirlerine darp esnasında ‘yüzüne vurmayın’ ikazları yapmış olmalarına rağmen babamın ağzının kanadığını görüyorlar. Doktora görünmek isteyen babamın ağzındaki kan siliniyor.
Doktor(!) babama darp izi görmediğini darp raporu veremeyeceğini söylüyor. Babam ‘iddialarımı rapora geçirmek zorundasınız’ dese de ‘biz burda ifade almıyoruz’ diyerek babamı gönderiyor. Bahçe saati olan babam odasından montunu alıp bahçeye çıkartılıyor.
Bahçeye beraber çıktığı diğer mahkûmlar da, penceresi bahçeye bakan mahkûmlar da babamın darp edildiğini görür görmez anlıyor. Darp izi görünmüyor diyen doktora rağmen babam odasına geçince yüzündeki morlukları kendisi de görüyor. Tekrar doktora sevkini talep ediyor.
Babam şubat ayından beri Keskin C. Başsavcılığı’na hitaben defalarca şikâyet dilekçesi yazıyor. Kamera kayıtları incelenirse gardiyanların tutanakta iddia ettiği gibi odada üç kişi olmadıklarını dahi görebileceklerini, beş kişinin sabit olduğunu söylüyor. Tanıklarım var diyor.
Babam odaya alındığında odanın önünde (odanın önünde kamera var) başka mahkûmların beklemekte olduğunu, babamın çığlıklarını duymuş olabileceklerini, olay esnasında duymasınlar diye oradan uzaklaştırıldılarsa da bunun kamera kayıtlarında mevcut olduğunu söylüyor.
Babamın defalarca yazmış olduğu cezaevi savcısı ile görüşme talebi neden karşılanmıyor? Bu kadar ciddi iddialar mevcutken etkili bir soruşturma neden yürütülmüyor? Bu cüretkar işkenceleri meşrulaştırmak değil midir? Savcısından hakimine hepsini sorumlu hale getirmez mi?
Önce kendi içimizde disiplin soruşturması yürüteceğiz diyen, işkence bilgisi ve emri dahilinde olan, ‘sana savaş açtık’ diyen, ‘kızın kendisine dikkat etsin’ tehditlerinde bulunan kurum amirinin eline bu olay nasıl bırakılıyor? Ülkenin hukukunu cezaevinin kurum amiri mi sağlıyor?
İddia ettikleri gibi babam gardiyana kafa atmış ve ‘size savaş açtık’ demiş olsa DAHİ cezaevi yönetimi ile ters düşen mahkûmun nakli zorunluyken babamın nakil talebi neden karşılanmıyor? Babam Keskin Cezaevi’nde aldığı cezanın infazını görmekte değildir, esir tutulmaktadır.
25 yıllık hukukçu babam bizim kişilerle işimiz yok demeseydi ben isimleri ve bulabildiğim fotoğrafları ile ifşa etme yoluna başvururdum. Yine aynı şekilde 25 yıllık hukukçu babam hukukçu kafasıyla hukuki yolla halletmeye çalışalım demeseydi ben çok daha önceden duyururdum.
Ülkede hukuk kalmadığı, babam can tehdidi altında esir tutulduğu, şikayet dilekçeleri sümenaltı edildiği için burdan anlatma yoluna başvuruyorum. Babamın saçının teline zarar gelirse, isimleri mevcut gardiyanlar, kurum müdürleri, infaz hakimleri ve cezaevi savcısı sorumludur.”
GazeteDavul’a konuşan Dilara Uğur, şunları söyledi:
“Babam bana bir şey olmasından endişe etti. Önce benim evden dışarı çıkmamamı tembihledi. Ben de ona yapılanları bilmiyordum. Korktum. Gerçekten de tedirgin oldum. Sonra onun yaşadıklarını öğrenince korkum geçti. Ne olacaksa olsun noktasındayım. Babamın cezaevine yaşadıkları sonrasında Sezgin Tanrıkulu ve Ömer Faruk Gergerlioğlu ile görüştüm. Her ikisi de cezaevinden nakli için görüşmeler gerçekleştirdiler ancak sonuç alamadılar. Babamın ölüm tehdidi aldığına dair de duyumlar aldık. Cezaevi yönetimin uygulamaları İle ilgili babam suç duyurusunda bulundu ama işleme alındı mı bilmiyoruz. Sonuç alınır mı ondan da umudumuz yok. Yalnız tüm bunların takipçisi olacağız.”
[Samanyolu Haber] 13.7.2020
Fadime öğretmene vefa klibi...
150 bin Kanun Hükmünde Kararname (KHK) mağdurundan biri olan Fadime öğretmenin son mektubu unutulmadı. Fadime öğretmen mektubunda öğrencilerine, oğluna, kızına, eşine, cevşenine, Kur’an-ı Kerîm'ine, denize ve güneşe "Elveda" demişti.
SAMANYOLUHABER- Ümit Nağmeleri, 2016’da yayımlanan bir Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile görevden alınan ve daha sonra yakalandığı kanser hastalığı sebebiyle hayatını kaybeden Fadime Güler’in son şiiri Elveda'yı besteledi.
Bestelenen eser, 15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsünün 4'üncü yıl dönümü öncesinde Ümit Nağmeleri'nin YouTube kanalında yayınlandı.
Adıyaman’da Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmenliği yaptığı sırada hukuksuz bir şekilde mesleğinden edilen Fadime Güler, yaşadığı acı ve üzüntü sonrası kısa sürede akciğer kanserine yakalanmıştı.
KANSER TEDAVİSİ GÖRÜRKEN VEFAT ETMİŞTİ
Kemoterapi tedavisi bile sonuç vermemiş ve bir süre sonra hayatını kaybetmişti. Geride gözü yaşlı bir eş ile iki evlat bırakan Fadime öğretmenin vefat etmeden önce yazdığı son mektubu yürekleri dağladı.
150 bin KHK mağdurundan biri olan Fadime öğretmen, mektubunda öğrencilerine, oğluna, kızına, eşine, cevşenine, Kur’an-ı Kerîm'ine, denize ve güneşe "Elveda" demişti.
Fadime öğretmen eşine, "Seni çok yordum galiba, hakkını helal et!" diyerek noktalamıştı veda mektubunu.
KHK MAĞDURU FADİME GÜLER'İN VEDA MEKTUBU:
Bu bir VEDA yazısıdır!
ELVEDA güzel insanlar,
ELVEDA Adıyaman, Tokat, Malatya, Diyarbakır,
ELVEDA balıklı gölün balıkları,
ELVEDA güzel öğrencilerim,
ELVEDA Alime, Havva, Asuman, Yeliz, Sibel, Filiz, Hatice ve diğer dostlar,
ELVEDA ablalar, enişteler, görümceler, kayınlar, eltiler,
ELVEDA Musa babam,
ELVEDA Adıyaman’ın sıcak tırnaklı ekmeği, közlenmiş biberi, gece yarısı kocamla kaçamak yaptığımız kelleci, çiğ köfteci, dondurmacı,
ELVEDA kenarında yürüyüş yaptığımız Kızılırmak,
ELVEDA Tokat kebabı,
ELVEDA Sembolün yürek ve terbiyesiz tavuk menüleri,
ELVEDA hayaller, yaşananlar, yaşanılamayanlar, yaşanılmasına fırsat verilmeyenler, yaşatılmayanlar.
ELVEDA seninle kol kola alışveriş yapmayı hayal ettiğim, görmediğim, göremeyeceğim gelinim.
ELVEDA yıllarca emek vererek aldığım diplomam.
ELVEDA zalimler!
ELVEDA dilsiz şeytanlar!
ELVEDA emek hırsızları!
ELVEDA uzun ve ağrılı kemoterapi saatleri
ELVEDA serumlar, iğneler, maskeler, kan tahlilleri.
ELVEDA soğuk radyoterapi koridorları.
ELVEDA ameliyathaneler.
ELVEDA MR’lar, PET’ler, tomografiler, Eko’lar.
ELVEDA doktorlar, hemşireler, yoğun bakımlar,
ELVEDA gökyüzü, deniz, dağlar, ovalar,
ELVEDA hep hayalini kurduğum bahçeli ev ve dikmeyi hayal ettiğim sebze-meyveler,
ELVEDA mutfak balkonumun penceresinde gelmemi bekleyen asla gelmeyeceğimi bilmeyen çiçeklerim
ELVEDA mavi, yeşil, turuncu, kırmızı.
ELVEDA Emel Sayın, Erol Evgin, Sezen Aksu, Volkan Konak.
ELVEDA yarım kalmış hatimim.
ELVEDA Cevşenim, Ashab-ı Bedirim, Ashab-ı Uhudum, Celcelutiye duam.
ELVEDA Erkam’m, oğluşum, avukatlık lisans törenine gelemeyeceğim için özür dilerim.
ELVEDA boncuk gözlü güzel kızcem, Ayşem artık senin doktor olduğunu da burdan izlerim.
ELVEDA yakışıklı olmayan kocam seni çok yordum galiba hakkını helal et!
[Samanyolu Haber] 13.7.2020
SAMANYOLUHABER- Ümit Nağmeleri, 2016’da yayımlanan bir Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile görevden alınan ve daha sonra yakalandığı kanser hastalığı sebebiyle hayatını kaybeden Fadime Güler’in son şiiri Elveda'yı besteledi.
Bestelenen eser, 15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsünün 4'üncü yıl dönümü öncesinde Ümit Nağmeleri'nin YouTube kanalında yayınlandı.
Adıyaman’da Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmenliği yaptığı sırada hukuksuz bir şekilde mesleğinden edilen Fadime Güler, yaşadığı acı ve üzüntü sonrası kısa sürede akciğer kanserine yakalanmıştı.
KANSER TEDAVİSİ GÖRÜRKEN VEFAT ETMİŞTİ
Kemoterapi tedavisi bile sonuç vermemiş ve bir süre sonra hayatını kaybetmişti. Geride gözü yaşlı bir eş ile iki evlat bırakan Fadime öğretmenin vefat etmeden önce yazdığı son mektubu yürekleri dağladı.
150 bin KHK mağdurundan biri olan Fadime öğretmen, mektubunda öğrencilerine, oğluna, kızına, eşine, cevşenine, Kur’an-ı Kerîm'ine, denize ve güneşe "Elveda" demişti.
Fadime öğretmen eşine, "Seni çok yordum galiba, hakkını helal et!" diyerek noktalamıştı veda mektubunu.
KHK MAĞDURU FADİME GÜLER'İN VEDA MEKTUBU:
Bu bir VEDA yazısıdır!
ELVEDA güzel insanlar,
ELVEDA Adıyaman, Tokat, Malatya, Diyarbakır,
ELVEDA balıklı gölün balıkları,
ELVEDA güzel öğrencilerim,
ELVEDA Alime, Havva, Asuman, Yeliz, Sibel, Filiz, Hatice ve diğer dostlar,
ELVEDA ablalar, enişteler, görümceler, kayınlar, eltiler,
ELVEDA Musa babam,
ELVEDA Adıyaman’ın sıcak tırnaklı ekmeği, közlenmiş biberi, gece yarısı kocamla kaçamak yaptığımız kelleci, çiğ köfteci, dondurmacı,
ELVEDA kenarında yürüyüş yaptığımız Kızılırmak,
ELVEDA Tokat kebabı,
ELVEDA Sembolün yürek ve terbiyesiz tavuk menüleri,
ELVEDA hayaller, yaşananlar, yaşanılamayanlar, yaşanılmasına fırsat verilmeyenler, yaşatılmayanlar.
ELVEDA seninle kol kola alışveriş yapmayı hayal ettiğim, görmediğim, göremeyeceğim gelinim.
ELVEDA yıllarca emek vererek aldığım diplomam.
ELVEDA zalimler!
ELVEDA dilsiz şeytanlar!
ELVEDA emek hırsızları!
ELVEDA uzun ve ağrılı kemoterapi saatleri
ELVEDA serumlar, iğneler, maskeler, kan tahlilleri.
ELVEDA soğuk radyoterapi koridorları.
ELVEDA ameliyathaneler.
ELVEDA MR’lar, PET’ler, tomografiler, Eko’lar.
ELVEDA doktorlar, hemşireler, yoğun bakımlar,
ELVEDA gökyüzü, deniz, dağlar, ovalar,
ELVEDA hep hayalini kurduğum bahçeli ev ve dikmeyi hayal ettiğim sebze-meyveler,
ELVEDA mutfak balkonumun penceresinde gelmemi bekleyen asla gelmeyeceğimi bilmeyen çiçeklerim
ELVEDA mavi, yeşil, turuncu, kırmızı.
ELVEDA Emel Sayın, Erol Evgin, Sezen Aksu, Volkan Konak.
ELVEDA yarım kalmış hatimim.
ELVEDA Cevşenim, Ashab-ı Bedirim, Ashab-ı Uhudum, Celcelutiye duam.
ELVEDA Erkam’m, oğluşum, avukatlık lisans törenine gelemeyeceğim için özür dilerim.
ELVEDA boncuk gözlü güzel kızcem, Ayşem artık senin doktor olduğunu da burdan izlerim.
ELVEDA yakışıklı olmayan kocam seni çok yordum galiba hakkını helal et!
[Samanyolu Haber] 13.7.2020
Proxy Savaşları! [Kadir Gürcan]
Libya konusunda, tarihten replik ve rol çalan ucuz aktörlerden daha ziyade, bütçe ve operasyonun süresi dikkatimi çekiyor. Türkiye'nin olur-olmaz savaş maceralarına karşı, iç piyasanın verdiği suskun tepkinin bir manası olmalı. Hatta doların bir kaç haftadır sabitlenmiş olması, günün ilk ışıklarını beklemeyen, Karaca Ahmet Mezarlığındaki gece sessizliğini hatırlatıyor. Ürkütücü ve endişe verici.
Matematikçi ve ekonomistler, savaş ekonomisine ait hesap dökümlerine mesafeli durunca, iş yine, riyazi düşüncesi dört işlemin ötesine geçmeyenlere kaldı. Artık beraber katlanacağız. Bereket versin ki, sorular da dört bilinmeyenli denklemler kadar karmaşık değil. Herkesin anlayabileceği savaş giderlerinden bahsediyoruz; “Neden başladı? Ne zaman biter? Kısa vadeli maliyeti ne olur? Uzun vadeli ve öngörülemeyen sürprizleri ve geri dönüşleri nelerdir?” Büyük meblağların elektrik, su, hava gazı ya da benzinden alınan vergilerle denkleştirilmesi imkansız. Savaş için açılan para musluklarına zorla alınan bağış, zekat ve sadaka gibi düşük oranlı vergiler kifayet etmez. Hazıra dağlar dayanmaz...
Türkiye'nin yurtdışı operasyon şehvetine milyonlar yatırdığını biliyoruz. Moral bozacak ve iç bayıltacak rakamlar devlet sırrı olarak saklanıyor. İşin garip tarafı, son on yıldır Türkiye, taşeron olarak aldığı işlerin hiçbirini zamanında, öngörülen bütçe ve tahmin edilen takvim çerçevesinde bitiremedi. Kıbrıs Meselesini hatırlatacağım ama, okuyucularımızdan bir çoğu için Kıbrıs Krizi ortaçağ kadar esti. İyi ki asıl oyuncu ve proje sahibi değiliz. Suriye hala, can kaybı ve maliyet yönünden açık bir yara olarak kanamaya devam ediyor. Şimdilik oraya ait bilgi ve haber yayınları kesildiği için ortalık sütliman gibi görünüyorsa da aldanmayın. Malum, savaş ve yangını başlatırsınız da ne zaman duracağına karar veremezsiniz. Her gün verilen can kayıplarına “şehit” deyince netice değişmiyor.
Kaç zamandır bizim de dahil olduğumuz bölgesel didişmeler, Proxy Wars(Taşeron Savaşları) denilen parça başı, küçük ihaleler sınıfına giriyor. Asıl proje sahiplerinin maddi desteği devam ettiği sürece bir problem yok. Üçüncü dünya ülkelerindeki suni savaşların hemen hepsi bu kategoride yer alıyor. Temel insani ihtiyaçları karşılamayı beceremeyen ve dış yardıma muhtaç ülkelerin komşu ülkelerle girdikleri savaşların mantıki bir alt yapısı hiç olmamış. Açlık ve sefalet sınırındaki yaşam standartlarına rağmen, gelişmiş savaş mühimmatları üzerinden birbirini yiyen komşu ülkeler dünyanın pek umrunda değil.
Uluslararası sularda oynanan büyük oyunlar geçerli para birimleri üzerinden oynanıyor. Türkiye'nin Suriye sınırındaki kötü performansı, Akdeniz sularında Euro ve Dolar üzerinden tedavüle sokmak mümkün değil. Hesap hala kapanmadı ki, işlem görsün. Neredeyse bin senedir meskun bulunduğumuz Anadolu Coğrafyasında, Akdeniz'in yeni farkına vardık. Bu ılıman deniz herkes için çok önemli de, Türkiye'nin şu anki önceliklerine bakınca, bu zamansız romantizmin ötelenmesi gerektiği gayet açık.
Dünyanın ilgisini çeken operasyon ve savaşlar zihinlerden silinmiyor. Doksanlı yıllarda, dünyanın canlı yayın olarak seyrettiği Irak (Çöl Fırtınası, Operation Desert Storm) savaşının maliyet dökümlerine Google üzerinden ulaşılabiliyor. Operasyon yüz saat sürmüş ve ABD'ye maddi külfeti 61 milyar dolar civarında. Operasyon başarılı olsa da, o günlerde başkan olan Baba Bush ağır bir yenilgi ile Başkanlığı Bill Clinton'a kaptırmış. Baba Bush, başkanlığı tek dönem ile kapatan ABD başkanlarından. Bir hafta civarında süren savaşta, ABD hava kuvvetleri, yüzbinden fazla hava saldırısı ve keşif uçuşu yapmış.
Türkiye'nin Libya serüveninde ne gibi hedefleri olduğu konusunda uzak-yakın öngörülerden bahsedilmiyor. Asıl proje, Rusya ve Avrupa arasında ise, Türk yetkililerin yaptığı açıklamaların hiç bir kıymet-i harbiyesi yok. Rusya'nın Suriye üzerinden yol vurmaya çalıştığı Akdeniz koridorunda Türkiye'nin proje başı çalışmaları pek başarılı olmadı. Putin, 2013'te rahmetli Mısır Devlet Başkanı Mursi ve 2014'de görüştüğü şimdiki Mısır Lideri Sisi'den beklediği sempatiyi bulamayınca, savaş şehveti ile yanıp tutuşan Türkiye'ye mecbur kalması daha anlaşılır bir senaryo gibi duruyor.
