Yeni bir korona virüsü mutasyonu, hastalığın daha hızlı yayılmasına neden oluyor

Korona virüsünün uğradığı yeni mutasyonun, hastalığın yayılma hızını üç ila dokuz kat artırdığı tespit edildi. Bilim insanları, bu mutasyonun aşı çalışmalarını nasıl etkileyeceğini araştırırken yeni versiyonun hastalığın seyrini değiştirmediği belirtildi.

Tüm dünyayı etkisi altına alan korona virüsünün yeni bir mutasyona uğradığı tespit edildi. G614 ismi verilen mutasyon nedeniyle virüsün yayılma hızının üç ila dokuz kat arttığı ortaya çıkarıldı. Ancak bu mutasyonun, Covid-19 hastalığının seyrini değiştirmediği aktarıldı. Bilim insanları, bu yeni versiyonun aşı çalışmalarını ne yönde etkileyeceğini araştırıyor.

‘İNSANLARI ENFEKTE EDEN EN BASKIN FORM’

Yapılan çalışmalarda, yeni bir korona virüsü formunun Avrupa’dan ABD’ye yayıldığı tespit edildi. Korona virüsünün mutasyona uğradığını söyleyen bilim insanları, yeni versiyonun virüsün enfekte etme riskini artırdığını kaydetti. “Yeni virüs bu” diyen La Jolla İmmünoloji Enstitüsü’nden Erica Ollmann Saphir, bu yeni formun ‘insanları enfekte eden en baskın form’ olduğunu dile getirdi.

AŞI ÇALIŞMALARINDAKİ ETKİSİ ARAŞTIRILIYOR

Cell isimli akademik dergide yayınlanan araştırmada, G614 ismi verilen yeni mutasyonun virüsün hücrelere girmesini sağlayan başak proteinini etkilediği aktarıldı. Çalışmalarda bu yeni türün, daha önce D614 olarak isimlendirilen, Avrupa ve ABD’de yaygın olan türden daha ‘etkin’ olduğu tespit edildi.

Yeni türün tespit edilmesiyle beraber, aşı çalışmalarının bu mutasyondan nasıl etkileneceği araştırılıyor. Mevcut aşı deneyleri, mutasyonun etkilediği başak proteini üzerine yoğunlaşıyor ancak eski suşlar üzerinden çalışmalar yürütülüyor.

‘ENFEKSİYON SEYRİ DEĞİŞMİYOR’

Araştırmacılar, bu yeni formun üst solunum yollarında daha hızlı çoğaldığını aktardı. İngiltere’de 1000 Covid-19 hastası üzerinde yapılan çalışmalarda, enfeksiyon seyrinin değişmediği tespit edildi. Duke Üniversitesi profesörü ve AIDS Aşısı Araştırma ve Geliştirme Laboratuvarı direktörü David Montefiore, yeni fromun üç ila dokuz kat daha bulaşıcı olduğunu dile getirdi ve şöyle konuştu: “Virüsün G formunun D formuna göre bulaşıcılık oranını test ettik. Tüm sonuçlar, G formunun D formundan üç ila dokuz kat daha bulaşıcı olduğuna işaret ediyor.”

‘BU VİRÜS DAHA BULAŞICI’

Los Alamos Ulusal Laboratuarı’ndan biyolog Bette Korber ve ekip arkadaşlarının hazırladığı raporda, bu türün öncekilere göre daha hızlı yayıldığı belirtildi. Korber raporda, “Bu, virüsün daha bulaşıcı olacağı anlamına geliyor” ifadelerini kullandı.

Aşı çalışmalarında başka mutasyonların da göz önünde bulundurulduğunu dile getiren Montefiore, “Tetikte olmalıyız” dedi.

3.7.2020 [Samanyolu Haber]

Fiş çekme yasası geçerse VPN de kâr etmeyebilir

Uzmanlara göre, sosyal ağ sağlayıcılarına ilişkin getirilecek düzenleme, Türkiye’de erişim engelleme kararlarını ve sansürü artıracak. Düzenlemeye uymayan platformlar ise VPN ile bile kullanılamaz hale gelecek.

Bilişim hukuku uzmanı Prof. Dr. Yaman Akdeniz'e göre, sosyal ağ sağlayıcıları istenen şartlara uysa da uymasa da Türkiye’de internet özgürlüğü olumsuz etkilenecek.

DW Türkçe'den Pelin Ünker'e konuşan Akdeniz, "Eğer sosyal medya ağları Türkiye'de ofis açarlarsa Türk yargısının bir uzun kolu olarak bir parçası haline gelecekler ve şu anda uygulamadıkları bütün erişime engelleme kararlarını uygulamak durumunda kalacaklar" diyor.

Sosyal ağ sağlayıcıların şu an kendi iç politikalarına ve düzenlemelerine aykırı olan içerikleri Türkiye'de görünmez kıldıklarını veya kapattıklarını söyleyen Akdeniz, Türkiye'nin de siyaseten bu durumdan rahatsız olduğunu vurguluyor. Twitter 12 Haziran'da Türkiye'den 7 bin 340 hesabı "devlet bağlantılı bilgi yayma operasyonlarına" karıştığı gerekçesiyle kapattığını duyurmuştu.

Türkiye'nin gazeteci Can Dündar ve modacı Barbaros Şansal’ın hesaplarına erişim engelleme kararlarını Twitter'ın uzun süredir uygulamadığını hatırlatan Akdeniz, "Eğer Türkiye'de bu ofisler açılırsa tüm bu kararları uygulamak zorunda kalacaklar. Ayrıca kullanıcı bilgilerini de vermek durumunda olacaklar" diye konuşuyor.

"VPN kullanımı daha da zorlaşacak"

Öte yandan Akdeniz'e göre, eğer sosyal ağ sağlayıcıları Türkiye'de ofis açmayı kabul etmezlerse sosyal medya platformlarına Türkiye’den erişim ilk aşamada zorlaştırılacak, ikinci aşamada ise artık bu platformlar kullanılamaz hale gelecek.

Erişime engelli platformlara VPN gibi alternatif servisler üzerinden girmek mümkün olsa da bilişim hukuku uzmanı Akdeniz, Türkiye'de artık VPN kullanımının zorlaştığına dikkat çekiyor.

Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu’nun (BTK), TunnelBear, ExpressVPN, GhostVPN gibi çok sayıda ticari VPN servisine Türkiye’den erişimi engellediğini belirten Akdeniz, bu servislere erişimin daha da zorlaşacağını vurguluyor.

Türkiye, uzun zamandır sosyal ağ şirketlerinin finansal ve siyasal anlamda bir temsilci barındırmasını gerektirecek bir yasa taslağını tartışıyordu. Nisan ayında Torba Yasa ile Meclis'e getirilen düzenleme tepkiler sonrası geri çekilmişti. Ardından MHP, sosyal medya hesaplarına TC kimlik numarası ile girilmesiyle ilgili kanun teklifi vermişti. Son açıklama, sosyal medyada Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak ile eşi Esra Albayrak’a yönelik hakaret içerikli paylaşımların gündeme gelmesinin ardından yapıldı.

"İnternete yönelik kısıtlamaların 14 yıldır gündemde"

Ancak Akdeniz, kişisel bir mesele üzerinden yapılsa da iktidarın sosyal medya paylaşımlarına ilişkin rahatsızlığının uzun süredir bilindiğini savunuyor. Bilişim hukuku uzmanı, özellikle pandemi sürecinde hükümete yönelik eleştirilerin arttığını bunun üzerine İçişleri Bakanlığı'nın sosyal medya kullanıcılarına yönelik inceleme başlattığını hatırlatıyor.

Türkiye'de internete yönelik kısıtlamaların 14 yıldır gündemde olduğunu ifade eden Akdeniz, 2019 sonu itibarı ile 130 bin URL adresi, 7 bin Twitter hesabı, 40 bin tweet, 10 bin YouTube videosu ve 6 bin 200 Facebook içeriğine erişimin engellendiği bilgisini veriyor.

Mevcut düzenlemeler yetersiz mi?

Öte yandan Erdoğan, açıklamasında, 'cinsel istismar, müstehcenlik, kumar, dolandırıcılık, suça teşvik, terör propagandası ve hakaret' gibi kanunların suç saydığı her konuda hak arama ve önleme yollarının sosyal ağlar için de açık olması gerektiğine dikkat çekti. Peki Türkiye’de internet yolu ile işlenen suçlar cezasız mı kalıyor?

Medya ve Hukuk Çalışmaları Derneği'nden Avukat Veysel Ok, bu konudaki yasal düzenlemelerin yeterli olmaktan öte sansüre neden olduğu görüşünde. DW Türkçe’ye konuşan Ok, “Türkiye’de internet yolu ile işlendiği iddia edilen suçların hukuk sisteminde karşılığı yok gibi bir algı yaratıyor. Bu doğru bir tespit değil” diyor.

Ok'a göre bu suçlar, Türk Ceza Kanunu'ndan, Terörle Mücadele Kanunu ve 5651 Sayılı İnternet Yolu İle İşlenen Suçlarla Mücadele Kanunu’na kadar birçok yerde düzenlenmiş durumda.

"Sansür kalıcı hale gelecek"

Son yıllarda gazeteci, aydın ve siyasetçilere açılan davaların iddianamelerinde sosyal medya paylaşımlarının delil olarak tarif edildiğini söyleyen Ok, "Terör örgütü üyeliği, propagandası, örgüte yardım etme gibi terör suçlarında, Anayasal düzeni değiştirmeye teşebbüs gibi devlete karşı suçlarda da delillerin sosyal medya paylaşımları olduğunu görüyoruz. Bunun yanı sıra Cumhurbaşkanı ve ailesine hakaret davalarının delilleri de genellikle sosyal medya paylaşımlarından oluşuyor" diye konuşuyor.

Avukat Ok, bu alanda alınacak yeni tedbirlerin ise sansürün kalıcılaşmasına neden olacağını savunuyor.

Yine Türk basınında yer alan bir habere göre sosyal medya düzenlemesi konusunda Almanya ya da Fransa'da çıkarılan yasanın örnek alınabileceği ifade ediliyor.

3.7.2020 [Samanyolu Haber]

Yıllarca ‘başörtülü zalimler gelsin’ diye mücadele vermedik!

28 Şubat döneminden bugüne başörtüsü yasağıyla mücadele eden Ömer Faruk Gergerlioğlu, iktidarı eleştirdi. “Yıllarca başörtülü zalimler gelsin, diye mücadele vermedik” dedi.

Türkiye’deki insan hakları ihlallerin gündeme getiren Halkların Demokratik Partisi (HDP) Kocaeli Milletvekili ve TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Üyesi Ömer Faruk Gergerlioğlu, hayatını başörtü yasağına karşı mücadele ile geçirmiş bir insan olarak ‘bu mücadeleyi başörtülü zalimler gelsin diye vermediğini’ söyledi.

İçini sızlatan açıklamaların yapıldığını belirten Gergerlioğlu, iktidarın her geçen gün artan hukuksuzlukları, insan hakları ihlalleri ile iyice belirginleşen düşüşünü gizlemeye çalıştığını, bu düşüşü gizlemek için dine sarıldıklarını vurguladı.

Göç ve Uyum Komisyonunun 4 Mart 2020’de Pazarkule Sınır Kapısı’na giderek hazırladığı rapor başta olmak üzere işkenceler, cezaevindeki hak ihlalleri, Sivas Katliamı, işlevsiz hale gelen OHAL Komisyonu ve daha birçok hak ihlallerini dün düzenlediği basın toplantısında örnekler vererek anlatan Gergerlioğlu’nun açıklamalarından başlıklar şöyle:

“ÖZLEM ZENGİN’İN CEVAPLARI KAMUOYUNU YANILTICIDIR”

“AK Parti Grup Başkanvekili Özlem Zengin partiye yönelik eleştiriler karşısında hemen başörtüsü üzerinden cevaplar vermeye çalışıyor. Bu cevaplar kamuyu yanıltıcı cevaplardır, bu cevaplar din duygusu ile oynanmaya çalışılan başörtüsü duygusu ile oynanmaya çalışılan sözlerdir. En başta bu sözleri ben kabul etmem neden? Çünkü başörtüsü yasakları konusunda yıllardır mücadele vermiş bir insanım ve şu anda da böyle bir yasak gelse en başta karşı çıkacak insanım.

“HAKSIZLIKLARI BAŞÖRTÜSÜ ÜZERİNDEN TEMİZLEYEMEZSİNİZ”

Ben hayatımı başörtüsüne yapılmış yasaklarla mücadele ile doldurdum, yıllarca bu konuda mücadele verdim, şu anda baş örtülü mazlumlar olmasın diye mücadele verdik ama bunun yerine başörtülü zalimler gelsin diye mücadele vermedik arkadaşlar, yaptıkları haksızlıkları din üzerinden, başörtüsü üzerinden temizlemeye çalışanlar gelsin diye bunları yapmadık.

“DİN İSTİSMARI YAPIN DİYE BAŞÖRTÜSÜ MÜCADELESİ VERMEDİK”

Birileri iktidarlarının dejenerasyonlarını başörtüsü ile gizlemeye çalışsınlar diye başörtüsü mücadelesi vermedik. Birileri düşüşlerini engellemeye çalışsınlar ve bunu başörtüsü ile yapsınlar diye başörtüsü mücadelesi vermedik. Yaptıkları kötülükler ile hukuksuzluklar ile yüzleşeceklerine bunları yapmayıp başörtüsü üzerinden din istismarı yapsınlar diye bu mücadeleyi vermedik değerli arkadaşlar. Yıllarca ben her hafta yaptığım eylemlerle başörtüsü yasaklarını eleştirmiş bir insanım ama şu andaki başörtülü zalimlerin bunu yapması için biz bu eylemleri yapmadık. Bunları tekrar hatırlatıyorum, kimse başına baş örtüsü taktığı için başörtüsüne sahip değildir. Kimse başörtüsünü istismar olarak kullanamaz.

“MEYDAN BOŞ DEĞİL, BUNU DA BİLSİNLER”

Kimse dini istismar vasıtası olarak kullanamaz. Bunun karşısında en çok duracak olan biz samimi dindarlarız. Bu istismarların bu din istismarlarının, bu başörtüsü istismarlarının karşısında en fazla duracak olan biz vicdanlı Müslümanlarız bunu da bilsinler, meydan boş değil. Meydanı boş bilip, belki dini çok fazla anlamayan, bilmeyen, yaşamayan insanların arasında bu tür istismarları rahat bir şekilde yapabilirler ama onlara biz dur deriz. Dur! Din adına istismar yapma.

“İKTİDARLARI ÇÜRÜMÜŞTÜR, KOKUŞMUŞTUR”

Din adına yaptığın kötülü örtbas etmeye çalışma, bunu baş örtüsü ile yapamazsın deriz biz kendilerine bunu hiç unutmasınlar. İktidarları çürümüştür. Kokuşmuştur, yozlaşmıştır, bunu din üzerinden görünmez kılmaya çalışıyorlar. Baş örtüsü üzerinden görünmez kılmaya çalışıyorlar kesinlikle bizim kabul edebileceğimiz bir durum değildir.”

“İKTİDARINIZDA BAŞÖRTÜLÜ KADINLAR CEZAEVİNE GİRMEDİ Mİ?”

Gergerlioğlu Özlem Zengin “Ak Parti’den önce kadın kelimesinin adı yoktu” açıklamasına da tepki gösterdi:

“Sizin zamanınızda binlerce baş örtülü kadın cezaevlerine girmedi mi? Binlerce bebek cezaevlerine girmedi mi? Yüzlerce hamile kadın cezaevlerine girmedi mi? Yüzlerce lohusa kadın cezaevlerinde hayatını geçirmedi mi? Hangi yüzle kalkıp konuşabiliyorsunuz? Başörtü kavramına dine karşı en büyük zulmü siz yapıyorsunuz. Din adına yaptığınız fiillerden dolayı bu toplumda dinden soğuma, dinden uzaklaşma, ateistleşme oranı yükseliyor biliyor musunuz? Ateizm Derneği Başkanı ne diyor biliyor musunuz. Sağ olsun iktidar sayesinde bizim bir propaganda yapmamıza gerek yok diyor bunu Ateizm Derneği Başkanı söylüyor. İşte görüyorsunuz bu üzücü din istismarının sonucu ne olmuştur görüyorsunuz. Bu dine, bu iktidardan daha çok kötülük yapmış bir başka iktidar gelmemiştir. Hala daha eski, bitmiş, tartışması bitmiş olaylar üzerinden kamuoyunu etkileyerek kendi gayri hukuki hallerini gizlemeye çalışıyorlar.”

3.7.2020 [Samanyolu Haber]

Küçük Ortak Perinçek'ten 'Milli' diktatörlük çağrısı

AKP'li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın sosyal medyaya düzenleme getirileceğine dair sözlerine bir destek de Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek'ten geldi. Perinçek, “Milli devletin diktatörlük uygulaması gerekir” dedi.

AKP’ye verdiği destekle bilinen Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek bu kez de Erdoğan’ın, “Sosyal medya mecralarının tamamen kaldırılmasını, kontrol edilmesini istiyoruz” ifadelerine sahip çıktı. Aydınlık’a verdiği röportajda terörle mücadele, ulusal bütünlük ve kişisel haklar konularında yürütülen tartışmaları değerlendiren Doğu Perinçek, özgürlüğün sınırlanmamasına tepki göstererek ”Milli devletin diktatörlük uygulaması gerekir” dedi.

“KARŞI TARAF ISIRDIĞI İÇİN SİZ DE ISIRACAKSINIZ”

Sosyal medyayı pankreas minderine benzeten Perinçek’in sözlerinden öne çıkanlar şu şekilde:

“Pankreas güreşinde ısırmak, kolunu kırmak serbest. Sosyal medyada sövmek, aşağılamak, hakaret etmek serbest değil sanki mecburiyet. Girerken bize sövmek hakaret etmek, ısırmak kırmak dayatılıyor. Biz ne kadar terbiyeli olsak da… Çok beğendiğim terbiyeli insanları bile oraya girince tanıyamıyorum. Benim tanıdığım Ahmet, Mehmet, Ayşe bu değil. Çünkü öyle bir ideolojik dayatma var. Oraya girdiğinizde siz de pankreas minderine çıkıyorsunuz. Karşı taraf ısırdığı için siz de ısıracaksınız. Bunun dışında kalan çok az insan var."

“MİLLİ DEVLET DİKTATÖRLÜK UYGULAMALIDIR”
Özgürlüğü sınırlamayan anlayışa tepki gösteren Perinçek şöyle devam etti: “Yozlaşma çürüme terbiyesizlik ahlaksızlık bu tespitler çok çok doğru. ‘Özgürlük var.’ Neyin özgürlüğü var? Terbiyesizliğin, ahlaksızlığın özgürlüğü… Kadına saygısızlık gibi bir özgürlüğü kabul etmiyoruz. İnsanı aşağılamak gibi, eşitsizlik gibi bir özgürlük kabul etmiyoruz. Vatana ihanet etmek, terörü desteklemek gibi bir özgürlük yok. Amerika’nın uşağı, piyonu olmak gibi özgürlükleri kesinlikle kabul etmiyoruz. Buna karşı milli devletin diktatörlük uygulaması gerekir.”

3.7.2020 [Samanyolu Haber]

Kurtulanlar da 'tam olarak' kurtulmuyor!

Koronavirüs tedavisi görmesine rağmen birçok hastanın hiçbir zaman tamamen iyileşemeyebileceği ve uzun vadeli sağlık sorunları yaşayabileceği belirtiliyor.

İngiltere’nin doğusundaki Norfolk bölgesinde bir hafta boyunca ağır durumdaki Corona virüsü hastalarını tedavi etmeye çalışan Doktor Jake Suett ve diğer doktorlar, binlerce hastanın hala virüsün geride bıraktığı arazlardan kurtulmaya çalıştığına dikkat çekiyor. Üstelik bazıları hiçbir zaman tamamen iyileşemeyebilir ve uzun vadeli sağlık sorunları yaşayabilir.

VOA’nın haberine göre iyileşmiş kabul edilen binlerce hasta hala kronik yorgunluk sendromu ve kişiyi zayıf düşüren sorunlarla boğuşuyor. Sky News televizyonuna konuşan Suett, üç gün boyunca yatakta güçlükle nefes aldığı, hastalığının en ağır döneminden bu yana toparlanmasının çok yavaş olduğunu anlattı. Hala da sindirim sistemi sorunları yaşadığını, el ve ayaklarına ağrılar saplandığını söylüyor.

İngiltere Fizyoterapi Derneği, Corona virüsüne yakalanan ve hastalığı ağır geçiren binlerce kişinin kronik hastalıkları olacağına dikkat çekiyor. Durumu en ağır olanlar zaten güçten düşmüş oluyor.

Covid-19’un solunum kaslarını zorlayarak, etkinliğini azalttığını söyleyen İtalyan solunum uzmanı Marta Lazzeri, ‘’Bu hastalar genelde yorgun olduklarını, banyo yapmaya ya da traş olmaya bile takatlerinin kalmadığını bildiriyorlar’’ diyor.

Doktorlar, hastalığı ağır atlatanların akciğerlerinin onarılamaz şekilde hasar gördüğünü ve dokularda skarlaşma olduğu uyarısı yapıyor. İtalyan doktorlara göre iyileşen ağır hastaların yüzde 30’nda kalıcı akciğer hasarı tespit edildi.

3.7.2020 [Samanyolu Haber]

Hz. İbrahim'den (aleyhisselam) Miraç Hediyesi Bir Dua... [Hüseyin Yağmur]

Hüseyin Yağmur’la Dua Köşesi

Abdullah İbnu Mes'ud (radıyallâhu anh) anlatıyor:
Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:
-"Miraç esnasında İbrahim (aleyhisselâm) ile karşılaştım. Bana şöyle söyledi:
-"Ey Muhammed, ümmetine benden selam söyle. Ve haber ver ki: Cennetin toprağı çok güzel ve verimli, suyu da tatlıdır. Arazisi çok geniş ve dümdüzdür. Oraya ekilecek tohumlar ise:

“sübhânallah, velhamdülillah, ve lâilâhe  illallâh, vallâhu ekber” cümlesidir." [Tirmizî, Daavât 60, (3458)]
“Allah her türlü noksan sıfatdan münezzehtir, kemal sıfatlarla da muttasıftır!. Hamd Allah’a mahsustur. Allah’tan başka ilah yoktur! Allah büyüktür!”.

Bu duada geçen kelimelerle ilgili Bediüzzaman Hazretleri şu değerlendirmede bulunuyor:

Namazın mânâsı, Cenâb-ı Hakk’ı tesbih etmek, O’nun yüceliğini ilan ve O’na şükretmektir. Yani, celâline karşı sözle ve fiilen “Sübhanallah” deyip O’nu takdis etmek… Kemâline karşı sözle ve amelle “Allahu Ekber” deyip yüceliğini ilan etmek… Cemâline karşı da kalb, dil ve bedenle “Elhamdülillah” deyip şükretmektir. (Sözler, 9.Söz)

Bir gün Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem Hz. Ebû Hüreyre’yi ağaç dikerken gördü ve:
- “Ebû Hüreyre ne dikiyorsun?” diye sordu. O da:
- Kendim için bir fidan dikiyorum, diye cevap verdi. Bunun üzerine Efendimiz:
- “Sana bundan daha hayırlı bir fidanı haber vereyim mi?” diye sorunca, Ebû Hüreyre:
- Evet, yâ Resûlallah, diyerek ne buyuracağını beklemeye başladı. Efendimiz de:

- “Sübhânallahi ve’l-hamdü lillâhi velâ ilâhe illallâhü vallâhü ekber, de! Bu sözlerin her birine karşılık cennette sana bir hurma fidanı dikilir” buyurdu (İbni Mâce, Edeb 56).

Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem İsrâ ve Mi’rac gecesinde İbrâhim aleyhisselâm ile karşılaştı. Aynı zamanda atası olan İbrahim aleyhisselam  kendisine ve dolayısıyla ümmetine duyduğu sevgi sebebiyle, ebedî yurtları olan cennet hakkında bilgi verdi ve cennetin toprağının çok güzel, suyunun tatlı, sâhasının da alabildiğine geniş ve düz olduğunu ifade etti; güzel ve geniş topraklı, sulu bir yerin ekime her zaman elverişli olacağından, ebedî yurdunuz için şimdiden ağaç dikmeye bakın, yani Allah’ı zikirle meşgul olmak suretiyle cennetinizin ağaçlarını çoğaltın..

Şunu da bilin ki, cennetin ağaçları "sübhânallahi ve’l-hamdü lillâhi velâ ilâhe illallâhü vallâhü ekber" zikirlerinden ibarettir, dedi.

Hz. İbrahim’den bu mesajı getiren Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bize cennetimizi bu gibi zikirlerle güzelleştirebileceğimizi haber veriyordu.

Bu konudaki hadislere baktığımızda, bir mü’minin bu zikirlerden her birini söylediğinde cennette yeni bir hurma ağacına sahip olacağını öğrenmekteyiz. Bu gibi hadisleri böyle hakiki mânasıyla anlamak mümkün olduğu gibi, orada geçen “hurma ağacı” ifadelerinin, insanın kazanacağı sayısız bereketleri ifade eden birer sembol olduğunu düşünmek de mümkündür.

Nitekim Allah Teâlâ güzel bir söz dediği kelime-i tevhîdi, kökü yerde duran, dalları gökte olan bir ağaca, hurma ağacına benzetmiştir [İbrâhim sûresi (14), 24]. En bereketli ağaç olarak bilinen hurma, uzun yıllar nasıl meyve verip durursa, bu güzel zikirlerin de onları söyleyene bitip tükenmeyen sevaplar kazandıracağı anlatılmış olabilir. (Bakınız: Riyazu’s-Salihin 1443. Hadisin Şerhi)

Hadis-i şerif bize şu gerçeği de ifade ediyor:

Dünya, ebedi hayatımız için bir ekim yeridir, bu gibi güzel kelimelerin zikri ise bir ekimdir, ebedi alemde, cennet ağaçları, âhiret meyveleri olacaktır. Müminler bu dünyada Allah’ı çok zikrederek âhiret için ekim yapmalıdır. (Geniş bilgi için bakınız:İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi,:7/120-121).

Her mümin kendi cennetini bol ağaçlı, gölgeli, yeşil kılabilmek için daha dünyada iken çokca ekim yapmalıdır. Orada neşv ü nema bulup, orayı süsleyip güzelleştirecek tohumlar da sübhânallah, elhamdülillah, lâilahe illallah ve Allahu ekber gibi Resûlullah'ın haber verdiği kelime-i tayyibelerdir.

[Hüseyin Yağmur] 3.7.2020 [Samanyolu Haber]

Darbe ve benzeri söylemler kime hizmet ediyor? - 2 [Prof. Dr. Osman Şahin]

Tiran ve çevresinin Hizmet’in toplum nezdindeki itibarını bitirmek adına başından beri ısrarla dillendirdikleri ama ispat edip ortaya koyamadıkları her türlü gayr-ı meşruluk iddialarının adalet sisteminin tamamen çöktüğü bir zamanda gündeme getirilmesi, tiranların ve zalimlerin amaçlarına hizmet etmekte ve mağdurlara zarar vermektedir.

Eğer bir gün adalet ülkeye geri döner ve hakperest insanlar hukuk sistemi içerisinde yerlerine alırlarsa, o zaman iddia edilen darbe ve benzeri suçları gerçekten işleyenler, kadrolaşma adına her türlü hukuksuzluğa başvuranlar ve diğer her türlü haksızlıkları irtikap edenler kimlerse, yetkili makamlar eliyle onlar hakkında hukuki süreçler işletilerek hakkın gerçekleşmesi sağlanabilir.  Yoksa şu anda doğruluğunu araştırmak için şartların mevcut olmadığı bir ortamda, rivayetlere dayanarak böyle meseleleri gündeme taşımak ve bunlar üzerinden birilerini suçlu göstermek suretiyle bütün cemaate leke çalmak hakperestlik olarak kabul edilemez.

Bu süreçte Hizmet insanlarının başına gelen hadiselerdeki durumunu anlamak için şöyle bir örnek verilebilir. Yağmurlu bir gecede, çok çamurlu bir yolda giderken size düşmanlık besleyen birisi arabasıyla yanınızdan geçerek arabasıyla üstünüze çamur sıçratmış olsa ya da sizi tatlı sözler ve vaatlerle bir yere çağırıp bir suç mahallinin içerisine çekmek suretiyle, size kendisinin yaptığı suçları isnat etmeye ve yamamaya çalışsa bütün bunlar sizi suçlu yapmaz. Üstünüze çamurları sıçratanlar suçludur. O çamurlar size ait değildir. Oyuna getirmek suretiyle size yamanmaya çalışılan suçların faili siz olmazsınız. Suçun sahipleri bellidir, değişmez. Bu noktada siz kendi muhasebenizi yapar, bir daha o çamurlu yollarda olmamak, size suç isnadına yol açabilecek mahallerden (Hadîs-i şerifte buyurulduğu gibi töhmet mevziilerinden uzak durmak) ve bunları yapacak insanlardan uzak olmak adına tedbirler alırsınız.

Ama böyle değil de sanki o çamurlar veya işlenen suçlar size aitmiş gibi bir suçluluk psikoloji içerisine girerek, bir suçluymuş gibi hareket ederseniz, işte o zaman kaybetmiş olursunuz ve size düşmanlık besleyenlerin emellerine ulaşmasına yardımcı olmuş olursunuz.
Vesvese risalesinde ele alındığı gibi, lümme-i Şeytan’iyeden kalbinize üfürülen o çirkin düşünceler size ait düşünceler değildir. Tam tersine kalbiniz bunlardan rahatsızlık duymaktadır. Bu hatıra gelen çirkinlikler ve kötülükler sizin malınız olmadığından size bulaşmazlar. Ancak ne zaman ki siz onların size ait olduğu zannına kapılırsınız, işte o zaman bu vesveseler size zarar vermeye başlarlar. Bu hastalığın çaresi onlara ehemmiyet vermemek, sahiplenmemek ve bunların gerçek sahiplerinin Şeytan ve aveneleri olduğunu bilmektir.

Bütün dünya bu süreçteki suçluların veya masumların, mazlumların ve mağdurların kimler olduğunu çok iyi biliyor. Bir arkadaşımıza bir başka din mensubunun bir konferansta “Başını eğme, dik tut, siz Müslümanlar olarak tarihte yanlış bir iş yapmadınız” sözlerinde ifade edildiği gibi, ey Hizmet insanları siz de başınızı eğmeyin, başınızı dik tutun, çünkü siz utanılacak veya yüz kızartacak işler yapmadınız.

Sosyal medyada, görsel ve yazılı basındaki sözde hakkaniyet ve doğruluk adına cemaatin ister az bir kesimini, isterse de büyük bir kesimini suç ithamı altında bırakan söylemlerin yol açtığı zararların bir kısmını şöyle sıralamak mümkündür;

-Türkiye’de bu suçlarla itham edilen ve yargılanan insanların mağduriyetlerini arttırmaktadırlar. Mahkemelerde bu konuda yazılıp çizilenler delil olarak gösterilmek suretiyle haklarında mahkûmiyet kararlarının alınmasına sebebiyet vermektedirler.

-Uhuvvetlerine, birlik ve beraberliklerine zarar vermektedirler.

-Bütün fertleri ile beraber bir bütün olan Hizmet insanlarının gruplaşmalarına ve bölünmelerine zemin hazırlamaktadırlar...

-Hak yerini bulsun mülahazasına dayanarak yapılan atf-ı cürümleri Hizmet’e düşmanlık besleyenler alıp değerlendirmekte ve “biz size demedik mi, bak kendileri bu suçları kabul ediyorlar, birbirlerine düştüler…vs…” diyerek Hizmet’i ve insanlarını karalamakta ve bunlar karşısında şaşkınlığa düşen bazı Hizmet insanlarının da güven duygularının yıkılmasına sebebiyet vermektedirler.
-Hizmet insanlarının kuvvey-i maneviyelerine zarar vermektedirler.

-Bu konuları gündem yaparak bazı Hizmet insanlarının geçmişe takılmalarına, gündemlerini meşgul etmek ve enerjilerini tüketmek suretiyle hayatlarının gayesi olan hizmetlerini yapamamalarına sebebiyet vermektedirler.

Asıl zulmü yapanlar hakkında anlatmak ve yazmak gerekirken mazlumlarla uğraşma insaf ve hakperestlikle bağdaştırılamaz…

 Halbuki amaç doğruları ortaya çıkarmaksa, insanların enerjilerini ve mesailerini asıl bu gayr-ı meşrulukları yapan, sahneledikleri çakma darbeyle bir topluma kan kusturan, istedikleri gibi kadrolaşan, hak sahiplerine haklarını vermeyerek liyakatleri olmadığı halde kendi militanlarını/tarafgirlerini o makamlara yerleştiren ve bu hususta hiçbir kanun tanımayan ve herkesin gözü önünde bu işleri yapanların haksızlıklarını ve zulümlerini yazmak/anlatmak suretiyle bunları ülke ve dünya kamuoyuna duyurmak gerekmez miydi? Haksız yere insanları işlerinden, yurtlarından, mallarından, memleketlerinden, hürriyetlerinden ve ailelerinden mahrum bırakanların zulümleriyle uğraşmaları, yazılar yazıp, analizler yapıp bunu bütün dünyaya bunları ilan etmeleri gerekmez miydi?
Bunun yerine Hizmet insanlarının ekseriyetinin tasvip etmediği, bu hususta ne Hocaefendi’nin ve ne de cemaat insanlarının kendilerine bir yetki de vermedikleri hususlarda (cemaati birtakım suçlulardan ve suçlardan kurtarıp cemaati temizlemek gibi, kirlilerinden arındırıp paklamak gibi vs..) neticesi itibarıyla Hizmet hareketine, insanlarına ve mağdurlarına zarar veren, vermekte olan ve verecek olan çalışmalar içerisinde bulunmak hangi insaf ve iz ’an ile telif edilebilir.

Böyle söylemlerde bulunmak ne kadar doğrudur veya yanlıştır anlamak için, yapılan işin sonuçlarından kimler faydalanıyor ve kimler zarar görüyor ona bakmak lazımdır. Maalesef bu söylemler ve çabalar ne kadar samimi olursa olsunlar, ne kadar hak ve Hizmet hesabına hareket ettiklerini söylerse söylesinler, Tiran ve avenesinin davasına hizmet etmekte, Hizmet hareketine ve Hizmet insanlarına zarar vermektedirler. Belki de Şeytan sağdan yanaşarak bu yaptıklarının hak ve hakikat adına doğru olduğu, birilerinin her şeyi göze alarak bu işi yapmaları gerektiği ve bunun bir sorumluluk olduğu vs. gibi telkinlerde bulunmaktadır.
İnşaAllah bir sonraki yazıda devam edelim.

[Prof. Dr. Osman Şahin] 3.7.2020 [Samanyolu Haber]

Rüyada ölmüş anne veya babayı görmek ne anlama gelir? [Dr. Ali Demirel]

Soru: “Rüyasında ölmüş annesini görenler genellikle ‘Bana gülüyordu, oturup konuşuyorduk, sohbet ediyorduk, hastaydı, hastanedeydi, burada acı çekiyorum diyordu” diyerek rüyalarını anlatıyor. Rüyada ölmüş anneyi görmek ne anlama gelir? (A. Sevim Ö.)

Rüyada anne, baba, nene, dede gibi büyükleri görmek çeşitli şekillerle yorumlanır. Rüya yorumcuları, bahsini ettiğimiz büyükleri gülerken, ağlarken, konuşurken, otururken, sarılırken veya daha başka şekillerde rüyada görmenin hepsinin ayrı ayrı anlamları olduğunu söylerler.

Rüyada ölmüş olan anneyi görmek, genellikle özlemle tabir olunur. Böyle bir rüya, rüya sahibinin annesine olan derin sevgisini, ona olan hasretini gösterir.

Ayrıca genel olarak rüyada ölmüş anne görmek, yakın zamanda mutluluğa erişeceğine, gelirin bereketli olacağına, huzurlu bir hayat sürüleceğine, istenilen ve özlemi duyulan bir birlikteliğe işaret şeklinde de yorumlanır.

Rüyada ölmüş anneyi görmek, onunla konuşmak özetle kısa zaman içinde meydana gelecek hayırlı gelişmelere yorulur.

Rüyada ölmüş babayı görmenin anlamı nedir?

Kişinin rüyasında ölmüş babasını görmesi, zor durumda ise içinde bulunduğu zor durum ile ilgili birileriyle konuşmaya ve destek almaya ihtiyacı olduğuna işarettir.

Rüyada ölen baba ile kucaklaşma her halükarda hayır ve bereket ile yorumlanır. Böyle bir insan hayatında yeni bir döneme girmiş olur. Bu dönemde onu sevineceği sürprizler beklemektedir.
Kişi rüyasında ölmüş babasının üzgün olduğunu görüyorsa böyle bir rüya genellikle olumsuz olarak yorumlanır.

Bazı rüya yorumcularına göre ise rüyada ölmüş babayı görmek, babanın evladından memnun olduğunu ve hakkını helal ettiğinin işaretidir.

Ölmüş anneanneyi, babaanneyi görme ne anlama gelir?

Rüyada ölmüş anneanne görmek genellikle, yakın bir vakitte alınacak güzel habere işarettir. Böyle bir rüya gören kimse, üst üste nimetlere kavuşur.

Mesela ölmüş anneannenin güldüğünü görmek uzun ömre, huzur ve mutluluğa işaret. Ölmüş anneannesini kızgın veya üzgün şekilde gören kimse hal ve tavırlarına, özellikle de kulluk hayatına dikkat etmeli. Böyle bir rüya, rüya sahibine uyarı niteliğindedir.

Rüyada ölmüş babaanneyi görmek, genellikle hayır ile yorumlanır. Kişi babaannesinin mutlu ve güler yüzlü olduğunu görmüşse, hayırlı ve güzel bir yolda olduğunu işarettir.

Ölmüş babaannesini kızgın veya üzgün gören kişi ise günlük hayatına, aynı zamanda kulluk hayatına dikkat etmeli. Bir yerlerde hata yapıyor olabilir.

Bazı yorumcular, ölmüş babaannenin görülmesi ve onunla konuşulmasını gören kişinin uzun ömürlü olacağına işarettir derler. Böyle bir kimseye hiç beklemediği bir yerlerden bol bol hayırlar ulaşabilir.
Kişinin ölmüş anneanne veya babaannesini yaşıyor görmesi ise kabir hayatında güzel bir yere sahip olduğu şeklinde yorumlarlar.

Ölmüş dedeyi görmenin anlamı nedir?

Rüyada kişinin ölmüş dedesini görmesi de genelde hayırla ve iyilikle yorumlanır. Böyle bir insan sıkıntılı günler yaşıyorsa dertlerinin zaman içinde son bulacağı şeklinde tabir edilir.
Bazı yorumcular ise rüyada ölmüş dedenin görülmesini şayet gören kişi bekar ise güzel bir evliliğe doğru adım atılacağına işarettir derler.

Rüyada ölmüş yakınlarımızdan birini (anne, baba, dede, anneanne, babaanne) gördüğümüzde çoğunlukla ‘Senden bir fatiha bekliyor’ yahut ‘ Yakınlarından birisinin öleceğini gösteriyor. Bu dünyadan birisini götürecek’ şeklinde yorumlanıyor. Bunlar ne kadar doğru? (Adnan K.)

Rüya ilmine vakıf alimler, böylesi rüyaları ölen kişinin ruhunun hayır beklediği şeklinde yorumlarlar. Dolayısıyla rüyasında anne, baba veya aile büyüklerini gören kimseler, onlara Fatihalar göndermeli, sevaplarını onlara gönderme niyetiyle sadakalar vermeli ve tabiî ki kendisini ahirete hazırlama adına kulluk hayatını gözden geçirmeli.

Bu tür rüyalar için “Yakınlarından birisi ölecek, bu dünyadan birisi götürecek” şeklinde yorumlar yapılsa da böylesi yorumlar genel itibariyle pek kabul görmemiştir.

[Dr. Ali Demirel] 3.7.2020 [Samanyolu Haber]

Korona aşısı, ilk insan deneylerinde bağışıklık sağladı

Alman biyoteknoloji şirketi BioNTech ve ABD’li ilaç şirketi Pfizer, geliştirdikleri yeni tip Koronavirüs (Kovid-19) salgını aşısının insan üzerindeki ilk aşama deneylerde potansiyel taşıdığını ve iyi tolere edildiğini açıkladı.

Aşı, insanlar üzerinde test edilen 17 aşıdan biri. Potansiyel tedavi, Moderna, CanSino Biologics ve Inovio Pharmaceuticals’ı kapsayan projelerle birlikte insan üzerindeki deneylerde umut veren ilk aşama Covid-19 aşılarının dördüncüsü.

BioNTech, 24 sağlıklı gönüllü üzerinde BNT162b1 ilacının iki dozajının test edilmesinin, enfekte kişilerde 28 gün sonra normalden daha yüksek seviyelerde Covid-19 antikorları geliştirdiğini gösterdi.

BioNTech’in kurucu ortağı ve CEO’su Ugur Şahin, “Bu ilk deneme sonuçları aşının bağışıklık sağladığını ve güçlü bir bağışıklık tepkisine neden olduğunu gösteriyor” dedi.

BioNTech ve Pfizer şimdi, 30 bin sağlıklı katılımcıyı içeren bir deney için en umut vadeden dört deneysel aşıyı seçecek. Düzenleyici kurumdan onay almaları halinde deneylerin ABD’de ve Avrupa’da temmuz ayı sonunda başlaması muhtemel.

3.7.2020 [TR724]

Kronik rahatsızlığı olan öğretmen 5 ay Silivri’de yerde yattı: Tedavi edilmezse böbreklerini kaybedebilir!

15 Temmuz sonrası cezaevlerinde kötü şartlar özellikle kronik rahatsızlığı olan hasta tutukluları olumsuz etkiliyor ve onları ölüm riski ile karşı karşıya bırakıyor.

Bunlardan biri olan öğretmen Fırat Mercan 8 aydır Silivri Cezaevi’nde tutuklu. Knonik böbrek rahatsızlığı olan Mercan 5 ay boyunca yer yokluğundan dolayı koğuşta yerde yattı.

Hastalığı iyice artan Mercan tedavi edilmezse böbreklerini kaybedebilir.

Bu durumu sosyal medya hesabı Twitter’dan yaptığı paylaşımla duyuran eşi Zeynep Mercan yardım istedi ve şunları söyledi:

“Ben Zeynep Mercan, eşim Fırat Mercan Öğretmen, 8 aydır Silivri Cezaevinde tutuklu.Eşim kronik böbrek hastası. 5 ay boyunca cezaevinde yerde yattı ve rahatsızlığı iyice arttı. Eşim tedavi olmazsa böbreklerini kaybedebilir hayati tehlikesi var.”

3.7.2020 [TR724]

Esra Terzioğlu eşi için yetkililere seslendi: Eşimin durumu çok ağır, lütfen tahliye edin!

Silivri Cezaevi’nde 21 aydır tutuklu bulunan 2 çocuk babası yönetmen Fatih Terzioğlu’nun durumu ağırlaşıyor ve her geçen gün hayati tehlikesi artıyor.

Fatih Terzioğlu’nun eşi Esra Terzioğlu sosyal medya hesabından yetkililere seslendi.

Terzioğlu Twitter’dan, “Eşim canı ile pençeleşirken uğraştığım prosedürleri anlatıyorum. Lütfen sesimi duyurmama yardımcı olun! Yetkililere sesleniyorum!LÜTFEN EŞİMİ BANA VERİN ,TEDAVİSİNİ YAPTİRABİLEYİM , ÇOCUKLARININ YANINDA MORALİ YÜKSEK BİR ŞEKİLDE GEÇİRSİN BU ZOR SÜRECİ.” paylaşımında bulundu.

Esra Terzioğlu, birkaç gün önce yaptığı paylaşımda, “Kıymetli arkadaşlar, bugün eşimin kesin teşhisi ve tedavi yöntemi için doktorlardan oluşan bir kurul toplanacak inşallah. O kuruldan eşimin cezaevinde kalamayacağına dair bir rapor çıkması çok önemli. Lütfen dualarınızı eksik etmeyin.” ifadelerini kullanmıştı.

Söz konusu paylaşımdan saatler sonra ise kötü haberi yine sosyal medya hesabından vermişti: “Doktor yüzüme karşı bu adamın bir yıllık ömrü kaldı dedi. Tahliye için gerekli raporu da hâlâ alamadım.” ifadelerini kullandı. Takipçilerine, “Ne olur ne olur ne olur çok dua edin…dua dua dua.”

15 DUA MESAJINA 6 YIL 3 AY!

Tutuklu bulunduğu tek kişilik hücresinde yaklaşkı 45 gündür sürekli kusan ve hayati fonksiyonlarını neredeyse tamamen kaybeden yönetmen Fatih Terzioğlu, skandalın sosyal medyada gündeme gelmesi üzerine geçtiğimiz hafta apar topar hastaneye kaldırılmıştı.

Yapılan test ve çekilen MR’ların sonuçlarına göre Terzioğlu’nun midesinde tümör vardı, kanser olmuştu. Fatih Terzioğlu’nun tedavisi için acilen tahliye edilmesi gerekiyor. Fatih Terzioğlu, telefonuna gelen 15 dua mesajı nedeniyle 6 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırıldı.

3.7.2020 [TR724]

Enflasyon yine tahminleri aştı!

Mayıs ayında beklentilerin üzerinde gerçekleşen enflasyon Haziran’da da yüzde 1,13 ile beklentilerin üzerinde bir artış kaydetti. Böylece yıllık enflasyon yüzde 12,62 oldu.

Türkiye İstatistik Kurumu haziran ayı enflasyon rakamlarını açıkladı. Tüketici fiyat endeksi (TÜFE) yıllık yüzde 12,62, aylık yüzde 1,13 arttı.

HAZİRAN AYI ENFLASYON RAKAMLARI AÇIKLANDI

Milyonlarca memur, memur emeklisi, SSK ve Bağ-Kur emeklisinin temmuz zammının belli olacağı enflasyon rakamları açıklandı. Tüketici fiyat endeksi (TÜFE) yıllık yüzde 12,62, aylık yüzde 1,13 arttı. Memurlar ve İşçi ve Bağ-Kur emeklileri yüzde 5.75 zam alacak.

Milyonlarca memur ve emeklinin maaş zamları da bu orana göre belli oluyor. Tüketici fiyat endeksi (TÜFE) yıllık yüzde 12,62, aylık yüzde 1,13 arttı. TÜFE’de (2003=100) 2020 yılı Haziran ayında bir önceki aya göre yüzde 1,13, bir önceki yılın Aralık ayına göre yüzde 5,75, bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 12,62 ve on iki aylık ortalamalara göre yüzde 11,88 artış gerçekleşti.

3.7.2020 [TR724]

Turizm sektörü komada! [Yusuf Dereli]

Türkiye, turizm sektörü tarihinin en kötü günlerini yaşıyor. Yabancı turist sayısı, 2019’un ilk 5 ayında 12 milyon 757 bin 522 olarak kayıtlara geçmişti. Bu yıl aynı dönemde rakam 4 milyon 292 bin olarak açıklandı. Azalma yüzde 66 seviyelerinde.

Geçtiğimiz yıl sadece mayıs ayında 4 milyon 22 bin turist gelmişti. Bu yıl aynı ay gelen toplam turist sayısı 30 bin! Azalma yüzde 99.2! Ancak asıl felaket bundan sonra başlıyor. Zira Rusya, Ankara’nın ’15 Temmuz’da uçuşlar başlasın’ teklifine sıcak bakmıyor.

Avrupa Birliği’nin, 1 Temmuz itibariyle salgın konusunda ‘güvenli’ kabul ettiği 14 ülke arasında da Türkiye yok. Her yıl 1 milyondan fazla turist gönderen Hollanda da vatandaşlarına ‘Türkiye’ye gitmeyin’ çağrısı yaptı. Geçtiğimiz yıl Haziran ayında Türkiye 5,3 milyon yabancı turisti ağırlamıştı.

AB’nin, ‘yasağı’ kaldırmaması turizm sektörü için felaket anlamına geliyor. AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, salgın öncesi yaptığı bir konuşmada, 2020’de 58 milyon turist ağırlayarak 41 milyar dolar turizm geliri elde etmeyi planladıklarını açıklamıştı. Ancak temmuz ve ağustos aylarında kapıların açıldığı varsayılsa bile toplamda 25 milyon turist rakamına ulaşmak bile imkansız gibi gözüküyor.

Türk turizm sektörü ölüm kalım savaşı veriyor. Geçtiğimiz hafta önce Rusya’dan kötü haber geldi. Rusya Ulaştırma Bakanı Yevgeniy Ditrih, Türkiye’nin ticari uçuşların yeniden başlatılması teklifi konusunda hâlâ nihai bir karara varmadıklarını belirtti. Ankara’nın, uçuşların 15 Temmuz’da başlatılması teklifi hakkında Rusya’nın ne düşündüğü sorusu karşısında Ditrih, “Bu konuyu düşünüyoruz. Türkiye ile havayolu ulaşımının 15 Temmuz’da yeniden başlatılması (şu an için) söz konusu değil. ” dedi. Rusya, Türkiye’ye en fazla turist gönderen ülke. Geçtiğimiz yıl gelen Rus turist sayısı 7 milyon 17 bindi.

ALMANYA’YA ‘SEYAHAT UYARISI’ RİCASI

Ardından AB, turizmde güvenli ülkeler listesini açıkladı. Hazırlanan listede yer alan 14 ülke arasında Türkiye yoktu! Almanya, 1 Temmuz’da AB’de başkanlığı üstlenecek ve liste o zaman yeniden gözden geçirilebilecek. Türkiye, en azından 1 Temmuz ya da hemen ardından ‘seyahat uyarısının kaldırılmasını’ istiyor. En son dün Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Almanya’da temaslarda bulundu. Seyahat uyarısının gözden geçirilmesi istendi. Almanya’dan geçtiğimiz yıl gelen turist sayısı 5 milyon 27 bin olarak kayıtlara geçmişti. 2019 yılında İngiltere’den 2 milyon 562 bin, Fransa’dan 875 bin ziyaretçi  geldi.

HOLLANDA: TÜRKİYE’YE GİTMEYİN

Rusya ve AB’nin ardından geçtiğimiz günlerde Hollanda da vatandaşlarına ‘Türkiye’ye gitmeyin’ uyarısında bulundu. Hollanda Başbakanı Mark Rutte, “Türkiye’ye gitmek akıllıca değil.” ifadelerini kullandı. Hollanda Bayındırlık Bakanı Cora van Nieuwenhuizen ise hükümetin uyarılarına rağmen Türkiye’ye tatile gidilmesini ‘sorumsuzluk ve anti sosyallik’ olarak değerlendirdi. Geçtiğimiz yıl Hollanda’dan 1 milyon 117 bin turist Türkiye’yi tercih etmişti.

RAKAMLAR KORKUNÇ

2020 yılı turizm istatistikleri korkunç. Türkiye’nin turizm geliri, 2019’da bir önceki yıla göre yüzde 17 artarak 34 milyar 520 milyon 332 bin dolara yükselirken, ziyaretçi sayısı 52 milyona yaklaşmıştı. Geçtiğimiz yılın ilk 5 ayında ise rakam 12 milyon 752 bini aşmıştı. Ancak bu yılın ilk 5 ayında gelen toplam turist sayısı 4.2 milyon olarak açıklandı. Salgın kısmen etkiliydi. Haziran rakamları henüz yok ancak Mayıs ayından çok farklı olmayacak. Peki mayıs ayında kaç turist geldi; sadece 30 bin! Geçtiğimiz yıl aynı ayda gelen turist sayısı 4 milyondan fazlaydı. Haziran ayında ise 5,3 milyon turist ağırlamıştı Türkiye 2019’da…

25 MİLYON RAKAMI BAŞARI SAYILABİLİR

Turizm Bakanı Mehmet Ersoy, “Eğer bu sezon otellerimizdeki doluluk oranı yüzde 50 olursa bunu başarı sayacağız.” demişti. Rakamlar da Ersoy’u doğruluyor. Mayıs ayına kadarki kayıp geçtiğimiz yıla göre 8 milyon civarında. Haziran ve Temmuz’daki muhtemel kayıplarda eklendiğinde kayıp rakamının ilk 7 ayda 15 milyonu aşması içten bile değil. Temmuz sorunda seyahat uyarılarının gevşetildiği bile varsayılsa insanların geçtiğimiz yıllardaki gibi akın akın Türkiye’ye gelmeyeceği de aşikar. Dolayısıyla geçtiğimiz yıl 52 milyon turist ağırlayan Türkiye’nin bu yıl en iyi ihtimalle 25 milyonu bulması bile başarı sayılabilir. Birleşmiş Milletler Dünya Turizm Örgütü (UNWTO), geçtiğimiz haftalarda yaptığı açıklamada, uluslararası turizm faaliyetlerinin yılın genelinde yüzde 60 ile 80 arasında azalacağını açıklamıştı.

OTELLER SİNEK AVLIYOR; DOLULUK ORANI YÜZDE 30

Koronavirüs salgını nedeniyle uygulanan kısıtlamalar iç turizmi de olumsuz etkiledi. DHMİ verilerine göre, Mayıs ayı sonunda iç hatlar yolcu sayısında yüzde 51,7’lik bir düşüş görüldü. Turizm ve Kültür Bakanlığı, yılın ilk dört ayında otel, motel ve pansiyon gibi işletmelerde konaklayanların toplam sayısının yüzde 39,5 gerilediğini açıkladı. Bu dönemde en büyük düşüş yüzde 92 ile Nisan ayında görüldü. Doluluk oranı ise yılın ilk dört ayında yüzde 40,28’den yüzde 21,07’ye indi. Nisan ayında otellerin doluluk oranı yüzde 3’te kaldı.

EN AZ 1 MİLYON KİŞİ İŞSİZ KALACAK

Turizm sektörü sadece ciddi bir döviz girdisi sağlamakla kalmıyor. SGK verilerine göre konaklama, yiyecek-içecek ve seyahat acentelerinde sigortalı çalışanların sayısı 1 milyon civarında. Sigortasız çalışanlar da eklenince rakamın 1,5 milyona ulaştığı tahmin ediliyor.  Ayrıca tarımsal üretim, işlenmiş gıda, hayvancılık, alkolsüz ve alkollü içecek, mobilya gibi üretim ve istihdam boyutlarıyla dolaylı olarak turizm sektöründe etkilenen sektörler var. Turizmin durması, beslediği bu sektörlerin de ciddi bir felaketle karşı karşıya kalması anlamına geliyor.

[Yusuf Dereli] 3.7.2020 [TR724]

Ahmet Nesin katliamla ilgili ilgili konuştu: Sivas’ı planlayan Doğu Perinçek’tir!

Sivas Katliamı’nın yıl dönümü öncesi YouTube kanalında konuşan Aziz Nesin oğlu Ahmet Nesin, “Madımak Katliamını planlayan Doğru Perinçektir. Hadi Perinçek bir Sivas Madımak hesaplaşması yapalım. Eğer cesaretin varsa.” dedi.

Yıllardır babası Aziz Nesin’in de hedef olduğu Sivas Katliamı ile ilgili yazdığını belirten Ahmet Nesin, “Madımak Katliamı’nın sorumlusu Doğu Perinçek’tir. Nihayet bununla ilgili gelişmeler oluyor. Hadi Perinçek bir Sivas Madımak hesaplaşması yapalım. Eğer cesaretin varsa..Peki sizce Perinçek hesap verebilecek mi? Sizce yaptıklarının sorumluluğunu alabilecek karaktere sahip mi?” diye sordu.

Madımak olayının perde arkasını anlatan Nesin, katliama gerekçe yapılan Şeytan Ayetleri kitabının nüshalarının Aydınlık gazetesinde yayınlayanın babası Aziz Nesin değil, Doğu Perinçek olduğunu söyledi.

Babasının özgürlük adına kitabı basmak istediğini ama babasının kitabı okumadığını anlatan Nesin, “Fakat Perinçek hapisten çıktıktan sonra babamdan habersiz olarak  Şeytan Ayetleri fasikül olarak Aydınlık’ta yayınlanmış. Ben hemen tabi babama telefon açtım. ‘Hayır benim hiç haberim yok bundan’ dedi. İlginç bir şey. Çok şaşırdım, çok kızdım. Şöyle kızdım. O zaman benim Düşün Yayınevim var. Hem de gazetecilik yapıyorum hem yayınevim devam ediyor. Kitabı kimse çıkartmak istemeyince ben yayınlamak istedim. Babam karşı çıktı. Bir aileden bir kişi yeter çünkü Ayetullah Humeyni, İran yönetimi Aziz Nesin hakkında ölüm fermanı vermişti.” dedi.

‘Çeviriyi Perinçek yaptırdı’
Nesin şöyle devam etti:

“Sonra bu olayı onların yaptığını iyice nasıl anladım. Bir gün iyice geç olmuştu. Gazetede ya işim var ya da bu olaylardan dolayı tedirginim, olaylar devam ediyor. Genç bir kadın birkaç sayfa getirdi. Fark ettim ki çevirinin ikinci bölümüydü. Anladım ki Doğu Perinçek çeviriyi kendi elamanlarına yaptırıyor. Genç bir kadına. İlk fasikül yayınlanınca savcılıktan gazeteyi toplatılma kararı çıkartmıştı zaten. Sanıyorum 3-4 gün sürdü fasiküllerin yayınlanması. Son gün Doğu Perinçek ekibi, Şeytan Ayetleri başlığı altında Kuran Kerim’den bir örnek koydular gazeteye. O gazete de toplatıldı.”


‘İnsanların ölümünü sen hazırladın’

“Bilhassa Doğu Perinçek Ergenekon’dan hapse girdiğinde iyice emin oldum ki, derin devletin önemli bir adamı. Kendine göre önemli tabi, bize göre değil. Yani Sivas Madımak olayı nasıl başladı? Aziz Nesin’in Şeytan Ayetleri kitabının Aydınlık gazetesinde yayınlaması dedikodusuyla başladı. Ve ben bunu yıllarca yazdım. Doğu Perinçek bunu sen yaptın. Oradaki bütün insanların ölümünü sen hazırladın diye.”

“Ben bunları yıllarca yazdım. Doğu Perinçek hiç cevap vermedi. Dün (6 Haziran 2020) bu üç firari sanıkla ilgili dava görülürken Gülsüm Karababa’nın abisi Hüseyin Karababa avukatı Coşkun Özgür Piroğlu benim geçen sene Artı Gerçek’te yazdığım yine bu konuyla ilgili yazıyı mahkemeye sunmuş ve hem benim hem Doğu Perinçek’in dinlenmesini Doğu Perinçek’in bunu yapıp yapmadığının ortaya çıkmasını istemiş. Ben de diyorum ki hadi Doğu Perinçek bir hesaplaşalım. Bir Sivas Madımak hesaplaşması yapalım. Eğer cesaretin varsa.”

3.7.2020 [TR724]

Liverpool’un başarısının görünmeyen kahramanı [Hasan Cücük]

Premier Lig’de 30 yıl aradan sonra şampiyonluğa ulaşan Liverpool’un başarısının mimarı kim sorusuna verilecek ilk isim, Jürgen Klopp olur. Elbette başta Alman teknik adam olmak üzere bu sezon olağanüstü bir performans ortaya koyan Mane, Salah, Van Dijk, Henderson gibi isimler sıralanır. Bir de başarının görünmeyen kahramanı var. Bu isim kulübün 39 yaşındaki sportif direktörü Michael Edwards.

Liverpool’un sportif direktörü Michael Edwards, gözden ve medyadan uzakta işlerini yapıyor. Adı hiçbir zaman ön plana çıkmıyor. Kim olduğunu çok az kişi biliyor. Öyle ki, hakkında Wikipedia’da bile bilgi bulunmuyor. Gizemli bir kişi değil. Ancak gözden uzakta olunca işini çok daha iyi yapıyor.

Michael Edwards’ın hayatına futbol küçük yaşlarda girmiş. Sıradan bir futbolcu olarak, meşin yuvarlağın peşinden koşan Edwards ilerleyen yıllarda futbolculuktan ekmek kazanamayacağını görünce IT eğitimi almış. İlk profesyonel işine 2003’te Portsmouth’ta analizci başlayan Edwards, rakipleri analiz edip, transfer politikasını belirlemiş. Portsmouth’un ligi 8’inci ve 9’uncu sırasında bitirmesinde Edwards’ın rolü büyük olur. Asıl başarı ise 2008’de gelen FA Cup zaferiyle olur. Bir yıl sonra Harry Redknapp ile Tottenham’ın yolunu tutar. Londra ekibi 20 yıl aradan sonra ligi 4. sırada bitirirken, bu tesadüfi olmayan başarının mimarlarından biri yine Michael Edwards’dır.

Michael Edwards’ın yolu Liverpool ile 2011 yılında kesişti. Tottenham’dan ayrılmasına kulübün sahibi Daniel Levy pek razı olmadı ama Edwards kararını değiştirmedi. 2013 yılına kadar performans analiz bölümünün sorumluluğunu yürüttü. Daha sonra teknik performans direktörü olarak çalışan Michael Edwards 2016’da sportif direktör olarak görev yapmaya başladı.

Edwards, Liverpool’daki ilk yıllarında dönemin teknik direktörü Brendan Rodgers ile sorunlar yaşadı. Christian Benteke, Iago Aspas ve Luis Alberto transferi konusunda Rodgers ile aynı fikirde değildi. Bu oyuncuların kaliteli olduğunu ancak Liverpool için uygun olmadığını dile getirmesine rağmen transferleri gerçekleşti. Haklı çıkan Edwards oldu. Her üç ismin Liverpool yılları hüsran oldu. Liverpool sonrası gittikleri takımlarda ise daha başarılı oldular.

Ekim 2015’te Jürgen Klopp’un gelmesiyle Michael Edwards’ın parlak günleri de başlamış oldu. İkili arasında mükemmel bir uyum vardı. Edwards’ın kendini gösteren transferi Muhammed Salah’ın takımıa kazandırılması oldu. Klopp, Mısırlı oyuncunun değil vatandaşı Julian Brandt’ın transfer edilmesini istiyordu. Edwards, Salah’ın takıma daha faydalı olacağını, Mısırlı yıldızın hangi özelliklerinin Brandt’tan daha üstün olduğunu detaylı bir şekilde analiz ettiğinde Klopp kararını değiştiriyordu. Sonuçta haklı çıkan Edwards, kazanan ise Liverpool oldu. Andy Robertson, Fabinho, Mane, Alisson ve Van Dijk transferlerinde anahtar rolü hep Michael Edwards oynadı. Hangi oyuncunun, Liverpool’un hangi problemini nasıl çözeceğini detaylı bir şekilde ortaya koyduğunda geriye sadece bonservisi ödeyip, kadroya katmak kalıyordu.

Edwards’ın başarısı sadece takıma nokta transfer yapmakla sınırlı kalmadı. Eldeki oyuncuları da yüksek bonservis ücretiyle satmayı bildi. İyi bir pazarlıkçı olan Edwards, Mamadou Sakho’yu 28 milyon Euro’ya, Domonic Solanke’yu 20 milyon Euro’ya ve Philippe Coutinho 145 milyon Euro’ya satmayı başaran isim oldu.

Klopp – Edwards uyumu sayesinde son iki yılda Liverpool, Şampiyonlar Ligi, UEFA Süper Kupa, FİFA Dünya Kulüpler Kupası ve Premier Ligi kazandı. Gözden uzaklarda işini yapıp, Liverpool’u başarıya taşıyan görünmez kahramanlardan biri olan Michael Edwards’ın kıymetini bilenlerin başında kulüp başkanı Tom Werner geliyor. Manchester City, deplasmanda Chelsea’ya yenilip Liverpool resmen şampiyonluğunu ilan edince Başkan Werner, Klopp’tan önce Edwards’ı arayıp tebrik etti.

[Hasan Cücük] 3.7.2020 [TR724]

Macron, Erdoğan’ın yakasını bırakmıyor ama… [Cumali Önal]

Ortadoğu’da dengeler çok hızlı değişiyor… Düne kadar Libya’da Halife Hafter’in Trablus’u ne zaman ele geçirebileceğini konuşuyorduk. Mart ayıyla birlikte dengeler bir anda tersyüz oldu. Hafter pek çok stratejik noktayı boşaltarak ve hatta ağır silahlarını da bırakarak ülkenin batısından tamamen geri çekilmek zorunda kaldı.

Akabinde Rusya ilk kez açıkça potaya girdi. Rus uçaklarının Suriye üzerinden Libya’nın orta kesimlerindeki Cufra Üssü’ne getirildiğini gösteren uydu görüntüleri ABD’nin Afrika Birlikleri Komutanlığı (Africom) tarafından paylaşıldı. Kamuoyu Rusya’nın Hafter’in yanında ağırlığını hissettirmesini beklerken bu kez Mısır Devlet Başkanı Abdulfettah el Sisi’nin girişimleri gündeme damgasını vurdu. Önce Kahire Deklarasyonu adıyla hemen yürürlüğe girecek bir barış önerisi sundu. Ancak Türkiye ve desteklediği Trablus hükümeti öneriyi anında reddetti. Sisi bu kez Libya sınırına giderek herkesin peşinde olduğu Sirte ve Cufra’nın kırmızı çizgileri olduğunu, buraların alınması durumunda Libya’ya müdahale edecekleri tehdidinde bulundu.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️



Sisi’nin konuşmalarının artçı şokları sürerken Fransa bir süredir dillendirdiği eleştirilerinin dozunu daha da yükseltti.

Pazartesi günü Almanya Başbakanı Angela Merkel’le düzenlediği ortak basın toplantısında Türkiye’yi adeta topa tuttu.

Daha önce pek çok kez dile getirdiği “Türkiye’nin Libya’ya askeri müdahalesine göz yummayacağız” şeklindeki sözlerine “Ankara tehlikeli bir oyun oynuyor” tehditlerini de ekledi.

Seleflerinden Nicolas Sarkozy gibi davranan Macron’un sert sözleri bunlarla sınırlı değil. Türkiye’nin cihatçıları Libya’ya taşıdığını belirten Macron, “NATO üyesi olduğunu öne süren bir ülkenin tarihi ve cezai sorumlulukları vardır” sözleriyle de uyarıda bulundu.

Macron’un Erdoğan’a karşı eli şimdilik zayıf. Çünkü hem müttefikleri ABD ve Almanya kendisini desteklemiyor, hem de Libya’da doğal müttefik durumuna geldiği Rusya’nın eylemlerini çok da içine sindiremiyor, fakat bu durumu çok fazla dillendirmek istemiyor.

Mesela Merkel’le ortak basın toplantısında tıpkı Türkiye gibi Libya’ya cihatçı ve paralı asker nakleden Rusya’yı eleştirmedi ya da eleştiremedi.

Macron, geçtiğimiz Cuma günü görüştüğü Rus Lider Vladimir Putin’in kendisine Rus paralı askerlerin Libya’da bulunmasının Rusya’yı ilgilendirmediğini söylediğini belirtti.

Macron’dan başka tüm dünya Wagner şirketinin direkt Kremlin’den talimat aldığını ve paralı askerlerin de Rusya’nın direktifleri doğrultusunda hareket ettiğini biliyor. Ayrıca Rusya’nın da Suriyeli paramiliter grupları Libya’ya ihraç ettiği artık bir sır değil.

Macron Hafter’i desteklemediklerini, amaçlarının siyasi bir çözüm bulmak olduğunu da iddia etti. Halbuki Hafter’le daha önce Paris’te görüşen Macron, Hafter güçlerine silah ve istihbarat desteğinde de bulunmuştu.

Hukuki, insani, tarihi her ne açıdan bakılırsa bakılsın Libya üzerinde mücadele eden hiçbir ülke diğerinden çok da temiz gibi görünmüyor.

Mesela Türkiye Fransa’nın sömürgeci geçmişine atıfta bulunurken, Osmanlı İmparatorluğu’nun da bir dönem o topraklara hükmettiğini ve şu anda yaptığının da bir tür sömürgecilik olduğunu unutuyor.

Türkiye’nin tek geçerli argümanı BM tarafından tanınan Trablus hükümetinin talebi doğrultusunda bu ülkeye gittiği. Halbuki Trablus hükümetinin uluslararası hukuk normlarına göre çok da geçerli bir yanı bulunmuyor. Şu anda geçerli olarak görülmesinin tek sebebi uluslararası kamuoyunun parçalı hali, Avrupa Birliği’nin yekpare bir dış politika belirleyememesi ve ABD’nin konuya çok fazla müdahil olmak istememesi.

Türk-Fransız ilişkilerinde yaşanan gerginlik yeni değil. Aslında AKP’nin iktidara geldiği 2002’den beri limoni.

2002’de dönemin Cumhurbaşkanı Valery Giscard d’Estaing Türkiye’nin bir Avrupa ülkesi değil, başka kültürlere ait olduğunu belirterek Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üye olması durumunda bunun Avrupa’nın sonunu getireceğini öne sürdü.

Bir sonraki cumhurbaşkanı Jacques Chirac da 2004’te Türkiye’nin AB üyeliğini Fransa’da referanduma sunacağını öne sürdü.

Asıl gerginlik ise Nicolas Sarkozy döneminde yaşandı ve ilişkiler dip yaptı. Türkiye’nin Avrupa’da yeri olmadığını söyleyen sağcı lider Türkiye’ye imtiyazlı ortaklık önerdi. Erdoğan ile Sarkozy’yi karşı karşıya getiren olay ise Ermeni Yasa Tasarısı’nın Meclis’te onaylanması oldu. Türkiye’de Fransız mallarına boykot başlarken Erdoğan bir daha Fransa’ya gitmeyeceğini söyledi.

Macron dönemi de Sarkozy dönemi ile büyük bir paralellik gösteriyor. Gün olmasın ki iki ülke yetkilileri birbirine yönelik sert eleştiriler yöneltmesin.

Suriye konusunda zaman zaman Türkiye’yi eleştirse de Macron hiçbir zaman son dönemlerdeki eleştiri tonunu kullanmadı. Eleştiri dozunun artmasında şüphesiz Erdoğan’ın da tıpkı Macron gibi Libya’nın petrollerine göz koyması en önemli etken.

Türkiye’nin Trablus hükümetiyle geçtiğimiz yıl 27 Kasım’da yaptığı anlaşmalara Paris de Hafter’i Mart ayında Paris’te ağırlayarak cevap vermişti.

Ancak Erdoğan ve mevkidaşı Macron arasındaki sert tartışmalar Türkiye’nin Ekim ayında Suriye’nin kuzeyine yönelik gerçekleştirdiği Barış Pınarı Operasyonu ile başladı. ABD’nin Suriye’nin kuzeyinden çekilerek Kürtleri yüzüstü bırakması ve Türkiye’nin operasyon gerçekleştirmesini Macron, “NATO’nun beyin ölümü gerçekleşti” sözleriyle eleştirdi ve Ankara’nın hiçbir şekilde NATO ile bir dayanışma içine girmemesini istedi.

İstediği pası alan Erdoğan sert sözlerle Macron’a yüklendi. Türkiye’yi NATO’dan çıkarmanın Macron’ın haddine olmadığını haykıran Erdoğan, “Ne diyor, ‘NATO’nun beyin ölümü gerçekleşmiştir.’ Sayın Macron bak, Türkiye’den sesleniyorum, NATO’da da söyleyeceğim, önce sen kendi beyin ölümünü bir kontrol ettir. Çünkü bu ifadeler ancak senin türündeki beyin ölümü gerçekleşmiş olanlara yakışır” sözleriyle tepki gösterdi.

Macron’a saldırmayı iç kamuoyunda iyi bir malzeme olarak kullanan AKP hükümeti, Fransız liderin Ekim ayı başında Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi’nde insan hakları ihlalleri konusunda Türkiye’yi eleştirmesine Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu üzerinden cevap verdi. Çavuşoğlu, “Macron’un bugünkü konuşmalarını ayakları pislik içinde gömülüyken öten horoza benzetiyorum” ifadelerini kullandı.

Daha önce pek çok kez Fransızların Cezayir’de yaptığı katliamları gündeme getiren ancak bundan dolayı Cezayirli yetkililerden zılgıt yiyen Erdoğan Ocak ayında üç Afrika ülkesine yaptığı ziyaretin ilk durağı Cezayir’de görüştüğü Devlet Başkanı Abdülmecid Tebbun’un söylediğini ileri sürdüğü sözlerle Fransa’yı hedef aldı. Erdoğan, Tebbun’un, görüşme sırasında kendisine Fransızların 130 yıllık işgalleri boyunca Cezayir’de en az beş milyon kişiyi öldürdüklerini söylediğini belirtti.

İki ülke ilişkileri zaman zaman tehlikeli restleşmelere de sahne oluyor.

Avrupa Birliği ülkelerinin Nisan ayında başlattığı İrini Operasyonu çerçevesinde Fransız gemileri 10 Haziran’da Libya’ya doğru yol alan Tanzanya bandıralı bir gemiyi aramak istedi. Ancak gemiye eşlik eden Türk fırkateynleri buna izin vermedi. Türkiye gemilerde ilaç bulunduğunu öne sürerken Fransa bunun silah olduğunu öne sürdü. NATO konuyu inceleyeceğini açıkladı.

Türk savaş gemilerinin eylemini sert sözlerle eleştiren Macron, Türkiye’nin Libya’da istediği gibi hareket etmesine izin vermeyeceklerini söyledi. <

Türkiye ise Fransa’ya “akıl tutulması“ sözleriyle karşılık verdi. Türkiye ayrıca Fransa’nın sömürgeci dönemindeki gibi sorumsuzca hareket ettiğini de öne sürüyor.

İki ülke ilişkileri nereye gider bilinmez ancak bilinen şu ki, Erdoğan için Macron bulunmaz bir hint kumaşı gibi, tıpkı iç politikadaki CHP gibi.

Nasıl ki CHP’nin tartışmalı geçmişi ve hiçbir vizyon ortaya koyamaması, hatta en kritik konularda hükümetin yanında durması Erdoğan’a yarıyorsa aynı şekilde Macron’un Türkiye’ye yüklenirken hiçbir şekilde haklı bir argüman ortaya koyamaması da Erdoğan’a muazzam bir hamaset alanı sunuyor. Ancak uluslararası ilişkilerde hak, hukuk, adalet, insan haklarından çok pazu gücü geçerlidir. Pazusu güçlü olan bir anda haklı duruma geçebiliyor.

[Cumali Önal] 3.7.2020 [TR724]

Davutoğlu ölü taklidinden vazgeçti! [Bülent Korucu]

Eski Başbakan Ahmet Davutoğlu sesini yükseltiyor ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a yönelik eleştirilerin dozunu artırıyor. Oysa onun söylediğinin onda birini aklından geçirenler cumhurbaşkanına hakaretle suçlanıp soluğu cezaevinde alıyor.

Erdoğan’a ‘palavracı’ diyebilecek kaç fani var bu alemde; ama o diyor işte: “Ülkenin Cumhurbaşkanı çok rahat bir şekilde Türkiye’nin üç yıl sonra dünyanın ilk on ekonomisi arasına gireceğini ve hedefe en yakın noktada olduğumuzu iddialı bir şekilde söylemektedir. Milletimizin gözlerinin içerisine bakarak bu denli açık palavraların ve doğru olmayan bilgilerin söylenmesini hayretle izliyoruz.”

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️


Herkes Şehir Üniversitesi’nin kapatılmasıyla ilgili Davutoğlu’nun şu cümlelerine odaklandı: “Bugün üniversiteye el koyan da eğitim hayatına darbe vuran da kayyum atayan da, hocaları işsiz bırakan da futbol kulüplerine, inşaatçılara bulduğu parayı üniversitelerden esirgeyen de siyasi hırsı ve kini için artık hiçbir engel tanımayan da bizatihi karara imza atan Cumhurbaşkanı Erdoğan’dır.”

Ancak daha vahim cümleler ve suçlamalar vardı. “Erdoğan Türkiye’sinde ahlaka ve vicdana yer yoktur” bile dedi. Cumhurbaşkanı’nı neredeyse her cümlede 28 Şubatçılarla birlikte anıyor ve onların vesayeti altına girdiğini söylüyor. Nevşin Mengü’ye 24 Haziran’da verdiği röportajda, vasilere Devlet Bahçeli’yi de ekliyor. ‘Onun desteklediği bakan görevde kalıyor, arkasında durmazsa da bir bakan gidebiliyor’ dedikten sonra soruyor “Ülkeyi Erdoğan mı yönetiyor Bahçeli mi yoksa Perinçek mi?”

Davutoğlu’nun bu cesaretinin kaynağı nedir?

İlk akla gelen Erdoğan’ı köşeye sıkıştıracak belgelere sahip olması. “İhalelerde neler döndüğünü gördüm, tam tedbir alacaktım, parti içi bir darbeyle yıkıldım” cümlelerini hatırlayın. Davutoğlu, Cumhurbaşkanını en zayıf yerinden vuruyor. Abdullah Gül’ün refüze edilip oyun dışına atılışının birinci derece tanığı, hatta aparatıydı ve birgün aynı kaderi yaşayacağını biliyordu. Hazırlık yapmış olmamasını ona yakıştıramam. Ancak senaryonun zayıf halkası şu: 17-25 Aralık dosyalarından daha güçlü ne olabilir elinde? O dosyaları sümen altı eden yargı şimdi daha fazla boyunduruk altında. Medya deseniz hakeza… Tek fark, ‘çalıyor ama çalışıyor’ avuntusuyla yolsuzluğu görmezden gelen seçmen kitlesinin, ekonomik refahını kaybettikçe gözünün açılması.



İkinci ihtimal korkunun ecele faydası olmadığını gördü; vuruşarak çekilmeyi seçti. Ölü numarası yaparak Erdoğan’ın şerrinden emin olunamayacağını anladı; bir huruç harekatıyla çemberi kırmayı deniyor. Bunun için en kullanışlı araç Şehir Üniversitesi’nin kapatılma kararı. AKP kitlesinde bile aksi tesir oluşturan bir icraat. Müteahhitlerin ranta boğulduğu bir ortamda “arsa tahsisi” bahanesinin alıcısı yok. Davutoğlu, “herkesin birinci dereceden yakınları, çocukları ve damatlarının mal varlıkları Meclis’te araştırılsın” teklifi ile bombayı Erdoğan’ın kucağına bıraktı. Ve o mevzi çöktü.

Davutoğlu, Şehir Üniversitesi olayında AKP tabanında haklı çıkabilir fakat diğer kesimlerden destek bulma şansı kısıtlı. “Bir eğitim kurumuna kilit vuruldu” dedikçe insanlar haklı olarak kapatılan 15 üniversite ve bin 69 özel okulu hatırlatıyor. Benimse gözümün önüne doğrudan Zonguldak’taki kreş baskını geliyor. Ahmet Hoca’nın başbakanlığı döneminde, Hizmet Hareketine ait olduğu iddiasıyla onlarca polisin bastığı anaokulundaki çocukların yaşadığı korkuyu unutamıyorum. Eminim mezuniyette açtıkları eleştirel pankart yüzünden cumhurbaşkanına hakaretten tutuklanan ODTÜ’lü öğrenciler de hocanın sessizliğini bir kenara yazmıştır. Ya da mezun olduğu Boğaziçi Üniversitesine bir AKP milletvekilinin kardeşi, aday bile olmadığı seçimden sonra rektör atandığındaki suskunluğu geçiştirilebilir mi? KHK ile atılan 6 bin 100 akademisyeni, yargılanan Barış Bildirisi imzacılarını da ekleyince liste kabarıyor.

Hepimiz biliyoruz ki Şehir Üniversitesi her ikisi için de sadece bir araç. Erdoğan, atadığı başbakanın ‘ihanetini’ böyle cezalandırıyor; Davutoğlu ise elverişli bir kalkan bulmanın rahatlığı içinde. Aslında kendini değil bir eğitim yuvasını savunmuş oluyor. Keşke akademik camiaya yönelik diğer saldırılara karşı biraz sesini çıkarsaydı. Belki o zaman inandırıcı olabilirdi…

[Bülent Korucu] 3.7.2020 [TR724]

Kaplan kanatlı tosunlar! [M.Nedim Hazar]

Konfüçyüs’ün şöyle şahane bir sözü vardır:

“Kaplan’a kanat takarsan yapamayacağı kötülük yoktur.”

Büyük üstat fıtratta derç edilmiş kötülüğün büyük imkânlarla donatıldığında muazzam bir felakete dönüşeceğini anlatmak istemiş şüphesiz.

Türkiye’de siyasal İslam’ın iktidarı konsolide ettikten sonra yaptıkları zulümleri görünce Konfüçyüs’e hak vermemek mümkün değil.

Dünün mağduru ve her fırsatta dillerinden sevgiyi, Allah’ı, ahireti düşürmeyenlerin böylesine zalimleşebilmelerinin tek sebebi ele geçirdikleri konumları bir daha asla kaybetmeyeceklerinden emin olmalarından başka bir şey değil.

Tıpkı Saddam Hüseyin gibi.

Asla gitmeyi düşünmüyordu Saddam.

O nedenle tüm kanunları kendi yani gücün lehine yaptırmıştı.

Gücün hiçbir zaman başkasının eline geçebileceğine ihtimal vermediği için idamla yargılanırken adaletsizlikten ve kanunların haksızlığından söz etti.

Hakim aynen şöyle dedi:

“Ama bu kanunların hepsini siz çıkardınız!”

Per ü perişan ettikleri bu bozuk kantarın bir gün kendilerini tartacağından hiç şüphemiz yok elbette.

Ancak siyasal İslamcılar kendilerinin oluşturduğu illüzyona öylesine kaptırmış durumdalar ki, kanat takılmış kaplan gibi her bir vahşete ve kötülüğe imza atmaktan geri durmuyorlar.

Üstelik bunu itiraf etmekten de çekinmiyorlar.

İsmi Resul Tosun..

Yaşı gelmiş bilmem kaça.

Ömrünü sözüm ona İslam davasına adamış ama Milli Görüş’ten Tayyibanizme savrulan bir noktada.

Öylesine bir merd-i kıpti konumundaki ekranda “Cemaati biz öldürdük” diyebiliyor.

Oysa tarihin ne yazacağı malum.

Siyasal İslamcıların ahlaksızlıklarını ve hırsızlıklarını koruyabilmek için Ergenekon denilen canavara ülkenin yetişmiş en üst düzey kadrosunu yok ettirdiler.

Hala da devam ediyorlar.

Bir diğer ruh hastası ise, bir akademisyen.

Sözde akademisyen.

Kısa süre önce “15 yaşındaki kızlar fizyolojik olarak en şahane dönemdedir, çocuk doğurmalıdır.” gibisinden şeyler saçmalayınca üniversiteden “Bu kadar da saçmalanmaz” denilerek atılmıştı.

Akit şeysi ona mal bulmuş Tayyibi gibi sarılmış durumda. Yine çıkardılar ve bu sefer Cemaatin Nazi döneminde olduğu gibi kamplara alınması ve rehabilite edilmesi gerektiğini söyleyebildi bu hasta ruhlu sefil yaratık.

Bedenleri devlete aitmiş insanların ve devlet istediği gibi tasarrufta bulabilirmiş.

Nazilerin bile aklına gelmeyecek bir sapkınlık bu.

Hatırlatayım, Naziler de vaktiyle Yahudi kamplarına rehabilitasyon merkezi diyorlardı.

Keza günümüzde Çin de Uygur Türkleri için kurduğu yok etme kamplarına rehabilitasyon kampları diyor.

Bu vahşi ruhların nasıl bir sapığa dönüşebileceğini görebilmek için Erdoğan isimli birinin çıkması gerekiyormuş sanırım.

Ki vahşi bir ruha kanat takılsın ve yapamayacakları kötülük kalmasın!

[M.Nedim Hazar] 3.7.2020 [TR724]

Bu insanların neden Saray’da bir odası yok [Tarık Toros]

Epeydir ülkede yaşananlar için şaşırmıyorum.

Doğrusu, olan bitene şaşırana şaşmalı.

Rejim, adım adım hedeflerini gerçekleştiriyor.

İtirazlara bakıyorsunuz, hep aynı nakarat:

-Erdoğan’a eski sözleri hatırlatılıyor.

-Bahçeli’nin eski tweet’leri dolaşıma sokuluyor.

-“Sizin kadınınıza sahip çıktık ama sizinkiler bizimkileri linç etmişti” ayarları veriliyor.

-“Susmayacağız” sloganları atılıyor.

-“Bizi kendinize benzetemeyeceksiniz” diye yazılıyor.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️



Peki bakalım gerçekten böyle mi?
YouTube’ta gezinirken Halk TV’den güncel bir video düştü önüme.
29 Haziran 2020 tarihli.

Yirminci Saat programı, konuk: Hanefi Avcı.

Özlem Gürses’in konuğuna ilk sorusunun ilk cümlesi:

-Efendim, bu iktidar fetöyle mücadele ediyor mu?

Cevap şöyle başlıyor:

-Genel olarak bütün devlet kurumları mücadele ediyor. Fakat biçimi, şekli, yöntemi de sorunun cevabı kadar önemli. Bunun bir devlet mücadelesi olması gerekir, burada sorunlar var.

**

Soru ve cevap şu üç şeyi peşinen onaylıyor, tasdik ediyor:

-Böyle bir silahlı örgüt var.

-Bununla iyi mücadele edilmiyor.

-Bu örgütün hakkından gelirse devlet gelir.

**

30 Haziran 2020, İstanbul Barosu Başkanı Mehmet Durakoğlu konuşuyor:

-2010 referandumuydu. Yapmayın dedik. Yargıyı fetöye teslim ediyorsunuz dedik. Fetö diyemezsin dediler. O bizim muhterem Hocaefendi’miz. (Kalabalıktan yuh sesleri)

**
Şimdi bu lafları çözümleyelim:

-Cemaati “silahlı terör örgütü” olarak tescil eden biziz.

-Yargı bizdeydi, oraya teslim ettiler.

-Yargımızı istiyoruz.

**

Yaşanan devleti ele geçirme mücadelesidir.

Devlet veya yargı kimsenin eline geçmeyecek biçimde kurulmalı, öyle tesis edilmeliydi.

Olmadı bu.

Geriye doğru en az bir asırlık sorundur.

Her 8-10 senede örtülü/örtüsüz müdahalelerin ana nedeni de bu.

Darbelerin sonuçlarına bakıyorsunuz, sebeplerine ulaşmanız zor olmuyor.

15 Temmuz 2016’da yaşanan ülkenin en karanlık gecesi, sıradan insanlar tarafından sorgulanmaya başlanmışsa

bundan dolayı.

Birileri devleti ele geçirdi, hakkı hukuku rafa kaldırdı.

Birileri de 4 sene boyunca (kendi yapamayacağı) temizlik için ses etmedi.

Sıra kendilerine gelince vozurdamaya başladılar.

**

Peki, “tava gelmiş” bu muhalefetten iktidar neden rahatsız?

Bırakın teşekkürü, Saray’da birer tane oda vermesi gerekirdi, değil mi ama.

Erdoğan ve koalisyon ortakları…

CHP’nin, Doğan grubunun, baroların, Halk TV’nin, Perinçekgillerin, Sözcü’nün, ODA TV’nin ve benzerlerinin gönüllü desteği/katkısı/çabası olmasa…

2016-2020 geçişini sağlayamazdı.

Artık raf ömürleri sona erdi.

Geçmiş olsun.

**

Bitirirken, salı günü vefat eden Haluk Savaş hocamızı rahmetle anıyorum. Direniyordu çünkü haklıydı. KHK mücadelesinin sembol ismi oldu. Hesabı öteye kaldı. Yakınları müsterih olsun, hoş bir sada bırakarak ruhunun ufkuna kanatlandı. Nasip olmaz herkese.

[Tarık Toros] 3.7.2020 [TR724]