Engin Sezen: Tahayyülümüzde Kalsınlar Eski Halleriyle

Geçen yaz, şimdi artık kendisi de bir Kanada mukimi olan muhterem bir hocamız hasta ziyareti sebebiyle tenezzülen fakirhanemizi teşrif etmişti. Hayatını Kuran tahkikatına adamış alim bir zat…
Hasbihalimizin bir yerinde kimi isimleri de yad ettik. Mesela, merhum hocam Orhan Okay’la tanışıyorlardı Erzurum’dan. Onu andık rahmetle…

Sonra, kendisinin yakından tanıdığını düşündüğüm bazı aydınlarımızın şu mahut Süreç’te takındıkları tavırları sordum. Hadi isimler de vereyim, mesela Saadettin Ökten, Ersin Nazif Gürdoğan, Ümit Meriç Hocaları sordum. Bu siyasi haralagürelede kendilerini nasıl konumlandırdıklarını merak ediyordum bu isimlerin.

Hocamız, ‘ne sen sor ne ben söyleyeyim’ dercesine acı bir tebessümle mukabele etti. Adeta bir dokun bin ah işit kase-yi fağfurdan…

Sonra, yıllardır en yakın mesai arkadaşlarının içler acısı bazı hallerinden söz etti, kısaca. Bu vefasızlık, hatır-naşinaslık büyük bir hicran olmalıydı!

Ben evvel ahir, Bu Ülke’deki bazı isimlere ahsen bir zanla yaklaştım. Bu isimler benim için sosyal meselelerde bir miyar, bir mikyas oldular. Zulme kendilerince bir ‘dur’ çekebilecek ehl-i vicdan ve insaf olduklarını düşündüğüm kimselerdi hep bunlar!… Kendilerini şu meş’um ve şaibeli darbe tartışmalarından beri tutup da KHK’larla işinden edilen, evsiz barksız yurtsuz bırakılan onca masumun hakkı hukuku için çıkıp da iki kelam edebileceklerini düşündüğüm kişilerdi bunlar! Aydın olmak bunu gerektirirdi. Elhak, onlara da bu yakışırdı!

En azından güce yahşi çekmeden, muktedire temenna etmeden kendi içsürgünlerine çekilip üzlethanelerinde birer Gül Yetiştiren Adamlar olabilirlerdi! Hukuksuzluğa karşı çığlıklarını hal ve tavırlarıyla atabilirlerdi!  Çağrıldıkları saraylara koşar adım gitmeyip, daha asil bir tavır ortaya koyabilirlerdi. Hadi gidecek olsalar bile, fırsatını bulmuşken devletlü zevata ‘yazıktır, günahtır’ yollu olsun bir kaç sitem gönderebilirlerdi!  Bu zülme dur diyebilirlerdi! İşte yukardaki mezkur zevata hep böyle baktım!

Değil mi ya! Daha düne kadar Cemaat’in radyosunda, televizyonunda yapageldikleri programlarında Hizmet’i yere göğe sığdıramıyorlardı!…Dün bunca övdükleri koskoca bir Cemaat’in bugün hiç mi bir fazlı yoktu!

O hangi Ökten Hoca’ydı, bugünkü hangi Ökten hoca!

O hangi Ümit Meriç’ti, bugünkü hangi Ümit Meriç!

Bu ahlaki savrulmadan onlar da mı payını almıştı yoksa!

Onların da mı bahtına vefasızlık düşmüştü!

Belli ki, Şeyh Galib’in dediği gibi,

‘Kimi terk-i nam ü şana, kimi itibare düştü…’

Artık hiçbir dünyevi beklentileri olamayacak yaşa ve kemale ermiş bu muhafazakar-mukaddesatçı aklı başında tipler de mi politika batağına saplanmışlardı!…Onların da mı gözleri ağraz-ı siyasetle körleşmişti!  Bu uzun bir bahis…

İktidarın gazabından korunmak için ve nimetlerinden yararlanmak hatrına, binlerce masuma yapılan tarifi muhal zulme bigane kalanları tarih elbette yazacak…

Gel de gör ki, aydınımızdaki bu nemelazımcı tavır dünden bugüne aynıdır! Bu umarsız tavır ne ilkti, korkarım ne de son olacaktı!

Şuraya geleceğim:

Türk Edebiyatı’nda en sevdiğim kalemlerden biri Ahmet Hamdi Tanpınar’dır. Hala, biraz Türkiye koklamak isteyecek olsam masamdaki Yaşadığımız Gibi’ye uzanıveririm.

Bir on, onbeş sene öncesine kadar, ne sağın ne solun rağbet ettiği bir yazardı Tanpınar!

Şimdilerde, AKP’li Belediyeler’in adına konferans salonları açıp, panel, sempozyum ve konfersanlar düzenlemek için yarıştıkları, revaçta bir şair o.

Hadi gelin koskoca Tanpınar’ın da, kendini dönemin siyaset çarhına nasıl kaptırıverdiğine, gözünü zulme ve zalime nasıl kapattığına bakalım. Kendi yazdıklarından.

Malum,  Mehmet Kaplan’ın çalışkan iki öğrencisi İnci Enginün ve Zeynep Kerman hocalar Tanpınar’ın günlüklerini günyüzüne çıkarıp titiz de bir çalışmayla yayınladılar. (Günlüklerin Işığında Tanpınar’la Başbaşa, 2007, Dergah).

Bu günlüklerin yayınlanması heyecanlı münakaşalara da sebep oldu.

Tanpınar, pek çok isimden hakaret-amiz ifadelerle söz ediyordu bu özel günlüklerinde! Yahya Kemal’den tutun da talebeleri Mehmet Kaplan ve Birol Emir’e kadar pek çok kişi hakkında yüzlerine söylenemeyecek şeyler…

Bu günlüklerde, Tanpınar’ın siyasetle, siyasetçilerle olan münasebetlerine dair de oldukça ilginç malzemeler var. Mesela, yüzüne karşı her zaman mültefit olduğu hocası Yahya Kemal’in hem şiirini hem de şahsiyetini ince ince doğruyordu. Tanpınar’ın günlüklerinde Yahya Kemal, ‘çapaçul’un tekiydi mesela. Süleymaniye şiiri de bazı edebi kusurlarla ma’luldü!

Bu bahsi uzatmadan, günlüklerdeki Tanpınar’ın siyasi angajmanlarına bakmak istiyorum kısaca.
Tanpınar’ın dönemin gazetelerinde 27 Mayıs Darbesi’ni öven kimi yazıları olduğu bilinir. Darbeyi ve darbecileri övmüştür bu yazılarında. Günlüklerinde ise, gazetelerde açıktan yazamadığı şeyleri de görüyoruz. Hazret, meğer ciddi ciddi idamları, işkenceleri teşci etmiş, alkışlamış. Tanpınar’ın Batı görmüş, oralarda yaşamış bir münevver olduğunu da der-hatır edelim.

Günlüklerinde, bir dönem yakın arkadaşları olan, ama 1960 İhtilali’yle Yassıada’ya tıkılmış olan Demokrat Parti Milletvekillerinden Samet Ağaoğlu, Faruk Nafiz, Osman Turan’a ağır küfürler savuruyor, muztar kaldıkları halden dolayı onlara acıdığını yazıyor.

Dahası, İsmet Paşa’nın gidip elini öpüyor. Bunları günlüklerinden öğreniyoruz.
Tanpınar, Yassıada Mahkemeleri’ni gazetelerden heyecanla izliyor.

Milletvekilleri ve Bakan’ların dövüldüğü, işkenceye maruz kaldığı gibi haberlerin Tanpınar’ı keyiflendirdiğini hayretle görüyoruz.

Mesela Günlük’ün 213. sayfasında şunları yazıyor:

‘Herkesin Samet’te ve Zorlu’da bir hıncı var. Hemen herkes dövüldüklerini hikaye ediyor ve mesut oluyorlar. Benim de Zorlu için hoşuma gidiyor’

Hazret bununla tatmin olmuyor: Milletvekilleri ve Bakanların idamını da istiyor. Mahkemelerin bu konuda ağır çalıştığından şikayetçi!
Şöyle diyor:

‘Türkiye iki gündür mahkemelerle meşgul. Yazık ki beklediğimiz gibi olmadı. Bir ihtilali zaruri kılan psikolojik sebepleri ceza kanunu her zaman karşılayamaz. Müthiş bir ta’biye hatası yapıldı gibi geliyor bana. Niçin bu kadar sıkı hukuk devleti rolüne girdiler?’

 Şimdi biraz daha sıkı durun:

‘Refik Koraltan’ı sevmediğim malum. Asılmasına şimdi imza ve karar verebilirim. Bence kansız ihtilal yapmaktansa hiç yapmamak evladır.’ Şairimizin bu partizanca sözleri Günlük’ün 325. sayfasından…

Tanpınar’ın çalıştığı ünivesiteden 147 arkadaşı sorgusuz sualsız atılır Darbe’den sonra. Gel gör ki, Hazret’te çıt yok!

Günlükler’de münevver, mütefekkir ve şair Tanpınar, hem Darbecilerden yana tavır alarak, hem idamları, işkenceleri alkışla karşılayarak, hem de zulme sessiz kalarak  okurlarını hayal kırıklıklarına uğratıyor. Uzun bir bahistir ama, bu günlüklerde Tanpınar’ın da hocası Yahya Kemal gibi, iktidarın nimetlerin müstefid olabilmek için  yaman bir ‘partici’ kesildiğini görebiliyoruz!

Yine Günlükler’de vicdan muhakemesi ve günah çıkarma nevinden addedilebilecek şu tür cümlelere yer yer rastlayabiliyoruz:

‘Hakikat şu ki biz sadece abesle iştigal ettik. Küçük emr-i vakileri inkılap ve ilerleme sandık…’
Umulur ki, bugünki zulüm ve adaletsizlik karşısında derince bir sessizliğe gömülmüş Bu Ülke’nin bazı aydınları da gizli gizli karaladıkları günlüklerinin bir köşesine buna benzer notlar düşmüyorlardır.

