Gürcistan’a iltica edenlerin bilgileri Türkiye’ye sızdı

Emniyet Genel Müdürlüğü, Gürcistan’a iltica eden 52 Türk vatandaşının isim listesini ‘Gizli’ ibaresiyle 24 kente göndererek istihbarat çalışması yapılmasını istedi.

BOLD ÖZEL – İçişleri Bakanlığı Emniyet Genel Müdürlüğü, 24 ilin Terörle Mücadele Şubelerine bir yazı yazarak, Gürcistan’a 52 Türk vatandaşının iltica ettiğini bildirdi. Bu kişiler hakkında istihbarat çalışması yapılmasını istedi.

‘Gizli’ ibareli 10 Nisan 2019 tarihli yazıda, bu kişilerin Hizmet Hareketi ile ilgili kişiler olduğu belirtildi. Uluslararası koruma altında olan ve isim listeleri sadece Birleşmiş Milletler ve Gürcistan makamlarında olması gereken kişilerin isimlerinin İçişleri Bakanlığına nasıl ulaştığı bilinmiyor.

Ancak Emniyet Genel Müdürlüğünün yazısında, bilginin İçişleri Bakanlığı Gürcistan Müşaviri’nden geldiği belirtiliyor.

Yazıda bu 52 kişinin Gürcistan’a iltica ettikten sonra örgütsel faaliyetlerine devam ettikleri şeklinde bilgi intikal ettiği ifade edilirken, isimlerin yer aldığı bir listenin varlığından söz ediliyor.

Yazıda şöyle deniyor: “Gürcistan’a iltica talebinde bulunduğu ve Batum’da örgütsel faaliyetlere devam ettiği belirtilen PYD/FETÖ’ye müzahir şahısların bilgilerinin yer aldığı listenin İçişleri Müşavirimizden alınmakla birlikte çalışmalarda değerlendirilmek üzere gönderildiği belirtilmiştir.”

Terörle Mücadele Daire Başkanı Erdoğan Kartal imzasını taşıyan resmi yazıda, söz konusu 52 kişinin isim listesinin “EK” olarak eklendiği belirtiliyor.

BİLGİLERİN INTERPOL DAİRESİNE GÖNDERİLMESİ İSTENDİ
İsim listesindeki 52 kişinin Türkiye’deyken yaşadıkları 24 ile gönderilen yazıda, toplanan istihbarat bilgilerinin Interpol-Europol Dairesi Başkanlığı’na gönderilmesi istendi. Bilgilerin Interpol Dairesine istenmesi, Gürcistan’a iltica etmiş 52 kişiye yönelik bir adım atılabileceğine işaret olarak yorumlanıyor.

82 KİŞİ YURT DIŞINDAN TÜRKİYE’YE GETİRİLDİ

15 Temmuz’dan sonra Hizmet Hareketi ile ilişkili yüzlerce kişinin Türkiye’ye iadesi talep edildi. Bunlardan bir kısmı illegal yollardan kaçırılarak Türkiye’ye getirildi. Pakistan, Malezya, Azerbaycan, Moldova, Kosova gibi ülkelerden çok sayıda kişi yasa dışı biçimde Milli İstihbarat Teşkilatı’na teslim edildi. Bunların bir kısmı Birleşmiş Milletler’e iltica talebinde bulunmuş isimlerdi.

2017 yılında Malezya’da kayıt dışı gözaltına alınarak Türkiye’ye teslim edilen eğitimciler İsmet Özçelik ve Turgay Karaman bunlardan ikisiydi. Avukatları Birleşmiş Milletler’e zorla kaçırmayla ilgili başvurdu. Özçelik ve Karaman’ın özgürlüklerinin ihlal edildiğini belirten Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komisyonu, iki kişinin derhal serbest bırakılması çağrısını yaptı ve karara uyması için Türk makamlarına 180 gün süre tanıdı. Ayrıca BM Komisyonu, keyfi tutukluluk için şahıslara tazminat ödenmesine hükmetti. Ancak Türkiye BM’nin bu kararına henüz uymuş değil.

[BoldMedya.Com] 9.7.2019

3 aylık bebeği karnında öldü, 1 kez düşük yaptı, 2 aylık hamile tutuklu yaşam mücadelesi veriyor [Sevinç Özarslan]

2 aylık hamile Hanife Çiftçi, 43 derece sıcakta 15 kişilik koğuşta tutuluyor. Kanaması var ancak bardağı doldurmadan hastaneye sevk edilmeyeceği söylendi.

BOLD ÖZEL – Cemaat soruşturmaları kapsamında 27 Haziran 2019’da tutuklanıp Osmaniye T Tipi Cezaevine gönderilen 2 aylık hamile Hanife Çiftçi(36), 43 derece sıcakta, 15 kişilik koğuşta yaşam savaşı veriyor.

Daha önce 3 aylık bebeği karnında ölen, 1 kez de düşük yapan Çiftçi, 1 Temmuz 2019’da Osmaniye Cumhuriyet Savcılığına dilekçe yazarak hamilelik sıkıntıları yaşadığını, ara ara kanaması olduğunu ve cezaevi ortamının hamileliğini tehlikeye attığını belirtti.

Çiftçi’nin avukatı da dün Adana Adli Tıp’a verilmek üzere dilekçe yazarak müvekkilinin cezaevinin stresli ortamında kalacak durumda olmadığını açıklayıp heyet raporu talep etti.


Hanife-Salih Çiftçi çiftinin Selahattin (13), Safiye (9), Melih (8) adlı üç çocukları daha var.

“TEM ŞUBE’Yİ ARAYIP GELECEĞİMİZİ BİLDİRDİK”

Birkaç ifadede adı geçtiği için 24 Haziran 2019’da gözaltına alınan Hanife Çiftçi’nin eşi Salih Çiftçi, eşi hakkında herhangi bir arama olmadığını belirtti. “Biz Adana’da oturuyorduk, Osmaniye’ye taşınmıştık, ikametgahımızı Osmaniye’ye getirmemiştik. Sabah Adana’da oturduğumuz eve gitmişler. Komşumuz haber verdi. Ben Sivas’taydım, eşim Osmaniye’de. Osmaniye TEM şubeyi aradım, ‘yarın geleceğiz, aramanıza gerek yok’ dedim” dedi.

“KAN BİR BARDAK DOLMAYINCA SENİ HASTANEYE GÖTÜREMEYİZ”
Ertesi gün avukatlarıyla birlikte Osmaniye TEM Şube’ye giden Hanife Çiftçi, 2 aylık hamile olduğunu söylemesine rağmen gözaltına alındı. Üç gün nezarethanede kalan eşinin ilk gece kanaması başladığı söyleyen Salih Çiftçi, “Salı gecesi rahatsızlanıyor, kanaması oluyor, ambulans çağırıyorlar. Gelen doktor nezarethaneye indiriliyor ve eşimi dinledikten sonra ‘kan bir bardak dolmadıktan sonra seni hastaneye geri götüremeyiz’ deyip çıkıyor. Oysa daha önce düşük yapan, çocuğu karnında ölen bir kadının şikayeti dikkate alınmalı” dedi.

TBMM İnsan Hakları Komisyonu Üyesi, HDP Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu, Hanife Çiftçi’nin durumunu Meclis’te birçok kez gündeme getirdi, getirmeye devam ediyor.

Osmaniye 1. Sulh Hakimliği tarafından 27 Haziran’da tutuklanan Hanife Çiftçi, 15 kişilik koğuşta hayata tutunmaya çalışıyor. Salih Çiftçi, “Dün görüş günümüz vardı. 2 çocuk var koğuşta, çocuklu aileler yerde yatıyor. Osmaniye çok sıcak olduğu için içerisi de çok sıcak, su sıkıntısı var. Cezaevi yönetimine dilekçe yazıp su saatlerinin yeterli olmadığını bildirmişler. Eşim yemek yiyemediğini, çocuklar başta olmak üzere kimsenin uyuyamadığını ve çocukların huzursuz olduğunu anlattı” ifadelerini kullandı.

MOBİLYA FABRİKASINA TMSF EL KOYMUŞ

2005 yılında evlenen Çiftçi çiftinin, iki oğlu, bir kızı daha bulunuyor. Eşi cezaevine girdiği için Sivas’ta işçi olarak çalıştığı mobilya fabrikasından ayrılıp çocuklarına bakmaya başladığını söyleyen Salih Çiftçi, “Ben de Ekim 2016’da 3 ay cezaevine girip çıktım. Üyelikten 6 yıl 3 ay ceza aldım. Dosyam şu anda İstinaf Mahkemesinde” dedi.

15 Temmuz’dan önce Osmaniye Organize Saniye Bölgesinde babasıyla ortak kurdukları mobilya fabrikalarının bulunduğu belirten Çiftçi şöyle devam etti: “150 çalışanımız vardı. Ticaret yapıyorduk. 2016 Ekim ayında TMSF fabrikamıza el koydu, kayyım atandı ve Ekim 2018’de de fabrikayı satmak zorunda kaldılar.”

TMSF FABRİKAYI 9 MİLYON BORÇLA SATMAK ZORUNDA KALDI

TMSF el koyduğunda fabrikalarının 750 bin TL borcu olduğunu, hatta kasada 450 bin TL nakitleri bulunduğunu ifade eden Salih Çiftçi, “TMSF fabrikayı 9 milyon borçla sattı. İki yıl çalıştıramadıkları gibi fabrikayı borca soktular” dedi.

9 KADIN TUTUKLANDI, 4’Ü SERBEST BIRAKILDI

Hanife Çiftçi ile birlikte gözaltına 13 kadından 9’u serbest bırakıldı, 5’i tutuklandı. Salih Çiftçi, tutuklular arasında bulunan Hamiyet Çolak’ın da geçen hafta anjiyo olduğunu söyledi.

[Sevinç Özarslan] 9.7.2019 [BoldMedya.Com]

Babacan’ın partisine mi geçecek? [Harun Odabaşı]

Merkez Bankası’nın hükümetlerden bağımsız veya özerk olması prensibi, ekonomik ve siyasi tecrübelerin bir birikimi olarak ortaya çıkmıştır. Modern ekonomi nizamının inşasında Merkez Bankası kritik bir yerde durmaktadır. Hele finans piyasasının çok büyüdüğü ve çeşitlendiği bu dönemde alınan kararların global önemi daha da artmıştır. Ülke parasının değerinin korunması ve para basma yetkisi iki stratejik misyonu tanımlar. Dolayısı ile Merkez Bankası hükümetler için “yasak meyve” dir. Yasalarla mümkün olduğunca erişilemez bir yerde konumlanır ki siyasi iktidarlar her aklına estiğinde, her başı sıkıştığında kural ihlali yapamasın. Ama Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan cumhuriyet tarihinde bir ilki gerçekleştirerek Merkez Bankası Başkanı Murat Çetinkaya’yı görevinden aldı. Gerekçesini de bizzat kendisi açıkladı; faizleri düşür demesine rağmen düşürmemiş. Aslında Merkez Bankası tam da bunun için var. Hükümetin politikasını dikkate almakla beraber isteklerine uymak zorunda değildir. Diğer risk faktörlerini karar alma aşamasına dahil ederek faizleri düşürür ya da yükseltir. Bu ülke, Ali Babacan’ın ekonomiden sorumlu olduğu dönemde yüzde 5 seviyesine kadar inen bir enflasyon gördü. Ancak sıcak para akışının gelmesine göre kurulmuş sistem bu seviyeyi taşıyacak dinamiklerden yoksundu ve MB faizleri birden yüzde 5 artırmak zorunda kalmıştı. Yine seçimlerden önce Erdoğan’ın faizi düşürmekten söz ettiği sıralarda patlayan enflasyon rakamları faizi çok kısa sürede yüzde 12’lerden yüzde 22’lere çıkartmıştı.
Gerçi Temmuz ayı itibarı ile 15,72’ye düşen enflasyona bağlı olarak faizlerin bir miktar aşağı çekilmesi teknik olarak mümkün gözüküyordu. Ama MB geçmiş tecrübeleri dikkate alarak bu düşüş trendini tam teyit ettikten sonra harekete geçmeyi düşünmüş olabilir. Ve böyle bir tasarruf onun en doğal hakkı. Ama Saray öyle düşünmedi. Kendisini dinlememesini kural ihlali saydı ve kendi getirdiği bürokratı bir kararname ile görevinden aldı.

Bu radikallikte bir adım batı ülkelerinde yolsuzluk ya da apaçık büyük bir hata olduğu takdirde atılabilir. Erdoğan eski konuşmalarında kuvvetler ayrılığı prensibi yerine kuvvetler birliğini savunmuştu. Anlaşılan MB’nın özerk olması da ona göre gereksizdi. MB’nın doğasından kaynaklanan bir çelişkisini kabul edememesi başka ne ile izah edilebilir.

Erdoğan’ın geçmiş uygulamalarına bakınca hamlesi hiç şaşırtıcı değil. Ama yabancı sermaye ve bankacılık sistemi açısından yeni bir risk olgusu ile karşı karşıyayız. Yeni gelen Merkez Bankası başkanının alacağı faiz indirme kararı şaibe altına girdi. Merkez Bankası öyle kritik bir noktadaki başına Damat Berat Albayrak’ı getirseniz siyasi iktidarla çatışır. Hele ekonomik problemlerin her cephede isyan ettiği bir ortamda bu görev ateşten gömlek. Yeni başkan Murat Uysal da trol değilse hükümetin öncelikleri ile çelişmek zorunda. Murat Çetinkaya hükümetin adamıydı. Saray’ın talimatlarına duyarlıydı. Önceki dönemde faizleri zamanında yükseltmemesi ekonominin değil hükümetin isteğiydi. Maliyeti çok ağır olmuştu. Bana göre başarısız bir süreç yönetimi gerçekleştirdi. Bir kahraman olmayı hak etmiyordu. Ama şimdilik Erdoğan’a direnen isim olma payesini almış oldu. Belki kendisini Ali Babacan’ın kurduğu yeni partide görebiliriz! Merkez Bankası’nın saygınlığı bu dönemdeki kadar azalmamıştı. Atılması gereken adımları iktidarın gözünün içine bakarak atarsan oda seni TOKİ’den farksız görür ve faturayı sana keserek görevden alır. Operasyonun etkilerine gelince; dövizde küçük bir dalgalanma meydana getiri o kadar. Çoklu organ yetmezliği yaşayan bir ekonomide el çektirme girişimi tek adam zihniyetinin bir kere daha tüm dünyaya ilanı oldu sadece.

[Harun Odabaşı] 8.7.2019 [Kronos.News]

Hamile kadın yaşam mücadelesi veriyor

Hizmete yapılan soruşturmalar kapsamında 27 Haziran 2019’da tutuklanıp Osmaniye T Tipi Cezaevine gönderilen 2 aylık hamile Hanife Çiftçi, 43 derece sıcakta, 15 kişilik koğuşta yaşam savaşı veriyor.

3 aylık bebeği karnında ölen, 1 kez de düşük yapan Çiftçi, 1 Temmuz 2019’da Osmaniye Cumhuriyet Savcılığına dilekçe yazarak hamilelik sıkıntıları yaşadığını, ara sıra kanaması olduğunu ve cezaevi ortamının hamileliğini tehlikeye attığını belirtti.

Çiftçi’nin avukatı da dün Adana Adli Tıp’a verilmek üzere dilekçe yazarak müvekkilinin cezaevinin stresli ortamında kalacak durumda olmadığını açıklayıp heyet raporu talep etti.

Hanife-Salih Çiftçi çiftinin Selahattin (13), Safiye (9), Melih (8) adlı üç çocukları daha var.

“TEM ŞUBE’Yİ ARAYIP GELECEĞİMİZİ BİLDİRDİK”

Birkaç ifadede adı geçtiği için 24 Haziran 2019’da gözaltına alınan Hanife Çiftçi’nin eşi Salih Çiftçi, eşi hakkında herhangi bir arama olmadığını belirtti. “Biz Adana’da oturuyorduk, Osmaniye’ye taşınmıştık, ikametgahımızı Osmaniye’ye getirmemiştik. Sabah Adana’da oturduğumuz eve gitmişler. Komşumuz haber verdi. Ben Sivas’taydım, eşim Osmaniye’de. Osmaniye TEM şubeyi aradım, ‘yarın geleceğiz, aramanıza gerek yok’ dedim” dedi.

“KAN BİR BARDAK DOLMAYINCA SENİ HASTANEYE GÖTÜREMEYİZ”

Ertesi gün avukatlarıyla birlikte Osmaniye TEM Şube’ye giden Hanife Çiftçi, 2 aylık hamile olduğunu söylemesine rağmen gözaltına alındı. Üç gün nezarethanede kalan eşinin ilk gece kanaması başladığı söyleyen Salih Çiftçi, “Salı gecesi rahatsızlanıyor, kanaması oluyor, ambulans çağırıyorlar. Gelen doktor nezarethaneye indiriliyor ve eşimi dinledikten sonra ‘kan bir bardak dolmadıktan sonra seni hastaneye geri götüremeyiz’ deyip çıkıyor. Oysa daha önce düşük yapan, çocuğu karnında ölen bir kadının şikayeti dikkate alınmalı” dedi.

Osmaniye 1. Sulh Hakimliği tarafından 27 Haziran’da tutuklanan Hanife Çiftçi, 15 kişilik koğuşta hayata tutunmaya çalışıyor. Salih Çiftçi, “Dün görüş günümüz vardı. 2 çocuk var koğuşta, çocuklu aileler yerde yatıyor. Osmaniye çok sıcak olduğu için içerisi de çok sıcak, su sıkıntısı var. Cezaevi yönetimine dilekçe yazıp su saatlerinin yeterli olmadığını bildirmişler. Eşim yemek yiyemediğini, çocuklar başta olmak üzere kimsenin uyuyamadığını ve çocukların huzursuz olduğunu anlattı” ifadelerini kullandı.

MOBİLYA FABRİKASINA TMSF EL KOYMUŞ

2005 yılında evlenen Çiftçi çiftinin, iki oğlu, bir kızı daha bulunuyor. Eşi cezaevine girdiği için Sivas’ta işçi olarak çalıştığı mobilya fabrikasından ayrılıp çocuklarına bakmaya başladığını söyleyen Salih Çiftçi, “Ben de Ekim 2016’da 3 ay cezaevine girip çıktım. Üyelikten 6 yıl 3 ay ceza aldım. Dosyam şu anda İstinaf Mahkemesinde” dedi.

15 Temmuz’dan önce Osmaniye Organize Saniye Bölgesinde babasıyla ortak kurdukları mobilya fabrikalarının bulunduğu belirten Çiftçi şöyle devam etti: “150 çalışanımız vardı. Ticaret yapıyorduk. 2016 Ekim ayında TMSF fabrikamıza el koydu, kayyım atandı ve Ekim 2018’de de fabrikayı satmak zorunda kaldılar.”

TMSF FABRİKAYI 9 MİLYON BORÇLA SATMAK ZORUNDA KALDI

TMSF el koyduğunda fabrikalarının 750 bin TL borcu olduğunu, hatta kasada 450 bin TL nakitleri bulunduğunu ifade eden Salih Çiftçi, “TMSF fabrikayı 9 milyon borçla sattı. İki yıl çalıştıramadıkları gibi fabrikayı borca soktular” dedi.

9 KADIN TUTUKLANDI, 4’Ü SERBEST BIRAKILDI

Hanife Çiftçi ile birlikte gözaltına 13 kadından 4’ü serbest bırakıldı, 9’u tutuklandı. Salih Çiftçi, tutuklular arasında bulunan Hamiyet Çolak’ın da geçen hafta anjiyo olduğunu söyledi.

[Samanyolu Haber] 9.7.2019

Zalimler ve Kahramanlar [Erkan Çıplak]

Yüzyıllar boyu insanoğlu karakterine göre hep bir taraf seçme durumunda kalmıştır. Bu yüzden tarih, Firavun’u ve Ebu Cehil-i zalim, Musa’nın yanında duranları ve Habeş kralı Necaşi’yi kahraman olarak hatırlatır. Bağımsız bir Hindistan için Gandhi’nin yanında duranları kahraman, iyi bir gelecek için sömürgecilerin yanında duran Ali Cinnah’ı hain olarak bilir. Milyonlarca insanın katili Hitler diktatör olarak kayıtlara geçerken, 669 yahudi çocuğu İngiltere'ye kaçırmak için bütün parasını harcayan İngiliz Nicholas Wilton’un kahramanlığını da unutmaz…

Bosna savaşında komşusunu boğazlayan Sırp’ların zalimliğine yakın tarihimiz lanet okurken, ‘yaptığınız zulümdür!’deyip Boşnakların arasında savaşan ve şu anda kabri müslüman mezarlığında bulunan Sırp Miljan Markoviç’in kahramanlığına alkış tutar. Türk halkı, daha 25 yaşında idama giden Deniz Gezmiş’i ve yıllarca hapis yatan Muhsin Yazıcıoğlu’nu kahraman, Kenan Evren’i zalim olarak hatırladığı gibi, bugünün zalimlerini ve kahramanlarını da aynı şekilde hatırlayacaktır…

Bu kahramanlardan ikisiyle, politikacılarımızın ezeli düşman olarak bahsettiği Yunanistan’da, Ramazan Bayramı münasebetiyle ziyarete gittiğim Selanik’te tanıştım. Anne-babaları ve kardeşleri tarafından sırt dönülen masum ve mağdurlara, ‘Yunan gâvuru’ dediğimiz düşmanlarımız (!) anne babalık ve kardeşlik ediyordu. Kendi devletinin terörist ilan edip yaşam hakkı tanımadığı insanların kalbindeki masumiyetlerini yüzlerinden anlamışlardı çünkü... Kimse onları bu mağdur muhacirlerle tanıştırmamış veya kimse yardım yapmaları için yönlendirmemişti, sadece bir süre onları izleyip kalplerinin sesini dinlemiş ve tanışmışlardı bu asrın çilekeşleri ile.. Sonra ise ömürlük dostluklar, kalpten kalbe köprüler kurulmuştu…

Bu kahramanlardan biri 74 yaşındaki Nicos… İlerleyen yaşına rağmen zamanının çoğunu onlarla geçiriyor. Hastane ihtiyaçları, resmi evrak işleri, çocukların okul ve dil problemleri ile ilgileniyor daha çok.. Sahibi olduğu kursta ücretsiz olarak İngilizce öğretiyor Türk çocuklarına. Kiminin babası, kiminin amcası, kiminin dayısı olmuş. Çocuklar onu görünce bacaklarına sarılıyor bu yüzden… Nicos, bütün bunları öncelikle empati duygusundan dolayı yapıyor. Annesi ilk ‘Rum Tehciri’nde gelen ailelerden birinin kızıymış. Daha üç yaşında olmasına rağmen o günü hiç unutmamış ve oğlu Nicos’a son nefesine kadar sürekli anlatmış. Hatta kendini halâ Türk hissettiğinden, anavatanını hiç bilmeyen oğluna bir gün geri dönülür umuduyla Türkçe öğretmiş. Bu duygu ve hasretle büyüyen Nicos, annesinin vatansızlığını iliklerine kadar taşıyan bu insanlara gönlünü sonuna kadar açmış.  Onun diğer bir motivasyonu da tıpkı annesi gibi vatanlarından kovulan Türklere yardım etmenin annesinin ruhunu mutlu edecek olması… Konuşurken samimiyetinin gözlerinden okunduğu, iyi dilekler dilerken akan göz yaşları ve dua ederken elini kalbine götürmesine kadar fıtri davranışlar sergileyen Türklerin altın kalpli Nicos abisi sen çok yaşa…

Bir diğer kahraman ise 63 yaşındaki Vaso hanım. Aileleri, akrabaları, mesai arkadaşları ve komşularının sahip çıkmadığı insanlara adamış kendini. Çoğu insan ona ‘Vaso Abla!’ diyor. Evlerini, yurtlarını ve hayata dair bütün güzel anılarını biriktirdiği toplumunu bir gecede terk edipMeriç nehrinin serin sularında ölümü göze alarak geçen insanlara kalbinde yer açmış mazlumların ablası Vaso!.. Onların annesi ve ablası olmuş.. Komşularının ihbar ettiği insanlara komşuluk ediyor. O insanların samimiyetine, masumiyetine ve mağduriyetine inanmış; yüzlerindeki aydınlığı, kalplerindeki saflığı ve gönüllerindeki hicranı da görmüş… Ve Nicos abi gibi Türkiye’de kimsenin yapmadığını yapmış, empati. ..

1964 tarihinde “Yanınızda en fazla 20 kilo yükle 12 saat içinde yurdu terk edin!” talimatı verilen 13 bin İstanbul’lu Rumdan biri Vaso Abla ve o zaman sadece 8 yaşındaymış. Onun hatıraları ve vatan hasreti daha taze bu yüzden. Bütün geçmişini bir sırt çantasına sığdıran 12-14 saatlik tehlikeli bir yolculukla Yunanistan’a ulaşan insanlar ile empati kurmak onun için hiç de zor olmamış. Güzel Türkçesi'yle sürekli onlarla konuşmakta ve her türlü dertlerine koşturmakta. Ve onlardan bahsederken gözleri doluyor. ‘Bu insanlar benim çocukluğumdan hatıralar taşıyor. Yüzlerindeki masumiyet, gözlerindeki umut 1964’deki anne-babalar gibi… Çocuklar tıpkı benim gibi ne olup bittiğinden haberi yok… Onlara yardım etmek ruhuma iyi geliyor… Farklı ırk ve dinlere mensup olsak da yardımcı olmak insanlığımızın gereği ve bu bizi daha iyi insan yapar’diyor. Ve yaptığı insanlıklarla yüzlerce insanın duasını almaya devam ediyor.Tanışırken “Size sarılabilir miyim?” dedim. 'Neden!’dedi. Ben de “Buradaki insanlara yardım ettiğiniz için!” dedim. Gözleri dolarak sarıldık ve dedi ki “Keşke imkânım olsa da daha fazlasını yapabilsem!…” Allah onların sayısını artırsın… Görünen o ki, dünya var oldukça zalimin ve mazlumun coğrafyası değişiyor sadece… İnsanların tavırları değişmiyor, kimi zalimin yanında olmayı, kimi mazlumun yanında olmayı seçiyor. Ve yaptığı bu  seçimle nasıl anılacağını da tayin etmiş oluyor.   

Bu yüzden, hiç tanımadığı insanlara yaptığı iyilikleri az bulacak kadar yüce gönüllü, kendi toplumunun sahip çıkmadığı insanlara kol kanat olacak kadar merhametli Nikos abi ve Vaso abla mazlumun yanında olan kahramanlar olarak anılıyor ve tarih boyunca da kahramanlar listesinde yerlerini alacaklardır. Tıpkı Ebu Cehil’den kaçan müminlere “Burada, güven içinde yaşayabilirsiniz!”’  diyen Habeş kralı Necaşi gibi… Fakat işinden, evinden ve vatanından olan binlerce kişiye, iddianamesi bile yazılamadığı halde aylardır hapiste tutulan onbinlerce masuma, tutuklu 17 bin ev hanımına, hapiste büyüyen 864 bebeğe, hücrede doğum yapan anneye, kelepçeli olarak doğumhaneye alınan hanımlara, anne baba yolu bekleyen binlerce gözü yaşlı çocuğa rağmen vicdanının sesini duymayan ve onlara sırtını dönen anne babalar, kardeşler, komşular ve akrabalar ise  zalimin yanında yer aldığı için  korkak ve onursuz olarak anılacaktır.  Çünkü bu günler elbet bitecektir. Ve bir gün mazlum, çektiği çilenin “elemi gitti lezzeti kaldı” şükründe iken, her şey için çok geç olduğunu idrak eden talihsizler, kucaklarında kocaman bir vicdan azabıyla kalacak, belki de onlara el uzatan yine sırt döndükleri  insanlar olacaktır.

[Erkan Çıplak] 9.7.2019 [Samanyolu Haber]

Kabe'nin Işık Yağdıran Atmosferi [Abdullah Aymaz]

Muhterem M. Fethullah  Gülen Hocaefendi “Kâbe” yazısına şöyle devam ediyor:

“Bu mübarek yolculuk, eski zamanlarda, atlarla, develerle yapılırdı. O devirde hacılar, Kâ’be’ye kadar yüzlerce makam, yüzlerce merkade uğrar. Enbiyâ-i İzâmın yaşadığı yerleri ziyaret eder, hayalen onlarla buluşur-görüşür… Evliya ve asfiyanın meclislerine koşar, onların aydınlık ikliminden ışık alır ve bu masmavi, mâna dolu yollarda yüzüyor gibi yolculuk yapar… Bir güzellik, bir şiir, bir romantizm banyosu almışçasına ruhunun gücüyle silahlanır, mânâ âlemlerinden gelecek varidatı duymaya hazır hâle gelir ve sonra da gidip Hakk kapısının tokmağına dokunurlardı.

