Erzurumlu Mustafa Necati Efendi [Safvet Senih]

M. Ertuğrul Düzdağ Bey’in, uzun bir çalışma ile, Ali Ulvî Kurucu Ağabeyimizin Hatıralarını derleyip istifademize arzetmesi, çok hayırlı bir hizmet olmuştur. Cenab-ı Hak her ikisinden de râzı olsun. O aziz hatıralardan zaman zaman bazılarını aktarmak istiyorum. 

Bunlardan bir tanesi, Ali Ulvî Ağabeyimizin Mustafa Necati Efendiyle ilgili anlattıkları:

“Mustafa Necatüddîn Efendi ile 1946 yılının haccında Medine-i  Münevvere’de görüşmüştük. Türkiye’de o zaman hac için kimseye izin verilmiyordu. O, Antep, Kilis, Halep tarikiyle, Suriyeli hacıların arasına karışarak gelebilmişti… 1948  veya 1949’da bu sefer temelli olarak geldi. Önce bir müddet Medine-i Münevvere’de kaldıktan sonra Mekke-i Mükerreme’ye gitti. Orada evlendi. On bir çocuğu oldu. Hacılara, talebelere en fazla yardım eden hoca idi. Durmadan ders okuturdu. Dükkanı sade koku satan, yazı yazılan bir yer değildi. Âdeta bir fetva dairesiydi. Dinî, fıkhî bir müşkili olan kendisine gelirdi.

“Bir hac zamanı günüydü. Dükkanına gittim. Baktım hoca kitaplara dalmış… Müşteriler de bekliyorlar; hacılar koku almışlar, parasını verecekler, Mustafa Efendi, kitaba dalmış araştırıyor. Hacılar sabırsızlanıyorlar: ‘Hocam şu parayı al!’ diyorlar. Onun canı sıkılıyor:  ‘Yahu bu para ne belâlı şeymiş be!. İnsanı bir kitaba bile baktırmıyorlar!..” diyor. Halbuki Hoca Efendinin on bir çocuğu var, dükkan kirası var, ev kirası var, depo kirası var… Hac mevsimi geçiyor, kokular satılırsa şimdi satılacak. Ama o, para veren adam kızıyor: ‘Yahu bu dünya ne belâlı, ne fitne bir dünya imiş! Yahu bu dünya adama kitaba baktırmıyor!’ diyor. 

“Mustafa Necati Efendi hicret edip (ilk defa bekâr olarak) Medine-i Münevvere’ye yerleştikten sonra, Erzurum’da bulunan annesi ile küçük kardeşi Hüsnü Efendi de ‘Biz de gidelim’ diye hicrete niyet etmişler… Sonra Hüsnü Efendi Nakşî Şeyhi Alvar İmamı Efe Hazretlerine gidip istişârede bulunmuş; ‘Efendim, valideyle beraber biz de hicret etmeye karar verdik’ demiş. Şeyh Hazretleri sormuş: ‘Hüsnü Efendi, sizi Molla Mustafa Necati mi davet ediyor; yoksa siz  valideyle beraber karar verdiniz de gönlünüzle mi gidiyorsunuz?’ Hüsnü Efendi de ‘Efendim biz karar verdik.’ diyor. O zaman Efe Hazretleri: “Eğer siz karar verdinizse gidin. Molla Mustafa davet etti diye gidiyorsanız, gitmeyin.’ Deyince Hüsnü Efendi ‘Niçin?’ diye soruyor. O da ‘Molla Mustafa müncezip ilallahtır. Allahu Tealâ tarafından cezb olunmuş, çekilmiş bir insandır. Siz onun meşrebine, tavrına, sabrına, tahammül edemezsiniz. Sizi dağın başında bırakır, sohbete gider. Âşık insandır. Onun ruhu, aklına, nefsine hâkimdir. O ruhuna tâbidir. Tecelliye tâbidir. Molla Mustafa tabiat ve fıtrat itibariyle, anadan doğma derviştir. Sözle, lâfla, kâliyle (sözüyle) değil, hâliyle, gönlüyle, ruhuyla, bütün varlığıyla derviştir. Tasavvuftan, seyir ve sülükten, dervişlikten maksat ve istenilen nedir? Kardeşin Molla Mustafa Efendi gibi bir insan yetiştirmektir. Uzun seyir ve sülüklerden sonra kazanılacak mertebeleri, Molla Mustafa kazanmıştır. Eğer valideyle birlikte hicrete karar verdiyseniz, Allah’a tevekkül ederek, gidin. Molla Mustafa çağırdığı için gidiyorsanız, gitmeyin, DAYANAMAZSINIZ… Molla Mustafa’nın sabrına insan DAYANAMAZ… Sizi ana oğul, dağ başında bırakır, sohbete gider. Altı ay gelmez, şikayet edersiniz.”

“Mustafa Necati Efendi, bir ara Türkiye’ye gitmişti. Niçin gittiğini, kardeşi Hüsnü Efendi şöyle anlatmıştı: ‘Vâlidem: Harem-i Şerif’in yakınındaki arsalar pahalanmaya başladı. Gün gelecek daha da pahalanacak. Harem-i Şerif’in civarında bir ev yapmak, bu gidişle, bize nasip olmayacak galiba, dedi. Hep birlikte karar verdik. Erzurum’da köyümüzde bir tarlamız vardı. Ağabeyim onu satmaya gitti. Parasıyla buradan bir arsa alacağız. Elimize para geçtikçe de kerpiçten de olsa, bir ev yaparız, kendi evimiz olur, orada otururuz.’ dedik.”

“Mustafa Necati Efendi, Erzurum’daki yeri satmış. Parasını almış. İstanbul’dan tayyareye binip gelecek. İstanbul’a gelmişken, bir de sahaflara uğramış. Eskiden beri kitap aldığı, kitapçı dostu sahaf Muzaffer Ozak Hocaya gitmiş. Ozak, Mustafa Hocayı görünce, ‘Öyle kıymetli levhalar geldi ki, şunlara bir bakın.’ Hoca, cebindeki bütün parayla o levhaları alır. Sandıklara koyar getirir. Validesi ‘Oğul ne yaptın?’ O, ‘Anne, levhaları görünce, aklım başımdan gitmiş. Kendi kendime dedim ki: Ev, arsa daima bulunur. Burada olmazsa, şurada olur. Fakat bu levhalar, bir daha bulunmaz. Şu olmazsa, bu olsun denmez…’ 

“Son günlerinde oğullarını evlendirecek oldu. Tabiii düğün masrafları var. Alınacak gelinlerin mehri var. Bir gün baktım düşünüyor. ‘Hocam hayırdır inşaallah’  dedim. ‘Yahu ben şimdiye kadar hep kendimi düşündüm. Bu çocuklar için para kazanamadım…’

“Hocanın levhaları arasında şahane bir HILYE vardı. Şâhâne yazı, şâhâne tezhib, tezyin… Hoca onu sattı, iki oğlunu o parayla evlendirdi. Kızını da gelin etti. Levhayı otuz bin Riyal’a satmıştı.”

İşte kendisini ilme, İslamî hizmetlere vermiş derviş gönüllü bu âlim ve irfan sahibi zatı, Cenab-ı Hak işte böyle himayesine alıyor… 

[Safvet  Senih] 26.4.2017 [Samanyolu Haber]

Darbe olmadan lojmanlarda gözaltına alınacak hakim ve savcıların kapıları tek tek işaretlenmiş [TR724]

Tutuklu yargı üyeleri için açılan justiceheldhostage.blogspot.com adresinde 16 Temmuz günü sabahı yargı üyelerinin Ankara’da oturduğu lojmanlarda olanlar anlatıldı. Sitede yer alan habere göre Ankara Urankent Hakim-Savcı lojmanlarında 16 Temmuz günü hakim savcılarla ilgili çıkarılan gözaltı kararının uygulanması sırasında ilginç olaylar yaşandı.

Aynı lojmanda kalan bir yargı mensubunun tanıklığı ve anlatımına göre, söz konusu lojmanın giriş kapıları daha önce hiç kapatılmamıştı. Ancak 15 Temmuz gecesi araç giriş kapıları kapatıldı. Apartmanda oturan hakim savcılardan gözaltına alınacakların isimleri kapılarında bırakıldı, diğerleri ise bir gün önce söküldü. 16 Temmuz sabahı gözaltı kararını uygulamaya gelen polisleri kapıda kendisi de yargıç olan H.İ.Ç karşıladı. Amirin boynuna sarıldıktan sonra “Amirim iyi ki geldiniz. Verin listeyi ben size hainlerin evlerini göstereyim” dedi.

Polislere gözaltı işlemi sırasında eşlik etti. Kapılardan ismi sökülenler gözaltı işlemleri yapıldığı esnada meslektaşlarına yapılanları görmezden geldiler. Bazı yüksek yargı mensupları ailelerinin önünde ağır hakaretlere uğrayarak götürüldüler. Gözaltına alınanlar ters kelepçe ile polis aracına götürüldü. Araçta bir süre bekletildiler. 15 Temmuz günü kapılardan gözaltına alınmayacak bazı kişilerin isimlerin sökülmesinin sebebi hala bilinmiyor.

[TR724] 25.4.2017

15 Temmuz netleşiyor: Darbeci gösterilen Semih Terzi, bizzat Zekai Aksakallı’nın emriyle ÖKK’ya girmiş [TR724]

14. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen Özel Kuvvetler Komutanlığı (ÖKK) davasının dördüncü celsesine çok kritik bir bilgi ortaya çıktı. Öldürülen Tuğgeneral Semih Terzi’yi Özel Kuvvetler Komutanlığı binasına “özel izinle” sokturan kişinin bizzat Özel Kuvvetler Komutanı Zekai Aksakallı olduğu belirtildi.

Aksakallı verdiği emirde, Semih Terzi hariç General dahil hiçbir kimsenin alınmamasını söylemiş. Ancak Zekai Aksakallı, 15 Temmuz’dan sonra verdiği ifadesinde Semih Terzi’nin ÖKK’yı ele geçirmek için geldiğini öğrendiğini ve Ömer Halisdemir’i arayarak Terzi’yi öldürmesini söylediğini ifade etmişti.