Herşeye rağmen, Tanpınar’ı hırçın bir CHP partizanı olarak değil, entelektüel simasıyla hatırlamaya daha çok mütemayilim. O hala benim Huzur’umun yazarı, Bursa’da Zaman‘ımın şairi…

Eskiden  ‘iyi bildiğimiz’ kimseler hakkında, zor da olsa hüsn-i zannımızı muhafaza edip, Yahya Kemal’den mülhem, Hayalimizde kalsınlar eski halleriyle diyelim…

Ben geçen yaz hasbihal ettiğim aziz misafirimde de aynı tavrı gördüm. Zülmeden tarafta olmaktansa mazlum olmayı yeğleyen, kin ve hüsumet duygularıyla ruhunu karartmaktansa affın ve ğufranın iklimine iltica eden bir tavır.

Gün ola harman ola!

[Engin Sezen] 19.4.2018 [thecrcl.ca]

AKP’nin en büyük kozu döviz olacak [Harun Odabaşı]

MHP lideri Devlet Bahçeli erken seçim bombasını patlattıktan sonra piyasalar, daha doğrusu döviz ve Borsa İstanbul bu gelişmeye olumsuz tepki verdi. Döviz yükselirken borsa düştü.

Ancak bir gün sonra Cumhurbaşkanı Erdoğan MHP’nin teklifinde 26 Ağustos olan seçim tarihini daha geriye çekerek 24 Haziran olarak açıkladı. 3 ayında altında 66 gün sonra seçim var.

Erken seçim yapmamakla övünen Erdoğan için rekor bir erken seçim tarihi almak üzücü olmalı.

Ancak karara bu sefer piyasalar dünkü tepkinin tam tersini verdiler. Döviz düşerken borsa yükseldi. Dün 15:30 sularında -Merkez Bankası eli ile olmasına gerek yok- piyasada ciddi bir döviz satışı gerçekleşti. Dövizin fiyatı 10 kuruş kadar geriledi.

Paranın kaynağını elbette bilmek mümkün değil ama AKP iktidarını çok seven bir para olduğunu söyleyebiliriz. Kritik zamanlarda AKP’ye moral destek veren para hareketlerini bu 15 yıllık süreçte pek çok defa yaşadık.

Artık erken seçim kararı alındığına göre ekonomi cephesindeki muhtemel senaryolara bakalım. Bu 66 günlük periyotta AKP’nin kamuoyuna güçlü bir ekonomi imajı vermesi açısından kullanacağı iki kritik enstrüman var: Döviz ve borsa.

Faizde ve enflasyondaki sorun daha yapısal olduğu için kısa sürede bu başlıklarda bir şeyler yapması mümkün değil, ama göz boyama ve halkın ekonomiye güvenini yeniden kazanması açısından özellikle dövizde bir kurgu sahnelenebilir.

Örneğin piyasaya para pompalanarak doların fiyatı 3,80 TL’ye hatta biraz daha aşağıya geriletilir. Bu sayede ‘üst akılın oyununu bozan Erdoğan’ imajı pekişmiş olur.

Cumhur İttifakı’nın erken seçim kararı almasında önem sırasına göre 4 faktörün ağılık taşıdığı söylenebilir. Birincisi ekonomik realiteler. Ekonomik göstergeler her açıdan alarm vermesinin yanında AKP’nin hiçbir hamlesi durumu düzeltmeye yetmiyor. Durum daha kötüye gitmeden yapılan bir seçim en az hasarla atlatılabilir. Sonrası tufan bile olsa AKP ve MHP için öncelik seçimi kazanmak.

İkinci husus, Avrasya ve NATO arasında gidip gelen dış politikadaki tutarsızlıkların önümüzdeki günlerde çok ağır yaptırımları olabilir. Hükümet erken seçimle hem zaman kazanmış hem de gündemi radikal bir şekilde değiştirmiş oldu.

Üçüncüsü AKP’nin 15 yıldır düzenli bir şekilde yaptırdığı seçim anketlerinde gördüğü partinin oy oranındaki sürekli erimenin önüme geçilememesi.

Son olarak da üçüncü madde ile bağlantılı, Meral Akşener’in başında olduğu İYİ Parti’yi durdurmak. Çünkü AKP’deki oy düşüşünün en önemli sebebi İYİ Parti. İYİ Parti’yi hazırlıksız bahanesi ile seçime katılmasını engellemek isteyebilirler. YSK Başkanı da zaten ‘İYİ Parti’nin seçime katılıp katılmayacağını bilmiyorum’ dedi.

Önümüzdeki 66 gün iktidarı ve muhalefeti ile çok hareketli bir zaman dilimi. AKP son iki seçim hariç seçim ekonomisi uygulamaya tenezzül etmezdi. Ancak bu alışkanlığını artık değiştirdi. Seçim sisteminden dolayı yüzde 51’i bulmazorunluluğu var. Halka umut pompalamak adına para musluklarını açacağı öngörülebilir. Seçimden sonra ne mi olur? Dediğim gibi onu da o zaman düşünürler.

[Harun Odabaşı] 19.4.2018 [KronosHaber.com]

Keşkeler, iniltiler, pişmanlıklar... [Safvet Senih]

Cenab-ı Hak, pişmanlıklarla ilgili olarak Kur’an-ı Kerim'de şöyle buyuruyor:

“Kim Rahman’ın hikmetlerle dolu ders olarak gönderdiği Kur’an’ı göz ardı ederse, Biz de ona bir şeytan sardırırız; artık o, ona arkadaş olur. Bu şeytanlar onları yoldan çıkarırlar, ama onlar kendilerinin hâlâ doğru yolda olduklarını sanırlar. Tâ ki, huzurumuza gelinceye kadar böyle devam eder. Huzurumuza çıktığında arkadaşına: ‘Keşke seninle aramız  doğu ile batı arası kadar uzak olsaydı! Meğer sen ne kötü arkadaşmışsın!’ der. Allah buyurur: ‘Bu temenniniz bugün size hiçbir fayda vermez. Çünkü hayat boyunca, birlikte zulmettiniz. Burada da azabı birlikte çekeceksiniz.” (Zuhruf Suresi, 43/36-39)

Kur’an-ı Kerim’de  işte bu mânada “Keşke… Keşke…” deyip dövünenlerin benzer sözlerinden bahsediliyor… “Pişmanlıklar Kuşağı” başlıklı yazısında da M. Fethullah Gülen Hocaefendi şunları ifade ediyor:

“Arkada bıraktığı günlere bakıp da pişmanlık duymayacak az insan vardır. İyiler, neden daha mükemmel olmadıklarını düşünerek; kötüler de, işledikleri fenalıkların yüz kızartıcı çirkinliklerini görerek hasret ve inkisar içinde iki büklüm olup inleyeceklerdir.

“Genç kuşakları ihmâl edip nefsaniliğin karanlık lâbirentlerinde yapayalnız bırakanlar, onların her gün biraz daha azmanlaşmalarına seyirci kalanlar… Kitleleri millî kültür ve millî düşünceden mahrum edenler,  çekip onları şehevânilik bataklığında çürütenler… Fenaları ve fenalıklara yahşi çekip gününü gün etmek isteyenler, ülkenin dört bir yanına kozmopolitik tohumlarını saçarak millî şuur ve millî mefkûreyi öldürenler… Özünden ve ruh kökünden uzaklaşmayı marifet ve medeniyet sananlar, ilim yuvalarını bu Cehennem zakkumunun meşcereliği (ağaçlığı) haline getirenler… Yıllarca can alıcı hasımlarımızı dost bilip onlara dostluk türküleri söyleyenler, göz göre göre bütün değer hükümlerimizi yerle bir edip halihazırdaki şu hazin manzarayı hazırlayanlar… Cismanî ve bedenî hazlarını, her şeyin önüne geçirip çılgınlık ve hezeyana girenler; bunların haline imrenip, kelebeklerin kendilerini ateşlere attıkları gibi, gidip gidip levsiyata gömülenler… Medeniyet deyip çeşit çeşit yabancı düşünceye pey-çekenler; olup biten bunca şey karşısında bir kerecik olsun, irkilmeyen ve ürpermeyenler… En alttakiler, onların da altındakiler, en üsttekiler, onların da üstündekiler… Bir gün mutlaka ettiklerine nâdim olup ağlayacaklardır!.. Ne var ki, o günkü âh u enîn ve çığlıklar hiçbir işe yaramayacaktır.

“Çeşit çeşit nedamet düşüncelerinin bir sis gibi ortalığı sardığı o gün: ‘Keşke düşünce dünyamla bir çığlık olup her yanı sarsaydım; sarsaydım da bütün ölü gönüllere ruhumun ilhamlarını duyurabilseydim’ deyip dövünen ve pişmanlıklar içinde kıvranan çaplı ve çalımlı yüksek himmetlerin nedametleri duyulabileceği gibi; bütün bir hayat boyu, kayda değer hiçbir iş yapamamış, hiçbir fedakarlığa katlanamamış ve koskoca ömür sermayesini zâyi etmiş kimselerin de pişmanlıklarla inleyip şaşkın şaşkın sağa sola tosladıkları görülecektir.

“İhmallerin birer dev felâket halinde çevreyi sardığı, ekilen Cehennem tohumlarının başak bağladığı, dört bir tarafın kararıp gözlerin döndüğü ve yürekler acısı bu hazin manzaranın herkesi dâğidar edip dize getirdiği o gün ‘keşke’ diyecekler:

“Keşke, bugünleri dünden görebilsek ve bu felâketleri hazırlayan karanlık ruh ve karanlık çehreleri vaktinde sezebilseydik: sezebilseydik de, bugünkü çaresizliklere ve bu âh u efgana düşmeseydik!...

“Keşke, aldatıcı ruh ve mürüvvet bilmeyen bir kısım simalarla aramızda, aşılmaz dağlar bulunsaydı da hicranı bir dert, dostluğu bin hasret, vefasız bir güruh arkasına düşüp ömrümüzü zayi etmeseydik!..

“Keşke, sayduyulu, sağ düşünceli aydınlık yolun muhasebe insanları arasında yerimizi alabilseydik de hesapsızlığın bağrında gelişen bugünkü anaforlara kapılıp gitmeseydik!..

“Keşke, ilimlere dimağlarımızı, inanç hakikatleriyle de gönüllerimizi aydınlatarak Cenab-ı Hak ve O’nun şaşmaz şanlı Elçisi Ufuk İnsan’ın (S.A.S.) ak yoluna bağlılığımızı koruyabilseydik de ruhlarımızı saran şu bin bir hezeyan, gönüllerimizi dolduran şu iç içe gurbet ve yalnızlıkları görüp hissetmeseydik!..

“Keşke, ibret dolu sayfalarıyla mâziyi yâda getirip, onun aldatmayan ve aydınlatıcı  derslerinden alacağımız feyizlerle, geçmişimize yaraşır bir parlak gelecek hazırlamaya muvaffak olabilseydik!..

“Evet, bugünkü her pişmanlık, dünkü İHMAL, dünkü umursamazlığın acı birer meyvesi olarak karşımıza çıktı. Yarınların da, acı-tatlı her türlü semeresiyle bugünün bağrında gelişip hazırlanmaktadır. Bu itibarladır ki, çok yakın bir gelecekte, milletçe ya ‘Keşke… Keşke…’ lerle kadere taşlar yağdırıp geçmişi hasretle anacağız yahut onu ve kahramanlarını hayırla yâd edip talihlerimize tebessümler yağdıracağız…” (Yitirilmiş Cennete Doğru, Pişmanlıklar Kuşağı)

Yarın defterler kapanıp Yüce Divanda hesap verirken pişman olacağımıza şimdiden etkin pişmanlık “tevbe-i nasûh” ile dönüş yapmamız; sırat-ı müstekîmden asla ayrılmamamız gerekiyor.

[Safvet Senih] 19.4.2018 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com

Enes Kanter’in insan hakları mücadalesini Eyalet Meclisi ayakta alkışladı

New York Eyalet Meclisi, Türk kültürü gününde NBA oyuncusu Enes Kanter ve beraberindeki heyeti ağırladı. New York Eyalet meclisinde milletvekili ve senatörler tarafından karşılanan Kanter ve dostlarının Türkiye tarafından maruz kaldıkları hukuksuzluklara temas edildi. Başarılı basketbolcu Türkiye’de iktidar tarafından zulme uğrayanlar için verdiği insan hakları mücadelesinden dolayı senatoda ayakta alkışlandı.

Senato üyesi Philip Boyle mecliste yaptığı konuşmada Türkiye’de onbinlerce insanın hapse atıldığı ve işini kaybettiğini vurguladı. Enes Kanter’in insan hakları ihlalleri sebebiyle iktidara yönelik ”korkusuzca” eleştirilerinden dolayı hükümetin hedefi haline geldiği belirtildi ve Avrupa ziyaretinde Romanya’da pasaportuna el konulmaya çalışıldığı hatırlatıldı. Kanter’e insan hakları mücadelesi ve New York’a katkılarından dolayı teşekkür edildi ve ayakta alkışlandı. Enes Kanter ve siyasiler Türkiye’deki hukuksuzlukların sona ermesi için çağrıda bulundu ve beraber hatıra fotoğrafı çektirdi.


[TR724] 19.4.2018

İngiliz Gazetesi The Guardian: “Adı konulmamış diktatör, Atatürk’ten daha güçlü olacak”

İngiliz The Guardian gazetesi, Türkiye’de 24 Haziran’da yapılacak erken seçime ilişkin, ‘Erdoğan seçimi kazanırsa adı konulmamış bir diktatör olacak. Belki de modern Türkiye’nin kurucusu Kemal Atatürk’ten daha güçlü olacak’ değerlendirmesine yer verdi.

İngiliz basınında gazetelerden hiçbiri kararı birinci sayfada görmezken iç sayfalarında gelişmelere yer verdi.

BBC Türkçe’de yer alan habere göre, Financial Times gazetesi haberi “Erdoğan U dönüşü yaptı ve erken seçim dedi” başlığıyla duyurdu.

İstanbul’dan Laura Pitel ve Ankara’dan Funja Guler’in imzalarını taşıyan haberde “Türkiye Cumhurbaşkanı defalarca erken seçim olmayacağını, seçimin Kasım 2019’da yapılacağını söylemişti. Bu hızlı U dönüşünü ulusal güvenlik sorunları, Suriye ve Irak’taki istikrarsızlık ve başkanlık sistemine geçişi hızlandırma ihtiyacı ile gerekçelendirdi” ifadeleri yer aldı.

Gazete erken seçimin ekonominin gidişatına dair uyarıların arttığı bir dönemde alındığını belirtti.

Haberde seçime OHAL koşulları altında gidildiği hatırlatıldı ve Erdoğan’ın seçimi kazanmasının beklendiği yer aldı.

Guardian gazetesi erken seçim ilanını dünya haberleri sayfasının manşetine taşıdı.

İstanbul’dan Kareem Shaheen’in yazdığı haberde Erdoğan’ın düne kadar seçimin 2019’da yapılacağını söylediği fakat ekonomik kaygılar nedeniyle seçimi erkene çektiği aktarıldı.

Gazetenin köşe yazarı Simon Tisdall ise seçimin Erdoğan’ın “seçilmiş diktatörler kulübündeki yerini garantileyeceğini” yazdı.

Tisdall, “Erdoğan seçimi kazanırsa adı konulmamış bir diktatör olacak. Belki de modern Türkiye’nin kurucusu Kemal Atatürk’ten daha güçlü olacak” derken, “Putin ve Çin Devlet Başkanı Şi Jinping Erdoğan’ın şaibeli egemenliğinden etkilenebilir. İran’ın muhafazakarları onu alkışlayabilir. Fakat Türklerin yıllar boyunca imrendiği Batılı demokrasiler aynı tepkiyi vermeyecek. Onlara için Türkiye özgürlük ve kontrol üzerine yürütülen küresel tartışmada her geçen gün daha belirgin bir şekilde yanlış tarafta yer alıyor” ifadelerini kullandı.

The Times gazetesi ise erken seçimi Associated Press’in tek paragraflık haberiyle kısa bir şekilde duyurmakla yetindi.

[TR724] 19.4.2018

İktidarın ‘baskın seçim’ planı mı, ‘derin yapıların’ hesaplaşma hamlesi mi? [Erhan Başyurt]

‘Erken genel seçimlerin kralı’ MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, AK Parti ile seçim ittifakı kurmayı yasal garanti altına aldıktan sonra, 17 Nisan’da Grup Toplantısı’nda erken seçim çağrısı yaptı.

Türkiye’yi daha önce iki kez erken genel seçime götüren ve her defasında ‘hezimet’ yaşamakla kalmayıp, kendisiyle aynı saftaki partilere de hezimet yaşatan bir siyasi lider Bahçeli…

***

AK Parti’nin girdiği ilk seçimde tek başına iktidar olduğu Kasım 2002 erken genel seçimleri Bahçeli’nin eseriydi…

O seçimde MHP ve koalisyon ortakları baraj altında kalmış, DYP’ de barajı geçememiş ve AK Parti tek başına yüzde 34 ile iktidar olmuştu.

***

Bahçeli’nin bir sonraki erken seçim hamlesi, AK Parti’nin tek başına hükümet kuramadığı Haziran 2015 seçimleri sonrası yaşandı.

Bahçeli kendisine teklif edilen ‘başbakanlık koltuğu’nu elinin tersiyle itip, CHP lideri Kılıçdaroğlu’nu ‘koltuk tedarikçisi’ olmakla suçlayıp seçimden 4 ay sonra yeniden sandığı göstermişti.

Sonuçta MHP, CHP ve HDP oy kaybı yaşamış ve AK Parti Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu tarihin en yüksek oyunu alarak yeniden tek parti olarak iktidara gelmişti…

***

Bahçeli’nin son hamlesi aslında süreci iyi takip edenler için sürpriz değildi.

‘Seçim ittifakı’nın yasalaşması, Afrin gibi çevrelenmiş bir şehre yerel güçlere yönelik yapılan operasyonun ‘şova’ dönüştürülmesi, Çanakkale Savaşı ile eş değer tutulmaya çalışılması, erken seçimin yaklaştığının haberciydi.

Seçimden iki yıl önce bir seçim ittifakının açıklanması mantıklı olmadığı gibi, uzayan ittifakın da çatırdaması riski mevcuttu.

Tüm bunların üzerine ekonomik krizin ayak sesleri, dövizde durdurulamayan yükseliş, dış borçta katlanma ve önlemeyen cari açık… ABD ve AB’nin Türkiye’ye yönelik kıskaç hamleleri de eklenince sıkışan iktidarın erken seçimden gayrı şansı kalmamıştı.

***

Seçilmiş belediye başkanlarını baskıyla görevden alan AK Parti’nin Mart 2019 yerel seçimlerinde ‘hezimet’ kaygısı da erken seçim kararını hızlandırdı.

AK Parti’ye uzun yıllar hizmet veren ANAR’ın kurucusu İbrahim Uslu, bir dergiye verdiği röportajda, AK Parti’nin yerel seçimlerde her zaman genel seçim oy oranından düşük oy aldığını, Mart 2019’da bir hezimet yaşanması halinde Kasım 2019 Cumhurbaşkanlığı seçimlerine muhalefetin güçlü ve moralli gereceği için erken seçimin kaçınılmaz olduğunu ifade etti…

***

AK Parti’nin erken seçime dair son sinyalini, Genel Başkan Yardımcısı Mahir Ünal verdi. Ünal, durup dururken partide ‘FETÖ temizliği’nin bittiğini açıkladı.

Teşkilatları rahatlatmaya yönelik bu açıklama mutlak bir erken seçim sinyaliydi…

***

Ancak erken seçim çağrısı AK Parti yerine ilginç şekilde MHP lideri Bahçeli’den geldi.

Birincisi, zaten Bahçeli ile özdeşleşmiş bir çağrıydı.

İkincisi de, bu yolla AK Parti’ye tepkiler törpülenecekti.

***

Erken seçimin iki önemli nedeni daha var.

İYİ Parti’nin seçim için toparlanmasına izin vermemek, hatta mümkünse parti olarak girmesi engellenmeye çalışmak.

İkincisi de, Demirtaş ve 10 HDP milletvekili tutukluyken ‘Kürt’ seçmenin oylarının bir partide toparlanmasına imkan vermemek…

Birincisi MHP ikincisi de AK Parti oylarının korunabilmesi için elzem durumda…

***

Bahçeli, 27 Ağustos yani Malazgirt Savaşı’nın yıldönümünü önerdi erken seçim için…

Cumhurbaşkanı ise 24 Haziran’ı tercih etti.

24 Haziran, seçmenin henüz tatile girmediği bir dönem…

***

İktidarın, AK Parti ve MHP’nin hesabı böyle…

Ancak ‘’Evdeki hesap çarşıya uyacak mı?’’ göreceğiz.

Bir kere, İYİ Parti’nin seçime girmesini engellemek son ittifak yasası sonrası imkansız.

İYİ Parti, parti olarak engellense bile yeni yasaya göre herhangi bir partiden kendi partisinden istifa etmeden de aday gösterebiliyor.

İkincisi, AK Parti’nin Kürtlere yönelik ‘ezme’ politikası, Suriye Kürtleri’ne yönelik ‘düşmanlık’ politikası, Öcalan’a tecrit ve HDP’li vekilleri hapis politikası, Kürtlerin kültürel haklarını yok etme politikası, MHP ile ittifak sürerken değiştirilemez değişse bile inandırıcı olamaz.

Dolayısıyla, HDP’nin oylarını eritme, Kürt seçmeni yok etme politikasının tutması da neredeyse imkansız…

***

11 Ocak 2018’de yine tr724’te bu köşede ‘’Bahçeli’nin ölümcül hamleleri…’’ diye bir yazı kaleme almıştım. O zaman dile getirdiğimiz gelişmeler büyük oranda gerçekleşti.

***

Üzerinde durulması gereken asıl soru, sanıldığının aksine Bahçeli’ye erken seçim açıklamasını AK Parti yaptırmadıysa ne olacak?

Doğrusu bu ihtimali de kesin verilere sahip olmadan yok saymak mümkün değil.

Neticede, bütün anket firmaları AK Parti ve MHP ittifakının tek başına Cumhurbaşkanı’nı seçtirmeye yetmeyeceği yönünde bulgular açıkladı.

Eğer böyleyse, Bahçeli ‘ölümcül hamlesi’ni neden yaptı?

2002 ve 2015 hatalarını telafi için mi?

AK Parti’nin 17/25 Aralık’tan bu yana ittifak kurduğu ‘derin yapıları’ 28 Şubat kararı ile tasfiye edeceği sinyali verdiği için, birileri karşı hamle olarak erken seçim kartını mı ortaya sürdü?

Gerçeği seçim çalışmaları sırasında göreceğiz…

‘Beyaz kuvvetlerin’ AK Parti ve MHP ittifakını yıpratacak açıklamaları, ekonomik krizin seçim öncesi patlak vermesi, sürpriz ittifaklar, hangi senaryonun yürürlükte olduğunu anlamamıza imkan verecek.

AK Parti ve onu maşa olarak kullanan ‘derin yapıların’ er ya da geç bir hesaplaşma içine gireceği ve AK Parti’yi tasfiye edip, kendilerini tasfiye eden esas faillerden de ‘intikam’ alacaklarını ‘sağır sultan’ bile duydu.

***

OHAL şartlarında gerçekleşecek, yazılı ve görsel medyanın neredeyse tamamını kontrol altına almış iktidarla adil rekabet mümkün değil.

Seçimlerin şeffaf gerçekleşeceğine dair de şüpheler güçlü…

Buna rağmen ortada sürpriz bir erken seçim ve herşeye rağmen bir sandık var.

Ne beklentileri yüksek tutmak ne de ümitsizliğe kapılıp gevşeklik göstermek doğru değil.

İktidarın ‘baskın seçim’ hamlesi mi, Bahçeli üzerinden ‘derin yapıların’ hesaplaşma hamlesi mi erken seçimler bunu da süreçte yaşanacaklar gösterecek.

***

Herşeye rağmen, 24 Haziran erken genel seçimlerinin Türkiye’de ileri demokrasiye, özgürlükler ve hukukun üstünlüğüne geri dönüş için yeni bir başlangıç olmasını dilerim…

Zira 24 Haziran ‘Türkiye Cumhuriyeti’nin son özgür ve demokratik seçimi olabilir tabii ona da izin verilirse…

[Erhan Başyurt] 19.4.2018 [TR724]

Apar topar seçim! Yazarkasa atıldı, görmediniz mi? [Bülent Korucu]

AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan, ülkeyi erken seçime götürüyor. Part time cumhurbaşkanı olarak da çalıştığı için açıklamasını o ünvanla verenlere inanmayın. Zira cumhurbaşkanının seçim kararı almasının prosedürü ayrı, şu anda o işletilmiyor. Erdoğan’ın bir zamanlar ‘yavru muhalefet’ diye alay ettiği, şimdilerin yavru iktidar partisi MHP ile birlikte almışlar kararı. Öyle diyorlar. (Bu ikiliyi gördüğümde Yavru ile Katip filmleri aklıma geliyor. Ancak hangisi Yavru ona karar veremiyorum.)

Dün Devlet Bahçeli ‘salı söylevi’nde ortayı yaptı bugün Erdoğan gölü attı. Bazıları bunu Beşiktaşlı Takoz Recep’in Malmö maçında kendi kalesine attığı muhteşem gole benzetiyor. Haklılar mı, zaman gösterecek. Bu arada kamuoyu erken seçim geyikleriyle meşgulken maçın sonucunu etkileyecek bir gol yedik. Olağanüstü Hal yedinci kez uzatıldı. Tarihin en ağır eleştirilerini sıralayıp OHAL’in kaldırılmasını isteyen Avrupa Birliğe’ne yapılan nanik de gözden kaçtı.

Erdoğan 12, Bahçeli 15 gün önce ‘zinhar erken seçim olmayacak’ demişlerdi. Önceki dönüş hızlarına bakıldığında epey uzun bir süre geçmiş denebilir. İnsan yine de düşünmeden edemiyor. Şehit cenazesi gelmesin diye toplanan oylar varoşlarda bayrağa sarılı cenaze sayısını artırdı. İstikrar getirsin diye yapılan anayasanın kırkı çıkmadan posası çıktı. Bu anayasa zırt pırt seçim, olmasın istikrar bozulmasın gibi gerekçelerle sunulmamış mıydı? 16 Nisan’da yaş gününü kutladık, 18 Nisan’da buyurun cenaze namazına!

Erdoğan, AKP Konya İl Danışma Kurulunda “demokrasilerde seçim zamanı bellidir. Başbakanlığın önünde daktilo mu atıyorlar ki erken seçim yapalım” cümleleriyle CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu’na çıkışmıştı. Şimdi erken bile değil ‘apar topar seçim’ kararı alındığına göre başbakanlığın önüne yazarkasa atılmış olmalı. Atıldıysa bile göremeyişimiz normal. AB’nin ağzından yalan uyduran, gerçek ortaya çıkınca da üzerine alınmayıp ‘bazı medya organları böyle yazmıştı’ şeklinde pişkinliğe vuran medya ortamının normali…

Onlar yazmasa da Erdoğan laf arasında itiraf etti. Erken seçim gerekçesini açıklarken “…Makroekonomik dengelerden, büyük yatırımlara kadar her konuda çok önemli kararlar vermemiz gereken bir dönemde seçim konusunu ülkemizin gündeminden bir an önce çıkarmamız şarttır.” Dedi. AKP Genel Başkanı’nın, Suriye, dış politika, bölgemizdeki gelişmeler gibi soslarla süslediğe yemeğin asıl içeriği şu: “Ülkemizin geleceğine yönelik kararların daha güçlü şekilde alınabilmesi ve uygulanabilmesi için yeni yönetim sistemine geçiş giderek aciliyet kesbetmeye başlamıştır.” Acı reçeteyi vatandaşın önüne koyacaklar fakat her uyanık siyasetçi gibi seçimden sonra yapacaklar. Öncesinde girişirlerse çalmakla kapatamayacakları kadar büyük bir oy farkı oluşur endişesi taşıyorlar. Hangi ülkenin yöneticisi, Başbakanı (Davutoğlu) kovan, Meclis’i askıya alıp ülkeyi kanun hükmünde kararnamelerle yöneten Erdoğan’dan daha güçlü. Güçlü yönetim filan hikaye, sağlam kazık geliyor, haberiniz olsun. Yazarkasayı bu kez bizzat cumhurbaşkanı fırlatmıştır, Bahçeli sadece bir maskeden ibaret.

Havuz medyası anında ekonomik kurtuluş savaşını ilan etti. Türkiye’yi hedef alan dış kaynaklı ekonomik operasyonlara karşı ilk adım seçim kararıymış! 7 Haziran seçimlerinde AKP’nin yenilmesinin sebebi, başta CHP olmak üzere muhalefetin ekonomi üzerine çalışmasıydı. Asgari ücret, emekli hakları, köylünün sorunları, taşeron gibi…Akıllı bir muhalefet AKP’nin ekonomik kurtuluş savaşı söylemini bumeranga dönüştürebilir. Ekonomi daha fazla bozulmadan seçim yapalım telaşı, çöküşü hızlandırabilir. Durmuş Yılmaz ve Faik Öztrak’ın sosyal medyada yaptığını birebir iletişimle topluma yaymaktan başka çare yok. “Daha fazla zam yapmak, kuru sabitlemek, bankalardaki birikiminize el koymak için yetki istiyorlar” temalı bir seçim kampanyası AKP’nin dengesini bozar.

Nasıl bir panik havasıdır ki ülke iki gün içinde genel seçimle cumhurbaşkanlığı seçimine götürülüyor. Seçim dönemi de 60 gün sürecek. Kolay anlaşılsın diye şöyle anlatayım. Bayburt ilimizin iki vekili var. İkisini de kaybederse anayasaya göre 90 gün içinde ara seçim yapılıyor. Düşünün Bayburt’ta ara seçim doksan günde yapılıyor. Türkiye bir kaç MHP’li de seçilsin diye vekil sayısını 600’e çıkardığı parlamentoyu ve cumhurbaşkanını -her şey dahil- 67 günde seçecek. Nasıl bir panik havasıdır ki üniversite seçme sınavı ile aynı gün seçim yapmaya kalkıyorlar. Ne aceleniz var? Paniğin ve acelenin bir gerekçesi ekonomi ise diğeri de yaklaşan Meral Akşener tehlikesi. Erdoğan, ortağı Bahçeli’yi kurtarmak için vurdukça Akşener’i büyüttü. Seçime sokmamak için milimetrik hesap yapıldığı iddiaları İYİ Parti’ye yarayacak. Bu arada Akşener’in cumhurbaşkanı adayı olması için partisinin grup kurması gerekmiyor. 20 milletvekilinin imzası yeterli. Bunu Akşener’in iyiliği ya da kötülüğünü düşünmeden durum tespiti olarak söylüyorum.

Erdoğan muhalefeti bölmek için Abdullah Gül’ün adaylığını bile sağlayabilir. 7 Haziran seçimlerini sonuçsuz bırakmak için Deniz Baykal ve Bahçeli’yi nasıl kullandıysa şimdi de başka bir partiyi ve Gül’ü kullanmasına şaşırmam. Birbirlerinden hazzetmiyorlar demeyin bana, Baykal ve Bahçeli’den daha ağır hakaretleştikleri kim vardı? Şimdi en yakın müttefik haline getirdi ikisini de. Solu karıştırmak için kullanacağı isim ise Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu olur. Bu insanları nasıl uysallaştırıyor sorusu, ya bir adli soruşturmanın ya da psikiyatrik tezin konusu olabilir. Belki ikisi de…

[Bülent Korucu] 19.4.2018 [TR724]

Erken seçim kararı ne anlama geliyor? [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Bahçeli’nin Salı günkü erken seçim çıkışı, Türkiye’nin gündemine bomba gibi düştü. Her ne kadar seçimler artık Türkiye rejiminde “formaliteden öte” bir anlam taşımasa da, rejim içi dengeler bakımından Bahçeli’nin çıkışı ve buna Erdoğan’ın vereceği tepki dikkate değer verilerdir. Dahası, ana muhalefet ve İyi Parti ile HDP’nin yaklaşımları da bu bağlamda önemli olacaktır.

Diktatörlüklerde seçimler önemli olmasa da, devlet aparatı içerisindeki dalgalanmalar önemlidir. Ve erken seçim türü bir kararın alınması, rejim içi fiili koalisyon bakımından dikkate değer bir gelişmedir. Türkiye bilindiği üzere bugün anayasal bir demokrasi değil. Bilakis, anayasanın rafa kaldırıldığı, devlet gelenek ve teamüllerinin ortadan kaldırıldığı bir fiili rejimdir. Bu rejimin temel dayanak noktaları Erdoğan ve derin devlet olarak göze çarpıyor. MHP lideri Bahçeli’nin hangi kanada yakın olduğu konusu bu bağlamda üzerinde durulması gereken bir mevzu. Uzatmadan, Bahçeli’nin derin devletle bağlantılı olduğu olasılığı, diğer ihtimale göre – Erdoğan’la bağlantılı olma opsiyonu – çok daha gerçekle örtüşen görünümdedir. 15 Temmuz sonrasında Bahçeli’nin Erdoğan’a muhalefeti tümüyle bırakması, bunun emaresidir. Bunun birincil sebebi, Bahçeli’nin başta Kürt meselesi olmak üzere, ağırlık verdiği tüm meselelerde, Erdoğan’ın Bahçeli’nin pozisyonlarını benimsemiş olmasıdır. Zaten bu da derin devletle Erdoğan arası ilişkide ön plana çıkan ortak nokta değil mi? Bahçeli ile derin devletin (Avrasyacı yapı) üzerinde anlaştığı konuların başında, Türkiye’nin Kürt meselesinde 1990’ların şahin politikalarına dönüş gelmekte. 17 Aralık sonrası Erdoğan’ın daha önceki AK Parti programlarıyla taban tabana zıt milliyetçi ve devletlû pozisyonlar benimsemesi ve 15 Temmuz sonrası Cemaat’in, Kürt siyasi hareketinin ve liberal-demokratların üzerine gidilmesi, bu tezi doğrulayan veriler olarak önümüzde durmaktadır.

15 Temmuz’dan bu yana, tüm Türk tarihinin en büyük takibat politikası yaşanıyor Türkiye’de. Bu politikanın ana mihverini oluşturan koalisyonun önemli bir parçası olan Bahçeli’nin erken seçim çıkışı sonrası sorulması gereken soru, bu çıkışın Erdoğan’la mı yoksa derin yapıyla mı koordineli olarak yapıldığı sorunsalıdır. Satrançta hamle yapanın hücumda, bu hamleye karşılık verenin savunmada (edilgen) olması, oyun üstünlüğü bakımından nasıl önemliyse, bu soruya verilecek yanıt da hamleyi kimin yaptığı perspektifinden, stratejik önemdedir. Başka bir ifadeyle, eğer Erdoğan Bahçeli ile koordineli şekilde erken seçime yöneldiyse, bu derin yapının savunmada olduğu şeklinde olunur. Yok, eğer derin yapı Bahçeli ile koordineli hareket ettiyse, bu Erdoğan’ın savunmada olduğu anlamına gelir. Şu an itibarıyla tüm emareler, derin yapının düğmeye bastığı yönünde. Neden mi?

DERİN YAPI SADECE PERİNÇEK DEĞİL

Bakınız, derin yapı sadece Perinçek değil bir kere. Bu yanlış anlaşılıyor bazen. Burada açığa kavuşturayım. Derin yapının görünen sathında Perinçek de dahil bazı aktörler profil kazanmış olsa da, yapının tabiatı gereği çok daha derinlere sirayet etmiş durumda olduğuna şüphe yok. Büyük bir sistem ve ağdan bahsediyoruz. Burada kilit kurum ordudur. Türk Silahlı Kuvvetleri’nde tüm amiral-general kadro toplamının %50’sini tasfiye ederek vatan haini-darbeci ilan edip hapse atacaksınız ve bunu arkasında silahlı gücü olmayan bir İslamcı karar alıcı mekanizma ile izah edeceksiniz ha? Güldürmeyin beni! Hiçbir siyasi karar alıcı, böyle zorlayıcı bir fiili, silahlı bir güç olmadan gerçekleştiremez. O halde, ordudaki bir hizip diğer bir hizbi bertaraf etmiştir. Bu ordu içinde gerçekleşen, intern bir tasfiyedir. Erdoğan bu tasfiyenin gerçekleştiği ülkede, tasfiyenin resmi gerekçesini topluma aktaran bir vitrindir. Tasfiyenin darbe ile alakalı olması kadar keşke Türkiye’nin Batı istikametinden Rusya istikametine yönlendirilmesi (güvenlik ve dış politika yöneliminde kırılma) üzerinde de durulsaydı. Bu bağlantıyı bir tek ben görüyor olamam. Yani herkes rejimi ayrı, Rusya ortaklığını ayrı oluyor. Ama bu ikisi esasında bir bütündür. Ve seçimler bu analiz yapılmadan ve anlaşılmadan analiz edilemez.

Seçimlerin ana sorunsalı ekonomik durumdur. Ekonomik göstergeler – her ne kadar büyüme rakamları Saray güdümünde TÜİK tarafından yukarı doğru manipüle edilmiş de olsa – çok ama çok sorunlu. Türk lirasındaki devalüasyon, dolar ve Euro’nun dünya ölçeği eğiliminden çok daha hızlı yükselmesi, cari açığın korkunç seviyesi, Merkez’in elindeki rezervlerin ürkütücü seviyelere kadar erimesi, Türkiye’nin borç faizlerinin ödeme vadelerinin yaklaşması (2019’da), ağır işsizlik ve kredi derecelendirme kuruluşlarının Türkiye’yi yatırım yapılmasının çok riskli olduğu klasmana düşürmesi gibi veriler, Türkiye’de balonun patlamak üzere olduğuna işaret etmekte. Bu olmadan, rejim koalisyonu sırtını sağlama almak durumunda. Çünkü her ne kadar seçimleri her halükarda manipüle edecek enstrümana (YSK) sahip de olsalar, ekonomik kriz patladığında halkın ani bir refleksle Erdoğan’ın tüm karizmasını alaşağı etmesinden ve bunun bir Batıcı iktidarı yeniden gündeme taşımasından çekiniyorlar. Erdoğan’a ihtiyaçları var. Çünkü Erdoğan, kamuoyunu resmi söyleme (rejimin diskuruna) çok iyi ikna ediyor. Öyküyü güzel anlatıyor. Nabza iyi şerbet veriyor. Özellikle milliyetçileştirildikten sonra, az nasyonalizm bol İslam soslu Batı karşıtlığı, adeta toplumda ağrı kesici gibi, iyi satın alınıyor. Ekonomik ve sosyal sorunlarda bu ağrı kesici çok iyi sonuç veriyor. Türkiye giderek Batı sisteminden kopuyor ve Rusya’nın tekin olmayan Avrasya steplerine (Ortadoğu da artık Rusya’nın kısmi arka bahçesi) açılıyor. Nostaljik ve Osmanlı’nın büyüklüğüne öykünen Türkiye toplumu, Erdoğan’ın riyasetini seviyor. Derin yapı bu büyü bozulmadan önce ellerindeki vitrini sağlama almak istiyor. 2019 çok geç olabilir. Dedim ya, Türkiye büyük bir krize gebe. Ekonominin patlama sesi, Türkiye’deki kitle hipnozunu bozabilir. Bu derin devletin pozisyonunu zora sokar. Çünkü Batı’nın ekonomik desteği söz konusu olduğunda, Batı istediği ekibi de ön plana çıkartabilir. Bu muhtemelen Akşener olacaktır. Ama şart da değil! Biri bulunur nasıl olsa. Ama sonuç değişmez. Gelen, asgari de olsa hukuk ve demokrasiye dönmek mecburiyetinde kalacak, Rusya ile stratejik ortaklık sonlanacaktır. Neden derin yapı ve Erdoğan bunu istemez? Hukukun geri dönüşü en büyük kâbuslarıdır çünkü. Ne de olsa onlarda sağlam bir hayatta kalma güdüsü var! İşledikleri suçların adalet önünde hangi bedele mal olacağını en iyi kendileri bilmektedir.

