Gazeteci-Yazar Ahmet Nesin, 15 Temmuz darbe girişimi ile ilgili sorgulamalarına devam ediyor. Artı Gerçek haber sitesinde köşesinde ‘Genel Kurmay Başkanı Hulusi Akar’ın darbe gecesine ilişkin “Hulusi Akar darbeden yargılanmalı mı?’ başlıklı bir yazı kaleme alan Nesin, “Akar hava kuvvetleri uçuşlarının yasaklanma emrini neden yazılı vermedi? Daha kimin ya da kimlerin darbe içinde olduğunu bilmiyorken emri ağızdan vermenin mantığı sizce ne olabilir!” diye sordu.
12 Eylül döneminde yaşanan bir hatırayı kalema alarak konuyu ela alan Nesin, 15 Temmuz günü Akar ve etrafındaki tuhaflıkları ve bunun Erdoğan ile ilişkisini yazdı. Ahmet Nesin, yazıda darbe gecesi yaşanan tuhaflıklara dikkat çekti: “Silahlı Kuvvetlerin tüm sorumluğunu omuzlarında taşıyan Akar’ın o akşamki tutumunda çok gariplikler var. Akıncı iddianamesinde, Akar’ın uçuş yasağı ile ilgili ‘sözlü’ emrinin, Akar’ın bulunduğu binadaki Silahlı Kuvvetler Harekât Merkezinden caddenin karşısında bulunan Hava Kuvvetleri binasındaki Hava Kuvvetleri Harekât Merkezine 19.05’te ‘telefonla’ iletiliyor. Telefon görüşmesi bir Albay ile bir Yarbay arasında gerçekleşiyor. Şüphelenilen bir ‘Darbeyi önlemek için’ tüm uçuşlar yasaklanıyor.”
Nesin’in Artı Gerçek’teki yazısının tamamı şöyle:
Yaşamımda gazeteci İlhami Soysal kadar güzel ve devamlı gülümseyen birisini daha tanımadım. İlhami abi ilk öldürülmeye çalışılan gazetecilerden birisiydi. O güleç yüz o kadar yapışmıştı ki ona, kızdığını ancak ses tonundan anlardık.
Derken 12 Eylül darbesi oldu, kızı Alev’le karşılaştım. Alev de benim çocukluk arkadaşım, biz böyle oldukça kalabalığız esasında, bir araya gelsek devrim yapabilecek sayımız var ama bir araya gelemiyoruz.
Neyse, Alev’in kocasını (Aklımda Ahmet diye kalmış) gözaltına almışlar ve onlar da 15-20 gün izini bulamamışlar. O dönemde çok yaşanan bir olay ve sonuçta bir kısmının ailesine ceset veriliyor. Ben bir yoldaşımın öldürüldükten sonra başucuna silah konduğunu ve bize gazeteci olarak ondan sonra fotoğraf çekmek için ancak izin verildiğine tanık olmuş bir gazeteciyim.
Alev de sonunda kocasını bulmuş ve tel örgüler arkasından ziyarete gitmiş. Alev’in yanında oğlunu ziyarete gelen bir Kürt anne, Ahmet’in yanında da Kürt delikanlı. Alev tam kocasının hatırını soracak, anne başlamış:
– Oglim, oglim, seni neye getrdiler ki, sen Apocu değilsen.
– Aneyyy…
– Oglim, yalan mı söglim, emmin Apocu ama sen degilsen…
– Aneyyy susss…
– Niye susim ki oglim, abenler Apocu ama sen degilsen…
Oğlunu kurtarmak isteyen annenin feryadı bütün görüşme devam etmiş ve Alev görüşmeyi hiç konuşamadan, kocasıyla gülerek bitirmiş…
SEN DARBECİSEN AMA BEN DEĞELEM KOMUTANIM
Ben de bu darbe yazılarını yazmaya başladığımdan beri aynı şeyi söyler konuma geldim esasında. Okuduklarımdan sonra hep şunları söylemek istiyorum:
– Ya, Hulusi Akar komutanım, sen darbecisen ama ben değelem,
– Ya, Erdogan başkanım, valla da billa da tilla da sen daha çok darbecisen ama ben değelem,,,
Bunu daha çok devam ettirebilirim. Ben, eğer 1 günlük genel yayın müdürlüğü yaptım diye Özgür Politika’daki 4 haberden dolayı “Terörist”sem, bunlar darbecinin kralı…
Gelelim yine 15 Temmuz 2016 gnüne. Kafamdaki en önemli sorulardan birisi, Hulusi Akar hava kuvvetleri uçuşlarının yasaklanma emrini neden yazılı olarak vermedi? Öğle bir saatte ve daha tam olarak kimin ya da kimlerin darbe içinde olduğunu bilmiyorken emri ağızdan vermenin mantığı sizce ne olabilir!.. Silahlı Kuvvetlerin tüm sorumluğunu omuzlarında taşıyan Akar’ın o akşamki tutumunda çok gariplikler var. Akıncı iddianamesinde, Akar’ın uçuş yasağı ile ilgili ‘sözlü’ emrinin, Akar’ın bulunduğu binadaki Silahlı Kuvvetler Harekât Merkezinden caddenin karşısında bulunan Hava Kuvvetleri binasındaki Hava Kuvvetleri Harekât Merkezine 19.05’te ‘telefonla’ iletiliyor. Telefon görüşmesi bir Albay ile bir Yarbay arasında gerçekleşiyor. Şüphelenilen bir ‘Darbeyi önlemek için’ tüm uçuşlar yasaklanıyor.
KARŞI BİNADAKİ GENERALE EMİR YÜZLERİNE SÖZLÜ VERİLMİYOR
Ancak bu son derece kritik karar iletilirken Genelkurmaydaki ve Hava Kuvvetlerindeki generaller ilk anda doğrudan bir iletişime geçerek bir araya gelmiyor. Piramit gibi dikine yükselen hiyerarşiye sahip Silahlı Kuvvetlerde iletişim kazalarının bedelinin ağır olduğu hatta sürpriz emeklilikle sonuçlanabildiği biliniyor. Ancak her nedense Genelkurmaydaki ve Hava Kuvvetlerindeki böylesine kritik bir anda generaller arasında yüz yüze iletişim yaşanmıyor. Akar caddenin karşındaki havacı generalleri çağırıp emrini yüzlerine vermiyor.
Bu bölümün üstünde durmamım bir nedeni var, çünkü Akar darbeyi haber aldığı 16.20’den rehin alındığı (????) 21.00’e kadar hava kuvvetleri komutanı Abidin Ünal ile hiç irtibata geçmiyor ve konuşmuyor. Deniz kuvvetleri komutanıyla da irtibata geçmeyen Akar, bir anlamda kuvvet komutanlarını komuta çevriminin dışında tutuyor. Bu tutum esasında askeri iç hizmetler yasasına da aykırı ve Akar’ın askeri mahkemede yargılanması gerekiyor.
3451 sayılı İç Hizmet Kanununun 21. Maddesine göre ‘Emirler, kaideten birbirine bağlı makamlar ve kumandanlar tarafından bir silsile takip edilerek verilir’. Kanun, zaruri hallerde sıraya riayet edilmeyebileceğini söylüyor ancak ‘bu takdirde amir tarafından atlanmış olan kademelere en kısa zamanda bilgi verilmesini’ şart koşuyor.
EMİRLER KULAKTAN KULAĞA, AMA MÜSTEŞARI İLE 2 SAAT 15 DAKİKA GÖRÜŞME
Oysa Akar bunları yapmak yerine MİT müsteşarı Hakan Fidan’la 2 saat 15 dakika görüşüyor. Anlayacağınız 15 Temmuz 2016 günü darbe asker tarafından kulaktan kulağa verilen emirlerle durduruldu. Peki o gece Türkiye’yi dışarıya ya da düşmanlara karşı savunmasız bırakma kararı alırken Akar bu konuyu bağlı olduğu başbakan Binali Yıldırım’a soruyor mu, hayır sormadığı gibi aramıyor da!.. Oysa bu durumdan birilerinin hem başbakanı hem de cumhurbaşkanını haberdar etmiş olması gerekiyor, çünkü alınan karar ancak bakanlar kurulunun alabileceği bir karar.
Ufak bir konu daha var, Akar Türkiye’nin taraf olduğu NATO Hava ve Füze Savunması Planı gereği, NATO tarafından Türk hava sahasında yürütülen hava savunma faaliyetlerinin NATO’ya haber vermeden durduruyor. Sanırım ileride askeri yada sivil hakim ve savcılar bu eksikliklere bir göz atar.
Peki, bütün bunlardan sonra Akar darbenin neresinde, şimdiye kadar anladığım tek şey, kimse kimsenin yanında değil ve herkes birbirinden şüpheleniyor ve korkuyor. O yüzden sonraki yazıda da Abidin Ünal’ın darbe bağlantılarını yazacağım.
[TR724] 23.12.2017
Ne inovasyonu kardeşim! [Semih Ardıç]
Türkiye’de erbab-ı ticaretin ne kadar müşkül vaziyette olduğu anlaşılmasın diye resmî istatistikler çarpıtılıyor. İktisadî faaliyeti yüzde 11,1 artmış gibi gösterme gayretkeşliğinin yegâne sebebi gayet berrak: ‘Halkın desteği azalmasın da gerisi teferruat’ idare-i maslahatçılığı…
Bir başka ifadeyle iktidar, lehine devşirebileceği rakamları olabildiğince yüksek göstermekten imtina etmiyor. Bilakis bu tarz-ı siyaset teamüle dönüştü. Hormon verildikçe uzayan mızrak artık çuvala sığmaz oldu.
HORMONLU EKONOMİ MODELİ
Bir evvelki büyük yalanı daha büyük yalanlarla geçme yarışının ne vakit biteceğini kimse bilmese de hakikatin yüzü her nevi hokkabazlığa mukabil hiç esnemeyecek kadar soğuktur.
İş âlemi, hakikatten masallar diyarına savrulan iktidarı makul bir çizgiye davet etmekte mütereddit kalınca haliyle ‘hormonlu ekonomi’ tellallarının sesi hiç olmadığı kadar gür çıkıyordu ki bu hafta şayan-ı dikkat şekilde birkaç işadamı ‘kral çıplak’ deme cesaretini gösterdi. Geldiğimiz noktaya bakın ki işadamlarının ‘işlerimiz kesat’ demesi bile şayan-ı dikkat bir hadise sayılıyor.
OHAL’deki Türkiye’nin en acayip hali! Sadece gazeteci, yazar ve sanatçılar değil hormonlu ekonomi modeline itiraz eden sanayici bile tehlikede…
ABDULLAH KİĞILI AZ VE ÖZ KONUŞUR
OHAL’deki Türkiye’de konuşmaya cesaret edebilen birkaç işadamından biri olan Kiğılı Giyim’in Yönetim Kurulu Başkanı Abdullah Kiğılı az ve öz konuşması ile meşhurdur. Bıçak kemiğe dayanmış ki Kiğılı, ‘Perakendede İnovasyon Forumu’nda kitabın ortasından cümleler kurdu.
İsminden de anlaşılacağı üzere inovasyonun (yenilikçiliğin) müzakere edildiği ve farklı sektörlerdeki perakendecilerin pür dikkat takip ettiği zirvede Kiğılı ezber bozdu. Ömrünü tekstil sanayiine adamış biri olarak Kiğılı’nın şirketlerin acil çare bekleyen başlıklarının tehir edilmesine itirazı var.
DENİZ BİTTİ, SİSTEM ÇÖKMEK ÜZERE
Kiğılı, duvarda devasa puntolarla yazılan ‘inovasyon’ kelimesinin karın doyurmadığını şu sözlerle anlattı: “Ne inovasyonu kardeşim, biz altı ay sonrasını göremiyoruz. Yabancı alışveriş merkezlerinin hepsiyle sıkıntı var. Çare bulamıyoruz. Türkiye’de AVM denizi bitti. Sistem çökmek üzere. Bizim gibi markaların tek çıkış yolu yurtdışına açılmak.”
Açacak fabrika bulamayınca AVM önlerinde kurdele kesmekle iftihar eden bakanlar acaba Kiğılı’nın şu sözlerine ne diyecek: “Adam gitmiş Konya’da dördüncüyü, Gaziantep’te beşinciyi açıyor. Memleketin parasına yazık. Yazık günah… Hangi inovasyondan bahsediyoruz. Önce kendimizi terbiye etmemiz lazım.”
SANAYİCİ İŞİN İÇİNDEN NASIL ÇIKACAK?
Tek sermayesi imalat ve ticaret olan Abdullah Kiğılı, fasıl açılınca ‘yerli ve millî’ olmakla iftihar eden iktidarın kendi sanayicisini teşvik etmekten aciz olduğunu ne de güzel ifade etti. Abdullah beyin, “Amazon ve Ali Baba, Türkiye’de 2,5 milyar TL ciro elde ediyor. Ben bunların aldığı yerden malı getirmeye kalksam yüzde 50’nin üzerinde vergi var. Nasıl yapacağız bunu?” suâline ikna edici cevap geleceğini zannetmiyorum.
Abdullah Bey’in şu hususiyeti de vardır: Tecrübesi ve yaşına hürmeten sektörün hissiyatına tercüman olmasını rica eden meslektaşlarının hatırının kırmaz, çıkar konuşur. Zaman zaman Timur’un huzuruna çıkan Nasreddin Hoca vaziyetine düşse de bildiği doğruları izhar etmekten geri durmaz.
Velhasıl Kiğılı’nın samimi ikazları bakanların, hassaten ekonomiden mesul isimlerin sağ kulağından girip sol kulağından çıkmamalı.
MUDO’NUN PATRONU: BUNLARI HAK ETMİYORUZ
Mudo Giyim’in patronu Mustafa Taviloğlu da Kiğılı ile aynı forumda konuşmacıydı. İstanbul Beyoğlu’nda çocuk yaşta atıldığı ticaretin iniş ve çıkışlarını fark edebilecek kadar tecrübeli bir isim Taviloğlu. O da Kiğılı gibi ekonomiye dair ciddi endişeler taşıyor: “Eskiden bana ‘İşler nasıl?’ diye sorarlardı. Şimdi ise ‘Ne olacak?’ diye soruyorlar. Biz bunları hak etmiyoruz.”
Taviloğlu, Gümrük Bakanı Bülent Tüfenkçi’ye hitaben, “Bakanım geç kaldınız” sözleriyle bakanın sadece bahse konu foruma geç gelmesini ima etmiş olamaz. Muhtemelen Taviloğlu, erbab-ı ticaretin dertlerini anlamakta geç kaldıklarını da kastetti.
Mamafih esnaf ve işadamı dolar ve Euro ile beraber yükselen AVM kiralarından dert yanarken, Bakan Tüfenkçi hiç oralı olmadı ve kürsüdün ‘şu kadar milyon metrekare AVM’miz oldu’ minvalinde beyanat verdi. Bakan bey, ‘fabrikaları yıkıp yerlerine o kadar AVM’yi beyhude yapmadık’ demek istedi herhalde…
BU ŞARTLARDA SANAYİ 4.0 MI?
İmalatın hali ortada. Bizzat oradan gelen iki isim ‘deniz bitti’ diye haykırıyor. Türk Sanayicileri ve İşadamları Derneği (TÜSİAD) Yönetim Kurulu Başkanı Erol Bilecik de iki gün evvel, “4. Sanayi Devrimi gümbür gümbür gelen bir devrimdir. Doların 4.0 olduğu günleri geride bırakmanın bir tane yolu var; sanayi 4.0’ı yakalamak.” tespitinde bulunmuştu.
İsteyince gayet güzel de konuşulabiliyormuş demek ki! TÜSİAD Başkanı’nın ‘Sanayi 4.0’ı yakala, doların 4.0 olduğu günler geride kalsın’ diye kısaltabilecek sözlerine ‘vecize namzeti’ demek mübalağa sayılmaz.
BETON MİKSERİNDEN İYİDİR
Tekstilcinin altı ay sonrasını göremediği ve ‘sistem çöktü çökecek’ feryatlarının arşa yükseldiği bir piyasada ‘sanayi 4.0’ ifadesi sadece kulağa hoş gelse de zararı yok. Beton mikseri sesinden iyidir… Böylesi müzakerelerin herkese katkı sağlayacağı hatırdan çıkarılmamalı.
Hükûmet bu şekilde içi dolu ve yol gösteren tenkitlerden rahatsız olmak yerine önüne tutulan ışıktan istifade etmeli.
Sayıları iki elin parmakları kadar azalmış işadamlarına veya dernek temsilcisine, “Ne biçim konuşuyorsunuz kardeşim! Anlaşıldı. Sizin şirketlere de kayyım tayin etmemiz lazım!” tehditleriyle ayar vermeye çalışan kraldan çok kralcılara hadleri bildirilirse ekonominin toparlanması yolunda ilk adım atılmış olur.
O ilk adım atılmadan iktisadî bünyeyi içten içe kemiren sari hastalığın tedavi edilme ihtimali yok denecek kadar az.
[Semih Ardıç] 23.12.2017 [TR724]
Bir başka ifadeyle iktidar, lehine devşirebileceği rakamları olabildiğince yüksek göstermekten imtina etmiyor. Bilakis bu tarz-ı siyaset teamüle dönüştü. Hormon verildikçe uzayan mızrak artık çuvala sığmaz oldu.
HORMONLU EKONOMİ MODELİ
Bir evvelki büyük yalanı daha büyük yalanlarla geçme yarışının ne vakit biteceğini kimse bilmese de hakikatin yüzü her nevi hokkabazlığa mukabil hiç esnemeyecek kadar soğuktur.
İş âlemi, hakikatten masallar diyarına savrulan iktidarı makul bir çizgiye davet etmekte mütereddit kalınca haliyle ‘hormonlu ekonomi’ tellallarının sesi hiç olmadığı kadar gür çıkıyordu ki bu hafta şayan-ı dikkat şekilde birkaç işadamı ‘kral çıplak’ deme cesaretini gösterdi. Geldiğimiz noktaya bakın ki işadamlarının ‘işlerimiz kesat’ demesi bile şayan-ı dikkat bir hadise sayılıyor.
OHAL’deki Türkiye’nin en acayip hali! Sadece gazeteci, yazar ve sanatçılar değil hormonlu ekonomi modeline itiraz eden sanayici bile tehlikede…
ABDULLAH KİĞILI AZ VE ÖZ KONUŞUR
OHAL’deki Türkiye’de konuşmaya cesaret edebilen birkaç işadamından biri olan Kiğılı Giyim’in Yönetim Kurulu Başkanı Abdullah Kiğılı az ve öz konuşması ile meşhurdur. Bıçak kemiğe dayanmış ki Kiğılı, ‘Perakendede İnovasyon Forumu’nda kitabın ortasından cümleler kurdu.
İsminden de anlaşılacağı üzere inovasyonun (yenilikçiliğin) müzakere edildiği ve farklı sektörlerdeki perakendecilerin pür dikkat takip ettiği zirvede Kiğılı ezber bozdu. Ömrünü tekstil sanayiine adamış biri olarak Kiğılı’nın şirketlerin acil çare bekleyen başlıklarının tehir edilmesine itirazı var.
DENİZ BİTTİ, SİSTEM ÇÖKMEK ÜZERE
Kiğılı, duvarda devasa puntolarla yazılan ‘inovasyon’ kelimesinin karın doyurmadığını şu sözlerle anlattı: “Ne inovasyonu kardeşim, biz altı ay sonrasını göremiyoruz. Yabancı alışveriş merkezlerinin hepsiyle sıkıntı var. Çare bulamıyoruz. Türkiye’de AVM denizi bitti. Sistem çökmek üzere. Bizim gibi markaların tek çıkış yolu yurtdışına açılmak.”
Açacak fabrika bulamayınca AVM önlerinde kurdele kesmekle iftihar eden bakanlar acaba Kiğılı’nın şu sözlerine ne diyecek: “Adam gitmiş Konya’da dördüncüyü, Gaziantep’te beşinciyi açıyor. Memleketin parasına yazık. Yazık günah… Hangi inovasyondan bahsediyoruz. Önce kendimizi terbiye etmemiz lazım.”
SANAYİCİ İŞİN İÇİNDEN NASIL ÇIKACAK?
Tek sermayesi imalat ve ticaret olan Abdullah Kiğılı, fasıl açılınca ‘yerli ve millî’ olmakla iftihar eden iktidarın kendi sanayicisini teşvik etmekten aciz olduğunu ne de güzel ifade etti. Abdullah beyin, “Amazon ve Ali Baba, Türkiye’de 2,5 milyar TL ciro elde ediyor. Ben bunların aldığı yerden malı getirmeye kalksam yüzde 50’nin üzerinde vergi var. Nasıl yapacağız bunu?” suâline ikna edici cevap geleceğini zannetmiyorum.
Abdullah Bey’in şu hususiyeti de vardır: Tecrübesi ve yaşına hürmeten sektörün hissiyatına tercüman olmasını rica eden meslektaşlarının hatırının kırmaz, çıkar konuşur. Zaman zaman Timur’un huzuruna çıkan Nasreddin Hoca vaziyetine düşse de bildiği doğruları izhar etmekten geri durmaz.
Velhasıl Kiğılı’nın samimi ikazları bakanların, hassaten ekonomiden mesul isimlerin sağ kulağından girip sol kulağından çıkmamalı.
MUDO’NUN PATRONU: BUNLARI HAK ETMİYORUZ
Mudo Giyim’in patronu Mustafa Taviloğlu da Kiğılı ile aynı forumda konuşmacıydı. İstanbul Beyoğlu’nda çocuk yaşta atıldığı ticaretin iniş ve çıkışlarını fark edebilecek kadar tecrübeli bir isim Taviloğlu. O da Kiğılı gibi ekonomiye dair ciddi endişeler taşıyor: “Eskiden bana ‘İşler nasıl?’ diye sorarlardı. Şimdi ise ‘Ne olacak?’ diye soruyorlar. Biz bunları hak etmiyoruz.”
Taviloğlu, Gümrük Bakanı Bülent Tüfenkçi’ye hitaben, “Bakanım geç kaldınız” sözleriyle bakanın sadece bahse konu foruma geç gelmesini ima etmiş olamaz. Muhtemelen Taviloğlu, erbab-ı ticaretin dertlerini anlamakta geç kaldıklarını da kastetti.
Mamafih esnaf ve işadamı dolar ve Euro ile beraber yükselen AVM kiralarından dert yanarken, Bakan Tüfenkçi hiç oralı olmadı ve kürsüdün ‘şu kadar milyon metrekare AVM’miz oldu’ minvalinde beyanat verdi. Bakan bey, ‘fabrikaları yıkıp yerlerine o kadar AVM’yi beyhude yapmadık’ demek istedi herhalde…
BU ŞARTLARDA SANAYİ 4.0 MI?
İmalatın hali ortada. Bizzat oradan gelen iki isim ‘deniz bitti’ diye haykırıyor. Türk Sanayicileri ve İşadamları Derneği (TÜSİAD) Yönetim Kurulu Başkanı Erol Bilecik de iki gün evvel, “4. Sanayi Devrimi gümbür gümbür gelen bir devrimdir. Doların 4.0 olduğu günleri geride bırakmanın bir tane yolu var; sanayi 4.0’ı yakalamak.” tespitinde bulunmuştu.
İsteyince gayet güzel de konuşulabiliyormuş demek ki! TÜSİAD Başkanı’nın ‘Sanayi 4.0’ı yakala, doların 4.0 olduğu günler geride kalsın’ diye kısaltabilecek sözlerine ‘vecize namzeti’ demek mübalağa sayılmaz.
BETON MİKSERİNDEN İYİDİR
Tekstilcinin altı ay sonrasını göremediği ve ‘sistem çöktü çökecek’ feryatlarının arşa yükseldiği bir piyasada ‘sanayi 4.0’ ifadesi sadece kulağa hoş gelse de zararı yok. Beton mikseri sesinden iyidir… Böylesi müzakerelerin herkese katkı sağlayacağı hatırdan çıkarılmamalı.
Hükûmet bu şekilde içi dolu ve yol gösteren tenkitlerden rahatsız olmak yerine önüne tutulan ışıktan istifade etmeli.
Sayıları iki elin parmakları kadar azalmış işadamlarına veya dernek temsilcisine, “Ne biçim konuşuyorsunuz kardeşim! Anlaşıldı. Sizin şirketlere de kayyım tayin etmemiz lazım!” tehditleriyle ayar vermeye çalışan kraldan çok kralcılara hadleri bildirilirse ekonominin toparlanması yolunda ilk adım atılmış olur.
O ilk adım atılmadan iktisadî bünyeyi içten içe kemiren sari hastalığın tedavi edilme ihtimali yok denecek kadar az.
[Semih Ardıç] 23.12.2017 [TR724]
Türk-Rus ilişkileri tarihinin bugünlere fısıldadığı gerçekler [Mehmet Efe Çaman]
Türkiye – Rusya ilişkileri, bugünün rejimden bile daha önemli konusudur. Biliyorum, çok iddialı bir cümle bu. Fakat gerçek böyle. Ülkelerin iç meseleleri, genellikle insan hakları ve ekonomi alanları ile alakalı olur. Elbette insanlarımızın yaşam kaliteleri bakımından gerek ekonomik durum, gerekse de hak ve özgürlükler boyutunun en önemli göstergesi olan insan hakları standartları çok önemlidir. Fakat dış meseleler, ülkelerin güvenlikleriyle, toprak bütünlükleriyle ve hatta bağımsızlıklarıyla ilgilidir. Ve daha “teknik” bir alandır.
Bugün Türk dış politikasındaki Batı ittifakından Rusya (Avrasya) eksenine doğru bariz bir kayma var. Bu yazıda, Türkiye – Rusya ilişkilerinin bu gidişatının neden tehlikeli olduğunu ortaya koymak istiyorum.
ESKİ DÜŞMAN
Osmanlı Devleti’nin duraklama döneminden başlayarak Rusya daima Devlet-i Aliye’nin en ciddi düşmanı olmuştur. Uluslararası ilişkilerde devletlerin insanlar gibi duygusal anlamda dostluk ve düşmanlıkları yoktur. Dostluklar gibi düşmanlıklar da devletlerin çıkarları ile ilgilidir. Devletlerarası ilişkilerde anarşik bir rekabet ortamı vardır. Yani devletlerin üzerinde, onlar üzerinde bağlayıcı yaptırımlara sahip bir üst otorite yoktur. Devletlerarası ilişkilerde normlar ve uluslararası hukuk olsa da, güç ilişkileri daha belirleyicidir.
Bu bağlamda değerlendirdiğimizde, Osmanlı Devleti ile Rus Çarlığı arasındaki ilişkiler, her iki devletin de birbirine taban tabana zıt çıkarlara sahip olmasından kaynaklanmıştır. Rusya için Karadeniz üzerinde hâkimiyet kurmuş ve bu denizi bir Türk gölüne çevirmiş Osmanlı hâkimiyetini zayıflatmak hayati önemdeydi. Bugünkü Ukrayna ve kısmen Rusya topraklarının güney kanadı üzerinde denetime sahip Osmanlı İmparatorluğu, giderek bu Slav bölgeleri üzerindeki denetimini yitirdi. Böylece Karadeniz üzerinde Osmanlı mutlak denetimi son buldu. Bu bölgeye Rusya sirayet etti ve giderek yerleşerek kalıcılaştı.
RUSYA’NIN ÜSTÜN KONUMA GEÇİŞİ
1700’lerin başında Rusya, Osmanlı’ya karşı açıkça üstün konuma yükseldi. 18. yüzyılda Osmanlı Devleti, Rusya ile birkaç defa savaşmak zorunda kaldı. Rusya 1880’lerin sonunda dünyanın sayılı güçlerinden biri haline gelmekteydi. Aynı dönemde Osmanlı Devleti ise ölmek üzere olan bir hastayı andırıyordu ve kaçınılmaz sona doğru seri adımlarla yaklaşmaktaydı. 1791-1878 yılları arasında Osmanlı, Rus tehlikesine karşı tek başına karşı koyamayacağını anlamış ve İngiltere ile ittifak politikası sayesinde, Rusya’ya karşı denge stratejisi benimsemişti. 1888-1918 yılları arasında ise, bu denge politikası bu kez Almanya ile ittifak stratejisi sayesinde, Rusya ve İngiltere’ye karşı takip edildi.
Osmanlı’nın yıkılışına dek Rusya, İmparatorluğun en birincil rakibi oldu. Ruslar daima Türklerin aleyhine toprak genişletirken, Osmanlı yöneticileri Rusya’yı hep başka güçlü devletlerin desteği ile engellemeye çabaladılar.
EKİM DEVRİMİ İLE KONJONKTÜR DEĞİŞTİ
1917 Ekim Devrimi ile birlikte – yani Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı’ya karşı amansız bir mücadele içindeyken – Rusya iç sorunları (iç savaş ve akabinde rejim değişikliği) nedeniyle, Osmanlı ile rekabetten aniden çekiliverdi. Bu, İstiklal Savaşı yürüten Türkiye için hayati bir avantaj sağlayacaktı. 1920’lerde kendi rejimini konsolide etmeye gayret eden Ruslar, Türkiye ile uğraşmadılar. Buna enerjileri yoktu zaten. Bunun yerine, ideolojik nedenlerle ve jeopolitik bir realizmle, TBMM hükümetini desteklediler.
Gümrü ve Moskova antlaşmaları ile beraber, yeni Türkiye devleti, daha adı bile konmamışken doğu sınırlarını güvenceye aldı. Çünkü yeni Rus devleti (Sovyetler Birliği – SSBB) Türkiye rejimi ile anlaşmış, kuzeydoğu sınırlarımızı garanti altına almayı kabul etmişti. Böylelikle doğudaki askerler Batı cephesine kaydırıldı. Bu sayede Yunan ordusuna karşı üstünlük kurulabildi. Hatta Ruslar, bu dönemde Türkiye’nin en önemli silah ve mühimmat tedarikçisi oldu. Dolayısıyla 1920-1936 yılları arasında TBMM hükümeti – Mustafa Kemal Paşa – sırtını Rusya’ya yaslayarak İngiltere ve diğer emperyalistlere karşı bir denge kurdu.
ALMANLAR DEVREYE GİRDİ
1791’den itibaren İngiltere’nin Rusya’ya karşı Osmanlı’yı koruma siyaseti izlemesinin nedeni, Rusların Akdeniz’e inmesine engel olmaktı. İngiltere bu siyaseti 1878’de terk etti çünkü Osmanlı Devleti’nin yıkılacağını öngördü. Yani İngilizler, artık Osmanlı’ya yatırım yapmanın ve onu korumaya çalın rasyonel bir strateji olmadığı değerlendirmesini yaptı.
Burada ana mesele şudur: Osmanlı Devleti kendi olanakları ile Rusya’ya karşı direnememektedir. Osmanlı’yı Ruslar yıkarsa, Akdeniz’e kalıcı şekilde yerleşirler. Bu nedenle Ruslardan önce İngilizler Osmanlı’yı yıkmalı ve topraklarını kendi çıkarlarına göre kontrol etmelidir. Şimdi Osmanlı için hem Rusya hem İngiltere yaşamsal tehlike olmuşlardı. Başka bir çözüm lazımdı. Devreye Almanya girecekti.
Küresel güç haline gelen 2. Wilhelm yönetimindeki Almanya’nın birincil rakibi İngiltere’ydi. Almanya, İngilterenin Osmanlı’yı parçalaması halinde İngiliz sömürgelerine giden yolda büyük bir stratejik avantaj elde edecekti. Almanya bu nedenle Osmanlı’ya destek olma politikası takip etti. Amacı, Osmanlı’nın İngiliz İmparatorluğu’nun Asya topraklarına giden yolun bir bölümünü denetimine almaktı. Bu siyaset 1. Dünya Savaşı’nın doğu cephesinin belirleyicisi oldu. Ama Almanya ve Osmanlı Devleti bu savaşı kaybettiler. Osmanlı Devleti yıkıldı.
2.DÜNYA SAVAŞI SONRASI
Milli Mücadele döneminde Rusya ile zoraki bir ittifak sağlandı. Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan kısa süre sonra, Türkiye kendisini 2. Dünya Savaşı öncesi güç politikaları arasında buldu. Bu dönem, yükselen Alman ve İtalyan yayılmacılığına ve faşizmine karşı İngiltere ile işbirliği politikasını benimseyen Türkiye, giderek 1920-1936 dönemindeki Rusya ile ittifak atmosferinden uzaklaştı. Çünkü SSBB bundan hoşlanmamıştı. 2. Dünya Savaşı, iki süper güç çıkardı ve Avrupa güçlerini büyük oranda oyun dışı bıraktı. Avrupa, Doğu ve Batı Avrupa olarak ikiye bölündü.
İşte bu dönemde Ruslar, küresel güç olmanın verdiği özgüvenle, Türkiye’den İstanbul ve Çanakkale Boğazları ile Marmara denizi çevresine yerleşmek, dahası Ankara’nın Kars, Ardahan, Trabzon ve Gümüşhane gibi illeri SSCB’ye terk etmesini istedi. Türkiye’nin – tıpkı son 250 yıldır olduğu üzere – kendisini savunacak kapasitesi yoktu. Bir Rus işgali an meselesiydi. Uluslararası konjonktür de buna çok müsaitti.
ABD İLE İTTİFAK DÖNEMİ
Bu durumda, Türkiye kendisine yeni bir müttefik aradı ve onu kolaylıkla buldu. Bu müttefik artık ne İngiltere, ne de Almanya’ydı. Almanya zaten tümüyle birmiş, ordusu bile olmayan, ortadan ikiye bölünmüş bir işgal bölgesiydi artık. İngiltere ise savaşta tüm gücünü yitirmiş, ekonomisi ve askeri gücü bakımından neredeyse tüm gücünü kaybetmişti. ABD ise (Ruslarla birlikte) küresel güç konumuna erişmişti.
Böylece ABD – tıpkı Batı Avrupa devletleri için olduğu gibi – Türkiye ve Yunanistan için de toprak bütünlüklerini Rus tehdidine karşı garanti eden güç oldu. Türkiye Truman Doktrini ve Marshall Olanı çerçevesinde büyük ekonomik ve askeri yardımlar aldı. Kore Savaşı’na katıldıktan sonra ise NATO’ya üye olarak, güvenliğini sağladı.
TÜRKLERİN GÜVENLİĞİ
1700’lerin başından bu yana Türkler güvenliklerini başka devletlerle işbirliği sayesinde sağladılar. Toprak bütünlüklerini tek başlarına koruyamayacak duruma düştüler. Bunun çeşitli nedenleri var. Ama en başta kendi silahlarını üretemeyecek bir bilimsel-teknolojik seviyeye gerilemiş olmak geliyor. Dahası, bugün devletler ileri teknoloji üretebilse dahi, yine de kendilerini koruma ve güvenliklerini ve toprak bütünlüklerini korumada diğer devletlerle işbirliğine gereksinim duyuyor. Bunun çok az istisnası var – ABD ve Rusya gibi.
Peki, Rusya’nın stratejisinde ne değişti? Hiçbir şey! Avrasyacılık konusunu defalarca yazdım. Özeti şu: Ruslar 1991’de Soğuk Savaş’ın sadece ideolojik mücadelesinin bittiğine, ama esas jeopolitik mücadelenin aynı şiddetiyle devam ede gelmekte olduğuna inanıyor. Buna göre Kara gücü olan Rusya’ya (Avrasyacılar) karşı deniz gücü olan ABD (Atlantikçiler) çevreleme harekatı yapıyor. Türkiye de Atlantikçi kanada dâhil. En azından öyleydi. Ancak bugün Ruslar Türkiye’nin Atlantik çizgisinden koptuğunu büyük bir memnuniyetle görüyor. Türkiye’yi kendi taraflarına eklemleyerek yutmak niyetindeler.
NATO OLMADAN SAVUNMA İMKÂNSIZ
Türkiye’nin ABD ve NATO güvencesi olmadan kendisini savunması mümkün değil. Üzgünüm, gerçekler bu kadar acı! Kendi silahını üretemeyen, iki-üç küçük savaş gemisi, motoru olmayan tank, iki yüz km. menzilli roket, 1960’ların teknolojisinde piyade tüfeği ve uzaktan kumandalı model uçak (İHA) yaparak, karşınızda taktik balistik nükleer kitle imha silahlarına sahip, envanteriyle dünyayı üç kez tümüyle toptan yok etme gücünü haiz, konvansiyonel askeri imkânları Türkiye’nin dört katı gücünde, kendi silahını yapan, petrol ve doğalgaz denizi üzerinde yüzen ağır sanayi ülkesi Rusya karşısında, 1950’lerden beri tüm savunma stratejisini NATO’ya dayandıran, teknoloji ve bilim üretemeyen, askeri sanayisi emekleme döneminde bir Türkiye’yi mukayese etmek bile imkânsız.
Vatan-millet-Sakarya diye esip gürleyenler, Osmanlı dönemini idealize eden dizi izlerken evinde döner bıçağı sallayarak gaza gelenler, Kurtlar Vadisi’nde dünya hâkimiyeti rüyasına dalanlarla bu işler olmaz!
BOŞ HAYALLER
Tarih bize şunu göstermekte: 1700’lerden beri başkalarının desteğine muhtacız. Büyük güç değil, orta gücüz. Ekonomimiz hızla büyüse de aradaki fark o denli büyük ki, bu farkın yüzde 6-7 oranlarında istikrarla büyüyen bir ekonomi ile bile ancak yüz yılda kapanma şansı var. Fakat yolsuzluklar ve iç çalkantılarla, bu istikrarlı büyüme hedefini de tutturamıyoruz. Uluslararası siyasette kaza golüyle maç kazanılmaz. Askeri yürütecek mazot, ordunun kullanacağı silah ve yakılacak cephane dışarıdan gelirken ona-buna kafa tutan, Ortadoğu’da Osmanlı hayallerine kapılanlar!
Hangi Osmanlı arkadaşım! 1700’lerden beri kendi ayakları üzerinde duramayan, bilimsiz-teknolojisiz, büyük güçlerin insafına kalmış Osmanlı’yı anlatan dizi çeksenize. Çekin ki, bu milletin biraz olsun ayakları yere bassın. Gerçek zaferin eğitimle, okullaşmayla, hayat standartlarıyla, yaşam kalitesiyle, eşitlik ve özgürlükle, teknoloji ve bilimle sağlanıldığını kavrasın.
TOPRAK BÜTÜNLÜĞÜ TEHLİKEDE!
Bugün Rusya güdümüne doğru kayan Türkiye’nin toprak bütünlüğü tehlikededir. NATO bir işgal gücü ya da Gladio değildir. Hala işlevi olan, tüm Avrupa’nın – ve hala Türkiye’nin de – toprak bütünlüğünü garanti eden bir ittifaktır. ABD bu ittifakın temel taşıdır. Türkiye büyük devlettir ucuz belagati ile bu gerçekleri değiştiremezsiniz. Ama Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olursunuz. Dünya siyaseti ve uluslararası ilişkiler bilmeden, Türk dış politikası çalışmadan, tarihte olan geçekleri es geçerek bu memleketi götüreceğiniz yer, çöküştür.
İttihatçıların yaptığı hatanın tekrarlanmaması için bu aymaz rejime bir an önce itiraz ederek, atalarınızdan devraldığınız toprakları korumaya ve çocuklarınıza, almış olduğunuz emaneti devretmeye çalışın. Tekrar ediyorum ve tarihe not düşüyorum: Uyanın!
[Mehmet Efe Çaman] 23.12.2017 [TR724]
Bugün Türk dış politikasındaki Batı ittifakından Rusya (Avrasya) eksenine doğru bariz bir kayma var. Bu yazıda, Türkiye – Rusya ilişkilerinin bu gidişatının neden tehlikeli olduğunu ortaya koymak istiyorum.
ESKİ DÜŞMAN
Osmanlı Devleti’nin duraklama döneminden başlayarak Rusya daima Devlet-i Aliye’nin en ciddi düşmanı olmuştur. Uluslararası ilişkilerde devletlerin insanlar gibi duygusal anlamda dostluk ve düşmanlıkları yoktur. Dostluklar gibi düşmanlıklar da devletlerin çıkarları ile ilgilidir. Devletlerarası ilişkilerde anarşik bir rekabet ortamı vardır. Yani devletlerin üzerinde, onlar üzerinde bağlayıcı yaptırımlara sahip bir üst otorite yoktur. Devletlerarası ilişkilerde normlar ve uluslararası hukuk olsa da, güç ilişkileri daha belirleyicidir.
Bu bağlamda değerlendirdiğimizde, Osmanlı Devleti ile Rus Çarlığı arasındaki ilişkiler, her iki devletin de birbirine taban tabana zıt çıkarlara sahip olmasından kaynaklanmıştır. Rusya için Karadeniz üzerinde hâkimiyet kurmuş ve bu denizi bir Türk gölüne çevirmiş Osmanlı hâkimiyetini zayıflatmak hayati önemdeydi. Bugünkü Ukrayna ve kısmen Rusya topraklarının güney kanadı üzerinde denetime sahip Osmanlı İmparatorluğu, giderek bu Slav bölgeleri üzerindeki denetimini yitirdi. Böylece Karadeniz üzerinde Osmanlı mutlak denetimi son buldu. Bu bölgeye Rusya sirayet etti ve giderek yerleşerek kalıcılaştı.
RUSYA’NIN ÜSTÜN KONUMA GEÇİŞİ
1700’lerin başında Rusya, Osmanlı’ya karşı açıkça üstün konuma yükseldi. 18. yüzyılda Osmanlı Devleti, Rusya ile birkaç defa savaşmak zorunda kaldı. Rusya 1880’lerin sonunda dünyanın sayılı güçlerinden biri haline gelmekteydi. Aynı dönemde Osmanlı Devleti ise ölmek üzere olan bir hastayı andırıyordu ve kaçınılmaz sona doğru seri adımlarla yaklaşmaktaydı. 1791-1878 yılları arasında Osmanlı, Rus tehlikesine karşı tek başına karşı koyamayacağını anlamış ve İngiltere ile ittifak politikası sayesinde, Rusya’ya karşı denge stratejisi benimsemişti. 1888-1918 yılları arasında ise, bu denge politikası bu kez Almanya ile ittifak stratejisi sayesinde, Rusya ve İngiltere’ye karşı takip edildi.
Osmanlı’nın yıkılışına dek Rusya, İmparatorluğun en birincil rakibi oldu. Ruslar daima Türklerin aleyhine toprak genişletirken, Osmanlı yöneticileri Rusya’yı hep başka güçlü devletlerin desteği ile engellemeye çabaladılar.
EKİM DEVRİMİ İLE KONJONKTÜR DEĞİŞTİ
1917 Ekim Devrimi ile birlikte – yani Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı’ya karşı amansız bir mücadele içindeyken – Rusya iç sorunları (iç savaş ve akabinde rejim değişikliği) nedeniyle, Osmanlı ile rekabetten aniden çekiliverdi. Bu, İstiklal Savaşı yürüten Türkiye için hayati bir avantaj sağlayacaktı. 1920’lerde kendi rejimini konsolide etmeye gayret eden Ruslar, Türkiye ile uğraşmadılar. Buna enerjileri yoktu zaten. Bunun yerine, ideolojik nedenlerle ve jeopolitik bir realizmle, TBMM hükümetini desteklediler.
Gümrü ve Moskova antlaşmaları ile beraber, yeni Türkiye devleti, daha adı bile konmamışken doğu sınırlarını güvenceye aldı. Çünkü yeni Rus devleti (Sovyetler Birliği – SSBB) Türkiye rejimi ile anlaşmış, kuzeydoğu sınırlarımızı garanti altına almayı kabul etmişti. Böylelikle doğudaki askerler Batı cephesine kaydırıldı. Bu sayede Yunan ordusuna karşı üstünlük kurulabildi. Hatta Ruslar, bu dönemde Türkiye’nin en önemli silah ve mühimmat tedarikçisi oldu. Dolayısıyla 1920-1936 yılları arasında TBMM hükümeti – Mustafa Kemal Paşa – sırtını Rusya’ya yaslayarak İngiltere ve diğer emperyalistlere karşı bir denge kurdu.
ALMANLAR DEVREYE GİRDİ
1791’den itibaren İngiltere’nin Rusya’ya karşı Osmanlı’yı koruma siyaseti izlemesinin nedeni, Rusların Akdeniz’e inmesine engel olmaktı. İngiltere bu siyaseti 1878’de terk etti çünkü Osmanlı Devleti’nin yıkılacağını öngördü. Yani İngilizler, artık Osmanlı’ya yatırım yapmanın ve onu korumaya çalın rasyonel bir strateji olmadığı değerlendirmesini yaptı.
Burada ana mesele şudur: Osmanlı Devleti kendi olanakları ile Rusya’ya karşı direnememektedir. Osmanlı’yı Ruslar yıkarsa, Akdeniz’e kalıcı şekilde yerleşirler. Bu nedenle Ruslardan önce İngilizler Osmanlı’yı yıkmalı ve topraklarını kendi çıkarlarına göre kontrol etmelidir. Şimdi Osmanlı için hem Rusya hem İngiltere yaşamsal tehlike olmuşlardı. Başka bir çözüm lazımdı. Devreye Almanya girecekti.
Küresel güç haline gelen 2. Wilhelm yönetimindeki Almanya’nın birincil rakibi İngiltere’ydi. Almanya, İngilterenin Osmanlı’yı parçalaması halinde İngiliz sömürgelerine giden yolda büyük bir stratejik avantaj elde edecekti. Almanya bu nedenle Osmanlı’ya destek olma politikası takip etti. Amacı, Osmanlı’nın İngiliz İmparatorluğu’nun Asya topraklarına giden yolun bir bölümünü denetimine almaktı. Bu siyaset 1. Dünya Savaşı’nın doğu cephesinin belirleyicisi oldu. Ama Almanya ve Osmanlı Devleti bu savaşı kaybettiler. Osmanlı Devleti yıkıldı.
2.DÜNYA SAVAŞI SONRASI
Milli Mücadele döneminde Rusya ile zoraki bir ittifak sağlandı. Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan kısa süre sonra, Türkiye kendisini 2. Dünya Savaşı öncesi güç politikaları arasında buldu. Bu dönem, yükselen Alman ve İtalyan yayılmacılığına ve faşizmine karşı İngiltere ile işbirliği politikasını benimseyen Türkiye, giderek 1920-1936 dönemindeki Rusya ile ittifak atmosferinden uzaklaştı. Çünkü SSBB bundan hoşlanmamıştı. 2. Dünya Savaşı, iki süper güç çıkardı ve Avrupa güçlerini büyük oranda oyun dışı bıraktı. Avrupa, Doğu ve Batı Avrupa olarak ikiye bölündü.
İşte bu dönemde Ruslar, küresel güç olmanın verdiği özgüvenle, Türkiye’den İstanbul ve Çanakkale Boğazları ile Marmara denizi çevresine yerleşmek, dahası Ankara’nın Kars, Ardahan, Trabzon ve Gümüşhane gibi illeri SSCB’ye terk etmesini istedi. Türkiye’nin – tıpkı son 250 yıldır olduğu üzere – kendisini savunacak kapasitesi yoktu. Bir Rus işgali an meselesiydi. Uluslararası konjonktür de buna çok müsaitti.
ABD İLE İTTİFAK DÖNEMİ
Bu durumda, Türkiye kendisine yeni bir müttefik aradı ve onu kolaylıkla buldu. Bu müttefik artık ne İngiltere, ne de Almanya’ydı. Almanya zaten tümüyle birmiş, ordusu bile olmayan, ortadan ikiye bölünmüş bir işgal bölgesiydi artık. İngiltere ise savaşta tüm gücünü yitirmiş, ekonomisi ve askeri gücü bakımından neredeyse tüm gücünü kaybetmişti. ABD ise (Ruslarla birlikte) küresel güç konumuna erişmişti.
Böylece ABD – tıpkı Batı Avrupa devletleri için olduğu gibi – Türkiye ve Yunanistan için de toprak bütünlüklerini Rus tehdidine karşı garanti eden güç oldu. Türkiye Truman Doktrini ve Marshall Olanı çerçevesinde büyük ekonomik ve askeri yardımlar aldı. Kore Savaşı’na katıldıktan sonra ise NATO’ya üye olarak, güvenliğini sağladı.
TÜRKLERİN GÜVENLİĞİ
1700’lerin başından bu yana Türkler güvenliklerini başka devletlerle işbirliği sayesinde sağladılar. Toprak bütünlüklerini tek başlarına koruyamayacak duruma düştüler. Bunun çeşitli nedenleri var. Ama en başta kendi silahlarını üretemeyecek bir bilimsel-teknolojik seviyeye gerilemiş olmak geliyor. Dahası, bugün devletler ileri teknoloji üretebilse dahi, yine de kendilerini koruma ve güvenliklerini ve toprak bütünlüklerini korumada diğer devletlerle işbirliğine gereksinim duyuyor. Bunun çok az istisnası var – ABD ve Rusya gibi.
Peki, Rusya’nın stratejisinde ne değişti? Hiçbir şey! Avrasyacılık konusunu defalarca yazdım. Özeti şu: Ruslar 1991’de Soğuk Savaş’ın sadece ideolojik mücadelesinin bittiğine, ama esas jeopolitik mücadelenin aynı şiddetiyle devam ede gelmekte olduğuna inanıyor. Buna göre Kara gücü olan Rusya’ya (Avrasyacılar) karşı deniz gücü olan ABD (Atlantikçiler) çevreleme harekatı yapıyor. Türkiye de Atlantikçi kanada dâhil. En azından öyleydi. Ancak bugün Ruslar Türkiye’nin Atlantik çizgisinden koptuğunu büyük bir memnuniyetle görüyor. Türkiye’yi kendi taraflarına eklemleyerek yutmak niyetindeler.
NATO OLMADAN SAVUNMA İMKÂNSIZ
Türkiye’nin ABD ve NATO güvencesi olmadan kendisini savunması mümkün değil. Üzgünüm, gerçekler bu kadar acı! Kendi silahını üretemeyen, iki-üç küçük savaş gemisi, motoru olmayan tank, iki yüz km. menzilli roket, 1960’ların teknolojisinde piyade tüfeği ve uzaktan kumandalı model uçak (İHA) yaparak, karşınızda taktik balistik nükleer kitle imha silahlarına sahip, envanteriyle dünyayı üç kez tümüyle toptan yok etme gücünü haiz, konvansiyonel askeri imkânları Türkiye’nin dört katı gücünde, kendi silahını yapan, petrol ve doğalgaz denizi üzerinde yüzen ağır sanayi ülkesi Rusya karşısında, 1950’lerden beri tüm savunma stratejisini NATO’ya dayandıran, teknoloji ve bilim üretemeyen, askeri sanayisi emekleme döneminde bir Türkiye’yi mukayese etmek bile imkânsız.
Vatan-millet-Sakarya diye esip gürleyenler, Osmanlı dönemini idealize eden dizi izlerken evinde döner bıçağı sallayarak gaza gelenler, Kurtlar Vadisi’nde dünya hâkimiyeti rüyasına dalanlarla bu işler olmaz!
BOŞ HAYALLER
Tarih bize şunu göstermekte: 1700’lerden beri başkalarının desteğine muhtacız. Büyük güç değil, orta gücüz. Ekonomimiz hızla büyüse de aradaki fark o denli büyük ki, bu farkın yüzde 6-7 oranlarında istikrarla büyüyen bir ekonomi ile bile ancak yüz yılda kapanma şansı var. Fakat yolsuzluklar ve iç çalkantılarla, bu istikrarlı büyüme hedefini de tutturamıyoruz. Uluslararası siyasette kaza golüyle maç kazanılmaz. Askeri yürütecek mazot, ordunun kullanacağı silah ve yakılacak cephane dışarıdan gelirken ona-buna kafa tutan, Ortadoğu’da Osmanlı hayallerine kapılanlar!
Hangi Osmanlı arkadaşım! 1700’lerden beri kendi ayakları üzerinde duramayan, bilimsiz-teknolojisiz, büyük güçlerin insafına kalmış Osmanlı’yı anlatan dizi çeksenize. Çekin ki, bu milletin biraz olsun ayakları yere bassın. Gerçek zaferin eğitimle, okullaşmayla, hayat standartlarıyla, yaşam kalitesiyle, eşitlik ve özgürlükle, teknoloji ve bilimle sağlanıldığını kavrasın.
TOPRAK BÜTÜNLÜĞÜ TEHLİKEDE!
Bugün Rusya güdümüne doğru kayan Türkiye’nin toprak bütünlüğü tehlikededir. NATO bir işgal gücü ya da Gladio değildir. Hala işlevi olan, tüm Avrupa’nın – ve hala Türkiye’nin de – toprak bütünlüğünü garanti eden bir ittifaktır. ABD bu ittifakın temel taşıdır. Türkiye büyük devlettir ucuz belagati ile bu gerçekleri değiştiremezsiniz. Ama Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olursunuz. Dünya siyaseti ve uluslararası ilişkiler bilmeden, Türk dış politikası çalışmadan, tarihte olan geçekleri es geçerek bu memleketi götüreceğiniz yer, çöküştür.
İttihatçıların yaptığı hatanın tekrarlanmaması için bu aymaz rejime bir an önce itiraz ederek, atalarınızdan devraldığınız toprakları korumaya ve çocuklarınıza, almış olduğunuz emaneti devretmeye çalışın. Tekrar ediyorum ve tarihe not düşüyorum: Uyanın!
[Mehmet Efe Çaman] 23.12.2017 [TR724]
Saray hayatına dair ipuçları [Barbaros J. Kartal]
“Öyle ise küvetteki o sabunlu suyu, köpükleri sakın ha sakinleştirmeyin! Aynı şekilde yola devam edin”
Bir şey anlayan var mı? Acaba bir şaka mı bu, Zaytung olabilir mi diyerek birkaç kez dinledim. Tamam ülkeden biraz uzak kaldık da o kadar da kopmadık yani, bizim kaçırdığımız bir şey mi var, bilmediğimiz diye araştırdım. Yoksa Türkçe’de böyle ifadeler vardı da biz mi şimdiye kadar duymadık!
Aynen bu kelimelerle konuşmasını bitirdi. İl başkanlarına yaptığı konuşmanın son kısmında seçim heyecanının kaybolmamasını bu sözlerle tarif etti. Ve tabii ki tahmin edeceğiniz üzerine alkış kıyamet. Yahu neyi alkışlıyorsunuz? Şimdi illerinize döndüğünüz zaman böyle mi diyeceksiniz: “Arkadaşlar seçim stratejimizi söylüyorum; malı Arap Faik’ten alıyoruz, Karabük’te ikinci yüklemeyi yapıyoruz, küvetteki köpükleri sakinleştirmiyoruz”.
Bu subliminal mesaj nedir, hangi bilinç altının ürünüdür? Yahu nasıl bir dünyanız var, siz neler yaşıyorsunuz, ne içiyorsunuz da böyle laflar ediyorsunuz? Belli ki ileride anlaşılacak. Saray hayatına bizim aklımızın ermesi mümkün değil.
Konuşmanın sonu değil sadece neredeyse tamamı abuk sabuk ifadelerle dolu. Yine kahvehane ağzı hakaretler, had bildirmeler.
Gerçeklikten kopuk, bir hayal aleminde yaşayan, kendi içinde çelişkili kah dünyaya saçma argümanlarla meydan okuyan, kah seçimlere yönelik iç kamuoyuna mesaj vermeye çalışan bir ruh hali.
Bu rejimden kurtulmak için hangi sebeplerin zuhur edeceği yönünde projeksiyonlar yaparken atladığımız bir şey olduğunu fark ettim; psikolojisi bozuk, narsist, öfke nöbetlerine girip çıktığı belli ve dünyada yolun sonuna geldiğini gören bir liderin kavga ede ede kendi kendini imha edeceğini izleyeceğiz bundan sonra belki de.
BM Genel Kurulu’nda önceki gün kabul edilen ve ezici bir çoğunlukla Filistin’e sembolik destek veren tasarıyı Kudüs’ün fethi zannediyor, kendisini de Selahattin Eyyubi.
BM’de daha önce de bir çok kere benzeri yaşanan ama hiç bir bağlayıcılığı olmayan bir tasarı bu. ABD’ye karşı 128 ülkenin ortak bir zaferi olarak sunuyor ve ABD’ye karşı söyle diyor: “128 ülkeyi ayakta dimdik olduğunu görürsünüz”.
Ardından sonra tekrar iç kamuoyuna döndüğünde biraz önce methiye düzdüğü Avrupa ülkelerinin haçlı bozuntuları olduğunu hatırlayıp daha önce meydanlarda defalarca söylediği sözleri tekrar ediyor: “…bunlar nokta nokta tek millettir”. Küfür tek millettir sözüne gönderme yapıyor ama daha önce yaptığı gibi açık açık demiyor. Bu sefer ki şifre nokta nokta.
Dedik ya gerçeklerden kopuk. 15 yıllık devlet tecrübesi sonrası geldiğimiz noktada karşımızda Refah Partisi Beyoğlu ilçe başkanı var.
Filistin Lideri Mahmud Abbas’ın çok daha sakin, akıllı ve stratejik duruşunu bile göremiyorlar. Kraldan çok kralcı olmanın zamanı çünkü. İsrail’e, Amerika’ya çaktıkça sokaktan alkış alacağını çok iyi biliyor çünkü. Filistinliler ne olmuş pek umurlarında değil aslında. Önümüzdeki ay Gazze’ye gidiyorum demesinin üzerinden yıllar geçti. Her ay Gazze’ye bir organize sanayi bölgesi kuruyoruz ama şimdiye kadar gören yok. Mavi Marmara’yı 50 milyona satalı çok da olmadı. İsrail’e aile şirketleri ile petrol sattığı hatta bunun jet yakıtı olduğu defalarca ispatlandı. İsrail’in uluslararası bir çok örgüte geri dönmesini de bu İslamcı hükümet sağladı. ABD’ye her gittiğinde Yahudi lobisi ile masaya oturması da bir sorun değil.
Aslında İsrail de Erdoğan’dan hiç rahatsız değil. Böyle liderler ve tehditler olduğu sürece İsrail her zaman dünya devletlerini teyakkuzda tutuyor. Erdoğan seçimi kaybedecek olsun Gazze’yi açıp gelip şov yapmasına bile müsaade eder, o derece. Türkiye’ye bu kadar zarar veren bir lidere ajandakilerindeki işler bitene kadar koltuk çıkacaklar.
BM’deki oylamanın ne anlama geldiğini, Avrupalı devletlerin hiç bir bağlayıcılığı olmadığı zaman nasıl davrandığını ama iş pratiğe geldiğinde neler yaptığını bilmeyecek kadar diplomatik gelenekten yoksun değiliz ama İslamcı hükümet devlet adına ortada bir şey bırakmadı.
Elbette birisi çıkıp İsrail’in yaptıklarını eleştirecek. Bunu bir liderin yapması çok anlamlı. Ancak bunu yapacak lider kendi ülkesinde 60 bin tane masumu hapse atmış, yüzbinlerce insanı işinden ekmeğinden etmiş, kendi ordusuna darbe yapmış, İran’a ülkeyi peşkeş çekmiş, kendi vatandaşlarına suikast için planlar yapan bir lider olmayacak. Hiç bir inandırıcılığı yok. Filistin’i çocuklara ağlayıp, onları birer PR malzemesi gibi kullanıp sahte gözyaşları döktüğünüz ülkenizdeki hamileleri cezaevlerinde süründürmenizden, bastonla dahi yürüyemeyen yaşlıları ters kelepçe yapıp hücrelere atmanızdan belli.
Köpük fantezileriniz bitip küvetten çıktığınızda “kral çıplak” diyen çok olacak da iş işten geçmiş, arkadaki enkaz çok ağır olacak. Zamanında kral çıplak diyenlerin başına gelenler sizi çok mahcup edecek.
[Barbaros J. Kartal] 23.12.2017 [TR724]
Bir şey anlayan var mı? Acaba bir şaka mı bu, Zaytung olabilir mi diyerek birkaç kez dinledim. Tamam ülkeden biraz uzak kaldık da o kadar da kopmadık yani, bizim kaçırdığımız bir şey mi var, bilmediğimiz diye araştırdım. Yoksa Türkçe’de böyle ifadeler vardı da biz mi şimdiye kadar duymadık!
Aynen bu kelimelerle konuşmasını bitirdi. İl başkanlarına yaptığı konuşmanın son kısmında seçim heyecanının kaybolmamasını bu sözlerle tarif etti. Ve tabii ki tahmin edeceğiniz üzerine alkış kıyamet. Yahu neyi alkışlıyorsunuz? Şimdi illerinize döndüğünüz zaman böyle mi diyeceksiniz: “Arkadaşlar seçim stratejimizi söylüyorum; malı Arap Faik’ten alıyoruz, Karabük’te ikinci yüklemeyi yapıyoruz, küvetteki köpükleri sakinleştirmiyoruz”.
Bu subliminal mesaj nedir, hangi bilinç altının ürünüdür? Yahu nasıl bir dünyanız var, siz neler yaşıyorsunuz, ne içiyorsunuz da böyle laflar ediyorsunuz? Belli ki ileride anlaşılacak. Saray hayatına bizim aklımızın ermesi mümkün değil.
Konuşmanın sonu değil sadece neredeyse tamamı abuk sabuk ifadelerle dolu. Yine kahvehane ağzı hakaretler, had bildirmeler.
Gerçeklikten kopuk, bir hayal aleminde yaşayan, kendi içinde çelişkili kah dünyaya saçma argümanlarla meydan okuyan, kah seçimlere yönelik iç kamuoyuna mesaj vermeye çalışan bir ruh hali.
Bu rejimden kurtulmak için hangi sebeplerin zuhur edeceği yönünde projeksiyonlar yaparken atladığımız bir şey olduğunu fark ettim; psikolojisi bozuk, narsist, öfke nöbetlerine girip çıktığı belli ve dünyada yolun sonuna geldiğini gören bir liderin kavga ede ede kendi kendini imha edeceğini izleyeceğiz bundan sonra belki de.
BM Genel Kurulu’nda önceki gün kabul edilen ve ezici bir çoğunlukla Filistin’e sembolik destek veren tasarıyı Kudüs’ün fethi zannediyor, kendisini de Selahattin Eyyubi.
BM’de daha önce de bir çok kere benzeri yaşanan ama hiç bir bağlayıcılığı olmayan bir tasarı bu. ABD’ye karşı 128 ülkenin ortak bir zaferi olarak sunuyor ve ABD’ye karşı söyle diyor: “128 ülkeyi ayakta dimdik olduğunu görürsünüz”.
Ardından sonra tekrar iç kamuoyuna döndüğünde biraz önce methiye düzdüğü Avrupa ülkelerinin haçlı bozuntuları olduğunu hatırlayıp daha önce meydanlarda defalarca söylediği sözleri tekrar ediyor: “…bunlar nokta nokta tek millettir”. Küfür tek millettir sözüne gönderme yapıyor ama daha önce yaptığı gibi açık açık demiyor. Bu sefer ki şifre nokta nokta.
Dedik ya gerçeklerden kopuk. 15 yıllık devlet tecrübesi sonrası geldiğimiz noktada karşımızda Refah Partisi Beyoğlu ilçe başkanı var.
Filistin Lideri Mahmud Abbas’ın çok daha sakin, akıllı ve stratejik duruşunu bile göremiyorlar. Kraldan çok kralcı olmanın zamanı çünkü. İsrail’e, Amerika’ya çaktıkça sokaktan alkış alacağını çok iyi biliyor çünkü. Filistinliler ne olmuş pek umurlarında değil aslında. Önümüzdeki ay Gazze’ye gidiyorum demesinin üzerinden yıllar geçti. Her ay Gazze’ye bir organize sanayi bölgesi kuruyoruz ama şimdiye kadar gören yok. Mavi Marmara’yı 50 milyona satalı çok da olmadı. İsrail’e aile şirketleri ile petrol sattığı hatta bunun jet yakıtı olduğu defalarca ispatlandı. İsrail’in uluslararası bir çok örgüte geri dönmesini de bu İslamcı hükümet sağladı. ABD’ye her gittiğinde Yahudi lobisi ile masaya oturması da bir sorun değil.
Aslında İsrail de Erdoğan’dan hiç rahatsız değil. Böyle liderler ve tehditler olduğu sürece İsrail her zaman dünya devletlerini teyakkuzda tutuyor. Erdoğan seçimi kaybedecek olsun Gazze’yi açıp gelip şov yapmasına bile müsaade eder, o derece. Türkiye’ye bu kadar zarar veren bir lidere ajandakilerindeki işler bitene kadar koltuk çıkacaklar.
BM’deki oylamanın ne anlama geldiğini, Avrupalı devletlerin hiç bir bağlayıcılığı olmadığı zaman nasıl davrandığını ama iş pratiğe geldiğinde neler yaptığını bilmeyecek kadar diplomatik gelenekten yoksun değiliz ama İslamcı hükümet devlet adına ortada bir şey bırakmadı.
Elbette birisi çıkıp İsrail’in yaptıklarını eleştirecek. Bunu bir liderin yapması çok anlamlı. Ancak bunu yapacak lider kendi ülkesinde 60 bin tane masumu hapse atmış, yüzbinlerce insanı işinden ekmeğinden etmiş, kendi ordusuna darbe yapmış, İran’a ülkeyi peşkeş çekmiş, kendi vatandaşlarına suikast için planlar yapan bir lider olmayacak. Hiç bir inandırıcılığı yok. Filistin’i çocuklara ağlayıp, onları birer PR malzemesi gibi kullanıp sahte gözyaşları döktüğünüz ülkenizdeki hamileleri cezaevlerinde süründürmenizden, bastonla dahi yürüyemeyen yaşlıları ters kelepçe yapıp hücrelere atmanızdan belli.
Köpük fantezileriniz bitip küvetten çıktığınızda “kral çıplak” diyen çok olacak da iş işten geçmiş, arkadaki enkaz çok ağır olacak. Zamanında kral çıplak diyenlerin başına gelenler sizi çok mahcup edecek.
[Barbaros J. Kartal] 23.12.2017 [TR724]
Günaydın Türkiye, amantıro dadam [Zarrab Davası milli bir dava mı? -9] [Ahmet Dönmez]
ABD’deki Hakan Atilla davasından ne karar çıkarsa çıksın “Bu dava Türkiye’nin milli davası mı? Hedef Türkiye mi?” sorusuna cevap aramaya devam edeceğim.
Bir önceki bölümde, “Reza Zarrab’ın kendisi ABD’deki davada rüşvetleri açık açık itiraf ettiğine göre, 17 Aralık fezlekesinde belgelenen bu olayları da hatırlamak şart. Bakalım ne kadar ‘milli’ ne kadar ‘şahsi’ davaymış bu görelim…” demiştim.
Kaldığımız yerden devam edelim.
Şöyle ki…
2013 Mayıs’ından itibaren Reza Zarrab’ın gündemindeki konulardan biri, ağabeyi ve babasına Türk vatandaşlığı verilmesidir. Buna paralel olarak bir de kalp rahatsızlığı çeken babasının Almanya’da göreceği tedavi vardır. Bunun için İtalya üzerinden Schengen vizesi almaya çalışacaktı. Hızlı ve uzun süreli bir vizeye ihtiyaç duyuyordu. Her işinde olduğu gibi bunları da bakanlar üzerinden rüşvetle halledecekti.
Bu konuyla ilgili sizinle birkaç sahneyi paylaşmak isterim.
Bir:
26 Mayıs 2013 saat 17.22’de Reza Zarrab’ı arayan Egemen Bağış, “Biraz evvel de Muammer Bey’le (dönemin İçişleri Bakanı Muammer Güler) beraberdik, kulaklarını çınlattık.” diye söze girer. Konu, Reza’nın ağabeyi Muhammed Zarrab’ın vatandaşlık işidir. Bağış, Muammer Güler’le yaptıkları konuşmayı şöyle aktarır: “O pırlanta gibi bir çocuk, ben onu çok seviyorum dedi. Başbakan da, dedim. Benim yanımda söyledi. Zaten dedim yapacağız diye dedim. Tam böyle karşılıklı seni övdük, şey yaptık, dedim onun şeyleri için geldim zaten.”
Reza çok müteşekkir olmuştur. “En kısa zamanda bir yemeğe bekliyoruz, Zafer Bey’e de söyledim, Sayın Bakanıma…” der teşekkür ederek. Bağış, “Tamam canım, ben yarın Bakanlar Kurulu’nda Zafer Abi’yle de konuşacağım. Ayarlarız inşallah” karşılığını verir.
3 bakan, Reza Zarrab’ın Bakanlar Kurulu kararı gerektiren talepleri için seferber olmuştur. Reza ‘pırlanta gibi çocuktur’ ne de olsa. Bakmayın şimdi ona ‘hain’, ‘casus’, ‘FBI ajanı’ dediklerine… O zamanlar, “Söyle bakalım Reza, beni mi daha çok seviyorsun öteki bakanını mı?” modundaydılar.
Her ne ise…
Aradan 3 ay geçer. Reza’nın babasının tedavi için Almanya’ya götürülmesi aciliyet kesbetmiştir.
25 Ağustos, saat 19.23’te Zafer Çağlayan’ı arar. “Vize için Egemen Bey’e rica etsem olur mu sizce?” diye fikrini sorar. Cevap çok olumludur. Çağlayan, “Ben şimdi Egemen’le konuşacağım. Sen de söyle kendisine, ben de konuşacağım” der. Üçü bir araya gelip daha detaylı görüşecektir. Bu buluşma, 27 Ağustos saat 15.45’te Zafer Çağlayan’ın makamında gerçekleşir.
Ertesi gün saat 11.08’de sağ kolu Abdullah Happani’yi arayan Zarrab, “Apo bir şey söyleyecem, Sadık’ı (Kurye Mohammadsadegh Rastgarshishehg) yolla Vakko’ya tamam mı… Ordan bir takım elbise alsın, ya 52 ya 54… Bir de gece 500 bini hazır et, ben bir yeri söyleyecem, yollarsın oraya, sabah yollanacak” der.
Anlaşılan Reza yine bir hayır işi yapmak üzeredir. Eğer Reza telefonda takım elbiseden, ayakkabıdan, ayakkabı kutusundan bahsediyorsa muhakkak “hayırseverlik” damarı kabarmıştır.
2 dakika sonra da Happani’ye şöyle bir mesaj atar: “1.5 usd 1.5 tl 1.5 euro”.
1 saat sonra kurye Sadık’ı arayıp alınacak takım elbisenin bedenini söyler. Sadık, “Rıza Bey kim bu, önemli biri mi?” diye sorduğunda Reza’nın cevabı, “Ankara devletinden” şeklinde olur.
Akşam Happani tekrar Reza’ya yarın sabah yapılacak ‘teslimatı’ sorar. Aralarında şöyle bir diyalog geçer:
Happani: Para ne göndereceğiz?
Reza: 500
Happani: Dolar mı?
Reza: Evet. Başka bir yere gidecek ha, öbürüne değil. Süleyman’a değil (Dönemin Halkbank Müdürü Süleyman Aslan). 10’da orada olacak, ona göre. İstinye tarafı…
Reza o gece, Sadık’a gideceği adresi mesaj atar: “İstinye Hilpark Sitesi 47, F Blok Daire 1”
29 Ağustos sabahı saat 08.00 sularında Mali polis, Zarrab’ın Nuruosmaniye Orient Bazaar’daki ofisinin etrafında konumlanmıştır. Takibe başlamışlardır. Saat 08.40 sularında Sadık, elinde çantalarla bir ticari taksiye biner ve Hilpark’taki adrese gider. Her anı polislerce kaydediliyordur.
Saat 09.18’de Sadık, Reza Zarrab’a, ‘O iş tamam’, ‘İşi hallettim’ anlamında “Günaydın amantıro dadam” diye mesaj atar. Bu sözcüklerin hangi dilde olduğunu ve tam olarak ne manaya geldiğini ben bulamadım. 17 Aralık fezlekesinde polisler, “Emaneti verdim” şeklinde tercüme etmiş.
Sonuç itibariyle takım elbise ve para, sahibine ulaşmıştır. Saat 10.06’da Bakan Egemen Bağış, Reza’yı arayıp, “Çok teşekkür ediyorum, çok zevklisin. Kravatın tasarımını çok beğendim” diye karşılık verir Reza da bu nezaketin altında kalacak adam değildir. “Olur mu abi ne demek” der. Bağış bir kez daha “Çok çok sağolasın, çok teşekkür ediyorum” deyip kapatır.
Reza sabah sabah bir hayır işi daha yapmış, bir insanı daha mutlu etmiştir.
Ertesi gün, yani 30 Ağustos’ta Happani’yi arayan Reza, babasının İtalya vizesi işini ne yaptıklarını sorar. “Abi İtalya vizesi olmuyor” cevabını alır. Ama Allah’tan Reza zevkli bir insandır da bu işi şansa bırakmamıştır. Happani’ye, “Ben zaten bizim Egemen Bağış’la konuştum. O onların konsolosu ile konuşacak. Bunun evraklarını, olduğu kadar hazırlasın götürsün, teslim etsin, bana numarasını söylesin, ben gerisini halledeceğim.” der.
Bundan sonrasını AB Bakanlığı’ndan Elif diye bir görevli takip edecek, kısa süre sonra da vize çıkacaktır.
Fakat Reza’nın o gün için yapacağı hayırlar bununla sınırlı değildir. Çünkü işin bir de Zafer Çağlayan ayağı vardır. Happani’ye attığı “1.5 usd 1.5 tl 1.5 euro” mesajı bununla ilgilidir. Pırlanta gibi çocuktur Reza, Zafer Bayramı’nı çifte zafer kutlamadan geçirecek değildir. Diğer hayır işini de bir sonraki bölümde anlatacağım. O bundan daha renkli, kaçırmayın derim.
Çok zevkli adam şu Reza Zarrab.
[Ahmet Dönmez] 23.12.2017 [TR724]
Bir önceki bölümde, “Reza Zarrab’ın kendisi ABD’deki davada rüşvetleri açık açık itiraf ettiğine göre, 17 Aralık fezlekesinde belgelenen bu olayları da hatırlamak şart. Bakalım ne kadar ‘milli’ ne kadar ‘şahsi’ davaymış bu görelim…” demiştim.
Kaldığımız yerden devam edelim.
Şöyle ki…
2013 Mayıs’ından itibaren Reza Zarrab’ın gündemindeki konulardan biri, ağabeyi ve babasına Türk vatandaşlığı verilmesidir. Buna paralel olarak bir de kalp rahatsızlığı çeken babasının Almanya’da göreceği tedavi vardır. Bunun için İtalya üzerinden Schengen vizesi almaya çalışacaktı. Hızlı ve uzun süreli bir vizeye ihtiyaç duyuyordu. Her işinde olduğu gibi bunları da bakanlar üzerinden rüşvetle halledecekti.
Bu konuyla ilgili sizinle birkaç sahneyi paylaşmak isterim.
Bir:
26 Mayıs 2013 saat 17.22’de Reza Zarrab’ı arayan Egemen Bağış, “Biraz evvel de Muammer Bey’le (dönemin İçişleri Bakanı Muammer Güler) beraberdik, kulaklarını çınlattık.” diye söze girer. Konu, Reza’nın ağabeyi Muhammed Zarrab’ın vatandaşlık işidir. Bağış, Muammer Güler’le yaptıkları konuşmayı şöyle aktarır: “O pırlanta gibi bir çocuk, ben onu çok seviyorum dedi. Başbakan da, dedim. Benim yanımda söyledi. Zaten dedim yapacağız diye dedim. Tam böyle karşılıklı seni övdük, şey yaptık, dedim onun şeyleri için geldim zaten.”
Reza çok müteşekkir olmuştur. “En kısa zamanda bir yemeğe bekliyoruz, Zafer Bey’e de söyledim, Sayın Bakanıma…” der teşekkür ederek. Bağış, “Tamam canım, ben yarın Bakanlar Kurulu’nda Zafer Abi’yle de konuşacağım. Ayarlarız inşallah” karşılığını verir.
3 bakan, Reza Zarrab’ın Bakanlar Kurulu kararı gerektiren talepleri için seferber olmuştur. Reza ‘pırlanta gibi çocuktur’ ne de olsa. Bakmayın şimdi ona ‘hain’, ‘casus’, ‘FBI ajanı’ dediklerine… O zamanlar, “Söyle bakalım Reza, beni mi daha çok seviyorsun öteki bakanını mı?” modundaydılar.
Her ne ise…
Aradan 3 ay geçer. Reza’nın babasının tedavi için Almanya’ya götürülmesi aciliyet kesbetmiştir.
25 Ağustos, saat 19.23’te Zafer Çağlayan’ı arar. “Vize için Egemen Bey’e rica etsem olur mu sizce?” diye fikrini sorar. Cevap çok olumludur. Çağlayan, “Ben şimdi Egemen’le konuşacağım. Sen de söyle kendisine, ben de konuşacağım” der. Üçü bir araya gelip daha detaylı görüşecektir. Bu buluşma, 27 Ağustos saat 15.45’te Zafer Çağlayan’ın makamında gerçekleşir.
Ertesi gün saat 11.08’de sağ kolu Abdullah Happani’yi arayan Zarrab, “Apo bir şey söyleyecem, Sadık’ı (Kurye Mohammadsadegh Rastgarshishehg) yolla Vakko’ya tamam mı… Ordan bir takım elbise alsın, ya 52 ya 54… Bir de gece 500 bini hazır et, ben bir yeri söyleyecem, yollarsın oraya, sabah yollanacak” der.
Anlaşılan Reza yine bir hayır işi yapmak üzeredir. Eğer Reza telefonda takım elbiseden, ayakkabıdan, ayakkabı kutusundan bahsediyorsa muhakkak “hayırseverlik” damarı kabarmıştır.
2 dakika sonra da Happani’ye şöyle bir mesaj atar: “1.5 usd 1.5 tl 1.5 euro”.
1 saat sonra kurye Sadık’ı arayıp alınacak takım elbisenin bedenini söyler. Sadık, “Rıza Bey kim bu, önemli biri mi?” diye sorduğunda Reza’nın cevabı, “Ankara devletinden” şeklinde olur.
Akşam Happani tekrar Reza’ya yarın sabah yapılacak ‘teslimatı’ sorar. Aralarında şöyle bir diyalog geçer:
Happani: Para ne göndereceğiz?
Reza: 500
Happani: Dolar mı?
Reza: Evet. Başka bir yere gidecek ha, öbürüne değil. Süleyman’a değil (Dönemin Halkbank Müdürü Süleyman Aslan). 10’da orada olacak, ona göre. İstinye tarafı…
Reza o gece, Sadık’a gideceği adresi mesaj atar: “İstinye Hilpark Sitesi 47, F Blok Daire 1”
29 Ağustos sabahı saat 08.00 sularında Mali polis, Zarrab’ın Nuruosmaniye Orient Bazaar’daki ofisinin etrafında konumlanmıştır. Takibe başlamışlardır. Saat 08.40 sularında Sadık, elinde çantalarla bir ticari taksiye biner ve Hilpark’taki adrese gider. Her anı polislerce kaydediliyordur.
Saat 09.18’de Sadık, Reza Zarrab’a, ‘O iş tamam’, ‘İşi hallettim’ anlamında “Günaydın amantıro dadam” diye mesaj atar. Bu sözcüklerin hangi dilde olduğunu ve tam olarak ne manaya geldiğini ben bulamadım. 17 Aralık fezlekesinde polisler, “Emaneti verdim” şeklinde tercüme etmiş.
Sonuç itibariyle takım elbise ve para, sahibine ulaşmıştır. Saat 10.06’da Bakan Egemen Bağış, Reza’yı arayıp, “Çok teşekkür ediyorum, çok zevklisin. Kravatın tasarımını çok beğendim” diye karşılık verir Reza da bu nezaketin altında kalacak adam değildir. “Olur mu abi ne demek” der. Bağış bir kez daha “Çok çok sağolasın, çok teşekkür ediyorum” deyip kapatır.
Reza sabah sabah bir hayır işi daha yapmış, bir insanı daha mutlu etmiştir.
Ertesi gün, yani 30 Ağustos’ta Happani’yi arayan Reza, babasının İtalya vizesi işini ne yaptıklarını sorar. “Abi İtalya vizesi olmuyor” cevabını alır. Ama Allah’tan Reza zevkli bir insandır da bu işi şansa bırakmamıştır. Happani’ye, “Ben zaten bizim Egemen Bağış’la konuştum. O onların konsolosu ile konuşacak. Bunun evraklarını, olduğu kadar hazırlasın götürsün, teslim etsin, bana numarasını söylesin, ben gerisini halledeceğim.” der.
Bundan sonrasını AB Bakanlığı’ndan Elif diye bir görevli takip edecek, kısa süre sonra da vize çıkacaktır.
Fakat Reza’nın o gün için yapacağı hayırlar bununla sınırlı değildir. Çünkü işin bir de Zafer Çağlayan ayağı vardır. Happani’ye attığı “1.5 usd 1.5 tl 1.5 euro” mesajı bununla ilgilidir. Pırlanta gibi çocuktur Reza, Zafer Bayramı’nı çifte zafer kutlamadan geçirecek değildir. Diğer hayır işini de bir sonraki bölümde anlatacağım. O bundan daha renkli, kaçırmayın derim.
Çok zevkli adam şu Reza Zarrab.
[Ahmet Dönmez] 23.12.2017 [TR724]
175. randevuya hazır mısınız? [Efe Yiğit]
Sadece İspanya’nın değil, tüm dünyanın heyecanla beklediği Real Madrid – Barcelona buluşması için artık saatler kaldı. Real Madrid Katalan ekibini yenip aradaki puan farkını kapatmak, Barcelona ise şampiyonluk yarışındaki en büyük rakibine ağır bir darbe vurmak isteyecek. Mücadelede gözler doğal olarak Ronaldo ve Messi üzerinde olacak.
175.EL CLASİCO
Santiago Bernabeu Stadı yine bir tarihe şahitlik edecek. Real Madrid – Barcelona mücadelesi nam-ı diğer El Clasico 175. kez sahne alıyor. Barcelona açısından sonuç ne olursa olsun, 90 dakika sonunda lider geldiği stattan lider ayrılacak. Bir maçı eksik olan Real Madrid, Barcelona’nın tam 11 puan gerisinde bulunuyor. Sahasında rakibini yenemezse şampiyonluk yolunda büyük yara almış olacak. Real Madrid, seyirci desteği avantajını da kullanarak Katalan temsilcisi ile arasındaki puan farkını 8’e indirmenin hesaplarını yapıyor.
NEREDEYSE BAŞABAŞ
El Clasico’da rakipler arasında bugüne kadar oynanan lig maçlarında, Madrid ekibi üstün taraf olarak öne çıkıyor. Real Madrid 72 maçtan, Barcelona ise 69 maçtan sahadan galip ayrılırken, 33 maçta ekipler birbirine üstünlük sağlayamamış. Real Madrid’in 284 golüne, Barcelona 277 golle karşılık vermiş. Lig dışındaki karşılaşmalar da dikkate alındığında ise üstünlük el değiştiriyor. 269 karşılaşmanın 59’u beraberlikle sonuçlanırken, Barcelona’nın 111, Real Madrid’in ise 99 galibiyeti bulunuyor.
RONALDO VS MESSİ
Rekabet sadece kulüpler arasında değil. Gözler yine her zaman olduğu gibi Ronaldo ve Messi üzerinde. Sonucu değiştirmeye en yakın bu iki ismin rekabetinin El Clasico’ya ayrı bir renk kattığı tartışılmaz. Bu rekabette ise Arjantinli yıldızın üstünlüğü bulunuyor. Messi, bugüne kadar Real Madrid filelerini 14’ü deplasmanda olmak üzere tam 24 kez havalandırarak bu alanda El Clasico rekorunu kırdı. Ronaldo’nun ise Barcelona’ya karşı toplam 17 golü var. Portekizli oyuncu, bugün fileleri bir kez havalandırması halinde efsane oyuncu Alfredo Di Stefano’nun Real Madrid formasıyla Barcelona’ya en çok gol atan oyuncu rekorunu egale edecek.
BARÇA’DA SAKATLAR
Real Madrid, FİFA Dünya Kulüpler Kupası’nı kazanmanın moraliyle rakibini karşılıyor. Bu arada Ronaldo’nun kupayı getiren golü atmasının yanı sıra sakatlanma tehlikesi atlatması, El Clasico öncesi Real taraftarlarını endişelendirmişti. Rahatlatan açıklamayı dünkü basın toplantısında teknik direktör Zidane yaptı: Ronaldo sahada. Real Madrid’de sakat ya da cezalı oyuncu bulunmuyor. Barcelona cephesinde ise sakatlar can sıkıyor. Deportivo La Coruna maçında sakatlanan Paco Alcacer’in yaklaşık 3 hafta sahalardan uzak kalacağı açıklandı. Yine Gerard Deulofeu, Ousmane Dembele ve Samuel Umtiti’nin sakatlıkları devam ediyor.
REAL GOL ATAMIYOR
Barcelona gol yollarında sıkıntı yaşamıyor. Ligde 42 gol atan Katalan ekibi kalesinde sadece 7 gol gördü. Atletico Madrid ile ligin namağlup iki iekibinden biri olan Barcelona’da gol yükünü Messi ve Suarez çekiyor. Real Madrid’de bu sezon forvet oyuncularının suskunluğu can sıkıcı bir durum. Ronaldo’nun 4, Benzema’nın 2 gol attığı Real Madrid 15 maçta 30 gol atıp, kalesinde 11 gol gördü.
Barcelona’nın Brezilyalı efsanesi Rivaldo’nun ifadesiyle ‘El Clasico’nun favorisi olmaz’. Kazanan şampiyon olmayacak ama maçın sonucu şampiyonluk yarışını direk etkileyecek. Karşılaşma nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın bütün dünyada milyonlarca futbol severin kesin olarak kazançlı çıkacağını söyleyebiliriz.
[Efe Yiğit] 23.12.2017 [TR724]
175.EL CLASİCO
Santiago Bernabeu Stadı yine bir tarihe şahitlik edecek. Real Madrid – Barcelona mücadelesi nam-ı diğer El Clasico 175. kez sahne alıyor. Barcelona açısından sonuç ne olursa olsun, 90 dakika sonunda lider geldiği stattan lider ayrılacak. Bir maçı eksik olan Real Madrid, Barcelona’nın tam 11 puan gerisinde bulunuyor. Sahasında rakibini yenemezse şampiyonluk yolunda büyük yara almış olacak. Real Madrid, seyirci desteği avantajını da kullanarak Katalan temsilcisi ile arasındaki puan farkını 8’e indirmenin hesaplarını yapıyor.
NEREDEYSE BAŞABAŞ
El Clasico’da rakipler arasında bugüne kadar oynanan lig maçlarında, Madrid ekibi üstün taraf olarak öne çıkıyor. Real Madrid 72 maçtan, Barcelona ise 69 maçtan sahadan galip ayrılırken, 33 maçta ekipler birbirine üstünlük sağlayamamış. Real Madrid’in 284 golüne, Barcelona 277 golle karşılık vermiş. Lig dışındaki karşılaşmalar da dikkate alındığında ise üstünlük el değiştiriyor. 269 karşılaşmanın 59’u beraberlikle sonuçlanırken, Barcelona’nın 111, Real Madrid’in ise 99 galibiyeti bulunuyor.
RONALDO VS MESSİ
Rekabet sadece kulüpler arasında değil. Gözler yine her zaman olduğu gibi Ronaldo ve Messi üzerinde. Sonucu değiştirmeye en yakın bu iki ismin rekabetinin El Clasico’ya ayrı bir renk kattığı tartışılmaz. Bu rekabette ise Arjantinli yıldızın üstünlüğü bulunuyor. Messi, bugüne kadar Real Madrid filelerini 14’ü deplasmanda olmak üzere tam 24 kez havalandırarak bu alanda El Clasico rekorunu kırdı. Ronaldo’nun ise Barcelona’ya karşı toplam 17 golü var. Portekizli oyuncu, bugün fileleri bir kez havalandırması halinde efsane oyuncu Alfredo Di Stefano’nun Real Madrid formasıyla Barcelona’ya en çok gol atan oyuncu rekorunu egale edecek.
BARÇA’DA SAKATLAR
Real Madrid, FİFA Dünya Kulüpler Kupası’nı kazanmanın moraliyle rakibini karşılıyor. Bu arada Ronaldo’nun kupayı getiren golü atmasının yanı sıra sakatlanma tehlikesi atlatması, El Clasico öncesi Real taraftarlarını endişelendirmişti. Rahatlatan açıklamayı dünkü basın toplantısında teknik direktör Zidane yaptı: Ronaldo sahada. Real Madrid’de sakat ya da cezalı oyuncu bulunmuyor. Barcelona cephesinde ise sakatlar can sıkıyor. Deportivo La Coruna maçında sakatlanan Paco Alcacer’in yaklaşık 3 hafta sahalardan uzak kalacağı açıklandı. Yine Gerard Deulofeu, Ousmane Dembele ve Samuel Umtiti’nin sakatlıkları devam ediyor.
REAL GOL ATAMIYOR
Barcelona gol yollarında sıkıntı yaşamıyor. Ligde 42 gol atan Katalan ekibi kalesinde sadece 7 gol gördü. Atletico Madrid ile ligin namağlup iki iekibinden biri olan Barcelona’da gol yükünü Messi ve Suarez çekiyor. Real Madrid’de bu sezon forvet oyuncularının suskunluğu can sıkıcı bir durum. Ronaldo’nun 4, Benzema’nın 2 gol attığı Real Madrid 15 maçta 30 gol atıp, kalesinde 11 gol gördü.
Barcelona’nın Brezilyalı efsanesi Rivaldo’nun ifadesiyle ‘El Clasico’nun favorisi olmaz’. Kazanan şampiyon olmayacak ama maçın sonucu şampiyonluk yarışını direk etkileyecek. Karşılaşma nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın bütün dünyada milyonlarca futbol severin kesin olarak kazançlı çıkacağını söyleyebiliriz.
[Efe Yiğit] 23.12.2017 [TR724]
Talih kuşu! | Cumartesi Hikâyeleri [Vehbi Şahin]
Hava iyice soğudu.
Normal…
Aralık’ın son haftası çünkü…
-Bir yıl daha miladi olarak bitmek üzere…
Senenin bitmesine üzülmüştü sanki…
Düşüncesini tekzip etti hemen…
-Yaşlanıyorum, yaşlanıyoruz.
2017’nin bitmesi değil, ömür denilen ağaçtan bir yaprağın daha düşmesiydi zihnini meşgul eden şey…
Pek haksız da sayılmaz.
“50’ler kulübü üyesi sayılırız artık…” lafı çıkıverdi ağzından…
Yüzünde bir tebessüm belirdi.
-Hayal gibi…
Nasıl da su gibi akıp gidiyor seneler…
HAYATIN BAHARINDA
Pencereden dışarı seyretmeye başladı.
Okul çıkışı olduğundan cadde kalabalıktı.
Gözü öğrencilere takıldı.
Hayatın ilk baharında dertsiz, tasasız görünüyorlar.
Neşe içinde çoğu…
Arkadaşlarıyla biteviye konuşuyorlar.
“Ne konuşuyorlar acaba” dedi.
-Hiç büyümeyeceklerini sanıyorlar ama onlar da bizim gibi büyüyecek ve bir gün hayatın gerçeklerini anlayacaklar.
Aklı öğrencilerde, gözü sokakta idi.
Köşedeki kuyumcu gözüne ilişti önce…
Sonra karşıdaki baklavacı…
Evine ekmek götürmek için sabahtan akşama kadar çalışıyorlar.
Onlar da şu öğrenciler kadar mutlu mudur?
Her sabah bankanın ışıklarını açan şu hademe memnun mudur hayatından?
Bir işi olduğu için şükrediyor mudur?
“Sanmam” dedi.
-İnsanoğlu hep daha fazlasını istiyor çünkü…
İNSANLARIN İÇ ALEMİ
Son cümleden rahatsız oldu nedense…
Kendine kızdı.
-Nereden biliyorsun hademenin bir işi olduğu için şükretmediğine…
-Belki de memnundur hayatından…
Düşündü.
Hak verdi iç sesine…
Günlük hayatta insan ne kadar çok düşüyor bu hataya…
Bireyleri kolayca bir kalıba sokuyor hemen.
Onları dış görünümleriyle değerlendiriyor.
Hatta haklarında hüküm veriyor.
Asıyor, kesiyor.
Halbuki…
Sıradan bir vatandaş ya da yüksek mevkilere gelmiş ünlü biri olsa da…
Her insan kendi içinde bir âlem aslında…
Zira…
Hayalleri, hayata dair hırsları, beklentileri, sevgileri, nefretleri var.
Şark kurnazlığı ile çalışan akılları, sevdi mi öldüresiye seven kalpleri var.
-Neden herkesin kendine göre bir iç âlemi olacağını hiç aklımıza getirmiyoruz?
Sahi neden?
-Çetin bir muhasebe…
DENEMEYE DEĞER
Çoğu insan iç dünyasında esen fırtınaları dışarı sızdırmaz.
İçinde saklamayı tercih eder.
Dışarı sızmadı diye onları yok farz etmek mi daha mantıklıdır?
Yoksa…
Her insanın “bizce” meçhul dünyasını keşfetmeye çalışmak mı?
“Tecessüs iyi bir şey değil, hem bizi hayal kırıklığına uğratabilir” dedi.
Ama…
-Yine de denemeye değer, insanların iç dünyalarını keşfetmeye çalışmak…
Köşe başında beliren biri, çatışan düşüncelerinden sıyırdı onu…
İzlemeye başladı.
Bir Milli Piyango bileti satıcısı…
Başında şapkası, omzunda çantası…
Orta yaşlarda bir erkek…
Yılbaşı çekilişi öncesi elindeki biletleri tüketmeye çalışıyor.
Gözüne kestirdiği müşteriyi ikna etme gayreti içinde…
Muhtemelen yüksek ikramiyeden bahsediyor.
-Al sana sıradan iki vatandaş, hadi keşfet bakalım iç dünyalarını?
HARAM ENDİŞESİ KALKARSA…
Ne cevap vereceğini bilemedi.
-Garip bir ülke burası…
İstatistiklere göre nüfusunun yüzde 99’u Müslüman…
Allah’a ve Rasulü’ne iman ediyor.
Ahiret’e ve hesap gününe inanıyor.
Fakat, Allah’ın kesin yasakladığı emirlere uyma konusunda fazlasıyla ihmalkâr…
Kumar oynamak onlardan sadece biri…
Devlet, cebindeki son üç beş kuruşu almak için halkına sahte umut satıyor.
Vatandaş ise kısa yoldan zengin olma hayaliyle yaşıyor.
Kumarın “haram” olduğunu unutuyor.
Yeter ki başına talih kuşu konsun…
Piyangodan çıkan parayı fakirlere dağıtarak kendini affettireceğini düşünüyor.
“Ne büyük talihsizlik…” dedi.
7 milyar insan içinde talih kuşu başına konmuş, farkında değil.
Allah’ın, bir insana “hidayet” nasip etmesinden daha büyük bir ikramiye var mı hayatta?
-Kaçırılmayacak asıl talih kuşu bu bence…
Dışarıdakiler duymadı onu…
Piyango bileti alan adamın yüzü gülüyordu.
Sanki…
Talih kuşu başına konmuştu!
[Vehbi Şahin] 23.12.2017 [TR724]
Normal…
Aralık’ın son haftası çünkü…
-Bir yıl daha miladi olarak bitmek üzere…
Senenin bitmesine üzülmüştü sanki…
Düşüncesini tekzip etti hemen…
-Yaşlanıyorum, yaşlanıyoruz.
2017’nin bitmesi değil, ömür denilen ağaçtan bir yaprağın daha düşmesiydi zihnini meşgul eden şey…
Pek haksız da sayılmaz.
“50’ler kulübü üyesi sayılırız artık…” lafı çıkıverdi ağzından…
Yüzünde bir tebessüm belirdi.
-Hayal gibi…
Nasıl da su gibi akıp gidiyor seneler…
HAYATIN BAHARINDA
Pencereden dışarı seyretmeye başladı.
Okul çıkışı olduğundan cadde kalabalıktı.
Gözü öğrencilere takıldı.
Hayatın ilk baharında dertsiz, tasasız görünüyorlar.
Neşe içinde çoğu…
Arkadaşlarıyla biteviye konuşuyorlar.
“Ne konuşuyorlar acaba” dedi.
-Hiç büyümeyeceklerini sanıyorlar ama onlar da bizim gibi büyüyecek ve bir gün hayatın gerçeklerini anlayacaklar.
Aklı öğrencilerde, gözü sokakta idi.
Köşedeki kuyumcu gözüne ilişti önce…
Sonra karşıdaki baklavacı…
Evine ekmek götürmek için sabahtan akşama kadar çalışıyorlar.
Onlar da şu öğrenciler kadar mutlu mudur?
Her sabah bankanın ışıklarını açan şu hademe memnun mudur hayatından?
Bir işi olduğu için şükrediyor mudur?
“Sanmam” dedi.
-İnsanoğlu hep daha fazlasını istiyor çünkü…
İNSANLARIN İÇ ALEMİ
Son cümleden rahatsız oldu nedense…
Kendine kızdı.
-Nereden biliyorsun hademenin bir işi olduğu için şükretmediğine…
-Belki de memnundur hayatından…
Düşündü.
Hak verdi iç sesine…
Günlük hayatta insan ne kadar çok düşüyor bu hataya…
Bireyleri kolayca bir kalıba sokuyor hemen.
Onları dış görünümleriyle değerlendiriyor.
Hatta haklarında hüküm veriyor.
Asıyor, kesiyor.
Halbuki…
Sıradan bir vatandaş ya da yüksek mevkilere gelmiş ünlü biri olsa da…
Her insan kendi içinde bir âlem aslında…
Zira…
Hayalleri, hayata dair hırsları, beklentileri, sevgileri, nefretleri var.
Şark kurnazlığı ile çalışan akılları, sevdi mi öldüresiye seven kalpleri var.
-Neden herkesin kendine göre bir iç âlemi olacağını hiç aklımıza getirmiyoruz?
Sahi neden?
-Çetin bir muhasebe…
DENEMEYE DEĞER
Çoğu insan iç dünyasında esen fırtınaları dışarı sızdırmaz.
İçinde saklamayı tercih eder.
Dışarı sızmadı diye onları yok farz etmek mi daha mantıklıdır?
Yoksa…
Her insanın “bizce” meçhul dünyasını keşfetmeye çalışmak mı?
“Tecessüs iyi bir şey değil, hem bizi hayal kırıklığına uğratabilir” dedi.
Ama…
-Yine de denemeye değer, insanların iç dünyalarını keşfetmeye çalışmak…
Köşe başında beliren biri, çatışan düşüncelerinden sıyırdı onu…
İzlemeye başladı.
Bir Milli Piyango bileti satıcısı…
Başında şapkası, omzunda çantası…
Orta yaşlarda bir erkek…
Yılbaşı çekilişi öncesi elindeki biletleri tüketmeye çalışıyor.
Gözüne kestirdiği müşteriyi ikna etme gayreti içinde…
Muhtemelen yüksek ikramiyeden bahsediyor.
-Al sana sıradan iki vatandaş, hadi keşfet bakalım iç dünyalarını?
HARAM ENDİŞESİ KALKARSA…
Ne cevap vereceğini bilemedi.
-Garip bir ülke burası…
İstatistiklere göre nüfusunun yüzde 99’u Müslüman…
Allah’a ve Rasulü’ne iman ediyor.
Ahiret’e ve hesap gününe inanıyor.
Fakat, Allah’ın kesin yasakladığı emirlere uyma konusunda fazlasıyla ihmalkâr…
Kumar oynamak onlardan sadece biri…
Devlet, cebindeki son üç beş kuruşu almak için halkına sahte umut satıyor.
Vatandaş ise kısa yoldan zengin olma hayaliyle yaşıyor.
Kumarın “haram” olduğunu unutuyor.
Yeter ki başına talih kuşu konsun…
Piyangodan çıkan parayı fakirlere dağıtarak kendini affettireceğini düşünüyor.
“Ne büyük talihsizlik…” dedi.
7 milyar insan içinde talih kuşu başına konmuş, farkında değil.
Allah’ın, bir insana “hidayet” nasip etmesinden daha büyük bir ikramiye var mı hayatta?
-Kaçırılmayacak asıl talih kuşu bu bence…
Dışarıdakiler duymadı onu…
Piyango bileti alan adamın yüzü gülüyordu.
Sanki…
Talih kuşu başına konmuştu!
[Vehbi Şahin] 23.12.2017 [TR724]
Birey, cemaat ve eleştirel mesafe [Bülent Keneş]
Bugün Batı, sadece maddi ve insani gelişmişlik açısından değil, insanı ilgilendiren neredeyse her bakımdan dünyanın diğer kültürel havzalarının şayet fersah fersah ötesindeyse, bu büyük ölçüde eleştirel düşünceye verdiği kıymettendir. Eleştirel düşünce denilince hemen karşısına kesif bir dogmatizmi koyup sonra da onu dogmatizmin tam tersi olan septisizimle eşitlememek gerekir. Her bilgiye veya değere şüpheyle yaklaşması gerekmese de, eleştirel düşünceyi esas alan Batı’nın gerçeği aramakla yetinmeyip gerçeğin aranmasına dair metotları sürekli geliştirmeye gayret etmesi de ayriyeten takdire şayandır.
Eleştirel düşüncenin olmazsa olmazı, herhangi bir eylemin, tavrın, düşüncenin ya da iddianın doğruluğunu tespit edebilmek için doğru soruları sistematik bir şekilde sorabilmektir. Peki doğru soruları, üstelik de sistematik bir şekilde sorabilmek nasıl mümkün olabilir? Bunun şartları nelerdir?
ELEŞTİREL DÜŞÜNCE VE ELEŞTİREL MESAFENİN ÖN ŞARTI
Nasıl ki gerçek sivil toplum örgütlerinin mümeyyiz vasfı devlet ve benzeri zorlayıcı unsurlardan bağımsızlığı ve hatta gerektiği durumlarda benimsediği eylem ve tercihleriyle maruz kaldığı devlete ya da muktedir unsurlara rağmenliğiyse, bireylerin her durumda doğru soruları sorabilme kabiliyeti edinmelerinin ön koşulu da bir şekilde ilişki ve irtibat içerisinde bulundukları çevreleriyle ve çevrelerini kuşatan unsurlarla eleştirel mesafelerini koruyabilme becerileridir. İnsanların kendilerini çevreleyen şartlarla ya da muhatabı oldukları merci veya insanlarla aralarında bir eleştirel mesafe oluşturmaları ve bu mesafeyi sürdürebilmeleri başarılması hiç de kolay olan bir eylem değildir. Her şeyden önce bir insanın bu eylemi ortaya koyabilmesi için otonom/özerk bir birey olmayı başarmış olması gerekir.
Bireylerin eşit ya da asimetrik ilişki içerisinde bulundukları kişi ya da unsurlarla eleştirel bir mesafe oluşturabilmeleri ve o eleştirel mesafelerini sürdürebilmeleri ancak ve ancak bireysel otonomilerini koruyabilmeleri ile mümkündür. Bireysel özerkliğin korunabilmesi, yani hakiki bir birey olunabilmesi ise, her türden simbiyotizmin reddiyle mümkün olabilir ancak. Yani, kişilerle veya unsurlarla olan ilişkilerde maslahatçılıktan uzak ve sonuçlarından bağımsız ilkesel tavırlar almak suretiyle karakter duruşlar benimseyebilmekle, insanlarla herhangi bir beklentiye girmeksizin ilişkiler kurabilmekle başarılabilir.
ALLAH İÇİN SEVİP, ALLAH İÇİN BUĞZETMEK…
Aslına bakılırsa, sürekli olarak itaat etme, boyun eğme, uyumlu olma gibi anlamlar çıkarılmaya çalışılan bazı dini-manevi ikaz ve mesajlara dayanılarak fevkalade tam tersi yorumlar yapmak da mümkündür. Mesela, bir ucu Makyavelizme kadar uzanabilecek sonuç odaklılıktan, maslahatçılıktan uzaklaşıp, beklentisizlikte zirveyi zorlayan bir karakter inşasına “Kim Allah için sever, Allah için buğzeder; Allah için verir, Allah için vermezse imanını kemale erdirmiştir” (Ebu Davud) hadis-i şerifinde dile getirilen yol takip edilerek kestirmeden ulaşılabilir.
Bu yaklaşım, sevgiden nefrete uzanan tüm insani hal ve hislerle, eşit ya da asimetrik ilişki içerisinde olduğumuz bütün kişi ya da unsurlarla beklentisiz, maslahatsız, sonuç odaksız bir hukuk tesis etmememizi sağlamanın yanı sıra insanların gelişme ve ilerlemenin kaynağı olan eleştirel düşünceye hayat bahşeden eleştirel mesafeyi koruyacak otonom bireyler haline gelmelerini de sanırım yeterince garanti eder.
Fikir ve eylemleriyle bir sivil toplum hareketi olmanın gereklerini yerine getirdiği ölçüde şu ya da bu şekilde bir parçası olmaktan hep övünç duyduğum Hizmet Hareketi, uzunca bir süredir sosyolojik olarak cemaatlikten cemiyetliğe geçişin her türlü sancısını yaşıyor. Sanıldığının aksine hiç de yeni olmayan bu sancıların mazisi 1990’ların ilk yarısına kadar uzanıyor. Hareketi vücuda getiren bireylerin her biri bir diğerinden kıymetli nev-i şahsına münhasır otonom şahsiyetleriyle, her koşulda uyumu esas alan kolektiviteyi vaaz eden komüniteryan beklentileri uzlaştırmanın kolay bir yolu elbette ki bulunmuyor.
25 YIL ÖNCE KOZASINDAN ÇIKAN HİZMET HAREKETİ YENİ BİR KAVŞAKTA
Ancak bu sorun, ilk kez Hizmet Hareketi’nin çözmesi icab eden bir problematiği de oluşturmuyor. Yüzyıllardır ve hatta bin yıllardır düşünürler, filozoflar, felsefeciler ve hatta din adamları bu sorun üzerine kafa yormuşlar. Bana göre, kozasından çıkmasının üzerinden on yıllar geçen, gönüllü ya da cebri olarak gün be gün daha da küreselleşen habitatında evrensel bir dil ve ekümenik bir düşünce faunası oluşturmak mecburiyetinde olan Hizmet Hareketi’nin birçok (ön) kabulünü belki de gözden geçirmesi gerekiyor.
Çünkü, tek tek bir araya gelmelerinden vücut bulduğu mensuplarının (bireylerin) kendisiyle olan ilişkilerini manevi dayanaklarla desteklenmiş rasyonel bir zemine oturtma mecburiyeti kaçınılmaz görünüyor. Bunun için de, şüphesiz ki, hatalarıyla sevaplarıyla büyük bir değer olan komüniteryan (cemaatsel) özellikleriyle ihtiyaçların öyle olmasını dayattığı otonom bireyler arasında yeni bir ilişkiler sistematiğini, yani olan ile eninde sonunda olması gereken arasında bir sentezi çıkarması icap ediyor.
Özgür ve özerk bireylerin eleştirel düşünce becerilerini geliştirdikleri ölçüde ilişki veya irtibat içerisinde oldukları çevreleriyle eleştirel mesafeler kurabilmeleri şüphesiz ki hem Hizmet Hareketi hem de içlerinde şu ya da bu şekilde yer aldıkları toplumlar için önemli bir kazanım olacaktır. Antik dönem Yunan filozoflarından Emanuel Kant’a, ondan da Johanna (Hannah) Arendt’e kadar pek çok düşünürün kafa yorduğu bu konuda herkesin kolayca kabul edebileceği hazır bir cevap ya da raftan indirip hemen uygulayabileceği hazır bir formül elbette yok.
ÖZERK BİREYLER ÇIKILACAK LİMANLAR DEĞİL, VARILACAK MENZİLLERDİR
Bireylerin başkalarıyla ilişkilerinde eleştirel mesafeyi kurmalarını ve korumalarını sağlayacak eleştirel düşünceden önce belki kendi başlarına düşünmelerini (tefekkür etmelerini), olaylar ve olgular karşısında, Azerilerin ifadesiyle, kendi öz fikirlerini oluşturmalarını teşvik etmek bir ilk adım olabilir. Zaten bireysel özerkliğin gerekliliği de bundandır. Düşünce adamları arasında önemli bir tartışma konusu olan bireysel otonomi, bireyin kendi karakteri, kimliği, tercihleri ve eylemlerinin belirleyicisi olması sorununa işaret etmekte ve bu bakımdan tartışma toplumsal hayatı ve demokratikleşmeyi ilgilendiren tüm konuların bir parçası haline gelmektedir. Şüphesiz ki özerk bireyler ideali, maddi, manevi ve düşünsel bakımdan kendi kendine yeterli bireylerin varlığını esas almaktadır. Bu yüzden, özerk bireyleri kendilerinden çıkılacak bir liman değil, varılacak bir menzil olarak düşünmek daha mantıklıdır.
Bu bağlamdan olarak, özerk bireylerin bir tefekkür süreci neticesinde mevcut ya da vaaz edilen normları içselleştirmeleri ve bunları mevcut ya da vaaz edilen normlar olmaktan çıkarıp kendi normları haline getirmeleriyle sağlıklı ve sahih bir ilişkiler sistematiği kurulabilir. Özerk bireylerin özgür ve içselleştirilmiş iradeleriyle buradan bir kolektif yarara varmasının kanalları da sonuna kadar açıktır. Her açıdan bireyselliğin en ileri olduğu, İsveç başta olmak üzere, İskandinav ülkelerinin insani gelişmişlikle birlikte toplumsal uyum, huzur, barış ve istikrar bakımından da en ileri ve en yaşanabilir ülkeler arasında olmalarının altında yatan sır da belki budur. Özerk bireyselliklerle kolektivitenin izdivacından çıkan verimli sonuçlardan bugüne kadar özerk bireysellikleri yok sayan ya da görmezden gelen komüniteryan anlayışların mutlaka çıkaracağı dersler vardır.
BİREYLERE ÖZERK ALANLAR AÇMANIN KORKULACAK BİR TARAFI YOK
Bireylere kendi özerklikleri için alan açmanın korkulacak herhangi bir tarafı da yoktur haddi zatında. Neticede, genel anlamda insanları tam bir bireysel otonomi anlayışına teşvik etmesine rağmen liberal teori, en sadık müntesipleri arasında bile bunu henüz başarabilmiş değildir. Çünkü, herhangi bir bireyin tüm bağlılıklarına, toplumdan istem dışı edindiği alışkanlıklarına, inançlarına, kültürel değerlerine, ideolojilerine kısacası kimliğini inşa eden unsurlara ve sosyal bağlamına tümden bir mesafe koyabilmesi mümkün değildir. Önemli olan bireylerin özerkliği ile komüniteryanizmin kolektivizmi arasında bir yerlerde optimum noktayı bulabilmektir. Şurası muhakkak ki, ne komüniteryan önceliklerle bireysel özerkliklerin katledilmesi, ne de sınırsız ve sorumsuz bireysel özerkliklerle kolektivizmin psiko-kültürel, sosyo-ekonomik ve hatta politik yararlarından feragat edilmesi akıllıca bir seçenek olmayacaktır.
Neticede komüniteryan düşüncenin öncülerinden Michael J. Sandel’in işaret ettiği bir gerçekliği yadsıyamayız. Sandel’in ifade ettiği gibi, bireyin kimliği içine doğduğu toplumdan ya da kendi komünitesinden doğar ve ondan kaynaklanan inançlara ve amaçlara göre şekillenir. Yani birey aslında kendi kimliğini ilk etapta üzerinde fazla düşünmesi gerekmeyen süreçler vasıtasıyla edinir. Bu aşamada, toplumun ya da içine doğduğu cemaatin normları o bireyin kimliğinin temel kurucu bileşenidir. Bu yüzden de söz konusu normlar sorgulamaya açık değildir. Bu normlarla yaşamaya alıştığı oranda bireyin o normlarla arasına eleştirel mesafe koyabilmesi ve onlar hakkında tefekkür ederek değer atfını ve saygısını taklididen tahkikiye ilerletmesi oldukça zordur.
ÖZERK BİREYLER BİRER TEHDİT Mİ, YOKSA FIRSAT MI?
Komüniteryan anlayışla yoğrulanların, kendilerini bir kalıba sokmaya çabalayanların her türden dayatmalarına karşı hayat boyu sürecek bir özerkleşme çabası içerisindeki bireylerin çevrelerindeki unsurlarla aralarına bir eleştirel mesafe koyma gayretlerine çabucak anlayış göstermelerini beklemek bir hayalcilik olur. Tabiatı gereği bu bir süreç meselesidir. Neticede, komüniteryan kültürle yaşayagelmiş olanların, özerkleşen her bir bireyin, ait ve sadık oldukları sosyal dokuya yönelik birer tehdit oluşturduğunu savunmacı bir refleks olarak düşünmeleri normaldir. Zira komüniteryan anlayış, kişinin otonom olma çabasının komünitenin birliğini parçalamakla kalmayıp, o komüniteyi oluşturan bireyleri yalnızlaşmaya ve yabancılaşmaya maruz bırakacağından da endişe eder.
Oysa ki, kendi bütününü oluşturan tek tek her bireyin özerkliğini yok etmek ya da yok saymak hatasına düşen bir komünite, her ne kadar bu yolla hayat bulduğunu zannetse de, ne sağlıklı bir şekilde büyüyüp gelişme, ne de nesiller aşacak şekilde uzun ömürlü olabilme şansını yakalayamaz.
[Bülent Keneş] 23.12.2017 [TR724]
Eleştirel düşüncenin olmazsa olmazı, herhangi bir eylemin, tavrın, düşüncenin ya da iddianın doğruluğunu tespit edebilmek için doğru soruları sistematik bir şekilde sorabilmektir. Peki doğru soruları, üstelik de sistematik bir şekilde sorabilmek nasıl mümkün olabilir? Bunun şartları nelerdir?
ELEŞTİREL DÜŞÜNCE VE ELEŞTİREL MESAFENİN ÖN ŞARTI
Nasıl ki gerçek sivil toplum örgütlerinin mümeyyiz vasfı devlet ve benzeri zorlayıcı unsurlardan bağımsızlığı ve hatta gerektiği durumlarda benimsediği eylem ve tercihleriyle maruz kaldığı devlete ya da muktedir unsurlara rağmenliğiyse, bireylerin her durumda doğru soruları sorabilme kabiliyeti edinmelerinin ön koşulu da bir şekilde ilişki ve irtibat içerisinde bulundukları çevreleriyle ve çevrelerini kuşatan unsurlarla eleştirel mesafelerini koruyabilme becerileridir. İnsanların kendilerini çevreleyen şartlarla ya da muhatabı oldukları merci veya insanlarla aralarında bir eleştirel mesafe oluşturmaları ve bu mesafeyi sürdürebilmeleri başarılması hiç de kolay olan bir eylem değildir. Her şeyden önce bir insanın bu eylemi ortaya koyabilmesi için otonom/özerk bir birey olmayı başarmış olması gerekir.
Bireylerin eşit ya da asimetrik ilişki içerisinde bulundukları kişi ya da unsurlarla eleştirel bir mesafe oluşturabilmeleri ve o eleştirel mesafelerini sürdürebilmeleri ancak ve ancak bireysel otonomilerini koruyabilmeleri ile mümkündür. Bireysel özerkliğin korunabilmesi, yani hakiki bir birey olunabilmesi ise, her türden simbiyotizmin reddiyle mümkün olabilir ancak. Yani, kişilerle veya unsurlarla olan ilişkilerde maslahatçılıktan uzak ve sonuçlarından bağımsız ilkesel tavırlar almak suretiyle karakter duruşlar benimseyebilmekle, insanlarla herhangi bir beklentiye girmeksizin ilişkiler kurabilmekle başarılabilir.
ALLAH İÇİN SEVİP, ALLAH İÇİN BUĞZETMEK…
Aslına bakılırsa, sürekli olarak itaat etme, boyun eğme, uyumlu olma gibi anlamlar çıkarılmaya çalışılan bazı dini-manevi ikaz ve mesajlara dayanılarak fevkalade tam tersi yorumlar yapmak da mümkündür. Mesela, bir ucu Makyavelizme kadar uzanabilecek sonuç odaklılıktan, maslahatçılıktan uzaklaşıp, beklentisizlikte zirveyi zorlayan bir karakter inşasına “Kim Allah için sever, Allah için buğzeder; Allah için verir, Allah için vermezse imanını kemale erdirmiştir” (Ebu Davud) hadis-i şerifinde dile getirilen yol takip edilerek kestirmeden ulaşılabilir.
Bu yaklaşım, sevgiden nefrete uzanan tüm insani hal ve hislerle, eşit ya da asimetrik ilişki içerisinde olduğumuz bütün kişi ya da unsurlarla beklentisiz, maslahatsız, sonuç odaksız bir hukuk tesis etmememizi sağlamanın yanı sıra insanların gelişme ve ilerlemenin kaynağı olan eleştirel düşünceye hayat bahşeden eleştirel mesafeyi koruyacak otonom bireyler haline gelmelerini de sanırım yeterince garanti eder.
Fikir ve eylemleriyle bir sivil toplum hareketi olmanın gereklerini yerine getirdiği ölçüde şu ya da bu şekilde bir parçası olmaktan hep övünç duyduğum Hizmet Hareketi, uzunca bir süredir sosyolojik olarak cemaatlikten cemiyetliğe geçişin her türlü sancısını yaşıyor. Sanıldığının aksine hiç de yeni olmayan bu sancıların mazisi 1990’ların ilk yarısına kadar uzanıyor. Hareketi vücuda getiren bireylerin her biri bir diğerinden kıymetli nev-i şahsına münhasır otonom şahsiyetleriyle, her koşulda uyumu esas alan kolektiviteyi vaaz eden komüniteryan beklentileri uzlaştırmanın kolay bir yolu elbette ki bulunmuyor.
25 YIL ÖNCE KOZASINDAN ÇIKAN HİZMET HAREKETİ YENİ BİR KAVŞAKTA
Ancak bu sorun, ilk kez Hizmet Hareketi’nin çözmesi icab eden bir problematiği de oluşturmuyor. Yüzyıllardır ve hatta bin yıllardır düşünürler, filozoflar, felsefeciler ve hatta din adamları bu sorun üzerine kafa yormuşlar. Bana göre, kozasından çıkmasının üzerinden on yıllar geçen, gönüllü ya da cebri olarak gün be gün daha da küreselleşen habitatında evrensel bir dil ve ekümenik bir düşünce faunası oluşturmak mecburiyetinde olan Hizmet Hareketi’nin birçok (ön) kabulünü belki de gözden geçirmesi gerekiyor.
Çünkü, tek tek bir araya gelmelerinden vücut bulduğu mensuplarının (bireylerin) kendisiyle olan ilişkilerini manevi dayanaklarla desteklenmiş rasyonel bir zemine oturtma mecburiyeti kaçınılmaz görünüyor. Bunun için de, şüphesiz ki, hatalarıyla sevaplarıyla büyük bir değer olan komüniteryan (cemaatsel) özellikleriyle ihtiyaçların öyle olmasını dayattığı otonom bireyler arasında yeni bir ilişkiler sistematiğini, yani olan ile eninde sonunda olması gereken arasında bir sentezi çıkarması icap ediyor.
Özgür ve özerk bireylerin eleştirel düşünce becerilerini geliştirdikleri ölçüde ilişki veya irtibat içerisinde oldukları çevreleriyle eleştirel mesafeler kurabilmeleri şüphesiz ki hem Hizmet Hareketi hem de içlerinde şu ya da bu şekilde yer aldıkları toplumlar için önemli bir kazanım olacaktır. Antik dönem Yunan filozoflarından Emanuel Kant’a, ondan da Johanna (Hannah) Arendt’e kadar pek çok düşünürün kafa yorduğu bu konuda herkesin kolayca kabul edebileceği hazır bir cevap ya da raftan indirip hemen uygulayabileceği hazır bir formül elbette yok.
ÖZERK BİREYLER ÇIKILACAK LİMANLAR DEĞİL, VARILACAK MENZİLLERDİR
Bireylerin başkalarıyla ilişkilerinde eleştirel mesafeyi kurmalarını ve korumalarını sağlayacak eleştirel düşünceden önce belki kendi başlarına düşünmelerini (tefekkür etmelerini), olaylar ve olgular karşısında, Azerilerin ifadesiyle, kendi öz fikirlerini oluşturmalarını teşvik etmek bir ilk adım olabilir. Zaten bireysel özerkliğin gerekliliği de bundandır. Düşünce adamları arasında önemli bir tartışma konusu olan bireysel otonomi, bireyin kendi karakteri, kimliği, tercihleri ve eylemlerinin belirleyicisi olması sorununa işaret etmekte ve bu bakımdan tartışma toplumsal hayatı ve demokratikleşmeyi ilgilendiren tüm konuların bir parçası haline gelmektedir. Şüphesiz ki özerk bireyler ideali, maddi, manevi ve düşünsel bakımdan kendi kendine yeterli bireylerin varlığını esas almaktadır. Bu yüzden, özerk bireyleri kendilerinden çıkılacak bir liman değil, varılacak bir menzil olarak düşünmek daha mantıklıdır.
Bu bağlamdan olarak, özerk bireylerin bir tefekkür süreci neticesinde mevcut ya da vaaz edilen normları içselleştirmeleri ve bunları mevcut ya da vaaz edilen normlar olmaktan çıkarıp kendi normları haline getirmeleriyle sağlıklı ve sahih bir ilişkiler sistematiği kurulabilir. Özerk bireylerin özgür ve içselleştirilmiş iradeleriyle buradan bir kolektif yarara varmasının kanalları da sonuna kadar açıktır. Her açıdan bireyselliğin en ileri olduğu, İsveç başta olmak üzere, İskandinav ülkelerinin insani gelişmişlikle birlikte toplumsal uyum, huzur, barış ve istikrar bakımından da en ileri ve en yaşanabilir ülkeler arasında olmalarının altında yatan sır da belki budur. Özerk bireyselliklerle kolektivitenin izdivacından çıkan verimli sonuçlardan bugüne kadar özerk bireysellikleri yok sayan ya da görmezden gelen komüniteryan anlayışların mutlaka çıkaracağı dersler vardır.