Aktifhaber’in haberine göre, davanın kritik isimlerinden Yarbay Mehmet Ali Çelik ifadesinde  15 Temmuz’da vardiya amiri olduğunu söyledi. Genelkurmay Harekat Merkezi’nden gelen uçuşların durdurulduğuna dair telefon emri ve sonrasındaki kargo ve kurye uçuşlarının serbest bırakıldığı emrini cep telefonundan Zekai Aksakallı’ya bildirdiğini anlatıp şöyle devam etti:

“Saat 21.00-21.30’da Genelkurmay’dan yazılı mesaj emri geldi. O gün birkaç mesaj daha gelmişti. Bu mesaj alarm tedbirleriyle ilgiliydi. Terörle mücadeleyle ilgili tedbirler konusundaydı. Altında ÖKK notu vardı tabur değişikliği yapılsın diye. Ankara’da ÖKK taburu yoktu. Bir saldırı olacaksa Diyarbakır’daki iki taburun hazırlıklara başlaması talimatı vardı. Bunu da 21.15’te Zekai Paşa’ya bildirdim. O da bunu ilgililere bildirmemi ve nizamiyede tedbir almamız talimatı verdi. Zekai Paşa 5-10 dakika sonra aynı talimatı nöbetçi amirine de verdi. Çünkü kışlanın güvenliğinden onlar sorumlu. Zekai Paşa, Ümit Koçak Yarbay’a kışlaya giriş çıkışın kapatılması ve Semih Terzi hariç General dahil hiçbir kimsenin alınmamasını söyledi.”

Çok kritik bilgi

Bu ifadeyle özel kuvvetleri ele geçirmek için geldiği iddia edilen Semih Terzi’yi binaya aldıran kişinin bizzat Zekai Aksakallı olduğu vardiya amiri ve nöbetçi amirin şahitliğiyle netleşmiş oldu.

Ancak Zekai Aksakallı, 15 Temmuz’dan sonra verdiği ifadesinde Semih Terzi’nin ÖKK’yı ele geçirmek için geldiğini öğrendiğini ve Ömer Halisdemir’i arayarak Terzi’yi öldürmesini söylediğini ifade etmişti. Bu durumda bu iki bilgi arasında ciddi bir çelişki var. Ancak bununla sınırlı değil.

“Kardeş kanı aksın diye”

Vardiya amiri Yarbay Mehmet Ali Çelik, Semih Terzi’yi hem içeri aldırtıp hem de öldürtülmesinin organize edilmesi ve kendilerinin de hayatlarının tehlikeye atılmasıyla ilgili olarak mahkemede aynen şunları söyledi: “Sanki birileri kardeş kanı dökülsün diye bir yönlendirme yaptı. Mesela Zekai Aksakallı niye ‘Semih Terzi hariç hiç kimse girmeyecek’ dedi.”

“Zekai Paşa ‘bunları ciddiye almayın’ demedi”

Alarm mesajından sonra ÖKK görev değişikliği, daha sonra sıkıyönetim direktifinin geldiğini, bunları da Zekai Paşa’ya bildirdiğini, Zekai Paşa’nın, “Tamam. Acayip bir durum var. Kobra gönderin” dediğini kaydeden Çelik şöyle konuştu: “Zekai Paşa ‘bunları ciddiye almayın’ demedi. Tek söylediği, emniyetsiz bir durum olduğu, evine geçtiği ve kobra gönderilmesiydi. Zekai Paşa’nın ifadesinde bu görüşmelerimizden tek satır söz etmemesi üzücü. HTS kayıtlarımız incelensin. 23.20’de Zekai Paşa evinden arayıp, sıkıyönetim direktifini okumamı istedi. Okudum. Sanki ben aramışım gibi gösteriliyor, ama o aradı. ‘Partigöç tarafından mı imzalanmış’ diye sordu. O zamana kadar bakmamıştım, o zaman baktım, ‘evet’ dedim. Personelden geldiğini öğrenince bağırıp, çağırdı. Ondan sonra telefona Ümit Bak’ı isteyip, emri kale almamamızı söyledi.”

‘Aksakallı, uçuş yasağına rağmen Terzi’yi uçakla Diyarbakır’dan getirtti’

6 Şubat 2017’deki duruşmada bu kez Özel Kuvvetler Komutanlığı Etimesgut Özel Hava Alay Komutanlığında meydana gelen olaylara ilişkin açılan davada yargılanan Pilot Binbaşı Mehmet Sağlam ve eski Binbaşı Hüseyin Çakıroğlu ifade vermişti. İkili, Semih Terzi’nin o gece bizzat Özel Kuvvetler Komutanı Zekai Aksakallı’nın emriyle Diyarbakır’dan özel olarak getirildiğini söylemişlerdi. Üstelik 15 Temmuz günü saat 17.30 sularında bizzat Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’ın emriyle bütün birliklere uçuş yasağı emrinin geçilmesine rağmen.

Aksakallı’nın uçuş yasağına rağmen ısrar ederek ve zorlayarak uçak kaldırtıp Semih Terzi’yi Diyarbakır’dan Ankara’ya getirttiğini ve sonra yine emirle helikopterle Gölbaşı’ndaki Özel Kuvvetler Komutanlığı’na götürttüğünü söyleyen Etimesgut Özel Hava Alay Komutanlığında görevli iki Binbaşının ifadesine, şimdi Özel Kuvvetler Karargahı’ndaki iki kritik ismin ifadesi eklenmiş oldu. Vardiya Amiri ve Nöbetçi amirin ifadeleriyle, Semih Terzi’yi bizzat Karargaha sokturan iznin altında da Zekai Aksakallı’nın emri var.

[TR724] 25.4.2017

Alta’da her bahar bir milyon kron eriyor! [Hüsrev Güleç, Oslo]

Vikingler diyarı Norveç’in Alta şehrinde her yıl inşa edilen buzdan otel, bölgeyi ve şehri diğer şehirlerden ayrıcalıklı kılıyor. Alta, Norveç’in en kuzeyinde  Finnmark bölgesinin batısında yer alan bir şehir. 20 binden fazla nüfusu olan kent, aynı zamanda ülkenin en çetin kışlarının yaşandığı yer. Bölgede daha çok, ‘Sami’ler denilen Norveç’in yerli halkı yaşıyor. Alta’yı dikkat çekici yapan, her yıl geleneksel olarak inşa edilen ve Sorrisniva adı verilen buzdan otel. Sorrisniva, Finli bir yerel halka verilen isim ve ”gürleyerek akan ırmak” anlamına geliyor.

Otelin 2016’da 16.’sı yapıldı. Kullanılan kalıp buzlar, mekânın yakınındaki gölden özel buz kesici aletlerle kalıplar halinde çıkarılıyor. Çıkarılan bu kalıplar daha sonra tekrardan özel buz kesicilerle şekillendiriliyor.

SEÇİLEN TEMANIN BUZDAN HEYKELİ YONTULUYOR

Mühendisler, otelin yapımına başlandığı andan itibaren durmadan bitirilmek zorunda olduğunu ifade ediyor. Çalışma sırasında gölden 700 adet buz bloku çıkarılıyor. Otelin maliyeti, 1 milyon kron. Her yıl Aralık ayının 19’unda otel hazır hale getiriliyor, nisan başında ise boşaltılıp erimeye bırakılıyor.  Sorrisniva buz otel, Norveç’in ilk, dünyanın ise ikinci buz oteli olma unvanına sahip. 2016’da yapılan otel 36 odalı idi. İçerisinde dua odası, bar, buzdan heykeller de yer aldı.

Otel için her yıl  farklı bir tema seçiliyor ve seçilen temayı simgeleyen buzdan heykeller yontuluyor. Daha önce ‘Kuzey Kutbu’, ‘Sami halkı’ gibi temalar işlenmişti. 2016’da ise ’buz devri’ teması yapılarak, bu devrin simgesi olan ‘iki uzun dişli kaplan’ şekillendirildi. Sorrisniva buz oteli bu ilginç yapısıyla  dünyanın farklı ülkelerinden turistleri cezbediyor. İngilizler, oteli en çok ziyaret edenler arasında yer alıyor.

[Hüsrev Güleç] 26.4.2017 [TR724]

Hollanda ile başlayan AB süreci, Hollanda ile düşüşe geçti [Haber-Yorum: Murat Kâni, Amsterdam]

Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi’nin (AKPM) 13 yıl sonra Türkiye’yi yeniden siyasi denetime alma kararı vermesi Türkiye’nin, 1996 yılında tabi tutulduğu siyasi pozisyona tekrar getirmiş oldu. Türkiye’ye 35 maddeden oluşan önerilerde bulunulan AKPM’nin bu kararı ile denetim sürecinden çıkartılıp yeniden alınan ilk Avrupa ülkesi oldu. Geçen sene 15 Temmuz darbe girişiminden sonra ilan edilen ve üç kez uzatılan olağanüstü hâl (OHAL)  uygulamaları Türkiye’de demokrasiyi tamamen rayından çıkarttı.

DEMOKRASİYE DARBE, OHAL VE SONRASI

Son 4 yılda demokrasiden uzaklaşan AKP, OHAL kapsamında Tayyip Erdoğan’ın isteklerinden ibaret bir devlet yönetimi tercih etti. Devletin kurumlarının işlemez hale geldiği bu süreçte, hukuk devleti ortadan kaldırılırken, yasama-yürütme-yargı dengesi tamamen tek adam emrine verilmiş oldu. AKPM’nin kararını  koskoca bir ülkenin bir adamın diktatörlüğe giden yolunun bir dostu tarafından kesilip son bir uyarı yapması olarak da değerlendirilebilir.Türkiye bu kararları dikkate almaz ise ülkenin ekonomik ve siyasi geleceğinin iyiye gideceği söylenemez.

HOLLANDA KRİZİ SONRASI GELEN KARAR

AKPM’nın Türkiye’yi denetime alma kararı, ilginç bir şekilde tıpkı denetimden çıkarılma kararında olduğu gibi Hollanda ile ilişkilerinin merkezinde yaşandı.Türkiye, Hollanda’nın dönem başkanlığında 2004’te denetim sürecinden çıkmıştı. 1990’lı yılların Türkiye’sinin faili meçhullerinden, insan hakları ihlallerine kadar 10 yıllık yükünü sırtlayan AK Parti iktidarı ile Türkiye’nin liberal, solcu her kesimden desteğini alarak yeni bir reform süreci başlatmasını sağlamıştı Hollanda’nın desteği. Ne yazık ki, Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi’nin 45’e karşı, 113 oyla tekrar siyasi denetim kararı alması da  Türkiye-Hollanda gerilimi ile zirve yapan Avrupa Birliği ilişkilerindeki kötü gidişatın bir neticesi oldu.

AVRUPA KAPILARI AÇILIYOR

Oysa 13 yıl önce bambaşka bir fotoğraf vardı ortada. Haziran 2004 Avrupa Parlamentosu ve Avrupa Konseyi’nde köklü bir değişim sürecini başlatan yapıya kavuştuğu dönemdi. 1 Temmuz 2004 tarihinde Hollanda AB dönem başkanlığını üstlenmişti. 7 Temmuz’da Avrupa Komisyonu, Kıbrıslı Türklerin izolasyonunu sona erdirmek için kapsamlı öneriler açıkladı. 6 Ekim’de ise Avrupa Komisyonu, 2004 Türkiye İlerleme Raporu ve rapora bağlı tavsiye belgesini yayımladı. Söz konusu belgelerde Türkiye’nin siyasi kriterleri gerekli ölçüde karşıladığı belirtilerek, birliğe katılım müzakerelerinin başlatılması tavsiyesinde bulunuluyordu. Avrupa Parlamentosu, Hollandalı Hıristiyan demokrat parlamenter Camiel Eurlings’in hazırladığı, AB’nin Türkiye ile tam üyelik müzakerelerini başlamasını tavsiye eden raporunu 15 Aralık’ta 262’ye 402 oyla kabul etti. İki gün sonra AB zirvesinde Türkiye ile katılım müzakerelerinin 3 Ekim 2005’te açılacağı resmen ilan edilmişti.

HOLLANDA MECLİSİNDEN YAPTIRIM

Yakın zamanda yaşanan gerilimleri bir hatırlayalım. Türk Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun 16 Nisan referandum kampanyası kapsamında Hollanda’da  uçağına iniş izni verilmemesi, ardından Aile Bakanı Fatma Betül Kaya Sayan’ın Rotterdam Konsolosluğuna girişine izin verilmemesi Türkiye’deki gerilimi Avrupa sokaklarına taşıdı. Hollanda hükümetinin tıpkı Almanya’da olduğu gibi siyasi gerilime karşı yerel yönetimler kapsamında alınan kararlara arka çıkması AKP taraftarlarının sokaklara çıkmasına yetmişti. Amsterdam’da AKP taraftarları ile polis arasında yaşananlar hala hafızalarda.Şehrin Bos en Lommer semtindeki izinsiz yürüyüşe müdahaleden sonra olaylar çıkmış, 13 kişi tutuklanmıştı.

NAZİ MAĞDURLARINA NAZİ İTHAMI

Akabinde Cumhurbaşkanı Erdoğan Avrupa Birliği’nin kurucu ülkelerinden biri olan Hollanda’ya, üstelik Nazi zulmünün tanıklarının yaşadığı bir ülkeye yönelik olarak, “Bunlar Nazi kalıntısı, bunlar faşist bunu böyle biliniz” sözleri bardığı taşıran damla oldu. Hollanda Temsilciler Meclisi oy çokluğu ile Türkiye’ye karşı yaptırımların uygulanması kararı aldı. Bundan öncede Türkiye’de akademisyen, işadamları ve basın mensuplarına yönelik artan baskı ve tutuklamalar AB ülkelerinin dolayısıyla da Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi’nin tepkisini çekmişti.Hollanda gerilimi bu siyasi duruşu zirveye taşıdı.

TÜRKİYE, MOLDOVA UKRAYNA LİGİNE DÜŞTÜ

Avrupa’da insan hakları destekleme kuruluşu Avrupa Konseyi’nin yürütme kolu olan AKPM’de 47 ülkeden 324 temsilci bulunuyor. AKPM’nin kuruluş amacı “insan hakları, demokrasi ve hukukun üstünlüğü desteklemek” olarak tanımlanıyor. Bu açıdan büyük bir sorumluluk ile hareket eden ülkeler aslında Türkiye’ye kırmızı kart öncesi bir uyarı niteliğinde karar almış oldu.

Şu anda Türkiye’nin siyasi denetime tutulan ülkelerden, Arnavutluk, Ermenistan, Azerbaycan, Bosna Hersek, Gürcistan, Moldova, Rusya Federasyonu, Sırbistan ve Ukrayna konumuna düştü. Bu kararın alınmasında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Avrupa ülkelerine yönelik tehditvari açıklamaları ve ülkede, muhalif gruplara yürüttüğü cadı avının etkili olduğundan hiç kuşku yok. Hileli 16 Nisan referandumundan sonra antidemokratik uygulamaların derinleşeceği artık açıkça gözüküyor. Bu endişeler de AKPM ve Avrupa Birliği ülkelerinin harekete geçmesinden etkili oldu muhakkak.

ÖZAL’IN MİRASI, 20 YILIN KAZANIMLARI HEBA EDİLİRKEN

16 Eylül 1986’da Merhum Turgut Özal’ın ilk iktidar döneminde  Türkiye ile Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) Ortaklık Konseyi toplantısı Avrupa ile ilişkilerde dönüm noktalarından biriydi.

12 Eylül 1980 askeri darbesinden beri dondurulmuş Türkiye-AET ilişkilerinin canlandırılması süreci başladı. Gerçek bir demokrasi aşığı, serbest pazar, inanç, fikir ve teşebbüs hürriyetinin mimarı Özal, bir darbeden sonra Avrupa yolunu Türkiye’ye açma kararlılığını sergilemişti.

Şimdi Adnan Menderes, Turgut Özal gibi siyasilerin mirasının varisi olduğunu söyleyen Erdoğan, antidemokratik tutumları ve hukuk devletini yok eden yönetim anlayışı ile bir başka darbe macerasının ardından Türkiye’yi Avrupa’dan uzaklaştırmış oldu. Kaderin cilvesi, demokratlık sözle olmuyor anlaşılan…

[Murat Kâni] 26.4.2017 [TR724]

Osmanlı’dan Cumhuriyete hileli seçimler ve 16 Nisan referandumu [Dr. Serdar Efeoğlu]

Türkiye, 16 Nisan referandumu ile sistem değişikliğine onay veren Anayasa değişikliklerini onayladı. Referandumun en olumsuz yönü OHAL şartlarında yapılmasıydı. Benzer şekilde 1961 Anayasası’nın kabul edildiği referandum esnasında da askeri yönetim devam etmekte, Ankara ve İstanbul’da örfi idare uygulanmaktaydı. İktidar partisi Demokrat Parti kapatılmış ve “hayır” propagandası yapılmasına engeller çıkarılmış, sandıkların bazılarında topluca “evet” oyu çıkmıştı.

12 Eylül darbecileri de 1982 Anayasası’nı sıkıyönetim şartlarında referanduma götürdüler. “Hayır” propagandası yapanları “anarşist” olmakla suçladıkları gibi dini söylemleri de kullanarak % 92 oranında evet çıkmasını sağladılar.

16 NİSAN REFERANDUMU

16 Nisan Referandumu öncesinde de benzer söylemlerle “hayır” oyu verecek vatandaşlar “terörist” olarak yaftalandı. “Evet” oyu vermenin “farz” olduğu iddia edildi. HDP yöneticileri siyaset dışı bırakıldı ve hayır propagandasına sürekli engeller çıkarıldı. Asıl problem ise seçim günü ortaya çıktı. YSK’nın kanuna aykırı olarak verdiği kararlar, birçok yerde seçmen sayısından fazla oy kullanılması, 1961 ve 1982’de olduğu gibi bazı sandıklarda topluca evet çıkması referandumu “şaibeli” hale getirdi.

Türk tarihinde ilk defa 1876 Anayasası ile 1877’de parlamento seçimleri yapıldı. II. Abdülhamit, 1877-1878 Savaşı bahanesiyle Meclis’i feshettiğinden parlamento çok kısa yaşayabildi. II. Meşrutiyetin 23 Temmuz 1908’de ilanı ile ikinci defa seçimler yapıldı. Seçimlere İttihat ve Terakki Cemiyeti (İTC) dışında Ahrar Fırkası da katıldı. Böylece Türkiye’de ilk defa çok partili seçim gerçekleşti. Bu seçimde 282 mebusluğun 281’ini İTC kazandı.

SOPALI SEÇİMLER

1912 yılında yapılan seçimler ise tarihe “sopalı seçim” olarak geçti. Seçimlere İTC’nin karşısındaki muhalefet Hürriyet ve İtilaf Fırkası çatısı altında girdi. İTC yine büyük bir başarı elde ederek 284 mebusluğun 278’ini kazandı.

İttihatçılar, kısa bir süre önce İstanbul’da bir mebusluk için yapılan ara seçimi bir oyla kaybettiğinden seçimlerde bir sürpriz yaşamamak için her yola başvurdu. Bu seçimlerde İTC; mülki amirleri, emniyet ve ordu kadrolarını değiştirerek seçimi garanti altına almaya çalıştı.

İTC orduyu da siyasete alet etti. Askerler sokaklarda “Yaşasın Cemiyet” sloganları ile halka gözdağı verdiler. Subaylar askerlere İttihatçılara oy vermenin gerekliliğini uzun uzun izah ettiler. İttihatçılar, seçimi kazanmak için her türlü baskıyı uyguladılar. Seçim sürecinde birçok yerde muhalifler dövüldü.

Özellikle muhalefetin Edirne adayı Dr. Rıza Tevfik’in darp edilmesi, Siroz’a Hürriyet ve İtilaf şubesini açmak için gönderilen Mustafa Nuri Bey’in dövülmesi ve aldığı darbelerin etkisi ile vefat etmesi seçimlere damga vurdu. Bu seçimler; başkasının yerine oy kullanılması, bazı yerlerde oyların çalınması, sayımın sadece İttihatçılar tarafından yapılmasından dolayı “ilk hileli seçimler” olarak tarihe geçti.