ERKEN SEÇİM BİR MECBURİYET

İşte 2019  gelmeden, 2018’de bu iş bitmeli diye düşünmelerinin sebebi bu. Bahçeli’nin ifadesi, bu konsepti ve algıyı çok net ortaya koyuyor. Erdoğan da bunu makul buldu. Bu yazı yazılırken, erken seçim olacağı ilan edilmişti bile. İşte bu kadar! Kriz geliyorsa, gelmeden biz işimizi sağlama alalım dediler. Koalisyon bu nedenle seçimlerde de devam eder. Unutmayın, Erdoğan’ın seçilmesi, Batıcı kanadın artık tümden tasfiyesi anlamına gelecek. Ben buna CHP’nin içinde de önemli bir grubun eyvallah diyeceğini düşünenlerdenim. Ne de olsa ulusalcılar ile Avrasyacılar ideolojin olarak birbirine çok yakın – çoğu örnekte ise birbirinin aynı! MHP’nin sağ nasyonalistleri ile CHP’nin sol nasyonalistleri, mesele Kürtler oldu mu tümüyle ortak algıdalar. Mesele Cemaat veya liberaller oldu mu da aynı değil mi algıları? Her iki grup da Batı değerlerinden – liberal demokrasi ve kurumlarıyla bunları empoze eden ABD, AB gibi kurumlar – haz etmiyorlar. Erdoğan, günah keçisi olarak bu geminin kaptanı pozisyonunda, tüm kararların altında imzası olan vitrin nasıl olsa. Bu durumda, riskleri de o alıyor, politikaların mimarı o olmasa da! Yani bir yol kazasında, Erdoğan’ın arkasında olan derin yapı ve onun ortakları sol ve sağ nasyonalistler zeytinyağı gibi suyun üzerine çıkar. Hiçbir yaptırımla karşılaşmaz. Bundan daha güzel bir siyasi ortaklık var mı! Fikriniz iktidarda, istediklerinizi yaptırtıyorsunuz, ama bir risk almıyorsunuz. Örneğin ekonomik kriz patlak verdiğinde, Erdoğan’ın üzerine tüm sorumluluk yıkılabilir. Ya da Erdoğan ve ekibi kolaylıkla “FETÖ’cü” ilan edilebilir!

İşte anayasasızlık böyle bir şeydir. İşte hukuksuzluğun bedeli budur.

Seçimler formalitedir. Bu seçimler sandıkta değil, YSK masasında neticelenecek. Bundan zerre şüphesi olan varsa, hemen siyaset analizini bıraksın. Çünkü siyaset bilimi gerçeklerden hareket eder. Anayasa Mahkemesi’nin bile kararlarına uyulmayan bir memlekette adil seçim olmaz. Sadece koşulları itibarıyla değil, matematiksel oy sayımı bakımından bile adil bir seçimin asgari koşulları mevcut değil bu rejimde. Şimdi, CHP ve MHP rollerini oynamaya devam edecek. İYİ Parti ne olacak, bu konuda kamuoyu yapay tartışmalarla manipüle edilecek. Bak cambaza taktikleri işletilecek. Derin yapı ellerini ovuşturarak süreci izlemeye devam edecek. Erdoğan ise işin ucunda kendisi ve ailesi olduğu için gayet motive biçimde istenilen ve beklenilen istikamette canla başla çalışacak!

Bu politik vodvil, uzun erimlidir. Ekonomik krizin büyük patlaması toplu hipnozu bozana dek ortaklık bozulmaz. Buna gerek yok çünkü. Erdoğan rolünü oynadığı sürece, alan razı, veren razı! Ne zaman ki Erdoğan’ın toplumdaki görece popülaritesi erir, o zaman yeni bir vitrin üzerinde çalışmalar yapılır nasıl olsa.

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 19.4.2018 [TR724]

Yeni transferden sadece Galatasaray’ın yüzü güldü [Hasan Cücük]

Sezon sonu yaklaşırken takımlar bir taraftan gelecek sezonun kadrosu için kolları sıvıyor, diğer taraftan milyonlar ödeyip kadrosuna kattığı oyuncuların performanslarını değerlendiriyor. Sezon öncesi büyük umutlarla kadroya katılan isimlerden hayal kırıklığı yaşatanlarla yolları ayırmanın hesabını yapıyorlar. Ligde zirveye oynayan takımlara baktığımızda transferlerde hedefi 12’den tutturanı görmek pek mümkün olmuyor. Yeni transferlerden en fazla verimi alan takım Galatasaray olarak ön plana çıkıyor.

GALATASARAY SIFIRDAN KADRO KURDU

Galatasaray 2017-18 sezonuna adeta kadrosunu yenileyerek girmişti. Younes Belhanda, Badou Ndiaye, Maicon, Fernando, Sofiane Feghouli, Mariano, Bafétimbi Gomis, Iasmin Latovlevici, Jason Denayer, Cédric Carrasso ve ara transfer döneminde Yuto Nagatomo sarı-kırmızılı renklere bağlandı. Gerek Igor Tudor gerekse de Fatih Terim döneminde kadronun iskeletini yeni oyuncular oluştururdu. Osmanlıspor’dan 7,5 milyon Euro’ya kadroya katılan Badou Ndiaye oynadığı futbolla göz doldururken, ara transferde 16 milyon Euro’ya Premier Lig takımlarından Stoke City’ye satıldı.

Sarı-kırmızıların hayal kırıklığı yaşatan transferi Karabükspor’dan gelen sol bek Iasmin Latovlevici oldu. Tudor döneminde forma şansı bulan Iasmin Latovlevici, Terim döneminde yedek kulübesine mahkum oldu. Keza yedek kaleci Cedric Carrosso’da Muslera’dan kaleyi alacak bir performans ortaya koymadı. Sezon başında transfere 40 milyon Euro harcayan Galatasaray bunun karşılığını aldı. Özellikle Gomis, Belhanda, Fernando ve Maicon oynadığı futbolla Galatasaray’ın lider olmasında önemli katkı yaptılar. Yine ara transferde kadroya katılan Japon sol bek Nagatomo kısa sürede takıma uyum sağlayıp, kadronun değişmezlerinden oldu.

BEŞİKTAŞ, UCUZA YILDIZLAR ALDI

Son 2 sezonun şampiyonu Beşiktaş, kadrosunu Pepe, Alvaro Negredo, Gary Medel, Jeremain Lens, Caner Erkin ve Atınç Nukan gibi isimlerle güçlendirirken ara transfer döneminde Vagner Love, Domagoj Vida ve Cyle Larin kadroya dahil oldu. Pepe, Caner Erkin ve Medel kadronun değişmezleri arasına adlarını yazdırdı ancak büyük ümitlerle transfer edilen Negredo, Cenk Tosun’un ayrılmasından sonra ilk 11’de sahaya çıkma şansını buldu. Atınç Nukan sakatlığından dolayı takımını yalnız bıraktı. Lens ise Fenerbahçe dönemini aratan bir performans ortaya koyup, ilk 11’de sahaya çıkacak bir görüntü vermedi.

Beşiktaş ara transferde Cenk Tosun’un gitmesiyle doğan boşluğu geçen yılın gol kralı Vagner Love transfer ederek doldurmaya çalıştı ancak aradığını bulamadı. Keza ara transferde yine bonservissiz olarak kadroya katılan Hırvat stoper Vida da Tosic’i kesecek bir oyun ortaya koyamadı. Daha çok bonservissiz oyuncuları kadrosuna katan Beşiktaş transferde toplam 12 milyon Euro harcarken, beklentilerini kısmen karşıladı.

FENERBAHÇE, TRANSFERDEN YANA ŞANSSIZ

Aykut Kocaman’ı teknik direktörlüğe getiren Fenerbahçe 3 yıldır uzak kaldığı şampiyonluğu yakalamak için kadrosunu ciddi şekilde güçlendiren takımlardan biri oldu. Kesenin ağzını açan Fenerbahçe, Giuliano, Roberto Soldado, Nabil Dirar, Vincent Janssen, Mathieu Valbuena, Mauricio Isla, Carlos Kameni, Mehmet Ekici, Luis Neto ve Eljif Elmas’ı renklerine bağladı. Kağıt üzerinde oldukça güçlü bir kadro oluşturan Fenerbahçe sezonun start almasıyla ümitler yerini ümitsizliğe bıraktı. Giuliano, Nabil Dirar kadronun değişmezleri olurken, Soldado, Isla ilk 11’i zorlayacak bir performans ortaya koyamadı. Isla, Şener’le girdiği rekabette geride kaldı. Mehmet Ekici ve Vincent Janssen müzmin sakat olarak ön plana çıktı. Luis Neto, hayal kırıklığı yaşatan bir başka isim oldu.

Takıma gelen isimlerden yıldız statüsü verilebilecek sadece Valbuena vardı. Fransız oyuncuyu ısrarla transfer etmek isteyen Aykut Kocaman, sezonun ilk döneminde sürekli sahaya sürdü. Ancak daha sonra Fransız oyuncuyu yedek kulübesine mahkum ederek, herkesi şaşırttı. Valbuena oyuna sonradan girdiğinde skoru değiştiren bir performans ortaya koymasına karşılık, Aykut Kocaman’ın gözüne girmeyi başaramadı. Müzmin yedek listesine adını kaydeden Valbuena, sezon sonunda ayrılırsa sürpriz olmaz. Fenerbahçe şampiyonluk yarışında geri kaldıysa bunun sebebi, kadroya katılan ünlü isimlerde yaşadığı hüsrandır. Transferde harcadığı 20 milyon Euro’nun karşılığını sahada göremedi.

BAŞAKŞEHİR’DE ARDA TURAN FİYASKOSU

Son iki sezonun flaş takımı Başakşehir kadrosunu Kerim Frei, Eljero Elia, Aurélien Chedjou, Gökhan İnler, Mevlüt Erdinç, Tunay Torun, Gael Clichy ve ara transferde Arda Turan’la güçlendirdi. Ancak Başakşehir Elia ve Clichy dışında kadrosuna kattığı oyunculardan beklediği verimi alamadı. Ara transferde büyük umutlarla Barcelona’dan kiralanan Arda Turan da sıradan bir görüntü çizdi, birçok maçta yedek kaldı. Oynadığı maçlarda ise performansı vasatı geçmedi.

[Hasan Cücük] 19.4.2018 [TR724]

Zoraki örgüt, zorlama üyelik ithamı [Zaman Gazetesi davasında sona gelindi -1] [Mehmet Yıldız]

Zaman Gazetesi davasında sona gelindi. 5 Nisan’da üçüncü duruşması yapılan yargılamada savcılık mütalaasını sundu. Sanıkların bir kısmı 27-30 Nisan’da bir kısmı da 10-11 Mayıs tarihleri arasında karar duruşması için mahkeme önünde olacak. Geçen yıl 20 Nisan’da iddianameyi kabul eden İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi heyeti üç duruşmanın üçünde de farklı isimlerden teşekkül etti. Halbuki mahkeme heyetinde bir üyenin bile değişmesi durumunda yargılama baştan başlaması lazım. Ama belli ki heyetin acelesi var, 15 bin sayfaya yakın dosyayı okumak kolay değil. Bu yüzden baştan başlayıp davayı uzatmak istemiyorlar. Duruşma savcısı Cem Üstündağ’ın mahkemeye sunduğu mütalaa fazlasıyla aceleye gelmiş görünüyor. Çünkü 50 sayfalık mütalaada yüzlerce yazım yanlışının olmasının başka türlü izahı yok. Ya da savcı beyimizin Türkçe ile problemi var.

Biz savcılık mütalaasındaki imla ve yazım hatası dışındaki yanlışları ele alacağız.

Son duruşmada mahkeme sanıkları iki gruba ayırdı. Birinci grup Zaman yazarları, ikinci grup bazı Zaman yöneticileri ve çalışanlarından oluşuyor. Savcı Cem Üstündağ, Zaman yazarlarından Lale Kemal ve Nuriye Akman için ‘örgüt üyesi olmamakla beraber örgüte yardım’ yapmaktan, kalan herkes için Silahlı terör örgütü üyeliğinden (TCK 314/2) ceza istemiş. Ayrıca 9 gazeteci için Anayasayı ihlal suçundan (TCK 309) müebbet hapis cezası talep etmiş.

ŞAHİN ALPAY TALİMAT MI ALMIŞ?

Yazdığı yazılar nedeniyle 20 ay tutuklu kalan Şahin Alpay için önce Anayasa Mahkemesi, sonra da AİHM’in ifade özgürlüğünün ihlal edildiğine karar verdi. Bu durum Savcı beyi pek etkilememiş görünüyor. AYM’nin iki defa ihlal kararı vermesi, ancak ikincisinde İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi heyetinin lütfedip tahliye kararı vermesi Şahin Alpay’ı müebbet hapis isteminden kurtaramamış. Belli ki savcı AYM ve AİHM’e rağmen 74 yaşındaki Şahin Hoca’yı tekrar içeri tıkmakta kararlı.

Geçtiğimiz günlerde sonuçlanan 28 Şubat davasında, müebbet hapis cezası alan 65 yaş üstü sanıklar için yaş ve sağlık durumları gerekçe gösterilerek adli kontrol uygulanmasına karar verildi. 28 Şubat döneminin ‘mağdurları’ o gün kendilerine sahip çıkan Nazlı Ilıcak, Mehmet Altan, Şahin Alpay gibi gazetecileri yaşına başına bakmaksızın zindanda çürütürken, bugün iktidarda olan o ‘mağdurların’ gadredenlere ayrıcalıklı muamele yapıyor olması kaderin cilvesi.

Şahin Alpay için yapılan suçlamalardan biri, ‘her ne kadar tüm aşamalarda örgüt üyesi olmadığını savunmuş ise de çalıştığı uzun yıllar boyunca en küçük bir eleştiri yazısı dahi yazmamış’ olması! Yani sadece yazdığı değil yazmadığı yazıları nedeniyle de suçlanmakta Şahin Alpay. Mütalaanın sonraki sayfalarında diğer yazarlara da bu suçlama yöneltilmektedir.

Savcıya göre ‘tüm bu anlatılanlar söz konusu yazıların tek bir kaynaktan yani örgüt elebaşının emir ve talimatı doğrultusunda yazıldığını hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak şekilde ortaya koymakta’ imiş. Peki savcının bu iddiasının kuşkuya yer bırakmayacak bir delili var mı? Yok. Gülen, Alpay’a hangi tarihte ne talimat vermiş, talimatı alan Alpay ne yazmış. Bunların cevabı yok.

Bu talimat takıntısı ya bütün savcılarda var ya da bütün iddianame ve mütalaalar aynı kaynaktan çıkıyor. Gülen cemaatinin medya kurumlarına ilk saldırı, 14 Aralık 2014’te Ekrem Dumanlı ve Hidayet Karaca’nın gözaltına alınmasıydı. O gün de savcının ısrarla sorduğu sorulardan biri yazarların yazılarını kaleme alırken Fethullah Gülen’den talimat alıp almadıklarıydı. O gün ve sonraki dönemde savcıların en ‘muteber’ kaynağı Hüseyin Gülerce’nin, kameralar önünde yemin ederek hiçbir zaman talimat almadığını söylemesine rağmen davanın/davaları her aşamasında böyle bir talimat varmış gibi hareket etmeye devam ettiler. Geçmişte her fırsatta Gülen Hareketi’nin sözcüsü gibi davranmaktan çekinmeyen Hüseyin Gülerce’nin bile yazılarında talimat almadığını söylemesi yetmez mi? Talimatla soruşturma açan, talimatla iddianame yazan, talimatla mütalaa veren, talimatla karar verenlerin aksini düşünmesi de zor tabii.

Bırakın son ana kadar Zaman’da yazanları, geçmişte Zaman’da yazıp da bugün iktidar medyasında havuzun tadını çıkaranlardan bir tanesi bile ‘Gülen bana şu konuda talimat verdi’ diyebildi mi? Hayır. Neymiş efendim, ‘sanık tüm yorumlarını Fetullahçı perspektif üzerinden yapmış’mış, ‘örgütsel tavrından bir an için bile vazgeçmemiş’miş.

KESİNLEŞMİŞ YARGI KARARI NEREDE?

Yine Savcı Cem Üstündağ’a göre, ‘Fetullahçı terör örgütünün amacının Türkiye Cumhuriyeti Devletinin anayasal sistemini cebir ve şiddet kullanmak suretiyle değiştirmek olduğu bugün pek çok kesinleşmiş yargı kararıyla da ifadesini bulan tartışmasız bir gerçek’ miş. Bu kesinleşmiş yargı kararları hangileridir, hangi tarihlerde verilmiştir? Bahsettiği kararlar 4000’e yakın hâkim ve savcıyı meslekten ihraç ederek, yargıyı hizaya getirdikten sonra çıkartılan kararlarsa, o kararlar çıktığı zaman yazarların hepsi de hapisteydi zaten.

Bir diğer suçlama da 14 Aralık 2014’te Zaman’a baskın yaparak Genel Müdür Ekrem Dumanlı’nın gözaltına alınmasını eleştiren yazılar yazmış olmaları. Ekrem Dumanlı hakkında terör örgütü soruşturması başlatıldıktan sonra da Zaman’da yazmaya devam etmeleri.

En taze örnek, Cumhuriyet ve Sözcü gazeteleri. Cumhuriyet Gazetesi’nin yayın yönetmeninin de içinde olduğu 8 kişi terör örgütü üyeliği suçlamasıyla 500 güne yakın  tutuklu kaldı. Sözcü’nün patronu ve üç çalışan aynı şekilde suçlanıyor. Şu güne kadar ‘neden hala orada çalışıyorsunuz’ diyerek hiçbir Cumhuriyet ve Sözcü çalışanı bundan dolayı soruşturma geçirdiğini duymadık. Bırakın onu, savcıların örgüt üyeliği için ileri sürdüğü kriterlere göre bütün Zaman çalışanı ve yazarları suçlanabilecekken binlerce kişi içinden sadece 30-40 kişinin suçlanması da ortada objektif bir kriter olmadığını gösteriyor.

Aslında karar çoktan yazılmış da mahkemeye gerekçe uydurmak görevi verilmiş sadece. Zavallı hakimler… farkında değiller ki devran döndüğünde, bugün kendilerine talimat verenler kenara çekilip ‘biz vermedik işte bu hakimler karar verdi’ diyerek buruşturup önümüze atıverecekler hepsini birden.