Mehmet Akif Ersoy, bin bir zahmetle uzun bir yolculuktan sonra Resulullah’ın huzuruna ulaşıp aşkını dile getiren Sudan’lı’nın feryatlarını şöyle anlatıyor:

“Yâ Nebî, şu hâlime bak!
Nasıl ki bağrı yanar, gün kızınca, sahranın;
Benim de ruhumu yaktıkça yaktı hicranın!
Harîm-i pâkine can atmak istedim durdum;
Gerildi karşıma yıllarca ailem, yurdum.
“Tahammül et!" dediler... Hangi bir zamana kadar?
Ne bitmez olsa tahammül, onun da bir sonu var!
Gözümde tüttü bu andıkça yandığım toprak;
Önümde durmadı artık, ne hânümân, ne ocak...
Yıkıldı hepsi... Ben aştım diyâr-ı Sûdân'ı,
Üç ay "Tihâme!" deyip çiğnedim beyabanı.
Kemiklerim bile yanmıştı belki sahrada;
Yetişmeseydin eğer, yâ Muhammed, imdada:
Eserdi kumda yüzerken serin serin nefesin;
Akar sular gibi çağlardı her tarafta sesin!
İrâdem olduğu gündür senin irâdene ram,
Bir ân için bana yollarda durmak oldu haram.
Bütün heyâkil-i hilkatle hasbıhâl ettim;
Leyâle derdimi döktüm, cibâli söylettim!
Yanıp tutuşmadan aylarca yummadım gözümü...
Nücûma sor ki bu kirpikler uyku görmüş mü?
Azâb-ı hecrine katlandım elli üç senedir...
Sonunda alnıma çarpan bu zâlim örtü nedir?
Beş altı sineyi hicran içinde inleterek,
Çıkan yüreklere hüsran mı, merhamet mi gerek?
Demir nikaabını kaldır mezâr-ı pâkinden;
Bu hasta ruhumu artık ayırma hâkinden!
Nedir o meş'ale? Nurun mu? Yâ Resûlallâh!...

“Evet, bütün yol boyu görüp duydukları şeylerden, kalblerinde, ruhlarında hâsıl olan en derin seziş ve duyuş kabiliyetleriyle gidip Ka’be’ye ulaştıklarında, onu, başı gökler ötesi âlemlere uzanmış; oradan ziyaretçilerine bakıyor ve için için  bir iştiyakla onları bekliyor bulur ve şiddetli bir vuslat arzusuyla kendilerini onun kucağına atarlardı. Evet, onun vakarlı bir yüze benzeyen cephesini ve bu nurlu çehrenin çevresine mermerlere akseden gölgesini… göklere doğru uzayıp giden mânâsını, etrafa, ışık yağdıran atmosferini gören her gönül, kendince  bir şeyler duymaya, bu derin sîmanın arkasındaki mânâları  sezmeye ve bu mübarek yolculuğa sebep teşkil  eden gayedeki hazzı, en derin bir ibadet neşvesi içinde tanımaya başlar ve zevklerin en erişilmezine erer…

“Ka’be  bulunduğu noktaya o kadar uygundur ki, ona dikkatlice bakan herkes, bulunduğu yerle, onun ruh ve mânâsı arasındaki sımsıkı râbıtayı hemen sezebilir. Sanki o, hariçten getirilmiş rastgele malzeme ile değil de yerden fışkırıp çıkmış veya gökte melekler tarafından inşâ edilip bilâhare yeryüzüne indirilmiş gibidir. O, yanıbaşındaki, yanmış kavrulmuş, büyük-küçük dağ-tepe ve taş yığınları arasında, bir zikir halkasındaki serzâkire benzer. Çevresindeki herşey onun iniltileriyle inler, onunla yukarılara el kaldırır ve sonra sessiz onu dinlemeye koyulur. ”

Üstad Hazretleri Meyve Risalesinde şöyle diyor:

“Bu Makam Yazıldığı Zaman Kurban Bayramı Geldi… Allahü Ekber… Allahü Ekber… Allahü Ekberler… ile nev’-i  beşerin beşten birisine, üç yüz milyon  insanlara birden Allahü Ekber dedirmesi; koca küre-i arz, büyüklüğü nisbetinde o Allahü Ekber kelme-i kudsiyesini semâvattaki seyyârat (gezegenler) arkadaşlarına işittiriyor gibi yirmi binden ziyade hacıların Arafat’ta ve Kurban Bayramında beraber birden Allahü Ekber demeleri, Resul-i Ekrem Aleyhissalatü vesselamın bin üç yüz sene evvel Âl-i Beyti ve Sahabeleriyle söylediği ve emrettiği Allahü Ekber kelâmının bir nevi aks-i sadâsı olarak İlâhî Rubûbiyetinin  ‘Rabbü’l-Arz’  ve  ‚‘Rabbü’l-Âlemin’ azametli ünvanıyla küllî tecellisine karşı geniş ve küllî bir ubûdiyetle bir mukabeledir, diye tahayyül ve his ve kanaat ettim. ”

[Abdullah Aymaz] 9.7.2019 [Samanyolu Haber]

Tanıdığım Mümtazer Türköne… [Faruk Mercan]

Profesör Mumtazer Türköne’yi hastane koridorunda elleri kelepçeli, sırtı duvara dayalı, yanında iki jandarma beklerken gösteren fotoğraf, bu dönemin hoyrat ve acımasız bir tablosu olarak tarihteki yerini alacak…

Mümtazer Türköne, sadece Türkiye’nin yetiştirdiği seçkin bir siyaset bilimci değil, aynı zamanda hayatının her döneminde mağduriyetler yaşamış bir aydın…

Onu ilk defa, 1980’li yılların sonunda bir üniversite öğrencisiyken tanıdım. Türkiye’nin önde gelen aydınlarının buluştuğu “Türkiye Günlüğü” dergisindeki yazılarının cazibesiyle… Sosyalist aydınlardan Mehmet Ali Kılıçbay ile giriştiği fikir düellosu müthişti.
Mümtazer hoca ile yıllar sonra televizyonda program arkadaşı olduk. Samanyolu Haber kanalında “Endaze” programını birlikte yaptık. Kanaltürk TV’de yaptığımız “2x2” programının daimi konuklarından oldu.

12 Eylül 2010 referandumunda Türkiye’yi beraber dolaştık. Bu referandumu demokrasi ve insan hakları yolunda çok önemli görüyordu. Çünkü darbelerin bizzat bir mağduruydu.

Mamak Askeri cezaevinde işkenceyi bizzat yaşamıştı, bu dönemin “kafes” işkencelerinin canlı şahidiydi. Annesi hapishanede ziyaretine gittiğinde, annesinin yanında kendisine saldıran ve işkence yapan subayı anlatıyordu bazı konuşmalarında, bu dönemin en acı tablosu olarak…

“Hapishaneden çıkınca bu subayın peşine düşmeyi ve gerekeni yapmayı uzun uzun düşündüm, sonra değmez diye vazgeçtim” diyordu.

Annesinin gözleri önünde bir hocaya işkence ve bugünkü anneleri bebekleriyle hapseden zihniyet... Ne kadar da birbirlerine benziyorlar…

Ve Mümtazer hoca her iki dönemin de mağduru…

Hem Mümtazer hoca, hem Naci Bostancı, hem Mustafa Şentop Abant Platformunun daimi katılımcılarıydı. Platformun genel sekreterliğini yaptığım dönemde bu toplantıları beraber planlıyorduk.

Bugün Mustafa Şentop Meclis Başkanı, Naci Bostancı AKP Meclis Grubu Başkanı, Mümtazer hoca hapiste…

Tayyip Erdoğan, Mümtazer hocaya da ikbal kapılarını açtı. Partiye davet etti. Mümtazer hoca milletvekili olma teklifini kabul etmedi. Kaymakamlık yapan eşini aday yaptırdı. Ve AK Parti’nin kapatılması davasında, Anayasa Mahkemesi’nde partinin savunmasını şekillendiren isimlerden oldu.

Yılların hocasıydı, ama maddi imkanları sınırlıydı. Bir ara geçimini temin için üniversitede ek dersler verdi. En büyük hayali, İstanbul’a yakın bir bağ evine çekilip yazı ve kitap faaliyetlerini sürdürmekti.

Cemaleddin Afgani uzerinden İslamcılığın tarihini yazan Mümtazer hocanın bana yaptığı en büyük tavsiyelerden biri, Ahmet Cevdet Paşa’nın “Kısas-ı Enbiya” kitabını mutlaka okumamdı. İstanbul’daki kiralık bir oda bir salonlu küçük dairesinde birlikte Boğaz’daki gemileri seyrettiğimiz bir gün, bana İslam tarihinin çok acı iktidar mücadelelerinden bahsetti. Ahmet Cevdet Paşa’nın kitabına bu sebeple çok önem veriyordu. İslam tarihi bir manada alimlerle sultanların mücadelesiydi ve görevinden alınıp gözlerine mil çekilerek kör edilen halifeler vardı. Yüz binlerce insanın ölmesine mal olan ‘Kim halife olacak, kim yönetecek” mücadelesiydi bu… 

Onun tavsiyesine uydum ve Ahmet Cevdet Paşa’nın kitabını okudum. İslam tarihinde yaşananları anlamak için muazzam bir eser…

Mümtazer hoca, 15 temmuz komplosunu sezmişti. Bir konuşmamızda, “Kim tevessül ederse etsin, darbe bunlara hayat verecek, bunların ömrünü uzatacak.” diyordu. Yabancı medyadaki darbe ihtimali yazılarına, “Bu Türkiye için çk yanlış olur” diyordu.
Dediği gibi oldu. 15 Temmuz senaryosu, iktidara can simidi oldu, ömürlerini uzattı.

Mümtazer hocanın koğuş arkadaşlarının anlattığı hikayelere hiç şaşırmadım. Koğuş arkadaşlarına moral veren, onlara kitap okutan, kendisi durmadan okuyan ve yazan, “Biz burada dinleniyoruz ki çıkınca bizi bekleyen çok iş var” diyen ve hala ülkenin geleceğini düşünen Mümtazer hoca…

Mümtazer hocanın tek suçu, Prof. Naci Bostancı ve Prof. Mustafa Şentop gibi Erdoğan’a biat etmemesi ve onun halifeliğini kabul etmemesi…

Onun gibi bir siyaset bilimci, Naci Bostancı ve Mustafa Şentop gibi olamazdı. Siyasi ikbal aklından geçmiyordu. O Cemaleddin Afgani’yi yazarken, Ahmed Cevdet Paşa’nın mirası üzerinde düşünürken, “İslam coğrafyası bir daha benzer acılar yaşamasın” sancısını çekiyordu.

Katıldığımız panellerde ve televizyon programlarında bir moderatör ve uzlaşmacıydı. Ama aynı zamanda korkusuz ve cesurdu. “Sözde Askerler” kitabını yazmış bir cesur yürekti.

Bir kaç vesileyle anlattığı “Korkusuz Ahmet” fıkrasını unutamıyorum:

Bir köyde Korkusuz Ahmet diye bir şahıs yaşarmış. Bu zat hiçbir şeyden korkmazmış. Köylüler, korkmak insana mahsus, Korkusuz Ahmet de mutlaka korkar diye bir plan yapmışlar. Korkusuz Ahmet namazlarını köyün camisinde kılarmış ve her akşam camiye giderken mezarlığın içindeki yoldan geçermiş. 20 kadar köylü, onun da korktuğunu ispatlamak için beyaz çarşaflara bürünüp, mezar taşlarının dibine yatmışlar. Tam Korkusuz Ahmet namazdan sonra mezarlığın ortasına geldiğinde, hepsi birden mezar taşlarının dibinden fırlayıp garip seslerle Korkusuz Ahmet’e doğru yürümüşler. Onları görünce, iki adım geri atarak kollarını açıp havaya kaldıran Korkusuz Ahmet onlara şöyle seslenmiş:
“Ey ölüler, benden korkmayın, benden korkmayın, benden size zarar gelmez. Şimdi mezarlarınıza dönün ve rahat rahat uyumaya devam edin…”

Mümtazer Hoca aslında tam anlattığı bu hikayedeki karakter… Korkusuz bir fikir adamı…

Şimdi de acı acı, Türkiye’de adeta mezar taşlarının dibinde yatan beyaz çarşaflara bürünmüş köylüler gibi kendisini korkutmaya çalışan günümüzün sözde İslamcılarına bakıyor…

“Sözde Askerler” diye bir kitabı var Mümtazer hocanın, inşallah günümüzün sözde İslamcılarının da hikayesini yazmayı Allah ona nasip eder.

Allah’tan niyazım, Mümtazer hocanın Hazret-i Yusuf gibi masum girdiği zindandan yine onun gibi selametle çıkması… En büyük arzum da, bir “gurme” olan Mümtazer hocayı yine dünyanın değişik yerlerinden peynirlerle ziyaret edip onun bir tarih hazinesi olan sohbetini dinleme imkanını Allah’ın yeniden lutfetmesi…

Hapisteyken, hem annesi hem de babası vefat etti. Babası emekli bir askerdi. Allah rahmet eylesin. Mümtazer hoca gibi hakikatin gür sesi bir evlatları sayesinde hasenat defterleri açık kalacak inşallah…

[Faruk Mercan] 9.7.2019 [Samanyolu Haber]

Bizde bunlardan çok var! [Said Emre Erenol]

Adamın biri omzunda papağanıyla eczaneye girer. Papağan eczacıya selam verir ve “Alınacak bir kaç ilacımız var” der. Sonra adamın omzunu gagalayarak “Çıkar reçeteyi, eczacı beye ver” der. Eczacı şaşkın bakışlarla adamın uzattığı reçeteyi alır. İlaçları hazırlar, poşete koyar ve adama uzatır. Papağan, “Borcumuz ne kadar?” diye sorar. Eczacı miktarı söyleyince, papağan adama bir gaga daha atar ve “Eczacı beye parayı öde!” der. Adam cebinden parayı çıkarıp eczacıya uzatır. Eczacı paranın üstünü öder. Papağan “Hayırlı işler” der ve adama “Haydi gidelim!” diyerek bir gaga daha atar. Ayrılırlarken eczacı şaşkın bakışlarla arkalarından adama sorar; “Ne kadar akıllı bir yaratık bu! Nerden buldunuz bunu?” Soruya papağan cevap verir; “Bunu mu? Bunlardan bizim memlekette çok var!”

Hatırlanacağı gibi, Yüksek Seçim Kurulu (YSK), İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimlerini, seçimden 37 gün sonra 4 red oyuna karşı 7 oyla iptal etmişti. CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ise seçimin iptali yönünde oy kullanan yedi YSK üyesi hakim için “Yedi Çete Üyesi” ifadesini kullanmıştı.

Geçen hafta da Anayasa Mahkemesi, Gazeteci Deniz Yücel hakkında ihlal kararı verdi ve Yücel’e 25.000 TL tazminat ödenmesine hükmetti. Bağımsız yargımızın(!) sertacı Anayasa Mahkemesi, kendi üyeleri kanunlara aykırı şekilde derdest edilirken sessizdi. Sahibine şirin görünmek isterken Yücel’in uğradığı mağduriyetlerin bin katına maruz kalmış insanların haklarına duyarsız kalan yüksek mahkeme, özellikle  uluslararası çevrelerden gelen eleştirilerin ezikliğini bir nebze olsun giderebilmek için bir iki göstermelik karara imza attı. Almanya’nın en üst perdeden sahip çıktığı bir gazetecinin hakkını koruma rolüne soyundu. Ama onlara en güzel cevabı karar sonrası yine Deniz Yücel verdi;

“Daha dün Cumhuriyet davasında gazetecilik açısından vahim kararlar alan AYM’nin şimdi tam tersine bir karar alması ilginçtir….. İktidar medyasının alçaklığı bir kere daha gözler önüne serildi….

Rehin alınmama katkıda bulunan herkes -suç örgütü elebaşı Erdoğan ve bakan, hâkim, savcı vs. sıfatındaki diğer çete mensuplarına kadar- hukuk karşısında hesap verene kadar bu dava bitmeyecektir.”  (Deniz Yücel@Besser_Deniz, 28 Haziran 2019)

Ve nihayet, aradan 12 yıl geçtikten sonra Ergenekon sanıkları beraat ettirildi. Tam bağımsız yargı tarafından beraat ettirilselerdi diyecek bir şey yoktu. “2019 Hukukun Üstünlüğü Endeksi”nde (https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-47415566), 126 ülke arasında 109. sırada bulunan Türk Yargısının bu kararı, tam anlamıyla “Körlerle sağırlar, birbirini ağırlar” durumu. Hapishaneyi basıp “Dalton Kardeşleri” kurtarma operasyonu gibi. Kurtaran da çete üyesi, kurtarılan da.

17 Aralık 2013’ten sonra, yolsuzluk soruşturmalarını yürüten savcı ve polisler dönemin Başbakanı Erdoğan tarafından derhal görevden alınmış, bir müddet sonra da hapse atılmıştı. Savcı ve polislerin yargılanmasıyla ilgili süreçte “Sulh Ceza Hakimlikleri” ihdas edilmiş ve bizzat Erdoğan tarafından bu mahkemeler için “Süreci Yürütecek Proje Mahkemeler” tabiri kullanılmıştı. Özellikle 15 Temmuz 2016 kurgu darbe girişiminden sonra beşyüz bin kişi “terörist” suçlamasıyla soruşturmalara tabi tutuldu. Yaklaşık yüz bin kişi tutuklandı, yüz elli bin kişi idari kararlarla işinden sorgusuz sualsiz atıldı. Adli ve idari mahkemelerle birlikte AYM’ye başvuran yüzbinlerce insanın hakkı, hukuku ve umudu kendisine hakim ya da savcı denilen kişiler tarafından yerle bir edildi.

Hukuksuz ve mesnetsiz suçlamalarla adli soruşturmalara muhatap olan beşyüz bin insan hakkında yakalama, tutuklama, mala el koyma, tutukluluğa devam, hasta ve bebekli olanları tahliye etmeme kararı veren yüzlerce hakim, birbiriyle çelişkili kararlar veren AYM üyeleri, şimdi de onlarca cinayeti, tonlarca mühimmatı yok sayıp Ergenekon’a beraat kararı veren hakimler, sizce aynı çetenin elemanları olabilir mi? Hukuki mağduriyet doğmasına sebep olan diğer kamu görevlileri ya da zulme katkısı bulunanlar hangi çetenin üyesidir diye sormak gerekmez mi?

Eğer, para kasalarında ve çikolata kutularında ele geçirilen parayı cemaatçi polislerin oraya koyduğuna inanıyor, daha sonra o paraların yasal faiziyle birlikte rüşveti veren hayırsever(!)  işadamına mahkeme kararıyla iade edildiği gerçeği karşısında hala aynı inancı sürdürüyorsanız, bu yazının muhatabı siz değilsiniz; yeşil dişlerinizi fırçalayın, yerli üretim otomobilinizle, kullanmasanız bile parasını ödediğiniz yol ve köprülerden geçerek havaalanına ulaşın. Oradan da yerli ve milli uçağınızla Emevi Camiine namaz kılmaya gidin. Oradan da Türk vatandaşlarına vize uygulamasını kaldıran Avrupa Birliği ülkelerine uğrayın. Mesela Hollanda’da gemi ile bir deniz turu yapın, tura harcayacağınız para dolaylı olarak Türkiye bütçesine girecektir. Dönüşte Romanya’dan inek, Bulgaristan’dan saman siparişi vererek gelin ki, zavallı Türk çiftçisi “Anasını da alarak” gidip oralarda uğraşmak zorunda kalmasın.

Yok eğer, 17/25 Aralık’ta polislerin  ve savcıların görevlerini yaptıklarına inanıyorsanız, o polislerin, savcıların ve hakimlerin neden hala cezaevinde olduklarını, hatta eş ve çocuklarının dahi hapise atıldığını sorgulamıyor ve ses çıkarmıyor sunuz?

“KHK Mağdurları” ve “Teröristler(!)” yıllardır feryatlarını duyuramıyorlar;

  • Bu hakim ve savcılar, yakalama, tutuklama vs kararları kendi iradeleriyle vermiyorlar,
  • Bu hakim ve savcılar, siyasi iradenin emri ve talimatıyla hareket ediyorlar,
  • Bu hakim ve savcılar, alenen hukuka ve kanuna aykırı işlem yapıyorlar,
  • Bu hakim ve savcılar, görevlerini kötüye kullanıyorlar,
  • Bu hakim ve savcılar, korku, şantaj ve menfaat çerçevesinde hareket ediyorlar,
  • Bu hakim ve savcılar, kısaca suç işliyorlar, birer suç makinesine dönmüşler.

Günah işleme özgürlüğü hakkını kullanırken suçüsütü yakalananların, Harun gibi gelip, Karun gibi olanların, bir torba kömür ve bir kaç paket makarna için ümmetin liderine secde edenlerin halini bir nebze olsun anlamak mümkün. Ancak, sözüm ona muhalif çevrelerin, böylesine kirlenmiş bir güruhun söylemlerini taklit etmesi ve onlarla aynı merada otlaması anlaşılır bir şey değildir.

Sevgilisini öldürüp bavula koyan katil, “Beni FETÖ”cüler mahkum etti, suçsuzum!” derken, otobüste bayan yolcunun üzerine şehvetini boşaltan personelini korumaya çalışan firma sahibi, “Bu haber FETÖ’cülerin firmam hakkındaki kara bir propagandasıdır!” derken sustunuz. Yediyüz küsür çocuğun annesiyle birlikte cezaevlerinde oluşu karşısında üç maymunu oynadınız.  Bebeğinden ayrıldığı için cezaevinde sütünü lavaboya sağmak zorunda kalan annenin feryadı karşısında sus-pus oldunuz. İşkenceyle öldürülen, ancak kalp krizi geçirerek öldüğü söylenen kişilerin hikayesini duymazlıktan geldiniz. Ülkesinde “Sivil Ölüm”e mahkum edilmiş, bu yüzden yolunu dilini bilmediği diyarlara göç ederken Ege’nin ya da Meriç Nehrinin sularında hayatını kaybeden kadınları, çocukları görmediniz, görmek istemediniz. Siyah transporter’lar ile kaçırılan, zorla kaybedilen insanların ailelerinin feryadını duymadınız, duymuyorsunuz. Son beş-altı yılda binlerce zulmü, ölümü, işkenceyi görmediniz, görmüyorsunuz. Kısaca; Milyonlarca mağdurun yıllardır süren farklı boyut ve formattaki acılarını hissetmediniz.

Talimatla, makam, haset, intikam, koltuk kaygısıyla bu zulümlere yasal kılıf giydiren hakim ve savcıları da görmediniz, görmezden geldiniz. Peki, milyonların mağduriyetine sebep olan hakim, savcı ve diğer kamu görevlilerinin sayısı sizce kaçtır?

Gelinen son noktada gördük ki sayıları hiç de az değilmiş. Hikayedeki papağanın diliyle söyleyelim; “Bizim memlekette bunlardan çok var!”

[Said Emre Erenol] 9.7.2019 [TR724]

Avrupa’nın göçmen politikası endişe veriyor [Cumali Önal]

Dört yıl önce ailesiyle Suriye’den kaçarak Avrupa’ya gitmeye çalışan üç yaşındaki Aylan bebeğin cansız bedeni Bodrum kıyılarına vurduğunda dünya ayağa kalkmıştı. Şimdi ise insanlar Akdeniz’de ölüme terkediliyor, göçmenleri Avrupa’ya getirmeye çalışan getiren gemi kaptanları tutuklanıyor. Veya en büyük göç yollarından biri Libya’da Avrupa’ya geçmeye çalışan mültecilerin tutulduğu kamp bombalanıyor. Ancak insanlık suçu işleyen Libyalı General Halife Hafter hakkında hiçbir ülke harekete dahi geçmiyor.

ABD’nin ırkçı söylemleriyle dikkat çeken başkanı Donald Trump, seçim kampanyaları sırasında Meksika’ya duvar öreceğini ve ülkeye göçmen almayacağını söylediğinde en büyük tepki Avrupa’dan gelmişti.

Trump seçimi kazandıktan sonra dediğinin çoğunu yaptı ve mülteci akımını büyük ölçüde durdurdu. Ancak bunu yaparken en azından çocukları ülkeye kabul etti. Fakat son günlerde Avrupa’da yaşananlar ise korkunç; çocuklar dahi ölüme terkediliyor.

Alman Der Spiegel dergisi ve Amerikan New York Times gazetesi arka arkaya yayınladıkları makalelerde Avrupa’nın göçmenler konusunda nasıl vahşileştiklerini ortaya koyuyor.

‘Avrupa’nın göçmen politikasının Trump’ınkinden çok daha acımasız olduğunu’ vurgulayan Der Spiegel, ‘Evet doğru Avrupa’nın sınır muhafızları çocukları ebeveynlerinden ayırmıyor, ancak Avrupalılar işkence ve tecavüzün sıradan olduğu korkunç kampları yöneten Libyalı militanlarla işbirliği yapıyor, denizde bir militandan farklı davranmayan Libyalı sahil güvenlik güçleriyle birlikte çalışıyor.’ diyor.

Akdeniz’de artık kurtarma faaliyetlerinin yapılmadığını da vurgulayan dergi İtalyan ırkçı İçişleri Bakanı Matteo Salvini’nin kurtarma gemilerinin kıyılarına yanaşmasına izin vermediğini ifade ediyor.

Avrupa’nın göçmenlere karşı sertleşmesi ve Libyalı militanlarla işbirliğine gitmesi Avrupa’ya ulaşabilen göçmen sayısında büyük bir düşüşe sebep olurken, Akdeniz veya Ege’de boğularak ölenlerin sayısında büyük bir artış yaşandı. Yılın ilk yarısında en az 600 göçmen Avrupa’ya ulaşamadan denizde boğularak can verdi.

Bu sayılara Libya’da kötü kamp şartlarından dolayı hayatını kaybeden veya militanların eline geçtikten sonra öldürülenler dahil değil.

Geçtiğimiz hafta Libya’nın doğusunu elinde bulunduran savaş ağası General Halife Haftar’a ait olduğu öne sürülen uçakların başkent Trablus yakınlarındaki Tacura mülteci kampını bombalaması sonucu en az 50 mülteci hayatını kaybetti, 80’i yaralandı.

Avrupa ile Türkiye destekli Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti arasında imzalanan anlaşmaya göre denizde yakalanan göçmenler Libya’ya geri gönderiliyor. Anlaşma kapsamında Libya, göçmenleri kendi topraklarında tutuyor. İnsan hakları örgütleri, bu anlaşmanın insanlık dışı olduğunu belirtiyor. Göçmen ve mültecilerin köle gibi satıldıklarına ilişkin görüntüler de daha önce ortaya çıkmıştı

Avrupa’da alarm zillerinin çalmasına sebep olan gelişme ise iki hafta boyunca Akdeniz’de kalan mültecileri kurtaran Alman kaptan Carola Rackete’ye karşı İtalya’nın sergilediği sert tavır oldu. Kısa süreliğine tutuklanan Rackete, Almanya ve Fransa’nın sert tepki göstermesi üzerine serbest bırakıldı.

İtalyan ırkı İçişleri Bakanı Salvini’nin günah keçisi olduğunu vurgulayan Der Spiegel, bu durumun Kuzey Avrupa ülkelerine yaradığının altını çiziyor.

Göç uzmanlarına göre uygulanacak karma bir sistemle Avrupa’nın maruz kaldığı göç sorunu çözülebilir. Buna göre Avrupa’da kurulacak mülteci kabul merkezleri ile gelecek göçmenlerin durumları incelenecek ve durumu uygun olmayanlar derhal kendi ülkelerine geri gönderilecek.

Fakat Avrupa Birliği üyesi ülkelerin ne kadar mülteci alacaklarına dair bir kota belirleyememesinden dolayı bu yöntem uygulanamıyor.

Der Spiegel’den bir gün sonra 5 Temmuz’da ‘Trump’ınkinden daha kötü bir göç politikası’ başlığıyla yayınladığı makalede New York Times da Avrupa’nın gizli göç politikasının 2016’da Türkiye ile yapılan anlaşma ile başladığını öne sürüyor.

Bu anlaşmadan sonra göçmen krizinin daha az görünür olduğunu aktaran New York Times, İtalya hükümetinin de Avrupa Birliği’nin desteğiyle, Akdeniz’deki göçmenleri, uluslararası yardım kuruluşlarından önce yakalayarak Libya’ya geri götürmeleri konusunda Trablus hükümetiyle anlaştığını ifade ediyor.

Fayez Sarraj liderliğindeki Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti’ni Türkiye ve Katar’ın yanısıra İtalya’da destekliyor.

Yapılan bu anlaşmanın işe yaradığının altını çizen gazete, yakalanan göçmenlerin Libya’daki ölüm kamplarına geri götürüldüğünü yazıyor.

İtalya ile birlikte Avrupa’ya gelmeye çalışan göçmenlerin en fazla giriş yaptığı diğer bir ülke de Yunanistan. Meriç Nehri’nin yanısıra adalar, Türkiye’den gelen Türk, Suriyeli, Iraklı, Afgan, İranlı göçmen ve mülteciler için iki önemli güzergah.

Ancak son aylarda, Yunan güvenlik güçlerinin Meriç Nehri’ni geçerken yakaladıkları göçmenleri sadece Türkiye tarafına bırakmakla kalmayıp, Türk güvenlik güçlerine teslim ettikleri yönündeki şikayetler üzerine Yunanistan Mülteciler Konseyi, Atina’daki Anayasa Mahkemesi’nde dava açtı. Geçtiğimiz ay ortalarında açılan davanın sonucu, özellikle Türk politik mülteciler tarafından merakla bekleniyor.

Türkiye’den Yunan adaları üzerinden Avrupa’ya geçmeye çalışan mülteci ve göçmenler ise adalardaki uygun olmayan kamp şartlarıyla mücadele etmek zorunda kalıyorlar.

20 bine yakın mültecinin adeta mahsur kaldığı adalardaki kamplar kimi zaman kapasitelerinin 5-6 katı mülteciyi barındırıyor. Adalarda çocuklar için eğitim imkanları çok sınırlı olduğu gibi sağlık konusunda da ciddi problemler yaşanıyor.

1993’ten beri mülteci ve göçmenler için en önemli güzergah haline gelen Avrupa’ya ulaşamadan ölen göçmen ve mültecilerin sayısının 40 bine yaklaştığı tahmin ediliyor. Kültürlerarası Eylem Birliği adlı kuruluş tarafından yapılan bir çalışmaya göre hayatını kaybeden 34.361 erkek, kadının ve çocuğun isimleri kayıt altına alındı. Ancak göç yollarında hayatını kaybeden binlerce kişinin isminin bilinmediğinin de altı çiziliyor.

[Cumali Önal] 9.7.2019 [TR724]

Sevinç anında Allah’a yönelmek: Şükür Namazı [Cemil Tokpınar]

Hendek Savaşı’nda İslâm ordusu, düşmanlar tarafından tamamen kuşatılmıştı. Bir tarafta düşman saldırısı, diğer tarafta açlık ve yorgunluk Müslümanları iyice bunaltmıştı. Kureyş müşrikleri ve Yahudi kabileleri birlik olmuşlar, İslâm ordusuna göz açtırmıyorlardı. Savaş bütün şiddetiyle devam ederken Peygamberimiz (s.a.v.) müminlere şöyle buyurdu:

— İçinizde, Ebu Süfyan tarafına geçip onların durumundan bize haber getirecek birisi yok mu?

Fakat açıkça isim zikredilmediğinden Allah Resûlünün teklifine kimse cevap vermedi. Belki de hiç kimsenin yerinden kalkacak gücü yoktu. Bunun üzerine Efendimiz Huzeyfe’ye (r.a.) ismiyle seslendi:

— Kalk, git. Ebu Süfyan ve ordusu hakkında bize haber getir, dedi.

Hemen peşinden şu uyarıyı yaptı:

— Sakın gidip gelirken herhangi bir hadiseye sebebiyet verme ve onlara görünme. (İbn-i Kesir, el-Bidâye 4/130,131; İbni Hişam, Sîre 3/242,243)

Bu kutlu emir üzerine Huzeyfe (r.a.) yerinden fırlayıp kalktı. Sanki o yorgun argın insan gitmiş, yerine zindeleşmiş, canlanmış birisi gelmişti. Yola koyulduğunda hava güllük gülistanlıktı, adeta güneş başını yakıyordu. Hâlbuki karşı tarafa geçtiğinde bir de ne görsün? Ortalık karma karışıktı. Fırtına her şeyi önüne almış sürüklüyor, kazanlar devriliyor, çadırlar uçuşuyor, insanlar oraya buraya koşuşuyor, çığlık atıyordu.

Bu arada Ebu Süfyan’ın, ordusuna şöyle bağırdığını duydu:

— Muhkem bir yerde değilsiniz. Göçe hazırlanın. Ben göç ediyorum.

Kureyş, büyük bir bozgun içinde geri dönüp kaçmaya hazırlanıyordu. Hz. Huzeyfe (r.a.), bu durumu Allah Resûlüne müjdelemek için hemen geriye döndü. Yolda, atlarını belli bir istikamete doğru mahmuzlamış giden sarıklı süvariler gördü. Hiçbirini de tanımıyordu. Ona:

— Sahibine selâm söyle, müşriklerin haklarından geldik, diyerek yanından geçip gittiler.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.), merakla Hz. Huzeyfe’yi bekliyordu. Kahraman sahabe durumu olduğu gibi aktardı. Onu bir örtüye sarıp ısıttılar. Zira soğuk iliklerine işlemişti. Hâlbuki Müslümanların bulunduğu tarafta hava yine güllük gülistanlıktı. İki Cihan Serveri müjdeli habere çok sevindi. Hemen iki rekât şükür namazı kıldı. Melekler kâfirlerin altını üstüne getirmiş ve onları perişan etmişlerdi. Zaten Hz. Huzeyfe’yle selam gönderen süvariler de onlardı. (İbn-i Kesir, el-Bidâye 4/130-132)

Hayatının her anını namazla süsleyen Güzeller Güzeli Efendimiz, Hendek Savaşı’nda şükür namazı kılarak bizlere örnek olmuştu. Nitekim Peygamberimiz Allah’ın daveti üzerine Miraca yükselmek için Kudüs’e geldiğinde Mescid-i Aksâ’ya uğradı. Kendisine, hiçbir beşere nasip olmayan muhteşem bir nimet ihsan edilmişti. Bunun için orada iki rekât şükür namazı kıldıktan sonra göklere yükseldi.

Şükür namazının bir örneği de Bedir’de yaşanmıştı. Savaş bütün dehşetiyle devam ediyordu. Yıllarca Peygamberimize ve Müslümanlara her türlü eziyeti ve işkenceyi yapan, İslâm’ı yok etmek için her türlü yolu deneyen Ebu Cehil’in öldürüldüğü haberini alır almaz, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) hemen iki rekât şükür namazı kılmıştı.

İnsan Nimet Denizinde Yüzüyor

Rabbimiz bizleri adeta bir nimet denizi içinde yaratmıştır. Zaten kendi varlığımız, mükemmel organlarımız, duygularımız bile muazzam bir nimettir.

Rabbimiz şükürle ilgili şöyle buyurur:

“O, sözünüz ve fiilinizle dilediğiniz her şeyden size verdi. Allah’ın nimetlerini saymaya kalksanız sayıp bitiremezsiniz. İnsan ise, şüphesiz ki, çok zalim ve çok nankördür.” (İbrahim Suresi: 34)

“Allah’ın nimetlerini saymaya kalksanız saymakla bitiremezsiniz. Şüphesiz ki Allah çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir.” (Nahl Suresi: 18)

“Beni zikredin ki, Ben de sizi rahmetimle anayım. Bana şükredin, sakın nankörlük etmeyin.” (Bakara Suresi: 152)

“Şunu da hatırlayın ki, Rabbiniz size ‘Şükrederseniz daha çok veririm, nankörlük ederseniz bilin ki azabım çok şiddetlidir’ diye bildirmişti.” (İbrahim Suresi: 7)

Kur’an’ın birçok ayetinde ihsan ettiği nimetleri sayan Rabbimiz, sonunda da şükre teşvik eder:

“İnsanların çoğu şükretmezler.” (Bakara Suresi: 243)

“Şükredenleri mükâfatlandıracağız.” (Âl-i İmran Suresi: 145)

“Hâlâ şükretmezler mi?” (Yasin Suresi: 35)

“O hâlde şükretseydiniz ya!” (Vâkıa Suresi: 70)

“Ne kadar az şükrediyorsunuz.” (Mülk Suresi: 23)

Bu ayetlerden anlıyoruz ki, evrendeki varlıkların dilleriyle Kendisini bize tanıttıran ve ihsan ettiği nimetleriyle bütün isimlerinin güzelliklerini bize hissettiren Rabbimiz, ısrarla şükretmemizi istiyor.

Aslında bütün ibadetler bir çeşit şükürdür. Yani verdiği nimetlerden dolayı Rabbimize yönelmek, Ona ihtiyacını ve minnettarlığını hissedip Onu övmektir. Ancak şükür namazı, her zamanki nimetlere ilaveten yepyeni ve olağanüstü bir nimetle karşılaştığımızda kıldığımız bir namazdır.

Mesela çok borcumuz varken Rabbimiz bir ödeme kolaylığı ihsan edebilir. Öğrenciyizdir, umduğumuzun üzerinde güzel notlar alarak sınıfı geçebiliriz. Çok korktuğumuz bir düşmanın tehlikesinden kurtulabiliriz. Amansız bir hastalıktan biz veya bir yakınımız şifa bulabilir. Sürpriz diyebileceğimiz bir ikrama mazhar olabiliriz. İşlerimizde hayalimizin üzerinde bir gelişme olabilir.

İşte böyle durumlarda insan sevinç ve mutlulukta doruğa ulaşıp da Rabbine şükür namazıyla yönelirse tam bir huşu ile namaz kılmış olur. Şükür namazı kılan, Allah’ı unutmadığı için manevî bir tokat veya uyarıdan kurtulmuş olur. Çünkü Cenab-ı Hak şükrü unutulan nimeti ya geri alır ya değerini azaltır veya huzurumuzu kaçırıp ağız tadımızı bozacak bir musibet verir. Ayrıca şükredilen nimet kat kat artar. Bu hususta Rabbimiz Kur’an’da açıkça söz vermiştir.

Böyle baktığımızda şükür namazının aslında bizim dünya ve ahiretimiz için de büyük bir fırsat ve hazine olduğunu görürüz.

Niçin Şükür Namazı?

Nafile namazların hepsinin çok derin gerekçeleri ve zengin anlamları vardır. Bir kısmının ortak özelliği, Rabbimizden belirli bir istekte bulunmaktır. Hacet, istiska (yağmur), istihare namazları böyledir. Şükür namazı ise, bunların tam zıddı bir durum olunca kılınır. Söz gelişi, hacet namazında kul bir nimete kavuşmak veya bir sıkıntıdan kurtulmak için namaz kılar. Şükür namazında ise, muhteşem bir nimete kavuşulmuş veya dehşetli bir belâdan kurtulmuş olan mümin, sevincini Allah’la paylaşır, teşekkürünü, hamdini Rabbine arz eder.

Hacet namazı, korku, sığınma ve ihtiyacın zirvesindeyken Allah’tan yardım istemek ise, şükür namazı sevinç ve mutluluktan uçarken Rabbini unutmamaktır. Kur’an’da, Kendini zikretmeyi, hatırlamayı, unutmamayı ısrarla emreden Rabbimiz, hem bollukta, hem darlıkta Kendisine yönelmemizi ister.

İşte şükür namazı, “Rabbim, bu kavuştuğum nimet Sendendir. Sana şükürler olsun. Seni asla unutmadım” demektir. Çoğu kere sıhhat, afiyet, zenginlik, rahat ve huzur; gaflet verip Allah’a şükür ve hamdi unutturabilir. Şükür namazı ise insanın bu durumlarda bile Allah’ı hatırdan çıkarmamasına ve zafer sarhoşluğundan gaflete düşmemesine vesile olur.

Şükür Namazı Nasıl Kılınır?

Şükür namazı iki rekât veya daha fazla kılınabilir. Kılınışı, normal iki rekâtlık bir namaz gibidir. Mesela, sabah namazının sünneti gibi kılabiliriz. Herhangi farklı bir ayet veya sure okuma şartı yoktur. Bununla beraber eğer biliyorsak, Allah’ı öven, yücelten, hamd ve şükür anlamları taşıyan ayetleri okuyabiliriz.

Şükür namazı mekruh vakitler dışında her zaman kılınabilir. Eğer zaman ve mekân uygunsa, nimeti ilk hissettiğimiz anda, sevinç ve mutluluğumuz zirvede iken kılmak daha faziletlidir. Çünkü o anda bütün duygularımızla Rabbimize yönelip Ona olan minnettarlığımızı tam hissetmiş durumda oluruz. Hem o ilk sevinç anını ezelî ve ebedî dostumuz olan Cenab-ı Hak’la paylaşmaktan daha güzel ne olabilir?

Böylesine sevincimizin zirvede olduğu anda şükür secdesine de kapanabiliriz. Şükür secdesi için de abdestli olmak, kıbleye yönelmek gerekir. Yapılışı tilâvet secdesi gibidir. Tekbir alıp secdeye kapanmak ve tesbih ettikten sonra tekrar kalkmaktan ibarettir. İlk anda müsait değilsek sadece şükür secdesi yapıp daha sonra şükür namazı kılmak mümkündür.

Peygamberimizin (s.a.v.) şükür secdesi yaptığına dair Enes bin Mâlik (r.a.) şöyle demektedir: “Resûl-i Ekrem (s.a.v.) bir ihtiyacının görüldüğü hususunda müjdelenmişti, bunun üzerine hemen secdeye kapandı.” (İbn-i Mâce, İkâmetü’s-salât: 192)

Şükür maksadıyla yapılan başka ibadetler de vardır: Mesela fakirlere sadaka vermek, hayır hizmeti yapan vakıf ve derneklere yardım etmek, bir muhtaca bir miktar para bağışlamak, birisine sıra dışı iyilik yapmak, birisini sevindirmek, muhtaç olanlara hediye dağıtmak, birisinin borcunu ödemek, nafile oruç tutmak, fakirleri doyurmak veya farklı ikramlarda bulunmak, Kur’an hatmi yapmak veya Yasin ve benzeri bazı sureleri okumak, adak niyetiyle kurban kesip fakire fukaraya dağıtmak, Cevşen, Tahmidiye ve benzeri evradlar okumak gibi.

[Cemil Tokpınar] 9.7.2019 [TR724]

Dünyanın en eski krallığının tahtına oturan ilk kadın: Margrethe II [Hasan Cücük]

Kral Frederik’in sağlığının iyi olmadığı Kopenhag’da herkesin bildiği bir sır olmuştu. Sarayda verilecek yeni yıl resepsiyonuna Kral’ın iştirak edemeyeceği Kraliçe İngrid tarafından hükümete bildirmesiyle, artık Kral Frederik’in taht günlerinin sonuna geldiği anlaşılıyordu. Kral’ın banttan yayınlanan yeni yıl konuşmasında yorgun ve halsiz olması dikkat çekmişti. Kral 4 dakikalık konuşmasını ‘Tanrı Danimarka’yı korusun’ cümlesiyle bitirirken, bu aynı zamanda halkına olan son mesajı oluyordu.

Yeni yıl resepsiyonuna Veliaht Prenses Margrethe evsahipliği yaparken, Kral Frederik 2 Ocak 1972’de hastaneye kaldırıldı. Halkın gözü kulağı gelecek olumlu bir haberdeydi. Ancak ilerleyen günlerde yapılan açıklamalar hiçte ümit verici değildi. Başbakan Otto Krag dakika dakika Kral’ın sağlık durumu hakkında bilgi alıyor, olası bir vefat haberi karşısında neler yapılması gerektiğini planlıyordu. 14 Ocak sabahı saraydan yapılan açıklamada Kral’ın baygın olduğu, tansiyonunun giderek düştüğü ve durumunun ciddi olduğu belirtiliyordu. Kral’ı eşi ve çocukları biran olsun yalnız bırakmazken aynı günün akşamı saat 19.40’da vefat haberi ilan ediliyordu.

Kral Frederik ölmüştü. Tahtın yeni sahibi 31 yaşındaki Margrethe olacaktı. Bir taraftan kraliyet ailesi acısını yaşarken, diğer taraftan tahtın yeni sahibinin ilan edilmesi gerekiyordu. Başbakan Otto Krag, bakanlar, milletvekilleri, diplomatlar ve askeri erkan sarayda toplanmıştı. Hepsinin merak ettiği konu, halkın tahtın yeni sahibi Margrethe’yi nasıl karşılayacağıydı. Taht odasına yastan dolayı siyahlar içinde giren Veliaht Prenses Margrethe saatler 15’i gösterirken Başbakan Otto Krag ile sarayın balkonuna çıkıyordu. Ocak ayının dondurucu soğuğuna rağmen 75 bin Danimarkalı sarayın bahçesinde toplanarak yeni kraliçenin ilan edilmesini sessizce bekliyordu.

Başbakan Otto Krag, ‘Kralımız Frederik öldü, çok yaşa Kraliçe Margrethe’ diye 3 kez yüksek sesle bağırarak tahtın sahibinin Veliaht Prenses Margrethe olduğunu ilan ediyordu. Binlerce kişi sessizce yeni kraliçelerinin ağzından çıkacak cümlelere kulak kabartırken ilk kelimeler ağzından dökülüyordu: ‘Sevgili babam, Kralımız öldü. Bu büyük acı hepimizi vurdu.’ Kraliçe Margrethe, ‘Babamın 25 yıldır taşıdığı yük şimdi benim omuzlarımda. Tanrı’dan bana bu yükü taşıyacak güç vermesini diliyorum’ derken konuşmasını slogan olarak seçtiği ‘Tanrının yardımıyla, halkın sevgisiyle, Danimarka gücü’ cümlesiyle bitiriyordu. Halk tahta oturan ilk kadın olan Kraliçe Margrethe’yi bağrına basarken, Kraliçe’nin büyük acısına rağmen dimdik durması başta Başbakan Otto Krag olmak üzere sarayı dolduran devletin üst kademesini derinden etkiliyordu. Kraliçe Margrethe ilk sınavı başarıyla vermişti. Taht artık emin ellerdeydi. Peki kimdi dünyanın en eski krallığının tahtına oturan ilk kadın olan Kraliçe Margrethe?

Takvim yaprakları 16 Nisan 1940’ı gösterirken Amalienborg sarayına müjdeli haber ulaşıyordu. Veliaht Prens Frederik ve Prenses İngrid’in ilk çocukları dünyaya gelmişti. 31 yaşında Danimarka tahtına oturacak olan Kraliçe Margrethe II’nin tam adı Margrethe Alexandrine Þórhildur Ingrid’dir. Kraliçe doğduğunda büyükbabası Kral Christian X aynı zamanda İzlanda kralı olduğu için İzlandaca bir isim olan  Þórhildur ismi de konulmuştu. Nazi işgalinden sadece bir hafta sonra dünyaya gelen Prenses Margrethe, karanlık işgal günlerinde halkın yeni umudu oldu. Prens Frederik ve Prenses İngrid, yeni doğan prensesle Kopenhag sokaklarında dolaşması halkın moralini arttıran etkenler arasında yer aldı.

Veliaht Prens Frederik’in en büyük çocuğu olmasına karşılık o yıllarda geçerli olan taht kanuna göre devletin başına geçeceği öngörülmüyordu. Geçerli kanuna göre, tahta ancak erkek çocuklar geçiyordu. Prens Frederik’in hiç erkek çocuğunun olmaması nedeniyle tahtın varisi Margrethe değil amcası Prens Knud oluyordu. Prens Frederik ve kızlarının halk arasındaki popülaritesi, taht kanununda değişikliğin yolunu açtı. 1953 yılında kadınlarında hanedanın başına geçmesi hakkının verilmesi referanduma götürülerek halkın görüşü soruldu. Meclislerin ve halkın kabulüyle İngiltere’de olduğu gibi Danimarka’da da kadınlar kraliçe olarak tahta oturmasının önü açıldı.

18 yaşına geldiğinde Devlet Konseyi üyesi olan Prenses Margrethe, babasının konsey toplantılarına katılmadığı durumlarda, başkanlık görevini üstlendi. Danimarka, Fransa ve İngiltere’de çeşitli üniversitelerde eğitim gören Prenses Margrethe, Kopenhag Üniversitesi’nde filozofi, Cambridge Üniversitesi’nde arkeoloji, Arhus, Sorbonne ve Londra Ekonomi Koleji’nde siyaset bilimi okudu. İleri seviyede Almanca, İngilizce, Fransızca ve İsveççe konuşan Prenses Margrethe, 10 Haziran 1967’de Fransız asilzadesi Henri-Marie-Jean Andre greve de Laborde de Monpezat (Prens Henrik) ile evlendi. Balayı için tercih ettikleri ülke ise Türkiye oldu.

Danimarka Anayasa’sının 13. maddesinde ‘Kral sorumluluktan muaf olup, kişiliği kutsaldır.’ ibaresi yer almaktadır. Devletin başı olan Kraliçe Margrethe II, göreve gelirken anayasada belirtildiği şekilde ‘anayasaya kayıtsız-şartsız uyacağı teminatını’ Devlet Konseyi’ne yazılı olarak sundu. Mutlak tarafsız olan Kraliyet mensuplarının oy hakkı bulunmuyor. Yine anayasada yer alan ‘kutsal kişilik’ cümlesinden dolayı dokunulmazlığa sahip. Danimarka’yı dışarıda devlet başkanı seviyesinde temsil eden Kraliçe Margrethe II’nin imzalamadığı hiçbir kanun yürürlüğe girmiyor. Hükümeti kurma görevini, mecliste çoğunluk sağlayacak parti liderine veren Kraliçe’nin kanunları veto etme hakkı bulunmuyor.

Kraliçe aynı zamanda iyi bir sigara tiryakisi. Kapalı alanlarda sigara yasağının kapsamadığı tek isim olan Kraliçe, sigaraya tutkuyla bağlı olmasına karşılık, cep telefonundan tutkuyla uzak duruyor. Margrethe II cep telefonu konusunda kendisine sorulan soruya, “Cep telefonlarının teknolojisinden hoşlanmıyorum, zaten tuşlarla aram yoktur” diye cevap verirken, sokakta gördüğü Danimarkalıların da sürekli cep telefonuyla konuşmasını çok şaşırtıcı bulduğunu ifade ediyor.

Son yıllarda sağlık sorunları yaşayan Kraliçe Margrethe II, tahtı Veliaht Prens Frederik’e bırakmayı düşünmüyor. ’Fazla yaşlı değilim’ diyen Kraliçe Margrethe II, tahtı bırakması için bir sebep olmadığını söylüyor. Kraliçe Magrethe’nin sağlık sorunlarına 13 Şubat 2018’de eşi Prens Henrik’i de kaybetmesi eklendi. Eşinin vefatı sonrası uzun süre gözlerden uzak kaldı.

Sağlık sorunları ve ilerleyen yaşına rağmen halkın en az yüzde 50’si Kraliçe’nin tahtı devretmesine karşı çıkarken, ancak yüzde 31’lik bir kesim artık tacı Veliaht Prens Frederik’e devretmesinin zamanı geldiğine inanıyor. Yine halkın yüzde 82 gibi ezici bir çoğunluğu Danimarka’nın monarşi ile yönetilmeye devam etmesini istiyor.

Danimarka krallığının tahta geçen ilk kraliçesi olarak tarihe geçen Margrethe II, görevi sırasında bir ilk daha gerçekleşti. 15 Eylül 2011’de yapılan genel seçimlerden sol blok önde çıkınca hükümeti Sosyal Demokrat Parti başkanı Helle Thorning-Schmidt kurdu. Helle Thorning, Danimarka tarihine ilk kadın başbakan olarak geçti.

[Hasan Cücük] 9.7.2019 [TR724]

Ümmî Peygamber-1 [Ahmet Kurucan]

Allah rahmet eylesin, Ankara İlahiyat yıllarından kendisinden tefsir dersi aldığım bir hocam “Ümmet-i Muhammed’in en büyük günahlarından biri peygamberini okuma yazma bilmez cahil birisi yapmasıdır. Üstelik ümmî peygamber diyerek bununla övünmesidir” demişti. Şok olmuştum bu cümleyi ilk duyduğumda. Benim ömrümle sınırlı 40-50 yıllık değil ümmeti Muhammed’in asırlık ezberini bozuyordu zira.

Ezber bozuyor cümlemi çok erken verilmiş bir karar olarak okuyabilirsiniz. Haklısınız da. Ben de çok düşündüm bunun üzerinde. Hoca yanılıyor olamaz mı diye defalarca kendi kendime sordum. Aslında ezber dediğimiz şeyler doğru, hoca yanılıyor dedim. Ama hoca temelsiz, dayanaksız, delilsiz çıkış yapacak bir insan değildi. Dinî salabeti ve samimiyetinden şüphe duymadığım hocanın bu sonucu seslendirme cesaretini göstermesi fantezi arayışı adına olamazdı. Mutlaka dayanmış olduğu delilleri vardı. Öyleyse o deliller nelerdi ve hangi ölçüde kaale alınmaya değerdi?

Sözün özü şu; işte o günden bu yana yaptığım okumalarda “ümmi” kavramı etrafında aktarılan her bilgi, her yorum dikkatimi çeker. Özellikle müsteşriklerin bunu vesile yaparak Peygamber Efendimize (sas) ve İslam’a saldırması şahsen benim içimi kanatan bir vakıadır.

Pekâlâ gerçek ne? Hz. Peygamber “ümmi” değil miydi? Bir başka tabirle “okuma yazma” biliyor muydu? Biliyordu ise neden “bilmiyordu” görüşü ümmeti Muhammed’in asırlardır devam edegelen kanaati olmuştu? Kaldı ki ümmetin genel kanaatini ve müsteşriklerin iddiaları destekleyen Kur’an ayeti de var. Ankebut 48.ayetinde “Sen bundan önce kitap okur değildin, hala da elinle yazı yazamazsın, öyle olsaydı batıl peşinde koşanlar şüphelenirlerdi.” diyor. Peygamberlik öncesi hayatını işaretle söylenen “kitap okur değildin” beyanı açıkça “okuma yazma bilmeme” anlamında değil mi? Yoksa bu ayette zikredilen ‘kitap’ın özel bir manası mı var? “Elinle yazamazsın” dan kastedilen mana gündelik hayattaki yazmalarımız değil de işte o özel manası olan ‘kitap’ı yazamazsın olmasın?

Yoksa yanlış sorular mı soruyoruz? Arap dilinde “ümmî” kelimesi farklı manalara geliyor olamaz mı? Evet, sözlüklerde “ümmi” okuma ve yazma bilmeyen anlamında bir isim-sıfat olarak yerini alır. Ama başka manaları da var “ümmî” kelimesinin. Belki de bu manalar içinde yer alan ‘okuma-yazma bilmeme” zaman içinde ağırlık kazanmıştır. Eğer biz Hz. Peygamberin “ümmî” oluşu ile alakalı yapacağımız değerlendirmede sadece bu manayı esas alarak bir sonuca ulaşırsak doğru bir sonuca ulaştığımız düşünülebilir mi?

Ulemanın Kur’an’ın beşer değil Allah kelamı olmasının en önemli delilleri arasında saydığı “Hz. Peygamberin (sas) okur yazar olmaması bu mananın ağırlık kazanması ve yerleşmesinde etkin rol oynamış olmasın? İyi ama Hz. Peygamberin vahye beşerî bir unsur katması nasıl düşünülebilir ki? Tebliğ, ismet, fetanet, emanet ve sıdk başlıkları altında topladığımız peygamberlerin en temel beş özelliği buna mani değil mi? “Eğer bazı sözleri bize karşı kendiliğinden uydurmuş olsaydı elbette onun sağ elini (kuvvet ve kudretini) alıverirdik sonra da hiç şüphesiz, onun kalp damarlarını koparırdık.”  (Hakka 44-45) ayeti bir taraftan tehdit içerikli bir dil kullanırken diğer taraftan böyle bir şey olmadığı ve olamayacağını göstermiyor mu? Hâşâ ve kellâ Hz. Peygamber için böyle bir şey nasıl düşünülebilir?

Daha onlarca soru sıralayabilirim. Maksadın hasıl olduğu inancıyla soruları burada kesip devam ediyorum. Önce kısa bir derleme ile ümmî kelimesinin sözlükte ne manaya geldiğine bakmamız gerekiyor. Ardından hiç şüphesiz Kur’an’a muracaat gelir. Zira Kur’an iki yerde tekil (ümmi) dört yerde de çoğul (ümmiyyun ve ümmiyyin) olmak üzere altı yerde bu kelimeyi kullanıyor. Öyleyse bu kelime hangi bağlamda hangi manayı veya manaları ihtiva ediyor? Bir diğeri hadisi şerifler ile Hz. Peygamberin hayatını merkeze koyan ve hayatının her bir karesinin üzerine tabir caizse mikroskop koyarak bakan hadis, siyer, megazi vb. eserleri ve o eserlerdeki sahih bilgilere müracaat etmemiz şart. Belki de son olarak başta nüzül toplumunda yaşayan sahabe-i kıram olmak üzere, tabiin ve tebe-i tabiin ile devam edip günümüze kadar uzayan gelenekte bu meselenin nasıl anlaşıldığının bilinmesi gerekiyor.

Sözlük manalarından başlayalım: Ragıp el-İsfahani’nin Müfredat’i ve İ. Manzur’un Lisanu’l Arap’ı başta olmak üzere bazı rivayet tefsirlerinde yer alan bilgilere göre “ümmî” kelimesine  verilen diğer manalar şunlardır: anaya mensup, anasından doğduğu gibi saf, duru, tabiatı bozulmamış, temiz, berrak, pınar, memba, başlangıç, temel, esas, bir şeyin ruhu ve cevheri, görmeyen bir millete mensup, yazmayan ve okumayan bir toplum, Arap ümmetine mensup, bir milletin mensubu veya Mekke’li, bir insandan eğitim görmemiş, Ehl-i Kitab’ın dışında kalan Arap toplumu, cahil Araplar, şehirlerin anası, lider, ümmet, grup, peygambere mensup topluluk.

Görüldüğü gibi okuma yazma bilmeme “ümmî” kelimesine verilen manalardan sadece biridir. Bununla beraber şunu da itiraf etmeliyiz ki bu mana sözlüklerde yer alan diğer manalara nispetle halk arasında daha yaygın olarak kullanılmıştır ve hala kullanılmaktadır. Fakat bu durum kelimenin diğer manalarını yok saymaya mazeret olmaz, olamaz ve olmamalı. Zira böylesi bir yaklaşım doğrunun ve hakikatin peşinde olan bir zihniyete yakışmaz.

Üzerinde durulması gereken bir başka yaklaşım da şudur; Hz. Peygamberin içinde neşet etmiş olduğu topluluğun çoğunluğu göçebelik başta olmak üzere devrin hayat şartlarına bağlı olarak gerçekten okuma-yazma bilmiyordu. Okuma yazma ihtiyacı yerleşik ve medeni bir hayat tarzına geçişle birlikte baş gösterdi. İslam öncesi Arap toplumu üzerinde çalışan akademisyenlerin üzerinde ısrarla durdukları bir konudur bu. Araplar yerleşik hayat düzenine geçtikten sonra artan ticaret kapasiteleri ile okuma ve yazmaya ihtiyaç duydular.

Bununla birlikte İ.Manzur’un altını çizdiği şu konu oldukça önemlidir; ümmî, okuma yazma bilmemeden ziyade okuma yazma vesilesi ile öğrenilen ilimleri bilmeyen kişilere verilen isim-sıfattır. Bir kenara atılmaması gereken bir yorumdur bu. Zira bir taraftan Yemen’den Şam’a kış ve yaz kervanlarla yapılan seyahatlerle büyük ölçekte ticaret yapacaksınız, diğer taraftan o ticari işlemlerinizde lazım olacak kadar olsun okuma yazma bilmeyeceksiniz? Çok da doğru olması imkânsız bir bilgi gibi ortaya duruyor.

Kur’an’a gelince; Kur’an’da ümmi kelimesinin geçtiği 2’sı tekil, 4’u çoğul formunda  6 ayeti kerime vardır.

Devam edeceğiz inşallah.

[Ahmet Kurucan] 9.7.2019 [TR724]

Babacan’ın durduğu yer [Semih Ardıç]

8 Temmuz 2019 Pazartesi şimdiden tarihe geçti.

Ali Babacan; 14 Ağustos 2001’de 74 kişi ile beraber kurduğu Adalet ve Kalkınma Partisi’nden (AKP) istifa etmekle kalmadı, yeni bir siyasî hareket için yola çıktığını ilan etti.

AKP’nin “parçalanamaz” diye nitelenen çelik çekirdeği Babacan’ın kuracağı yeni parti ile hiç olmadığı kadar esnek hâle geldi.

ERROĞAN, BABACAN’IN BAŞARISINI SÖMÜRDÜ

AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan’ın “kendi başarısı” olarak pazarladığı 2003-2010 döneminde ekonominin dümeninde Babacan vardı. Erdoğan, Babacan’ın Türkiye’nin en parlak bürokratları ile imza attığı başarının ekmeğini hâlâ yiyor.

Yiğidi öldür, hakkını yeme! Türkiye’yi kriz bataklığından çift haneli büyüme otoyoluna çıkaranların başında Babacan geliyordu.

Babacan AKP hükûmetlerinde farklı bakanlık vazifelerini deruhte etmişti. Liyakati, dürüstlüğü, itidali, şeffaflığı ve hukuka riayeti esas alarak sadece rakamların büyümesini sağlamamıştı.

Diğer taraftan memleketin sermaye açığını doğrudan ve dolaylı yatırımlarla gidermek için yatırımcıyı teşvik ve himaye edici kararlara imza attı.

Onun döneminde 22 milyar Amerikan Doları mertebesine kadar tırmandı doğrudan yatırımlar. Borsa İstanbul’a (BİST) adeta para yağdı. Aylık 10 milyar dolar civarında sıcak para çekiyordu BİST.

17/25 ARALIK YOLSUZLUK SORUŞTURMALARINDAN SONRA…

Dünyanın önde gelen fonları, AKP’nin Avrupa Birliği reformlarına imza atmasını coşku ile karşılamış ve akın akın Türkiye’ye gelmişti. Yapacağı daha çok hizmet vardı. En verimli çağında tecrite maruz bırakıldı.

17/25 Aralık 2013 yolsuzluk soruşturmalarından itibaren Erdoğan’ın Hizmet Hareketi’ne karşı başlattığı intikam harbini benimsememiş olması ve hukuk zemininde ısrar etmesi Babacan için siyasete erken emeklilik işareti olmuştu.

Babacan’ın o karanlık günlerde cesur çıkış yapamadığını dillendirenler Babacan’ın akabinde ekonomi bürokrasisinde nasıl bir tasfiye harekâtı başladığına tekrar bakmalı.

Erdoğan’ın 100 talimatından sadece birini yerine getirmeyenlerin bile Merkez Bankası Başkanı Murat Çetinkaya’nın gece yarısı azlediliş vakasında olduğu gibi ayaklar altına alındığını bilmeden hariçten ahkâm kesmek çok kolay.

Babacan, Erdoğan ile o gün karşı karşıya gelseydi muhtemelen bugün “değişim misyonu” yüklenen bir lider olması çok zayıf bir ihtimaldi.

Zira Erdoğan rüşvetle yahut şantajla satın alamayınca Babacan’ı ezip geçmek için devletin bütün imkânlarını ve emrine âmâde Saray medyasını kullanmakta tereddüt etmeyecekti.

NE ERKEN NE DE GEÇ: TAM VAKTİNDE

Erdoğan’ın en kuvvetli olduğu vakitlerde kafayı kaldırmamanın ne kadar isabetli bir karar olduğunu Babacan’ın takip ettiği çizgide müşahede etmek mümkün. Kusursuzluk iddiası kimseyi ikna edici yapmaz.

Türkiye’de mevcut nizam bir şekilde değişecek. AB’den demokrat siyasetçi ithal edemeyeceğimize göre eksiği fazlası ile alternatiflere imkân tanımaktan başka bir makuliyet çizgisi görünmüyor.

Toptancı bir zihniyetle Erdoğan’ın yıktıklarının yerine konulması imkânsız.

Birlikte yola çıktığı dava arkadaşlarını anında “hain” ilan edebilecek kadar vefasız ve gaddar biri ile münakaşa da mücadele de doğru zeminde yapılmalı.

Bu zaviyeden Babacan, 11’inci Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün maddi ve manevi himayesinde tam vaktinde yola çıkıyor. Ne erken ne de çok geç…

HALK ERDOĞAN’DAN BIKTI

31 Mart 2019 Mahallî İdareler Genel Seçimi ile Erdoğan’ın cebren tekrar ettirdiği 23 Haziran İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı Seçimi’nde sandıktan çıkan mesaj gayet berrak.

Halk krizden, yolsuzluktan, hırsızlıktan, içi boş hamasetten ve kendisine bağırıp çağıran Erdoğan’dan bıktı. Üniversite mezunu evladı işsiz gezerken Erdoğan’ın oğlu Bilal’in oturduğu yerden milyar dolarlık gemi filolarına sahip olmasına vergi mükellefleri “artık yeter!” diyor.

Bu seneye kadar alternatif lider profilini ortaya koyamayan muhalefet sehven de olsa Ekrem İmamoğlu’nu aday göstererek arayış içindeki halka bir kapı aralamıştır.

İmamoğlu’nun İstanbul’da 85 gün arayla üst üste elde ettiği iki zafer Erdoğan’ın iktidarının inişe geçtiğinin ilanı oldu. Ancak muhafazakâr seçmenin Cumhuriyet Halk Partisi’ne (CHP) Cumhurbaşkanlığı seçiminde belediye seçimindeki kadar kolay rey vermeyeceği aşikâr.

MUHAFAZAKÂR SEÇMENİN YENİ ADRES ARAYIŞI

AKP’nin kendi içinden çıkacak bir kadro hareketi farklı kesimleri bir araya getirebilirse Erdoğan’a öfkeli milyonlarca AKP seçmeni tereddütsüz yeni adrese taşınacaktır.

Gençlerin, işsizlerin, çiftçinin, emeklinin, sanayicinin, tüccarın derdi müşterek: Kimse hukuktan uzaklaşan, tweet atanın hapse atıldığı ve tam bir korku imparatorluğuna dönen Türkiye’de yaşamak istemiyor.

Hele gençler… Dünyanın en zengin bilgi kaynağı Wikipedia’nın tamamen erişime kapalı olmasının utancını daha fazla taşımak istemiyor.

Kuzey Kore ve Çin ile aynı yasağa imza atan bir memleketten yeni icat yahut dünyada ses getirecek yatırım niye çıksın?

Babacan’ın durduğu yer çok mühim. Ekrem İmamoğlu, Selahattin Demirtaş ve Ali Babacan üçlüsünün Türkiye’nin istikbalinde tarihi vazifeleri olacak. Her biri farklı kesimlerin demokratik taleplerinin karşılığı olarak siyaset sahnesine çıktı.

BABACAN’IN İTİBARI HAFİFE ALINMAMALI

Müşterek paydayı kavramaları ve Erdoğan’ın kutuplaştırıcı siyasetinin üzerine beton atmaları halinde pekâlâ koalisyonların öcü olmadığını ispat edebilirler.

Babacan AKP içinde yön arayan kadrolar kadar sermaye, akademi, medya ve sivil toplum kuruluşları nezdinde de makes bulacak bir isim. Piyasalarda hâlâ muazzam bir ağırlığı var.

Serbest piyasaya yürekten inanan bir ekonomi bakanı olduğu için Erdoğan’ın Merkez Bankası, Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu gibi özerk kurum ve üst kurullara müdahalesine fırsat vermiyordu.

Kamu bankaları ilk defa Babacan döneminde aslî faaliyetine odaklanmış, siyasetin arka bahçesi olmaktan kurtarılmıştı. Bunlar unutulmadı.

YENİ PARTİDE KİMLER OLACAK?

11’inci Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, eski Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç, eski bakanlardan Nihat Ergün gibi isimlerle çekirdek kadronun teşkil edildiği belirtiliyor ki bu kişilerin tedai ettirdiği isimler önemli.

Son üç-dört senede Erdoğan’ın asimetrik saldırıları yüzünden hemen herkes muhakeme ve itidal kaybına maruz kaldı.

Erdoğan bilerek en mutedil insanları bile şirazeden çıkardı, kutuplaştırdı. Sokağı karpuz gibi ortadan ikiye böldü. Kendisine destek verenleri ihya etti, “ötekiler” dediği insanları ise imha etmeye kalktı.

Ağır bedeller ödendi, bir müddet daha sancı çekilecek.

Babacan’ın, “Türkiye’nin bugünü ve geleceği için yeni bir çalışma başlatmak kaçınılmaz hale gelmiştir.” cümlesine peşin hükümlerden ve öfkelerden imtina ederek yaklaşmakta fayda var.

MÜŞTEREK AKIL DEVREYE GİRECEK

Bugün AKP içinden bir hareket çıkacaksa ve biri de söz söyleme salâhiyetine sahip olacaksa hiç tereddütsüz tertemiz mazisi ile bu kişi Ali Babacan’dan başkası değildir.

Babacan hareketin kendisinden ve küskün AKP’li isimlerden ibaret olmayacağını peşinen belirtti: “Bu süreçte, aynı ahlaki ve toplumsal sorumluluğu hisseden çok sayıda insanla tanışmış olmak da bizim için çok sevindirici olmuştur.”

Yeni parti özü itibarıyla bir “kadro hareketi”. Mamafih Türkiye’yi siyasi ve iktisadi buhrandan kurtaracak nitelikli isimlerden müteşekkil ve meşverete dayalı yeni bir partinin ilk işareti verildi.

AKP’nin Erdoğan’ın elinde bir hanedanlığa dönüşüyor. Sokağın nabzını tutamıyor, yolsuzluk ve rüşvet bataklığında debelendikçe debeleniyor. AKP kurmayları halkın talep ettiği değişimi idrak etmek bir tarafa haklı taleplerle alay edecek kadar küstahlaşabiliyor.

İLERİ DEMOKRASİ VE HUKUKA RÜCU EDİLECEK

Babacan insan hakları, hürriyetler, ileri demokrasi ve hukukun üstünlüğünü temel esas olarak alacağını ilan ederken Erdoğan’ın unutturduğu meşvereti hatırlatıyor.

Aynen şöyle dedi: “İçinde bulunduğumuz şartlarda, Türkiye için yepyeni bir gelecek vizyonuna ihtiyaç vardır. Ülkemiz için her alanda doğru analizler, yeniden düşünülmüş stratejiler, planlar, programlar gerekmektedir. Çok çeşitli kesimlerle yaptığımız istişareler de bunu teyit etmektedir.”

Dünden ziyade yarına odaklanacak bir kadro hareketinin Erdoğan’a rağmen başarılı olma ihtimali hayli fazla. Kamuoyu yoklamalarında Başkanlık sisteminden memnun olmayanların oranı yüzde 60’ı geçti.

Öyleyse Türkiye’yi hukuk ve demokrasiye rücu ettirecek partiler için zemin son derece elverişlidir.

BABACAN BAŞKANLIĞA KARŞI

Babacan’ın parlamenter sisteme dönüleceğine dair verdiği işaretler de çok kıymetli. Zira bir senede iflas etmiş bir sistemi oportunizm saiki ile koltuğa geçtiğinde sahiplenecekse bu kadar emek yeni bir hayal kırıklığından başka neye yarar!

Erdoğan’ın elinde hanedanlığa dönen ucube başkanlık sisteminde değil bir Babacan 111 Babacan gelse muvaffak olamaz. Yerli ve milli sistem krizine çaresi bellidir. Tek adamlığa son vermek.

Gül ve Babacan’ın öncülük edeceği değişim rüzgârlarına piyasalar hava ve su kadar muhtaç. Türkiye’nin yüzünü yeniden Avrupa Birliği’ne dönmesini sağlayabilirlerse sermaye dümeni İstanbul’a kıracak.

Görünen köy kılavuz istemiyor: Türkiye 8 Temmuz itibarıyla erken seçim sath-ı mailine girmiştir.

İşlediği suçlar sebebiyle iktidarını kaybetme lüksü olmayan Erdoğan’ın hamleleri yine bel altı olacaktır. Mamafih devran döndü. Kaya yerinden koptu.

Erdoğan iktidarının zirvesinde iken hiç ummadığı bir şekilde 31 Mart ve 23 Haziran’da yine kendi tabiri ile topal ördeğe döndü.

Ergenekon ve Ülkücülerle kurduğu ittifak Erdoğan’ın tahtının altını oya dursun ümit bahşeden, yeni ve heyecan verici günlere girdik bile…

“Eski hâl muhal. Ya yeni hâl ya izmihlâl!” Olacaklar belli olmasına belli de biz nerede duruyoruz?

En mühim mesele bu…

[Semih Ardıç] 9.7.2019 [TR724]

Faşizan rejimlerin teröristi neden bol olur? [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Rejim dört bir koldan saldırı altında olduğuna inandırmaya çalışıyor sizi. İç ve dış mihraklar daima Türkiye’ye saldırı halindedir. İnsanlar sabah uyandıktan sonra Türkiye’yi bölmek-parçalamak planları yapmaya koyulur. Bu gece yarılarına kadar sürer. Dünyadaki farklı saat kuşakları hesaba katıldığında, bu faaliyetler dur durak bilmeden devam eder. Kuzey yarı kürede ve güney yarı kürede yaz-kış demeden, dört mevsim araba lastiği gibi bir Türkiye ve Türk düşmanlığı vardır. Hatta iş öyle bir noktaya varmıştır ki, mesela yeter ki Türkiye ilerlemesin diye Batılı devletler Türkiye’nin ışık hızındaki ilerlemelerini sabote etmeye çalışır.

Nükleer enerji projeleri, otoyolları, havalimanları, askeri uçak projeleri, turizm, ve domates ticareti gibi stratejik sahaları hedef alan saldırılarda bulunurlar. Namussuzlar, neden bunu yaparlar? Bir de bunların yerli işbirlikçileri vardır. Bunların işi gücü Türkiye düşmanı lobinin birbirinden düşmanca ve birbirinden kötü bu projelerinde rol kapmaktır. Bu iç düşmanların bir borsası var mıdır? Hani, mesela “bugün Almanya’nın üçüncü havalimanı projesini sabote işini aldım, haftaya S-400 karşıtı Senato kararına çalışacağız abi” türü birbirleriyle konuşuyor mudurlar? “Gezi’deki kaşıma projesinde iyi mangır kaptık!” ya da “lan, geçenlerde faiz lobisinden çok cazip bir teklif geldi, ama Kazım abi bizden ucuza kapatmış işi!” türü bir diyalog geçiyor mudur aralarında? Ya da “olum, kaç kere söyledim Hıdır abiye, çok aleni yapıyorsun bu Ermenilere çalışma işini diye, bak şimdi Silivri’de!” türü bir yakınmada bulunuyor mudur birileri? Saldırı sürüyor! Gece yarılarına kadar, hatta Cumartesi-Pazarları, evde çocuklarla oynarken veya hanımla beraber evi temizlerken, akılları daima “nasıl böleriz-parçalarız, nasıl zarar veririz, nasıl ekonomisini çökertiriz” gibi şeytanlıklardadır.

Fakat bir ülke nasıl istek üzerine bölünür veya parçalanır? Bu tabi karmaşık bir konudur. Yani, mesela “Türkiye’yi Parçalamaya Giriş” ya da “Türkiye’yi Zayıflatma Teorileri” gibi dersler genellikle üniversite ders müfredatlarında yoktur. Ha, olmaması bir eksiklik midir, eksikliktir! Yani bunca ciddi Batılı ilgisi ve çıkarı varken, bu türden akademik derslerin olmaması esasında Batılıların bu işin temellerine inemediklerini, Türkiye’yi batırma planlarında süreklilik gösteremediklerini ortaya koymaktadır. N’apıyorlar bunun yerine peki üstadım? Teröristleri finanse ediyorlar.

Bu terörist işi çok sağlam iştir. Türkiye olağanüstü demokrasisine (!) karşın devamlı teröristlerin hedefi olmaktadır. Türkiye gibi rejimlerde herkese terörist diyebilirsiniz. Çünkü hükümeti eleştirmek gibi ağır bir suçun dışında mesela köftecide köfte yemek gibi sıradan bir faaliyet bile terörizme yardım ve yataklık olarak değerlendirilebilir. Bu bakımdan, Türkiye gibi rejimler terörizme Batılı demokrasilere oranla çok daha “sofistike” yaklaşır. Mesela birkaç yıl önce çok tanınan bir Türk entelektüel gazeteci yazar, “terörizmle önleyici mücadele” konulu bir fikir ortaya atmıştı. Yani illa terörist olmanız gerekmemektedir. Terörist olma ihtimaliniz varsa, yani ileride “bunda teröre destek olucu bir tip var!” gibi profile edilirseniz, bu sizin teröristlerle aynı muameleyi görmenize neden olur türü bir önermeden hareket etmekteydi. Evet, yanılmadınız, zeki bir arkadaştır bu. Gereken ihtimamı ve önemi ondan esirgemelerinin sebebi, bu arkadaştan çok daha etkili metotları kuramsallaştıran arkadaşların olmasıdır sistemde. Mesela SETA diye bir araştırma kurumumuz var. Bu kurum, bir düşünce kuruluşu. Düşünüyorlar yani bu arkadaşlar! Düşün taşın, b… pardon. Bunu demeyecektim, afedersiniz. Bu SETA’daki arkadaşlar, düşünüyor taşınıyor, “yahu biz bu rejimimizin gerek duyduğu politikaları nasıl meşru bir zemine çekeriz” gibilerinden çetrefil sorunlarla uğraşıyorlar. Çoğunun yurtdışı doktorası vardır. Yani bunlar zeki çocuklarmış zamanında. Batılılar bunları nasıl ellerinden kaçırdı, bunu anti parantez sormak lazım yeri gelmişken. Çünkü bunlara zamanında arpalarını verseler, âlim Allah bunların elinden ne Türk ne Türkiye kurtulurdu! Bendeki de laf canım, aslında bunlar mert vatansever çocuklar. Muhafazakârlar da üstelik. Bunlar Batıda bu işlerin eğitimini aldıklarından olsa gerek, işlerini büyük bir titizlikle yapıyorlar. Geçenlerde rapor yazmışlar, bu BBC gibi, Amerika’nın Sesi gibi, Deutsche Welle gibi yabancı haber kuruluşları Türkçe servisler açıyorlar, ortalığı bulandırıyorlarmış, öyle diyorlar. Vay be, ya! Yani ne güzel işimiz tıkırındaydı. Her şeyi kontrol altına aldıydık. Bu Batılılar yok mu azizim bu Batılılar! Adamlar yine pişmiş aşa su kattılar! Ama kazın ayağı öyle değil. Tabi ne yaptı bizim Anadolu çocukları? Hemen yapılan katekulliyi çözdü, oyunlarını bozdu!

Gerek önleyici terörizm olsun, gerekse de fesat Batılı planların irini patlatılsın, tüm bunlar hiçbir zaman nitelikli bir “terörizmle savaş” stratejisinin yerini tutamaz. Nitekim bu iş için Reis IQ’su en yüksek elemanını görevlendirdi. İçişleri boru değil. Önemli mevzu. Öyle zamanında Reis’e onu demiş bunu demiş bilmem. Zaten dediklerini de başkaları yazmış diyorlar! Yani bunları geçeceksin kardeşim. Evet, Soylu’dan bahsediyorum. Bakınız, ben kantitatif bakarım olaylara. Sayılar yalan söylemez. 180,000 memuru bürokrasiden attı, temizledi bürokrasiyi diyorlar. Yarım milyon kişiyi işlemden geçirmişler. 80,000 kişi aktif hapiste. Bu arada bak önleyici mücadelenin hasını yapıyor, 800’e yakın bebek, ileride bunların ne yapacağı belli olmaz diyerek içeri alınmış. Bazıları kızıyor, üzülüyor bunların 0-6 yaş arası olmalarından dolayı. Üzülenleri de sosyal medyada takip ettirip fişletiyormuş. Gazeteciler dedikleri yüzlerce terörist içeri alınmış. Bak Batılılar soruyor, “neden gazeteciler içeride” diyorlar. Bizimkinin elemanlar diyor ki, bunlar gazetecilikten içerde değil! Bitti! O kadar! Bu sayede bak memleket nizama girdi. Esasında bu tür yöntemleri Albay Hilmi Ertunç geliştirmiş zamanında. Şarkısı bile var: “Ben Hilmi Ertunç, emekli Albay Ertunç. Ben çözdüm işi” diyor. Mesela ne uğraşıyorsun öyle ayrıntıyla falan. Alfabetik sıraya göre al potansiyel teröristleri arkadaş! İster A’dan başka, ister Z’den. Yap üç dört grup. Ligin bitmesini bekle. Sonra kullan stadyumları. 180,000 memura terörist dediler, tık demedi toplum. Buna da alışır nasılsa. Sonra, dayarsın kalemşörlerine birkaç teklik, ne bileyim, bu işlerin bir rayici vardır mutlaka! Hep Batılılar mı yapacak bu işleri hem, değil mi ya? Vatan savunması bu üstelik! Ha bu arada bal tutan parmağını yalar, bal tutamayan yazarı-çizeri nasılsa yüksek devirli dilleri ve ona yakın devirdeki kalemleriyle rejime “gerekli muameleyi” yapar. Dilin kemiği yok nasılsa!

Bu terörizm konusu enteresan konu azizim. Mümkün olduğunca geniş tutacaksın bu işi. Mesela öyle ille de Batılı normlarla daraltmayacaksın grubu. Aç, genişlet, herkesi dâhil et. Hem eşitlik meşitlik diyorsun ya. Aksi ispat olunana kadar herkes teröristtir de. Ha fiilen yapıyorsun zaten, o zaman adını koyma ama uygula. Yani uğraşma hiç. Suç oluşana kadar beklemeye gerek yok. Kürt müdür? PKK der geçersin. Orduda subay mı? Darbeci! Bankacı? Terörizme finansal kaynak vs. bul bir şey işte. Öğrenci? Sor, hangi dershaneye gitmiş. Bulamadın mı bir şey, babasına anasına, olmadı dadısına bak. Ev kadını? Kermes. Vardır bir şey. Yoksa var edersin. Dedim ya, enteresan bu terörizm işi, bizdeki gibi rejimlerde. Çok düşmanımız var azizim çok! Bak mesela Almanlar üçüncü hava limanımızı kıskanıyor. Lufthansa uçmuyormuş diyorlar. Bence Almanya’da oturumu olan her Türk terörist de, bitir işi. Bekleme yani! Ya da turizm sezonunu bekle, git mesela Alanya’ya, sarışın kim varsa al.

Olmaz mı? Neden olmasın ya? Bebekleri alırken itiraz etti mi toplum? Demirtaş içeride, fosuruktan tayyare suçlamalarla. Ahmet Altan? Nazlı Ilıcak? Yahu adamlar yarım milyon rakam verdi, işlemden geçen. Siyasi partiler kuzu gibi maşallah! Olmadı elinde MİT. Yapmadığı şey mi, oradan şuraya bunu attır, sonra o yaptı-bu yaptı de, gazetelerde yazdır, TV’lerde yayınlar, işte o kadar! Yani sen de, ilahi, hala olanı biteni anlamamışsın gibi gak-guk ediyorsun! Gazeteciler Sendikası SETA’yı mahkemeye vermiş! Beni bir gülme tuttu, bir gülme tuttu! İmamoğlu diyor ya, her şey çok güzel olacak, bu arkadaşlar sanırım onun şey ettiği “pozitif enerjiyle” mi şey ettiler, bilemedim! Bildiğim, bu toplum var ya bu toplum. Siz onun alma kapasitesini hala anlamadınız!

Bu tür rejimlerin terörü ve teröristi boldur. Esnek hukuk doktrinine göre, asimetrik adalet dağıtırsın. Bunu yaparken, havucunu ve sopanı akıllı kullanırsın. Havucu da sopayı da yiyecek bulunur elbet. Az havuç, çok sopa, bu tür sistemler uzun süre idare eder. İdare ettikçe alışırsın. Sen alıştıkça rejim de oturur. Alışamayanlara ne olduğunu yukarıda dilim döndüğünce anlatmaya çalıştım. Uzunca süredir yazıyorum, demokrasi-hak-hukuk diyorum, e anlamıyorsun kardeşim. Bir de böyle deneyeyim dedim. En azından moralimizi bozma falan diyen çıkmasın. Öyle diyenler sisteme alışsın. Normali budur bu tür rejimlerin. Hem unutma: “Batılılar bizi kıskanıyor!” ve “gelişmemizi istemiyor”.

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 9.7.2019 [TR724]