Cumhuriyet döneminin ilk seçimleri ise iktidarın istediği adayların onaylanmasına dayanan bir yöntem şeklinde gerçekleşti. Bu dönemin şaibeli seçimleri ise 1930’da yapılan yerel seçimler oldu. Atatürk, 1929 Dünya Ekonomik Krizi’nin etkisiyle Hükümeti denetletebilmek amacıyla 12 Ağustos 1930’da Serbest Cumhuriyet Fırkası (SCF)’nı kurdurdu. Böylece Batılı bazı yazarlar tarafından “şekil bakımından Batılı, fakat gerçekte Doğulu bir diktatörlük” olarak ifade edilen Türkiye’nin rejimi daha demokratik hale gelecekti.  Muhalefet partisi, birkaç ay yaşasa da yerel seçimlere iştirak etme imkânı elde etti.

ZAVALLI SERBEST FIRKA!  

Yerel seçimler, Fethi Bey (Okyar)-M. Kemal Paşa rekabetine dönüştü. Oy kullanmak isteyenlerin önce sandık görevlilerinin “Oyunuz Gazi’nin sandığına mı, Fethi’nin sandığına mı?” sorusuna cevap vermek zorunda kalması, CHP’nin her ne pahasına olursa olsun seçimi kazanmayı hedeflediğini göstermekteydi. CHP’li bir milletvekili seçim öncesinde “geçeceğiz, kıracağız, seçimi biz kazanacağız” demekteydi.

Seçimlerde ilk tartışmalar seçmen listelerinin eksikliği ile başlamıştı. Örneğin İzmir’de seçmenlerin yarısı listelerde gözükmüyordu. Bursa’da bir jandarma komutanı imamlara SCF’ye oy verilmemesi için halkın uyarılması talimatını vermişti.

Radikal milliyetçi söylemin dozu giderek artmış, “SCF azınlıkların, CHP Türklerin partisi” olarak ilan edilmişti. CHP’liler Serbest Fırkayı “Bolşevik, komünist, mürteci ve gâvur” olmakla suçluyordu. Antalya Fenike’de Kaymakam muhtarları, CHP’nin seçimi kazanamaması durumunda “irtica” suçuyla idam ettirmekle tehdit etmişti.

SCF’nin kazanma ihtimali olan yerlerde ise seçime doğrudan müdahale edildi. Antalya şehir merkezinde SCF’nin kazanacağı anlaşılınca SCF seçmenleri sandığa yaklaştırılmadı. CHP seçmenleri ise arabalarla ve para verilerek sandıklara götürüldü. Sonradan bu seçmenlerin bir kısmının daha önce oy kullandıkları anlaşıldı.

İki hafta sürmesi kararlaştırılan seçimler bazı yerlerde erken bitirildi. Seçimde “açık oy, gizli tasnif” esasının uygulanması, seçmen iradesini sınırlayan temel faktördü. İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’nın yönlendirmesiyle valiler seçim güvenliği bahanesiyle her türlü usulsüzlüğü yaptılar. Birçok kişiyi tutuklatarak ve isyan ettikleri gerekçesiyle halkın üzerine ateş açtırarak gözdağı verdiler. Örneğin Adapazarı’nda SCF’ye destek veren aydınlar “irtica” bahanesiyle tutuklandı.

Seçimlerde kadınlara oy kullanma hakkı verildiği halde muhalif partiye oy verecekleri endişesiyle birçok sandık listesinde tek bir kadın seçmen bile yer almadı. Bazı yerlerde SCF’nin sandık kurulu üyelerine sandıklarda görev yaptırılmadı. Antalya Valisi daha da ileri giderek SCF idare heyetinden seçimden feragat edilmesini, aksi takdirde 52. Alaya süngületmekle korkuttu.

İstanbul’da belediye işçileri işten çıkarılmakla tehdit edilerek CHP’ye oy vermeye zorlandılar. Buna benzer olaylar birçok işkolunda yaşandı ve işini kaybetmek istemeyen işçiler iktidar partisine oy vermek zorunda kaldı. Bazı yerlerde de iktidar partisi yöneticileri halka un ve tohumluk vermeyi teklif ederek halkın tercihini değiştirmeye çalıştı.

Bu kadar baskıya ve usulsüzlüklere rağmen SCF girdiği seçimde 502 belediyeden ikisi büyükşehir olmak üzere 31 belediye kazandı. Hatıra eserler ve araştırmalara göre seçimlerin baskıdan uzak yapıldığı tek yer olan Samsun’da seçimi CHP’nin 472 oyuna karşılık 3.312 oy alan SCF kazandı.

Seçimlerden sonra TBMM’de ciddi tartışmalar yaşandı. SCF milletvekilleri seçimlerde hile ve yolsuzluk yapıldığını, sonuçların gerçekleri yansıtmadığını ileri sürdüler. İçişleri Bakanı, mülki amirler, polis ve jandarmanın seçimlere müdahale ettiğini, Anayasada yer alan temel hak ve hürriyetlerin bile çiğnendiğini ifade ettiler. İçişleri Bakanı Şükrü Kaya ise muhalif partiyi saltanatçılar ve gericilerin doldurması nedeni ile müdahalenin şart olduğu şeklinde bir savunma yaptı.

İşin ilginç yanı CHP, SCF’nin kazandığı belediye başkanlıklarını Danıştay kararı ile iptal ettirdi. SCF de 17 Kasım 1930’da kendisini feshederek siyasi varlığını sona erdirdi. Bundan sonra Atatürk devrinde bir daha çok partili hayat denemesi yapılmadı. Türkiye’nin çok partili demokrasi için on beş yıl daha beklemesi gerekti.

Atatürk’ün Hasan Rıza Soyak’a söylediği sözler 1930 seçimlerinin kısa bir özeti gibiydi: “Hangi fırkanın kazandığını ben sana söyleyeyim, kazanan idare fırkasıdır, çocuk! Yani jandarma, polis, nahiye müdürü, kaymakam ve valiler. Bunu bilesin!‟  

1912 ve 1930 seçimlerinde yaşananlara baktığımızda iktidar partilerinin kendi iktidarının devamı için her yola başvurduğu açık bir şekilde görülmektedir. 16 Nisan Referandumu da 100 yıl önceki şaibeli seçimlerin tekrarı şeklinde olmuş ve devletin bütün imkânlarını kullanan AKP iktidarı, YSK’nın da desteğiyle Anayasa değişikliklerini % 51 ile de olsa halka onaylatmıştır.

Bu başarı yine de referandumla ilgili şaibeleri ortadan kaldırmayacak, vicdanlardaki adalet duygusunu tatmin etmeyecek ve uzun yıllar unutulmayacaktır. Özellikle her zaman dindarlığı öne çıkaran ve Tek Parti devrini kötüleyen AKP’nin, İttihatçılar ve CHP’nin seçimlerdeki hilelerini aynen tekrar etmesi her yönüyle ilginç bir durumdur. Aslında referandumun galibi gibi gözükenler, tarih ve insanlık önünde şu an fark edemeseler de büyük bir mağlubiyete uğramışlardır.

Kaynaklar: E. Öz, İzmir ve Serbest Cumhuriyet Fırkası, Manas SBD, S. 5, 2015; H. Çolak, 1930 Belediye Seçimleri, AÜ TİTE yüksek lisans tezi, 2007.

[Dr. Serdar Efeoğlu] 26.4.2017 [TR724]

Nargile bir “Fetö” projesidir! [Barbaros J. Kartal]

Oğlum, siz var ya hakikaten hastasınız. “Allah sizin aklınızı almış” demek gerçekten olayı anlatmakta çok hafif kalıyor. Artık kendi uydurduğunuz yalanları kendiniz yalanlıyor, onu yaparken de başka bir yalan söylüyorsunuz. Zalimden korkunuz sizin ayarlarınızı iyiden iyiye bozdu. İnsan üzülmeli mi sevinmeli mi bilemiyor. Ama kesin olan şu: Her şeyi sıfırlamadan gitmeyeceksiniz.

Kutlu Doğum bir “Fetö” projesidir diye bir iftira attılar ortaya, onlarca yalancı şahit buldular günlerce üzerinde tepindiler. Paralarını veren adam bir tweet attı, yeniden tornistan yaptılar. Havuzun en rezil olmaya kafadan oynayan grubunun attığı iftirayı havuzun entel görünümlü ne yöne gideceğinden kararsız cahil grubu temizlemiş. Ama Cemaate atılan bir iftirayı açığa kavuşturmanın bedelinden öyle korkmuşlar ki üzerine başka bir iftira atarak yola devam etmişler. Karar Gazetesi, Kutlu Doğum etkinliklerinin Cemaat tarafından başlatılmadığını bunun çürütüldüğünü yazıyor, haberin giriş spotu şöyle:

“Kutlu Doğum Haftası etkinliğinin FETÖ projesi olduğu iddialarını 28 yıl önce başlayan sürece tanıklık eden Diyanet yetkilileri çürüttü. Organizasyonu sahiplenmeye kalkışan ancak Diyanet’in kararlı duruşuyla amacına ulaşamayan örgütün bu yolla çıkar sağlamaya çalıştığı ortaya çıktı.”

Nasıl? Cemaat başlatmamış ama sahiplenmeye kalkışmışmış ama Diyanet de kararlı bir duruşla buna izin vermemiş. En son ifade harika, örgüt bu yolla çıkar sağlamaya çalışmış. Arkadaş daha dün emir alana kadar hepinizin çoluğu çocuğu Cemaat okullarında değil miydi? Cemaate, gecesini gündüzünü çocuklara feda eden öğretmenlere methiye düzmekten yorulmamış mıydınız? Aldığınız paralardan utanmayıp “indirim, indirim” diye bizleri aramıyor muydunuz?

Neyse sizin nankörlüğünüzle baş edilemez. Havuzun biraz aklı çalışan hinleri bu işin sonu sakata gidiyor, bu tayfa yakında 5 vakit namaz da “Fetö” projesi Kur’an’da 3 vakit geçiyor falan diye devam edecek diye ön almasa bunları tutan olmayacak. Ama bu iş gider sonunda bu tür haberler “Fetö” ile mücadeleye zarar veriyor Yıldıray şirinliğine bağlanır. Siz esas bir gün nargile, okey “Fetö” projesidir diye karşınıza çıkarlarsa ne yapacaksınız onu düşünün bence.

SAYISIZ TERÖR ÖRGÜTÜYLE MÜCADELE DERKEN?

Saçmalıklara başlamışken devam edelim. Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi Türkiye’yi tekrar denetime aldı. AKPM, AKP’nin pek umurunda değil. Bu karardan bizimkilerin ayrı bir memnuniyet duyduklarını söylemek yalan olmaz. Ama ileride gelecek faturaları hep beraber ödemeye devam edeceğiz. Neticede beklenen bir karardı. Meclisin hazırladığı rapor Türkiye’deki insan hakları ihlalleri ve anti demokratik uygulamalar ile ilgili çok vahim tespitler ve gerçekler içeriyordu. Koca rapora bizimkiler birkaç paragraf muhalefet şerhi düşmeye çalıştılar olmadı. O kadar büyük iddialar karşısında bizimkiler kelime oyunları ile efendilerine şirin görünme yarışına girdiler.

Zaten söyleyecekleri pek bir şey de yok çünkü yaşananlar ortada. O kadar gerçeklikten kopukluk ki “Ben ne diyorum sen ne diyorsun” olayı. ‘Strasbourg by night’ tweet’leri dışında bir şey yapamayan heyet başı Talip Küçükcan. Anadolu Ajansı’nın haberine göre ülke olarak FETÖ, PKK ve DEAŞ başta olmak üzere sayısız terör örgütüyle mücadele ediyormuşuz. Getirilen önlemler bu çerçevede imiş. Sizin için Cemaat’ten başka örgüt mü var. Arkadaş ayrıca sayısız terör örgütü ne demek ya? Böyle bir ifade olabilir mi? Sayısız terör örgütü. AKPM’nin bir dönem başkanlığını Mevlüt Çavuşoğlu’nun yaptığını, Türkiye’nin kurucularından birisi olduğu söyleyelim de belki Haçlı hikayelerine katkısı olur.

ÖĞRETMENİN GÖZÜ KULAĞI KHK’DA ŞİMDİ…

Bitmiyor. Saçma sapan 23 Nisan ritüellerinden olan çocukların makam koltuklarına oturma törenlerinden Başbakanlık’takinde minik bakan dinler arası diyalog dediği için öğretmeni hakkında soruşturma açılmış. İlk duyumlara göre öğretmen de metni Dışişleri’nin web sayfasından aldığını söylemiş. Şimdi Dışişleri’nde de bir soruşturma açılır herhalde.  Uğraştığımız işlere bakar mısınız? Allah daha nasıl belamızı verebilir? Dünyaya başka millete başka konuşmanın dertleri bunlar. Papa, Saray’a geldiğinde yüzünde gülücükler saçan Erdoğan’ın seçim meydanlarında Papa’ya etmediği küfür kalmaması gibi. Ama öğretmen de ya çok safmış ya da çok cesur gerçekten. Şimdi gözü kulağı KHK’da… Gerçekten çok yazık.

BİLİNMİYOR AMA EN AZ YÜZDE 90!

Bitmiyor. Kuleli’yi nasıl peşkeş çekeceklerini anlatan Savunma Bakanı Fikri Işık, kapatılan askeri okullar ile ilgili olarak gazetecilere şöyle bir laf etmiş “yüzde 90’dan fazlasının FETÖ’nün bizzat yerleştirdiği çocuklardan oluştuğunu, bireysel olarak hangisinin FETÖ’cü hangisinin olmadığını da araştırılmasının zor olduğunu” vurgulamış. Yani “bizzat” kelimesini kullanacak kadar eminsiniz ama kim yerleştirilmiş bilemiyorsunuz. Ülkeden hukuk manzaraları.

Ordunun belki tarihindeki en güçsüz konuma itilmesinin bir rastlantı olmadığı yakında anlaşılacak. Uçakları kaldıracak pilot bırakmadılar. Öğrenci diye serserileri Harbiyeli yaptılar. Reza’yı daha doğrusu kendilerini kurtarmak için annelerin babaların bin bir zahmetle büyüttüğü çocukları bataklıkta kurban vermeyi bile önerecek kadar hainleşenlerin gerçek yüzünü kader eninde sonunda gösterecek inşallah.

[Barbaros J. Kartal] 26.4.2017 [TR724]

Saray’ın sabıkalı demokrasi liginde yatırımcılara başarılar… [Analiz: Semih Ardıç]

Türkiye hızla 1990’ların karanlığında kayboluyor. Her sahada geriye gidişi tescilleyen hadiselerin sayısı artıyor. 25 Nisan 2017 itibarıyla artık ‘sabıkalı demokrasiler’ ligine düştük. Türkiye demokrasisi bundan böyle Arnavutluk, Ermenistan, Azerbaycan, Bosna-Hersek, Gürcistan, Moldova, Rusya, Sırbistan ve Ukrayna ile beraber zikredilecek. Bir başka ifadeyle demokrasinin şampiyonlar ligi Avrupa Birliği’ne (AB) çıkabilme umutlarımız tükendi. 14 sene evvel veda ettiğimiz nispi demokrasi ligine rücû etmiş olduk.

Bu şekilde çıkmak da inmek de Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarının eseri. Türkiye 2004 senesine kadar darbe ve muhtıralarla malul demokrasisi yüzünden ‘sabıkalılar’ listesindeydi. AKP’nin, iktidardaki ilk senesinde demokrasi çıtasını yükseltmek hususunda herkesi şaşırtacak gayret ve kararlılık sergilemesi Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi’nin (AKPM) de takdirini kazanmıştı. Türkiye’nin 2004’te Avrupa Konseyi nezdinde ‘sabıkalı demokrasiler’ listesi haricinde tutulması Avrupa Birliği ile üyelik müzakerelerinin başlamasına vesile olmuştu. Nitekim müzakereler 3 Ekim 2005’te resmen başlamıştı.

2004’TEN 2017’YE YILDIZI SÖNEN TÜRKİYE

O günler Türkiye’nin yıldızının parladığı günlerdi… Amma velâkin aynı AKP, aynı Recep Tayyip Erdoğan bu defa memleketin etrafına kalın duvarlar örüyor. Hukuk devleti ve demokrasiyi güçlendirmeye matuf adımların yerini son üç-dört senede hak ve hürriyetleri daraltan düzenlemeler aldı. Sulh Ceza Hâkimlikleri, tutuklu gazeteciler ve OHAL kararları AKPM’yi harekete geçirdi. AKPM’ye sunulan 35 maddelik karar taslağı 79 milyonu mahcup edecek kadar ağır tespitler ihtiva ediyor.

Türkiye’de hukuk ihlallerine dikkat çekilen taslağa verilen reylerin dağılımı şöyle oldu: 45 ret, 113 kabul ve 12 çekimser. ‘Kabul’ diyenlerin sayısının fazlalığı kaybedilen dostluklara işaret ediyor. Neticede Türkiye 13 senedir bulunduğu seçkin kulüpten kapı dışarı edildi. AKPM’nin bu kararı Türkiye namına hakikaten çok hazin. Teftiş ve müşahede safahatından çıkartıldığı halde yeniden aynı kategoriye dâhil edilen ilk Avrupa memleketi olduk.

AVRUPA, HÜKÜMETİN HUKUK İHLALLERİNİ ZABTA GEÇİRDİ

Kararda geçen tespitler Türkiye’deki ağır sansür iklimine rağmen dünyanın olup bitenlerin perde arkasına vakıf olduğunu gösterdi. Hükümetin OHAL altında anayasa ve beyne’l-milel hukuk kurallarının ötesine geçerek ‘orantısız’ tedbirler aldığı, Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) ile on binlerce devlet memurunun işine son verildiği artık AKPM kayıtlarına geçti. Hem de üyelerin kahir ekseriyetinin tensibi ile oldu bu.

İfade ve medya hürriyeti ile yargının bağımsızlığına hassaten vurgu yapıldı. Gazetecilerin tutuklanması ve muhalif gazetecilere yönelik baskının ‘demokratik bir toplumda kabul edilemez’ olduğu not edildi. 154 milletvekilinin dokunulmazlığının kaldırılmasıyla Türkiye’de meclisin işleyişinin ‘baltalandığı’, bu kapsamda çok sayıda milletvekili tutuklu HDP’nin 16 Nisan referandumu için kampanya yürütemediği, bunun da ‘demokratik tartışmayı inkıtaa uğrattığı’nın altı çizildi.

EV ÖDEVİNDE NELER YOK Kİ!

AKPM kararında 16 Nisan referandumuna dair ‘kaygılar’ da dile getirildi. Anayasa değişikliğinin gerçekleşmesi halinde, özellikle ‘kuvvetler ayrılığı’ ve ‘yargının bağımsızlığı’ konularında soru işaretleri doğacağı mesajı verildi. Karar ile Ankara’dan; OHAL uygulamasına derhal son vermesi, KHK yayımlamayı ve toplu işten çıkarmaları durdurması, suçları ispatlanmamış tutuklu parlamenterler ve gazetecilerin serbest bırakması, OHAL inceleme komisyonunu işletmesi, adil yargıyı güvence altına alması, medya ve ifade özgürlüğü için adım atması talep ediliyor. Türkiye’nin ev ödevini yapıp yapmadığına 2018 içinde yapılacak teftişin neticelerine göre karar verilecek.

2018’e kadar demokrasi açığının kapatılması mevcut şartlarda mümkün değil. Erdoğan muhtemelen iki ay içinde AKP Genel Başkanlığı koltuğunu Binali Yıldırım’dan geri alacak. Erdoğan’ın yasama ve yargıyı tamamen kendisine bağlayacağı Partili Cumhurbaşkanlığı seçimi ise 2019’da. Dolayısıyla Erdoğan ve beraberindekilerin yegâne derdi o seçimi kazanmak olacak. Devletin bütün imkânları bu uğurda seferber edilecek, başka meseleler halının altına süpürülecek.

YALNIZ TÜRKİYE, ERDOĞAN’IN İŞİNE GELİYOR

Türkiye’nin ileri demokrasilerden uzaklaşması Erdoğan’ın işine de geliyor. İkide bir hariçten gelen itirazlara cevap vermek mecburiyetinde kalmak keyfini kaçırıyordu. Erdoğan’ın, “Kopenhag Kriterleri’ni icap ederse Ankara Kriterleri haline getiririz.” sözlerinin ne manaya geldiğini bugün daha iyi biliyoruz. Meğer inşâ edeceği bin odalı Saray’da tahtına kurulup dediğinin dedik, çaldığının düdük olacağı şu günleri kastediyormuş. Her ne kadar, “Siyasî hayatımda aldatmadım, aldatılmadım.” dese de tek adamlık hedefine vasıl olmak için Avrupa Birliği’ni bile vasıta haline getirdiği anlaşılıyor. Erdoğan’ın AB’ye taahhüt ettiklerinin hiçbiri gerçekleşmediği gibi kendisinden evvelki hükümetlerin koyduğu tuğlaları da kırıp attı.

AKPM’nin kararına Erdoğan, ‘inceldiği yerden kopsun’ nevinden reaksiyon gösterecektir. Hatta AB’nin kırmızı çizgisi idamı anayasaya yeniden yazdırmak için elinden geleni yapacaktır. Biz buna gerilimden, siyasî krizlerden ve terörden beslenen siyaset diyoruz.

AB’DEN GELEN YATIRIMCI ENDİŞELİ

AB teminatını cebine koyan ve Erdoğan’a itimat eden çok sayıda Avrupalı şirket, bankacılıktan sanayiye kadar hemen her sektörde Türkiye’ye milyarlarca dolar yatırım yaptı. Bunları yeni dönemde nelerin beklediği tam bir muamma. Sınırlarını Erdoğan’ın çizdiği hak ve hürriyetler hiçbiri için teminat manasına gelmiyor. Bilakis her an bütün varlıklarını kaybedebilirler.

AKPM’nin kararına piyasanın sert tepki vermesini beklemiyorum. Birbirinden farklı iki mecradan bahsediyoruz. Her halükârda bu karar maalesef Türkiye’nin yıldızının söndüğünü tescil etmiştir. Artık 2005’ten itibaren yatırım için kuyruğa giren dünya devlerini unutun. Hal-i hazırdakiler de fırsatını buldukça Türkiye’yi terk edecektir. Sadece Borsa’ya takip ederek büyük fotoğraftaki tehlikeyi ıskalamayın. Zira Borsa’nın bulunduğu İstinye sırtlarında rasyonaliteden uzak, Hintli Herif’in ve MİT’in emrinde, uyduruk işlemlerle sanal bahar rüzgârları estiriliyor. Yalnız, fakir, mutsuz ve umutsuz Türkiye inşâ edildiği halde ‘AL’ talimatı verenlerin yabancılar olduğunu zannetmeyin… Algoritmacı troller diyorum ben onlara…

Hâsıl-ı kelam Anayasa Mahkemesi’nden Danıştay’a, TÜİK’ten Borsa İstanbul’a kadar bütün müesseseler tek adamlık sisteminin inşâsında lejyonerlik yapıyor.

Saray’ın sabıkalı demokrasi liginde Erdoğan ve mabeyni haricinde kimse için kalıcı kazanç yok. Şunun şurasında Kopenhag/Ankara Kriterleri’nin Erdoğan Kriterleri olmasına ne kaldı. O tarihe kadar Saray’a destek olmak için Merkez Bankası aynı seriden mükerrer banknot bassa dahi şaşırmam.

Bu kadar eskiye dönüş varken inşâ ettikleri Türkiye yeni olacakmış! Bu mümkün mü?

Ağlanacak haline gülen zavallı Türkiye!

[Semih Ardıç] 26.4.2017 [TR724]

Türkiye’den Macron çıkar mı? [Erhan Başyurt]

Fransa’da partisiz Macron’un başkanlık seçimlerinin ilk turunda ipi önde göğüslemesi, Türkiye’de de umutları yeşertmiş gibi görünüyor.

Neden olmasın?

Başkanlık seçimlerinde, Türkiye’de de ‘partisiz’ ya da ‘partisinden ayrılmış’ bir aday neden ikinci tura kalmasın ki?

***

Referandumda etkin ‘hayır’ kampanyası yürüten Metin Feyzioğlu, Meral Akşener veya Ümit Özdağ gibi ‘partisiz’ bir isim Erdoğan’ın oylarını yüzde 50’nin altına çekebilirse ikinci tura kalabilir…

2019 Kasım’ına kadar ‘köprünün altından çok sular akar’ diyerek, AK Parti içinden sürpriz bir adayın çıktığını düşünün…

Abdullah Gül, Bülent Arınç, Ali Babacan, Cemil Çiçek, Hüseyin Çelik gibi AK Parti tabanının da sevdiği ‘demokrat’ bir ismin aday olduğunu varsayalım, seçimlerin ikinci tura kalması kaçınılmaz olacaktır.

***

Neden olmasın? Türkiye’den bir ‘Macron’ neden çıkmasın?

Buraya kadar her şey mümkün… Ancak sorun da bu noktada başlıyor.

Diyelim ‘hasbelkader’ başarılı bir aday, Başkanlık seçimlerini ikinci tura taşıdı.

Türkiye ve Fransa’nın, Türkiye ile demokratik ülkelerin farkı tam da bu noktada ortaya çıkıyor.

Referandumda ‘mühürsüz oylar’ ile yapılan hile ve YSK’nın itiraz yolu kapalı kanunsuz onayı, Türkiye’de özgür seçimin bittiği andır…

Türkiye, tarafsız ve yabancı gözlemcilerin sandık hilelerine ilişkin raporlarını görmezden gelmekle kalmadı, gözlemcileri de ‘terörist’ ilan etti.

Yani sadece hile yok, hükümet desteği ve iradesi de tam olarak arkasında…

Çok daha vahimi, yargı mensuplarının üçte birinin gerekçesiz hapse atıldığı ülkemde, hesap soracak bağımsız bir yargı da artık yok!

***

Hal böyleyken Türkiye’den Macron çıkar mı?

Çıkmasına çıkar da, sonları aynı olmaz.

Fransa’da Macron Saray’a, Türkiye’de ise Silivri’ye çıkar…

İnanmayan referandum öncesi MHP’den ihraçlar, AK Parti’de tasfiyeler ve HDP lideri Selahattin Demirtaş ve HDP vekillerin hapse konulmasına ve gerekçelere bir baksın!

İfşa ettiği gerçekleri örtmeye güçleri yetmeyince CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nu bile ‘terörist’ ilan ediyorlar.

***

Türkiye’nin, referandum sonrası geldiği noktada, eşit ve adil bir seçim yarışı, özgür ve şeffaf bir oylama beklemek artık hayal.

Referandumdan bir gün önce, ‘Demedi demeyin; son özgür seçimi yaşıyor olabiliriz!’ diye tweet atarak kaygılarımı dile getirmiştim.

Yanılmışım. Fırtına beklenenden de erken geldi…

Son özgür seçimi değil ilk resmi hileli seçimi yaşadık!

YSK’nın kanunsuzluğa kılıf uydurduğu, yargının hilenin hesabını soramadığı bir ülkede ‘Macron’ filan çık(a)maz…

Umutları kırmak istemem ama acı gerçek şu ki;

Bu anti demokratik şartlar sürdükçe, bundan böyle sandıktan çıksa çıksa Esed’e, Saddam’a, Mübarek’e, Putin’e, Kaddafi’ye, Aliyev’e, Kerimov’a olduğu gibi her seçim artan oranda ‘Tek Adam’a hileli destek çıkar.

[Erhan Başyurt] 26.4.2017 [TR724]

Zarrab davası artık milli güvenlik meselesidir [Adem Yavuz Arslan]

2013 yılı Kasım ayıydı.

Henüz dershanelerin kapatılması tartışmaları ve 17-25 Aralık yolsuzluk soruşturmaları başlamamıştı.

Gündemde rutin siyasi tartışmalar vardı.

Ben de Bugün Gazetesi Ankara Temsilcisi’ydim ve sıfırdan kurup Türkiye’nin en başarılı haber kanallarından biri haline getirdiğimiz, AKP’li haramilerin el koyup kapattıkları Bugün TV’de televizyon programları yapıyordum.

Ankara Temsilcileri ile yaptığımız ‘Temsilciler Meclisi’ programında sayısız siyasetçi ağırlamıştık.

Yayın akşam 9 ile 11 arasında canlıydı. Yayın sırasında sorun çıkarmasın diye cep telefonumu stüdyoya götürmüyordum.

O akşam yayından sonra telefonumu kontrol ettiğimde dönemin AKP Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik’in aradığını gördüm.

Eski Milli Eğitim Bakanı olan Çelik o dönem iktidar partisinin medya ile ilişkilerinden sorumluydu ve araması bizim için rutindi.

Çünkü Bugün TV’yi yakın markaja alan ‘Beyfendi’ ya ‘alt yazıyı beğenmemiş’ ya da ‘spikerin etek boyuna takılmış’ olabilirdi(!)

Veya konuklardan birinin ifadelerine kızmış olabilirdi.

Çelik’i cevaben aradım. O da ‘bir konu var’ görüşelim dedi. Bende “Acil ise uğrayabilirim değilse yarın geleyim” dedim.

Ertesi sabah için randevulaştık.

‘YUKARISI RAHATSIZ’

AKP Genel Merkezi’ne gidip Çelik’le görüştüm. Bana “Reza Zarrab ile ilgili haber yapıyormuşsunuz, bir muhabiriniz onu aramış” dedi.

Bende birkaç saniye düşünüp “Zarrab kim?” diye sormuştum. Zira haber toplantılarında öyle bir ismin geçtiğini hatırlayamamıştım.

O da “Ebru Gündeş’in kocası. Bizimkilerde hassasiyet oluşturmuş” dedi. Ben de “Konuyu bilmiyorum, araştırayım dönerim” dedim.

Haberi İstanbul bürodan bir arkadaş çalışıyormuş. Hakkındaki iddiaları sormak için Zarrab’ı aramış. Detayları öğrenip Çelik’in yanına tekrar gittim.

Haberin sağlam verilere dayandığını söyledim. Çelik ise “Yukarısı bu durumdan çok rahatsız olmuş” dedi.

Daha sonra adlarını 17-25 Aralık operasyonlarında göreceğimiz dönemin bakanları Egemen Bağış, Zafer Çağlayan, Erdoğan Bayraktar ve Muammer Güler’in de kendisini aradığını anlattı.

Açıkçası o gün ‘büyük bir balık’ yakaladığımızı ya da nasıl bir kayaya çarptığımızı kavrayamamıştım. Aynı günlerde ismi geçen bakanlar beni, yayın yönetmeni Erhan Başyurt’u ve patronumuz Akın İpek’i de aradılar.

Haber henüz yayınlanmamıştı ama AKP iktidarı ayağa kalkmıştı.

Biz haberdeki rüşvet ve kara para aklama iddialarını teyit etmeye çalışırken operasyon başladı ve gazetecilik tabiriyle bizim haber elimizde patladı.

17 Aralık’ta başlayan operasyonlardan ortaya dökülen görüntüler ve telefon kayıtları gösterdi ki AKP’li kurmayların paniği boşuna değilmiş. Zira delillere göre Rıza Zarrab sadece dönemin İçişleri Bakanı Muammer Güler’i değil tabiri caizse tüm AKP iktidarını ‘önüne yatırmış’. (Bu arada o döneme dair şahitlikleri olan birçok AKP’li var. Son dönemdeki rahatsızlıkları da malum. Bakarsınız konuşurlar!)

Süreçte neler yaşandığı ortada.

Erdoğan ağır yolsuzluk ve rüşvet iddialarından kurtulabilmek için Türkiye’yi ateşe verdi. Hırsızı, rüşvetçiyi, ‘bazılarının’ parasını önden veren Zarrab ve onunla irtibatlı kişileri yakalayan polisler tutuklanıp cezaevine gönderilirken savcılar da görevden alındı.

Takip eden süreçte tüm emniyet ve adalet sistemi lağvedildi. Binlerce bürokrat sürgün edildi, tutuklandı.

Erdoğan ‘kontrolü sağladıktan sonra’ çıktığı Pakistan seyahatinde beraberindeki gazetecilere Zarrab’ı ‘hayırsever iş adamı’ olarak tanıttı.

17-25 Aralıkta ortaya çıkan skandalları kapatmak için Cemaate savaş açan ve bunda da ciddi mesafe alan Erdoğan için işler yolunda gidiyordu.

Ta ki geçtiğimiz yılın mart ayına kadar.

Eşi ve çocuğuyla Miami’ye tatile gelen Zarrab, 19 Mart 2016’da FBI tarafından yakalandı ve çıkarıldığı mahkemece tutuklandı.

Uğruna tüm Türk yargı ve emniyet sistemini dağıttıkları Zarrab ABD’de tutuklanmıştı.

Şoku atlatması yaklaşık 10 gün süren Erdoğan, 29 Mart’ta ABD seyahatine çıkarken havalimanında “Bu ülkemizi ilgilendiren bir konu değil, varsa bir şey Rıza Bey’in avukatları gerekli cevabı vereceklerdir” dedi.

ERDOĞAN FETHULLAH GÜLEN’DEN ÇOK ZARRAB’I İSTEDİ

Fakat gelişmeler tersi yönde oldu.

Konuyu çok yakından izleyen Erdoğan, ABD nezdinde girişimlerde bulundu, hatta bizzat dönemin ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden’e açtı. Adalet Bakanı Bekir Bozdağ Ocak 2016’da ABD’ye gelip dönemin ABD Adalet Bakanı Loretta Lynch ile görüştü.

Süreç içinde ‘başka isimler’ de Erdoğan adına lobi yaptı, ‘kesinin ağzı’ açıldı. Fakat istenilen bir türlü olmadı, üstelik savcı Bharara soruşturmayı genişletti.

Dosya kabardı, suçlar ve sanıklar arttı.

Trump’ın seçilmesine sevinen Erdoğan ve AKP hükümeti, bu kez Trump’ın ‘etrafı’na yatırım yaptı. Nitekim Trump, daha önce göreve devam etmesini istediği Preet Bharara’yı 12 Mart’ta görevden aldı.

Zarrab ise savunma ekibine Trump’a yakınlığı ile bilinen eski New York Belediye Başkanı Rudolph Giuliani ve eski başsavcı Michael Mukasev’i ekledi.

Giuliani ise vekâleti alır almaz Ankara’ya uçtu.

Zarrab adına Erdoğan ile toplantı yaptı. Hem de Erdoğan için hayati öneme sahip referendum öncesinde. Zarrab meselesi Erdoğan için o kadar önemliydi ki bu görüşmeyi her şeyin önüne aldı.

DAVAYI MAHKEMEDE DEĞİL MASADA KAZANMA TELAŞI

Erdoğan’ın Trump üzerinde etkisi olabilecek ‘herkesi ve her kurumu’ devreye soktuğu sağır sultanın bile duyduğu bir gerçek.

Bu durum Erdoğan ve Zarrab’ın mahkemeden umutsuz olduğunu gösteriyor.

Bir başka ifadeyle davayı mahkemede kazanamayacağını düşünen Erdoğan ve Zarrab siyasi manevralarla çözüm arıyor.

Trump’a gönderilen ‘anlaşmaya hazırız’ mesajı da bu politikanın bir yansıması. Zarrab’ın Miami’de tutuklandığı günden bu yana Erdoğan’ın en önemli meselesinin bu konu olduğunu düşünürseniz pazarlık masası hakkında fikriniz olabilir.

Erdoğan’ın Zarrab’ı kurtarmak için ‘verebileceklerinin listesi’ hayli uzun.

ABD yargı çevreleri ise Erdoğan adına lobi yapan şirketlerin davaya müdahil olma çalışmalarından rahatsız. Nitekim Bharara “Umarım hukukun üstünlüğü ve yargının bağımsızlığı Amerika Birleşik Devletleri’nde ve Adalet Bakanlığı’nda hâlâ bir önem taşıyordur” açıklaması yaptı.

ABD yargı çevrelerindeki ‘rahatsızlığı’ gösteren bir diğer gelişme ise Pazartesi sabahı mahkemede yaşandı.

Başsavcılık “Türk ve İranlı yüksek düzey yetkililerin Reza Zarrab ile İran ambargolarını delmek için yaptığı işbirliğini ispatlayacaklarını” açıkladı.

ZARRAB TÜRKİYE İÇİN BİR GÜVENLİK SORUNU HALİNE GELDİ

Bu ifade şu açıdan önemli; Trump tahmin edebileceğiniz gerekçelerle Bharara’yı görevden aldı ama savcılık çizgisini değiştirmemiş gözüküyor. Yani Zarrab’la ilgili suçlamalar ağır ve savcılık bunların hepsini ‘ispatlayacağını’ iddia ediyor.

Dosyada şu ana kadar yer alan bilgi ve belgeleri düşünürseniz savcılığın blöf yapmadığını söylemek mümkün.

Kaldı ki, Bharara’nın mahkemeye sunduğu ve ‘FBI’dan teyitli’ dediği belgelerde çok şey var. Hatta yazının girişinde bahsettiğim Zarrab ile ilgili haberin çıkmaması için yapılan siyasi müdahalenin detayları bile telefon kayıtlarından çıkartılarak dosyaya konmuş.

Kısacası Zarrab dosyasına dair yazacak çok şey var.

Ancak şurası kesin ve unutulmamalı: Zarrab meselesi daha ilk günden beri Erdoğan’ın kişisel meselesi ve ajandasındaki en önemli iş.

Hal böyle olunca da Zarrab’ı kurtarmak için pazarlık masasında her şeyi verebilecek durumda.

Durumun hassasiyetini bilen Trump ve ABD yönetiminin de Erdoğan’ı köşeye sıkıştırmışken ‘alttan almayacağını’ bilmek için uzman olmaya gerek yok.

Dolayısıyla gelinen noktada Zarrab davası artık Türkiye için bir milli güvenlik meselesidir.

[Adem Yavuz Arslan] 26.4.2017 [TR724]

Kaçırılma Olayları Dünya Gündeminde: BM, Acil Koduyla Türkiye’den Cevap İstedi [TR724]

Başkent Ankara’nın göbeğinde geçtiğimiz ay sonunda iki kişinin kaçırılmasıyla ortaya çıkan kayıp ve kaçırılma skandalları uluslararası arenaya taşındı. Birleşmiş Milletler, acil koduyla Türkiye’den olaylarla ilgili bilgi istedi.

KHK ile kapatılan Turgut Özal Üniversitesi çalışanı Turgut Çapan’ın Ankara Yenimahalle’de 31 Mart 2017’de kimliği belirsiz kişilerce kaçırıldığı eşi tarafından video kaydı ile kamuoyuna duyurulmuştu. Olayın üzerinden 25 gün geçmesine rağmen Turgut Çapan’dan haber alınamadı. Aile yakınlarından alınan bilgiye göre soruşturma makamları da olayı aydınlatmak için herhangi bir çalışma yürütmedi.

Aile, konuyu uluslararası insan hakları derneği Advocates of Silenced Turkey (AST) ile paylaştı. AST, Turgut Çapan hakkında Birleşmiş Milletler nezdinde müracaatta bulundu.

Müracatın ardından önemli bir gelişme yaşandı. Konuyu değerlendiren Birleşmiş Milletler Zorla Kaçırılma Komitesi, Turgut Çapan’ın kaçırılması ile ilgili devlet makamlarından acil kodu ile bilgi istedi. Şimdi Türkiye’nin vereceği cevap bekleniyor.

Türkiye’de özellikle 15 Temmuz Darbe girişimi sonrası 7 kaçırma olayı tespit edildi. Kaçırılan 7 kişinin ortak noktası ise; haklarında Hizmet Hareketi’ne yönelik soruşturma yürütülmesi ve KHK ile işsiz kalmaları.

SİYAH CAMLI MİNİBÜS

Kaçırılma olaylarının bazılarına ilişkin görüntüler ortaya çıkarıldı. Bazılarında ise görgü tanıkları bulunuyor. Ortak bulgu siyah renkli, camları filmli Volkswagen Transporter marka minibüs ve onu takip eden araçlar. Bir diğer ortak nokta ise Emniyet görevlilerinin bu 7 olaydan uzak durmak için gösterdikleri çaba. Öyle ki aileler ve avukatların oldukça zor şartlarda elde ettikleri çevredeki kamera görüntülerini dahi Emniyet almak istemedi. Mobese görüntüleri de avukatların ısrarlarına rağmen toplanmadı.

Kaçırılma olaylarının profesyonel bir birim tarafından yapıldığı iddia ediliyor.

DİĞER KAÇIRMA OLAYLARI

1- ÖNDER ASAN

1 Nisan 2017 Cumartesi günü KHK ile kapatılan Özel Okullarda öğretmenlik yapmış olan Önder Asan kaçırıldı.

2- SUNAY ELMAS

Sunay Elmas’ın 27 Ocak 2016’da Ankara CEPA alışveriş merkezi önünden saat 11.00 sıralarında siyah bir Volkswagen Transporter marka bir araç ile kaçırıldığı ve görüntülerin Ankara Emniyet Müdürlüğünde mevcut olduğu ifade ediliyor.

3- MUSTAFA ÖZGÜR GÜLTEKİN

21 Aralık 2016 günü saat 18.15 sıralarında Rekabet Kurumu çalışanı Mustafa Özgür Gültekin, Ankara Beştepe’de kaçırıldığı belirtiliyor. Olay sonrası Gültekin’in ailesi tarafından bölgeden toplanan kamera kayıtlarında şahsın kaçırılma görüntüleri ortaya çıktı.

3- HÜSEYİN KÖTÜCE

28 Şubat 2017 günü Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu çalışanı Hüseyin Kötüce’nin iş yerinden çıktıktan sonra arabasına binmek üzere geldiği Batıkent metro istasyonu otoparkından saat 19:00 civarında kaçırıldı.

4- AYHAN ORAN

2005 yılında MİT’de çalışmaya başlayan Ayhan Oran’ın 2016 yılı Haziran ayında görevde olduğu Yunanistan’dan ülkeye geri çağırıldığı, 17 Temmuz 2017 günü açığa alındığı ve 2 Ağustos’ta ihraç edildiği, şahsın 1 Kasım 2016 tarihinde saat 12.38’de ikamet ettiği sitenin kamera kayıtlarından aracı ile çıkışı görüldüğü ancak bir daha kendisinden haber alınamadığı öğrenildi.

5- MESUT GEÇER

MİT’ten ihraç edilen Mesut Geçer, 26 Mart 2017 tarihinde Ankara Yenimahalle ilçesi Çakırlar semtinde arabası durdurularak kaçırıldığı ifade edildi.

6- CENGİZ USTA

İzmir’in Torbalı ilçesinde uzun süre öğretmenlik yapan, KHK ile memuriyetten ihraç edilen Cengiz Usta’dan ailesinin 04.04.2017 tarihinden itibaren haber alınamıyor.

[TR724] 26.4.2017

Erdoğan ‘2023’ dedi, 1990’lara döndük [Mehmet Dinç]

Türkiye’nin de kurucuları arasında yer aldığı Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi (AKPM) genel kurulda yaptığı oylamada 113 Evet oyuna karşı 45 Hayır oyuyla Türkiye’yi siyasi denetim sürecine aldı. Demokrasi, insan hakları, ifade ve medya özgürlüğü gibi konulardaki gerilemeler pahalıya mal oldu. Erdoğan ve AKP hükümeti, Avrupa Konseyi’nin iyileşme için tanıdığı 9 aylık uzatmalı mühleti suistimal etti. Sonuç Türkiye 90’li yıllara geri dönüyor.

Adil yargılama, ifade ve medya özgürlüğü, güçler ayrılığının ortadan kalkması, demokratik kurumların işlevsiz hale gelmesi, bu kararın alınmasında etkili oldu. OHAL ve KHK’ların keyfi kullanılması, yeni anaysa değişikliğiyle gücün tek elde toplanması bardağı taşıran son damla oldu. AKPM’nin kararından sonra Avrupa parlamentonsun alacağı karar merak konusu. 2004 yılında müzakereler başlarken Avrupa Konseyinin denetim sürecini bitirmesi etkili olmuştu. Venedik komisyonun önerileri dikkate alınmadı. OHAL’de referandum yapıldı, muhalefet baskı altına alındı, adaletsiz bir seçim yapıldı. YSK mühürsüz oyların kabul ederek skandal bir karar imza attı. Stefan Schennach referandumla ilgili “Eğer adil bir seçim olsa hayır oyları yüzde 60 çıkardı” yorumu yaptı.

Denetim sürecinin ilk etapta 2018’e kadar süreceği öngörülüyor. Bu süre zarfında, cezaevindeki gazeteciler, milletvekilleri, adil yargılama, kapatılan kurumlar, ifade özgürlükleri, temel insan hakları, demokratik kurumların işleyişi, OHAL ve KHK gibi konular detaylı şekilde  incelenecek. Ne yazık ki bundan sonra eğer Türkiye tekrar Avrupa standartlarına ulaşmak için ciddi çaba sarf etmezse, daha önce yaşadığı gibi uzun yıllar ‘denetim süreci’ni atlatmayı bekleyecek.

Tekrar demokrasi için sıçrama rampası olabilir

Diğer taraftan otokritik bir sisteme bürünen Türkiye’nin gerçek manada demokrasiye ulaşması için, temel insan hakları, ifade özgürlüğü, güçler ayrılığı değerlerinin yerleşmesi için bir fırsat olabilir. Türkiye 2004 yılında denetim sürecinden kurtulmak için bir dizi reform yapmış ve ülkenin demokrasi yolundaki iyi niyeti denetim surecinden çıkmasını sağlamıştı. Ama realitede, siyasi inisiyatifin bunu istemediği açıkça görülmüyor.

Türkiye için hayati karar alınırken AKP heyeti “f..ö ” ifadesi için çırpındı

AKPM genel kurulundan Türkiye için dönüm noktası sayılabilecek kararlar alınırken, AKP heyeti verdiği onlarca değişiklik önergesini Gülen hareketine “terör örgütü”  ifadesi kullandırmak için harcadı. Türkiye 13 yıl sonra siyasi denetime alınırken Markar Eseyan, Serap Yaşar, Suat Önal, Saban Dişli gibi AKP’li vekiller defalarca söz alıp, “f..ö”, “terör örgütü ifadesi kullanmalısınız”  teklifinde bulundu. Fakat 47 ülkeyi temsil eden parlamenterimeler meclisinden ‘Hayır’ cevabı çıktı. Parlamento ‘Gülen Hareketi’ ifadesini uygun buldu.

18 vekil, 150 gazeteci tutuklu, 150 bin devlet görevlisi işten atıldı

AKPM Türkiye eş raportörleri Marianne Mikko ve Ingebjørg Godskesen oylama öncesi raporu genel kurul salonunda savundu. Godskesen “Türkiye’de 18 vekil, 150 gazeteci tutuklu, onlarca gazetece, TV, dergi kapatıldı hepsi de muhalif yayın organları. 150bin devlet görevlisi işten atıldı. Ocak ayında OHAL komisyonu sözü verildi yerine getirtilmedi. Referandum eşit ortamda yapılmadı. OHAL kalkmadı. Güçler ayrılığı prensibini ortadan kaldıran anayasa değişikliği kabul edildi, Türkiye siyasi denetim altına alınmalı. Türk demokrasisin gelişmesi için Türk yetkililer işbirliği içinde olmalıyız”  ifadelerini kullandı.

Erdoğan’ın AGİT temsilcileri hakkındaki ifadesi tepki gördü

Erdoğan’ın seçim için ülkemize davet ettiğimiz Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) temsilcilerine yönelik ifadelerine Niokolav Villumsen tepki gösterdi. “Erdoğan’ın haddinizi bilin ifadeleri karşında ya tepki vereceğiz ya da haddimizi bilip oturacağız, bu hakaret tüm asambleye yapılmıştır ”  ifadelerini kullandı. Ayrıca Markar Eseyan AGİT temsilcilerini  PKK sempatizanı olmakla suçladığı konuşmasının ardından, genel kurul salonundan tepki geldi ve özür dilemesi istendi.

Kemalist laik düşüncenin gücü azaldı

Eşi Türkiye raportörü Josette Durrieu, 2002’de Erdoğan’ın sahneye çıkışından beri Türkiye’yi yakından takip ettiğini söyledi. “1920’de Kemalizm’in ordu gücüyle kurduğu laik sitem 2002’de Erdoğan’la birlikte değişti, ordu ve laik gücünü yitirdi” dedi.

14 yıl sonra aynı yere geri döndük

Türkiye 1996 yılında dahil olduğu denetleme sürecinden, yaptığı reformlar sayesinde ve AKP’nin estirdiği olumlu rüzgârla 2004 yılında çıkmıştı. Bu sayede AB ile müzakerelerinin başlamasının önü açılmıştı. Son 4 yılda AKP ve Erdoğan,  iktidar hırsıyla ülkenin demokratik kurumlarının tamamı işlevsiz hale getirdi. 13 yıl sonra AKPM tekrar denetim süreci kararı aldı. Denetim sürecinden çıkıp tekrar denetim sürecine alınan tek Avrupa ülkesi oldu. Daha acısı , kurucu üye sıfatı ve  Avrupa Konseyine en fazla maddi destek sağlayan “grand payeur” ülke sıfatıyla, denetim sürecine düşmesi.

İdam için ayrı paragraf

Avrupa konseyi ve parlamentonsun  belki de tek kırmızı çizgisi idam kararı. Genel kurulda yapılan oyalamada Martin Poliacik “İdam cezası geri gelirse kırmızı çizgi asılmış olur, ve o ülke bu genel kurul salonunda bulunamaz” dedi. Raportör Godskesen ise “Mevzuatında idam cezası bulunan ülkenin Avrupa Konseyi üyeliğinde yeri yoktur” ifadesi ayni zamanda Konseyin bu konudaki net görüşüdür. Herhangi bir devlet idam cezasını geri getirirse üyelikten düşer.

Dışişleri bakanlığı karar ivedilikle tepki gösterdi

Dışişleri bakanlığı “Karar Avrupa’nın basiretsiz tutumunu yansıtıyor” açıklaması yaptı. Bakanlık açıklamasında “Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi (AKPM) Genel Kurulu’nun 25 Nisan 2017 tarihli oturumunda, 2004 yılından bu yana denetim sonrası diyalog sürecinde bulunan ülkemizin yeniden denetime alınması kararı verilmiştir. AKPM’de, izlenmesi gereken yerleşik usullerin dışında siyasî saiklerle alınan bu haksız kararı şiddetle kınıyoruz. Bu karar, başta FETO olmak üzere, sadece ülkemiz değil bütün Avrupa sistemine ve değerlerine tehlike oluşturan terör örgütlerine hizmet edecektir”  ifadelerine yer verdi.

[Mehmet Dinç] 26.4.2017 [TR724]