(Devam edecek…)

[Mehmet Yıldız] 19.4.2018 [TR724]

Gözünüz seğiriyorsa çayı kahveyi fazla kaçırmayın!

Göz seğirmesi toplumda yaygın olarak bilinenin aksine manevi olaylara işaret edecek bir durum değil, önemli sağlık problemlerinin habercisi olabilir. Göz Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Barış Sönmez, “Sağ gözüm sağlığa, sol gözüm varlığa” şeklinde yorumlanan ve önemsenmeyen bazı göz seğirmesi vakalarının, görmeyi engelleme noktasına kadar gelebileceği konusunda uyarıyor.

Seğirmenin göz kapaklarında ortaya çıkan spazm olduğunu belirten Sönmez, kısa süreli spazmlardan hızlı bir şekilde kurtulmak için yapılacakları şöyle sıralıyor:

  1. Yeterli sürede ve kaliteli uykuya önem verin.
  2. Kardiyo yapın.
  3. Gevşeme ve germe egzersizlerini ihmal etmeyin.
  4. Kahve ve çay tüketimini azaltın.
Kafein süreyi uzatıyor

Sönmez, yoğun çay ve kahve tüketiminin göz seğirmelerini tetiklediğine dikkat çekiyor ve ekliyor: Keyif için içilen kahvenin dozu günde 3-4 fincanı geçmemelidir. Yorgun ve stresli zamanlarda ister istemez daha sık ve yoğun miktarda çay kahve içilmektedir. Bu da göz seğirmelerinin sıklığını ve süresini artırabilir.

Hırslı ve stresli kişilerde daha çok görülüyor

Göz seğirmesini sıklıkla aktif hayatın içerisinde, hırslı – mücadeleci ve stresli genç erişkinlerde görülmektedir. Ruhsal ve bedensel aşırı yorgunluk en önemli göz seğirmesi nedenleri arasında yer alır. Son birkaç hafta içerisinde yaşadığınız üzüntüler, kafanızı taktığınız ve uykunuzu kaçıran duygusal sıkıntılar da gözlerde seğirmeye neden olabilir.

“Dışarıdan görünüyor mu?” endişesi de atakları tetikliyor

Bazen göz seğirmesi günler hatta haftalarca sürebilir. Bu durum gerçekten can sıkıcıdır. Sosyal hayatınızı etkilemeye başlar ve bulunduğunuz ortamda “Acaba dışarıdan görünüyor mu?” endişesi yaşanır. İşte bu endişede de strese katkıda bulunur. Seğirme birkaç haftadan uzun sürüyor ve alınan basit önlemlere rağmen rahatlamıyorsa bir göz doktoruna muayene olmanızda fayda vardır.

Uzun süren göz seğirmesi can sıkıcı olabilir ve uzun dönemde yüzdeki diğer kasların da birlikte kasılmasıyla seyredebilir. Blefarospazm adı verilen bu hastalıkta seğirmeler, bir veya iki gözü birden kapatacak ve görmeyi azaltacak seviyeye kadar ulaşabilir. Daha çok 40 yaş üzerindeki kadınlarda ortaya çıkan bu durum ilerleyici olabilir ve tedavi gerektirir. Göz kapaklarındaki bu kas spazmı bazı nörolojik hastalıkların belirtisi olabilir.

[TR724] 19.4.2018

Bir insan neden işkence eder? [Kemal Ay]

“Gözaltılar halen devam ediyor, bunun sebebi de sürekli gerginliği ayakta tutmak, okula girip çıkarken gözaltına alınabilirsiniz korkusunu yaymak. Kuzey Kampüs’ün karşısındaki otopark işkencehaneye döndü, gözaltına alınmadan önce oraya götürülüyorsunuz, orada dayak yiyorsunuz…”

“Bir arkadaşın gözlüğü kırıldı. Aracı otoparka götürüp ters kelepçe yaptılar. Sevgilisiyle konuşan bir polis telefonda, ‘Çok iyi oldu, iki gündür bunları dövüyoruz, stres attık’ dedi. Sürekli gözaltında kaybetme tehdidinde bulundular.”

“Dayak atarken sürekli ense köküne vuruyorlar. Benim bir hafta kafamın arkası uyuşuktu, kulak zarım delindi. Hastaneye götürdüler saat 3 gibi, bizi hastaneye sokarken, ‘Darp raporu almak isterseniz çıkışı var bunun, görüşürüz tekrar’ dediler. Hastaneden çıkarken işitme raporu, tomografi ve röntgen çektirmek için diretince beni ayırdılar diğer arkadaşlardan.”

Bu cümleler, Boğaziçi Üniversitesi öğrencilerine ait. Afrin operasyonunu ‘işgal’ olarak niteleyen bir grup öğrenci, Erdoğan’ın öfkeli miting konuşmasının ardından gözaltına alınmıştı hatırlarsanız. BBC Türkçe’nin öğrencilerle konuşarak yaptığı haber, gözaltıların polis şiddetiyle birlikte infaz edildiğini gösteriyor.

Türkiye’de polisin şiddet kullanması, gözaltına aldığı vatandaşlara ‘böcek’ gibi bakması yeni değil. Hatta birçok polis için bu bir ‘görev’. Maalesef Türkiye’de en az karşılık gören suçlardan biri ‘işkence’. Evet, zaman aşımı yok. Elinizde delil varsa, hayatınızın herhangi bir aşamasında işkenceyi mahkemeye taşıyabilirsiniz. Ama Türkiye’deki yargı erki, bunun önüne geçmek için elinden gelen hemen her şeyi yapıyor.

12 Eylül darbesinden sonra kurulan işkencehânelerde görevli polisler, askerler hayatlarına o şekilde devam ettiler. Şu an saçma sapan delillerle hapiste tutulan emekli polis Tuğrul Özşengül, mahkemede şöyle bir anekdot aktarmıştı hatırlarsanız:

“12 Eylül darbesini yaşadım. İşkenceleri görmüştüm. Benim babam işkenceci bir polisti maalesef. Ama normalde şeker gibi bir insandı, çok severdim. Ama o sorgu odasına girdiği zaman bambaşka bir insan oluyordu, bir canavar oluyordu. Ben insanlara elektrik verildiğini, Filistin askısı yapıldığını gördüm. Elektrik verilen insanın çıkardığı sesi size tarif edemem. Onlara nasıl sopa atıldığını biliyordum. Babamla bir kaç kez tartıştım, ‘niye yapıyorsun’ dedim. Bana, ‘oğlum görevim’ diyordu.”

2015’te Yargıtay, üç polisle ilgili işkence ve kötü muameleden yargılanmaları gerektiği kararı verdiğinde, medyada bu konu ‘nihayet’ kelimesiyle başlığa taşınmıştı. Çünkü yerel mahkeme, vatandaşı önce sokakta coplarla, ardından bindirildiği araçta kelepçeli hâldeyken yumruklarla döven polisler için ‘hürriyeti tahdit ve yaralama’ suçundan ceza vermiş, Yargıtay ilk kez işkence meselesini gündeme getirerek davayı bozmuştu.

Önceki hafta Konya’da olanlar sosyal medyaya yansıdı. Zaten 15 Temmuz’dan bu yana uluslararası raporlara da konu olan çok sayıda işkence vakası ortaya çıktı. Askerlere yapılan işkence bizzat Anadolu Ajansı tarafından dünyaya servis edildi. Polis, işkenceden ötürü ceza almayacağını bildiği için bu kadar rahat. Dahası, yukarıdaki Boğaziçili öğrencilerin söylediklerine bakarsanız, bu durum günlük hayatın da bir parçasına dönüşmüş durumda.

Başta Cumhurbaşkanı Erdoğan, toplumun geniş kesimleri şiddete ve sindirmeye onay veriyor. Zamanla bu yetersiz hâle gelecek. Şiddet, daha çok şiddete yol açacak. Bir süre sonra ‘insan gibi muamele’ nadir görülen bir ‘devlet pratiği’ hâlini alacak. Devletle ilgili bu kadar kutsamanın sonunda, insanlar kendilerine olan saygılarını tamamen yitirip, devletin her şeyi yapmaya hakkı olduğunu düşünmeye başlayacaklar.

Bu, yalnızca bireyin sınırlarının aşılması değil. Çok daha beteri: Bireyin kendi sınırlarını hatırlatan herkese karşı hasmane duygular beslemesi, devletle kendini ayıran düşünceye kulağını tamamen tıkaması anlamına geliyor. İnsanın kendi değersizliğiyle başa çıkmasının tek yolu da, başkalarının değersizliğini sürekli tekrarlamak oluyor. Erdoğan’ın sık sık, ‘Bunlar…’ diyerek muhayyel bir kitleye yönelik aşağılamaya girişmesinin en büyük sebebi de bu.

İşkenceden önce çözülmesi gereken problemlerden biri, karşı kamplara yönelen ‘insan yerine koymama’ tavrı. Bürokrasideki her memur, kendisini devletin temsilcisi, devleti de kendinden çok daha önemli ve öncelikli bir entite olarak gördüğü sürece, devlet-vatandaş ilişkisini rayına koyamayacağız ve vatandaşlar ‘kendi değersizliği’ ile karşı karşıya kaldıkça ötekine şiddetle yaklaşmaya devam edecek.

Evet, belki iktidardaki politik kültürü değiştirme ya da dönüştürme şansımız yok ancak hem bundan sonraki süreçte, hem de genel politik konuşmalarımızda kamplaşmayı aynı zamanda ‘karşı kamptakini yok etme’ biçiminde algılamamak en önemli meselelerden birisi. İşkencenin ne kadar büyük bir mesele olduğunu anlamak için de insana verilmesi gereken değerin yeniden tesis edilmesi gerektiği açık.

[Kemal Ay] 19.4.2018 [TR724]