Rusya Dışişleri Bakan Yardımcısı Mikail Bogdanov, Türkiye'yi yabancı savaşçıların Libya'ya girmesine yardımcı olmakla suçladı.
KRONOS -26 Şubat 2020
Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan, geçen Cumartesi İzmir’de yaptığı açıklamalarda Libya’daki duruma değinmiş ve “Kahraman askerlerimiz ve Suriye Milli Ordusu’ndan ekiplerimizle beraber oradayız. Mücadeleyi orada sürdürüyorlar” açıklaması yapmıştı.
Reuters’ın Interfax’tan aktardığına göre gazetecilere açıklamalarda bulunan Rusya Dışişleri Bakan Yardımcısı Mikail Bogdanov, bugün Türk ile Rus heyetler arasında yapılan İdlib gündemli görüşmelerden “iyi sonuçlar” beklediklerini ifade etti.
[Kronos.News] 26.2.2020
ABD’den Türk şirketlerine yaptırım kararı
ABD İran, Kuzey Kore ve Suriye'ye karşı uygulanan yaptırımları deldiği gerekçesiyle Türkiye'den kişi ve şirketlerin de dahil olduğu 13 şirket ve vatandaşa yaptırım kararı aldı.
KRONOS -26 Şubat 2020
ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, İran, Kuzey Kore ve Suriye’ye karşı uygulanan kitle imha silahlarının yayılmasının önlenmesi kanunu kapsamında aralarında Türk şirketleri ve vatandaşlarının da olduğu bir dizi yaptırım kararı alındığını açıkladı.
Pompeo Çin, Irak, Rusya ve Türkiye’den 13 şirket ve vatandaşa yaptırım kararı alındığını duyurdu.
Pompeo tarafından yapılan yazılı açıklamada şu ifadeler yer aldı, “ABD, İran, Kuzey Kore ve Suriye yönelik uygulanan kitle imha silahlarının yayılmasının önlenmesi kanuna (INKSNA) uygun olarak Çin, Irak, Rusya ve Türkiye’den 13 yabancı şirket ve vatandaşa karşı yaptırımları uygulamaya koyuyor.”
ABD Dışişleri Bakanı, Çin ve Türkiye’den beş şirketin “İran’ın füze programına destek” suçlamasıyla kara listeye alındığını söyledi.
Duvar’da yer alan habere göre, Pompeo imzasıyla yapılan açıklamada Türkiye’den “Eren Carbon Graphite Industrial Trading Company” adlı şirketin İran’ın füze programına destek verdiği iddia edildi. Çin vatandaşı Luo Dingwen’in ise Pakistan’ın silah programına ürün tedarik ettiği öne sürüldü.
Açıklamada, diğer ülkelerden yaptırım uygulanan kişi ve şirketlerle ilgili bilgi paylaşılmadı.
[Kronos.News] 26.2.2020
KRONOS -26 Şubat 2020
ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, İran, Kuzey Kore ve Suriye’ye karşı uygulanan kitle imha silahlarının yayılmasının önlenmesi kanunu kapsamında aralarında Türk şirketleri ve vatandaşlarının da olduğu bir dizi yaptırım kararı alındığını açıkladı.
Pompeo Çin, Irak, Rusya ve Türkiye’den 13 şirket ve vatandaşa yaptırım kararı alındığını duyurdu.
Pompeo tarafından yapılan yazılı açıklamada şu ifadeler yer aldı, “ABD, İran, Kuzey Kore ve Suriye yönelik uygulanan kitle imha silahlarının yayılmasının önlenmesi kanuna (INKSNA) uygun olarak Çin, Irak, Rusya ve Türkiye’den 13 yabancı şirket ve vatandaşa karşı yaptırımları uygulamaya koyuyor.”
ABD Dışişleri Bakanı, Çin ve Türkiye’den beş şirketin “İran’ın füze programına destek” suçlamasıyla kara listeye alındığını söyledi.
Duvar’da yer alan habere göre, Pompeo imzasıyla yapılan açıklamada Türkiye’den “Eren Carbon Graphite Industrial Trading Company” adlı şirketin İran’ın füze programına destek verdiği iddia edildi. Çin vatandaşı Luo Dingwen’in ise Pakistan’ın silah programına ürün tedarik ettiği öne sürüldü.
Açıklamada, diğer ülkelerden yaptırım uygulanan kişi ve şirketlerle ilgili bilgi paylaşılmadı.
[Kronos.News] 26.2.2020
KPSS’de birinci oldu, mülakattan 55 verip elediler
2019 KPSS'de coğrafya öğretmenliği alanında birinci olan Alparslan Uysal, sözleşmeli öğretmenlik sözlü sınav sonucunda puanı 55'e düşürülerek öğretmenlik hakkı elinden alındı.
KRONOS -26 Şubat 2020
ANKARA – Girdikleri KPSS sınavlarından yüksek not alıp mülakatla elenenlere bir ‘birinci’ daha eklendi.
2019 KPSS’de coğrafya öğretmenliği alanında en yüksek notu alan Alparslan Uysal, mülakatta düşük not verilerek elendi. Uysal sosyal medya hesabından, “2019 kpss’de coğrafya öğretmenliği alanında birinci oldum. Sözleşmeli Öğretmenlik sözlü sınav sonucunda puanım 55e düşürüldü ve öğretmenlik hakkım elimden alındı” paylaşımında bulundu.
Uysal sözlü sınavda sorulan dört soruya da doğru cevap verdiğini belirtti.
[Kronos.News] 26.2.2020
KRONOS -26 Şubat 2020
ANKARA – Girdikleri KPSS sınavlarından yüksek not alıp mülakatla elenenlere bir ‘birinci’ daha eklendi.
2019 KPSS’de coğrafya öğretmenliği alanında en yüksek notu alan Alparslan Uysal, mülakatta düşük not verilerek elendi. Uysal sosyal medya hesabından, “2019 kpss’de coğrafya öğretmenliği alanında birinci oldum. Sözleşmeli Öğretmenlik sözlü sınav sonucunda puanım 55e düşürüldü ve öğretmenlik hakkım elimden alındı” paylaşımında bulundu.
Uysal sözlü sınavda sorulan dört soruya da doğru cevap verdiğini belirtti.
[Kronos.News] 26.2.2020
Aydın ve siyasetçilerden “Adalet İçinde Yaşamak İstiyoruz” kampanyası
Aralarında Nürkan Elçi, Tarhan Erdem, Nesrin Nas, Rıza Türmen, Rakel Dink gibi aydın ve siyasetçilerin olduğu isimler, yargının bağımsızlığı ve adil yargılama hakkı için "Adalet İçinde Yaşamak İstiyoruz" kampanyası başlattı.
KRONOS -26 Şubat 2020
Aydın ve siyasetçiler; adil yargılama hakkı, bağımsız ve tarafsız mahkemeler için “ADALET İÇİNDE YAŞAMAK İSTİYORUZ” kampanyası başlattı.
Abdülbaki Erdoğmuş, Ertuğrul Yalçınbayır, Nesrin Nas, Rakel Dink, Rıza Türmen, Tarhan Erdem, Tarık Ziya Ekinci ve Türkan Elçi’nin imzacıları arasında olduğu duyuruda tüm yurttaşlar kampanyaya destek olmaya çağrıldı. Kampanyaya change.org‘tan ulaşılabilir.
Kampanyanın açıklamasında şu ifadelere yer verildi:
“Bizi toplum yapan temel harcın adalet olduğuna inanan yurttaşlar olarak, anayasada yer alan hukuk devleti ilkesine uyulmasını istiyoruz.
Adil yargılanma hakkını, mahkemelerin bağımsızlığını ve tarafsızlığını güvence altına alan anayasa maddelerini yüksek sesle hatırlatıyoruz.
İktidarın beklentilerini değil, adaletin gereklerini yerine getiren mahkemeler istiyoruz.
Adalet umudunu yitirmiş bir kalabalığa dönüşmeyi reddediyoruz.
Hangi görüş ve inanca sahip olursak olalım, hangi siyasi partiye oy verirsek verelim buluştuğumuz yer burası: ADALET İÇİNDE YAŞAMAK.”
[Kronos.News] 26.2.2020
KRONOS -26 Şubat 2020
Aydın ve siyasetçiler; adil yargılama hakkı, bağımsız ve tarafsız mahkemeler için “ADALET İÇİNDE YAŞAMAK İSTİYORUZ” kampanyası başlattı.
Abdülbaki Erdoğmuş, Ertuğrul Yalçınbayır, Nesrin Nas, Rakel Dink, Rıza Türmen, Tarhan Erdem, Tarık Ziya Ekinci ve Türkan Elçi’nin imzacıları arasında olduğu duyuruda tüm yurttaşlar kampanyaya destek olmaya çağrıldı. Kampanyaya change.org‘tan ulaşılabilir.
Kampanyanın açıklamasında şu ifadelere yer verildi:
“Bizi toplum yapan temel harcın adalet olduğuna inanan yurttaşlar olarak, anayasada yer alan hukuk devleti ilkesine uyulmasını istiyoruz.
Adil yargılanma hakkını, mahkemelerin bağımsızlığını ve tarafsızlığını güvence altına alan anayasa maddelerini yüksek sesle hatırlatıyoruz.
İktidarın beklentilerini değil, adaletin gereklerini yerine getiren mahkemeler istiyoruz.
Adalet umudunu yitirmiş bir kalabalığa dönüşmeyi reddediyoruz.
Hangi görüş ve inanca sahip olursak olalım, hangi siyasi partiye oy verirsek verelim buluştuğumuz yer burası: ADALET İÇİNDE YAŞAMAK.”
[Kronos.News] 26.2.2020
MO’dan ‘Millet Kütüphanesi’ yorumu: Yanlış yerde doğru mekân olmaz [Yavuz Genç]
Mimarlar Odası Ankara Şubesi Başkanı Candan: Kütüphane, mahkeme kararlarıyla kaçak olduğu tescillenen bir alanda açılan kütüphanedir. Yanlış yerde doğru mekân olmaz.
YAVUZ GENÇ -26 Şubat 2020
ANKARA – Atatürk Orman Çiftliği (AOÇ) arazilerinin Atatürk’ün şartlı bağışına ve kuruluş amacına uygun olarak kullanılması için araziler üzerindeki neredeyse tüm yapılaşmaları yargıya taşıyan Mimarlar Odası Ankara Şubesi, Cumhurbaşkanlığı Millet Kütüphanesi’ni de “kaçak” olarak nitelendirdi. Şube Başkanı Tezcan Karakuş Candan, “Yanlış yerde doğru mekan olmaz. AOÇ, bu ülkenin kurucusunun halkına emanet ettiği ve ne yapılması gerektiği şartlı bağışla belirlenmiş bir alandır. Bu kütüphane, mahkeme kararlarıyla kaçak olduğu tescillenen bir alanda açılan kütüphanedir. Kaçak Saray yerleşkesindeki her şey hukuka ve vicdana aykırıdır. Bu ülkenin kurucusuna karşı yapılmış vefasızlık ve vicdansızlık örneğidir. Oradaki kütüphanenin hukuksuzluğun simgesi olması dışında bizim nezdimizde herhangi bir değeri yoktur” dedi.
AKP iktidarında 200’e yakın kütüphanenin kapatıldığını savunan Candan, “Milli kütüphane devreden çıkarılmıştır. Eserlerimizin büyük bir kısmı alınıp sarayın kütüphanesine götürülmüştür. Bunların hepsi bir imaj yaratmaktan öte değildir. Zaten Kaçak Saray yerleşkesinde bir imaj yaratamazsınız ancak onun hukuksuzluğun simgesini altını çizersiniz. Telefonlarınızın çekmediği insanların yaklaşamadığı, karşı tepelerinde füze rampalarının kurulduğu bir yerde bilim ve araştırmanın yapılamayacağı çok açık. Bilimsel araştırmanın mekanı olan kütüphanenin bu kadar yüksek güvenlikli korunaklı ve bir kaçak yapılaşma sürecinin aracı haline gelmiş yerleşkeyi meşrulaştırma aracı olarak kullanılmasını doğru bulmuyoruz” diye konuştu.
“ÖNÜNDEN GEÇERKEN BİLE ÜRKTÜĞÜNÜZ BİR MEKANDA BİLİMSEL ÜRETİM YAPILAMAZ”
Mimarlar Odası Ankara Şube Sekreteri Nihal Evirgen ise kütüphaneye ilişkin şu değerlendirmeyi yaptı: “Bu kütüphanenin AOÇ ilgili aldığımız yargı kararlarıyla ne kadar gayri meşru olduğu tescillenmiş oldu. AOÇ içerisinde 50 metre genişliğindeki bir yolu dahi yargı kararıyla iptal eden, bilirkişi raporlarıyla ticaret ve konut yapılamayacağını söyleyen kararların ardından bu kütüphanede 201 kilometrelik raf uzunluğuyla övünüyorlar. Bir kere bilimsel bir mekan kurmak isterken bilimi ve tekniği çiğnediğiniz doğal ve kültürel alana zarar verdiğiniz birinci derece doğal SİT alanını yağmaladığınız yerde bilim yapmak mümkün değildir. Bu hakikate aykırıdır. Kaçak Saray yerleşkesinin ortaya çıkışında bilimin ve vasiyetin nasıl çiğnendiğidir esas hakikat. Bu hakikati görmezden gelerek kütüphanenin içinde kendinizi güvende hissedeceğiniz bir bilimsel üretim mümkün değil. Önünden geçerken bile ürktüğünüz bir mekanda bilimsel üretim yapılamaz. Diğer yandan Türkiye’deki üniversitelerin bütçelerinin ciddi oranda düşürüldüğü, üniversite kütüphanelerinin yeni bir kaynak alımı için bütçe ayıramadığı günlerde, yüzlerce kütüphaneyi kapatan iktidar kendisine ilişkin sanal bir gerçeklik yaratmaya çalışıyor. Ekonomik krizin ciddi anlamda yaşandığı bugünlerde, kimsenin gerçeklikten koparılamayacağı ya da sanal gündemlerle oyalanamayacağı kadar hakikat ortadadır, bilimsel üretimi hedefleyen hiç kimse burayı kullanmamalıdır.”
[Yavuz Genç] 26.2.2020 [Kronos.News]
YAVUZ GENÇ -26 Şubat 2020
ANKARA – Atatürk Orman Çiftliği (AOÇ) arazilerinin Atatürk’ün şartlı bağışına ve kuruluş amacına uygun olarak kullanılması için araziler üzerindeki neredeyse tüm yapılaşmaları yargıya taşıyan Mimarlar Odası Ankara Şubesi, Cumhurbaşkanlığı Millet Kütüphanesi’ni de “kaçak” olarak nitelendirdi. Şube Başkanı Tezcan Karakuş Candan, “Yanlış yerde doğru mekan olmaz. AOÇ, bu ülkenin kurucusunun halkına emanet ettiği ve ne yapılması gerektiği şartlı bağışla belirlenmiş bir alandır. Bu kütüphane, mahkeme kararlarıyla kaçak olduğu tescillenen bir alanda açılan kütüphanedir. Kaçak Saray yerleşkesindeki her şey hukuka ve vicdana aykırıdır. Bu ülkenin kurucusuna karşı yapılmış vefasızlık ve vicdansızlık örneğidir. Oradaki kütüphanenin hukuksuzluğun simgesi olması dışında bizim nezdimizde herhangi bir değeri yoktur” dedi.
AKP iktidarında 200’e yakın kütüphanenin kapatıldığını savunan Candan, “Milli kütüphane devreden çıkarılmıştır. Eserlerimizin büyük bir kısmı alınıp sarayın kütüphanesine götürülmüştür. Bunların hepsi bir imaj yaratmaktan öte değildir. Zaten Kaçak Saray yerleşkesinde bir imaj yaratamazsınız ancak onun hukuksuzluğun simgesini altını çizersiniz. Telefonlarınızın çekmediği insanların yaklaşamadığı, karşı tepelerinde füze rampalarının kurulduğu bir yerde bilim ve araştırmanın yapılamayacağı çok açık. Bilimsel araştırmanın mekanı olan kütüphanenin bu kadar yüksek güvenlikli korunaklı ve bir kaçak yapılaşma sürecinin aracı haline gelmiş yerleşkeyi meşrulaştırma aracı olarak kullanılmasını doğru bulmuyoruz” diye konuştu.
“ÖNÜNDEN GEÇERKEN BİLE ÜRKTÜĞÜNÜZ BİR MEKANDA BİLİMSEL ÜRETİM YAPILAMAZ”
Mimarlar Odası Ankara Şube Sekreteri Nihal Evirgen ise kütüphaneye ilişkin şu değerlendirmeyi yaptı: “Bu kütüphanenin AOÇ ilgili aldığımız yargı kararlarıyla ne kadar gayri meşru olduğu tescillenmiş oldu. AOÇ içerisinde 50 metre genişliğindeki bir yolu dahi yargı kararıyla iptal eden, bilirkişi raporlarıyla ticaret ve konut yapılamayacağını söyleyen kararların ardından bu kütüphanede 201 kilometrelik raf uzunluğuyla övünüyorlar. Bir kere bilimsel bir mekan kurmak isterken bilimi ve tekniği çiğnediğiniz doğal ve kültürel alana zarar verdiğiniz birinci derece doğal SİT alanını yağmaladığınız yerde bilim yapmak mümkün değildir. Bu hakikate aykırıdır. Kaçak Saray yerleşkesinin ortaya çıkışında bilimin ve vasiyetin nasıl çiğnendiğidir esas hakikat. Bu hakikati görmezden gelerek kütüphanenin içinde kendinizi güvende hissedeceğiniz bir bilimsel üretim mümkün değil. Önünden geçerken bile ürktüğünüz bir mekanda bilimsel üretim yapılamaz. Diğer yandan Türkiye’deki üniversitelerin bütçelerinin ciddi oranda düşürüldüğü, üniversite kütüphanelerinin yeni bir kaynak alımı için bütçe ayıramadığı günlerde, yüzlerce kütüphaneyi kapatan iktidar kendisine ilişkin sanal bir gerçeklik yaratmaya çalışıyor. Ekonomik krizin ciddi anlamda yaşandığı bugünlerde, kimsenin gerçeklikten koparılamayacağı ya da sanal gündemlerle oyalanamayacağı kadar hakikat ortadadır, bilimsel üretimi hedefleyen hiç kimse burayı kullanmamalıdır.”
[Yavuz Genç] 26.2.2020 [Kronos.News]
Bilirkişi: Dev arazinin Medipol’e verilmesi mevzuata aykırı [Yavuz Genç]
Ankara’da mülkiyeti Hazine’de olan 559 bin metrekarelik arazinin Medipol Üniversitesi’nin kurucu vakfı olan TEBA’ya verilmesine karşı açılan davada bilirkişi raporu tamamlandı.
YAVUZ GENÇ -26 Şubat 2020
ANKARA – Atatürk Orman Çiftliği (AOÇ) arazisi tamamlayıcısı konumunda olan ve mülkiyeti Hazine’de olan 559 bin metrekarelik bir alan Medipol’ün kurucu vakfı Türkiye Eğitim, Sağlık, Bilim ve Araştırma Vakfı’na (TEBA) verilmişti. O plana karşı açılan davada bilirkişi heyeti rapor hazırladı. Raporda arazinin doğal sit alanı olduğu, mülkiyeti Hazine’de olsa da AOÇ arazisi tamamlayıcısı olduğu, üst ölçekli imar planlarına aykırı olduğu, planda önerilen yüzde 20 ticaret alanının yüksek olduğu ve kamu alanlarında kamu yapıları için tanımlanan imar hakkı transferinin de imar mevzuatına aykırı olduğu vurgulandı. Daha önce de TCDD arazileri Medipol’e verilmişti.
Halihazırda Hava Kuvvetleri Komutanlığı Lojistik Birimi var. Melih Gökçek döneminde bu alana stadyum yapılacağı söylendi ancak daha sonra bundan vazgeçildi. Kentsel dönüşüm alanı ilan edilen söz konusu alan konuta açıldı. Daha sonra kentsel dönüşüm kararından da vazgeçildi. Birinci derece tarihi ve doğal SİT alanı iken, SİT derecesi değiştirildi, sürdürebilir kontrollü kullanım alanı haline getirildi. 2018 yılının sonunda plan değişikliği yapılarak özel üniversite alanı ilan edildi. Bu aşamadan sonra TEBA’ya verilen arazi için imar planı yapıldı. Planda söz konusu arazi içerisinde özel üniversite, kreş, kongre merkezi, müze, teknopark, öğrenci yurdu, konaklama tesisleri, dini tesis gibi yapılaşma yapılacağı vurgulandı. Ayrıca yapılaşmanın yüzde 20’sini geçmeyecek şekilde ‘ticaret birimlerinin’ de yer alacağı vurgulandı.
‘EMSAL TRANSFERİ’ YOLUYLA FAZLADAN YAPILAŞMA ALANI KAZANDILAR!
Plana karşı TMMOB Mimarlar Odası Ankara Şubesi Ankara 7. İdare Mahkemesi’nde dava açtı. Davaya TEBA Vakfı da müdahil olmak için başvurdu. Mimarlar Odası Ankara Şubesi’nin dilekçesinde planda, emsal harici tutulan alanlardan ‘emsal transferi’ yoluyla fazladan yapılaşma alanı kazanıldığı, plan değişikliğinin imar planlarına aykırı olduğu, arazinin AOÇ içerisinde kaldığı ve planın da AOÇ’nin kuruluş amacına uygun olmadığı, plan notlarında yapı yüksekliğinin 4, 6 ve 8 olarak belirlendiği ancak bir başka plan notunda yüksekliğin ‘serbest’ olarak yer aldığı gerekçesiyle dava açıldı. Davaya karşı görüş bildiren Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, arazinin AOÇ’ye değil Hazine’ye ait olduğunu, plan değişikliğinin ‘mevzuata uygun’ olduğunu, üniversite kullanımının da ‘kamusal bir kullanım’ olduğunu savundu. Mahkeme de bilirkişi tayin ederek rapor hazırlanmasını istedi. Hazırlanan bilirkişi raporunda dava konusu işlemin hukuksuzluğu gözler önüne serildi.
BİLİRKİŞİ TESPİT ETTİ
Bilirkişi raporunda söz konusu alanla ilgili hukuksuzluklar şöyle tespit edildi:
– Plan değişikliği ile tanımlanan kullanım türünün üst ölçekli Çevre Düzeni Plan hükümlerine aykırı.
– Planlama esasları ve hiyerarşisi 1/25000 Ölçekli Nazım İmar Planı yapılması gerekir.
– Özel Üniversite kullanımının plan değişikliğinin tabi olduğu 1/10000 Koruma Amaçlı Nazım İmar Planı amaç ve hedeflerine aykırı.
– Değişiklik, planların kademeli birlikteliğini sağlamıyor.
– Tanımlanan yapılaşma hakkının koruma mevzuatında tanımlı yapılaşma hakkından fazla, dolayısıyla uygun değil.
– Ticaret alanı kullanımı plan değişikliğinde tanımlanan kullanımların ötesinde.
– Parseller arası imar hakkı transferi yapılması imar mevzuatına aykırı.
CANDAN: BİLİRKİŞİ RAPORU LEHİMİZE
Bilirkişi raporunu değerlendiren Mimarlar Odası Ankara Şube Başkanı Tezcan Karakuş Candan, “Dava ettiğimiz konuda bilirkişi raporunun lehimizde olmasını sevindirici bir gelişme olarak gördük. Raporu hazırlayan heyet dava dilekçesinde tespit ettiğimiz hukuksuzlukları tespit etmiştir” değerlendirmesine bulundu. Candan, davada bilirkişi raporuna dayanarak plan değişikliğinin iptal edilmesini beklediklerini kaydetti.
[Yavuz Genç] 26.2.2020 [Kronos.News]
YAVUZ GENÇ -26 Şubat 2020
ANKARA – Atatürk Orman Çiftliği (AOÇ) arazisi tamamlayıcısı konumunda olan ve mülkiyeti Hazine’de olan 559 bin metrekarelik bir alan Medipol’ün kurucu vakfı Türkiye Eğitim, Sağlık, Bilim ve Araştırma Vakfı’na (TEBA) verilmişti. O plana karşı açılan davada bilirkişi heyeti rapor hazırladı. Raporda arazinin doğal sit alanı olduğu, mülkiyeti Hazine’de olsa da AOÇ arazisi tamamlayıcısı olduğu, üst ölçekli imar planlarına aykırı olduğu, planda önerilen yüzde 20 ticaret alanının yüksek olduğu ve kamu alanlarında kamu yapıları için tanımlanan imar hakkı transferinin de imar mevzuatına aykırı olduğu vurgulandı. Daha önce de TCDD arazileri Medipol’e verilmişti.
Halihazırda Hava Kuvvetleri Komutanlığı Lojistik Birimi var. Melih Gökçek döneminde bu alana stadyum yapılacağı söylendi ancak daha sonra bundan vazgeçildi. Kentsel dönüşüm alanı ilan edilen söz konusu alan konuta açıldı. Daha sonra kentsel dönüşüm kararından da vazgeçildi. Birinci derece tarihi ve doğal SİT alanı iken, SİT derecesi değiştirildi, sürdürebilir kontrollü kullanım alanı haline getirildi. 2018 yılının sonunda plan değişikliği yapılarak özel üniversite alanı ilan edildi. Bu aşamadan sonra TEBA’ya verilen arazi için imar planı yapıldı. Planda söz konusu arazi içerisinde özel üniversite, kreş, kongre merkezi, müze, teknopark, öğrenci yurdu, konaklama tesisleri, dini tesis gibi yapılaşma yapılacağı vurgulandı. Ayrıca yapılaşmanın yüzde 20’sini geçmeyecek şekilde ‘ticaret birimlerinin’ de yer alacağı vurgulandı.
‘EMSAL TRANSFERİ’ YOLUYLA FAZLADAN YAPILAŞMA ALANI KAZANDILAR!
Plana karşı TMMOB Mimarlar Odası Ankara Şubesi Ankara 7. İdare Mahkemesi’nde dava açtı. Davaya TEBA Vakfı da müdahil olmak için başvurdu. Mimarlar Odası Ankara Şubesi’nin dilekçesinde planda, emsal harici tutulan alanlardan ‘emsal transferi’ yoluyla fazladan yapılaşma alanı kazanıldığı, plan değişikliğinin imar planlarına aykırı olduğu, arazinin AOÇ içerisinde kaldığı ve planın da AOÇ’nin kuruluş amacına uygun olmadığı, plan notlarında yapı yüksekliğinin 4, 6 ve 8 olarak belirlendiği ancak bir başka plan notunda yüksekliğin ‘serbest’ olarak yer aldığı gerekçesiyle dava açıldı. Davaya karşı görüş bildiren Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, arazinin AOÇ’ye değil Hazine’ye ait olduğunu, plan değişikliğinin ‘mevzuata uygun’ olduğunu, üniversite kullanımının da ‘kamusal bir kullanım’ olduğunu savundu. Mahkeme de bilirkişi tayin ederek rapor hazırlanmasını istedi. Hazırlanan bilirkişi raporunda dava konusu işlemin hukuksuzluğu gözler önüne serildi.
BİLİRKİŞİ TESPİT ETTİ
Bilirkişi raporunda söz konusu alanla ilgili hukuksuzluklar şöyle tespit edildi:
– Plan değişikliği ile tanımlanan kullanım türünün üst ölçekli Çevre Düzeni Plan hükümlerine aykırı.
– Planlama esasları ve hiyerarşisi 1/25000 Ölçekli Nazım İmar Planı yapılması gerekir.
– Özel Üniversite kullanımının plan değişikliğinin tabi olduğu 1/10000 Koruma Amaçlı Nazım İmar Planı amaç ve hedeflerine aykırı.
– Değişiklik, planların kademeli birlikteliğini sağlamıyor.
– Tanımlanan yapılaşma hakkının koruma mevzuatında tanımlı yapılaşma hakkından fazla, dolayısıyla uygun değil.
– Ticaret alanı kullanımı plan değişikliğinde tanımlanan kullanımların ötesinde.
– Parseller arası imar hakkı transferi yapılması imar mevzuatına aykırı.
CANDAN: BİLİRKİŞİ RAPORU LEHİMİZE
Bilirkişi raporunu değerlendiren Mimarlar Odası Ankara Şube Başkanı Tezcan Karakuş Candan, “Dava ettiğimiz konuda bilirkişi raporunun lehimizde olmasını sevindirici bir gelişme olarak gördük. Raporu hazırlayan heyet dava dilekçesinde tespit ettiğimiz hukuksuzlukları tespit etmiştir” değerlendirmesine bulundu. Candan, davada bilirkişi raporuna dayanarak plan değişikliğinin iptal edilmesini beklediklerini kaydetti.
[Yavuz Genç] 26.2.2020 [Kronos.News]
Sadece İstanbul’da 100 bin toplu konut mağduru var
İnşaatı yıllar önce başlayan projeler halen tamamlanamazken ev hayaliyle yıllardır bekleyen vatandaşlar mağdur olmuş durumda. İyi Parti'nin Meclis'te verdiği soru önergesine göre İstanbul'da 30 bini Esenyurt'ta olmak üzere toplam 100 bine yakın toplu konut mağduru var.
KRONOS -26 Şubat 2020
Türkiye’de son yıllarda ekonominin itici gücü olarak görülen inşaat sektöründe, sağlanan kredi kolaylıklarına rağmen, kriz devam ediyor. Bankacılık sektörünün 2019’da inşaat alanında faaliyet gösteren şirketlere kredi desteği 245 milyar 579 milyon liraya ulaştı.
30 BİNİ ESENYURT’TA
Deutsche Welle Türkçe‘de yer alan habere göre, İyi Parti’nin ocak ayında Meclis’te verdiği soru önergesine göre İstanbul’da 30 bini Esenyurt’ta olmak üzere toplam 100 bine yakın toplu konut mağduru var.
2015 YILINDA BİTMESİ GEREKİYORDU
Mağduriyet yaratan projelerden biri de Yeşil GYO’nun Esenyurt’taki Innovia 4 projesi. Projenin 1, 2 ve 3. etaplarında 9 bin 100 konut teslim edilirken dördüncü etapta yer alan 6 bin 500 konut teslim edilmedi. İnşaat hala bitmemesine rağmen konut satışı ise devam ediyor. Şimdiye dek mağdur olanların sayısı 6 bin.
2010-2011 yılında sözleşmelerin yapıldığı Innovia 4 projesinde dairelerin 36-48 ayda teslim edilmesi öngörülüyordu. Dönemin AKP’li Esenyurt Belediye Başkanı Necmi Kadıoğlu da garantör sıfatıyla sözleşmelere imza attı. Ancak 2015’te bitmesi gereken projede 2020 yılına gelinmesine rağmen sadece inşaat temeli atılmış durumda.