BİREYLERE ÖZERK ALANLAR AÇMANIN KORKULACAK BİR TARAFI YOK
Bireylere kendi özerklikleri için alan açmanın korkulacak herhangi bir tarafı da yoktur haddi zatında. Neticede, genel anlamda insanları tam bir bireysel otonomi anlayışına teşvik etmesine rağmen liberal teori, en sadık müntesipleri arasında bile bunu henüz başarabilmiş değildir. Çünkü, herhangi bir bireyin tüm bağlılıklarına, toplumdan istem dışı edindiği alışkanlıklarına, inançlarına, kültürel değerlerine, ideolojilerine kısacası kimliğini inşa eden unsurlara ve sosyal bağlamına tümden bir mesafe koyabilmesi mümkün değildir. Önemli olan bireylerin özerkliği ile komüniteryanizmin kolektivizmi arasında bir yerlerde optimum noktayı bulabilmektir. Şurası muhakkak ki, ne komüniteryan önceliklerle bireysel özerkliklerin katledilmesi, ne de sınırsız ve sorumsuz bireysel özerkliklerle kolektivizmin psiko-kültürel, sosyo-ekonomik ve hatta politik yararlarından feragat edilmesi akıllıca bir seçenek olmayacaktır.
Neticede komüniteryan düşüncenin öncülerinden Michael J. Sandel’in işaret ettiği bir gerçekliği yadsıyamayız. Sandel’in ifade ettiği gibi, bireyin kimliği içine doğduğu toplumdan ya da kendi komünitesinden doğar ve ondan kaynaklanan inançlara ve amaçlara göre şekillenir. Yani birey aslında kendi kimliğini ilk etapta üzerinde fazla düşünmesi gerekmeyen süreçler vasıtasıyla edinir. Bu aşamada, toplumun ya da içine doğduğu cemaatin normları o bireyin kimliğinin temel kurucu bileşenidir. Bu yüzden de söz konusu normlar sorgulamaya açık değildir. Bu normlarla yaşamaya alıştığı oranda bireyin o normlarla arasına eleştirel mesafe koyabilmesi ve onlar hakkında tefekkür ederek değer atfını ve saygısını taklididen tahkikiye ilerletmesi oldukça zordur.
ÖZERK BİREYLER BİRER TEHDİT Mİ, YOKSA FIRSAT MI?
Komüniteryan anlayışla yoğrulanların, kendilerini bir kalıba sokmaya çabalayanların her türden dayatmalarına karşı hayat boyu sürecek bir özerkleşme çabası içerisindeki bireylerin çevrelerindeki unsurlarla aralarına bir eleştirel mesafe koyma gayretlerine çabucak anlayış göstermelerini beklemek bir hayalcilik olur. Tabiatı gereği bu bir süreç meselesidir. Neticede, komüniteryan kültürle yaşayagelmiş olanların, özerkleşen her bir bireyin, ait ve sadık oldukları sosyal dokuya yönelik birer tehdit oluşturduğunu savunmacı bir refleks olarak düşünmeleri normaldir. Zira komüniteryan anlayış, kişinin otonom olma çabasının komünitenin birliğini parçalamakla kalmayıp, o komüniteyi oluşturan bireyleri yalnızlaşmaya ve yabancılaşmaya maruz bırakacağından da endişe eder.
Oysa ki, kendi bütününü oluşturan tek tek her bireyin özerkliğini yok etmek ya da yok saymak hatasına düşen bir komünite, her ne kadar bu yolla hayat bulduğunu zannetse de, ne sağlıklı bir şekilde büyüyüp gelişme, ne de nesiller aşacak şekilde uzun ömürlü olabilme şansını yakalayamaz.
[Bülent Keneş] 23.12.2017 [TR724]
‘Nerede kalmıştık’ dönemi! [Hasan Cücük]
Galatasaray’da beklenen oldu. Igor Tudor gönderildi ve Fatih Terim 4. kez göreve geldi. Terim’in milli takımdan istifa etmesinden sonra bu beklenen bir operasyondu. Gecikmenin sebebi ligin ilk 9 haftasında Tudor’lu Galatasaray’ın gösterdiği başarıydı. Terim, milli takımı Haziran başında bırakmış olsaydı, Östersunds faciası sonrası daha lig başlamadan Tudor’un bileti kesilecekti. Fatih Terim’in kariyeri ortada. Büyük kulüpler içinde bir takımın başına 4. kez geçen hoca bulunmuyor. Bu biraz da Galatasaray’ın çaresizliği.
İLK DÖNEM EFSANEYDİ
Fatih Terim, 1990-93 arasında yardımcılığını yaptığı Sepp Piontek’in yetiştirdiği bir isim. Piontek’li milli takım saha sonuçları açısından bekleneni verememesine karşılık, sistemin oluşması adına önemli bir kazançtı. Nitekim, milli takımın yükselişi olarak milat yılı Piontek’in göreve gelmesi alınır. Onun yanında stajını yapan Terim, 1993-96 arasında milli takımın patronluğunu yapıp, tarihimizde ilk kez Avrupa Şampiyonası biletini aldıran isim olmuştu. Sonrasında başlayan Galatasaray yılları ise muhteşemdi. 4 yılda elde edilen 4 lig şampiyonluğu, UEFA Kupası ile taçlandırılmıştı.
Ünü Edirne dışına taşınca çıktığı İtalya seferi ise hüsran oldu. Önce Fiorentina’da şansını denedi. 23 hafta sonunda istifa ederken, yüzde 43’lük bir galibiyet oranıyla vasatın altında kaldı. Sonra Milan günleri başladı. Bu macerası daha kısa sürdü. Yurtdışı kredisini çabuk tüketip, yeniden Edirne sınırları içine döndü. Bu dönüşle birlikte Galatasaray – Milli Takım arasında gelgitler başlamış oluyordu.
İKİNCİ TERİM DÖNEMİ FİYASKO OLDU
Galatasaray’daki ikinci Terim dönemi facia ile bitti. Takımı şampiyon yapan Mircea Lucescu, ‘gönüllerdeki teknik adam’ Terim uğruna gönderildi. İlk sezon lig ikinciliği gelirken, şampiyonluğun adresi Beşiktaş, hocası ise Galatasaray’ın beğenmeyip gönderdiği Lucescu’ydu. İkinci sezon daha lig bitmeden Terim istifa edip gitti ve geride bir enkaz bıraktı. 20’nin üzerinde oyuncu transfer etmiş, bunların büyük kısmı fiyasko çıkmış ve takımın üstüne muazzam borç yükü kalmıştı. Bugünlerde kimse hatırlamıyor ama Terim o gün ‘Artık eşofmanımı astım. Galatasaray’a daha teknik adam olarak gelmem’ diyecekti.
Boşta kalınca adres hazırdı. 2005’te milli takıma yatay geçiş yaptı. 2006 Dünya Kupası’nı ıskalayıp, Euro 2008’e katıldık. Yarı finale kadar çıktık. Final biletini Almanya’ya kaptırdık. Hepi topu 13 dakika galip oynadığımız bir turnuva geçirdik. Euro 2008’de yarı final oynamış takım olarak 2010 Dünya Kupası biletini alamayınca Terim’in ayrılık vakti gelmiş oldu.
ÜÇÜNCÜ DÖNEMDE İKİ ŞAMPİYONLUK KAZANDI AMA…
Milli takımdan 2009’da ayrılınca adres belliydi. 2011-13 arasında iki yılda iki şampiyonluk yaşattı. Başarılı bir dönem sayılırdı. Biraz da rakiplerin durumu Terim’in işini kolaylaştırdı. Fenerbahçe’nin şikeden, Trabzonspor’un 2011 travmasından, Beşiktaş’ın Demirören’in borç batağından başı dertte olunca Terim’in işi kolay olmuştu.
2013-14 sezonuna Galatasaray’ın başında giren Terim, A Milli Takım’dan Abdullah Avcı’nın gönderilmesiyle boşalan koltuğun yine ilk adayı oldu. Bu kez bir koltukta iki karpuz taşıyacaktı. Federasyon, Galatasaray yönetiminden izin alarak Terim’in ‘4 maçlığına’ milli takımın başına geçmesini sağladı. 3 maçı kazanıp, Hollanda’ya mağlup olununca 2014 Dünya Kupası yine kaçıyordu. Galatasaray yönetimi, milli takımı çalıştırmaya istekli Terim’in önüne ‘ya biz – ya milli takım’ şartıyla çıkınca üçüncü Terim dönemi de kapandı.
2013-17 arasında, bu kez A Milli Takım’da üçüncü Terim dönemi başlıyordu. Şansımızın yaver gitmesiyle katıldığımız Euro 2016’da gruptan çıkamayıp eve çabuk dönerken, akıllarda oyuncuların prim kavgası ve Terim’in futbolcularını basının önüne atması kalacaktı. Terim’i 2018 Dünya Kupası biletini kaçırmak değil, bir kebapçıya düzenlediği baskın kovduracaktı. Sonraki adres malumdu: Galatasaray.
MADALYONUN DİĞER YÜZÜ
Fatih Terim teknik adamlıkta 30 yılı geride bıraktı. En çok şampiyonluk gören hoca unvanını elinde bulunduruyor. Milli takımı iki kez Avrupa şampiyonasına taşıdı. Uluslararası arenada kupa kazandıran tek teknik adam. Ancak bir de madalyonun diğer yüzü var. Yazının başında Terim’in teknik adamlık başarısını Piontek’e borçlu olduğunu yazmıştım. Peki 30 yılda Terim’in yanında yetişen veya stajını tamamlayıp Türk futboluna hizmet eden tek bir hoca var mı?
Maalesef bu sorunun cevabı hayır. Yine Terim’in alıp da yıldızını parlattığı isimlerde bulunmuyor. Terim daha çok hazırcı bir görüntü çizdi. Ne Galatasaray’da ne de Milli Takım’da ‘işte Terim sayesinde yıldız oldu’ diyeceğimiz bir isim yok. Saha içi sonuçlarında başarılı olmuş bir hocadan teknik adam ve yıldız oyuncu yetiştirmesini beklemek doğal hakkımızdır.
Fatih Terim, bir kez daha kurtarıcı olarak geldi. Nedense her gelişi böyle oldu. Özellikle milli takıma. Ama gidişi pek muhteşem olmadı. Bu kez Galatasaray’da işi daha zor. Beşiktaş, Şenol Güneş’le lige ambargo koydu, Fenerbahçe Aykut Kocaman’la toparlandı, Trabzonspor Rıza Çalımbay’la kendine geldi, Başakşehir şampiyonluğun adayları arasına girdi. Terim için sorun değil bunlar. Galatasaray’dan ayrılırsa gideceği yer belli!
[Hasan Cücük] 23.12.2017 [TR724]
İLK DÖNEM EFSANEYDİ
Fatih Terim, 1990-93 arasında yardımcılığını yaptığı Sepp Piontek’in yetiştirdiği bir isim. Piontek’li milli takım saha sonuçları açısından bekleneni verememesine karşılık, sistemin oluşması adına önemli bir kazançtı. Nitekim, milli takımın yükselişi olarak milat yılı Piontek’in göreve gelmesi alınır. Onun yanında stajını yapan Terim, 1993-96 arasında milli takımın patronluğunu yapıp, tarihimizde ilk kez Avrupa Şampiyonası biletini aldıran isim olmuştu. Sonrasında başlayan Galatasaray yılları ise muhteşemdi. 4 yılda elde edilen 4 lig şampiyonluğu, UEFA Kupası ile taçlandırılmıştı.
Ünü Edirne dışına taşınca çıktığı İtalya seferi ise hüsran oldu. Önce Fiorentina’da şansını denedi. 23 hafta sonunda istifa ederken, yüzde 43’lük bir galibiyet oranıyla vasatın altında kaldı. Sonra Milan günleri başladı. Bu macerası daha kısa sürdü. Yurtdışı kredisini çabuk tüketip, yeniden Edirne sınırları içine döndü. Bu dönüşle birlikte Galatasaray – Milli Takım arasında gelgitler başlamış oluyordu.
İKİNCİ TERİM DÖNEMİ FİYASKO OLDU
Galatasaray’daki ikinci Terim dönemi facia ile bitti. Takımı şampiyon yapan Mircea Lucescu, ‘gönüllerdeki teknik adam’ Terim uğruna gönderildi. İlk sezon lig ikinciliği gelirken, şampiyonluğun adresi Beşiktaş, hocası ise Galatasaray’ın beğenmeyip gönderdiği Lucescu’ydu. İkinci sezon daha lig bitmeden Terim istifa edip gitti ve geride bir enkaz bıraktı. 20’nin üzerinde oyuncu transfer etmiş, bunların büyük kısmı fiyasko çıkmış ve takımın üstüne muazzam borç yükü kalmıştı. Bugünlerde kimse hatırlamıyor ama Terim o gün ‘Artık eşofmanımı astım. Galatasaray’a daha teknik adam olarak gelmem’ diyecekti.
Boşta kalınca adres hazırdı. 2005’te milli takıma yatay geçiş yaptı. 2006 Dünya Kupası’nı ıskalayıp, Euro 2008’e katıldık. Yarı finale kadar çıktık. Final biletini Almanya’ya kaptırdık. Hepi topu 13 dakika galip oynadığımız bir turnuva geçirdik. Euro 2008’de yarı final oynamış takım olarak 2010 Dünya Kupası biletini alamayınca Terim’in ayrılık vakti gelmiş oldu.
ÜÇÜNCÜ DÖNEMDE İKİ ŞAMPİYONLUK KAZANDI AMA…
Milli takımdan 2009’da ayrılınca adres belliydi. 2011-13 arasında iki yılda iki şampiyonluk yaşattı. Başarılı bir dönem sayılırdı. Biraz da rakiplerin durumu Terim’in işini kolaylaştırdı. Fenerbahçe’nin şikeden, Trabzonspor’un 2011 travmasından, Beşiktaş’ın Demirören’in borç batağından başı dertte olunca Terim’in işi kolay olmuştu.
2013-14 sezonuna Galatasaray’ın başında giren Terim, A Milli Takım’dan Abdullah Avcı’nın gönderilmesiyle boşalan koltuğun yine ilk adayı oldu. Bu kez bir koltukta iki karpuz taşıyacaktı. Federasyon, Galatasaray yönetiminden izin alarak Terim’in ‘4 maçlığına’ milli takımın başına geçmesini sağladı. 3 maçı kazanıp, Hollanda’ya mağlup olununca 2014 Dünya Kupası yine kaçıyordu. Galatasaray yönetimi, milli takımı çalıştırmaya istekli Terim’in önüne ‘ya biz – ya milli takım’ şartıyla çıkınca üçüncü Terim dönemi de kapandı.
2013-17 arasında, bu kez A Milli Takım’da üçüncü Terim dönemi başlıyordu. Şansımızın yaver gitmesiyle katıldığımız Euro 2016’da gruptan çıkamayıp eve çabuk dönerken, akıllarda oyuncuların prim kavgası ve Terim’in futbolcularını basının önüne atması kalacaktı. Terim’i 2018 Dünya Kupası biletini kaçırmak değil, bir kebapçıya düzenlediği baskın kovduracaktı. Sonraki adres malumdu: Galatasaray.
MADALYONUN DİĞER YÜZÜ
Fatih Terim teknik adamlıkta 30 yılı geride bıraktı. En çok şampiyonluk gören hoca unvanını elinde bulunduruyor. Milli takımı iki kez Avrupa şampiyonasına taşıdı. Uluslararası arenada kupa kazandıran tek teknik adam. Ancak bir de madalyonun diğer yüzü var. Yazının başında Terim’in teknik adamlık başarısını Piontek’e borçlu olduğunu yazmıştım. Peki 30 yılda Terim’in yanında yetişen veya stajını tamamlayıp Türk futboluna hizmet eden tek bir hoca var mı?
Maalesef bu sorunun cevabı hayır. Yine Terim’in alıp da yıldızını parlattığı isimlerde bulunmuyor. Terim daha çok hazırcı bir görüntü çizdi. Ne Galatasaray’da ne de Milli Takım’da ‘işte Terim sayesinde yıldız oldu’ diyeceğimiz bir isim yok. Saha içi sonuçlarında başarılı olmuş bir hocadan teknik adam ve yıldız oyuncu yetiştirmesini beklemek doğal hakkımızdır.
Fatih Terim, bir kez daha kurtarıcı olarak geldi. Nedense her gelişi böyle oldu. Özellikle milli takıma. Ama gidişi pek muhteşem olmadı. Bu kez Galatasaray’da işi daha zor. Beşiktaş, Şenol Güneş’le lige ambargo koydu, Fenerbahçe Aykut Kocaman’la toparlandı, Trabzonspor Rıza Çalımbay’la kendine geldi, Başakşehir şampiyonluğun adayları arasına girdi. Terim için sorun değil bunlar. Galatasaray’dan ayrılırsa gideceği yer belli!
[Hasan Cücük] 23.12.2017 [TR724]
IŞİD sonrası Irak’ta Haşdi Şabi etkisi ve Türkmenler [Deniz Ayhan]
2015 yılında Musul’un IŞİD tarafından işgal edilmesi ve Şii mabetlerinin yağmalanmaya başlaması kutsal yerlerin korunmasına dair önemli bir askeri ihtiyacın ortaya çıkmasına sebep olmuştu. Bu ihtiyaca istinaden 12 Haziran 2015’te Iraklı Şiilerin otorite olarak kabul ettiği Ayetullah Ali Sistani Irak’ta bulunan tüm Müslümanlara bir çağrıda bulunarak IŞİD’e karşı bir araya gelinmesi için cihat fetvası vermişti. Bu cihat fetvasından üç gün sonra elli beş – altmış bin kadar gönüllü IŞİD ile savaşma noktasında hazır olduklarını beyan etmişlerdi. Bu süreç halk birlikleri olarak da ifade edilen Haşdi Şabi’nin kurulmasını da beraberinde getirmişti.
IŞİD ile Irak sathındaki mücadelede en etkili güçlerden biri olarak karşımıza çıkan Haşdi Şabi’yi oluşturan yapılara baktığımızda temel bir ayrım yapmamız mümkün. Elliden fazla küçüklü-büyüklü milis gücün varlığı ile beraber, Haşdi Şabi koordinasyonu altında mücadele eden ve hiçbir milis güç ile iltisakı olmayan halk birliklerinin olduğunu da ifade etmek durumundayız. Fakat, bu çok parçalı yapının içerisinde gerek askeri gerekse de siyasi olarak öne çıkan bir takım gruplar bulunmakta. Haşdi Şabi’yi oluşturan en etkili ve güçlü üç milis kuvveti şöyle sıralayabiliriz. 2003 yılında Irak’ın Amerika’nın işgaline maruz kaldığı süreçte kurulan ve son döneme kadar Irak İslam Konseyi’ne bağlı olan ‘Bedir Grubu’ aslında Haşdi Şabi şemsiyesi altında ki en etkili güç olarak ifade edilebilir. Daha sonra Irak İslam Konseyi’nden ayrılan Bedir Grubu kendi ‘öz yapılanması’nı kurarak hem askeri hem de siyasi anlamda daha özerk bir yapıya kavuştu.
Haşdi Şabi içerisindeki son derece etkili diğer bir grup ise şüphesiz Ketaib Hizbullah grubu. Özellikle, Lübnan Hizbullah’ı ile yakın ilişkiler içerisinde bulunan bu grup, Lübnan’dan Haşdi Şabi’ye yapılan hem insani hem de askeri yardımların koordinasyonunu sağlayan grup olarak karşımıza çıkmakta. Haşdi Şabi’yi oluşturan en etkili üçüncü güce baktığımızda ise karşımıza Iraklı Şii lider Mukteda Al-Sadr’ın Mehdi ordusundan ayrılan ve Haşdi Şabi’ye katılan birlikleri görmekteyiz. Aslında bu halk birliklerinin ortak adı Haşdi Şabi olsa da, özellikle Tikrit operasyonunda gördüğümüz gibi, her grup kendi bayrağı ve komutanının liderliğinde IŞİD ile yapılan mücadeleye katılmakta ve bu anlamda dönem dönem farklı gruplar arasında çok ciddi koordinasyon sorunlarını da ortaya çıkarmakta.
Haşdi Şabi, Şiilik ve Türkmenler?
Bu milis grupların dışında Iraklı olmayan, hatta Şii olmayan birçok milis grubun Haşdi Şabi şemsiyesi altında kendilerine yer buldukları bilinen bir gerçek. Fakat, Haşdi Şabi birliklerinin temel motivasyonunun Şiilik olup olmadığı başından beri tartışılmakta ve bu tartışmanın önümüzde ki dönemde yerini sıcak çatışmalara bırakacağına dair kaygılar büyüyerek devam etmekte.
Özellikle, 2015 yılının son aylarına doğru Haşdi Şabi’nin IŞİD ile mücadele sırasında ciddi başarılara imza atması, aynı dönemde IŞİD ile savaşan Kürt Peşmerge güçlerinin ve Sünni Arapların yer yer tepkisine yol açmıştı. Hatta, IŞİD ile mücadelede gerçekleştirilen operasyonlara sürekli Şii imamların isimlerinin verilmesi bu tartışma ortamını daha da gerginleştirmişti. Irak yetkilileri bu nizayı çözüme kavuşturmak için Haşdi Şabi liderleri ile bazı görüşmeler gerçekleştirmiş ve bir takım Sünni ve Türkmen birliklerin de Haaşdi Şabi çatısı altında mücadele etmelerinin Haşdi Şabi’yi daha meşru bir çizgiye çekeceğini öngörmüşlerdi. Bu sebeple, 2016’nın başlarından itibaren bazı Arap Sünni aşiret güçlerinin ve Kerkük çevresinde yaşayan bir takım Türkmen grupların Haşdi Şabi’ye bağlılık yemini ederek IŞİD’e karşı aynı cephede savaştıklarına şahid olduk. 2016 ve 2017’ye doğru gelinen süreçte ise Haşdi Şabi içerisinde ki Türkmen güçlerin sayısının son derece arttığını ve özellikle Türkmenlerden oluşan 16. ve 52. tugayın Haşdi Şabi’nin en etkili orduları haline geldiklerine tanıklık ettik.
Bununla birlikte, Haşdi Şabi’nin IŞİD bölgeden temizlendikten sonra faaliyetlerine devam edip etmeyeceği, ya da faaliyetlerinin sadece askeri alanda kalıp kalmayacağı da hararetle tartışılmaya devam etti. Aslında bu iki sorunun da cevabı 2017 yılının ortalarından itibaren netliğe kavuştu. 2017’nin başında Irak Ulusal Güvenlik Konseyi Haşdi Şabi’yi Irak Ordusu’nun bir parçası yapacak bir takım hukuki düzenlemeleri Irak Parlamentosu’na sundu ve parlamento bu teklifi onadı. Hali hazırda 90 000 kadar milis gücün kayıt edildiği ve bunlardan 30 000 kadarının aylık 610 Amerikan doları civarında Irak Ulusal Güvenlik Konseyi’nden maaş aldıkları Irak resmi devlet kanalından geçtiğimiz aylarda duyurulmuştu.
Yukarda ifade edilen ikinci kritik mesele olan ‘Haşdi Şabi’nin faaliyetlerinin askeri alanla sınırlı kalıp kalmayacağı’ hususu da aslında yavaş yavaş aydınlığa kavuşmakta. Hatırlanacağa üzere 2015’te 86 gün boyunda IŞİD ablukası altında kalan bir Türkmen beldesi olan Emirli’den birçok Türkmen grup gönüllü olarak Haşdi Şabi’ye katılarak IŞİD’ın bu beldeden temizlenmesi için uğraş vermişlerdi. IŞİD bu bölgeden aylar sonra temizlenmiş ve ilginç bir şekilde o günden bugüne bu Türkmen bölgesinin siyasi ve idari yönetimi tamamen Haşdi Şabi’ye bağlı bir takım insanlar tarafından yürütülmekte. Benzer yaklaşımları Irak’ın devlet organlarının etkin olamadığı ve IŞİD’den boşaltılan farklı birçok bölgede de görmek mümkün.
Bununla birlikte Haşdi Şabi’nin hem askeri hem de siyasal faaliyetlerinde hatırı sayılır bir İran etkisinin olduğunu da belirtmek gerekir. Özellikle IŞİD’e karşı 2015 yılında başlatılan mücadelenin hemen her safhasında İranlı askeri yetkililerin eğitim, planlama ve lojistik desteklerinin hep var olduğunu, İran Devrim muhafızları Küdus Ordusu komutanı Kasım Süleymani’nin cephe cephe Irak’ta gezerek farklı Haşdi Şabi komutanlarını motive ettiği ve bir eşgüdüm sağlamaya çalıştığı defalarca uluslararası medyaya da yansımıştı. İran’ın Haşdi Şabi ile olan bu girift ilişkisini Haşdi Şabi çatısı altında mücadele veren Horasan grubu üzerinden gerçekleştirdiğini Erbil merkezli Rudaw haber kanalı daha önce yaptığı yayınlarda dile getirmişti.
Tüm bu faktörler aslında bize dört kritik çıkarım için son derece önemli içerikleri sağlamakta. Bir, Haşdi Şabi resmi olarak ifade edilen hedeflerinin aksine son derece Şii motivasyonlu bir hareket görüntüsü vermekte ve bu görüntüden Şii’lerin gerek askeri gerekse de siyasal olarak domine ettiği bir Irak için mücadele ettiğini anlamaktayız. İki, Haşdi Şabi resmi olarak Irak ordusunun bir parçası olsa da, Irak devlet aparatının gücünü ‘yettiremediği’ sahalarda siyasal sorumluluk almakta, IŞİD’den boşaltılan bölgeleri hem siyasi hem idari olarak yönetmeye talip olmakta ve yönetmekte. Üç, Irak Türkmenleri’nin önemli bir kısmının Şii olduğu düşünülürse, soydaşlarımız olan Irak Türkmenleri’nin Haşdi Şabi’nin hamiliğine biat ettikleri ve bu bağlamda İran etki sahasına her zamankinden daha fazla açık olduklarını ifade edebiliriz. Dört ve en önemlisi, Haşdi Şabi’nin Şii motivasyonlu askeri ve siyasi tasarrufları önümüzdeki süreçte IŞİD benzeri ve radikal Sünni tandanslı yeni bir terör örgütünü ortaya çıkarabilir.
[Deniz Ayhan] 23.12.2017 [TR724]
IŞİD ile Irak sathındaki mücadelede en etkili güçlerden biri olarak karşımıza çıkan Haşdi Şabi’yi oluşturan yapılara baktığımızda temel bir ayrım yapmamız mümkün. Elliden fazla küçüklü-büyüklü milis gücün varlığı ile beraber, Haşdi Şabi koordinasyonu altında mücadele eden ve hiçbir milis güç ile iltisakı olmayan halk birliklerinin olduğunu da ifade etmek durumundayız. Fakat, bu çok parçalı yapının içerisinde gerek askeri gerekse de siyasi olarak öne çıkan bir takım gruplar bulunmakta. Haşdi Şabi’yi oluşturan en etkili ve güçlü üç milis kuvveti şöyle sıralayabiliriz. 2003 yılında Irak’ın Amerika’nın işgaline maruz kaldığı süreçte kurulan ve son döneme kadar Irak İslam Konseyi’ne bağlı olan ‘Bedir Grubu’ aslında Haşdi Şabi şemsiyesi altında ki en etkili güç olarak ifade edilebilir. Daha sonra Irak İslam Konseyi’nden ayrılan Bedir Grubu kendi ‘öz yapılanması’nı kurarak hem askeri hem de siyasi anlamda daha özerk bir yapıya kavuştu.
Haşdi Şabi içerisindeki son derece etkili diğer bir grup ise şüphesiz Ketaib Hizbullah grubu. Özellikle, Lübnan Hizbullah’ı ile yakın ilişkiler içerisinde bulunan bu grup, Lübnan’dan Haşdi Şabi’ye yapılan hem insani hem de askeri yardımların koordinasyonunu sağlayan grup olarak karşımıza çıkmakta. Haşdi Şabi’yi oluşturan en etkili üçüncü güce baktığımızda ise karşımıza Iraklı Şii lider Mukteda Al-Sadr’ın Mehdi ordusundan ayrılan ve Haşdi Şabi’ye katılan birlikleri görmekteyiz. Aslında bu halk birliklerinin ortak adı Haşdi Şabi olsa da, özellikle Tikrit operasyonunda gördüğümüz gibi, her grup kendi bayrağı ve komutanının liderliğinde IŞİD ile yapılan mücadeleye katılmakta ve bu anlamda dönem dönem farklı gruplar arasında çok ciddi koordinasyon sorunlarını da ortaya çıkarmakta.
Haşdi Şabi, Şiilik ve Türkmenler?
Bu milis grupların dışında Iraklı olmayan, hatta Şii olmayan birçok milis grubun Haşdi Şabi şemsiyesi altında kendilerine yer buldukları bilinen bir gerçek. Fakat, Haşdi Şabi birliklerinin temel motivasyonunun Şiilik olup olmadığı başından beri tartışılmakta ve bu tartışmanın önümüzde ki dönemde yerini sıcak çatışmalara bırakacağına dair kaygılar büyüyerek devam etmekte.
Özellikle, 2015 yılının son aylarına doğru Haşdi Şabi’nin IŞİD ile mücadele sırasında ciddi başarılara imza atması, aynı dönemde IŞİD ile savaşan Kürt Peşmerge güçlerinin ve Sünni Arapların yer yer tepkisine yol açmıştı. Hatta, IŞİD ile mücadelede gerçekleştirilen operasyonlara sürekli Şii imamların isimlerinin verilmesi bu tartışma ortamını daha da gerginleştirmişti. Irak yetkilileri bu nizayı çözüme kavuşturmak için Haşdi Şabi liderleri ile bazı görüşmeler gerçekleştirmiş ve bir takım Sünni ve Türkmen birliklerin de Haaşdi Şabi çatısı altında mücadele etmelerinin Haşdi Şabi’yi daha meşru bir çizgiye çekeceğini öngörmüşlerdi. Bu sebeple, 2016’nın başlarından itibaren bazı Arap Sünni aşiret güçlerinin ve Kerkük çevresinde yaşayan bir takım Türkmen grupların Haşdi Şabi’ye bağlılık yemini ederek IŞİD’e karşı aynı cephede savaştıklarına şahid olduk. 2016 ve 2017’ye doğru gelinen süreçte ise Haşdi Şabi içerisinde ki Türkmen güçlerin sayısının son derece arttığını ve özellikle Türkmenlerden oluşan 16. ve 52. tugayın Haşdi Şabi’nin en etkili orduları haline geldiklerine tanıklık ettik.
