17 noktadan yapılan canlı yayının ardından… [Zafer Özsoy]

3 Mayıs, Dünya Basın Özgürlüğü Günü olarak kutlandı tüm dünyada. Bir ülke hariç; Türkiye. Çünkü orada yüzlerce gazeteci hapiste. Ne sesleri çıkıyor ne de sessiz çığlıklarını duyan bir kulak var. Kader arkadaşlarımızdan bu gün için özel bir şey yapmak talebi geldiğinde ‘olur’ dedik.

Beş buçuk yıldır hapiste olan Hidayet Karaca özelinde cezaevlerindeki tüm tutsak gazeteciler için ses olacaktık.

İlk gün, dört beş arkadaşın katılacağı bir program planlanmıştı. Teknik olarak bu hizmeti verebileceğimizi söyledik. Sonraki gün bu rakam sekiz kişiye çıktı. ‘Beşi yapan sekizi de yapar’ dedik. Üçüncü gün 12’ye çıkınca her halde dalga geçiyorlar zannettik. 3 farklı kıta, 6 ülke ve 12  farklı şehir. Ama asıl sürpriz yayından bir gün önceki akşam karşımıza çıktı. 17 kişilik bir konuk listesi gelince kelimenin tam anlamıyla oruç başımıza vurdu!

Arkadaşlar herhalde ‘Cihan Haber Ajansı’nın, Zaman Gazetesinin ve Samanyolu Tv’nin kapanmadığı günlerde yaşıyor’ diye düşündük.



Cihan Haber Ajansı’ndayken çok büyük işlere imza atmıştık. 5 farklı kıtadan, 40 ayrı ülkeden aynı anda canlı yayınlar yapmıştık. Ama o zaman canlı yayın araçlarımız, fiber optik sistemlerimiz, harika bir teknik ekibimiz vardı. Her yayının bir yedeklemesi ve problem anında devreye girecek merkezimiz vardı. Şimdi ise sadece bir bilgisayarımız, paylaşımlı bir internet altyapımızın yanı sıra sadece iki kişiydik. Tabi bir de artı 25 yıllık tecrübe!..

Şimdi o harika ekibin ise bir kısmı hapiste, bir kısmı cezaevinden yeni çıkmış yargıtay kararını beklemekte, bir kısmı ise gurbet ellerde kendilerine yeni bir hayat kurmakta…

25 yıllık bir gazeteciyim. Dünyanın bir çok ülkesinden canlı yayınlar yaptım. Öğrendiğim önemli bir şey varsa o da İnsan kaliteniz. En iyi canlı yayın ekipmanlarına sahip olsanız da kaliteli bir ekibiniz yoksa nafile, ama iyi bir ekibiniz varsa en kötü imkanlarla bile harika işler yapabilirsiniz.

Cezaevinden çıkan ve şu anda gözü kulağı Yargıtay’da olan bir arkadaşım ile Arap çöllerinden Japon devlet televizyonuna yayın yapacaktık. Uydu transatlantik bir uydu olduğu için dönüş izi yoktu. Ama mühendis arkadaşım tek seferde uyduya sinyal gönderince, uydu kontroldeki adam şu ifadeyi kullanmıştı: ‘Your engineer is great’ (Mühendisin harika.)

Evet, cezaevindeki dostlarımız ve endişe ile süreci bekleyen arkadaşlarımız adına bu yayını yapmalıydık. Dün izlediyseniz 2 saat 45 dakikayı bulan canlı yayını sorunsuz gerçekleştirdik. 3 kıta, 7 ülke 12 şehir ve 17 farklı lokasyondan yapılan bu yayını, TR724 YouTube kanalından izlediniz. İzlemediyseniz de mutlaka izleyiniz. Bir gazeteci seramonisi idi bu yayın. Kimler yoktu ki..

Biz bu yayını yaparken büyük keyif aldık. Yayın bittiğinde sırtımız ter içinde, kulaklarımız ise kulaklıklardan dolayı kıpkırmızı olmuştu. Ancak, yayın sonu yaşanan mutluluk her şeye değerdi. Çünkü, kuruluşunda emek verdiğimiz Cihan Haber Ajansı’ndaki güzel günlerimize geri gittik.

Ve bu yayın bir şeyi daha anlattı sağır kulaklara: Canlı yayın araçlarımızı, kameralarımızı, televizyonlarımızı, gazetelerimizi, uydu frekanslarımızı alabilirsiniz ama biz de öyle kaliteli bir insan kaynağı var ki, bir bilgisayar ve internet ile dünyanın dört bir yanından ses oluruz. Hakkı ve adaleti savunuruz. Sessiz yığınların sesi oluruz. Yaptığınız yanlışları, hukuksuzlukları ve haksızlıkları duymak isteyen tüm kulaklara ve dünyaya duyururuz.

[Zafer Özsoy] 4.5.2020 [TR724]

Hukuk duayenlerinden ortak bildiri: Çıkarılan yasa, infazda eşitliği gözetmemiştir!

AKP ve MHP oylarıyla kabul edilen infaz düzenlemesine Türkiye’nin önde gelen 11 hukukçusu yayınladıkları ortak bir bildiriyle itiraz etti. Duayen hukukçular kamuoyunda ‘Af yasası’ olarak bilinen İnfaz düzenlemesinin eşitliği gözetmediği ve ‘siyasal muhalefetin kriminalize edilmesi imkânına dönüştürüldüğüne dikkat çekti.

Türkiye’nin önde gelen 11 hukukçusu, TBMM’de kabul edilen ve kamuoyunda ‘Af yasası’ olarak bilinen İnfaz düzenlemesinin gerek şekil gerekse öz bakımından Anayasa’nın hukuk devleti ve eşitlik ilkelerine, ayrıca Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne aykırı olduğunu vurguladı.

Hukukçular, konu hakkındaki görüşlerini ortak bir bildiriyle kamuoyuna açıkladı. Bildiride, başta ifade özgürlüğü ve adil yargılanma hakkı olmak üzere anayasal hakların yok sayıldığının altı çizilerek, “Çıkarılan yasa, infazda eşitliği gözetmemiştir. Aynı cezayı alan iki hükümlüden biri, suçunun türü nedeniyle infaz yasasındaki koşullu salıverme ve denetimli serbestlikten yararlanıp tahliye olurken, başka bir gruptaki hükümlü cezasını çekecektir.” denildi.

Hukukçular, bu düzenlemenin ‘siyasal muhalefetin kriminalize edilmesi imkânına dönüştürüldüğünü’ dile getirdi ve “Bu yaklaşımın ülkemizdeki siyasal yarılmayı derinleştireceğine, şu günlerde en büyük ihtiyacımız olan toplumsal barışımıza zarar vereceğine inanıyoruz” uyarısını yaptı.

Ali Güzel (AYM Emekli Üyesi), Prof. Dr. Cem Eroğul, Prof. Dr. Ergun Özbudun, Yrd. Doç. Dr. Kerem Altıparmak, Prof. Dr. Köksal Bayraktar, Prof. Dr. Oktay Uygun, Prof. Dr. Osman Can, Prof. Dr. Ozan Erözden, Dr. Rıza Türmen, Prof. Dr. Rona Aybay, Prof. Dr. Yaman Akdeniz tarafından kaleme alınan bildiride, şu ifadelere yer verildi:

KAMUOYUNA BEYANIMIZ, ADALETE ÇAĞRIMIZDIR

“Salgın nedeniyle cezaevlerinin boşaltılması söylemiyle iktidar partileri tarafından gündeme sokulan af tartışmaları, TBMM’ye sunulan kanun teklifiyle somutlaşmış, iktidar partilerinin talep ve programları doğrultusunda kabul edilerek “torba kanun” biçiminde yasalaşmış ve yürürlüğe girmiştir. Bu Kanunun gerek hazırlık gerekse yasalaşma safhasında muhalefetin, yargıç, savcı ve baroların, sivil toplum kuruluşlarının, uzman akademisyenlerin talep ve itirazları dikkate alınmamış, toplumun tüm bireylerinin özgürlük, güvenlik ve adaletin tesisi yönündeki meşru talep ve beklentileri karşılanmamış, kamu vicdanı yaralanmıştır.

‘‘ANAYASAL HAKLARI YOK SAYILMIŞTIR’’

İnfaz sisteminde mahkûmların denetimli serbestlik veya şartlı tahliye imkânlarından yararlanmasının kolaylaştırılmasının yanında, geçici düzenlemelerle de özel af mahiyetinde düzenlemeleri barındıran bu yasada belirli bazı suçların yanında, muğlak terör örgütü üyeliği, yardım ve propaganda suçlamaları gerekçesiyle, gerçekte düşünce açıklamaları, kolektif özgürlük eylemleri veya basın faaliyetleri nedeniyle yargılanıp mahkûm edilen kişilerin başta ifade özgürlüğü ve adil yargılanma hakkı olmak üzere anayasal hakları yok sayılmıştır.

Öte yandan, suçluluğu sabit olmayan tutukluların yasa kapsamı dışında bırakılmasıyla, gerekli adalet duyarlılığı gösterilmemiş, eşitlik kriteri bu açıdan da gözetilmemiştir. Yasa’nın geçici 9/5 maddesinde de yıl sonuna kadar yapılabilecek tahliyelerin tutukluları kapsamaması “eksiklik” ve eşitsizlik vurgusunu artırmaktadır.

‘‘ÇIKARILAN YASA, İNFAZDA EŞİTLİĞİ GÖZETMEMİŞTİR’’

Çıkarılan yasa, infazda eşitliği gözetmemiştir. Aynı cezayı alan iki hükümlüden biri, suçunun türü nedeniyle infaz yasasındaki koşullu salıverme ve denetimli serbestlikten yararlanıp tahliye olurken, başka bir gruptaki hükümlü cezasını çekecektir ki, bu durum Anayasa’nın 10. Maddesindeki eşitlik ilkesine, 2. Maddedeki hukuk devleti ilkesine ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 14. Maddesine aykırıdır.

İktidar (Meclis çoğunluğu) elbette infaz rejiminde değişiklikler yapabilir, suç ve cezalarla ilgili tasarruflarda bulunabilir, istisnai durumda Meclisin 3/5 çoğunluğunun rızasıyla af da çıkarabilir. Ancak bunun sınırı, adil bir ölçünün göz ardı edilmemesi, eşitliğin bozulmaması ve temel hak ve özgürlüklerin özüne dokunulmamasıdır. Çıkarılacak yasanın öngörülebilir ve anlaşılabilir olması, sadece bir grubun, dünya görüşünün yahut sınıfın çıkarını değil, tüm farklılığıyla değerli, eşit özgürlük sahibi ve egemenliğin kaynağı Milletin tüm fertlerinin ortak iyiliğini ifade eden “kamu” yararını gözetmesi gerekir.

‘‘YAŞAM HAKKININ ÖZÜNÜN İHLALİNE ZEMİN HAZIRLANMIŞTIR’’

Bu Kanun özel af mahiyetinde hükümler barındırmış olmasına rağmen, nitelikli çoğunluğa riayet edilmemiştir. Düzenlemenin gerekçesi Kovid-19 salgını olarak gösterilmiş olduğu halde, suçlar arasında ayrım yapılarak yaşam hakkıyla doğrudan bağıntılı sağlık hakkı gözardı edilerek yaşam hakkının özünün ihlaline zemin hazırlanmıştır. Bir siyasal tercih ve bir atıfet olarak infaz kolaylığı ve özel af getirilmiş, ancak şiddet içerikli olup olmadığına dair bir ayrım yapılmaksızın, siyasal muhalefet mahiyetindeki eylemler istisna tutulmuştur. Bu şekilde kamu yararı gözetilmemiş, meşru sebep olmaksızın eşitliğe aykırı davranılmıştır. Devletin af yetkisinin hakkaniyetli ve toplumsal adalet duygusuna uygun olabilmesi için öncelikli olarak devlet tüzel kişiliğine karşı işlenen suçları af ve benzeri infaz kolaylığının kapsamına almak gerekirken, tersi yönde tutum alınmak suretiyle, atıfet ayrımcılığa, dışlanmaya ve siyasal muhalefetin kriminalize edilmesi imkânına dönüştürülmüştür.

‘‘100 YILLIK TARİHİMİZDEN ÇIKAN DERSLERİ HATIRLATARAK BİR KEZ DAHA VURGULUYORUZ’’

Bu yaklaşımın ülkemizdeki siyasal yarılmayı derinleştireceğine, şu günlerde en büyük ihtiyacımız olan toplumsal barışımıza zarar vereceğine inanıyoruz. Her şeye rağmen bir anayasal devlet olarak Türkiye’de Anayasa’nın eşitlik, hukuk devleti ve insan haklarına saygı ilkelerinin bağlayıcı olduğunu, bu ilkelerin toplumsal barışın da harcı niteliğinde bulunduğunu hatırlatıyoruz. Anayasa Mahkemesi’nin bu yanlışlıkları, denetim yetkisi ve özgürlükler lehine yorum imkânları çerçevesinde düzelteceğine inanıyoruz. Siyasal çoğulculuğun, anayasal ilkelerin, hukuk ve adaletin ne ölçüde hayatî olduğunu, 100 yıllık tarihimizden çıkan dersleri hatırlatarak bir kez daha vurguluyoruz.

Kamuoyuna saygı ile duyurulur.”

AKP VE MHP TARAFINDAN YASALAŞTIRILDI

AKP ve MHP’nin ortaklaşa hazırladığı ‘İnfaz Kanun Teklifi’, 13 Nisan’da TBMM’de kabul edildi. Oylama elektronik açık oylama ile yapıldı. Teklif, 330 oyun kullandığı oylamada teklif 279 evet, 51 ret oyuyla kabul edilerek yasalaştı. HDP, CHP, İYİ Parti’nin teklifin tümü üzerindeki açık oylama talebi reddedildi.

Düzenlemeyle, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına mahkûm edilmiş olanlar otuz yılını, müebbet hapis cezasına mahkûm edilmiş olanlar yirmi dört yılını, diğer süreli hapis cezalarına mahkum edilmiş olanlar cezalarının yarısını infaz kurumunda çektikleri takdirde, koşullu salıverilmeden yararlanabilmesi sağlandı.

“Terör suçları” ve MİT kanununa ve devletin güvenliğine karşı işlenen suçlar kapsam dışı bırakıldı. Böylece pek çok mahkûmun cezaevinden çıkmasını sağlayan bu kanundan, gazeteciler yararlanamadı.

Teklif, muhalefet partileri, insan hakkı örgütleri ve demokrasi güçleri tarafından ayrımcı olmakla eleştirilmişti.

[TR724] 4.5.2020

İsimsiz ve imzasız ihbarla kamudan ihraç edilen kişi davayı kazandı!

Türkiye İş Kurumu’nda çalışırken önce sözde Fetö ardından DHKP-C üyesi olduğu iddiasıyla işine son verilen kamu çalışanının göreve iadesine karar verildi.

Türkiye İş Kurumu’nda iş ve meslek danışmanı olarak görev yapan V. A., 15 Temmuz darbe girişimi sonrası sözde Fetö üyesi olduğu iddiasıyla kamudan ihraç edildi. Daha sonra Muğla Başsavcılığı  Ayhan hakkında  sözde Fetö üyeliğinden soruşturma açtı.

Sözcü gazetesinin haberine göre, bu arada V. A. hakkında emniyete de isimsiz ve imzasız “PKK yandaşıdır”, “DHKP-C ve MLKP sempatizanıdır” şeklinde ihbarlar gelmeye devam etti.

SAVCILIK TAKİPSİZLİK KARARI VERDİ

Savcılık soruşturma sonunda yeterli şüphe oluşturacak nitelikte delil elde edilmediği gerekçesiyle takipsizlik kararı verdi. Bunun üzerine Ayhan, OHAL komisyonuna başvurarak göreve iadesini istedi.

Ancak komisyon, V.A’nın iade talebini ihbar mektuplarına dayanarak reddetti.

A.’nın “DHKP/C-HÖC içerisinde faaliyet gösterdiği, MKP ve PKK terör örgütleri sempatizanı olduğu, eylem ve etkinliklerine katıldığı” öne sürüldü.
Önce sözde Fetö ardından DHKP-C ile irtibatlı olduğu iddia edilen V.A., komisyon kararının kaldırılması ve işe iadesi için bu defa idare mahkemesinde dava açtı.

Davaya bakan Ankara 19. İdare Mahkemesi de, komisyon kararı ile soruşturma dosyası arasında tutarsızlık olduğu, ‘terör örgütleriyle’ irtibatına ilişkin de bir delil bulunmadığı gerekçesiyle V. A.’nın işe iadesine karar verdi.

[TR724] 4.5.2020

Gültekin Avcı Davası: Özgür basın yolunda ödenen bedel [Av. Fikret Duran]

Gültekin Avcı’nın telefonu iktidara yakın bir gazeteci tarafından arandığında, takvimler 2013 başını gösteriyordu.

“Bana seninle ilgili sorular soruyorlar, bir cevap vermem gerekiyor” diyerek haklar, özgürlükler, terör soruşturmaları hakkında Avcı’nın ne düşündüğünü ölçmek için bir takım sorular yöneltti.

Avcı’nın o sorulara verdiği cevaplar Anayasa, kanunlar ve evrensel hukuk ilkeleri çerçevesinde oldu.

Aldığı cevaptan memnun olmayan gazeteci, sorusunu yineledi:

-Öyle mi diyorsun yani?

-Evet, öyle diyorum…

Belli ki “1 savcı 3 polis ile terör örgütü ilan etme” projeleri olgunlaştırılıyor, listeleniyor hazırlanıyordu. Belki de Avcı’nın adı, o gün verdiği cevaptan sonra tetikçilerin yanına değil tutuklanacaklar listesine yazılmış, iş sadece bahane üretmeye kalmıştı.

Avcı, 28 Şubat’ta askeri vesayete karşı da aynı dik duruşu sergilemişti. Adliyede çalışan hakim ve savcılara ait bilgileri istemek için arayan alay komutanına hukuk dersi vermiş, dini gruplara yönelik adreslere “irticai faaliyetler” gerekçesiyle baskın talimatı vermek için arayan komutanın yüzüne telefonu kapatmıştı. Emrindeki kolluğu “kimden gelirse gelsin, benim talimatım olmadan tek bir adrese dahi baskın yaparsanız suçüstü yapar gözaltına alıp, tutuklatırım” diyerek uyarmıştı. 28 Şubat’ın kasıp kavurduğu ortamda Batı Çalışma Grubu adına iltica raporları tanzim eden bir Emniyet Müdürü hakkında soruşturma başlatıp tutuklamaya sevk eden ilk ve tek savcı Gültekin Avcı olmuştu. Avcı’nın görev yaptığı yerlerdeki dini gruplar bu sayede baskından kurtulmuştu. Hakkındaki şikayet üzerine inceleme yapan müfettişin, yapabildiği tek suçlama “Deli gibi kanuna bağlı, Türk Silahlı Kuvvetleri ile uyumlu çalışmıyor” olmuştu. O gün bu gündür kanuna bağlı olmasının bedelini ödüyor.

Avcı’nın duruşu net, sözleri sert idi “Biz askeri Cumhuriyetten memnunuz, bizim generallerimiz her şeyi bilir, bunlar Olympos Dağı’ndaki tanrılardır, bunların hikmetinden sual olunmaz, bir general yanlış yapsa da, memleket için düşündüğü bir şey vardır” dediğimiz sürece hiç bir zaman erdemli bir demokratik yönetime ulaşamayacağız.”

Peki Gültekin Avcı bu kadar cesur gidebildiğine göre, akşamları yolunu gözleyen sevdiği bir kadın, başını okşayacağı çocuğu yok muydu?

Vardı var olmasına ama; hukukun çizdiği sınırlardan çıkıp, kendini inkar etme karaktersizliğini kendine yakıştıramıyordu.

Avcı, bedel ödeme pahasına kanuna bağlı kalırken, yargı mensuplarının çoğu adliyeyi ziyaret eden binbaşıyı esas duruşta karşılıyor, Genelkurmay’da brifing alıp komutanları ayakta alkışlıyor ve askeri vesayete sadakatlerini ilan ediyordu. Gelin görün ki, o gün askeri vesayetin önünde el pençe divan duran sözde yargı mensuplarının artıkları, bu gün de AKP ile sarmaş dolaş, al gülüm ver gülüm demokrasinin ve adaletin canına okuyor.

Avcı, askeri vesayetin hedefinde olduğu gibi PKK’nın, DHKP/C’nin ve Hizbullah’ın da ölüm listesindeydi. Adresin budur, çocuğunun adı, okuduğu okulu, sınıfı şudur diye tehdit mesajları alıyordu. Cezaevi savcısı iken Hizbullah davası tutukluları tarafından koğuşta rehin alınıp boğazına bıçak dayanmış, ölümden dönmüştü. O zaman da başını eğmemişti.

Manyak olan kim?

Hakimlik, savcılık kılıçtan keskin. Verdiğiniz bir kararla masum bir insanı ipe götürebileceğiniz gibi, bir suçluyu da kurtarabilirsiniz. Avcı’nın hakimlik yaptığı zamanlarda, önüne bir kız kaçırma dosyası gelir. Kızın yakınları “yalancı tanık” dinleterek suça karışmamış birinin tutuklanmasını sağlar. Mesai çıkışı yürüyerek evine giderken, kaçırılan kız Avcı’nın önüne çıkar. “Hakimim, siz ne yaptınız, O orada yoktu ki..!” der. O an, başından aşağı kaynar sular dökülür. Eve gider, ağzını bıçak açmaz, yatar uyuyamaz. Farkında olmadan da olsa, masum birini tutuklamıştır. Gece Saat 02.00’de cezaevine gidip “Ben seni haksız yere tutukladım, bana hakkını helal eder misin?” diye sorar. Yazdıklarım Hulusi Kentmen filminden bir sahne değil, Gültekin Avcı’nın meslek hayatından küçük bir kesit…Helallik sözü alınca huzurla evine döner.  Sabah ilk işi nöbetçi savcıya durumu anlatıp itiraz etmesini rica ederek suçsuz kişinin tahliyesini sağlamak olur.

 Adliyede beraber görev yaptığı kimi hakim ve savcılar “Gültekin, manyak mısın sen?” diye sorduklarında verdiği cevap, insanı yutkunduracak cinstendir:

-Kimin manyak olduğunu, öldükten sonra göreceğiz..!

Peki aslında kim manyak?

Bir kişiyi haksız yere tutukladığı için uykusu kaçan Gültekin Avcı’mı, yoksa yüzbinlerce masum insana iftira atıp, güle oynaya onların hayatını karartanlar mı?

Gözaltı ve tutuklanma süreci

Tek merkezden yönetilen proje dosyalarda delillerden ziyade hedeflenen şey önemlidir. Bundan dolayı yalanlar gerçek, gerçekler yalan halini alır. Savcılar, sizin hayatınıza eş zamanlı başka bir hayat kurarlar. Çocukluktan baba olmanıza, evlilikten eğitim hayatınıza, iş hayatınızdan sosyal hayatınıza yaşanmışlıklarınız vardır gerçek hayatınızda. Bir de savcıların oluşturduğu gerçeklerin zıttı ikinci bir hayat. İki hayat arasında ad ve soyadınızın aynı olması dışında başka bir benzerlik bulunmaz. Bir çoğunda kopyala yapıştır yapıldığından, adınız bile yanlıştır. Yalanlar gerçek muamelesi gördüğünden, gerçekler önemini kaybeder.

Gültekin Avcı dosyası da yalanlarla oluşturulmuş, “yok artık..!” dedirten skandallarla dolu bir dosyadır. Ne acıdır ki, Avcı’nın tutuklanması için tetikçilik görevi,  avukat meslektaşı olan  Fidel Okan tarafından üstlenildi. Fidel Okan, 2015 yıllarında Gültekin Avcı adının “3 numaralı şüpheli” olarak yazılı olduğu bazı belgeleri televizyon ekranlarında göstererek hedef göstermeye başladı. Bunun üzerine Avcı, avukatları aracılığı ile Savcı İrfan Fidan’a başvurarak  durumu anlatıp hakkında bir soruşturma varsa ifade vermek istediğini belirtti. Savcı İrfan Fidan, avukatların dosyayı inceleme talebini “gizlilik” gerekçesiyle reddedip “Boşuna gelmesin, gelse de ifadesini almam, rahat olsun, evine dönsün, ben ona tebligat gönderip davet edeceğim” şeklinde cevapladı. Hakkında “Silahlı terör örgütü yöneticiliği” gibi ağır suçlamalar yapılan biri, kendi ayakları ile savcılığa gitmesine rağmen, bırakın gözaltına alınmayı, ifadesine dahi başvurulmadan adliyeden geri gönderildi.

Avcı, ifade için savcılıktan davetiye gönderilmesini beklerken, bu görüşmeden kısa bir zaman sonra, yani 18.09.2015 tarihinde İzmir’de ikamet ettiği evinin önünde bekleyen polislerce gözaltına alındı. Avcı’yı gözaltına almak için İstanbul’dan İzmir’e giden polisler, evde arama yapmaya dahi lüzum görmediler. Savcı Fidan belli ki elindeki delillerin sağlamlığından emindi; 2 sene önce yazılmış 6 tane köşe yazısı. Evet, düşüncenin suç olduğu düzende, yazı yazmak elbette suç sayılırdı.

Avcı, İstanbul Terör Şube’de günlerce bekletildi.  Bu süre boyunca insan onuru ile bağdaştırılamayacak fiziksel ve psikolojik kötü muamelelere maruz kaldı. Bu kadar bekledikten sonra yapılması gereken polisin ve savcının Avcı’nın işlediği suçları, bu suçların hangi silahlarla işlendiğini, ele geçirilen delilleri gösterip savunmasını istemekti. Fakat ne polis ne de savcı ifade almadı. Doğrudan tutuklama talebiyle sorgu hakiminin önüne çıkarıldı.

Savcı İrfan Fidan, tutuklamaya sevk yazısında Gültekin Avcı’nın, hakkında tutuklama kararı bulunan 2 emniyet görevlisi ile telefon görüşmesi yaptığını iddia etmekte idi. Avcı’ya “silahlı terör örgütü yöneticiliği” kılıfı biçildiğinden, telefon konuşmaları iddiası üzerinden, polislerce işlenen(!) suçlar da Avcı’nın üstüne yıkılacaktı. Gerçekte, iddia edilen telefon görüşmelerinin aslı yoktu.  Polis olarak gösterilen kişilerden biri akademisyen, diğeri de taksi şoförü idi. , Minareyi çalanlar kılıfını da hazırlamış ama kılıf, minareye uymuyordu. İsim benzerliği üzerinden suç üretmeye çalışanlar  kendileri suç işlemişti. Hem telefon konuşması olsaydı ne ifade ederdi ki? Suç bunun neresindeydi? Ortada telefon görüşmelerinin tespiti için mahkeme kararı olmadığı gibi, konuşma içerikleri de yoktu.

Dosya, sorgu için Sulh Ceza Hakimi Durmuş Karaçalı’nın önüne gönderildi. Durmuş Karaçalı, Gültekin Avcı’nın tutuklanmadan bir kaç ay önce yazdığı bir köşe yazısında kendisine hakaret ettiğini iddia ederek şikayetçi olmuştu. İddianame hazırlandıktan sonra dava İstanbul 2. Asliye Ceza Mahkemesi’nde açılmış, duruşması da bir kaç hafta sonraya verilmişti. Durmuş Karaçalı’nın müşteki/mağdur olduğu davanın sanığı Gültekin Avcı idi. Avukatlar Karaçalı’nın CMK 22. Maddeye göre Avcı ile karşılıklı “husumeti” olması nedeniyle tarafsızlığını yitireceğinden çekilmesini talep ettiler. Kendisi çekilmeyince yasada yazılan usule riayet ederek reddi hakim talebinde bulundular. Karaçalı önce böyle bir davanın tebligatının kendisine ulaşmadığını söyleyerek gerçeğe aykırı beyanda bulundu. Neyse ki, mahkeme kalemine gidip belgeyi temin etmek uzun sürmedi. Avukatlar duruşma günü tebligatını Karaçalı’nın bizzat imzalayarak teslim aldığına dair belgeyi dosyaya sundular, ama değişen bir şey olmadı. Durmuş Karaçalı kör gözlere sokarcasına kanunun açık hükmünü çiğneyerek Gültekin Avcı hakkında tutuklama kararı verdi. Çünkü kanunların önemi yoktu, önemli olan sadece sonuçtu.

İlkesizlikler ve çifte standartlar

Gazetecilerin tutuklanması hakkında ayrımcı tavır sergileyen medya mensupları, 3 Mayıs Dünya Basın Özgürlüğü Günü’nün anıldığı bu dakikalarda Türk medyasının düştüğü bu durumda önemli bir paya sahipler. Gültekin Avcı’dan bir kaç ay sonra Can Dündar’da 52 köşe yazısı,  2 röportaj ve 2 haberi nedeniyle hukuksuzca tutuklandı. Can Dündar’ın tutuklanıp yargılanmasına haklı olarak büyük bir infialle tepki gösteren medya mensupları, Gültekin Avcı’nın yazdığı 6 köşe yazısını ağır silah olarak görmüş olmalarından olsa gerek, kafasını kuma gömmeyi tercih etti.

Savcı İrfan Fidan, 9 ay sonra yazdığı 33 sayfalık iddianamede Gültekin Avcı’ya sadece 4 sayfa ayırdı.  Eylem olarak da 6 köşe yazısını gösterdi. İddia, köşe yazılarıyla “algı operasyonu” yapılmasıydı. “Algı operasyonu” ceza hukukunun değil, olsa olsa bir sosyal psikoloji kavramı olabilir. Hiç bir ismin bulunmadığı, hiç kimseye hakaret edilmeyen bu yazılar hakkında ne bir tekzip başvurusu yapılmış, ne de suç duyurusunda bulunulmuştu. Savcının iddiası ipe sapa gelmeyecek türdendi: Muta nikahı kötülenip, dönemin başbakanı, bakanları ve  devlet yetkilileri “itibarsızlaştırarak kendilerini savunamayacak duruma düşürülmüş” idi. Ve bu eylemlerinden dolayı Gültekin Avcı’ya 2 müebbet ve +75 yıla kadar hapis cezası verilmesini istiyordu.

Çifte standart, Anayasa Mahkemesinde de devam etti.  Gültekin Avcı’nın haksız tutukluluğu için Anayasa Mahkemesi’ne yapılan bireysel başvuru aylarca incelenmedi.  Can Dündar ve Erdem Gül’ün mağduriyetleri ise tutuklanmalarından 3 ay sonra jet hızıyla verilen Anayasa Mahkemesi kararıyla sonlandırıldı. Oysa yapılması gereken, başvuru tarih ve sıralamasına riayet edilerek dosyanın incelenmesi ve karar verilmesiydi.

Gültekin Avcı, tutuklanmasından 9 ay sonra çıkarıldığı mahkemedeki savunmasını kısa tuttu. Mahkeme 6 köşe yazısı nedeniyle 2 müebbet ve +75 yıl hapis cezası istenen iddianameyi kabul ettiyse, uzun uzun savunma yapmaya, ceza hukukunun kriterlerini anlatmaya ne gerek vardı ki? Hem 6 tane köşe yazısının nesini savunacaktı? Köşe yazıları, kendini savunuyordu zaten.

