Almanya 17 yaşındaki genci acil pasaportla Türkiye’den çıkardı [Sevinç Özarslan]

Erdem Can, işkence mağduru bir ailenin oğlu. Ailesiyle gözaltına alındı. Yaşadığı dehşet üzerine Almanya devreye girip yeşil pasaportla Türkiye’den çıkardı.

BOLD ÖZEL – Nisan ayının sonunda 17 yaşındaki Erdem Can, anne ve babasıyla birlikte gözaltına alınarak kelepçelendi. Çorum Terörle Mücadele Şubesi’ne götürülen Erdem Can’ın babası işkence gördü, kendisi ise işkenceye varan uygulamalarla karşılaştı. Almanya doğumlu olan Can için Almanya Konsolosluğu devreye girdi ve yeşil pasaportla acilen Türkiye’den çıkardı. Almanya’nın hemen oturum verdiği Can, hem gözaltında yaşadıkları hem de ailesine yapılanlar yüzünden koruma altına alındı.

AİLEMİ BENİMLE TEHDİT ETTİLER

Yeşil pasaportun çok zor verilen bir pasaport olduğunu söyleyen Erdem Can, “14 saat gözaltında kaldım. Yere yatırdılar, ağır hakaretler ve küfürler ettiler, kelepçe taktılar. İfademi yalnız aldılar. Kanunlara göre kelepçe takmamaları gerekiyor. 17 yaşında olduğum için ifademi de psikolog ve avukat eşliğinde alınması lazım. Bunları yapmadılar. Ailemi benimle tehdit ettiler. Çocuğunu yetimhaneye vereceğiz şeklinde tehditler savurdular. 18 yaşına gelince tutuklanacağımı söylediler. Bu şekilde daha çok kırıcı sözler, onları söylemek istemiyorum. Bunlar hakkında dava açtı avukatımız. Ama Çorum’da polisler kendi aleyhine olan bütün dosyaları kapattırıyorlar.” dedi.

 6 EVE BİRDEN BASKIN

Telefonlarına, bir miktar paralarına, babasının saat koleksiyonuna el konulduğunu ve geri verilmediğini söyleyen Erdem Can, geçtiğimiz Ramazan ayına bir hafta kala Çorum’da 6 eve birden yapılan baskında gözaltına alındı. O gün bir arkadaşının evine misafirliğe gitmişti. Sabah 6’da polisler geldi, kendisiyle birlikte dört kişiyi yere yatırdı. Ağır hakaretlere ve küfürlere maruz kaldılar. Ev darmadağın edilerek arandı. Aynı anda Can ailesinin evine de baskın yapılmış, annesi, babası çıplak aramadan sonra gözaltına alınmıştı.

ÖNÜME BİR PARÇA EKMEK FIRLATTILAR

Erdem Can dedesinin “o daha çocuk” çırpınışları üzerine 14 saat sonra serbest bırakıldı. Fakat emniyette kendi yaşıtı bir arkadaşıyla birlikte kaldığı odada kötü muamele gördü: “Beni arkadaşımla birlikte bir odaya attılar. Kapalı bir oda. Nezarethane değildi. Bir süre kendimi toparlayamadım, tam darp diyemesem de benzer şeyler yaşadım. Dalga geçtiler benimle. Çok fazla duygu istismarına uğradım. Sözle çok taciz ettiler. Aşağılayıcı kelimeler, küfürler… O odada uyumaya çalıştım, soğuktu, iki camı vardı. Camı bilerek kapattırmadılar. Kapatmayacaksın, dediler.”

Bir polisin “Yemek yer misin?” diye sorduktan sonra önüne bir parça ekmek fırlattığını söyleyen Can o an psikolojisinin çöktüğünü anlattı: “Ben haliyle açım. 12 saat olmuştu. Hala ne yemek ne su vermemişlerdi. Tuvalete izin vermiyorlar. Bir polis önüme ekmek fırlattı. Bu çok kötüydü. Ciddi anlamda çöktüm.”


‘EVDE 14 SİLAH VARDI DEDİ’ DİYE İFADEME YAZMIŞLAR

Söylemediği bilgilerin ifadesine yazıldığını belirten Can, “İfademi alırken ‘Evde kaç silah var’ diye sordular. Silah yok dedim. Aradılar, bulamadılar bir şey zaten. Sürekli kafa karıştırıcı sorular soruyorlar. Kalakalıyorsunuz. Ondan sonra bildiğini yazıyor. Ben mesela ifademi okuduğumda evde 14 silah var demişim, oysa ki öyle bir şey demedim. Düzelttirdim onu. Bir bilinçsizlik yapıp okumamış olsaydım o şekilde kalacaktı. Ayrıca senin babanın Hizmet Hareketiyle bağlantısı ne? Siz kimsiniz? Neler yapıyorsunuz? Faaliyetleriniz neler? şeklinde sorular sordular. Yani sanki gerçekten terör örgütüyle uğraşmışım gibi beni yargıladılar. Polisler konuşurken ‘buna napıcaz’ dediler benim hakkımda, ’18 yaşından küçük olduğu için çok fazla bir şey yapamıyoruz’ dediler.” diye konuştu.

TAKİP EDİLDİM

Serbest bırakıldıktan sonra 8 gün tek başına yaşamak zorunda kalan Erdem Can, takip edildiğini de söyledi: “Sürekli aynı kişiyi görüyordum. Takip edildiğim şuradan da belli, babam ifade verirken, senin oğlun şunları yapıyordu. Biz görüyorduk, biliyorduk, denilmiş. Annem-babam nezaretteydi. Biz kız kardeşimle birlikte dışarıda tek başımıza kaldık. Babaannem yaşadıklarımızı anlamadı. Kardeşimin psikolojik sıkıntıları oldu. Kardeşimi bir aile yakınımızın yanına gönderdik. Ben evde tek başıma kaldım. 8 gün sonra ailem gözaltından çıktı. Ama sonra babam tekrar gözaltına alınıp tutuklandı.”

BAĞLAMA ÇALIYOR, TÜRKÜ SÖYLÜYOR

2002’de Almanya Dinslaken şehrinde dünyaya gelen Erdem Can, 3 yaşındayken ailesiyle birlikte Türkiye’ye döndü ve orada büyüdü. Görüştüğümüzde olayların etkisini hala üzerinden atamamıştı, kelimelerini çok zor toparlıyor ve sürekli uzaklara dalıp gidiyordu. “Daha çok şey yaşadım da hepsini unuttum. Unutmak istediğim şeyler vardı.” diyor.

Olaylardan bu kadar etkilenmesinde sanatçı kişiliğinin de etkisi büyük. Çorumlu bir bağlama üstadından ders alan Erdem, hem çalıp hem de türkü söylüyor. Alevileri çok sevdiğini ve bu yüzden bağlamaya merak sardığını belirtiyor. Yaşıtlarından farklı olarak Pir Sultan Abdal’dan, Muharrem Ertaş’tan, bozlaklardan bahsediyor. Uzun hava sevdiğini anlatıyor.

Erdem Can, 22 Şubat 2002’de Almanya Dinslaken’de dünyaya geldi.

ALMAN YETKİLİLERE ÇAĞRI

Hem Türk hem Alman vatandaşı olan Erdem Can, 22 Şubat 2020’de 18 yaşını girince Alman kanunları gereği iki vatandaşlıktan birini seçmesi gerekecek. Alman vatandaşlığına geçmek istediğini söyleyen Erdem Can, üç hafta önce ikinci kez tutuklanıp Çorum Cezaevine gönderilen babası için Alman yetkililere çağrıda bulundu:

“Beni buraya getirdiğiniz ve korumaya aldığınız için çok teşekkür ederim. Demokratik bir ülkede yaşamak ve burada iyi bir eğitim almak istiyorum. Biz 4 kardeşiz. İki abim burada okuyor ve ben de onlarla kalıyorum ama babam zor durumda. Hala Çorum Cezaevinde. Gözaltındayken işkence gördü. Babam sadece insanlara yardım ettiği için yargılanıyor. Hakkında bir örgüt üyesi olduğuna dair delil yok. Ellerinde hiçbir şey olmadan babamı tutuyorlar.”

Erdem Can, 7 ay önce Cemaat soruşturmaları kapsamında gözaltına alınan babası hakkında bilgi almak için kendisinin de alıkonulduğunu belirtti. Önce Hizmet Hareketi mensuplarına yardım ettiği gerekçesiyle, sonra da örgüt üyesi olduğu iddiasıyla 3 hafta önce ikinci kez gözaltına alınan ve bu kez tutuklanan baba Ahmet Can, 8 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Dosyası şu an İstinaf Mahkemesinde.

[Sevinç Özarslan] 4.12.2019 [BoldMedya]

Cezaevlerinde 457'si ağır, 1.333 hasta tutuklu bulunuyor

Halkların Demokratik Partisi (HDP) eski eş genel başkanı Selahattin Demirtaş’ın cezaevinde rahatsızlanmasına rağmen yedi gün boyunca alanında uzman bir doktora sevk edilmemesi hasta tutuklular konusunu yeniden gündeme taşıdı.

Cumhuriyet'ten Seyhan Avşar'ın haberine göre, İnsan Hakları Derneği’nin (İHD) son verilerine göre hapishanelerde 457’si ağır olmak üzere 1.333 hasta tutuklu/hükümlü bulunuyor.

Dernek yetkilileri cezaevindeki OHAL uygulamalarının OHAL sonlandırılmasına rağmen kalıcı hale geldiğini söyledi. Sağlık hakkına dikkat çeken dernek yetkilileri, cezaevlerinden tabutlar çıkmadan önlem alınması çağrısı yaptı.

TÜRKİYE'NİN HASTA TUTUKLAR GERÇEĞİ

İHD Merkez Yönetim Kurulu üyesi avukat Zeynep Ceren Boztoprak, Selahattin Demirtaş’ın da yaşadığı sevk sorununun, hasta tutuklular meselesini en çok besleyen, ölüme kadar götüren en krititik sebep olduğuna dikkati çekti.

Boztoprak, “Cezaevine giren bir kişinin bilinen bir hastalığı varsa zamanında sevkler yapılmadığı için bu durum ilerlemekte; cezaevi şartları zaten hastalık yaratan koşullar doğruyor. Mahpuslar hastaneye sevk edilmedikleri için hastalıkları daha da ilerliyor. Sevk meselesi hasta mahpus konusunu ortaya çıkaran çok önemli bir mesele” dedi.

Cezaevlerinde kalan kişilerde hepatit ve kanser hastalığının çok yaygın olduğunu aktaran Boztoprak, “Öncelikle hasta olan bir kişinin cezaevinde kalmaması lazım. İnfaz Yasası da bu durum için uygun. Ancak şu an durumu ağır olan hatta cezaevinde kalamaz raporu bulunan mahpuslar güvenlik gerekçesiyle tahliye edilmiyorlar. Bazı durumu ağır hastalar ise cezaevinde kalamaz raporu alamıyor çünkü hastaneye sevk edilemiyor. Bu ise doğrudan yaşam hakkının ihlali” ifadelerini kullandı.

ŞİZOFRENİDE ARTIŞ

İnsan Hakları Derneği İstanbul Şubesi Cezaevi Komisyonu üyesi Hatice Onaran ise hasta tutuklu ve hükümlülerin sağlık hakkına ulaşımında büyük sıkıntılar yaşadığını vurguladı.

Onaran, “En küçük ağrılarda dahi önlem alınmayınca daha sonra büyük sorunlar ortaya çıkabiliyor. Hasta mahpuslar arasında özellikle kanser, epilepsi, organ kaybı gibi çok ciddi hastalıkları olanlar var. Ayrıca birçoğu tahlil ve kontrolleri yapılmadığı için bilmediği hastalıklarla boğuşuyor. Son süreçte cezaevlerinde en çok görülen hastalık ise şizofreni. Bu ise cezaevi şartlarından kaynaklanıyor. Hasta mahpusların bir an önce serbest bırakılması gerekiyor. Sağlık hakkı ihlal edilmemeli.” dedi.

SORUNLAR DAĞ GİBİ

- Revire götürülmeme

- Hastaneye sevk edilenlerin sevkinin gerçekleştirilmemesi ya da hastane randevularına tarihinde götürülmeme

- Tedavi aşamalarındaki yetersiz ve kötü uygulamalar

- Hastaneye sevk sırasında ring aracının kullanılması ve kelepçeli muayene dayatması

NELER YAPILMALI?

- Tecride dayalı infaz rejimi, uygulayanların inisiyatifine bırakılmadan derhal kaldırılmalı.

- Cezaevinin fiziki yapısı, maddi koşulları ve uygulanan muameleler bir bütün olarak insan onuruna yakışır nitelikte olmalı.

- Cezaevindeki yaşam koşullarının, cezaevi dışındaki yaşam koşulları ile mümkün olduğunca uyumlu olmasına özen gösterilmeli.

- Genelgede belirtilen on kişi, on saat sohbet hakkı uygulamasının cezaevlerinde hayata geçirilmesi sağlanmalı.

- Uluslararası standartlar ile yasaklanan zincir, demir gibi kısıtlama araçlarının kullanılması önlenmeli, kısıtlama araçları cezalandırma amacıyla kullanılmamalı.

- Özellikle işkence iddialarında olmak üzere, tutuklu ve hükümlülerin muayeneleri İstanbul Protokolü uyarınca standart adli muayene formu kullanılarak kapsamlı biçimde yapılmalı.

- Muayeneleri mahremiyete uygun şekilde, yalnız ya da en azından kimsenin duyamayacağı bir ortamda yapılmalı. Bu ortamın sağlanamadığı durumlarda, muayene sırasında bulunan kişilerin kimlik bilgileri rapora mutlaka yazılmalı.

- Cezaevinde sağlanan tıbbi bakım hizmeti, cezaevi dışındaki olanaklarla eşit hale getirilmeli.

- Mahpusların yeterli düzeyde sağlıklı yaşam koşullarına ve tıbbi bakıma erişimi sağlanmalı; sağlık hizmetleri ve mahpusların hekimle görüşme talepleri gereksiz gecikme olmaksızın karşılanmalı.

- Cezaevi rejimi, fiziki koşullar ve uygulanan muameleler hakkında etkili bir idari ve yargısal denetim sağlamalı.

[Samanyolu Haber] 4.12.2019

"Hukuk devletine dönün" çıkışı

Türk Sanayicileri ve İş İnsanları Derneği (TÜSİAD) Başkanı Kaslowski, TÜSİAD Yüksek İstişare Konseyi (YİK) Toplantısı'nda yaptığı konuşmada, henüz ekonomik krizin geride kaldığını söylenemeyeceğini kaydetti.

Ekonomide toparlanmanın kalıcı hale getirilmesi için hukuk ve demokrasiye dönülmesi gerektiğini belirten Kaslowski, "Kısa vadede en önemli odak noktamız bu olmalı. Bunu yaparken toplumun önüne yeni ve heyecan verici, toplumsal enerjiyi harekete geçirici hedefler koymalıyız." dedi.

TÜSİAD BAŞKANI KASLOWSKİ: İŞSİZLİK ARTMAYA DEVAM EDECEK

İşsizliğin en önemli iktisadi göstergelerden biri olduğunu belirten Kaslowski, "Geçen gün açıklanan büyüme rakamları artık ekonominin yıllık olarak pozitif büyümeye geçtiğini gösterdi, ancak işsizlik oranlarımız hâlâ tarihi olarak yüksek seviyelerde seyrediyor." tespitinde bulundu.

TÜSİAD Başkanı Simone Kaslowski işsizlikteki artışın endişe verici olduğunu söyledi.

"Belli oluyor ki bu yılki büyüme oranımız yüzde yarım civarında gerçekleşecek." diyen Kaslowski, "Hesaplarımız, yüzde 5'in altında bir büyümenin işsizliği daha da yükseltebileceğini gösteriyor. Yani yeniden büyümeye geçiş çok kritik öneme sahip." dedi.

"GÜVEN ORTAMI TESİS EDİLMELİ"

Ekonomik büyümeye geri dönülmesine rağmen yatırım ortamının iyileştiğinin ve kırılganlıkların sona erdiğinin söylenemeyeceğini ifade eden Kaslowski, "Güven ortamını yeniden tesis etmeliyiz." diye konuştu.

Bunun için hukuk devleti ilkelerinin gerçek anlamda uygulanması, rekabetçi piyasa ekonomisi ilkelerinden taviz verilmemesi, para ve maliye politikalarında tutarlı politikalar takip edilmesi gerektiğini vurguladı.

Dış borç oranındaki gelişmelere ve bütçe açığına dikkati çeken Kaslowski, hükümetin Konut Vergisi, Konaklama Vergisi gibi yeni düzenlemelerden önce kendilerine danışılmamasına sitem etti: "Herhalde bu sebepledir ki iktisadi kesimleri tedirgin eden düzenlemeler içeren yeni vergi tasarısı yeterince istişare edilmeden Meclis'ten geçirildi."

KAYITLI KESİMİN OMZUNDAKİ YÜK ARTTI

Kaslowski, "Kayıtlı kesimin üzerine daha fazla yük getiren bu düzenleme, yıllardır beklediğimiz, vergiyi tabana yayacak, vergi adaletini sağlayacak ve kayıt dışılığı azaltacak reformlar içermemekte, kamu açığının süratle kapatılması gayesi taşımaktadır." dedi.

[Samanyolu Haber] 4.12.2019

Şubat ayıydı, koğuş gerçekten soğuktu [Ali Turna]

NEDEN RÖPORTAJ?

İçeride kaldığım süre içinde öyle şeyler yaşamış ve öyle acı dolu hikâyeler dinlemiştim ki hepsi de gepgerçekti. Bir ara bunları hikâyeleştireyim dedim. Ama çok basit kalmıştı yazılanlar ve nihayetinde hikâye sunî gibi duruyordu. Koğuştaki insanlara bakıyorum çok güzel insanlar. Bunları suçlayanlara bakıyorum özlem duydukları insanlar bunlar. Tezatlık diz boyu. Bu parçalanmış hayatları bir şekilde yansıtmam gerekiyordu. En gerçekçisi röportaj diye düşündüm ve orada kalan arkadaşlara önceki hayatlarını ve tutuklanma sürecini sordum. 5 kişiyle röportajı yapmıştım ki tahliye oldum. İsterdim ki orada kalan bütün arkadaşlarla bu röportajı gerçekleştirebileyim. Bu röportajları olduğu gibi bu bölümde aktaracağım. Arkadaşlar isimlerinin geçmemesini istediği için baş harflerini yazacağım. Olaylar, yazılanlar tamamen gerçektir, sadece isimlerde değişiklik yaptım.

ÖMER SAĞLAM İLE RÖPORTAJ

-Kendinizden bahseder misiniz ?

-32 yaşındayım, evliyim bir oğlum var. İşletme mezunuyum, özel bir firmada idareci olarak çalışıyordum. İstanbul’da yaşıyorum.  Daha önce bir öğrenci yurdunda öğretmendim. Sivaslıyım.

-Gözaltına alınma sürecinizi anlatır mısınız?

-Bir cuma günüydü. Cuma namazına gitmek için evden çıkmıştım. Camiye tam varmıştım ki arkamdan hızla bir araba gelip yanımda durdu. “Bir baksana sen.” dediler. İsmimi sordular. İsmimi söyledim. Şaşkın bir şekilde hayırdır siz kimsiniz demeye fırsat kalmadan arabadan inip koluma girdiler. Orta yaşlı iri olan, “Senin araman yok mu?” diye sordu. O an öğrendim arandığımı. Telefonla birilerini arayıp “Şahsı aldık efendim.” dedi. Nasıl bir suçluydum ki özel, ayağa servis bir tutuklanma yaşıyordum, ben bile bilmiyordum ve hiç öğrenemedim de. Kimlik kontrolü için kimliğimi istediler. Kimliğimin, cüzdanımın evde olduğunu söyledim. “ Gidip alalım.” dediler. Hep beraber eve gittik. Eşim olan biteni anlayamamış şaşkın şaşkın bakarken polisler evi arayıp eşini de alacağız deyince o an dünyam karardı ve neredeyse bayılıp düşecektim.
''Memur bey neden tutuklanıyorum, eşimi neden tutukluyorsunuz?'' diye peş peşe bir sürü soru sorsam da aldığım tek cevap ''emir böyle içeriğini bilmiyoruz'' dediler.

Kimlik almaya geldiğimiz evimden eşim ve altı aylık bebeğimizle beraber çıktık. Gelen polisler Avcılar polisiymiş, beni Esenyurt polisine teslim etmeleri gerekiyormuş. Bu yüzden petrol ofisinde Esenyurt polislerini bir buçuk saate yakın bekledik. Nihayet Esenyurt polisi geldi, emniyete götürdüler. Ailecek hayatımızda ilk defa polis merkezindeki çay ocağında, başımızda polis bekliyorduk. Emniyete ilk geldiğimizde komiser, “Bunları niye getirdiniz, ne yapacağız bunları şimdi?” diye afalladı. Zira suçlu bir sıfatımız yoktu. Suçlu da değildik zaten. Emniyetten de apar topar Büyükçekmece adliyesine götürülüp Erzurum savcısını bekledik bir süre. Savcı hasta olduğu için nöbetçi savcıyı bekliyormuşuz. Savcı bizi ne gördü ne dinledi, yedi gün gözaltı kararı vermişti. Bu karar beni, eşimi ve altı aylık oğlumu da kapsıyordu. Bebeğimiz Umut altı aylıkken suçlu olarak annesiyle adliyede gözaltına alınmıştı. Ben bir nezarette, eşim ve oğlum başka nezarette şubat soğuğunda altı gün geçirdik.

Anne ve babası gözaltında olan bir çocuğun ihtiyaçlarının olduğunu, şubat soğuğunda nezarette kalmaması gerektiğini hiç düşünmediler. Gelen yemek yenecek gibi değil, ortam pis hele de bir bebeğin kalacağı yer hiç değildi, soğuktu. Altı gün sonra mahkemeye çıkarıldık. Ailecek ifadelerimize başvuruldu, anlam dahi veremediğim sorulara cevap vermeye çalışıyordum. Oğlumsa ağlamalarıyla ifadesini gayet net anlattı ancak hâkim çok da anlamaya niyetli gözükmüyordu. Hatta bir ara eşimi azarlayarak,  “Sustur şu çocuğu.” diye seslendi. Eşim şaşkın mahcup biraz da sinirli bir ifadeyle, altı gün soğuk nezarette kalan bebeğimizin hastalandığını, ateşinin olduğunu anlatsa da hâkim oralı olmadı bile. Hâkimin bir anlık kararının bizim ailecek tutuklanmamıza hükmetmesine hâlâ bir anlam verebilmiş değilim. Erzurum soğuğunu bilirim ama nezaret soğuğu o duygularla daha zor gelmişti.

-Nezarethanede nelerle karşılaştınız?

-Gerçek suçlular her akşam gelip sabah salınıyorlardı. Biz ailecek ben, eşim ve oğlum azılı suçlu olarak nezarethanede daimiymişiz gibi bekliyorduk. Bizim bebeğimizin ihtiyaçları dahi giderilmezken orada kalan iki yabancı uyruklu suçlunun nezarethanede ellerine telefonları verilmiş, devletimizin merhametli muamelelerine muhataptalardı.
Ya biz?..
Altı aylık oğlumun sıcak yuvasında anne baba şefkatini yaşaması gerekirken maalesef soğuk nezarethanede demir parmaklıkları tutması içimi parçalıyordu. Diğer suçluların sigara dumanları altında öksürmeye başlamıştı. Polise söylediğimizde burada sigara içmek yasak ki diye bizimle adeta dalga geçiyordu. Kaderimizmiş, ailecek mahpus hayatımız başlamıştı. Eşimle, hayat arkadaşımla aynı araca konulup, özgürlüğümüzden koparılarak önce eşimi Bakırköy cezaevine, bebeğimiz Umut’la beraber bıraktık. Kelepçelerden dolayı veda sarılması bile yapamamıştık. Ama eşimin o son bakışları ve kelepçeli elleriyle bebeğimizi tutması hâlâ gözlerimin önünde. Buruk hüzünlü bir şubat günü Metris cezaevine ailemden koparılarak atıldım.

-Metris’te neler yaşadınız?

-Bu benim hayatımda ilk cezaevi tecrübem, daha önce emniyet, karakol binalarının önünden dahi geçmedim desem yalan olmaz. Metris’e geldiğimizde bekleme nezaretinde üç kişiydik. Diğer ikisi torbacı sıfatıyla uyuşturucu satan kişilermiş. Bırak uyuşturucu, sigara dahi kullanmayan ben uyuşturucu satıcılarıyla aynı odada kalmak bu duyguyu anlatamam. Şaşkınlık, afallamak, öfke bu hal neyin nesi, şaka mı gibi karışık bir duygu. Hele bir sözleri var ki o son kurşunu beynime sıkmışlardı sanki. Siyasi suçlu olduğumu öğrenince bana, ''Biz çıkarız senin işin zor.'' dediler.
Bu nasıl bir cümledir Allah’ım. Hâlâ hâlâ algılayamıyorum. Evet, hapis hayatım boyunca, ki 14 aydır hapisteyim, adli suçlulardan bu cümleyi çok duydum. Nasıl hiç suç işlememiş bir suçluysam uyuşturucu satan bile çıkabiliyorken ben çıkamıyordum.
Metris’te kendimi unutmuş daha acı veren eşimin ve bebeğimin durumunu düşünüyordum daha çok. Nihayet kaydımız yapıldıktan sonra benimle aynı suçtan tutuklanmış güzel insanların koğuşuna koydular. Sabaha kadar uykusuz, dertleşerek geçirdiğimiz gecenin sabahında tabuta bindirilerek Silivri yoluna çıktık.

-Silivri’de neler yaşadınız?

-Silivri’ye gelmiştim gelmesine ama benim hep aklım cezaevindeki eşim ve oğlumdaydı. Onlardan ancak 7 gün sonra haber alabildim ve bu yedi gün hayatımın en uzun zaman dilimiydi. Oğlumu annesiyle hasta ateşler içinde bırakmıştık Bakırköy ceza evine. Kalacağım koğuşa ilk girdiğimde insanların çehresi beni şok etmişti, tanıdıkça olayın vahametini daha iyi anladım. İddianamelerdeki gibi bir teröristlik sıfatı bu insanlarda çok alakasız duruyordu. Karınca incitmez tabiri bunlardı işte. Koğuştaki insanlarla tanışınca biraz rahatlamıştım. Metris’teki 2 torbacıdan sonra buradaki güzel arkadaşlarla kalmak biraz olsun rahatlatmıştı. İlk kapalı görüş günü karşımda eşimi ve oğlumu görünce beynimin bana oyun oynadığını zannettim. Kalın camın arkasında eşim ve oğlum vardı gerçekti. Ahizeyi kaldırıp oğlumun sesini duyunca, “Evet gerçek.” dedim eşimin avukatı itirazlarını yapmış nihayet onu salmışlardı. Artık bir yanım özgürdü.

Şubat soğuğuydu koğuş gerçekten soğuktu. Benim eşyalarımı lacivert ve kapüşonlu diye almamışlardı. Üşüdüğümü gören bir arkadaş bana ceketini verdi. Daha sonra öğrendim ki o arkadaşın da başka ceketi yokmuş. Kendisi ihtiyaç sahibi iken nefsini bana tercih etmesini kesinlikle unutamayacağım. Böyle insanlardı işte bu arkadaşlar. Açık görüşte herkes aile fotoğrafı çektirirken ben çektirmedim çok duygusaldım ve baktıkça ağlayacağımı bildiğim için uzak durdum. Ama oğlumun baba deyişi aklıma geldikçe gizli gizli köşemde ağlıyorum. Eşimden öğrendiğim kadarıyla Silivri’ye geldiklerinde eşim soruyormuş, “Oğlum nereye geldik?” diye oğlum, “Babaya” diyormuş. O sesi duymak için nelerden vazgeçmezdim ki... Anlayamadığımsa birkaç ay öncesine kadar sabıka kaydım bile yokken, askerliğini yapmış bir aile babası iken nasıl oldu da bir anda terörist ilan edilmiştim. Adalet kavramını sorgular oldum burada. Ben tutuklandığımda oğlum daha oturamıyorken şu an yürüyor ve ben çocuğumun ilk adımlarını göremedim. Hangi adalet bir babanın evladının büyümesini görmesine engel olur. Evladım evde sendelerken onu tutup yürütmeye çalışmam gerekirken, düşme tehlikesinde onu tutmam gerekirken ben sadece camın arkasından haftada bir o da 45 dakika görebiliyorum. Adalet cam kadar soğuk ve kalın. Suçlu olsam gam yemeyeceğim. En ufak bir suçumu bulun müebbet yatmaya razıyım.
Not: Şu an bu arkadaş 7,5 yıl ceza aldı hâlâ cezaevinde. Eşi ise 6 yıl 3 ay ceza aldı. Çocukları ise hâlâ hastane kapılarında. Nezarette aldığı soğuk ciğerlerini tahrip etmiş.

*Yukarıda okuduğunuz satırların yazarı Türkiye'deki cadı avının kurbanlarından ismi bizde saklı bir esnaf. İçeride aldığı notları çıkınca yazdı ve bu notların her gün bir bölümünü Samanyoluhaber.com'da yayımlıyoruz.

[Ali Turna] 4.12.2019 [Samanyolu Haber]

Şefkat [Safvet Senih]

M. Fethullah Gülen Hocaefendi, çocuklara gösterilecek şefkat ve otorite konusunda şöyle diyor:

“Çocuk, sopadan tehditten, azaptan değil, eğer bir şeyden korkacaksa, ebeveyninin şefkatini kaybedeceğinden korkmalıdır. Babasının yüzünü ekşitmesi, annesinin sımsıcak yüzünün buğulandığını müşahede etmesi veya sezmesi onu dengeye getirecek en büyük bir müeyyide (yaptırım) gibi algılanabiliyorsa size güvenmesi, acılarını elemlerini paylaştığınıza inanması çok ehemmiyetlidir. Öyle ise, o ağladığı zaman yapabiliyorsanız oturup içten ağlayınız, hiç olmazsa, üzüntüsünü paylaşınız. Ölüp giden bazı insanlar için semanın size ağladığı, arşın titrediği gibi, çocuklar müteessir oldukları zaman siz de teessür izhar edip, onların üzüntülerini paylaşınız. Böylece onların nazarında daha bir ulvileşirsiniz ve söylediğiniz, anlattığınız sözler onlarda tesir icra eder ve onların gönüllerine öyle bir girersiniz ki, artık hiçbir güç oradan sizi söküp atamaz. Daha sonra söyleyeceğiniz her söz de onların gönüllerinde hep makes bulur.

“Evet eğer, onların melek-misal yetişmelerini düşünüyor ve sizi gelecekte en mükemmel  şekilde temsil etmelerini bekliyorsanız böyle yüksek bir mefkure ancak bu yollarla gerçekleştirilebilir.”

Gençlerde  bu bütünleşme ve âidiyet birliği oluşturma yönünden bir arkadaşımızın alâkadarlığının neticesi çok dikkat çekicidir. Bir evde beraber kalan üniversite öğrencilerinin bir tanesinin tavırları nazarını celbeder. Mesela kahvaltıda zeytinin yarısını yiyormuş. Daha dikkat edince herşeyin yarısını tükettiğini görmüş. Sonra araştırınca “Ben sadece yarı paramı verebiliyorum onun için” demiş. Meğer yaz tatillerinde dağda odun kesenlere yardım ederek biriktirdiği para ile giderlerini temin edebiliyormuş. Ailesi çok fakirmiş… Onların köylerine kadar giden ve  aile ile tanışıp gönüllerine giren bu arkadaşımız diğer öğrencilerin de mesela Mardin’in köylerine kadar gidip ailelerini ziyaret ederdi.  Bu bütün aileyi, öğrenciyi de kuvvetli bir âidiyet bağı ile Hizmet’e bağlardı. Öğrenciyi bu kadar derinden iyi tanıyınca burs bulma konusunda da çok  isabetli işler yapılır. Vefa duygusu olan hiç kimse de bunu unutmaz. Alak Suresinin tefsirinde Elmalılı Hamdi Yazır “Allah insanı ‘Alak’ tan yarattı.” âyetini izah ederken bu kelimeyi bir de “alâkalardan yarattı”  mânası ile ele alır. Burada âidiyet duygusuna vurgu yapar. Cemaatle kılınan  namazın önemi ve sevabının çokluğu, sonra Cuma ve bayram namazlarının cemaatle kılınışı, hiç olmazsa ömürde bir defa haccın, dünya çapındaki her renk, her ırktan meydana gelen bütün Müslümanlarla beraber ifâ edilmesinde de işte bu âidiyetin pekiştirilmesinin hikmetinin olduğu ifade edilmektedir…

Otorite

“Evin içinde, otorite boşluğunun yaşanmaması da çok hayâtîdir. Hânede âhengi sağlayacak bir otorite olmazsa, yuva idârî keşmekeşlikten, çocuklar da ikilemden kurtulamazlar.

“Allah (c.c.) , Kur’an-ı Kerim’de: ‘Allah’ın insanlardan bir kısmını diğerlerine farklı kılması sebebiyle, bir de mallarından harcama yaptıkları için, erkekler kadınların koruyup kollayıcısıdırlar. Onun için sâliha kadınlar itaatkârdır. Allah’ın kendilerini korumasına karşılık gizliyi (kimse görmese de namuslarını) muhafaza ederler. Baş kaldırıp hep serkeşlik yapmalarından endişe ettiğinizde, onlara uzun uzun öğüt verin; (gerekirse bir taktik olarak) onları yataklarda yalnız bırakın ve (bunlarla da yola gelmezlerse, incitmeden) okşayınız. Eğer yola gelirlerse, artık onların aleyhine bir yol aramayın; çünkü Allah yücedir, büyüktür.’  (Nisa Suresi, 4/34) buyurulmaktadır.

“Erkek evde  belli hususlarda, pek çok konuda birinci derece sorumludur. Âhenk için işlerin yürümesi için önce böyle bir tesbite ihtiyaç vardır… Anne kucağı şefkat sığınağıdır. Aksi takdirde çocuklar iki sorumsuz arasında savrulup giderler.”

Hocaefendinin babası, Edirne’de bulunurken oğluna bir mektup göndermişti. Mektupta hasretini şöyle dile getiriyordu:  “Sizler benim için YAKUB’UN  EVLATLARI gibi oldunuz,” diyordu. Bununla da Hz. Yusuf ve Bünyamin’i kastediyordu. Kendi hasretini Hz. YAKUB’un onlara duyduğu hasrete benzetiyordu. Hocaefendi de bunu Hz. Yusuf’u kuyuya atan kardeşleri zannedip, ‘Baba biz ne yaptık ki, bizi Hz. Yakub’un evlatlarına benzetiyorsun?” meâlinde ifadeler kullanmıştı. Gerçeği öğrenince  Hocaefendi ciddi burkuntu yaşamıştı.

Ramiz Hoca, Hocaefendiye Edirne’de sahip çıkan Hüseyin Top Hocayı ziyarete gitmişti. Oradan  İzmir’e Hocaefendinin ziyaretine geçecekti. İstanbul’da Haydarpaşa tren garında, tam trene bineceği sırada kaymış ve rayların üzerine düşmüştü. Ama tren üstünden geçtiği halde sadece kıyafetleri parçalanmış, ama Ramiz Hoca sağ salim kurtulmuştu. İzmir’de olanları anlatınca, Hocaefendi, “Baba senin orada ne işin var. Bak neredeyse bütün aileyi hicrana boğacaktın” deyince de Ramiz Hoca, “Siz nasıl bir baba istiyorsunuz ki?” diye karşılık vermişti… Tâ çocukluktan itibaren evladlara bu sevgi ve şefkatin hissettirilmesi çok önemlidir.

Hocaefendi’nin annesi için Sıbğatullah Ağabeyin hanımı Hatice Hanım şöyle diyor: “Annem (Refia Hanım) celalli, disiplinliydi. Bakışlarından ne demek istediğini anlardık. Yapılması gereken işlerde çok ciddi olurdu; karşısında konuşmak mümkün değildi. SEVGİYE  gelince gerçekten ŞEFKAT  ABİDESİ  bir insandı. Yeni gelin geldiğimde çok sancılarım olurdu. Akşam erkenden odama gider yatardım. Sabah kalkınca merdivenin önünde gözleri dolu dolu bekliyor bulurdum. ‘Anne ne yapıyorsun burada?’ derdim. ‘Sen sancılandın ya ben gece boyu uyumadım.’ der, bir taraftan da ağlardı. ANNE  ŞEFKATİNDEN  farklı bir şey değildir bu. Gece uyumamış, beklemiş sabah da merdivenin önünde duruyor ki, gelin inecek bakayım sancısı  var mı, hasta mı? Ağlayarak bekliyor. Buradaki ŞEFKATİ  görünce disiplini, sert halleri hiç dokunmuyor insana. Ruhen hissediyorum çünkü, o beni çok seviyor, her halimden anlıyor. Disiplini de böyle gerektiği için yapıyor.”

[Safvet Senih] 4.12.2019 [Samanyolu Haber]

Babam... [Erkan Çıplak]

Babama en son ağustos 2016‘da sarılmıştım. Bu sarılmanın son sarılma olduğunu bilseydim çok daha uzun sarılır, kokusunu içime çekerdim. Fakat insan bilinmeze giderken bunları düşünemiyor. Üzülür diye yurt dışına gitmek zorunda olduğumuzu bile söyleyememiştim. Gurbete gittikten sonra da bir süre ona rol yaptım, “işler çok yoğun izne gelemiyorum baba” diye.

Bana kalsa gerekirse yürüyerek gider, doya doya sarılır, mavi gözlerinde kaybolurdum. Zamanla sesiyle bile teselli olmayı öğrenmiştim. Fakat artık o tok sesini duyamıyorum. Çünkü bir yıl önce babacığımın nefesi kesildi, sesine de nefesine de hasretim şimdi. Bu yaşta yetim gibi hissediyorum kendimi, mavi gözlü yaşlı amcalara sarılmak geliyor bazen içimden, keyifle sigara içen, içinden gelerek gülen ve anlattıkları ile etrafındaki insanları eğlendiren yaşlıları görünce dalıp gidiyorum. Çünkü babamın yokluğuna hala alışamadım. Nasıl alışacağım ki ben sürekli babamdan bahsederim, muhabbetlerde mutlaka konuyu babama getirir, ondan örnekler veririm. Çünkü babam benim kahramanımdı. Her şeyini örnek aldığım bir öğretmen, dinlerken haz aldığım iyi bir anlatıcı ve eğlenceli bir arkadaştı. Aradan bir yıl geçmesine rağmen “rahmetli” kelimesine bile alışamıyorum hala. Ve onu her zamankinden daha çok özlüyorum, muhtemelen birbirimize üç yıllık hasretimizden, hasretimizi dindirmeden gidişinden olsa gerek…

Küçükken de çok özlerdim babamı, çünkü iş gereği bazen birkaç ay eve gelmediği olurdu. İlk günler anlamazdım ama aradan zaman geçince ağlamaya başlardım “babamı özledim, ne zaman gelecek” diye. Anneciğim de bilmezdi ama çocuklarını susturmak için tahmini bir zaman söyleyiverirdi. Kardeşimle birlikte annemin dediği vaktin öncesinde bir tepeye oturup babamın geleceği yolu gözlerdik. Bazen bir nal sesi, bazen bir at kişnemesi bizi çok heyecanlandırırdı. Ve çoğu zaman yanında atlarıyla bir kovboy karizmasıyla gelirdi babam. Birbirimizle yarış edercesine koşardık. Babam bizi görünce hemen dizginlere davranır, attan iner, hızlıca yere çömelir “oğlummm” diyerek bizi kucaklardı. O kadar güzel söylerdi ki “oğlum” kelimesini, ben oğluma seslenirken onun gibi tonlayamıyorum hala. Sonrasında bizi en uslu atlara bindirir eve kadar birlikte gelirdik. Bizden mutlusu yoktu, babaya kavuşmuştuk ve ata biniyorduk. Babamın gelişi evde bayram havası estirirdi. Sabah güreşerek bizi uyandırması için uyuyor numarası yapardık, ama biz ondan önce uyanırsak kahvaltıya kadar yanına yatmaya bayılırdık. Evdeyken zamanının çoğunu bizimle geçirirdi. Sık sık kuzine sobada kumpir ve külbastı yapıp yedirmeyi çok severdi. O etin lezzetini hala bulamadım.

Babayla geçen güzel günler çabuk geçerdi, gideceği gün yaklaşınca bir hüzün çözerdi eve. Türlü bahanelerle ona yardım ederdim, aslında amacım onunla daha çok zaman geçirmekti. Yolculuk zamanı geldiğinde kardeşimle beni birer ata bindirir, köyün dışına kadar götürürdü. Ayrılık yerine geldiğimizde yüzümüzdeki gülümseme yerini hüzne bırakırdı. Babacığım bizi öperek attan indir ve annemi bize emanet ederdi. Kendisi de hüzünlendiğinden hızla lider ata biter ve uzaklaşmaya başlardı. Kardeşim ve ben annemin elinden tutarak gözden kayboluncaya kadar film izler gibi babamı izlerdik. Sahne çok iyiydi çünkü, lider atın sağına ve soluna zincirleme bağlanmış onlarca at ve lider atın üstünde babam Kurt Russell havasında vadide ilerlerdi. Çocukluk işte, birkaç saat üzgün durur, sonra unutur oyuna dalardık. Ama şimdi unutamıyorum, geleceğini bilsem en yüksek tepeye çıkar günlerce onu beklerim, hatta bir at bulur evime kadar ben getiririm, külbastının en güzeli yaparım, sigara içerken ona eşlik edemem ama hasretini çekerim içime, sonra da beraber yatarız, o atlarla ilgili anılarını anlatırken ben eski günlerdeki gibi uykuya dalarım. Ama o uykuya dalan uyanmıyor, oraya giden geri gelmiyor maalesef…

Babam hep gitti, bazen iki bazen üç ayda geri döndü. Sonra da benim yatılı okul hayatım başladı. Bu yüzden babama hiç doyamadım ben. Arkadaşlarım gibi çok uzun yıllar babayla hatıra biriktiremedim. Lise yıllarımda her çarşamba beni görmeye gelirdi, teneffüse çıkıp babamı göreceğim için bayram çocuğu gibi heyecanlanırdım. Günün birkaç saatini beraber geçirirdik, bu anlarda kocaman çocuk olmama rağmen en sevdiğim şey babamın elimi tutmasıydı. Sıkı sıkı tutar hiç bırakmazdı. Çocuklarımın elini tutmayı çok severim bu yüzden çünkü beni hep o anlara götürür.  Günün sonunda annemin bana gönderdiği yiyecekleri verir beni kaldığım yere bırakırdı. Köyün arabası babamı ordan alırdı. Ben yine giden babanın arkasından bakardım bir süre. Arkadaşlarımın yanında ağlayamadığım için yatma vaktini bekler, ranzama yatıp, battaniyeyi yüzüme çektiğimde kimse beni tutamazdı. 

Lise, üniversite ve çalışma hayatı derken babamla artık hiç uzun sure bir arada kalamaz olmuştum. Bu yüzden yılda bir kez olan tatillerin her anı değerliydi benim için. Babam garantici bir adam olduğundan hiç sürpriz yapamadım, hep haber vererek giderdim. Babam saatler öncesinden köyün çıkışında yıllar önce bizim onu beklediğimiz yere gelir, bu sefer o bizi beklerdi. Uzun yıllar babamı hep aynı yerde evlat beklerken buldum. Tatilin her anı onun için de değerliydi, yılda bir kez gördüğü evlat ve torunları ile vakit geçirmekten çok mutlu olurdu. Fakat biz kendimizi baba ocağında değil de misafirliğe gitmiş gibi hissederdik çoğu zaman. Çünkü babam hiç yerinde durmaz bize hizmet ederdi. Biz seviyoruz diye günün her saati üşenmeden semaver yapardı. Bu yüzden tatil fotoğraflarının çoğunda ya semaver başında, ya mısır kavururken yada kuzu çevirme yaparken poz verirdi babam. Ve hep gülerken çıkardı fotoğraflarda çünkü evlatları ve torunları yanındayken ondan mutlusu yoktu. Biz de onu görmekten mutlu olur, uyku vakitleri dışında yanından hiç ayrılmaz, hatıralarını dinlerdik. Babam mükemmel bir anlatıcıydı, sıradan bir şey anlatırken bile yeni nesil torunlarını kendine baktırırdı.  Her güzel şey gibi bu güzel günler bittiğinde babama yine bir hüzün çöker, efkarına sigarası eşlik ederdi. Herkesten önce arabanın yanına gider, veda anına kadar orada sessizce beklerdi. Fakat elini öpüp  sarıldığımızda kendini bırakır ama çabuk toparlardı, yanımızdan uzaklaşıp hemen bir sigara yakardı. Arabayı göremeyinceye kadar arkamızdan bakarken bazen sol elini bazen sekiz köşeli kasketini sallardı. Babamdan hafızamızda kalan son görüntü hep o olurdu.

Babamı en son 2016 Ağustos ayında görmüştüm. Bu kez tatile değil veda için gitmiştim. Hastalığı ilerlediği için artık onu bekleme noktasında göremiyordum, yavaş yavaş yokluğuna alıştırıyordu sanki. Ancak eve çıktığımızda anlamıştı geldiğimizi. Hemen kalktı saygıyla doğruldu yine o müthiş tonda “oğlum hoşgeldin” dedi ve ağlamaya başladı. Eskiden vedalarda ağlardı ilk defa buluşmada ağlıyordu. Sanki hissetmişti gideceğimizi, bir daha bizi göremeyeceğini. Sonra kendini toparladı, “nasılsın oğlum işlerin nasıl dedi” Bu sefer ben zor tuttum kendimi, çünkü bir işim ve işyerim yoktu artık. Eğer bir an önce yurt dışına gitmezsem özgürlüğüm de olmayacaktı. Ama iyi dedim babama, “yeni sezona hikayeler çalışıyoruz” fakat bizim için hikaye yeni başlıyordu. Her anı dünyalara bedel üç günün sonunda gitme vakti geldiğinde evde derin bir sessizlik vardı. Hasta babamı, yaşlı annemi bir daha ne zaman görecektim, doğup büyüdüğüm topraklara ne zaman dönebilecektim. Bu bilinmezleri yüreğime saklayarak ellerini öpüp defalarca sarılarak ayrıldım. Ve o son bakış, nemli mavi gözleriyle oğlum nereye gidiyorsun dercesine bakması…Çünkü ona yetmemişti üç gün. Bana da yetmemişti ama yapacak bir şey yoktu.  Kader ayrılık hikayesini yazmaya başlamıştı.

İlk gittiğimiz ülkede 15 günde bir annemi arar, babamla da konuşurdum. Bir süre böyle devam ettik ama hastalık ilerlediği için babam yavaş yavaş bizi unutmaya başladı. Uzun süre bizi hatırlamadı ve sormadı. Annem “artık tamamen sizi unuttu galiba” diyordu. Hastalığın seyri gereği biz de öyle düşünüyorduk. Fakat 2018 ağustos ayında cesur bir akraba bizi görüntülü konuşturmak istedi maksat unutup unutmadığını test etmek ve babamı bana göstermekti. Bir çocuk gibi görüşme anını telefonun başında bekledim. Ekran açılır açılmaz beni karşısında görünce biraz intizar ederek ve gözleri dolarak “oğlum sen nerdesin yahu” dedi. Bir an öylece kaldım, beni unutmamıştı, o evladını unutacak bir baba değildi çünkü. Baba burdayım diyebildim ama ortamdaki herkes ağlamaya başladığından gerisini getiremedim. Sonra da bağlantı sorunu yaşadık ve bir daha görüntülü konuşamadık. Bu fani dünyada babamı son görüşüm oymuş meğer. Üç ay sonra  da dünyamı başıma yıkan kara haber geldi. Onun da benim de en korktuğu şey gerçekleşmişti. Artık babamı ne görecek, ne de sesini duyabilecektim. Kendimi zayıf, sahipsiz ve güçsüz  hissetmiştim, uzakta da olsa baba ne demekmiş daha iyi anlamıştım. Baba güvendiğin dağmış, yaslandığın duvarmış meğer.

Bir yıl önce bugün ebedi istirahatgahına uğurlandı babam, o bizi onca yıl omzunda gezdirdi ama biz onu bir kere omzumuza alamadık. En muhtaç  zamanında yanında olamadığımız gibi son görevimizi bile yaptırmadılar. Hatta bununla da yetinmeyip azılı bir terörist gelecek gibi cenaze törenine ağır silahlı onlarca jandarma getirdiler bizim için. Bütün bunlara sebep olanları Allah’a havale edip, baş ucuna gidemesem de fatihalar, ihlaslar ve yasinler gönderdim babama. Üç yıllık hasretin üstüne birde bir de ayrılık acısı çok zordu ama kadere boyun eğmekten bu ayrılığa alışmaktan başka çare yoktu. Fakat semaver çayından, külbastıdan, soğanlı yumurtadan, et suyunda pişmiş bulgurdan, yoğurtlu marul salatasından ve kabak tatlısından eskisi gibi lezzet alamayacaktım. Çünkü onlar babamla yerken güzeldi, babam yapınca lezzetliydi. Hasılı babası ölünce sadece yetim kalmıyor insan, ağzının tadı da kalmıyor. Babamın hikayesi böyle bitti ama bizimkisi hala devam ediyor. Allah’ın rahmeti ve merhameti üzerine olsun babacım, sana layık bir evlat olmak ve cennet yamaçlarında buluşup hasret gidermek duasıyla… 

[Erkan Çıplak] 4.12.2019 [Samanyolu Haber]

Stratejik planlar duvara tosladı: Eğitim komada! [İlker Doğan]

AKP’li Milli Eğitim bakanlarının ‘stratejik’ planları tam manasıyla duvara tosladı. Dünyada 79 ülke ve bölgesinden 600 bin öğrencinin katıldığı Uluslararası Eğitim Değerlendirme Testi PISA 2018 sonuçları, Türkiye’de eğitimin geldiği noktayı gözler önüne serdi. Buna göre, Türkiye 37 OECD ülkesi arasında 31. sırada yer aldı. Türkiye’de öğrenciler ‘okuma, matematik ve fen bilimi’ alanlarının tamamında OECD ortalamasının altında kaldı. PISA kapsamında öğrenciler ‘okuma, matematik ve fen’ alanlarında verdikleri cevaplara göre 1’den 6’ya kadar gruplara ayrılıyorlar ve en üst düzey ‘5 ve 6. seviye’ olarak tarif ediliyor. Rapora göre Türkiye’de öğrencilerin sadece küçük bir kısmı en azından bir alanda yüksek yani 5 ve 6 seviyesinde başarı gösterdi.

Matematik ve Fen bilimlerinde durum içler acısı! Türkiye’deki öğrencilerin sadece yüzde 5’i matematikte seviye 5 ve üzerine çıkabildi. Bu oran OECD ortalamalarında bu oran yüzde 11. Fen bilimlerinde ise bu oran sadece yüzde 2! Bu derste OECD ortalaması ise yüzde 7 olarak gerçekleşti.

Ziya Selçuk, AKP iktidarının 7. milli eğitim bakanı. Temmuz 2018’de görevi İsmet Yılmaz’dan devralmıştı. Ondan önce ise koltukta Nabi Avcı oturuyordu. AKP’li Milli Eğitim Bakanları’nın en temel özelliği her gelenin sistemi baştan aşağı ‘değiştirmesi’ oldu. Zira AKP iktidarının bir eğitim politikası yoktu; o nedenle her gelen yeni bakan kendi istediği sistemi getirmeye çalıştı. Her gelen bakan tıpkı Ziya Selçuk gibi yeni sttarejik planlar açıkladı. Ve 17 yılın sonunda ortaya ucube, kimsenin ne olduğunu bilmediği bir sistem çıktı. Atanamayan 500 bine yakın öğretmen, ücretli öğretmenlik, dersliklerin durumu, mevcudu 60’ı bulan sınıflar ve liyakatsiz öğretmenler, eğitim  sistemini içinden çıkılmaz bir hale soktu. Türkiye’deki eğitim sisteminin durumu tam anlamıyla içler acısı bir hale geldi.


PISA TESTİNE GÖRE DURUM İÇLER ACISI

Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) tarafından 3 yılda bir düzenlenen ve 15 yaş grubundaki öğrencilerin kazanmış oldukları bilgi ve becerileri değerlendiren PISA testinin 2018 yılı sonuçları da bunu teyit ediyor. Türkiye’de 15 yaşındaki öğrencilerin yüzde 73’ünü temsil eden 186 farklı okuldan 6 bin 890 öğrenci teste girdi. Türkiye ‘okuma, matematik ve fen bilimi’ alanlarının tamamında OECD ortalamasının altında kaldı. Bu sonuçlara göre Türkiye, PISA testine katılan 37 OECD ülkesi arasında; Slovakya, Yunanistan, Şili, Meksika, Kolombiya ve İspanya’yı geçerek 31. sırada yer aldı.

YÜZDE 36’SI 1 PUAN VE AŞAĞISI

PISA kapsamında öğrenciler ‘okuma, matematik ve fen’ alanlarında verdikleri yanıtlara göre 1’den 6’ya kadar gruplara ayrılıyorlar ve en üst düzey ‘5 ve 6. Seviye’ olarak tarif ediliyor. Rapora göre Türkiye’de öğrencilerin sadece küçük bir kısmı en azından bir alanda yüksek başarı gösterdi. Buna karşılık, alt yeterlilik düzeyinde yer alan öğrencilerin oranı ise oldukça yüksek. Örneğin en alt düzeyde yeterlilik gösteren (1 ve aşağısı) çocukların oranı matematikte yüzde 36,7, fende yüzde 25,2, okumada yüzde 26,1’dir. Yani 100 çocuktan 36’sı matematikte seviye 17’in bile altında.

BAŞARI ORANI YÜZDE 3!

PISA sonuçlarına göre Türkiye’de 15 yaş grubundaki öğrencilerin sadece yüzde 3’ü yüksek başarı seviyesinde (5 ve 6. Seviye) okuma becerilerine sahip. OECD ortalamasına göre okuma alanında yüksek başarı gösteren öğrencilerin oranı ise yüzde 9. Öğrencilerin yüzde 74’ü okumada seviye 2 ve üzerine erişebilirken bu oran OECD ortalamasında yüzde 77.

MATEMATİKTE BAŞARI ORANI YÜZDE 5!

Türkiye’de öğrencilerin yalnızca yüzde 5’i matematikte seviye 5 ve üzerine çıkabilirken, OECD ortalamalarında bu oran yüzde 11. Fen alanında ise Türkiye’deki öğrencilerin yüzde 75’i seviye 2 ve üzerine ulaşabilirken, OECD ortalamasına göre öğrencilerin yüzde 78’i fen bilimlerinde seviye 2 ve üzerine çıkabildi. Türkiye’de öğrencilerin yüzde 2’si fen bilimlerinde en yüksek performansı gösteren seviye 5 veya seviye 6 gruplarına dahil olabilirken OECD ortalamasında aynı oran yüzde 7 olarak gerçekleşti.


 2003’TEN BU YANA OECD’NİN ALTINDA

Türkiye 2003’den bu yana 3 yılda bir yapılan PISA sınavında tüm branşlarda OECD ortalamasının altında kalıyor. Ancak 2003’ten 2012 yılına dek artan bir eğilim söz konusuydu ve okuma alanında OECD ortalamasına en çok 2012 yılında yaklaşıldı. Fakat 2015 yılı sonuçlarında Türkiye bir önceki 2012 yılı sonuçlarına göre sert bir düşüş göstererek matematik ve okuma alanlarında 2003 yılındaki seviyesine, fen alanında ise 2006 yılındaki seviyesine geriledi.


[İlker Doğan] 4.12.2019 [TR724]

‘Adalet ve özgürlük’ tarihine geçen bir anne: Melek Çetinkaya

‘Darbeye teşebbüs’ iddiasıyla müebbet hapse mahkum edilen 20 yaşındaki Furkan Çetinkaya’nın annesi Melek Çetinkaya, oğlu nezdinde tüm masumlar için verdiği ‘adalet’ mücadelesiyle’ tarihe yazılacak. Onlarca kez gözaltına alındı, para cezası kesildi, eşi tehdit edildi ama o hiç bıkmadı. Devlete emanet ettiği oğlunu, esir tutulduğu demir parmaklıkların arkasından alabilmek için çırpınıyor.
Melek Çetinkaya’nın bu mücadelesi, toplumun her kesiminden taktir görüyor. Avukat Vural Ergül de onlardan biri. Melek Çetinkaya’nın, “Oğlum çıktığında yaptıklarımı görmesini istemiyorum.” şeklinde paylaştığı tweet’i alıntılayan Ergül, “Furkan ve tüm Harbiye’liler, biz adalete inanan ve mücadele edenler sizinle gurur duyuyoruz… Niye sileceksiniz… Hadi buradan sildiniz, hak arama, mücadele, adalet tarihimizden nasıl sileceksiniz? Türkiye sizinle gurur duyuyor…” ifadelerini kullandı.
[TR724] 4.12.2019

Canlı yayında soykırım çağrısı: F.töcülerin üzerine çarpı işareti koyun!

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin danışmanı Metin Özkan’ın CNN Türk’teki canlı yayında kullandığı ifadeler kan dondurdu.

İzmir’de Alevi vatandaşların evlerinin kapısına işaret konulmasını kınadığını söyleyen Özkan, “O ahlaksız, namussuzlar gözünü açık tutsa da f.töcülerin üzerine çarpı koysaydı da biz onları çabucak bulabilseydik… F.töcülere vursunlar abi, onu savunmayın ya! Ne vurursan vur gider onlara yani!” dedi.

Bir dönem MHP’den milletvekili adayı olan Metin Özkan önceki gece katıldığı canlı yayında vatandaşlara ‘soykırım’ çağrısı yaptı. Özkan, “Kripto aramızda dolaşan yüzlerce, binlerce f.töcü var. Bunları görmeden, bilmeden, temizlemeden bir anda yani üstüne… Bu arada şunu da kınamak istiyorum; İzmir’deki Alevi vatandaşlarımızın evinin kapısına çarpı işareti koyan o ahlaksız, namussuzlar gözünü açık tutsa da f.töcülerin üzerine çarpı koysaydı da biz onları çabucak bulabilseydik… (Kimse hedef yapmasın, devlet yapsın tepkisi üzerine) Fetöcülere vursunlar abi, onu savunmayın ya! Ne vurursan vur gider onlara yani!” ifadelerini kullandı.

[TR724] 4.12.2019

Demirtaş: CHP dokunulmazlık oylaması öncesi Genelkurmay’la görüştü

HDP’nin önceki dönem Eş Genel Başkanı Demirtaş, TBMM’deki dokunulmazlık oylaması öncesinde bir CHP’li vekilin Genelkurmay’a gittini söyledi. ‘Değişen Bir Şey Yok/ Meclis’ten Mahpushaneye Kürt Milletvekilleri’ kitabına verdiği röportajda Demirtaş, “Her şey böyle başladı, CHP’nin kararı ‘evet’e evrildi.” ifadelerini kullanıyor.

Gazeteci Hayri Demir ve Siyaset Bilimci Hasan Kılıç’ın kaleme aldığı kitap Dipnot Yayınları’ndan çıktı. Kitapta 2016 yılında milletvekili dokunulmazlıklarının kaldırıldığı sürecin tüm yönleriyle ele alınıyor. Halen cezaevinde bulunan HDP’nin önceki dönem Eş Genel Başkanları Figen Yüksekdağ ve Selahattin Demirtaş ile HDP milletvekilleri Abdullah Zeydan, Selma Irmak, Çağlar Demirel, Gülser Yıldırım, Burcu Çelik Özkan, Ferhat Encu, Sırrı Süreyya Önder ve İdris Baluken ile söyleşiler yer alıyor.

DEMİRTAŞ: HER ŞEY GENELKURMAY’I ZİYARET İLE BAŞLADI

Yazarların Selahattin Demirtaş ile yaptığı söyleşide yer alan ifadeler dikkat çekici. Demirtaş, söyleşide, tutuklanmasının önünü açan dokunulmazlıklar konusunda çarpıcı bir iddiaya yer veriyor. “Size göre CHP’ye düzenlemeyi destekleme kararı aldırtan neydi?” sorusu üzerine şunları söylüyor: “CHP’nin tarihi bir ‘hata’ yaptığı belliydi. Ama bu hatalarını CHP yönetimi şu ana kadar resmi olarak kabul etmedi. Bireysel olarak bazı CHP’liler bunun hata olduğunu söylediler sadece. Ama CHP yönetiminin o günlerde neden böyle bir ani karar aldığına dair çeşitli duyumlarımız var tabi ki. Spekülasyonlara yol açmamak adına ben de bunları şu anda tekrar hatırlatmak ve altını çizmek istemiyorum. Fakat bir gün her şey tüm çıplaklığıyla ortaya çıkacaktır. Sadece şu kadarını söyleyeyim. TBMM’de oylama yapılmadan birkaç gün önce bir CHP’li vekilin Genelkurmay Başkanlığı’nı ziyareti ile başladı her şey ve CHP’nin kararı ‘evet’e evrildi.”

YÜKSEKDAĞ: CHP İKTİDARIN EŞİĞİNE GELMİŞTİ, ‘EVET’ İLE GERİ SAVRULDU

Kandıra F Tipi Cezaevi’nde bulunan HDP önceki dönem Eş Genel Başkanı Figen Yüksekdağ ise bu konuda daha üstü örtülü açıklamalarda bulunuyor: “Ama şunu söyleyebilirim; CHP tarihindeki ender ihtimallerden birine kavuşup, neredeyse iktidarın eşiğine gelmişken dokunulmazlıkların kaldırılmasına verdiği destekle o eşikten savruldu. Böyle bir durum niye olur, kime yarar, CHP’nin müesses nizamdaki rolü iktidar olmamak mıdır? Bu ve benzeri sorular CHP yönetimi ve tabanında layıkıyla muhasebe edilmedi hala.”