Yeşil GYO ise konuyla ilgili soruları yanıtlamadı.
HAYALİ BİR PROJE SATMAK SUÇ DEĞİL Mİ?
Seslerini hükümet ve yetkililere duyurmaya çalışan mağdurlar uzun süredir eylem yapıyor. Mağdurlardan Mine Öner projeyi 2012’de TV reklamlarında gördüğünü belirtiyor. Öner, projeden bir suit satın aldığını, ancak şu an devam eden projede suit bulunmadığını söylüyor.
Öner, “Innovia 1, 2, 3 projesi var. Devamında dördüncüsü gelince insanlarda bir güven oluştu. Burada belediye de suçlu. Çünkü belediye garantör oldu. Belediyenin garantör olması tabii ki otomatik olarak size güven veriyor” diyor.
Hayali bir projeyi satın aldığını, bunun bir dolandırıcılık suçu olduğunu vurgulayan Öner, şirket sahibi Kamil Engin Yeşil’in krizi ve Gezi protestolarını bahane ederek zaman kazanmaya çalıştığını ifade ediyor.
Kamil Engin Yeşil’in kendileriyle yaptığı toplantıda, “Gidin derdinizi Tayyip Erdoğan’a anlatın” dediğini aktaran Öner, “Hakim, savcı da direkt dolandırıcılık yok diyor. Hayali bir projeyi satmak bu ülkede suç değil mi?” diye soruyor.
335 BİN LİRAYA KADAR ZARAR
Projeden konut satın alan 39 mağdurun avukatlığını yapan Avukat Hişar Zoroğlan ise müvekkillerinin 85 bin ile 335 bin lira arasında zarar ettiğini belirtiyor. Zoroğlan’a göre Yeşil İnşaat’ın Esenyurt’un yanı sıra Tuzla ve Adapazarı’ndaki projelerinde de sorunlar yaşanıyor.
Zoroğlan, Yeşil GYO’nun Innovia 4 projesi için internet üzerinden bir sistem kurduğunu, bu sistem üzerinden mağduriyetin katlandığını ifade ediyor. Zoroğlan’ın verdiği bilgiye göre söz konusu sistem şöyle işliyor:
“Projeden daire satın alanlar TC kimlik numaraları üzerinden sisteme kaydediliyor. Kimlik numarasına göre kimin ne satın aldığı sistem üzerinden takip edilebiliyor. Projenin ne durumda olduğunu görmek için sisteme giriş yapanlara üç seçenek sunuluyor. Şirket ilk seçenekte ek inşaat maliyeti çıkarıyor. 200 bin verenden 80 bin daha ek maliyet istiyor. Diğer seçenekte dairesinin sözleşmesini iptal edip yine yapacağını vadettiği başka bir projeden ev vermeyi vadediyor. Üçüncü seçenekte “sözleşmenizi fesh edin, alacağınızı çek olarak tahsil edin” diyor.
Bu çeklerin karşılıksız çıktığını belirten avukat Zoroğlan, karşılıksız çeke ilişkin de davalar açıldığını ve şirketin iflasının istendiğini belirtiyor.
ŞİRKET HALA DAİRE SATMAYA DEVAM EDİYOR
Müvekkillerinin çoğunun banka kredisi kullanıp projeden daire aldığını, bankaya borçlarını ödeyip evlerine kavuşamadıklarını anlatan Zoroğlan, “10 yıldır sistematik olarak bu şekilde neredeyse yüzde 35’i yapılmış yüzde 65’i yapılmamış bir proje var. Şirket hala borsada ve insanlara daire satmaya devam ediyor” diyor.
Hişar Zoroğlan, Yeşil Gayrimenkul Yatırım Ortaklığı AŞ ve Yeşil Global İnş. Tur. Otel. AŞ yetkilileri hakkında örgütlü dolandırıcılıktan dava açmak üzere Bakırköy Savcılığına başvurduklarını söylüyor. İyi Parti’nin soru önergesine göre, İstanbul’da mağduriyet yaşanan başka projeler de bulunuyor.
[Kronos.News] 26.2.2020
KRONOS -26 Şubat 2020
Türkiye’de son yıllarda ekonominin itici gücü olarak görülen inşaat sektöründe, sağlanan kredi kolaylıklarına rağmen, kriz devam ediyor. Bankacılık sektörünün 2019’da inşaat alanında faaliyet gösteren şirketlere kredi desteği 245 milyar 579 milyon liraya ulaştı.
30 BİNİ ESENYURT’TA
Deutsche Welle Türkçe‘de yer alan habere göre, İyi Parti’nin ocak ayında Meclis’te verdiği soru önergesine göre İstanbul’da 30 bini Esenyurt’ta olmak üzere toplam 100 bine yakın toplu konut mağduru var.
2015 YILINDA BİTMESİ GEREKİYORDU
Mağduriyet yaratan projelerden biri de Yeşil GYO’nun Esenyurt’taki Innovia 4 projesi. Projenin 1, 2 ve 3. etaplarında 9 bin 100 konut teslim edilirken dördüncü etapta yer alan 6 bin 500 konut teslim edilmedi. İnşaat hala bitmemesine rağmen konut satışı ise devam ediyor. Şimdiye dek mağdur olanların sayısı 6 bin.
2010-2011 yılında sözleşmelerin yapıldığı Innovia 4 projesinde dairelerin 36-48 ayda teslim edilmesi öngörülüyordu. Dönemin AKP’li Esenyurt Belediye Başkanı Necmi Kadıoğlu da garantör sıfatıyla sözleşmelere imza attı. Ancak 2015’te bitmesi gereken projede 2020 yılına gelinmesine rağmen sadece inşaat temeli atılmış durumda.
Yeşil GYO ise konuyla ilgili soruları yanıtlamadı.
HAYALİ BİR PROJE SATMAK SUÇ DEĞİL Mİ?
Seslerini hükümet ve yetkililere duyurmaya çalışan mağdurlar uzun süredir eylem yapıyor. Mağdurlardan Mine Öner projeyi 2012’de TV reklamlarında gördüğünü belirtiyor. Öner, projeden bir suit satın aldığını, ancak şu an devam eden projede suit bulunmadığını söylüyor.
Öner, “Innovia 1, 2, 3 projesi var. Devamında dördüncüsü gelince insanlarda bir güven oluştu. Burada belediye de suçlu. Çünkü belediye garantör oldu. Belediyenin garantör olması tabii ki otomatik olarak size güven veriyor” diyor.
Hayali bir projeyi satın aldığını, bunun bir dolandırıcılık suçu olduğunu vurgulayan Öner, şirket sahibi Kamil Engin Yeşil’in krizi ve Gezi protestolarını bahane ederek zaman kazanmaya çalıştığını ifade ediyor.
Kamil Engin Yeşil’in kendileriyle yaptığı toplantıda, “Gidin derdinizi Tayyip Erdoğan’a anlatın” dediğini aktaran Öner, “Hakim, savcı da direkt dolandırıcılık yok diyor. Hayali bir projeyi satmak bu ülkede suç değil mi?” diye soruyor.
335 BİN LİRAYA KADAR ZARAR
Projeden konut satın alan 39 mağdurun avukatlığını yapan Avukat Hişar Zoroğlan ise müvekkillerinin 85 bin ile 335 bin lira arasında zarar ettiğini belirtiyor. Zoroğlan’a göre Yeşil İnşaat’ın Esenyurt’un yanı sıra Tuzla ve Adapazarı’ndaki projelerinde de sorunlar yaşanıyor.
Zoroğlan, Yeşil GYO’nun Innovia 4 projesi için internet üzerinden bir sistem kurduğunu, bu sistem üzerinden mağduriyetin katlandığını ifade ediyor. Zoroğlan’ın verdiği bilgiye göre söz konusu sistem şöyle işliyor:
“Projeden daire satın alanlar TC kimlik numaraları üzerinden sisteme kaydediliyor. Kimlik numarasına göre kimin ne satın aldığı sistem üzerinden takip edilebiliyor. Projenin ne durumda olduğunu görmek için sisteme giriş yapanlara üç seçenek sunuluyor. Şirket ilk seçenekte ek inşaat maliyeti çıkarıyor. 200 bin verenden 80 bin daha ek maliyet istiyor. Diğer seçenekte dairesinin sözleşmesini iptal edip yine yapacağını vadettiği başka bir projeden ev vermeyi vadediyor. Üçüncü seçenekte “sözleşmenizi fesh edin, alacağınızı çek olarak tahsil edin” diyor.
Bu çeklerin karşılıksız çıktığını belirten avukat Zoroğlan, karşılıksız çeke ilişkin de davalar açıldığını ve şirketin iflasının istendiğini belirtiyor.
ŞİRKET HALA DAİRE SATMAYA DEVAM EDİYOR
Müvekkillerinin çoğunun banka kredisi kullanıp projeden daire aldığını, bankaya borçlarını ödeyip evlerine kavuşamadıklarını anlatan Zoroğlan, “10 yıldır sistematik olarak bu şekilde neredeyse yüzde 35’i yapılmış yüzde 65’i yapılmamış bir proje var. Şirket hala borsada ve insanlara daire satmaya devam ediyor” diyor.
Hişar Zoroğlan, Yeşil Gayrimenkul Yatırım Ortaklığı AŞ ve Yeşil Global İnş. Tur. Otel. AŞ yetkilileri hakkında örgütlü dolandırıcılıktan dava açmak üzere Bakırköy Savcılığına başvurduklarını söylüyor. İyi Parti’nin soru önergesine göre, İstanbul’da mağduriyet yaşanan başka projeler de bulunuyor.
[Kronos.News] 26.2.2020
Kahraman ve Ahmet [Can Bahadır Yüce]
Canım Kardeşim’i gözyaşlarıyla izleyen milyonlarca insan Ahmet’in hikâyesini umursamadı. Peki, bu nasıl oldu?
CAN BAHADIR YÜCE -24 Şubat 2020
Bazı filmlerin tuhaf bir kaderi var: Sinema tarihinin en iyilerinden olmasalar da kuşaklar boyu toplumsal bellekten silinmezler. Türkiye sinemasında birçok Arzu Film yapımı böyledir. Ama aralarından birinin yeri hep ayrı: Canım Kardeşim (1973). İzleyenin midesine yumruk indiren, olasılıkla Türkiye sinema tarihinde en çok mendil ıslatmış, Ertem Eğilmez’in “Bir benzerini daha yapmayacağım” dediği film…
Canım Kardeşim kansere yakalanan küçük Kahraman’ın (Kahraman Kral) son günlerini anlatıyor. Abisiyle (Tarık Akan) birlikte yaşayan öksüz ve yetim Kahraman’ın en büyük hayali bir televizyona sahip olmaktır. Yoksul mahallelerde televizyonun tek tük görünmeye başladığı yıllar… Film sihirli bir dokunuşla acıklı bir hikâyeyi büyük toplumsal dönüşümün parçası haline getirir.
Canım Kardeşim niçin bu kadar sevildi? Kahraman’ın masumiyeti, Cahit Oben’in müzikleri, Ertem Eğilmez’in ağlaklık tuzağına düşmemesi, Tarık Akan ve Halit Akçatepe’nin en cana yakın serseriler oluşu (İtalyan yeni gerçekçiliğinin etkisi açıktır) ve unutulmaz replikler (“Sahi sen ölünce bilyeler ne olacak?”) Canım Kardeşim’i eşsiz kılar. Film artık o kadar bizdendir ki, klişe tiplemeler ve metaforların dümdüz oluşu (kan emici Mehmet rolündeki Metin Akpınar) bile kusur gibi görünmez.
Bir süredir Kahraman sık sık aklıma geliyor. Çünkü kanser hastası bir başka çocuğun hikâyesi bana filmi hatırlatıyor. Herkesin gözü önünde yaşanan bir hikâye bu: Sekiz yaşındaki Ahmet Burhan Ataç kanserle, annesi Zekiye Ataç devletle mücadele ediyor. (Çocuğunu Almanya’ya tedaviye götürmek için pasaport alamayan Zekiye Ataç aylardır yalvarıyor. Ahmet bir süreliğine tek başına gitti, annesiz yapamayıp döndü. Zekiye Ataç bir kez aldığı izin iptal edildi. Son durum: Artan toplumsal baskı sayesinde, bir aksilik olmazsa, Ahmet tedaviye annesiyle gidecek.)
Kahraman’ın kocaman gözlerindeki hüzünlü bakış, zihnimde Ahmet’in gözlerindeki ışıltıyla çoktan birleşti. Bir çaresizlik bir başka çaresizliği anımsatıyor. Filmde Almanya’ya gitmeye çalışan işçiler bile bir yerde Ahmet’in hikâyesiyle buluşuyor: Filmdeki işçiler yoksulluğu yenmeye çalışıyordu, bugün kanserli bir çocuk bürokrasiyi aşmaya çabalıyor.
Ataç ailesine yapılanların (Ahmet’in babası hapiste—suçu özel bir yurtta çalışmış olmak), “Çaresizim” diye yalvaran bir annenin çığlıklarına kulak tıkamanın, bir çocuğun günden güne eriyişine seyirci kalmanın elbette salt kötülükten başka bir açıklaması yok.
Canım Kardeşim’i gözyaşlarıyla izleyen milyonlarca insan Ahmet’in hikâyesini umursamadı.
Peki, bu nasıl oldu?
Şu son birkaç yıl bize şunu öğretti: Kötülüğü anlamak için genellemelerden kaçınmak şart. Bu yüzden, Eski Türkiye-Yeni Türkiye klişesine sığınmak istemiyorum. Bu toplum hiçbir zaman günahsız değildi. 6-7 Eylül, azınlıkların sindirilmesi, darbeler, köy yakmalar karşısında bir tür sessizlik sözleşmesini benimseyenleri uzaklarda aramayalım. Yine de bir şeyler iyice bozulmuş görünüyor—hiç değilse eskiden kanserle mücadele eden bir çocuğun yardım için uzanan elini havada bırakmazdı Türkiye toplumu… Ülkeden kaçarken boğulan çocuklara omuz silkmezdi. Nasıl oldu da saf kötülük norma dönüştü?
‘Kötülüğün sıradanlığı’ diyenler olacaktır: Kanserli bir çocuğun annesine pasaport vermeyi reddeden memurun sadece emre uyduğu, böylece bürokrasinin bir kötülük çarkına dönüştüğü söylenebilir. Gelgelelim, bir tür maymuncuğa dönüşen, bilen-bilmeyen herkesin dilindeki “kötülüğün sıradanlığı kavramı her şeyi açıklamıyor. (“Kötülük asla sıradan değildir” de demişti Arendt.) Bir küçük memuru çarkın dişlisi, düşünmeyen basit bir makine olarak kabul etmek kötülüğü sıradanlaştırma ve suçluları temize çıkarma tehlikesi de taşır. (Isaiah Berlin’den George Steiner’a, Arendt’in tezine bir düzine itiraz bu yüzden sıralanmıştı.) Üstelik “kötülüğün sıradanlığı” toplumun katmanlarına sinmiş bananeciliği, hamaseti, kindarlığı açıklamıyor.
Belki toplumun Kahraman’a ağlayıp Ahmet’i yok sayması hayatla kurmaca arasındaki o derin çatışmayla da ilgilidir. İnsanlar Kahraman’a ağlarken bir yandan filme duydukları sevgi, aslında gerçek hayatta benzer bir durumla karşılaşmamış olmaya duyulan minnetin ifadesidir. Filmi izleyenlerin içi burkulurken aynı zamanda kendilerini iyi hissetmelerinin sebebi budur. Çünkü rahat koltuklarımızdan Kahraman’ın talihine ağlamak, Ahmet’in talihinin değişmesi için bir şeyler yapma cesareti göstermekten daha kolaydır.
Hiçbir ideolojinin, partinin, iktidar mücadelesinin, intikam duygusunun çocuklara kötülük yapmaya değmeyeceğinden söz etmiştim. Gelgelelim, Türkiye toplumu çocukların her türlü kavganın dışında olduğunu, olması gerektiğini öğrenemedi.
Bir gün Ahmet(ler)in de filmi çekilecek (o zaman galiba bir Ertem Eğilmez’e değil, bir Wajda’ya ihtiyacımız olacak). Bugün kanserli bir çocuğun mücadelesini görmezden gelenler ola ki o filmi de gözü yaşlı izleyecek—çünkü hayatla kurmaca her zaman örtüşmüyor.
Filmin sonunda Kahraman’a ne olduğunu biliyoruz. Ahmet’se mücadelesini sürdürüyor—sayısız insanın desteği ve sevgisiyle güçlenip hastalığını yenecek. Hayatla kurmaca bir kez daha çelişecek. Bunu hiç bu kadar istememiştim.
[Can Bahadır Yüce] 24.2.2020 [Kronos.News]
CAN BAHADIR YÜCE -24 Şubat 2020
Bazı filmlerin tuhaf bir kaderi var: Sinema tarihinin en iyilerinden olmasalar da kuşaklar boyu toplumsal bellekten silinmezler. Türkiye sinemasında birçok Arzu Film yapımı böyledir. Ama aralarından birinin yeri hep ayrı: Canım Kardeşim (1973). İzleyenin midesine yumruk indiren, olasılıkla Türkiye sinema tarihinde en çok mendil ıslatmış, Ertem Eğilmez’in “Bir benzerini daha yapmayacağım” dediği film…
Canım Kardeşim kansere yakalanan küçük Kahraman’ın (Kahraman Kral) son günlerini anlatıyor. Abisiyle (Tarık Akan) birlikte yaşayan öksüz ve yetim Kahraman’ın en büyük hayali bir televizyona sahip olmaktır. Yoksul mahallelerde televizyonun tek tük görünmeye başladığı yıllar… Film sihirli bir dokunuşla acıklı bir hikâyeyi büyük toplumsal dönüşümün parçası haline getirir.
Canım Kardeşim niçin bu kadar sevildi? Kahraman’ın masumiyeti, Cahit Oben’in müzikleri, Ertem Eğilmez’in ağlaklık tuzağına düşmemesi, Tarık Akan ve Halit Akçatepe’nin en cana yakın serseriler oluşu (İtalyan yeni gerçekçiliğinin etkisi açıktır) ve unutulmaz replikler (“Sahi sen ölünce bilyeler ne olacak?”) Canım Kardeşim’i eşsiz kılar. Film artık o kadar bizdendir ki, klişe tiplemeler ve metaforların dümdüz oluşu (kan emici Mehmet rolündeki Metin Akpınar) bile kusur gibi görünmez.
Bir süredir Kahraman sık sık aklıma geliyor. Çünkü kanser hastası bir başka çocuğun hikâyesi bana filmi hatırlatıyor. Herkesin gözü önünde yaşanan bir hikâye bu: Sekiz yaşındaki Ahmet Burhan Ataç kanserle, annesi Zekiye Ataç devletle mücadele ediyor. (Çocuğunu Almanya’ya tedaviye götürmek için pasaport alamayan Zekiye Ataç aylardır yalvarıyor. Ahmet bir süreliğine tek başına gitti, annesiz yapamayıp döndü. Zekiye Ataç bir kez aldığı izin iptal edildi. Son durum: Artan toplumsal baskı sayesinde, bir aksilik olmazsa, Ahmet tedaviye annesiyle gidecek.)
Kahraman’ın kocaman gözlerindeki hüzünlü bakış, zihnimde Ahmet’in gözlerindeki ışıltıyla çoktan birleşti. Bir çaresizlik bir başka çaresizliği anımsatıyor. Filmde Almanya’ya gitmeye çalışan işçiler bile bir yerde Ahmet’in hikâyesiyle buluşuyor: Filmdeki işçiler yoksulluğu yenmeye çalışıyordu, bugün kanserli bir çocuk bürokrasiyi aşmaya çabalıyor.
Ataç ailesine yapılanların (Ahmet’in babası hapiste—suçu özel bir yurtta çalışmış olmak), “Çaresizim” diye yalvaran bir annenin çığlıklarına kulak tıkamanın, bir çocuğun günden güne eriyişine seyirci kalmanın elbette salt kötülükten başka bir açıklaması yok.
Canım Kardeşim’i gözyaşlarıyla izleyen milyonlarca insan Ahmet’in hikâyesini umursamadı.
Peki, bu nasıl oldu?
Şu son birkaç yıl bize şunu öğretti: Kötülüğü anlamak için genellemelerden kaçınmak şart. Bu yüzden, Eski Türkiye-Yeni Türkiye klişesine sığınmak istemiyorum. Bu toplum hiçbir zaman günahsız değildi. 6-7 Eylül, azınlıkların sindirilmesi, darbeler, köy yakmalar karşısında bir tür sessizlik sözleşmesini benimseyenleri uzaklarda aramayalım. Yine de bir şeyler iyice bozulmuş görünüyor—hiç değilse eskiden kanserle mücadele eden bir çocuğun yardım için uzanan elini havada bırakmazdı Türkiye toplumu… Ülkeden kaçarken boğulan çocuklara omuz silkmezdi. Nasıl oldu da saf kötülük norma dönüştü?
‘Kötülüğün sıradanlığı’ diyenler olacaktır: Kanserli bir çocuğun annesine pasaport vermeyi reddeden memurun sadece emre uyduğu, böylece bürokrasinin bir kötülük çarkına dönüştüğü söylenebilir. Gelgelelim, bir tür maymuncuğa dönüşen, bilen-bilmeyen herkesin dilindeki “kötülüğün sıradanlığı kavramı her şeyi açıklamıyor. (“Kötülük asla sıradan değildir” de demişti Arendt.) Bir küçük memuru çarkın dişlisi, düşünmeyen basit bir makine olarak kabul etmek kötülüğü sıradanlaştırma ve suçluları temize çıkarma tehlikesi de taşır. (Isaiah Berlin’den George Steiner’a, Arendt’in tezine bir düzine itiraz bu yüzden sıralanmıştı.) Üstelik “kötülüğün sıradanlığı” toplumun katmanlarına sinmiş bananeciliği, hamaseti, kindarlığı açıklamıyor.
Belki toplumun Kahraman’a ağlayıp Ahmet’i yok sayması hayatla kurmaca arasındaki o derin çatışmayla da ilgilidir. İnsanlar Kahraman’a ağlarken bir yandan filme duydukları sevgi, aslında gerçek hayatta benzer bir durumla karşılaşmamış olmaya duyulan minnetin ifadesidir. Filmi izleyenlerin içi burkulurken aynı zamanda kendilerini iyi hissetmelerinin sebebi budur. Çünkü rahat koltuklarımızdan Kahraman’ın talihine ağlamak, Ahmet’in talihinin değişmesi için bir şeyler yapma cesareti göstermekten daha kolaydır.
Hiçbir ideolojinin, partinin, iktidar mücadelesinin, intikam duygusunun çocuklara kötülük yapmaya değmeyeceğinden söz etmiştim. Gelgelelim, Türkiye toplumu çocukların her türlü kavganın dışında olduğunu, olması gerektiğini öğrenemedi.
Bir gün Ahmet(ler)in de filmi çekilecek (o zaman galiba bir Ertem Eğilmez’e değil, bir Wajda’ya ihtiyacımız olacak). Bugün kanserli bir çocuğun mücadelesini görmezden gelenler ola ki o filmi de gözü yaşlı izleyecek—çünkü hayatla kurmaca her zaman örtüşmüyor.
Filmin sonunda Kahraman’a ne olduğunu biliyoruz. Ahmet’se mücadelesini sürdürüyor—sayısız insanın desteği ve sevgisiyle güçlenip hastalığını yenecek. Hayatla kurmaca bir kez daha çelişecek. Bunu hiç bu kadar istememiştim.
[Can Bahadır Yüce] 24.2.2020 [Kronos.News]
TRT’de El Kaide propagandası
Tekrarlanan İstanbul seçimi öncesi Türkiye’de aranan Osman Öcalan’ın TRT’yle söyleşi yapması tepki çekmişti. TRT World, bu sefer Heyet Tahrir Eş-Şam (HTŞ) lideri Ebu Muhammed El Colani ile söyleşi yaptı.
BOLD – İdlib’de Suriye ordusuyla savaşan ve Suriye’nin el Kaide kolu olarak bilinen HTŞ’nin lideri Ebu Muhammed El Colani TRT World’e konuştu.
TRT World’ün bu röportajı büyük tepkiye neden olurken, kamuoyunda Türkiye tarafından da ‘terör örgütü’ olarak kabul edilen HTŞ’nin reklamı olarak değerlendirildi.
BOLD – İdlib’de Suriye ordusuyla savaşan ve Suriye’nin el Kaide kolu olarak bilinen HTŞ’nin lideri Ebu Muhammed El Colani TRT World’e konuştu.
TRT World’ün bu röportajı büyük tepkiye neden olurken, kamuoyunda Türkiye tarafından da ‘terör örgütü’ olarak kabul edilen HTŞ’nin reklamı olarak değerlendirildi.
[BoldMedya] 26.2.2020"He [al Jolani] is sending a message to the US and other countries that he is ready to change HTS towards a more local group and if there will be a safe zone around Idlib, HTS can disappear."https://t.co/oJqbni5uZe— TRT World (@trtworld) February 24, 2020
100 bin liralık koltuğu kaybetmemek için yönetmeliği değiştirdi
Üç dönem AKP Bilecik Milletvekilliği yaptıktan sonra Tarım Kredi Kooperatifleri genel müdürlüğü görevine tartışmalı şekilde atanan Fahrettin Poyraz’ın, kendisi için yönetmelik değişikliği yaptırdığı öne sürüldü.
BOLD – 1 milyon 100 bin çiftçi ortağının sahibi olduğu Tarım Kredi Kooperatifleri’nin iki yıldır mevzuatlara aykırı bir şekilde yönetildiği ortaya çıktı. Mevzuata aykırı bir şekilde atanan genel müdürün, kendine özel yönetmelik değişikliği yaptırdığı ve aylık gelirinin 100 bin lirayı bulduğu öne sürüldü.
ATAMASI YÖNETMELİĞE AYKIRI
Milli Gazete’de yer alan habere göre, çiftçiye pahalı gübre ve yüksek faizle gündeme gelen Tarım Kredi Kooperatifleri, şimdi de büyük bir hukuk skandalı ile çalkalanıyor. 1581 sayılı özel kanunla yönetilen ve bu kanuna dayanarak hazırlanan insan kaynakları yönetmeliğine göre, Tarım Kredi Kooperatifleri’nde yaşlılık aylığı almaya hak kazananlar istihdam edilemiyor. Ancak Genel Müdür Fahrettin Poyraz’ın milletvekili emeklisi olmasına rağmen Tarım Kredi Kooperatifleri’nin insan kaynakları yönetmeliğine aykırı bir şekilde bu göreve atandığı ortaya çıktı.
AYLIK GELİRİ 100 BİN LİRAYI BULUYOR
Genel Müdür Poyraz’ın mevzuata aykırı atamanın üstünü örtmek için de 2019 yılında yapılan genel kurulda, insan kaynakları yönetmeliğinde kişiye özel bir değişiklik yaptırarak, kendisiyle ilgili emeklilik şartını kaldırttığı da ortaya çıktı. Poyraz’ın aylık geliri, milletvekili emeklisi olduğu için 15 bin lira emekli maaşı, 30 ile 40 bin lira arasında genel müdür maaşı, üç ayda bir ikramiye, ortalama üç maaş tutarında yılda bir teşvik primi, Gübretaş’tan aylık 9 bin lira huzur hakkı ücreti ve yurt dışı, yurt içi harcırahlarla birlikte asgari 100 bin lirayı buluyor.
YAPILAN DEĞİŞİKLİK GERİYE İŞLEMİYOR
İnsan kaynakları yönetmeliğinde yapılan kişiye özel bu değişiklik, geriye işlemeyeceği için Tarım Kredi Kooperatifleri iki yıldır hukuka aykırı bir şekilde yönetilmeye devam ediyor. Mevcut yönetmeliğe göre genel müdürün istifa ederek, değişiklik yapıldıktan sonra yeniden atanması gerekiyordu. Ancak değişikliğin ortaya çıkacağı endişesiyle bu istifanın ve yeniden atamanın yapılmadığı öne sürülüyor.
Öte yandan Tarım Kredi Kooperatifleri Genel Müdürü Fahrettin Poyraz, hakkındaki iddialara yanıt vermedi.
[BoldMedya] 26.2.2020
BOLD – 1 milyon 100 bin çiftçi ortağının sahibi olduğu Tarım Kredi Kooperatifleri’nin iki yıldır mevzuatlara aykırı bir şekilde yönetildiği ortaya çıktı. Mevzuata aykırı bir şekilde atanan genel müdürün, kendine özel yönetmelik değişikliği yaptırdığı ve aylık gelirinin 100 bin lirayı bulduğu öne sürüldü.
ATAMASI YÖNETMELİĞE AYKIRI
Milli Gazete’de yer alan habere göre, çiftçiye pahalı gübre ve yüksek faizle gündeme gelen Tarım Kredi Kooperatifleri, şimdi de büyük bir hukuk skandalı ile çalkalanıyor. 1581 sayılı özel kanunla yönetilen ve bu kanuna dayanarak hazırlanan insan kaynakları yönetmeliğine göre, Tarım Kredi Kooperatifleri’nde yaşlılık aylığı almaya hak kazananlar istihdam edilemiyor. Ancak Genel Müdür Fahrettin Poyraz’ın milletvekili emeklisi olmasına rağmen Tarım Kredi Kooperatifleri’nin insan kaynakları yönetmeliğine aykırı bir şekilde bu göreve atandığı ortaya çıktı.
AYLIK GELİRİ 100 BİN LİRAYI BULUYOR
Genel Müdür Poyraz’ın mevzuata aykırı atamanın üstünü örtmek için de 2019 yılında yapılan genel kurulda, insan kaynakları yönetmeliğinde kişiye özel bir değişiklik yaptırarak, kendisiyle ilgili emeklilik şartını kaldırttığı da ortaya çıktı. Poyraz’ın aylık geliri, milletvekili emeklisi olduğu için 15 bin lira emekli maaşı, 30 ile 40 bin lira arasında genel müdür maaşı, üç ayda bir ikramiye, ortalama üç maaş tutarında yılda bir teşvik primi, Gübretaş’tan aylık 9 bin lira huzur hakkı ücreti ve yurt dışı, yurt içi harcırahlarla birlikte asgari 100 bin lirayı buluyor.
YAPILAN DEĞİŞİKLİK GERİYE İŞLEMİYOR
İnsan kaynakları yönetmeliğinde yapılan kişiye özel bu değişiklik, geriye işlemeyeceği için Tarım Kredi Kooperatifleri iki yıldır hukuka aykırı bir şekilde yönetilmeye devam ediyor. Mevcut yönetmeliğe göre genel müdürün istifa ederek, değişiklik yapıldıktan sonra yeniden atanması gerekiyordu. Ancak değişikliğin ortaya çıkacağı endişesiyle bu istifanın ve yeniden atamanın yapılmadığı öne sürülüyor.