Fakat mahkeme, hepimizi şaşırttı. 20 Eylül 2015 Tarihinde tutuklanan Avcı, 9 Haziran 2016 Tarihinde ilk duruşmada savunmasını yaptıktan sonra tahliye oldu.  Ondan sonra görünmeyen el, medyadaki tetikçileri üzerinden saldırıya geçerek dosyaya müdahale etmeye başladı. Avcı, dosyada yeni bir gelişme olmamasına rağmen 25 Eylül 2016 Tarihinde yeniden tutuklandı. Aradan geçen 3 yılın sonunda, 13 Eylül 2019 Tarihinde yeniden tahliye oldu, aynı gün nefret lobisi harekete geçerek hedef gösterdi. Yapılan itiraz üzerine 1 gün sonra yeniden tutuklanma kararı verildi, gözaltına alındı ve cezaevine gönderildi.

Olmadık kısıtlamalar konulsa da, kitapları yanında. Cezaevinde kendine bibliyoterapi yaparak hayata tutunuyor. Ancak kitabıyla buluştuğu anlarda dört duvar arkasına geçip, özgürlüğe kavuşabiliyor. Ta ki, kitabı bitirip kapağını kapatıncaya kadar.

[Av. Fikret Duran] 4.5.2020 [TR724]

Cezaevlerinde yemek zulmü! [İlker Doğan]

Türkiye’de cezaevlerindeki yemek sıkıntısı her geçen gün daha da büyüyor. Bir yandan koronavirüs salgınıyla mücadele etmek zorunda olan onbinlerce siyasi tutuklu, aynı zamanda açlıkla da cezalandırılıyor. Özellikle siyasi tutuklular ‘zorunlu’ ölüm orucuna mahkum ediliyor! Zira tutuklu yakınlarının iddialarına göre neredeyse bütün cezaevlerinde yemekler üçte bire kadar  düşürülmüş durumda.

Bazı cezaevlerinde Ramazan bahane edilerek öğün sayısının da bire düşürüldüğü ileri sürülüyor. Eşi Van’da tutuklu olan bir kadın, “Eşim telefon görüşünde yemeklerin soğuk geldiğini ve kişi başı ikişer kaşık düştüğünü anlattı. ‘Gerçekten açız’ dedi.” ifadelerini kullanıyor. Bir başka tutuklu yakını ise “Eşim Şakran Cezaevi’nde. Telefon görüşmesinde söyledi; adam başı 1 kaşık çorba, 2 kaşık yemek gelmiş. ” diyor.

İnsan Hakları Savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu, kendisine bu konuyla ilgili her gün onlarca şikayet geldiğini anlatıyor. Yaşananlara sosyal medya hesabından tepki gösteren Gergerlioğlu, Ceza ve Tevkifevleri’nin kurumsal sosyal medya hesabını da etiketleyerek yaptığı paylaşımda, “Erzurum cezaevinde kıtlık mı var? Mahpus yakınları dün iftarda sadece 2 kaşık çorba, 1 dolma verildiğini iddia ediyor. Direnç düşüklüğünden  ölecek bu insanlar!  Buna benzer az, kalitesiz, soğuk yemek şikayetleri çok yerden geliyor. Bir açıklamanız yok mu?” ifadelerini kullanıyor.

AKP iktidarı, yeni infaz düzenlemesiyle gaspçıları, hırsızları, uyuşturucu bağımlılarını, çete üyelerini tahliye etti. Sözde ‘terör’ kılıfıyla gazetecileri, öğretmenleri, doktorları, mühendisleri, öğrencileri, ev hanımlarını ve 800’e yakın bebeği ise cezaevinde tuttu.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️


HALA 7 KİŞİLİK KOĞUŞLARDA 35 KİŞİ KALIYOR

Cezaevi nüfusu tahliyelerden önce yaklaşık 300 bin civarındaydı. Bugün rakamın 220 binlere kadar düştüğü tahmin ediliyor. Toplam 368 ceza infaz kurumunun kapasitesi 15 Mart itibariyle 235 bin 431. 2010’da 75 bin olan kapasite yeni ceza evlerinin yanı sıra 1 kişilik koğuşlara 5 ranza konulmak suretiyle 235 bine kadar çıkarıldı! Kısaca hala 7 kişilik koğuşlarda 30-35 kişi kalmaya devam ediyor.

YEMEK MİKTARLARI AZALDIKÇA AZALDI

Özellikle son dönemde cezaevlerinden ardı ardına yemeklerin yetersizliği ve kalitesizliğiyle öğün sayısının azaltılması konusunda sosyal medyada çok sayıda paylaşım yapılıyor. Cezaevi isimleri de verilerek yapılıyor bu paylaşımlar. Buna göre Türkiye’deki cezaevlerinde genel olarak yemek miktarları en az yarı yarıya düşürüldü. Bazı cezaevlerinde bu oranın üçte 1’e kadar düştüğü iddia ediliyor. Ramazan bahanesiyle öğün sayısını bire düşüren cezaevleri de var. Söz konusu sorun haftalardır dile getiriliyor ancak ne Adalet Bakanlığı’ndan ne de Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürlüğü’nden konuyla ilgili hiç bir açıklama yapılmıyor.

CEZAEVLERİNDE KITLIK MI VAR?

İnsan Hakları Savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu, geçtiğimiz günlerde söz konusu durumla ilgili bir paylaşım yaptı. Ceza Tevkif Evleri Genel Müdürlüğü’nün sosyal medya hesabını da etiketleyen Gergerlioğlu, “Erzurum Cezaevi’nde kıtlık mı var? Mahpus yakınları dün iftarda sadece 2 kaşık çorba, 1 dolma verildiğini iddia ediyor. Direnç düşüklüğünden  ölecek bu insanlar! Buna benzer az, kalitesiz, soğuk yemek şikayetleri çok yerden geliyor. Bir açıklamanız yok mu?” ifadelerini kullandı.

YEMEK MİKTARI 2 KAŞIĞA DÜŞTÜ

Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun paylaşımı kısa sürede binlerce etkileşim aldı. Yakınları tutuklu olanlar, cezaevlerinin ismini de vererek yemek kısıtlamasına tepki gösterdi. İşte onlardan bazıları: “Sahurda yiyecek bişey çıkmıyor. Akşam yemeğinde ya da iftarda olursa kurufasulye, nohut ya da olursa ıspanak veriliyor. Sıcak yemek neredeyse yok. DENİZLİ T KAPALI CEZAEVİ… (…) Sayin vekilim Sincan kapalı cezaevinde verilen iftar yemeği için de aynı durum söz konusu.

TUTUKLU: GERÇEKTEN AÇIZ!

“Sayın vekilim bugün eşim aradı.Van T Tipi Kapalı’da kalıyor. Oruç tutuyorlar. Gelen soğuk yemek adam başı 2 kaşık çıkıyor dedi. Gerçeten açız dedi #Adaletbakanı el atsın. (…) Evet Osmaniye kapalıda da bir öğün geliyormuş. O da çok az. İftara yetmiyormuş gelen yemek. Çok şükür ki kantin var. O da maliyetli tabiki. Ailesi para gönderemeyenler var. Bir mahkum ayda en az 1.000 lira harcıyormuş.”

VUCÜT DİRENÇLERİ ZAYIFLIYOR

“Hem korona tehlikesi var hem zayıf düşürüyorlar. Bile bile katletmek demek bu. Bir insana kat kat ceza verilmez ki. Bu insanlara hırslarını tatmin etmek için daha kaç kez ceza verecekler? (…) Benim abim de orda bugün konuştuk kendisi dedi ki, birer kaşık çorba verdiler. Doymuyoruz yemeklerden. Erzurum H Tipi Ceza İnfaz Kurumu’nda…”

ŞAKRAN’DA KİŞİ BAŞI 1 DOLMA!

“Sayın vekilim, İzmir Şakran Cezaevi’nde de aynı durum var. Şakran’da bulunan kardeşim, kişi başı 1 dolma verildiğini söyledi. (…) Evet Kepsut’ta da öyle. Tek öğün yemek veriliyormuş, gelen yemek de çok çok yetersizmiş. Oruç tutuyoruz diye cezalandırılıyoruz resmen diyor eşim. (…) Şakran Cezaevi’nde de aynı sayın vekilim. Bugün eşim telefon görüşmesinde söyledi; adam başı 1 kaşık çorba, 2 kaşık yemek gelmiş. Ve manav ihtiyaçları karşılanmıyormuş. Marketten de istedikleri gelmiyormuş. Bu insanlar zaten suçsuz yere içerdeler, bir de aç mı kalsınlar! Daha ne kadar işkence yapacaklar!”

86 KİLODAN 74 KİLOYA DÜŞTÜ

“İçeri girdiğinde 86 kilo idi şimdi 74 kilo. Mecburi ölüm orucu mu tutturuyorlar haberimiz yok! Ev hapsi verin biz bakalım, yeter artık! Bir yandan salgın bi yandan açlık nasıl dayanacaklar! (…)  Ömer bey aynı şekilde İzmir Şakran 1 nolu T Tipi’nde de böyle sıkıntılar çok fazla… 24 kişilik koğuşa 10 kişilik yemek veriliyor…”

[İlker Doğan] 4.5.2020 [TR724]

Ramazan ayı ve Teheccüd Namazı [Prof. Dr. Muhittin Akgül]

Bugün sizlerle, Ramazan Ayı münasebetiyle kılınmasının daha kolay bir hale geldiği teheccüd namazını paylaşmayı düşünüyorum. Allah’a yakınlaşmanın zirve noktasını içerisinde barındıran namaz ibadeti, sadece beş vakit farzdan ibaret olmayıp, bunun yanında farklı zaman dilimlerinde kılınan nafile ibadetler de vardır.

Bilindiği üzere teheccüd, mü’minlere sünnet bir namaz olmakla beraber, Resûlullah’a (s.a.s.) farz olan bir ibadettir. Ve adını da “teheccüd” şeklinde Kur’ân vermektedir.  “Teheccüd”, uyanmak, uykuyu terketmek demektir. Geceleyin bir miktar uyku uyuduktan sonra kalkıp kılındığı için, bu şekilde isimlendirilmiştir. Kur’ân-ı Kerim’de bu namazın farklı yönlerine dikkat çekilen, farklı âyetler bulunmaktadır. Meâlen bunları hatırlayacak olursak:

“Sana mahsus bir namaz olmak üzere gecenin bir kısmında kalkıp Kur’an oku, teheccüd namazı kıl. Böylece Rabbinin seni, Makam-ı Mahmûda eriştireceğini umabilirsin.” (İsrâ 17/79). “Teheccüd namazı kılmak için yataklarından kalkar; cezalandırmasından endişe ederek, rahmetinden ümid içinde olarak Rabb’lerine dua edip yalvarırlar ve kendilerine nasip ettiğimiz mallardan Allah yolunda harcarlar” (Secde, 32/16); “Sabah akşam Rabb’inin adını zikret! Gecenin bir kısmında da ona secde et, geceleyin uzun bir süre ona tesbih ve ibadet et” (İnsan, 76/25-26), “Ey örtüsüne bürünen! Kalk ve bir kısmı hariç geceni ibadetle geçir. Gecenin yarısını ya da bundan daha az veya daha fazlasını. Kur’ân’ı tertil ile, tane tane, teemmülle oku. Biz Sana pek ağır bir söz vahyedeceğiz. Muhakkak gece ibadeti daha tesirlidir, daha düzgün bir Kur’ân tilaveti sağlar. Hâlbuki gündüz Seni meşgul edecek yığınla iş var. Rabbinin yüce adını zikret, fanilere bel bağlamaktan kurtul ve bütün gönlünle yalnız O’na yönel!” (Müzzemmil Sûresi 1-8).

Teheccüd namazı, iki rek’at kılınabileceği gibi, sekiz rek’at olarak da kılınabilir.  Yukarıdaki ilgili âyetten de açıkça anlaşıldığı üzere Cenab-ı Hakk elçisine, ona has bir namaz olarak “teheccüd”ü kılmasını emretmiştir. Allah Resûlü’nün ümmeti olarak bizlere de bu namaz, bir sünnet olarak hediye kalmıştır.

Teheccüd namazı, gece uykunun en tatlı yerinde kalkılıp eda edildiği için, aslında çok kolay bir namaz değildir. Hem böylesine bir zorluğu Allah rızası için aşma, hem de gece vaktinde Cenab-ı Hakk’ın lütuflarının sağnak sağnak yağmasından dolayı olsa gerektir ki, diğer nafile namazların yanında, faziletçe oldukça önemli bir konuma sahiptir.

Teheccüd namazıyla ilgili olarak Allah Resûlünden pekçok rivayet bulunmaktadır. Bunlardan birinde, evin erkeği ya da hanımı teheccüd namazına kalktığında, sadece kendisi değil, aynı zamanda eşini de kaldırmasını, hatta kaldırmada zorluk çektiğinde hafiften yüzüne su serpmesini, böylece kaldıran her kimse ona, bu davranışından dolayı Cenab-ı Hakk’ın rahmet edeceğini müjdelemiştir. (Ebû Davûd).

Başka bir rivayette Allah Resûlü, mü’minlerin gece namazına devam etmesini, zira gece namazının, aynı zamanda daha önceki sâlih kimselerin de adetlerinden olup, kötülükleri örten ve günah işlemekten de insanı alıkoyan bir yönünün olduğuna dikkat çekmiştir. (Tirmizî).

Peygamberimiz (s.a.s.) gece namazlarını çok uzun kılar ve uzun sûreler okurdu. O kadar uzun kılardı ki, ayakta uzun süre kaldığından dolayı zaman zaman ayakları şişerdi. Hatta bir defasında kendisine: “Ey Allah’ın Resûlü! Allah Teâla senin geçmiş ve gelecek günahlarını affetti (neden kendini bu kadar hırpalıyorsun?)” denilince de:

“O zaman şükredici bir kul olmayayım mı?” cevabını vermişlerdi. (Buhari-Müslim)

İşte bu oldukça bereketli ve semereli namaz için Ramazan Ayı, âdeta tepside bizlere sunulan bir hediye gibidir. Diğer zamanlarda, farklı sebeplerden dolayı çoğu kez kalkıp nasiplenemediğimiz bu değerli ibadet, sahurun farklı bir bereketi olarak karşımıza çıkmaktadır. Sahura kalktığımızda, ister sahur yapmadan, isterse sahur yaptıktan sonra imsak vakti girmeden, abdestimizi alarak edâ edeceğimiz teheccüd namazı, hiç değilse yılın bir ayında aksatmadan kılmak suretiyle, şüphesiz ki hayatımıza ayrı bir bereket katacaktır.

Böyle bir teheccüd namazının peşindeki tesbihlerimiz, istiğfarlarımız, dualarımız ve peşinden kılacağımız sabah namazıyla da, seher vakitlerini değerlendirmemiz, Ramazan Ayı’ndaki kaçırmamamız gereken bereketlerden olduğunu unutmamalıyız.

Beş vakit namazda olduğu gibi teheccüd namazında da elbette belli bir vakit sözkonusudur. Teheccüd namazı da gecenin üçte biri veya yarısında kılınan bir namazdır. Günümüzde sosyal hayatın değişmesiyle insanlar gece geç vakitlere kadar uyumuyorlar; hatta Ramazan Ayı’nda insanların bir kısmı sahura kadar yatmıyor. Onun için insanlar uyumamış olsalar da, teheccüd namazı kılarak onun sevabından mahrum kalmamalıdır.

Sahurlarınız bereketle, geceleriniz teheccüdle, seherleriniz de tevbe-istiğfarla dolu olsun. 

[Prof. Dr. Muhittin Akgül] 4.5.2020 [TR724]

KHK ile el konulan kurum temsilcilerinin dava hakları [Aziz Kamil Can]

Bilindiği gibi OHAL döneminde çıkarılan bir kısım KHK ekli listeleri ile Hizmet Hareketi ile irtibatlı olduğu değerlendirilen tüm özel işletme, kurum, vakıf ve dernekler kapatıldı. Ve yine getirilen düzenlemeler ile buna karşı dava yolları da kapalı tutuldu.

Akabinde kapatma kararlarına karşı 60 gün içerisinde OHAL Komisyonu’na başvuru hakkı tanındı. Ancak o dönemde de birçok kurum açısından bu hakkın kullanılması mümkün olmadı.

Şüphesiz buradaki en büyük sorumluluk söz konusu kurumların temsilcilerine düşmektedir. Çünkü sonuçta hukuksal başvuru hakkı ancak işletme temsilcileri veya atayacakları avukatları tarafından sağlanabilmektedir.

Diğer taraftan zamanında başvuru yapılmamasının birçok nedeni sıralanabilir. Örneğin temsilcinin tutuklu veya kaçak olması, tutulan avukatın soruşturmaya maruz kalması gibi. Nitekim, böyle somut sıkıntılar ile karşı karşıya kalan kişilerin, bu mahkemeye veya idari birimlere ulaşamama engellerini de somut bilgi ve belgeye dayandırmaları halinde bir ihtimal ilerde “mahkemeye erişim hakkının kısıtlanmış” olması gerçeği bağlamında tekrar bu haklara kavuşabilirler. Tabi ki bu durum ulusal hukuk açısından geçerlidir. Aynı konuda AYM ve AİHM nezdinde de, her ne kadar 1 ay ve 6 aylık süreler geçirilmiş olsa da, somut bazı nedenlerle bu hak kullanılabilir. Özellikle aşağıdaki Anayasa Mahkemesi gerekçesi kapsamında.

Çünkü ilgili yasa ve KHK’ler sadece kapatmaya karşı başvuru imkanı sağlamıştı, el koymaya karşı değil. Böyle bir durumda da başvurunun bir anlamı olmayacaktı. Yani “kurum tekrar açılsın” diye yaptığınız başvuru olumlu sonuçlansa bile Devlet o kuruma el koyduğundan ve el koymaya karşı da idari başvuru ve dava yolu kapalı bulunduğundan pratikte bir anlamı olmayacaktı.

Bu düzenleme de bir yasaya dayandığı için AYM de dahil iç hukukta başvurulacak bir mekanizma bulunmamaktaydı.

Ancak şimdi aşağıda belirteceğim AYM kararı ile bir fırsat yakalanmıştır. Sunduğumuz nedenler ve eklenecek sair gerekçelerle hem kapatma hem de el koymaya karşı başvurular birlikte AİHM’ye sunulabilir. Bunun için bir iç hukuk yolu tüketimi zorunlu değildir. Çünkü değindiğimiz gibi düzenlemeler yasaya bağlanmış ve bireylerin yasaya karşı dava imkanı yoktur.

Bu nedenle el konulan her kurumu için yetkililerin daha fazla gecikmeden AİHM’ye ve diğer ilgili uluslararası kuruluşlara, örneğin BM denetim organlarına, başvurularda bulunmaları temel sorumluluklarıdır.

Konuyu daha net izah adına şimdi çıkan AYM kararını inceleyelim:

Anayasa Mahkemesi, 24.12.2019 tarih ve 2018/74 E, 2019/92 K. sayılı kararı ile önemli bir hak ihlali düzenlemesinde iptal kararı verdi.

İlgili düzenleme, Anayasa Mahkemesi kararı ve kararın yorumlanması tarafımızca aşağıdaki gibi değerlendirilmiştir.

İptale konu olan 1/2/2018 tarihli ve 7075 sayılı Olağanüstü Hal İşlemleri İnceleme Komisyonu Kurulması Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin Değiştirilerek Kabul Edilmesine Dair Kanun’un 2. maddesinde geçen “ilave tedbirler ile” ilgili kısım ve tüm madde şöyledir:

 “Komisyonun görevleri

MADDE 2- Komisyon, olağanüstü hal kapsamında doğrudan kanun hükmünde kararnameler ile tesis edilen aşağıdaki işlemler hakkındaki başvuruları değerlendirip karar verir.

a) Kamu görevinden, meslekten veya görev yapılan teşkilattan çıkarma ya da ilişiğin kesilmesi.

b) Öğrencilikle ilişiğin kesilmesi.

c) Dernekler, vakıflar, sendika, federasyon ve konfederasyonlar, özel sağlık kuruluşları, özel öğretim kurumları, vakıf yükseköğretim kurumları, özel radyo ve televizyon kuruluşları, gazete ve dergiler, haber ajansları, yayınevleri ve dağıtım kanallarının kapatılması.

ç) Emekli personelin rütbelerinin alınması.

(2) Olağanüstü hal kapsamında yürürlüğe konulan kanun hükmünde kararnamelerle gerçek veya tüzel kişilerin hukuki statülerine ilişkin olarak doğrudan düzenlenen ve birinci fıkra kapsamına girmeyen işlemler de Komisyonun görev alanındadır.

(3) Bu maddede belirtilen işlemlere bağlı olarak olağanüstü hal kapsamında yürürlüğe konulan kanun hükmünde kararnamelerde yer alan ilave tedbirler ile kanun yollarının açık olduğu işlemler hakkında ayrıca başvuru yapılamaz.”

Muhalefet Partisi tarafından maddede geçen “ilave tedbirler ile” ilgili herhangi bir başvuru yolunun öngörülmemiş olması anayasa aykırı görülerek dava konusu edilmiştir.

Maddede görüleceği üzere OHAL Komisyonun nelere bakacağı açıkça sıralanmış, ancak bu sıralanan yaptırımlara bağlı olarak genel anlamıyla tüm diğer KHK’lerde öngörülen sair ilave tedbirlerin başvuruya konu edilmeyeceği düzenleme altına alınmıştır. AYM tarafından verilen bu karar, KHK ekli listede isimleri yayınlanmak suretiyle ihraç edilen kişi ve kapatılan kurumları ilgilendirmektedir

Tüm KHK’ler süreç içerisinde kanunlaştıkları için doğal olarak bunlarda geçen tedbirlere karşı bireylerin adli bir başvuru yapma imkanları da kapatılmıştır. Ayrıca bu madde uyarınca bireyler Komisyon’a da başvuramadıkları için mahkemeye erişim ve diğer temel hakları zedelenmiş ve düzenleme ilerde AİHM ve benzeri kurumlar nezdinde Türkiye’yi zor bir duruma sokmuştur.

Tüm bu durumları gözeten AYM, idari ve hukuki başvuru yollarını kapatan bu düzenlemeyi Anayasaya aykırı görerek iptal etmiştir.

Birçok KHK’da yukarıdaki maddede sayılan ihraç, kapatma, öğrenciliğin sonlandırılması, rütbelerin alınması ile bağlantılı olarak değişik tedbirler de yasal düzenlemeye bağlanmış, bunların bir kısmı asıl yaptırımın ayrılmaz bir sonucu iken (kamu görevlisinin kamu konutundan çıkarılması veya kamusal silahını teslim etmesi) bir kısmı tamamıyla ayrı bir yaptırım (kamu görevinden çıkarılan kişinin pasaportuna el konulması ya da kapatılan kurum ve kuruluşların mal varlığına el konulması) niteliğinde olabilmiştir.

AYM kararında bu farklılıklar gözetilmiş ve ilgili cümle anayasaya aykırı görülerek yasadan çıkarılmıştır. Böyle bir durumda AYM, yasama veya yürütme organı yerine geçerek yeni bir düzenleme yapmaz. Bu sonuca göre KHK’lerde geçen ve “ilave tedbirler” olarak zikredilen birçok kısıtlamaya ilişin nasıl bir yol izleneceği boşlukta kalmıştır.

KHK ile verilen ihraç ve kapatma kararlarına ilave olarak alınan ve OHAL Komisyonuna başvuru konusu yapılamayan önemli kimi tedbirler şöyledir:

İHRAÇ kararına ilave tedbirler;

  • Kamu görevinden, Emniyet Genel Müdürlüğü teşkilatından, Jandarma Genel Komutanlığı teşkilatından ve Sahil Güvenlik Komutanlığı teşkilatından çıkarılan kişilerin, mahkûmiyet kararı aranmaksızın, rütbe ve/veya memuriyetleri alınır ve bu kişiler görev yaptıkları teşkilata yeniden kabul edilmezler; 
  • Bir daha kamu hizmetinde istihdam edilemezler, doğrudan veya dolaylı olarak görevlendirilemezler; 
  • Bunların uhdelerinde bulunan her türlü mütevelli heyet, kurul, komisyon, yönetim kurulu, denetim kurulu, tasfiye kurulu üyeliği ve sair görevleri de sona ermiş sayılır. 
  • Bunların silah ruhsatları, gemi adamlığına ilişkin belgeleri ve pilot lisansları iptal edilir ve bu kişiler oturdukları kamu konutlarından veya vakıf lojmanlarından onbeş gün içinde tahliye edilir. 
  • Bu kişiler özel güvenlik şirketlerinin kurucusu, ortağı ve çalışanı olamazlar. 
  • Bu kişiler hakkında ilgili bakanlık ve kurumlarca ilgili pasaport birimine derhal bildirimde bulunulur. Bu bildirim üzerine ilgili pasaport birimlerince pasaportlar iptal edilir.
  • Varsa uhdelerinde taşımış oldukları büyükelçi, vali gibi unvanları ve müsteşar, kaymakam ve benzeri meslek adlarını ve sıfatlarını kullanamazlar ve bu unvan, sıfat ve meslek adlarına bağlı olarak sağlanan haklardan yararlanamazlar. 

KAPATMA kararına ilave tedbirler; (KHK Ekli listede isimleri yazılarak kapatılan kurumlar)
 Kapatılan vakıfların her türlü taşınır ve taşınmazları ile her türlü mal varlığı, alacak ve hakları, belge ve evrakı Vakıflar Genel Müdürlüğüne bedelsiz olarak devredilmiş sayılır.

  • Kapatılan vakıf yükseköğretim kurumlarının sağlık uygulama ve araştırma merkezleri ve
  • Kapatılan diğer kurum ve kuruluşlara ait olan taşınırlar ile her türlü mal varlığı, alacak ve haklar, belge ve evrak Hazineye bedelsiz olarak devredilmiş sayılır, 
  • Bunlara ait taşınmazlar tapuda resen Hazine adına, her türlü kısıtlama ve taşınmaz yükünden ari olarak tescil edilir. 
  • Birinci fıkrada sayılanların her türlü borçlarından dolayı hiçbir şekilde Hazineden bir hak ve talepte bulunulamaz. 

AYM’nin kararının bir anlam ifade edebilmesi için Yürütme organın ilgili iptal gerekçesini de gözeterek idari ve yasal düzenlemeleri bir an önce devreye sokması gerekir.

OHAL Komisyonun hangi işlere bakacağı sınırlı olarak 2. maddede açıklanmıştır. Kimi görüşlerde söylendiği gibi Komisyon’un herhangi bir düzenleme olmadan ilave tedbirler konusunda başvuruları otomatik kabul etmesi teknik olarak mümkün değildir. Üstte denildiği gibi oluşan bu boşluğun yeni bir yasal düzenleme ile giderilmesi ve Komisyon yetkisinin genişletilmesi gerekmektedir.

Bununla birlikte Türkiye’deki hukuki çöküş de gözetildiğinde ilave tedbirler ile ilgili haksızlıkları AYM kararı gereği Komisyon’a götürme yolu zorlanmalı, belki genişletici yorumlarla Komisyon bu yeni başvuruları kabul edebilir. Örneğin kapatılan kurum yetkilisi, kapatmaya karşı Komisyona gitmiş ve el koymaya karşı gitmemiş ise bu karar uyarınca ikinci başvuruyu yapabilir.

Kararda iptalin ne zaman yürürlüğe gireceği açıklanmadığından Resmi Gazete’de yayınlanmakla hüküm doğurmuştur. Karar 10.03.2020 tarihinde Resmi Gazetede yayınlanmış olup, genel kural uyarınca 60 gün içerisinde Komisyon’a başvuru şansı kullanılmalıdır, ki bir süre açıklaması olmadığından aslında 60 gün geçse bile başvuru yapılabilir, çünkü halen Komisyon’un bu yönden bir ilanı yoktur.

Hali hazırda bir düzenleme yapılmadığına göre iki ihtimal var: 1- OHAL Komisyonu açıklayacağı şekli ile belli başvuruları kabul edebileceğini söyleyebilir. 2- Komisyon, “benim yetkim yasa ile sınırlı belirtilmiş olup yeni bir yasal düzenleme yapılana kadar ben bu başvuruları incelemeyeceğim” diyebilir.

İkinci ihtimal durumunda ve kanaatimce her halukarda mağdurların ilave tedbirler konusunda doğrudan AİHM’e gitme hakları bulunmaktadır. Bu süreçte AYM’ye de gitmeye gerek yoktur. Çünkü yaptırım sonradan kanunlaşan KHK’ya dayanmakta olup, AYM de birçok kararında yasadan kaynaklı hak ihlalleri ile ilgili bireysel başvurulara bakma yetkisi bulunmadığını yerleşmiş içtihatlarına koymuştur. Bu yasal düzenleme nedeniyle idare mahkemesine başvuru imkanı da bulunmamaktadır. Bu durumda tüketilecek etkili bir başvuru yolu bulunmadığından kişiler doğrudan AİHM’ye başvurabilirler.

AYM kararında bu ilave tedbirler konusunda idari yargı yolu açık da olsa sadece şeklen bir denetleme olacağından etkisiz görülmüştür. Aslında bu tespit AİHM’ye yapılacak başvurularda özellikle kullanılmalı ve AYM’nin bu konularda idare mahkemelerini etkisiz gördüğü dile getirilmelidir.

Tüm bu iptal ve yasal düzenlemelerin dışında şahsi fikrim, ilave tedbirler her ne kadar bir KHK ve dolayısıla bir yasa ile öngörülmüş olsalar dahi, bunların etki doğurabilmesi idari bir karar ile mümkün olmakta, örneğin ilgili idari birim el koyma kararını tebliğ ediyor veya pasaportun iptal kararını bildiriyor ve bunlar birer idari eylem niteliğine geliyor. İşte bu noktada idari işlem olan bu eyleme karşı idare mahkemesinde işlemin iptali için dava açılabilmelidir. Mağdurların vakit kaybetmeksizin bir yandan da bu haklarını kullanması gerekir. Şayet idare mahkemesi, “bu bir yasal işlemin sonucu ve benim davayı inceleme yetkim yoktur” derse bu durumda artık tüm yönleri ile AİHM yolu açılmış olacaktır.

Sonuç olarak AYM iptal kararını önemsemek gerekir. KHK ile hazineye devredilen ünüversiteler, hastaneler, vakıflar gibi değerli malların geri alınması için aym, bir başvuru imkanı sağlanmalı demektedir. Ancak yukarıda açıklandığı gibi bu iptale bağlı olarak başvurunun Komisyona otomatik yapılabileceği sonucunu çıkarmamak lazım. Bunun için yasal bir düzenleme gerekecek veya defacto ile Komisyon başvuruları takdiren kabul ederek sorunu giderecek ve böylece uzatmalı bir yargı yolu açılmış olacaktır. Yine bu iptal kararı AİHM’e yapılacak başvurularda izah edilen gerekçelerle ciddi bir kanıt olacak ve iç hukuk yollarının kapalı olduğunun delili olacaktır.

Mağdurların bu karara bağlı olarak eş zamanlı biçimde bir yandan Komisyon, bir yandan tam yargı davası ile birlikte idare mahkemeleri veya duruma göre hukuk mahkemeleri, diğer yandan da engellin yasadan kaynaklanması sebebiyle AİHM başvuru haklarını kullanmaları, yürütme organının hukuksuzluklarının durdurulmasına caydırıcı etki sağlayacaktır.

[Aziz Kamil Can] 4.5.2020 [TR724]

Ehl-i kıble tekfir edilebilir mi? (1) [Dr. Yüksel Çayıroğlu]

Kimlerin küfre ve dalalete düşeceği hakkında varit olan naslara veya ulemanın konu etrafındaki açıklamalarına bakıldığında, meselenin teorisiyle pratiğinin titizlikle birbirinden ayrıldığı görülür. İslâm, bir taraftan insanı küfre düşürebilecek inanç ve fiilleri detaylı olarak açıklamak suretiyle mü’minleri bu konuda dikkatli ve temkinli olmaya çağırırken; diğer yandan mü’min kimselerin gelişigüzel tekfir edilmesine şiddetle karşı çıkmıştır. Farklı bir tabirle İslâm, şahsıların değil, vasıfların üzerinde durmaya önem vermiştir. İman ve amele dair iyi-kötü vasıfları ortaya koymak suretiyle herkesin ders almasını amaçlamıştır.

Kur’ân’da Tekfir

Kur’ân’ın birçok ayetinde, iman esaslarını inkâr, Allah’a şirk koşma, teslise inanma, Allah ve Resûlüllah’a karşı muhalefette bulunma, haramları helâl helalleri haram sayma,  Allah’ın ayetleri ile alay etme, dilleriyle inandıklarını söyledikleri halde kalbleriyle inkâr etme gibi insanı küfre düşürecek ameller üzerinde durulur. Fakat bunun yanında mü’minleri küfürle itham etmeme konusunda da önemli ilkeler vazedilir.

Mesela bir ayette şöyle buyrulur: “Ey iman edenler! Yeryüzünde Allah yolunda sefere çıktığınız zaman, son derece dikkatli davranın. Size selam verene, dünya hayatının geçici ve az bir menfaatini elde etmek için: “Sen mümin değilsin” demeyin! Unutmayın ki Allah’ın yanında birçok ganimetler vardır. Önceden siz de böyle idiniz, Allah size lütfetti de imanla şereflendiniz. Öyleyse iyi anlayın, dinleyin çok dikkatli davranın. Muhakkak ki Allah yaptığınız her şeyden haberdardır.” (en-Nisa, 4/94)

Bu ayet, tekfire yönelik çok önemli ilkeler ihtiva eder. İlk olarak Yüce Allah, mü’minlere, zahire göre hüküm vermelerini emreder. Eğer bir kimse selam verme gibi Müslümanlığın önemli bir alametini üzerinde taşıyorsa, onun mü’min olduğuna hükmedilir. Hiç kimse, böyle bir kişiye “Hayır, sen mü’min değil, kâfirsin” deme hakkına sahip değildir. Zira ayet, bunu açıkça yasaklamıştır.

Diğer taraftan ayetin başında ve sonunda iki defa “fetebeyyenû” emri tekrar edilir. Bunun anlamı, bir şey açıklığa kavuşuncaya kadar iyice araştırma yapmaktır. Bununla Cenab-ı Hak, önyargılarla ve zanla hüküm vermeyi yasaklamış; bir şahsın veya grubun iman veya küfür üzere olup olmadığını anlamak için onlara iyice araştırma ve inceleme yapmayı emretmiş; sağlam bir tahkikat yapılmaksızın insanlar hakkında olur olmaz bahanelerle aceleden verilen hükümlerin tehlikesine dikkat çekmiştir.

Ayrıca söz konusu ayet, “dünya hayatının geçici ve az bir menfaatini elde etmek için” ibaresiyle tekfirin arkasında yatan temel bir saike de dikkat çekmiştir. İktidarı ele geçirme, elde tutma, muhalifleri ezme, siyasi hesaplar peşinde koşma, bir gruba karşı kin ve düşmanlık besleme gibi maksatları da bu kapsamda değerlendirebiliriz. Allah, asıl ganimet ve nimetlerin kendi katında olduğunu hatırlatmak suretiyle, mü’minleri bu tür basit hesaplar arkasında koşmaktan nehyetmiştir.

Ayetin devamında mü’minlere hitaben, “Önceden siz de mü’min değildiniz. Allah size lütfetti de imanla şereflendiniz.” hatırlatması yapılıyor. Bir yönüyle ayet, onları empati yapmaya ve insaflı olmaya çağırıyor. Demek istiyor ki, “Muhataplarınız gerçekten mü’min olmadıkları hâlde korktukları veya çıkar peşinde oldukları için kendilerini Müslüman gibi göstermiş de olabilirler. Fakat onların da bir gün hatalarından dönmeleri ve imanla şereflenmeleri mümkündür. Size düşen, bir kısım karinelerden hareketle hemen tekfire hükmetmek değil, zahire göre amel etmektir. Madem ki onlar, “selam verme” gibi mü’minlere ait bir şiarı ortaya koydular, siz de onlara mü’min muamelesi yapınız.”

Son olarak Allah, “Muhakkak ki Allah yaptığınız her şeyden haberdardır.” buyuruyor. Allah, Habîr ismi gereğince her şeyden haberdar olduğuna, her şeyin iç yüzüne vâkıf bulunduğuna göre, tekfircilerin amel ve niyetlerine de vâkıftır. Fakat onlar, hiç kimsenin içini bilemezler. Niyet okuyarak hareket edemezler. Eğer geçici dünya menfaati için tekfire yönelirlerse de Allah onlardan bunun hesabını sorar.

Kur’ân-ı Kerim, Uhud günü Allah Resûlü’nün, “Gelin Allah yolunda savaşın.” çağrısını reddeden ve mü’minleri savaş meydanında bırakarak gerisin geriye dönen münafıklar hakkında şöyle buyurur: “Doğrusu o gün onlar imandan ziyade küfre yakın idiler. Onlar, ağızlarıyla, kalplerinde olmayan şeyleri söylüyorlardı.” (Âl-i İmran, 3/127) Bu ayetin de mü’minlere verdiği önemli dersler vardır. Cenab-ı Hak, ayetin başında bizzat “münafık” olarak isimlendirdiği kimseler için “kafir” dememiştir. Onların “küfre daha yakın” olduklarını ifade etmek suretiyle, imanla da alakalarını kurmuştur. Yani onların sadece dilleriyle söyledikleri sözlere bile bir kıymet atfetmiştir. Ayetin tekfir konusunda ihtiyatlı ve dikkatli olunması gerektiğine işaret ettiğinde şüphe yoktur.

Konuyla ilgili diğer bir ayet ise kalblerine iman girmediği halde dilleriyle mü’min olduklarını söyleyen bedeviler, İslâm dairesi içinde kabul edilmiştir. (el-Hucurât, 49/14) Ayetin devamında, “Eğer Allah’a ve Resulüne itaat ederseniz, sizin emeklerinizden hiçbir şeyin mükafatını eksiltmez. Yaptığınızı zayi etmez.” buyrularak onlara hidayete giden yol gösterilmiştir. Kur’ân’ın bu üslubu, mü’minlere, dışlama ve ötekileştirmenin değil, kapsayıcı olma ve kucaklamanın önemini göstermektedir.

“Mü’minler ancak kardeştirler.” (el-Hucurât, 49/10) ayeti de bu konuda çok temel bir İslamî ilke vaz eder. Mü’minlerin kardeşlerine art niyetle ve suizanla değil, iyi niyet ve ihsanla muamele etmelerini hatırlatır.

Bütün bunların yanı sıra Kur’an’ın yumuşak söz söylemeyi, hikmet ve güzel öğüdü, güzel muameleyi, ihsanı, adaleti, şefkat ve merhameti emreden; katılığı, zanna göre hüküm vermeyi, bilgimizin olmadığı şeylerin ardına düşmeyi yasaklayan beyanları da tekfir ve tadlil yoluyla insanları dışlamanın ve ötekileştirmenin doğru olmadığına delalet eder.

Sünnette Tekfir

Hadislerde bir kısım inanç, amel ve vasıflara sahip olmanın küfrü gerektireceği ifade edilse de, mü’minlerin veya mü’min görünen kimselerin küfre nispet edilmemesi gerektiği üzerinde ısrarla durulur. Mesela Allah Resûlü (s.a.s) şöyle buyurur: “Her kim bizim namazımızı kılar, kıblemize yönelir ve kestiğimizi de yerse işte o Allah’ın ve Resûlü’nün koruması altında olan Müslümandır. Dolayısıyla Allah’a hıyanet edip de sakın ona dokunmayın.” (Buharî, Salat 28) Bu hadiste Müslümanlığın alameti olan başlıca ameller sayılmak suretiyle, bu amelleri yerine getiren kimselerin tekfir edilemeyeceğine işaret edilmiştir.

Başka bir hadislerinde Allah Resûlü, “İmanın üç temel özelliğinden biri ‘La ilâhe illallah’ diyene dokunmamaktır. Biz ne bir günah sebebiyle onu tekfir ederiz, ne de bir amel yüzünden İslâm’dan çıkarırız.” (Ebu Dâvud, Cihad 33) şeklindeki beyanlarıyla kelime-i tevhidi söyleyen kimselerin kanlarının ve mallarının koruma altında olduğunu haber verir. Bu da zahire göre hükmetmenin dinde önemli bir asıl olduğunu gösterir. Buna göre kelime-i tevhidi söyleyen bir kişinin Müslüman kabul edilmesi gerekir. Efendimiz’in başka bir hadislerinde beyan ettiği üzere böyle bir kişinin içinde gizlediği şeylerin hesabını görmek, Allah’a aittir. (Buhari, İ’tisam 2; Müslim, İman 32)

Allah Resûlü’nün hayat-ı seniyyelerine bakılacak olursa, onun tatbikatının da zikredilen bu esaslara uygun olduğu görülür. Zira O, Allah’ın bildirmesiyle münafıkların kimler olduğunu biliyordu. Sahabeden bazılarına da bildirmişti. Fakat onlara Müslüman muamelesi yapıyordu. Öyle ki münafıkların reisi Abdullah b. Übey b. Selül vefat ettiğinde onun cenaze namazını kıldırmıştı. O, açıkça kâfirliğini ilân etmedikleri sürece hiçbir mü’min veya münafığı tekfir etmemiştir. Böyle bir tavrın, münafıkların samimi birer mü’min hâline gelmeleri adına önemli bir siyaset olduğunda şüphe yoktur.

Bütün bunların yanı sıra Efendimiz’in (s.a.s), savaşta kelime-i tevhidi söylediği halde samimiyetine inanmayarak düşmanını öldüren bazı sahabilere göstermiş olduğu tepki de, mü’minleri tekfir etmeme ve zahire göre amel etme prensibinin bir neticesidir. Mesela Usame b. Zeyd, bir seriyye esnasında “La ilahe illallah” demesine aldırmadan yakaladığı bir düşmanı öldürür. Fakat yaptığı amelin doğruluğundan emin olamadığı için durumu Allah Resûlü’ne haber verir. Efendimiz, kelime-i tevhidi söyleyen bir kişiyi nasıl olup da öldürdüğünü sorunca Hz. Usame, adamın canını kurtarmak için bunu söylediğini ifade eder. Bunun üzerine Efendimiz, “Yarıp kalbine mi baktın!” der. Bu cümleyi o kadar peş peşe tekrar eder ki Hz. Usame, “Keşke böyle bir olay yaşanmadan önce Müslüman olsaydım!” temennisinde bulunur. (Müslim, İman 157)

Tekfiri yasaklayan en açık ve kesin delil ise şu hadis-i şeriftir: “Her kim Müslüman kardeşine ‘Ey kâfir’ derse, bu söz mutlaka ikisinden birine döner. Eğer muhatap gerçekten kâfirse ne âlâ, aksi takdirde söz kendisine döner.” (Müslim, İman 60; Buharî, Edeb 73) Buna benzer diğer bir rivayet ise şu şekildedir: “Bir kimse diğerini fasıklık veya kâfirlikle itham etmesin. Suçladığı kimse fasık veya kâfir değilse, bu sıfatlar kendisine döner.” (Buharî, Edeb, 44)

Bu hadisler, tekfire yeltenen mü’minler için büyük bir tehdit içerir. Yanlış ve haksız yere tekfirde bulunan bir kişinin kâfir olacağını bildirir. Bazı hadis şarihleri, haksız tekfirde bulunan kimsenin kafir olmayacağını, tekfir günahının kendisine döneceğini söylemişlerdir. Bazıları da buradaki asıl maksadın, mü’minleri tekfir ve tadlilden sakındırmak olduğunu beyan etmişlerdir. Fakat bütün bunlar birer yorumdur. İşin hakikatini Allah bilir. Böyle bir hadis karşısında mü’minlere düşen vazife, diğer mü’minleri küfre, nifaka veya fıska nispet etmeme noktasında çok dikkatli olmalarıdır.

Allah Resûlü’nün yolunu takip eden sahabe de, ehl-i kıbleyi tekfir etmeme noktasında oldukça hassas davranmıştır. Mesela Hz. Ali, iç savaşların yaşandığı bir dönemde rakiplerini tekfir eden taraftarlarını ikaz etmiş, onların “kafir” değil, “kendilerine karşı haksızca isyan eden kardeşleri” olduğunu ifade etmiştir. Dolayısıyla o, meşru devlet başkanına karşı ayaklanan ve sahabe kanı döken asilerin dahi mü’min kardeşleri olduğunu vurgulamıştır.

Bir sonraki yazımızda İslâm alimlerinin tekfir etrafında dile getirdikleri hükümleri ele almaya çalışacağız.

[Dr. Yüksel Çayıroğlu] 4.5.2020 [TR724]

Yeşilçam’ın muhafazakar yüzü: Yücel Çakmaklı [M.Nedim Hazar]

Milli Sinema akımının en büyük –belki de tek- kuramcısı ve uygulayıcısı olan Yücel Çakmaklı’nın sinema serüvenini 4 ayrı evreye ayırmak mümkün.

Çakmaklı’nın sinemaya adımını atıp, önce yazıları ile ardından film setlerine girmesiyle sonuçlanacak olan yönetmenlik öncesi dönemi bu evrelerin ilkidir. Gazetecilik okulunda henüz öğrenci iken içinde bulunduğu fikir mücadelesi ve okulun son dönemlerinde ilgi duyduğu sanat, kendisinden önce herhangi bir rol model olmamasına rağmen Çakmaklı’yı sinemanın içine çekmiştir.

1960’lı yılların başında tamamladığı yüksek tahsilinin ardından askerliğini bitirip İstanbul’a dönen Yücel Çakmaklı, ilerde bir sinema akımını başlatacağından habersiz Yeni İstanbul, Düşünen Adam, Yeni İstiklal gibi yayın organlarında sinema yazarlığına başlar ve kısa süre sonra zihninde tasarladığı kuramsal yaklaşımı kağıda döker: ” Türk sineması ancak köylüsü ve şehirlisi ile manevi kıymetleri maddeden üstün tutan Müslüman Türk halkının inançları, milli karakterleri, gelenekleri ile yoğrulmuş, Anadolu gerçeklerini yansıtan filmler vererek Milli Sinema hüviyetine kavuşabilecektir.” Yazının başlığı koşulacak olan uzun maratonun da ismidir adeta: “Milli Sinema İhtiyacı!” (Tohum, Ağustos -1964)

Eli kalem tutan muhafazakar kesimin ortak dilidir artık bir sinema pratiği. Ancak yapacak kimsenin de çıkacağı pek yoktur. İşte Çakmaklı böylesi bir ortamda onun sinema serüveninin ‘ikinci evresi’ diyebileceğimiz setlere adımını atmasıyla neticelenir. Çakmaklı, Aram Gülyüz, Mehmet Dinler, Osman Seden ve Orhan Aksoy gibi yönetmenlerin asistanlığını yaparak deneyim kazanır.

O sene Hacc ibadetini yapmaya yaparken aldığı özel izinle yaptığı çekimleri Kabe Yollarında adıyla belgesel film yapar.

Elif Film adına çekilen belgeselin esas gayesi hem hacca gideceklere kılavuzluk etmek hem de haccın büyük manasını seyirciye hissettirmektir. Çakmaklı ilk filmiyle bunu başarır. 1969 yapımı belgeselin İstanbul’da birkaç sinema salonunda gösterildikten sonra Anadolu’da yoğun bir şekilde gösterimler yaptığı bilinmektedir. Kabe Yolları’ndanın bir başka özelliği ise beyazperdede gösterimi yapılan ilk renkli Kabe görüntüleridir.  Bu belgeselde kutsal beldede çekilen renkli görüntüler daha sonra Yücel Çakmaklı’nın Oğlum Osman filminde kullanılır.