Bununla birlikte, Haşdi Şabi’nin IŞİD bölgeden temizlendikten sonra faaliyetlerine devam edip etmeyeceği, ya da faaliyetlerinin sadece askeri alanda kalıp kalmayacağı da hararetle tartışılmaya devam etti. Aslında bu iki sorunun da cevabı 2017 yılının ortalarından itibaren netliğe kavuştu. 2017’nin başında Irak Ulusal Güvenlik Konseyi Haşdi Şabi’yi Irak Ordusu’nun bir parçası yapacak bir takım hukuki düzenlemeleri Irak Parlamentosu’na sundu ve parlamento bu teklifi onadı. Hali hazırda 90 000 kadar milis gücün kayıt edildiği ve bunlardan 30 000 kadarının aylık 610 Amerikan doları civarında Irak Ulusal Güvenlik Konseyi’nden maaş aldıkları Irak resmi devlet kanalından geçtiğimiz aylarda duyurulmuştu.
Yukarda ifade edilen ikinci kritik mesele olan ‘Haşdi Şabi’nin faaliyetlerinin askeri alanla sınırlı kalıp kalmayacağı’ hususu da aslında yavaş yavaş aydınlığa kavuşmakta. Hatırlanacağa üzere 2015’te 86 gün boyunda IŞİD ablukası altında kalan bir Türkmen beldesi olan Emirli’den birçok Türkmen grup gönüllü olarak Haşdi Şabi’ye katılarak IŞİD’ın bu beldeden temizlenmesi için uğraş vermişlerdi. IŞİD bu bölgeden aylar sonra temizlenmiş ve ilginç bir şekilde o günden bugüne bu Türkmen bölgesinin siyasi ve idari yönetimi tamamen Haşdi Şabi’ye bağlı bir takım insanlar tarafından yürütülmekte. Benzer yaklaşımları Irak’ın devlet organlarının etkin olamadığı ve IŞİD’den boşaltılan farklı birçok bölgede de görmek mümkün.
Bununla birlikte Haşdi Şabi’nin hem askeri hem de siyasal faaliyetlerinde hatırı sayılır bir İran etkisinin olduğunu da belirtmek gerekir. Özellikle IŞİD’e karşı 2015 yılında başlatılan mücadelenin hemen her safhasında İranlı askeri yetkililerin eğitim, planlama ve lojistik desteklerinin hep var olduğunu, İran Devrim muhafızları Küdus Ordusu komutanı Kasım Süleymani’nin cephe cephe Irak’ta gezerek farklı Haşdi Şabi komutanlarını motive ettiği ve bir eşgüdüm sağlamaya çalıştığı defalarca uluslararası medyaya da yansımıştı. İran’ın Haşdi Şabi ile olan bu girift ilişkisini Haşdi Şabi çatısı altında mücadele veren Horasan grubu üzerinden gerçekleştirdiğini Erbil merkezli Rudaw haber kanalı daha önce yaptığı yayınlarda dile getirmişti.
Tüm bu faktörler aslında bize dört kritik çıkarım için son derece önemli içerikleri sağlamakta. Bir, Haşdi Şabi resmi olarak ifade edilen hedeflerinin aksine son derece Şii motivasyonlu bir hareket görüntüsü vermekte ve bu görüntüden Şii’lerin gerek askeri gerekse de siyasal olarak domine ettiği bir Irak için mücadele ettiğini anlamaktayız. İki, Haşdi Şabi resmi olarak Irak ordusunun bir parçası olsa da, Irak devlet aparatının gücünü ‘yettiremediği’ sahalarda siyasal sorumluluk almakta, IŞİD’den boşaltılan bölgeleri hem siyasi hem idari olarak yönetmeye talip olmakta ve yönetmekte. Üç, Irak Türkmenleri’nin önemli bir kısmının Şii olduğu düşünülürse, soydaşlarımız olan Irak Türkmenleri’nin Haşdi Şabi’nin hamiliğine biat ettikleri ve bu bağlamda İran etki sahasına her zamankinden daha fazla açık olduklarını ifade edebiliriz. Dört ve en önemlisi, Haşdi Şabi’nin Şii motivasyonlu askeri ve siyasi tasarrufları önümüzdeki süreçte IŞİD benzeri ve radikal Sünni tandanslı yeni bir terör örgütünü ortaya çıkarabilir.
[Deniz Ayhan] 23.12.2017 [TR724]
Vücut Kitle İndeksi nasıl ölçülür? [TR724]
Bir insanın ideal vücut ağırlığı yaş, kas yağları, boy, cinsiyet ve kemik yoğunluğu gibi faktörlerler tarafından belirleniyor. Vücut Kitle İndeksi’nin (VKİ), ideal vücut ağırlığınızı hesaplamanın en doğru yolu olduğunu savunan görüşe karşı, kas kitlesini hesaplanmadığı için buna katılmayan uzmanlar da var.
Uzmanlara göre, bir kişinin ideal vücut ağırlığı, diğerlerinden tamamen farklı olabilir. Kendinizi ailenizle ya da arkadaşlarınızla karşılaştırırsanız, sağlığınızı riske atarsınız. Aşırı kilolu ve obezliğin seviyesi, ülkeden ülkeye değişiklik gösterebiliyor. Zira, vücut kitle endeksinin en düşük sınırını 20 olarak kabul eden ülkeler mevcut. Dolayısıyla kendi başınıza yapacağınız her kıyas doğru olmayabilir.
Vücut kitle indeksi nedir?
Sizin vücut kitle endeksiniz, boyunuzla bağlantılı kilonuzdur. Vücut kitle endeksini hesaplamak esasında çok kolay. Ağırlığınızı, boyunuzun karesine böleceksiniz. Örneğin, 80 kilosunuz ve 1.80 boyundasınız. 1.80’ın karesi (1.80X1.80) 3.24’tür. 80’i 3.24’e böldüğünüzde çıkan sonuç 24.69 sizin vücut kitle endeksinizdir.
Vücut kitle endeksi kişinin bel, göğüs ya da kalça ölçümlemelerini hesaplamayan basit bir ölçümdür. 100 metre sürat koşusu şampiyonu televizyon karşısında aşırı yemek yiyerek şişmanlayan televizyon hastasından daha ağır VKİ’ye sahip olabiir. Televizyon hastası büyük bir göbeğe ve kalçalarında, kanında, vücudunun diğer taraflarında fazla yağa sahipken, bu kişinin fazla kası yoktur. Atlet daha küçük bel ile daha az vücut yağına sahiptir ve daha sağlıklıdır. VKİ kriterine göre ise, televizyon hastası daha sağlıklıdır.
Vücut kitle indeksi, kemik yoğunluğunu da hesaba katmıyor. Şiddetli osteoporoz (kemik erimesi) hastasının vücut kitle endeksi aynı boydaki sağlıklı herhangi birinden daha düşüktür. Fakat, osteoporozu olan kişi daha büyük bele, daha fazla vücut yağına ve güçsüz kemiklere sahiptir.
Birçok uzman VKİ’ni sağlık değerlendirmesinde kullanışlı olmadığınn altını çiziyor. Uzmanlar, ayrıca VKİ’nin aşırı kilolu ya da obez kişilerde yağ miktarını değerinin altında, zayıf ya da adaleli kişilerde ise yağ miktarını fazla hesaplandığını söylüyorlar.
[TR724] 23.12.2017
Uzmanlara göre, bir kişinin ideal vücut ağırlığı, diğerlerinden tamamen farklı olabilir. Kendinizi ailenizle ya da arkadaşlarınızla karşılaştırırsanız, sağlığınızı riske atarsınız. Aşırı kilolu ve obezliğin seviyesi, ülkeden ülkeye değişiklik gösterebiliyor. Zira, vücut kitle endeksinin en düşük sınırını 20 olarak kabul eden ülkeler mevcut. Dolayısıyla kendi başınıza yapacağınız her kıyas doğru olmayabilir.
Vücut kitle indeksi nedir?
Sizin vücut kitle endeksiniz, boyunuzla bağlantılı kilonuzdur. Vücut kitle endeksini hesaplamak esasında çok kolay. Ağırlığınızı, boyunuzun karesine böleceksiniz. Örneğin, 80 kilosunuz ve 1.80 boyundasınız. 1.80’ın karesi (1.80X1.80) 3.24’tür. 80’i 3.24’e böldüğünüzde çıkan sonuç 24.69 sizin vücut kitle endeksinizdir.
Vücut kitle endeksi kişinin bel, göğüs ya da kalça ölçümlemelerini hesaplamayan basit bir ölçümdür. 100 metre sürat koşusu şampiyonu televizyon karşısında aşırı yemek yiyerek şişmanlayan televizyon hastasından daha ağır VKİ’ye sahip olabiir. Televizyon hastası büyük bir göbeğe ve kalçalarında, kanında, vücudunun diğer taraflarında fazla yağa sahipken, bu kişinin fazla kası yoktur. Atlet daha küçük bel ile daha az vücut yağına sahiptir ve daha sağlıklıdır. VKİ kriterine göre ise, televizyon hastası daha sağlıklıdır.
Vücut kitle indeksi, kemik yoğunluğunu da hesaba katmıyor. Şiddetli osteoporoz (kemik erimesi) hastasının vücut kitle endeksi aynı boydaki sağlıklı herhangi birinden daha düşüktür. Fakat, osteoporozu olan kişi daha büyük bele, daha fazla vücut yağına ve güçsüz kemiklere sahiptir.
Birçok uzman VKİ’ni sağlık değerlendirmesinde kullanışlı olmadığınn altını çiziyor. Uzmanlar, ayrıca VKİ’nin aşırı kilolu ya da obez kişilerde yağ miktarını değerinin altında, zayıf ya da adaleli kişilerde ise yağ miktarını fazla hesaplandığını söylüyorlar.
[TR724] 23.12.2017
Suikast listesi ve AKP’nin çaresizliği [Kemal Ay]
HDP Milletvekili Garo Paylan önceki gün şöyle bir bilgi paylaştı kamuoyuyla:
“Başta Almanya olmak üzere Avrupa’da yaşayan Türkiyeli Alevi ve Ermeni toplumları temsilcileri ve AKP iktidarında ülkeyi terk etmek zorunda kalmış gazeteciler, yazarlar, akademisyenler, kanaat önderlerine yönelik eylem hazırlığı içinde olan grupların, ses getirecek bir eylem için harekete geçtiği bilgisi tarafıma ulaştı.”
Bu türlü bir eylemin amacının ne olduğunu da Paylan veciz bir biçimde ifade etmiş:
“Kendi ülkesinde özgürce yazamayan, konuşamayan aydınlarımıza, gazetecilerimize ‘Siz nerede olursanız olun, size susturmayı biliriz’ mi denmek isteniyor? Yoksa yine bu iklimden faydalanmak isteyen derin güçler mi harekete geçti?”
YAKIN TARİHTE ÖRNEKLERİ VAR
Avrupa’nın yakın tarihinde maalesef bu tür eylemler sıklıkla görülüyor. Özellikle Ortadoğu rejimlerinin siyasî suikastları, Avrupa için yeni bir şey değil. Daha geçtiğimiz gün, 12 Aralık’ta İranlı Arap bir aktivist olan Ahmad Mola Nissi (52) Hollanda’daki evinin önünde öldürüldü. Reuters’e açıklama yapan kızı, 1990’lardaki cinayet serilerinin bir devamı olarak niteledi bu cinayeti. Nitekim Ahmad Mola Nissi, İran’ın petrol zengini bölgelerinden Huzistan eyaletinin bağımsızlığı için mücadele eden bir siyasî aktivistti.
Ancak İran’ın Avrupa’daki suikastları bununla sınırlı değil. 1979’daki devrimden sonra Avrupa’ya sığınan çok sayıda İranlı, çeşitli şekillerde öldürüldü. İran’ın yeni rejimi böylece kendi halkına gözdağı, yurt dışındaki muhaliflere de susmaları için bir mesaj vermiş oldu. (Bu arada İran rejiminin muhalifleri arasından da suikastlar yapan, belirli İranlı diplomat ya da parti üyelerini öldürenler vardı.)
Yani Garo Paylan’ın paylaştığı bilgiler, ‘şaşırtıcı’ ya da ‘Bu kadar da olmaz!’ dedirtecek şeyler değil. Bunu, Avrupa ülkelerindeki güvenlik bürokrasisi de biliyor. Hatta Türkiye’nin bu konuda yakın zamanda yaşadığı bir örnek de var. Fransa’daki üç PKK’lı kadın yöneticinin öldürülmesi, her ne kadar ‘örgüt içi hesaplaşma’ olarak sunulsa da, katilin MİT’le irtibatları ortaya çıkmıştı. Nitekim katil Ömer Güney de, Fransa’daki hapishane hücresinde öldü.
PERVASIZLAŞMANIN SEBEPLERİ
Burada asıl dikkat çekilmesi gereken husus şu: Devletler, neden bu kadar pervasızlaşabiliyor? Cevabı basit. Yurt içinde kendilerini durduracak hiçbir güç kalmayınca, uluslararası arenada bir şekilde ‘aklanabileceklerini’ biliyorlar. Neticede öyle veya böyle küreselleşen bir dünyada Batılı demokrasiler, kendilerine ‘komşu’ olan Ortadoğulu ülkelerle çalışmak durumunda. İran rejiminin ‘kendini kabul ettirme biçimi’ diyebileceğimiz ‘agresif tavrı’ ve Rusya’nın son yıllarda yaptığı bütün ‘şımarıklıkların’ yanına kâr kalması, pervasızlığı da arttıran bir etken.
Yani aslında ‘Yapabilirler mi?’ diye sormak abes. Giderek artan nefret ve şiddet söylemleri, muhatapların ‘hain’ ilan edilerek ‘insan değiller’ noktasında kabul görmesi, hatta sürekli tekrar edilen ‘Katli vaciptir’ nevinden ‘din referanslı’ laflar, Avrupa’daki AKP destekçilerini kolaylıkla radikalleştirebilir. Hatta daha da ilerisini söylemek gerekirse, yerel suç örgütleriyle irtibata geçilip ‘taşeron’ suikastçılar bile kullanabilirler. Cem Küçük’le Fuat Uğur’un programında, ‘Cemaat artık Rusya’nın da problemidir’ diyerek, nasıl böyle bir eylemi havale etmeye çalıştıklarını hatırlayın.
ÇARESİZLİĞİN DIŞAVURUMU
Elbette bu söylemlerin bir kısmı hayal gücünün ürünü. Garo Paylan’ın da söylediği gibi Avrupa’daki güvenlik birimleri konuyla ilgili muhtemelen önlemler alacaktır. İstihbaratlar, daha önceden bu türlü ilişkilere girebileceğini öngördükleri kimseleri takip edecektir. Hedef olabilecek isimler ve kurumlar, belli belirsiz bir koruma altına alınacaktır. Ancak şu noktadan sonra, bir kişinin bile burnu kanasa, bunun Türkiye’deki AKP rejiminin sorumluluk hanesine yazılacağını da bilmek gerekir.
Herkes İran’ın devrimden sonra ‘askerî’ anlamda bölgede etkin olduğunu konuşuyor fakat İran halkının o günden bugüne nasıl yoksullaştığını, en parlak beyinlerinin yurt dışına çıkmak zorunda kaldığını, uluslararası arenada yalnızlaşmanın ekonomik bedelleri olduğunu pek hatırlatan yok. Çünkü ‘güç’ aldatıcı bir şeydir, hiç tükenmeyecek sanırsınız ama zamanla onu kaybedersiniz. Bu da sizi daha da öfkelendirir. Sürekli daha büyük yanlışlar yapar ve kendi kendinizi tüketirsiniz.
AKP rejimi gerçekten de Avrupa’da yaşayan destekçilerinin hayatlarını zindana çevirebilecek, Türkiye Cumhuriyeti’ne bağlı kurumların kapanmasına kadar varabilecek bir tektonik hareketi tetikleyecek kadar çaresiz durumda mı? Buradan bakınca öyle görünüyor…
[Kemal Ay] 22.12.2017 [TR724]
“Başta Almanya olmak üzere Avrupa’da yaşayan Türkiyeli Alevi ve Ermeni toplumları temsilcileri ve AKP iktidarında ülkeyi terk etmek zorunda kalmış gazeteciler, yazarlar, akademisyenler, kanaat önderlerine yönelik eylem hazırlığı içinde olan grupların, ses getirecek bir eylem için harekete geçtiği bilgisi tarafıma ulaştı.”
Bu türlü bir eylemin amacının ne olduğunu da Paylan veciz bir biçimde ifade etmiş:
“Kendi ülkesinde özgürce yazamayan, konuşamayan aydınlarımıza, gazetecilerimize ‘Siz nerede olursanız olun, size susturmayı biliriz’ mi denmek isteniyor? Yoksa yine bu iklimden faydalanmak isteyen derin güçler mi harekete geçti?”
YAKIN TARİHTE ÖRNEKLERİ VAR
Avrupa’nın yakın tarihinde maalesef bu tür eylemler sıklıkla görülüyor. Özellikle Ortadoğu rejimlerinin siyasî suikastları, Avrupa için yeni bir şey değil. Daha geçtiğimiz gün, 12 Aralık’ta İranlı Arap bir aktivist olan Ahmad Mola Nissi (52) Hollanda’daki evinin önünde öldürüldü. Reuters’e açıklama yapan kızı, 1990’lardaki cinayet serilerinin bir devamı olarak niteledi bu cinayeti. Nitekim Ahmad Mola Nissi, İran’ın petrol zengini bölgelerinden Huzistan eyaletinin bağımsızlığı için mücadele eden bir siyasî aktivistti.
Ancak İran’ın Avrupa’daki suikastları bununla sınırlı değil. 1979’daki devrimden sonra Avrupa’ya sığınan çok sayıda İranlı, çeşitli şekillerde öldürüldü. İran’ın yeni rejimi böylece kendi halkına gözdağı, yurt dışındaki muhaliflere de susmaları için bir mesaj vermiş oldu. (Bu arada İran rejiminin muhalifleri arasından da suikastlar yapan, belirli İranlı diplomat ya da parti üyelerini öldürenler vardı.)
Yani Garo Paylan’ın paylaştığı bilgiler, ‘şaşırtıcı’ ya da ‘Bu kadar da olmaz!’ dedirtecek şeyler değil. Bunu, Avrupa ülkelerindeki güvenlik bürokrasisi de biliyor. Hatta Türkiye’nin bu konuda yakın zamanda yaşadığı bir örnek de var. Fransa’daki üç PKK’lı kadın yöneticinin öldürülmesi, her ne kadar ‘örgüt içi hesaplaşma’ olarak sunulsa da, katilin MİT’le irtibatları ortaya çıkmıştı. Nitekim katil Ömer Güney de, Fransa’daki hapishane hücresinde öldü.
PERVASIZLAŞMANIN SEBEPLERİ
Burada asıl dikkat çekilmesi gereken husus şu: Devletler, neden bu kadar pervasızlaşabiliyor? Cevabı basit. Yurt içinde kendilerini durduracak hiçbir güç kalmayınca, uluslararası arenada bir şekilde ‘aklanabileceklerini’ biliyorlar. Neticede öyle veya böyle küreselleşen bir dünyada Batılı demokrasiler, kendilerine ‘komşu’ olan Ortadoğulu ülkelerle çalışmak durumunda. İran rejiminin ‘kendini kabul ettirme biçimi’ diyebileceğimiz ‘agresif tavrı’ ve Rusya’nın son yıllarda yaptığı bütün ‘şımarıklıkların’ yanına kâr kalması, pervasızlığı da arttıran bir etken.
Yani aslında ‘Yapabilirler mi?’ diye sormak abes. Giderek artan nefret ve şiddet söylemleri, muhatapların ‘hain’ ilan edilerek ‘insan değiller’ noktasında kabul görmesi, hatta sürekli tekrar edilen ‘Katli vaciptir’ nevinden ‘din referanslı’ laflar, Avrupa’daki AKP destekçilerini kolaylıkla radikalleştirebilir. Hatta daha da ilerisini söylemek gerekirse, yerel suç örgütleriyle irtibata geçilip ‘taşeron’ suikastçılar bile kullanabilirler. Cem Küçük’le Fuat Uğur’un programında, ‘Cemaat artık Rusya’nın da problemidir’ diyerek, nasıl böyle bir eylemi havale etmeye çalıştıklarını hatırlayın.
ÇARESİZLİĞİN DIŞAVURUMU
Elbette bu söylemlerin bir kısmı hayal gücünün ürünü. Garo Paylan’ın da söylediği gibi Avrupa’daki güvenlik birimleri konuyla ilgili muhtemelen önlemler alacaktır. İstihbaratlar, daha önceden bu türlü ilişkilere girebileceğini öngördükleri kimseleri takip edecektir. Hedef olabilecek isimler ve kurumlar, belli belirsiz bir koruma altına alınacaktır. Ancak şu noktadan sonra, bir kişinin bile burnu kanasa, bunun Türkiye’deki AKP rejiminin sorumluluk hanesine yazılacağını da bilmek gerekir.
Herkes İran’ın devrimden sonra ‘askerî’ anlamda bölgede etkin olduğunu konuşuyor fakat İran halkının o günden bugüne nasıl yoksullaştığını, en parlak beyinlerinin yurt dışına çıkmak zorunda kaldığını, uluslararası arenada yalnızlaşmanın ekonomik bedelleri olduğunu pek hatırlatan yok. Çünkü ‘güç’ aldatıcı bir şeydir, hiç tükenmeyecek sanırsınız ama zamanla onu kaybedersiniz. Bu da sizi daha da öfkelendirir. Sürekli daha büyük yanlışlar yapar ve kendi kendinizi tüketirsiniz.
AKP rejimi gerçekten de Avrupa’da yaşayan destekçilerinin hayatlarını zindana çevirebilecek, Türkiye Cumhuriyeti’ne bağlı kurumların kapanmasına kadar varabilecek bir tektonik hareketi tetikleyecek kadar çaresiz durumda mı? Buradan bakınca öyle görünüyor…
[Kemal Ay] 22.12.2017 [TR724]
Namazlarımızı diriltecek bir eylem: Yeni sureler ezberlemek [Cemil Tokpınar]
Namaz kılan kardeşlerimize şöyle bir soru yöneltelim:
İlk namazlarınızdan mı daha çok lezzet alıyordunuz, yoksa şimdiki namazlarınızdan mı?
İlk namazlarınız mı daha huşulu, daha titiz, daha özenli, daha kaliteliydi şimdiki namazlarınız mı?
Sanırım neredeyse herkes ilk namazlarının daha zevkli, coşkulu ve kaliteli olduğunu, ama giderek monotonlaştığını ve sıradanlaştığını söyleyecektir.
Oysa namazı en mükemmel bir şekilde kılan ve bize öğreten Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ve onun izinden giden salih kimseler için tam tersi geçerlidir. Zaman geçtikçe ilim ve marifetleri, derinlik ve terakkileri artmakta olduğu için namazdaki başarı ve kaliteleri de giderek ziyadeleşmektedir.
Peki, bizler daha güzel ve kaliteli namazlar kılmak için ne yapabiliriz?
Bunun için birçok yol ve yöntem bulabiliriz. Bugün bunlar içinde namazlardaki ülfet ve sıradanlığı, dikkat ve şuura dönüştürecek bir usulden, “yeni sure ve ayet grupları ezberlemekten” bahsedeceğiz.
Maalesef Kur’an’ı okumak, anlamak ve ezberlemek şeklindeki gayretlerimiz çok yetersiz. Oysa namazın önemli bir bölümü olan kıraat, Kur’an’dan ezberimiz ne kadar çok ve anlaşılır ise o kadar güzel ve zevkli olur.
Kur’an’dan ezberi Fatiha, Kevser ve İhlâs surelerinden ibaret olan bir kimse, elbette ki her gün bunları okurken sıkılacaktır. Hatta ömür boyu Elemtera’dan Nâs’a kadar on sureyi sürekli tekrar eden bir kimsede bir bıkkınlık olacaktır.
Bir kimse en sevdiği yemeği her gün yese nasıl ki ağız, dil ve sair maddî duyguları ondan bıkar, yıllarca aynı sureleri okuyan kimselerde de böylesi bir usanç ve monotonluk meydana gelebilir. Bu usancı ortadan kaldıracak ve namazlara yeni bir heyecan ve dirilik kazandıracak iki yöntem vardır:
Ezberimizdeki surelerin tefsir ve meallerini okuyarak mana zenginliği kazanmak,
Yeni sure ve ayet gruplarını anlamlarıyla ezberleyip namazda okumak.
Ne yazık ki, namaz sevgisi ve duyarlılığı fazla olmazsa, Kur’an hafızı bile olunsa namazlar çok hızlı ve kısa surelerle kılınabiliyor. Hafız olup da kıldığı namazı Kur’an sofrasının enfes gıdaları olan rengârenk surelerle süslememek, büyük bir kayıptır. Adeta sahip olduğu muhteşem hazineden hiç istifade etmemek gibidir.
Hâlbuki Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ve sahabe efendilerimiz (r.a.) namaz kılarken sadece kısa surelerle yetinmez, Kur’an’ın her yerinden uzun uzun okurlar ve büyük bir lezzet alırlardı.
“Farklı sureler okumak istiyoruz, ama ezberimizde fazla sure yok” diyenler olabilir. Çünkü ülkemizde okullarda, camilerdeki yaz kurslarında kısa sureler ezberletilir, birçok kimse çocukken ezberlediği birkaç sureyle yetinir, daha sonra ezber faaliyetine veda eder.
Acaba çevrenizde fırsat buldukça Kur’an’dan yeni yeni sureler ve ayet grupları ezberleyen kimseler var mıdır? Fazla olduğunu sanmıyorum.
Çocukluğumuzdan beri sure ezberlemek zor ve sıkıcı zannedilir. Oysa geçmiş asırlarda dört, yedi veya on yaşındayken Kur’an’ın tamamını ezberleyenler olduğu gibi, günümüzde de yedi veya on yaşında Kur’an hafızı olan çocuklar bulunmaktadır.
Kur’an’ın tümünü bile ezberlemek mümkün iken bazı surelerini ezberlemek neden mümkün olmasın?
Biz burada en az ve en kolay miktarı vereceğiz. Dileyen artırabilir.
Hemen herkes haftada Kur’an’dan bir satır ezberleyebilir. Meselâ, “Fezkürûnî ezkürkum veşkürûlî velâ tekfürûn” (Bakara Suresi: 152) cümlesini bir haftada ezberlemek mümkün.
“Ne bir haftası, şimdi ezberlerim” dediğinizi duyar gibiyim. Olsun, bir çırpıda ezberlenecek bu bir satırı biz bir haftada ezberlenecek gibi kabul edip bir hesap yapacağız.
Bu cümle hem bir satırdır, hem de bir ayettir. “Beni zikredin, ben de sizi anayım, bana şükredin, sakın nankörlük etmeyin” şeklindeki anlamı ise kitap kadar geniştir.
Haftada bir satır ezberleyen yılda 52 satır, yani tam 3,5 sayfa ezberlemiş olur. Bu gayretini 50 yıl sürdüren kimse tam 173 sayfayı ezberlemeye muvaffak olur. Az şey mi?
Eğer bir kimse haftada 3-4 satır ezberlemeyi alışkanlık haline getirirse, 50 yılda hafız olabilir.
Tabii haftada bir satır ezberlemeyi çok gören kimse ayda bir satır ezberlese bile 50 yılda en az 40 sayfaya ulaşır.
Acaba ezber faaliyetini çocuklukta bırakıp Kur’an’dan hiç ezberlemeyen bir kimse için 40 sayfa ezberlemek bile büyük bir kazanç değil midir?
Türkiye’de her gün yaklaşık 600 kişi vefat etmekte ve fani dünyayı terk edip ebedî âleme adım atmaktadır.
Acaba kaç tanesinin hafızasında Kur’an’dan 40 sayfa vardır? Dinî bir eğitim almayan veya dinî bir vazifesi olmayanlardan kaç kişi Kur’an’dan 40 sayfa ezberler? İyi ama bu Kur’an sadece din eğitimi alanların veya dinî vazifesi olanların kitabı mıdır? Hepimizin kitabı değil mi?
Ayda Kur’an’dan bir satır ezberleyen bir kimse ömründe 40 sayfayı ezberlemiş olursa bakın ne olur?
Hiç değilse, Yasin, Fetih, Rahman, Tebareke ve Amme cüzünün tamamını ezberlemiş olur. Bunlar da toplam, 41 tane sure eder. Acaba herkesin ezberinde 41 sure olsa güzel olmaz mı?
Yeni ezberlediğiniz sure ve ayet gruplarını önce sünnet namazlarında, sonra da farz namazlarda okuyun.
Böylece namazda huşu ve hassasiyet adına üç şey kazanacaksınız:
Yeni ezberlediğiniz için hızlı okuyamazsınız. Çünkü hızlı okusanız yanılırsınız. Yavaş okuduğunuz için de hızlı namazdan kurtulur, yavaş namaz kılarsınız.
Yavaş okuduğunuz için kısa da olsa manasını düşünmüş ve lezzet almış olursunuz.
Unutmayın ki, namazda okumaktan en çok zevk aldığımız sure, yeni ezberlediğimiz suredir. Böylece yeni bir şey başarmanın lezzeti, mutluluğu namazımıza sirayet edecektir.
Ne dersiniz? İlimler hazinesi olan Kur’an’dan hissemizi artırmak, namazlarımızı canlandırmak, lezzet almak için bir öğrenci heyecanıyla Kur’an’dan yeni ezberler yapmaya değmez mi?
Çok değil, günde veya haftada veya ayda sadece bir satır ezberleyeceksiniz.
Bence yarın değil, hemen bugün başlayalım.
İşi kolaylaştırmak için en çok dinlediğiniz aşirlerden ve surelerden başlayabilirsiniz.
Haydi Bismilah!
[Cemil Tokpınar] 22.12.2017 [TR724]
İlk namazlarınızdan mı daha çok lezzet alıyordunuz, yoksa şimdiki namazlarınızdan mı?
İlk namazlarınız mı daha huşulu, daha titiz, daha özenli, daha kaliteliydi şimdiki namazlarınız mı?
Sanırım neredeyse herkes ilk namazlarının daha zevkli, coşkulu ve kaliteli olduğunu, ama giderek monotonlaştığını ve sıradanlaştığını söyleyecektir.
Oysa namazı en mükemmel bir şekilde kılan ve bize öğreten Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ve onun izinden giden salih kimseler için tam tersi geçerlidir. Zaman geçtikçe ilim ve marifetleri, derinlik ve terakkileri artmakta olduğu için namazdaki başarı ve kaliteleri de giderek ziyadeleşmektedir.
Peki, bizler daha güzel ve kaliteli namazlar kılmak için ne yapabiliriz?
Bunun için birçok yol ve yöntem bulabiliriz. Bugün bunlar içinde namazlardaki ülfet ve sıradanlığı, dikkat ve şuura dönüştürecek bir usulden, “yeni sure ve ayet grupları ezberlemekten” bahsedeceğiz.
Maalesef Kur’an’ı okumak, anlamak ve ezberlemek şeklindeki gayretlerimiz çok yetersiz. Oysa namazın önemli bir bölümü olan kıraat, Kur’an’dan ezberimiz ne kadar çok ve anlaşılır ise o kadar güzel ve zevkli olur.