[TR724] 4.12.2019

Demirtaş tamam ya diğerleri… [Av. Fikret Duran]

Edirne F Tipi Cezaevinde tutuklu bulunan Selahattin Demirtaş’ın, bilinç kaybı yaşamasına rağmen 1 hafta boyunca hastaneye sevk edilmediği ortaya çıktı. Avukatının yaşananları sosyal medyaya taşımasından sonra ulusal ve uluslararası basının konudan haberi oldu. Ardından Demirtaş apar topar hastaneye sevk edildi. Şüphesiz, cezaevinde tedavi olamayan, hastaneye sevki yapılmayan tek kişi Demirtaş değil. Ünlü iseniz, biraz daha şanslısınız demektir. Tedavi imkanı verilmeyen, hastaneye sevk edilmeyen, ilaçları verilmeyen onlarca hasta tutuklu, maalesef ancak ölümlerinden sonra haber konusu olabildi.

Halihazırda cezaevlerinde olup yeterli şekilde tedavi olamayan binlerce tutuklu ve mahkum bulunduğu biliniyor. Cezaevi yetkililerinin, özellikle siyasi iktidarın “terör örgütü” çuvalına atarak tutukladığı kişilerin hastalığına karşı “ihmal” sicili epey kabarık. Sadece cezaevi yetkilileri değil, bu kişilere karşı emniyet görevlileri ve yargı mensupları da aynı tutumu sergiliyor. Bu olumsuz tutum, hastalıkların ilerlemesine sebep olduğu gibi kimi zaman da ölümle neticeleniyor.

Onlardan bir tanesi 28 Nisan 2018 günü vefat eden İngilizce Öğretmeni Halime Gülsu. Gülsu, 2003 Yılından bu yana, yani 15 yıldır ölümcül Sistemik Lupus Eritematozus (SLE) hastası idi. 20 Şubat 2018 tarihinde “terör örgütü üyeliği” suçlaması ile gözaltına alındı. Polisler, gözaltı esnasında ilaçlarını almasına izin vermediler. İlaçları almasına izin verilmemesinin gerekçesi “zamanları olmadığından acele edilmesi gerektiği”.

Gülsu, 2 haftaya yakın bir süre emniyette gözaltında tutuldu. 28 Şubat Tarihinde emniyette verdiği ifadede  “hastalığının ölümcül olduğunu, hastalığın nüksetmesi nedeniyle öğretmenlik mesleğini dahi bırakmak zorunda kaldığını, ilaçlara bağımlı yaşadığını,” belirterek raporlarını sundu. İlerleyen günlerde, her nasılsa bu raporların emniyette kaybolduğu ortaya çıktı. Hastalığının ciddiyetini 3 Mart günü savcıya ve aynı gün Mersin Sulh 4. Sulh Ceza Hakimine de anlattı. Buna rağmen hakkında tutuklama kararı verilerek Tarsus Cezaevine konuldu. Tutuklandığı tarihten itibaren “acil” kodu ile dilekçe üstüne dilekçe vererek revire çıkarılmayı talep etti. Uzun bir süre revire götürülmediği gibi, dilekçelerine cevap dahi alamadı. Haliyle bu süre boyunca ilaçlarını alamadı. Nihayet gözaltı ile başlayıp tutuklanma ile devam eden sürecin 25. gününde Tarsus Devlet Hastanesi’ne sevki gerçekleştirildi. Hastalığını doktorlara anlatmasına rağmen, SLE tahlilleri yerine, rutin muayene ve tahlilleri yapılarak cezaevine geri götürüldü. Vefat ettiği güne kadar cezaevi yönetimine hastalığının ciddiyetini anlatan çok sayıda dilekçe yazmaya devam etti. Cevap alamayınca,  bu sefer ölümünden 4 gün önce CİMER, BİMER, Adalet Bakanlığı Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürlüğü, Tarsus Cumhuriyet savcılığı, Tarsus Cezaevi Savcılığı olmak üzere bir çok yere yeniden dilekçeler yazdı. İlaçlarını alamaması nedeniyle bedeni, gün geçtikçe hastalık karşısında zayıf düştü. 10 kişilik koğuşta 22 kişinin içinde tutuluyordu. Koğuşta 2 tane de bebek vardı. 15 yıldır düzenli ilaçlarını alarak bu hastalıkla mücadele edebilen Halime Gülsu, tutuklanmasından sadece 2 ay sonra öldü.

Ölümünden sonra, yazdığı dilekçelerin işleme dahi konulmadığı öğrenildi. Örneğin, en son yazdığı dilekçelerin tarihi 24 Nisan olmasına rağmen dilekçeler, ölümünden 10 gün sonra yani 8 Mayıs tarihinde kayda geçirildi. Tarsus Cumhuriyet Savcılığı’na yazılan  dilekçenin akıbeti daha vahim. Savcılığa yazılan dilekçe 109 gün sonra, 11 Ağustos 2018 Tarihinde havale edilebildi. Yani ölümünden 4 ay sonra. Bu durum, insan sağlığına verilen değerin önemli göstergesi.

Tutuklanmasından itibaren Halime Gülsu’nun ölümüne kadar yaşananlara bakılınca, ölümün ihmal değil, cinayet olduğunu söyleyebiliriz. İlacı evden almasına izin vermeyen polisler, hastalığın ciddiyetine rağmen gözaltı süresini uzatan ve tutuklamaya sevk eden savcı, tutuklama yapan Mersin 4. Sulh Ceza Hakimi, ısrarlı dilekçelere rağmen hastaneye sevk etmeyen cezaevi yönetimi, umursamaz davranan gardiyanlar ve ihmali bulunan doktorlar bu cinayetin müşterek failleri.

Mersin Cumhuriyet Başsavcılığı, sorumlular hakkında sözde bir soruşturma başlattı. Kusur ve ihmallere tanık olan 22 kişinin ifadesine başvuruldu. Fakat, ifade alanlar olayı aydınlatmanın değil, söylenenlerden bazı bölümleri tutanağa geçirmemenin mücadelesini verdiler. Neticede savcılık sorumlular hakkında takipsizlik kararı vererek dosyayı kapattı. Karar, 7 ay sonra aileye ancak tebliğ edildi. Aile pes etmeyip, itiraz sürecini başlattı.

Son 3 yıl içinde gözaltında ve tutuklulukta buna benzer onlarca ölüm gerçekleşti.

Gökhan Açıkkollu, 13 gün boyunca İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nde gözaltında iken uğradığı  işkence sonucu 5 Ağustos 2016 tarihinde öldü.

Yargıtay Üyesi Mustafa Erdoğan bilinci kapanana kadar tahliye edilmediğinden tedavi olamadı ve 22 Ağustos 2017 tarihinde öldü.

Tek kişilik hücrede tutuklu bulunan hakim Teoman Gökçe 2 Nisan 2018 tarihinde kalp krizi geçirerek öldü. Ölümünden bir süre önce Gökçe’nin feryatlarını duymasına rağmen umursamayan gardiyanlar, uzun zaman geçtikten sonra koğuşa girdiklerinde Teoman Gökçe’nin cansız bedeni ile karşılaştılar.

Ordu’da tutuklu bulunan Kur’an hafızı Nesrin Gençosman, cezaevinde zatürre mikrobu kapmasına rağmen tedavisi yapılmadığı için 12 Temmuz 2018 tarihinde öldü.

2016 Yılı Ağustos ayında tutuklanan KHK’lı öğretmen Kemal Bilici’ye, kapalı alana bağlı depresyon teşhisi konuldu, bir süre sonra da öldü.

Emniyet Müdürü Zeki Güven, 1 Temmuz 2018 Tarihinde tutuklu bulunduğu koğuşunda şüpheli şekilde öldü.

Örnekleri çoğaltmak mümkün. Kusuru bulunan kişilerin adları ve şehirler farklı olsa da, adım adım ölüme götüren süreçleri birbirine benziyor. Ölümcül hastalık olmasına rağmen tahliye edilmeme, talep edilmesine rağmen hastaneye sevk edilmeme, dilekçelerin işleme konulmaması, ilaç verilmeme, tek kişilik koğuşta tecrit edilme veya kalabalık ve hijyenik olmayan cezaevi koşullarında tutulma. Kimi zaman ihmal, kimi zaman da kasten ihmal söz konusu. Ama istisnasız tüm ölümlerde, yukarıdan gelen ‘merhamet etmeyin’ emri söz konusu.

Yaşanan tüm ölümlerden sonra Halime Gülsu ölümünde olduğu gibi deliller karartılıp, soruşturma dosyalarının üzeri el birliği ile kapatıldı. Belli ki, savcılara da yukarıdan ‘merhamet etmeyin’ denilmişti. Dosyaları kapatanlar da cinayetlerin ortağı oldu. Fakat yukardan gelen emir, kusuru bulunanların sorumluluğunu ortadan kaldırmıyor. Hukukun işletilmediği sözde soruşturmalarda aklanmış olmak cezai sorumluluğu ortadan kaldırmıyor. Devran dönüp hukuk ülkeye geri döndüğü zaman cezaevinde gerçekleşen ölümlerin dosyaları yeniden açılacak, kuşkusuz. Sorumluların hak ettiği cezayı çekmesi ölenler geri getirmeyecek fakat, geride bıraktıkları ailelerin vicdanına bir nebze su serpilmiş olacak.

[Av. Fikret Duran] 4.12.2019 [TR724]

Kovulacak konumdan zirveye! [Hasan Cücük]

Sezonun ilk 5 haftasına döndüğümüzde karşımıza çıkan manzara oldukça ilginçti. Başakşehir ve Beşiktaş için sezonun oldukça sıkıntılı geçeceği yorumlarını yaptıran skorlar vardı. Bir tarafta Abdullah Avcı diğer tarafta Okan Buruk için üç vakte kadar kovulur diyenler oldukça fazlaydı. Geldik ligin 13. haftasına… Manzara oldukça dikkat çekici, ilk 5 haftanın sıkıntılı iki takımı Beşiktaş ve Başakşehir zirvede yer alıyor.

2018-19 sezonuyla bir devirde bitiyordu. Ağustos 2014’ten itibaren Başakşehir’i çalıştıran Abdullah Avcı ve Haziran 2015’ten itibaren Beşiktaş’ı çalıştıran Şenol Güneş görevlerinden ayrılıyordu. Avcı 5, Güneş 4 yıldır aynı takımı çalıştırıyordu. Teknik adam kovmanın furyaya dönüştüğü Süper Lig için iki teknik adam da istikrarın adı olmuştu. Şenol Güneş, aylar öncesinden belli olan mart ayından itibaren ise ‘geçici olarak’ çalıştırdığı  A Milli Takım’ın başına gidiyordu. Güneş’ten doğan boşluğu dolduran isim ise Abdullah Avcı oldu.

Abdullah Avcı adı Başakşehir’le özdeşti. Ağustos 2006 – Kasım 2011 arasında o yıllardaki adıyla Büyükşehir Belediyespor olan Başakşehir’i çalıştıran Abdullah Avcı, 2 yıllık milli takım molasından sonra yeniden Başakşehir’e döndü. Avcı, iki dönem toplam 10 yıl aynı kulüpte görev yapmış oldu. Sıradan bir takım olan Başakşehir, teknik direktör istikrarına saha başarılarını ekledi. Özellikle son yıllarda şampiyonluk adayları arasında artık Başakşehir’de vardı. Elbette bu başarının mimarı Abdullah Avcı idi.

Abdullah Avcı, Başakşehir’de başarılı idi ama Beşiktaş farklıydı. Alınacak başarısız sonuçlarda tribünlerden farklı sesler yükselen bir kulüptü Beşiktaş. Teknik adam olmanın ateşten gömlek giymek olduğu Beşiktaş’ta Avcı’lı günler oldukça sıkıntılı başladı. Sivasspor yenilgisiyle start alan Avcı’lı günlerde 6. haftanın sonuna gelindiğinde kabus senaryosu vardı. İlk 6 haftada alınan sadece 5 puandı. Avcı için zor günler sadece Süper Lig’de geçmiyordu. UEFA Avrupa Ligi’nde de yenilgiler peş peşe geliyordu, hem de sıradan takımlara karşı. Eleştiri dozu giderek artarken, Avcı’nın teknik adamlık yeteneğinin sorgulanması tecrübeli hocayı çileden çıkarıyordu.

Sivasspor mağlubiyetinin ardından sahasında Göztepe’yi yenen Beşiktaş, ardından çıktığı 4 lig maçında Rizespor ve Başakşehir’le berabere kalırken, Gaziantep FK ve Trabzonspor deplasmanlarında ise puan alamadı. 6 hafta sonunda 1 galibiyet, 2 beraberlik ve 3 mağlubiyet alan, attığı 8 gole karşılık kalesinde 12 gol gören siyah-beyazlı ekip, ligde yalnızca Kayserispor ve Gençlerbirliği’ni geçmeyi başarmıştı ve 5 puanla 16. sırada yer alıyordu. Alanyaspor maçı Beşiktaş’ın daha doğru ifadeyle Abdullah Avcı’nın zirve yürüyüşünü başlatıyordu. Son 7 haftada toplanan 19 puan, Beşiktaş’ı ligde 13 sıra yukarıya taşıyordu. 19 puan kadar önemli bir başarı da 7 maçta kalesinde sadece bir gol görmesiydi.

Gelelim Başakşehir’e… İstikrarın adı olan hocası Abdullah Avcı’yı Beşiktaş’a kaptırınca, koltuğun yeni sahibi Okan Buruk oldu. Genç hocanın teknik adamlık kariyerinde Elazığ, Gazitantespor, Sivasspor, Göztepe, Akhisarspor ve Rizespor vardı. Buruk, 2018’de Akhisarspor’la Türkiye Kupası’nı kazanarak, kalitesini ispatlamıştı.

Rizespor’a veda edip Başakşehir’e gelen Okan Buruk, Şampiyonlar Ligi elemelerinde başarısız olarak ilk sınavdan kırık not aldı. Ligin startıyla birlikte ilk iki haftayı puansız kapatınca, ligden düşmeye aday takımlar arasında adı zikredilmeye başlandı. Henüz ligin başında gelen bu acımasız yorumlara, UEFA Avrupa Ligi’ndeki negatif skorlar eklenince Başakşehir’in Okan Buruk’la sıradan bir takım haline geldiği yüksek sesle telaffuz ediliyordu. İlk 5 haftada alınan ikişer beraberik ve yenilginnin yanında duran sadece bir galibiyetti. 6. haftada gelen 5-0’lık Rizespor galibiyetiyle Başakşehir’in yükselişi başladı.

Son 8 haftada oynanan maçlarda 20 puan çıkaran Başakşehir, yenilgi görmediği gibi 6 maçtan sahadan 3 puanla ayrıldı. 13. hafta sonunda toplanan 25 puan Başakşehir’i ligde ikinci sıraya taşıdı. Ligdeki görüntünün benzeri UEFA Avrupa Ligi gruplarında geldi. Gruplarda toplanan puanlarla bu sezon Avrupa’daki en başarılı Türk takımı oldu. Gruptan çıkma şansı hala devam eden Başakşehir’te Okan Buruk koltuğunu sağlama aldı. Tıpkı Abdullah Avcı gibi.

[Hasan Cücük] 4.12.2019 [TR724]

Nezihe Muhiddin’den “Başörtülü Bacılarımıza” Türkiye’de iktidar ve kadın [Dr. Yüksel Nizamoğlu]

5 Aralık 1934 cumhuriyetin önemli bir dönüm noktasıydı. İkinci Meşrutiyet devrinde aktif olarak öne çıkan Türk kadın hareketi yıllarca siyasal hak talep etmiş ve 1930’da tanınan yerel seçimlere katılma hakkından sonra 5 Aralık 1934’te “milletvekili seçme ve milletvekili seçimlerine katılma” hakkına kavuşmuştu.

Kadınlara siyasal haklarının verilmesi genellikle Atatürk’ün bir jesti gibi görülse de bu sürecin önemli bir geçmişi bulunuyor. 1920’lerden itibaren konu gündeme gelmiş ancak iktidarın tepkisiyle sürekli ertelenmiş hatta bu talepleri dillendiren Nezihe Muhiddin gibi kadın hareketi öncüleri iktidarın hışmından kurtulamayarak tasfiye edilmişlerdi.

İlk Kadın Yazarlar

Osmanlı döneminde kadınlar, kadın öğretmen yetiştirmeye yönelik olarak Darülmuallimat’ın açılması ve Abdülhamit döneminde yeni açılan okullarla toplumda daha görünür hale geldiler. Kadın öğretmenler ilk mekteplerde ve kız rüştiyelerinde görev yapmaya başladıkları gibi kadın yazarların yazıları gazete ve dergilerde yayınlanmaya başladı.

Bu yazılarda başlangıçta “İslam kadını” vurgusu olsa da zamanla farklı talepler dile getirildiği gibi bir süre sonra “Türk kadını” vurgusu öne çıktı.

İlk zamanlarda kendi isimlerini kullanamayan kadın yazarlar, sonraları kendi adlarıyla yazılar kaleme aldılar. Ancak bu çevre, devlet adamlarının kızları ve akrabalarıyla sınırlı kaldığı gibi kadın hareketi de İstanbul ve Selanik’e hapsolmuş gibiydi.

Bu dönemin öne çıkan yazarları arasında Ahmet Cevdet Paşa’nın kızları Fatma Aliye ve Emine Semiye (Yularkıran) hanımlarla Osman Paşa’nın kızı Şair Nigâr Hanım gösterilebilir.

Akıl Hastanesinde Biten Bir Hayat

İkinci Meşrutiyet döneminde kadınlar cemiyet kurarak toplum hayatında etkili olmaya çalıştılar. Kadınlara yönelik yayınlanan dergilerin sayısı da sürekli arttı. Özellikle İttihat ve Terakki’ye destek veren kadın yazarlar öne çıktılar. Kadınlar 1914’de İnas Darülfünunun açılmasıyla da yükseköğretim imkânı elde ettiler.

Meşrutiyet dönemi kadın yazarları, kadınların sosyal hayata katılmaları, iş hayatında yer almaları, kadın erkek eşitsizliğinin ortadan kaldırılması gibi talepleri gündeme getirdiler.

Harp yıllarında da Kadın İşçi Taburlarıyla başlayan süreç, ülkenin işgale uğraması üzerine Halide Edip gibi kadın yazarların çalışmaları ve cepheye silah taşıyan veya düşmana karşı mücadele eden Satı Kadın, Kara Fatma gibi kadın kahramanlarla devam etti. Ayrıca kadın dernekleri de Millî Mücadeleye önemli katkılar yaptılar.

Cumhuriyetin ilk yıllarının önemli bir figürü ise Nezihe Muhiddin ve onun önderliğiyle kurulan Türk Kadınlar Birliği oldu.

Nezihe Muhiddin dayısının kızı Nakiye Hanım ve onun vasıtasıyla tanıdığı Fatma Aliye Hanım’dan etkilenmiş ve gittiği okuldaki eğitimi beğenmediğinden kendi kendini yetiştirmeyi tercih etmişti. Bu gayretlerinin semeresini de Maarif Nezareti’nin açtığı öğretmenlik sınavını kazanarak almış ve kız idadisinde öğretmenliğe başlamıştı.

Okullarda müdürlük yapan, müfettiş olarak denetimlerde bulunan Nezihe Muhiddin, Maarif Nezareti’ne raporlar hazırlayarak eğitimin iyileştirilmesi için önerilerde bulunmuş özellikle yerli malı kullanımını teşvik eden konferanslarıyla İstanbul’da büyük bir üne kavuşmuştu.

Ölümüne kadar 17 roman ve 300 kadar hikâye yazan Nezihe Hanım memleketin kurtuluşunun kadınların yükselmesiyle olacağını ileri sürüyor, bunun için de kadınların sosyal hayatla beraber siyasi hayatta da yer alması gerektiğini savunuyordu.

Bu düşünceden hareketle henüz CHP’nin “Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti” adını taşıdığı bir dönemde 16 Haziran 1923’de Şukufe Nihal, Nimet Remide ve Latife Bekir’le   birlikte Kadınlar Halk Fırkasını kurdu.

Fırkanın programında kadınların siyasi ve sosyal haklarının savunulacağı ve statüsünün yükselmesi için çalışılacağı belirtiliyor, “Anadolu’daki hemşirelerin” aydınlatılması için çalışmalar yapılarak cehalet ve taassupla mücadele edileceği vurgulanıyordu. Nihai hedef fırkanın kadın temsilcilerinin mecliste temsil edilmesiydi.

İçişleri Bakanlığı, bu modern yaklaşımlarına rağmen fırkanın kuruluş başvurusunu sekiz ay sonra “bazı esbab-ı mülahazat” gerekçesiyle onaylamadı. Gerekçenin içeriği ise hiçbir zaman öğrenilemedi. Ankara kendi inisiyatifi dışında gelişen bu teşebbüse sıcak bakmamış özellikle “fırka” isminin kullanılmasından rahatsız olmuş ve Kadınlar Halk Fırkası’nı yok etmeyi uygun görmüştü.

Türk Kadınlar Birliği

Nezihe Muhiddin ve arkadaşları buna rağmen mücadelelerinden vazgeçmediler ve bir yıl sonra bir dernek çatısı altında örgütlenerek Türk Kadınlar Birliği’ni kurdular. Dernek önceki teşebbüsten ders aldığından programına “siyasetle ilgisi olmadığını” belirten bir madde koymuş ve kimsesiz kadınlara yardım etmek, yerli malını teşvik etmek gibi sosyal faaliyetleri öne çıkarmıştı.

Buna rağmen Ankara’ya yine de yaranamamış olacak ki dönemin gazetelerinde memleketin çok önemli işleri varken kadınların siyasi haklarının gündeme getirilmesinin gereksiz olduğuna dair yazılar yayınlandı. Derneğin CHF’ye üye olmak için yaptığı başvuru da reddedildi.

Türk Kadınlar Birliği 1925’de İstanbul’da yenilenen milletvekili seçiminde Nezihe Muhiddin ve Halide Edib’i aday göstermek için harekete geçtiyse de yine başarılı olamadı.

Dönemin yandaş basınının temsilcisi Yunus Nadi Cumhuriyet’teki yazılarında bu taleplerle alay ederek “cins-i lâtifin Himaye-i Etfal gibi cemiyetlerde çalışmasını” savunurken Milli Savunma Bakanı Recep Bey (Peker) de “mademki Türk vatanı ile ve mukadderatı ile fiili olarak meşgul olmak dileğindesiniz, o halde bu fiili meşguliyetin başka bir şerefli cephesi vardır ki, sizi oraya davet ederim” sözleriyle kadınlara askerlik yapmaları önerisinde bulundu.

1927 seçimlerinde de “kadın haklarını savunan erkek mebus aday gösterilmesi” gündeme geldiyse de bu teşebbüsler rejimin Nezihe Muhittin’e tavır almasıyla sonuçlandı. İdare heyetinin seçiminde usulsüzlük yapıldığı ve dernek yönetiminde “yolsuzluklar” olduğu gerekçeleriyle soruşturmalar başlatıldı.

Soruşturmalar takipsizlikle sonuçlansa da “durumdan vazife çıkaran yargı” harekete geçti. Nezihe Hanım kurucusu olduğu dernekten “emniyetin müdahalesiyle” uzaklaştırıldı ve yargı sürecinden ancak 1929 affıyla kurtulabildi.

Nezihe Muhiddin 1930’da Fethi Bey’in Serbest Fırkasına katıldı. Ancak bu girişim de sonuçsuz kalacak, kadınların siyasi hayatta yer almaları için yıllarca mücadele eden Nezihe Hanım son şansını 1935 seçimlerinde “müstakil aday” olarak deneyecektir.

“İyi bir hatip ve karizmatik bir kişiliği olan” Nezihe Muhiddin bundan sonraki hayatını sosyal hayattan uzak bir şekilde geçirdi ve Taha Toros’a göre 1958’de bir akıl hastanesinde “yalnız ve unutulmuş durumda” vefat etti.

Tek parti rejimi Şirin Tekeli’nin ifadesiyle kadınları “araçsallaştırmış” ve “kontrol edemeyeceği” bu sembol kadına tahammül edememiş ve onu tasfiye ederek unutulmaya terk etmişti. Nezihe Muhiddin’in editörü olduğu dergide yazı yazanlar bile yıllarca kendisinden bahsetmediler.

Cumhuriyetin Rol Modelleri: Afet İnan ve Sabiha Gökçen

5 Aralık 1934’de Başbakan İsmet İnönü ve 131 arkadaşının teklifiyle gerçekleşen anayasa değişikliğiyle Nezihe Muhiddin ve Türk Kadınlar Birliği’nin yıllardır arzu ettiği kadınların milletvekili seçme ve seçilmelerine imkân veren düzenleme TBMM’de kabul edilerek yürüklüğe girdi.

1935 seçimlerinde de dönemin tek siyasal partisi olan CHP listelerinden on sekiz kadın milletvekili TBMM’de yer aldı.

Türk Kadınlar Birliği, seçimlerden bir ay sonra İstanbul’da 12. Uluslararası Kadınlar Birliği Kongresine ev sahipliği yaptı. Bu büyük organizasyona dünyanın 32 ülkesinden temsilciler katıldılar.

Kongrede yer alan ülkelerin temsilcileri kadın hakları alanındaki gelişmelerden dolayı Atatürk’e ve Türk Devrimi’ne duydukları hayranlıklarını dile getiren konuşmalar yaptılar.  Ayrıca Kongre tarafından Atatürk’e “Uluslararası On ikinci Kadınlar Kongresi size gösterdiğiniz teveccühten dolayı en samimi teşekkürleri ve Türk kadınlığına bahşettiğiniz serbesti için sevincini arz eder” şeklinde bir telgraf gönderildi.

Kongrede öne çıkan tema Avrupa’daki savaş rüzgârlarının etkisiyle “barış ve silahsızlanma” oldu. Ancak gerek kongrenin teması gerekse derneğin tam kontrol edilemeyeceği düşüncesi Türk Kadınlar Birliği’nin yeniden hedef alınmasına yol açtı. Bu dönem artık Türkiye’nin tamamen bir “Tek Parti rejimine dönüştüğü” yıllardı.

Bu tür rejimlerde en küçük bağımsız hareketlere bile tahammül olmadığından Türk Kadınlar Birliği kendi kendini feshetti. Fesih gerekçesi kadınların siyasi haklarına kavuşmuş olmasıydı.

Cumhuriyet rejimi rol model olarak Halide Edip ve Nezihe Muhiddin gibi kadınlar yerine Sabiha Gökçen ve Afet İnan’ı tercih etti. Gökçen ve İnan’ın ortak özelliği Atatürk’ün manevi kızları olarak devrim ideolojisine uygun bir şekilde yetiştirilmeleri yani “cumhuriyet çocuğu” olmalarıydı.

“Askerî” bir kahraman olarak öne çıkarılan Gökçen, henüz kadınların askeri okullara kabul edilmediği bir dönemde ilk kadın pilot olarak “askerî rol model” oldu. Ancak katıldığı tek askerî operasyon Dersim Harekatı’nda köylerin bombalanmasıydı. Bu yönüyle Sabiha Gökçen “iç düşmanlara korku salan bir figürdü”.

Afet İnan ise “bilim insanı” olarak daha farklı bir rol modeldi. İnan, Atatürk’ün ve Türk Tarih Kurumu’nun desteğiyle İsviçre’de tarih alanında lisans ve doktora eğitimi yaptı. Kendisini Atatürk’ün ortaya koyduğu Türk Tarih Tezi’ne adayarak Anadolu’da kafatası ölçümleri yapılmasına öncülük etti.

Türkiye’de kadınların bakan olabilmeleri için uzun süre beklemeleri gerekti. İlk kadın bakan 12 Mart darbesi döneminde 1. Nihat Erim Hükümeti’nde Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı’na dışarıdan atanan Prof. Türkan Akyol (1971) olurken milletvekilliyken bakan olarak atanan ilk kadın ise 2. Özal Hükümeti’nde Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığını üstlenen İmren Aykut (1987) oldu.

 “Mağdur” Merve Kavakçı’dan “Mağrur” Kavakçı ve Sayan’lara

1980’lerde Türkiye’de kadın hareketleri iki ayrı kategoride öne çıktı. Bir tarafta “feminist hareket” kitap ve dergiler aracılığıyla gelişirken diğer taraftan başörtülü genç kızların üniversitelerde öğrenim görmesi kamuoyunu yıllarca meşgul etti.

“Başörtüsü tartışmaları” seküler kesimin ölçüsüz tepkileriyle büyük bir rejim krizine dönüşürken “irticaya karşı yapıldığı iddia edilen” 28 Şubat postmodern darbesinin en önemli gerekçelerinden birisi oldu.

1999’da Başbakan Bülent Ecevit’in de aynı rüzgârın etkisiyle meclise başörtüsüyle gelen Fazilet Partisi milletvekili Merve Kavakçı’ya “haddinin bildirilmesini” istemesi, laik kesimin psikolojisini yansıtması yönüyle önemli bir örnekti.

Türkiye on yıllarca süren gereksiz tartışmalardan sonra “başörtüsü krizlerini” geride bıraktı. 1934’de siyasi haklarını elde eden Türk kadınları artık “başörtüsüyle” memur, polis, subay hatta milletvekili ve bakan olabiliyorlar.

Buna karşılık “başörtüsü krizleriyle” gücüne güç katan AKP’nin sembol isimlerine bakıldığında her otoriter rejimde olduğu gibi “sadık hizmetkâr” başörtülü kadınları rol model olarak öne çıkardığı görülüyor.

1999’da Ecevit’in hakaretine maruz kalan ve sonrasında Türk vatandaşlığından çıkarılan Merve Kavakçı ve ailesinin kayıtsız şartsız otoritenin yanında yer alması sayesinde “hızlı yükselişi” baş döndürüyor.

Yine bir süre Aile Bakanlığı da yapan Fatma Betül Sayan Kaya ve kardeşlerinin devlette “kadro elde etmede gösterdikleri üstün başarılar” göz kamaştırıyor ve sadakatin karşılığının nasıl alındığını ortaya koyuyor.

Halime Gülsu ve Hapisteki Anneler

Cumhuriyet rejimi kontrol edemeyeceğini düşündüğü Türk Kadınlar Birliği’ni ve onun lideri Nezihe Muhiddin’i tasfiye ederek yerlerine Sabiha Gökçen ve Afet İnan gibi rol modelleri uygun görmüştü.

Bugünün iktidarı da Türk toplumuna rol model olarak “başörtüsü mağduru” kontenjanından Kavakçı ve Sayan gibi rol modeller gösteriyor. Artık mağdur yerine “muktedir” olan bu rol modellerin de Türkiye’de yaşanan acı ve ıstıraplara tamamen sırtlarını döndükleri anlaşılıyor.

Bugün hapishanelerde “aidiyet, iltisak, irtibat” gibi hukuken hiçbir karşılığı olmayan suçlamalarla binlerce başörtülü kadın ve küçük bebek var. Ancak AKP’nin rol modellerine göre bu dramlar hiçbir şey ifade etmiyor.

Örneğin Mersin’de “içliköfte yapıp satarak HKH’lı ailelere yardımcı olmak” suçlamasıyla tutuklanan, hapishanede ilaçları verilmediği ve hastaneye sevk edilmediği için hayatını kaybeden Halime Gülsu gibi acı örnekler hiçbir zaman gündem olmuyor.

AKP’nin sürekli kullandığı “başörtülü bacılarımız” ifadesininse sadece kendi taraftarlarını kapsadığı ve bundan sonra da bu şekilde devam edeceği anlaşılıyor ve iktidarın nimetlerinin vicdanları taşlaştırdığı acı gerçeği bir kez daha karşımıza çıkıyor.

Seçilmiş Kaynakça: Y. Zihnioğlu, Kadınsız İnkılap, Metis, İstanbul, 2003; Z. Toprak, “Türkiye’de Siyaset ve Kadın”, İÜ Kadın Araştırmaları Dergisi, S. 2, 1994; N. Özkan, Nezihe Muhiddin ve Türk Yolu Dergisi, İÜ SBE yüksek lisans tezi, 2017; M. Dişbudak, Türk Kadınlar Birliği, DEÜ AİİTE yüksek lisans tezi, İzmir, 2008; S. Taşdemir, “Türk Modernleşmesinde Örnek Bir Model Sabiha Gökçen”, Türk Hava Kuvvetlerinin Yüzüncü Yılı Uluslararası Tarih Sempozyumu, 2011; http://adana.mazlumder.org/tr/main/yayinlar/yurt-ici-raporlar/3/halime-gulsu-raporu/1199 (2.12.2019).

[Dr. Yüksel Nizamoğlu] 4.12.2019 [TR724]

“Bekçiler” hangi krizlere gebe? [Ramazan Faruk Güzel]

Çarşı ve mahalle bekçileri, “kimlik sorma”ya dair bir mahkeme kararı ile birlikte tekrar gündem konusu oldu. Ergenekon davalarında bazı gizli tanıkların ifadelerinden sonra tedirgin olan hükümet, bekçilik müessesini 2008 yılında kaldırmışken, “15 Temmuz”dan sonra tekrar yürürlüğe sokmuş ve kısa sürede sayısını 21 binin de üzerine çıkarmıştı!

Bununla Hükümet “ne yapmak, nereye varmak istemektedir?” Eski uygulamalardan ve tecrübelerden yola çıkarak meseleyi ele almaya çalışalım…

Öncelikle gündemdeki -söz konusu- İzmir 35 Asliye Ceza Mahkemesinin 04.11.2019 tarih ve 2018/768 E. 2019/911K. Sayılı kararına bakalım:

İzmir’de iki şahsa önce iki bekçinin, bir süre sonra başka iki bekçi yeniden kimlik sorması üzerine o şahısların tepki göstermesi, bekçilerin ise “bize direndiler, sövdüler” isnadı üzerine o vatandaşlar hakkında kamu davası açılmış… Mahkeme de:

“Bekçilerin kanunda tanımlanmamış bir yetkiyi kullandıkları, kimlik sorma yetkileri olmadığı, üst araması yapamayacakları ve de bekçilerin vatandaşı taciz eder boyutta davranamayacağı, burada vatandaşın tahrik edildiği, sövme eyleminin de bu sebeple olduğu” gerekçesi ise “sanıklara ceza verilmesinden vaz geçilmesine” demiş.

YASA ve YÖNETMELİKLER NE DİYOR?

“Çarşı ve Mahalle Bekçileri”nin görev ve yetkilerine dair iki düzenleme bulunmakta:

-1- 10.10.1966 tarihlerinde yürürlüğe girmiş olan “Çarşı ve Mahalle Bekçilerinin Vazifeleri ile İlgili Olarak Riayet Etmeleri Gereken Hususları Gösteren Yönetmelik”:

-2- 22.07.1966 tarihlerinde yürürlüğe girmiş olan 772 sayılı “Çarşı ve Mahalle Bekçileri Kanunu”:

772 sayılı bu Kanunun 3. Maddesinde çarşı ve mahalle bekçilerinin görevleri düzenlenmiştir:

a-) M.3/1-B,3: “Vazife saatleri içinde gördükleri, işittikleri, şüphe ettikleri şahsı ve hadiseleri, istirahate geçmeden evvel bağlı bulunduğu en yakın kolluk kuruluşuna bildirmek,”

b-) M.3/2: “Bekçiler, diğer kanunlarla genel zabıtaya tevdi edilen görevlerde zabıtaya yardımcı olurlar.”

Görüldüğü gibi, düzenlemelerde bekçinin, kişileri ve araçları durdurup kimlik sorabileceğine dair bir hüküm yok, sadece “kolluk kuruluşuna bildirme” ve “yardımcı olma” görev ve yetkisi var… (Yetkisizlik esas, yetki ise istisnadır ve de dayanakları Cumhurbaşkanlığı kararnameleri…)

YÖNETMELİĞE DAYANDIRANLAR…

Görüldüğü gibi bekçilere dair kanuni düzenlemelerde onlara bir kimlik tespiti/ kimlik sorma, zabıta gibi işlem yapma yetkisi tanınmamıştır. Nitekim İzmir’de görülen davada da buna atıfla, “bekçilerin kimlik kontrolü yapamayacağı” hükme bağlanmıştır.

Fakat bazıları bunun mevcut yönetmelik ile mümkün olduğunu iddia etmiştir. Binaenaleyh, Emniyet de bu mahkeme kararı üzerine alelacele “bekçilerin kimlik sorma yetkisi vardır ve bu yetkiyi yönetmelikten almaktadırlar” şeklinde bir açıklamada bulunmuştu. (Lakin Yönetmeliğin adı bile: “…Riayet Etmeleri Gereken Hususları Gösterir Yönetmelik”. Yani bu yönetmelik, bekçilerin vatandaşa karşı olan görev ve yetkilerinden ziyade, devletin bekçiler ile olan ilişkisini düzenlemektedir.)

Evet, onların atıfta bulunduğu ve 772 sayılı Kanun gereğince düzenlenmiş olan Yönetmeliğin 16. maddesinde, “Bekçiler bölgeleri içinde dolaşan şüpheli şahısları takip eder ve hüviyetlerini araştırırlar. Şüpheli ve diğer şahısların suç teşkil eden bir fiilini gördüklerinde yakalayarak karakola teslim ederler.” demektedir. Fakat unuttukları bir husus var; Anayasa m.124’e göre “Yönetmelik, kanuna aykırı olamaz.” (Bkz. “normlar hiyerarşisi” ilkesi.)

Kolluğun durdurma ve kimlik sorma yetkisi, mevcut şu düzenlemelere göre sadece “kolluk” güçlerine verilmiştir:

– Anayasa m.13, 20 ve 23

– İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi m.8

– İHAS 4. Protokol m.2

Anayasa m.2’e göre T.C bir “hukuk devleti”dir. Madde 13’e göre ise: “Temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz.”

Kanunda açık yetkisi olmadığı halde bekçilerin kimlik kontrolü vb uygulamaları; “Kişinin özel hayatı”, “kişisel veri hakları” ve de “seyahat ve serbestçe dolaşma hürriyeti” bağlamlarında “Temel hak ve hürriyetlerin sınırlanması”nda bir kanunsuzluk olduğu aşikardır. Zira kanunlarda bu yetki şu 2 kolluk gücüne tanınmıştır:

– 2559 sayılı “Polis Vazife ve Salahiyet Kanunu” m4/A ve m.25’a göre polise ve

– 2803 sayılı Jandarma Teşkilat, Görev ve Yetkileri Kanunu’na göre jandarmaya…

ARA ÇÖZÜM

Bu yetkisizlik, yasada yapılacak küçük bir ekleme ile düzeltilebilir.

772 sayılı Kanunun m.3/1.A bendindeki “bekçinin yakalama yetkisine”, (2559 sayılı Kanunun 4/A’daki bir düzenleme gibi) bir ekleme ile “durdurma ve kimlik sorma” yetkisi tanınabilir. (Ki, geceleri devriye gezen, silah kullanma yetkisi bulunan bir kamu görevlisinin, geceleyin sokaktaki şüpheli bir şahsın aranan bir suçlu olup olmadığını öğrenebilme yetkisine sahip olması doğaldır.)

Böyle bir düzenleme ile bekçiler de “genel zabıta” gibi bir statü kazanacaktır. Bu ise çok daha kapsamlı ve detaylı düzenlemelerin yapılması zaruretini doğuracaktır. Zira yönetmelikteki kimlik tespitinde bile şüpheli şahısların takibi halinden bahsedilmekte… yoksa yolda geleni geçeni kontrol etme değil! (Yani bu maddede “şüphe” sınırı çizilmiştir ve de “sınırlama” vardır.)

Mevcut uygulamadaki keyfilikleri görüyoruz, duyuyoruz; pervasızca kimlik sormalar, tartaklamalar, külhanbeylikler vs…

Yeterli bir insan hakları, hukuk, etik eğitimi verilmeden piyasaya sürülmüş binlerce güvenlikçi ve bekçinin ileride daha ne gibi hukuksuzluklara imza atacağı belirsiz… AKP Hükümetinin yetkin ve donanımlı binlerce polis ve amirini ihracından sonra geriye kalan emniyet kuvvetlerinin skandal uygulamalarını görünce; apar topar aldıkları bekçiler için iç açıcı öngörülerde bulunabilmek zor!..

GEL-GİTLİ BEKÇİ MESELESİ!

– “Bekçilik”, Osmanlı döneminden beri var… O zamanlar “pazvant” deniyor ve geceleri görev yapıyorlarmış.

– Bekçilerin en son alımı 1974 yılında olmuş… Ancak 1991 yılında mevcut bekçilerin tümü, sokaklardan çekilip yardımcı hizmetlere alınmışlar.

– 1996 yılında 772 sayılı “Çarşı ve Mahalle Bekçileri Kanunu” çıkarılmış.



– Fakat Mayıs 2007’de (genel seçimler öncesi) AKP iktidarı tarafından ‘artık ihtiyaç kalmadığı’ gerekçesiyle, “bekçilik” kaldırılmıştı. (O dönemde görevdeki 8 bin 152 bekçi de polis yapılmıştı.)

– Bu “kaldırma”dan yaklaşık dokuz yıl sonra “beş pilot ilde sınırlı olmak üzere” bekçi alınacağı duyurulmuştu. Ve 18 Mart 2016 tarihli Resmî Gazete’de yayınlanan kararname ile tekrar “çarşı ve mahalle bekçisi” alınacağı ilan edilmişti. Yani “15 Temmuz Kurgu Darbesi”nden 4 ay önce!

Ve bu “15 Temmuz”dan 1 yıl sonra, 14 Ağustos 2017’de ‘Huzuru tesis etme’ vaadiyle “bekçilik” tekrar yürürlüğe girmiş oldu!

2017 yılında 4 bin 537 olarak açıklanan bekçi sayısı bugün 21 bin 349! Ve bu sayı artarak devam ediyor…

Özel Harekat’tan eğitim almakta olan bu yeni nesil bekçilere neden tekrar ihtiyaç duyuldu ve kime hizmet ediyorlar acaba? Genel şüphe, “yeni rejimin bekçiliğini” yapacak olmaları!.. Nitekim, bekçiliğin tekrar gündeme getirildiğinde CHP Ankara Milletvekili hukukçu Ali Haydar Hakverdi, burada ‘siyasi amaçlar’ olabileceğine dikkat çekmiş ve bu yeni ‘bekçilik’ sisteminin bu haliyle direkt “bireysel yaşama müdahale” olduğunu kaydetmişti.

İstanbul Barosu’nun eski başkanlarından (ve de 22 yıl kadar önce avukatlık ruhsatını elinden almış olmaktan onur duyduğum) Prof. Dr. Yücel Sayman, “yeni bekçiler” ile ilgili şu hatırlatmayı yapmıştı: “Bence daha çok istihbarat ağı kurma peşinde olunacaktır. Bekçiler, insanlar hakkında bilgi depolamaya yarayan araçlar haline gelecektir. Siyasi iktidar bir mahallede yapmak istediklerini, örgütlenme gücü olan otoriteler kullanarak yapabilir. Bekçi de bunlardan birisi.”

REJİMİN YENİ MUHAFIZLAR EDİNME ARAYIŞI!

Bundan 9 yıl kadar önce kaleme aldığım bir yorum yazısında; Saddam’ın “Cumhuriyet Muhafızları”na bir gönderme yaparak, bekçiler gibi özel güvenlikçilerin de Ergenekon tarafından nasıl suiistimal edilmeye çalışıldığına dikkat çekmiştim… Evet, bu aslında bir ETÖ Projesi idi ve 15 Temmuz’dan sonra bu tekrar AKP-Avrasyacı koalisyonca yürürlüğe konmuştur…

Saddam Hüseyin’in özel muhafız birliği olarak kurulan Cumhuriyet Muhafızları, İran-Irak Savaşı’nda (1980-1988) geliştirilmiş, düzenli ordunun yerini alabilmeleri için sayıları 150 bine çıkarılmıştı… Ergenekon dosyasında “Gizli tanık 17”nin itiraflarına göre; Saddam’ın bu Cumhuriyet Muhafızları, Ergenekon sanıklarına da ilham kaynağı olmuş ve hatta Veli Küçük, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni basmak için 150 kişilik özel bir tim oluşturmak istemiş ve bu eylem gurubuna “Cumhuriyet Muhafızları” adı verilmiş!.. (Meraklıları, o dosyalara ve ifadelere bir göz atabilirler.)

Evet, Saddam’ın bu Cumhuriyet Muhafızları için efsaneler anlatılıyor, Amerikan işgaline karşı onlara güveniliyordu. Nitekim Amerikalılar Bağdat yakınlarına gelip Saddam Havaalanı’nı ele geçirdiklerini açıklayınca Irak Enformasyon Bakanı Muhammed Sait El Sahaf herkesi meraka boğan bir açıklama yapmıştı: “Sıkı durun! Bu gece düşmanı bir sürpriz bekliyor!”

Sahaf gibi birçok Iraklının; tünellerden geçip havaalanını basmasını beklediği Cumhuriyet Muhafızları’nın komutanları o gece bir Amerikan nakliye uçağıyla Almanya üzerinden Amerika’ya uçmuşlardı… Sonradan anlaşılmıştı ki; Cumhuriyet Muhafızları’nın komutanları ile Amerikan güçleri arasında gizli bir pazarlık yapılmıştı.

Ki, Cumhuriyet Muhafızların asıl işi; Saddam ve Saddam’ın rejimi Baas’ı korumak idi. Bundan da nemalanıyor, seçkin, ayrıcalıklı zümre muamelesi görüyorlardı. Yani dış tehdide göre değil, iç tehdit olarak gördükleri halk içindeki muhaliflere göre bileylenmişlerdi. Halkın bir masum itirazı halinde tepkileri çok haşin olabiliyordu.

Dışarıdan bir saldırı anında, işi zorda görünce ilk fırsatta kaçmışlardı. Karşı koysalardı ne olurdu? İhanette aracılık yapan bir subay, sonradan Türk medyasında konuştuğunda aynen şöyle demişti: “Şimdi devriye gezen Amerikalı askerleri görüyorum. Hem vallahi hem billahi biz bu adamları yenerdik, ihanet olmasaydı. Hava gücümüz olmamasına karşın.”

Yenerler miydi, yenmezler miydi bilinmez ama tarihe farklı geçmiş olurlardı en azından…

UYARILAR… AMA KİME?!

““Niye anımsıyoruz bunları, ülkemizde ortalık toz duman iken” derseniz… Bir parçası olduğumuz Ortadoğu coğrafyasının bir yerinde yaşananlar, diğerlerine de emsal olmaya namzettir de ondan…” demişim 9 yıl önceki o yazıda ve şimdi de aynısını tekrarlıyorum!..

ETÖ davaları esnasında işkillenen AKP, bekçilik müessesini ortadan kaldırmıştı. Ve 15 Temmuz’dan sonra tekrar devreye soktu… Şimdilerde ise binlerce bekçiler ve özel güvenlikçiler alınıyor. Sadat’ın eğitiminde piyasaya başka başka paramiliter gruplar da sürülüyor…

Bütün bu askeri, inzibati güçlerle nihai olarak nereye varılmak isteniyor? Nasıl ve kimlerle bir hesaplaşma olacak; bilemiyoruz. Ama şu kesin ki ülkeyi sıcak günler bekliyor. Bekleyip görmekten başka da elden bir şey gelmiyor. Bir de böyle ha bire yazıp dikkat çekmekten başka…

Ki “öğüt ve nasihatler dünyanın en kıymetli hazinelerinden olup genelde çok ucuza verilir” (Hz. Ali) Ama çok az insan onlara kulak verir. Medyanın, mevcut iktidarca ele geçirildiği ve kitlelerin adeta efsunlandığı günümüz toplumunda da beklentimiz çok az…

[Ramazan Faruk Güzel] 4.12.2019 [TR724]

İslamcıların evrimi (1) [Alper Ender Fırat]

Lise yıllarımı Anadolu’nun büyük sayılabilecek şehirlerinden birinde muhafazakar bir çevrede geçirmiştim. O yıllar bizi en etkileyen isimlerden birisi Mısır’da Cemal Abdunnasır tarafından idam edilen Seyyid Kutup’tu. Yazdığı Fizilal’il Kur’an ve Yoldaki İşaretler gibi eserlerle sadece bizim çevreyi değil, Türkiye’deki bütün İslami düşünceyi temelden etkileyen isimlerden biriydi.

Seyyid Kutup’un idam edilmesi de İslamcı düşünce sistematiğinin şekillenmesindeki en önemli olaylardan birisiydi.  Kendisini idama mahkum ettirmiş Cemal Abdunnasır yönetimine özür dilemesi karşılığında bağışlanacağı sözüne verdiği cevap, İslami düşüncenin zalim ve baskıcı yönetimlere karşı bakış açısını şekillendiren çok önemli bir ayrıntı olmuştu.

Kendisine tam itaat etmediği için Seyyid Kutup’u idam ettiren Mısır’ın diktatörü Nasır; 1950’lerin başında Mısır’da iktidara geliş sürecinde, Müslüman Kardeşler ile yakın ve iyi ilişkiler içinde olmuştu.

Türkiye Diyanet Vakfı tarafından hazırlanan İslam Ansiklopedisi Nasır-İhvan ilişkilerini şöyle anlatır:

Nâsır’ın İhvân-ı Müslimîn’le olan münasebeti 1945 yılında başlamıştı. Kısa zamanda teşkilâtın en faal üyesi haline gelen Nâsır gizli toplantılara da katılıyordu. Bir süre sonra başkanla arası açıldığından teşkilâttan yavaş yavaş uzaklaştıysa da 1951 yılında ilişkileri yeniden geliştirdi. Ayrıca ihtilâlden sonra teşkilâta mensup Abdülhakîm Âmir, Abdüllatîf el-Bağdâdî ile Kemâleddin Hüseyin gibi kişileri İhtilâl Konseyi üyeliğine getirdi. Kendisine verilen destek sebebiyle Nâsır İhvân-ı Müslimîn teşkilâtını hemen kapatma yoluna gitmedi. Fakat teşkilâtın kamuoyunda giderek gelişme göstermesi Nâsır’ı rahatsız etmeye başladı. Bu yüzden teşkilâtı çökertmek için önce başkan Hasan el-Hudaybî’ye muhalif olanlarla temasa geçti; bundan bir sonuç alamayınca orduda İhvân-ı Müslimîn’e mensup olanların bir kısmını uzaklaştırırken okullardakileri de sıkı bir kontrol altına aldı

Mısır’da Kralı Faruk, 1952 yılında yapılan bir ihtilalle görevden uzaklaştırılmış yerine ihtilalin başında bulunan Muhammed Necip iktidar olmuştu. Muhammed Necip bir darbe ile göreve gelmişti ancak zaman içerisinde demokratik bir sistem kurmak istiyordu.

Ama yardımcısı Cemal Abdünnasır buna müsaade etmedi ve Muhammed Necip’i ekarte ederek kendi tek adam diktatörlüğü kurdu. Başa geçtikten sonra muhalifleri ve ihvanı ortadan kaldırmak için yoğun bir çaba içerisine girdi. 1954’te Mısır’ın İskenderiye şehrinde konuşma yaptığı esnada patlayan silahları gerekçe göstererek aralarında Seyyid Kutup’un da bulunduğu Müslüman Kardeşlerden geniş çaplı tutuklamalar yaptı. Ve İhvan’ın faaliyetlerini yasakladı. Yöneticilerini idama mahkum etti, bazılarının idamlarını infaz etti, bazıları da hapishanede öldü. Seyyid Kutup’ta 10 yıl kaldığı hapisten Irak Devlet Başkanı Abdusselam Arif’in girişimleriyle serbest kaldı. Ancak çıktıktan sonra yazdığı bir kitap yüzünden tekrar tutuklanıp idama mahkum edildi.

İdam kararından sonra Nasır, Seyyid Kutup’un kız kardeşi aracılığıyla O’na bir teklifte bulundu. “Şimdiye kadarki söz ve hareketlerinde yanıldığını beyan ederek Cumhurbaşkanı Cemal Abdünnasır’dan özür dilediği takdirde, idam hükmü bozulacak ve serbest bırakacaktı. Ancak Seyyid Kutup’un buna cevabı çok açık ve netti. “Eğer idamı hak etmiş olarak hakkın emri ile ipe çekiliyorsam buna itiraz etmek haksızlıktır. Eğer bâtılın zulmüne kurban gidiyorsam, bâtıldan merhamet dileyecek kadar alçalamam!..”

Bu sözleri ve sonrasındaki kararlı tavrı onu o yıllarda İslami düşüncenin merkezine taşımış ve eserleri başucu kitabı haline getirmişti. Seyyid Kutup’a göre bir mümin, zalim bir yönetimden asla özür dilemezdi, o da dilemedi.

[Alper Ender Fırat] 4.12.2019 [TR724]

NATO ve Türk sorunu [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Türkiye’nin NATO’daki zafiyet olduğu algısı artık oldukça somut verilere dayanıyor. Yani artık sadece 15 Temmuz 2016 sonrası Türk Silahlı Kuvvetleri’nde (TSK) gerçekleştirilen tasfiye operasyonu ve sonrasında Rus-Avrasya yanlısı bir hizbin TSK’yı kontrol etmeye başlaması gibi gözleme ve yoruma dayanan analizlerden bahsetmiyorum.

Batı savunma topluluğu, önce Rus yapımı yeni nesil akıllı S-400 füze sistemlerinin üyesi Türkiye tarafından satın alınmasına itiraz etti. Bu silah sistemi, karadan havaya füze bataryalarının düşman –NATO – uçaklarına kilitlenmesi ve onları vurması görevini icra ediyor. Bu güne dek hiçbir NATO üyesi bu sistemi kullanmadı. Nedeni çok açık: S-400, manüel bir sistem değil. Yapay zekâ tarafından kontrol edilen, öğrenen bir sistem. NATO uçaklarını kullanan TSK, S-400’leri envanterine dâhil edince, S-400 NATO uçakları hakkında tüm kritik bilgileri elde edecek ve bu uçakların zafiyetlerini bulacak. Sistemin bu bilgileri Rusya’ya otomatik olarak aktarması engellenemeyecek. Çünkü bu tür elektronik sistemlerin merkezle iletişimi – program yazılımı ve tasarımın yapıldığı yer olması bakımından – kaçınılmaz. Bir başka ifadeyle, S-400’lerin bir NATO ülkesi tarafından alınması ve savunma sistemine entegre edilmesi, NATO bakımından ciddi bir güvenlik sorunu oluşturuyor. S-400’ler sayesinde Moskova on yıllar boyunca elde edemeyeceği veriyi bir anda elde ederek, NATO karşısında taktik-stratejik avantaj elde ediyor. Washington ve diğer Batılı başkentlerin Ankara’daki muhataplarına izah etmeye çalıştıkları şey başından bu yana buydu.


NATO’nun diğer bir beklentisi, sistemin Rusya’dan alınmasını müteakip, Ankara’nın S-400’leri savunma sistemine entegre etmemesiydi. Yani yapılan hatanın telafi edilmesi, S-400’lerin kritik NATO verilerine erişiminin engellenmesi istendi. Ankara bu beklentileri boşa çıkartarak S-400’leri konuşlandırdı ve operatif hale getirdi. S-400’ler böylelikle Rusya’nın en önemli istihbarat kaynağı oldu. Türkiye bu hamleyle Batı savunma topluluğuna onarılması güç bir hasar verdi. Trump yönetiminin zafiyeti ve ABD’de bununla bağlantılı içe kapanma nedeniyle Washington Kongre’nin ciddi uyarılarına karşın Türkiye’yi ikna edici pro-aktif ve efektif önlemleri almakta gecikti. En son Suriye’den ABD birliklerinin çekilmesi kararı ve akabinde Ankara’nın Fırat’ın doğusunda, kuzey Suriye’de bir uzun sınır hattını işgal etmesi olayının ortaya koyduğu gibi, ABD hamle üstünlüğünü Türklere kaptırdı. Erdoğan rejimi bu fırsatı değerlendirmeyi bildi. İç siyasette safları sıklaştırıcı ve rejimi konsolide edici bir hamle olmasının ötesinde, Barış Pınarı harekatı Suriye’deki ABD-Rusya dengesini Rusya lehine değiştirdi. Moskova, Erdoğan rejimi üzerinden Batı ittifakına da, bu ittifakın lideri ABD’ye de ciddi zararlar veriyor ve ne hikmetse bu operasyonlarda Erdoğan rejimi hep gönüllü oluyor. Ankara bu matematik denklemde kazanan olmamasına karşın, her nasılsa Moskova’nın elde ettiği her avantajı ve Batı’ya verdiği zararı, büyük memnuniyetle karşılıyor. Egemen bir devlet olsa da, Türkiye bu uluslararası ortamda sanki Rusya’nın paralı askeri gibi davranıyor. Batı karşısında açıktan Soğuk Savaş pozisyonu alan Rusya’nın kraldan çok kralcı destekçisi, Moskova uydusu haline gelen Türkiye rejimi.

Son olarak, Brüksel’deki NATO toplantısında Türkiye, NATO’nun Polonya, Litvanya, Letonya ve Estonya’yı olası bir Rus saldırısından koruma yönünde geliştirilen askeri planı veto etti. 29 Üyeli NATO’da, ittifakın ikinci en büyük ordusuna sahip Türkiye, bahsettiğim NATO üyesi Baltık ülkeleri ve Polonya’yı savunmaya yönelik bu kilit hamleyi engelledi. Bahane olarak, NATO üyesi ülkelerin Suriye’deki Kürt oluşumunu terörist olarak kabul etmemesi ileri sürülse de, bu çok inandırıcı değil. Bilindiği üzere Ankara rejimi 15 Temmuz sonrasında Kürt politikalarını içeride de dışarıda da revize etti. İçeride Kürtlerle yürütülen ve PKK’yı muhatap kabul eden müzakere süreci sonlandırıldı. Kürtlere karşı doğu Türkiye’de askeri ve şahin politikalara geri dönüldü. Kürtlere ait yerleşim birimleri ağır silahlarla bombalandı, kentler, kasabalar ve köylerde yerleşim alanları ağır askeri bombardımana maruz kaldı. Bu askeri operasyonlarda birçok sivil hayatını kaybetti. Bu askeri politikalara dönüş hamlesinin ardından, Ankara rejimi HDP’nin meşruiyetine karşı bir propaganda hamlesi başlattı. Bu süreçte Türkiye’deki seküler muhalefetin – CHP ve İYİP’in – desteğini alarak, nasyonalist MHP ile beraber HDP’li milletvekillerinin dokunulmazlığını kaldırdılar. Kürt lider Selahattin Demirtaş ile beraber onlarca Kürt milletvekili fabrikasyon gerekçelerle hapse atıldı. Yine HDP’li yerel yönetimlere karşı hukuk ilkeleri ihlal edilerek, bölgede seçimle işbaşına gelmiş onlarca Kürt belediye başkanı görevden alındı ve hapse atıldı. İçeride bu tutum benimsenirken, dış politikada, Suriye ve Irak Kürt yönetimlerine karşı sertlik yanlısı ve dışlayıcı-ötekileştirici bir tutum benimsendi. Suriye YPG lideri Salih Müslim ile geçmişte defalarca resmi olarak görüşmüş olan Türkiye, 15 Temmuz sonrası Suriye Kürtlerini PKK uzantısı olarak kategorize etti. Ve uluslararası toplumdan bu yönde hareket etmesini istedi. Bu sırada IŞİD ile mücadele ederken YPG ile işbirliğine giden ABD, Türkiye’nin bu pozisyon değişikliğine prim vermedi ve YPG ile ilgili tutumunu değiştirmedi. Suriye Kürtleri ABD tarafından korundu. Türkiye, giderek artan biçimde Washington’ın bu tutumuna karşı sesini yükseltti. 15 Temmuz sonrasında, askeri darbenin arkasında Washington’ın olduğunu en yüksek perdeden dillendiren ve bu doğrultuda iç kamuoyu oluşturan Erdoğan rejimi, PKK’ya destek olarak gördüğü YPG ile işbirliğini bahane ederek ABD ile ilişkilerde yapıcılıktan çok uzak bir politika izledi. Son olarak NATO zirvesinde ittifakın stratejik bir savunma hamlesini veto etmeye kadar işi tırmandırdı.

Erdoğan rejimi, NATO ittifak ruhuna tamamen aykırı olarak, bu yıl 70. yıldönümü kutlanan ittifakın fiilen kilitlenmesine neden oluyor. Bu durumda Türkiye ile Rusya arasındaki stratejik ilişkiler ister istemez gündeme geliyor. Çünkü Rusya Türkiye üzerinden NATO’yu zayıflatıyor. Daha önceki analizlerimde vurguladığım üzere, NATO içinde bir tür Truva atı rolü üstlenen Türkiye, ittifakın Rus saldırganlığına karşı caydırıcılığının altını oyuyor. Fransa cumhurbaşkanı Makron’un tepki alan “beyin ölümü” analojisi abartılı da olsa – çünkü Türkiye NATO’nun her şeyi olma potansiyeline sahip olsa da, beyni olacak önemde değil! – Türkiye’nin an hafif ifadeyle “NATO’yu fiilen işlevsizleştirdiği” bir gerçek. Türkiye, bir problem ve bu artık daha açık bir şekilde görülüyor.

NATO’nun “Türkiye sorununu” çözmesi, artık yaşamsal önem arz ediyor. Mesele otoriterleşen Türkiye, insan hakları, demokrasi veya Suriyeli göçmenler falan değil artık. “Yüksek politika” (güvenlik) bakımından son derece ciddi bir sorun haline gelen Türk üyeliği, son vetodan sonra en somut biçimde ortaya çıktı. Bu günden itibaren Türkiye’den kurtulmak için NATO’nun bir B planı geliştirmeye başlayacağını düşünüyorum. Rusya’nın “adamı” bir Türkiye, NATO için rasyonel bakımdan kabul edilemez. Türkiye’yi “rayına sokma” çabalarının yanında, Türkiye’nin NATO’dan atılması olasılığı artık gündemde olacaktır.

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 4.12.2019 [TR724]