Bu toplumdan neden bir Erdoğan çıktı? [Mehmet Efe Çaman]

Bazen neden Türkiye’nin geleceği konusunda olumsuz ve kötümser olduğumu soruyorlar. Birçoklarına göre Türkiye’nin sorunu, yolsuzluğa bulaşmış ve devleti kötü yöneten bir grup. Siz buna ister AKP deyin, ister Erdoğan ve çevresi, isterseniz benim gibi iktidarın sırtını yasladığı derin yapıyı işaret edin, fark etmiyor. İşte bu “kötü yönetim” gidince her şey düzelecek, güllük-gülistanlık olacak diyorlar. Oysa ben bu görüşe katılmıyorum. Daha önce birçok yazımda altını çizdiğim üzere, sorunun sosyolojik dinamikleri var. Bu sosyolojik dinamiklerin temeli ise insan malzemesi.

Gelin bu konuyu somut örneklerle incelemeye çalışalım. Başlangıçta hemen şunu saptamalıyım: Hiçbir anne-baba kendi çocuğunu yetiştirirken ona yalan söylemesini, çalmasını, yalan yere şahitlik yapmasını, dürüst olmamasını vs. söylemez. Eğer hayır, söyleyebilir diyenler varsa, hemen bu noktada bu yazıyı okumayı bıraksınlar. Bahsettiğim konu, temel etik kodlarla ilgili. Bu kodlar, tüm insan topluluklarında aşağı yukarı aynıdır. İsterseniz buna siz insanlığın evrensel ahlaki değerleri de diyebilirsiniz. Tüm kutsal kitaplarda, özellikle de İbrahimî dinlerde, bu temel etik kodeks istenilen insan davranışının temelini oluşturur.

Bu etik kodeksin atomsal seviyedeki en temel parçası dürüstlüktür. Dürüst olmak, kişinin salt başkalarıyla olan ilişkisinde en önemli erdem değildir. Esas kendisiyle olan ilişkisinde en temel yapıtaşıdır. Kendisiyle olan ilişkisinde ana madde dürüstlük olmazsa, bu adeta temeli olmayan bir bina gibi, çok büyük ve onulmaz sorunlara yol açar. Temelinde dürüstlük olmayan her kişilik, yalan söylemek, aldatmak, çalmak, kibirli olmak gibi yüzlerce etik erdem konusunda sınıfta kalır. Şüphesiz ki insan olmanın en temel dayanak noktası, sahip olduğumuz vicdandır. Vicdanın doğal yansıması ise dürüstlüktür. İnsanın başkalarına dürüst olabilmesinin temel şartı ise, önce kendisine dürüst olmasıdır. Kendimize ne kadar dürüstüz? Neden vicdan ve dürüstlük düzlemi bu denli önemli? Bunlar felsefi değil, gayet pratik, uygulamalı konular.

‘YOK BÖYLE BİR ŞEY’ DENİLEMEDİĞİNDE

Bugünkü Türkiye siyasetinde vicdan ve dürüstlük düzlemindeki sorunların ahlaksal alandaki yansımaları herkesin malumu sanıyorum. Yani bugün Erdoğan rejimine kayıtsız-şartsız bağlılık yemini etmiş kitle bile, örneğin yolsuzluklar konusunda “yok böyle bir şey” diyemiyor. Dedikleri, üç aşağı-beş yukarı “çalıyorlar, ama yapıyorlar” türünden bir tür meşrulaştırma. Yani Türkiye’yi yönetenlerin kendi çıkarlarını ülkelerinin ve halklarının çıkarlarının önüne koymaları, bir şekilde normal karşılanıyor. Bu derin bir sosyal sorun gibime geliyor. “Bal tutan parmağını yalar” gibi bir sosyalizasyon sürecinden geçilen Türkiye toplumunda yetişen bireyler, yolsuzlukları ve kötü yönetimi kendi uslarında meşrulaştırabiliyor. Yani bunun malzemesi mebzul miktarda var toplumumuzda. Bu toplumsal kabullenişin “çalıyorlar, ama yapıyorlar” türünden modern yansıması, önemli bir ahlaki paradoks oluşturuyor.

Nasıl mı? Bu şekilde düşünen bireyler, kendi yaşamlarında da aynı kıstası uygulamaktan çekinmiyorlar. Yani rüşvet alanın konu edildiği toplumlarda, rüşvet verenler de konu edilmeli, değil mi? Ama bu olmuyor çoğu kez. İnsanlar Türkiye’de kendi vicdanlarıyla çok pragmatik bir ilişki kurmuş durumda. Etik değerler, kâğıt üzerinde kalıyor. Teoride bir sorun yok yani. Sorun, teori ile uygulama arasındaki korkunç farklılıkta. Kendisine doğruyu telkin eden iç ses – yani vicdan – devamlı cereyan eden bir tür izafileştirilmiş ahlaki anlayışla devre dışı bırakılıyor. O ses aslında herkesin içinde vardır. Ateist, deist veya dindar olmanız fark etmez. İnsan olan tüm varlıklar, o iç sesi duyarlar. Fizikteki Tanrı parçacığı gibi, o iç ses de psikolojik alanın atomsal düzeydeki Tanrı parçacığıdır. İnsan dışında hiçbir yaratıkta olmayan vicdan – yani doğruyu ve yanlışı fark edebilme yetisi – sadece ve sadece o iç sestir. Vicdanlarıyla pragmatik ilişki kuran bireyler, korkunç bir etik izafileşme içerisinde bulurlar kendilerini. Bir süre sonra o iç ses susar, sizinle iletişimine son verir. Çünkü kendinize dürüst olmamak, insan olmanın doğasına aykırıdır. Dolayısıyla insan olma özelliğinizi yitirirsiniz farkında olmadan.

KENDİSİ KÖTÜ OLANLAR…

Doğru gitmeyen bir şeyler sezdiğinizde, o iç ses size mevcut durumu kabullenmemeyi salık verir oysa. Olmaması gereken şeyleri nasıl biliriz? Kolayına kaçmayın hemen. Kutsal metinler, peygamberler, tepenizde sizi kontrol eden ve gereğinde yaptırım uygulama gücüne sahip otoriteler – mesela hukuk gibi – şeylerden söz etmiyorum. Doğru gitmeyen şeylerin farkına varmaya kodlanmış bir canlıdır insan. İçindeki Tanrısallık buradan gelmiyor mu? En şerefli yaratık olma özelliğinin temeli bu bilinç değil mi? Kendisine içgüdüsel olarak bir program verilmiş diğer gelişmiş canlılar, mesela memeli hayvan türleri de belirli oranlarda zekâya sahip. Fakat davranışları otomatiğe bağlanmış bir şekilde devam ediyor. Kendi aralarında ve diğer canlılarla-cansızlarla kurdukları ilişkilerde hep kendi orijinal programlarına göre hareket ediyorlar. Oysa insan öyle mi? Hemen hiçbir davranışımız artık o orijinal içgüdüsel program paketine bağlı değil. Kendimizle ve kendimiz dışındaki varlıklar evreniyle ilişkilerimizi o iç sese, vicdana göre kuruyor ve yürütüyoruz. İşte, kendiniz dışındaki sosyal evrende bir şeyler ters gitmeye başladığında duyduğunuz rahatsızlık, bu özelliğinizden dolayı var.

Kendisi kötü olanlar, yönetimin kötülüğünden şikâyet edebilir mi? Daha da ileri götürelim: Kendisi kötü olanlar, yönetimin kötülüğünü fark ederler mi? Bir başka boyut da şu: Kötü olan yönetimlerin iktidarlarını sürdürebilmelerinin asgari koşulları nedir? Her toplum hak ettiği yöneticiler/yönetimlerce yönetilir ilkesi bu bağlamda yeniden değerlendirilmelidir. Türkiye’de olan, anormal bir durum değil. Bu mevcut rejim, eşyanın tabiatına gayet uygun. İç sesi susmuş insanların çoğunlukta olduğunu, bu durumun büyük bir etik çürümeyi beraberinde getirdiğini, bu etik çürümenin sonucunun ise şu anki kötülükler rejimi olduğunu düşünüyorum.

Bu nedenledir ki, ülkenin bir milletvekili yurtdışında birtakım ülkeyi terk etmek durumunda kalmış yazarlara, gazetecilere, akademisyenlere, Ermenilere, Alevilere, Kürtlere vs. eylem hazırlığı içinde olan grupların varlığı doğrultusunda ihbar aldığını söylüyor, ama toplum susuyor! Bu nedenledir ki, bir başka milletvekilinin annesi vefat ediyor, ama cansız bedenini ırksal veya dinsel nedenlerle istediği yerde toprağa verdirtmiyorlar ve toplum susuyor. Bu nedenledir ki, New York mahkemesinde tanıklık yapan eski bir polis komiserinin anne-babası hakkında yakalama kararı çıkıyor ve bu durum en olağan hukuksal prosedürmüş gibi tüm basın tarafından sürmanşet haber yapılıyor – ve halk yine susuyor, susuyor, susuyor. Çünkü susmaması gereken halkın vicdanı artık susmuş. İç sesleri ortadan kalkmış. Kendisine olan dürüstlükleri çoktan yitip gitmiş. Kendine olan dürüstlük olmadı mı, artık sen o kişilerden oluşan toplumdan umudunu kes kardeşim!

FAŞİZAN REJİMİ ÜRETEN TEMSİLİ DEMOKRASİ

Türkiye’de kitabına uygun bir temsili demokrasi işlemektedir ve bugünkü faşizan rejimi üreten budur. Faşizmin seçimle işbaşına geldiği ve iktidarda tutunduğu tek vaka Türkiye değildir. Demokrasi teorisi kaynakları bu sorunu çoğunluk diktası olarak ele alıyor. Ancak sorunun sosyolojik boyutunu ve bu boyutun dayandığı psikolojik ve hatta antropolojik temelleri dikkate almıyor. Bu nedenle geriye giden demokrasilerde disiplinler-arası bir yaklaşımla çalışılması gerekiyor. Konunun bilimsel boyutunu bir kenara bırakıp da felsefi boyutuna eğilecek olursak eğer, ortada korkunç patolojik biri durumun söz konusu olduğunu kolaylıkla tespit edebiliriz.

Türkiye’deki sorunların kaynağı rejim değildir. Bilakis, o rejimin dayanağı ve ortaya çıkış nedeni, toplumdur. Kandırılan halk teorisi çok zayıf argümanlara dayanıyor. Hele bugünkü bilgi toplumunda, herkesin elinde akıllı telefonların olduğu bireylerden oluşan bir toplulukta “manipülasyona uğratılan zavallı halk” söylemi, çok naif kalıyor ve açıkçası epey sırıtıyor. İnsanlar kandırılmıyor, insanlar tercihlerini kullanıyor. İç sesleri yitmiş, vicdanları bitmiş, öz dürüstlükleri sona ermiş “rasyonel” bireyler, fırsatlardan yararlanmak, kendi bireysel çıkarlarına uygu davranmak, istikrarlı ve gayet memnun oldukları küçük hayatlarına devam etmek peşindeler. Fırsatını bulanlar da bal tuttuklarında parmaklarını yalamanın hayalini kuruyorlar, işin daha da dramatik kısmı şu ki, çocuklarını da bu “kâğıt üstü ahlakı ve dini” ile yetiştiriyorlar.

NEDEN GÖZ YUMUYORLAR?

Farklı siyasi geleneklerden gelenlerin bugün Erdoğan rejiminin anayasayı feshetmesine, işkence ve ağır insan hakları ihlallerine, Kürt kasabalarının ve mahallelerinin ağır silahlarla imha edilmesine, kitlesel takibat politikasıyla yüz binlerin hukuksuz KHK’larla kamu görevinden ihraç edilmelerine, on binlerin gayrı-hukuki gerekçelerle hapse atılmasına, yüzlerce 0-6 yaş grubu çocuğun anneleriyle birlikte demir parmaklıklar ardında büyümek durumunda kalmalarına göz yummalarının nedeni bu olabilir mi? Bedenleri Ege’de karaya vuran güzel çocukların ardından amayla başlayan cümleler kuran ve bu büyük dramları görmezden gelen, hatta meşrulaştırmaya ve haklı çıkarmaya çabalayan “yazar ve gazeteciler” acaba bu nedenlerden dolayı mı böyle yapıyorlar acaba, ne dersiniz!

İnandıkları değerlerin kâğıt üzerinde kaldığı, uygulanmadığı toplumlarda çöküşler yaşanır. Olan budur. Çöküşü kimin tetikleyeceğini belirleyip onu seçimle işbaşına getirdi bu halk. Şimdi bedelini ödüyor. Vicdanını yitirmekten büyük bedel var mı? İnsanlığını kaybetmekten daha aşağı ne olabilir bir insan için? Yalan söyle kızım, kandır oğlum, çal, çırp, güçlüden yana ol, sana dokunmayan yılan bin yaşasın diyorlar mıdır, bunu merak ediyorum. Bir gün ansızın işine gelmeyen, sonra ismini gazetede okuyup, “vatan haini şerefsiz!” diyen mesai arkadaşı, daha dün aynı masada öğlen yemeği yediği meslektaşı için en ufak bir şey hissetmiyorsa, Erdoğan’ın nasıl bu gücü elde ettiğine hala şaşırmalı mıyız sizce?

Merak etmeyin. Bu toplum daha çok Erdoğanlar çıkartır.

[Mehmet Efe Çaman] 21.12.2017 [TR724]

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder