Muhasebe Şuuru [Mehmet Ali Şengül]

Müslüman sürekli muhasebe içinde olmalı ve nefsini hesaba çekmelidir. Ayağını nereye bastığına dikkat etmeli ve istikamet üzere bulunmalıdır. Bu duygu ve düşünce kötülükten, günah işlemekten ve zulümden uzak durmayı sağlar.

Haşir suresi 18.ayette Cenab-ı Hak: “Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve herkes yarına ne hazırladığına baksın. Allah’tan korkun, çünkü Allah yaptıklarınızdan haberdardır” buyurmaktadır. 
İbn-i Kesir bu ayeti tefsir ederken, “Yani hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekin. Kendiniz için biriktirdiğiniz ve Rabbinize arz olunacak salih amellerinize bir bakın” şeklinde yorumlamıştır.

Hz. Ömer (ra) bir hutbede şöyle buyurmuştur: ‘Hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekiniz.  Amelleriniz mizanda tartılmadan önce siz onları vicdanınızda tartınız. Allah’a arz olunacağınız büyük hesap günü için kendinizi salih amellerinizle süsleyiniz.’  Bu beyanlarıyla, bizlere de hesaplı ve dengeli yaşamayı, Nebiler ve Sahabeler yolunda olmayı, ciddi bir muhasebe içinde bulunmayı tavsiye etmektedir. 

İsra suresi 36.ayette, “Bilmediğin şeyin peşine düşme! Çünkü kulak, göz, kalb gibi azaların hepsi de sorguya çekilecektir.” buyurulmaktadır. Hasan Basri Hazretleri, “Mü’min nefsi üzerinde yöneticidir. Onu Allah için hesaba çeker” diyerek bize yol göstermiştir.
         
Mü’min nefsini önce farzlardan, sonra yasaklardan, bilahere gafletten hesaba çekmelidir. İnanan her mü’min, Allah’a inanmış olmanın hakkını vermeli, itaat şuruuyla hareket etmelidir. Mümkünse hataya düşebileceği muhtemel yerlerden uzak olmaya çalışmalıdır.
         
Mü’min meşru dairedeki lezzetlerle yetinmeli, asla günaha tenezzül etmemelidir. Ahsen-i takvime mazhar bir varlık olması itibariyle, basit ve küçük şeylere takılmamalı, matlubu ve maksudu Allah (cc) olmalıdır.
         
Ne acı bir tablodur ki, imanda derinleşme gibi bir derdimiz yok.. Okumayı, düşünmeyi unutmuşuz, unutturulmuşuz..  Nice inandım diyen insanlar vardır ki, Allah’ın men ettiği günahlar ve haramlar içinde hayatını itlâf etmekte, ahiretini de berbat etmektedirler.
         
Yoksa taklidî müslümanlıkla, pasaportsuz, vizesiz, pusulasız yola çıkılmamalıdır. Zira onlar olmadan hedefe ulaşılmaz ve Allah’ın rızası kazanılamaz. Ancak insan, derin bir muhasebe ile kendi eksiğini ve kusurunu görebilir.

Ölümle sona erecek bir hayat yaşıyoruz. Neticede bizi yoktan var eden Rabb-ul Aleminin huzurunda hesaba çekileceğiz. Zerre kadar hayır ve şerrin hesabını vermek üzere, Adil-i Mutlak olan Hakimler Hakimi  Allah’ın huzuruna çıkarılacağız.
          
İnsanlar oraya gerçek manada  inanmış olarak  gitme yollarını araştırmalı, inkar ve  nifak içinde gitmekten korkmalı ve Allah’a sığınmalıdırlar.  Zira şu misafir olduğumuz  dünyada, paha biçilmez değer ve kıymette, meccanen bize emanet edilen hayattan, duygulardan, uzuvlardan, sonsuz ikram ve ihsan edilen nimetlerden, ahirette sorgulanacağımız unutulmamalıdır.

Bir asker gibi talim-terbiye görmeye geldiğimiz, bir talebe gibi ders çalışmaya, ilim öğrenmeye gönderildiğimiz bu dünyada; Allah iradelerimizle bizi baş başa bırakmış, akla kapıyı açıp irademizi elimizden almamıştır. Bununla beraber Merhamet-i sonsuz Rabbimiz, irademizi yanlış yerde kullanmamamız adına Rehberler, Peygamberler göndermiş, kanun ve kurallar vaz’etmiştir.
         
Zerrat-ı kâinat adedince O’nun varlığına şahit olan deliller ve hakikatleri haykıran rehberler olmasına rağmen, milyarlarca insan Allah’ı tanımıyor, O’na isyan edip başkaldırıyor.. Gözünün önündeki dünyayı görüp  onun güzelliklerine sımsıkı sarılırken, gerçek hayat olan ahireti, ebedi hayatı göremiyor.. Basiret yoksa basar bir işe yaramıyor. Bakmak başka görmek başkadır. Onun için her bakan her şeyi göremiyor.
         
Çocukken bir ağabeyimiz cep saatini çıkardı, ‘Çocuklar saat kaç?’ diye saati gösterip sordu, biz de sorusuna göre cevap verdik. Sonra saati cebine koydu ve tekrar sordu; ‘Saatin markası ne idi? Diye. Biz bu sorunun cevabını bilemedik. Çünkü o niyetle bakmadığımız için göremedik. 

Onun için insanlar baktıkları şeyleri, niyetleri ve inançlarına göre görürler. Hz. Üstad’ın Hakikat Çekirdekleri’nde ifade ettiği gibi;  “Güzel gören güzel düşünür. Güzel düşünen, hayatından lezzet alır.”
    
Peygamber yolunda olanların saltanat, makam başlarını döndürmemeli, davaya çamur sıçratmamalı, iffetli ve onurlu yaşamalıdırlar. Elini, dilini, göz ve kulağını, niyetini ve iradesini  Hak yolda kullanmalıdırlar.

İnsanlar keşke muvakkat dünyanın geçici lezzetleri altında ezilmeseler, izzetleriyle yaşasalar.. Gururdan , kibirden, su-i zândan, kıskançlık ve gıybetten, aklını ve iradesini kullanarak ahiretini mahvedecek bu türlü günahlardan uzak dursalar.. 
         
Dehrin hadiseleri karşısında ye’se düşmeden, imanımızı, aşk ve şevkimizi, ümit ve aksiyonumuzu artırıcı amellerle ve ilimlerle meşgul olsak.. Yoksa  dünyanın fani şeylerine gönül kaptırma, kalben ve ruhen ölüm emaresinden başka bir şey değildir.

Efendimiz (sav), dünyadan nasıl gidilmesi gerekiyorsa öyle gittiği gibi, ümmetinin de öyle gidebilmesi için bir ömür boyu çırpınmış ve rehberlik yapmıştır. Bizler, öyle bir hayat yaşamalıyız  ki,  dünyada ve ahirette pişman olacağımız bir işi yapmayalım, nedamet duyup  ‘eyvah’ diyeceğimiz  günahlardan uzak durmaya çalışalım.

[Mehmet Ali Şengül] 3.4.2017 [Samanyolu Haber]
masengul@samanyoluhaber.com

Kader ağlarını örüyor, her yol Saraydaki Şahsa çıkıyor [Faruk Mercan]

28 Mart günü, dünyanın önde gelen yayın organları iki ayrı çok önemli flaş haberi duyurdu. İki haberin başrolünde de, Saraydaki Şahıs vardı.

Birinci haber, Ürdün Kral'ı Abdullah'ın sözleriydi. Ürdün Kralı, “Batı ülkelerine teröristleri Erdoğan gönderiyor. Bu; Türkiye siyasetinin bir parçası...” diyordu. Bu açıklamayı, bazı Amerikan Kongre üyeleri ile yaptığı görüşmede yapmıştı.

Haberin zamanlaması çok manidar. Londra'daki son terör saldırısından altı gün sonra...

Mesaj çok açık... Amerika ve Avrupa Birliği, Saraydaki Şahsın terör odaklarıyla ilişkisini biliyor.

Ne demişti Saraydaki şahıs tam da Londra saldırısının meydana geldiği gün: “Avrupalılar artık sokakta güvenli bir şekilde yürüyemeyecek...”

Esad'ı devirmek sevdasıyla Suriye'ye tırlarla gönderdiği tonlarca silah, kışkırttığı Suriyelilerin yaşadıkları insanlık dramı... Bu kadar ahın yerde kalmasına Allah rıza göstermez. Suriye olayının başkışkırtıcısı olan Saraydaki Şahsın bu kirli dosyası, er ya da geç açılacak...

İkinci haber, Halk Bankası Genel Müdür Yardımcısı'nın Amerika'da tutuklanması ve Rıza Sarraf'ın bir yıldır tutuklu bulunduğu hapishaneye konulmasıydı. Böylece 17 Aralık dosyasının işadamı ayağından sonra bürokrat ayağı tutuklanmış oldu. Geriye kaldı siyasi ayak...

Saraydaki Şahsın, 2013'ten beri Rıza Sarraf ile ilgili söylediklerini yanyana getirin, siyasi ayağın kime uzanacağını göreceksiniz. “Rıza bizim vatandaşımız, suçsuz yere tutuklandı. Bu işin arkasında Cemaat var. Onu tutuklayan hakimi ve savcıyı yedirip içirmişler” diyor.

Peki Rıza ve Halk Bankası Genel Müdür Yardımcısı'nı tutuklayan FBI'ın dosyasında ne var? Rıza'nın Saraydaki şahsın eşine ve oğluna bağış adı altında verdiği milyon dolar....

Halk Bankası Genel Müdürü Yardımcısı, 23 mart günü Amerika'ya giriyor. Beş gün sonra, Türkiye'ye dönerken hava alanında tutuklanıyor.

Bu arada çok enteresan bir şey oluyor. Amerika'da güvenlik ve istihbarat kaynaklarına yakın bir isim olan Michael Rubin, 23 Mart günü şöyle bir tweet atıyor:

“Acaba Erdoğan, çaldığı paraları nerelerde sakladığını bilmediğimizi mi zannediyor?”

Zamanlama yine çok manidar... Bu tweet mesajından beş gün sonra Halk Bankası yöneticisi tutuklanıyor.

Mesaj yine çok açık: “Rıza'nın patronu sensin. Katar'a, Malezya'ya, Rusya'ya kaçırdığın paraları biliyoruz...” diyor FBI, Saraydaki Şahsa...

Haberlere devam edelim.

Almanya medyası, Alman istihbaratının Saraydaki Şahsın adamlarıyla ilgili resmen casusluk soruşturması başlattığını duyurdu. Saraydaki Şahsın Almanya ile birlikte 35 ülkede casusluk ağı kurduğunu belirterek...

Saygın dış politika dergisi Foreign Policy'nin haberindeki ifade manidar: “İmamlardar oluşan casus ordusu...”

Almanya'yı tehdit etmesinin ağır bedelini ödüyor şimdi Saraydaki Şahıs... Almanya'nın casus imamları enseleyeceğini anlayınca güya Alman gazeteci Deniz Yücel'i casusluk suçundan tutuklatıp Almanya'ya şantaj yapacaktı.

Cevabını aldı.

Almanya Dışişleri Bakanı, “Deniz Yücel kirli bir kampanyanın piyonu...” dedi.

Çaresi yok. Casus imamları yakalandı. Almanya, şantaja boyun eğmedi.

Yönettiği milyar dolarlık kara para havuzunu artık dünya delilleriyle biliyor.

Bir mafya devletine dönüştürdüğü Türkiye'de işlediği suçları sınır ötesine taşırdığı, her ülkede birer birer kayıtlara giriyor.

Orta Doğu'da, Halife olmak ve Esad'ı devirmek sevdasıyla silahlandırdığı grupları Türkiye'de çıkarları için kullandığı gibi, bu silahlı gruplara Türkiye dışında iş yaptırmaya başladığı kayıtlara giriyor.

Bunlar, uluslararası hukuk açısından çok ağır suçlar... Harabeye çevirdiği Türkiye'nin tek hakimi olma hırsıyla işlediği ağır suçlar...

Alman Der Spiegel dergisi, bir zamanlar Anadolu Kaplanları ile anılan Kayseri'nin artık bir hayalet şehre dönüştüğünü yazıyor. Boydaklar ile birlikte sadece Kayseri'de hapishaneye konulan ve mallarına el konulan işadamlarının sayısı 60...

Hapishanelerde binlerce insan... Kadınlara bile işkence yapacak kadar canavarlaşmış İslamcı bir Nazi Rejimi...

Bugüne kadar en büyük zararı Türkiye'ye verdi, ama artık dünyaya da zarar veriyor.

Ve bütün bu gelişmeler şunu gösteriyor:

“Kader ağlarını örüyor ve her yol Saraydaki Şahsa çıkıyor...”

Bu ağır suç dosyalarıyla daha ne kadar gidebilir? Bekleyelim, görelim...

[Faruk Mercan] 3.4.2017 [Samanyolu Haber]

Sızıntı'dan Çağlayan'a [Abdullah Aymaz]

Yaklaşık 40 yıl önce büyük bir ümit ve azimle Sızıntı dergisi  “Sıza sıza göl olur / Akar akar yol olur / Yaradan dileyince /  Az; çoklardan bol olur” diye dua gibi güzel bir temenni ile başlamıştı. Bu arzuhal kabul edildi ki, şimdi artık Sızıntı, ummanlar dolduran bir “Çağlayan” oldu. Yani bundan sonra, artık  Çağlayan… 

Yine M. Fethullah Gülen Hocaefendinin “Bir Küsuf Daha Sona Ererken” yazısı ile ilk sayısı başladı. İnşaallah daha sonraki sayılarda “Işık Yolcuları Hak Yoluna” ve “Adanmış Ruhlar” başyazıları ile çağlayacak… 

Gerçi hasedinden çatlayanlar, onu ve onunla beraber diğer hayat Kaynaklarını, kıyımcılara teslim ettiler. Onları bir mezara koyar gibi toprağın altına gömüp üzerlerine bir daha meydana çıkmasınlar diye âdeta dev gibi kayaları yığdılar. Halbuki o hasetli paslı kalpler, ne kadar katılaşırsa katılaşsınlar, hatta taş kesilseler, hatta ve hatta taştan daha da sert hale gelseler; gömdükleri Kaynağın üzerine koydukları taş ve kayalar inşallah zamanı gelince, birer birer yarılacak, hatta çatır çatır çatlayacak da içlerinden fışkırıp faşıldayarak çeşit çeşit Çağlayanlar, Niller, Fıratlar, Dicleler, Niyagaralar ve Amazonlar zuhur edecek… Bunları Cenab-ı Hakkın engin rahmetinden bekliyoruz…

Maalesef seneler  önce,  Sızıntı dergisinin lise ve üniversitelerdeki hikmetli hizmetlerinin kıymetini takdir edemeyen bazı hasta ve hasetli kafalar, hem de bazı İmam-Hatip Okullarının önlerinde, o zarif dergiyi, nobran elleriyle yırtıp parçalayarak, “Açıkca Allah’tan, Kur’an’dan, Peygamberden bahsetmeyen arıdan, örümcekten, sinekten, böcekten bahseden dergi!..” diyerek haykırmışlardır… (Halbuki bu itirazın sahipleri, bilmezler mi ki, Kur’an-ı Kerim sinekten de, arıdan da, örümcekten de bahsetmektedir. Hatta Nahl (Arı)  Neml (Karınca) ve  Ankebût (Örümcek) isimlerinde Kur’an Sureleri vardır. 

Şimdi de, hasetleri imanlarının önüne geçmiş olan bu güruh, imtihan için, belki de bir mekr-i İlahî olarak kendilerine verilen devlet imkânları ile, hak ve adâlet üzere hizmet edebilecekken, maalesef, cüretkar haksızlıklara, zulümlere hatta cinayetlere girişmekten çekinmemektedirler. Verilen bu fırsatların vakti dolup, acı gerçeklerle karşılaşacaklarında şüphe yok… Dünyada değilse, âhirette… Allah sonlarını nasıl takdir etmiştir elbette bilemeyiz. İnşallah, feci bir akıbete uğramadan yanlışlarından döner, tevbe-istiğfar eder, hak sahiplerinden özür diler ve helâllik alırlar… Hiç kimsenin ebedî bedbaht olmasını istemeyiz…

Biz yine Sızıntı’ya dönelim… Gerçekten bu dergi pek çok cihetten, çok değerli bir ansiklopedi gibiydi. Samanyolu TV’de 1995’lerde yaptığımız Kur’an ve İlim programlarında, en mühim kaynaklarımızdan birisi Sızıntı idi. Hatta bir programda Süleyman Aleyhisselama talim edilen “mantıka’t-tayr” üzerinde duruyorduk. Mantıka’t-tayr, nutuk mânası  itibariyle “kuş dili” mânasına gelmektedir. 

Merhum Elmalılı Hamdi Yazır bunun yanında “kuş mantığı” yani uçma mantığına ve tekniğine de bir işarette bulunarak, sabahleyin bir aylık yolun akşamüzeri dönerken bir  aylık yolu- emrine âmâde kılınan hava ile uçarak kat eden Hz. Süleyman Aleyhisselamın bir günde iki aylık yol kat ettiğini hatırlatarak, öğretilen bu mantıka’t-tayrın  bu cihetine de dikkat çekmektedir.

İşte bir programda bunlar üzerinde duruyorduk. İstanbul Üniversitesinin değerli profesörleri, kuş ve böcek uzmanlarından ona yakın hocamız da hazır bulunuyordu. Herkes kendi sahası ile ilgili güzel izahlarda bulundu. Aramızda İzmir’den, doktorasını kurbağalar üzerine yapmış olan Prof. Dr. İrfan Yılmaz Bey de, bu Kur’an ifadesi üzerine bir saatten fazla ayrıntılı bilgiler verdi. Hepimiz de ilgiyle kendisini dinledik. Programdan sonra hayretimi gizleyemeyerek, “İrfan Bey, aslında siz bir kurbağa uzmanısınız ama, kuşların uçma şekilleri ve teknikleriyle ilgili bu kadar geniş ve teferruatlı bilgiyi hangi kaynaklardan topladınız?” diye sordum. Dedi ki: “Hepsini de Sızıntı dergisinin yazılarından derledim. Biliyorsunuz ben, derginin edit heyetindeyim. Onun için bütün yazıları baştan sona hem de birkaç defa okuyorum, böylece hafızama iyice yerleşmiş oluyorlar.” 

İnşallah bundan sonra Çağlayan aynı hizmetleri hatta daha da fazlasını okuyucularına takdim eder. 

[Abdullah Aymaz] 3.4.2017 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com

Sebahattin Ali'den esir gazetecilere [Ali Emir Pakkan]

21 gazeteci için tahliye kararı verilmişti! 8 aylık esaret bitecekti! Aileler, akşam saatlerinde Silivri'nin yolunu tuttu! Çocuklar babalarına kavuşacaktı! Ancak tetikçiler araya girdi, mahkemeye tehditler yağdırıldı! Gece yarısı hapishanenin önünden bir çığlık yükseldi; "Neler oluyor? Yardım edin! Bir bilgisi olan var mı?" Yazar Murat Aksoy'un eşinin yardım edin, çağrısı cevapsız kaldı! Karar değişmiş, sabah tahliye edilenler cezaevinden çıkarken tekrar gözaltına alınmıştı! Dünyanın gözü önünde bir linç gösterisiydi bu! Şehriban Aksoy ve baba özlemi ile yanıp tutuşan küçük Zehra Duru Aksoy ile bütün mazlum yakınları boyunlarını büküp evlerine döndüler!

2017, AKP Türkiyesi'ndeki bu korkunç hukuk cinayeti beni Tek Parti dönemindeki başka bir cinayete götürdü. 2 Nisan 1948'de Bulgaristan sınırında cesedi bulunan Sabahattin Ali ve küçük kızı Filiz Ali de benzer acılar yaşamıştı!

Ünlü yazar, Tek adam döneminde; "Hain" diye damgalanmıştı! Artık ona su bile yoktu! Kitapları yasaklanmış, işsiz kalmıştı. Cezaevine girip bir afla çıkmıştı. Ama hakkında yeni davalar açıldı, "Benimle çok uğraşıyorlar" diyordu!  En verimli yaşlarındaydı. Tutuklama kararı çıkınca cezaevine tekrar girmek istemedi! Bir plan yaptı; yurtdışına çıkacak, ailesini de yanına alıp özgürce yaşayacaktı!

Ancak milli emniyet peşindeydi! O'nu Bulgaristan sınırına götürecek kişiye "yolda infaz et" emri verildi! Eşine son mektubunu yazdı, ölüme yürüdüğünü bilmiyordu! Sınırda kahpece arkadan vuruldu. 5, 6 ay sonra cesedi bulundu! Evine ateş düşmüştü.

Kemiklerini ailesine göstermediler. Hacizli diye özel eşyalarını da vermediler. Polis, ailenin de peşindeydi! Korkudan kimse kapılarını çalamadı! Küçük kızı Filiz, "Benim babam Sabahattin Ali'dir" diyemedi. Anne Aliye Hanım, dikiş nakışla kızını okutabildi.

Katil, eski astsubay (Ali Ertekin), zavallı bir tetikçiydi. Milli istihbarata çalıştığı açığa çıktı. Sultanahmet Cezaevi'nde yatan solcularla ahbaplık kurması için hapishaneye sokulduğunu belirtti. Milli duyguları kabarmış, cinayeti işlemişti!  Mahkeme, gizli bir celsede MİT mensuplarını dinledi. Kararını verdi! Katil bir süre yattı, afla çıktı. Cinayetin üzeri örtüldü. Sonradan, bir istihbarat müdürü, Filiz Ali'ye, "babanın öldürülmesini engelleyemedik" diyecekti! Ünlü yazarın öldürüleceği önceden biliniyordu. (Hrant Dink cinayeti ile benzerlikler çok şaşırtıcı değil mi? )

Tam 45 yıl babasının öldüğüne inanmadı Filiz Ali. Nihayet, Kırklareli'ye gitti! Babasının cesedini bulan çoban ile konuştu. Dere yatağının yakınındaki düzlükte arkasını Istıranca Ormanlarına dayamış bir kayanın üzerine, bir mermer parçası gömdü ve mermerin üstüne babasının şu dizelerini yazdı: "Başım dağ / Saçlarım kardır / Benim meskenim dağlardır."  

Prof. Filiz Ali, duygularını şöyle anlatacaktı: 

“Babamın sözünü tuttum ve uzun zaman hiç üzülmemiş gibi yaptım. Yıllar boyu onun öldüğüne inanmadım. Geri gelecek diye bekledim. Kalabalıklarda ona benzettim insanları, yabancı ülkelerde beyaz saçlı, kısa boylu, tombulca adamları takip ettim, odur diye. Rüyalarıma girdi sık sık, hiç konuşmadan, gözlerini hafif kısarak, gülümseyerek baktı bana rüyalarımda, ben hep peşinden koşup onu yakalamak istedim ama hiç başaramadım. Babam için uzun yıllar hiç gözyaşı dökmedim, çünkü o ‘Filiz hiç üzülmesin’ demişti.”

Şimdilerde herkes Sabahattin Ali'ye mersiyeler yazıyor. Kuyucaklı Yusuf, Kürk Mantolu Madonna ve İçimizdeki Şeytan romanları baskı rekorları kırıyor. Değirmen, Kağnı, Ses, Yeni Dünya ve Sırça Köşk öyküleri derslerde okutuluyor. Sayısız şiiri bestelendi ve dillerden düşmüyor! Bunların içinde büyük yazar ve şaire, "hain" diyenler de var! Ne iki yüzlülük değil mi? 

Diğer yandan yeni bir tek parti dönemine doğru dolu dizgin gidiliyor! 200'e yakın gazeteci ve yazar delilsiz, iddianamesiz cezaevlerinde! Bir o kadarı hakkında davalar açılmış! Tetikçiler, sanal alemde, yargısız infazlar yapıyor! Ali Ertekinlerin yerini başkaları almış! Sınırda değil mahkeme salonları, cezaevi önlerinde linç ayinleri düzenleniyor!

Daha ne zamana kadar sürecek bu zulüm ve iki yüzlülük? Tetikçilerinizi sokaklardan hiç toplamayacak mısınız? Tek adamın peşine takılan koca koca kurumlar, hukukçular, barolar yarın nasıl hesap vereceksiniz? Cezaevlerinde yaşananlar kitaplara, belgesellere konu olmayacak mı?  Nasıl bakacaksınız insanların yüzüne? Küçük Zehra'nın şu satırlarından hiç mi utanmayacaksınız?

KARNE
Aldım karnemi
Büyük bir sevinçle
Gösteremedim canım babama
Çok çalıştım
Başarım yüksek olsun diye
Ama boşuna
Gösteremedim canım babama

Olsun üzülme
Belki bir dahaki sefere
Yine aynı başarıyla
El ele tutuşup
Kutlayacağız canım babamla

[Ali Emir Pakkan] 3.4.2017 [Samanyolu Haber]
Aliemirpakkan@gmail.com
Twitter @AliEmirPakkan
             @TYolculuk

‘Düşman Ceza Hukuku’: Adaletten ne kadar uzaklaştık? [Konuk-Yazar: Çağrı Gümüşer]

Düşman Ceza Hukuku Teorisi, Alman Ceza Hukukçusu Prof. Dr. Günther Jakobs tarafından, 1980’li yıllarda geliştirilmiştir. Jakops’a göre vatandaş ceza hukukunun yanında bir de düşman ceza hukuku uygulaması gerekli ve zorunludur.

Jakops teorisini kısaca şu şekilde açıklar: “Düşman, yani terörist prensip olarak ve aktif bir şekilde hukuk düzenine karşıdır ve düzenin rakibidir. Devletle iletişime giren, hak ve yetkilere sahip olan vatandaşın yerine tehlikeli ve tehlikeli olduğu için de kendisiyle savaşılan birey geçmektedir. Bu bireye karşı her şeyden önce çok etkili hareket edilmeli ve mümkün olduğunca çok önceden onun yolları kesilmelidir.”

Jakobs, “failin devlet tarafından vatandaş olarak değil, bilakis düşman olarak algılandığını ve muamele gördüğünü, Devletin, faili özel hayatına saygı duyulması gereken bir vatandaş olarak değil, tehlike kaynağı olarak görüp karşılık vermekte olduğunu” ileri sürer. Ona göre düşman ceza hukuku, savaştır. Bu savaşın bütünlüğü ve etkisi, düşmandan beklenen kötülüğe bağlıdır. Jakobs, bu söylediklerinin etik olmadığını ve politik açıdan doğru olmadığını da itiraf etmektedir.

Düşman Ceza Hukuku, bakışını gelecekteki fiillere yöneltmektedir. Toplumun tehlikeli failden korunma ihtiyacını bu şekilde sağlamaya çalışır. Bu amacı gerçekleştirmek için failin “kişi”, yani “vatandaş” olmaktan çıkarılması gerekir. “Kişi” olmaktan çıkarılacak kişiler kimlerdir? Bunlar, “vatan haini” ve “terörist” kabul edilen kişiler… Tüm bunlar “düşman” tanımının içine dâhil edilerek normal hukuk düzeninin dışına çıkarılırlar…

Düşman kabul edilen fail ile ilgili “şüphe” çok önemlidir. Şüphe “delilin” yerini almaktadır. Düşman kabul edilen fail, “şüpheliliği” oranında bertaraf edilmelidir. Teoriye göre, “Şüpheleniyorum o halde en ağır ceza ile cezalandırıyorum!” anlayışı egemen olmalıdır…

Düşman ceza hukukunda, “masumiyet karinesi”, “şüpheden sanık yararlanır ilkesi”, “savunma hakkı”, “tabii hakim ilkesi”, “yargı bağımsızlığı”, “suç ve cezanın şahsiliği”, “delillerin yasallığı”, “silahların eşitliği” gibi ilkeler askıya alınabilir.

Fail “vatandaş” ise, ceza hukukundan ve hukuk devleti ilkelerinden yararlanır. Fail “düşman” ise ceza hukuku ilkeleri askıya alınarak izole edilir, etkisiz hale getirilir ve ağır cezalar ile yok edilmeye çalışılır.  

Düşman Ceza Hukuku teorisine çok ciddi eleştiriler getirildi, özellikle meşruiyet sorununa yönelik tartışmalar halen devam etmektedir.

***

Bizim durumumuza bakacak olursak; T.C. Anayasası’nın 2. maddesine göre “Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir.”

Düşman ceza hukukunun kabul ettiği ve düşmandan bahsederken kullandığı “istenmeyen kişiler“, “hainler“ ,”ihanet içinde olanlar”  ya da “FETÖ” gibi metaforlar, elbette hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmayacaktır.

Düşman ceza hukuku ile anayasa hukukunun başta “hukuk devleti”, “kanun önünde eşitlik” ilkeleri olmak üzere ile birçok ilkesi ihlal edilmiş, bütün bu ilkelerin de üstünde olan “insan onurunun dokunulmazlığı” ilkesi de tamamen ortadan kaldırılmış olacaktır…

Ceza hukukunu ve dolayısı ile hukuk devletini ortadan kaldıran, hukuk devleti yerine “kaba kuvvet” ile “faşist bir toplum düzenine” yönelen konseptin hukuken geçerli bir meşruiyeti bulunmayacağı açıktır.

Anayasal düzenin kabul ettiği “hukuk devleti” ilkesinin, düşman ceza hukuku uygulamaları ile ortadan kaldırma çabaları, Anayasaya aykırılık oluşturmasının ötesinde hiç şüphesiz Anayasayı ortadan kaldırmaya yönelik bir suç tanımı içinde de değerlendirilebilecektir.

***

Kendisine “Hizmet Hareketi” adını veren, bunun yanında “Gülen Hareketi”, “Gülen Cemaati” olarak da isimlendirilen yapı; Fethullah Gülen’ in görüş ve öğretileri çerçevesinde faaliyet gösteren kendine özgü bir “sivil toplum örgütü” olarak tanımlanabilir. En az 40 yıldır eğitim, kültür, sağlık, yardım kuruluşları gibi alanlarda bir takım çalışmalar yürütmüş, yasalar çerçevesinde kurulmuş olan Eğitim Kurumu, Şirket, Dernek, Vakıf gibi tüzel kişilikler altında örgütlenmiştir.

17/25 Aralık öncesi; Gülen Hareketinin, tıpkı diğer “cemaat” yapılanmaları gibi, kendine özgü “sivil toplum örgütü” yapısı devlet organları ve özellikle AKP iktidarı tarafından kabul edilmiş, hatta birçok faaliyeti hükümet üyeleri tarafından desteklenmiştir. Bu durum yadsınamaz bir gerçek olarak karşımıza çıkmaktadır. Erdoğan’ ın “ne istediler de vermedik” açıklaması bu gerçeğin dile getirilmesinden ibarettir.

17/25 Aralık’tan sonra yaşanan süreçte; iktidar partisine mensup bir kısım hükümet üyelerinin isimlerinin geçmiş olduğu yolsuzluk soruşturmalarının, Gülen Hareketine sempati duyan kişiler tarafından yürütüldüğü ileri sürüldü. O güne kadar faaliyetlerinde her hangi bir hukuka aykırılık görülmeyen Gülen Hareketi, aşama aşama “ötekileştirilerek”, hükümet emrindeki “Devlet olanakları” ve “medya gücü kullanılmak sureti ile, “şüpheli”, “tehlikeli”, “düşman” gösterilerek “terörist bir yapı” olarak ilan edildi.

15 Temmuz darbe girişiminden sonra; henüz olayın ne olduğunun bile anlaşılmadığı ilk saatlerden itibaren Gülen Hareketi sorumlu tutuldu. Gülen hareketi içinde yer almış, gönül vermiş, sempati duymuş, faaliyetlerine katılmış ancak darbe girişimi ile uzaktan yakından ilgisi olmayan kişilere karşı “düşman ceza hukuku uygulamaları” zirveye taşınmıştır. Gülen hareketi içinde olduğundan “şüphelenilen” yüz binden fazla kamu görevlisinin görevine son verilmiş, adli soruşturmalar başlatılmış, bir çoğu tutuklanmıştır.

40 yıldır tüm faaliyetleri bilinen, devletin denetimi ve gözetimi altında çalışma yürüten, Devletin birçok kademesince yurt içi-yurt dışı faaliyetleri desteklenen bir “cemaatin” normal hukuk devletinde bir günde “terörist bir yapı” ilan edilebilmesi mümkün değildir.

Erdoğan’ın  “Şu andaki süreç içerisinde normal zamanlarda yapamayacağımız birçok şeyi hamdolsun yapabilme imkanına, gücüne sahip olduk.” açıklaması da bu gerçeği ifade etmektedir. 17/25 Aralıktan sonra başlayan, aşama aşama dozu artırılarak 15 Temmuz Darbe Girişiminden sonra zirveye taşınan “Düşman Ceza Hukuku” uygulamaları ile Gülen Hareketi içinde yer almış, destek vermiş, öğretilerini benimsemiş, sempati duymuş kişiler, hatta bu hareket içinde yer almayan, yer aldığı konusunda kuşku duyulan kişiler “tehlikeli” kabul edilerek, “şüpheli failler” yapılarak “düşman” ilan edilmiş, düşman ceza hukukunun süjesi haline getirilmişlerdir. Bu kişilere karşı “Hain”, “ihanet içinde”, “FETÖ’cü” gibi metaforlar kullanılmıştır. Normal ceza hukukunda ilkeleri uygulanmamış, “masumiyet karinesi” ihlal edilmiştir. Bu kişilere karşı vatandaş ceza hukukunun uygulandığından söz edilemez.

Uygulamanın somut örnekleri çok aslında. Bir kısım gazetecilerin yargılandığı davada Mahkemenin tahliye kararından sonra yaşananlar ibretlik. Olayın özeti belki de…

Tahliye kararı veren mahkemenin “millete ihanet içinde” olduğunun ilanı ve ardından CMK’ya aykırı olarak, gazetecilerin yeniden tutuklanmaları veya gözaltına alınmaları… Sözün bittiği yer dedikleri bu olsa gerek.

Yine de son söz olarak söyleyelim; toplumun bir kesimine karşı uygulanan “düşman ceza hukuku”, hukuk devletini ortadan kaldıracaktır.  Düşman ceza hukuku uygulamalarının getireceği faşist toplum düzeninde kendilerini, şimdilik, “ayrıcalıklı vatandaş” görenlerin hukuki güvenlikleri de heran ihlal edilmeye başlanabilir. Vatandaşın farkında olmaması tehlikenin büyüklüğünü ortadan kaldırmaz.

Artık yeter! Hukuk Devletine geri dönmeliyiz. Herkes için…

[Çağrı Gümüşer] 3.4.2017 [TR724]

‘Özgürlük fedaisi’ Erdoğan ve Diyarbakır [Haber-Yorum: Erman Yalaz]

Utanmaya yüzü olmayınca insan her ağzına geleni söylüyor. TBMM’yi feshedip, parlamenter sistemi ortadan kaldırmak ve bütün gücü tek elde toplamak için yapılan Anayasa değişikliği referandumunda evet oyu istemeye Diyarbakır’a giden Tayyip Erdoğan diyor bunu; ‘Özgürlük fedaisiyim’ diye bağrıyor meydanda halka konuşurken. Türkiye’nin, Diyarbakırlı’nın, bölgenin insanıyla ve dünyanın aklıyla dalga geçer gibi. ‘Bize söyleyecek sözü olan, derdi olan herkesle konuşmaya hazırız. Tek bir şartımız var; kimsenin elinde silah olmayacak’ diye ekliyor.

Silahlılarla masaya oturan, çözüm siyaset diyen Kürt milletvekillerinin hapse girmesinin, belediyelere kayyım atanmasının talimatlarını veren kişi.  Trabzon’da Ankara’da şehit asker ve polis tabutlarına yaslanıp oy isteyen söylüyor bunu.

Nasıl bir manzara var peki Diyarbakır’da?

2014’te Diyarbakır’da yüzde 55’inden fazlasının oyu ile büyükşehir belediye başkanı seçilmiş Gültan Kışanak hapiste. Eş Başkanı Fırat Anlı da. Aynı sene yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Erdoğan’ın oyu yüzde 51’di unutmayalım.

Belediyeyi kayyım yönetiyor aylardır. Dağa paralar gitmiş. Kandil gücünü belediyelerden alıyormuş. Doğru mu bilmiyoruz. Doğruysa buna 5 senedir göz yumanlar da konuşanlar.

15 Temmuz darbe girişimini bahane edip, Güneydoğu’daki belediyeler başta olmak üzere her yeri kayyım atadılar. 3’ü büyükşehir, 7’si il, 64’ü ilçe ve 9’u belde belediyesi olmak üzere 83 belediyeye Erdoğan ve Soylu’nun talimatlandırdığı kayyımlar yönetiyor… Belediye başkanları, Meclis üyeleri hapiste…

Bölgeden yüzde 70’lerin üzerinde oy alarak seçilmiş HDP milletvekilleri mahpushanelerde. Dokunulmazlıklar kaldırılmış. Yolsuzluk yapanlara, onları koruyup kollayanlara değil, önce Kürt milletvekillerine uzanmış soruşturmalar.

HDP Lideri Selahattin Demirtaş, eş başkan Figen Yüksekdağ ve milletvekilleri tutuklu. Mitinglerde değil duruşma salonlarında savunma yapıyor seçilmiş vekiller. 25 şehirde 105’ten fazla duruşmaya katılmışlar, meramlarını orada anlatabiliyorlar.

HDP’nin referandum şarkısı ‘Bejin Na’ yasaklanmış. Şırnak ve Van’dan sonra yasak Erdoğan şehre gelmeden bir gün önce Diyarbakır Valiliği eliyle tebliğ ediliyor.

Kürtçe yayın yapan televizyonlar, radyolar, gazeteler kapatılmış.

Onu izlemeye gelecek gazeteciler de hapiste. Tutuklu 200 gazeteciden 50’ye yakını Kürtçe ve bölgede yayın yapan yayın kuruluşlarının çalışanları. Devletin Kürtçe yayın yapan TRT Şeş’in eski koordinatörü ve yayıncıları da var. Zaman Kürdi Yayın Editörü, Dicle Haber Ajansı’nın muhabirleri, Azadiya Welat gazetesinin dağıtıcıları da…

Kürt meselesi yine ‘yıkarak’ çözülüyor!

Konuşma yaptığı meydanın yanı başında gerçek bir barış elçisi, Tahir Elçi bir faili meçhule kurban gitmiş. Aylar yıllar geçmiş, failleri yok. Bir gün önce İstanbul hakimlerine tutuklayın talimatı verilmiş, bir gün sonra Sur’un yanı başında infaz edilmiş gerçek barış elçilerini unuttuk mu yani?

Sur yerle bir olmuş. Önceki başbakanın ‘Toledo yapacağız’ dediği Sur’un içinde kepçeler, greyderler yıkıma devam ediyor. Sıkılmadan mağdur vatandaşlardan evlerini yıkan kepçeler için yıkım parası isteyen Çevre Bakanlığımız var.

BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliği’nin hazırladığı rapora göre 18 ayda  bölgedeki çatışmalarda 800’ü güvenlik görevlisi 2 bin kişi hayatını kaybetmiş.

Sadece Diyarbakır mı? Cizre, Şırnak, Hakkari, Siirt… İl il  ilçe ilçe bombalarla, tanklarla, terör örgütü ve devletin güvenlik güçleri eliyle imha edilmiş evler, hayatlar.. 400 binden fazla insan evinden, yurdundan edilmiş.

Neden? Ne zaman başlamış yıkım? Mart 2015’te Selahattin Demirtaş ve HDP’nin Erdoğan’a ‘Seni başkan yaptırtmayacağız’ çıkışından sonra.

Kandil’le, İmralı’daki Abdullah Öcalan’la görüşen, ‘çözüm süreci’ adıyla her şeyi uhdesine alan ve kontrolünde yürüten Erdoğan’a hayır dendiği zaman. Masalar yıkılmış, silahlar çekilmiş, kan akıtılmış oluk oluk; günlerce, aylarca…

10 yaşındaki Cemilesi’nin ‘belki yaşıyordur diye bağrına basan’ ölmüş bedenini dondurucu da saklamak zorunda kalıp toprağa veremeyen Emine Anaların acıları var bir de..

Ardında Hamile eşi Yağmur ve 3 yaşındaki oğlu Yusuf’u bırakan şehit polis Salih Yağmur ve nicesi aynı acıyı yaşayan şehit yakınları, ana babaları var. Annesine ‘Babama gitmek istiyorum’ diye ağlayan Yusuf aklında mı bu barış fedailerinin?

Ya devletin kaymakamını katleden zihniyet! Derik Kaymakamı Muhammet Fatih Safitürk’e posta görünümlü bomba göndererek şehit eden organizasyondaki AKP’li Tahsin E.’ler ne çabuk unutuldu?

Diyarbakır’da  etten duvarlar içinde ‘özgürlük fedaisiyim’ demekle olmuyor. Hukuku, demokrasiyi, ifade ve inanç özgürlüğünü ortadan kaldıran otoriter bir yönetimi istemiyoruz, dediğim dedik bir tek adama ülkeyi teslim etmemizi istiyorlar, sözlerini bile söyletmiyorlar sokaklarda. Ülke genelinde gözaltına alınmış ve tutuklanmış yüzlerce hayırcı seçmen var. Her partiden, her görüşten.

Hayır diyenler, çukur, hain, terörist… Bunca kan ve gözyaşının ardındaki siyasi muhterisler ve tek adam, özgürlük fedaisi öyle mi? Sandığı görünce, oy istemeye gelince barış diyen bir zihniyet. Kalsın böyle fedai, fedailik…! Bize hukuk ve demokrasi yeter.

[Erman Yalaz] 3.4.2017 [TR724]

Hepimiz Volkan Şen’iz! [Vehbi Şahin]

Karabük-Fenerbahçe maçı…

Dakika 57…

Maçta henüz gol yok…

Oyuna Volkan Şen giriyor.

Fenerbahçe Teknik Direktörü Advocaat’ın amacı dar alana sıkışan oyunu açmak…

Volkan Şen için saha da zemin de top oynamaya müsait…

Neden?

Çok iyi bir kanat oyuncusu çünkü…

Hızı ve driplingi ile kolayca çalım atabiliyor, sırtı kaleye dönük oynarken harika dönüşlerle rakibini eksiltebiliyor.

Yani…

Tıkanan oyunlarda paslı kilidi açmak onun uzmanlık alanı denilebilir…

Belli ki Advocaat da bu özelliğinden yararlanmak için Volkan Şen’i sahaya sürüyor.


O BİR FENOMEN!

Sonra…

Sonrası bir Volkan Şen klasiği…

Her zamanki gibi kabiliyetini değil kurnazlığını konuşturuyor.

Ne yapıyor?

Kendisine yapılan müdahale sonrası yine yerde kıvranıyor.

Bir yandan da adelesini tutuyor.

Gözü de kulübede…

“Sakatlandım” der gibi bir bakış fırlatıyor.

Yaklaşık bir dakika yerde yatınca Hollandalı teknik direktör dayanamıyor futbolcusuna…

“Seninle mi uğraşacağım” deyip 10 dakika önce oyuna soktuğu Volkan Şen’i tekrar yedek kulübesine çekiyor.

Fenerbahçeli yıldız şaşkın şaşkın kenardaki teknik heyete bakıyor.

“Emin misiniz, bir yanlışlık yok değil mi” diyor vücut diliyle…

Advocaat hiç istifini bozmadan eliyle “Gel” işareti yapıyor.

Volkan Şen kızgın şekilde kenara geliyor.

Yedek kulübesinde başlıyor konuşmaya…

Teknik heyete bir şeyler söylüyor.

Sinirli olduğu her halinden belli…

Advocaat sakinleştirmeye çalışıyor ama Volkan Şen dinlemiyor bile…

Advocaat da baktı dinlemiyor kendisini…

“Çok da umrumda değil” dercesine hemen oyuncusuna sırtını dönüyor.

  
DOĞU İLE BATI FARKI

Maçtan sonra neden Volkan Şen’i oyundan aldığını şöyle izah ediyor ünlü teknik adam:

1) Volkan’ın koşarken dizinde sorun yaşadığını gördüm.

2) Topu süremiyordu.

3) Oyundan almam gerekiyordu, aldım.

4) Bu benim oyun için aldığım bir karar.

Son cümle önemli…

Advocaat haklı çıkıyor.

Volkan’ın yerine oyuna giren Musa Sow’un şutunu, ceza sahasında çok iyi stop eden Van Persie, usta golcü olduğunu gösteriyor.

Skoru, Fenerbahçe lehine 1-0 yapıyor.

Volkan Şen ve Advocaat arasında yaşananlar aslında bir mihenk taşı niteliğinde…

Batı ile Doğu arasındaki temel zihniyeti gösteriyor bize…

Volkan Şen tipik bir Asyalı…

Heyecanlı…

Agresif…

Duyguları her zaman aklının önünde…

Kabiliyetli ama yeteneğini hep rakip futbolcuları ve hakemleri kandırmak için kullanıyor.

Top sürerken mutlaka her üçüncü ya da dördüncü metrede, hem de ayağını yerden kaldırmadan, düşmeyi başarıyor.

  
ALDATMAYI MARİFET SANIYOR

Asıl özelliği de bu sırada ortaya çıkıyor.

Yeşil çimene düştüğü veya düşürüldüğü istisnasız her pozisyondan sonra hakeme ya dert yakınıyor ya da itiraz ediyor.

Sürekli düşmesi…

Düştüğü yerden uzun süre kalkmaması…

Her faul sonrası iki elini açıp itiraz etmesi…

Hakemleri aldatmayı marifet sanması…

Bütün bunlar Volkan Şen’i Volkan Şen yapan vazgeçilmez huylar artık…

Bir diğer karakteristik özelliği ise kafasını kaldırmadan topu sürmeye çalışması…

Halbuki futbol takım oyunu…

Topu, sahada dolaştırmak gerekiyor futbolcuları değil…

Tıpkı Barcelona’nın yaptığı gibi…

Ama Türkiye’de takım için değil tribünler için oynamak makbul maalesef…


HİÇ BÜYÜMEYEN ÇOCUK!

Bu nedenle yıldızlar genelde bencil oluyor.

Volkan da aldığı her topu çalım atmaya çalışırken eziyor mesela…

Kafasını kaldırmadan top sürüyor.

Eleştirilerden ise gram ders çıkarmıyor.

Hep o haklı diğerleri haksız çünkü.

Sürekli alkış ve iltifat bekliyor.

Hiç büyümeyen bir çocuk aslında…

Şımarık ve ne yaptığını bilmeyen bir çocuk…

Topla koşarken auta çıkması da…

Saçma sapan ortalar yapması da…

Şutları çok güzel olmasa da jeneriklik gollere imza atması da…

Hep bu özelliğinin bir sonucu…

Tribünler de teknik heyet de onun bu nadir güzelliklerine tav oluyorlar nedense hep…

Kısacası…

Gol sevinci yaşarken takım arkadaşı Hasan Ali ile çarpışıp sakatlanan ve uzun süre yerden kalkamayan bir futbolcu Volkan Şen…


HOLLANDALI YEMEDİ

Advocaat kimdir?

Türkiye’de yerden yere vurulsa da dünyaca ünlü Hollandalı bir teknik adam kendisi…

Tipik bir Batılı…

Duygularıyla değil aklıyla hareket ediyor.

Maçtan sonra yaptığı açıklamalar onun tam da bu yönüne ışık tutuyor zaten.

Bence üzerinde durmaya değer Volkan Şen’le ilgili yaptığı kısa değerlendirme…

Diyor ki…

1) Volkan Şen’e maç sonu açıklama yaptım ama beni dinlemek istemedi. Ona kalmış bir durum. Benim umrumda değil.

2) Futbolcular sinirlenebilir, kızgın olabilir, ama gerçekçi olmalıyız.

3) Maç kazanmak için buradayız, futbolcular için değil.

4) Futbolcularla iyi arkadaşlık kurmak için burada değilim.

Adam sonuna kadar haklı…

Ama bu ifadeleri Volkan Şen’in de bizim de anlamamız mümkün değil.

Mantığımıza ters çünkü…


BAŞKASININ EMEĞİNE GÖZ DİKMEK

Hollandalı ne demek istiyor peki?

Her şeyden önce meseleye duygusal yaklaşmıyor Advocaat…

Ortadaki yalın gerçeği gözümüzün içine sokuyor.

Volkan Şen ise aklını kiraya vermiş durumda…

Daha çok duygularıyla hareket ediyor.

Bunu da bir batılının kavraması çok zor elbette…

Neden zor?

Elindeki malzemeyle en iyi yemeği yapmaya çalışan bir aşçıdan ya da bir teknik direktörden veya futbolcudan olağanı değil, hep olağanüstü başarı bekler bu topraklarda yaşayanlar çünkü…

Batılı gibi düşünmez, onun gibi hareket etmez.

Ne yapar peki?

Çalışarak değil başkasının emeğini gasp ederek başarılı olmayı tercih eder.

Ucuz numaralarla insanları aldatmayı marifet sayar.

Takım arkadaşına da rekabet ettiği meslektaşına da menfaati yoksa asla saygı göstermez.

Kendini haklı göstermek için sürekli tribünlere oynar.

Tavır ve davranışlarına aklı değil duyguları yön verir.

ERDOĞAN NİYE NAZİ DEMİYOR ARTIK

Volkan Şen ile Advocaat arasında yaşananları alın Türkiye’yi 15 yıldır tek başına yöneten Erdoğan’ın izlediği siyasete uygulayın.

Arada fark olmadığını göreceksiniz.

Şu anda nasıl insanlar, haklı olduğu halde Advocaat’ı haksız, haksız olduğu halde Volkan Şen’i haklı görüyorsa; aynı şekilde milletin çoğu son Hollanda olayında Erdoğan’ı haklı Avrupa ülkelerini haksız görüyor.

Fakat onların göremediği nokta tam da Advocaat’ın baktığı yerde saklı işte…

Altı ay önce Musul’dan girip Halep’ten çıkmaktan söz eden Erdoğan vardı.

Ne oldu?

Sonuç hüsran, ama AKP seçmeni Erdoğan’ın Halep’i de Musul’u da fethettiğini sanıyor.

Bırak altı ayı…

Merkel uyardıktan sonra Nazi ve faşist lafını 10 gündür ağzına almayan bir Erdoğan var karşımızda…


ANLADIĞI DİLDEN KONUŞUNCA

Kim fark etti bu ayrıntıyı?

Hiç kimse…

Hollanda ve Almanya fatihi niye suskun acaba?

Esti, gürledi, tribünlere oynadı ama yine de yelkenleri indirmek zorunda kaldı.

Niçin?

Almanya, istihbarat başkanının ağzından “15 Temmuz’la ilgili bildiklerimi açıklarım” dedi de ondan…

Mesajı alan Erdoğan da bir anda sessizliğe gömüldü.

Böyledir bu işler.

Anladığı dilden konuşursan Erdoğan da susar Volkan Şen de…

Sözün özü…

Volkan Şen ve Recep Tayyip Erdoğan bizi bize anlatan tipik bir örnek…

Gündelik hayatımıza şöyle bir göz atarsak hepimiz birer Volkan Şen’iz öyle ya da böyle…

[Vehbi Şahin] 3.4.2017 [TR724]

Altın, gümüş, elmas ve 40 Haramiler [Veysel Ayhan]

Çok güzel bir kuyumcu mağazanız var. Elmas çeşitleri, altın galerileri, zümrüt koleksiyonları… Bir sabah geliyorsunuz ki mağazanıza haramiler-hırsızlar saldırmış. Tabela devrilmiş, duvarlar delinmiş, camları kırılmış. Cam tezgâhlar, kadife vitrinler, atlas çekmeceler… Tuz buz. Dünyanız yıkılıyor. Çünkü tüm sermayeniz bitmiş.

Sonra birden hayretle fark ediyorsunuz ki hırsızlar altın ve elmasları almamış. Tek bir mücevher hatta çeyrek altın bile kayıp değil. Sadece yıkım yapmışlar. Ne yaparsınız? Allah’a hamdeder, şükür secdesi yaparsınız.

DEĞERLİ OLAN YALNIZCA NEDİR?

Dünya ve dünya üstündeki malın mülkün Allah nazarında sinek kanadı kadar değeri yok. Bunu hadis-i şeriflerden öğreniyoruz.

Peki, dünya üzerinde ‘değerli’ ne var?

Dünya üzerinde değerli olan neler var?

Yeryüzünün en değerli emtiası hiç şüphesiz “iman”dır. Sonra “İla-yı kelimetullah niyet ve gayreti” ve “Allah’ın rızasına yönelik yapılmış ameller”.

Geri kalan her şey nisbi olarak boş. Hatta bomboş.

BREH! BREH! NE BİNA YAPTIK AMA…

Eğer ben Allah’ın değer vermediği şeylere değer atfedersem onlarla imtihan olurum. Dev binalar yapıp onların yamacına geçip ‘breh breh ne bina yaptık ama’ diyorsam bununla imtihan olurum.

‘Bir vakıf ve dernek kurduk ki eşi emsali yok.’ dediysem onunla imtihan olurum. ‘Bir mevkutemiz var ki neşri milyonlara baliğ.’ diye gururla gerinirsem, onunla imtihan olurum, başıma gelmeyen kalmaz.

Bu, şu demektir: Altın bilezikleri bırakıp kadife kumaşa meyletmişim demektir. Elmaslara ihtimam yerine kutusuna, ambalajına kendimi kaptırmışım demektir. Zümrütleri baş tacı yapacağıma cam çerçeve ile uğraşmışım demektir.

Sonra ne olur?

Allah beni seviyorsa dekor, mekân ve diğer teferruata ait eşyaya olan aşk ve muhabbetimle beni imtihan eder. Elimden alır.

Bir bakarım haramiler dükkânıma saldırmış, yakmış yıkmış, her şey gitmiş ama altın değerinde olan imanım benimle. O zaman olanların hiçbir önemi yok.

BOŞA MI GİTTİ

Hırsızlar kapı pencere pervazlarını kırmış. Ama kalbimdeki ila-yı kelimetulllah aşkı bende duruyorsa hiç üzülmeye değmez.

Eşkıya beni hırpalamış. Üstüm başım örselenmiş. Ama kalbim nam-ı Celil-i İlahiyi en uzak ufuklara götürme azim ve şevkiyle atıyorsa başıma gelenlerin hiç ehemmiyeti yok.

O muhteşem dekora, kapı pencereye ne masraflar etmiştik, boşa mı gitti?

Koca koca binalar, devasa abideler inşa ettim. Boşa mı gitti?

Ama biz onları zaten Allah’ın rızasına teslim etmemiş miydik?

Ettiysek hala niye düşünüyoruz. Malın hakiki sahibi ‘düşünsün’.

Aklım orada kaldıysa zaten yaptığım gayret ve amellerin ihlasını zedelemişim demektir.

Allah’ın rızası, “sevdiği insanların O’nun sevmediği şeylere muhabbet etmemesinde”. Bize düşen olanlardan ders çıkarmak, ila-yı kelimetullah aşk ve şevkini hiç bir dünya emtiasıyla yarıştırmamaktır.

Ve dünyevi kayıplara toz zerresi kadar ehemmiyet vermemektir.

YUNUS EMRE NE GÜZEL DER

Canlar canını buldum bu canım yağma olsun
Kâr-ı ziyandan geçtim dükkânım yağma olsun
Benden benliğim gitti hep mülkümü dost yuttu
La-mekâna kavm oldum mekânım yağma olsun
Yunus ne hoş demişsin bal u şeker yemişsin
Ballar balını buldum kovanım yağma olsun

[Veysel Ayhan] 3.4.2017 [TR724]

Adil Öksüz kimdir? Cemaat mensubu mu yoksa ajan mı? (1) [Selim Gündüz]

ABD ve Alman istihbarat teşkilatlarına, İngiltere Dışişleri Bakanlığı raporuna ve NATO’dan medyaya yansıyan görüşlere göre 15 Temmuz’un arkasında Fethullah Gülen’in olduğuna dair ‘kanıt’ yok. En uç rapora göre, ‘bireysel katılımlar’ var.

AKP hükümeti ve medyası bu raporlar karşısında iyice köşeye sıkıştı.

Bahsi geçen istihbarat teşkilatlarının dinleme ve bilgi toplama ağları tüm dünyayı kapsıyor. Bu ülkeler bilim ve teknolojide ne kadar önde ise istihbaratta da aynı ölçüde ileri. Üçünün bir konudaki ittifakı ve aynı yargıya varması iddia ettikleri konuda şüpheye yer bırakmaz.

Tüm bu realitelerin AKP hükümeti ve medyasının gözünde bir önemi yok. Onlar işlerine gelen, tasfiye için kullanışlı hükmü daha o akşam verdiler: “Cemaat yaptı.”

AKP ve yandaş medyanın elinde tek delil kaldı: Adil Öksüz.

Her gün manşet yapıyorlar.

Adil Öksüz’ü çekip alsanız darbe girişimini Cemaate yamamak için ellerinde başka bir şey kalmıyor. Bu nedenle Hürriyet’in yazarı Sedat Ergin de yazdığı yazıda sığınabileceği tek delil olarak onu buldu.

İki seçenek var. Öksüz ya Cemaat’ten veya bir istihbarat örgütü elemanı.

1. VARSAYIM: ADİL ÖKSÜZ CEMAAT MENSUBU

En büyük delil Adil Öksüz’ün Fethullah Gülen’le fotoğrafları olması.

Gülen’in yanına binlerce insan gidiyor ve yüzlercesiyle fotoğraf çektiriyor. Buna AKP’li bakanlar, milletvekilleri, belediye başkanları dahil. Bu fotoğraflarla bu insanlar Cemaat’ten mi oluyor? Öksüz, bir ilahiyatçı bir akademisyen olarak pekala ziyaret etmiş hatta orada kalmış olabilir.

Olsun yine de Öksüz Cemaat’ten diyerek devam edelim.

15 Temmuz akşamı 18.00’de darbe girişimi aleni olarak deşifre oldu. Genelkurmay tüm uçakların kalkışını yasaklattı. Peki Cemaat böyle bir darbe girişimini devam ettirecek kadar ‘akılsız’ olabilir mi?

Bastırılmış bir darbeyi, köprü kapatarak, komik atraksiyonlarla devam ettirmek, Meclis bombalamak, Saray’ın uzak bir köşesine bomba atmak sizce Cemaate atfedilecek eylemler midir?

Öksüz’ün o gece Akıncılar Üssü’nde bulunduğuna dair bir delil yok. Ne görüntü ne de fotoğrafı. 16 Temmuz’da sabah 10’da veya öğleden sonra 15’te Akıncılar üssüne 1 km. uzaklıkta bir tarlada göz altına alınıyor. Vaktiyle Cemaatin emniyet imamı olduğu iddia edilen Kemalettin Özdemir, 2012’de Adil Öksüz için “Cemaatin hava kuvvetleri imamıdır” ihbarını yaptığını söylüyor.

‘KONUŞUP SENARYOYU BERBAT ETMESİN’

MİT’in böyle bir ihbarı ciddiye almayıp Öksüz’ü takip etmediğini düşünmek saflık olur. Muhtemelen MİT, fiziki takiple sürekli Öksüz’ün peşindeydi. Adım adım izledi. Darbeye bulaştırmak için pusu kurup yakaladı. Akıncılar Üssü’ne sokmayı başaramayınca üs civarında bir tarlaya bıraktı. Yakalattı. Sonra “konuşup senaryoyu berbat etmesin” diye kaçırdı veya kaçmasına imkan verdi. Eğer Cemaat 2012’de deşifre olmuş bir elemanını hala o görevde tuttuysa kalan tek ihtimal bu.

Bir insan püskürtülen bir darbe girişiminin ertesi günü üs civarında ne arar? O saate kadar niye bekler?

16 Temmuz ve sonrası günlerde uçan kuşu ‘ne olur ne olmaz’ diye tutuklayan mahkemelerin üs civarında yakalanan bir insanı serbest bırakması mümkün mü? Binlerce hakimin meslekten atıldığını ama Öksüz’ü serbest bırakan hâkimin sadece açığa alındığını unutmayalım.

Asıl soru şu: 16-18 Temmuz şartlarında bir şüpheliyi kaybetmeyi MİT’ten başka kim başarabilirdi?

Yandaş gazeteler Öksüz’ün 11 Temmuz’da darbe talimatını almak için ABD’ye gidip 13 Temmuz’da döndüğünü yazdı. Buna göre Öksüz 13’ünde yurda dönüyor, 2 gün içinde organize edip 15 Temmuz’da darbe girişimi yapıyor!

Yandaş gazetelerin en komik iddiası şu: “Öksüz serbest kalınca iki cep telefonu da Öksüz’e teslim edilmiş. Bu sebeple Fethullah Gülen ile yaptığı görüşmeler tespit edilemedi.”

Yani yandaş gazete, Adil Öksüz’ün Fethullah Gülen’le görüştüğünden emin. Ama bir tek delil eksik. Eğer telefonlar iade edilmeseymiş ortaya çıkacakmış!

‘ASKERLER SİYASAL İSLAMCI İKTİDARI YERİNDEN EDİYOR’

Dünyanın en güçlü istihbarat örgütleri darbenin arkasında “Gülen yok” diyor, bireysel katılımlar olabileceğinden söz ediyor.

Hatta ABD Başkanı Donald Trump’ın eski Ulusal Güvenlik Başdanışmanı Emekli General Michael Flynn’ın 15 Temmuz darbesi yaşanıyorken (O sırada ABD’de gündüz) bir konferansta “ Beraber eğitim aldığımız bir generalle görüştüm. Türkiye’de şu anda bizim tanıdığımız askerler yönetime el koyuyor ve siyasal İslamcı iktidarı yerinden ediyor” diyor.

Bunu 15 Temmuz’da 8 ay sonra Cem Küçük ve Rasim Ozan gibi MİT ve Saray’dan beslenen yandaş yazarlar da itiraf etti:

“15 Temmuz ihanetinde F… dışındaki generallerden de büyük katılım olduğu yine somut bir bilgidir. %100 bilimsel gerçektir. Bu gerçeği inkâr eden komik duruma düşer. Devletin tüm birimleri bu bilgiyi teyit etmektedir.” “karma yapı”

“Fakat darbecilerin önemli bir kısmı ve özellikle üst tabakanın çoğunluğu biyografik istihbarat açısından incelendiğinde F… asla değildir. Artık bu konuda ülke olarak kendimizi kandırmayalım.”

ÖKSÜZ CEMAAT MENSUBU İSE

Adil Öksüz, darbe hareketlenmesini öğrendi. Gülen’e bu girişimi haber vermek için 11 Temmuz’da ABD’ye gitti. Emir komuta zinciri içinde darbe yapılacağını Gülen’e iletti.

2012’deki Gazeteciler Yazarlar Vakfı açıklamasına göre Fethullah Gülen “1971 darbesinde haksız yere tutuklanan, 1980 darbesinde 6 yıl bir suçlu gibi kovalanan, 28 Şubat postmodern darbesinin ardından da 13 yıldır memleketinden uzak yaşamaya mecbur bırakılan” bir insan. 28 Şubat’ın çok öncesinde “Gölcük’te hareketlenmeler var” diye devletin zirvesine (Demirel) haberler gönderiyor. Bunu destekleyen bir haber yandaş medyada çıkmıştı. Eski YÖK üyesi Prof. Şerif Ali Tekalan ve MEB üst düzey bürokratı Aysal Aytaç’ın darbe girişimi tehlikesini Süleyman Demirel’e iletiyor. Bir başka bilgi, Gülen’in 28 Şubat darbesinin sıcak günleri başlamadan bir grup gazeteciye Ekim 1995’te endişelerini “Askeriyede bir grup, muhtıra hazırlığı içinde.” sözleriyle iletmiş olması. Gülen’in darbecilere karşı tutum alınmasını isteyen sözleri o gün merkez medyasında alabildiğinde eleştirilmişti. Çünkü bu gün sivil darbeye teslim olmuş medya o gün askeri darbe peşindeydi.

Daha geçenlerde New York Times’a “Eğer Hizmet gönüllüsü gibi görünen birisi bilerek veya kandırılarak böyle bir darbe kalkışmasının parçası olmuşsa benim inandığım değer ve düşüncelere ihanet etmiştir” diyen ve darbelere karşı tutumu bu olan Gülen böyle bir duyum aldığında ne yapar?

Bir varsayım olarak şunu demiş olabilir: “Darbeyi desteklemeyin. Ama emir komuta zinciri içindeki bir girişimin önünde de durulmaz. Benim böyle bir şeyi duyurmam artık doğru değil. AKP’liler bizi dinlemez. Bir tanıdığınız aracılığıyla MİT’e haber verin.”

‘NİYE DARBEYİ İHBAR ETTİN’ TUTUKLAMASI

Bu tabi ki bir varsayım. Varsayımı güçlendiren gelişme 15 Temmuz günü “öğleye doğru” veya “14.45’te” Binbaşı H.A.’nın MİT’e ihbar yapması. Binbaşı H.A. bu ihbar sonrası terfi edeceğine veya ödüllendirileceğine şu an Cemaat bağlantısı iddiasıyla hapiste. Yani “niye darbeyi ihbar ettin” diye F…cü yaftasıyla tutuklandı.

Özetle “darbeyi ihbar eden binbaşı”, Cemaat mensubu iddiasıyla yani “darbeci” diye tutuklanıyor!

Bir başka iddia yandaş medyanın yere göğe koyamadığı “darbeci generali vuran kahraman astsubay” Ömer Halisdemir ile ilgili. Darbe yapmaya geldiği iddia edilen Tuğgeneral Semih Terzi, Ömer Halisdemir tarafından arkadan vurulmuştu. Halisdemir sonra bir başkası tarafından infaz edilmişti.

HALİSDEMİR’DE BYLOCK VAR MIYDI?

Pek çok haberinden MİT’ten bilgi aldığı çıkarımı yapılabilecek Emre Erciş geçtiğimiz şubat, şu tweet’i atmıştı: “Kulislerde dolaşan iddiaya göre 15 Temmuz gecesi şehid edilen Ömer Halisdemir’e ait telefonda ve hattında, BYLOCK bulunduğu yönünde!” Daha sonra şu tweet’i attı: “Şehid Ömer Halisdemir’in telefon veya hattında BYLOCK bulunması sadece BOMBA ETKİSİ yaratmaz. Aynı zamanda tüm ezberleri de bozar!”

ByLock listeleri MİT’te olduğuna göre Erciş’in bunu öğrenmesi ve tweet atması gayet normal. Ama bu doğru olsa bile şu konjonktürde MİT’in bunu gizleyeceği aşikar.

Bir gün ortaya çıkar ama eğer Halisdemir’in telefonunda ByLock var idiyse şehit edilmeseydi şu an F… iddiasıyla hapiste olacağı kesin.

ByLock kullanan bir “Cemaat mensubu”nun darbecilere  destek vermemesi bilakis darbecilerle mücadele etmesi Erciş’in dediği gibi tüm ezberleri bozacaktır.

NİÇİN 3 YIL BEKLEDİLER?

Adil Öksüz Cemaatin elemanı ve Cemaatin yüzleri aşkın generali var idiyse daha açık ifadeyle Cemaatin darbe yapmaya gücü yetiyor idiyse niçin bu kadrolar 3 yıl bekledi? Bu güç niçin, Erdoğan’ın Gülen’e ettiği  binlerce ağza alınmayacak iftira ve hakarete sabretti? Neden Cemaate yakın binlerce kurum ve şirketlere el konulmasını, devletteki kadroların tasfiye edilmesini bekledi?

Erdoğan ve Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’ın yaverleri, yüzlerce general ve 75 ilin emniyet müdürü, on binlerce polis, polis müdürü… her şey kaybedildikten sonra mı akılları başlarına geldi “Hadi artık darbe yapalım” dediler?

Yoksa işin aslı Alman ZDF kanalında İstihbarat Uzmanı Erich Schmitdt– Eenboom’un dediği gibi miydi: “CIA analizlerine göre yaşanan sözde darbe girişimi, Erdoğan tarafından gerçek bir darbeye engel olmak için gerçekleştirildi..”

Yarın: ADİL ÖKSÜZ MİT ELEMANI MI?

[Selim Gündüz] 3.4.2017 [TR724]

Trol adaleti [Mehmet Yıldız]

‘Cemaat’in medya yapılanmasına operasyon haberleri geçen yılın Temmuz ayında ajanslara düştüğü zaman şüpheli diye adı geçenlerin birçoğu ‘neden, ben ne yaptım ki?’ tepkisini verdi. Ve yine bir çoğu, ‘ben sadece gazetecilik yaptım, aslanlar gibi gider ifademi verir, serbest kalırım’ diyerek kendi ayağıyla gidip teslim oldular. Ve bildiğiniz gibi ifadeye gidenlerin hepsi de tutuklandı.

İstanbul Cumhuriyet Savcılarından Murat Çağlak tarafından hazırlanan iddianame 16 Ocak 2017 tarihinde mahkemeye sunuldu ve kabul edildi. Savcı Çağlak’a göre ortada bir örgüt (!) var ve bu örgütün medya yapılanmasında yer alan gazetecilerin suçu: örgütün işlediği/işleyeceği suçlara karşı ‘toplumda tepkiselliği yok etmek, örgütün hedefindeki kişileri itibarsızlaştırıp etkisiz hale getirmek, devlette kadrolaşmak ve devleti yönetmek amacıyla yazı yazmak, haber yapmak ve tweet atmak!

İddianamede sanık olarak yer alan 29 kişiden tutuklu olan 26’sı, 8 ay sonra ilk defa geçen hafta hakim karşısına çıktı. Yasa gereği, haklarında düzenlenen iddianamenin okunması ve neyle suçlandıklarının yüzlerine karşı anlatılması gerekiyordu. Ama bu ayrıntı atlandı ve okunmuş sayılarak doğrudan savunmalara geçildi. Çünkü OHAL KHK’ları ile iddianame okunması mecburiyeti askıya alınmıştı. Zira büyüklerimizin acelesi var, bir an önce bu davalar bitirilip sanıkların bir daha çıkmamacasına zindana tıkılmaları isteniyordu.

Gazeteci ve yazarlar 5 gün boyunca savunmalarını yaptılar. Elbette ortada bir suç yoktu ama Saray salıverilmelerine izin verecek miydi?

21 KİŞİ TAHLİYE EDİLİNCE…

İşin doğrusu her şeye rağmen birkaç tahliye bekleniyordu. Duruşmanın son günü, 31 Mart Cuma öğleden sonra duruşma savcısının 13 kişi için tahliye talep ettiği haberi gündeme bomba gibi düştü. Ve karar: 21 kişinin tahliyesine!

O dakikadan sonra yaşananlar bir ibret levhası olarak tarihe geçecek.

Önce iktidarın küçük tetikçisi ‘olamaz.. olabilemez!’ feryatlarıyla sahneye fırladı. Adalet bakanı ve HSYK’ya, ‘Bekir Bozdağ bu akşam HSYK’yı acil toplamalı ve bazı hakimler ile ilgili işlem yapılmalı. Milletin talebi budur’ diyerek ayarı verdi. Tahliye kararını verenlere de ‘tahliye eden her savcı ve hakim meslekten ihraç edilecek. DEVLET’in kesin kararı budur.’ diyerek Devlet adına tehditler savurdu. Ardından Hürriyet’in çakma muhalif gazetecisi İsmail Saymaz sahne aldı. Ahmet Şık, Fetö’den tutuklu iken nasıl olur da Büşra Erdal serbest kalırmış! Ve yediği tokattan sonra kıblesini şaşıran Ahmet Hakan, 21 gazetecinin neyle suçlandığına dahi bakmadan nasıl serbest kalırlar diye ahkam üstüne ahkam kesti.

Ve sonunda… İstanbul Başsavcısı İrfan Fidan devreye girdi. Önce tahliyeler durduruldu. Sonra duruşma savcısı Göksel Turan’ın tahliyelere itiraz etmesi sağlandı. Yalnız bir sorun vardı. Duruşma esnasında 13 sanığın tahliyesi yönünde talepte bulunan savcı Turan’ın 24 saat geçmeden aynı kişilerin tahliyesine nasıl itiraz edecekti. Onun da formülü bulundu. 13 kişi için apar topar yeni bir soruşturma açıldı. Bu soruşturmaya istinaden hepsi hakkında gözaltı kararı alındı. Böylece 31 Mart Cuma günü öğleden sonra tahliye kararı verilen 21 kişinin tamamının tekrar hapse tıkılması sağlanmış oldu.

Ve final: Adalet Bakanı Müsteşarı Kenan İpek sosyal medya hesabından ‘FETÖ/PDY silahlı terör örgütüne karşı TÜRK YARGISININ ve HSYK’nın yürüttüğü mücadele ilk günkü AZİM ve KARARLILIKLA sürdürülecektir.’ mesajını vererek Saray adaletinin namusunu (!) kurtarmış oldu!

TARAFSIZ VE HIZLI… YERSEN!

Şimdi sorarım size: Adaletin bu kadar tarafsız (!) ve hızlı işlediği ikinci bir ülke var mıdır dünya yüzünde? Normal bir ülkede aylarca sürecek bu gelişmelerin hepsi Türkiye’de 12 saat içinde yaşandı. Allah korusun bu gazeteciler mahkeme heyetinin bir anlık gafleti yüzünden serbest kalsalardı, sonrasında atacakları tweet’ler ve yapacakları haberlerle Saray’ın saltanatını yerle bir edebilirlerdi.

Son dakikada uydurulan soruşturma ve gözaltı kararları hakkında hukukçuların görüşü şu: 8 aydır tutuklu olan bu insanlar hakkında başka suç isnadı var idiyse, soruşturma başlatmak için neden tahliye edildikleri gün beklendi?

Uygulanmayan tahliye kararlarına gelince, darbe, sıkıyönetim, DGM, Özel Yetkili Mahkemeler olmak üzere hiçbir dönemde bir mahkemenin kararının yerine getirilmediği görülmemişti. Türkiye bunu ilk defa 25 Nisan 2015’te Hidayet Karaca ve bazı polisler hakkında verilen tahliye kararının uygulanmamasıyla gördü. İlk kez bir mahkeme kararı uygulanmadı ve bir yerlerden verilen emir üzerine gece yarısı apar topar evinden getirilen bir başka hakim tarafından aksi karar aldırıldı. Tahliye kararı veren hakimler de diğerlerine ibret olsun (!) diye o gün bugündür cezaevinde.

Bu yüzden bir teklifim var: Hakimler karar vermeden önce Cem Küçük, Ersoy Dede, Fatih Tezcan, İsmail Saymaz ve Ahmet Hakan gibi gazetecilere sorsunlar böylece onlar da bozulan (!) düzeni Twitter’dan düzeltmeye çalışmamış olurlar! Ya da bu gazetecileri HSYK’nın doğal üyesi yapsınlar, gece gündüz Twitter’dan bizleri mesaja boğan, yetmeyip trol hesaplar üzerinden ayar veren HSYK başkanvekili ve üyeleri, işi bu gazetecilere verip kendi işlerine odaklansınlar.

[Mehmet Yıldız] 3.4.2017 [TR724]

Aranızda çikolatalı gofret sevmeyen var mı? [Haber-Analiz: Semih Ardıç]

‘Subliminal darbe mesajı’ çıkardıkları reklam bahane. Esasında Murat Ülker’in müstağni tavrından rahatsızlar. İşini iyi yapması, günü birlik siyasete ve algı operasyonlarına bel bağlamaması hepsini çileden çıkarıyor. Zaten merhum Mustafa Koç ile müşterek kazandığı otoyol ve köprü ihalesinde havuza yüzde 20 koymayı kabul etmediği günden beri mimliydi. Memleketin yeni efendileri böyle ferman buyurmuşsa kritik etmek kimseye düşmezdi. Vatan haini denilmişse vatan hainidir. O günden beri fırsatını buldukça hıyanet-i vataniye yaftasını buzluktan çıkarıyorlar.

Murat Ülker’in iş seyahati esnasında haberdar olduğu bir reklamdan ötürü sokaklara taşanlar Türkiye’yi kasıp kavuran cinnet halinin ta kendisidir. Reklamda, filmde, dizide ya da romanda bir gerçeklik aranabilir mi? İtibarîdir (fiktif). Ekseriyeti itibarıyla hayal mahsulüdür bu disiplinler.

Suriye’de 71 vatan evladı toprağa düştükten sonra ricat kararı alındı. Niye gittik, niye dönüyoruz? Hani Münbiç ve Rakka’ya kadar gidecektik. Hatta Irak’ta Musul’a, Kerkük’e de operasyon yapılacaktı? Var mı bu iflas için sokağa inen, iktidara hesap soran. Yok. Referanduma doğru dahilde ve hariçte sıkışan iktidara yeni bir düşman lazım geldi. Bunun içindir ki Ülker’in reklamını ve 21 meslektaşımızın tahliye edilmesini istismar malzemesine dönüştürdüler. Hesapları bu kadar ucuz ve mide bulandırıcı işte.

ÜLKER SAYESİNDE İLK DEFA BİR DÜNYA MARKAMIZ OLDU

Vatan ve millete hizmet bahsinde Murat Ülker’in tırnağı olamayacak kimselerin hamiyetperverlik namına çokokrem kutularını bıçaklaması hakikaten ibretlik. Dünya devi Godiva ve United Biscuit markalarını alarak Türkiye’yi inorganik yolla da olsa dünya markası sahibi yapan bir aileye, bir isme böyle mi teşekkür edecektik? Çok yazık.

On binlerce insanı istihdam eden, ihracat yaparak Türkiye’ye yüz milyonlarca döviz kazandıran bir holding çapulcuların hezeyanlarına cevap vermek mecburiyetinde bırakılıyor. Başbakan Binali Yıldırım dilinin ucuyla ‘yanlış buldum’ diyebildi. TÜSİAD son iki senedir en iyi yaptığı işi yaptı, sustu. Cem Küçük, Ersoy Dede, Fatih Tezcan gibi haysiyet cellatlığı yaparak maişetini temin eden ve kaleminden kan damlayan türediler her sahada olduğu gibi Ülker bahsinde de hâdisenin seyrinde tayin edici oldu.

Hep söylüyoruz, yine söyleyeceğiz. Türkiye’de iş âlemi, sarı ineği veren sürünün akıbetinden kurtulamayacak. Sürek avında malı-mülkü yağmalanan işadamlarından Akın İpek ne kadar yüce gönüllü. Bu ahval ve şerait altında dahi Murat Ülker’i Twitter hesabından teselli etmeye çalışıyor: “İnsan alışıyor kardeşim. Bizim üç yıl oldu. Halen Yeni Mahallede Smurf village diye bir yer yok diye anlatmaya çalışıyorum. Geçer bu günler.” Tek teselli kaynağımız o son cümlede saklı: Geçecek bu günler.

SARAY’A UZAKSANIZ VAY HALİNİZE

Türkiye’de mülkiyet hakkı, teşebbüs ve sözleşme hürriyetinin ismi kaldı. Artık şirketler hükûmete ya da Saray’a yakınlık veya uzaklığına göre muamele görüyor. Uzaksanız vay halinize. Mesnetsiz cezalar ve idarî tahkikatla, kayyımdan TMSF’ye kadar bin bir çeşit sopayla çullanıyorlar şirketlere. Tek kuruş vergi borcu bile olmayan şirketlerin, holdinglerin gayrimenkullerinden makinelerine kadar milyarlarca liralık sabit sermayeleri ismi bile duyulmamış kişilere altıda biri fiyatına satılıyor. Kasaları tam takır kuru bakır haline getiriliyor.

Şirketlerin sahipleri mallarını kaybetmekle kalmadı hürriyetlerinden de mahrum bırakıldı, itibarları zedelendi. Akın İpek, Hacı Boydak, Memduh Boydak, Şükrü Boydak, Bekir Boydak, Cahit Nakipoğlu, Halit Dumankaya, Taner Nakipoğlu, Faruk Güllüoğlu ve Hazim Sesli gibi sadece ticaretle meşgul olan binlerce kişiye eşine az rastlanır zulümler reva görüldü.

KAMU TALAN EDİLDİ, SIRA ŞİRKETLERDE

Sermayeyi AKP’lileştiren devrin zalimlerinin gözü doymadı, doymayacak. Kamuda talan edecekleri ne varsa buharlaştırdılar. Sıra hür teşebbüse, büyük patronlara geldi. Hizmet Hareketi ile gönül bağı olanların hak ve hukukunu nasıl hiçe saydıkları ortada. Aynı senaryoyu Murat Ülker için tatbik edememiş olmamın öfkesi var içlerinde. Saray’ın kestiği cezanın infazı için zemin ve zaman müsait olmadı. Yoksa Ülker’i unutmadılar ve el koyma hevesinden vazgeçmediler. Onların nezdinde Ülker’in en büyük suçu dik ve müstağni duruşudur.

Murat Ülker şimdiye dek çok makul hareket etti. Tahriklere kapılmadı. Cehalet içinde yüzenlere birebir cevap verme hatasına düşmedi, ‘selam’ dedi, geçti ve gitti. İngiltere’nin başşehri Londra’da kurduğu Pladis artık bütün şirketlerinin sahibi. Elhak isabetli adımdı bu. Avrupa’ya mikrofondan hakaret ettiklerine bakmayın AB menşeli yüzde 1 hissesi olan şirketlere el süremiyorlar. Zira korkuyorlar. Gürültüsü dünyanın öbür ucunda kopuyor. Ülker’in yeni yatırımları ve sermayeyi dışarı taşıması haliyle birilerini öfke nöbetlerine sürüklüyor.

‘BEYEFENDİYİ ÖFKELENDİRMEYELİM’ DESEYDİ, İYİYDİ ÖYLE Mİ?

Murat Ülker stratejik davrandı, yalanlarına kanıp düşmedi. “Beyefendiyi öfkelendirmeyelim” deseydi ondan iyisi yoktu. Bütün varlığının talan edilmesini sineye çekecekti, öyle mi? Türkiye’de kalanların hali malum. AKP’nin devr-i iktidarı ve himayesinde bugünün Hülagü’leri, İslamiyet’in vaz ettiği kaideleri çoktan çiğnedi.

Zerre kadar insaniyet taşısalardı rızası olmadan kimsenin malına devlet namına bile el konulamayacağını bilirlerdi. Kendilerine ‘helal’ kıldıkları yağmanın Türkiye’yi ileri demokrasilerden hızla uzaklaştırdığını gördükçe suçlarının cezasız kalacaklarını vehmediyorlar. Suçu suçla bastırma telaşındalar.

İsrail’in Mavi Marmara katliamını protesto etmek için parayla aldığı Coca Cola’yı törenle kaldırıma dökenler şimdi de çikolatalı gofreti yedikten sonra ambalajını teflon tavada ateşe veriyor, boş çokokrem kutusuna bıçak saplıyor.

Çin’den ithal edilen oyuncak 1 dolarları yakan esnaflar, her sene 600 bin sığır ithal etmek mecburiyetinde kalan Türkiye’nin ‘bu hayvan pazarında dolar geçmez’ diyen besiciler, Aile Bakanı’nı sınır dışı eden Hollanda’yı protesto etmek için 40 holstein sığırını iade eden ziraatçılar lütfen beni mazur görsün. Yanlış anlamazlarsa her birine bir sual tevcih edebilir miyim?

“Aranızda çikolatalı gofret sevmeyen var mı?”

[Semih Ardıç] 3.4.2017 [TR724]