Bu belgeselden hemen sonra dönemin iki popüler romanından biri olan Huzur Sokağı’nı “Birleşen Yollar” ismiyle filme alır. Ancak daha ilk filminden tarzı bellidir; popüler eser popüler yıldızlar ile ilgi çekecek! Türkan Şoray ve İzzet Günay gibi iki yıldız ile çalışır ve film inanılmaz ilgi görür. Ancak eleştiriler de vardır, Çakmaklı sanatıyla ilgili eleştirileri bir yere kadar ciddiye alır ve kendi zihninde geliştirdiği ölçüyü hızla sinemaya uygular. Yöntem son derece lineerdir; popüler isimler ile popüler tarzda, Yeşilçam imkanlarını kullanarak alternatif bir dil oluşturmak! Bunu alenen dönemin medyasına da açıklar: “Sanat filmi yapacağım diye filmin muhtevasından fedakarlık edip, şekil endişesini ön plana almayı doğru bulmuyorum.”

Mesele bu kadar basittir…

Ve hızla devamı gelmeye başlar. İlk filminde yapamadığını sonra yapar ve Kısakürek’in Deprem isimli öyküsünü “Çile” ismiyle filme alır, tabi yine kendi tarzıyla. Hatta o dönem Yeşilçam çevresi kadar muhafazakar çevreden de eleştiri alır; ‘Necip Fazıl’ın canım diyaloglarına ne olmuş böyle!’ şeklinde!

Çakmaklı’nın hayranlığını gizlemediği şair Necip Fazıl Kısakürek’in “Senaryo Romanlarım” adlı kitabındaki “Sen Bana Ölümü Yendirdin” adlı hikayeden yola çıkılarak hazırlanan “Zehra”, büyük kentteki zengin ve sahte yaşantıdan kaçıp, köyüne giden bir genç kızın öyküsünü anlatmaktadır. Çakmaklı hem anlatımda ustalaşmış hem de vermek istediği mesajı filme olağanüstü büyük bir başarıyla yedirmiştir. Zehra, Çakmaklı’nın önceden aldığı eleştirileri de bertaraf etmiştir: Önceki filmlerine göre daha dengeli, daha sembolleşmiş bir anlatım deneyerek, mizansenleri yerli yerine oturmuştur.

1973-75 dönemi Milli Sinema adına en verimli dönem oldu. “Oğlum Osman” , “Kızım Ayşe”, “Diriliş”, “Memleketim.” Çakmaklı sinemasının en önemli özelliklerinden biridir bu; öykü kendisini asla tekrar etmez, ancak filmin temelinde yatan düşünce değişmez, arada “Garip Kuş” ve “Ben Doğarken Ölmüşüm” gibi iki istisna bulunsa bile! Burada “Diriliş” için özel bir parantez açmak lazım sanırım. Çakmaklı’nın bu filme kadar yaptığı sinema genel anlamda ‘abartılı ve yapmacık acıları koyu melodram formatında perdeye taşıması’ iken Diriliş ile bu kozu elden alır yönetmen. Zaten Çakmaklı’nın Yeşilçam stilizasyonu dışında film yapmak gibi bir iddiası da yoktur. Klasik Yeşilçam melodram kalıplarına ‘açı’ farklılığı getirmek gibi mütevazı bir çabadır onunki… Bu nedenle kumar ve içki müptelası bir koca ile onu bu illetlerden kurtarmak için debelenen bir kadının öyküsü olan Diriliş, dönemin algısına göre klişeleri yıkacak düzeydedir. Nitekim o dönem yapılan bir panelde kendisine yöneltilen soruya Çakmaklı’nın verdiği cevap, onun sinema dünyasını ve ‘Milli Sinema’ kavramını şahane şekilde özetler: “Milli Sinema, Türk halkının yaşayışını yansıtan, onun bugünkü yaşayış tarzına, düşüncesine, inancına ters düşmeyen filmlerdir. Ben Türk sinemasında milli anlayışta da filmler yapılabileceğini ispatlamak için bu tür filmler yapıyorum.” Ve kendine has bir üslupla kırmadan dökmeden çizgiyi belirler: “Ben milliyetçi sinema yapmıyorum, milli sinema yapıyorum…”

Yücel Çakmaklı filmografisinin yedinci filmi olan “Kızım Ayşe” artık bilinen formülün üzerine oturtulmuştur. Hikaye şudur: Okumak için köyden İstanbul’a gelen bir genç kızın, yoz bir çevre içinde nasıl ahlaksızlığa doğru itildiği, inançlarının nasıl maddeleştiği… Film Yeşilçam’ın klasik kötücül karakterlerini dengelemek için anne (Y. Kenter) ve köylü genç Ömer (M. Hekimoğlu) tiplemesiyle yozlaşmanın karşısında doğruluğun ve faziletin temsilcilerine de yer vermiştir. Ancak “Kızım Ayşe” ana öyküsünün yanında o kadar çok yan öykü ve trük barındırır ki, Çakmaklı’nın yapılan eleştirilerden etkilendiği akla gelir.

1974 yılında sinemamız altın çağını yaşarken bir teknolojik rakibi ciddi anlamda karşısında bulur: televizyon. İsmail Cem’in TRT’ye genel müdür olmasından sonra Yeşilçam’ın usta isimleri proje üstüne projeyi hayata geçirirler. Lütfi Akad, Metin Erksan, Halit Refiğ gibi isimler TRT adına seri dramalar çekmeye başlarlar.

Yücel Çakmaklı sinemasının en verimli dönemi olan ikinci evresinin son filmi ‘Memleketim’ de bu dönemde çekilir. Tarık Akan ve Filiz Akın gibi starların başrol üstlendiği film Çakmaklı’nın gözünde öncekilerden çok farklı değildir. Baştan sona milliyetçilik dozunun farkedilir oranda yükseldiği görülen film, dönemin Yeşilçam filmlerinin üzerinde bir plastik değere sahiptir ve özellikle Ulusal sinemacı çevrenin de beğenisi kazanır. Atilla Dorsay Cumhuriyet’te, “Film korkulacak olan aşırı ve gereksiz bir nasyonalizme bile düşmüyor… Memleketim, diğer yandan sağcı yönetmen Çakmaklı ile pekala diyalog kurulabileceğini, belli temeller üzerinde anlaşılabileceğini gösteriyor.” Der ve ekler; “Böyle sağın başımızın üzerinde yeri var!”

Türkiye’nin içinde bulunduğu çalkantılı siyaset denizi bir kez daha dalgalanmış ve bu dalgalanma Milli Sinema’nın –dolayısıyla Çakmaklı’nın da- kaderini değiştirmiştir. 1. MC Hükümeti Bakanlar Kurulu kararıyla İsmail TRT Genel Müdürlüğü’nden alınıp, yerine Nevzat Yalçıntaş’ın tayinini gerçekleştirir. TRT o dönem Yeşilçam’ı zehirli bir sarmaşık gibi kuşatan ‘seks filmleri furyası’nı kırmak adına televizyonu alternatif olarak kullanır. Sol medya çevrelerinin tüm eleştirilerine rağmen Nevzat Yalçıntaş, Çakmaklı’yı ‘Yerli film danışmanı’ olarak atar. Milli Sinema’nın tek temsilcisinin sanatını icra etme alanı artık ‘Beyazcam’ olmuştur.

Kendi kulvarında hep öncü olan Çakmaklı’nın TRT’deki çıkış eseri de sarsıcı olacaktır. Rasim Özdenören’in aynı adlı hikayesinden filme aldığı “Çok sesli bir ölüm” TRT’nin diğer dramalarını gölgede bırakacak derece sağlam bir dramaturjiye sahiptir. Aslında hikaye son derece yalındır: Hasta babasını at sırtından köyden şehre götürmeye çalışan bir çocuğun macerası… Ancak oluşturulan atmosfer, güçlü mekan tasarımları ve etkili mizansenler ile film beğeni kazanır ve uluslar arası ödül de alır. Hem TRT üzerinde yaşanan siyasi oyunlar hem de sektörden gelen diğer yönetmenleri –akılları sıra- koruma güdüsüyle kaleme sarılan sol kesimin yazarları ise filmde eleştirecek şey bulamayınca “film devleti aciz gösteriyor” filan şeklinde komik olma pahasına yorumlar yayınlarlar. “Çok sesli bir ölüm” artık apaçık bir şekilde göstermiştir ki; Yücel çakmaklı bir uyarlama dehasıdır. TRT birbiri peşi sıra uyarlama projeleri verir: Şevket Bulut’un “Oynaş”ı, Rasim Özdenören’in “Çözülme”si, Necip Fazıl’ın “Bir Adam Yaratmak”ı, Tarık Dursun K.’Dan “Denizin Kanı”, Tarık Buğra’dan “Kuruluş” ve “Küçük Ağa”, Turan Oflazoğlu’nun “4. Murat”ı vs… 10 yıla tam 11 dizi ya da TV filmi sığdıran Çakmaklı, Küçük Ağa ve Osmancık gibi diziler ile yine bir ilke imza atmıştır. Başlıbaşına ‘büyük’ olan bu projeler onun pratikliği ve kıvrak zekası ile ancak filme çekilebilirdi. Bugün daha sakin bir halde değerlendirme yapılacak olunursa, tüm eksikliklerine rağmen bu tarihi filmler eli yüzü düzgün, başı sonu belli, mebzul miktarda estetik içeriği ile özellikle TV izleyicisine tarihi son derece güzel şekilde aktaran filmler olarak kabul edilebilir. Bahsi geçen filmleri çektikten sonra kısa bir süre TRT’de yöneticilik yapan Çakmaklı, tıpkı 10 yıl önce Yeşilçam’da olduğu gibi yine gençlerin önünü açarak bu kurumdan ayrılır. Artık dördüncü evre sayılabilecek “ustalık” dönemi gelmiştir…

Gerek ilk dönem filmleri, gerekse TRT deneyimi Çakmaklı’yı hem usta hem de, bakış açısıyla, farklı yönetmen konumuna getirmiştir. Bu nedenle 1988 yılında çekmeye başladığı ve Kahramanmaraş’ın destansı kurtuluş öyküsünün anlatıldığı “Sahibini Arayan Madalya” yönetmenin filmografisinde zirvedir. Bu kadar önemli bir konu, son derece yalın bir dil ve üst düzey estetik anlayışla üstelik “dönem” kriterleri içinde ustalıkla perdeye yansıtılır. Film o kadar büyük heyecan doğurur ki, bir işadamı olan Mehmet Tanrısever sektöre girer ve Çakmaklı ile filmler çekmek üzere anlaşır. Milli Sinema ikinci büyük hamlesini de Yücel Çakmaklı önderliğinde yapar. Ancak bu kez kulvarda yalnız değildir Çakmaklı. Hekimoğlu İsmail’in aynı adlı romanından uyarladığı “Minyeli Abdullah” ile Yeşilçam’a epey sükseli bir dönüş yapar. Minyeli Abdullah sadece gişe başarısı yakalamakla kalmaz aynı zamanda Milli Sinema’nın ikinci ve geniş hamlesinin de işaret fişeği olur. Serinin bir de devam filmini çeken usta yönetmen yine bir ilki yapar ve özel televizyon kanalı için drama çekimlerine başlar. “Bişr-i Hafi-Bir Zamanlar Sarhoştu” ve “Kanayan Yara Bosna” ile hem dizi hem de film çekmeye devam eder.

Toparlayacak olursak; Yücel Çakmaklı sinemaya adımını attığı günden, bu hayattan ahrete intikal ettiği ana kadar hep farklı, öncü ve cesur projelerin insanı, tartışılan bir sanatçı olmuş, ancak hiçbir şey onu bildiği yoldan döndürmemiştir. Öyle ki, 2009’da vefat ettiğinde, merhumun na’şının başındaki imam bile, ‘iki film çekilmesini vasiyet etti” şeklinde konuşmuştur. Mekanı cennet olsun!

[M.Nedim Hazar] 4.5.2020 [TR724]

Bir ölümün ardından [Alper Ender Fırat]

Ömer Döngeloğlu Temmuz 2014’de Kanal 7’de sahur programı yaparken twitter hesabından Irmak TV’nin bir programını paylaşmıştı. Sonra mahallesinde öyle dayak yedi ki bir daha hak adalet, insanlık vs gibi kelimeleri ağzına alamadı. 

17-25 Aralık operasyonlarından sonra Ülke TV’nin, Zaman Gazetesinden Mehmet Kamış’ı sorguya çekmek için bile olsa programa çıkarmasına da büyük öfke duymuşlardı. Tabana uygulanacak tek taraflı illüzyonu bozacağı için, Ülke TV yöneticilerini bir daha böyle bir şey denemeye cesaret edemez hale getirmişlerdi.

Recep T. Erdoğan’ın ya bendensin ya kara toprağın tavrı bütün korkakları yola getirmeye yetmişti. O tarihten sonra hakkı, adaleti, adil ve hakperest olmayı bir tarafa bırakıp Saray’ın ardında hizalandılar. Bu tip İslamcılar için bu sözcükleri şimdi ağza almanın zamanı değildi. Gerçi hala sosyal medya hesaplarının başında  Rashel Currier’in ‘Zulüm bizdense ben bizden değilim’ sözü yazmaya devam ediyordu. O dönemler AKP henüz zulüm ile tam olarak anılmıyordu, o sözün birileri tarafından bize mesaj mı veriyorsun gibi algılanma riski taşımazdı.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️


Tıpkı Ahmet Hakan gibi Ömer Döngeloğlu da havuç ve sopa ile yola getirilmiş, hatta hizaya sokulmanın prototipi olmuştu. Bir taraftan dışarıda kaşlarını çatmış ne yapacağı belli olmayan azgın bir topluluk bir yandan da para, itibar ve dünyanın tadına doyulmaz nimetleri.

Onu daha önce hiçbir zaman elde edemediği, edemeyeceği nimetlere gark edenler ‘hak, adalet, dinin emirleri’ gibi sözcükler için de ‘bırak ulan onları’ diyordu.

Belki hakperestliğe; bedel ödeyecek kadar inanmıyordu ya da dünyanın tadı dayanılmayacak kadar güzeldi.

Üç-beş trolün saldırısıyla yola gelenler, 15 Temmuz’da oluşturulan hava ile neler yapmazdı ki? O RT ettiği Irmak TV twitinin kara lekesini (!) silmek için ekstra gayretkeş olunurdu, o da oldu nitekim. Darbe tiyatrosu döneminde ettiği laflar herkesin malumu ama benim aklım bir de Vatan Partisi Genel Başkan Yardımcısı, Balyoz sanığı Emekli Amiral Soner Polat’ın cenaze namazında söylediklerinde kalmıştı.

Döngeloğlu cenaze sırasında yaptığı konuşmada “bazen musallaya cenazeler gelir hakikaten adam sizin duanıza muhtaçtır. Ama bazı cenazeler gelir ki siz onun şahadetine muhtaçsınızdır. ‘Sizin hakkınızı koruyamadık, özür dilemeye güle güle demeye geldik’ dersiniz. Paşam ben bugün bu niyetle buradayım.”

Yine o cenazede ‘’Zulmedenlere meyletmeyiniz; sonra ateş size de dokunur. Sizin Allah’tan başka dostlarınız yoktur. Sonra yardım da göremezsiniz.’’ Ayetini okuyup demişti ki Bu bir ölüm ayeti değildir, salaya gelen cenazeler için okunan ayet de değildir. Bu ayette ‘Sakın zalimlere meyletmeyin, zulmedenlere meyletmeyin. Ateş sizi de kuşatır’ buyuruyor Allah. Biz babadan, Anadolu’da dedelerimizden, Yunus’un nefesinden, Mevlana’nın dergahından duyduk ve öğrendik ki bir elmayı çalanın bile kul hakkı olurmuş. Ya ömrü çalınanlar, ya umudu alınanlar, ya hakkı gasp edilenler?

Bebek, çocuk, genç, yetişkin, yaşlı yüz binlerce insanın hayatının çalındığı bir zamanda, onlara bu zulmü yapanların safında duran Döngeloğlu, Vatan Partisi Genel Başkan yardımcısının arkasından Hud suresi 113. Ayeti okuyup zamanında hakkını koruyamadığı için özür diledi. Evet şüphesiz Soner Polat’ın kimde ne hakkı varsa, kimin zulmüne maruz kalmışsa mutlaka hakkını alacak.

Ömer Döngeloğlu’nun lohusa kadınlara musallat olunmasına, çoluğa, çocuğa, yaşlıya, kadına yapılan bunca zulme iç dünyasında ne dediğini bilemiyoruz. Belki de Soner Polat’a yaptığı gibi günü gelince hepsinden helallik dilerim diye düşünüyordu.

Biliyoruz ki ölüm var ve aynı şekilde hesap günü gelecek; o gün yüzleşecek ve yaptıklarımızdan dolayı hesaba çekileceğiz. Döngeloğlu söylediklerini ve yaptıklarını ahireti düşünerek yaptıysa hesabında kolaylıklar dilerim. Ama eğer zamanı gelince helalleşirim diye düşündüyse, durumunun herkese, hepimize ibret olması gerekir.

Hasılı dünya defterinin ne zaman kapanacağını kimse bilemiyor, üç kuruşluk cam parçacıkları için de zalime gerdan kırmaya değmiyor, değmediğini görüyoruz.

[Alper Ender Fırat] 4.5.2020 [TR724]

Yeni normal [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Normal şartlarda bir ülkede politik ve ekonomik anlamda genel durum hakkında bilgi almanın yolları vardır. Bunların başında, siyasi karar alıcıların paylaştıkları bilgilerin medyada yer alması gelir. Politikanın şeffaf bir ortamda yapılmasının yanında, oyunun kuralları anayasal ve yasal çerçevedir. Yönetenlerle yönetilenler arasındaki ilişkiyi de bu kurallar belirler. Daha önceki yazılarımda önemini vurguladığım gücü sınırlandırılmış iktidar, hem sistem içi (yürütmenin yasama ve yargıdan ayrı olması) hem de sistem dışı (bağımsız ve tarafsız medya) odaklar tarafından denetlenir. Diğer bir ifadeyle, parlamento, yargı ve medya, iktidarın ne yaptığını ve ne yapmadığını gözlemler.

Eğer yapılanlar yasalara uygunsa mesele yoktur. Elbette yasalara uygun olan tasarruflar da eleştirilebilir. Ancak bu eleştiriler politiktir. Ancak yasalara uygun olmayan tasarrufların eleştirilmesi politik bir mevzu değildir. Bu nedenle partiler üstü olarak ele alınır. Eğer bir yürütme unsuru (cumhurbaşkanı, kabine, bakan vs.) anayasa ve yasa dışına çıkarsa, bu bahsettiğim denetlemeye takılır ve anayasal-yasal sonuçlarına katlanır.

Yukarıdaki kritik ibare “normal şartlarda”.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️


Türkiye’de uzunca zamandır normal şartlar hüküm sürmüyor. Bu nedenle ülkede ne olup bittiğini de, ne olacağını da bilemiyoruz. Ülkede oyunun kuralları dışına çıkılalı çok uzun zaman oldu. Gezi Parkı olayları sonrasında başlayan demokrasi erozyonu, 17 Aralık soruşturmalarından sonra bir sivil darbeyle mevcut sistemi tümüyle sonlandırdı.

Birinci aşamada yargı kontrol altına alındı – ki sivil darbe dememin nedeni de bu. Çünkü yargının konumu yürütmeden bağımsız olmasını gerektiriyor. Neye göre? Elbette 1982 anayasasına göre. İşte buna müdahale ettiler. Yürütme, 17 Aralık soruşturmasından hemen sonra, işlemekte olan polisiye ve yargısal sürece müdahale ederek süreci akamete uğrattı.

İkinci aşamada, Erdoğan hükümeti güdümüne girmeyen medya bertaraf edildi. Burada amaç açıktı elbette. Yukarıda özetlediğim durum hakkında okuru-izleyiciyi bilgilendiren gazeteler ve televizyonlar, anayasa ve yasalar hiçe sayılarak kapatıldı. Zaman’a ve Zaman Grubu’na (Samanyolu TV vs.) nasıl müdahale edildiğini hatırlayalım.

İşte yukarıda bahsedilen “normal şartların” ortadan kalkması böyle oldu. Burada kritik mesele, muhalefetin tutumuydu. Muhalefet bu olan bitenleri bir iktidar mücadelesi perspektifinden okudu, ona göre de hareket etti. 17 Aralık’ta önce Erdoğan ve hükümetini Yüce Divan’a çıkartma olasılığı ağızlarının sulanmasına neden oldu. Fakat sonradan Erdoğan Gülen Cemaati’ni kurban seçerek üzerine gidince, başlangıçtaki sert tutumlarını yumuşatıverdiler. Gülen Cemaati’nin ortadan kaldırılma süreci onları daha çok memnun etmişti.

Bir başka önemli nokta da, daha önce 2002’den itibaren üzerine gidilen vesayet sisteminin bazı uç aparatları ile Erdoğan arasında yapılan anlaşmadır. Başlarda Ergenekon’un savcısı olan Erdoğan, 17 Aralık sonrasında çark ederek, “milli orduya kumpas!” çizgisine geldi. Ve derhal Ergenekon, Balyoz, Sarı Kız, Ay Işığı, Askeri Casusluk gibi davalarda yargılanan ve ceza alan askerler ve bürokratlar apar topar içeriden çıkartıldılar. Çoğu TSK’da kilit görevlere atandı. Erdoğan bu anlaşma gereği, Ergenekon sürecini (askerin siyasette etkin olmasını savunan ve darbeleri, muhtıraları, vesayet sistemini savunan üst seviyedeki askeri ve sivil bürokratların yargılanmasını ve bürokrasi dışına çıkartılmasını) bir Cemaat operasyonu olarak nitelendirdi. Böylece 15 Temmuz 2016’nın temelleri atıldı.

Hatırlıyor musunuz bilmem. 17 Aralık esnasında internete düşen tapelerden birinde Hakan Fidan’ın “Suriye sınırının Suriye tarafından Türk topraklarına atılacak birkaç roket” türü siyasi olağanüstü uygulamalara gerekçe üretme taktiği vardı. O toplantıda olanların üzerine, Ergenekon sürecinde “stratejik harp oyunu senaryosu” olarak planlandığı söylenen cinlikler ve hinlikleri ekleyin. Bu doneler, “normal şartların” olmadığı bir devlet aklının nasıl işlediği konusunda önemli ipuçları veriyor.

Tüm bu olanlara karşın, muhalefet kalkıp “Yahu siz ne yaptığınızı sanıyorsunuz? Bu ülkede bir anayasa var, yasalar var, yönetmelikler var! Siz bu devletin temelini dinamitleyerek suç işlemektesiniz! Derhal bu sevdadan vazgeçin!” demedi. Arkalarına yaslandılar, paylamış mısırlarını yiyerek AKP-Cemaat savaşını keyifle izlemeye koyuldular. Oysa ortada çok ciddi sorunlar vardı. 17 Aralık hangi amaçla gerçekleşmiş olursa olsun, sonuç değişmiyor ki! Olan çok basit aslında! Yolsuzluğa ve suça karışmış bir iktidar var. İşledikleri suçla alakalı gayet somut kanıtlar ortaya çıkıyor. Dünyanın neresinde olursa olsun iktidarı düşürecek boyutta büyük bir skandal patlıyor. İktidar kalkıp “biz bu suçlara bulaşmadık!” demiyor. Sadece suçların etrafa saçılmasını “ulusal güvenlik meselesi” olarak niteliyor.

Tıpkı Can Dündar’ın yayınladığı MİT tırları haberi gibi. Böylece zımnen yaptıklarını kabul ediyor. Diyor ki “Bu yapılanlar bir darbe girişimidir!”. Akla ziyan bir savunma! Normalde muhalefet çıkıp demeliydi ki, “Kardeşim bu tapeleri, fotoğrafların, diğer kanıtların zamanlaması, kimin tarafından toplandığı, neden servis edildiği falan, tüm bunlar ikincil meselelerdir! Önemli olan bu suçlara bulaşmış olmanızdır!”. Bu olmuyor.

İşte kırılma noktası tam da bu. Çünkü bu olsa, “normal şartlar” (anayasal rejim) devam edecekti. Bu olmayınca, Erdoğan ve AKP, yeni ortaklarıyla beraber zaten fiilen darbe vurdukları anayasal rejimi daha da kökünden ortadan kaldırmak için operasyonu başlatıyor. Artık gözü karartmışlardır! Çünkü korkuları kalmamıştı! Daha doğrusu korkmaları için neden oluşturan bütünü, tamamen ortadan kaldırdılar. İşledikleri suçun takibatını yapacak emniyet ve yargı ortadan kaldırıldı. Yerine, bu düzenbazların düzenbazlıklarını görmezden gelecek bir rejim polisi ve rejim yargısı oluşturdular. Emniyet ve yargı mensupları buna direnemedi. Direnebilirlerdi, ama kolayına kaçtılar. Sisteme adapte olarak yükselmek, yükselemiyorlarsa da görevlerine devam edebilmek ağır bastı. Zaten arkalarında onlara destek verecek bir yasama organı veya medya da kalmamıştı. Hepsinden önemlisi, toplumun çok büyük bir bölümü iktidarın işledikleri büyük suçları normal addediyor, onları suç olarak görmüyordu! Çünkü 1) değerler evreninde İslamcı-muhafazakâr bir taban, dini sadece fiziksel ibadete indirgeyen bir gelenekten gelmekteydiler. 2) Büyük bir menfaat ağı ile iktidara bağlanmışlardı. 3) Güce tapıyorlardı. Ve 4) etik bir tutum alan bir güçlü muhalefet yoktu. Yani topluma doğruyu ve olması gerekeni söyleyecek bir muhalefet pusulası mevcut değildi.

Böylece oyunun kuralları sona erdi. Ve perde: 15 Temmuz. Kitlesel tutuklamalar, komedi yargı süreçleri, kamuda yapılan “temizleme operasyonu”, derin devletin artık kendisini iyice belli ettiği bir TSK operasyonu. Elbette kişisel ve grupsal çıkarlar, menfaat ilişkileri, mafyalaştırılan bir bürokrasi, soyup soğana çevrilen bir devlet, tamtakır hale getirilen bir hazine. Tüm bunlar bir gecede olmadı! Ağırdan, usulca hareket ettiler. Dinbazların sevdiği bir kaynar suya atılan kurbağa kıssası vardır ya, tam o taktikle, kurbağayı ağırdan ısıtılan bir tencereye koydular. Su kaynadığında artık çok geç olmuştu.

Böylece normal şartların olmaması yeni normal şartları oluşturdu. Muhalefet, değişen rejime uydu. 15 Temmuz sonrası Yenikapı Mutabakatı bunu tescilledi. Cemaat’in tanrılara kurban verilmesi ve onun üzerinden ikinci kutsaması yapılan Türkiye devleti senaryosu muhalefetin hoşuna gitmişti. Sıra nasılsa kendilerine de gelecekti! Kimse iktidarı mezara götüremiyordu nasılsa! Böylece KHK’lılar, Meriç’te ve Ege’de ölenler, pasaportları iptal edilen milyonlar, hapishanede ağır kronik hastalıklara yakalanıp ölenlerin dramı, cadı avı ve Sippenhaft (aile boyu) suç uygulaması, tüm NAZİ’likler ve rezillikler; tümünü sineye çektiler. Hiç birini gündemlerine almadılar. Bu kurumsal muhalefetti. Peki ya bireyler? Herkes kendi mahallesinin dertleriyle ilgilendi. En solundan en sağına, işine gelenlerin sorunlarını dillendirdiler, kendilerinden olmayanların uğradığı insan hakları ihlallerini görmezden geldiler. Ve tüm bu olan bitenler, işte yazının başında bahsedilen “normal şartları” tümden bitirdi.

Bu yeni normali artık Türkiye’nin! Bu yeni normal hakkında en iyi bildiğimiz gerçek, öngörülemez bir devletle yüzyüze bıraktığıdır hepimizi. Bu anormalliklerin yeni normal olmasının nedeni, herkesin onlara alışması, onu kanıksaması, o anormalliklerin kurumsallaşmış olması. İleride bugünkü siyasi figürler gider, yerine yenileri gelirse, bilin ki sistem içinden çıkacak onlar da. Bakın bugün hepsi aynı diskuru kullanmakta zaten.

Yarın ne olur bilmiyoruz. Bir şeyi biliyoruz sadece, bu kâbus öyle bir gecede bitecek bir şey değil artık. Tıpkı kırılan bir bardak gibi – kırmak bir saniye, ama onarmak saatler veya günler alır. Ve yine de kırılmadan önceki bardağı elde edemezsiniz. Bugün o “normal şartlar” yok artık! Ve yeni normali anormallikler olan bir Türkiye var.

 [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 4.5.2020 [TR724]

Başkanın bütün adamları… [Bülent Korucu]

Recep Tayyip Erdoğan’ın yörüngesine giren mi dönüşüyor, yoksa dönüşmeye müsait olanlar mı yörüngede toplanıyor? Bir müddettir bu sorunun cevabını arıyorum. Erdoğan, bütün uydularının sadece ve sadece onun etrafında dönmesini şart koşuyor. Şahsi yörüngesi olan veya başka gezegenin çekim alanından çıkmayan varsa tercihe zorluyor. ‘Ya hep ya hiç’i şart koşuyor. Kendine ait donanım ve duruşu bulunan ve başkaca siyasi, fikri ya da dini hareketle bağı olanı tasfiye ediyor.

Bu yüzden çevresinde sadece kifayetsizler ile önceki kimliğini inkar eden kişiliksizler kaldı. Naci Bostancı ile Mümtaz’er Türköne düşünsel ve bireysel hayatlarında neredeyse aynı ömrü yaşadı. Şimdi biri AKP Meclis Grup Başkanı diğeri ise ağır kalp hastalığına rağmen cezaevinde. Bostancı, geçmişte yazdığı ve konuştuğu her şeyi inkar ediyor adeta.

Örnekleri çoğaltabiliriz. Mesela Sağlık eski Bakanı Recep Akdağ ilk yıllarında başarılıydı. Sonra Erdoğan’ın dayatmalarıyla sağlıkta dönüşüm projesini bir ucubeye dönüştürdü ama buna rağmen tasfiyeden kurtulamadı. Çünkü hem alanıyla ilgili bilgisi Erdoğan’ın her dediğini tereddütsüz uygulamasına izin vermiyordu; hem de ambulans uçakların kuyruğuna RTE değil GVS yazdırıyordu. (Bağlı olduğu Menzil tarikatının şeyhine atfedilen manevi makam gavsın kısaltması.) Bir başka örnek Diyanet İşleri eski Başkanı Mehmet Görmez. 15 Temmuz kurgusundaki üstün performansı biliniyor. Kıyamet koparken MİT Binasında Suriyeli Muaz El Hatip ve Müsteşar Hakan Fidan’la çorba kaşıklıyordu. Dışarıdaki haraketliliği ise telefon açan eşinden öğreniyordu! O da beklenmedik şekilde ve rencide edilerek görevden alındı; çünkü Erdoğan’ın talimatlarını uygulamadan önce duraksıyordu. Bir de teşkilatı yönettiği ekiple birlikte göz ucuyla Erenköy Cemaati lideri Osman Topbaş’ı takip ediyordu. Şimdiki başkan Ali Erbaş öyle mi! Erdoğan leb demeden leblebiyi uygulamaya başlıyor.

Liberal görünümlü şahin Atilla Yayla’yı liste eklemeliyim. İşaret fişeğini dönemin AKP İstanbul il Başkanı Aziz Babuşçu atmıştı. AKP yeni bir evreye geçiyordu. 2013’ün Nisanında Babuşcu, “10 yıllık iktidar dönemimizde bizimle şu ya da bu şekilde paydaş olanlar, gelecek 10 yılda olmayacaklar. …gelecek, inşa dönemidir. İnşa dönemi onların arzu ettiği gibi olmayacak” dedi ve dediği gibi oldu. AKP’nin Avrupa Birliği ve demokratikleşme adımlarına destek veren ama AKP ile ideolojik paydası bulunmayanlar artık yok. Şanslı olanlar sadece işini ya da konumunu kaybetti. Ahmet Altan gibilere ise mahpusluk düştü. Bunun az sayıdaki istisnalarından biri Atilla Yayla; onun da bahtına bir ‘liberal’ olarak tanzim satış mağazasında patates satışına güzelleme yapmak düştü.

Ekonomi yönetimi, kifayetsizler/kişiliksizler tercihinin en net göründüğü alanlardan. Ali Babacan ve Mehmet Şimşek’in koltuğunda şimdi damat Berat Albayrak oturuyor. Merkez Bankası Başkanlığı ise şirazenin iyice koptuğu yer. Murat Çetinkaya gibi mahallenin çocuğu sayılacak birine bile Erdoğan tahammül edemedi ve kanuna aykırı olarak görevden aldı. Yerine ise ismiyle müsemma Murat Uysal’ı getirdi. Bakanlar Kuruluna bakın, çoğu itibarıyla müsteşar yardımcılığından yukarı çıkamayacak isimler bakan koltuğunda.

Her konuyu bilen Süpermen henüz anasından doğmadı. Sadece narsist diktatörler böyle bir hüsnü kuruntuyla yaşıyor. Örgün eğitimleri ve okuma birikimleri ortalamanın altında olmasına rağmen hem de…

[Bülent Korucu] 4.5.2020 [TR724]

İBB’nin araç ihalesi yine aynı damada gitti

İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin araç kiralama ihalesini Albayraklar Holding Başkan Yardımcısı Nuri Albayrak‘ın damadı Adem Altunsoy‘un şirketi Platform Turizm kazandı.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin (İBB) 565 sürücü personel çalıştırılması ve bin 851 araç kiralanması ihalesini AKP’ye yakınlığıyla bilinen Albayraklar Hilding’in Başkan Yardımcısı Nuri Albayrak’ın damadı kazandı.

İBB Destek Hizmetleri Şube Müdürlüğü 16 Nisan’da “565 sürücü personel çalıştırılması ve bin 851 adet araç kiralanması” için ihale açtı.

İhale 13 gün sonra sonuçlandı ve 29 Nisan’da sekiz aylık hizmet için 127 milyon 876 bin 900 TL'lik sözleşme imzalandı. İBB’nin sözleşme imzaladığı “Platform Turizm Taşımacılık” adlı şirket ise oldukça dikkat çekici. 31 Mart seçimleri öncesi Ekrem İmamoğlu'na en sert şekilde muhalefet yapan Yeni Şafak gazetesiyle aynı holding bünyesinde yer alan Platform Turizm’in sahibi Adem Altunsoy, Albayraklar Holding Başkan Yardımcısı Nuri Albayrak'ın damadı.

Ekrem İmamoğlu, göreve geldikten sonra uzun bir süredir aynı firmaya ihale veren bir önceki İBB yönetiminin israfta bulunduğunu iddia ederek, söz konusu araçları Yenikapı Meydanı’nda sergilemişti.

İBB’NİN DAHA ÖNCEKİ İHALEYİ DE AYNI FİRMA ALMIŞTI

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Destek Hizmetleri Şube Müdürlüğü’nün 2020 yılı için 319 hatta 718 araç ile personel taşıma hizmeti için 5 Aralık 2019 tarihinde ihaleye çıkmış. İhaleyi Albayraklar Holding Başkan Yardımcısı Nuri Albayrak‘ın damadı Adem Altunsoy‘un şirketi Platform Turizm, 64 milyon 899 bin 770 TL'lik teklifiyle ihaleyi kazanmıştı. Yeni Şafak gazetesi ile aynı grupta faaliyet gösteren şirket ile belediye arasında 31 Aralık 2019 tarihinde bir yıllık sözleşme imzalanmıştı.

Platform Turizm, yıllardır İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin düzenlediği servis ve kiralık araç ihalelerinin abonesi. Şirketin aldığı ihaleler şöyle:

– 327 hatta 695 araçla personel taşıma hizmeti, 67 milyon 967 bin 714 TL (2019)
– 2 bin 432 araçlık kiralama ihalesi, 138.7 milyon TL (2019)
– 362 hatta 694 araçla personel taşıma hizmeti, 61 milyon 992 bin 682 TL (2018)
– 363 hatta 695 araçla personel taşıma hizmeti, 55 milyon 994 bin 617 TL (2017)
– 336 hatta 622 araçla personel taşıma hizmeti, 51 milyon 471 bin 371 TL (2016)

[Samanyolu Haber] 4.5.2020

İlk kapsamlı anket: Türk halkının neredeyse tamamını 'parasızlık korkusu' sardı

Ipsos Araştırma Şirketi'nin değerlendirmesine göre toplumun yüzde 90’ına yakın kısmı şahsi ekonomisine dair endişe duyuyor.

Ipsos Araştırma Şirketi, yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgını nedeniyle yaptığı anketin sonuçlarını açıkladı. Milliyet gazetesi için hazırlanan araştırmanın sonucunda şu değerlendirmelerde bulunuldu:

"Henüz çok başında olsak bile toplumda bir rahatlamanın ilk işaretlerini aldığımızı söyleyebiliriz. Bu farklı bakışın 2 temel nedeni olabilir, zaman geçtikçe konuya dair bilgi düzeyimizin artması ve salgın nedeniyle alınan önlemlere, bu yaşam koşullarına alışmamız. Bilgi düzeyindeki artışın etkisini özellikle salgının kontrol altına alınma süresine dair tahminlerimizin değişiminde görüyoruz. Başlangıçta birkaç ay içinde kontrol altına almak mümkün olacak diye düşünüyorduk, daha sonra problemin büyük olduğunun ve sürenin de 6 aydan kısa olamayacağının farkına vardık. Yeni yaşam atmosferimize de alışmaya başladık, ilk hafta çok fazla endişeliydik, hala da endişeliyiz ancak artık başlangıçtaki kadar değil. Baskın duygusu endişe olanların oranı yüzde 66’dan yüzde 49’a kadar geriledi.

Bu kısmi rahatlamanın etkisini evden dışarıya çıkanların oranındaki artışta da gözlemliyoruz. 1 hafta boyunca evden hiç çıkmayanların oranı bir ara yüzde 37’ye yükselmişti, son hafta yüzde 29’a kadar geriledi, ki hala toplumun bir kısmının sokağa çıkma yasağının devam ettiğini göz önüne alırsak aslında hiç de yüksek bir oran değil. Evden çıkanların amacı genel olarak zorunlu ihtiyaçları gidermek. Salgının kendisi ve ailesi için ciddi bir tehlike oluşturduğunu düşünenlerin oranında birkaç hafta öncesine kıyasla düşüş var.

'Meselenin günlük yaşam boyutuna dair bakışımızda bilincimizin ve alışkanlığımızın artması ile rahatlamaya başladık'

Salgın sonrasında yaşamımızın ciddi şekilde değişeceğini düşünenlerin oranında küçük bir düşüş görüyoruz. (Yine de toplumun hâlâ yüzde 68’inin bu yönde düşündüğünü unutmamak lazım.) Hâlâ sıcaklığını koruyan, zaman ilerledikçe hiç gerilemeyen endişe ise ekonomik endişe. Toplumun yüzde 90’ına yakın kısmı şahsi ekonomisine dair endişe duyuyor. Özetle meselenin günlük yaşam boyutuna dair bakışımızda bilincimizin ve alışkanlığımızın artması ile rahatlamaya başladık, ancak ekonomiye dair büyük endişemiz hala baki. Sorunun sağlık boyutu yerini yavaş yavaş işsizlik, geçim korkusuna bırakmaya başlıyor. Dünyanın geri kalanında da sağlık tedbirlerinin aşama aşama kaldırıldığını ve tartışmaların ana ekseninin ekonomik ekosistem üzerine kaydığını gözlemliyoruz. Kovid-19 fırtınası sonrası için finansal hasar tespit çalışmaları şimdiden başladı. Önümüzdeki ayların ve maalesef belki de yılların gündemi bu olmaya devam edecek gibi görünüyor.

İlk vakanın görülmesinden itibaren toplumun hemen hemen her bireyi salgın ile ilgili haberleri takip ediyor. Edinilen tüm bu bilgiler ve virüsün süresinin daha da uzun süreceğine yönelik görüşler sonucu virüs sona erse bile hayatın radikal bir şekilde değişeceği konusunda görüş birliği var. Ancak son dönemde bu görüş biraz daha zayıflıyor, bunun sebebi vakalar ile ilgili daha pozitif bilgilerin duyulmasından kaynaklanıyor olması ve aynı zamanda kanıksamak ve süreçten sıkılmak olarak da yorumlanabilir."

[Samanyolu Haber] 4.5.2020

ABD İstihbarat raporu: Çin tıbbi stok yapabilmek için salgını kasten sakladı

ABD İç Güvenlik Bakanlığı (DHS), Çin yönetiminin, Vuhan'da ortaya çıkan yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgınını ve bulaşıcılık derecesini tıbbi stok yapabilmek için kasten sakladığını ileri sürdü.

Amerikan AP haber ajansına göre, ABD İç Güvenlik Bakanlığı Çin'in Kovid-19 salgınındaki tutumuna ilişkin 4 sayfalık bir rapor hazırladı.

Çinli yetkililerin ocak ayından bu yana salgını kasıtlı olarak sakladığı iddia edilen raporda, Çin'in ayrıca virüsün ciddiyetini önemsiz bir vaka gibi lanse etmeye çalıştığı belirtildi.

Öte yandan Çin'in bu süreçte çeşitli ülkelerden yoğun bir şekilde tıbbi ekipman ithal etmeye başladığına dikkati çekilen raporda, tıbbi ekipman ihracatını yasaklayıp ilgili ticari verileri paylaşmayı da reddettiği kaydedildi.

Bunun yanı sıra Çin yönetiminin Kovid-19'un bulaşıcılığına dair Dünya Sağlık Örgütünü (DSÖ) de bilgilendirmediği vurgulanan raporda, 'Bu süreçte yapılan tıbbi ekipman ithalatı Ocak ayına ait ithalat ve ihracat verilerindeki anormallikle eşleşmektedir' ifadelerine yer verildi.

Dün gün içerisinde ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo da Kovid-19 virüsünün Çin'in Vuhan kentinde bulunan laboratuvardan çıktığına dair çok sayıda delil olduğunu ileri sürmüş, "Çin'in, yürüttükleri standartların altındaki laboratuvarlar ile dünyayı enfekte etme geçmişi var. Size bunun (Kovid-19) Wuhan'daki laboratuvardan çıktığına dair çok sayıda delil olduğunu söyleyebilirim" ifadelerini kullanmıştı.

Geçen hafta buna benzer bir açıklama yapan ABD Başkanı Donald Trump ise virüsün Çin'in Vuhan kentindeki bir laboratuvardan çıktığına ilişkin kanıtları gördüğünü ancak şu anda detay paylaşamayacağını açıklamıştı.

[Samanyolu Haber] 4.5.2020

Kimse para harcamıyor!

Türkiye'de ilk Koronavirüs vak'asının görüldüğü 13 Mart'tan nisan sonuna kadar harcamalar yüzde 39 azaldı.

Türkiye Ekonomi Politikaları Araştırma Vakfı (TEPAV), yeni tip Koronavirüs'ün (Covid-19) Tüketici Harcamalarına Etkisi başlıklı rapor yayımladı.

Merkez Bankası’nın haftalık kredi kartı harcamaları verilerine dayanarak hazırlanan rapora göre 24 Nisan haftasında önceki haftaya göre kredi kartı harcamaları yüzde 15 oranında azaldı.

KARANTİNA GÜNLERİNDE HARCAMALAR AZALDI

24 Nisan haftasında banka kartı ve kredi kartı kullanılarak 13 milyar TL tutarında harcama yapıldı. Bir önceki haftaya kıyasla harcama tutarı 2,3 milyar TL (yüzde 15) azaldı.

İşlem adedi ise yüzde 13 azalarak 78 milyon oldu.

Banka/kredi kartı ile yapılan harcamaların yüzde 33’ünü (4,3 milyar TL) market ve alışveriş merkezleri, yüzde 10’unu (1,3 milyar TL) çeşitli gıda teşkil etti.

Harcamaların yüzde 9’u (1,1 milyar TL) elektrik-elektronik eşya, bilgisayar harcamalarından oluştu.


Alışveriş yöntemi bakımından incelendiğinde toplam harcamaların 3,4 milyar TL’si (yüzde 27) internet üzerinden yapıldı.

Raporda ilk Covid-19 vakasının duruyurulduğu ve 13 Mart haftasına denk gelen harcamalarla 24 Nisan haftasındaki harcamalarda kıyaslandı.

Buna göre toplam harcamalar 24 Nisan’da 13 Mart’a göre yüzde 39 azaldı.

[Samanyolu Haber] 4.5.2020

Tutuklu gazetecinin kızından yürek burkan sözler: Anne, babam beni kucağına alıyor muydu?

4 yıldır babasından ayrı olan gazeteci Ahmet Uzan’ın kızı, babasının fotoğrafını elinden düşürmüyor. Annesine sürekli, “Babam beni kucağına alıyor muydu?” diye soruyor.

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükûmetinin 20 Temmuz 2016'da ilan ettiği Olağanüstü Hal (OHAL) döneminde bir çok gazeteci tutuklanarak cezaevine girdi. Bunlardan biri de gazeteci Ahmet Uzan.

Uzan, Ege Üniversitesi İletişim Fakültesi’ni bitirdi. İhlas Haber Ajansı’nde 2 yıl, Akşam gazetesinde 9 yıl ve Habertürk gazetesinde de 2,5 yıl çalıştı.

Sabah Egeli Gazetesi Haber Müdürü iken 24 Kasım 2016'da tutuklandı. İzmir Aliağa Cezaevi’ne gönderildi. Yaklaşık 4 yıldır özgürlüğünden mahkûm.

KÜÇÜK KIZI 2,5 YAŞINDAYDI

Ahmet Uzan’ın küçük kızı, babası cezaevine girdiğinde 2,5 yaşındaydı. Şimdi 6 yaşına bastı. Evde babasının fotoğrafıyla dolaşıyor. Annesine sık sık “Babam beni kucağına alıyor muydu?” diye soruyor.

DELİLSİZ CEZA VERİLDİ

Ahmet Uzan hakkındaki suçlamayı kabul etmediği için, hiçbir somut delil gösterilmeden, ‘pişmanlık yoktur’ denilerek, 7 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırıldı.

Cezaevinde yazdığı bir şiirinde, “Burada özgürlük 9 adım, 10’uncusu yok.” diye avlusunun ne kadar büyük olduğunu yazdı.

1.264 gündür gökyüzüne, bir yeşil dala, 9 adımdan fazlasına hasret.

PSİKİYATRİ İLAÇLARIYLA AYAKTA DURUYOR

Uzan'ın 84 yaşındaki babası, 76 yaşında annesi yolunu gözlüyor. Babası cezaevine gittiğinde oğlu da 7 yaşındaydı. Babasının olmayışını çok zor kabullendi.

Jailed Journos'un haberine göre küçük yaşta psikiyatri ilaçları kullanmak zorunda kaldı. Bir yıla yakın bir süredir Ahmet Uzan da psikiyatri ilaçları ile ayakta durmaya çalışıyor.

Ailesi, "Virüs cezaevlerini sarmadan derhal özgürlüğüne kavuşmalı." çağrısında bulunuyor.

[Samanyolu Haber] 4.5.2020