Öte yandan Tarım Kredi Kooperatifleri Genel Müdürü Fahrettin Poyraz, hakkındaki iddialara yanıt vermedi.
[BoldMedya] 26.2.2020
“Er ya da geç kuzey enlemindeki her ülke koronavirüsle karşı karşıya gelecek”
Koronavirüse karşı bir ülkenin sonsuza kadar korunamayacağını belirten Prof. Dr. Gerard Krause, “Er ya da geç kuzey enlemindeki her ülke koronavirüsle karşı karşıya gelecek” dedi.
BOLD – Almanya’daki Helmholtz Enfeksiyon Araştırmaları Merkezi’nden Prof. Dr. Gerard Krause Deutsche Welle Türkçe’ye yeni tip koronavirüsle (Covid-19) mücadele konusunda hangi önlemlerin işe yaradığını anlattı. Virüsün yayılmasıyla ilgili de çok çarpıcı uyarılarda bulundu.
Prof. Dr. Gerard Krause’ye göre havaalanlarında termal kameralarla yapılan ölçümler ve vücut ısılarını ölçme önlemlerinin prensipte bir getirisi olmadığını belirtiyor.
Prof. Dr. Gerard Krause, “Tam da bu virüs için böylesi sınır kontrolleri pek işe yaramıyor. Çünkü virüs tespit edilen kişilerin çoğunluğu başlarda belirti göstermiyor. Bu nedenle de kontrollerde tespit edilmeleri mümkün olmuyor” diyor.
İLLÜZYON YARATILMAMALI
Gerard Krause’ye göre seyahat önlemleri, kısıtlamalar ve organizasyon iptalleri de pek faydalı değil. Krause, İtalya’da virüsün yayınlamasıyla ilgili şu değerlendirmelerde bulunuyor:
“Böylesi bir durumda salgını sınırlandırmaktan hafifletmeye geçişte doğru zaman aralığını belirlemek gerekiyor. Bir ülkenin böylesi bir enfeksiyona karşı sonsuza kadar korunabileceği illüzyonu yaratılmamalı. Bu virüste bu muhtemelen mümkün değil. Er ya da geç kuzey enlemindeki her ülke koronavirüsle karşı karşıya gelecek. Ancak yine de vakit geçirmeden daha en başından hastaneleri hazırlamak, uyarı sistemlerini devreye sokmak ve virüse dair daha fazla bilgi edinmek, virüse daha etkili karşı koymak bakımından akıllıca olur.
SEYAHAT UYARISI
Krause, “Şahsen seyahat edilmemesi yönünde bir tavsiye veremem. Çünkü Fransa, Almanya ya da başka ülkelerde de virüsün yayılacağı bölgeler olacağını tahmin ediyorum. Bu nedenle de artık oralara seyahat edilip edilmeyeceği sorusu gündeme gelmeyecektir… Bu önlemlerin bir işe yaramayacağı bir dönem gelecek. Şimdi yapılması ve titiz davranılması zaman kazanmak açısından iyi. Ancak bunu virüsün yayılacağı her kasaba ya da Avrupa ülkesinde yapmak mümkün değil” ifadelerini kullandı.
Krause’nin hijyen konusundaki tavsiyeleri de şu şekilde: “Genel olarak hijyen konusunda bilinçlenilmeli. Eller yıkanmalı ve hasta olunduğunda diğer insanlarla temastan kaçınılmalı. Grip iken yapılan her şey şimdi de yapılmalı.”
Prof. Krause, maske kullanımı konusunda da bazı tavsiyelerde bulunuyor: “Piyasadaki basit maskeler, hasta olunduğunda ve başkalarına geçmesinin istenmediği durumlarda iyi. Ama kendinizi korumak istediğinizde FFP3 maskelerini kullanmalısınız. Onu da doğru takmalı ve sıklıkla yenilemelisiniz. Bu da çok zor ve genelde zayıf bir bağışıklık sistemi olan insanlar için geçerli. Bunun dışında korunmanız mümkün değil. Bir aşı ya da önleyici bir tedavisi yok.”
[BoldMedya] 26.2.2020
BOLD – Almanya’daki Helmholtz Enfeksiyon Araştırmaları Merkezi’nden Prof. Dr. Gerard Krause Deutsche Welle Türkçe’ye yeni tip koronavirüsle (Covid-19) mücadele konusunda hangi önlemlerin işe yaradığını anlattı. Virüsün yayılmasıyla ilgili de çok çarpıcı uyarılarda bulundu.
Prof. Dr. Gerard Krause’ye göre havaalanlarında termal kameralarla yapılan ölçümler ve vücut ısılarını ölçme önlemlerinin prensipte bir getirisi olmadığını belirtiyor.
Prof. Dr. Gerard Krause, “Tam da bu virüs için böylesi sınır kontrolleri pek işe yaramıyor. Çünkü virüs tespit edilen kişilerin çoğunluğu başlarda belirti göstermiyor. Bu nedenle de kontrollerde tespit edilmeleri mümkün olmuyor” diyor.
İLLÜZYON YARATILMAMALI
Gerard Krause’ye göre seyahat önlemleri, kısıtlamalar ve organizasyon iptalleri de pek faydalı değil. Krause, İtalya’da virüsün yayınlamasıyla ilgili şu değerlendirmelerde bulunuyor:
“Böylesi bir durumda salgını sınırlandırmaktan hafifletmeye geçişte doğru zaman aralığını belirlemek gerekiyor. Bir ülkenin böylesi bir enfeksiyona karşı sonsuza kadar korunabileceği illüzyonu yaratılmamalı. Bu virüste bu muhtemelen mümkün değil. Er ya da geç kuzey enlemindeki her ülke koronavirüsle karşı karşıya gelecek. Ancak yine de vakit geçirmeden daha en başından hastaneleri hazırlamak, uyarı sistemlerini devreye sokmak ve virüse dair daha fazla bilgi edinmek, virüse daha etkili karşı koymak bakımından akıllıca olur.
SEYAHAT UYARISI
Krause, “Şahsen seyahat edilmemesi yönünde bir tavsiye veremem. Çünkü Fransa, Almanya ya da başka ülkelerde de virüsün yayılacağı bölgeler olacağını tahmin ediyorum. Bu nedenle de artık oralara seyahat edilip edilmeyeceği sorusu gündeme gelmeyecektir… Bu önlemlerin bir işe yaramayacağı bir dönem gelecek. Şimdi yapılması ve titiz davranılması zaman kazanmak açısından iyi. Ancak bunu virüsün yayılacağı her kasaba ya da Avrupa ülkesinde yapmak mümkün değil” ifadelerini kullandı.
Krause’nin hijyen konusundaki tavsiyeleri de şu şekilde: “Genel olarak hijyen konusunda bilinçlenilmeli. Eller yıkanmalı ve hasta olunduğunda diğer insanlarla temastan kaçınılmalı. Grip iken yapılan her şey şimdi de yapılmalı.”
Prof. Krause, maske kullanımı konusunda da bazı tavsiyelerde bulunuyor: “Piyasadaki basit maskeler, hasta olunduğunda ve başkalarına geçmesinin istenmediği durumlarda iyi. Ama kendinizi korumak istediğinizde FFP3 maskelerini kullanmalısınız. Onu da doğru takmalı ve sıklıkla yenilemelisiniz. Bu da çok zor ve genelde zayıf bir bağışıklık sistemi olan insanlar için geçerli. Bunun dışında korunmanız mümkün değil. Bir aşı ya da önleyici bir tedavisi yok.”
[BoldMedya] 26.2.2020
Üniversite sınavında derece yaptı ancak ‘terörist’ iftirasıyla eğitim hakkını elinden aldılar [Sevinç Özarslan]
Hukuk fakültesini derece yaparak kazanan tutuklu öğrenci Emine Altın’ın sınavlara girmesine izin verilmiyor. CİMER’in gerekçesi: “Toplumun güvenliğini tehlikeye düşürebilir!”
SEVİNÇ ÖZARSLAN
BOLD ÖZEL – İzmir Şakran Cezaevinde 14 Şubat 2018’den bu yana tutuklu bulunan Emine Altın, 2019 üniversiteye giriş sınavında derece yaptığı halde okumasına izin verilmiyor. Cemaat soruşturmaları kapsamında tutuklanan Altın İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi sınavlarına giremiyor.
Cumhurbaşkanlığı İletişim Merkezi ile (CİMER) 4-5 kez yazışma yapan aileye 7 Ocak 2020’de gelen en son cevaba göre Altın ‘toplum güvenliğini tehlikeye atabilir’ diye sınavlara alınmıyor.
Cevapta şöyle deniliyor: “Ceza infaz kurumu düzeni ile toplum güvenliğini tehlikeye düşürebileceği, terör örgütü veya diğer suç örgütü üyelerinin örgütsel amaçlı faaliyet ve haberleşmelerine imkân sağlayabileceği, yol, kalınacak ceza infaz kurumu ya da sınav merkezi veya okulda güvenlik açısından sakınca bulunabileceği değerlendirildiği takdirde Cumhuriyet Başsavcılığınca sınırlama…”
BEBEĞİNİ KAYBETTİ, TUTUKLANDI, EŞİ İLE GÖRÜŞTÜRMÜYORLAR
Anayasa’nın 42. maddesinde yer alan “Kimse eğitim öğrenim hakkından yoksun bırakılamaz” hükmü hiçe sayılarak eğitim hakkı elinden alınan Emine Altın’ın annesi Fadime Mersin, yaşanan hukuksuzluğa tepki gösterdi.
Mersin, “Tutuklu olanların okumasına müsaade eden okullar arasında İstanbul Üniversitesi olduğu için bu hukuk fakültesine kayıt yaptırdık. Şimdi sınavlara girmesine izin vermiyorlar. Kızınız terörle yargılanıyor, öğrencilere zarar verir. Mesuliyet alamayız. Burada okutamayız diyorlar. İlk başta devlet izin verirse, masrafları da siz karşılarsınız sınavlara girebilir demişlerdi. Şimdi devlet evlet izin vermiyor diyorlar. Madem okumasına izin verilmeyecekti neden sınava girmesine izin verildi. Hem sevindik hem de sevincimiz kursağımızda kaldı” dedi.
Kayıt sürecinde de çok uğraştıklarını belirten Mersin, “Vekalet için cezaevi ile noter arasında gidip geldik. İki ay son dakikaya kadar uğraştırdılar. Onu halledince bu sefer okul ile sorumuz başladı. Okul ilk önce önce sınavı kazanıp sonra içeri girseydiniz sizi kabul edebiliriz ama içerideyken kazandığınız için kaydınızı alamıyoruz dediler. Derslerine girmediğiniz için sınavlara kabul edemiyoruz dediler. Türkiye’de sadece 5 üniversitede dışarıdan eğitim almak özgürlüğüne sahipsiniz. Bunlardan biri de İstanbul Üniversitesi. O zaman bu ibareyi kullanmasınlar.” ifadelerini kullandı.
Kızının Manisa Turgutlu Rabia Hatun Lisesinden mezun olduğunu ifade eden Mersin, “İlk bine girdi kızım ve böyle şartlar altında okuyan bir çocuk. Görüşe gittiğimde, derece yapan senin kızın mı, o senin kızın mı diye soruyorlar bana. O kadar üzdüler ki bizi anlatamam. Çok mağduriyetler yaşadı” diye konuştu.
Emine Altın cezaevinde açılan kursa devam edip saz çalmayı da öğrenmiş, İzmir Şakran Cezaevi.
İKİNCİ ÜNİVERSİTESİ
Emine Altın aslında matematik öğretmeni. İzmir 9 Eylül Üniversitesi Matematik Öğretmenliği bölümünden mezun. İkinci üniversitesini Türkiye derecesi yaparak kazandı. Okulu bitirdikten bir yıl sonra evlenen Altın’ın maden mühendisi eşi Armağan Altın da Kasım 2017’den beri aynı cezaevinde tutuklu. Eşi tutuklandığında hamile olan Altın, 1,5 aylık bebeğini o süreçte kaybetti. Dört ay sonra da kendisi tutuklandı. Evlilik aşamasındayken de gözaltına alınan Emine Altın, o dönemde serbest bırakılmıştı.
İÇ GÖRÜŞ YAPTIRMIYORLAR
Yeni evli çifte, Cemaat soruşturmaları kapsamında tutuklandıkları için 2 yıl içinde sadece iki kere kapalı görüş hakkı tanındı. Cezaevinde sağlık sorunları başlayan Armağan Altın’ın aile yakınları “Kan tahlili vermesi gerekiyor ama bir türlü almadılar. 3-4 defa dilekçe yazıp talep etmiş, ama ilgilenilmemiş. Normalde kalp kapakçığından dolayı ameliyat olmuştu. Onun için de kontrol istedik. Uzun süre sonra kontrole götürdüler.” dedi.
[Sevinç Özarslan] 26.2.2020 [BoldMedya]
SEVİNÇ ÖZARSLAN
BOLD ÖZEL – İzmir Şakran Cezaevinde 14 Şubat 2018’den bu yana tutuklu bulunan Emine Altın, 2019 üniversiteye giriş sınavında derece yaptığı halde okumasına izin verilmiyor. Cemaat soruşturmaları kapsamında tutuklanan Altın İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi sınavlarına giremiyor.
Cumhurbaşkanlığı İletişim Merkezi ile (CİMER) 4-5 kez yazışma yapan aileye 7 Ocak 2020’de gelen en son cevaba göre Altın ‘toplum güvenliğini tehlikeye atabilir’ diye sınavlara alınmıyor.
Cevapta şöyle deniliyor: “Ceza infaz kurumu düzeni ile toplum güvenliğini tehlikeye düşürebileceği, terör örgütü veya diğer suç örgütü üyelerinin örgütsel amaçlı faaliyet ve haberleşmelerine imkân sağlayabileceği, yol, kalınacak ceza infaz kurumu ya da sınav merkezi veya okulda güvenlik açısından sakınca bulunabileceği değerlendirildiği takdirde Cumhuriyet Başsavcılığınca sınırlama…”
BEBEĞİNİ KAYBETTİ, TUTUKLANDI, EŞİ İLE GÖRÜŞTÜRMÜYORLAR
Anayasa’nın 42. maddesinde yer alan “Kimse eğitim öğrenim hakkından yoksun bırakılamaz” hükmü hiçe sayılarak eğitim hakkı elinden alınan Emine Altın’ın annesi Fadime Mersin, yaşanan hukuksuzluğa tepki gösterdi.
Mersin, “Tutuklu olanların okumasına müsaade eden okullar arasında İstanbul Üniversitesi olduğu için bu hukuk fakültesine kayıt yaptırdık. Şimdi sınavlara girmesine izin vermiyorlar. Kızınız terörle yargılanıyor, öğrencilere zarar verir. Mesuliyet alamayız. Burada okutamayız diyorlar. İlk başta devlet izin verirse, masrafları da siz karşılarsınız sınavlara girebilir demişlerdi. Şimdi devlet evlet izin vermiyor diyorlar. Madem okumasına izin verilmeyecekti neden sınava girmesine izin verildi. Hem sevindik hem de sevincimiz kursağımızda kaldı” dedi.
Kayıt sürecinde de çok uğraştıklarını belirten Mersin, “Vekalet için cezaevi ile noter arasında gidip geldik. İki ay son dakikaya kadar uğraştırdılar. Onu halledince bu sefer okul ile sorumuz başladı. Okul ilk önce önce sınavı kazanıp sonra içeri girseydiniz sizi kabul edebiliriz ama içerideyken kazandığınız için kaydınızı alamıyoruz dediler. Derslerine girmediğiniz için sınavlara kabul edemiyoruz dediler. Türkiye’de sadece 5 üniversitede dışarıdan eğitim almak özgürlüğüne sahipsiniz. Bunlardan biri de İstanbul Üniversitesi. O zaman bu ibareyi kullanmasınlar.” ifadelerini kullandı.
Kızının Manisa Turgutlu Rabia Hatun Lisesinden mezun olduğunu ifade eden Mersin, “İlk bine girdi kızım ve böyle şartlar altında okuyan bir çocuk. Görüşe gittiğimde, derece yapan senin kızın mı, o senin kızın mı diye soruyorlar bana. O kadar üzdüler ki bizi anlatamam. Çok mağduriyetler yaşadı” diye konuştu.
Emine Altın cezaevinde açılan kursa devam edip saz çalmayı da öğrenmiş, İzmir Şakran Cezaevi.
İKİNCİ ÜNİVERSİTESİ
Emine Altın aslında matematik öğretmeni. İzmir 9 Eylül Üniversitesi Matematik Öğretmenliği bölümünden mezun. İkinci üniversitesini Türkiye derecesi yaparak kazandı. Okulu bitirdikten bir yıl sonra evlenen Altın’ın maden mühendisi eşi Armağan Altın da Kasım 2017’den beri aynı cezaevinde tutuklu. Eşi tutuklandığında hamile olan Altın, 1,5 aylık bebeğini o süreçte kaybetti. Dört ay sonra da kendisi tutuklandı. Evlilik aşamasındayken de gözaltına alınan Emine Altın, o dönemde serbest bırakılmıştı.
İÇ GÖRÜŞ YAPTIRMIYORLAR
Yeni evli çifte, Cemaat soruşturmaları kapsamında tutuklandıkları için 2 yıl içinde sadece iki kere kapalı görüş hakkı tanındı. Cezaevinde sağlık sorunları başlayan Armağan Altın’ın aile yakınları “Kan tahlili vermesi gerekiyor ama bir türlü almadılar. 3-4 defa dilekçe yazıp talep etmiş, ama ilgilenilmemiş. Normalde kalp kapakçığından dolayı ameliyat olmuştu. Onun için de kontrol istedik. Uzun süre sonra kontrole götürdüler.” dedi.
[Sevinç Özarslan] 26.2.2020 [BoldMedya]
Adalet Bakanlığı down sendromlu çocuğun babasıyla görüşüne izin vermedi; AYM hak ihlali kararı verdi
Manisa Cezaevinde tutuklu Ahmet Gülen, yüzde 90 engelli ve down sendromlu çocuğuyla açık görüş yapmak istedi. Cezaevi idaresi itirafçı olması halinde ödül olarak bu haktan yararlanabileceğini belirterek reddetti. AYM, görüşün engellenmesini hak ihlali saydı.
BOLD – Manisa T Tipi Cezaevi’nde mahpus Ahmet Gülen yüzde 90 engelli ve down sendromlu çocuğuyla haftalık olarak açık görüş yapmak istedi. Cezaevi idaresi Gülen’in talebini reddetti. Adalet Bakanlığı ise “15 Temmuz tehdidi devam ediyor” diyerek talebe ‘keyfi’ dedi.
15 Temmuz sonrası Ahmet Gülen, 30 Aralık 2015’te Hizmet Hareketine üye olduğu gerekçesiyle tutuklanarak Manisa T Tipi Cezaevi’ne konuldu. Baba Gülen hapishanede bulunduğu süre içerisinde yüzde doksan engelli ve down sendromlu çocuğu ile haftalık olarak açık görüşte bulunmak için cezaevi idaresine başvurdu. Gülen çocuğunun konuşamadığı ve zihinsel engeli olduğu için telefon aracılığıyla yapılan kapalı görüşün işlevli olmadığını belirtti.
İdare, Gülen’in talebini reddetti. Ancak yönetim Gülen’in ‘iyi halli’ olması ve bağımsızlar koğuşu olarak tabir edilen itirafçı ve kendilerini yargılandıkları davadan soyutlamış mahkumların kaldığı hücre ya da koğuşta kalması durumunda Hükümlü ve Tutukluların Ödüllendirilmesi Yönetmeliği’nden yararlanabileceği cevabını verdi.
Gülen bunun üzerine Manisa İnfaz Hakimliği’ne başvurdu. İnfaz Hakimliği ise OHAL KHK’si ile çıkan açık görüşlerin iki ayda bir yapılacağına dair maddeyi gösterip başvuruyu reddetti. Fakat Gülen’e mağduriyeti nedeniyle Ödül Yönetmeliğinden yararlanması kararı verdi. Ancak cezaevi idaresi Gülen’in kapalı görüşü açık görüşe çevrilmesini öngören Ödül Yönetmeliği hakkını kullandırmadı.
BAKANLIK: KEYFİLİKTEN SÖZ EDİLEMEZ
Anayasa Mahkemesi’ne başvuran Gülen’in bireysel başvurusu kabul edildi. AYM Adalet Bakanlığı’ndan görüş istedi. Adalet Bakanlığı ise, “15 Temmuz darbe girişimi tehlikesinin sürdüğü, cezaevi yönetmeliğinde yapılan değişiklikler dolayısıyla bir keyfilikten söz edilemeyeceğini” savundu ve tutuklunun iyi halli olursa açık görüşe izin verileceğini belirtti.
AYM HAK İHLALİ KARARI VERDİ
AYM Gülen’in çocuğu ile görüştürülmemesinin hak ihlali olduğuna karar verdi. Kararda, “Somut olayda, yüzde 90 oranında engelli ve down sendromlu olan çocuğun kapalı görüş hakkından gereği gibi faydalanamadığı iddiasının ve normal bir çocuğa göre daha özel koşullar sağlanarak tutuklu olan babasıyla görüşmesi talebinin kamusal makamlarca değerlendirilmesinin gerektiği açıktır” denildi.
“Demokratik bir toplumda hükümlü ve tutukluların öznel durumları dikkate alınmalı ve esnekliğin temin edilmesi gerekir” denilen kararda, mevzuat hükümlerinin dar ve sınırlayıcı şekilde yorumlandığı, ayrıca asgari aile ilişkilerinin temini açısından müdahalenin ölçülü ve demokratik toplum düzeninde gerekli olmadığı kanaatine varıldığı vurgulandı. Yüksek Mahkeme Anayasa’nın 20. Maddesi’ne dayanarak Aile hayatına saygı hakkının ihlal edildiğine hükmetti.
GERGERLİOĞLU: İNSANİ DUYARLILIK GÖSTERİLMİYOR
Mahpuslar ve çocukları ile ilgili hak ihlallerini gündeme getiren HDP Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu ise AYM başvuruya gerek kalmadan da hak ihlalinin giderilebileceğini belirtti. Artı Gerçek’e konuşan Gergerlioğlu, “Cezaevinde maalesef hem kapasite üstü insan var. Bu zaten normal hizmetleri aksatıyor. İkincisi bu tür özel durumlarda cezaevi idareleri, Adalet Bakanlığı insani bir duyarlılık göstermiyor. Çocuğun hali ortada, babanın durumu ortada. Açık görüş olmalı. Çocuklar çünkü bunu anlamıyor. Bize gelen birçok şikayette normal çocukların bile sorun yaşadığını gösteriyor. Örneğin kapalı görüşte, gelip camdan annesine sarılmaya çalışıyor. Annesine sarılamayınca küsüyor, ağlıyor. Böyle bir çok manzara var” dedi. AYM kararının uygulanıp uygulanmayacağına dair de endişelerini dile getiren Gergerlioğlu, “Bunun ne kadar uygulanacağını da bilmiyoruz. Çünkü AYM karar veriyor. Bakıyorsunuz bakanlar, ‘Biz AYM’nin gözünden bakmıyoruz’ diyor. Böylesine inanılmaz bir düzen var. Bu yaklaşım dört yıldır bu ailenin neden bu zulmü çektiğini gösteriyor” dedi.
[BoldMedya] 26.2.2020
BOLD – Manisa T Tipi Cezaevi’nde mahpus Ahmet Gülen yüzde 90 engelli ve down sendromlu çocuğuyla haftalık olarak açık görüş yapmak istedi. Cezaevi idaresi Gülen’in talebini reddetti. Adalet Bakanlığı ise “15 Temmuz tehdidi devam ediyor” diyerek talebe ‘keyfi’ dedi.
15 Temmuz sonrası Ahmet Gülen, 30 Aralık 2015’te Hizmet Hareketine üye olduğu gerekçesiyle tutuklanarak Manisa T Tipi Cezaevi’ne konuldu. Baba Gülen hapishanede bulunduğu süre içerisinde yüzde doksan engelli ve down sendromlu çocuğu ile haftalık olarak açık görüşte bulunmak için cezaevi idaresine başvurdu. Gülen çocuğunun konuşamadığı ve zihinsel engeli olduğu için telefon aracılığıyla yapılan kapalı görüşün işlevli olmadığını belirtti.
İdare, Gülen’in talebini reddetti. Ancak yönetim Gülen’in ‘iyi halli’ olması ve bağımsızlar koğuşu olarak tabir edilen itirafçı ve kendilerini yargılandıkları davadan soyutlamış mahkumların kaldığı hücre ya da koğuşta kalması durumunda Hükümlü ve Tutukluların Ödüllendirilmesi Yönetmeliği’nden yararlanabileceği cevabını verdi.
Gülen bunun üzerine Manisa İnfaz Hakimliği’ne başvurdu. İnfaz Hakimliği ise OHAL KHK’si ile çıkan açık görüşlerin iki ayda bir yapılacağına dair maddeyi gösterip başvuruyu reddetti. Fakat Gülen’e mağduriyeti nedeniyle Ödül Yönetmeliğinden yararlanması kararı verdi. Ancak cezaevi idaresi Gülen’in kapalı görüşü açık görüşe çevrilmesini öngören Ödül Yönetmeliği hakkını kullandırmadı.
BAKANLIK: KEYFİLİKTEN SÖZ EDİLEMEZ
Anayasa Mahkemesi’ne başvuran Gülen’in bireysel başvurusu kabul edildi. AYM Adalet Bakanlığı’ndan görüş istedi. Adalet Bakanlığı ise, “15 Temmuz darbe girişimi tehlikesinin sürdüğü, cezaevi yönetmeliğinde yapılan değişiklikler dolayısıyla bir keyfilikten söz edilemeyeceğini” savundu ve tutuklunun iyi halli olursa açık görüşe izin verileceğini belirtti.
AYM HAK İHLALİ KARARI VERDİ
AYM Gülen’in çocuğu ile görüştürülmemesinin hak ihlali olduğuna karar verdi. Kararda, “Somut olayda, yüzde 90 oranında engelli ve down sendromlu olan çocuğun kapalı görüş hakkından gereği gibi faydalanamadığı iddiasının ve normal bir çocuğa göre daha özel koşullar sağlanarak tutuklu olan babasıyla görüşmesi talebinin kamusal makamlarca değerlendirilmesinin gerektiği açıktır” denildi.
“Demokratik bir toplumda hükümlü ve tutukluların öznel durumları dikkate alınmalı ve esnekliğin temin edilmesi gerekir” denilen kararda, mevzuat hükümlerinin dar ve sınırlayıcı şekilde yorumlandığı, ayrıca asgari aile ilişkilerinin temini açısından müdahalenin ölçülü ve demokratik toplum düzeninde gerekli olmadığı kanaatine varıldığı vurgulandı. Yüksek Mahkeme Anayasa’nın 20. Maddesi’ne dayanarak Aile hayatına saygı hakkının ihlal edildiğine hükmetti.
GERGERLİOĞLU: İNSANİ DUYARLILIK GÖSTERİLMİYOR
Mahpuslar ve çocukları ile ilgili hak ihlallerini gündeme getiren HDP Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu ise AYM başvuruya gerek kalmadan da hak ihlalinin giderilebileceğini belirtti. Artı Gerçek’e konuşan Gergerlioğlu, “Cezaevinde maalesef hem kapasite üstü insan var. Bu zaten normal hizmetleri aksatıyor. İkincisi bu tür özel durumlarda cezaevi idareleri, Adalet Bakanlığı insani bir duyarlılık göstermiyor. Çocuğun hali ortada, babanın durumu ortada. Açık görüş olmalı. Çocuklar çünkü bunu anlamıyor. Bize gelen birçok şikayette normal çocukların bile sorun yaşadığını gösteriyor. Örneğin kapalı görüşte, gelip camdan annesine sarılmaya çalışıyor. Annesine sarılamayınca küsüyor, ağlıyor. Böyle bir çok manzara var” dedi. AYM kararının uygulanıp uygulanmayacağına dair de endişelerini dile getiren Gergerlioğlu, “Bunun ne kadar uygulanacağını da bilmiyoruz. Çünkü AYM karar veriyor. Bakıyorsunuz bakanlar, ‘Biz AYM’nin gözünden bakmıyoruz’ diyor. Böylesine inanılmaz bir düzen var. Bu yaklaşım dört yıldır bu ailenin neden bu zulmü çektiğini gösteriyor” dedi.
[BoldMedya] 26.2.2020
Saray gözünü emeklinin maaşına dikti! Turhan Bozkurt yorumluyor
Gazeteci Fatih Akalan ve ekonomi yazarı Turhan Bozkurt ekonomideki sıcak gelişmeleri Bold canlı yayınında değerlendiriyor.-BOLD
[BoldMedya] 26.2.2020
[BoldMedya] 26.2.2020
‘Emekli maaşını kesmek AKP’nin intiharı olacak’
Emekli maaşlarında kesintiye gidileceği iddialarını köşesine taşıyan Sözcü yazarı Murat Muratoğlu, “Emekli maaşını kesmek AKP’nin intiharı demek” diyor.
İddiaların Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) tarafından yalanlandığını hatırlatan Muratoğlu, “Bugün bunu yalanlarsın, yarın başkasını yürürlüğe sokarsın. Bu durum kaçınılmaz. Bağı, bahçeyi sattılar, sarı ineğe göz koydular. Kasada para kalmadı, nereden bulacaklar?” sorusunu yöneltiyor.
Muratoğlu, “Petrol mü bulduk? Hayır! Altın madeni mi keşfettik? O da değil! Elmas? Tık! O zaman nereden bulunacak bu kadar para? İktidar şimdi “gara gara” düşünüyor! Peki, buraya nasıl gelindi? Suriyelilere 40 milyar dolar harcandığı söylendi. Yalan tabii ki! Kim bilir nereye gitti? ‘Bu mermi, kurşun, kalkan uçaklar, helikopterler fıstık, leblebi mi dağıtıyor. Bunların hepsi para değil mi, ekonomi değil mi?’ denildi. Sahi Türkiye ne kazanmak için savaşa girdi?” ifadelerini kullanıyor.
“Sonunda para bitti” uyarısında bulunan Muratoğlu, şunları söylüyor:
“Saraylarından, uçaklarından, ejder meyveli içeceğinden, bilmem kaç metrekare halıdan, valilerin milyonlarca liralık arabalarından, diyanetin bitmeyen harcamalarından mı tasarruf edilecekti? Sınırsızca, umarsızca, hunharca yandaş şirketlere dağıtılan ihaleler, yap-işletdevret ile 20-25 yıllık ipotekler… Yolsuzluklar, hırsızlıklar… Sonunda para bitti! Har vurup harman savuran, milletten topladığı vergileri avuç avuç dağıtan İktidar dar gelirliye kırdı dümeni…”
Mevcut paranın artık partiyi doyurmaya yetmediğini söyleyen Muratoğlu, “Daha fazlası gerekiyor! Geliri artıracaksın da nasıl yapacaksın? Emeklilere sertçe dokunmak aynı zamanda AKP'nin siyasi hayatını noktalamak anlamına gelir. Ciddi anlamda oy kaybı getirir. ‘Batıyoruz’ itirafının yanında da ‘Partiyi kapatıyoruz’ demenin başka şeklidir” diyor.
AKP’nin Merkez Bankası’nın parasına da “çöktüğünü” ifade eden Muratoğlu, şöyle devam ediyor:
“Hazine'ye gelir olarak devrettiler. Bu durumu belki bir süre daha sürdürebilirler. Zira sürekliliği halinde Türk Lirası'nın değer kaybını, faiz, döviz ve enflasyonun yükselmesini önleyemezler. O zaman gelsin yine yeni vergiler! Kıdem tazminatlarına da el attılar mı, emeklilerden de hafifçe kırptılar mı, bu yılı idare ederler.
Medyayı ele geçirip yıllar yılı milleti ‘başarı’ palavrasıyla kandırdılar. Borca teşvik ettiler. Şimdi insanlar harcamak için değil, borçlarını ödemek için çalışıyor.”
[Samanyolu Haber] 26.2.2020
İddiaların Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) tarafından yalanlandığını hatırlatan Muratoğlu, “Bugün bunu yalanlarsın, yarın başkasını yürürlüğe sokarsın. Bu durum kaçınılmaz. Bağı, bahçeyi sattılar, sarı ineğe göz koydular. Kasada para kalmadı, nereden bulacaklar?” sorusunu yöneltiyor.
Muratoğlu, “Petrol mü bulduk? Hayır! Altın madeni mi keşfettik? O da değil! Elmas? Tık! O zaman nereden bulunacak bu kadar para? İktidar şimdi “gara gara” düşünüyor! Peki, buraya nasıl gelindi? Suriyelilere 40 milyar dolar harcandığı söylendi. Yalan tabii ki! Kim bilir nereye gitti? ‘Bu mermi, kurşun, kalkan uçaklar, helikopterler fıstık, leblebi mi dağıtıyor. Bunların hepsi para değil mi, ekonomi değil mi?’ denildi. Sahi Türkiye ne kazanmak için savaşa girdi?” ifadelerini kullanıyor.
“Sonunda para bitti” uyarısında bulunan Muratoğlu, şunları söylüyor:
“Saraylarından, uçaklarından, ejder meyveli içeceğinden, bilmem kaç metrekare halıdan, valilerin milyonlarca liralık arabalarından, diyanetin bitmeyen harcamalarından mı tasarruf edilecekti? Sınırsızca, umarsızca, hunharca yandaş şirketlere dağıtılan ihaleler, yap-işletdevret ile 20-25 yıllık ipotekler… Yolsuzluklar, hırsızlıklar… Sonunda para bitti! Har vurup harman savuran, milletten topladığı vergileri avuç avuç dağıtan İktidar dar gelirliye kırdı dümeni…”
Mevcut paranın artık partiyi doyurmaya yetmediğini söyleyen Muratoğlu, “Daha fazlası gerekiyor! Geliri artıracaksın da nasıl yapacaksın? Emeklilere sertçe dokunmak aynı zamanda AKP'nin siyasi hayatını noktalamak anlamına gelir. Ciddi anlamda oy kaybı getirir. ‘Batıyoruz’ itirafının yanında da ‘Partiyi kapatıyoruz’ demenin başka şeklidir” diyor.
AKP’nin Merkez Bankası’nın parasına da “çöktüğünü” ifade eden Muratoğlu, şöyle devam ediyor:
“Hazine'ye gelir olarak devrettiler. Bu durumu belki bir süre daha sürdürebilirler. Zira sürekliliği halinde Türk Lirası'nın değer kaybını, faiz, döviz ve enflasyonun yükselmesini önleyemezler. O zaman gelsin yine yeni vergiler! Kıdem tazminatlarına da el attılar mı, emeklilerden de hafifçe kırptılar mı, bu yılı idare ederler.
Medyayı ele geçirip yıllar yılı milleti ‘başarı’ palavrasıyla kandırdılar. Borca teşvik ettiler. Şimdi insanlar harcamak için değil, borçlarını ödemek için çalışıyor.”
[Samanyolu Haber] 26.2.2020
Bylock Mağdurları için Litvanya'da hukuk mücadelesi başladı
Human Rights Defenders e.V. (HRD) derneğinin ByLock verilerinin çalınması ile ilgili hukuki mücadelesi devam ediyor!
Bylock Mağdurları için Litvanya'da hukuk mücadelesi başladı
Almanya merkezli Human Rights Defenders (HRD) derneği, Erdoğan rejimi tarafından Gülen hareketi mensupları ve rejim muhaliflerine yapılan hukuksuzlukların ana gerekçesi olarak gösterilen ByLock mobil haberleşme verilerinin, MİT tarafından AB üyesi Litvanya’dan elde edilmesine ilişkin olarak, hukuki mücadelesini sürdürmeye devam ediyor.
Avrupa’da yaşayan bir ByLock mağduru bir kişinin şikayetini Litvanyalı Avukatlarla, Başsavcıya teslim eden HRD Başkanı Muammer Burtaçgiray, bir basın açıklaması yaptı .
Açıklamada Burtaçgitay “kişisel verileri satın almak veya çalmak, bu deliller ile suç uydurup hükümler vermek ve yüzbinlerce insanın mağduriyetine sebep olmak ulusal ve uluslararası yasalarca suçtur ve sorumlular en nihayetinde hukuk nezdinde uluslararası mahkemelerce hesap vermeli ve yargılanmalıdır, bu gerçeği Vilnius’dan bir kere daha haykırıyor ve HRD olarak konunun takipçisi olacağımızı tekrar ediyoruz.” dedi
İŞTE AÇIKLAMANIN TAM METNİ:
ByLock: Diktatörlüğün soykırım materyali dijital bir uygulama
Türkiye’de Erdoğan ve Ergenekon Terör Örgütü ortaklığı ile inşa edilen rejim, muhalifleri tutuklama gerekçelerini güçlendirme adına bir bahaneye ihtiyaç duymuşlardı. Bu ihtiyaca binaen, “ByLock “programının kriptolu, gizli, sadece Hizmet Hareketi mensuplarının bildiği, özel bir şekilde yüklenen bir program algısı oluşturduktan sonra bu programının 15 Temmuz darbe kalkışmasında da kullanıldığını iddia etmişlerdir.
Bu algının halk nezdinde kabulünü sağladıktan sonra herhangi bir kolluk görevi ve yetkisi bulunmayan Türk Milli İstihbarat Teşkilatı tarafından nasıl, nerede kimler tarafından hazırlandığı belli olmayan isim listeleri yargı birimlerine gönderilmiş, yargı birimleri tarafından ise bu listeler hiç bir şekilde sorgulanmadan terör örgütü üyeliğine delil olarak kabul edilmiştir.
ByLock programı Erdoğan Rejimi – “Erdonekon” ve medyasının iddia ettiği gibi 15 Temmuz darbe kalkışmasında kullanılmış olamaz, zira ByLock programı darbeden 5 ay önce Mart 2016 tarihinde kullanımdan kaldırılmış bir programdır. ByLock, herkese açık olarak AppStore ve GooglePlay Store’da yayınlanarak yaklaşık 600 bin kişi tarafından indirilmiş bir programdır. Gizemli, kriptolu bir canavar algısı oluşturulan ByLock programı bugün herkesin kullanageldiği WhatsApp, Viber, Line ve Tango gibi programlardan dahi basit yazılmış bir programdır.
ByLock verilerinin ne şekilde elde edildiği hakkında kesin ve net bir bilgi bulunmamaktadır. ByLock kayıtlarını ele geçirdiği iddia edilen MİT, Mahkemeler, Rejimin yandaş medyası, uygulamanın Serveri ve Serverin bulunduğu Litvanya’nın ilgili kuruluşları tamamıyla farklı beyanlarda bulunmuşlardır.
Türkiye MİT raporunda “... Teşkilata özgü teknik istihbarat usul, araç ve yöntemleri kullanılmak suretiyle ... elde edilmiştir” denilmektedir (MİT Raporu, 3.1 Dayanak ve Yöntem, sayfa: 12)
Türk istihbarat ve medyasının bu iddialarına karşılık, ByLock’a hizmet veren Cherry Server ise ByLock kullandıkları iddia edilerek haklarında yasal işlem başlatılanların müracaatlarına verdiği cevapta “kesinlikle ByLock verilerini kimseyle paylaşmadıklarını, satış işlemi olmadığı, Litvanya Yargısı tarafından kendilerinden herhangi bir bilgi talep edilmediği…” cevabını vermişlerdir.
Serveri Litvanya’da olan ByLock iletişim uygulamasına istinaden Türkiye’de yapılan toplu tutuklamalar ve zulümler üzerine Litvanya’da mukim İnsan Hakları İzleme Enstitüsü (HRMI) konuyu ele alması ve Litvanya Parlamentosuna başvurması üzerine Litvanya Meclisi Hukuk ve Hukuk Düzeni Komitesi’nde konu kapalı oturumda ele almış; Komite Başkanı, “Türkiye’nin sözkonusu verileri usulüne uygun olarak elde ettiğine dair bilgi bulunmadığını” açıklamıştır.
Kullanılmasının terör örgütü üyeliğine delil olarak kabul edilmesi ve kullanıcısı olduğu iddia edilen kişilerin kimlik bilgilerinin Uluslararası Hukuk normları ve İç Hukuka aykırı şekilde adli kolluk yetkisi olmayan istihbarat birimleri tarafından elde edilmesi ve bu verilerin idari ve adli soruşturmalarda ve yargılamalarda delil olarak kabul edilmesiyle Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile birlikte Avrupa Konseyi ve Avrupa Birliği Veri Koruma Mevzuatı ihlal edilmiştir.
Türkiye ve Litvanya Avrupa Konseyi üyesidir. Litvanya aynı zamanda Avrupa Birliği üyesidir. Hem Türkiye’nin hem de Litvanya’nın bahse konu sözleşmeler kapsamında kişilere ait veri ve dataların korunmasında uluslararası hukuk kapsamında sorumlulukları vardır.
Ayrıca kişilere ait kişisel bilgilerin hukuka aykırı şekilde elde edilmesi Türki-ye’nin de taraf olduğu Avrupa Konseyinde kişisel veriler 108. sayılı sözleşme-si yine aynı şekilde bu eylem Avrupa Birliği mevzuatında ise kişisel ver-ilerin korunmasını düzenleyen AB mevzuatında yer alan 95/46 sayılı Yönergesi, şeklinde sıralanabilecek Uluslararası Sözleşme ve Yönetmeliklere de aykırıdır.
Türkiye ve Litvanya’nın Ceza İşlerinde Karşılıklı Adli Yardım Avrupa Sözleşmesi’ne (CİKAYAS) ve bu sözleşmenin Ek 1. protokolüne taraf devletler olmalarına ve gerekli bilgilerin bu protokol çerçevesinde talep edilmesi gerektiği halde Türk soruşturma makamları, usulüne uygun isteme yerine yasadışı şekilde hackleme/satınalma/çalma yollarına tevessül etmişlerdir.
Bu nedenle aynı zamanda Uluslararası hukuk da ihlal edilmiştir. MİT in ByLock verilerini pazarlıkla satın alması da mümkün değildir. Çünkü bu veriler, kişilerin haberleşmesini içerdiğinden gizlidir ve serbest pazarda satışa sunulması mümkün değildir. Dolayısıyla serbest piyasada alım-satıma konu olamaz. ByLock’u indirmek ve kullanmak bizatihi suç teşkil eden bir durum değildir. Suç olduğuna ilişkin Türk Ceza Kanunu’nda bir yasal düzenlemede söz konusu değildir.
Delil, kanuna aykırı olarak elde edilmişse, ret olunur (m.206/2-a). Hükmün hukuka aykırı yöntemlerle elde edilen delile dayanması, hukuka kesin aykırılık sebebidir (m. 289). 2937 Sayılı MİT Teşkilat Kanununa göre MİT ancak casusluk suçlarında adli kolluk yetkisi kullanabilir. MİT’in adli kolluk yetkisi casusluk suçlar dışında yoktur. Bu nedenle MİT’in, idari görevi sırasında tesadüfen bulduğunu iddia ettiği bir suç delilini bekletmeksizin adli makamlara bildirmek zorundadır.
Ancak MİT “BYLOCK” verilerine iddia edildiği üzere Mayıs 2016’ da ulaşmasına rağmen yasal olarak yapması gerekeni yapmamıştır. MİT bu verileri görevi olmamasına ve bu konuda adli bir görevlendirme yapılmamasına rağmen 6 ay tutarak inceleme yapmıştır. Bu yetmezmiş gibi MİT; bir de teknik rapor hazırlamıştır.
Oysa bilirkişilik yasası ve CMK 63. maddesine göre bir görevlendirme de yoktur. MİT’in ByLock listesi ve teknik analiz raporu CMK 73 ve 134 gereğince hukuken bir anlam ifade etmez, yasak delildir. Yasal zincir takip edilmediği için ByLock’un yasal delil olması mümkün değildir. Yasal olarak BYLOCK listesi ve analiz raporu bu nedenle yok hükmündedir.
On binlerce kişinin bir sosyal iletişim uygulaması olan ByLock’a istinaden tutuklanması hakkında; birçok uluslararası kurum ve temsilcilerinden olan Danimarka Liberal Parti Üyesi Michael Aastrup, Bild Dergisi yazarı ve Alman Gazeteciler Birliği Başkanı Prof. Dr. Frank Überall ,Avrupa Parlamentosu eski üyesi Rebecca Harms, İnsan Hakları Gözlem Kurulu Yönetici Müdürü Kenneth Roth, Amnesty gibi Hak savunucusu Örgütleri, Bilişim Hakları aktivisti Aral Balkan gibi birçok kişi ve kurum basın veya sosyal medya aracılığı ile Teknoloji Uzmanı Daniel Walter ve bilişim firması FOX-İT Raporlarında özetle GooglePlay ve AppStore mağazalarında bulunan WhatsApp benzeri bir iletişim uygulaması indirmenin veya kullanmanın ter-ör örgütü üyeliğine delil olarak kabul edilmesinin hukuksuz, insan haklarına aykırı ve saçma olduğunu belirtmişlerdir.
2018 ve 2019 yıllarında BM raportörleri, çalışma grupları ve İnsan Hakları komitesi ByLock kullanılmasının suç olmadığı ve bu sebeple tutuklanan kişilerin serbest kalması gerektiğini belirten çok çeşitli kararlar almışlardır. Aynı şekilde ByLock, WhatsApp, Signal gibi uygulamaları kullanmanın suç olamayacağını, hâkim kararı olmadan alınan kişisel verilerin hak ihlali olduğu AİHM tarafından da karara bağlanmıştır.
Kişisel verileri satın almak veya çalmak, bu deliller ile suç uydurup hükümler vermek ve yüzbinlerce insanın mağduriyetine sebep olmak ulusal ve uluslararası yasalarca suçtur ve sorumlular en nihayetinde hukuk nezdinde uluslararası mahkemelerce hesap vermeli ve yargılanmalıdır.
Bu gerçeği bugün buradan Litvanya -Vilnius dan bir kere daha haykırıyor ve HRD olarak konunun takipçisi olacağımızı tekrar ediyoruz.
Kamuoyuna saygıyla duyururuz.
[Samanyolu Haber] 26.2.2020
Bylock Mağdurları için Litvanya'da hukuk mücadelesi başladı
Almanya merkezli Human Rights Defenders (HRD) derneği, Erdoğan rejimi tarafından Gülen hareketi mensupları ve rejim muhaliflerine yapılan hukuksuzlukların ana gerekçesi olarak gösterilen ByLock mobil haberleşme verilerinin, MİT tarafından AB üyesi Litvanya’dan elde edilmesine ilişkin olarak, hukuki mücadelesini sürdürmeye devam ediyor.
Avrupa’da yaşayan bir ByLock mağduru bir kişinin şikayetini Litvanyalı Avukatlarla, Başsavcıya teslim eden HRD Başkanı Muammer Burtaçgiray, bir basın açıklaması yaptı .
Açıklamada Burtaçgitay “kişisel verileri satın almak veya çalmak, bu deliller ile suç uydurup hükümler vermek ve yüzbinlerce insanın mağduriyetine sebep olmak ulusal ve uluslararası yasalarca suçtur ve sorumlular en nihayetinde hukuk nezdinde uluslararası mahkemelerce hesap vermeli ve yargılanmalıdır, bu gerçeği Vilnius’dan bir kere daha haykırıyor ve HRD olarak konunun takipçisi olacağımızı tekrar ediyoruz.” dedi
İŞTE AÇIKLAMANIN TAM METNİ:
ByLock: Diktatörlüğün soykırım materyali dijital bir uygulama
Türkiye’de Erdoğan ve Ergenekon Terör Örgütü ortaklığı ile inşa edilen rejim, muhalifleri tutuklama gerekçelerini güçlendirme adına bir bahaneye ihtiyaç duymuşlardı. Bu ihtiyaca binaen, “ByLock “programının kriptolu, gizli, sadece Hizmet Hareketi mensuplarının bildiği, özel bir şekilde yüklenen bir program algısı oluşturduktan sonra bu programının 15 Temmuz darbe kalkışmasında da kullanıldığını iddia etmişlerdir.
Bu algının halk nezdinde kabulünü sağladıktan sonra herhangi bir kolluk görevi ve yetkisi bulunmayan Türk Milli İstihbarat Teşkilatı tarafından nasıl, nerede kimler tarafından hazırlandığı belli olmayan isim listeleri yargı birimlerine gönderilmiş, yargı birimleri tarafından ise bu listeler hiç bir şekilde sorgulanmadan terör örgütü üyeliğine delil olarak kabul edilmiştir.
ByLock programı Erdoğan Rejimi – “Erdonekon” ve medyasının iddia ettiği gibi 15 Temmuz darbe kalkışmasında kullanılmış olamaz, zira ByLock programı darbeden 5 ay önce Mart 2016 tarihinde kullanımdan kaldırılmış bir programdır. ByLock, herkese açık olarak AppStore ve GooglePlay Store’da yayınlanarak yaklaşık 600 bin kişi tarafından indirilmiş bir programdır. Gizemli, kriptolu bir canavar algısı oluşturulan ByLock programı bugün herkesin kullanageldiği WhatsApp, Viber, Line ve Tango gibi programlardan dahi basit yazılmış bir programdır.
ByLock verilerinin ne şekilde elde edildiği hakkında kesin ve net bir bilgi bulunmamaktadır. ByLock kayıtlarını ele geçirdiği iddia edilen MİT, Mahkemeler, Rejimin yandaş medyası, uygulamanın Serveri ve Serverin bulunduğu Litvanya’nın ilgili kuruluşları tamamıyla farklı beyanlarda bulunmuşlardır.
Türkiye MİT raporunda “... Teşkilata özgü teknik istihbarat usul, araç ve yöntemleri kullanılmak suretiyle ... elde edilmiştir” denilmektedir (MİT Raporu, 3.1 Dayanak ve Yöntem, sayfa: 12)
Türk istihbarat ve medyasının bu iddialarına karşılık, ByLock’a hizmet veren Cherry Server ise ByLock kullandıkları iddia edilerek haklarında yasal işlem başlatılanların müracaatlarına verdiği cevapta “kesinlikle ByLock verilerini kimseyle paylaşmadıklarını, satış işlemi olmadığı, Litvanya Yargısı tarafından kendilerinden herhangi bir bilgi talep edilmediği…” cevabını vermişlerdir.
Serveri Litvanya’da olan ByLock iletişim uygulamasına istinaden Türkiye’de yapılan toplu tutuklamalar ve zulümler üzerine Litvanya’da mukim İnsan Hakları İzleme Enstitüsü (HRMI) konuyu ele alması ve Litvanya Parlamentosuna başvurması üzerine Litvanya Meclisi Hukuk ve Hukuk Düzeni Komitesi’nde konu kapalı oturumda ele almış; Komite Başkanı, “Türkiye’nin sözkonusu verileri usulüne uygun olarak elde ettiğine dair bilgi bulunmadığını” açıklamıştır.
Kullanılmasının terör örgütü üyeliğine delil olarak kabul edilmesi ve kullanıcısı olduğu iddia edilen kişilerin kimlik bilgilerinin Uluslararası Hukuk normları ve İç Hukuka aykırı şekilde adli kolluk yetkisi olmayan istihbarat birimleri tarafından elde edilmesi ve bu verilerin idari ve adli soruşturmalarda ve yargılamalarda delil olarak kabul edilmesiyle Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile birlikte Avrupa Konseyi ve Avrupa Birliği Veri Koruma Mevzuatı ihlal edilmiştir.
Türkiye ve Litvanya Avrupa Konseyi üyesidir. Litvanya aynı zamanda Avrupa Birliği üyesidir. Hem Türkiye’nin hem de Litvanya’nın bahse konu sözleşmeler kapsamında kişilere ait veri ve dataların korunmasında uluslararası hukuk kapsamında sorumlulukları vardır.
Ayrıca kişilere ait kişisel bilgilerin hukuka aykırı şekilde elde edilmesi Türki-ye’nin de taraf olduğu Avrupa Konseyinde kişisel veriler 108. sayılı sözleşme-si yine aynı şekilde bu eylem Avrupa Birliği mevzuatında ise kişisel ver-ilerin korunmasını düzenleyen AB mevzuatında yer alan 95/46 sayılı Yönergesi, şeklinde sıralanabilecek Uluslararası Sözleşme ve Yönetmeliklere de aykırıdır.
Türkiye ve Litvanya’nın Ceza İşlerinde Karşılıklı Adli Yardım Avrupa Sözleşmesi’ne (CİKAYAS) ve bu sözleşmenin Ek 1. protokolüne taraf devletler olmalarına ve gerekli bilgilerin bu protokol çerçevesinde talep edilmesi gerektiği halde Türk soruşturma makamları, usulüne uygun isteme yerine yasadışı şekilde hackleme/satınalma/çalma yollarına tevessül etmişlerdir.
Bu nedenle aynı zamanda Uluslararası hukuk da ihlal edilmiştir. MİT in ByLock verilerini pazarlıkla satın alması da mümkün değildir. Çünkü bu veriler, kişilerin haberleşmesini içerdiğinden gizlidir ve serbest pazarda satışa sunulması mümkün değildir. Dolayısıyla serbest piyasada alım-satıma konu olamaz. ByLock’u indirmek ve kullanmak bizatihi suç teşkil eden bir durum değildir. Suç olduğuna ilişkin Türk Ceza Kanunu’nda bir yasal düzenlemede söz konusu değildir.
Delil, kanuna aykırı olarak elde edilmişse, ret olunur (m.206/2-a). Hükmün hukuka aykırı yöntemlerle elde edilen delile dayanması, hukuka kesin aykırılık sebebidir (m. 289). 2937 Sayılı MİT Teşkilat Kanununa göre MİT ancak casusluk suçlarında adli kolluk yetkisi kullanabilir. MİT’in adli kolluk yetkisi casusluk suçlar dışında yoktur. Bu nedenle MİT’in, idari görevi sırasında tesadüfen bulduğunu iddia ettiği bir suç delilini bekletmeksizin adli makamlara bildirmek zorundadır.
Ancak MİT “BYLOCK” verilerine iddia edildiği üzere Mayıs 2016’ da ulaşmasına rağmen yasal olarak yapması gerekeni yapmamıştır. MİT bu verileri görevi olmamasına ve bu konuda adli bir görevlendirme yapılmamasına rağmen 6 ay tutarak inceleme yapmıştır. Bu yetmezmiş gibi MİT; bir de teknik rapor hazırlamıştır.
Oysa bilirkişilik yasası ve CMK 63. maddesine göre bir görevlendirme de yoktur. MİT’in ByLock listesi ve teknik analiz raporu CMK 73 ve 134 gereğince hukuken bir anlam ifade etmez, yasak delildir. Yasal zincir takip edilmediği için ByLock’un yasal delil olması mümkün değildir. Yasal olarak BYLOCK listesi ve analiz raporu bu nedenle yok hükmündedir.
On binlerce kişinin bir sosyal iletişim uygulaması olan ByLock’a istinaden tutuklanması hakkında; birçok uluslararası kurum ve temsilcilerinden olan Danimarka Liberal Parti Üyesi Michael Aastrup, Bild Dergisi yazarı ve Alman Gazeteciler Birliği Başkanı Prof. Dr. Frank Überall ,Avrupa Parlamentosu eski üyesi Rebecca Harms, İnsan Hakları Gözlem Kurulu Yönetici Müdürü Kenneth Roth, Amnesty gibi Hak savunucusu Örgütleri, Bilişim Hakları aktivisti Aral Balkan gibi birçok kişi ve kurum basın veya sosyal medya aracılığı ile Teknoloji Uzmanı Daniel Walter ve bilişim firması FOX-İT Raporlarında özetle GooglePlay ve AppStore mağazalarında bulunan WhatsApp benzeri bir iletişim uygulaması indirmenin veya kullanmanın ter-ör örgütü üyeliğine delil olarak kabul edilmesinin hukuksuz, insan haklarına aykırı ve saçma olduğunu belirtmişlerdir.
2018 ve 2019 yıllarında BM raportörleri, çalışma grupları ve İnsan Hakları komitesi ByLock kullanılmasının suç olmadığı ve bu sebeple tutuklanan kişilerin serbest kalması gerektiğini belirten çok çeşitli kararlar almışlardır. Aynı şekilde ByLock, WhatsApp, Signal gibi uygulamaları kullanmanın suç olamayacağını, hâkim kararı olmadan alınan kişisel verilerin hak ihlali olduğu AİHM tarafından da karara bağlanmıştır.
Kişisel verileri satın almak veya çalmak, bu deliller ile suç uydurup hükümler vermek ve yüzbinlerce insanın mağduriyetine sebep olmak ulusal ve uluslararası yasalarca suçtur ve sorumlular en nihayetinde hukuk nezdinde uluslararası mahkemelerce hesap vermeli ve yargılanmalıdır.
Bu gerçeği bugün buradan Litvanya -Vilnius dan bir kere daha haykırıyor ve HRD olarak konunun takipçisi olacağımızı tekrar ediyoruz.
Kamuoyuna saygıyla duyururuz.
[Samanyolu Haber] 26.2.2020
Can Ataklı’dan Erdoğan’a deprem eleştirisi: Sen ne yaptın lan!
Van depremi sonrası Tele 1 televizyonunda yaptığı yayında, deprem vergileri üzerinden Adalet ve Kalınma Partisi (AKP) lideri ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı eleştiren Can Ataklı, oldukça sert bir dil kullandı. Bu sözlerden sonra İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, Ataklı hakkında ''Cumhurbaşkanına hakaret'' iddiası ile soruşturma başlattı.
Can Ataklı’dan Erdoğan’a deprem eleştirisi: “Sen ne yaptın lan!”
Gazeteci Can Ataklı Tele 1’de yayınlanan sabah programında, Van’da 9 cana mal olan depremi ele aldı.
Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ı deprem vergileri üzerinden eleştiren Ataklı, “Kime ne harcadınız? Benim param. Paramı sormayayım mı? Hadi Atatürk Cumhuriyetiydi onlar yapmadı. Sen ne yaptın lan. 17 yıldır oradasın yine su basıyor, yine yangın, yine depremde yıkılıyor. Beceremediniz gitti.” ifadelerini kullandı.
SAVCILIKTAN JET SORUŞTURMA
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca, gazeteci Can Ataklı'nın bir televizyon kanalında sunduğu programdaki ifadeleri incelendi.
Başsavcılık, söz konusu ifadelerde hakaret içerikli sözlerin yer alması üzerine Ataklı hakkında, ''Cumhurbaşkanına hakaret'' iddiası ile soruşturma açtı.
[Samanyolu Haber] 26.2.2020
Can Ataklı’dan Erdoğan’a deprem eleştirisi: “Sen ne yaptın lan!”
Gazeteci Can Ataklı Tele 1’de yayınlanan sabah programında, Van’da 9 cana mal olan depremi ele aldı.
Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ı deprem vergileri üzerinden eleştiren Ataklı, “Kime ne harcadınız? Benim param. Paramı sormayayım mı? Hadi Atatürk Cumhuriyetiydi onlar yapmadı. Sen ne yaptın lan. 17 yıldır oradasın yine su basıyor, yine yangın, yine depremde yıkılıyor. Beceremediniz gitti.” ifadelerini kullandı.
SAVCILIKTAN JET SORUŞTURMA
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca, gazeteci Can Ataklı'nın bir televizyon kanalında sunduğu programdaki ifadeleri incelendi.
Başsavcılık, söz konusu ifadelerde hakaret içerikli sözlerin yer alması üzerine Ataklı hakkında, ''Cumhurbaşkanına hakaret'' iddiası ile soruşturma açtı.
[Samanyolu Haber] 26.2.2020
AKP'lilerin uykusunu kaçıracak anket
Anketlere artık güvenmediğini söyleyen Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri Recep Tayyip Erdoğan'ın canını sıkacak bir sonuç daha geldi.
Korkusuz gazetesi yazarı Ahmet Takan bugün yayımlanan makalesinde son anketlere değindi ve Adalet ve Kalkınma Partisi'nin (AKP) sonuçlardan oldukça rahatsız olduğunu yazdı.
AREA anketine göre AKP ve Erdoğan'ın oyları düşmeye devam ediyor.
Takan'ın makalesinde ilgili bölüm şöyle:
(...)
Siyasiler kendi iç kavgaları ve kendilerine has sorunları uğraşırken vatandaşın sorunları ne?.. Vatandaşın öncelikleri ile siyasilerin öncelikleri uyuşuyor mu?..
Araştırma şirketi AREA’nın bu ay içinde yaptığı geniş ölçekli ve çok başlıklı anketi inceledim. AREA’nın anketlerini son mahalli seçimler sırasında yakından takip etmiştim.
Seçim öncesinde yaptıkları çalışmalar ve değerlendirmeler 31 Mart 2019 sandığından çıkan sonuçlara çok yakındı. Ankara ve İstanbul’da yanılmadılar.
Yorum yapmayacağım. Sadece, ilginç bulduğum konu başlıkları ve sonuçlarını vereceğim;
Türkiye’nin yönetim sistemi ile ilgili bir referandum yapılsa oy verme tercihiniz ne olurdu? (Yüzde)
Toplam seçmen üzerinden dağılım:
Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi: 40,3
Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem: 48,9
Kararsız/Sandığa gitmem: 10,9
Bu pazar Cumhurbaşkanlığı Seçimi olsa R. Tayyip Erdoğan’a oy verme davranışınız nasıl olur? (Yüzde)
Oy veririm: 37,6
Kararsız kalırım: 12,8
Oy vermem: 49,6
Sizce, Türkiye’nin en önemli sorunu nedir? (Yüzde)
Ekonomi/ hayat pahalılığı/ yoksulluk: 45,7
İşsizlik: 11,3
PKK/Terör: 9,6
Suriyeli göçmenler: 8,9
Adalet, hukuk sisteminin eksiklikleri: 4,3
Eğitim sistemi/eğitimsizlik: 3,8
Hükümetin kötü yönetimi: 3,2
Muhalefet:1,1
Hükümetin dış politika yönetimi: 1,1
Eşitsizlik: 0,9
Ahlaki sorunlar: 0,7
Sağlık sektöründeki sorunlar: 0,6
Kadına şiddet: 0,6
Yolsuzluk/ hırsızlık: 0,5
Diğer: 3,0
Fikir belirtmeyen 4,7
Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ni nasıl değerlendiriyorsunuz? (Yüzde)
Başarılı: 39,6
Başarısız: 53,4
Fikir belirtmeyen:7,0
Aşağıda belirtilen politikalarla ilgili hükümetin performansını nasıl buluyorsunuz? (Yüzde )
Sağlık politikası:
Başarılı: 52,4
Başarısız: 43,6
Fikir belirtmeyen: 4,0
Terörle mücadele:
Başarılı: 52,1
Başarısız: 44,0
Fikir belirtmeyen: 3,9
Dış politika:
Başarılı: 40,0
Başarısız: 48,3
Fikir belirtmeyen: 11,7
AB politikası:
Başarılı: 36,5
Başarısız: 49,3
Fikir belirtmeyen: 14,1
Eğitim politikası
Başarılı: 35,3
Başarısız: 60,8
Fikir belirtmeyen: 3,8
Suriye politikası:
Başarılı: 30,9
Başarısız: 60,5
Fikir belirtmeyen: 8,6
Yolsuzlukla mücadele:
Başarılı: 29,1
Başarısız: 63,3
Fikir belirtmeyen: 7,5
Tarım ve hayvancılık politikası:
Başarılı: 25,6
Başarısız: 66,1
Fikir belirtmeyen: 8,3
İstihdam politikası:
Başarılı: 15,9
Başarısız: 71,0
Fikir belirtmeyen: 13,1
Ekonomi politikası:
Başarılı: 14,9
Başarısız: 79,5
Fikir belirtmeyen: 5,6
[Samanyolu Haber] 26.2.2020
Korkusuz gazetesi yazarı Ahmet Takan bugün yayımlanan makalesinde son anketlere değindi ve Adalet ve Kalkınma Partisi'nin (AKP) sonuçlardan oldukça rahatsız olduğunu yazdı.
AREA anketine göre AKP ve Erdoğan'ın oyları düşmeye devam ediyor.
Takan'ın makalesinde ilgili bölüm şöyle:
(...)
Siyasiler kendi iç kavgaları ve kendilerine has sorunları uğraşırken vatandaşın sorunları ne?.. Vatandaşın öncelikleri ile siyasilerin öncelikleri uyuşuyor mu?..
Araştırma şirketi AREA’nın bu ay içinde yaptığı geniş ölçekli ve çok başlıklı anketi inceledim. AREA’nın anketlerini son mahalli seçimler sırasında yakından takip etmiştim.
Seçim öncesinde yaptıkları çalışmalar ve değerlendirmeler 31 Mart 2019 sandığından çıkan sonuçlara çok yakındı. Ankara ve İstanbul’da yanılmadılar.
Yorum yapmayacağım. Sadece, ilginç bulduğum konu başlıkları ve sonuçlarını vereceğim;
Türkiye’nin yönetim sistemi ile ilgili bir referandum yapılsa oy verme tercihiniz ne olurdu? (Yüzde)
Toplam seçmen üzerinden dağılım:
Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi: 40,3
Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem: 48,9
Kararsız/Sandığa gitmem: 10,9
Bu pazar Cumhurbaşkanlığı Seçimi olsa R. Tayyip Erdoğan’a oy verme davranışınız nasıl olur? (Yüzde)
Oy veririm: 37,6
Kararsız kalırım: 12,8
Oy vermem: 49,6
Sizce, Türkiye’nin en önemli sorunu nedir? (Yüzde)
Ekonomi/ hayat pahalılığı/ yoksulluk: 45,7
İşsizlik: 11,3
PKK/Terör: 9,6
Suriyeli göçmenler: 8,9
Adalet, hukuk sisteminin eksiklikleri: 4,3
Eğitim sistemi/eğitimsizlik: 3,8
Hükümetin kötü yönetimi: 3,2
Muhalefet:1,1
Hükümetin dış politika yönetimi: 1,1
Eşitsizlik: 0,9
Ahlaki sorunlar: 0,7
Sağlık sektöründeki sorunlar: 0,6
Kadına şiddet: 0,6
Yolsuzluk/ hırsızlık: 0,5
Diğer: 3,0
Fikir belirtmeyen 4,7
Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ni nasıl değerlendiriyorsunuz? (Yüzde)
Başarılı: 39,6
Başarısız: 53,4
Fikir belirtmeyen:7,0
Aşağıda belirtilen politikalarla ilgili hükümetin performansını nasıl buluyorsunuz? (Yüzde )
Sağlık politikası:
Başarılı: 52,4
Başarısız: 43,6
Fikir belirtmeyen: 4,0
Terörle mücadele:
Başarılı: 52,1
Başarısız: 44,0
Fikir belirtmeyen: 3,9
Dış politika:
Başarılı: 40,0
Başarısız: 48,3
Fikir belirtmeyen: 11,7
AB politikası:
Başarılı: 36,5
Başarısız: 49,3
Fikir belirtmeyen: 14,1
Eğitim politikası
Başarılı: 35,3
Başarısız: 60,8
Fikir belirtmeyen: 3,8
Suriye politikası:
Başarılı: 30,9
Başarısız: 60,5
Fikir belirtmeyen: 8,6
Yolsuzlukla mücadele:
Başarılı: 29,1
Başarısız: 63,3
Fikir belirtmeyen: 7,5
Tarım ve hayvancılık politikası:
Başarılı: 25,6
Başarısız: 66,1
Fikir belirtmeyen: 8,3
İstihdam politikası:
Başarılı: 15,9
Başarısız: 71,0
Fikir belirtmeyen: 13,1
Ekonomi politikası:
Başarılı: 14,9
Başarısız: 79,5
Fikir belirtmeyen: 5,6
[Samanyolu Haber] 26.2.2020
Türkiye’de evlenenlerin oranı azalırken, boşananların oranı artıyor
Boşanan çiftlerin sayısı 2018 yılında 143 bin 573 iken 2019 yılında 155 bin 47’ye çıktı. Bin nüfus başına düşen boşanma sayısını ifade eden kaba boşanma hızı binde 1.88 olarak gerçekleşti.
Türkiye’de evlenen çiftlerin sayısı 2018’e göre yüzde 2.3 azalırken, boşanan çiftlerin oranı yüzde 8 arttı. 2019’da boşanmaların yüzde 36’sı evliliğin ilk beş yılı içinde gerçekleşti.
TÜİK’in verilerine göre evlenen çiftlerin sayısı 2018 yılında 554 bin 389 iken 2019 yılında yüzde 541 bin 424’e indi. Bin nüfus başına düşen evlenme sayısını ifade eden kaba evlenme hızı binde 6.56 olarak gerçekleşti.
Boşanan çiftlerin sayısı 2018 yılında 143 bin 573 iken 2019 yılında 155 bin 47’ye çıktı. Bin nüfus başına düşen boşanma sayısını ifade eden kaba boşanma hızı binde 1.88 olarak gerçekleşti.
Erkeklerde ortalama evlilik yaşı 27.9, kadınlarda 25.0
Yıllara göre ortalama ilk evlenme yaşı incelendiğinde her iki cinsiyette de ilk evlenme yaşının arttığı görüldü. Ortalama ilk evlenme yaşı 2019 yılında erkeklerde 27.9 iken kadınlarda 25 olarak kayda geçti. Erkek ile kadın arasındaki ortalama ilk evlenme yaş farkı ise 2.9 yaş.
Evlenme hızının 2019 yılında en yüksek olduğu il, binde 7.89 ile Aksaray. Bu ili binde 7.86 ile Adıyaman, binde 7.77 ile Kilis izledi. Kaba evlenme hızının en düşük olduğu il ise binde 4.45 ile Gümüşhane. Bu ili binde 4.93 ile Tunceli, binde 5.19 ile Bayburt izledi.
AB’yle kıyas
Avrupa Birliği (AB) üyesi 28 ülkede evlenme hızları incelendiğinde 2017 yılında en yüksek evlenme hızı ülke binde 7.5 ile Litvanya’da görüldü. Litvanya’yı binde 7.3 ile Romanya ve binde 7.1 ile Türkiye izledi. En düşük evlenme hızı ise binde 3.1 ile Slovenya’da.
AB üyesi 28 ülkede kaba boşanma hızları incelendiğinde 2017 yılında en yüksek kaba boşanma hızı binde 3.1 ile Letonya, en düşük kaba boşanma hızı ise binde 0.7 ile Malta ve İrlanda’da gözlendi. Kaba boşanma hızı 2017 yılında binde 1.6 olan Türkiye, AB üyesi 12 ülkeyle beraber Avrupa Birliği ortalamasının altında yer aldı.
Yabancı gelin sayısı artıyor, en çok gelin Suriyeli
Toplam evlenmeler içinde yabancı kişiler ile evlenme oranları yıllara göre incelendiğinde yabancı damat oranına göre yabancı gelin oranı arttı. Yabancı gelinlerin sayısı 2019 yılında 23 bin 264 olup toplam gelinlerin yüzde 4.3’ünü oluştururken yabancı damatların sayısı 4 bin 580’le toplam damatların yüzde 0.8’ini oluşturdu.
Yabancı damatlar uyruklarına göre incelendiğinde yüzde 31.0 ile Almanlar birinci sırada yer aldı. Almanları yüzde 16.4 ile Suriyeliler ve yüzde 6.8 ile Avusturyalılar izledi.
Yabancı gelinler uyruklarına göre incelendiğinde yüzde 14.5 ile Suriyeliler birinci sırada. Suriyelileri yüzde 11.7 ile Azeriler ve yüzde 10.5 ile Almanlar izledi.
Boşanma hızında İzmir ilk sırada
Boşanma hızının 2019 yılında en yüksek olduğu il, binde 2.95 ile İzmir. Bu ili binde 2.88 ile Antalya, binde 2.71 ile Muğla izledi. Boşanma hızının en düşük olduğu il ise binde 0.25 ile Hakkari. Bu ili binde 0.33 ile Siirt ve Muş izledi.
Boşanmaların yüzde 36.0’ı evliliğin ilk beş yılda
2019 yılında boşanmaların yüzde 36.0’ı evliliğin ilk beş, yüzde 20.6’sı ise evliliğin altı ila 10’uncu yılı içinde gerçekleşti.
2019 yılında 155 bin 47 çift boşanırken 139 bin 660 çocuk velayete verildi. Çocukların velayetinin yüzde 76’sı anneye, yüzde 24’ü babaya verildi. Velayete verilen çocuklara 18 yaş altı çocuklar ile 18 yaş üstü engelli çocuklar dahil.
[Samanyolu Haber] 26.2.2020
Türkiye’de evlenen çiftlerin sayısı 2018’e göre yüzde 2.3 azalırken, boşanan çiftlerin oranı yüzde 8 arttı. 2019’da boşanmaların yüzde 36’sı evliliğin ilk beş yılı içinde gerçekleşti.
TÜİK’in verilerine göre evlenen çiftlerin sayısı 2018 yılında 554 bin 389 iken 2019 yılında yüzde 541 bin 424’e indi. Bin nüfus başına düşen evlenme sayısını ifade eden kaba evlenme hızı binde 6.56 olarak gerçekleşti.
Boşanan çiftlerin sayısı 2018 yılında 143 bin 573 iken 2019 yılında 155 bin 47’ye çıktı. Bin nüfus başına düşen boşanma sayısını ifade eden kaba boşanma hızı binde 1.88 olarak gerçekleşti.
Erkeklerde ortalama evlilik yaşı 27.9, kadınlarda 25.0
Yıllara göre ortalama ilk evlenme yaşı incelendiğinde her iki cinsiyette de ilk evlenme yaşının arttığı görüldü. Ortalama ilk evlenme yaşı 2019 yılında erkeklerde 27.9 iken kadınlarda 25 olarak kayda geçti. Erkek ile kadın arasındaki ortalama ilk evlenme yaş farkı ise 2.9 yaş.
Evlenme hızının 2019 yılında en yüksek olduğu il, binde 7.89 ile Aksaray. Bu ili binde 7.86 ile Adıyaman, binde 7.77 ile Kilis izledi. Kaba evlenme hızının en düşük olduğu il ise binde 4.45 ile Gümüşhane. Bu ili binde 4.93 ile Tunceli, binde 5.19 ile Bayburt izledi.
AB’yle kıyas
Avrupa Birliği (AB) üyesi 28 ülkede evlenme hızları incelendiğinde 2017 yılında en yüksek evlenme hızı ülke binde 7.5 ile Litvanya’da görüldü. Litvanya’yı binde 7.3 ile Romanya ve binde 7.1 ile Türkiye izledi. En düşük evlenme hızı ise binde 3.1 ile Slovenya’da.
AB üyesi 28 ülkede kaba boşanma hızları incelendiğinde 2017 yılında en yüksek kaba boşanma hızı binde 3.1 ile Letonya, en düşük kaba boşanma hızı ise binde 0.7 ile Malta ve İrlanda’da gözlendi. Kaba boşanma hızı 2017 yılında binde 1.6 olan Türkiye, AB üyesi 12 ülkeyle beraber Avrupa Birliği ortalamasının altında yer aldı.
Yabancı gelin sayısı artıyor, en çok gelin Suriyeli
Toplam evlenmeler içinde yabancı kişiler ile evlenme oranları yıllara göre incelendiğinde yabancı damat oranına göre yabancı gelin oranı arttı. Yabancı gelinlerin sayısı 2019 yılında 23 bin 264 olup toplam gelinlerin yüzde 4.3’ünü oluştururken yabancı damatların sayısı 4 bin 580’le toplam damatların yüzde 0.8’ini oluşturdu.
Yabancı damatlar uyruklarına göre incelendiğinde yüzde 31.0 ile Almanlar birinci sırada yer aldı. Almanları yüzde 16.4 ile Suriyeliler ve yüzde 6.8 ile Avusturyalılar izledi.
Yabancı gelinler uyruklarına göre incelendiğinde yüzde 14.5 ile Suriyeliler birinci sırada. Suriyelileri yüzde 11.7 ile Azeriler ve yüzde 10.5 ile Almanlar izledi.
Boşanma hızında İzmir ilk sırada
Boşanma hızının 2019 yılında en yüksek olduğu il, binde 2.95 ile İzmir. Bu ili binde 2.88 ile Antalya, binde 2.71 ile Muğla izledi. Boşanma hızının en düşük olduğu il ise binde 0.25 ile Hakkari. Bu ili binde 0.33 ile Siirt ve Muş izledi.
Boşanmaların yüzde 36.0’ı evliliğin ilk beş yılda
2019 yılında boşanmaların yüzde 36.0’ı evliliğin ilk beş, yüzde 20.6’sı ise evliliğin altı ila 10’uncu yılı içinde gerçekleşti.
2019 yılında 155 bin 47 çift boşanırken 139 bin 660 çocuk velayete verildi. Çocukların velayetinin yüzde 76’sı anneye, yüzde 24’ü babaya verildi. Velayete verilen çocuklara 18 yaş altı çocuklar ile 18 yaş üstü engelli çocuklar dahil.
[Samanyolu Haber] 26.2.2020
Terbiyedeki Hassasiyeti Devam Ettirme [Safvet Senih]
Terbiyedeki titizliği ve hassasiyeti devam ettirme konusunda M. Fethullah Gülen Hocaefendi diyor ki:
“Bir hakikati, bir düşünceyi ikame etmek, yerleştirmek başkadır, devam ettirmek daha başkadır. Bin bir ihtimamla teessüs ettirilmiş (kurulmuş, ortaya konulmuş) nice mefkure ve ona bağlı müessese vardır ki, kuruluş ve işleyiş şartları itibarıyla herhangi bir husus söz konusu olmasa da, devam adına, gerekli olan HASSASİYET gösterilemediğinden iki adım ileriye gidilememiş; hatta bir kısım haleflerin şerri (kurucuların yerine geçen şerli kimseler, sonradan gelen kötüler) yüzünden, müessesenin kuruluşu ile yıkılış sürecinin başlaması bir olmuştur.
“Evet bir şeyi inşa etmek çok önemlidir. Ne var ki, inşâ edilen her ne ise onun devam ettirilmesi ve geliştirilmesi ondan daha önemlidir. İlk Müslümanlar (Sahabeler, Tâbiin ve Tebe-i Tâbiin nesli) daha sonra da Osmanlılar, bir toplumu ayakta tutabilecek dinamiklerin cemiyete mâl olması, sonra da korunup kollanması mevzuunda fevkalâde titiz davranmış aklî, mantıkî, hissî hiçbir boşluğa meydan vermedikleri gibi, bilip inandıklarını hayata geçirme konusunda da asla kusur etmemişlerdi. Elbette bununla ferdî kusurları kasdetmiyorum. Maksadım sıhhatli toplum ve onun isitikbal vadetmesi için gerekli olan esaslardır. Daha sonraları ise, bizim gibi bazı mirasyediler veya meselenin ruhunu bilmeyenler veya İslamî konuları sadece bir yönüyle ele alanlar işi temelinden bozduk ve bize emanet edilen tarihî mirası geliştiremedik, hatta bir mânâda kuruttuk.”
Nâfile ibadetlerin ihyasında bile “Edvemühâ ve in kalle yani az bile olsa onların devam ettirilmesi” esas alınıyor. Demek ki, bütün mesele DEVAMLILIK… Öze-köke bağlı olarak devamlı olma… Ağaç kökü ile gürler… Hocaefendi’nin 1966’da hafta sonrası ikişer-üçer saat süren Tehzib-i Ahlâk isimli sohbet-i cânanlarında hep üzerinde durduğu SİYER FELSEFESİ idi. Asrı saadette meseleler nasıl anlaşılmış ve nasıl yaşanmıştır. Bu prototip uygulamalar, günümüzde nasıl anlaşılmalı ve nasıl yaşanmalıdır. Yani Kitap ve Sünnet bugün bize ne diyor? Temeli Kitap ve Sünnet ile oluşturulmayan ve bu temel üzerine kurulan bir binanın, karkasında Kitap-Sünnet üzerine inşâ edilmez ise, o Hizmet ve Hareketlerin fiyasko işe neticelenmesi mukadderdir. Yani kuruluş temeli üzerine aynı hassasiyetle Kitap ve Sünnet üzere devam ettirilmesi gerekir.
Hocaanne ve Ailesi kitabında ifade edildiği gibi; “1930’lu ve 1940’lı yıllarda Refia Hocaannenin, Kur’an öğretme hizmeti ve gayretine, çevresiyle ilişkilerine, hayatının son dönemini geçirdiği İzmir’deki çevresiyle olan münasebetlerine baktığımızda, Hizmet Hareketi içindeki GÖNÜLLÜ KADINLARIN daha sistematik bir şekilde yürüttüğü faaliyetlerin numunelerini de görebiliyoruz. Korucuk köyünde, zor şartlara rağmen talebe yetiştirilmesi, yetimi, düşkünü gözetmesi, misafir ağırlaması, çocukların terbiyesi, kul hakkına riayeti, sahip olduğu iyi herşeyi çevresiyle paylaşması, diktiği-ördüğü eşyaları muhtaçlara hediye etmesi… Bu davranışların âdeta bir tohum hükmüne geçtiğini görüyoruz. Tek başına bütün bu hizmetleri başlatmış, nasıl yapılacağını çevresindekilere öğretmiş ve mümin kadınların önüne bir YOL AÇMIŞTI. Sonraki yıllarda tanzim ettiği aile ortamına ve hayat tarzına baktığımızda da, yeni zorluklarda, yeni vazifelerde bir kadının durması gereken konumu, aile büyüğü olarak idareciliği, hakka riayeti, kul hakkını gözetmesini, gönül almayı, insanı tanıyıp huy ve kabiliyetlerine göre yönlendirmeyi görüyoruz. Onu tanıyanlar Hocaefendi gibi bir evladının olmasına şaşırmıyordu.”
Şerrü’l-Halef Olmama
“Kur’an-ı Kerim’de, ‘Kitap’ta MERYEM’i de an!; Kitap’ta İBRAHİM’i de an!; Kitap’ta MUSA’yı da an!; Kitap’ta İSMAİL’i de an!; Kitap’ta İDRİS’i de an…” şeklinde, çeşitli nebîlerin durumlarını bize peşi peşine sıralayan âyet-i kerimeler bulunmaktadır. (Meryem Suresi, 19/ 16, 41, 51, 54, 56) Kur’an-ı Kerim, Meryem suresinde bu seçkin insanların hususiyetleriyle beraber açtıkları çığırları da anlattıktan sonra şöyle buyurur: ‘Nihayet onların peşinde öyle bir nesil geldi ki, bunlar namazı zâyi ettiler; nefislerinin arzularına uydular. İşte bu yüzden de sapıklıklarının cezasını çekecekler.’ (Meryem Suresi, 19/59)
“İşin mebdeinde Hz. Nuh, Hz. Adem, Hz. Mesih, hatta Hz. Ruh-ı Seyyidi’l-Enâm Muhammed Mustafa (S.A.S.) olabilir. Şayet onlardan sonra gelenler şerrü’l-halef, yani onlara ters dönmüş, dolayısıyla da namazı zâyi eden –dikkat edilirse, namazı terk eden demiyor- kılarken kılmıyor sayılan, Allah’a yakınlık vesilelerini uzaklık unsurları gibi kullanan, huzurda gaybubet yaşayan; bu yetmiyormuş gibi kalkıp şehvetlerine yani cismanî arzularına uyan, dini kendi hevâsına göre yaşayan kimseler ise, yolun başlangıcındaki büyük insanların büyüklüklerinden yararlanmaları mümkün değildir.
“Bizden evvelkilerin kaybettiği aynı noktada biz de kaybetme durumuyla yüz yüzeyiz. Namaz kılmak ağır geldiği için NAMAZSIZ BİR MÜSLÜMANLIK, oruç zor olduğu için ORUÇSUZ İSLÂMİYET ve cismânî arzulara uymada hudut tanımayan bir din anlayışı. İşte dünü de bu günü de kirleten mülevves düşünce!
“Oysa ki, mümin, her haliyle hem imanın, hem emniyetin hem de Hakk’a teslimiyetin temsilcisi demektir. Evet o, Allah’a inandığı gibi, O’nun huzurunda iki büklüm ve yasakları karşısında da tir tir titreyen insan demektir.”
Üstad Hazretleri, “Hakikat Çekirdeklerinin Çiçekleri” dediği Lemaat Risalesinde, insan beyninde ilmin yedi mertebesinden bahsediyor. Bu yedi mertebenin hükümlerinin de muhtelif olduğunu ama insanların bunları karıştırdığını söylüyor: 1-Tahayyül, 2-Tasavvur, 3-Taakkul, 4-Tasdik, 5-İzan, 6-İltizam, 7-İtikad… Ahkâmlarına gelince: Salabet (sağlamlık, kararlılık) İTİKAD’dan gelir. Taassub (Aşırı tarafgirlik, düşünmeden bağlılık) İLTİZAM’dan. İmtisal (İlahi emir kayıtsız şartsız yerine getirmek) İZÂN’dan. İltizam (Tarafdarlık) TASDİK’ten. Bîtaraflık (Tarafsızlık) TAAKKUL’den. Bîbehrelik (Nasipsizlik, kıymetsizlik) TASAVVUR’dan. Eğer mezcetmeye muktedir olunmazsa Safsata hâsıl olur, TAHAYYÜL’den…”
Demek ki, İslamî İslamî hayatı salâbetle ve imtisalle yaşama, İZAN ve İTİKAD ile mümkündür. Risale-i Nurlar, hemen İzân ve İtikada yükseltir; namazı orucu ve diğer İslamî prensipleri yaşama aşkı ve şevki verir…
Şerrü’l-Halef olmaktan kurtulmak için Risale-i Nurları ve Pırlanta Serisini devamlı mütalaa etmek gerekiyor.
[Safvet Senih] 26.2.2020 [Samanyolu Haber]
“Bir hakikati, bir düşünceyi ikame etmek, yerleştirmek başkadır, devam ettirmek daha başkadır. Bin bir ihtimamla teessüs ettirilmiş (kurulmuş, ortaya konulmuş) nice mefkure ve ona bağlı müessese vardır ki, kuruluş ve işleyiş şartları itibarıyla herhangi bir husus söz konusu olmasa da, devam adına, gerekli olan HASSASİYET gösterilemediğinden iki adım ileriye gidilememiş; hatta bir kısım haleflerin şerri (kurucuların yerine geçen şerli kimseler, sonradan gelen kötüler) yüzünden, müessesenin kuruluşu ile yıkılış sürecinin başlaması bir olmuştur.
“Evet bir şeyi inşa etmek çok önemlidir. Ne var ki, inşâ edilen her ne ise onun devam ettirilmesi ve geliştirilmesi ondan daha önemlidir. İlk Müslümanlar (Sahabeler, Tâbiin ve Tebe-i Tâbiin nesli) daha sonra da Osmanlılar, bir toplumu ayakta tutabilecek dinamiklerin cemiyete mâl olması, sonra da korunup kollanması mevzuunda fevkalâde titiz davranmış aklî, mantıkî, hissî hiçbir boşluğa meydan vermedikleri gibi, bilip inandıklarını hayata geçirme konusunda da asla kusur etmemişlerdi. Elbette bununla ferdî kusurları kasdetmiyorum. Maksadım sıhhatli toplum ve onun isitikbal vadetmesi için gerekli olan esaslardır. Daha sonraları ise, bizim gibi bazı mirasyediler veya meselenin ruhunu bilmeyenler veya İslamî konuları sadece bir yönüyle ele alanlar işi temelinden bozduk ve bize emanet edilen tarihî mirası geliştiremedik, hatta bir mânâda kuruttuk.”
Nâfile ibadetlerin ihyasında bile “Edvemühâ ve in kalle yani az bile olsa onların devam ettirilmesi” esas alınıyor. Demek ki, bütün mesele DEVAMLILIK… Öze-köke bağlı olarak devamlı olma… Ağaç kökü ile gürler… Hocaefendi’nin 1966’da hafta sonrası ikişer-üçer saat süren Tehzib-i Ahlâk isimli sohbet-i cânanlarında hep üzerinde durduğu SİYER FELSEFESİ idi. Asrı saadette meseleler nasıl anlaşılmış ve nasıl yaşanmıştır. Bu prototip uygulamalar, günümüzde nasıl anlaşılmalı ve nasıl yaşanmalıdır. Yani Kitap ve Sünnet bugün bize ne diyor? Temeli Kitap ve Sünnet ile oluşturulmayan ve bu temel üzerine kurulan bir binanın, karkasında Kitap-Sünnet üzerine inşâ edilmez ise, o Hizmet ve Hareketlerin fiyasko işe neticelenmesi mukadderdir. Yani kuruluş temeli üzerine aynı hassasiyetle Kitap ve Sünnet üzere devam ettirilmesi gerekir.
Hocaanne ve Ailesi kitabında ifade edildiği gibi; “1930’lu ve 1940’lı yıllarda Refia Hocaannenin, Kur’an öğretme hizmeti ve gayretine, çevresiyle ilişkilerine, hayatının son dönemini geçirdiği İzmir’deki çevresiyle olan münasebetlerine baktığımızda, Hizmet Hareketi içindeki GÖNÜLLÜ KADINLARIN daha sistematik bir şekilde yürüttüğü faaliyetlerin numunelerini de görebiliyoruz. Korucuk köyünde, zor şartlara rağmen talebe yetiştirilmesi, yetimi, düşkünü gözetmesi, misafir ağırlaması, çocukların terbiyesi, kul hakkına riayeti, sahip olduğu iyi herşeyi çevresiyle paylaşması, diktiği-ördüğü eşyaları muhtaçlara hediye etmesi… Bu davranışların âdeta bir tohum hükmüne geçtiğini görüyoruz. Tek başına bütün bu hizmetleri başlatmış, nasıl yapılacağını çevresindekilere öğretmiş ve mümin kadınların önüne bir YOL AÇMIŞTI. Sonraki yıllarda tanzim ettiği aile ortamına ve hayat tarzına baktığımızda da, yeni zorluklarda, yeni vazifelerde bir kadının durması gereken konumu, aile büyüğü olarak idareciliği, hakka riayeti, kul hakkını gözetmesini, gönül almayı, insanı tanıyıp huy ve kabiliyetlerine göre yönlendirmeyi görüyoruz. Onu tanıyanlar Hocaefendi gibi bir evladının olmasına şaşırmıyordu.”
Şerrü’l-Halef Olmama
“Kur’an-ı Kerim’de, ‘Kitap’ta MERYEM’i de an!; Kitap’ta İBRAHİM’i de an!; Kitap’ta MUSA’yı da an!; Kitap’ta İSMAİL’i de an!; Kitap’ta İDRİS’i de an…” şeklinde, çeşitli nebîlerin durumlarını bize peşi peşine sıralayan âyet-i kerimeler bulunmaktadır. (Meryem Suresi, 19/ 16, 41, 51, 54, 56) Kur’an-ı Kerim, Meryem suresinde bu seçkin insanların hususiyetleriyle beraber açtıkları çığırları da anlattıktan sonra şöyle buyurur: ‘Nihayet onların peşinde öyle bir nesil geldi ki, bunlar namazı zâyi ettiler; nefislerinin arzularına uydular. İşte bu yüzden de sapıklıklarının cezasını çekecekler.’ (Meryem Suresi, 19/59)
“İşin mebdeinde Hz. Nuh, Hz. Adem, Hz. Mesih, hatta Hz. Ruh-ı Seyyidi’l-Enâm Muhammed Mustafa (S.A.S.) olabilir. Şayet onlardan sonra gelenler şerrü’l-halef, yani onlara ters dönmüş, dolayısıyla da namazı zâyi eden –dikkat edilirse, namazı terk eden demiyor- kılarken kılmıyor sayılan, Allah’a yakınlık vesilelerini uzaklık unsurları gibi kullanan, huzurda gaybubet yaşayan; bu yetmiyormuş gibi kalkıp şehvetlerine yani cismanî arzularına uyan, dini kendi hevâsına göre yaşayan kimseler ise, yolun başlangıcındaki büyük insanların büyüklüklerinden yararlanmaları mümkün değildir.
“Bizden evvelkilerin kaybettiği aynı noktada biz de kaybetme durumuyla yüz yüzeyiz. Namaz kılmak ağır geldiği için NAMAZSIZ BİR MÜSLÜMANLIK, oruç zor olduğu için ORUÇSUZ İSLÂMİYET ve cismânî arzulara uymada hudut tanımayan bir din anlayışı. İşte dünü de bu günü de kirleten mülevves düşünce!
“Oysa ki, mümin, her haliyle hem imanın, hem emniyetin hem de Hakk’a teslimiyetin temsilcisi demektir. Evet o, Allah’a inandığı gibi, O’nun huzurunda iki büklüm ve yasakları karşısında da tir tir titreyen insan demektir.”
Üstad Hazretleri, “Hakikat Çekirdeklerinin Çiçekleri” dediği Lemaat Risalesinde, insan beyninde ilmin yedi mertebesinden bahsediyor. Bu yedi mertebenin hükümlerinin de muhtelif olduğunu ama insanların bunları karıştırdığını söylüyor: 1-Tahayyül, 2-Tasavvur, 3-Taakkul, 4-Tasdik, 5-İzan, 6-İltizam, 7-İtikad… Ahkâmlarına gelince: Salabet (sağlamlık, kararlılık) İTİKAD’dan gelir. Taassub (Aşırı tarafgirlik, düşünmeden bağlılık) İLTİZAM’dan. İmtisal (İlahi emir kayıtsız şartsız yerine getirmek) İZÂN’dan. İltizam (Tarafdarlık) TASDİK’ten. Bîtaraflık (Tarafsızlık) TAAKKUL’den. Bîbehrelik (Nasipsizlik, kıymetsizlik) TASAVVUR’dan. Eğer mezcetmeye muktedir olunmazsa Safsata hâsıl olur, TAHAYYÜL’den…”
Demek ki, İslamî İslamî hayatı salâbetle ve imtisalle yaşama, İZAN ve İTİKAD ile mümkündür. Risale-i Nurlar, hemen İzân ve İtikada yükseltir; namazı orucu ve diğer İslamî prensipleri yaşama aşkı ve şevki verir…
Şerrü’l-Halef olmaktan kurtulmak için Risale-i Nurları ve Pırlanta Serisini devamlı mütalaa etmek gerekiyor.
[Safvet Senih] 26.2.2020 [Samanyolu Haber]
Doğa Koruma izin verdi; ABD’li kadın Adıyaman’da dağ keçisi avladı
Doğa Koruma ve Milli Parklar Müdürlüğü’nün izin verdiği ABD’li Emieblcek Harris, Adıyaman’da boynuz uzunluğu 130 santimetre olan dağ keçisi avladı. Sosyal medyada paylaşılan fotoğraflar büyük tepki çekti.
Doğa Koruma ve Milli Parklar Müdürlüğü tarafından, Adıyaman’ın Sincik ilçesi dağlarında ‘av turizmi’ kapsamında ‘izinli avcılık’ faaliyetleri yapılıyor. Bu kapsamda ABD’den kente gelen Harris, Sincik Devlet Avlağında atış talimleri yaparak ava hazırlık yaptı. Daha sonra ava çıkan Harris, boynuz uzunluğu 130 santimetre olan 11 yaşındaki dağ keçisini avladı. Kaçak ava 26 bin lira ceza veriliyor.
ABD’de özellikle kırsal bölgelerde vahşi hayvanlar zarar görmesin, rahatça dolaşsın diye çiftliklerin etrafını dikenli tellerle çevirmek bile yasak. Söz konusu bölgede geyikler, ayılar ve kurtlar da var. ABD bırakın avlanmayı, onların yaşam alanlarının daraltılmasına bile müsaade etmiyor…
Doğa Koruma ve Milli Parklar Müdürlüğü tarafından, Adıyaman’ın Sincik ilçesi dağlarında ‘av turizmi’ kapsamında ‘izinli avcılık’ faaliyetleri yapılıyor. Bu kapsamda ABD’den kente gelen Harris, Sincik Devlet Avlağında atış talimleri yaparak ava hazırlık yaptı. Daha sonra ava çıkan Harris, boynuz uzunluğu 130 santimetre olan 11 yaşındaki dağ keçisini avladı. Kaçak ava 26 bin lira ceza veriliyor.
ABD’de özellikle kırsal bölgelerde vahşi hayvanlar zarar görmesin, rahatça dolaşsın diye çiftliklerin etrafını dikenli tellerle çevirmek bile yasak. Söz konusu bölgede geyikler, ayılar ve kurtlar da var. ABD bırakın avlanmayı, onların yaşam alanlarının daraltılmasına bile müsaade etmiyor…
[TR724] 26.2.2020Bu çift ABD’den Adıyaman’a avlanmak için geldi, dağ keçilerini katlederek mutluluk pozu verdi.— melis alphan ♀ (@melisalphan) February 26, 2020
2018’de ‘av turizmi’ kapsamında, 1.026 yabancı uyruklu avcı Türkiye’ye gelerek avlandı.
Devlet için kanlı bir gelir kapısı olan avcılık ne hobi ne de spor..
Avcılık CİNAYETTİR! pic.twitter.com/Rq66Xpjbnj
Vatandaşa tasarrufu nasihat eden Diyanet külliyeye 90 milyon lira harcadı!
Cuma hutbelerinde halka tasarrufu anlatan, kadınların aile bütçesine katkı sağlaması akşam saatlerinde pazara gitmesini nasihat eden Diyanet, Elâzığ’da yaptırdığı külliyede tasarruf yapmaya gerek görmedi. Diyanet’in, Elazığ’da yapımı devam eden külliyesinin maliyeti 90 milyon TL’yi geçti. Bütçeden, Diyanet’e ait tesislerin bakım ve onarımı için de 16 milyon TL aktarıldı.
Birgün gazetesinin haberine göre, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Elazığ’a inşa ettiği külliyenin maliyeti sürekli büyüyor. AKP Elâzığ Milletvekili Metin Bulut’un, “Tasarruf tedbirlerinden dolayı bazı tesislere başlamama durumu söz konusuydu. Ama biz bunun Elâzığ açısından ne kadar önemli olduğunu anlatınca bakanlığımız da bizi kırmadı” dediği Harput Diyanet Külliyesi’nin maliyeti sürekli artıyor. Harput Diyanet Eğitim Merkezi binasının yerine yapılan ve “İslam dünyasının en büyük külliyelerinden” biri olacağı bildirilen Uluslararası Harput Diyanet Külliyesi için Elâzığ İl Özel İdaresi’nce duyurulan maliyet aşıldı. Ziver İnşaat’ın üstlendiği inşaatın bir yılın sonunda 76 milyon TL’ye çıkan maliyet tutarı 2020 yılı için ayrılan 13 milyon 500 bin TL’lik ödenek ile 90 milyon TL’yi aştı.
BAKIM VE ONARIMA 16 MİLYON TL
Bütçe büyüklüğü ile aralarında yatırımcı bakanlıkların da olduğu 12 kuruluşu geride bırakan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bakım onarım masrafları da milyonlarca lirayı buldu. Kurumun yalnızca İstanbul ve Ankara’daki binalarının 2019 yılı bakım ve onarım masrafı 7 milyon 884 bin TL tuttu. Yatırım Programı’na göre, Diyanet’e ait tesislerin bakım ve onarımı için 2020 yılında16 milyon TL harcanması öngörülüyor.
Diyanet’in yayımlandığı ‘Aile’ dergisinde yer alan “Tasarruflu pazar alışverişi nasıl yapılır?” başlıklı yazıda, “Ucuza almak için akşam saatlerini bekleyin” tavsiyesinde bulunulmuştu.
MİLYONLUK FATURALAR
Yurttaşlar, ekonomik darboğaz nedeniyle en temel ihtiyaçlarını bile karşılamakta güçlük çekerken Diyanet’in sadece elektrik, su ve doğalgaz masrafı 5 milyon TL’yi aştı. Milyonlarca lira fatura ödeyen kurum 2016 ve 2017 yıllarında da 3,8 milyon TL’lik 36 araç aldı.
[TR724] 26.2.2020
Birgün gazetesinin haberine göre, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Elazığ’a inşa ettiği külliyenin maliyeti sürekli büyüyor. AKP Elâzığ Milletvekili Metin Bulut’un, “Tasarruf tedbirlerinden dolayı bazı tesislere başlamama durumu söz konusuydu. Ama biz bunun Elâzığ açısından ne kadar önemli olduğunu anlatınca bakanlığımız da bizi kırmadı” dediği Harput Diyanet Külliyesi’nin maliyeti sürekli artıyor. Harput Diyanet Eğitim Merkezi binasının yerine yapılan ve “İslam dünyasının en büyük külliyelerinden” biri olacağı bildirilen Uluslararası Harput Diyanet Külliyesi için Elâzığ İl Özel İdaresi’nce duyurulan maliyet aşıldı. Ziver İnşaat’ın üstlendiği inşaatın bir yılın sonunda 76 milyon TL’ye çıkan maliyet tutarı 2020 yılı için ayrılan 13 milyon 500 bin TL’lik ödenek ile 90 milyon TL’yi aştı.
BAKIM VE ONARIMA 16 MİLYON TL
Bütçe büyüklüğü ile aralarında yatırımcı bakanlıkların da olduğu 12 kuruluşu geride bırakan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bakım onarım masrafları da milyonlarca lirayı buldu. Kurumun yalnızca İstanbul ve Ankara’daki binalarının 2019 yılı bakım ve onarım masrafı 7 milyon 884 bin TL tuttu. Yatırım Programı’na göre, Diyanet’e ait tesislerin bakım ve onarımı için 2020 yılında16 milyon TL harcanması öngörülüyor.
Diyanet’in yayımlandığı ‘Aile’ dergisinde yer alan “Tasarruflu pazar alışverişi nasıl yapılır?” başlıklı yazıda, “Ucuza almak için akşam saatlerini bekleyin” tavsiyesinde bulunulmuştu.
MİLYONLUK FATURALAR
Yurttaşlar, ekonomik darboğaz nedeniyle en temel ihtiyaçlarını bile karşılamakta güçlük çekerken Diyanet’in sadece elektrik, su ve doğalgaz masrafı 5 milyon TL’yi aştı. Milyonlarca lira fatura ödeyen kurum 2016 ve 2017 yıllarında da 3,8 milyon TL’lik 36 araç aldı.
[TR724] 26.2.2020
Sezgin Tanrıkulu duyurdu: Elif Tuğral, tahliye edildi
İzmir’de yaşayan 5 aylık hamile Elif Tuğral (31) düşük tehlikesi raporlarına rağmen 4 ay önce tutuklandı. 10 Ekim’de Şakran Cezaevine gönderilen Tuğral, 21 Şubat’ta doğum yaptı. CHP’li Milletvekili Sezgin Tanrıkulu, çork riskli bir doğum gerçekleştirine Tuğral için ‘tahliye’ kararı çıktığını duyurdu. Daha önce yaptığı ‘tahliye’ çağrısını hatırlatan Tanrıkulu, paylaşımında, “Günün güzel haberi; Pazartesi günü bu çağrıyı yapmıştık, hamile tutuklu #ElifTuğral da az önce tahliye oldu. Geçmiş olsun… #780BebekHapiste”
[TR724] 26.2.2020Günün güzel haberi;— Sezgin Tanrıkulu (@MSTanrikulu) February 26, 2020
Pazartesi günü bu çağrıyı yapmıştık, hamile tutuklu #ElifTuğral da az önce tahliye oldu. Geçmiş olsun#780BebekHapiste https://t.co/YWJoupcAU3
Kızılay’a yapılan bağışlar, TÜRKEN’e gelir kapısı oluyor!
İktidara yakın Ensar Vakfı ve TÜRGEV’in ortaklaşa kurduğu Türken Fundation’ın ABD’nin New York kentinde yaptırdığı 21 katlı yurt binasının inşaatı devam ediyor. Bu arada inşaaatla ilgili ayrıntılar da yavaş yavaş ortaya çıkmaya başladı. Buna göre, Kızılay’dan Ensar Vakfı’na giden 7 milyon 925 bin dolarlık bağışla gündeme gelen yurt binasının ilk iki katı ticarethane olacak! Yani milletin bağışlarının aktarıldığı Kızılay’ın fonladığı yurt binası, iktidara yakın isimlerin yönetiminde olduğu TÜRKEN Vakfı’na fon sağlayacak.
DAİRE KİRALARI 6 BİN DOLAR
Yurt binasının bulunduğu cadde NewYork’un en pahalı yerlerinden biri olarak biliniyor. Daire fiyatları 2-3 milyon dolar arasında değişiyor. Kiralar ise 5-7 bin dolar civarında… Söz konusu bölgede bulunan otellerin gecelik ücretleri ise 250 dolardan başlıyor, 400 dolara kadar çıkıyor. Bu kadar pahalı bir semtte öğrenci yurtu açmak ne kadar mantıklı, bu da ayrı bir tartışmanın konusu.
BİNAYI, ‘KIZILAY’ FONLUYOR
Kızılay’dan Başkentgaz aracılığıyla Ensar Vakfı’na aktarılan 7 milyon 925 milyon dolarla gündeme gelmişti yurt binası. TÜRKEN’den yapılan açıklamada yurt binasının sözde ‘f.tö’yle mücadele için inşaa edildiği savunulmuştu. Ancak meselenin bu kadar basit! olmadığı kısa zamanda ortaya çıktı. Zira 21 katlı binanın tamamı yurt binası değil! İlk iki kat ticarethane…
AYLIK 100 BİNLERCE DOLAR KİRA GELİRİ
İnşaat planına göre Türker Fundation’ın Manhattan’daki 41. Cadde üzerinde yaptırdığı yurt binasının iki katının ticari faaliyetler için kiraya verilecek. Binanın girişindeki iki kat restoran ve benzeri perakende faaliyetler sürdüren işletmelere kiralanacak. TÜRKEN, söz konusu ticarethanelerden aylık yüzbinlerce dolar gelir elde etmeyi planlıyor.
Konuyla ilgili CHP Milletvekili Tuncay Özkan’ın paylaşımı şöyle:
DAİRE KİRALARI 6 BİN DOLAR
Yurt binasının bulunduğu cadde NewYork’un en pahalı yerlerinden biri olarak biliniyor. Daire fiyatları 2-3 milyon dolar arasında değişiyor. Kiralar ise 5-7 bin dolar civarında… Söz konusu bölgede bulunan otellerin gecelik ücretleri ise 250 dolardan başlıyor, 400 dolara kadar çıkıyor. Bu kadar pahalı bir semtte öğrenci yurtu açmak ne kadar mantıklı, bu da ayrı bir tartışmanın konusu.
BİNAYI, ‘KIZILAY’ FONLUYOR
Kızılay’dan Başkentgaz aracılığıyla Ensar Vakfı’na aktarılan 7 milyon 925 milyon dolarla gündeme gelmişti yurt binası. TÜRKEN’den yapılan açıklamada yurt binasının sözde ‘f.tö’yle mücadele için inşaa edildiği savunulmuştu. Ancak meselenin bu kadar basit! olmadığı kısa zamanda ortaya çıktı. Zira 21 katlı binanın tamamı yurt binası değil! İlk iki kat ticarethane…
AYLIK 100 BİNLERCE DOLAR KİRA GELİRİ
İnşaat planına göre Türker Fundation’ın Manhattan’daki 41. Cadde üzerinde yaptırdığı yurt binasının iki katının ticari faaliyetler için kiraya verilecek. Binanın girişindeki iki kat restoran ve benzeri perakende faaliyetler sürdüren işletmelere kiralanacak. TÜRKEN, söz konusu ticarethanelerden aylık yüzbinlerce dolar gelir elde etmeyi planlıyor.
Konuyla ilgili CHP Milletvekili Tuncay Özkan’ın paylaşımı şöyle:
[TR724] 26.2.2020İzle izlet: İstismar skandalıyla anılan Ensar ve Bilal Erdoğan'ın vakfı Türgev’in ortaklığında New York’ta yapılan 21 katlı öğrenci yurdunun inşaatı sürüyor. Bu değirmenin suyu nereden geliyor? ABD Temsilcimiz Yurter Özcan gitti, gördü. Sizler için anlattı pic.twitter.com/wvCOj5x5rg— Tuncay ÖZKAN (@ATuncayOzkan) February 25, 2020
PKK’nın 2016’da şehit ettiği üsteğmene 2019’da ‘Bank Asya’da hesabı var mıydı?” soruşturması
Diyarbakır’ın Lice ilçesinde 5 Ekim 2016’da terör örgütü PKK’nın düzenlediği saldırıda şehit düşen üsteğmen Murat Ataş’ın eşi Sezen Ataş, FETÖ/PDY üyeliğinden ceza aldı. Murat Ataş şehit olduktan 3 yıl sonra eşi hakkında yapılan yargılamada, Bank Asya hesabı araştırıldı.
Bursa 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen FETÖ/PDY davasında Sezen Ataş, terör örgütüne üye olma suçunu işlediği gerekçesiyle 6 yıl 10 ay hapis cezasına çarptırıldı.
Ataş, ByLock kullanıcısı olduğu ve tanık ifadelerinden yola çıkılarak 5 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırılırken, cezası mutlak terör suçu olması nedeniyle 1/2 oranında artırılarak 7 yıl 15 aya, duruşmadaki hal ve tavırları nedeniyle de indirim uygulanarak 6 yıl 10 aya düşürüldü. Ataş’ın cezası kesinleşene kadar hakkında adli kontrol uygulanacak.
Sezen Ataş’ın eşi üsteğmen Murat Ataş, 15 Temmuz darbe girişiminden iki buçuk ay sonra Diyarbakır’ın Lice ilçesindeki Abalı Jandarma Karakolu üs bölgesine PKK tarafından yapılan saldırıda hayatını kaybetmişti.
13 Şubat’taki duruşmada FETÖ üyeliğinden ceza alan eşi Sezen Ataş ise o tarihte 8 aylık hamileydi. Sezen Ataş, FETÖ üyeliği iddiasıyla 24 Temmuz 2019’da gözaltına alındı, 26 Ağustos 2019’da ise hakkında iddianame hazırlandı.
SAVCI, ŞEHİT ATAŞ’IN BANKA ASYA’DA HESABININ BULUNMADIĞINI TMSF’YE SORDU
Sezen Ataş hakkındaki soruşturma sürecinde ise, 3 yıl önce PKK saldırısında şehit olan eşi Murat Ataş’ın ve kendisinin FETÖ’ye ait Bank Asya’da herhangi bir hesabı bulunup bulunmadığı konusunda soruşturma yapıldı.
Soruşturmayı yürüten Nevşehir Cumhuriyet Başsavcılığı, Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’na (TMSF) bir yazı göndererek Sezen Ataş ve eşi Murat Ataş’ın Bank Asya’da hesabı bulunup bulunmadığı sordu.
Savcılığın yazısında şu ifadeler yer aldı:
‘‘Şüpheli Sezen Ataş ve ekli nüfus kaydına göre kendisi ve eşi adına FETÖ/PDY silahlı terör örgütüne müzahir Bank Asya da herhangi bir hesap veya işlemleri bulunup bulunmadığı, bulunuyor ise hesap hareket ve dökümlerinin en kısa süre içerisinde Cumhuriyet Başsavcılığımıza gönderilmesi hususunda gereğini bilgilerinize rica ederim.’’
Yargılamanın yapıldığı Bursa 2. Ağır Ceza Mahkemesi’ne TMSF’den gönderilen yazıda, Sezen Ataş ve eşi Murat Ataş’ın Bank Asya’da hesabı bulunmadığı belirtildi.
TERÖR ÖRGÜTÜNDEN CEZA ALDI, EŞİNİN ŞEHİT MAAŞINI ALIYOR
Terör örgütü üyeliğinden ceza alan Sezen Ataş’a eşinin şehit olması nedeniyle devlet tarafından maaş ödeniyor.
[TR724] 26.2.2020
Bursa 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen FETÖ/PDY davasında Sezen Ataş, terör örgütüne üye olma suçunu işlediği gerekçesiyle 6 yıl 10 ay hapis cezasına çarptırıldı.
Ataş, ByLock kullanıcısı olduğu ve tanık ifadelerinden yola çıkılarak 5 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırılırken, cezası mutlak terör suçu olması nedeniyle 1/2 oranında artırılarak 7 yıl 15 aya, duruşmadaki hal ve tavırları nedeniyle de indirim uygulanarak 6 yıl 10 aya düşürüldü. Ataş’ın cezası kesinleşene kadar hakkında adli kontrol uygulanacak.
Sezen Ataş’ın eşi üsteğmen Murat Ataş, 15 Temmuz darbe girişiminden iki buçuk ay sonra Diyarbakır’ın Lice ilçesindeki Abalı Jandarma Karakolu üs bölgesine PKK tarafından yapılan saldırıda hayatını kaybetmişti.
13 Şubat’taki duruşmada FETÖ üyeliğinden ceza alan eşi Sezen Ataş ise o tarihte 8 aylık hamileydi. Sezen Ataş, FETÖ üyeliği iddiasıyla 24 Temmuz 2019’da gözaltına alındı, 26 Ağustos 2019’da ise hakkında iddianame hazırlandı.
SAVCI, ŞEHİT ATAŞ’IN BANKA ASYA’DA HESABININ BULUNMADIĞINI TMSF’YE SORDU
Sezen Ataş hakkındaki soruşturma sürecinde ise, 3 yıl önce PKK saldırısında şehit olan eşi Murat Ataş’ın ve kendisinin FETÖ’ye ait Bank Asya’da herhangi bir hesabı bulunup bulunmadığı konusunda soruşturma yapıldı.
Soruşturmayı yürüten Nevşehir Cumhuriyet Başsavcılığı, Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’na (TMSF) bir yazı göndererek Sezen Ataş ve eşi Murat Ataş’ın Bank Asya’da hesabı bulunup bulunmadığı sordu.
Savcılığın yazısında şu ifadeler yer aldı:
‘‘Şüpheli Sezen Ataş ve ekli nüfus kaydına göre kendisi ve eşi adına FETÖ/PDY silahlı terör örgütüne müzahir Bank Asya da herhangi bir hesap veya işlemleri bulunup bulunmadığı, bulunuyor ise hesap hareket ve dökümlerinin en kısa süre içerisinde Cumhuriyet Başsavcılığımıza gönderilmesi hususunda gereğini bilgilerinize rica ederim.’’
Yargılamanın yapıldığı Bursa 2. Ağır Ceza Mahkemesi’ne TMSF’den gönderilen yazıda, Sezen Ataş ve eşi Murat Ataş’ın Bank Asya’da hesabı bulunmadığı belirtildi.
TERÖR ÖRGÜTÜNDEN CEZA ALDI, EŞİNİN ŞEHİT MAAŞINI ALIYOR
Terör örgütü üyeliğinden ceza alan Sezen Ataş’a eşinin şehit olması nedeniyle devlet tarafından maaş ödeniyor.
[TR724] 26.2.2020
İntihar kişisel değil toplumsal zafiyet!
Temiz Toplum Derneği Genel Başkanı Bilal Ay son dönemde artan intihar olaylarına değinerek sorunun kişisel olmaktan çok toplumsal olduğunu kaydetti.
Son dönemde artan intiharlara ilişkin Temiz Toplum Derneği’nden bir açıklama geldi. İntiharın genellikle depresyonla ilişkisi olduğunu belirten Temiz Toplum Derneği Genel Başkanı Bilal Ay, “Madde bağımlılığından, istismara, ekonomik gerekçelerden, bir yakınını kaybetmeye kadar çok geniş bir yelpazede olay depresyona sebep olabilir. Burada bilmemiz gereken şey, depresyonun da, fiziksel bir rahatsızlık olduğu. Bu hastalık beyindeki kimyasalların dengesizliğinden kaynaklıdır. Tedavisi de oldukça kolaydır.” şeklinde konuştu.
YARGILAMAK YERİNE YARDIMCI OLUNMALI
Tedavi edilmeyen depresyonun intihara sürükleyebileceğini belirten Bilal Ay, “Depresyondaki kişi genellikle umutsuz hisseder. Çaresiz hisseder. Madde ve alkol kullanımına yönelebilir. Suçlu ve utangaç hissedebilir. Dürtüleriyle hareket edebilir. Tanınmayacak kadar kişiliğinde değişiklik meydana gelebilir. Bu noktada çevrelerinde bu tarz eğilimler gösteren birilerini gördüklerinde herkesin dikkatli davranması gerekir. Yargılamak yerine yardımcı olmaya gayret etmesi gerekir.” diye konuştu.
UZMAN DESTEĞİ ŞART
İntihar eden kişilerin yüzde 75’inin çeşitli intihar belirtileri gösterdiğine dikkat çeken Ay, “Eğer ki kişide böyle bir eğilim gözlemlerseniz mutlaka ciddiye alın. Ona destek olun. Söylediği her şeyi ciddiye alın. Onun konuşmasına izin verin. İntihar duygularına neyin sebep olduğunu öğrenmeye gayret edin. İntihar için bir araç gereci kullanmaktan bahsediyorsa ona erişimini engelleyin. Okulda ise öğretmenlere, çocuk ya da genç ise ebeveynlerine, yetişkin ise sevdiklerine, ailesine haber verin. Mutlaka bir uzman desteği alması için çaba sarf edin. İntihar duyguları gelip gidebilir takipte kalmaya gayret edin.” dedi.
KENDİ DEĞERLERİMİZE SARILMALIYIZ
Türkiye’de yaşanan intiharlara da değinen Bilal Ay, “Son dönemde yaşanan hadiselerin, başka gerekçelerle olanlarda var olmakla birlikte, genellikle ekonomik sebepleri olduğunu gözlemliyoruz. Tabii ki yetkililer bu duruma acil olarak eğilmeli. Ekonomik krizi kısa vadede bitirecek tedbirleri almalı bu işin bir kısmı. Diğer kısmında ise bizim kendimize ait değerlerimizin aşınmasını görüyoruz. Evet, birisi ekonomik olarak sıkıntı yaşıyor olabilir. Ancak bizim kültürümüzde, dayanışma var, diğergamlık var. Sabır ve tevekkül var. Komşuluk var. Yardımlaşma var. Ancak maalesef son dönemde tüm bu değerlerimizde ciddi bir dejenerasyon da var.” ifadelerini kullandı.
KİŞİSEL DEĞİL TOPLUMSAL ZAFİYET!
Tüm bu sorunların aşılabilir olduğuna vurgu yapan Genel Başkan Ay, “Bizi biz yapan değerlere dönmemiz lazım. Mahalle kültürünü yeniden hayata geçirmemiz lazım. Ahlaki ve manevi donanımlarımızı yeniden kazanmamız lazım. Her şeyin mükemmel olması gerektiğini salık veren rol modellerden kendimizi arındırmamız lazım. Topluluk olmaktan vazgeçip yeniden toplum olmamız lazım. Çünkü bir intiharın, kişiden çok toplumun zafiyetinden kaynaklandığını düşünüyorum.” şeklinde konuştu.
GÜÇLÜ AİLE BAĞLARI ÖNEMLİ
Aile bağlarının zayıflamasının da durumu kötüye götürdüğünü ifade eden Ay, “Maalesef gün geçtikçe aile bağlarımız zayıflıyor. Artık yemeklerde dahi bir araya gelemeyen bireyler olduk. Ebeveynler çocuklarından adeta habersizler. Sosyal medyadan, telefondan, dizilerden başlarını kaldırıp insanlar evlerinde dahi olup bitenden haberdar olamıyor. Aile bağlarını yeniden güçlendirmemiz lazım. Bunu başarabilirsek pek çok vakanın önüne geçebileceğimizi düşünüyorum” diye konuştu.
MEDYANIN ROLÜ ÖNEMLİ
Medyanın da sorumlu yayıncılık yapması gerektiğini ifade eden Bilal Ay, “Dizilerde, filmlerde gösterilen rol modellerin bir kısmı maalesef sorunlu. İntihar vakalarında yapılan haberler de üzülerek ifade ediyorum ki olumsuz örnek teşkil ediyor. İntihar haberlerinde olaya, “onurlu bir duruş”, “sisteme, iktidara yapılan bir darbe” mantığı ile yaklaşmak işin daha da içinden çıkılmaz bir hal almasına sebep oluyor. Medyanın da bütünüyle sorumlu davranması gerekiyor.” dedi.
SİYASET KURUMU OLAYLA İLGİLENMELİ
Olayın sosyolojik yönlerinin siyaset kurumunun gündemi olması gerektiğini belirten Temiz Toplum Derneği Genel Başkanı Bilal Ay, “Ben buradan tüm idarecilerimize, TBMM’ye çağrı yapmak istiyorum. Bu hususta gerekli adımlar atılmalı. Konu ciddiyetle ele alınmalı. Siyasi bir takım bakış açılarından arınarak, herkes siyasi görüşünü bir kenara koyarak bu konuda çaba harcamalı. Yarın çok geç olabilir.” diyerek sözlerini tamamladı.
[TR724] 26.2.2020
Son dönemde artan intiharlara ilişkin Temiz Toplum Derneği’nden bir açıklama geldi. İntiharın genellikle depresyonla ilişkisi olduğunu belirten Temiz Toplum Derneği Genel Başkanı Bilal Ay, “Madde bağımlılığından, istismara, ekonomik gerekçelerden, bir yakınını kaybetmeye kadar çok geniş bir yelpazede olay depresyona sebep olabilir. Burada bilmemiz gereken şey, depresyonun da, fiziksel bir rahatsızlık olduğu. Bu hastalık beyindeki kimyasalların dengesizliğinden kaynaklıdır. Tedavisi de oldukça kolaydır.” şeklinde konuştu.
YARGILAMAK YERİNE YARDIMCI OLUNMALI
Tedavi edilmeyen depresyonun intihara sürükleyebileceğini belirten Bilal Ay, “Depresyondaki kişi genellikle umutsuz hisseder. Çaresiz hisseder. Madde ve alkol kullanımına yönelebilir. Suçlu ve utangaç hissedebilir. Dürtüleriyle hareket edebilir. Tanınmayacak kadar kişiliğinde değişiklik meydana gelebilir. Bu noktada çevrelerinde bu tarz eğilimler gösteren birilerini gördüklerinde herkesin dikkatli davranması gerekir. Yargılamak yerine yardımcı olmaya gayret etmesi gerekir.” diye konuştu.
UZMAN DESTEĞİ ŞART
İntihar eden kişilerin yüzde 75’inin çeşitli intihar belirtileri gösterdiğine dikkat çeken Ay, “Eğer ki kişide böyle bir eğilim gözlemlerseniz mutlaka ciddiye alın. Ona destek olun. Söylediği her şeyi ciddiye alın. Onun konuşmasına izin verin. İntihar duygularına neyin sebep olduğunu öğrenmeye gayret edin. İntihar için bir araç gereci kullanmaktan bahsediyorsa ona erişimini engelleyin. Okulda ise öğretmenlere, çocuk ya da genç ise ebeveynlerine, yetişkin ise sevdiklerine, ailesine haber verin. Mutlaka bir uzman desteği alması için çaba sarf edin. İntihar duyguları gelip gidebilir takipte kalmaya gayret edin.” dedi.
KENDİ DEĞERLERİMİZE SARILMALIYIZ
Türkiye’de yaşanan intiharlara da değinen Bilal Ay, “Son dönemde yaşanan hadiselerin, başka gerekçelerle olanlarda var olmakla birlikte, genellikle ekonomik sebepleri olduğunu gözlemliyoruz. Tabii ki yetkililer bu duruma acil olarak eğilmeli. Ekonomik krizi kısa vadede bitirecek tedbirleri almalı bu işin bir kısmı. Diğer kısmında ise bizim kendimize ait değerlerimizin aşınmasını görüyoruz. Evet, birisi ekonomik olarak sıkıntı yaşıyor olabilir. Ancak bizim kültürümüzde, dayanışma var, diğergamlık var. Sabır ve tevekkül var. Komşuluk var. Yardımlaşma var. Ancak maalesef son dönemde tüm bu değerlerimizde ciddi bir dejenerasyon da var.” ifadelerini kullandı.
KİŞİSEL DEĞİL TOPLUMSAL ZAFİYET!
Tüm bu sorunların aşılabilir olduğuna vurgu yapan Genel Başkan Ay, “Bizi biz yapan değerlere dönmemiz lazım. Mahalle kültürünü yeniden hayata geçirmemiz lazım. Ahlaki ve manevi donanımlarımızı yeniden kazanmamız lazım. Her şeyin mükemmel olması gerektiğini salık veren rol modellerden kendimizi arındırmamız lazım. Topluluk olmaktan vazgeçip yeniden toplum olmamız lazım. Çünkü bir intiharın, kişiden çok toplumun zafiyetinden kaynaklandığını düşünüyorum.” şeklinde konuştu.
GÜÇLÜ AİLE BAĞLARI ÖNEMLİ
Aile bağlarının zayıflamasının da durumu kötüye götürdüğünü ifade eden Ay, “Maalesef gün geçtikçe aile bağlarımız zayıflıyor. Artık yemeklerde dahi bir araya gelemeyen bireyler olduk. Ebeveynler çocuklarından adeta habersizler. Sosyal medyadan, telefondan, dizilerden başlarını kaldırıp insanlar evlerinde dahi olup bitenden haberdar olamıyor. Aile bağlarını yeniden güçlendirmemiz lazım. Bunu başarabilirsek pek çok vakanın önüne geçebileceğimizi düşünüyorum” diye konuştu.
MEDYANIN ROLÜ ÖNEMLİ
Medyanın da sorumlu yayıncılık yapması gerektiğini ifade eden Bilal Ay, “Dizilerde, filmlerde gösterilen rol modellerin bir kısmı maalesef sorunlu. İntihar vakalarında yapılan haberler de üzülerek ifade ediyorum ki olumsuz örnek teşkil ediyor. İntihar haberlerinde olaya, “onurlu bir duruş”, “sisteme, iktidara yapılan bir darbe” mantığı ile yaklaşmak işin daha da içinden çıkılmaz bir hal almasına sebep oluyor. Medyanın da bütünüyle sorumlu davranması gerekiyor.” dedi.
SİYASET KURUMU OLAYLA İLGİLENMELİ
Olayın sosyolojik yönlerinin siyaset kurumunun gündemi olması gerektiğini belirten Temiz Toplum Derneği Genel Başkanı Bilal Ay, “Ben buradan tüm idarecilerimize, TBMM’ye çağrı yapmak istiyorum. Bu hususta gerekli adımlar atılmalı. Konu ciddiyetle ele alınmalı. Siyasi bir takım bakış açılarından arınarak, herkes siyasi görüşünü bir kenara koyarak bu konuda çaba harcamalı. Yarın çok geç olabilir.” diyerek sözlerini tamamladı.
[TR724] 26.2.2020
TR724 kimdir?
TR724 E-Gazete bugün 1000. sayıya ulaştı. Yaklaşık 3,5 yıl olmuş. Bugüne kadar 30 binin üzerinde haber, analiz ve yorum yayınlanmış. Bu kadar çok haber-yorum girince tabii ki hatalarımız oldu. Bunlar için içtenlikle özür dileriz.
Bunun ötesinde doğruları seslendirme dışında bir kaygımız olmadı. Gazeteciliğin evrensel ilkelerini rehber edinmeye çalıştık. Buna rağmen önyargılı bakışlar da oldu. Kim bunlar, dediler. Ne gerek var, dediler.
Biz kimiz?
Kim olduğumuzu soyut sözlerle ifade etmektense bazı yazarlarımızın ifadeleriyle tanımlamanın daha doğru olacağını düşündük.
“Ben, insanların Cemaatçi, Kürt, LGBT, Alevi, komünist, feminist, Ermeni, Rum, köylü, kentli vs. olduğuna bakmaksızın, önce insan olmalarından hareketle, insan hak ve özgürlüklerine ilişkin evrensel standartlara ve bu şartları içselleştirmiş olan vicdanıma göre, hak, hukuk, adalet, eşitlik savunurum.
Bunu TR724’te de, New York Times ya da Frankfurter Algemeine’de de yapsam, hiçbir şey değişmez. Ben Cemaat avukatı değilim. Ama insan hakları savunucusuyum.
Kendi çocukları da bu cadı avında ceberut bir rejimin zulmüne uğramış bir baba olarak, bir Barış Akademisyeni olarak, yahu bunları falan geçelim de sadece yalın bir İNSAN olarak bugün yapılan zulümleri gündeme taşımayacak, onları tarihe not olarak düşmeyecek, eleştirmeyecek, azıcık da olsa bir şeyleri değiştirmeye çalışmayacaksak, ne işe yararız biz!”
TR724, bu sözlerle kendini tanımlayan Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman’dır.
“Yarın, AKP’li veya farklı mahalleden biri, işkence altında ölürse ve bunun için kılımı kıpırdatmazsam, yüzüme tükürün yani.
Yarın, her kim olursa olsun hamile veya lohusa bir kadın cezaevine atılırsa ve ben buna sessiz kalırsam lanetleyin.
Tek tek örnek vermeye lüzum yok, en temel hukuk kuralları uygulanmazsa ve ben buna kayıtsız kalırsam, taşlayın.
Dünün zalimlerinin “yaşattıklarını” yaşamaları başkadır. İnsan hakları başka. Kimliğe göre eğilip bükülmez.
“Mağduriyet çatısı” altında buluşmak bir şeydir belki…
Ve fakat, objektif değildir.
Mühim olan, evrensel değerlere yükselmektir.
İnsanlık devrine girerek başlayabiliriz.” diyen Tarık Toros’tur.
“Milliyetçilik ve bir tık ötesi ırkçılık; tarihi şaşı gözle okuyor. Devletin yaptığı Türk ırkçılığı ne kadar ahmakçaysa, -gizli ya da açık- Kürt, Arap ya da Ermeni milliyetçiliği de o oranda ahmakça geliyor bana.
Ama benim şehrimde o harmoni yok artık. Ermeniler neredeyse hiç kalmadı, son kalanlar da o toprakları terk etti. Elmas Teyze öldü, bakkal Kevork Amca da! Bedros Amca ailesiyle İstanbul’a taşınmıştı, zannediyorum artık vefat etmiştir. Arusyak’ın yurtdışına yerleştiğini duymuştum.
Annem öldü, Kürt Ahşan teyze de, Alevi İbrahim’in annesi de öldü. Avluda koskocaman bir boşluk var şimdi!” sözleriyle, kaybettiğimiz renkliliğimize ağıt yakan Alper Ender Fırat’tır.
“Cübbeli’nin elinde diğerinde olmayan bir sihirli değnek var: Din. Onu ve benzerlerini köşeye sıkıştırmak, mahcup etmek, özür dilemek zorunda bırakmak mümkün değil. Din, her türlü sıkıştırmadan kurtulmanın yolu ve ilkesizliğin kılıfı. Her şeyin izahını yapabilecekleri gayri meşru eylemlerini bir anda sevaba dönüştürecek sihirli değnek. Saydıklarımı yapabilmek için kendi üretimleri olan ve patent hakkını ellerinde tuttukları bir dine ihtiyaç vardı; öyle de oldu. Ruhban sınıfının ortaya çıkmasıyla dinin ticarileşmesi arasında birbirini doğuran bir ilişki bulunuyor. Kuran’ı değiştiremiyorlar ama onda olmayan ticari metaya dönüştürdükleri bir şey kurguluyorlar. Cübbeli’nin akademik versiyonu Hayrettin Karaman bunu iktidar için yapıyor. Amaç farklı araç aynı.” diyerek, dini istismarın dine en büyük ihanet olacağını vurgulayan Bülent Korucu’dur.
“Bugüne kadar dünyada verilmiş hak mücadelelerinin hemen hepsinde medyanın rolü büyüktür. Kitlelere duyuramadığınız bir itiraz, tam da iktidarların istediği şeydir. Türkiye gibi örneklerde iktidarların yanlışlıkları itiraf edenlerden çok, o yanlışlıkları medyaya taşıyanlara, ya da o yanlışlıkları gündeme getiren gazetecilere ceza verdiğini görmek bile, bunun en büyük delili. Türkiye’nin en çok gazeteci hapseden ülke olması, boşuna değil.
İnsanların karşılaştıkları adaletsizlikleri, ne kadar küçük görünürse görünsün, kayda geçmesi adına, etrafındaki kimselerle paylaşması zaruri. Sosyal medya, bunun için önemli bir kaynak.
Belki medyanın ilgisini hemen çekmek zor olacaktır ancak detaylı şekilde anlatılmış adaletsizlik hikâyeleri, zamanla kitlesini bulur. Medya, zamanla buna ilgi duyar. 21. yüzyıl dünyasında, kendi sesini bulamayan bireyler ya da topluluklar (cemaatler) maalesef ne kadar “haklı” olurlarsa olsunlar, kendilerini tarihin çöplüğünde bulacaktır.”
TR724 tam da bu sözlerle gazetecilik misyonunu yerine getirme gayretinde olan Levent Kenez’dir
“Doğru habercilik sadece “saklı bir gerçeği ortaya çıkarmak” demek değil. Gazetecilik, o bilginin tam olarak ne anlama geldiğini anlatabilecek birikime sahip olmayı da gerektiriyor. Bunun için de yıllar boyunca bu mesleği istikrarlı bir şekilde icra edebilecek finansal sermayeye sahip olmalısınız… 21. yüzyıl itibariyle medya, imtiyazlı kitlelerin manipülasyonlarından korunmak zorunda kalan toplumun bir ihtiyacıdır. Eğer toplumlar, kitleler politik olarak hâlen etkin olmak istiyorsa ciddi anlamda bağımsız (finansman kaygısı gütmeyen, popülist ve sansasyonel davranmak zorunda kalmayan) medyaya yatırım yapmalılar. Doğru yolda olduğunu düşündükleri medya araçlarını desteklemeliler. Dünya büyük ve kalabalık. Toplumlar doğru iletişim sağlayamazsa, kendi geleceklerini ‘yeni-oligarkların’ eline teslim etmiş olacaklar.” diyerek toplumu medya konusunda uyaran Yavuz Altun’dur
“Türkiye halkına seçime günler kala işte bu nedenle son bir uyarı yapmak istiyorum…
Söz konusu yetkiler, ne ABD Başkanı’nda ne de İngiltere Kraliçesi’nde yok!
Söz konusu yetkiler, ortaya ancak Hitler, Stalin, Saddam, Esed, Kim gibi bir lider çıkarır.
Kim seçilirse seçilsin, sistemde ‘denge ve denetim’, hesap verebilirlik ve şeffaflık tesis edilmezse, kuvvetler ayrılığı onarılıp, hukukun üstünlüğüne dönülmezse bu kontrolsüz güç seçilen kişinin diktatör olmasından başkan sonuç vermez.
Siyaset biliminde test edilmiş bir kuraldır, ‘Mutlak güç mutlak yozlaştırır’…” sözleriyle, yıllar öncesinden olacakları öngören Erhan Başyurt’tur.
“Öyle hadiseler yaşanıyor ki, en dehşetli korku, şiddet filmlerinde bile benzerine rastlanılması neredeyse imkânsız… Eziyetin, işkencenin, cinayetin bin bir çeşidi… Hamile bir kadını çocuğuyla beraber ölüme terk etmek, şeytan da dahil, hangi psikopat senaristin aklına gelebilir ki! İnsanın nutku tutuluyor…
Büyük bir soykırım yaşanıyor… Tâ ciğerimde hissediyorum… Kendime de çok kızıyorum…
Yıllarca Kürt kardeşlerimize yapılan işkenceleri, eziyetleri, soykırımı ancak başıma gelince anlayabildim. Ahmet Kaya’nın feryadı yeni yeni yüreğimi yakmaya başladı… Vakıa, ömrüm boyunca Kürt, Türk, Laz, Çerkez demeden herkesi sevdim, ama, hâllerini, dertlerini anlayamadan, paylaşamadan sevmişim…
Keşke Ahmet Şık’a, daha basılmayan kitabından dolayı zulmedildiğinde bir iki kelâm edebilseymişim… Çok insanî, çok şık olurmuş…” diyerek hataları görme erdemini şiar edinen Bekir Salim’dir.
“Bir ezana hasret yaşarken, bir kutsi mekana girmenin bu kadar can sıkıcı olduğu başka bir dönem çok nadirdir sanırım.
Nasıl geldik bu duruma biz?
Biz; yani Müslümanlar…
Bu kadar nefret tohumunu hangi kilerlerde saklayıp, hangi heybelerde taşıdık bunca zaman.
Bu kadar öfke, intikam, şirretlik nasıl bir rezil şeytaniliğin mirası olarak kaldı omuzlarımıza.
Bizim yani Müslümanların…
Hançerlenmiş bir yaralı gibi duruyor tüm mescitler, lekeli bir günahkâr gibi tüm mabetler.
Bu kerih kokuyu kim serpiştirdi halılarımıza. Bu necaset hangi iblisin salyalarından sarktı secde yerlerimize?
Dilim durmuyor, isyan içindeki kalbim kanıyor; “muhtaç kalın geceler boyu ağlattığınız mazlumlara!”
Bir ruh, bir ah ile birleşerek yükseliyor göğe doğru.
Ey kimsesizler kimsesi, bu sahipsizleri sensiz bırakma!”, Nedim Hazar’ın mensur dizeleriyle bir ıstırap duasıdır.
“Her yazı, her yayın, her makale karanlığa bırakılmış ışık hüzmesidir. Bize düşen o ışığı evrene salmak. Işık yolunu bulacak ve elbette birileri tarafından görülecektir. Görülme, anlaşılma biraz da zaman meselesi. Işık hızıyla seyahate rağmen hala ışığı bize ulaşmayan güneşlerin varlığından bahsediliyor. Üretilen her fikir, vakt-i merhununda yerini bulacak, elbette her ışık karanlığı delip gözlerle buluşacak! Önemli olan ışığın tarafında olmak. Karanlığa sövmeyi bırakıp bir ışık yakmak, bir mum tutuşturmak! Gerçeğin ortaya çıkması ve yaşaması için çaba sarf etmek!
Yazanlar, konuşanlar olarak umut kırıklıkları yaşasak da bu dönemde yapılanların geleceği aydınlatmak, karanlıkla mücadele etmek adına çok önemli olduğunu düşünüyorum.
Eline kalem alıp, kelam edip etrafını aydınlatan ışık süvarilerine tebrikler!
Karanlığın en koyu anında yüreğini, beynini ortaya koyup bir ışık yakanlara tebrikler!”
Elindeki mum ışığıyla, hakikati arayan Mahmut Akpınar’dır.
“Ben bu süreçte pozitif bir icraat ortaya koymaya, hayatta kalıp olumlu bir misal olmaya çalışanları örnek aldım, almaya da devam edeceğim. Her şeye rağmen ayakta kalıp yol almanın, kendi külünden tekrar doğmanın, zehri bal etmenin önemine inandım.
Bu istikamette fikir veren, pozitif/ yapıcı eleştiri getirenlerin tavsiyelerini düğünlerde takılan çeyrek altınlar gibi manidar olduğunu düşünüyorum. Ama yaşam enerjimi, yenilenme- yol alma şevkimi baltalayacak kimselerden de alabildiğine uzak durmaya çalışıyorum. Böylelerini görünce yolumu değiştiriyorum, telefonlarına dikkat ediyorum/uzak duruyorum, sosyal medyada böylelerine mesafeliyim, polemiğe girmiyorum, daha arsız ve pervasız davrandığında ise engelliyorum.” diyerek, bildiği yolda kınayanın kınamasına aldırış etmeden yürümeye çalışan Ramazan F. Güzel’dir.
“Ben de 15 Temmuz’dan bu yana Uber yaparak ailemi geçindiriyorum. Bir yandan gazeteciliğimi sürdürüyorum bir yandan Uber yaparak ayakta kalmaya çalışıyorum.
Bu durum övünülecek ya da utanılacak bir şey değil.
Sonuçta sürgüne giden ve bu tip işleri yapan ne ilk ne de son gazeteciyim. 2,5 yılda binlerce yolcu taşıdım. Gündüz gazeteciliği sürdürüp gece direksiyona geçtim. Öyle insanlarla tanıştım, öyle diyaloglar yaşadım ki bir kitap yazmam şart oldu. Hatta öyle insanlarla tanıştım ki, Havuzcular duysa ‘keşke bu adamı işsiz bırakmasaydık’ der.
Başta da dediğim gibi, haberin-yazının öznesi olmak hoş bir şey değil. Ancak Havuz’un arsız yalanlarına karşı doğruları yazmak, söylemek gerekiyor.”
TR724, En zor şartlarda bile destan yazarak gazetecilik mesleğini azimle sürdüren Adem Yavuz Arslan’dır.
ZENGİN BİR YAZAR KADROSU
Gazetecilik deneyimleri ve yazılarıyla Ekrem Dumanlı ve Abdülhamit Bilici;
Hukuk yazılarıyla Mehmet Tahsin, Nurullah Albayrak;
Ekonomi yazılarıyla Hakan Taner ve Ali Deniz; Basketbol yazılarıyla Zafer Özsoy;
Youtube programcılarımız Zeynep Kaya ve Metin Yıkar;
Din ve fıkıh konularında derinlikli yazılara imza atan Ahmet Kurucan, Siyer penceresinden bugünü aydınlatan Dr. Reşit Haylamaz; güncel olayları geçmiş örnekleriyle yorumlayan Dr. Yüksel Nizamoğlu;
İslam-devlet-hukuk konularında kitabi değerde yazılar kaleme alan Dr. Yüksel Çayıroğlu;
Gecesini gündüzüne katıp siteyi omuzlayan Hasan Cücük;
Spor yorumlarıyla Necati Kola;
Ortadoğu uzmanı Cumali Önal,
İnanç ve dini konularda uyarıcı ve aydınlatıcı yazılarıyla Cemil Tokpınar, Süreç analizleriyle Prof. Dr. Osman Şahin ve Veysel Ayhan…
Ve Fatma Betül Meriç, Gülşah Çavuşoğlu, Fatih Kumaş, Yüksel Durgut, Basri Doğan, Uğur Tezcan, Bedri Özdemir, Seyid Nurfethi Erkal, Betül Gül, İlker Doğan, Selim Şimşiroğlu, Prof. Dr. Salih Hoşoğlu ve Emine Eroğlu…
TR724, Belçika, İsveç, Kanada, Almanya, ABD ağırlıklı olmak üzere, pek çok ülkeden emek verenleriyle gazetecilik yapmaya gayret eden bir haber ve yorum sitesidir.
TR724
1000. sayı için hazırlanan özel sayfayı indirmek için tıklayınız
[TR724] 26.2.2020
Bunun ötesinde doğruları seslendirme dışında bir kaygımız olmadı. Gazeteciliğin evrensel ilkelerini rehber edinmeye çalıştık. Buna rağmen önyargılı bakışlar da oldu. Kim bunlar, dediler. Ne gerek var, dediler.
Biz kimiz?
Kim olduğumuzu soyut sözlerle ifade etmektense bazı yazarlarımızın ifadeleriyle tanımlamanın daha doğru olacağını düşündük.
“Ben, insanların Cemaatçi, Kürt, LGBT, Alevi, komünist, feminist, Ermeni, Rum, köylü, kentli vs. olduğuna bakmaksızın, önce insan olmalarından hareketle, insan hak ve özgürlüklerine ilişkin evrensel standartlara ve bu şartları içselleştirmiş olan vicdanıma göre, hak, hukuk, adalet, eşitlik savunurum.
Bunu TR724’te de, New York Times ya da Frankfurter Algemeine’de de yapsam, hiçbir şey değişmez. Ben Cemaat avukatı değilim. Ama insan hakları savunucusuyum.
Kendi çocukları da bu cadı avında ceberut bir rejimin zulmüne uğramış bir baba olarak, bir Barış Akademisyeni olarak, yahu bunları falan geçelim de sadece yalın bir İNSAN olarak bugün yapılan zulümleri gündeme taşımayacak, onları tarihe not olarak düşmeyecek, eleştirmeyecek, azıcık da olsa bir şeyleri değiştirmeye çalışmayacaksak, ne işe yararız biz!”
TR724, bu sözlerle kendini tanımlayan Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman’dır.
“Yarın, AKP’li veya farklı mahalleden biri, işkence altında ölürse ve bunun için kılımı kıpırdatmazsam, yüzüme tükürün yani.
Yarın, her kim olursa olsun hamile veya lohusa bir kadın cezaevine atılırsa ve ben buna sessiz kalırsam lanetleyin.
Tek tek örnek vermeye lüzum yok, en temel hukuk kuralları uygulanmazsa ve ben buna kayıtsız kalırsam, taşlayın.
Dünün zalimlerinin “yaşattıklarını” yaşamaları başkadır. İnsan hakları başka. Kimliğe göre eğilip bükülmez.
“Mağduriyet çatısı” altında buluşmak bir şeydir belki…
Ve fakat, objektif değildir.
Mühim olan, evrensel değerlere yükselmektir.
İnsanlık devrine girerek başlayabiliriz.” diyen Tarık Toros’tur.
“Milliyetçilik ve bir tık ötesi ırkçılık; tarihi şaşı gözle okuyor. Devletin yaptığı Türk ırkçılığı ne kadar ahmakçaysa, -gizli ya da açık- Kürt, Arap ya da Ermeni milliyetçiliği de o oranda ahmakça geliyor bana.
Ama benim şehrimde o harmoni yok artık. Ermeniler neredeyse hiç kalmadı, son kalanlar da o toprakları terk etti. Elmas Teyze öldü, bakkal Kevork Amca da! Bedros Amca ailesiyle İstanbul’a taşınmıştı, zannediyorum artık vefat etmiştir. Arusyak’ın yurtdışına yerleştiğini duymuştum.
Annem öldü, Kürt Ahşan teyze de, Alevi İbrahim’in annesi de öldü. Avluda koskocaman bir boşluk var şimdi!” sözleriyle, kaybettiğimiz renkliliğimize ağıt yakan Alper Ender Fırat’tır.
“Cübbeli’nin elinde diğerinde olmayan bir sihirli değnek var: Din. Onu ve benzerlerini köşeye sıkıştırmak, mahcup etmek, özür dilemek zorunda bırakmak mümkün değil. Din, her türlü sıkıştırmadan kurtulmanın yolu ve ilkesizliğin kılıfı. Her şeyin izahını yapabilecekleri gayri meşru eylemlerini bir anda sevaba dönüştürecek sihirli değnek. Saydıklarımı yapabilmek için kendi üretimleri olan ve patent hakkını ellerinde tuttukları bir dine ihtiyaç vardı; öyle de oldu. Ruhban sınıfının ortaya çıkmasıyla dinin ticarileşmesi arasında birbirini doğuran bir ilişki bulunuyor. Kuran’ı değiştiremiyorlar ama onda olmayan ticari metaya dönüştürdükleri bir şey kurguluyorlar. Cübbeli’nin akademik versiyonu Hayrettin Karaman bunu iktidar için yapıyor. Amaç farklı araç aynı.” diyerek, dini istismarın dine en büyük ihanet olacağını vurgulayan Bülent Korucu’dur.
“Bugüne kadar dünyada verilmiş hak mücadelelerinin hemen hepsinde medyanın rolü büyüktür. Kitlelere duyuramadığınız bir itiraz, tam da iktidarların istediği şeydir. Türkiye gibi örneklerde iktidarların yanlışlıkları itiraf edenlerden çok, o yanlışlıkları medyaya taşıyanlara, ya da o yanlışlıkları gündeme getiren gazetecilere ceza verdiğini görmek bile, bunun en büyük delili. Türkiye’nin en çok gazeteci hapseden ülke olması, boşuna değil.
İnsanların karşılaştıkları adaletsizlikleri, ne kadar küçük görünürse görünsün, kayda geçmesi adına, etrafındaki kimselerle paylaşması zaruri. Sosyal medya, bunun için önemli bir kaynak.
Belki medyanın ilgisini hemen çekmek zor olacaktır ancak detaylı şekilde anlatılmış adaletsizlik hikâyeleri, zamanla kitlesini bulur. Medya, zamanla buna ilgi duyar. 21. yüzyıl dünyasında, kendi sesini bulamayan bireyler ya da topluluklar (cemaatler) maalesef ne kadar “haklı” olurlarsa olsunlar, kendilerini tarihin çöplüğünde bulacaktır.”
TR724 tam da bu sözlerle gazetecilik misyonunu yerine getirme gayretinde olan Levent Kenez’dir
“Doğru habercilik sadece “saklı bir gerçeği ortaya çıkarmak” demek değil. Gazetecilik, o bilginin tam olarak ne anlama geldiğini anlatabilecek birikime sahip olmayı da gerektiriyor. Bunun için de yıllar boyunca bu mesleği istikrarlı bir şekilde icra edebilecek finansal sermayeye sahip olmalısınız… 21. yüzyıl itibariyle medya, imtiyazlı kitlelerin manipülasyonlarından korunmak zorunda kalan toplumun bir ihtiyacıdır. Eğer toplumlar, kitleler politik olarak hâlen etkin olmak istiyorsa ciddi anlamda bağımsız (finansman kaygısı gütmeyen, popülist ve sansasyonel davranmak zorunda kalmayan) medyaya yatırım yapmalılar. Doğru yolda olduğunu düşündükleri medya araçlarını desteklemeliler. Dünya büyük ve kalabalık. Toplumlar doğru iletişim sağlayamazsa, kendi geleceklerini ‘yeni-oligarkların’ eline teslim etmiş olacaklar.” diyerek toplumu medya konusunda uyaran Yavuz Altun’dur
“Türkiye halkına seçime günler kala işte bu nedenle son bir uyarı yapmak istiyorum…
Söz konusu yetkiler, ne ABD Başkanı’nda ne de İngiltere Kraliçesi’nde yok!
Söz konusu yetkiler, ortaya ancak Hitler, Stalin, Saddam, Esed, Kim gibi bir lider çıkarır.
Kim seçilirse seçilsin, sistemde ‘denge ve denetim’, hesap verebilirlik ve şeffaflık tesis edilmezse, kuvvetler ayrılığı onarılıp, hukukun üstünlüğüne dönülmezse bu kontrolsüz güç seçilen kişinin diktatör olmasından başkan sonuç vermez.
Siyaset biliminde test edilmiş bir kuraldır, ‘Mutlak güç mutlak yozlaştırır’…” sözleriyle, yıllar öncesinden olacakları öngören Erhan Başyurt’tur.
“Öyle hadiseler yaşanıyor ki, en dehşetli korku, şiddet filmlerinde bile benzerine rastlanılması neredeyse imkânsız… Eziyetin, işkencenin, cinayetin bin bir çeşidi… Hamile bir kadını çocuğuyla beraber ölüme terk etmek, şeytan da dahil, hangi psikopat senaristin aklına gelebilir ki! İnsanın nutku tutuluyor…
Büyük bir soykırım yaşanıyor… Tâ ciğerimde hissediyorum… Kendime de çok kızıyorum…
Yıllarca Kürt kardeşlerimize yapılan işkenceleri, eziyetleri, soykırımı ancak başıma gelince anlayabildim. Ahmet Kaya’nın feryadı yeni yeni yüreğimi yakmaya başladı… Vakıa, ömrüm boyunca Kürt, Türk, Laz, Çerkez demeden herkesi sevdim, ama, hâllerini, dertlerini anlayamadan, paylaşamadan sevmişim…
Keşke Ahmet Şık’a, daha basılmayan kitabından dolayı zulmedildiğinde bir iki kelâm edebilseymişim… Çok insanî, çok şık olurmuş…” diyerek hataları görme erdemini şiar edinen Bekir Salim’dir.
“Bir ezana hasret yaşarken, bir kutsi mekana girmenin bu kadar can sıkıcı olduğu başka bir dönem çok nadirdir sanırım.
Nasıl geldik bu duruma biz?
Biz; yani Müslümanlar…
Bu kadar nefret tohumunu hangi kilerlerde saklayıp, hangi heybelerde taşıdık bunca zaman.
Bu kadar öfke, intikam, şirretlik nasıl bir rezil şeytaniliğin mirası olarak kaldı omuzlarımıza.
Bizim yani Müslümanların…
Hançerlenmiş bir yaralı gibi duruyor tüm mescitler, lekeli bir günahkâr gibi tüm mabetler.
Bu kerih kokuyu kim serpiştirdi halılarımıza. Bu necaset hangi iblisin salyalarından sarktı secde yerlerimize?
Dilim durmuyor, isyan içindeki kalbim kanıyor; “muhtaç kalın geceler boyu ağlattığınız mazlumlara!”
Bir ruh, bir ah ile birleşerek yükseliyor göğe doğru.
Ey kimsesizler kimsesi, bu sahipsizleri sensiz bırakma!”, Nedim Hazar’ın mensur dizeleriyle bir ıstırap duasıdır.
“Her yazı, her yayın, her makale karanlığa bırakılmış ışık hüzmesidir. Bize düşen o ışığı evrene salmak. Işık yolunu bulacak ve elbette birileri tarafından görülecektir. Görülme, anlaşılma biraz da zaman meselesi. Işık hızıyla seyahate rağmen hala ışığı bize ulaşmayan güneşlerin varlığından bahsediliyor. Üretilen her fikir, vakt-i merhununda yerini bulacak, elbette her ışık karanlığı delip gözlerle buluşacak! Önemli olan ışığın tarafında olmak. Karanlığa sövmeyi bırakıp bir ışık yakmak, bir mum tutuşturmak! Gerçeğin ortaya çıkması ve yaşaması için çaba sarf etmek!
Yazanlar, konuşanlar olarak umut kırıklıkları yaşasak da bu dönemde yapılanların geleceği aydınlatmak, karanlıkla mücadele etmek adına çok önemli olduğunu düşünüyorum.
Eline kalem alıp, kelam edip etrafını aydınlatan ışık süvarilerine tebrikler!
Karanlığın en koyu anında yüreğini, beynini ortaya koyup bir ışık yakanlara tebrikler!”
Elindeki mum ışığıyla, hakikati arayan Mahmut Akpınar’dır.
“Ben bu süreçte pozitif bir icraat ortaya koymaya, hayatta kalıp olumlu bir misal olmaya çalışanları örnek aldım, almaya da devam edeceğim. Her şeye rağmen ayakta kalıp yol almanın, kendi külünden tekrar doğmanın, zehri bal etmenin önemine inandım.
Bu istikamette fikir veren, pozitif/ yapıcı eleştiri getirenlerin tavsiyelerini düğünlerde takılan çeyrek altınlar gibi manidar olduğunu düşünüyorum. Ama yaşam enerjimi, yenilenme- yol alma şevkimi baltalayacak kimselerden de alabildiğine uzak durmaya çalışıyorum. Böylelerini görünce yolumu değiştiriyorum, telefonlarına dikkat ediyorum/uzak duruyorum, sosyal medyada böylelerine mesafeliyim, polemiğe girmiyorum, daha arsız ve pervasız davrandığında ise engelliyorum.” diyerek, bildiği yolda kınayanın kınamasına aldırış etmeden yürümeye çalışan Ramazan F. Güzel’dir.
“Ben de 15 Temmuz’dan bu yana Uber yaparak ailemi geçindiriyorum. Bir yandan gazeteciliğimi sürdürüyorum bir yandan Uber yaparak ayakta kalmaya çalışıyorum.
Bu durum övünülecek ya da utanılacak bir şey değil.
Sonuçta sürgüne giden ve bu tip işleri yapan ne ilk ne de son gazeteciyim. 2,5 yılda binlerce yolcu taşıdım. Gündüz gazeteciliği sürdürüp gece direksiyona geçtim. Öyle insanlarla tanıştım, öyle diyaloglar yaşadım ki bir kitap yazmam şart oldu. Hatta öyle insanlarla tanıştım ki, Havuzcular duysa ‘keşke bu adamı işsiz bırakmasaydık’ der.
Başta da dediğim gibi, haberin-yazının öznesi olmak hoş bir şey değil. Ancak Havuz’un arsız yalanlarına karşı doğruları yazmak, söylemek gerekiyor.”
TR724, En zor şartlarda bile destan yazarak gazetecilik mesleğini azimle sürdüren Adem Yavuz Arslan’dır.
ZENGİN BİR YAZAR KADROSU
Gazetecilik deneyimleri ve yazılarıyla Ekrem Dumanlı ve Abdülhamit Bilici;
Hukuk yazılarıyla Mehmet Tahsin, Nurullah Albayrak;
Ekonomi yazılarıyla Hakan Taner ve Ali Deniz; Basketbol yazılarıyla Zafer Özsoy;
Youtube programcılarımız Zeynep Kaya ve Metin Yıkar;
Din ve fıkıh konularında derinlikli yazılara imza atan Ahmet Kurucan, Siyer penceresinden bugünü aydınlatan Dr. Reşit Haylamaz; güncel olayları geçmiş örnekleriyle yorumlayan Dr. Yüksel Nizamoğlu;
İslam-devlet-hukuk konularında kitabi değerde yazılar kaleme alan Dr. Yüksel Çayıroğlu;
Gecesini gündüzüne katıp siteyi omuzlayan Hasan Cücük;
Spor yorumlarıyla Necati Kola;
Ortadoğu uzmanı Cumali Önal,
İnanç ve dini konularda uyarıcı ve aydınlatıcı yazılarıyla Cemil Tokpınar, Süreç analizleriyle Prof. Dr. Osman Şahin ve Veysel Ayhan…
Ve Fatma Betül Meriç, Gülşah Çavuşoğlu, Fatih Kumaş, Yüksel Durgut, Basri Doğan, Uğur Tezcan, Bedri Özdemir, Seyid Nurfethi Erkal, Betül Gül, İlker Doğan, Selim Şimşiroğlu, Prof. Dr. Salih Hoşoğlu ve Emine Eroğlu…
TR724, Belçika, İsveç, Kanada, Almanya, ABD ağırlıklı olmak üzere, pek çok ülkeden emek verenleriyle gazetecilik yapmaya gayret eden bir haber ve yorum sitesidir.
TR724
1000. sayı için hazırlanan özel sayfayı indirmek için tıklayınız
[TR724] 26.2.2020
Danimarka’nın Ergenekon’u: ORG [Hasan Cücük]
Irkçı ve neo-Nazi Anders Behring Breivik’in Norveç’te yaptığı katliam, dikkatleri Avrupa’daki aşırı gruplara çevirirken, Danimarka’da Redox araştırma grubu 20 yıldır yer altında faaliyet gösteren ORG adlı ırkçı bir grubu deşifre etti. 100 civarında üyesi bulunan örgüt, amacını ‘ülkeyi göçmenlerden temizlemek ve onlara kapıları açan hainlerden hesap sormak’ olarak tanımlıyor. Çetenin beyin takımında siyasiler var. İçinde polislerin de olduğu ORG’un başkanlığını Jesper Nielsen yapıyor. Nielsen, aşırı sağ Danimarka Halk Partisi’nin (DF) yönetiminde bir dönem görev almış. Çetenin bir diğer üst düzey ismi ise aynı partiden milletvekili adayı olmuş.
Danimarka’da deşifre edilen ‘ORG’ isimli gizli ırkçı örgütün Ergenekon’u andıran bir yapısı olduğu ortaya çıktı. 20 yıldır yeraltında faaliyet gösteren ırkçı örgütün üyelerinin arasında önemli sayıda istihbaratçı, polis ve devlet görevlisi bulunuyor. Sol tandanslı gazetecilerden oluşan “Redox” isimli araştırma grubunca deşifre edilen örgütün 100 kadar üyesi arasında tanınmış işadamları, saygın hukukçular ve basın mensupları da yer alıyor.
Nihaî hedef: Ülkeyi göçmenlerden temizlemek
Irkçı örgüt ORG, kuruluş amacını ‘ülkeyi göçmenlerden temizlemek ve göçmenlere kapıyı açan vatan hainlerinden hesap sormak’ olarak tanımlıyor. 1980’li yılların sonunda lise öğrencisi 8 kişi tarafından kurulan ORG’un ilk faaliyeti, başkanlığını yapan Jesper Nielsen ve yardımcılığını yapan Thomas Bak’ın öncülüğünde Aalborg şehrinde bulunan Yahudi mezarlıklarını tahrip etmek olmuş. Örgütün uzun yıllar gizli kalmasının en önemli sebebi olarak; daha çocuk denecek yaşta birbirlerini tanıyan kişilerden oluşması gösteriliyor.
ORG’un gizli kalmasında teşkilatın içindeki askeri istihbarat kökenli üyeler de önemli rol oynuyor. Yapılan toplantılarda kesinlikle not tutulmuyor. Gerekli notları sadece teşkilatın tepesinde bulunan 4 kişi tutuyor. Dikkat çekmemek için toplantılar eğlence tarzı aktiviteler ve piknik türü organizasyonlarda gerçekleşiyor. Toplantılara kesinlikle cep telefonu getirilmiyor. İletişim ağı olarak internet ortamında kurdukları ORG-INT forumu kullanılıyor. ORG Başkanı Jesper Nielsen, örgüt içinde ‘lider’ olarak çağrılıyor ve toplantılarda son sözü söyleyen isim olarak öne çıkıyor.
Örgütün içinde çok sayıda asker kökenli üye bulunuyor. Bu isimlerin en önemli özelliği silah kullanma konusunda uzman isimler olması. ORG’un kendi istihbarat birimi var ve başında Afganistan’da savaşmış John Siersen yer alıyor. Yardımcılığını savunma teşkilatından şube şefi Niels Höck Andersen yapıyor. Yine ORG yönetiminde bulunan Christian Rönn Österaas Ordu İstihbarat’ın yüzbaşı rütbesinden emekli bir isim.
Aşırı sağ siyaset, örgütün yatağı
ORG örgütü üyelerini aşırı sağcı gruplardan seçiyor. Irkçı Danimarkalılar Derneği, aşırı sağ Danimarka Halk Partisi, AGF takımının holigan grubu White Pride ORG’un potansiyel üye kaynakları arasında bulunuyor. Ancak örgüt yeni üye alımında alınacak kişinin kabiliyeti ve sosyal statüsünün ötesinde ‘amaçlarımıza hizmette ne kadar verimli olur’ sorusunu öncelikli olarak soruyor. Örgüt üyeleri, öncelikle aralarında olması gereken isimleri tespit ediyor. Bu isimler hakkında detaylı araştırma hazırlanıp, yıllık toplantıya getiriliyor. Yapılan uzun tartışmalardan sonra karar veriliyor. Yeni üye alımı kararı oyçokluğuyla değil oybirliğiyle alınıyor. Her üyenin veto hakkı bulunuyor.
Politik amacına ulaşmak ‘silah kullanmaya hazır’ olan ORG’un kurduğu dövüş sporları kulübü, atıcılık kulübü ve ‘Danimarka değerlerine’ sahip nesil yetiştirmek için açtığı 200 öğrenci kapasiteli özel bir okul bulunuyor. ‘Hainlerden ve ülkede bulunan Müslümanlardan’ hesap sormak isteyen ORG Büyük Hafıza adını verdiği listede bu hesap sorulacakların listesini tutuyor. Fiziki mücadeleye hazırlık için atış ve dövüş kulüpleri oluşturuluyor. “Street Vale Tudo, AK Nordland ve Arhus Firma Sport” isimli tekvando ve dövüş sporları kulüplerinde kavga etmeyi, “Combifit” adlı atıcılık kulübüyle silah kullanmayı öğreniyor.
ORG’un kuruluş yılı net olarak bilinmemesine karşılık kuruluş gününün 3 Kasım olduğu net olarak tespit edildi. Üyelerin tamamı her yıl 21 Haziran’da ‘yaz partisinde’ bir araya geliyor. Eğlence partisi görünümünde toplanan üyeler yıllık toplantı yapıyor. Bu toplantılarda ırkçı söylemler eksik olmuyor. ORG yönetiminde bulunan Danimarka’nın önde gelen bulvar gazetelerinden BT’de çalışan Paul Vensman’ın görevi ise, ‘Müslüman gençleri provoke eden haberler yaparak aptalca eylemler yapmalarını’ sağlamak.
Bir polis memuru örgütü ele verdi
ORG’un istihbarat teşkilatı PET tarafından fark edilmesi ancak 2007 yılında polis memuru Peter Ulrik Jensen’in sabıkalılar listesini 400 gün içinde 8 bin defa taramasından şüphelenen amirlerinin başlattıkları soruşturmayla oldu. Örgütün Kopenhag sorumlusu olan 31 yaşındaki Jensen’in evinde yapılan aramada çok sayıda gizli belgeye el koyan polis, örgütle ilgili uzun yıllar sonra detaylı bilgiye ulaşmış oldu. Jensen, sadece 30 gün hapis cezasına çarptırılıp meslekten men edilmişti.
20 yıl sonra deşifre edilen ORG’un faaliyetlerini yargı ve emniyet teşkilatı yakın takibe alınca örgüt kısa sürede kendini feshetti. Örgüt faaliyetlerine katıldığı tespit edilen ve isimleri deşifre edilenlerden kamuda çalışanların ise işine son verildi. Örgütün, eski dışişleri ve Liberal Parti başkanı Uffe Elleman Jensen, Kopenhag eski Büyükşehir Belediye Başkanı Ritt Bjerregaard ve Farum şehri eski belediye başkanı Peter Brixtofte’yi ’vatan haini’ olarak gördüğü ortaya çıktı. Örgütün muhtemel hedefleri arasında yer alan bu isimler, deşifre olmalarından dolayı herhangi bir saldırıya maruz kalmadı.
[Hasan Cücük] 26.2.2020 [TR724]
Danimarka’da deşifre edilen ‘ORG’ isimli gizli ırkçı örgütün Ergenekon’u andıran bir yapısı olduğu ortaya çıktı. 20 yıldır yeraltında faaliyet gösteren ırkçı örgütün üyelerinin arasında önemli sayıda istihbaratçı, polis ve devlet görevlisi bulunuyor. Sol tandanslı gazetecilerden oluşan “Redox” isimli araştırma grubunca deşifre edilen örgütün 100 kadar üyesi arasında tanınmış işadamları, saygın hukukçular ve basın mensupları da yer alıyor.
Nihaî hedef: Ülkeyi göçmenlerden temizlemek
Irkçı örgüt ORG, kuruluş amacını ‘ülkeyi göçmenlerden temizlemek ve göçmenlere kapıyı açan vatan hainlerinden hesap sormak’ olarak tanımlıyor. 1980’li yılların sonunda lise öğrencisi 8 kişi tarafından kurulan ORG’un ilk faaliyeti, başkanlığını yapan Jesper Nielsen ve yardımcılığını yapan Thomas Bak’ın öncülüğünde Aalborg şehrinde bulunan Yahudi mezarlıklarını tahrip etmek olmuş. Örgütün uzun yıllar gizli kalmasının en önemli sebebi olarak; daha çocuk denecek yaşta birbirlerini tanıyan kişilerden oluşması gösteriliyor.
ORG’un gizli kalmasında teşkilatın içindeki askeri istihbarat kökenli üyeler de önemli rol oynuyor. Yapılan toplantılarda kesinlikle not tutulmuyor. Gerekli notları sadece teşkilatın tepesinde bulunan 4 kişi tutuyor. Dikkat çekmemek için toplantılar eğlence tarzı aktiviteler ve piknik türü organizasyonlarda gerçekleşiyor. Toplantılara kesinlikle cep telefonu getirilmiyor. İletişim ağı olarak internet ortamında kurdukları ORG-INT forumu kullanılıyor. ORG Başkanı Jesper Nielsen, örgüt içinde ‘lider’ olarak çağrılıyor ve toplantılarda son sözü söyleyen isim olarak öne çıkıyor.
Örgütün içinde çok sayıda asker kökenli üye bulunuyor. Bu isimlerin en önemli özelliği silah kullanma konusunda uzman isimler olması. ORG’un kendi istihbarat birimi var ve başında Afganistan’da savaşmış John Siersen yer alıyor. Yardımcılığını savunma teşkilatından şube şefi Niels Höck Andersen yapıyor. Yine ORG yönetiminde bulunan Christian Rönn Österaas Ordu İstihbarat’ın yüzbaşı rütbesinden emekli bir isim.
Aşırı sağ siyaset, örgütün yatağı
ORG örgütü üyelerini aşırı sağcı gruplardan seçiyor. Irkçı Danimarkalılar Derneği, aşırı sağ Danimarka Halk Partisi, AGF takımının holigan grubu White Pride ORG’un potansiyel üye kaynakları arasında bulunuyor. Ancak örgüt yeni üye alımında alınacak kişinin kabiliyeti ve sosyal statüsünün ötesinde ‘amaçlarımıza hizmette ne kadar verimli olur’ sorusunu öncelikli olarak soruyor. Örgüt üyeleri, öncelikle aralarında olması gereken isimleri tespit ediyor. Bu isimler hakkında detaylı araştırma hazırlanıp, yıllık toplantıya getiriliyor. Yapılan uzun tartışmalardan sonra karar veriliyor. Yeni üye alımı kararı oyçokluğuyla değil oybirliğiyle alınıyor. Her üyenin veto hakkı bulunuyor.
Politik amacına ulaşmak ‘silah kullanmaya hazır’ olan ORG’un kurduğu dövüş sporları kulübü, atıcılık kulübü ve ‘Danimarka değerlerine’ sahip nesil yetiştirmek için açtığı 200 öğrenci kapasiteli özel bir okul bulunuyor. ‘Hainlerden ve ülkede bulunan Müslümanlardan’ hesap sormak isteyen ORG Büyük Hafıza adını verdiği listede bu hesap sorulacakların listesini tutuyor. Fiziki mücadeleye hazırlık için atış ve dövüş kulüpleri oluşturuluyor. “Street Vale Tudo, AK Nordland ve Arhus Firma Sport” isimli tekvando ve dövüş sporları kulüplerinde kavga etmeyi, “Combifit” adlı atıcılık kulübüyle silah kullanmayı öğreniyor.
ORG’un kuruluş yılı net olarak bilinmemesine karşılık kuruluş gününün 3 Kasım olduğu net olarak tespit edildi. Üyelerin tamamı her yıl 21 Haziran’da ‘yaz partisinde’ bir araya geliyor. Eğlence partisi görünümünde toplanan üyeler yıllık toplantı yapıyor. Bu toplantılarda ırkçı söylemler eksik olmuyor. ORG yönetiminde bulunan Danimarka’nın önde gelen bulvar gazetelerinden BT’de çalışan Paul Vensman’ın görevi ise, ‘Müslüman gençleri provoke eden haberler yaparak aptalca eylemler yapmalarını’ sağlamak.
Bir polis memuru örgütü ele verdi
ORG’un istihbarat teşkilatı PET tarafından fark edilmesi ancak 2007 yılında polis memuru Peter Ulrik Jensen’in sabıkalılar listesini 400 gün içinde 8 bin defa taramasından şüphelenen amirlerinin başlattıkları soruşturmayla oldu. Örgütün Kopenhag sorumlusu olan 31 yaşındaki Jensen’in evinde yapılan aramada çok sayıda gizli belgeye el koyan polis, örgütle ilgili uzun yıllar sonra detaylı bilgiye ulaşmış oldu. Jensen, sadece 30 gün hapis cezasına çarptırılıp meslekten men edilmişti.
20 yıl sonra deşifre edilen ORG’un faaliyetlerini yargı ve emniyet teşkilatı yakın takibe alınca örgüt kısa sürede kendini feshetti. Örgüt faaliyetlerine katıldığı tespit edilen ve isimleri deşifre edilenlerden kamuda çalışanların ise işine son verildi. Örgütün, eski dışişleri ve Liberal Parti başkanı Uffe Elleman Jensen, Kopenhag eski Büyükşehir Belediye Başkanı Ritt Bjerregaard ve Farum şehri eski belediye başkanı Peter Brixtofte’yi ’vatan haini’ olarak gördüğü ortaya çıktı. Örgütün muhtemel hedefleri arasında yer alan bu isimler, deşifre olmalarından dolayı herhangi bir saldırıya maruz kalmadı.
[Hasan Cücük] 26.2.2020 [TR724]
Kabir provası [M.Nedim Hazar]
Önce küçük, daracık bir odaya aldılar. Oturacak bir şey bile yok. “Elbiseler çıkarılacak” denildi. İki askı, asıyorsun her şeyini.
Sonra “Üzerinde hiçbir şey kalmasın” dedi görevli. Yanıma alabileceğim bir şey kalmadı.
Para, pul, kredi, banka kartı vesaire. Hepsini bırakmak zorundasın.
Sonra loş mu loş ve buz gibi bir oda. Devasa bir metal tabut gibi bir şey.
Uzanıyorsunuz.
“Üşüyorum” dedim ama demez olaydım. Bembeyaz bir örtü serdiler mi üzerime?
Kefeni de giymiş olduk böylece.
Uzanmışken elinde sorularla dolu bir kâğıtla biri belirdi.
Ne anam kaldı ne babam. Tüm ailenin hastalığından sağlığına, alerjisinden kötü alışkanlıklarına kadar her şeyi teker teker sormaya başladı.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
İçki, kumar sigara..
Galiba kumarı sormamış olabilir, artık net hatırlamıyorum.
Hepsini teker teker not aldı.
Sonra avcunda tuttuğu iki küçük parça modern, silikondan pamuğu uzattı.
“Biz mi tıkayalım, sen mi tıkayacaksın kulaklarını” diye sordular. Silikonları kulaklarıma yerleştirdim. Artık sesleri daha boğuk duyuyordum.
Uzandım, uzandığım vinleks yüzeyin serinliği insanın içini ürpertecek cinsten.
Çenemi de bağladılar başımla beraber sabitlediler. Artık sadece nefes alabiliyorsunuz… Upuzun, bir meyyit gibi…
“Ne kadar sürecek?” diye soracak oldum, “O belli olmaz durumuna bakacağız” dedi sanırım. Tam olarak duyamadım.
Son anda sağ avcuma bir tansiyon aleti pompasına benzer bir şey iliştirdiler. “Panik butonu” dedi görevli…
Bir nebze olsun rahatlatmak için sanırım.
Ve metalik bir gürültü ile fırına giren upuzun tepsi gibi, ya da morg çekmesine yerleştirilen ölü…
Harala gürele ilerlemeye başladım daracık metal kabinde.
Kabin ve kabir…
Bu kadar birbirini çağrıştıracaklarını asla tahmin edemezdim.
İnsan yaşamadan hakkalyakîn bilemiyor elbette.
Hafif bir şiddetli çarpma ile mekanizma durdu.
Son anda, “Gözlerimi açayım mı, kapatayım mı?” diye sormuştum da “Fark etmez” demişlerdi.
Göçümü açtım… Her şey dümdüz. Hiçbir hayat emaresi yok. Nerede olmadığım bir hoparlörden oldukça soğuk ve boğuk bir ses duydum.
“Artık kımıldamayacaksanız. İkinci bir komuta kadar…
Şehirlerarası lokantaların anonsuna benzettim komik bir şekilde.
Ağzımı bile kımıldatmadım tedirginlikten.
Ve dünyada hiçbir sese benzemeyen tuhaf sesler gelmeye başladı. Kah transistörlü bir radyodan yükselen uzun dalga arayışındaki frekans gürültüsü, kah devasa bir iş asansörünün zincir sesine benzer desem yanlış olmaz.
Işın mı, ışık mı, ses mi, umut mu bilemedim.
MR cihazı mıydı yoksa tabut mu?
Yarım saate yakın o sesler eşliğinde sadece nefes alarak durmak kadar ölümü düşündüğüm bir başka an olmamıştı sanırım.
Artık bulunduğum yeri kabullenmiştim ki, hareket etti metalik tepsi ve beni bu postmodern kabirden dışarı çıkardı…
Galiba cihaza giren kişi ile çıkan kişi aynı olmuyor artık.
Aklıma Bediüzzaman’ın o enfes flash-forward metaforu geldi.
Hani Onyedinci Lem’a’da anlatıyor ya:
“İşte, kabrime girdim, kefenime sarıldım.
Teşyîciler beni bırakıp gittiler. Senin af ve rahmetini intizar ediyorum. Ve bilmüşahede gördüm ki, Senden başka melce ve mence yok. Günahların çirkin yüzünden ve mâsiyetin vahşî şeklinden ve o mekânın darlığından, bütün kuvvetimle nidâ edip diyorum:
“El-aman, el-aman! Ya Rahmân! Yâ Hannân! Yâ Mennân! Yâ Deyyân! Beni çirkin günahlarımın arkadaşlıklarından kurtar! Yerimi genişlettir! İlâhî, Senin rahmetin melceimdir ve Rahmeten li’l-Âlemîn olan Habibin, Senin rahmetine yetişmek için vesilemdir. Senden şekvâ değil, belki nefsimi ve halimi Sana şekvâ ediyorum.
“Ey Hâlık-ı Kerîmim ve ey Rabb-i Rahîmim! Senin Said ismindeki mahlûkun ve masnuun ve abdin, hem âsi, hem âciz, hem gafil, hem cahil, hem alîl, hem zelîl, hem müsi’, hem müsin, hem şakî, hem seyyidinden kaçmış bir köle olduğu halde, kırk sene sonra nedamet edip Senin dergâhına avdet etmek istiyor.
Senin rahmetine iltica ediyor. Hadsiz günah ve hatîatlarını itiraf ediyor. Evham ve türlü türlü illetlerle müptelâ olmuş, Sana tazarru ve niyaz eder.
Eğer kemâl-i rahmetinle onu kabul etsen, mağfiret edip rahmet etsen, zaten o Senin şânındır. Çünkü Erhamürrâhimînsin.
Eğer kabul etmezsen, Senin kapından başka hangi kapıya gideyim? Hangi kapı var? Senden başka Rab yok ki dergâhına gidilsin. Senden başka hak mâbud yoktur ki ona iltica edilsin.”
Belki bir lütuf idi tam olarak bilemiyorum.
Kabre girmeden provasını yapmak bir ödüldü belki de.
Kabirde elime panik butonu iliştirmeyecekler zira!
[M.Nedim Hazar] 26.2.2020 [TR724]
Sonra “Üzerinde hiçbir şey kalmasın” dedi görevli. Yanıma alabileceğim bir şey kalmadı.
Para, pul, kredi, banka kartı vesaire. Hepsini bırakmak zorundasın.
Sonra loş mu loş ve buz gibi bir oda. Devasa bir metal tabut gibi bir şey.
Uzanıyorsunuz.
“Üşüyorum” dedim ama demez olaydım. Bembeyaz bir örtü serdiler mi üzerime?
Kefeni de giymiş olduk böylece.
Uzanmışken elinde sorularla dolu bir kâğıtla biri belirdi.
Ne anam kaldı ne babam. Tüm ailenin hastalığından sağlığına, alerjisinden kötü alışkanlıklarına kadar her şeyi teker teker sormaya başladı.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
İçki, kumar sigara..
Galiba kumarı sormamış olabilir, artık net hatırlamıyorum.
Hepsini teker teker not aldı.
Sonra avcunda tuttuğu iki küçük parça modern, silikondan pamuğu uzattı.
“Biz mi tıkayalım, sen mi tıkayacaksın kulaklarını” diye sordular. Silikonları kulaklarıma yerleştirdim. Artık sesleri daha boğuk duyuyordum.
Uzandım, uzandığım vinleks yüzeyin serinliği insanın içini ürpertecek cinsten.
Çenemi de bağladılar başımla beraber sabitlediler. Artık sadece nefes alabiliyorsunuz… Upuzun, bir meyyit gibi…
“Ne kadar sürecek?” diye soracak oldum, “O belli olmaz durumuna bakacağız” dedi sanırım. Tam olarak duyamadım.
Son anda sağ avcuma bir tansiyon aleti pompasına benzer bir şey iliştirdiler. “Panik butonu” dedi görevli…
Bir nebze olsun rahatlatmak için sanırım.
Ve metalik bir gürültü ile fırına giren upuzun tepsi gibi, ya da morg çekmesine yerleştirilen ölü…
Harala gürele ilerlemeye başladım daracık metal kabinde.
Kabin ve kabir…
Bu kadar birbirini çağrıştıracaklarını asla tahmin edemezdim.
İnsan yaşamadan hakkalyakîn bilemiyor elbette.
Hafif bir şiddetli çarpma ile mekanizma durdu.
Son anda, “Gözlerimi açayım mı, kapatayım mı?” diye sormuştum da “Fark etmez” demişlerdi.
Göçümü açtım… Her şey dümdüz. Hiçbir hayat emaresi yok. Nerede olmadığım bir hoparlörden oldukça soğuk ve boğuk bir ses duydum.
“Artık kımıldamayacaksanız. İkinci bir komuta kadar…
Şehirlerarası lokantaların anonsuna benzettim komik bir şekilde.
Ağzımı bile kımıldatmadım tedirginlikten.
Ve dünyada hiçbir sese benzemeyen tuhaf sesler gelmeye başladı. Kah transistörlü bir radyodan yükselen uzun dalga arayışındaki frekans gürültüsü, kah devasa bir iş asansörünün zincir sesine benzer desem yanlış olmaz.
Işın mı, ışık mı, ses mi, umut mu bilemedim.
MR cihazı mıydı yoksa tabut mu?
Yarım saate yakın o sesler eşliğinde sadece nefes alarak durmak kadar ölümü düşündüğüm bir başka an olmamıştı sanırım.
Artık bulunduğum yeri kabullenmiştim ki, hareket etti metalik tepsi ve beni bu postmodern kabirden dışarı çıkardı…
Galiba cihaza giren kişi ile çıkan kişi aynı olmuyor artık.
Aklıma Bediüzzaman’ın o enfes flash-forward metaforu geldi.
Hani Onyedinci Lem’a’da anlatıyor ya:
“İşte, kabrime girdim, kefenime sarıldım.
Teşyîciler beni bırakıp gittiler. Senin af ve rahmetini intizar ediyorum. Ve bilmüşahede gördüm ki, Senden başka melce ve mence yok. Günahların çirkin yüzünden ve mâsiyetin vahşî şeklinden ve o mekânın darlığından, bütün kuvvetimle nidâ edip diyorum:
“El-aman, el-aman! Ya Rahmân! Yâ Hannân! Yâ Mennân! Yâ Deyyân! Beni çirkin günahlarımın arkadaşlıklarından kurtar! Yerimi genişlettir! İlâhî, Senin rahmetin melceimdir ve Rahmeten li’l-Âlemîn olan Habibin, Senin rahmetine yetişmek için vesilemdir. Senden şekvâ değil, belki nefsimi ve halimi Sana şekvâ ediyorum.
“Ey Hâlık-ı Kerîmim ve ey Rabb-i Rahîmim! Senin Said ismindeki mahlûkun ve masnuun ve abdin, hem âsi, hem âciz, hem gafil, hem cahil, hem alîl, hem zelîl, hem müsi’, hem müsin, hem şakî, hem seyyidinden kaçmış bir köle olduğu halde, kırk sene sonra nedamet edip Senin dergâhına avdet etmek istiyor.
Senin rahmetine iltica ediyor. Hadsiz günah ve hatîatlarını itiraf ediyor. Evham ve türlü türlü illetlerle müptelâ olmuş, Sana tazarru ve niyaz eder.
Eğer kemâl-i rahmetinle onu kabul etsen, mağfiret edip rahmet etsen, zaten o Senin şânındır. Çünkü Erhamürrâhimînsin.
Eğer kabul etmezsen, Senin kapından başka hangi kapıya gideyim? Hangi kapı var? Senden başka Rab yok ki dergâhına gidilsin. Senden başka hak mâbud yoktur ki ona iltica edilsin.”
Belki bir lütuf idi tam olarak bilemiyorum.
Kabre girmeden provasını yapmak bir ödüldü belki de.
Kabirde elime panik butonu iliştirmeyecekler zira!
[M.Nedim Hazar] 26.2.2020 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)