Kur’an’dan ezberi Fatiha, Kevser ve İhlâs surelerinden ibaret olan bir kimse, elbette ki her gün bunları okurken sıkılacaktır. Hatta ömür boyu Elemtera’dan Nâs’a kadar on sureyi sürekli tekrar eden bir kimsede bir bıkkınlık olacaktır.
Bir kimse en sevdiği yemeği her gün yese nasıl ki ağız, dil ve sair maddî duyguları ondan bıkar, yıllarca aynı sureleri okuyan kimselerde de böylesi bir usanç ve monotonluk meydana gelebilir. Bu usancı ortadan kaldıracak ve namazlara yeni bir heyecan ve dirilik kazandıracak iki yöntem vardır:
Ezberimizdeki surelerin tefsir ve meallerini okuyarak mana zenginliği kazanmak,
Yeni sure ve ayet gruplarını anlamlarıyla ezberleyip namazda okumak.
Ne yazık ki, namaz sevgisi ve duyarlılığı fazla olmazsa, Kur’an hafızı bile olunsa namazlar çok hızlı ve kısa surelerle kılınabiliyor. Hafız olup da kıldığı namazı Kur’an sofrasının enfes gıdaları olan rengârenk surelerle süslememek, büyük bir kayıptır. Adeta sahip olduğu muhteşem hazineden hiç istifade etmemek gibidir.
Hâlbuki Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ve sahabe efendilerimiz (r.a.) namaz kılarken sadece kısa surelerle yetinmez, Kur’an’ın her yerinden uzun uzun okurlar ve büyük bir lezzet alırlardı.
“Farklı sureler okumak istiyoruz, ama ezberimizde fazla sure yok” diyenler olabilir. Çünkü ülkemizde okullarda, camilerdeki yaz kurslarında kısa sureler ezberletilir, birçok kimse çocukken ezberlediği birkaç sureyle yetinir, daha sonra ezber faaliyetine veda eder.
Acaba çevrenizde fırsat buldukça Kur’an’dan yeni yeni sureler ve ayet grupları ezberleyen kimseler var mıdır? Fazla olduğunu sanmıyorum.
Çocukluğumuzdan beri sure ezberlemek zor ve sıkıcı zannedilir. Oysa geçmiş asırlarda dört, yedi veya on yaşındayken Kur’an’ın tamamını ezberleyenler olduğu gibi, günümüzde de yedi veya on yaşında Kur’an hafızı olan çocuklar bulunmaktadır.
Kur’an’ın tümünü bile ezberlemek mümkün iken bazı surelerini ezberlemek neden mümkün olmasın?
Biz burada en az ve en kolay miktarı vereceğiz. Dileyen artırabilir.
Hemen herkes haftada Kur’an’dan bir satır ezberleyebilir. Meselâ, “Fezkürûnî ezkürkum veşkürûlî velâ tekfürûn” (Bakara Suresi: 152) cümlesini bir haftada ezberlemek mümkün.
“Ne bir haftası, şimdi ezberlerim” dediğinizi duyar gibiyim. Olsun, bir çırpıda ezberlenecek bu bir satırı biz bir haftada ezberlenecek gibi kabul edip bir hesap yapacağız.
Bu cümle hem bir satırdır, hem de bir ayettir. “Beni zikredin, ben de sizi anayım, bana şükredin, sakın nankörlük etmeyin” şeklindeki anlamı ise kitap kadar geniştir.
Haftada bir satır ezberleyen yılda 52 satır, yani tam 3,5 sayfa ezberlemiş olur. Bu gayretini 50 yıl sürdüren kimse tam 173 sayfayı ezberlemeye muvaffak olur. Az şey mi?
Eğer bir kimse haftada 3-4 satır ezberlemeyi alışkanlık haline getirirse, 50 yılda hafız olabilir.
Tabii haftada bir satır ezberlemeyi çok gören kimse ayda bir satır ezberlese bile 50 yılda en az 40 sayfaya ulaşır.
Acaba ezber faaliyetini çocuklukta bırakıp Kur’an’dan hiç ezberlemeyen bir kimse için 40 sayfa ezberlemek bile büyük bir kazanç değil midir?
Türkiye’de her gün yaklaşık 600 kişi vefat etmekte ve fani dünyayı terk edip ebedî âleme adım atmaktadır.
Acaba kaç tanesinin hafızasında Kur’an’dan 40 sayfa vardır? Dinî bir eğitim almayan veya dinî bir vazifesi olmayanlardan kaç kişi Kur’an’dan 40 sayfa ezberler? İyi ama bu Kur’an sadece din eğitimi alanların veya dinî vazifesi olanların kitabı mıdır? Hepimizin kitabı değil mi?
Ayda Kur’an’dan bir satır ezberleyen bir kimse ömründe 40 sayfayı ezberlemiş olursa bakın ne olur?
Hiç değilse, Yasin, Fetih, Rahman, Tebareke ve Amme cüzünün tamamını ezberlemiş olur. Bunlar da toplam, 41 tane sure eder. Acaba herkesin ezberinde 41 sure olsa güzel olmaz mı?
Yeni ezberlediğiniz sure ve ayet gruplarını önce sünnet namazlarında, sonra da farz namazlarda okuyun.
Böylece namazda huşu ve hassasiyet adına üç şey kazanacaksınız:
Yeni ezberlediğiniz için hızlı okuyamazsınız. Çünkü hızlı okusanız yanılırsınız. Yavaş okuduğunuz için de hızlı namazdan kurtulur, yavaş namaz kılarsınız.
Yavaş okuduğunuz için kısa da olsa manasını düşünmüş ve lezzet almış olursunuz.
Unutmayın ki, namazda okumaktan en çok zevk aldığımız sure, yeni ezberlediğimiz suredir. Böylece yeni bir şey başarmanın lezzeti, mutluluğu namazımıza sirayet edecektir.
Ne dersiniz? İlimler hazinesi olan Kur’an’dan hissemizi artırmak, namazlarımızı canlandırmak, lezzet almak için bir öğrenci heyecanıyla Kur’an’dan yeni ezberler yapmaya değmez mi?
Çok değil, günde veya haftada veya ayda sadece bir satır ezberleyeceksiniz.
Bence yarın değil, hemen bugün başlayalım.
İşi kolaylaştırmak için en çok dinlediğiniz aşirlerden ve surelerden başlayabilirsiniz.
Haydi Bismilah!
[Cemil Tokpınar] 22.12.2017 [TR724]
Zarrab Davası’nda jüri karar veremedi: Duruşmalar 3 Ocak 2018’e ertelendi [TR724]
ABD’de Reza Zarrab’ın tanık olup Halkbank Müdür Yardımcısı Mehmet Hakan Atilla’nın sanık olduğu İran ambargosunu delme davasının 19. günü tamamlandı. Çarşamba günü halktan oluşan 12 kişilik jüri yemin ederek karar için göreve başlamıştı. Jüri bir araya gelmelerinin 3. gününde de karar veremedi ve dava 3 Ocak 2018’e ertelendi.
Davanın son günü ABD’de İran’a yaptırımların delinmesi davasında tanık olan Reza Zarrab’ın duruşmalar sırasında çizdiği şemalar dikkat çekti. Jürinin üzerlerinde değerlendirme yapma isteği üzerine şemalar mahkeme sunumu olarak kayıtlara geçti.
Savunma makamı, bugün bir karara varılamaması durumunda jüri görüşmelerinin 3 Ocak 2018’de yeniden başlamasını talep ederken, Yargıç Richard Berman, 12 kişilik jüri heyetine iki seçenek sundu.
Savunmanın talebine de olumlu baktığını aktaran Berman, jürinin Noel tatilinden sonra yeni yıla kadar görüşmeleri sürdürebileceği ya da 3 Ocak tarihine kadar görüşmelere ara verilebileceğini söyledi.
Duruşma salonu bitişiğinde kapalı bir odada aralarında tartışan jüri heyetinin görüşmesi, Türkiye saati ile 23.15’te sona erdi. Jüri üyeleri, Noel tatilinin ardından 3 Ocak 2018’de yeniden toplanacak.
UZMAN GİBİ ÇİZİYORDU
New York’taki mahkemede tanıklık eden Rıza Sarraf, İran’ın Halkbank’ta biriken doğalgaz ve petrol gelirlerinin Türkiye’den altın ve hayali gıda ticareti yöntemiyle çıkartılması için geliştirdiği yöntemleri jüriye daha rahat anlatabilmek için şemalar çiziyordu. Jürinin üzerlerinde değerlendirme yapma isteği üzerine şemalar mahkeme sunumu olarak kayıtlara geçti. Sarraf’ın üzerinde çok çalıştığını belli eden şekilde bir uzman gibi hiçbir detayı atlamadan beyaz panolara çizdiği şemalar, jüri üyelerine kararlarını verirken yol gösterecek.
***
Atilla 6 suçtan 90 yılla yargılanıyor
Atilla’ya “ABD ve özellikle de ABD Hazine Bakanlığı’nı dolandırmak için kumpas kurma, Uluslararası Acil Ekonomik Güç Yasası’nı (International Emergency Economic Powers Act) delmek için kumpas kurma, bankacılık sisteminde sahtekarlık yapma, bankacılık sisteminde sahtekarlık yapmak için kumpas kurma, kara para aklama ve kara para aklamak için kumpas kurma” suçlamaları yöneltiliyor. Atilla bu 6 suçlamadan dolayı 90 yıl hapis istemiyle yargılanıyor.
Jüri nasıl karar verecek?
Yasal olarak, jürinin başka hiçbir etki altında kalmadan 27 Kasım’da başlayan yargılama süreci boyunca hem iddia makamının hem de savunmanın çıkardığı tanık ile ortaya koyduğu kanıtları inceleyerek bir karara varması bekleniyor. Jürinin karara varması için öngörülen azami bir süre bulunmuyor ve jüri üyelerinin değerlendirme aşamasında karara varana kadar evlerine gitmelerine izin verilmiyor. Ancak Noel tatilinin yaklaşması nedeniyle jürinin de değerlendirmesini kısa süre içerisinde tamamlayıp kararını açıklaması bekleniyor. Jürinin değerlendirmesi sırasında yeni oturumlar yapılmasını talep etme ve iddia makamı ile savunma ekiplerinden bazı noktalara açıklık getirme ya da bazı tezlerini yeniden aktarmalarını isteme hakkı bulunuyor. Jürinin “giderilemeyecek düzeyde görüş ayrılıklarına” sahip olduğu gerekçesiyle karara varamaması halinde, genellikle hakim jüri üyelerinden bir kez daha denemelerini istiyor.
Ancak jürinin görüş ayrılıklarının giderilememesi ve değerlendirme sürecinin tıkanması halinde ise yargıcın davayı düşürme ve yeniden yargılama talep etme yetkisi var.
[TR724] 22.12.2017
Davanın son günü ABD’de İran’a yaptırımların delinmesi davasında tanık olan Reza Zarrab’ın duruşmalar sırasında çizdiği şemalar dikkat çekti. Jürinin üzerlerinde değerlendirme yapma isteği üzerine şemalar mahkeme sunumu olarak kayıtlara geçti.
Savunma makamı, bugün bir karara varılamaması durumunda jüri görüşmelerinin 3 Ocak 2018’de yeniden başlamasını talep ederken, Yargıç Richard Berman, 12 kişilik jüri heyetine iki seçenek sundu.
Savunmanın talebine de olumlu baktığını aktaran Berman, jürinin Noel tatilinden sonra yeni yıla kadar görüşmeleri sürdürebileceği ya da 3 Ocak tarihine kadar görüşmelere ara verilebileceğini söyledi.
Duruşma salonu bitişiğinde kapalı bir odada aralarında tartışan jüri heyetinin görüşmesi, Türkiye saati ile 23.15’te sona erdi. Jüri üyeleri, Noel tatilinin ardından 3 Ocak 2018’de yeniden toplanacak.
UZMAN GİBİ ÇİZİYORDU
New York’taki mahkemede tanıklık eden Rıza Sarraf, İran’ın Halkbank’ta biriken doğalgaz ve petrol gelirlerinin Türkiye’den altın ve hayali gıda ticareti yöntemiyle çıkartılması için geliştirdiği yöntemleri jüriye daha rahat anlatabilmek için şemalar çiziyordu. Jürinin üzerlerinde değerlendirme yapma isteği üzerine şemalar mahkeme sunumu olarak kayıtlara geçti. Sarraf’ın üzerinde çok çalıştığını belli eden şekilde bir uzman gibi hiçbir detayı atlamadan beyaz panolara çizdiği şemalar, jüri üyelerine kararlarını verirken yol gösterecek.
***
Atilla 6 suçtan 90 yılla yargılanıyor
Atilla’ya “ABD ve özellikle de ABD Hazine Bakanlığı’nı dolandırmak için kumpas kurma, Uluslararası Acil Ekonomik Güç Yasası’nı (International Emergency Economic Powers Act) delmek için kumpas kurma, bankacılık sisteminde sahtekarlık yapma, bankacılık sisteminde sahtekarlık yapmak için kumpas kurma, kara para aklama ve kara para aklamak için kumpas kurma” suçlamaları yöneltiliyor. Atilla bu 6 suçlamadan dolayı 90 yıl hapis istemiyle yargılanıyor.
Jüri nasıl karar verecek?
Yasal olarak, jürinin başka hiçbir etki altında kalmadan 27 Kasım’da başlayan yargılama süreci boyunca hem iddia makamının hem de savunmanın çıkardığı tanık ile ortaya koyduğu kanıtları inceleyerek bir karara varması bekleniyor. Jürinin karara varması için öngörülen azami bir süre bulunmuyor ve jüri üyelerinin değerlendirme aşamasında karara varana kadar evlerine gitmelerine izin verilmiyor. Ancak Noel tatilinin yaklaşması nedeniyle jürinin de değerlendirmesini kısa süre içerisinde tamamlayıp kararını açıklaması bekleniyor. Jürinin değerlendirmesi sırasında yeni oturumlar yapılmasını talep etme ve iddia makamı ile savunma ekiplerinden bazı noktalara açıklık getirme ya da bazı tezlerini yeniden aktarmalarını isteme hakkı bulunuyor. Jürinin “giderilemeyecek düzeyde görüş ayrılıklarına” sahip olduğu gerekçesiyle karara varamaması halinde, genellikle hakim jüri üyelerinden bir kez daha denemelerini istiyor.
Ancak jürinin görüş ayrılıklarının giderilememesi ve değerlendirme sürecinin tıkanması halinde ise yargıcın davayı düşürme ve yeniden yargılama talep etme yetkisi var.
[TR724] 22.12.2017
Amerika, dünyada yalnızlaşıyor mu? [İskender Derviş]
Türkiye ve Yemen’in öncülüğünde Birleşmiş Milletlere (BM) sunulan ve ABD’ye ‘Kudüs’te diplomatik misyon kurmaktan kaçınma’ çağrısı yapan tasarı, 193 üyeli Genel Kurul’da oylandı ve 128 oyla kabul edildi. Kararın bir bağlayıcılığı yok fakat özellikle ABD’ye karşı alınmış diplomatik bir zafer denilebilir. Göreve geldiğinden bu yana hem BM’yi hem de NATO’yu eleştiren ve ‘Amerikan liderliğini yeniden tesis edeceğini’ savunan Başkan Donald Trump için açık bir mağlubiyet. Ancak Filistin’le ilgili BM oylamalarında benzer sonuçların sıklıkla çıktığını da unutmamak gerekir.
Nitekim ABD’nin BM Büyükelçisi Nikki Haley de yaptığı açıklamada, “ABD bugünü hatırlayacak. Oylama, Amerikalıların BM’ye bakışı ve bize BM’de saygısızlık yapan ülkelere bakışımız konusunda bir fark yaratacaktır” sözlerini sarf etti. Muhtemelen Trump, BM kararını dinlemeyerek Kudüs’te ABD elçiliği açmaya çalışacaktır. Bu da BM’nin uluslararası arenadaki etkinliğinin bizzat BM’nin en büyük bağışçısı tarafından iğdiş edilmesi anlamına gelecektir.
TÜRKİYE FIRSATI İYİ DEĞERLENDİRDİ
Kudüs kararına karşılık Türkiye’nin önce İslam İşbirliği Teşkilatı’nı toplayarak Mısır’la birlikte hareket etmesi, ardından BM’de bu konuyu gündeme taşıyarak bu kararın çıkarılmasına öncülük etmesi, ABD ile ilişkilerin net bir biçimde arka plana atıldığının göstergesi. Ancak aynı zamanda Erdoğan iktidarının aylardır peşinde koştuğu ‘nefes alma’ ihtiyacının da karşılanması anlamına geliyor. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun BM kürsüsünde ABD’yi doğrudan hedef alan sözleri, Reza Zarrab davasından canı yanmışlığın da bir yansıması olarak okunabilir.
AMERİKA, KENDİ STRATEJİSİNİ ATEŞE ATTI
Kararı yorumlayanlar ABD’nin dış politikada tarihinde belki de ilk kez bu kadar yalnızlaştığı tespitini yapıyor. Nitekim Trump’ın bu kararı da kuşkuyla karşılanmış ve ABD’nin şu an yapabileceği en acemice dış politika hamlesi olduğu söylenmişti. Bazı uzmanlar, Trump’ın iç politikadaki kötü gidişe karşı böyle dikkat çekici bir hamle yapmak istemiş olabileceğini dile getirse de, sonuçları itibariyle Kudüs kararının Trump’ın kendi dış politik oyun planını da tehlikeye attığını söyleyebiliriz.
Nitekim ABD’nin Ortadoğu’da ilişkileri yeniden güçlendirdiği Suudi Arabistan, Kudüs hamlesiyle birlikte boşluğa düşmüş durumda. Müslüman dünyasının en hassas konularından biri olan Filistin meselesinde Suudi Arabistan’ın İsrail’den yana açık tavır alması imkânsız görünüyor. Buna rağmen Suudi Arabistan’dan bazı cılız sesler, Kudüs kararını desteklemeye çalıştı. Fakat kraliyet ailesi sessizliğini koruyor. Türkiye’nin bu fırsatı hızlı bir şekilde kullanarak Müslüman dünyada inisiyatif alması, pasın ne kadar ‘gollük’ olduğunu da ortaya koyuyor.
ORTADOĞU’YU KENDİ HÂLİNE BIRAKMAK
Amerikan yönetiminin, Körfez ülkeleriyle sıkı ilişkiler kurarak İsrail’in koruma kalkanını sağlamlaştıracağını düşünmesi, özellikle İran’ın karşı hamle yapmak için fırsat kovaladığı bir dönemde, hayli zayıf bir stratejiydi. Ancak Rusya ve İran’ın bölgeyi, en azından Körfez dışındaki bölümünü, nüfuzu altına almak için Suriye meselesi üzerinden rol kapmaya çalıştığı dönemde, ABD’nin Kudüs’e sıkışıp kalarak Ortadoğu’daki azalan kredisini tamamen tüketmeye kalkması, başka türlü sonuçlar da doğurabilir.
Trump’ın ‘vize yasağı’ gibi hamlelerini de düşünürsek, ABD’nin ilerleyen dönemde Körfez’deki birkaç müttefikini saymazsak, Ortadoğu’yu gündeminden çıkarmak isteyebileceğini öngörebiliriz. Nitekim Avrupa’daki göçmen karşıtı politikacıların ajandasında da benzer hamleler bulunuyor. Bunun Rusya’nın ekmeğine yağ sürmek olduğunu düşünenlere karşı, bir de Rusya’nın Ortadoğu’daki bütün bu karmaşayla baş edemeyeceğini hesaplayanlar da var.
Yine de ABD’nin İsrail’i bölgede kendi hâline bırakamayacağını bilenler için, Trump’ın ya da göçmen karşıtlarının stratejisi pek gelecek vaat etmiyor denebilir.
İŞLER DAHA DA KARIŞACAK
Oylamanın ardından İsrail’in BM Büyükelçisi Danny Danon’un sert açıklamalar yapması ve tasarıyı destekleyen ülkeleri ‘manipülasyonlara kanmakla’ ve ‘Filistin’in kuklaları olmakla’ suçlaması, bölgede ‘terörden’ ekmek yiyen bütün rejimlerin ortak hissiyatını yansıtması bakımından önemli. Yani bugün bu tasarıya destek veren Ortadoğu ülkeleri, kendi ülkelerindeki ‘iç düşmana’ karşı İsrail’den aşağı kalır şeyler yapmıyorlar. BM’de gündeme gelecek olursa da, benzer hissiyat içinde olacaklar.
ABD eski Dışişleri Bakanı Henry Kissinger’ın artık ‘düşmanımın düşmanı dostumdur’ söyleminin diplomaside işlemediğini anlatması da bu bakımdan manidar. Nitekim Kissinger, IŞİD’in yok edilmesinin İran’ın bölgedeki gücünü arttıracağını belirterek radikal bir çıkış yapmıştı. Ama bu, Amerika’nın bölgede sürekli yanlış tercihler yapıyor olmasının bahanesi olamaz. Hele ki ağırlığı olan uluslararası aktörlerin ‘doğruya doğru’ demek gibi bir mesuliyeti varken.
[İskender Derviş] 22.12.2017 [TR724]
Nitekim ABD’nin BM Büyükelçisi Nikki Haley de yaptığı açıklamada, “ABD bugünü hatırlayacak. Oylama, Amerikalıların BM’ye bakışı ve bize BM’de saygısızlık yapan ülkelere bakışımız konusunda bir fark yaratacaktır” sözlerini sarf etti. Muhtemelen Trump, BM kararını dinlemeyerek Kudüs’te ABD elçiliği açmaya çalışacaktır. Bu da BM’nin uluslararası arenadaki etkinliğinin bizzat BM’nin en büyük bağışçısı tarafından iğdiş edilmesi anlamına gelecektir.
TÜRKİYE FIRSATI İYİ DEĞERLENDİRDİ
Kudüs kararına karşılık Türkiye’nin önce İslam İşbirliği Teşkilatı’nı toplayarak Mısır’la birlikte hareket etmesi, ardından BM’de bu konuyu gündeme taşıyarak bu kararın çıkarılmasına öncülük etmesi, ABD ile ilişkilerin net bir biçimde arka plana atıldığının göstergesi. Ancak aynı zamanda Erdoğan iktidarının aylardır peşinde koştuğu ‘nefes alma’ ihtiyacının da karşılanması anlamına geliyor. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun BM kürsüsünde ABD’yi doğrudan hedef alan sözleri, Reza Zarrab davasından canı yanmışlığın da bir yansıması olarak okunabilir.
AMERİKA, KENDİ STRATEJİSİNİ ATEŞE ATTI
Kararı yorumlayanlar ABD’nin dış politikada tarihinde belki de ilk kez bu kadar yalnızlaştığı tespitini yapıyor. Nitekim Trump’ın bu kararı da kuşkuyla karşılanmış ve ABD’nin şu an yapabileceği en acemice dış politika hamlesi olduğu söylenmişti. Bazı uzmanlar, Trump’ın iç politikadaki kötü gidişe karşı böyle dikkat çekici bir hamle yapmak istemiş olabileceğini dile getirse de, sonuçları itibariyle Kudüs kararının Trump’ın kendi dış politik oyun planını da tehlikeye attığını söyleyebiliriz.
Nitekim ABD’nin Ortadoğu’da ilişkileri yeniden güçlendirdiği Suudi Arabistan, Kudüs hamlesiyle birlikte boşluğa düşmüş durumda. Müslüman dünyasının en hassas konularından biri olan Filistin meselesinde Suudi Arabistan’ın İsrail’den yana açık tavır alması imkânsız görünüyor. Buna rağmen Suudi Arabistan’dan bazı cılız sesler, Kudüs kararını desteklemeye çalıştı. Fakat kraliyet ailesi sessizliğini koruyor. Türkiye’nin bu fırsatı hızlı bir şekilde kullanarak Müslüman dünyada inisiyatif alması, pasın ne kadar ‘gollük’ olduğunu da ortaya koyuyor.
ORTADOĞU’YU KENDİ HÂLİNE BIRAKMAK
Amerikan yönetiminin, Körfez ülkeleriyle sıkı ilişkiler kurarak İsrail’in koruma kalkanını sağlamlaştıracağını düşünmesi, özellikle İran’ın karşı hamle yapmak için fırsat kovaladığı bir dönemde, hayli zayıf bir stratejiydi. Ancak Rusya ve İran’ın bölgeyi, en azından Körfez dışındaki bölümünü, nüfuzu altına almak için Suriye meselesi üzerinden rol kapmaya çalıştığı dönemde, ABD’nin Kudüs’e sıkışıp kalarak Ortadoğu’daki azalan kredisini tamamen tüketmeye kalkması, başka türlü sonuçlar da doğurabilir.
Trump’ın ‘vize yasağı’ gibi hamlelerini de düşünürsek, ABD’nin ilerleyen dönemde Körfez’deki birkaç müttefikini saymazsak, Ortadoğu’yu gündeminden çıkarmak isteyebileceğini öngörebiliriz. Nitekim Avrupa’daki göçmen karşıtı politikacıların ajandasında da benzer hamleler bulunuyor. Bunun Rusya’nın ekmeğine yağ sürmek olduğunu düşünenlere karşı, bir de Rusya’nın Ortadoğu’daki bütün bu karmaşayla baş edemeyeceğini hesaplayanlar da var.
Yine de ABD’nin İsrail’i bölgede kendi hâline bırakamayacağını bilenler için, Trump’ın ya da göçmen karşıtlarının stratejisi pek gelecek vaat etmiyor denebilir.
İŞLER DAHA DA KARIŞACAK
Oylamanın ardından İsrail’in BM Büyükelçisi Danny Danon’un sert açıklamalar yapması ve tasarıyı destekleyen ülkeleri ‘manipülasyonlara kanmakla’ ve ‘Filistin’in kuklaları olmakla’ suçlaması, bölgede ‘terörden’ ekmek yiyen bütün rejimlerin ortak hissiyatını yansıtması bakımından önemli. Yani bugün bu tasarıya destek veren Ortadoğu ülkeleri, kendi ülkelerindeki ‘iç düşmana’ karşı İsrail’den aşağı kalır şeyler yapmıyorlar. BM’de gündeme gelecek olursa da, benzer hissiyat içinde olacaklar.
ABD eski Dışişleri Bakanı Henry Kissinger’ın artık ‘düşmanımın düşmanı dostumdur’ söyleminin diplomaside işlemediğini anlatması da bu bakımdan manidar. Nitekim Kissinger, IŞİD’in yok edilmesinin İran’ın bölgedeki gücünü arttıracağını belirterek radikal bir çıkış yapmıştı. Ama bu, Amerika’nın bölgede sürekli yanlış tercihler yapıyor olmasının bahanesi olamaz. Hele ki ağırlığı olan uluslararası aktörlerin ‘doğruya doğru’ demek gibi bir mesuliyeti varken.
[İskender Derviş] 22.12.2017 [TR724]
Kararı beklerken… [Adem Yavuz Arslan]
Fotoğrafa ilgisi olanlar bilirler…
Ünlü savaş fotoğrafçısı Robert Capa başarısının sırrını ‘yakın olmak’ olarak tanımlar.
İspanya iç savaşı sırasında çektiği “Ölüm Anı” fotoğrafı ile hafızalara kazınan Capa “fotoğrafların yeterince iyi değilse, yeterince yakın değilsin demektir” sözünün de sahibidir.
Her ne kadar ilerleyen yıllarda İspanyol asker Federico Borrel Carcia’nın ölüm anını gösteren fotoğrafın ‘gerçekliği’ tartışmaya açılsa da Capa’nın bu fotoğrafı hala bir fotoğraf ikonudur.
Peki bu konunun Zarrab davası ile ilgisi ne, ben neden Capa’yı andım ?
Capa’nın ‘yakın olma’ kuralı aslında sadece ‘iyi fotoğraf’ için değil. Aynı şey haber içinde geçerli ve ‘olay yerinde ve habere yakın olmak’ iyi bir haberin olmazsa olmazı.
Bu kuralın ne kadar doğru olduğunu yaklaşık 1 aydır yerinde takip ettiğim Zarrab Davası’nda tekrardan görmüş oldum.
ABD’li bazı meslektaşlar, kendilerine sağlanan bir izinle adliyeden canlı tweet atabiliyorlar. Aynı zamanda mahkemeye ait tüm evraklar internete yükleniyor.
Yani davayı ‘uzaktan’ da izlemek mümkün.
Fakat olay yerinde değilseniz bir çok şeyi kaçırabiliyorsunuz. Capa’nın dediği gibi ‘yeterince yakın değilseniz’ ortaya iyi ürün de çıkmıyor.
Duruşmalar sırasında yaşanan bir çok olay ya ABD’li meslektaşların ‘ilgisini çekmediği için’ yada ‘nüansı’ anlamadıklarından sanal aleme yansımadı.
HAKİMİN 1,5 YIL ÖNCE AÇIKLADIĞI ‘SIR’
Mesela Hakim Richard Berman’ın daha ilk duruşmada açıkladığı ‘İstanbul seyahati’ne dair detaylar…
Reza Zarrab, 2016 Mart’ında Miami’de tutuklandıktan sonra uzun bir yolculukla Manhattan’a getirilmiş ve bu mahkemede-elleri ve ayakları kelepçeli, üzerinde lacivert cezaevi kıyafeti ile- hakim önüne çıkmıştı.
Bende 26 Nisan 2016’da ki duruşmada yine mahkeme salonundaydım.
Hakim Berman daha mahkemeyi açarken İstanbul’da katıldığı bir panele dair açıklamalar yapmış, ‘bu toplantıya katılmış olmasının adil yargılamayı etkilemeyeceğini fakat savunma isterse reddi hakim talebinde bulunabileceğini’ anlatmıştı.
O zaman sanık sandalyesinde oturan Zarrab’ın – ki henüz casus ilan edilmemiş, Türkiye’nin tüm imkanlarını sefer ettiği hayırsever bir işadamıydı- ‘pahalı ve güçlü avukatları’ böyle bir talebe gerek görmeyip “Sizi tanıyoruz, adil ve tarafsız bir yargılama olacağından şüphemiz yok” demişlerdi.
Aradan bir buçuk yıl geçtikten sonra bu konu Havuz medyasında manşetlere çıktı. MİT, ‘üstün başarı’ gösterip Hakim Berman’ın, ‘Cemaatle irtibatlı’ olduğunu iddia ettikleri bir hukuk bürosunun davetiyle İstanbul’da ki panele geldiğini, otel masrafının da bu avukatlık bürosunca ödendiğini bulmuştu.!
O bilgi bile doğru değildi fakat esas mesele şuydu: Hakim Berman’ın daha kimsenin haberi yokken açıkladığı bu bilgi birden bire ‘kozmik bir sır’ra dönüşmüş ve Havuz’un manşetlerine, köşe yazarlarına konu olmuştu.
Benzeri çok sayıda olay yaşadık yargılama süresince.
28 Kasım’dan bu yana –haftasonları hariç- aralıksız duruşma yapıldı. Sabah 9’da başladığımız oturumlar akşam 5’e kadar sürdü. Onlarca saatlik bu duruşmalarda ilginç detaylara, önemli ayrıntılara şahit olduk.
Hakim Berman’ın davaya ilişkin tutumları, savunma avukatlarının stratejileri, Zarrab’ın jüriyi etkileme çalışmaları…
Yani ancak yerinde ve ‘yeterince yakın’ olursanız görebileceğiz çok şey vardı.
‘ÇİKİNOVA’ MEKTUP VE SONRASI…
Mesela 17 Aralık’ın polis şeflerinden Hüseyin Korkmaz’ın çapraz sorgusu sırasında yaşanan ‘Gülen Mektubu’ da böyle bir şeydi.
Duruşma salonunda, gazeteciler ve halktan izleyiciler için ayrılan bölümün ilk sırasında oturuyordum.
Korkmaz’ı ‘itibarsız tanık’ olarak etiketleyip ‘yıpratıcı sorularla’ sıkıştırmaya çalışan avukat Todd Harrison söz konusu mektuba dair sorular sormaya başladı.
Mektup sadece savunmanın, savcının, hakimin ve tanığın önündeki ekranlarda gösterildi. Jüri ve biz izleyicilerin ekranlarına yansıtılmadı. Çünkü mahkeme usulü böyle. Savcının yada savunmanın bir delili, ancak hakim onay verirse jüriye ve halka açılıyor.
Todd Harrison’un ‘çok önemli bir mektup’ dediği ancak fotoşop olduğu ilk bakışta anlaşılabilen bu mektup hakim Berman’ın süzgecinden geçemedi. Polis Korkmaz’da mektubu ilk kez gördüğünü, ‘saçma ve absürd’ bulduğunu söyleyince avukat Harrison başka sorulara geçmişti.
Salonda olduğum için ‘haber’i yakından görmüştüm. Mektubun peşine düşmüşken ‘çok önemli bir haber yaptığını düşünen’ bir havuz çalışanı mektubu yayınladı.
İnanılması zor ama fotoşopta üretilmiş bir mektup ABD’de ki mahkemeye ‘çok önemli delil’ olarak taşınmıştı. Fakat ertesi gün hakim Berman, savunma heyetine öyle bir fırça attı ki, salonda olup o anları görmek lazımdı.
72 yaşındaki federal hakim Berman, Atilla’nın- aynı zamanda Türkiye Cumhuriyetinin avukatlarıydı- avukatlarını evire çevire fırçalamıştı. Hakim Berman, savunma ekibini ‘profesyonellikten uzak’ olarak tanımlamış, mektup için ‘Amerikan mahkemelerinde görmeye alışık olmadığımız bir şey’ demişti.
Bu anlar tabi ki Türk medyasına pek yansımadı.
Aslında ‘dışarıya yansımamış’ bir çok detay var ancak uzatmamak adına bu konuya bir virgül koyup ‘jüriyi beklerken’ yaşadıklarımıza geçiyorum.
JÜRİYE HUKUK DERSİ
Salı akşamı itibariyle yargılama bitmiş, Çarşamba sabahı itibariyle jürinin karar toplantılarına geçmiştik.
Daha doğrusu Çarşamba sabahı hakim Berman, 12 kişilik jüri heyetine uzun uzun hukuki direktifleri okudu.
Delillerin nasıl değerlendirileceği, hangi kavramın ne anlama geldiği gibi konularda jüriyi bilgilendirdi.
Mesela Atilla’nın ‘suça iştirak’ statüsüne dair detayları açıkladı.
Mealen ‘diğer kişilerin suçlu olması nedeniyle Atilla da suçlu sayılmaz’ dedi. Yine aynı şekilde ‘kasıtlı ihmal’ kavramına da açıklık getirdi hakim Berman.
Berman’ın yaklaşık 1,5 saat süren ‘bilgilendirme’ seansı hukukçu olmayanlar için de hayli ilginçti denebilir.
Mesela ‘dolaylı delil’ nedir, nasıl değerlendirilir örneklerle açıkladı.
Savunmanın iptal edilsin dediği Hüseyin Korkmaz’ın ifadesine ışık tutacak bir açıklamayı ise şöyle yaptı: “hukuken, bir delilin elde edilme şeklini doğru bulmadığınız için o delili göz ardı edemezsiniz”
Berman duruşmanın başından bu yana hiç acele etmedi. Her şeyi tek tek, sakin sakin ve anlaşılır oluncaya kadar açıklattı.
Aynı şeyi jüri karar toplantısına geçmeden önce de yaptı. Kendisi de jüriyi bilgilendirirken karmaşık hukuki terimleri anlaşılır hale getirip tek tek açıkladı.
Jüri hukuki direktifleri aldıktan sonra yemin edip karar toplantısının yapılacağı odaya geçti. Gerçi o oda zaten ilk günden bu yana kullandıkları odaydı. Sabah güne o odada toplanarak başladılar, akşam o odadan dağıldılar.
Karar için jüri odasına geçerken artık ne kadar süreceği belli olmayan bir döneme girdik.
Jürinin seçilme ve çalışma usullerine dair çok katı kurallar var. Fakat karar alma süreci istisna tutulmuş. Kimse jüriye ‘şu kadar sürede karar alacaksınız’ diyemiyor. Zaten hakim Berman’da ‘istediğiniz kadar çalışın’ dedi.
ABD ceza yargılamalarında jürinin oy birliği ile karar alması esası var ki bu durum tamamen sanığın lehine. ‘Konuyla ilgisiz’ ve tam anlamıyla ‘sokaktan geçen’ 12 kişinin hepsinin sanığın suçlu olduğuna tam inanması gerekiyor. Burada tüm yük savcının omzunda. En ufak bir şüphe savunmanın lehine yazıyor.
JÜRİDEN MEKTUP VAR!
Jüri toplantı odasına geçtiği zaman dışarı ayrı bir seramoni başlıyor.
Toplantı odasının kapısında bir güvenlik görevlisi var. Jüri bir şey talep edeceği zaman yada karara vardığını bildireceği zaman bunu bir kağıda yazıp güvenlik görevlisine zarf içinde veriyor.
Bu aşamada üç alternatif var, yani zarfta üç şey yazabiliyor: “Jüri kararını verdi.” veya “Lütfen [şu delili] temin edin.” veya “(Hukuki terimi) anlamıyoruz. Lütfen açıklayın.”
Jüri toplantı da iken salonda biz gazeteciler, savunma heyetinden bir avukat ve ‘salonun patronu’ mübaşir bulunuyor. Salonda beklemek gibi bir kural yok. Fakat jürinin ne zaman karar vereceği belli olmadığı için biz gazeteciler ‘her ihtimale karşı’ salonda bekliyoruz.
Görevlinin getirdiği zarfı alan mübaşir hakimin odasına gidip bilgi veriyor. Bu esnada savcılar ve avukatlar salona geri geliyor. Ardından hakim duruşma salonuna gelip mektubu yüksek sesle okuyor.
Bu arada şu notu düşeyim: mahkemedeki şeffaflık takdire şayan. Hiç bir şey gözden, kayıtlardan kaçırılmıyor.
Bir de gözlemimi not edeyim: Hakim Berman ara sıra fırça atsa da sempatik bir yargıç. Zaman zaman espiri de yapıyor. Mesela dünkü oturumda jüri uzatma kablosu talep edince hakim salona dönüp “uzatma kablosunu savunma mı savcılık mı talep edecek müzakere edelim ?” dedi.
Jürinin bir talebine itiraz eden savunmaya ise “davanın düşmesini de talep etmeyecek misiniz ?” diye espiri yaptı. Duruşmanın başından bu yana sık sık ‘davanın düşmesini’ talep eden savunmaya bir göndermeydi bu ve salonda gülüşmelere yol açtı.
JÜRİ İŞİ FAZLASIYLA CİDDİYE ALIYOR
Bu aşamada bir yanılgımı itiraf etmeliyim.
Jüri sistemine ön yargılı bakıyordum. Özellikle dava hakkında hiç bir bilgisi olmayan, tam anlamıyla ‘sokaktan seçilmiş’ 12 kişinin adalet dağıtamayacağını düşünüyordum.
Fakat duruşmalar başlayıp yaşananları gördükçe fikrim değişmeye başladı. Öncelikle jüri sistemi aslında sanığın lehine bir durum. Savcının ‘hiç şüpheye yer bırakmayacak şekilde’ suçu ispatlaması ve jüriyi ikna etmesi gerekiyor.
Yaklaşık 4 haftadır duruşma salonunda olan jüri heyetinin hızlı karar vereceğini düşünüyordum. Oturumlar bittikten sonra aynı gün içinde hatta bir kaç saatte karar çıkar diye bekliyordum.
Fakat yanıldım.
Öncelikle ‘konuyla ilgisiz’ ve ‘sokaktan seçilmiş’ dediğim jüri üyeleri ilk iki gün öyle hamleler yaptılar ki hayret etmemek elde değil.
Yaklaşık 4 haftadır tüm duruşmaları izlediler. Her tanığı dinlediler, her delili gördüler. Yani artık kafalarında bir şeyler netleşmiştir diye düşünüyordum.
Ancak karar oturumuna girdikten sonra dışarıya mektup yağmaya başladı. Çay kahve ve ‘splenda’ taleplerini bir kenara bırakırsak hayli esaslı sorular gönderdiler.
Mesela Zarrab’ın duruşma salonunda çizdiği panolar istendi. O panoların gönderilip gönderilmeyeceği salonda tartışıldı ve hakim Berman panoların üzerine 1-2-3 gibi işaretler koydurarak jüri odasına yollattı.
Jüri bir başka talepte daha bulunup Hüseyin Korkmaz’ın ifadesinden bir detaya ait kayıtları istedi. Jürinin talep ettiği detay hayli ‘detay’ bir ayrıntıydı. Türkçe bir telefon tapesindeki küçük bir ayrıntının peşine düşen jüriyi taktir etmemek mümkün değil.
Gerçi bu durum Hakan Atilla’nın lehine mi aleyhine mi bilmiyorum ama jüri ince eleyip sık dokuyor.
Sonra bir başka talep geldi. Son derece karmaşık hukuki bir tanıma dair detayları talep etti jüri üyeleri.
Hakim Berman jüriye iletmek için savunma ve savcılıktan açıklama talep etti. Bu esnada ilginç bir şey oldu. Savcılık kısa sürede yazılı bir açıklamayı hakime sundu. Savunma biraz gecikmeli getirdi açıklamayı.
Hakim Berman savunmanın açıklamasını okuduktan sonra dönüp ‘bu açıklama yeterli değil, daha anlaşılabilir bir şeyler yazsanız’ dedi.
Savunmanın bir takım argümanlar sunması üzerine ‘kendisi için durumun önemli olmadığını fakat gönderecekleri eksik açıklamanın müvekkilleri için olumsuz sonuçlar doğurabileceği’ uyarısını yaptı.
Duruşmalar esnasında da aslında savunma avukatından beklenen bazı soruları hakim Berman sormuştu.
Toplantının ikinci gününde de jüriden sık sık mektup geldi.
Her mektup geldiğinde ‘acaba karar mı çıktı?’ diye heyecan yaptık fakat her mektupta yeni bir takım talepler geldi. Mesela ikinci gün gelen bir başka mektupta jüri üyeleri “IEEPA’nın (yani yaptırımlarla ilgili düzenlemelerin) ihlali amacıyla kumpas kurma suçlamasında yer alan üçüncü unsurun anlamını” öğrenmek istedi.
KARAR NE OLUR NE ZAMAN ÇIKAR ?
Bu sorunun cevabını kimse bilmiyor.
Çünkü Hakan Atilla’ya yönelik 6 suçlama var ve jüri her birini tek tek ‘suçlu’ yada ‘suçsuz’ şeklinde değerlendirecek. Şu ana kadar jüri odasından gelen ‘taleplere’ bakılırsa işlerini çok ciddiye alıyorlar.
O yüzden karar Cuma günü mesai bitimine kadar çıkar mı, çıkarsa ne yönde olur kestirmek mümkün değil. Ama Amerika’da Cuma günü uzun Noel tatili başlıyor ve tatil öncesi karar vermek isteyebilirler.
Peki karar ne yönde çıkabilir ?
Şahsen jürinin yerinde olmak istemezdim. Çünkü ilginç bir dava ile karşı karşıyayız. İran ambargosunun delinmesi, kara para aklama, sahtecilik, dolandırıcılık ve rüşvetlerle ilgili kimsenin – savunma avukatlarının bile- şüphesi yok.
‘Sorun’ Hakan Atilla’nın ‘bu suçun neresinde’ olduğunda düğümleniyor.
Bir görüşe göre ‘rüşvet almaması’ onu temize çıkarmaz, önünde işlenen suçu engellememiş ve bu yüzden suçlu. Bir diğer görüşe göre ise suçu işleyenler dönemin siyasileri, Reza Zarrab ve Süleyman Aslan. Hakan Atilla milyon dolar rüşvetlerin havada uçuştuğu günlerde rüşvete bulaşmamış. Dolayısıyla “Hakan Atilla suçsuz diğerleri suçlu” diyenler de var.
Bakalım jüri hangi görüşü benimseyecek.
Şimdilik toplantı odasının altından atılacak ve içinde ‘jüri kararını verdi’ yazılı zarfı beklemekten başka seçenek yok.
[Adem Yavuz Arslan] 22.12.2017 [TR724]
Ünlü savaş fotoğrafçısı Robert Capa başarısının sırrını ‘yakın olmak’ olarak tanımlar.
İspanya iç savaşı sırasında çektiği “Ölüm Anı” fotoğrafı ile hafızalara kazınan Capa “fotoğrafların yeterince iyi değilse, yeterince yakın değilsin demektir” sözünün de sahibidir.
Her ne kadar ilerleyen yıllarda İspanyol asker Federico Borrel Carcia’nın ölüm anını gösteren fotoğrafın ‘gerçekliği’ tartışmaya açılsa da Capa’nın bu fotoğrafı hala bir fotoğraf ikonudur.
Peki bu konunun Zarrab davası ile ilgisi ne, ben neden Capa’yı andım ?
Capa’nın ‘yakın olma’ kuralı aslında sadece ‘iyi fotoğraf’ için değil. Aynı şey haber içinde geçerli ve ‘olay yerinde ve habere yakın olmak’ iyi bir haberin olmazsa olmazı.
Bu kuralın ne kadar doğru olduğunu yaklaşık 1 aydır yerinde takip ettiğim Zarrab Davası’nda tekrardan görmüş oldum.
ABD’li bazı meslektaşlar, kendilerine sağlanan bir izinle adliyeden canlı tweet atabiliyorlar. Aynı zamanda mahkemeye ait tüm evraklar internete yükleniyor.
Yani davayı ‘uzaktan’ da izlemek mümkün.
Fakat olay yerinde değilseniz bir çok şeyi kaçırabiliyorsunuz. Capa’nın dediği gibi ‘yeterince yakın değilseniz’ ortaya iyi ürün de çıkmıyor.
Duruşmalar sırasında yaşanan bir çok olay ya ABD’li meslektaşların ‘ilgisini çekmediği için’ yada ‘nüansı’ anlamadıklarından sanal aleme yansımadı.
HAKİMİN 1,5 YIL ÖNCE AÇIKLADIĞI ‘SIR’
Mesela Hakim Richard Berman’ın daha ilk duruşmada açıkladığı ‘İstanbul seyahati’ne dair detaylar…
Reza Zarrab, 2016 Mart’ında Miami’de tutuklandıktan sonra uzun bir yolculukla Manhattan’a getirilmiş ve bu mahkemede-elleri ve ayakları kelepçeli, üzerinde lacivert cezaevi kıyafeti ile- hakim önüne çıkmıştı.
Bende 26 Nisan 2016’da ki duruşmada yine mahkeme salonundaydım.
Hakim Berman daha mahkemeyi açarken İstanbul’da katıldığı bir panele dair açıklamalar yapmış, ‘bu toplantıya katılmış olmasının adil yargılamayı etkilemeyeceğini fakat savunma isterse reddi hakim talebinde bulunabileceğini’ anlatmıştı.
O zaman sanık sandalyesinde oturan Zarrab’ın – ki henüz casus ilan edilmemiş, Türkiye’nin tüm imkanlarını sefer ettiği hayırsever bir işadamıydı- ‘pahalı ve güçlü avukatları’ böyle bir talebe gerek görmeyip “Sizi tanıyoruz, adil ve tarafsız bir yargılama olacağından şüphemiz yok” demişlerdi.
Aradan bir buçuk yıl geçtikten sonra bu konu Havuz medyasında manşetlere çıktı. MİT, ‘üstün başarı’ gösterip Hakim Berman’ın, ‘Cemaatle irtibatlı’ olduğunu iddia ettikleri bir hukuk bürosunun davetiyle İstanbul’da ki panele geldiğini, otel masrafının da bu avukatlık bürosunca ödendiğini bulmuştu.!
O bilgi bile doğru değildi fakat esas mesele şuydu: Hakim Berman’ın daha kimsenin haberi yokken açıkladığı bu bilgi birden bire ‘kozmik bir sır’ra dönüşmüş ve Havuz’un manşetlerine, köşe yazarlarına konu olmuştu.
Benzeri çok sayıda olay yaşadık yargılama süresince.
28 Kasım’dan bu yana –haftasonları hariç- aralıksız duruşma yapıldı. Sabah 9’da başladığımız oturumlar akşam 5’e kadar sürdü. Onlarca saatlik bu duruşmalarda ilginç detaylara, önemli ayrıntılara şahit olduk.
Hakim Berman’ın davaya ilişkin tutumları, savunma avukatlarının stratejileri, Zarrab’ın jüriyi etkileme çalışmaları…
Yani ancak yerinde ve ‘yeterince yakın’ olursanız görebileceğiz çok şey vardı.
‘ÇİKİNOVA’ MEKTUP VE SONRASI…
Mesela 17 Aralık’ın polis şeflerinden Hüseyin Korkmaz’ın çapraz sorgusu sırasında yaşanan ‘Gülen Mektubu’ da böyle bir şeydi.
Duruşma salonunda, gazeteciler ve halktan izleyiciler için ayrılan bölümün ilk sırasında oturuyordum.
Korkmaz’ı ‘itibarsız tanık’ olarak etiketleyip ‘yıpratıcı sorularla’ sıkıştırmaya çalışan avukat Todd Harrison söz konusu mektuba dair sorular sormaya başladı.
Mektup sadece savunmanın, savcının, hakimin ve tanığın önündeki ekranlarda gösterildi. Jüri ve biz izleyicilerin ekranlarına yansıtılmadı. Çünkü mahkeme usulü böyle. Savcının yada savunmanın bir delili, ancak hakim onay verirse jüriye ve halka açılıyor.
Todd Harrison’un ‘çok önemli bir mektup’ dediği ancak fotoşop olduğu ilk bakışta anlaşılabilen bu mektup hakim Berman’ın süzgecinden geçemedi. Polis Korkmaz’da mektubu ilk kez gördüğünü, ‘saçma ve absürd’ bulduğunu söyleyince avukat Harrison başka sorulara geçmişti.
Salonda olduğum için ‘haber’i yakından görmüştüm. Mektubun peşine düşmüşken ‘çok önemli bir haber yaptığını düşünen’ bir havuz çalışanı mektubu yayınladı.
İnanılması zor ama fotoşopta üretilmiş bir mektup ABD’de ki mahkemeye ‘çok önemli delil’ olarak taşınmıştı. Fakat ertesi gün hakim Berman, savunma heyetine öyle bir fırça attı ki, salonda olup o anları görmek lazımdı.
72 yaşındaki federal hakim Berman, Atilla’nın- aynı zamanda Türkiye Cumhuriyetinin avukatlarıydı- avukatlarını evire çevire fırçalamıştı. Hakim Berman, savunma ekibini ‘profesyonellikten uzak’ olarak tanımlamış, mektup için ‘Amerikan mahkemelerinde görmeye alışık olmadığımız bir şey’ demişti.
Bu anlar tabi ki Türk medyasına pek yansımadı.
Aslında ‘dışarıya yansımamış’ bir çok detay var ancak uzatmamak adına bu konuya bir virgül koyup ‘jüriyi beklerken’ yaşadıklarımıza geçiyorum.
JÜRİYE HUKUK DERSİ
Salı akşamı itibariyle yargılama bitmiş, Çarşamba sabahı itibariyle jürinin karar toplantılarına geçmiştik.
Daha doğrusu Çarşamba sabahı hakim Berman, 12 kişilik jüri heyetine uzun uzun hukuki direktifleri okudu.
Delillerin nasıl değerlendirileceği, hangi kavramın ne anlama geldiği gibi konularda jüriyi bilgilendirdi.
Mesela Atilla’nın ‘suça iştirak’ statüsüne dair detayları açıkladı.
Mealen ‘diğer kişilerin suçlu olması nedeniyle Atilla da suçlu sayılmaz’ dedi. Yine aynı şekilde ‘kasıtlı ihmal’ kavramına da açıklık getirdi hakim Berman.
Berman’ın yaklaşık 1,5 saat süren ‘bilgilendirme’ seansı hukukçu olmayanlar için de hayli ilginçti denebilir.
Mesela ‘dolaylı delil’ nedir, nasıl değerlendirilir örneklerle açıkladı.
Savunmanın iptal edilsin dediği Hüseyin Korkmaz’ın ifadesine ışık tutacak bir açıklamayı ise şöyle yaptı: “hukuken, bir delilin elde edilme şeklini doğru bulmadığınız için o delili göz ardı edemezsiniz”
Berman duruşmanın başından bu yana hiç acele etmedi. Her şeyi tek tek, sakin sakin ve anlaşılır oluncaya kadar açıklattı.
Aynı şeyi jüri karar toplantısına geçmeden önce de yaptı. Kendisi de jüriyi bilgilendirirken karmaşık hukuki terimleri anlaşılır hale getirip tek tek açıkladı.
Jüri hukuki direktifleri aldıktan sonra yemin edip karar toplantısının yapılacağı odaya geçti. Gerçi o oda zaten ilk günden bu yana kullandıkları odaydı. Sabah güne o odada toplanarak başladılar, akşam o odadan dağıldılar.
Karar için jüri odasına geçerken artık ne kadar süreceği belli olmayan bir döneme girdik.
Jürinin seçilme ve çalışma usullerine dair çok katı kurallar var. Fakat karar alma süreci istisna tutulmuş. Kimse jüriye ‘şu kadar sürede karar alacaksınız’ diyemiyor. Zaten hakim Berman’da ‘istediğiniz kadar çalışın’ dedi.
ABD ceza yargılamalarında jürinin oy birliği ile karar alması esası var ki bu durum tamamen sanığın lehine. ‘Konuyla ilgisiz’ ve tam anlamıyla ‘sokaktan geçen’ 12 kişinin hepsinin sanığın suçlu olduğuna tam inanması gerekiyor. Burada tüm yük savcının omzunda. En ufak bir şüphe savunmanın lehine yazıyor.
JÜRİDEN MEKTUP VAR!
Jüri toplantı odasına geçtiği zaman dışarı ayrı bir seramoni başlıyor.
Toplantı odasının kapısında bir güvenlik görevlisi var. Jüri bir şey talep edeceği zaman yada karara vardığını bildireceği zaman bunu bir kağıda yazıp güvenlik görevlisine zarf içinde veriyor.
Bu aşamada üç alternatif var, yani zarfta üç şey yazabiliyor: “Jüri kararını verdi.” veya “Lütfen [şu delili] temin edin.” veya “(Hukuki terimi) anlamıyoruz. Lütfen açıklayın.”
Jüri toplantı da iken salonda biz gazeteciler, savunma heyetinden bir avukat ve ‘salonun patronu’ mübaşir bulunuyor. Salonda beklemek gibi bir kural yok. Fakat jürinin ne zaman karar vereceği belli olmadığı için biz gazeteciler ‘her ihtimale karşı’ salonda bekliyoruz.
Görevlinin getirdiği zarfı alan mübaşir hakimin odasına gidip bilgi veriyor. Bu esnada savcılar ve avukatlar salona geri geliyor. Ardından hakim duruşma salonuna gelip mektubu yüksek sesle okuyor.
Bu arada şu notu düşeyim: mahkemedeki şeffaflık takdire şayan. Hiç bir şey gözden, kayıtlardan kaçırılmıyor.
Bir de gözlemimi not edeyim: Hakim Berman ara sıra fırça atsa da sempatik bir yargıç. Zaman zaman espiri de yapıyor. Mesela dünkü oturumda jüri uzatma kablosu talep edince hakim salona dönüp “uzatma kablosunu savunma mı savcılık mı talep edecek müzakere edelim ?” dedi.
Jürinin bir talebine itiraz eden savunmaya ise “davanın düşmesini de talep etmeyecek misiniz ?” diye espiri yaptı. Duruşmanın başından bu yana sık sık ‘davanın düşmesini’ talep eden savunmaya bir göndermeydi bu ve salonda gülüşmelere yol açtı.
JÜRİ İŞİ FAZLASIYLA CİDDİYE ALIYOR
Bu aşamada bir yanılgımı itiraf etmeliyim.
Jüri sistemine ön yargılı bakıyordum. Özellikle dava hakkında hiç bir bilgisi olmayan, tam anlamıyla ‘sokaktan seçilmiş’ 12 kişinin adalet dağıtamayacağını düşünüyordum.
Fakat duruşmalar başlayıp yaşananları gördükçe fikrim değişmeye başladı. Öncelikle jüri sistemi aslında sanığın lehine bir durum. Savcının ‘hiç şüpheye yer bırakmayacak şekilde’ suçu ispatlaması ve jüriyi ikna etmesi gerekiyor.
Yaklaşık 4 haftadır duruşma salonunda olan jüri heyetinin hızlı karar vereceğini düşünüyordum. Oturumlar bittikten sonra aynı gün içinde hatta bir kaç saatte karar çıkar diye bekliyordum.
Fakat yanıldım.
Öncelikle ‘konuyla ilgisiz’ ve ‘sokaktan seçilmiş’ dediğim jüri üyeleri ilk iki gün öyle hamleler yaptılar ki hayret etmemek elde değil.
Yaklaşık 4 haftadır tüm duruşmaları izlediler. Her tanığı dinlediler, her delili gördüler. Yani artık kafalarında bir şeyler netleşmiştir diye düşünüyordum.
Ancak karar oturumuna girdikten sonra dışarıya mektup yağmaya başladı. Çay kahve ve ‘splenda’ taleplerini bir kenara bırakırsak hayli esaslı sorular gönderdiler.
Mesela Zarrab’ın duruşma salonunda çizdiği panolar istendi. O panoların gönderilip gönderilmeyeceği salonda tartışıldı ve hakim Berman panoların üzerine 1-2-3 gibi işaretler koydurarak jüri odasına yollattı.
Jüri bir başka talepte daha bulunup Hüseyin Korkmaz’ın ifadesinden bir detaya ait kayıtları istedi. Jürinin talep ettiği detay hayli ‘detay’ bir ayrıntıydı. Türkçe bir telefon tapesindeki küçük bir ayrıntının peşine düşen jüriyi taktir etmemek mümkün değil.
Gerçi bu durum Hakan Atilla’nın lehine mi aleyhine mi bilmiyorum ama jüri ince eleyip sık dokuyor.
Sonra bir başka talep geldi. Son derece karmaşık hukuki bir tanıma dair detayları talep etti jüri üyeleri.
Hakim Berman jüriye iletmek için savunma ve savcılıktan açıklama talep etti. Bu esnada ilginç bir şey oldu. Savcılık kısa sürede yazılı bir açıklamayı hakime sundu. Savunma biraz gecikmeli getirdi açıklamayı.
Hakim Berman savunmanın açıklamasını okuduktan sonra dönüp ‘bu açıklama yeterli değil, daha anlaşılabilir bir şeyler yazsanız’ dedi.
Savunmanın bir takım argümanlar sunması üzerine ‘kendisi için durumun önemli olmadığını fakat gönderecekleri eksik açıklamanın müvekkilleri için olumsuz sonuçlar doğurabileceği’ uyarısını yaptı.
Duruşmalar esnasında da aslında savunma avukatından beklenen bazı soruları hakim Berman sormuştu.
Toplantının ikinci gününde de jüriden sık sık mektup geldi.
Her mektup geldiğinde ‘acaba karar mı çıktı?’ diye heyecan yaptık fakat her mektupta yeni bir takım talepler geldi. Mesela ikinci gün gelen bir başka mektupta jüri üyeleri “IEEPA’nın (yani yaptırımlarla ilgili düzenlemelerin) ihlali amacıyla kumpas kurma suçlamasında yer alan üçüncü unsurun anlamını” öğrenmek istedi.
KARAR NE OLUR NE ZAMAN ÇIKAR ?
Bu sorunun cevabını kimse bilmiyor.
Çünkü Hakan Atilla’ya yönelik 6 suçlama var ve jüri her birini tek tek ‘suçlu’ yada ‘suçsuz’ şeklinde değerlendirecek. Şu ana kadar jüri odasından gelen ‘taleplere’ bakılırsa işlerini çok ciddiye alıyorlar.
O yüzden karar Cuma günü mesai bitimine kadar çıkar mı, çıkarsa ne yönde olur kestirmek mümkün değil. Ama Amerika’da Cuma günü uzun Noel tatili başlıyor ve tatil öncesi karar vermek isteyebilirler.
Peki karar ne yönde çıkabilir ?
Şahsen jürinin yerinde olmak istemezdim. Çünkü ilginç bir dava ile karşı karşıyayız. İran ambargosunun delinmesi, kara para aklama, sahtecilik, dolandırıcılık ve rüşvetlerle ilgili kimsenin – savunma avukatlarının bile- şüphesi yok.
‘Sorun’ Hakan Atilla’nın ‘bu suçun neresinde’ olduğunda düğümleniyor.
Bir görüşe göre ‘rüşvet almaması’ onu temize çıkarmaz, önünde işlenen suçu engellememiş ve bu yüzden suçlu. Bir diğer görüşe göre ise suçu işleyenler dönemin siyasileri, Reza Zarrab ve Süleyman Aslan. Hakan Atilla milyon dolar rüşvetlerin havada uçuştuğu günlerde rüşvete bulaşmamış. Dolayısıyla “Hakan Atilla suçsuz diğerleri suçlu” diyenler de var.
Bakalım jüri hangi görüşü benimseyecek.
Şimdilik toplantı odasının altından atılacak ve içinde ‘jüri kararını verdi’ yazılı zarfı beklemekten başka seçenek yok.
[Adem Yavuz Arslan] 22.12.2017 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)