Bugün Batı, sadece maddi ve insani gelişmişlik açısından değil, insanı ilgilendiren neredeyse her bakımdan dünyanın diğer kültürel havzalarının şayet fersah fersah ötesindeyse, bu büyük ölçüde eleştirel düşünceye verdiği kıymettendir. Eleştirel düşünce denilince hemen karşısına kesif bir dogmatizmi koyup sonra da onu dogmatizmin tam tersi olan septisizimle eşitlememek gerekir. Her bilgiye veya değere şüpheyle yaklaşması gerekmese de, eleştirel düşünceyi esas alan Batı’nın gerçeği aramakla yetinmeyip gerçeğin aranmasına dair metotları sürekli geliştirmeye gayret etmesi de ayriyeten takdire şayandır.
Eleştirel düşüncenin olmazsa olmazı, herhangi bir eylemin, tavrın, düşüncenin ya da iddianın doğruluğunu tespit edebilmek için doğru soruları sistematik bir şekilde sorabilmektir. Peki doğru soruları, üstelik de sistematik bir şekilde sorabilmek nasıl mümkün olabilir? Bunun şartları nelerdir?
ELEŞTİREL DÜŞÜNCE VE ELEŞTİREL MESAFENİN ÖN ŞARTI
Nasıl ki gerçek sivil toplum örgütlerinin mümeyyiz vasfı devlet ve benzeri zorlayıcı unsurlardan bağımsızlığı ve hatta gerektiği durumlarda benimsediği eylem ve tercihleriyle maruz kaldığı devlete ya da muktedir unsurlara rağmenliğiyse, bireylerin her durumda doğru soruları sorabilme kabiliyeti edinmelerinin ön koşulu da bir şekilde ilişki ve irtibat içerisinde bulundukları çevreleriyle ve çevrelerini kuşatan unsurlarla eleştirel mesafelerini koruyabilme becerileridir. İnsanların kendilerini çevreleyen şartlarla ya da muhatabı oldukları merci veya insanlarla aralarında bir eleştirel mesafe oluşturmaları ve bu mesafeyi sürdürebilmeleri başarılması hiç de kolay olan bir eylem değildir. Her şeyden önce bir insanın bu eylemi ortaya koyabilmesi için otonom/özerk bir birey olmayı başarmış olması gerekir.
Bireylerin eşit ya da asimetrik ilişki içerisinde bulundukları kişi ya da unsurlarla eleştirel bir mesafe oluşturabilmeleri ve o eleştirel mesafelerini sürdürebilmeleri ancak ve ancak bireysel otonomilerini koruyabilmeleri ile mümkündür. Bireysel özerkliğin korunabilmesi, yani hakiki bir birey olunabilmesi ise, her türden simbiyotizmin reddiyle mümkün olabilir ancak. Yani, kişilerle veya unsurlarla olan ilişkilerde maslahatçılıktan uzak ve sonuçlarından bağımsız ilkesel tavırlar almak suretiyle karakter duruşlar benimseyebilmekle, insanlarla herhangi bir beklentiye girmeksizin ilişkiler kurabilmekle başarılabilir.
ALLAH İÇİN SEVİP, ALLAH İÇİN BUĞZETMEK…
Aslına bakılırsa, sürekli olarak itaat etme, boyun eğme, uyumlu olma gibi anlamlar çıkarılmaya çalışılan bazı dini-manevi ikaz ve mesajlara dayanılarak fevkalade tam tersi yorumlar yapmak da mümkündür. Mesela, bir ucu Makyavelizme kadar uzanabilecek sonuç odaklılıktan, maslahatçılıktan uzaklaşıp, beklentisizlikte zirveyi zorlayan bir karakter inşasına “Kim Allah için sever, Allah için buğzeder; Allah için verir, Allah için vermezse imanını kemale erdirmiştir” (Ebu Davud) hadis-i şerifinde dile getirilen yol takip edilerek kestirmeden ulaşılabilir.
Bu yaklaşım, sevgiden nefrete uzanan tüm insani hal ve hislerle, eşit ya da asimetrik ilişki içerisinde olduğumuz bütün kişi ya da unsurlarla beklentisiz, maslahatsız, sonuç odaksız bir hukuk tesis etmememizi sağlamanın yanı sıra insanların gelişme ve ilerlemenin kaynağı olan eleştirel düşünceye hayat bahşeden eleştirel mesafeyi koruyacak otonom bireyler haline gelmelerini de sanırım yeterince garanti eder.