Türkiye'de bir kaç haftadır, Dolar'ın sessizliği konusundaki endişelerim kadar, ABD'nin Libya konusundaki suskunluğu da kafamı kurcalamıştı. 2012'de Libya-Bingazi'de ABD büyükelçiliğine yapılan saldırıda bir çok elçilik yetkilisi öldürülmüş ve elçilik binası kullanılamaz hale getirilmişti. O günlerde Obama'nın Dışişleri Bakanı olan Hillary Clinton'ın 2016'da Başkanlığı kaybetmesindeki en önemli sebeplerinden birinin Bingazi saldırısındaki gösterdiği ihmal olduğu biliniyordu. Hillary'nin konu ile alakalı dava dosyası, bir kaç ay önce kapandı. Neyse ki, Mısır'ın diktatörü, Libya konusunda Türkiye ile gerilimi artırmaya başlayınca kafa karışıklığım sona erdi. ABD kendi tarafı üzerinden konuşmaya başlamış oldu.
Geçtiğimiz hafta, Türkiye'nin Libya'da bir üst kurma hazırlığında olduğu haberi paylaşıldı. “Ne için?” diye sormadan edemedik. Suriye ile girdiği anlaşmazlıkta bin yıllık Süleyman Şah Türbesi'nin yerini değiştirmek zorunda kalan Türkiye'nin, denizaşırı bir ülkede, ağır masraflı ve kontrolü zor bir üst kuracağı söylentilerine inanasımız gelmedi. ABD'nin Irak savaşı sonrası bölge üzerindeki kontrolü, ülkeye sınır olan ülkelerdeki ABD üstleri üzerinden devam etmiş. Resmi rakamlara göre, Irak üzerinde yapılan rutin keşif uçuşları hiç hız kesmemiş. Bir haftada yüz bin uçuş gerçekleştiren ABD'nin geçtiğimiz sürede neler yaptığını siz hesap edin. Ayrıca, savaşlardaki asıl proje sahiplerinin maliyeti nasıl kalem kalem not ettiklerine bir bakın? Taşeronların işi götürüye almış olmaları boşuna mı? “Harç bitti yapı paydos!” haklarını saklı tutuyorlar.
Mevcut iktidar ve Saray öncülüğünde, Türkiye'nin akıbeti meçhul bir sonuca doğru hızla sürüklenmesi karşısında ekonomistler konuşmuyor. Ben kendimce, dört işlemi kullanarak meseleyi çözme lüksünü yaşasam da, böylesine riskli bir tablo karşısında ekonomistlerin meslek onurlarını tehlikeye atmamak için temkinli davranmalarını haklı buluyorum. Öyle ya, aşağı tükürseniz damat, yukarı tükürseniz Saray...
[Kadir Gürcan] 13.7.2020 [Samanyolu Haber]
Matematikçi ve ekonomistler, savaş ekonomisine ait hesap dökümlerine mesafeli durunca, iş yine, riyazi düşüncesi dört işlemin ötesine geçmeyenlere kaldı. Artık beraber katlanacağız. Bereket versin ki, sorular da dört bilinmeyenli denklemler kadar karmaşık değil. Herkesin anlayabileceği savaş giderlerinden bahsediyoruz; “Neden başladı? Ne zaman biter? Kısa vadeli maliyeti ne olur? Uzun vadeli ve öngörülemeyen sürprizleri ve geri dönüşleri nelerdir?” Büyük meblağların elektrik, su, hava gazı ya da benzinden alınan vergilerle denkleştirilmesi imkansız. Savaş için açılan para musluklarına zorla alınan bağış, zekat ve sadaka gibi düşük oranlı vergiler kifayet etmez. Hazıra dağlar dayanmaz...
Türkiye'nin yurtdışı operasyon şehvetine milyonlar yatırdığını biliyoruz. Moral bozacak ve iç bayıltacak rakamlar devlet sırrı olarak saklanıyor. İşin garip tarafı, son on yıldır Türkiye, taşeron olarak aldığı işlerin hiçbirini zamanında, öngörülen bütçe ve tahmin edilen takvim çerçevesinde bitiremedi. Kıbrıs Meselesini hatırlatacağım ama, okuyucularımızdan bir çoğu için Kıbrıs Krizi ortaçağ kadar esti. İyi ki asıl oyuncu ve proje sahibi değiliz. Suriye hala, can kaybı ve maliyet yönünden açık bir yara olarak kanamaya devam ediyor. Şimdilik oraya ait bilgi ve haber yayınları kesildiği için ortalık sütliman gibi görünüyorsa da aldanmayın. Malum, savaş ve yangını başlatırsınız da ne zaman duracağına karar veremezsiniz. Her gün verilen can kayıplarına “şehit” deyince netice değişmiyor.
Kaç zamandır bizim de dahil olduğumuz bölgesel didişmeler, Proxy Wars(Taşeron Savaşları) denilen parça başı, küçük ihaleler sınıfına giriyor. Asıl proje sahiplerinin maddi desteği devam ettiği sürece bir problem yok. Üçüncü dünya ülkelerindeki suni savaşların hemen hepsi bu kategoride yer alıyor. Temel insani ihtiyaçları karşılamayı beceremeyen ve dış yardıma muhtaç ülkelerin komşu ülkelerle girdikleri savaşların mantıki bir alt yapısı hiç olmamış. Açlık ve sefalet sınırındaki yaşam standartlarına rağmen, gelişmiş savaş mühimmatları üzerinden birbirini yiyen komşu ülkeler dünyanın pek umrunda değil.
Uluslararası sularda oynanan büyük oyunlar geçerli para birimleri üzerinden oynanıyor. Türkiye'nin Suriye sınırındaki kötü performansı, Akdeniz sularında Euro ve Dolar üzerinden tedavüle sokmak mümkün değil. Hesap hala kapanmadı ki, işlem görsün. Neredeyse bin senedir meskun bulunduğumuz Anadolu Coğrafyasında, Akdeniz'in yeni farkına vardık. Bu ılıman deniz herkes için çok önemli de, Türkiye'nin şu anki önceliklerine bakınca, bu zamansız romantizmin ötelenmesi gerektiği gayet açık.
Dünyanın ilgisini çeken operasyon ve savaşlar zihinlerden silinmiyor. Doksanlı yıllarda, dünyanın canlı yayın olarak seyrettiği Irak (Çöl Fırtınası, Operation Desert Storm) savaşının maliyet dökümlerine Google üzerinden ulaşılabiliyor. Operasyon yüz saat sürmüş ve ABD'ye maddi külfeti 61 milyar dolar civarında. Operasyon başarılı olsa da, o günlerde başkan olan Baba Bush ağır bir yenilgi ile Başkanlığı Bill Clinton'a kaptırmış. Baba Bush, başkanlığı tek dönem ile kapatan ABD başkanlarından. Bir hafta civarında süren savaşta, ABD hava kuvvetleri, yüzbinden fazla hava saldırısı ve keşif uçuşu yapmış.
Türkiye'nin Libya serüveninde ne gibi hedefleri olduğu konusunda uzak-yakın öngörülerden bahsedilmiyor. Asıl proje, Rusya ve Avrupa arasında ise, Türk yetkililerin yaptığı açıklamaların hiç bir kıymet-i harbiyesi yok. Rusya'nın Suriye üzerinden yol vurmaya çalıştığı Akdeniz koridorunda Türkiye'nin proje başı çalışmaları pek başarılı olmadı. Putin, 2013'te rahmetli Mısır Devlet Başkanı Mursi ve 2014'de görüştüğü şimdiki Mısır Lideri Sisi'den beklediği sempatiyi bulamayınca, savaş şehveti ile yanıp tutuşan Türkiye'ye mecbur kalması daha anlaşılır bir senaryo gibi duruyor.
Türkiye'de bir kaç haftadır, Dolar'ın sessizliği konusundaki endişelerim kadar, ABD'nin Libya konusundaki suskunluğu da kafamı kurcalamıştı. 2012'de Libya-Bingazi'de ABD büyükelçiliğine yapılan saldırıda bir çok elçilik yetkilisi öldürülmüş ve elçilik binası kullanılamaz hale getirilmişti. O günlerde Obama'nın Dışişleri Bakanı olan Hillary Clinton'ın 2016'da Başkanlığı kaybetmesindeki en önemli sebeplerinden birinin Bingazi saldırısındaki gösterdiği ihmal olduğu biliniyordu. Hillary'nin konu ile alakalı dava dosyası, bir kaç ay önce kapandı. Neyse ki, Mısır'ın diktatörü, Libya konusunda Türkiye ile gerilimi artırmaya başlayınca kafa karışıklığım sona erdi. ABD kendi tarafı üzerinden konuşmaya başlamış oldu.
Geçtiğimiz hafta, Türkiye'nin Libya'da bir üst kurma hazırlığında olduğu haberi paylaşıldı. “Ne için?” diye sormadan edemedik. Suriye ile girdiği anlaşmazlıkta bin yıllık Süleyman Şah Türbesi'nin yerini değiştirmek zorunda kalan Türkiye'nin, denizaşırı bir ülkede, ağır masraflı ve kontrolü zor bir üst kuracağı söylentilerine inanasımız gelmedi. ABD'nin Irak savaşı sonrası bölge üzerindeki kontrolü, ülkeye sınır olan ülkelerdeki ABD üstleri üzerinden devam etmiş. Resmi rakamlara göre, Irak üzerinde yapılan rutin keşif uçuşları hiç hız kesmemiş. Bir haftada yüz bin uçuş gerçekleştiren ABD'nin geçtiğimiz sürede neler yaptığını siz hesap edin. Ayrıca, savaşlardaki asıl proje sahiplerinin maliyeti nasıl kalem kalem not ettiklerine bir bakın? Taşeronların işi götürüye almış olmaları boşuna mı? “Harç bitti yapı paydos!” haklarını saklı tutuyorlar.
Mevcut iktidar ve Saray öncülüğünde, Türkiye'nin akıbeti meçhul bir sonuca doğru hızla sürüklenmesi karşısında ekonomistler konuşmuyor. Ben kendimce, dört işlemi kullanarak meseleyi çözme lüksünü yaşasam da, böylesine riskli bir tablo karşısında ekonomistlerin meslek onurlarını tehlikeye atmamak için temkinli davranmalarını haklı buluyorum. Öyle ya, aşağı tükürseniz damat, yukarı tükürseniz Saray...
[Kadir Gürcan] 13.7.2020 [Samanyolu Haber]
Kısa Kısa notlar [Abdullah Aymaz]
Eski not defterlerimi karıştırırken bazılar birer ikişer cümlelik bile olsa güzel ifadeler ve hatıralar gördüm. Onları aktarmak istiyorum:
İnfak Terbiyesi yani sadaka verme üslûbu… Sadakaları bizzat Cenab-ı Hak, bir sadakat nişânesi olarak kabul eder. Onun için Cenab-ı Hakkın yed-i rahmet ve kudretine veriyormuşuz gibi bir edeble ve güzel bir şekilde takdim etmeliyiz. Borç vermek yani Kur’an ifadesiyle karz-ı hasen bir nevi Allah’a borç vermek demektir. Bu derin bir nezâket ve saygı ister. “Sevdiğiniz şeylerden, en iyilerden verin ve içinizden gelerek, severek verin” buyuruluyor. Minnet eder ve başa kakar gibi veremeyiz. Gönül kırmadan, mektup takdim eder gibi güzel bir zarfa koyup, zarfın üzerine de “…….. Beyefendiye… Kabul buyurur musunuz?” gibi ifadeler yazarak vermek gerekir. Hz. işe vâlidemiz, infakta bulunurken, sadaka ve yardım gönderirken, onu siler, duruma göre, koku sürer öyle ulaştırırdı. Götürene “Eğer verdiğin kişi dua ederse, bana bildir, aynı duayı ben de ona edeyim. İnfakın ayrıcalıklı sevabı kalsın.” derdi. Çünkü “Onların mallarında isteyenlerin ve yoksulların hakları vardır.” (51/19) âyeti onları muhtaçlara verirken, BORÇ ÖDER gibi nazik ve zarif bir durum ve tutumla arz ve takdim etmek icap eder.
Yapılan iyilikler bir şekilde BUMERANG gibi geri döner.
Tebessüm etmek, sadaka vermek gibidir. Öyleyse tebessümü kuşan ve sokağa çıkarken, insan içine dahil olurken o halinle görün.
Şefkat gönül dilidir. Gönül dili konuşunca, herşey susar. Şefkat en paslı kilitleri açacak bir iksirli anahtardır. Gerçek şefkat, kurtarma ve yaşatma şefkatidir; kurtulma ve yaşama ameliyesi değildir.
Hizmetimizde, temiz niyet ve dürüstlük esastır. Buna dünyevî, mâlî, ticarî bir şey düşünme ve teşebbüs etme, bu güzelliğe engel olabilir. Bizi istihdam eden böyle şeylere gönül vermeye râzı olmaz.
Semâ yapıp dönen Mevlevîler gibi durmadan dönüp dursalar bile başı dönmeyecek adanmış ruhlar lâzım… Yoksa kardan adamların saltanatı güneş doğuncaya kadardır.
“Kur’an Müslümanlığı tabiri yerine, Kur’an derinliğinde Müslümanlık şuuru daha önemli…
Efendimizin (S.A.S.) evlat ve torunlarına siyaset görevi değil; iç onarım hizmeti verildi.
Brüksel’de bir programda idik. Yemekte Şerif Ali Bey, bir hatırasını anlatıyordu: “Kazakistan’a gitmiştik. Orada saf bir genç, sakallı olduğu için Mete Tuncay’a ‘Hacı Ağabey! Nerelerdesiniz? Biz bu komünistlerden neler çektik bir bilsen!’ diye başladı konuşmaya… O da o saf genci dinlemeye koyuldu. Ben de gence ‘Anlat, anlat. Bu sakallı Hacı Amca onları çok iyi bilir.’ dedim.” Aramızda bulunan Oral Çalışlar da gülmekten kendinden geçiyordu.
İnşaallah, Kurban Bayramlarında, bizim kalbleri kırık ve gönülleri mahzun olanlarla beraber olmamız gerekir.
Bir arkadaşımız otobüsle şehirler arası seyahat ediyordu. Şoföre “Müsait bir yerde dursanız da vaktinde bir namazımızı kılsak” diye istirhamda bulundu. Şoför, “Sizin için duramam. Siz namazınızı KAZ ediverin” dedi. Arkadaşımız “Ya sen KAZ yapıverirsen ne olacak?!.” diye karşılık verince, şoförün aklı başına geliverdi…
Birileri, figüre edemeyecekleri adam yetiştirmekten rahatsız olurlar, bazıları da kendilerine biat etmeyenlerden aşırı nefret duyup kinleriyle onları yok etmek isterler.
Maalesef Müslümanlar içinde bile İNANÇ PROBLEMİ var. Onun için AKÎDE TASHÎHİ OFİSLERİ gerekiyor.
İnsan, himmetini, ihlas ve samimiyetle âlî tutmalı, hedefini belirlemeli, hedefe ulaşmak için gayret etmeli. Cenab-ı Hak da inayetiyle o hedefi gerçekleştirir inşaallah!..
Eğer yapılacak işler, sadece maddî şartlara, imkânlara ve sebeplere göre değerlendirilirse, bunlar insana imkansız gelebilir. Ama eğer Allah’ın inayetine dayanılıp, gayret edilirse, Allah o niyetleri, dua yerine kabul eder.
Namaz çok önemlidir. O asla aradan çıkartılacak bir şey değildir. Onun için bizim namaz yörüngeli bir hayatımız olmalıdır.
Diyaloglar için gayret etmek, bilhassa, vazgeçilmez dostluklar temin etmek gerekir… Eğer hizmete bir FİSKE vurulursa, bütün dünya bizim iniltimizle rezonansa geçip ses vermelidir. Devletler arası münasebetler değişse bile sivil diyaloglar devam eder.
Medine demiryolunu bombalayanlar gibi, bazıları da DİYALOG KÖPRÜLERİNİ TAHRİP ETTİLER… O trenin nereye varacağını biliyorlardı. Biz devam edelim. Hatta Papa görüşmesi olmasın diye suikast bile düşündüler. Bu işi yapacak olan suikastçı itiraf etti. Hem de Akın Birdal’ı vurduktan sonra…
Her NİMET’in, mekir veya istidraç olarak NİKMET olması da mümkündür. İnsan kendisini, üstü başı kirlenmiş gibi, arındırmak için bir muhasebe ve durum muhakemesi yaparak tevbe-istiğfara yönelmelidir.
İşte kırk ambara benzeyen defterden bazı çoban armağanları…
[Abdullah Aymaz] 13.7.2020 [Samanyolu Haber]
İnfak Terbiyesi yani sadaka verme üslûbu… Sadakaları bizzat Cenab-ı Hak, bir sadakat nişânesi olarak kabul eder. Onun için Cenab-ı Hakkın yed-i rahmet ve kudretine veriyormuşuz gibi bir edeble ve güzel bir şekilde takdim etmeliyiz. Borç vermek yani Kur’an ifadesiyle karz-ı hasen bir nevi Allah’a borç vermek demektir. Bu derin bir nezâket ve saygı ister. “Sevdiğiniz şeylerden, en iyilerden verin ve içinizden gelerek, severek verin” buyuruluyor. Minnet eder ve başa kakar gibi veremeyiz. Gönül kırmadan, mektup takdim eder gibi güzel bir zarfa koyup, zarfın üzerine de “…….. Beyefendiye… Kabul buyurur musunuz?” gibi ifadeler yazarak vermek gerekir. Hz. işe vâlidemiz, infakta bulunurken, sadaka ve yardım gönderirken, onu siler, duruma göre, koku sürer öyle ulaştırırdı. Götürene “Eğer verdiğin kişi dua ederse, bana bildir, aynı duayı ben de ona edeyim. İnfakın ayrıcalıklı sevabı kalsın.” derdi. Çünkü “Onların mallarında isteyenlerin ve yoksulların hakları vardır.” (51/19) âyeti onları muhtaçlara verirken, BORÇ ÖDER gibi nazik ve zarif bir durum ve tutumla arz ve takdim etmek icap eder.
Yapılan iyilikler bir şekilde BUMERANG gibi geri döner.
Tebessüm etmek, sadaka vermek gibidir. Öyleyse tebessümü kuşan ve sokağa çıkarken, insan içine dahil olurken o halinle görün.
Şefkat gönül dilidir. Gönül dili konuşunca, herşey susar. Şefkat en paslı kilitleri açacak bir iksirli anahtardır. Gerçek şefkat, kurtarma ve yaşatma şefkatidir; kurtulma ve yaşama ameliyesi değildir.
Hizmetimizde, temiz niyet ve dürüstlük esastır. Buna dünyevî, mâlî, ticarî bir şey düşünme ve teşebbüs etme, bu güzelliğe engel olabilir. Bizi istihdam eden böyle şeylere gönül vermeye râzı olmaz.
Semâ yapıp dönen Mevlevîler gibi durmadan dönüp dursalar bile başı dönmeyecek adanmış ruhlar lâzım… Yoksa kardan adamların saltanatı güneş doğuncaya kadardır.
“Kur’an Müslümanlığı tabiri yerine, Kur’an derinliğinde Müslümanlık şuuru daha önemli…
Efendimizin (S.A.S.) evlat ve torunlarına siyaset görevi değil; iç onarım hizmeti verildi.
Brüksel’de bir programda idik. Yemekte Şerif Ali Bey, bir hatırasını anlatıyordu: “Kazakistan’a gitmiştik. Orada saf bir genç, sakallı olduğu için Mete Tuncay’a ‘Hacı Ağabey! Nerelerdesiniz? Biz bu komünistlerden neler çektik bir bilsen!’ diye başladı konuşmaya… O da o saf genci dinlemeye koyuldu. Ben de gence ‘Anlat, anlat. Bu sakallı Hacı Amca onları çok iyi bilir.’ dedim.” Aramızda bulunan Oral Çalışlar da gülmekten kendinden geçiyordu.
İnşaallah, Kurban Bayramlarında, bizim kalbleri kırık ve gönülleri mahzun olanlarla beraber olmamız gerekir.
Bir arkadaşımız otobüsle şehirler arası seyahat ediyordu. Şoföre “Müsait bir yerde dursanız da vaktinde bir namazımızı kılsak” diye istirhamda bulundu. Şoför, “Sizin için duramam. Siz namazınızı KAZ ediverin” dedi. Arkadaşımız “Ya sen KAZ yapıverirsen ne olacak?!.” diye karşılık verince, şoförün aklı başına geliverdi…
Birileri, figüre edemeyecekleri adam yetiştirmekten rahatsız olurlar, bazıları da kendilerine biat etmeyenlerden aşırı nefret duyup kinleriyle onları yok etmek isterler.
Maalesef Müslümanlar içinde bile İNANÇ PROBLEMİ var. Onun için AKÎDE TASHÎHİ OFİSLERİ gerekiyor.
İnsan, himmetini, ihlas ve samimiyetle âlî tutmalı, hedefini belirlemeli, hedefe ulaşmak için gayret etmeli. Cenab-ı Hak da inayetiyle o hedefi gerçekleştirir inşaallah!..
Eğer yapılacak işler, sadece maddî şartlara, imkânlara ve sebeplere göre değerlendirilirse, bunlar insana imkansız gelebilir. Ama eğer Allah’ın inayetine dayanılıp, gayret edilirse, Allah o niyetleri, dua yerine kabul eder.
Namaz çok önemlidir. O asla aradan çıkartılacak bir şey değildir. Onun için bizim namaz yörüngeli bir hayatımız olmalıdır.
Diyaloglar için gayret etmek, bilhassa, vazgeçilmez dostluklar temin etmek gerekir… Eğer hizmete bir FİSKE vurulursa, bütün dünya bizim iniltimizle rezonansa geçip ses vermelidir. Devletler arası münasebetler değişse bile sivil diyaloglar devam eder.
Medine demiryolunu bombalayanlar gibi, bazıları da DİYALOG KÖPRÜLERİNİ TAHRİP ETTİLER… O trenin nereye varacağını biliyorlardı. Biz devam edelim. Hatta Papa görüşmesi olmasın diye suikast bile düşündüler. Bu işi yapacak olan suikastçı itiraf etti. Hem de Akın Birdal’ı vurduktan sonra…
Her NİMET’in, mekir veya istidraç olarak NİKMET olması da mümkündür. İnsan kendisini, üstü başı kirlenmiş gibi, arındırmak için bir muhasebe ve durum muhakemesi yaparak tevbe-istiğfara yönelmelidir.
İşte kırk ambara benzeyen defterden bazı çoban armağanları…
[Abdullah Aymaz] 13.7.2020 [Samanyolu Haber]
Etiketler:
Abdullah Aymaz
“Yürümeyi beton avluda öğrenen bebekler soruyor: Anne toprak ne demek?”
Yasal engellere rağmen Türkiye cezaevlerinde bebekleriyle beraber tutuklu olan kadınların yaşadığı hak ihlalleri artarak devam ediyor.
Hukukçu ve yazar Ümit Kardaş cezaevlerinde yaşanan insanlık dramını, Beton avluların çocukları: ‘Anne!.. Toprak ne demek?’ başlıklı yazısıyla ahvalnews.com’da köşesine taşıdı.
15 Temmuz darbe girişiminden sonra yaşanan cadı avında kanunen Türkiye’de dört yıldır yaşanan yargısal süreçlerde birçok aile darmadağın oldu. Ailenin babası bazen annesi bazen de her ikisi siyasal suçlar nedeniyle tutuklanarak cezaevlerine konuldu.
Türkiye’deki cezaevlerinde 800 civarında çocuk, çeşitli suçlardan hüküm giymiş ya da tutuklu yargılanmakta olan anneleriyle birlikte yaşıyor.
4 Aralık 2017’den beri Tokat T Tipi Ceza İnfaz Kurumu’nda tutuklu bulunan A. Ö., koronavirüs salgını nedeniyle ayrılmak zorunda kaldığı oğlu A. İ. ( 3,5 ) ile ilgili endişelerini HDP milletvekili ve insan hakları savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu’na 24 Mart 2020’de bir mektup yazarak dile getirmiş.
A.Ö. mektubunun bir bölümünde yaşadıklarını şöyle anlatıyor:
“16 Mart 2020 tarihinde oğlum A. İ.’yi yaşlı ve hastalık açısından risk grubunda olan ailemin yanına göndermek zorunda kaldım. Bir gün sonra da 17 Mart 2020 tarihinde çocukların giriş çıkışının yasaklandığı haberini aldım. Ben şu anda çocuğumdan ayrıyım ve gönderdiğim gün bana uzun bir süre çocuğunu göremeyebilirsin, dediler. Ne kadar uzun süre dedim ama cevap alamadım. Yine de her ihtimale karşı yani virüsün cezaevine de yayılması ihtimaline karşı çocuğumu gönderdim.”
‘‘MAĞDUR OLAN TÜM ANNELERİN SESİ OLMANIZI İSTİYORUM’’
Daha önce 3 çocuğunu hamilelik aşamasında kaybettiğini, tek evladının A. İ. olduğunu ifade eden A.Ö., sözlerine şöyle devam ediyor:
“Çocuğum dışarıda anne ve babasından yoksun. Ben bu zor zamanlarda, ev hapsi dahil adli kontrol hükümlerinin en ağır şartlarına dahi razı olarak sadece dışarıda oğlumun yanında olmak istiyorum. İnfaz düzenlenmesi kapsamına benim gibi annelerin de dahil edilmesini istiyorum. Bu konuda ben ve benim gibi mağdur olan tüm annelerin sesi olmanızı istiyorum.”
ANNE TOPRAK NE DEMEK?
2,5 yıldır çocuğuyla hapiste kalan A.Ö., oğlu ile cezaevinde geçirdiği süreci şöyle anlatıyor:
“Yürümeyi avluda öğrendi. Ona resimlerden hayatı öğretmeye çalıştım. Bana ‘Anne toprak ne demek?’ diye sorduğunda cevap veremedim.”
Mardin’in merkez Artuklu ilçesinde yaşayan H. U., ‘örgüt üyeliği’ iddiasıyla yargılandığı davada 6 yıl 7 ay hapis cezasına mahkûmiyet nedeniyle cezaevinde bulunuyor. HDP İlçe Eşbaşkanlığı da yapan H. U.’nun 3 çocuğu var.
Mardin E Tipi Kapalı Cezaevi’ne gönderilen U. bir yaşındaki kızı A.’yı da yanına almak zorunda kalıyor. Ancak doğuştan kafa derisi altında tümör olması nedeniyle ağır rahatsızlığı olan A.’nın cezaevi koşullarında kalması imkânsız durumda.
Bebeğini 3 ayda bir tedavi için Adana’ya götürdüklerini belirten anne, en son 2 ay önce doktora götürülen bebeğin, cezaevinde sadece şurup ile tedavi edildiği, bebeğinin içeride rahatsızlandığı, yüzünde oluşan lekelenme ve şişliklerinin arttığını ifade ediyor.
Türkiye’de 800 civarında çocuk, kilitli kapılar ardında çocukluğunu yaşamak zorunda bırakılıyor. Annelerden, eğer dışarıda çocuklarına bakacak bir yakınları yoksa, çocuklarını demir parmaklıkların arkasında büyütmeleri bekleniyor.
3 yıldır cezaevinde bulunan A. 8 aylık oğlunun altını temizlemek için bez bulamadığını belirtirken oğluyla birlikte yaşadıklarını şöyle anlatıyor:
“Sabah 8’deki sayım ile güne başlıyorduk. Sayım öncesinde de kapılara kilitlerle vurdukları için bebeğim irkilerek uyanıyordu. Çocuk için ayrı yatak veya beşik yoktu. Onu da talep ettik ama bize öyle bir zorunlulukları olmadıklarını söylediler. Bu nedenden dolayı çocuğumla birlikte ranzanın üstünde yatıyorduk. Çocuğu da sayıma götürmek zorundasın, götürmesen yavaş yavaş hareketlendiği için ranzanın üstünden düşer diye korkuyordum. Nitekim hem benim çocuğumun hem de arkadaşımın çocuğunun başına bu talihsiz olay geldi. Çocuklarımız ranzadan düştü!.”
BEBEKTE REFLÜ ÇIKTI, DOKTORUN TAVRI ŞAŞIRTTI
A.bebeğinin hastalanması üzerine yaşadıklarını şöyle anlatıyor:
“Bebeğimi doktor görsün istedim ve bir ay sonra sevk çıktı. Bebeği hastaneye götürdüğümde doktor ‘Çocuğunda yüzde 90 reflü var’ dedi ve ilaç verdi. Doktor benim yüzüme bile bakmadan ‘Çocuğun ek gıdasına dikkat et’ dedi. Ben ve yanımdaki gardiyan şaşırdık ve kendisine cezaevinden geldiğimizi hatırlattık. İçerideki memurlardan bir şey talep ettiğimizde ‘Burası kreş değil, cezaevi’ diyorlardı. Onların tepkilerine alışmıştık ama çocuk doktorunun bu tavrını beklemiyordum, üzüldüm.”
Aramalarda neler yaşadığını anlatmaya devam ediyor:
“Görüşlere girip çıktığımızda çocuk da aranıyor. Kıyafetlerine, ceplerine bakılıyor. Herkesin içerisinde çocuğun bezini açıp altına bakıyorlar. Bir odaya sokup orada bakma yok. Çocuk X-ray cihazından geçerken sanki bir ayakkabı, bir eşya gibi çocuğun bezini açıyorlar. Kadına, çocuğa şiddete hayır diyoruz ama benim en fazla kafamı kurcalayan şeylerden biri bu.”
ERKEK ÇOCUKLAR GARDİYANLARI TAKLİT EDİYOR
Altınbaş Üniversitesi Sosyal Hizmet Bölümü görevlisi Fulya Giray Sözen; Çocukların en kıymetli döneminin 0-6 yaş arası olduğunu, bu dönemlerinde cezaevinde büyüyen çocuklarda davranış bozuklukları görüldüğünü, koğuşta 20-25 kadınla büyüyen çocukların kadın ritüellerini bir anda öğrendiklerini, koşulların beden dillerine yansıdığını belirtirken şunları söylüyor:
“Çocukların –özellikle erkek çocukların- beden dilleri değişimiyle sıklıkla karşılaşıyorduk. Beden dilleri, erkek gardiyanları taklit eder hâle gelmişti. Çocuğun elinde bir tane diş fırçası var, onu cop gibi kullanarak elini arkasında tutuyor ya da gardiyanların özgüvenini taklit edercesine daha özgüvenli ve görkemli bir yürüyüşe bürünüyorlar.”
800 BEBEK ANNESİ İLE CEZAEVİNDE KALIYOR
Adalet Bakanlığı verilerine göre 2000 yılında 1815 olan kadın mahpus sayısı, 2017’de 9 bin 985’e, 2018 yılında ise 10 bin 208’e yükselmiş durumda. Türkiye’de darbe dönemlerinde bile bu kadar kadın mahpusun bulunmadığını belirten CHP İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu, kadınlarla birlikte 800 civarında bebek ve çocuğun cezaevinde olduğunu hatırlatarak bu durumun vicdani ve insani bir yanı bulunmadığını vurgulamakta:
“Hükümlüler tarafından ceza infaz yasasında aslında bir düzenleme var. Özellikle hamile kadınlar için infaza ara verileceğine dair bir madde yer alıyor. Ama tutuklular bakımından ise başka bir tedbir uygulanması mümkün; ev hapsi, adli kontrol dediğimiz imza karşılığı evinde olması mümkün. 0-6 çocuklu annelerin de önemli bir kısmı tutuklu, hükümlü değil. Ama maalesef mahkemeler tutuklanmaya bir cezalandırma amacıyla bakıyorlar, başka bir tedbir uygulamıyorlar.”
Çocuğun anne ile kurduğu bağ kadar babayla ilişkisi de bir o kadar önemli. Fakat cezaevinde büyüyen çocukların bir baba figürü yok. Sosyal Hizmet Uzmanı Tufan Fırat Göksel, yaşanan bu durumu şöyle değerlendiriyor:
“Anne baba çocuk üçgenindeki temel güvenli bağlanma. Bu bağlanma çocuğun diğer hayatındaki yaşayacağı bütün sorunlara karşı onu koruyucu duruma getirir. Ama böyle olunca o üçgeni bozuyorsunuz ve bunu; anne, çocuk ve kurum üçgeni haline getiriyorsunuz. Orada baba yok. Baba yerine ikame edilen şeyler ne kadar güvenli bağlanmayı sağlayabilir?”
TÜRKDOĞAN: CEZAEVİNDE 0-6 YAŞ ARASI ÇOCUK SAYISI ÇOK FAZLA
İnsan Hakları Derneği (İHD) Genel Başkanı Öztürk Türkdoğan, bu konuda şu değerlendirmeleri yapıyor:
“Anneleriyle birlikte cezaevinde kalan 0-6 yaş arası çocuk sayısı en son 780’di. Rakamlar facia olduğu için Adalet Bakanlığı uzun bir zamandır istatistik yayınlamıyor. Çocuklu mahpuslar en tehlikede olan gruplar arasında. İnfaz paketiyle ‘kasten öldürme’, ‘cinsel dokunulmazlığa’, ‘özel hayatın gizliliğine’ karşı v.b. işlenmiş suçlardan yatan kadınlar serbest bırakıldı ki bunlar çok az. Ama TMK ve ‘devlet güvenliğine karşı’ ile ‘casusluk’ gibi suçlarından tutuklu olan kadınlar içerde bırakıldı. Yani cezaevinde anneleriyle birlikte kalan çocuklar arasında da bile ayrımcılık yapıldı. Kadın koğuşları, çocuklu mahpuslar risk bakımdan en yüksek grup içerisinde yer alıyorlar.”
FİNCANCI: ÇOCUKLARDA DA KORONAVİRÜSTEN DOLAYI ÖLÜMLER YAŞANDI
Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) Başkanı Şebnem Korur Fincancı’nın değerlendirmeleri de şöyle:
“İnfaz paketi çok açıkça çete mensuplarını kurtarmaya dönük bir hamle oldu. Avukatından, gazetecisine terör tanımına koydukları herkes cezaevinde bırakıldı. Çocuklarda da koronavirüsten dolayı ölümler yaşandı. Kalabalık ortamda, bir çocuğun hijyen kurallarına uyması mümkün değil. Kendisi çok ağır bir şekilde etkilenmese bile, taşıyıcı olma olasılığı yüksek. Kadın mahpuslar birçok atölyelerde çalışabiliyor. Çocuklarla, zaman zaman infaz koruma memuru ilgileniyor.
Dolayısıyla virüsün yayılması açısından çocukların cezaevinde olması büyük bir risk taşıyor. Özellikle, düşüncesinden, söylediklerinden dolayı tutuklu yargılanmakta olan çocuklu mahpusların, zaman kaybetmeden tahliye edilmesi gerekiyor. Cezaevindeki nüfus azaldıktan sonra da hijyen koşullarına çok özen gösterilmesi gerekiyor.”
CUMHUR İTTİFAKI İNSANİ TRAJEDİLERE GÖZLERİNİ KAPADI
Cumhur İttifakı iktidarı adaletsiz, ayrımcılık sonucunu doğuran, hukuk ilkelerini berhava eden bir özel af çıkartırken yaşanan insani trajedilere gözlerini, kulaklarını kapadı. Annelerin ve çocukların vebalini taşımak ağır bir yük olmalı.
Adaletin bulunmadığı bir yerde, siyasi rant uğruna bir bölümünde ibadet te yapılabilen bir müzenin statüsünü camiye çevirmenin hiçbir anlamı ve değeri olamaz.
Yaşanan bu adaletsizliklere, insan hakları ihlallerine, zulme ses çıkarmayıp Ayasofya’da namaz kılmaya odaklanmak nasıl bir yönetimi hak ettiğimizi bize göstermiyor mu?
Bernard Shaw bunu bize gayet net anlatmakta:
“Demokrasi, hak ettiğimizden daha iyi yönetilemeyeceğimizi garanti eden bir sistemdir.”
[TR724] 13.7.2020
Hukukçu ve yazar Ümit Kardaş cezaevlerinde yaşanan insanlık dramını, Beton avluların çocukları: ‘Anne!.. Toprak ne demek?’ başlıklı yazısıyla ahvalnews.com’da köşesine taşıdı.
15 Temmuz darbe girişiminden sonra yaşanan cadı avında kanunen Türkiye’de dört yıldır yaşanan yargısal süreçlerde birçok aile darmadağın oldu. Ailenin babası bazen annesi bazen de her ikisi siyasal suçlar nedeniyle tutuklanarak cezaevlerine konuldu.
Türkiye’deki cezaevlerinde 800 civarında çocuk, çeşitli suçlardan hüküm giymiş ya da tutuklu yargılanmakta olan anneleriyle birlikte yaşıyor.
4 Aralık 2017’den beri Tokat T Tipi Ceza İnfaz Kurumu’nda tutuklu bulunan A. Ö., koronavirüs salgını nedeniyle ayrılmak zorunda kaldığı oğlu A. İ. ( 3,5 ) ile ilgili endişelerini HDP milletvekili ve insan hakları savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu’na 24 Mart 2020’de bir mektup yazarak dile getirmiş.
A.Ö. mektubunun bir bölümünde yaşadıklarını şöyle anlatıyor:
“16 Mart 2020 tarihinde oğlum A. İ.’yi yaşlı ve hastalık açısından risk grubunda olan ailemin yanına göndermek zorunda kaldım. Bir gün sonra da 17 Mart 2020 tarihinde çocukların giriş çıkışının yasaklandığı haberini aldım. Ben şu anda çocuğumdan ayrıyım ve gönderdiğim gün bana uzun bir süre çocuğunu göremeyebilirsin, dediler. Ne kadar uzun süre dedim ama cevap alamadım. Yine de her ihtimale karşı yani virüsün cezaevine de yayılması ihtimaline karşı çocuğumu gönderdim.”
‘‘MAĞDUR OLAN TÜM ANNELERİN SESİ OLMANIZI İSTİYORUM’’
Daha önce 3 çocuğunu hamilelik aşamasında kaybettiğini, tek evladının A. İ. olduğunu ifade eden A.Ö., sözlerine şöyle devam ediyor:
“Çocuğum dışarıda anne ve babasından yoksun. Ben bu zor zamanlarda, ev hapsi dahil adli kontrol hükümlerinin en ağır şartlarına dahi razı olarak sadece dışarıda oğlumun yanında olmak istiyorum. İnfaz düzenlenmesi kapsamına benim gibi annelerin de dahil edilmesini istiyorum. Bu konuda ben ve benim gibi mağdur olan tüm annelerin sesi olmanızı istiyorum.”
ANNE TOPRAK NE DEMEK?
2,5 yıldır çocuğuyla hapiste kalan A.Ö., oğlu ile cezaevinde geçirdiği süreci şöyle anlatıyor:
“Yürümeyi avluda öğrendi. Ona resimlerden hayatı öğretmeye çalıştım. Bana ‘Anne toprak ne demek?’ diye sorduğunda cevap veremedim.”
Mardin’in merkez Artuklu ilçesinde yaşayan H. U., ‘örgüt üyeliği’ iddiasıyla yargılandığı davada 6 yıl 7 ay hapis cezasına mahkûmiyet nedeniyle cezaevinde bulunuyor. HDP İlçe Eşbaşkanlığı da yapan H. U.’nun 3 çocuğu var.
Mardin E Tipi Kapalı Cezaevi’ne gönderilen U. bir yaşındaki kızı A.’yı da yanına almak zorunda kalıyor. Ancak doğuştan kafa derisi altında tümör olması nedeniyle ağır rahatsızlığı olan A.’nın cezaevi koşullarında kalması imkânsız durumda.
Bebeğini 3 ayda bir tedavi için Adana’ya götürdüklerini belirten anne, en son 2 ay önce doktora götürülen bebeğin, cezaevinde sadece şurup ile tedavi edildiği, bebeğinin içeride rahatsızlandığı, yüzünde oluşan lekelenme ve şişliklerinin arttığını ifade ediyor.
Türkiye’de 800 civarında çocuk, kilitli kapılar ardında çocukluğunu yaşamak zorunda bırakılıyor. Annelerden, eğer dışarıda çocuklarına bakacak bir yakınları yoksa, çocuklarını demir parmaklıkların arkasında büyütmeleri bekleniyor.
3 yıldır cezaevinde bulunan A. 8 aylık oğlunun altını temizlemek için bez bulamadığını belirtirken oğluyla birlikte yaşadıklarını şöyle anlatıyor:
“Sabah 8’deki sayım ile güne başlıyorduk. Sayım öncesinde de kapılara kilitlerle vurdukları için bebeğim irkilerek uyanıyordu. Çocuk için ayrı yatak veya beşik yoktu. Onu da talep ettik ama bize öyle bir zorunlulukları olmadıklarını söylediler. Bu nedenden dolayı çocuğumla birlikte ranzanın üstünde yatıyorduk. Çocuğu da sayıma götürmek zorundasın, götürmesen yavaş yavaş hareketlendiği için ranzanın üstünden düşer diye korkuyordum. Nitekim hem benim çocuğumun hem de arkadaşımın çocuğunun başına bu talihsiz olay geldi. Çocuklarımız ranzadan düştü!.”
BEBEKTE REFLÜ ÇIKTI, DOKTORUN TAVRI ŞAŞIRTTI
A.bebeğinin hastalanması üzerine yaşadıklarını şöyle anlatıyor:
“Bebeğimi doktor görsün istedim ve bir ay sonra sevk çıktı. Bebeği hastaneye götürdüğümde doktor ‘Çocuğunda yüzde 90 reflü var’ dedi ve ilaç verdi. Doktor benim yüzüme bile bakmadan ‘Çocuğun ek gıdasına dikkat et’ dedi. Ben ve yanımdaki gardiyan şaşırdık ve kendisine cezaevinden geldiğimizi hatırlattık. İçerideki memurlardan bir şey talep ettiğimizde ‘Burası kreş değil, cezaevi’ diyorlardı. Onların tepkilerine alışmıştık ama çocuk doktorunun bu tavrını beklemiyordum, üzüldüm.”
Aramalarda neler yaşadığını anlatmaya devam ediyor:
“Görüşlere girip çıktığımızda çocuk da aranıyor. Kıyafetlerine, ceplerine bakılıyor. Herkesin içerisinde çocuğun bezini açıp altına bakıyorlar. Bir odaya sokup orada bakma yok. Çocuk X-ray cihazından geçerken sanki bir ayakkabı, bir eşya gibi çocuğun bezini açıyorlar. Kadına, çocuğa şiddete hayır diyoruz ama benim en fazla kafamı kurcalayan şeylerden biri bu.”
ERKEK ÇOCUKLAR GARDİYANLARI TAKLİT EDİYOR
Altınbaş Üniversitesi Sosyal Hizmet Bölümü görevlisi Fulya Giray Sözen; Çocukların en kıymetli döneminin 0-6 yaş arası olduğunu, bu dönemlerinde cezaevinde büyüyen çocuklarda davranış bozuklukları görüldüğünü, koğuşta 20-25 kadınla büyüyen çocukların kadın ritüellerini bir anda öğrendiklerini, koşulların beden dillerine yansıdığını belirtirken şunları söylüyor:
“Çocukların –özellikle erkek çocukların- beden dilleri değişimiyle sıklıkla karşılaşıyorduk. Beden dilleri, erkek gardiyanları taklit eder hâle gelmişti. Çocuğun elinde bir tane diş fırçası var, onu cop gibi kullanarak elini arkasında tutuyor ya da gardiyanların özgüvenini taklit edercesine daha özgüvenli ve görkemli bir yürüyüşe bürünüyorlar.”
800 BEBEK ANNESİ İLE CEZAEVİNDE KALIYOR
Adalet Bakanlığı verilerine göre 2000 yılında 1815 olan kadın mahpus sayısı, 2017’de 9 bin 985’e, 2018 yılında ise 10 bin 208’e yükselmiş durumda. Türkiye’de darbe dönemlerinde bile bu kadar kadın mahpusun bulunmadığını belirten CHP İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu, kadınlarla birlikte 800 civarında bebek ve çocuğun cezaevinde olduğunu hatırlatarak bu durumun vicdani ve insani bir yanı bulunmadığını vurgulamakta:
“Hükümlüler tarafından ceza infaz yasasında aslında bir düzenleme var. Özellikle hamile kadınlar için infaza ara verileceğine dair bir madde yer alıyor. Ama tutuklular bakımından ise başka bir tedbir uygulanması mümkün; ev hapsi, adli kontrol dediğimiz imza karşılığı evinde olması mümkün. 0-6 çocuklu annelerin de önemli bir kısmı tutuklu, hükümlü değil. Ama maalesef mahkemeler tutuklanmaya bir cezalandırma amacıyla bakıyorlar, başka bir tedbir uygulamıyorlar.”
Çocuğun anne ile kurduğu bağ kadar babayla ilişkisi de bir o kadar önemli. Fakat cezaevinde büyüyen çocukların bir baba figürü yok. Sosyal Hizmet Uzmanı Tufan Fırat Göksel, yaşanan bu durumu şöyle değerlendiriyor:
“Anne baba çocuk üçgenindeki temel güvenli bağlanma. Bu bağlanma çocuğun diğer hayatındaki yaşayacağı bütün sorunlara karşı onu koruyucu duruma getirir. Ama böyle olunca o üçgeni bozuyorsunuz ve bunu; anne, çocuk ve kurum üçgeni haline getiriyorsunuz. Orada baba yok. Baba yerine ikame edilen şeyler ne kadar güvenli bağlanmayı sağlayabilir?”
TÜRKDOĞAN: CEZAEVİNDE 0-6 YAŞ ARASI ÇOCUK SAYISI ÇOK FAZLA
İnsan Hakları Derneği (İHD) Genel Başkanı Öztürk Türkdoğan, bu konuda şu değerlendirmeleri yapıyor:
“Anneleriyle birlikte cezaevinde kalan 0-6 yaş arası çocuk sayısı en son 780’di. Rakamlar facia olduğu için Adalet Bakanlığı uzun bir zamandır istatistik yayınlamıyor. Çocuklu mahpuslar en tehlikede olan gruplar arasında. İnfaz paketiyle ‘kasten öldürme’, ‘cinsel dokunulmazlığa’, ‘özel hayatın gizliliğine’ karşı v.b. işlenmiş suçlardan yatan kadınlar serbest bırakıldı ki bunlar çok az. Ama TMK ve ‘devlet güvenliğine karşı’ ile ‘casusluk’ gibi suçlarından tutuklu olan kadınlar içerde bırakıldı. Yani cezaevinde anneleriyle birlikte kalan çocuklar arasında da bile ayrımcılık yapıldı. Kadın koğuşları, çocuklu mahpuslar risk bakımdan en yüksek grup içerisinde yer alıyorlar.”
FİNCANCI: ÇOCUKLARDA DA KORONAVİRÜSTEN DOLAYI ÖLÜMLER YAŞANDI
Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) Başkanı Şebnem Korur Fincancı’nın değerlendirmeleri de şöyle:
“İnfaz paketi çok açıkça çete mensuplarını kurtarmaya dönük bir hamle oldu. Avukatından, gazetecisine terör tanımına koydukları herkes cezaevinde bırakıldı. Çocuklarda da koronavirüsten dolayı ölümler yaşandı. Kalabalık ortamda, bir çocuğun hijyen kurallarına uyması mümkün değil. Kendisi çok ağır bir şekilde etkilenmese bile, taşıyıcı olma olasılığı yüksek. Kadın mahpuslar birçok atölyelerde çalışabiliyor. Çocuklarla, zaman zaman infaz koruma memuru ilgileniyor.
Dolayısıyla virüsün yayılması açısından çocukların cezaevinde olması büyük bir risk taşıyor. Özellikle, düşüncesinden, söylediklerinden dolayı tutuklu yargılanmakta olan çocuklu mahpusların, zaman kaybetmeden tahliye edilmesi gerekiyor. Cezaevindeki nüfus azaldıktan sonra da hijyen koşullarına çok özen gösterilmesi gerekiyor.”
CUMHUR İTTİFAKI İNSANİ TRAJEDİLERE GÖZLERİNİ KAPADI
Cumhur İttifakı iktidarı adaletsiz, ayrımcılık sonucunu doğuran, hukuk ilkelerini berhava eden bir özel af çıkartırken yaşanan insani trajedilere gözlerini, kulaklarını kapadı. Annelerin ve çocukların vebalini taşımak ağır bir yük olmalı.
Adaletin bulunmadığı bir yerde, siyasi rant uğruna bir bölümünde ibadet te yapılabilen bir müzenin statüsünü camiye çevirmenin hiçbir anlamı ve değeri olamaz.
Yaşanan bu adaletsizliklere, insan hakları ihlallerine, zulme ses çıkarmayıp Ayasofya’da namaz kılmaya odaklanmak nasıl bir yönetimi hak ettiğimizi bize göstermiyor mu?
Bernard Shaw bunu bize gayet net anlatmakta:
“Demokrasi, hak ettiğimizden daha iyi yönetilemeyeceğimizi garanti eden bir sistemdir.”
[TR724] 13.7.2020
1500 sayfalık KHK raporu: Sosyal kırım ve sivil ölüm…
HDP Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu ile Mağdurlar İçin Adalet Platformu’ndan Doç. Bayram Erzurumluoğlu,3. yılında ‘OHAL’in Toplumsal Maliyetleri’ adlı raporun sonuçlarını Kadıköy Evlendirme Dairesi’nde kamuoyuyla paylaştı.
Mağdurlar İçin Adalet Platformu ve HDP Kocaeli Milletvekili ve TBMM İnsan Hakları İnceleme Komisyonu Üyesi Ömer Faruk Gergerlioğlu, KHK’lerle ihraç edilen kişilerin anlatımlarına ve neler yaşadıklarına ilişkin 1500 sayfalık rapor hazırladı.
Gergerlioğlu yaptığı açıklamada, “Tüm toplumu etkileyen, sarsan bir kırımın, felaketin olduğunu görüyoruz. KHL’lıler işlerinden ihraç edilmekle kalmadı. Özel sektörde de çalışmalarının önüne geçilen, sosyal yardımlaşma ödenekleri kesilen bir topluluktan bahsediyoruz. OHAL/KHK mağdurları, modern insan hakları standartları ve pozitif hukuk normlarına göre hukuki, insani veya vicdani olarak uygun görülmeleri mümkün olmayan, çoğunlukla, “keyfi ve siyasi” olan kural ve kaidelere göre belirlenmiştir.” dedi.
GERGERLİOĞLU: KHK MAĞDURLARI TAM BİR SİVİL ÖLÜM KARŞI KARŞIYA BIRAKILDILAR
Raporla ilgili konuşan Gergerlioğlu, ‘‘Tüm OHAL/KHK mağdurları, iş bulma, iş kurma, yurtdışına çıkma engelleri ve üzerlerine yapıştırılan “sosyal stigmalar” nedeniyle, tam bir “sivil ölüm”, “sosyal ölüm”, “sosyal güvencesizlik” gibi “sosyal kırım” uygulamaları ile karşı karşıyadırlar.’’ İfadelerini kullandı.
Mağdurlar İçin Adalet Topluluğu’nun hazırladığı “Üçüncü Yılında OHAL’in Toplumsal Maliyetleri Raporu” açıklandı. Raporda binlerce KHK/OHAL mağduruyla yapılmış araştırmanın çarpıcı sonuçlarına yer verildi. Araştırma, 2748 ‘OHAL /KHK mağduru’, 332 ‘mağdur yakını’ ve 225 ‘doğrudan mağduriyeti olmayan birey’ kategorilerinde toplamda 3305 kişiyle yapıldı.
Raporda KHK/OHAL yetkileriyle işlerinden atılan mağdurlarının yüzde 98,2’sinin 15 Temmuz 2016 öncesinde ve sonrasında muhatap oldukları adli/cezai soruşturmalardan herhangi birisine 15 Temmuz 2016 öncesinde muhatap olmadıkları vurgulandı. Raporda bu durum ‘konjoktürel’ olarak ifade edilerek, “Yani, 15 Temmuz sonrası mağdurlar aleyhine açılan adli/cezai soruşturmaların tamamına yakınının konjonktürel gerekçelerle açılmış, geçmişteki olaylarla ilintileri olmayan davalar olarak görülmektedir.” denildi.
SİMİT SATIYORUM
Raporun ilk bölümünde Kanun Hükmünde Kararnamelerle (KHK) işlerinden ihraç edilenlerin anlatımlarına yer verildi. Çoğu KHK’li ihraç edildikten sonra iş bulamadıklarını, sosyal ortamlardan uzaklaştıklarını kaydetti.
Maddi ve manevi anlamda anlamda zorluk yaşayan KHK’liler yaşadıkları rapora şu sözlerle yansıdı: “Çalıştığım işyeri kapatıldı. Çalışma lisansım iptal edildi. Mesleğimi yapamıyorum. Simit satıyorum. Aç kaldım aç! Suçsuz yere mağdur edildim. Çocuklarımın rızkı gasp edildi. Ailemden ayrılıp yurt dışında yaşamak zorunda kaldım. 3 yıldır çocuklarımı göremiyorum. 2,5 yaşındaki çocuğumu hiç göremedim. Bir anda işsiz ve vasıfsız ilan edildik. Bir anlamda sosyal bir soykırım… Çalıştığım şirkete atanan kayyım tarafından işten çıkartıldım. İşten çıktıktan sonra e-devletteki çalışma bilgilerimde şüpheli yazıldı. Yeni doğan bebeğim ve çalışamayan eşimle birlikte işsiz ve ortada kaldık. Benim ailemin hayatı ve yaşama şansımız kalmadı. Yok olduk. Hangi birini yazayım bu alana sığmaz. Sivil ölüme mahkum edildim. Diri diri gömdüler. Polis kötü davranma konusunda hakikaten uzmanlaşmış. 19 Temmuz’da okula gittim. O bakışlar yetti hocam…”
KHK’LI 11 YILLIK SAVCI: YUMURTA SATARAK GEÇİNMEYE ÇALIŞIYORUM
Raporda anlatımları dikkat çeken 11 yıllık eski bir savcı şöyle diyor: “ByLock kullanmadığı tespit edildiğinden denilerek tahliye edildim. Çıktığımda kimse bana iş vermek istemedi. İş verirlerse devlet tarafından vergi müfettişleri gönderildiğini söyleyenler oldu. Şu an 150 tavuk aldım yumurta satarak geçinmeye çalışıyorum.”
AVUKATLAR SORGU SIRASINDA KONU MANKENLİĞİ YAPTI
Raporda dikkat çeken başka bir konu ise gözaltına alınan kişilerin CMK tarafından atanan avukatlarla ilgili anlatımları oldu: “Avukat itirafçı olmam için baskı yaptı. Avukat uyuyordu ben ifade verirken. Avukat ve polisler psikolojik baskı uyguladılar. Avukat sadece oradaydı… Avukat ‘Ne biliyorsan anlat’ diyordu. İtirafçı olmamı istiyordu. Avukatın aleyhime ifade verdiğinin farkındaydım. CMK avukatı konu mankeni gibiydi. Avukat formaliteydi. Benim değil polisin tarafında idi. Ama tarafsızmış imajı veriyordu. Her şey göstermelikti. Beni görür görmez hadi itirafçı ol dedi.”
SORGUDA İŞKENCE VE AİLE İLE TEHDİT: EŞİN ELİMİZDE…
Raporda 15 Temmuz darbe girişiminin ardından gözaltına alınanların anlatımlarına da yer verildi. Bu kişiler işkence gördüklerini, aileleriyle tehdit edildiklerini ve kötü muameleyle karşılaştıklarını anlattı: “Eşin de elimizde, ona göre… Çocukların yetimhanede büyüyecek. Hapishanede çürüyeceksin. Bana cemaatten olmadığını ispat et. ‘İtirafçı olmazsan sen de terörist sayılırsın’ gibi baskılar yaşadım. Hâkim savcı ve polis sürekli küçük çocuğumun olduğunu hatırlatıp tehdit ettiler. Benim duyabileceğim şekilde konuşmazsa tutuklanır ve bebeği cezaevine alınmaz. Bebek annesizliğe alışsın şeklinde konuştular. Konuş ya da çocuğunu bir daha göremezsin.”
KHK MAĞDURLARI GELİRLERİNİN YÜZDE 70’İNİ KAYBETTİ
Raporun çarpıcı bir sonucu da adli soruşturmaların adil olup olmadığıyla ilgili. Buna göre KHK/OHAL mağdurlarının yüzde 92,6’sı OHAL’de geçirdikleri adli soruşturmaların adil yürütülmediğini belirtti. Katılımcılar OHAL mağduriyetleri öncesine göre ortalama aylık (4600 TL) gelirlerinin yüzde 70’ini kaybettiler. Mağdur yakınları da çeşitli sebeplerle yüz 50 gelir kaybına uğradı. Ayrıca hem mağdurların hem de mağdur yakınlarının hane halkı gelirlerinde ortalama yüzde 60’lık gelir kayıpları oluştu. Mağdurların yüzde 50’si de yaşadıkları sonra bulundukları şehirlerden göç etmek zorunda kalmış.
KHK MAĞDURLARININ YÜZDE 99,1’İ ÜNİVERSİTE MEZUNU
Rapora göre; KHK mağdurlarının yüzde 99,1’i bir yüksekokul /fakülte /yüksek lisans veya /doktora mezunu. Yüksek öğrenim derecesine sahip KHK mağdurlarından, yüzde 22,1’inin yüksek lisans ve de yüzde 8,5’inin doktora mezunu. Raporda bu sonuç, “Bu iki yüksek eğitimli grubun toplam oranı %30,6’ya ulaşmaktadır. TÜİK’e göre Türkiye’de, toplam nüfus içerisindeki, Yüksekokul / Fakülte / Yüksek Lisans ve / Doktora mezunları toplamının genel nüfusa oranının %17 civarında olduğu dikkate alındığında, KHK’ların Türkiye için ne kadar büyük bir nitelikli insan kaynağı kaybına yol açtığı görülebilmektedir” şeklinde yorumlandı.
MUHAFAZAKÂR DEMOKRATLAR SOL PARTİLERE YÖNELDİ
KHK/OHAL mağdurları, kendilerini etnik olarak, yüzde 56,7 oranında Türk, yüzde 13,4 oranında Kürt olarak tanımlıyor. Mağdurların yüzde 26,9’u ise kendilerini “Herhangi bir etnik aidiyet hissetmeyen” olarak tanımlıyor. Rapora göre; ‘mağdurların kendilerini etnik olarak tanımlamadaki 3 yıllık araştırma trendi belirli etnik tanımlamalarda azalma ancak ‘Herhangi bir etnik aidiyet’ ten uzaklaşma yükselmeler yaşandığı yönünde’. Araştırmanın bir diğer çarpıcı ve ilginç noktası da KHK/OHAL mağdurlarının ağırlıklı olarak kendilerini ‘Muhafazakâr-Demokrat’ olarak tanımladıkları ancak, mağduriyetleri sonrası, sol, sosyalist, sosyal demokratlık ve seküler/hümanist partilere yönelme yönünde artan bir trend görülüyor.
EN BÜYÜK SIKINTI EKONOMİK
Araştırmaya katılan “mağdur yakınları” yüzde 97,9 ile çektikleri sıkıntıların en büyüğünün ekonomik olduğunu belirtiyor. İkinci sırada, psikolojik sorunlar (yüzde 88,6); üçüncü sırada itibarsızlık ve sosyal dışlanma (yüzde 83,7); dördüncü sırada sosyal çevrelerinin dağılması (yüzde 83,1), beşinci sırada işsizlik/iş bulamama (yüzde 80,4), altıncı sırada ise sosyal güvencesizlik sorunları (yüzde 73,2) geliyor.
“HUKUK DEVLETİNİN ACİLEN İHYASI VE İNŞASI GEREKLİDİR”
Raporun sonuç kısmında şu değerlendirmede bulunuldu: “OHAL uygulamalarının Türkiye’deki sosyal sermayeyi, sosyo-kültürel sermayeyi, üretimi, ticareti, ekonomiyi ve finansı, kısaca ülkenin tüm ekonomik, sosyal ve kültürel varlık kaynaklarını tükenmenin eşiğine getirmiştir. Örneğin, Türkiye’de, OHAL öncesi dünyada ilk 300’e girebilen 3 tane üniversite varken, artık ilk 400’e girebilen bir tane bile kalmamıştır. Ayrıca, dünya ile rekabet edebilecek bir ekonominin de kalmadığı ortadadır. Çünkü, hukukun ve adaletin olmadığı ülkelerde huzur, güven ve refahın da olamayacağı tarihsel, sosyolojik ve siyasal bir gerçekliktir. Bu çıkmaz yoldan çıkış için ilk adımı olarak, OHAL hukukuna son verilerek, “Hukuk Devleti”nin acilen ihyası ve inşası gereklidir. Aksini düşünmek dünyanın sosyal, siyasal ve tarihsel birikimini reddetmek anlamına gelir ki dünya kendi çağına anakronik olarak yaşayan tüm devlet, millet ve toplumları tarihin tozlu sayfalarına göndermiştir.”
[TR724] 13.7.2020
Mağdurlar İçin Adalet Platformu ve HDP Kocaeli Milletvekili ve TBMM İnsan Hakları İnceleme Komisyonu Üyesi Ömer Faruk Gergerlioğlu, KHK’lerle ihraç edilen kişilerin anlatımlarına ve neler yaşadıklarına ilişkin 1500 sayfalık rapor hazırladı.
Gergerlioğlu yaptığı açıklamada, “Tüm toplumu etkileyen, sarsan bir kırımın, felaketin olduğunu görüyoruz. KHL’lıler işlerinden ihraç edilmekle kalmadı. Özel sektörde de çalışmalarının önüne geçilen, sosyal yardımlaşma ödenekleri kesilen bir topluluktan bahsediyoruz. OHAL/KHK mağdurları, modern insan hakları standartları ve pozitif hukuk normlarına göre hukuki, insani veya vicdani olarak uygun görülmeleri mümkün olmayan, çoğunlukla, “keyfi ve siyasi” olan kural ve kaidelere göre belirlenmiştir.” dedi.
GERGERLİOĞLU: KHK MAĞDURLARI TAM BİR SİVİL ÖLÜM KARŞI KARŞIYA BIRAKILDILAR
Raporla ilgili konuşan Gergerlioğlu, ‘‘Tüm OHAL/KHK mağdurları, iş bulma, iş kurma, yurtdışına çıkma engelleri ve üzerlerine yapıştırılan “sosyal stigmalar” nedeniyle, tam bir “sivil ölüm”, “sosyal ölüm”, “sosyal güvencesizlik” gibi “sosyal kırım” uygulamaları ile karşı karşıyadırlar.’’ İfadelerini kullandı.
Mağdurlar İçin Adalet Topluluğu’nun hazırladığı “Üçüncü Yılında OHAL’in Toplumsal Maliyetleri Raporu” açıklandı. Raporda binlerce KHK/OHAL mağduruyla yapılmış araştırmanın çarpıcı sonuçlarına yer verildi. Araştırma, 2748 ‘OHAL /KHK mağduru’, 332 ‘mağdur yakını’ ve 225 ‘doğrudan mağduriyeti olmayan birey’ kategorilerinde toplamda 3305 kişiyle yapıldı.
Raporda KHK/OHAL yetkileriyle işlerinden atılan mağdurlarının yüzde 98,2’sinin 15 Temmuz 2016 öncesinde ve sonrasında muhatap oldukları adli/cezai soruşturmalardan herhangi birisine 15 Temmuz 2016 öncesinde muhatap olmadıkları vurgulandı. Raporda bu durum ‘konjoktürel’ olarak ifade edilerek, “Yani, 15 Temmuz sonrası mağdurlar aleyhine açılan adli/cezai soruşturmaların tamamına yakınının konjonktürel gerekçelerle açılmış, geçmişteki olaylarla ilintileri olmayan davalar olarak görülmektedir.” denildi.
SİMİT SATIYORUM
Raporun ilk bölümünde Kanun Hükmünde Kararnamelerle (KHK) işlerinden ihraç edilenlerin anlatımlarına yer verildi. Çoğu KHK’li ihraç edildikten sonra iş bulamadıklarını, sosyal ortamlardan uzaklaştıklarını kaydetti.
Maddi ve manevi anlamda anlamda zorluk yaşayan KHK’liler yaşadıkları rapora şu sözlerle yansıdı: “Çalıştığım işyeri kapatıldı. Çalışma lisansım iptal edildi. Mesleğimi yapamıyorum. Simit satıyorum. Aç kaldım aç! Suçsuz yere mağdur edildim. Çocuklarımın rızkı gasp edildi. Ailemden ayrılıp yurt dışında yaşamak zorunda kaldım. 3 yıldır çocuklarımı göremiyorum. 2,5 yaşındaki çocuğumu hiç göremedim. Bir anda işsiz ve vasıfsız ilan edildik. Bir anlamda sosyal bir soykırım… Çalıştığım şirkete atanan kayyım tarafından işten çıkartıldım. İşten çıktıktan sonra e-devletteki çalışma bilgilerimde şüpheli yazıldı. Yeni doğan bebeğim ve çalışamayan eşimle birlikte işsiz ve ortada kaldık. Benim ailemin hayatı ve yaşama şansımız kalmadı. Yok olduk. Hangi birini yazayım bu alana sığmaz. Sivil ölüme mahkum edildim. Diri diri gömdüler. Polis kötü davranma konusunda hakikaten uzmanlaşmış. 19 Temmuz’da okula gittim. O bakışlar yetti hocam…”
KHK’LI 11 YILLIK SAVCI: YUMURTA SATARAK GEÇİNMEYE ÇALIŞIYORUM
Raporda anlatımları dikkat çeken 11 yıllık eski bir savcı şöyle diyor: “ByLock kullanmadığı tespit edildiğinden denilerek tahliye edildim. Çıktığımda kimse bana iş vermek istemedi. İş verirlerse devlet tarafından vergi müfettişleri gönderildiğini söyleyenler oldu. Şu an 150 tavuk aldım yumurta satarak geçinmeye çalışıyorum.”
AVUKATLAR SORGU SIRASINDA KONU MANKENLİĞİ YAPTI
Raporda dikkat çeken başka bir konu ise gözaltına alınan kişilerin CMK tarafından atanan avukatlarla ilgili anlatımları oldu: “Avukat itirafçı olmam için baskı yaptı. Avukat uyuyordu ben ifade verirken. Avukat ve polisler psikolojik baskı uyguladılar. Avukat sadece oradaydı… Avukat ‘Ne biliyorsan anlat’ diyordu. İtirafçı olmamı istiyordu. Avukatın aleyhime ifade verdiğinin farkındaydım. CMK avukatı konu mankeni gibiydi. Avukat formaliteydi. Benim değil polisin tarafında idi. Ama tarafsızmış imajı veriyordu. Her şey göstermelikti. Beni görür görmez hadi itirafçı ol dedi.”
SORGUDA İŞKENCE VE AİLE İLE TEHDİT: EŞİN ELİMİZDE…
Raporda 15 Temmuz darbe girişiminin ardından gözaltına alınanların anlatımlarına da yer verildi. Bu kişiler işkence gördüklerini, aileleriyle tehdit edildiklerini ve kötü muameleyle karşılaştıklarını anlattı: “Eşin de elimizde, ona göre… Çocukların yetimhanede büyüyecek. Hapishanede çürüyeceksin. Bana cemaatten olmadığını ispat et. ‘İtirafçı olmazsan sen de terörist sayılırsın’ gibi baskılar yaşadım. Hâkim savcı ve polis sürekli küçük çocuğumun olduğunu hatırlatıp tehdit ettiler. Benim duyabileceğim şekilde konuşmazsa tutuklanır ve bebeği cezaevine alınmaz. Bebek annesizliğe alışsın şeklinde konuştular. Konuş ya da çocuğunu bir daha göremezsin.”
KHK MAĞDURLARI GELİRLERİNİN YÜZDE 70’İNİ KAYBETTİ
Raporun çarpıcı bir sonucu da adli soruşturmaların adil olup olmadığıyla ilgili. Buna göre KHK/OHAL mağdurlarının yüzde 92,6’sı OHAL’de geçirdikleri adli soruşturmaların adil yürütülmediğini belirtti. Katılımcılar OHAL mağduriyetleri öncesine göre ortalama aylık (4600 TL) gelirlerinin yüzde 70’ini kaybettiler. Mağdur yakınları da çeşitli sebeplerle yüz 50 gelir kaybına uğradı. Ayrıca hem mağdurların hem de mağdur yakınlarının hane halkı gelirlerinde ortalama yüzde 60’lık gelir kayıpları oluştu. Mağdurların yüzde 50’si de yaşadıkları sonra bulundukları şehirlerden göç etmek zorunda kalmış.
KHK MAĞDURLARININ YÜZDE 99,1’İ ÜNİVERSİTE MEZUNU
Rapora göre; KHK mağdurlarının yüzde 99,1’i bir yüksekokul /fakülte /yüksek lisans veya /doktora mezunu. Yüksek öğrenim derecesine sahip KHK mağdurlarından, yüzde 22,1’inin yüksek lisans ve de yüzde 8,5’inin doktora mezunu. Raporda bu sonuç, “Bu iki yüksek eğitimli grubun toplam oranı %30,6’ya ulaşmaktadır. TÜİK’e göre Türkiye’de, toplam nüfus içerisindeki, Yüksekokul / Fakülte / Yüksek Lisans ve / Doktora mezunları toplamının genel nüfusa oranının %17 civarında olduğu dikkate alındığında, KHK’ların Türkiye için ne kadar büyük bir nitelikli insan kaynağı kaybına yol açtığı görülebilmektedir” şeklinde yorumlandı.
MUHAFAZAKÂR DEMOKRATLAR SOL PARTİLERE YÖNELDİ
KHK/OHAL mağdurları, kendilerini etnik olarak, yüzde 56,7 oranında Türk, yüzde 13,4 oranında Kürt olarak tanımlıyor. Mağdurların yüzde 26,9’u ise kendilerini “Herhangi bir etnik aidiyet hissetmeyen” olarak tanımlıyor. Rapora göre; ‘mağdurların kendilerini etnik olarak tanımlamadaki 3 yıllık araştırma trendi belirli etnik tanımlamalarda azalma ancak ‘Herhangi bir etnik aidiyet’ ten uzaklaşma yükselmeler yaşandığı yönünde’. Araştırmanın bir diğer çarpıcı ve ilginç noktası da KHK/OHAL mağdurlarının ağırlıklı olarak kendilerini ‘Muhafazakâr-Demokrat’ olarak tanımladıkları ancak, mağduriyetleri sonrası, sol, sosyalist, sosyal demokratlık ve seküler/hümanist partilere yönelme yönünde artan bir trend görülüyor.
EN BÜYÜK SIKINTI EKONOMİK
Araştırmaya katılan “mağdur yakınları” yüzde 97,9 ile çektikleri sıkıntıların en büyüğünün ekonomik olduğunu belirtiyor. İkinci sırada, psikolojik sorunlar (yüzde 88,6); üçüncü sırada itibarsızlık ve sosyal dışlanma (yüzde 83,7); dördüncü sırada sosyal çevrelerinin dağılması (yüzde 83,1), beşinci sırada işsizlik/iş bulamama (yüzde 80,4), altıncı sırada ise sosyal güvencesizlik sorunları (yüzde 73,2) geliyor.
“HUKUK DEVLETİNİN ACİLEN İHYASI VE İNŞASI GEREKLİDİR”
Raporun sonuç kısmında şu değerlendirmede bulunuldu: “OHAL uygulamalarının Türkiye’deki sosyal sermayeyi, sosyo-kültürel sermayeyi, üretimi, ticareti, ekonomiyi ve finansı, kısaca ülkenin tüm ekonomik, sosyal ve kültürel varlık kaynaklarını tükenmenin eşiğine getirmiştir. Örneğin, Türkiye’de, OHAL öncesi dünyada ilk 300’e girebilen 3 tane üniversite varken, artık ilk 400’e girebilen bir tane bile kalmamıştır. Ayrıca, dünya ile rekabet edebilecek bir ekonominin de kalmadığı ortadadır. Çünkü, hukukun ve adaletin olmadığı ülkelerde huzur, güven ve refahın da olamayacağı tarihsel, sosyolojik ve siyasal bir gerçekliktir. Bu çıkmaz yoldan çıkış için ilk adımı olarak, OHAL hukukuna son verilerek, “Hukuk Devleti”nin acilen ihyası ve inşası gereklidir. Aksini düşünmek dünyanın sosyal, siyasal ve tarihsel birikimini reddetmek anlamına gelir ki dünya kendi çağına anakronik olarak yaşayan tüm devlet, millet ve toplumları tarihin tozlu sayfalarına göndermiştir.”
[TR724] 13.7.2020
Avazyan: Feridun’dan sonra hiç bir çocuğa mavi çorap almadım!
Mağdurların sesi olan Arlet Natali Avazyan, sesi olmaya çalıştığı insanların dinini, kimliğinin, ırkının hiç bir önemi olmadığını anlattı. Mağdurların sesi olduğu için kendisine PKK’lı, f.töcü, Asala’cı gibi yaftalar yapıştırıldığını belirten Avazyan, kendisini, ‘çocukları çok seven bir devrimci’ olarak tanımladı.
Avazyan, Ege’de ailesiyle boğularak can veren Feridun’la ilgili konuşurken gözyaşlarını tutamadı: “Feridun canımı çok yaktı benim. Feridun’dan sonra hiç kimseye mavi çorap almadım. Hiç unutmuyorum. Hiç aklimdan çıkmıyor. Ablamın torunu oldu, çorap alıyoruz. Dedim abla, n’olur mavi çorap alma. Dayanamıyorum’ dedim. Tamam dedi. Ahmet, Feridun… Ahhh… Kurban olduğum, Kara Efem… Ahmet’in sesi olduk. Elimizden geldiği kadar. Herkese çok teşekkür ediyorum. 25 saatte 54 bin avro topladık tedavi için. 5 Avro veren de vardı, 5 bin Avro veren de… Ama kurtaramadık. Ahmet’i ziyarete gider başından öperdim. ‘Benim keltoş oğlum’ derdim. Koca gözleriyle gülerdi! Olmadı, kurtaramadık. Beceremedik.”
(NOT: Feridun Maden Ege’de boğulduğunda ayaklarında mavi bir çorap vardı.)
ROPÖRTAJIN TAMAMI İÇİN TIKLAYINIZ
Gazeteci Gülşah Çavuşoğlu’nun YouTube kanalına konuk olan Avazyan’ın açıklamasından satır başları şöyle: “PKK’lı, fetöcü, Asala diyorlar bana. Aslında ben devrimciyim. Çocukları çok seven bir devrimciyim. İnsanları affetmek için bahaneler arıyorum. Geçen gün Fatih Terzioğlu tahliye oldu. İnanılmaz mutluydum. Sabah kendimi çok güzel hissettim o gün. Çok mutlu uyudum o gün…”
SEVGİ DOLU BİR AİLEDE BÜYÜDÜK
“Beni insanların siyasi görüşü ilgilendirmiyor. Ben insan odaklıyım. Dininiz, diliniz, ırkınız beni ilgilendirmiyor. Kızım bana, ‘Kızım sana kimin ihtiyacı varsa, sizin orada olmanız lazım’ diyordu. Ben de onun nasihatını yerine getirmeye çalışıyorum. Sevgi dolu bir ortamda büyüdük biz. Annemiz babamız bizi çok seviyordu.
Babam vefaat etmeden bir gün önce arkadaşım kendisini ziyarete gitmiş. Video çekmiş. Babam orada, ‘Ben hayatta en çok çocuklarımız severdim’ diyor. Babam biz odaya girdiğimiz zaman kollarını açar bizi kucaklardı. Biz hep annemizin babamızın küçük çocuklarıydık. Babam ellerimizi öperdi sürekli. 36 yıl öğretmenlik yaptı, aydın bir insandı.”
BABAM, ‘NATALİ’YE ÇOCUK BIRAKAN OLDU MU’ DİYE SORMUŞ
“Babam bugün olsa benimle gurur duyardı. Babam, hastanedeki son günlerinde ablama beni soruyormuş. ‘Natali çocuklara yardımcı olabildi mi, aileler çocuklarını teslim etti mi diye sormuş. Ablam en sonunda yalan söylemek zorunda kalmış. ‘Tamam baba, bir anne ve baba tutuklanınca çocuklarını Natali’ye getirdiler’ demiş. Çok mutlu olmuş. ‘Aman o çocuğa iyi bakın. Sen de git yardımcı ol.’ demiş. O benim öğretmenimdi, aşkımdı. Ben çok şanslıyım.”
YAN KOMŞUM AÇKEN, BEN TOK YATAMAM
“Ben her insanın yapması gerekeni yapıyorum. Ekstra birşey yapmıyorum. Yan komşum açken ben burada tok uyuyamam. Yapamıyorum.”
MEZARIMA GELİP DUA EDECEK MİLYONLAR VAR ARTIK
“Ben evlenmedim, benim biyolojik olarak çocuğum yok. Ben öldükten sonra benim mezarımı kim gelip ziyaret edecek diyordum. Ama şimdi diyorum ki, ben öldükten sonra benim mezarımı milyonlarca kişi gelip ziyaret edecek. Binin üzerinde evladı olan bir anneyim ben şu anda. Onlar bir gelse, ben onların düğünlerine gitsem. Onların kep atma törenine gitsem. Ben bunların olacağına inanıyorum. Tanrı’ya sürekli dua ediyorum. Tanrım benim kalbimdeki sevgiyi azaltma diyorum.”
ÇOCUĞU PKK’LISI, TERÖRİSTİ OLUR MU?
“Yanlış anlaşılmak beni çok üzüyor. Ben bir insanın sesi olurken dini, dili, ırkı fark etmiyor. Ben insan olarak bakıyorum. Sonra pat ‘PKK’lı, diyorlar. Pat f.töcü diyorlar. Ya çocuğun PKK’lısı, f.töcüsü olur mu? ‘Eren de bizim, Ahmet de bizim, Feridun da bizim… Hepsi bizim çocuklarımız. Anneler kermes yaparak birbirine destek oldukları için hapse atılıyor. Böyle bir suç olur mu? Ben bunu dile getirince Natali, ‘f.töcü’ diyorlar…”
[TR724] 13.7.2020
Avazyan, Ege’de ailesiyle boğularak can veren Feridun’la ilgili konuşurken gözyaşlarını tutamadı: “Feridun canımı çok yaktı benim. Feridun’dan sonra hiç kimseye mavi çorap almadım. Hiç unutmuyorum. Hiç aklimdan çıkmıyor. Ablamın torunu oldu, çorap alıyoruz. Dedim abla, n’olur mavi çorap alma. Dayanamıyorum’ dedim. Tamam dedi. Ahmet, Feridun… Ahhh… Kurban olduğum, Kara Efem… Ahmet’in sesi olduk. Elimizden geldiği kadar. Herkese çok teşekkür ediyorum. 25 saatte 54 bin avro topladık tedavi için. 5 Avro veren de vardı, 5 bin Avro veren de… Ama kurtaramadık. Ahmet’i ziyarete gider başından öperdim. ‘Benim keltoş oğlum’ derdim. Koca gözleriyle gülerdi! Olmadı, kurtaramadık. Beceremedik.”
(NOT: Feridun Maden Ege’de boğulduğunda ayaklarında mavi bir çorap vardı.)
ROPÖRTAJIN TAMAMI İÇİN TIKLAYINIZ
Gazeteci Gülşah Çavuşoğlu’nun YouTube kanalına konuk olan Avazyan’ın açıklamasından satır başları şöyle: “PKK’lı, fetöcü, Asala diyorlar bana. Aslında ben devrimciyim. Çocukları çok seven bir devrimciyim. İnsanları affetmek için bahaneler arıyorum. Geçen gün Fatih Terzioğlu tahliye oldu. İnanılmaz mutluydum. Sabah kendimi çok güzel hissettim o gün. Çok mutlu uyudum o gün…”
SEVGİ DOLU BİR AİLEDE BÜYÜDÜK
“Beni insanların siyasi görüşü ilgilendirmiyor. Ben insan odaklıyım. Dininiz, diliniz, ırkınız beni ilgilendirmiyor. Kızım bana, ‘Kızım sana kimin ihtiyacı varsa, sizin orada olmanız lazım’ diyordu. Ben de onun nasihatını yerine getirmeye çalışıyorum. Sevgi dolu bir ortamda büyüdük biz. Annemiz babamız bizi çok seviyordu.
Babam vefaat etmeden bir gün önce arkadaşım kendisini ziyarete gitmiş. Video çekmiş. Babam orada, ‘Ben hayatta en çok çocuklarımız severdim’ diyor. Babam biz odaya girdiğimiz zaman kollarını açar bizi kucaklardı. Biz hep annemizin babamızın küçük çocuklarıydık. Babam ellerimizi öperdi sürekli. 36 yıl öğretmenlik yaptı, aydın bir insandı.”
BABAM, ‘NATALİ’YE ÇOCUK BIRAKAN OLDU MU’ DİYE SORMUŞ
“Babam bugün olsa benimle gurur duyardı. Babam, hastanedeki son günlerinde ablama beni soruyormuş. ‘Natali çocuklara yardımcı olabildi mi, aileler çocuklarını teslim etti mi diye sormuş. Ablam en sonunda yalan söylemek zorunda kalmış. ‘Tamam baba, bir anne ve baba tutuklanınca çocuklarını Natali’ye getirdiler’ demiş. Çok mutlu olmuş. ‘Aman o çocuğa iyi bakın. Sen de git yardımcı ol.’ demiş. O benim öğretmenimdi, aşkımdı. Ben çok şanslıyım.”
YAN KOMŞUM AÇKEN, BEN TOK YATAMAM
“Ben her insanın yapması gerekeni yapıyorum. Ekstra birşey yapmıyorum. Yan komşum açken ben burada tok uyuyamam. Yapamıyorum.”
MEZARIMA GELİP DUA EDECEK MİLYONLAR VAR ARTIK
“Ben evlenmedim, benim biyolojik olarak çocuğum yok. Ben öldükten sonra benim mezarımı kim gelip ziyaret edecek diyordum. Ama şimdi diyorum ki, ben öldükten sonra benim mezarımı milyonlarca kişi gelip ziyaret edecek. Binin üzerinde evladı olan bir anneyim ben şu anda. Onlar bir gelse, ben onların düğünlerine gitsem. Onların kep atma törenine gitsem. Ben bunların olacağına inanıyorum. Tanrı’ya sürekli dua ediyorum. Tanrım benim kalbimdeki sevgiyi azaltma diyorum.”
ÇOCUĞU PKK’LISI, TERÖRİSTİ OLUR MU?
“Yanlış anlaşılmak beni çok üzüyor. Ben bir insanın sesi olurken dini, dili, ırkı fark etmiyor. Ben insan olarak bakıyorum. Sonra pat ‘PKK’lı, diyorlar. Pat f.töcü diyorlar. Ya çocuğun PKK’lısı, f.töcüsü olur mu? ‘Eren de bizim, Ahmet de bizim, Feridun da bizim… Hepsi bizim çocuklarımız. Anneler kermes yaparak birbirine destek oldukları için hapse atılıyor. Böyle bir suç olur mu? Ben bunu dile getirince Natali, ‘f.töcü’ diyorlar…”
[TR724] 13.7.2020
Enes Evren Civelek’e ‘genel’ selam soruşturması!
Cemaat soruşturması kapsamında 3 yıl önce tutuklandıktan sonra cezaevinde kendisini ziyarete gelen 3 ve 8 yaşındaki çocuklarını dönüş yolunda trafik kazasında kaybeden Türkçe öğretmeni Enes Evren Civelek’e tahliye edildikten sonra yeni bir soruşturma açıldığı ortaya çıktı.
2019 yılında eşi Hatice Civelek ile yaptığı telefon görüşmesinde halini hatırını soran herkese ‘genel’ olarak selam söyleyen Enes Evren Civelek’e ‘genel’ sözcüğünün şifre kelime olduğunu ileri süren savcı tarafından terör propagandası yaptığı iddiasıyla soruşturma açıldı.
Sosyal medya hesabından konuyla ilgili açıklama yapan Enes Evren Civelek, ‘‘Yakın zamanda terörle şube müdürlüğüne ifadeye çağrıldım. Konu 2019’da cezaevindeyken eşimle yaptığım bir telefon görüşmesi. Bir memurun keyfi uygulamasını açık görüşte aileme anlatırken görüşüm yarıda kesilmiş bana disiplin cezası vermişlerdi. Biradere 6 ay görüş yasağı koymuşlar o da Rize’den Keskin’e gelmiş. Orada öğrenmiş görüş yasağı olduğunu ve kapıdan geri dönmek zorunda kalmış. Ben de sormuştum ne yaptı; dönebildi mi? diye hanım cevap vermiş sonra selam söyle demişim. Hanım da genel mi özel mi demiş. Ben genel demişim. Yani halimi hatırımı soran herkese sadece kardeşime değil. Savcı genel mi özel mi derken ne kastettiniz buradaki şifre ne diye terör propagandasından soruşturma açmış. Güler misin ağlar mısın?’’ ifadelerini kullandı.
Kızları Naime ve Betül’ü cezaevi dönüş yolunda kaybeden Enes Evren Civelek 2 ay önce tahliye edilmişti.
[TR724] 13.7.2020
2019 yılında eşi Hatice Civelek ile yaptığı telefon görüşmesinde halini hatırını soran herkese ‘genel’ olarak selam söyleyen Enes Evren Civelek’e ‘genel’ sözcüğünün şifre kelime olduğunu ileri süren savcı tarafından terör propagandası yaptığı iddiasıyla soruşturma açıldı.
Sosyal medya hesabından konuyla ilgili açıklama yapan Enes Evren Civelek, ‘‘Yakın zamanda terörle şube müdürlüğüne ifadeye çağrıldım. Konu 2019’da cezaevindeyken eşimle yaptığım bir telefon görüşmesi. Bir memurun keyfi uygulamasını açık görüşte aileme anlatırken görüşüm yarıda kesilmiş bana disiplin cezası vermişlerdi. Biradere 6 ay görüş yasağı koymuşlar o da Rize’den Keskin’e gelmiş. Orada öğrenmiş görüş yasağı olduğunu ve kapıdan geri dönmek zorunda kalmış. Ben de sormuştum ne yaptı; dönebildi mi? diye hanım cevap vermiş sonra selam söyle demişim. Hanım da genel mi özel mi demiş. Ben genel demişim. Yani halimi hatırımı soran herkese sadece kardeşime değil. Savcı genel mi özel mi derken ne kastettiniz buradaki şifre ne diye terör propagandasından soruşturma açmış. Güler misin ağlar mısın?’’ ifadelerini kullandı.
Kızları Naime ve Betül’ü cezaevi dönüş yolunda kaybeden Enes Evren Civelek 2 ay önce tahliye edilmişti.
[TR724] 13.7.2020
Putin, Ayasofya tepkisini iletti, Erdoğan garanti verdi!
AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan ile telefonda görüşen Putin, Ayasofya’nın statüsünün değiştirilmesinin ülkesinde büyük tepki yarattığını iletti. Erdoğan da Putin’e Hristiyanlar için kutsal olan yerlerin korunacağının garantisini verdi.
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’le AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın telefon görüşmesi hakkında Kremlin’den açıklama yapıldı. Açıklamaya göre Putin, Ayasofya’nın statüsünün değiştirilmesinin ülkesinde büyük tepki yarattığını iletti. Erdoğan da Putin’e, isteyen herkesin Ayasofya’ya girebileceğinin ve Hristiyanlar için kutsal olan yerlerin korunacağının garantisini verdi.
Rusya Devlet Başkanı Putin ile Erdoğan’ın telefon görüşmesine ilişkin Kremlin’de açıklama yapıldı.
Sputnik’in aktardığına göre açıklamada, telefon görüşmesinde ele alınan konulardan birisinin Türkiye’de Ayasofya’nın müze statüsünün iptal edilip ibadete açılması olduğu bildirildi.
Rusya lideri söz konusu kararın ülkesinde yarattığı ‘büyük toplumsal tepkiyi’ Erdoğan’a iletti. Kremlin’e göre Erdoğan da bunun karşısında “Gereken açıklamayı yapıp yabancı ülke vatandaşları dahil dileyen herkesin Ayasofya’ya girebileceğinin ve Hristiyanlar için kutsal olan objelerin korunacağının garantisini verdi.”
Türk tarafının isteği üstüne gerçekleştiği belirtilen telefon görüşmesinde ayrıca Türkiye Cumhurbaşkanı, Rusya’da gerçekleştirilmesi planlanan anayasa reformu için ülke genelinde yapılan oylamanın başarılı bir biçimde sonuçlanması nedeniyle Putin’i tebrik etti.
SURİYE’DE İŞBİRLİĞİNE DEVAM
Bunun yanında telefon görüşmesinde, Suriye’deki çatışmaların sona ermesi adına Astana üçlüsü mekanizması dahil, ortak çabaların genişletilmesinin önemi üstüne konuşuldu. Putin ile Erdoğan, Rusya ve Türkiye savunma bakanlıkları üstünden Suriye’nin kuzeydoğusunda ve İdlib’de yapılan işbirliğine ‘yüksek not verdiler’.
LİBYA ASKERİ GÜÇ KULLANIMI
Rusya ve Türkiye liderlerinin gündeminde Libya da yer aldı. Libya’da askeri güç kullanımının bir an önce sonlanması ve müzakere sürecine geri dönülmesinin gerekliliği üstünde duruldu. Ayrıca liderler, bu konudaki ortak siyasi-diplomatik çabaları aktif hale getirmek konusunda anlaştı.
[TR724] 13.7.2020
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’le AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın telefon görüşmesi hakkında Kremlin’den açıklama yapıldı. Açıklamaya göre Putin, Ayasofya’nın statüsünün değiştirilmesinin ülkesinde büyük tepki yarattığını iletti. Erdoğan da Putin’e, isteyen herkesin Ayasofya’ya girebileceğinin ve Hristiyanlar için kutsal olan yerlerin korunacağının garantisini verdi.
Rusya Devlet Başkanı Putin ile Erdoğan’ın telefon görüşmesine ilişkin Kremlin’de açıklama yapıldı.
Sputnik’in aktardığına göre açıklamada, telefon görüşmesinde ele alınan konulardan birisinin Türkiye’de Ayasofya’nın müze statüsünün iptal edilip ibadete açılması olduğu bildirildi.
Rusya lideri söz konusu kararın ülkesinde yarattığı ‘büyük toplumsal tepkiyi’ Erdoğan’a iletti. Kremlin’e göre Erdoğan da bunun karşısında “Gereken açıklamayı yapıp yabancı ülke vatandaşları dahil dileyen herkesin Ayasofya’ya girebileceğinin ve Hristiyanlar için kutsal olan objelerin korunacağının garantisini verdi.”
Türk tarafının isteği üstüne gerçekleştiği belirtilen telefon görüşmesinde ayrıca Türkiye Cumhurbaşkanı, Rusya’da gerçekleştirilmesi planlanan anayasa reformu için ülke genelinde yapılan oylamanın başarılı bir biçimde sonuçlanması nedeniyle Putin’i tebrik etti.
SURİYE’DE İŞBİRLİĞİNE DEVAM
Bunun yanında telefon görüşmesinde, Suriye’deki çatışmaların sona ermesi adına Astana üçlüsü mekanizması dahil, ortak çabaların genişletilmesinin önemi üstüne konuşuldu. Putin ile Erdoğan, Rusya ve Türkiye savunma bakanlıkları üstünden Suriye’nin kuzeydoğusunda ve İdlib’de yapılan işbirliğine ‘yüksek not verdiler’.
LİBYA ASKERİ GÜÇ KULLANIMI
Rusya ve Türkiye liderlerinin gündeminde Libya da yer aldı. Libya’da askeri güç kullanımının bir an önce sonlanması ve müzakere sürecine geri dönülmesinin gerekliliği üstünde duruldu. Ayrıca liderler, bu konudaki ortak siyasi-diplomatik çabaları aktif hale getirmek konusunda anlaştı.
[TR724] 13.7.2020
İç hukuk yollarını tüketmeden hangi durumlarda AİHM’e başvurabilir?
Türk diplomat ve hukukçu Hakan Kaplankaya Euronews yorum sayfasına, ‘KHK ile ihraç edilenler hangi durumlarda AİHM’e başvurabilir?’ sorusunun cevabını içeren bir yazı kaleme aldı.
Yazısında iç hukukun etkin olmadığı ve doğrudan AİHM’e başvurulabilecek durumların bulunduğunu söyleyen Kaplankaya bunlardan birine şöyle bir örnek verdi: “Özetle, terör örgütü üyeliği dolayısıyla cezası kesinleşen birinin mevcut yasal ihraç sistematiği içinde sonuçsuz kalacağı kesin olan ihraç işlemine karşı ayrıca idari yargı yolunu takip etmesi ve nihayetinde AYM’ye bireysel başvuruda bulunması beklenemez. Kanaatimce, bu durumda olanların ceza yargılamasının kesinleşmesi ile birlikte ihraç işlemini doğrudan AİHM’e taşımaları mümkündür.”
İşte o yazı;
KHK ile ihraç edilenler hangi durumlarda AİHM’e başvurabilir?
Menfur 15 Temmuz hadisesinin ardından olağanüstü hal (OHAL) ilan edilmiş, darbeyle herhangi bir alakası olmamasına rağmen önceden hazırlandığı anlaşılan fişleme listelerine girmiş olan sayısız memurun ihracı gündeme gelmişti. İdari işlemle ihraç imkânı tanıyan 667 sayılı kanun hükmünde kararname’nin (KHK), hukuki denetime açık olduğundan mutlak “arındırma” için uygun bir yol olmayacağı kısa sürede anlaşılmış olsa gerek, daha sonra yargı yolunun kapalı olduğu doğrudan KHK ile ihraç uygulamasına geçilmiş, on binlerce kamu görevlisi birçok temel hak ve özgürlüğü ihlal edilerek hukuksuz bir şekilde bir daha kamu görevine dönememek üzere mesleğinden edilmişti.
Başvuracakları yetkili başka bir merci bulunmayan ihraç edilmiş kamu görevlileri bu ağır hukuksuzluğun kapısından döneceği umuduyla Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) başvurmaya başladı. Öncelikle söz konusu başvuru akınına dur demek isteyen AİHM, fahiş bir hata yaparak 29 Kasım 2016 tarihli Zihni (B. no: 59061/16) kararıyla, yasama işlemleri ile düzenleyici işlemlere karşı kapalı olan Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru yolunun kullanılması gerektiğini ifade etti.
AİHM, dava yükünü ağırlaştırmasının yanında oldukça siyasi hassasiyet de içeren ihraç işlemleriyle “ilk derece yargılaması” olarak muhatap olmak istemiyordu. Bu sebeple, KHK vasıtasıyla ihraç işlemlerine karşı yargı denetimine açık olan bir iç hukuk yolunun ihdas edilmesini önemseyen AİHM, 6 Haziran 2017 tarihli Köksal (B.no 70478/16) kararıyla, 685 sayılı KHK ile kurulan fakat o tarihte henüz faal olmayan OHAL İşlemleri İnceleme Komisyonu’nu tüketilmesi gereken bir iç hukuk yolu olarak kabul etti.
Esasen, 685 sayılı KHK’da öngörülen hükümler kapsamında ihdas edilen yolun etkin bir tazmin mekanizması olamayacağı KHK’daki hükümlerin incelenmesinden anlaşılıyordu. Kerem Altıparmak makalesinde OHAL Komisyonu ile kurulan mekanizmadaki eksiklikleri ve bu yolun neden etkin olamayacağını net bir şekilde ortaya koymuştu. Ayrıca, Köksal kararına kadar artık ihtiyaç kalmamış olmasına rağmen üç kez uzatılan ve “yeni olağan rejim” haline gelen OHAL uygulamaları çerçevesinde Komisyon’un etkin bir tazmin mekanizması olamayacağı da kolaylıkla tahmin edilebilirdi.
İhraçlarda dikkate alınması gereken kriterler
OHAL ile birlikte başlatılan cadı avının, eski Doğu Bloku ülkelerinde komünizmden demokrasiye geçişte başvurulan arındırma (lustration) süreciyle karşılaştırıldığına şahit oluyoruz. Bu ülkelerde uygulanan arındırma süreçleri belli kaideler üzerine bina edilmiş ve savunma garantileri içeren soruşturma süreçlerinin sonuçlarına bağlanmış olup, önceden hazırlanmış fişleme listelerinde yer alanların olağan kanun yollarıyla denetlenemeyecek şekilde kamu görevinden uzaklaştırılmaları ve ilave bir dizi ağır hak mahrumiyetlerine uğratılmaları şeklinde tecelli etmiyordu.
15 Temmuz hadisesinin hala aydınlatılmadığı, belki bundan sonra tam manasıyla hiçbir zaman aydınlatılamayacağı ve ihraç edilen memurların darbeyi desteklediklerini Hükümet dahi iddia edemediği cihetle, demokrasiye geçiş adaleti kapsamında meşruiyeti bulunan post-komünist dönem arındırma mekanizmaları ile mağdurları sivil ölüme terk eden OHAL ihraçları kabil-i kıyas değildir. Ancak, bir arındırma prosedürüne başvurulacaksa, Hükümetin temel insan haklarına saygı göstererek en azından Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi Rehber İlkeleri ve Venedik Komisyonu görüşlerinde sayılan kriterlere uygun bir süreç işletmesi gerekirdi. Benzer şekilde, dönemin Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri Nils Muiznieks’in “Türkiye’de Olağanüstü Hal Kapsamında Alınan Tedbirlerin İnsan Haklarına Etkilerine İlişkin Memorandum”undaki görüşlerini de dikkate alması lazım gelirdi.
Peki AİHM bu arka plan çerçevesinde Köksal kararını neden aldı? Kanaatimce, somut olarak faaliyete geçmesinden sonra teoride ümit vadetmeyen OHAL Komisyonu yolunun pratikte de bir çözüm sunmayacağı ortaya çıkacak ve söz konusu mekanizmayı tüketilmesi gereken bir iç hukuk yolu olarak addetmek mümkün olmayacaktı. O dönemde faal olmayan ve etkin bir çözüm mekanizması olabileceği yönünde herhangi bir emarenin bulunmadığı Komisyon’a bir “şans” tanımak için AİHM bahse konu kararı, Komisyon başvuru kabul etmeye başlamadan “tam zamanında” aldı.
İhraç edilen memurların kahir ekseriyetinin ihracına cevaz vermeyecek olan arındırma kriterlerini Hükümet tabii ki dikkate almıyordu. Bununla birlikte, OHAL Komisyonu’nun kuruluşuna ilişkin olan 685 ve 690 sayılı kanun hükmünde kararnamelerde, bu mekanizmanın hangi kriterleri temel alarak inceleme yapacağına dair açık bir hüküm de bulunmamaktaydı.
Öte yandan, Köksal kararında AİHM, OHAL Komisyonu ile ihdas edilen iç hukuk yolunun tüketilmesi gerektiğine dair görüşünün mutlak olmadığını belirterek, sonraki davalarda bu yolun etkinliğinin ispat yükünün Hükümet üzerinde bulunacağını ve Venedik Komisyonu görüşlerinin de dikkate alınması gerektiğini de kayda geçirerek Hükümete önemli bir mesaj verdi.
Köksal kararı sonrası iç hukuktaki durum
Türk Hükümeti, Köksal kararını 672 sayılı KHK ile başladığı gayrıhukuki ihraç sistematiği için açık bir çek olarak algıladı. Zira, masumiyet karinesi, savunma hakkı tanınmadan soruşturma yapılmaması ve yaptırım uygulanmaması gibi hukukun temel ilkelerinin ters yüz edilmesine rağmen AİHM, ortaçağ hukukundan esinlenen “önce cezalandır, sonra yargıla” mekanizmasına örtülü onay vermişti.
Avrupa Konseyi ve AİHM ile istediği yörüngede bir ilişki geliştirdiği anlaşılan Hükümet bu defa 12 Temmuz 2017 tarihli Resmi Gazete’de yayınlanan OHAL Komisyonu’nun Çalışmasına İlişkin Usul ve Esaslar Tebliğini yayınladı. Tebliğin 14/2 maddesi, Komisyon’un başvuruları “terör örgütlerine veya Milli Güvenlik Kurulunca Devletin milli güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı, oluşum veya gruplara üyeliği, mensubiyeti, aidiyeti, iltisakı veya bunlarla irtibatı yönünden” inceleyeceğini düzenledi. Bu hükümle birlikte, terör örgütleri veya milli güvenlik açısından sakıncalı görülen oluşumlarla kurulan “üyelik, irtibat veya iltisak” ilişkisinin ihraç işleminde esas alındığı ve ihraç işlemine karşı başvurulacak idari ya da yargısal denetimlerde yalnızca bu kriterlere dayanılacağı kesinleşti.
“Cemaat”, ilk kez 26 Mayıs 2016 tarihli MGK toplantısında terör örgütü olarak adlandırıldı ve Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun yılların içtihatlarını hiçe saydığı 26 Eylül 2017 tarih ve E.2017 /16.MD-956, K.2017/370 sayılı kararıyla terör örgütü olarak kabul edildi. Dolayısıyla, hukukun eğilip büküldüğü bu atmosferde cemaat üyeliği ya da cemaatle irtibat veya iltisak ilişkisi tespit edilenler hakkında verilen ihraç kararlarının, mevcut yasal düzenlemelere göre OHAL Komisyonu ve idari yargı tarafından onaylanacağında kuşku bulunmamaktadır. Bunun yanı sıra cemaate mensubiyet olgusu aynı zamanda terör örgütü üyeliği suçundan cezalandırılma sonucunu da doğurmaktadır.
Bu itibarla, hakkında cemaatle irtibat/iltisak ya da üyelik ilişkisi tespit edildiği düşünülen bir kişinin göreve iadesi yürürlükteki mevzuat açısından mümkün değildir. İrtibat/iltisak ifadelerine zaman zaman ceza yargılamasında yer verildiği görülse de bu kavramların vazıh bir hukuki tanımı yoktur. Danıştay’ın ihraç işlemleri kapsamında bu kavramları nasıl yorumlayacağı önümüzdeki dönemde belli olacaktır.
AİHM’in Köksal kararında atıf yaptığı Venedik Komisyonu’nun görüşünün 131. paragrafında isabetle dile getirildiği üzere, kamu görevlisinin ihracına ancak sakıncalı örgütlerle irtibatının kaydadeğer olması durumunda ve demokratik yasal düzene sadakatinde objektif olarak ciddi şüphe doğuran fiili unsurlara dayanarak karar verilebilmesi gerekir. Ancak daha sonra yasalaşan kanun hükmünde kararnameler ve anılan Tebliğ kapsamında, OHAL Komisyonu’na Avrupa Konseyi kriterlerine uygun karar verme yetkisi tanınmamıştır. Keza, bu durumun sonucu olarak, OHAL Komisyonu’nun 3 Temmuz 2020 tarihli duyurusundan, verdiği iade kararlarının yüzde 11 oranında olduğu anlaşılmaktadır. Avrupa Konseyi kriterlerinin geçerli olduğu bir denetim sonucunda, halihazırda ihraç edilmiş kamu görevlilerinin ancak çok küçük bir kısmının ihraç edilebileceğini tekrar etmek isterim.
Komisyonun verdiği kararlara karşı yargı yolu açık olmakla birlikte, yasal düzenlemelerle bağlı olan idari yargının da Venedik Komisyonu kriterlerini uygulama yetkisi bulunmamaktadır. Dolayısıyla, ihdas edilen iç hukuk yolunun, mevcut insan hakları ihlallerini gidermeye yönelik bir yol olarak görülemeyeceği açıktır. Uluslararası hukuka aykırı olan ihraç işlemlerinin idari yargı eliyle düzeltilmesine imkan bulunmamakla birlikte, Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) bireysel başvuru yolu açıktır.
Ancak, AYM’nin açık yasal mevzuat karşısında, cemaatle kurulan irtibat/iltisak ilişkisinin anlamlı olup olmadığı yönünden inceleme yapması bireysel başvuru kapsamında olası değildir. Böyle bir değerlendirme yapacak olsa dahi, sarih yasal hükümler karşısında idari yargının AYM’nin muhtemel bir ihlal kararını uygulaması sonucu doğmayacaktır. Yine de, AYM’nin irtibat/iltisak ilişkisinin varlığını olgusal temelde incelemesi imkan dahilindedir. Bu imkanın varlığının ihraç işlemine dair AYM’ye bireysel başvuru yolunun tüketilmesini gerekli kılıp kılmadığı, AYM’nin siyasi davalardaki mevcut ve gelecekteki performansına bağlı olarak ayrıca değerlendirilmesi gerekmektedir.
İç hukukun etkin olmadığı ve doğrudan AİHM’e başvurulabilecek durumlar
Evvela, kesinleşen ceza yargılaması sonucu terör örgütü üyeliğinden ceza alan birinin göreve iade edilmeyeceği konusunda tereddüt yoktur. Dolayısıyla, OHAL Komisyonu’nun Çalışmasına İlişkin Usul ve Esaslar Tebliğinin yayınlanmasından sonra cemaat üyeliği nedeniyle hakkında kesinleşmiş bir adli yargı kararı bulunanların göreve iadelerini sağlayacak bir iç hukuk yolu bulunmamaktadır. Bu durumda bulunanlar ceza aldıkları yargılama kapsamında Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuruda bulunabilecek olsalar da, bu başvuru yalnızca ceza davası kapsamındaki hak ihlallerine ilişkin olacaktır. İhraç işleminin ceza davasıyla doğrudan bir bağı bulunmadığından, AYM bu davada ihraç işlemi hakkında değerlendirmede bulunamaz. Özetle, terör örgütü üyeliği dolayısıyla cezası kesinleşen birinin mevcut yasal ihraç sistematiği içinde sonuçsuz kalacağı kesin olan ihraç işlemine karşı ayrıca idari yargı yolunu takip etmesi ve nihayetinde AYM’ye bireysel başvuruda bulunması beklenemez. Kanaatimce, bu durumda olanların ceza yargılamasının kesinleşmesi ile birlikte ihraç işlemini doğrudan AİHM’e taşımaları mümkündür.
Öte yandan, keza iç hukuk yolunu etkisizleştirmekle, doğrudan AİHM’e başvuruyu mümkün kıldığını düşündüğüm bir diğer çok önemli hususa dikkat çekmek isterim. OHAL’in kaldırılmasından hemen sonra 25 Temmuz 2018 tarihinde kabul edilen 7145 sayılı kanunun 23. maddesiyle OHAL Komisyonu’nu kuran 685 sayılı KHK’yı yasalaştıran 7075 sayılı kanuna 10/A maddesi eklendi.
Söz konusu maddeye göre, Türk Silahlı Kuvvetleri, genel kolluk kuvvetleri personeli ve Dışişleri Bakanlığı diplomatik kariyer memurlarından göreve iade kararı alanlardan, eski kadro, rütbe veya unvanına atanması ilgili bakan onayı ile uygun görülmeyenlerin bu kurumlar içerisinde kurulan araştırma merkezlerinde görevlendirilebilmelerine yasal dayanak oluşturuldu.
OHAL Komisyonu’ndan ya da idari yargıdan göreve iade kararı almış, suç olmasa dahi cemaatle hiçbir bağı olmadığını ispat etmiş, darbeyle hiçbir alakası olmayan ve uzun süre ihraç işleminin kaldırılması için mücadele eden memurların ihlal edilen haklarının “eski hale getirilmesine” söz konusu yasayla Bakan onayı şartı getirilmiştir. Bu yasal düzenleme kapsamına giren haller için, OHAL Komisyonu’nun iade kararı “adil tazmin” sağlamaya elverişli olmayacağı gibi, Komisyon’un red kararına karşı başvurulan yargı yolu idari onaya tabi kılınmış ve mahkeme kararı işlevsizleştirilmiştir. Bu durum esasen mahkeme kararlarının tüm idarî mercileri bağlayacağını düzenleyen Anayasanın 138. maddesine de aykırıdır.
İlgili Bakanlıkta ayrı bir birimde kızağa çekilme yöntemine dayanan bu düzenleme hem mesleki açıdan kariyerinin durması hem de halen sakıncalı şekilde damgalanmak anlamına gelecek olup, özel hayat hakkı kapsamında meslek ve itibar hakkının bir kez daha ihlalini netice verecektir.
Diğer taraftan, mahkeme kararıyla göreve iadesine hükmedildiği takdirde, mahkeme kararının icra edilmemesi sebebiyle ayrıca bir adil yargılanma hakkının ihlali sonucu doğacaktır. Bu durumda AİHM’in ihraç işlemine ilişkin olarak iç hukuk yollarının işlevsizliğine hükmedebileceği kanaatindeyim.
Ancak bu defa, göreve iade edilen memurun eski kadro veya rütbesine atanmasına ilişkin ilgili Bakanın onay vermemesi işlemine karşı idari yargı ve nihayetinde AYM’ye bireysel başvuru yolunun tüketilmesinin gerekip gerekmediği sorunsalı ortaya çıkacaktır. Bakan muvafakatına karşı iç hukuk yolları açık olsa da, bu ihtimalde tekrar iç hukuk yollarını tüketme şartı aramak mağduru sonsuz bir “ihlal döngüsüne” sokmuş olacaktır. İlk önce yargı yolu kapalı olan bir ihraç işlemi için ne teoride ne de uygulamada etkin bir iç hukuk yolu olduğuna dair elimizde veri olmayan OHAL Komisyonu kurulmasıyla bu oldukça uzun süren yolu kullanmaya zorlanan mağdurun, Komisyon ya da yargı kararıyla göreve iade hakkını elde etmesine rağmen, bu hakkın Bakan onayına tabi kılınmasına karşı tekrar iç hukuk yollarını tüketmesi beklenmemelidir. KHK ile ihraç edilerek birçok temel hak ve özgürlüğü ihlal edilen memurların, uzun bir iç hukuk macerası sonunda tekrar idari onaya tabi kılınan bir yargı yolunun ihlal edilen hakların tazminine yönelik etkinliğinden bahsetmek artık mümkün değildir.
YAZININ TAMAMI İÇİN TIKLAYIN
[TR724] 13.7.2020
Yazısında iç hukukun etkin olmadığı ve doğrudan AİHM’e başvurulabilecek durumların bulunduğunu söyleyen Kaplankaya bunlardan birine şöyle bir örnek verdi: “Özetle, terör örgütü üyeliği dolayısıyla cezası kesinleşen birinin mevcut yasal ihraç sistematiği içinde sonuçsuz kalacağı kesin olan ihraç işlemine karşı ayrıca idari yargı yolunu takip etmesi ve nihayetinde AYM’ye bireysel başvuruda bulunması beklenemez. Kanaatimce, bu durumda olanların ceza yargılamasının kesinleşmesi ile birlikte ihraç işlemini doğrudan AİHM’e taşımaları mümkündür.”
İşte o yazı;
KHK ile ihraç edilenler hangi durumlarda AİHM’e başvurabilir?
Menfur 15 Temmuz hadisesinin ardından olağanüstü hal (OHAL) ilan edilmiş, darbeyle herhangi bir alakası olmamasına rağmen önceden hazırlandığı anlaşılan fişleme listelerine girmiş olan sayısız memurun ihracı gündeme gelmişti. İdari işlemle ihraç imkânı tanıyan 667 sayılı kanun hükmünde kararname’nin (KHK), hukuki denetime açık olduğundan mutlak “arındırma” için uygun bir yol olmayacağı kısa sürede anlaşılmış olsa gerek, daha sonra yargı yolunun kapalı olduğu doğrudan KHK ile ihraç uygulamasına geçilmiş, on binlerce kamu görevlisi birçok temel hak ve özgürlüğü ihlal edilerek hukuksuz bir şekilde bir daha kamu görevine dönememek üzere mesleğinden edilmişti.
Başvuracakları yetkili başka bir merci bulunmayan ihraç edilmiş kamu görevlileri bu ağır hukuksuzluğun kapısından döneceği umuduyla Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) başvurmaya başladı. Öncelikle söz konusu başvuru akınına dur demek isteyen AİHM, fahiş bir hata yaparak 29 Kasım 2016 tarihli Zihni (B. no: 59061/16) kararıyla, yasama işlemleri ile düzenleyici işlemlere karşı kapalı olan Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru yolunun kullanılması gerektiğini ifade etti.
AİHM, dava yükünü ağırlaştırmasının yanında oldukça siyasi hassasiyet de içeren ihraç işlemleriyle “ilk derece yargılaması” olarak muhatap olmak istemiyordu. Bu sebeple, KHK vasıtasıyla ihraç işlemlerine karşı yargı denetimine açık olan bir iç hukuk yolunun ihdas edilmesini önemseyen AİHM, 6 Haziran 2017 tarihli Köksal (B.no 70478/16) kararıyla, 685 sayılı KHK ile kurulan fakat o tarihte henüz faal olmayan OHAL İşlemleri İnceleme Komisyonu’nu tüketilmesi gereken bir iç hukuk yolu olarak kabul etti.
Esasen, 685 sayılı KHK’da öngörülen hükümler kapsamında ihdas edilen yolun etkin bir tazmin mekanizması olamayacağı KHK’daki hükümlerin incelenmesinden anlaşılıyordu. Kerem Altıparmak makalesinde OHAL Komisyonu ile kurulan mekanizmadaki eksiklikleri ve bu yolun neden etkin olamayacağını net bir şekilde ortaya koymuştu. Ayrıca, Köksal kararına kadar artık ihtiyaç kalmamış olmasına rağmen üç kez uzatılan ve “yeni olağan rejim” haline gelen OHAL uygulamaları çerçevesinde Komisyon’un etkin bir tazmin mekanizması olamayacağı da kolaylıkla tahmin edilebilirdi.
İhraçlarda dikkate alınması gereken kriterler
OHAL ile birlikte başlatılan cadı avının, eski Doğu Bloku ülkelerinde komünizmden demokrasiye geçişte başvurulan arındırma (lustration) süreciyle karşılaştırıldığına şahit oluyoruz. Bu ülkelerde uygulanan arındırma süreçleri belli kaideler üzerine bina edilmiş ve savunma garantileri içeren soruşturma süreçlerinin sonuçlarına bağlanmış olup, önceden hazırlanmış fişleme listelerinde yer alanların olağan kanun yollarıyla denetlenemeyecek şekilde kamu görevinden uzaklaştırılmaları ve ilave bir dizi ağır hak mahrumiyetlerine uğratılmaları şeklinde tecelli etmiyordu.
15 Temmuz hadisesinin hala aydınlatılmadığı, belki bundan sonra tam manasıyla hiçbir zaman aydınlatılamayacağı ve ihraç edilen memurların darbeyi desteklediklerini Hükümet dahi iddia edemediği cihetle, demokrasiye geçiş adaleti kapsamında meşruiyeti bulunan post-komünist dönem arındırma mekanizmaları ile mağdurları sivil ölüme terk eden OHAL ihraçları kabil-i kıyas değildir. Ancak, bir arındırma prosedürüne başvurulacaksa, Hükümetin temel insan haklarına saygı göstererek en azından Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi Rehber İlkeleri ve Venedik Komisyonu görüşlerinde sayılan kriterlere uygun bir süreç işletmesi gerekirdi. Benzer şekilde, dönemin Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri Nils Muiznieks’in “Türkiye’de Olağanüstü Hal Kapsamında Alınan Tedbirlerin İnsan Haklarına Etkilerine İlişkin Memorandum”undaki görüşlerini de dikkate alması lazım gelirdi.
Peki AİHM bu arka plan çerçevesinde Köksal kararını neden aldı? Kanaatimce, somut olarak faaliyete geçmesinden sonra teoride ümit vadetmeyen OHAL Komisyonu yolunun pratikte de bir çözüm sunmayacağı ortaya çıkacak ve söz konusu mekanizmayı tüketilmesi gereken bir iç hukuk yolu olarak addetmek mümkün olmayacaktı. O dönemde faal olmayan ve etkin bir çözüm mekanizması olabileceği yönünde herhangi bir emarenin bulunmadığı Komisyon’a bir “şans” tanımak için AİHM bahse konu kararı, Komisyon başvuru kabul etmeye başlamadan “tam zamanında” aldı.
İhraç edilen memurların kahir ekseriyetinin ihracına cevaz vermeyecek olan arındırma kriterlerini Hükümet tabii ki dikkate almıyordu. Bununla birlikte, OHAL Komisyonu’nun kuruluşuna ilişkin olan 685 ve 690 sayılı kanun hükmünde kararnamelerde, bu mekanizmanın hangi kriterleri temel alarak inceleme yapacağına dair açık bir hüküm de bulunmamaktaydı.
Öte yandan, Köksal kararında AİHM, OHAL Komisyonu ile ihdas edilen iç hukuk yolunun tüketilmesi gerektiğine dair görüşünün mutlak olmadığını belirterek, sonraki davalarda bu yolun etkinliğinin ispat yükünün Hükümet üzerinde bulunacağını ve Venedik Komisyonu görüşlerinin de dikkate alınması gerektiğini de kayda geçirerek Hükümete önemli bir mesaj verdi.
Köksal kararı sonrası iç hukuktaki durum
Türk Hükümeti, Köksal kararını 672 sayılı KHK ile başladığı gayrıhukuki ihraç sistematiği için açık bir çek olarak algıladı. Zira, masumiyet karinesi, savunma hakkı tanınmadan soruşturma yapılmaması ve yaptırım uygulanmaması gibi hukukun temel ilkelerinin ters yüz edilmesine rağmen AİHM, ortaçağ hukukundan esinlenen “önce cezalandır, sonra yargıla” mekanizmasına örtülü onay vermişti.
Avrupa Konseyi ve AİHM ile istediği yörüngede bir ilişki geliştirdiği anlaşılan Hükümet bu defa 12 Temmuz 2017 tarihli Resmi Gazete’de yayınlanan OHAL Komisyonu’nun Çalışmasına İlişkin Usul ve Esaslar Tebliğini yayınladı. Tebliğin 14/2 maddesi, Komisyon’un başvuruları “terör örgütlerine veya Milli Güvenlik Kurulunca Devletin milli güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı, oluşum veya gruplara üyeliği, mensubiyeti, aidiyeti, iltisakı veya bunlarla irtibatı yönünden” inceleyeceğini düzenledi. Bu hükümle birlikte, terör örgütleri veya milli güvenlik açısından sakıncalı görülen oluşumlarla kurulan “üyelik, irtibat veya iltisak” ilişkisinin ihraç işleminde esas alındığı ve ihraç işlemine karşı başvurulacak idari ya da yargısal denetimlerde yalnızca bu kriterlere dayanılacağı kesinleşti.
“Cemaat”, ilk kez 26 Mayıs 2016 tarihli MGK toplantısında terör örgütü olarak adlandırıldı ve Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun yılların içtihatlarını hiçe saydığı 26 Eylül 2017 tarih ve E.2017 /16.MD-956, K.2017/370 sayılı kararıyla terör örgütü olarak kabul edildi. Dolayısıyla, hukukun eğilip büküldüğü bu atmosferde cemaat üyeliği ya da cemaatle irtibat veya iltisak ilişkisi tespit edilenler hakkında verilen ihraç kararlarının, mevcut yasal düzenlemelere göre OHAL Komisyonu ve idari yargı tarafından onaylanacağında kuşku bulunmamaktadır. Bunun yanı sıra cemaate mensubiyet olgusu aynı zamanda terör örgütü üyeliği suçundan cezalandırılma sonucunu da doğurmaktadır.
Bu itibarla, hakkında cemaatle irtibat/iltisak ya da üyelik ilişkisi tespit edildiği düşünülen bir kişinin göreve iadesi yürürlükteki mevzuat açısından mümkün değildir. İrtibat/iltisak ifadelerine zaman zaman ceza yargılamasında yer verildiği görülse de bu kavramların vazıh bir hukuki tanımı yoktur. Danıştay’ın ihraç işlemleri kapsamında bu kavramları nasıl yorumlayacağı önümüzdeki dönemde belli olacaktır.
AİHM’in Köksal kararında atıf yaptığı Venedik Komisyonu’nun görüşünün 131. paragrafında isabetle dile getirildiği üzere, kamu görevlisinin ihracına ancak sakıncalı örgütlerle irtibatının kaydadeğer olması durumunda ve demokratik yasal düzene sadakatinde objektif olarak ciddi şüphe doğuran fiili unsurlara dayanarak karar verilebilmesi gerekir. Ancak daha sonra yasalaşan kanun hükmünde kararnameler ve anılan Tebliğ kapsamında, OHAL Komisyonu’na Avrupa Konseyi kriterlerine uygun karar verme yetkisi tanınmamıştır. Keza, bu durumun sonucu olarak, OHAL Komisyonu’nun 3 Temmuz 2020 tarihli duyurusundan, verdiği iade kararlarının yüzde 11 oranında olduğu anlaşılmaktadır. Avrupa Konseyi kriterlerinin geçerli olduğu bir denetim sonucunda, halihazırda ihraç edilmiş kamu görevlilerinin ancak çok küçük bir kısmının ihraç edilebileceğini tekrar etmek isterim.
Komisyonun verdiği kararlara karşı yargı yolu açık olmakla birlikte, yasal düzenlemelerle bağlı olan idari yargının da Venedik Komisyonu kriterlerini uygulama yetkisi bulunmamaktadır. Dolayısıyla, ihdas edilen iç hukuk yolunun, mevcut insan hakları ihlallerini gidermeye yönelik bir yol olarak görülemeyeceği açıktır. Uluslararası hukuka aykırı olan ihraç işlemlerinin idari yargı eliyle düzeltilmesine imkan bulunmamakla birlikte, Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) bireysel başvuru yolu açıktır.
Ancak, AYM’nin açık yasal mevzuat karşısında, cemaatle kurulan irtibat/iltisak ilişkisinin anlamlı olup olmadığı yönünden inceleme yapması bireysel başvuru kapsamında olası değildir. Böyle bir değerlendirme yapacak olsa dahi, sarih yasal hükümler karşısında idari yargının AYM’nin muhtemel bir ihlal kararını uygulaması sonucu doğmayacaktır. Yine de, AYM’nin irtibat/iltisak ilişkisinin varlığını olgusal temelde incelemesi imkan dahilindedir. Bu imkanın varlığının ihraç işlemine dair AYM’ye bireysel başvuru yolunun tüketilmesini gerekli kılıp kılmadığı, AYM’nin siyasi davalardaki mevcut ve gelecekteki performansına bağlı olarak ayrıca değerlendirilmesi gerekmektedir.
İç hukukun etkin olmadığı ve doğrudan AİHM’e başvurulabilecek durumlar
Evvela, kesinleşen ceza yargılaması sonucu terör örgütü üyeliğinden ceza alan birinin göreve iade edilmeyeceği konusunda tereddüt yoktur. Dolayısıyla, OHAL Komisyonu’nun Çalışmasına İlişkin Usul ve Esaslar Tebliğinin yayınlanmasından sonra cemaat üyeliği nedeniyle hakkında kesinleşmiş bir adli yargı kararı bulunanların göreve iadelerini sağlayacak bir iç hukuk yolu bulunmamaktadır. Bu durumda bulunanlar ceza aldıkları yargılama kapsamında Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuruda bulunabilecek olsalar da, bu başvuru yalnızca ceza davası kapsamındaki hak ihlallerine ilişkin olacaktır. İhraç işleminin ceza davasıyla doğrudan bir bağı bulunmadığından, AYM bu davada ihraç işlemi hakkında değerlendirmede bulunamaz. Özetle, terör örgütü üyeliği dolayısıyla cezası kesinleşen birinin mevcut yasal ihraç sistematiği içinde sonuçsuz kalacağı kesin olan ihraç işlemine karşı ayrıca idari yargı yolunu takip etmesi ve nihayetinde AYM’ye bireysel başvuruda bulunması beklenemez. Kanaatimce, bu durumda olanların ceza yargılamasının kesinleşmesi ile birlikte ihraç işlemini doğrudan AİHM’e taşımaları mümkündür.
Öte yandan, keza iç hukuk yolunu etkisizleştirmekle, doğrudan AİHM’e başvuruyu mümkün kıldığını düşündüğüm bir diğer çok önemli hususa dikkat çekmek isterim. OHAL’in kaldırılmasından hemen sonra 25 Temmuz 2018 tarihinde kabul edilen 7145 sayılı kanunun 23. maddesiyle OHAL Komisyonu’nu kuran 685 sayılı KHK’yı yasalaştıran 7075 sayılı kanuna 10/A maddesi eklendi.
Söz konusu maddeye göre, Türk Silahlı Kuvvetleri, genel kolluk kuvvetleri personeli ve Dışişleri Bakanlığı diplomatik kariyer memurlarından göreve iade kararı alanlardan, eski kadro, rütbe veya unvanına atanması ilgili bakan onayı ile uygun görülmeyenlerin bu kurumlar içerisinde kurulan araştırma merkezlerinde görevlendirilebilmelerine yasal dayanak oluşturuldu.
OHAL Komisyonu’ndan ya da idari yargıdan göreve iade kararı almış, suç olmasa dahi cemaatle hiçbir bağı olmadığını ispat etmiş, darbeyle hiçbir alakası olmayan ve uzun süre ihraç işleminin kaldırılması için mücadele eden memurların ihlal edilen haklarının “eski hale getirilmesine” söz konusu yasayla Bakan onayı şartı getirilmiştir. Bu yasal düzenleme kapsamına giren haller için, OHAL Komisyonu’nun iade kararı “adil tazmin” sağlamaya elverişli olmayacağı gibi, Komisyon’un red kararına karşı başvurulan yargı yolu idari onaya tabi kılınmış ve mahkeme kararı işlevsizleştirilmiştir. Bu durum esasen mahkeme kararlarının tüm idarî mercileri bağlayacağını düzenleyen Anayasanın 138. maddesine de aykırıdır.
İlgili Bakanlıkta ayrı bir birimde kızağa çekilme yöntemine dayanan bu düzenleme hem mesleki açıdan kariyerinin durması hem de halen sakıncalı şekilde damgalanmak anlamına gelecek olup, özel hayat hakkı kapsamında meslek ve itibar hakkının bir kez daha ihlalini netice verecektir.
Diğer taraftan, mahkeme kararıyla göreve iadesine hükmedildiği takdirde, mahkeme kararının icra edilmemesi sebebiyle ayrıca bir adil yargılanma hakkının ihlali sonucu doğacaktır. Bu durumda AİHM’in ihraç işlemine ilişkin olarak iç hukuk yollarının işlevsizliğine hükmedebileceği kanaatindeyim.
Ancak bu defa, göreve iade edilen memurun eski kadro veya rütbesine atanmasına ilişkin ilgili Bakanın onay vermemesi işlemine karşı idari yargı ve nihayetinde AYM’ye bireysel başvuru yolunun tüketilmesinin gerekip gerekmediği sorunsalı ortaya çıkacaktır. Bakan muvafakatına karşı iç hukuk yolları açık olsa da, bu ihtimalde tekrar iç hukuk yollarını tüketme şartı aramak mağduru sonsuz bir “ihlal döngüsüne” sokmuş olacaktır. İlk önce yargı yolu kapalı olan bir ihraç işlemi için ne teoride ne de uygulamada etkin bir iç hukuk yolu olduğuna dair elimizde veri olmayan OHAL Komisyonu kurulmasıyla bu oldukça uzun süren yolu kullanmaya zorlanan mağdurun, Komisyon ya da yargı kararıyla göreve iade hakkını elde etmesine rağmen, bu hakkın Bakan onayına tabi kılınmasına karşı tekrar iç hukuk yollarını tüketmesi beklenmemelidir. KHK ile ihraç edilerek birçok temel hak ve özgürlüğü ihlal edilen memurların, uzun bir iç hukuk macerası sonunda tekrar idari onaya tabi kılınan bir yargı yolunun ihlal edilen hakların tazminine yönelik etkinliğinden bahsetmek artık mümkün değildir.
YAZININ TAMAMI İÇİN TIKLAYIN
[TR724] 13.7.2020
Kaydol:
Yorumlar (Atom)