Fikir ve eylemleriyle bir sivil toplum hareketi olmanın gereklerini yerine getirdiği ölçüde şu ya da bu şekilde bir parçası olmaktan hep övünç duyduğum Hizmet Hareketi, uzunca bir süredir sosyolojik olarak cemaatlikten cemiyetliğe geçişin her türlü sancısını yaşıyor. Sanıldığının aksine hiç de yeni olmayan bu sancıların mazisi 1990’ların ilk yarısına kadar uzanıyor. Hareketi vücuda getiren bireylerin her biri bir diğerinden kıymetli nev-i şahsına münhasır otonom şahsiyetleriyle, her koşulda uyumu esas alan kolektiviteyi vaaz eden komüniteryan beklentileri uzlaştırmanın kolay bir yolu elbette ki bulunmuyor.
25 YIL ÖNCE KOZASINDAN ÇIKAN HİZMET HAREKETİ YENİ BİR KAVŞAKTA
Ancak bu sorun, ilk kez Hizmet Hareketi’nin çözmesi icab eden bir problematiği de oluşturmuyor. Yüzyıllardır ve hatta bin yıllardır düşünürler, filozoflar, felsefeciler ve hatta din adamları bu sorun üzerine kafa yormuşlar. Bana göre, kozasından çıkmasının üzerinden on yıllar geçen, gönüllü ya da cebri olarak gün be gün daha da küreselleşen habitatında evrensel bir dil ve ekümenik bir düşünce faunası oluşturmak mecburiyetinde olan Hizmet Hareketi’nin birçok (ön) kabulünü belki de gözden geçirmesi gerekiyor.
Çünkü, tek tek bir araya gelmelerinden vücut bulduğu mensuplarının (bireylerin) kendisiyle olan ilişkilerini manevi dayanaklarla desteklenmiş rasyonel bir zemine oturtma mecburiyeti kaçınılmaz görünüyor. Bunun için de, şüphesiz ki, hatalarıyla sevaplarıyla büyük bir değer olan komüniteryan (cemaatsel) özellikleriyle ihtiyaçların öyle olmasını dayattığı otonom bireyler arasında yeni bir ilişkiler sistematiğini, yani olan ile eninde sonunda olması gereken arasında bir sentezi çıkarması icap ediyor.
Özgür ve özerk bireylerin eleştirel düşünce becerilerini geliştirdikleri ölçüde ilişki veya irtibat içerisinde oldukları çevreleriyle eleştirel mesafeler kurabilmeleri şüphesiz ki hem Hizmet Hareketi hem de içlerinde şu ya da bu şekilde yer aldıkları toplumlar için önemli bir kazanım olacaktır. Antik dönem Yunan filozoflarından Emanuel Kant’a, ondan da Johanna (Hannah) Arendt’e kadar pek çok düşünürün kafa yorduğu bu konuda herkesin kolayca kabul edebileceği hazır bir cevap ya da raftan indirip hemen uygulayabileceği hazır bir formül elbette yok.
ÖZERK BİREYLER ÇIKILACAK LİMANLAR DEĞİL, VARILACAK MENZİLLERDİR
Bireylerin başkalarıyla ilişkilerinde eleştirel mesafeyi kurmalarını ve korumalarını sağlayacak eleştirel düşünceden önce belki kendi başlarına düşünmelerini (tefekkür etmelerini), olaylar ve olgular karşısında, Azerilerin ifadesiyle, kendi öz fikirlerini oluşturmalarını teşvik etmek bir ilk adım olabilir. Zaten bireysel özerkliğin gerekliliği de bundandır. Düşünce adamları arasında önemli bir tartışma konusu olan bireysel otonomi, bireyin kendi karakteri, kimliği, tercihleri ve eylemlerinin belirleyicisi olması sorununa işaret etmekte ve bu bakımdan tartışma toplumsal hayatı ve demokratikleşmeyi ilgilendiren tüm konuların bir parçası haline gelmektedir. Şüphesiz ki özerk bireyler ideali, maddi, manevi ve düşünsel bakımdan kendi kendine yeterli bireylerin varlığını esas almaktadır. Bu yüzden, özerk bireyleri kendilerinden çıkılacak bir liman değil, varılacak bir menzil olarak düşünmek daha mantıklıdır.
Bu bağlamdan olarak, özerk bireylerin bir tefekkür süreci neticesinde mevcut ya da vaaz edilen normları içselleştirmeleri ve bunları mevcut ya da vaaz edilen normlar olmaktan çıkarıp kendi normları haline getirmeleriyle sağlıklı ve sahih bir ilişkiler sistematiği kurulabilir. Özerk bireylerin özgür ve içselleştirilmiş iradeleriyle buradan bir kolektif yarara varmasının kanalları da sonuna kadar açıktır. Her açıdan bireyselliğin en ileri olduğu, İsveç başta olmak üzere, İskandinav ülkelerinin insani gelişmişlikle birlikte toplumsal uyum, huzur, barış ve istikrar bakımından da en ileri ve en yaşanabilir ülkeler arasında olmalarının altında yatan sır da belki budur. Özerk bireyselliklerle kolektivitenin izdivacından çıkan verimli sonuçlardan bugüne kadar özerk bireysellikleri yok sayan ya da görmezden gelen komüniteryan anlayışların mutlaka çıkaracağı dersler vardır.
BİREYLERE ÖZERK ALANLAR AÇMANIN KORKULACAK BİR TARAFI YOK
Bireylere kendi özerklikleri için alan açmanın korkulacak herhangi bir tarafı da yoktur haddi zatında. Neticede, genel anlamda insanları tam bir bireysel otonomi anlayışına teşvik etmesine rağmen liberal teori, en sadık müntesipleri arasında bile bunu henüz başarabilmiş değildir. Çünkü, herhangi bir bireyin tüm bağlılıklarına, toplumdan istem dışı edindiği alışkanlıklarına, inançlarına, kültürel değerlerine, ideolojilerine kısacası kimliğini inşa eden unsurlara ve sosyal bağlamına tümden bir mesafe koyabilmesi mümkün değildir. Önemli olan bireylerin özerkliği ile komüniteryanizmin kolektivizmi arasında bir yerlerde optimum noktayı bulabilmektir. Şurası muhakkak ki, ne komüniteryan önceliklerle bireysel özerkliklerin katledilmesi, ne de sınırsız ve sorumsuz bireysel özerkliklerle kolektivizmin psiko-kültürel, sosyo-ekonomik ve hatta politik yararlarından feragat edilmesi akıllıca bir seçenek olmayacaktır.
Neticede komüniteryan düşüncenin öncülerinden Michael J. Sandel’in işaret ettiği bir gerçekliği yadsıyamayız. Sandel’in ifade ettiği gibi, bireyin kimliği içine doğduğu toplumdan ya da kendi komünitesinden doğar ve ondan kaynaklanan inançlara ve amaçlara göre şekillenir. Yani birey aslında kendi kimliğini ilk etapta üzerinde fazla düşünmesi gerekmeyen süreçler vasıtasıyla edinir. Bu aşamada, toplumun ya da içine doğduğu cemaatin normları o bireyin kimliğinin temel kurucu bileşenidir. Bu yüzden de söz konusu normlar sorgulamaya açık değildir. Bu normlarla yaşamaya alıştığı oranda bireyin o normlarla arasına eleştirel mesafe koyabilmesi ve onlar hakkında tefekkür ederek değer atfını ve saygısını taklididen tahkikiye ilerletmesi oldukça zordur.
ÖZERK BİREYLER BİRER TEHDİT Mİ, YOKSA FIRSAT MI?
Komüniteryan anlayışla yoğrulanların, kendilerini bir kalıba sokmaya çabalayanların her türden dayatmalarına karşı hayat boyu sürecek bir özerkleşme çabası içerisindeki bireylerin çevrelerindeki unsurlarla aralarına bir eleştirel mesafe koyma gayretlerine çabucak anlayış göstermelerini beklemek bir hayalcilik olur. Tabiatı gereği bu bir süreç meselesidir. Neticede, komüniteryan kültürle yaşayagelmiş olanların, özerkleşen her bir bireyin, ait ve sadık oldukları sosyal dokuya yönelik birer tehdit oluşturduğunu savunmacı bir refleks olarak düşünmeleri normaldir. Zira komüniteryan anlayış, kişinin otonom olma çabasının komünitenin birliğini parçalamakla kalmayıp, o komüniteyi oluşturan bireyleri yalnızlaşmaya ve yabancılaşmaya maruz bırakacağından da endişe eder.
Oysa ki, kendi bütününü oluşturan tek tek her bireyin özerkliğini yok etmek ya da yok saymak hatasına düşen bir komünite, her ne kadar bu yolla hayat bulduğunu zannetse de, ne sağlıklı bir şekilde büyüyüp gelişme, ne de nesiller aşacak şekilde uzun ömürlü olabilme şansını yakalayamaz.
[Bülent Keneş] 23.12.2017 [TR724]
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder