“Bir psikiyatristle sohbet” isimli eserde Dr. Yusuf Karaçay şunları anlatıyor:
“Peygamber Efendimizin (S.A.S.) sünnetine uyarak yaşayanların ruhsal hastalıklara karşı aldığı tedbirler vardır. Meselâ sabah erken kalkıp sonra yatmamak ve toplam olarak da AZ UYUMAK DEPRESYONA %70 oranında iyi gelmektedir. İskandinav ülkelerinde bu konuda pek çok araştırma yapılmıştır ve UYKU DEPRİVASYONU (uykusuz bırakma) bir depresyon tedavisi olarak tıp literatüründe yer almaktadır.
“Oruç tutmanın ise ASABÎ BÜNYELERİ yumuşattığı, bir çok ruhsal hastalıkta kısmen düzelme sağladığı benim de çok gözlediğim bir gerçektir. Hatta Çocuk Hastalıkları dalında dünyadaki en geçerli kitap olan Nelson’s Pediatries’te sara (epilepsi) hastası çocuklarda AZ YEME ile karakteristik bir gıda rejimi önerilmektedir. Az yeme sonrası vücutta oluşan ‘ketoasidoz’ halinin (ki, oruçlunun ağız kokusunun sebebidir) beyindeki düzensiz ve aşırı çalışan hücreleri baskıladığı, kontrol altına aldığı kabul edilmektedir.
“Yine sık sık suyla temas etmenin (mesela ABDEST ALMANIN) gerginliği, stresi azalttığı da bilinen bir gerçektir. Nitekim HIRÇIN ÇOCUKLARIN BOL BOL SUYLA OYNAMALARINI hekimler de önerir. Veya PANİK ATAK dediğimiz aşırı heyecan hallerinde hastanın elini yüzünü soğuk suyla yıkaması da tavsiye edilmektedir, zira aşırı heyecanı azaltmaya yardımı olur. hadislerde de ÖFKELENİNCE ABDEST ALMAK vardır zaten.
“Hz. Eyüp Aleyhisselam hastalığı Allah’tan bilmiş, şifa için de O’na dua etmişti, ama ona ‘Tamam, duan kabul oldu, şifa buldun’ denmedi. ‘Ayağıyla yere vurması, oradan çıkan suyu içip de onda yıkanması’ buyruldu ve Hz. Eyüp o su vesilesiyle şifa buldu.
“Madem ki, sebepler dünyasında yaşıyoruz, nitekim hastalıklar da bazı sebepler vasıtası ile gelişiyor. Şifa için de sebeplere müracaat etmek lâzımdır. Hadiste de ‘Allah her derde bir derman yaratmıştır’ buyuruluyor zaten.
“Bakırköy Akıl Hastanesinde yanlışlıkla hasta muâmelesi gören bir vaka anlatılır:
“Hastanenin eski düzensiz dönemlerinde bir gün ÂCİL POLİKLİNİK’te bir bayan ‘Ben falanca yabancı diplomatın eşiyim.’ diye havalı bir şekilde teftiş yaparcasına dolaşırken görülmüş. Hastane personeli, bozuk bir Türkçe konuşan, giyimi biraz pespaye ve tavırları da abartılı olan bayanın ‘bir yabancı diplomat eşi olamayacağı’ yorumuyla ‘Paranoid Psikoz’ teşhisi koyup karga tulumba hastaneye yatırmışlar. Bayanın bağırıp çağırmaları da ESKİTASYON (Saldırgan davranışlar) diye isimlendirilmiş tabii… Ancak birkaç gün sonra bayanın hakikaten de bir yabancı büyükelçinin eşi olduğu ortaya çıkmış. Olay neredeyse diplomatik bir skandal halini alacakken, güç belâ hata anlatılıp özür dilenmiş. Keşke kimliğine bakıp biraz soruştursalardı, teşhis koymadan önce değil mi?
“Bediüzzaman Hazretlerinin Mektubat’ta yazdığı rüyası, rüyaya kendi getirdiği hakikatli tabirin dışında, onun kişilik yapısı hakkında ipuçları da taşımaktadır. Kısaca yorumlarsak, Ağrı dağını görmüş olması, onun en yüksek, en büyük hedeflerin peşinde olduğuna; dağın patladığını görmesi, büyük ınkılablar yapma arzusuna, dağlar gibi parçaların dünyanın dört bir yanına fırladığını görmesi, dünyayı kucaklama, dört bir yana sesini duyurma isteğine; bu esnada annesini görmesi, bu ınkılablar esnasında temel değerlerine ve köklerine sâdık kaldığına; rüyadaki patlamadan korkmaması ve annesini teselli etmesi de, temel güven duygusuna, hakiki tevekküle sahip olduğuna ve bunu başkalarına da telkin ettiğine işarettir, denilebilir.”
“Resulullah (S.A.S.) meâlen buyurmuş: “Bir dağın yerinden oynadığını duyarsanız inanın da, bir insanın huyunun değiştiğini duyarsanız inanmayın.” Oysa yine bir çok hadis-i şerif, ahlakımızı güzelleştirmeyi tavsiye ediyor. Peki bu ilk bakışta zıt gibi görülen ibareler nasıl telif edilebilir? Yani hem huyumuz değişmeyecek, hem de ahlâkımızı güzelleştireceğiz, bu nasıl olabilir?
“Bu tartışmalı meselenin cevabı ve zıt gibi görünen hadislerin uyum noktası ise Risale-i Nur Külliyatında anlatılmıştır. Kısaca ifade edilirse; HUY değişmez ama AHLAK güzelleşebilir. Nasıl? Dokuzuncu Mektupta belirtildiği gibi ‘Mevcut huyların mecralarını, kullanma şeklini değiştirecek’ Meselâ bir örneği Hz. Ömer (r.a.) İslâm’dan önce de gayet celalli, öfkeli olan o zat, bu celâlini Müslüman olduktan sonra müsbet mecraya sevk ederek, dâhilde zâlimlere, hariçte düşmanlara karşı yerinde kullanarak mükemmel bir ahlâk sahibi olmuş. Eğer o zat ‘öfke, celâl iyi bir huy değil, Hz. Osman gibi yumuşak huylu olmayalım’ diye nefsini öldürse idi, muhtemelen tarihte bu denli iz bırakamaz ve onca fetihlere de muvaffak olamazdı.”
Evet Kitap ve Sünnet gibi İslamın iki kaynağında bütün problemlerimizin çözümü ve dertlerimizin çaresi var ama, Şems-i Tebrizî Hazretlerinin dediği gibi: “Ne zaman kadar şundan bundan rivayet edip, övünecek ve atsız eğere binip erlerin meydanında koşacaksınız? İçinizde ‘Kalbim bana Rabbimden şu haberi (ilhamı) veriyor!..’ diyecek yok mu? Ne zamana kadar başkalarının asâsı ile ayakta yürüyeceksiniz? Hadisten, tefsirden, hikmetten v.s. den naklen söylediğiniz sözler, o zamanda yaşayan erlerin sözleridir. Madem bu asrın erleri sizsiniz, sizin sırlarınız ve sözleriniz nerede?”
İşte bütün mesele bu!.. Yani Âyet ve Hadisler bugün bize diyor ve hangi mesajları veriyorlar!..
[Safvet Senih] 6.9.2018 [Samanyolu Haber]
ssenih@saanyoluhaber.com
Perinçek: 28 Şubat’ın hedefi Fethullah Hoca’ydı, şimdi 28 Şubat’tan daha ileri seviyedeyiz
Ergenekon sanığı Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek, Türkiye’de yaşanan zulüm düzenini savunurken çarpıcı itiraflarda bulundu. Perinçek, “İrtica ile mücadelede müthiş bir seviyeye ulaşıldı. Başta Fethullah Gülen olmak üzere tüm cemaat ve tarikatlare karşı 28 Şubat’tan daha ileri seviyedeyiz. Türkiye 28 şubat’ı devam ettiriyor.” dedi.
Habertürk’te Didem Arslan’ın sunduğı programa katılan Doğu Perinçek, 28 Şubat’ın hedefinin Hizmet Hareketi olduğunu söyledi. Diğer katılımcılar Mehmet Metiner ve Selman Öğüt’ün, İmam Hatipler’in kapatıldığı, başörtüsüne engel olunduğunu belirterek Erbakan’ın mağdur edildiğini söylemesine karşı çıkan Perinçek, bildiriyi kendisinin kaleme aldığını ileri sürerek, ”Kötü bir şey olsa Hocanız imzalamazdı. Neden imzaladı. İmzalamadı mı Erbakan? Sizin imanınız yok mu, neden boyun eğdiniz?” diye sordu.
AKP’li iki katılımcının 28 Şubat zulmunü anlatırken, ikna odalarını örnek göstermesine tepki gösteren Perinçek, şu itiraflarda bulundu: ”Fena mı yapıldı, ikna ile işler yapılmaya çalışıldı. Ama bugün bakın, 30 bin kişi TSK’dan atıldı, 14 bin kişi Emniyet’ten ihraç edildi, 4 bin hakim savcı içeri atıldı, 120 bin kişi diğer kamu görevlerinden atıldı. Hangisi ikna edilmeye çalışıldı. Tabiki 28 Şubatın çok ilerisindeyiz.”
AKP’li Metiner’in “Erdoğan’ın partisi kapatılmaya çalışıldı” diye araya girmeye çalışmasına Perinçek, şu karşılığı verdi: “Bu düzene karşı durursa, yeniden Cemaat’in yanında olmaya kalkarsa bugün de kapatılır.”
[TR724] 6.9.2018
Habertürk’te Didem Arslan’ın sunduğı programa katılan Doğu Perinçek, 28 Şubat’ın hedefinin Hizmet Hareketi olduğunu söyledi. Diğer katılımcılar Mehmet Metiner ve Selman Öğüt’ün, İmam Hatipler’in kapatıldığı, başörtüsüne engel olunduğunu belirterek Erbakan’ın mağdur edildiğini söylemesine karşı çıkan Perinçek, bildiriyi kendisinin kaleme aldığını ileri sürerek, ”Kötü bir şey olsa Hocanız imzalamazdı. Neden imzaladı. İmzalamadı mı Erbakan? Sizin imanınız yok mu, neden boyun eğdiniz?” diye sordu.
AKP’li iki katılımcının 28 Şubat zulmunü anlatırken, ikna odalarını örnek göstermesine tepki gösteren Perinçek, şu itiraflarda bulundu: ”Fena mı yapıldı, ikna ile işler yapılmaya çalışıldı. Ama bugün bakın, 30 bin kişi TSK’dan atıldı, 14 bin kişi Emniyet’ten ihraç edildi, 4 bin hakim savcı içeri atıldı, 120 bin kişi diğer kamu görevlerinden atıldı. Hangisi ikna edilmeye çalışıldı. Tabiki 28 Şubatın çok ilerisindeyiz.”
AKP’li Metiner’in “Erdoğan’ın partisi kapatılmaya çalışıldı” diye araya girmeye çalışmasına Perinçek, şu karşılığı verdi: “Bu düzene karşı durursa, yeniden Cemaat’in yanında olmaya kalkarsa bugün de kapatılır.”
[TR724] 6.9.2018
Kurdaki 1 kuruşluk artış, ‘yap-işlet-devlet’ projelerinde vatandaşa 310 milyon TL borç yüklüyor
Yap-işlet-devret modeliyle, Hazine garantisi verilerek inşa edilen köprü, tünel ve havaalanlarının döviz kuru üzerinden yapılan sözleşmeleri nedeniyle, kurdaki her 1 kuruşluk yükselme borcumuzun 310 milyon lira artmasına yol açıyor.
CHP Parti Meclisi Üyesi ve Kocaeli Milletvekili Haydar Akar, yap-işlet-devret modeliyle, hazine garantisi verilerek inşa edilen köprü, tünel ve havaalanlarının döviz kuru üzerinden yapılan sözleşmeleri nedeniyle ülkenin uğradığı zararı gündeme getirdi.
Sözcü’nün haberine göre, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne (TBMM) CHP Grubu adına milletvekili arkadaşlarıyla birlikte araştırma önergesi veren Akar, zararın araştırılmasını talep etti.
ARAÇ GEÇİŞ GARANTİSİ
Dövizdeki 1 kuruşluk yükselişin ülkeyi 310 milyon lira daha borçlandırdığını ifade eden CHP’li Akar, araştırma önergesinde şu ifadeleri kullandı:
Özellikle son yıllarda hayata geçirilen projelerde verilen Hazine garantileri ve araç geçiş garanti rakamları arasında büyük farklar ortaya çıktığı gibi bu da hazineye dolayısı ile milletimize büyük yükler getirmektedir. Örneğin yap- işlet- devret modeli ile yapılmış olan İzmit Körfez Geçişi (Osmangazi Köprüsü) için 15 Mart 2013 tarihinde sözleşme yapılmış ve yüklenici firmaya yapım+işletme toplam 22 yıl 4 ay (15 Temmuz 2035’e kadar) işletme hakkı tanınmıştır. 2013 tarihindeki döviz kuru olarak maliyeti 1 milyar 300 milyon dolar olan (TL olarak 2 milyar 355 milyon) Osmangazi köprüsü için işletici firmaya hazine tarafından 40 bin araç geçişi garanti verilmiştir.
‘KOCAELİ’NİN ZARARI 1 MİLYAR 400 MİLYON’
Ancak günlük 40 bin araç garantisi geçen bir yıla rağmen sağlanamamıştır. Osmangazi Köprüsü için garanti edilen bir yıl için araç sayısı 14 milyon 600 bin, geçen araç sayısı 2017’de 5 milyon, geçmeyen araç 9 milyon 600 bin olmuştur. Sözleşmede 35 dolar+KDV olarak belirlenen ve 37,5 dolar olan geçiş ücreti 2 Ocak 2017 itibari ile 131 TL, 2 Ocak 2018 itibari ile de 140 TL olarak belirlenmişken, idarece yapılan indirim doğrultusunda 2017 de 65,65 TL olan geçiş ücreti 2018 yılı için 71 TL olmuş ve bu farkın hazine tarafından ödenmesi de köprüyü Deli Dumrul Köprüsü’ne dönüştürmüştür. 2017 yılında hazine garantisinden dolayı sadece Osmangazi Köprüsü için devletin işletmeci firmaya ödemesi gereken tutar 1 milyar 400 milyonu bulmuştur.
‘BİR YILDA MALİYET KADAR ÖDEME’
Yavuz Sultan Selim Köprüsü yıllık garanti edilen araç sayısı 49 milyon 275 bin, geçen araç sayısı 15 milyon, geçmeyen araç 34 milyon olmuştur. Yine Hazine garantisi nedeni ile bir yıl için hazine firmaya 400 milyonun üzerinde ödeme yapmak zorunda bırakılmıştır. Avrasya Tüneli; yıllık garanti edilen araç sayısı 25 milyon, geçen araç sayısı 15 milyon, geçmeyen araç sayısı 10 milyon olurken 2017 yılında hazineye yükü 123 milyon TL olmuştur. Sadece iki köprü ve Avrasya Tüneli’ne bakıldığında yıl sonu itibariyle hazinenin Osmangazi Köprüsü’nün maliyeti kadar bir ödemeyi işletmeci şirketlere yapacağı görülmektedir. Diğer yap- işlet- devret projeleri de göz önünde bulundurulduğunda önümüzdeki yıllarda zararın daha da büyüyeceği görülmekte ve gelecekte hazinenin bu yükün altından kalkması zorlaşacağı gibi vatandaşlarımıza yeni vergiler olarak geri döneceği de ortadadır.
‘ÖNLENMESİ VE TEDBİR ALINMASI İÇİN…’
Yine havaalanlarındaki garanti yolcu sayıları ile gerçekleşen yolcu sayıları da çok uzak kalmış sadece Zafer Havaalanı’nda her bir yolcu için iç hatlarda 2 avro, dış hatlarda 10 avro garanti veren hazinenin 6 yılda garanti yolcu sayısının 5 milyon 211 olduğu Sayıştay raporlarında görülmüştür. Gerçekleşen sayı ise sadece 215 bin kişi olmuştur. Bu durum 6 yıl sonunda yine hazinenin işletmeci firmaya 27 milyon avro ödemesine neden olmuştur. Bu projelerdeki tablo yüzünden hükümet bir yıl için 6,3 milyar lira bütçe ayırmak zorunda kalmıştır. Şehir hastaneleri projelerinin de devreye girmesi yıllar geçtikçe 30, 40, 50 milyar gibi tutarların işletici firmalara ödenmesi gerekeceği ortadadır. Yukarıda belirtmiş olduğum hususlar da göstermektedir ki yap- işlet-devret modellerindeki hazine garantileri ve araç garantisi büyük bir kamu zararına yol açmaktadır. Bunun önlenmesi ve gereken tedbirlerin alınması için bir meclis araştırması açılması zaruri olarak görülmektedir.
‘DÖVİZDEKİ HER 1 KURUŞLUK ARTIŞTA BORÇ 310 MİLYON YÜKSELİYOR’
Merkez Bankası’nın tespitine göre hazine garantilerinin toplamı 31 milyar dolardır. Bu durumda döviz kurundaki her 1 kuruşluk artışın hazine garantilerinde TL bazında hazineye dolayısı ile millete getirdiği yük 310 milyon TL’dir. Özetle belirtmiş olduğum nedenler doğrultusunda kamu özel işbirliği ve yap-işlet-devret modellerindeki kamu zararlarının ortaya çıkarılması, yapılan fizibilite çalışmaların eksik yönleri, bu projelerin gerçek maliyetleri, sözleşmelerdeki hataların belirlenmesi ve gereken tedbirlerin alınması amacı ile Anayasanın 98, İç tüzüğün 104 ve 105 maddeleri uyarınca meclis araştırması açılmasını saygılarımla arz ederim.
[TR724] 6.9.2018
CHP Parti Meclisi Üyesi ve Kocaeli Milletvekili Haydar Akar, yap-işlet-devret modeliyle, hazine garantisi verilerek inşa edilen köprü, tünel ve havaalanlarının döviz kuru üzerinden yapılan sözleşmeleri nedeniyle ülkenin uğradığı zararı gündeme getirdi.
Sözcü’nün haberine göre, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne (TBMM) CHP Grubu adına milletvekili arkadaşlarıyla birlikte araştırma önergesi veren Akar, zararın araştırılmasını talep etti.
ARAÇ GEÇİŞ GARANTİSİ
Dövizdeki 1 kuruşluk yükselişin ülkeyi 310 milyon lira daha borçlandırdığını ifade eden CHP’li Akar, araştırma önergesinde şu ifadeleri kullandı:
Özellikle son yıllarda hayata geçirilen projelerde verilen Hazine garantileri ve araç geçiş garanti rakamları arasında büyük farklar ortaya çıktığı gibi bu da hazineye dolayısı ile milletimize büyük yükler getirmektedir. Örneğin yap- işlet- devret modeli ile yapılmış olan İzmit Körfez Geçişi (Osmangazi Köprüsü) için 15 Mart 2013 tarihinde sözleşme yapılmış ve yüklenici firmaya yapım+işletme toplam 22 yıl 4 ay (15 Temmuz 2035’e kadar) işletme hakkı tanınmıştır. 2013 tarihindeki döviz kuru olarak maliyeti 1 milyar 300 milyon dolar olan (TL olarak 2 milyar 355 milyon) Osmangazi köprüsü için işletici firmaya hazine tarafından 40 bin araç geçişi garanti verilmiştir.
‘KOCAELİ’NİN ZARARI 1 MİLYAR 400 MİLYON’
Ancak günlük 40 bin araç garantisi geçen bir yıla rağmen sağlanamamıştır. Osmangazi Köprüsü için garanti edilen bir yıl için araç sayısı 14 milyon 600 bin, geçen araç sayısı 2017’de 5 milyon, geçmeyen araç 9 milyon 600 bin olmuştur. Sözleşmede 35 dolar+KDV olarak belirlenen ve 37,5 dolar olan geçiş ücreti 2 Ocak 2017 itibari ile 131 TL, 2 Ocak 2018 itibari ile de 140 TL olarak belirlenmişken, idarece yapılan indirim doğrultusunda 2017 de 65,65 TL olan geçiş ücreti 2018 yılı için 71 TL olmuş ve bu farkın hazine tarafından ödenmesi de köprüyü Deli Dumrul Köprüsü’ne dönüştürmüştür. 2017 yılında hazine garantisinden dolayı sadece Osmangazi Köprüsü için devletin işletmeci firmaya ödemesi gereken tutar 1 milyar 400 milyonu bulmuştur.
‘BİR YILDA MALİYET KADAR ÖDEME’
Yavuz Sultan Selim Köprüsü yıllık garanti edilen araç sayısı 49 milyon 275 bin, geçen araç sayısı 15 milyon, geçmeyen araç 34 milyon olmuştur. Yine Hazine garantisi nedeni ile bir yıl için hazine firmaya 400 milyonun üzerinde ödeme yapmak zorunda bırakılmıştır. Avrasya Tüneli; yıllık garanti edilen araç sayısı 25 milyon, geçen araç sayısı 15 milyon, geçmeyen araç sayısı 10 milyon olurken 2017 yılında hazineye yükü 123 milyon TL olmuştur. Sadece iki köprü ve Avrasya Tüneli’ne bakıldığında yıl sonu itibariyle hazinenin Osmangazi Köprüsü’nün maliyeti kadar bir ödemeyi işletmeci şirketlere yapacağı görülmektedir. Diğer yap- işlet- devret projeleri de göz önünde bulundurulduğunda önümüzdeki yıllarda zararın daha da büyüyeceği görülmekte ve gelecekte hazinenin bu yükün altından kalkması zorlaşacağı gibi vatandaşlarımıza yeni vergiler olarak geri döneceği de ortadadır.
‘ÖNLENMESİ VE TEDBİR ALINMASI İÇİN…’
Yine havaalanlarındaki garanti yolcu sayıları ile gerçekleşen yolcu sayıları da çok uzak kalmış sadece Zafer Havaalanı’nda her bir yolcu için iç hatlarda 2 avro, dış hatlarda 10 avro garanti veren hazinenin 6 yılda garanti yolcu sayısının 5 milyon 211 olduğu Sayıştay raporlarında görülmüştür. Gerçekleşen sayı ise sadece 215 bin kişi olmuştur. Bu durum 6 yıl sonunda yine hazinenin işletmeci firmaya 27 milyon avro ödemesine neden olmuştur. Bu projelerdeki tablo yüzünden hükümet bir yıl için 6,3 milyar lira bütçe ayırmak zorunda kalmıştır. Şehir hastaneleri projelerinin de devreye girmesi yıllar geçtikçe 30, 40, 50 milyar gibi tutarların işletici firmalara ödenmesi gerekeceği ortadadır. Yukarıda belirtmiş olduğum hususlar da göstermektedir ki yap- işlet-devret modellerindeki hazine garantileri ve araç garantisi büyük bir kamu zararına yol açmaktadır. Bunun önlenmesi ve gereken tedbirlerin alınması için bir meclis araştırması açılması zaruri olarak görülmektedir.
‘DÖVİZDEKİ HER 1 KURUŞLUK ARTIŞTA BORÇ 310 MİLYON YÜKSELİYOR’
Merkez Bankası’nın tespitine göre hazine garantilerinin toplamı 31 milyar dolardır. Bu durumda döviz kurundaki her 1 kuruşluk artışın hazine garantilerinde TL bazında hazineye dolayısı ile millete getirdiği yük 310 milyon TL’dir. Özetle belirtmiş olduğum nedenler doğrultusunda kamu özel işbirliği ve yap-işlet-devret modellerindeki kamu zararlarının ortaya çıkarılması, yapılan fizibilite çalışmaların eksik yönleri, bu projelerin gerçek maliyetleri, sözleşmelerdeki hataların belirlenmesi ve gereken tedbirlerin alınması amacı ile Anayasanın 98, İç tüzüğün 104 ve 105 maddeleri uyarınca meclis araştırması açılmasını saygılarımla arz ederim.
[TR724] 6.9.2018
Erdoğan’ın ziyareti öncesi; insan kaçırma şimdi de Moldova’da
15 Temmuz sonrasında başlayan ve yurtdışındaki eğitimcilerle işadamlarını hedef alan hukuksuz gözaltı ve baskılar Moldova’ya uzandı. Sabah saatlerinde Moldova’da 6 eğitimci evlerinin önünden, çalıştıkları okullardan, bazıları da kapıları kırılarak evlerinden polis kimliği gösteren kişilerce gözaltına alındı. Bir eğitimci okulun eğitime başladığı saatlerde öğrencilerinin arasında götürülürken görüntülendi. Gözaltına alınan isimlerden bazıların Rıza D., Hasan K., Müjdat Ç., Hüseyin B. oldukları öğrenildi. Bir Türkçe öğretmeni daha Hüseyin B. gibi çalıştığı okulda gözaltına alındı.
Çadır Lunga Okulu Oüdürü Feridun T.’nin eşi Galina T., alıkoyma olayını şöyle anlattı: ‘’Eşim sabah okula gitmeye hazırlanırken kapımızda bir gürültü duyduk. Kapıyı açınca 6 kişi içeri daldı. ‘’Kimsiniz, kimlik gösterin’’ dedim, ‘’Evrak göstermek zorunda değiliz. Başkanın adamlarıyız.’’ Dedi bir tanesi. Az sonra 4 polis geldi, eşimi götürdüler.’’
Bu arada Amnesty International, Moldova’da 6 eğitimcinin alıkonulması üzerine dünyaya acil durum çağrısı yaptı. Okulların veli ve öğrencileri ise havaalanında nöbet tutuyor. Ellerine aldıkları dövizler ila iadenin durdurulmasını isteyen öğrenci ve veliler, ”Bu durum kabul edilemez. Onlar sadece öğretmen.” diye tepkilerini dile getirdi.
Moldova makamlarınca daha önce AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın ülkeye Eylül Ekim ayları içinde resmi ziyaret yapacağı duyurulmuştu. Gözaltıların ziyaret öncesi yapılması dikkat çekerken, eğitimcilerinden büyük bir kısmının daha önce iltica başvurusunda bulunduğu bildirildi.
Hukuksuz gözaltıları yapan kişilerin ‘Şahısları Merkez Savcılığı’na götürüyoruz’ dediği belirtildi. Eğitimcilerin yakınları ise gözaltı yapılan isimlerin havalimanına götürüldüğünü ileri sürdü. Olaya ilişkin Moldova yönetimi tarafından şu ana kadar bir açıklama yapılmazken, gözaltı işlemleri sırasında eğitimcilerin ailelerine ve çocuklarına da kötü muamele ve fiziki müdahale yapıldığı gelen bilgiler arasında.
Moldova’da daha önce Orizont okullarının genel müdürü Turgay Şen, 31 Mart sabahı saat 05.30’da Bükreş’e gitmek için Kişinev havaalanında pasaport kontrolünde durdurulmuş ve gözaltı alınmıştı. Organize Suçlar Başsavcılığı’na götürülen Şen, önce istihbarat elemanlarına, ardından savcılara ifade vermek zorunda kalmıştı. Şen, başsavcılıkta yedi saat kaldıktan sonra, 10 gün yurt dışına çıkma yasağıyla serbest bırakılmıştı.
Erdoğan yönetimi, 15 Temmuzdan bu yana dünyanın 160 ülkesindeki eğitimcilere karşı kaçırma, yerel yönetimlerle anlaşarak, deport ve hukuksuz şekilde ülke dışına çıkarılması için faaliyet yürütüyor. En son Moğolistan’daki eğitimcilere yönelik MİT operasyonu dünyadan gelen tepkiler ve ülke yöneticilerinin demokratik tavrı ile durdurulmuştu.
ERDOĞAN’IN ZİYARET EDECEĞİ AÇIKLANMIŞTI
AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın başkent Kişinev’i Eylül-Ekim aylarında ziyaret edeceğiniMoldova Devlet Başkanı Igor Dodon açıklamıştı. Erdoğan yönetimi. Molodva’da Devlet Başkanlığı’nın binasının restorasyonunu üstlendiği duyurulmuştu.
Eski TBMM Başkanı İsmail Kahraman da Eylül 2017’de yaptığı ziyaretinde Moldova Parlamento Başkanı Andria Candu ile görüşerek, hukuksuz bir şekilde Türk okullarının Maarif Vakfı’na devrini istemişti.
[TR724] 6.9.2018
Çadır Lunga Okulu Oüdürü Feridun T.’nin eşi Galina T., alıkoyma olayını şöyle anlattı: ‘’Eşim sabah okula gitmeye hazırlanırken kapımızda bir gürültü duyduk. Kapıyı açınca 6 kişi içeri daldı. ‘’Kimsiniz, kimlik gösterin’’ dedim, ‘’Evrak göstermek zorunda değiliz. Başkanın adamlarıyız.’’ Dedi bir tanesi. Az sonra 4 polis geldi, eşimi götürdüler.’’
Bu arada Amnesty International, Moldova’da 6 eğitimcinin alıkonulması üzerine dünyaya acil durum çağrısı yaptı. Okulların veli ve öğrencileri ise havaalanında nöbet tutuyor. Ellerine aldıkları dövizler ila iadenin durdurulmasını isteyen öğrenci ve veliler, ”Bu durum kabul edilemez. Onlar sadece öğretmen.” diye tepkilerini dile getirdi.
Moldova makamlarınca daha önce AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın ülkeye Eylül Ekim ayları içinde resmi ziyaret yapacağı duyurulmuştu. Gözaltıların ziyaret öncesi yapılması dikkat çekerken, eğitimcilerinden büyük bir kısmının daha önce iltica başvurusunda bulunduğu bildirildi.
Hukuksuz gözaltıları yapan kişilerin ‘Şahısları Merkez Savcılığı’na götürüyoruz’ dediği belirtildi. Eğitimcilerin yakınları ise gözaltı yapılan isimlerin havalimanına götürüldüğünü ileri sürdü. Olaya ilişkin Moldova yönetimi tarafından şu ana kadar bir açıklama yapılmazken, gözaltı işlemleri sırasında eğitimcilerin ailelerine ve çocuklarına da kötü muamele ve fiziki müdahale yapıldığı gelen bilgiler arasında.
Moldova’da daha önce Orizont okullarının genel müdürü Turgay Şen, 31 Mart sabahı saat 05.30’da Bükreş’e gitmek için Kişinev havaalanında pasaport kontrolünde durdurulmuş ve gözaltı alınmıştı. Organize Suçlar Başsavcılığı’na götürülen Şen, önce istihbarat elemanlarına, ardından savcılara ifade vermek zorunda kalmıştı. Şen, başsavcılıkta yedi saat kaldıktan sonra, 10 gün yurt dışına çıkma yasağıyla serbest bırakılmıştı.
Erdoğan yönetimi, 15 Temmuzdan bu yana dünyanın 160 ülkesindeki eğitimcilere karşı kaçırma, yerel yönetimlerle anlaşarak, deport ve hukuksuz şekilde ülke dışına çıkarılması için faaliyet yürütüyor. En son Moğolistan’daki eğitimcilere yönelik MİT operasyonu dünyadan gelen tepkiler ve ülke yöneticilerinin demokratik tavrı ile durdurulmuştu.
ERDOĞAN’IN ZİYARET EDECEĞİ AÇIKLANMIŞTI
AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın başkent Kişinev’i Eylül-Ekim aylarında ziyaret edeceğiniMoldova Devlet Başkanı Igor Dodon açıklamıştı. Erdoğan yönetimi. Molodva’da Devlet Başkanlığı’nın binasının restorasyonunu üstlendiği duyurulmuştu.
Eski TBMM Başkanı İsmail Kahraman da Eylül 2017’de yaptığı ziyaretinde Moldova Parlamento Başkanı Andria Candu ile görüşerek, hukuksuz bir şekilde Türk okullarının Maarif Vakfı’na devrini istemişti.
[TR724] 6.9.2018
Doların 6,60 TL olmasını mı beklediniz? [Semih Ardıç]
Hep aynı kuru gürültü ve nihayetinde, “Biz ettik, sen eyleme!” yakarışları. Rusya ile uçak krizi ve halihazırda ABD ile Andrew Brunson krizi…
Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan’ın dış siyasette Türkiye’yi içine düşürdüğü hazin hali ele veren son misal pastör Brunson krizidir.
TRUMP TWEET ATMIŞTI
ABD Başkanı Donald Trump’ın bizzat tweet atarak, “Masum bir din adamını terörist ilan etmeye kalktılar. Brunson derhal evine dönmeli.” mesajı vermişti.
Yardımcısı Mike Pence de Trump’un kararlılığını test edilmemesinin Türkiye’nin menfaatine olacağını nazik bir dille ifade etmişti.
2 Ağustos itibarıyla Erdoğan’ın adım atmayacağını anlamışlar ve Adalet Bakanı Abdülhamit Gül ile İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’yu “yasaklılar” listesine dahil etmişlerdi.
ABD İÇİN SEMBOLİK KARAR PİYASANIN KIYAMETİ OLDU
ABD için sembolik kıymeti olan karar; 220 milyar dolar net döviz borcu olan, bütçede ve cari dengede tarihin en yüksek açıklarını veren Türkiye ekonomisi için küçük kıyametin fitilini ateşlemekten farksızdı.
Nitekim okyanus ötesinde atılan o küçük taşın sebep olduğu dalgalar birkaç gün içinde kıyılarımıza ulaştı ve her yer sarsılmaya başladı.
Dolar ağustos ayında yüzde 33,5 arttı ki malî kriz artık reel sektör krizine dönüştü. Kredi faizleri yüzde 40’ı buldu. Hazine borçlanma için yüzde 23 faiz ödüyor.
ENFLASYONDA 2002 ŞARTLARINA RÜCU ETTİK
İğneden ipliğe herşeye yüzde 10 ila yüzde 70 arasında değişen zamlar geldi. Maliyet enflasyonu yüzde 32’yi buldu. Türkiye enflasyonda 2002 şartlarına rücu etti. O kadar emek, para zayi edildi.
İşini kaybeden, sofrasında ekmeği/aşı eksilen insanların çaresizliğine aldırmadan idareci zevatın hamaset edebiyatı devam etti.
iPhoneler balyozla kırıldı, oyuncak 1 dolar banknotlar şehir meydanlarına yakıldı. İmam ve müftüler kürsüden Trump’a “Büyük Şeytan” diye hitap etti.
GEMİ ZATEN SU ALIYORDU
Türkiye gemisi zaten su alıyordu. ABD ile kaybedileceği mukadder bilek güreşine teşebbüs edilmesi işleri tamamen kontrolden çıkardı. Tahribatın yekûnu şimdiden tespit edilemese de ortalama yüzde 20 fakirleştik.
Mutedil bir dille çare bulmak mümkün olduğu halde inatlaşmayı tercih eden Erdoğan iki haftadır bir yolunu bulup ABD ile yeniden el sıkışmaya çalışıyor.
Türkiye’nin iflasından en fazla zarar görecek adreslerin başında gelen Avrupa Birliği (AB) de arada elçilik yapıyor.
ALMAN DIŞİŞLERİ BAKANI ANKARA’DA İKEN…
Almanya Dışişleri Bakanı Heiko Maas’ın Ankara’da Erdoğan ile buluşacağı saatlerde İzmir’den şayan-ı dikkat bir haber geldi.
Brunson davasının görüldüğü İzmir Adliyesi’nde kritik değişiklikler yapıldı. Pastör Andrew Brunson’ın iddianamesini yazan savcı Berkant Karakaya terör ve örgütlü suçlar savcılığından alınarak Bilişim Suçları Bürosu Savcılığı emrine verildi.
İzmir’de Hizmet Hareketi’ne yönelik cadı avının bir numaralı mesulü İzmir Cumhuriyet Başsavcıvekili Okan Bato da kızağa çekildi. Bato bundan böyle Aile İçi Şiddet Suçları Soruşturma Bürosu’ndan sorumlu Başsavcı Vekili olarak vazife yapacak.
BATO’YU KULLANIP ATTI
Erdoğan dün Hizmet Hareketi’ne karşı kullandığı Bato’yu ABD için feda etti. Bato’nun tenzil-i rütbesi ile ABD’ye zeytin dalı uzatıldı.
ABD’nin mesajı gayet berraktı. Beyaz Saray; Brunson, NASA mühendisi Serkan Gölge gibi yirmiye yakın kişinin derhal serbest bırakılmasını bekliyor.
Brunson’ın avukatı Anayasa Mahkemesi’ne müracaat etmişti. Kuvvetle muhtemel çok süratli bir şekilde o müracaat öne alınacak ve Yüksek Mahkeme kararı ile Brunson ABD’ye uçacak.
Deniz Yücel ve Meşale Tolu gibi Erdoğan’ın rehine siyasetinin esirleri nasıl uçağa atlayıp hürriyete kanat çırptıysa Brunson da üç vakte kadar ailesine kavuşacaktır.
İBRE DÖNDÜ
Bugüne kadar böyle bir ihtimal görünmüyordu, 5 Eylül’de ibre döndü.
Erdoğan iktisadî ve malî buhranı biraz hafifletip mahallî idareler seçimini yapmanın derdine düştü. Ondan sonrası yine tufan.
Yoksa son U dönüşleri Erdoğan’ın demokrasi ve hukuka rücu ettiği manasına gelmiyor. Kendi ikbalinin derdine düştü.
Enflasyon yüzde 30’u geçerken ekonomi büyük bir durgunluğa sürükleniyor. Sadece ağustosta 150 binden fazla kişi işten çıkarıldı.
Hem enflasyon hem durgunluk eşittir stagflasyon. Buhranın ne kadar süreceğini Türkiye’de hukuk ve demokrasinin ne zaman geri geleceği belirleyecek.”
Dosyasında “terör örgütü üyesi olduğuna” dair tek delil olmadığı halde iki seneye yakın İzmir Şakran Cezaevi’nde hapis yatan bir din adamına en temel haklarının kerhen de olsa iade edilmesi sevindiricidir.
DİĞER MASUMLAR NE OLACAK?
En hazini ise Brunson gibi masum on binlerce insanın hapishanelerde tutulması ve onların hakkını müdafaa edecek başka bir devlet, kulüp ya da sivil toplum kuruluşunun yokluğudur.
İçi boş efelenmelerin ekonomiye bakan tarafı ile bitireyim: Brunson krizinin aşılması için doların 6,60 TL’ye kadar tırmanması beklendi. Ekonomi ağır yaralı ve düştüğü girdaptan uzun müddet çıkamayacak.
BİR KUTU SALÇA İÇİN 1 SAAT MESAİ
Ona buna ahkâm kesenler bin küsur odalı Saray’da bardağı 120 TL’ye ejder meyvesinin suyunu yudumlamaya devam edecek.
1.604 TL maaş alan asgarî ücretli de bir kutu (830 gram) salça alabilmek için 1 saate yakın ter dökecek. Haziranda 4,95 TL’den satılan salça ağustosta 8,40 TL’ye çıktı. İki aylık fiyat artış oranı yüzde 70.
Başka zam gelmezse asgarî ücretli bir saat çalışıp bir kutu salça alabilecek.
Madem geri adım atacaktınız niçin doların 6,60 TL olmasını beklediniz?
[Semih Ardıç] 6.9.2018 [TR724]
Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan’ın dış siyasette Türkiye’yi içine düşürdüğü hazin hali ele veren son misal pastör Brunson krizidir.
TRUMP TWEET ATMIŞTI
ABD Başkanı Donald Trump’ın bizzat tweet atarak, “Masum bir din adamını terörist ilan etmeye kalktılar. Brunson derhal evine dönmeli.” mesajı vermişti.
Yardımcısı Mike Pence de Trump’un kararlılığını test edilmemesinin Türkiye’nin menfaatine olacağını nazik bir dille ifade etmişti.
2 Ağustos itibarıyla Erdoğan’ın adım atmayacağını anlamışlar ve Adalet Bakanı Abdülhamit Gül ile İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’yu “yasaklılar” listesine dahil etmişlerdi.
ABD İÇİN SEMBOLİK KARAR PİYASANIN KIYAMETİ OLDU
ABD için sembolik kıymeti olan karar; 220 milyar dolar net döviz borcu olan, bütçede ve cari dengede tarihin en yüksek açıklarını veren Türkiye ekonomisi için küçük kıyametin fitilini ateşlemekten farksızdı.
Nitekim okyanus ötesinde atılan o küçük taşın sebep olduğu dalgalar birkaç gün içinde kıyılarımıza ulaştı ve her yer sarsılmaya başladı.
Dolar ağustos ayında yüzde 33,5 arttı ki malî kriz artık reel sektör krizine dönüştü. Kredi faizleri yüzde 40’ı buldu. Hazine borçlanma için yüzde 23 faiz ödüyor.
ENFLASYONDA 2002 ŞARTLARINA RÜCU ETTİK
İğneden ipliğe herşeye yüzde 10 ila yüzde 70 arasında değişen zamlar geldi. Maliyet enflasyonu yüzde 32’yi buldu. Türkiye enflasyonda 2002 şartlarına rücu etti. O kadar emek, para zayi edildi.
İşini kaybeden, sofrasında ekmeği/aşı eksilen insanların çaresizliğine aldırmadan idareci zevatın hamaset edebiyatı devam etti.
iPhoneler balyozla kırıldı, oyuncak 1 dolar banknotlar şehir meydanlarına yakıldı. İmam ve müftüler kürsüden Trump’a “Büyük Şeytan” diye hitap etti.
GEMİ ZATEN SU ALIYORDU
Türkiye gemisi zaten su alıyordu. ABD ile kaybedileceği mukadder bilek güreşine teşebbüs edilmesi işleri tamamen kontrolden çıkardı. Tahribatın yekûnu şimdiden tespit edilemese de ortalama yüzde 20 fakirleştik.
Mutedil bir dille çare bulmak mümkün olduğu halde inatlaşmayı tercih eden Erdoğan iki haftadır bir yolunu bulup ABD ile yeniden el sıkışmaya çalışıyor.
Türkiye’nin iflasından en fazla zarar görecek adreslerin başında gelen Avrupa Birliği (AB) de arada elçilik yapıyor.
ALMAN DIŞİŞLERİ BAKANI ANKARA’DA İKEN…
Almanya Dışişleri Bakanı Heiko Maas’ın Ankara’da Erdoğan ile buluşacağı saatlerde İzmir’den şayan-ı dikkat bir haber geldi.
Brunson davasının görüldüğü İzmir Adliyesi’nde kritik değişiklikler yapıldı. Pastör Andrew Brunson’ın iddianamesini yazan savcı Berkant Karakaya terör ve örgütlü suçlar savcılığından alınarak Bilişim Suçları Bürosu Savcılığı emrine verildi.
İzmir’de Hizmet Hareketi’ne yönelik cadı avının bir numaralı mesulü İzmir Cumhuriyet Başsavcıvekili Okan Bato da kızağa çekildi. Bato bundan böyle Aile İçi Şiddet Suçları Soruşturma Bürosu’ndan sorumlu Başsavcı Vekili olarak vazife yapacak.
BATO’YU KULLANIP ATTI
Erdoğan dün Hizmet Hareketi’ne karşı kullandığı Bato’yu ABD için feda etti. Bato’nun tenzil-i rütbesi ile ABD’ye zeytin dalı uzatıldı.
ABD’nin mesajı gayet berraktı. Beyaz Saray; Brunson, NASA mühendisi Serkan Gölge gibi yirmiye yakın kişinin derhal serbest bırakılmasını bekliyor.
Brunson’ın avukatı Anayasa Mahkemesi’ne müracaat etmişti. Kuvvetle muhtemel çok süratli bir şekilde o müracaat öne alınacak ve Yüksek Mahkeme kararı ile Brunson ABD’ye uçacak.
Deniz Yücel ve Meşale Tolu gibi Erdoğan’ın rehine siyasetinin esirleri nasıl uçağa atlayıp hürriyete kanat çırptıysa Brunson da üç vakte kadar ailesine kavuşacaktır.
İBRE DÖNDÜ
Bugüne kadar böyle bir ihtimal görünmüyordu, 5 Eylül’de ibre döndü.
Erdoğan iktisadî ve malî buhranı biraz hafifletip mahallî idareler seçimini yapmanın derdine düştü. Ondan sonrası yine tufan.
Yoksa son U dönüşleri Erdoğan’ın demokrasi ve hukuka rücu ettiği manasına gelmiyor. Kendi ikbalinin derdine düştü.
Enflasyon yüzde 30’u geçerken ekonomi büyük bir durgunluğa sürükleniyor. Sadece ağustosta 150 binden fazla kişi işten çıkarıldı.
Hem enflasyon hem durgunluk eşittir stagflasyon. Buhranın ne kadar süreceğini Türkiye’de hukuk ve demokrasinin ne zaman geri geleceği belirleyecek.”
Dosyasında “terör örgütü üyesi olduğuna” dair tek delil olmadığı halde iki seneye yakın İzmir Şakran Cezaevi’nde hapis yatan bir din adamına en temel haklarının kerhen de olsa iade edilmesi sevindiricidir.
DİĞER MASUMLAR NE OLACAK?
En hazini ise Brunson gibi masum on binlerce insanın hapishanelerde tutulması ve onların hakkını müdafaa edecek başka bir devlet, kulüp ya da sivil toplum kuruluşunun yokluğudur.
İçi boş efelenmelerin ekonomiye bakan tarafı ile bitireyim: Brunson krizinin aşılması için doların 6,60 TL’ye kadar tırmanması beklendi. Ekonomi ağır yaralı ve düştüğü girdaptan uzun müddet çıkamayacak.
BİR KUTU SALÇA İÇİN 1 SAAT MESAİ
Ona buna ahkâm kesenler bin küsur odalı Saray’da bardağı 120 TL’ye ejder meyvesinin suyunu yudumlamaya devam edecek.
1.604 TL maaş alan asgarî ücretli de bir kutu (830 gram) salça alabilmek için 1 saate yakın ter dökecek. Haziranda 4,95 TL’den satılan salça ağustosta 8,40 TL’ye çıktı. İki aylık fiyat artış oranı yüzde 70.
Başka zam gelmezse asgarî ücretli bir saat çalışıp bir kutu salça alabilecek.
Madem geri adım atacaktınız niçin doların 6,60 TL olmasını beklediniz?
[Semih Ardıç] 6.9.2018 [TR724]
Haydi Aksaray, Aksaray, Aksaray… [Naci Karadağ]
Nasıl bir fenalık tohumu ektiniz bu milletin köklerine. Ne bir zehirli gübreyle beslediniz kini ve nefreti…
Akıl alır, vicdan kabul edebilir değil.
Sanki içlerinde nefretle sulanmayı bekleyen bir kötülük tohumu varmış insanların içlerinde. Sanki mesele sadece konjonktürün müsait olmasıymış. Recep Erdoğan’ın bizatihi kendisinin kötülük treninin lokomotifine dönüşünce, polisinden, hakiminden, savcısından, hatta temizlikçisine kadar binlerce, yüz binlerce karanlık ruh çıkıverdi ortaya.
Sahi kötülüğün böyle bir boyutu var mıydı gerçekten?
Bir kötülük, diğer iyi görünümlü kötülerin yüzlerindeki makyajları akıtma misyonu üstlenebilir miydi?
Olay daha yeni yaşandı…
Arama yaptığı evde dolaptaki mücevheri çalmaya kalkan polisten bir yıl, ekip otosunun benzinini satmak isteyen diğer polisten bir hafta sonra yani…
https://www.dailymotion.com/video/x6t4qff
Karakolda zorba var zorba var!
İstanbul Bayrampaşa İlçe Emniyet Müdürlüğü’nde görevli bir komiser, bir şüphelinin ifadesine katılmak isteyen kadın avukatı göre önce sopayla dövüyor, ardından silah doğrultuyor.
Olay şu: Bayrampaşa İlçe Emniyet Müdürlüğü Araştırma Büro Amirliği’ne gelen bir kadın avukat, gözaltına alınan bir şüphelinin ifadesine katılmak istiyor. Kadın avukat ifadeye katılamadan amirin şiddetiyle karşılaşıyor. Sigara içmek için avluya çıkan avukat, bir banka oturuyor. Bu sırada çaprazındaki bankta oturan polis merkezinden sorumlu komiserle, karşılıklı sohbet etmeye başlıyorlar. Ardından da konu karakolda dayağa geliyor. Avukata, “Burada çok avukat dövdük, sizi de dövelim mi” diye soran komiser, sonrasında da emrindeki polislerden sopa getirmelerini istiyor.
Birkaç dakika sonra bir polis tarafından iki sopa getiriliyor. Görüntülere göre, komiser sopaları alarak kontrol ediyor. Daha sonra sopanın birini polise geri veren komiser, diğeri ile de polis merkezinin içinde kadın avukatın eline vurmaya başlıyor. Bununla da yetinmeyen komiser, bu kez de polislere içeriden silah getirmelerini söylüyor. Hemen getirilen tabancayı alan komiser, silahın namlusunu kontrol edip, ateş ediyor. O anlarda kamera görüntüsüne yansıyan bir polisin, silahın sesinden kulaklarını tıkadığı görülüyor.
Meselenin bu kadarı bile korkunç iken daha büyük bir dehşet yaşanıyor. Yukarıdaki görselin 5. Karesinde göreceğiniz üzere avluyu temizleyen temizlikçi kadın da avukatı silah doğrultup tehdit ediyor!
Avukat bu dehşetli olayla ilgili şikayette bulunuyor, sorumlular göz altına alınıyorlar filan ama açıkçası ben inanmıyorum bu uydurma haberlere. Hatta tam tersi bu polisin terfi alabileceğini bile düşünüyorum. Nihayetinde avukata haddini bildirmiş sıkıştığı anda “Reis için yaptım..” diyecektir.
Eskiden katillerin en önemli savunma stratejisi “Anama bacıma küfretti dayanamadım vurdum” idi. Şimdilerde ise “Reis’e küfretti, AKP’yi eleştirdi indirdim” savunması işe yapıyor.
Acayip bir ülkeye dönüşmenin tuhaf yansımaları bunlar.
Temizlikçi kadın avukata silah tutarsa, başka bir polis de, otobüste kendisini rahatsız ettiğini söylediği köpeği, herkesin bakışları altında, güpegündüz silahını çekerek vurabiliyor.
Üstelik vurduktan sonra büyük bir pişkinlikle oturduğu koltuğa dönerken, “Git istediğin yere şikayet et” diyerek öldürdüğü köpeğin sahibini tehdit ediyor. Yapılan soruşturma sonucunda komiserin makam odasından çok sayıda sopa ve benzeri alet çıkıyor. İşkence aletleri artık standart donanım karakol ve cezaevlerinde.
Emin olun o polis de bırakınız cezayı, terfi alacaktır!
Bir polisle bir astsubay sabahın 7’siinde düello ediyorlar. Polis ölürken, astsubay ağır yaralanıyor. Olay kayıtlara geçmiyor bile… Vahşi batıda geçen bu kanlı çarpışmanın sebebi belli değil.
Yandaş olmayan su yok!
Çiçek Abbas filminin en meşhur sahnelerinden biridir.
Hatırlayacaksınız; Şener Şen ile İlyas Salman birbirine posta koyarken karşılıkla bağırışırlar: Haydi Aksaray, Aksaray, Aksaray…
Şakir’e çay ısmarlamaz Abbas ve atışırlar hayatlarının kadını için. Samimi bir çatışmadır onların ki…
Müşteriye “ördek” derler argo tabirle. Onlar için sayı önemlidir, ördeği al hemen sağdan, at arabaya…
Bizim günümüz Şakir ve Abbas’ları, Zihni’lere, Zühtü’lere, Zerrin’lere dönüşmüştür ve çıkarları uğruna nasıl eğilmekten zemini öpmeye yaklaştıklarını görmek bile istemezler.
Yargıtay savcılarına kısa süre önce SMS ile “Beştepe Külliye’de yapılacak olan Adli Yıl açılışına katılım zorunludur” mesajı geldi. Herkes bu mesajın anlamını biliyordu; eğer katılmazsan havuz seni linç eder, ardından Karanlık Oda’cıların önüne atılırsın, son olarak da “terörist” diye tutuklanırsın. Bylock, ankesör filan bir kulp bulunur nasılsa. Bilmediğiniz iş değil yani!
Yargıtay Başkanlığı tarafından düzenlenen 2018-2019 adli yıl açılış töreni, ikinci kez Cumhurbaşkanlığı Sarayı içerisindeki Beştepe Kongre ve Kültür Merkezi’nde yapıldı. Törene katılım yoğun oldu. Çünkü Yargıtay Başkanlığı, kurumda görev yapan bin kadar savcı ve tetkik hâkime, törene katılımın “zorunlu” olduğuna ilişkin mesaj gönderdi.
Ayşe, Fatma, Hayriye haydi Beştepe’ye…
“Tarih bize, adalet terazisini gözetmeyi bırakanların, er ya da geç zillet çukuruna gömülmeye mahkûm olduklarını gösteriyor.”
Bu sözleri en son ağzına alması gereken kişinin söylemesi ilginç değil mi? Evet tahmin ettiniz bu sözleri Recep Erdoğan söylüyor. Yüzbinlerce insanı ekmeğinden eden, onbinlerce hayatı paramparça eden, yüzlerce insanın kanı elinde bulunan biri bunu sıkılmadan ifade edebiliyor.
Otobüsler yolluyor düğün konvoyuna yollar gibi. En hassas olması, en vicdanlı olması gereken insanları satın alıyor, bir halk otobüsüyle. Tıkış tıkış doldurup ayağına getiriyor ve sıkılmadan haktan, hukuktan, yargı bağımsızlığından söz ediyor…
Köpekleşme!
Biliyorum okunduğunda ilk olarak irrite ediyor insanı… Öylesine itici bir kelime işte bu “köpekleşme”…
Ve fakat iki sebepten dolayı kullanmak zaruri oldu.
İlki; yaşadığımız süreci özetleyebilecek en doğru ve tek kelime olması.
İkincisi ise, çok daha ağırını söyleyen Doğu Perinçek gibi Ergenekon’un açık savunucularının rahatlıkla bunu kullanmaları. Yani birileri kızacaksa, kendine malzeme bulduğunu düşünüp hücum etmek için fırsat olarak kullanacaksa, bir kez daha düşünsün derim.
Şu videoyu izleyin lütfen…
Doğu Perinçek’teki afra tafraya bakın….
Sanki ülkeyi kendisi yönetiyormuş gibi bir havalar, bir çalımlar, ayak ayak üstüne atmalar, “nerede benim robdöşambrım”lar filan…
Elbette hukuk siyasetin köpeği değildir, olmamalıdır, yapmaya kalkışanlara karşı çıkalım, mücadele edelim…
Gelin görün ki, buna ilk başta karşı çıkması gerekenlerin teşne olduğunu görünce de bir iki çift laf söylemek hakkımız oluyor.
Bu ülkede san birkaç yılda yaşananlara bakarak şunu da söylemek mümkün:
Hukuk siyasetin köpeği haline getirilmiştir.
Hukuk –maalesef- köpekleştirilmiştir.
Sadece hukuk değil, medya, eğitim, finans, akademi, sanat ve daha pek çok şey siyasetin sadık köpeğine dönüşmüştür maalesef.
Yahu cemaat, tarikat, din adamı bu tanıma girerse ne yapabilirsiniz?
Bakın verilen Cuma namazlarına, hutbeye filan. Allah adına değil Tayyip adına veriyorlar hutbeyi.
Bakın şu görsele. Bir adliye sarayının duvarında parti liderinin dev afişi asılı.
Bu şu demektir: Burada kanun da benim, nizam da, hak da, hukuk da…
Buyrun bir tane daha:
Çok ağır biliyorum… Ama gerçek bu yüzleşmekten de nereye kadar kaçacağız ki? Bir tane daha görsel koyayım buraya müsaadenizle. Şimdi bu pozu veren medyadan nasıl bir habercilik beklersiniz?
Ejder Meyveli Smoothie, Efuli, Orman Meyveli Special, Aloevera (Starex meyvesi eşliğinde), Bahçe Naneli Limonata içerek sarayda ağırlanan bu kişilerin hakkın, hukukun, adaletin sözcülüğünü yapmasını mı bekleyeceksiniz?
Sarayın kontrol ettiği ve Perinçek’in tabiriyle “Köpekleştirdiği” (inanın her yazdığımda ağırıma gidiyor ama bunlardan bir kişinin bile ağırına gidip dava açmaması da ayrı bir kepazelik değil mi?)
Büşra Erdal’ı hatırlar mısınız?
Bu ülkenin yetiştirdiği en iyi adliye muhabirlerinden, en kaliteli hukuk gazetecilerinden biriydi.
Hala da öyle emin olabilirsiniz.
Böylesi bir tabloyu reddettiği için şimdi zindanda esir tutuluyor Büşra.
Efuli sevmediği için değil, köpekleşmeyi reddedip, yalakalık çemberine girmediği için zindanlarda çürütülmeye çabalanıyor.
Vaktiyle bunların iç yüzünü yazdığı, gidişatı çok iyi gördüğü için. Bakın şu satırları Büşra Erdal yazmıştı:
“Kuvvetler ayrılığı ilkesinin son izleri de devletten kazınmaya çalışılırken, bu konuda en büyük katkı yargıdan geliyor. Son zamanlarda yüksek yargı mensupları bindirilmiş kıtalar olarak Cumhurbaşkanı’nın peşinde hasattan hasada koşuyorlar. Bir bakıyorsunuz Yargıtay başkanının memleketi Balıkesir’de zeytin hasadında bir bakıyorsunuz Cumhurbaşkanı’nın memleketi Rize’de çay topluyorlar. Ülkemiz dört mevsim tabii ve her mevsimde de ayrı bir hasat var. Hiç kaçırmıyorlar.
***
(Büşra’nın yazdığı dönemde Erdoğan’ın önünde iki büklüm olan yüksek yargı başkanları, ayağa kalkıp temenna duran aynı güruh, bir utanç vesikası olarak tarihe geçmiştir)
2015 sonbaharında Anayasa Mahkemesi, Danıştay, Yargıtay Başkanları ile Sağlık Bakanı, Adalet Bakanlığı bürokratları ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın hep birlikte Balıkesir’de zeytin topladıklarına şahit olmuştuk. Yasama, yürütme ve yargı, kuvvetler ayrılığına ters şekilde ‘tam uyum’ fotoğrafı vermişti. Sonra geçtiğimiz hafta Rize’de yüksek yargı mensuplarının geniş katılımı ile bu kez çay topladılar. Cumhurbaşkanı ile eski hukuku olduğu bilinen Yargıtay başkanından, Erdoğan’ın karşısında cübbesindeki olmayan düğmeyi iliklemeye çalışan Danıştay başkanına kadar hep bir aradaydılar.
Yalnız öncekinden bir fark da göze çarpmadı değil. Erdoğan’ın Can Dündar kararı için ‘Tanımıyorum, saygı da duymuyorum’ dediği AYM’nin başkanı Zühtü Arslan çay bahçesinde arzı endam etmemiş bu sefer. Eksikliğini ise ‘tam biat’ haliyle Yargıtay başkanı Cirit tamamlıyor adeta. “Devlet oradaydı. Türkler, Türk geleneklerimize göre devlet başkanına çok ayrı bir değer veririz” diyen Cirit, ‘devletin başkanıyla bir arada olmaktan onur duyduğunu’ söyleyip çay hasadının arkasında duruyor. Tam tek parti dönemi söylemi. ‘Devletin başı’ dediği Cumhurbaşkanının Anayasa’yı ihlal ederek iktidardaki AKP’nin de fiili başkanı olduğunu fark etmiyor olamaz…”
Bu cümlelerin bedelini ödetiyorlar şimdi bu yiğit kaleme.
Kendileri anaokul öğrencileri gibi heyecandan zıp zıp zıplayarak servis otobüsü bekliyorlar.
Servis otobüsü muavinleri bağırıyor; “haydi Aksaray, Aksaray, Aksaray yolcusu kalmasın…
Şener Şen gibi komik de değiller, İlyas salman gibi düşünceli de…
Güle kıkırdaya koşturarak yerleşiyorlar otobüs koltuklarına. Ver elini Aksaray…
Peki bu sefil tablonun ne gibi neticeleri olur?
Bunun öğrenmek de çok kolay, çünkü geçmişte bu acı tecrübeyi yaşamış milletler var. Onlar 100 yıl önce yaşadıkları bu tür kepazeliklere Türk milletinin bugün nasıl razı olduğunu anlamaya çabalıyor ve gidişatla ilgili net bir tablo çiziyorlar.
Bir kere işin ilahi boyutu ayrı olmak üzere, Türkiye’de dürüst, namuslu insan sayısı hızla azalır.
Parti ve ideoloji cehennemine çevrilen bir toplumda iyilerin yapabileceği bir şey kalmaz çünkü.
İlahi olarak, Allah bir topluma felaket verecekse, ıslah edicileri bir şekilde o beldeden uzaklaştırır. Tarihsel oluşum hep böyledir çünkü.
TÜİK verilerin göre 2017 yılında bu ülkeden kaçabilen insan sayısı rekor düzeyde: 466.333..
Zalimin iktidarı kendini desteklemeyen insanları yok etmese bile yokmuş gibi davranılması için her türlü vasatı hazırlıyor. Buna Suriye, Irak gibi ülkelerden kitleler de getirmek dahil. Kendisini eleştirip, özgürlük talep edenlerin yerine aylık makarna ve kömürünü verdiği köleler düzeni kurmak istiyor çağın zalimleri.
Öyle olmalı ki, kendileri sarayda rahatlıkla ejderha alevli meyve suyu içebilsinler!
Haydi Aksaray yolcusu kalmasın!
[Naci Karadağ] 6.9.2018 [TR724]
Akıl alır, vicdan kabul edebilir değil.
Sanki içlerinde nefretle sulanmayı bekleyen bir kötülük tohumu varmış insanların içlerinde. Sanki mesele sadece konjonktürün müsait olmasıymış. Recep Erdoğan’ın bizatihi kendisinin kötülük treninin lokomotifine dönüşünce, polisinden, hakiminden, savcısından, hatta temizlikçisine kadar binlerce, yüz binlerce karanlık ruh çıkıverdi ortaya.
Sahi kötülüğün böyle bir boyutu var mıydı gerçekten?
Bir kötülük, diğer iyi görünümlü kötülerin yüzlerindeki makyajları akıtma misyonu üstlenebilir miydi?
Olay daha yeni yaşandı…
Arama yaptığı evde dolaptaki mücevheri çalmaya kalkan polisten bir yıl, ekip otosunun benzinini satmak isteyen diğer polisten bir hafta sonra yani…
https://www.dailymotion.com/video/x6t4qff
Karakolda zorba var zorba var!
İstanbul Bayrampaşa İlçe Emniyet Müdürlüğü’nde görevli bir komiser, bir şüphelinin ifadesine katılmak isteyen kadın avukatı göre önce sopayla dövüyor, ardından silah doğrultuyor.
Olay şu: Bayrampaşa İlçe Emniyet Müdürlüğü Araştırma Büro Amirliği’ne gelen bir kadın avukat, gözaltına alınan bir şüphelinin ifadesine katılmak istiyor. Kadın avukat ifadeye katılamadan amirin şiddetiyle karşılaşıyor. Sigara içmek için avluya çıkan avukat, bir banka oturuyor. Bu sırada çaprazındaki bankta oturan polis merkezinden sorumlu komiserle, karşılıklı sohbet etmeye başlıyorlar. Ardından da konu karakolda dayağa geliyor. Avukata, “Burada çok avukat dövdük, sizi de dövelim mi” diye soran komiser, sonrasında da emrindeki polislerden sopa getirmelerini istiyor.
Birkaç dakika sonra bir polis tarafından iki sopa getiriliyor. Görüntülere göre, komiser sopaları alarak kontrol ediyor. Daha sonra sopanın birini polise geri veren komiser, diğeri ile de polis merkezinin içinde kadın avukatın eline vurmaya başlıyor. Bununla da yetinmeyen komiser, bu kez de polislere içeriden silah getirmelerini söylüyor. Hemen getirilen tabancayı alan komiser, silahın namlusunu kontrol edip, ateş ediyor. O anlarda kamera görüntüsüne yansıyan bir polisin, silahın sesinden kulaklarını tıkadığı görülüyor.
Meselenin bu kadarı bile korkunç iken daha büyük bir dehşet yaşanıyor. Yukarıdaki görselin 5. Karesinde göreceğiniz üzere avluyu temizleyen temizlikçi kadın da avukatı silah doğrultup tehdit ediyor!
Avukat bu dehşetli olayla ilgili şikayette bulunuyor, sorumlular göz altına alınıyorlar filan ama açıkçası ben inanmıyorum bu uydurma haberlere. Hatta tam tersi bu polisin terfi alabileceğini bile düşünüyorum. Nihayetinde avukata haddini bildirmiş sıkıştığı anda “Reis için yaptım..” diyecektir.
Eskiden katillerin en önemli savunma stratejisi “Anama bacıma küfretti dayanamadım vurdum” idi. Şimdilerde ise “Reis’e küfretti, AKP’yi eleştirdi indirdim” savunması işe yapıyor.
Acayip bir ülkeye dönüşmenin tuhaf yansımaları bunlar.
Temizlikçi kadın avukata silah tutarsa, başka bir polis de, otobüste kendisini rahatsız ettiğini söylediği köpeği, herkesin bakışları altında, güpegündüz silahını çekerek vurabiliyor.
Üstelik vurduktan sonra büyük bir pişkinlikle oturduğu koltuğa dönerken, “Git istediğin yere şikayet et” diyerek öldürdüğü köpeğin sahibini tehdit ediyor. Yapılan soruşturma sonucunda komiserin makam odasından çok sayıda sopa ve benzeri alet çıkıyor. İşkence aletleri artık standart donanım karakol ve cezaevlerinde.
Emin olun o polis de bırakınız cezayı, terfi alacaktır!
Bir polisle bir astsubay sabahın 7’siinde düello ediyorlar. Polis ölürken, astsubay ağır yaralanıyor. Olay kayıtlara geçmiyor bile… Vahşi batıda geçen bu kanlı çarpışmanın sebebi belli değil.
Yandaş olmayan su yok!
Çiçek Abbas filminin en meşhur sahnelerinden biridir.
Hatırlayacaksınız; Şener Şen ile İlyas Salman birbirine posta koyarken karşılıkla bağırışırlar: Haydi Aksaray, Aksaray, Aksaray…
Şakir’e çay ısmarlamaz Abbas ve atışırlar hayatlarının kadını için. Samimi bir çatışmadır onların ki…
Müşteriye “ördek” derler argo tabirle. Onlar için sayı önemlidir, ördeği al hemen sağdan, at arabaya…
Bizim günümüz Şakir ve Abbas’ları, Zihni’lere, Zühtü’lere, Zerrin’lere dönüşmüştür ve çıkarları uğruna nasıl eğilmekten zemini öpmeye yaklaştıklarını görmek bile istemezler.
Yargıtay savcılarına kısa süre önce SMS ile “Beştepe Külliye’de yapılacak olan Adli Yıl açılışına katılım zorunludur” mesajı geldi. Herkes bu mesajın anlamını biliyordu; eğer katılmazsan havuz seni linç eder, ardından Karanlık Oda’cıların önüne atılırsın, son olarak da “terörist” diye tutuklanırsın. Bylock, ankesör filan bir kulp bulunur nasılsa. Bilmediğiniz iş değil yani!
Yargıtay Başkanlığı tarafından düzenlenen 2018-2019 adli yıl açılış töreni, ikinci kez Cumhurbaşkanlığı Sarayı içerisindeki Beştepe Kongre ve Kültür Merkezi’nde yapıldı. Törene katılım yoğun oldu. Çünkü Yargıtay Başkanlığı, kurumda görev yapan bin kadar savcı ve tetkik hâkime, törene katılımın “zorunlu” olduğuna ilişkin mesaj gönderdi.
Ayşe, Fatma, Hayriye haydi Beştepe’ye…
“Tarih bize, adalet terazisini gözetmeyi bırakanların, er ya da geç zillet çukuruna gömülmeye mahkûm olduklarını gösteriyor.”
Bu sözleri en son ağzına alması gereken kişinin söylemesi ilginç değil mi? Evet tahmin ettiniz bu sözleri Recep Erdoğan söylüyor. Yüzbinlerce insanı ekmeğinden eden, onbinlerce hayatı paramparça eden, yüzlerce insanın kanı elinde bulunan biri bunu sıkılmadan ifade edebiliyor.
Otobüsler yolluyor düğün konvoyuna yollar gibi. En hassas olması, en vicdanlı olması gereken insanları satın alıyor, bir halk otobüsüyle. Tıkış tıkış doldurup ayağına getiriyor ve sıkılmadan haktan, hukuktan, yargı bağımsızlığından söz ediyor…
Köpekleşme!
Biliyorum okunduğunda ilk olarak irrite ediyor insanı… Öylesine itici bir kelime işte bu “köpekleşme”…
Ve fakat iki sebepten dolayı kullanmak zaruri oldu.
İlki; yaşadığımız süreci özetleyebilecek en doğru ve tek kelime olması.
İkincisi ise, çok daha ağırını söyleyen Doğu Perinçek gibi Ergenekon’un açık savunucularının rahatlıkla bunu kullanmaları. Yani birileri kızacaksa, kendine malzeme bulduğunu düşünüp hücum etmek için fırsat olarak kullanacaksa, bir kez daha düşünsün derim.
Şu videoyu izleyin lütfen…
Doğu Perinçek’teki afra tafraya bakın….
Sanki ülkeyi kendisi yönetiyormuş gibi bir havalar, bir çalımlar, ayak ayak üstüne atmalar, “nerede benim robdöşambrım”lar filan…
Elbette hukuk siyasetin köpeği değildir, olmamalıdır, yapmaya kalkışanlara karşı çıkalım, mücadele edelim…
Gelin görün ki, buna ilk başta karşı çıkması gerekenlerin teşne olduğunu görünce de bir iki çift laf söylemek hakkımız oluyor.
Bu ülkede san birkaç yılda yaşananlara bakarak şunu da söylemek mümkün:
Hukuk siyasetin köpeği haline getirilmiştir.
Hukuk –maalesef- köpekleştirilmiştir.
Sadece hukuk değil, medya, eğitim, finans, akademi, sanat ve daha pek çok şey siyasetin sadık köpeğine dönüşmüştür maalesef.
Yahu cemaat, tarikat, din adamı bu tanıma girerse ne yapabilirsiniz?
Bakın verilen Cuma namazlarına, hutbeye filan. Allah adına değil Tayyip adına veriyorlar hutbeyi.
Bakın şu görsele. Bir adliye sarayının duvarında parti liderinin dev afişi asılı.
Bu şu demektir: Burada kanun da benim, nizam da, hak da, hukuk da…
Buyrun bir tane daha:
Çok ağır biliyorum… Ama gerçek bu yüzleşmekten de nereye kadar kaçacağız ki? Bir tane daha görsel koyayım buraya müsaadenizle. Şimdi bu pozu veren medyadan nasıl bir habercilik beklersiniz?
Ejder Meyveli Smoothie, Efuli, Orman Meyveli Special, Aloevera (Starex meyvesi eşliğinde), Bahçe Naneli Limonata içerek sarayda ağırlanan bu kişilerin hakkın, hukukun, adaletin sözcülüğünü yapmasını mı bekleyeceksiniz?
Sarayın kontrol ettiği ve Perinçek’in tabiriyle “Köpekleştirdiği” (inanın her yazdığımda ağırıma gidiyor ama bunlardan bir kişinin bile ağırına gidip dava açmaması da ayrı bir kepazelik değil mi?)
Büşra Erdal’ı hatırlar mısınız?
Bu ülkenin yetiştirdiği en iyi adliye muhabirlerinden, en kaliteli hukuk gazetecilerinden biriydi.
Hala da öyle emin olabilirsiniz.
Böylesi bir tabloyu reddettiği için şimdi zindanda esir tutuluyor Büşra.
Efuli sevmediği için değil, köpekleşmeyi reddedip, yalakalık çemberine girmediği için zindanlarda çürütülmeye çabalanıyor.
Vaktiyle bunların iç yüzünü yazdığı, gidişatı çok iyi gördüğü için. Bakın şu satırları Büşra Erdal yazmıştı:
“Kuvvetler ayrılığı ilkesinin son izleri de devletten kazınmaya çalışılırken, bu konuda en büyük katkı yargıdan geliyor. Son zamanlarda yüksek yargı mensupları bindirilmiş kıtalar olarak Cumhurbaşkanı’nın peşinde hasattan hasada koşuyorlar. Bir bakıyorsunuz Yargıtay başkanının memleketi Balıkesir’de zeytin hasadında bir bakıyorsunuz Cumhurbaşkanı’nın memleketi Rize’de çay topluyorlar. Ülkemiz dört mevsim tabii ve her mevsimde de ayrı bir hasat var. Hiç kaçırmıyorlar.
(Büşra’nın yazdığı dönemde Erdoğan’ın önünde iki büklüm olan yüksek yargı başkanları, ayağa kalkıp temenna duran aynı güruh, bir utanç vesikası olarak tarihe geçmiştir)
2015 sonbaharında Anayasa Mahkemesi, Danıştay, Yargıtay Başkanları ile Sağlık Bakanı, Adalet Bakanlığı bürokratları ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın hep birlikte Balıkesir’de zeytin topladıklarına şahit olmuştuk. Yasama, yürütme ve yargı, kuvvetler ayrılığına ters şekilde ‘tam uyum’ fotoğrafı vermişti. Sonra geçtiğimiz hafta Rize’de yüksek yargı mensuplarının geniş katılımı ile bu kez çay topladılar. Cumhurbaşkanı ile eski hukuku olduğu bilinen Yargıtay başkanından, Erdoğan’ın karşısında cübbesindeki olmayan düğmeyi iliklemeye çalışan Danıştay başkanına kadar hep bir aradaydılar.
Yalnız öncekinden bir fark da göze çarpmadı değil. Erdoğan’ın Can Dündar kararı için ‘Tanımıyorum, saygı da duymuyorum’ dediği AYM’nin başkanı Zühtü Arslan çay bahçesinde arzı endam etmemiş bu sefer. Eksikliğini ise ‘tam biat’ haliyle Yargıtay başkanı Cirit tamamlıyor adeta. “Devlet oradaydı. Türkler, Türk geleneklerimize göre devlet başkanına çok ayrı bir değer veririz” diyen Cirit, ‘devletin başkanıyla bir arada olmaktan onur duyduğunu’ söyleyip çay hasadının arkasında duruyor. Tam tek parti dönemi söylemi. ‘Devletin başı’ dediği Cumhurbaşkanının Anayasa’yı ihlal ederek iktidardaki AKP’nin de fiili başkanı olduğunu fark etmiyor olamaz…”
Bu cümlelerin bedelini ödetiyorlar şimdi bu yiğit kaleme.
Kendileri anaokul öğrencileri gibi heyecandan zıp zıp zıplayarak servis otobüsü bekliyorlar.
Servis otobüsü muavinleri bağırıyor; “haydi Aksaray, Aksaray, Aksaray yolcusu kalmasın…
Şener Şen gibi komik de değiller, İlyas salman gibi düşünceli de…
Güle kıkırdaya koşturarak yerleşiyorlar otobüs koltuklarına. Ver elini Aksaray…
Peki bu sefil tablonun ne gibi neticeleri olur?
Bunun öğrenmek de çok kolay, çünkü geçmişte bu acı tecrübeyi yaşamış milletler var. Onlar 100 yıl önce yaşadıkları bu tür kepazeliklere Türk milletinin bugün nasıl razı olduğunu anlamaya çabalıyor ve gidişatla ilgili net bir tablo çiziyorlar.
Bir kere işin ilahi boyutu ayrı olmak üzere, Türkiye’de dürüst, namuslu insan sayısı hızla azalır.
Parti ve ideoloji cehennemine çevrilen bir toplumda iyilerin yapabileceği bir şey kalmaz çünkü.
İlahi olarak, Allah bir topluma felaket verecekse, ıslah edicileri bir şekilde o beldeden uzaklaştırır. Tarihsel oluşum hep böyledir çünkü.
TÜİK verilerin göre 2017 yılında bu ülkeden kaçabilen insan sayısı rekor düzeyde: 466.333..
Zalimin iktidarı kendini desteklemeyen insanları yok etmese bile yokmuş gibi davranılması için her türlü vasatı hazırlıyor. Buna Suriye, Irak gibi ülkelerden kitleler de getirmek dahil. Kendisini eleştirip, özgürlük talep edenlerin yerine aylık makarna ve kömürünü verdiği köleler düzeni kurmak istiyor çağın zalimleri.
Öyle olmalı ki, kendileri sarayda rahatlıkla ejderha alevli meyve suyu içebilsinler!
Haydi Aksaray yolcusu kalmasın!
[Naci Karadağ] 6.9.2018 [TR724]
Rusya ve Türkiye’nin Suriye politikaları | Karşılaştırmalı analiz [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]
Rusya Suriye’de istediklerini elde etti. Arap Baharı denen devrimlerden beri Moskova’nın amacı Akdeniz’deki askeri varlığının devamı için Suriye’deki Tartus deniz üssünü kaybetmemekti. Suriye’de Hafız Esad döneminde tesis edilen askeri ve stratejik ilişkilerin korunması için Putin katıksız bir biçimde ve istikrarlı olarak Beşar Esad’a ve rejimine oynadı, destek verdi. Türkiye ise vizelerin kaldırıldığı ve ikili ekonomik ilişkilerin hızla geliştiği Suriye’de, yanlış ata oynadı, iç savaşı körükleyici politikalar güttü.
Esad ve ailesinin Suriye Alevisi – Nusayri – olması nedense Ankara’da birilerini çok rahatsız etmişti. “Kardeşim Esad” bir anda “katil Esed” oluverdi. Kendisini Sünnilerin lideri olma amacına kaptıran Erdoğan, Esad karşısında savaşan El Kaideci sapkın teröristlere destek oldu. El Nusra denen El Kaide’ci grubun hamiliğine soyundu. Onlardan ideolojik olarak hiçbir farkı olmayan sözde “Özgür Suriye Ordusu” milislerine kucak açarak onlara lojistik, istihbari, finansal, materyal, tıbbi, eğitimsel destek verdi. Sonra İŞİD belası ortaya çıktı ve Suriye ile Irak’ta merkezi otoritelerin denetiminden çıkan kırsal alanlarda ve periferik yerleşim birimlerinde kontrolü eline geçirdi. Barbarlıkta sınır tanımayan bu İslamcı teröristlerin tümüne sempatiyle yaklaşan ve ilişkiler kurmaktan kaçınmayan Ankara, müttefiklerinin tüm uyarılarına karşın Sünnici düş politikalarından vazgeçmedi. Binbir gece masallarındaki acımasız ve hırsız halifeler gibi, kendi kendisine ayna karşısında bile ilan edemediği bir halifeliği dış politikasının merkezine alan bir diktatör giderek ülkesinin demokratik kurumlarını yerle bir ederken, petrol ticaretine girdiği veya hastanelerinde yaralılarına baktığı IŞİD ve El Nusra’cı İslamcı teröristler Suriye’de altyapıyı, insan kaynaklarını, ekonomiyi, sağlık ve eğitim sektörlerini çekirge sürüsünün ekine dadanması gibi bitirdiler. Tüm bunlar bu maalesef “laik” Türkiye devletinin, o “bin yıllık devlet geleneğinin üzerine inşa edilmiş olan” cumhuriyetin destek ve katkılarıyla gerçekleşti.
Suriye Afganistan’a döndü
Bu politikalar sonucunda Suriye Afganistan’a döndü. Milyonlarca Suriye vatandaşı yasa dışı yollardan Türkiye’ye girerek sığınmacı oldu. Bugün 3,5 milyon civarında Suriyeli Türkiye’de ikamet ediyor. Yine yüz binlercesi de AB ülkelerine göç etti ve Avrupa’da 2. Dünya Savaşı’ndan sonraki en büyük mülteci akınını tetikledi. Mülteci politikaları itibarıyla Türkiye insani bakımdan olması gerekeni yaparak sınırlarını zavallı sığınmacılara açmış da olsa, bu durum mülteci sorununun kökeninde Ankara’nın yaptığı fahiş hataların etkisi olduğu gerçeğini telafi etmiyor. Etkisi küresel boyutlarda olan Suriye’nin istikrarsızlaşması sorununun en büyük sorumlusu Erdoğan’dır. Açıkça merkezi otoriteye karşı ayaklanan cihatçı radikallere destek veren Erdoğan rejimi, bu cihatçı gruplara silah ve mühimmat sevk ederken veya bunların kontrolünde olan bölgelerden petrol alırken savaş suçu işlemiş, soykırım suçu işleyen bu ilkel barbarları destekleyerek bu suçlara ortak olmuştur. Ezidilere, Alevilere, Kürtlere ve muhalif Araplara yapılan katliamlarda on binlerce masum insan ölürken, Türkiye utanmadan “ÖSO” adındaki barbar çetelere maaş vermiş, hatta bu çetelerin cihatçı militanlarıyla TSK operasyonları yapmıştır. Suriye’nin kuzeyinde Kürtlerin çoğunlukta olduğu yerlerde soykırım suçu işleyen bu çetelerle TSK yan yana getirilerek Türkiye’ye akıl almaz bir leke çalınmış, Osmanlı’dan beri ciddi ve sorumlu hareket eden bir ülke, bu ağır hataların sonunda ileride BM ve uluslararası hukukla sorunlu olacak bir konuma düşürülmüştür. Dışişleri Bakanlığı’nda bu gidişe onay vermeyen kim varsa ya bilindik suçlamalarla işini kaybetmiş, veya kızak görevlere çekilerek susturulmuştur. 15 Temmuz’un akabinde ordunun büyük bir bölümüne operasyon yapılmış ve komuta kademesinin yüzde ellisi tasfiye edilmiştir.
Ruslar, Türkiye’yi kendilerine daha bağımlı hale getirdi
Rusya, bu durumlar yaşanırken Suriye hava sahasının güvenliğini sağlama misyonu çerçevesinde ülkenin hava kontrolünü tümüyle eline geçirmiş, Akdeniz’deki deniz unsurlarını süreklileştirirken, hava unsurlarını ve taktik-stratejik savunma ve saldırı sistemlerini Suriye topraklarına kalıcı şekilde yerleştirmiştir. Bugün Ruslar Suriye’de saha hâkimiyetini tümüyle sağlamış görünüyorlar. Türkiye ise bölgede pasif bir durumda, savunmaya çekilmiş, pahalı bir askeri çember sayesinde ancak kendi sınırlarını koruyabilir duruma gerilemiştir. ABD Türkiye’nin yalpalamalarından sonra tümüyle Suriye Kürtlerini destekleme yönünde karar almış, Kürtlerin yoğunlukta yaşadığı yerlerin hava sahası kontrolünü eline geçirmiştir. Bu ABD, artık fiilen sahada Türkiye’yi dost olarak algılamayan bir konumdadır. Ruslar ise S-400 ve nükleer ihaleleri yanında, doğal gaz bağımlılığı üzerinden Türkiye’yi kendilerine daha da bağımlı hale getirmekte. Türkiye, hesapsız kitapsız politikalarla güneyinde Rusya ve ABD ile komşu olmuş durumdadır. Rusya Ankara’yı sadece konjonktürel ortak olarak sınıflıyor. Amacı Türkiye’nin NATO’dan daha da uzaklaşmasıdır. Avrasyacı Rus stratejisi, Atlantikçi ittifakın kendi güneyine tekabül eden yerden (Türkiye’den) çatlatılmasını son derece önemli bir kazanım olarak algılıyor. Deniz gücü olan ABD (Atlantikçi kanadın lideri) Rusya’yı çevrelerken, geleneksel NATO müttefiki, NATO’nun ikinci sayıca büyük ordusu TSK, Rusya’nın akılcı politikalarıyla nötralize edilerek, NATO güvenliğinde önemli bir gedik açılmış durumda. Suriye’deki büyük oyunun ana konusu, Rusların Akdeniz’e (sıcak denizlere) inmesi. Bazıları bunu küçümsüyor, fakat bunun nedeni tarih bilmemeleri! Rusların bu hamlesi, yani Türkiye’yi Atlantikçi kanattan kopartmak ve Suriye üzerinden sıcak denizlere inmek, 21. yüzyıl Rus stratejisinin en büyük kazanımlarından biridir. Putin bu işin ne kadar mimarıysa, Erdoğan da o kadar mimarıdır! Osmanlı İmparatorluğu’nun temel stratejisi Rusları engellemek üzerine inşa edilmişti. Bu stratejiyi yerle bir etmek, Neo-Osmanlıcı olduğu iddia edilen bir rejime “nasip oldu” (!).
Erdoğan’ın hukuka geri dönmesi mümkün değil
Türkiye’de Rusyacılık güden güçlerin ortak noktasının, NATO-ABD-Batı düşmanlığı olduğunu görmemek için kör olmak gerekiyor. Her biri kendi çıkarları için NATO-ABD-Batı’dan kopuşu arzuluyor. Erdoğan, hukuka geri dönmesi mümkün olmadığı için Rusya’nın kucağını “dik duruş” diye pazarlama derdine düştü. MHP, Kürtlere statü ve federal bir Türkiye tehlikesi gördüğü için Batı’dan kopuşa razı oldu. CHP’li ulusalcılar (sol nasyonalistler) ve Avrasyacı askerler-bürokratlar, Batılı hukukta vesayet olamayacağı için Rusya liginin Putinist diktatörlüğünden nemalanmak derdindeler. Her birinin varmak istediği hedef farklı da olsa, sürecin bu aşamasında beraber hareket ediyorlar. Rusya ve Avrasyacılık, Batıcılık karşısında hukuksuzluk demek olduğundan, hukuksuzluktan nemalanan bu güçler, Türkiye’yi varoluşsal ciddi sorunlarla baş başa bırakacak bir maceraya atıyorlar. Suriye, işte bu korkunç matematiksel hatanın deneysel sahası. Yapılan tüm hesap hataları, Suriye’deki düşülen içler acısı duruma bakıldığında açıkça görülüyor. Tek bir yerde olumlu bir etkisi oldu mu Suriye’de izlenen düş politikalarının? İşte Suriye laboratuarı Ankara’nın ricatının en önemli göstergelerinden biri.
ABD ortaklığı, NATO üyeliği ve hukuku gibi bağlayıcı bazı hukuki çerçevelerle belirlenmiş ve kısmen kurallandırılmışken, Rusya ile ortaklık ayının inine girerkenki psikolojiyi çağrıştırıyor. Her an her şey olabilir ve bu kimse tarafından yadırganmaz! Rusya, 19. ve 20. yüzyıldan beri devam ettiği yolda ilerlerken, sahip olduğu üç dünya devletinde de (Çarlık Rusya’sı, SSCB ve Rusya Federasyonu) sıcak denizlere inme stratejisini devam ettirdi. Türkiye ise, Osmanlı Devleti’nin Envercilerce 1. Dünya Savaşı’na Rus limanları topa tutularak sokulmasından bu yana ilk kez majör bir strateji hatası yaparak, var oluşsal bedelleri olabilecek bir yönelimle tarihi tekerrür ettiriyor. Birinci hatadan kıl payı kurtuldu Türkiye, o da Ekim 1917 devrimi nedeniyle, yani Rusya’nın iç dinamiklerinden kaynaklanan bir şansla! İkinciden nasıl kurtulacak? Gidişatın perde arkası sorumlularını bilmem de, hukuken sorumlusu olan Erdoğan’ın Türk tarihindeki yeri, Enver Paşa’dan bir alt basamakta olacak! Tabi geriye bir tarih kalırsa.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 6.9.2018 [TR724]
Esad ve ailesinin Suriye Alevisi – Nusayri – olması nedense Ankara’da birilerini çok rahatsız etmişti. “Kardeşim Esad” bir anda “katil Esed” oluverdi. Kendisini Sünnilerin lideri olma amacına kaptıran Erdoğan, Esad karşısında savaşan El Kaideci sapkın teröristlere destek oldu. El Nusra denen El Kaide’ci grubun hamiliğine soyundu. Onlardan ideolojik olarak hiçbir farkı olmayan sözde “Özgür Suriye Ordusu” milislerine kucak açarak onlara lojistik, istihbari, finansal, materyal, tıbbi, eğitimsel destek verdi. Sonra İŞİD belası ortaya çıktı ve Suriye ile Irak’ta merkezi otoritelerin denetiminden çıkan kırsal alanlarda ve periferik yerleşim birimlerinde kontrolü eline geçirdi. Barbarlıkta sınır tanımayan bu İslamcı teröristlerin tümüne sempatiyle yaklaşan ve ilişkiler kurmaktan kaçınmayan Ankara, müttefiklerinin tüm uyarılarına karşın Sünnici düş politikalarından vazgeçmedi. Binbir gece masallarındaki acımasız ve hırsız halifeler gibi, kendi kendisine ayna karşısında bile ilan edemediği bir halifeliği dış politikasının merkezine alan bir diktatör giderek ülkesinin demokratik kurumlarını yerle bir ederken, petrol ticaretine girdiği veya hastanelerinde yaralılarına baktığı IŞİD ve El Nusra’cı İslamcı teröristler Suriye’de altyapıyı, insan kaynaklarını, ekonomiyi, sağlık ve eğitim sektörlerini çekirge sürüsünün ekine dadanması gibi bitirdiler. Tüm bunlar bu maalesef “laik” Türkiye devletinin, o “bin yıllık devlet geleneğinin üzerine inşa edilmiş olan” cumhuriyetin destek ve katkılarıyla gerçekleşti.
Suriye Afganistan’a döndü
Bu politikalar sonucunda Suriye Afganistan’a döndü. Milyonlarca Suriye vatandaşı yasa dışı yollardan Türkiye’ye girerek sığınmacı oldu. Bugün 3,5 milyon civarında Suriyeli Türkiye’de ikamet ediyor. Yine yüz binlercesi de AB ülkelerine göç etti ve Avrupa’da 2. Dünya Savaşı’ndan sonraki en büyük mülteci akınını tetikledi. Mülteci politikaları itibarıyla Türkiye insani bakımdan olması gerekeni yaparak sınırlarını zavallı sığınmacılara açmış da olsa, bu durum mülteci sorununun kökeninde Ankara’nın yaptığı fahiş hataların etkisi olduğu gerçeğini telafi etmiyor. Etkisi küresel boyutlarda olan Suriye’nin istikrarsızlaşması sorununun en büyük sorumlusu Erdoğan’dır. Açıkça merkezi otoriteye karşı ayaklanan cihatçı radikallere destek veren Erdoğan rejimi, bu cihatçı gruplara silah ve mühimmat sevk ederken veya bunların kontrolünde olan bölgelerden petrol alırken savaş suçu işlemiş, soykırım suçu işleyen bu ilkel barbarları destekleyerek bu suçlara ortak olmuştur. Ezidilere, Alevilere, Kürtlere ve muhalif Araplara yapılan katliamlarda on binlerce masum insan ölürken, Türkiye utanmadan “ÖSO” adındaki barbar çetelere maaş vermiş, hatta bu çetelerin cihatçı militanlarıyla TSK operasyonları yapmıştır. Suriye’nin kuzeyinde Kürtlerin çoğunlukta olduğu yerlerde soykırım suçu işleyen bu çetelerle TSK yan yana getirilerek Türkiye’ye akıl almaz bir leke çalınmış, Osmanlı’dan beri ciddi ve sorumlu hareket eden bir ülke, bu ağır hataların sonunda ileride BM ve uluslararası hukukla sorunlu olacak bir konuma düşürülmüştür. Dışişleri Bakanlığı’nda bu gidişe onay vermeyen kim varsa ya bilindik suçlamalarla işini kaybetmiş, veya kızak görevlere çekilerek susturulmuştur. 15 Temmuz’un akabinde ordunun büyük bir bölümüne operasyon yapılmış ve komuta kademesinin yüzde ellisi tasfiye edilmiştir.
Ruslar, Türkiye’yi kendilerine daha bağımlı hale getirdi
Rusya, bu durumlar yaşanırken Suriye hava sahasının güvenliğini sağlama misyonu çerçevesinde ülkenin hava kontrolünü tümüyle eline geçirmiş, Akdeniz’deki deniz unsurlarını süreklileştirirken, hava unsurlarını ve taktik-stratejik savunma ve saldırı sistemlerini Suriye topraklarına kalıcı şekilde yerleştirmiştir. Bugün Ruslar Suriye’de saha hâkimiyetini tümüyle sağlamış görünüyorlar. Türkiye ise bölgede pasif bir durumda, savunmaya çekilmiş, pahalı bir askeri çember sayesinde ancak kendi sınırlarını koruyabilir duruma gerilemiştir. ABD Türkiye’nin yalpalamalarından sonra tümüyle Suriye Kürtlerini destekleme yönünde karar almış, Kürtlerin yoğunlukta yaşadığı yerlerin hava sahası kontrolünü eline geçirmiştir. Bu ABD, artık fiilen sahada Türkiye’yi dost olarak algılamayan bir konumdadır. Ruslar ise S-400 ve nükleer ihaleleri yanında, doğal gaz bağımlılığı üzerinden Türkiye’yi kendilerine daha da bağımlı hale getirmekte. Türkiye, hesapsız kitapsız politikalarla güneyinde Rusya ve ABD ile komşu olmuş durumdadır. Rusya Ankara’yı sadece konjonktürel ortak olarak sınıflıyor. Amacı Türkiye’nin NATO’dan daha da uzaklaşmasıdır. Avrasyacı Rus stratejisi, Atlantikçi ittifakın kendi güneyine tekabül eden yerden (Türkiye’den) çatlatılmasını son derece önemli bir kazanım olarak algılıyor. Deniz gücü olan ABD (Atlantikçi kanadın lideri) Rusya’yı çevrelerken, geleneksel NATO müttefiki, NATO’nun ikinci sayıca büyük ordusu TSK, Rusya’nın akılcı politikalarıyla nötralize edilerek, NATO güvenliğinde önemli bir gedik açılmış durumda. Suriye’deki büyük oyunun ana konusu, Rusların Akdeniz’e (sıcak denizlere) inmesi. Bazıları bunu küçümsüyor, fakat bunun nedeni tarih bilmemeleri! Rusların bu hamlesi, yani Türkiye’yi Atlantikçi kanattan kopartmak ve Suriye üzerinden sıcak denizlere inmek, 21. yüzyıl Rus stratejisinin en büyük kazanımlarından biridir. Putin bu işin ne kadar mimarıysa, Erdoğan da o kadar mimarıdır! Osmanlı İmparatorluğu’nun temel stratejisi Rusları engellemek üzerine inşa edilmişti. Bu stratejiyi yerle bir etmek, Neo-Osmanlıcı olduğu iddia edilen bir rejime “nasip oldu” (!).
Erdoğan’ın hukuka geri dönmesi mümkün değil
Türkiye’de Rusyacılık güden güçlerin ortak noktasının, NATO-ABD-Batı düşmanlığı olduğunu görmemek için kör olmak gerekiyor. Her biri kendi çıkarları için NATO-ABD-Batı’dan kopuşu arzuluyor. Erdoğan, hukuka geri dönmesi mümkün olmadığı için Rusya’nın kucağını “dik duruş” diye pazarlama derdine düştü. MHP, Kürtlere statü ve federal bir Türkiye tehlikesi gördüğü için Batı’dan kopuşa razı oldu. CHP’li ulusalcılar (sol nasyonalistler) ve Avrasyacı askerler-bürokratlar, Batılı hukukta vesayet olamayacağı için Rusya liginin Putinist diktatörlüğünden nemalanmak derdindeler. Her birinin varmak istediği hedef farklı da olsa, sürecin bu aşamasında beraber hareket ediyorlar. Rusya ve Avrasyacılık, Batıcılık karşısında hukuksuzluk demek olduğundan, hukuksuzluktan nemalanan bu güçler, Türkiye’yi varoluşsal ciddi sorunlarla baş başa bırakacak bir maceraya atıyorlar. Suriye, işte bu korkunç matematiksel hatanın deneysel sahası. Yapılan tüm hesap hataları, Suriye’deki düşülen içler acısı duruma bakıldığında açıkça görülüyor. Tek bir yerde olumlu bir etkisi oldu mu Suriye’de izlenen düş politikalarının? İşte Suriye laboratuarı Ankara’nın ricatının en önemli göstergelerinden biri.
ABD ortaklığı, NATO üyeliği ve hukuku gibi bağlayıcı bazı hukuki çerçevelerle belirlenmiş ve kısmen kurallandırılmışken, Rusya ile ortaklık ayının inine girerkenki psikolojiyi çağrıştırıyor. Her an her şey olabilir ve bu kimse tarafından yadırganmaz! Rusya, 19. ve 20. yüzyıldan beri devam ettiği yolda ilerlerken, sahip olduğu üç dünya devletinde de (Çarlık Rusya’sı, SSCB ve Rusya Federasyonu) sıcak denizlere inme stratejisini devam ettirdi. Türkiye ise, Osmanlı Devleti’nin Envercilerce 1. Dünya Savaşı’na Rus limanları topa tutularak sokulmasından bu yana ilk kez majör bir strateji hatası yaparak, var oluşsal bedelleri olabilecek bir yönelimle tarihi tekerrür ettiriyor. Birinci hatadan kıl payı kurtuldu Türkiye, o da Ekim 1917 devrimi nedeniyle, yani Rusya’nın iç dinamiklerinden kaynaklanan bir şansla! İkinciden nasıl kurtulacak? Gidişatın perde arkası sorumlularını bilmem de, hukuken sorumlusu olan Erdoğan’ın Türk tarihindeki yeri, Enver Paşa’dan bir alt basamakta olacak! Tabi geriye bir tarih kalırsa.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 6.9.2018 [TR724]
Teknik adam kovma ve yabancı krala devam [Hasan Cücük]
Süper Lig’de 4 haftayı geride bıraktık. Henüz sezonun başındayız. Ancak bu sezon için iki konuda yorum yapmak için yeterli donelere sahibiz. Biri, teknik adam kovmada cömert davranacağımız. Diğer gol kralının yine yabancı olacağıdır.
Koltuğuna pamuk ipliğiyle bağlı olanların başında teknik adamlar gelir. Alınan kötü sonuçlarda eleştiri oklarının ilk yöneldiği isimler olan teknik adamlar hiç ummadığı bir anda kendini kulüp dışında bulur. Yeni sezonda 18 takımdan 9’u geçen sezonu tamamladıkları teknik direktörlerle yoluna devam ederken, 9’u yeni teknik adamlarla başlamıştı. Son şampiyon Galatasaray ile Beşiktaş, Başakşehir, Kasımpaşa, Yeni Malatyaspor ve Alanyaspor’un yanı sıra ligin yeni ekipleri Çaykur Rizespor, MKE Ankaragücü ve Büyükşehir Belediye Erzurumspor, geçen sezonu tamamlayan teknik direktörler yönetiminde yeni sezonu açmıştı.
Ligde ilk fireyi Çaykur Rizespor verdi
İlk 4 haftada galibiyetle tanışamayan Çaykur Rizespor’da alınan 2 puanın faturası teknik patron İbrahim Üzülmez’e kesildi. Yönetimin istifasını istediği Üzülmez, 2018-19 sezonunda kovulan ilk teknik direktör oldu. Üzülmez’in yerine adı geçen isimler ise; Aykut Kocaman, Okan Buruk ve Hamza Hamzaoğlu.
İbrahim Üzülmez’in kovulması kötü sonuçlar alan teknik adamlar içinde birer gözdağı anlamına geliyor. Gerçi bunun için gözdağına gerek yok. Kovulmak için kötü sonuçlar olması şart değil. Yönetimle ters düşen bir teknik adam kendini rahatlıkla işsiz bulması Türk futbolu için sıradan bir durum. Fenerbahçe’nin son şampiyonluğunun mimarı Ersun Yanal, yeni sezonun başlamasına bir kaç gün kala görevden alınmıştı. Bakalım İbrahim Üzülmez’den sonra sıra kimde olacak?
Geride kalan 4 haftaya baktığımızda bu yılda kralın yabancı olacağını söylemek erken bir tespit olmayacak. Fenerbahçe, Beşiktaş ve Galatasaray’ın forvet hattına baktığımızda Türk oyuncu görmek pek mümkün değil. Gol kralı potansiyeline sahip tek oyuncu Trabzonsporlu Burak Yılmaz. Bu oyuncunun sakatlığı ve son yıllarda gösterdiği performans ise pek iç açıcı değil.
Yabancı oyuncular gol kralı
Süper Lig’de son 10 yılda tac giyen giyen krallardan sadece bir tane Türk oyuncu bulunuyor. Bu isim önce Trabzonspor’da ertesi sezonda Galatasaray’da attığı gollerle yarışı zirvede tamamlayan Burak Yılmaz. Geriye kalan 8 yılda hep yabancı oyuncular gol kralı oldu. Ligimizde üst üste iki yıl gol kralı olan oyuncu görmekte artık mümkün olmuyor. 1996-99 arasında Hakan Şükür, 3 yıl üste ligimizin gol kralı olduktan sonra 2011-13 sezonunda bu başarıyı Burak Yılmaz iki yıl üst üste tekrarlamıştı.
Son 3 yılda çıkan gol krallarından ikisinin ligimizdeki ömrü sadece bir sezon oldu. Alman Mario Gomez, kiralık geldiği Beşiktaş formasıyla 2015-16 sezonunda attığı 26 golle krallık tacını giymişti. Sezonun bitmesiyle valizini toplayan Gomez, Türkiye defterini kapatmıştı. Geçen sezon Galatasaray’ın kadrosuna kattığı Bafetimbi Gomis sıradışı bir performans ortaya koymuştu. 29 gol atarak, ligimizde bir sezonda en çok gol atan yabancı oyuncu olarak krallık tacını giyen Gomis, sezon başında sürpriz bir şekilde takımdan ayrılmıştı. Gomis, bu sezon içinde krallığın en büyük adayıydı.
Ligin 3 büyüğünde yerli forveti görmek mümkün olmayınca krallıkta gözler doğal olarak yabancılara çevrildi. Ligin ilk 4 hafta sürpriz forveti ise Kasımpaşalı Mbaye Diagne oldu. Kasımpaşa 4 maçını da kazanıp 12 puanla zirveye yerleşirken, atıln 10 golün 6’sının altında Mbaye Diagne imzası vardı. Diagne’yi attığı 3 golle Trabzonsporlu Hugo Rodallega takip ediyor. Kralın yabancı olacağı kesin gibi ama asıl merak edilen hangi oyuncu olacak?
[Hasan Cücük] 6.9.2018 [TR724]
Koltuğuna pamuk ipliğiyle bağlı olanların başında teknik adamlar gelir. Alınan kötü sonuçlarda eleştiri oklarının ilk yöneldiği isimler olan teknik adamlar hiç ummadığı bir anda kendini kulüp dışında bulur. Yeni sezonda 18 takımdan 9’u geçen sezonu tamamladıkları teknik direktörlerle yoluna devam ederken, 9’u yeni teknik adamlarla başlamıştı. Son şampiyon Galatasaray ile Beşiktaş, Başakşehir, Kasımpaşa, Yeni Malatyaspor ve Alanyaspor’un yanı sıra ligin yeni ekipleri Çaykur Rizespor, MKE Ankaragücü ve Büyükşehir Belediye Erzurumspor, geçen sezonu tamamlayan teknik direktörler yönetiminde yeni sezonu açmıştı.
Ligde ilk fireyi Çaykur Rizespor verdi
İlk 4 haftada galibiyetle tanışamayan Çaykur Rizespor’da alınan 2 puanın faturası teknik patron İbrahim Üzülmez’e kesildi. Yönetimin istifasını istediği Üzülmez, 2018-19 sezonunda kovulan ilk teknik direktör oldu. Üzülmez’in yerine adı geçen isimler ise; Aykut Kocaman, Okan Buruk ve Hamza Hamzaoğlu.
İbrahim Üzülmez’in kovulması kötü sonuçlar alan teknik adamlar içinde birer gözdağı anlamına geliyor. Gerçi bunun için gözdağına gerek yok. Kovulmak için kötü sonuçlar olması şart değil. Yönetimle ters düşen bir teknik adam kendini rahatlıkla işsiz bulması Türk futbolu için sıradan bir durum. Fenerbahçe’nin son şampiyonluğunun mimarı Ersun Yanal, yeni sezonun başlamasına bir kaç gün kala görevden alınmıştı. Bakalım İbrahim Üzülmez’den sonra sıra kimde olacak?
Geride kalan 4 haftaya baktığımızda bu yılda kralın yabancı olacağını söylemek erken bir tespit olmayacak. Fenerbahçe, Beşiktaş ve Galatasaray’ın forvet hattına baktığımızda Türk oyuncu görmek pek mümkün değil. Gol kralı potansiyeline sahip tek oyuncu Trabzonsporlu Burak Yılmaz. Bu oyuncunun sakatlığı ve son yıllarda gösterdiği performans ise pek iç açıcı değil.
Yabancı oyuncular gol kralı
Süper Lig’de son 10 yılda tac giyen giyen krallardan sadece bir tane Türk oyuncu bulunuyor. Bu isim önce Trabzonspor’da ertesi sezonda Galatasaray’da attığı gollerle yarışı zirvede tamamlayan Burak Yılmaz. Geriye kalan 8 yılda hep yabancı oyuncular gol kralı oldu. Ligimizde üst üste iki yıl gol kralı olan oyuncu görmekte artık mümkün olmuyor. 1996-99 arasında Hakan Şükür, 3 yıl üste ligimizin gol kralı olduktan sonra 2011-13 sezonunda bu başarıyı Burak Yılmaz iki yıl üst üste tekrarlamıştı.
Son 3 yılda çıkan gol krallarından ikisinin ligimizdeki ömrü sadece bir sezon oldu. Alman Mario Gomez, kiralık geldiği Beşiktaş formasıyla 2015-16 sezonunda attığı 26 golle krallık tacını giymişti. Sezonun bitmesiyle valizini toplayan Gomez, Türkiye defterini kapatmıştı. Geçen sezon Galatasaray’ın kadrosuna kattığı Bafetimbi Gomis sıradışı bir performans ortaya koymuştu. 29 gol atarak, ligimizde bir sezonda en çok gol atan yabancı oyuncu olarak krallık tacını giyen Gomis, sezon başında sürpriz bir şekilde takımdan ayrılmıştı. Gomis, bu sezon içinde krallığın en büyük adayıydı.
Ligin 3 büyüğünde yerli forveti görmek mümkün olmayınca krallıkta gözler doğal olarak yabancılara çevrildi. Ligin ilk 4 hafta sürpriz forveti ise Kasımpaşalı Mbaye Diagne oldu. Kasımpaşa 4 maçını da kazanıp 12 puanla zirveye yerleşirken, atıln 10 golün 6’sının altında Mbaye Diagne imzası vardı. Diagne’yi attığı 3 golle Trabzonsporlu Hugo Rodallega takip ediyor. Kralın yabancı olacağı kesin gibi ama asıl merak edilen hangi oyuncu olacak?
[Hasan Cücük] 6.9.2018 [TR724]
OHAL Komisyonu’nu kim icat etti? [Ekrem Dumanlı]
Erdoğan iktidarının mağdur ettiği yüzbinlerce kişiden hak arama mücadelesini göze alanlar, ilk derece mahkemelerinden sonuç alamayınca Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) kapısını çaldılar. Ancak 15 Temmuz sonrasında iki üyesi sorgusuz sualsiz gözaltına alıp tutuklanan AYM’nin bu başvuruları sağlıklı bir şekilde ele alması düşünülemezdi doğal olarak. Nitekim yüksek mahkeme başkanı Zühtü Arslan, konuya ilişkin yaptığı konuşmalarda kendilerine yapılan başvuru sayısının çokluğundan yakınmıştı. Bu nedenle mahkeme uzun süre Hizmet hareketiyle irtibatı oldukları gerekçesiyle on binlerce mağdurun başvurusunu görmezden geldi.
AYM, 2016 Ekim ayında OHAL KHK’larının, anayasal sınırları aştığı gerekçesiyle CHP’nin yaptığı iptal başvurusunu reddetti. Bu ret kararı üzerine AYM’nin etkili bir iç hukuk yolu olmadığı ortaya çıkınca Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) Türkiye’den yapılan başvurular kısa sürede on binleri aştı. 2016 yılında Türkiye’den AİHM’e yapılan şikâyet sayısı 12 bin 600 civarında iken 2017 yılında sadece OHAL mağduriyetleri nedeniyle 31 bin 500’den fazla başvuru yapıldı.
Türkiye’den gelen on binlerce başvurunun altından kalkamayacağını düşünen AİHM, 2016 yılının sonunda Türk hükûmetine sürpriz bir teklifte bulundu. Avrupa Konseyi Genel Sekreteri Thorbjørn Jagland Ankara’ya giderek Adalet Bakanı Bekir Bozdağ’la bir görüşme yaptı ve AİHM önündeki başvuruların öncelikle Türkiye’de kurulacak bir komisyon tarafından incelenmesini önerdi.
2016’nın Kasım ayında yapılan bu teklif hem AİHM’in hem de Türk hükümetinin işine geldi. AİHM, altında ezilmekten korktuğu on binlerce dosyayı başından atarak kendini kurtarırken Türk hükümeti de iç hukuku işletiyor görüntüsü vererek kısa vadede AİHM’den Türkiye aleyhine ihlal kararı çıkmasının önüne geçmiş oldu. Kısa bir süre sonra 2017 içinde Türkiye’den gelen toplam 30 bin 63 başvuru AİHM tarafından geri çevrildi.
Komisyon kurulduğu günden bu yana ne yaptı?
Aslında Avrupa Konseyi’nin önerdiği komisyon teklifi iyi bir teklif. Kimse AİHM kapılarında yıllarca adaletin tecellisini beklemek istemez elbette. İçeride kurulacak bağımsız ve tarafsız bir komisyon mağduriyetlerin hızla giderilmesini sağlayabilirdi.
Geçmişte benzer bir uygulama, 2004 yılında kurulan Terör Mağdurları Komisyonuydu. Terörle mücadele esnasında zarar gördüğünü iddia eden ve bir kısmı da AİHM’e başvuran mağdurlar, bu komisyonun kurulmasıyla tekrar iç hukuka yöneldi. 2011 yılına kadar komisyona yapılan 360 bin başvurudan 230 bini sonuçlandı. 133 bin kişi için Türk devleti yaklaşık 1 milyar Euro tazminat ödedi.
Ancak Türk hükümetinin bundan ne anladığı önemli. Komisyon kurulurken, tahmin ettiğiniz gibi ilk düğme yanlış iliklendi. İhraç listelerini bizzat hazırlayanların komisyona dahil edilmesi ilk büyük hataydı. Diğer yandan OHAL komisyonunun başkanı olarak atanan Adalet Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Selahattin Menteş, bir gazeteye verdiği mülakatta ihraç kriterlerinden bahsederken, komisyonun ne kadar Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne (AİHS) uygun davranacaklarının da ipuçlarını vermiş oldu:
Bank Asya’ya para yatırma, ByLock kullanma, Gülen Cemaatine yakınlığıyla bilinen okul veya yurtlarda kalma, bu kurumlarda çalışma, sendikaya üye olma, yayınlarını satın alma gibi evrensel hukukta asla suç teşkil etmeyen eylemler OHAL komisyonu tarafından suç sayıldı! İncelemeler bu kriterlere göre yapıldı.
Geçtiğimiz Temmuz ayına kadar komisyona toplam 108 bin 660 başvuru yapılmış. Bugüne kadar 30 bin başvuru incelenmiş ve sadece 1.900’ü kabul edilmiş, 28 bin 100’ü ise reddedilmiş.
2004 yılında kurulan Terör Mağdurları Komisyonu, devletin vatandaşını mağdur ettiğinden yola çıkarak haksızlıkları gidermek amacıyla kuruldu ve eksiklerine rağmen, kısmen başarılı oldu. Bu komisyonda ise böyle bir amacın olmadığı, aksine hak arama yollarını tıkayarak mağdurların sonuç almasının geciktirilmesi kastının olduğu aşikâr.
Daha da vahim olan, OHAL komisyonu tarafından suçsuz bulunarak göreve iadesine karar verilenlerin eski görev yerlerine dönemeyeceğine karar verildi! Dolayısıyla TSK, emniyet ve yargı başta olmak üzere 125 binden fazla kişinin ihraç edilerek yerine partililerin yerleştirildiği yeni rejim, bu şekilde kendi geleceğini sağlama almış oldu.
Bu mücadeleye ömür yetmez
OHAL Komisyonu’nun ret kararlarına karşı, kararın tebliğinden itibaren 60 gün içinde Ankara 19. ve 20. idare mahkemelerine iptal davası açılabilecek. Buradan ret kararı çıkarsa, bunu Danıştay, ardından Anayasa Mahkemesi takip edecek. AYM’den de olumsuz sonuç alan bir mağdur ancak o zaman tekrar AİHM’e gidebilecek ki bu çok uzun bir zaman dilimi demektir. Sadece AİHM’e başvurabilmek için 10 yıla varan bir süreçten bahsediyoruz.
AİHM önünde de 10 yıldan uzun bir süredir bekleyen davalar olduğunu göz önüne alırsak, Erdoğan rejiminin bir gecede kapıya koyduğu 125 binden fazla mağdurun bu süreçleri bıkmadan takip edip sonuca ulaşması 20-25 yılı bulabilecek. Bu arada da ölen, vazgeçen, bıkan, süreyi kaçıran mağdurları düşünürsek AİHM’e fazla bir iş kalmayacak gibi duruyor. O zaman geldiğinde neredeyse tamamı emeklilik yaşını geçmiş mağdurların hakları iade edilse ne olur edilmese ne olur!
Avrupa Konseyi’nin umursamaz tutumu
İşte Avrupa Konseyi ile Türk hükümetinin ortaklaşa icat ettiği bir hukuk yolu ancak bu kadar etkili (!) olabilir. Elbette Avrupa Konseyi’nin değerlerini ayaklar altına alarak böyle bir hukuk faciasına imza atanları tarih affetmeyecek. Bu hukuksuzlukları yapan Türk hükümetinin bu kadar kısa sürede tavrını değiştirip hukuka dönmeyeceğini Avrupa Konseyi yetkilileri de biliyor olmalı. Ama geçen yazıda da bahsettiğimiz nedenlerle, hak ihlali iddialarını gündemine alarak Türk hükümetiyle arayı bozup “kazanımlarını” kaybetmek istemiyor olabilirler.
Avrupa Konseyi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kendi değerlerine uygun hareket etmesi gerekirken, otoriter rejimlerle siyasi pazarlıklar ve iş birliği yapmayı bir kenara bırakması gerekir. Nisan ayında yapılan AKPM toplantısında konuşan Genel Sekreter Thorbjorn Jagland, Konsey’in Rusya ve Türkiye’nin katkı payları olmadan ancak 2019 sonuna kadar dayanabileceğini söylerken keşke bu ülkelerdeki hak ihlallerinin ortadan kaldırılması için yaptıklarını da anlatsaydı.
AİHM Hâkimi Işıl Karakaş neden sessiz?
AİHM’de Türkiye’yi temsil eden ilk kadın hâkim olan Prof. Işıl Karakaş, bir dönem AİHM Başkan yardımcılığı da yaptı. 30 Nisan 2017’de görev süresi dolmasına rağmen Avrupa Konseyi’nin Türk hükümetinin önerdiği adayları yeterli bulmayıp reddettiği için görevini sürdürmeye devam ediyor. Her fırsatta “Eyyy Avrupa!..” diye atarlanan AKP hükümeti, nedense bu duruma ses çıkarmıyor. Bulunduğu makamı fazlasıyla hak ettiğini düşündüğüm Işıl Karakaş’ın son dönemdeki performansının AKP hükümetini pek mutlu ettiğini sanıyorum. Çünkü OHAL komisyonu fikrini destekleyen biri olarak bilinen Işıl Karakaş, geçen yıl verdiği bir mülakatta gelinen noktadan çok memnun görünüyordu.
Işıl Karakaş gibi değerli bir hukukçu, AİHS ve mahkeme değerlerini değil maalesef mahkemenin iş yükünü azaltmanın derdine düşmüş. Halbuki yapması gereken OHAL komisyonunun siyasi kriterlere göre değil evrensel hukuka uygun inceleme yapması için mücadele vermesidir. Bu şekilde evrensel değerleri ve adaleti savunan bir hukukçu olarak tarihe geçebilir. Görev yaptığı süre içinde Şahin Alpay ve Mehmet Altan dosyalarının gündeme getirilip karar çıkması sağlanırken, benzer durumda olan Hidayet Karaca ve Mustafa Ünal’ın AİHM önündeki başvuruları için bir şey yapılmamasını nasıl karşıladığını merak ediyorum.
[Ekrem Dumanlı] 6.9.2018 [TR724]
AYM, 2016 Ekim ayında OHAL KHK’larının, anayasal sınırları aştığı gerekçesiyle CHP’nin yaptığı iptal başvurusunu reddetti. Bu ret kararı üzerine AYM’nin etkili bir iç hukuk yolu olmadığı ortaya çıkınca Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) Türkiye’den yapılan başvurular kısa sürede on binleri aştı. 2016 yılında Türkiye’den AİHM’e yapılan şikâyet sayısı 12 bin 600 civarında iken 2017 yılında sadece OHAL mağduriyetleri nedeniyle 31 bin 500’den fazla başvuru yapıldı.
Türkiye’den gelen on binlerce başvurunun altından kalkamayacağını düşünen AİHM, 2016 yılının sonunda Türk hükûmetine sürpriz bir teklifte bulundu. Avrupa Konseyi Genel Sekreteri Thorbjørn Jagland Ankara’ya giderek Adalet Bakanı Bekir Bozdağ’la bir görüşme yaptı ve AİHM önündeki başvuruların öncelikle Türkiye’de kurulacak bir komisyon tarafından incelenmesini önerdi.
2016’nın Kasım ayında yapılan bu teklif hem AİHM’in hem de Türk hükümetinin işine geldi. AİHM, altında ezilmekten korktuğu on binlerce dosyayı başından atarak kendini kurtarırken Türk hükümeti de iç hukuku işletiyor görüntüsü vererek kısa vadede AİHM’den Türkiye aleyhine ihlal kararı çıkmasının önüne geçmiş oldu. Kısa bir süre sonra 2017 içinde Türkiye’den gelen toplam 30 bin 63 başvuru AİHM tarafından geri çevrildi.
Komisyon kurulduğu günden bu yana ne yaptı?
Aslında Avrupa Konseyi’nin önerdiği komisyon teklifi iyi bir teklif. Kimse AİHM kapılarında yıllarca adaletin tecellisini beklemek istemez elbette. İçeride kurulacak bağımsız ve tarafsız bir komisyon mağduriyetlerin hızla giderilmesini sağlayabilirdi.
Geçmişte benzer bir uygulama, 2004 yılında kurulan Terör Mağdurları Komisyonuydu. Terörle mücadele esnasında zarar gördüğünü iddia eden ve bir kısmı da AİHM’e başvuran mağdurlar, bu komisyonun kurulmasıyla tekrar iç hukuka yöneldi. 2011 yılına kadar komisyona yapılan 360 bin başvurudan 230 bini sonuçlandı. 133 bin kişi için Türk devleti yaklaşık 1 milyar Euro tazminat ödedi.
Ancak Türk hükümetinin bundan ne anladığı önemli. Komisyon kurulurken, tahmin ettiğiniz gibi ilk düğme yanlış iliklendi. İhraç listelerini bizzat hazırlayanların komisyona dahil edilmesi ilk büyük hataydı. Diğer yandan OHAL komisyonunun başkanı olarak atanan Adalet Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Selahattin Menteş, bir gazeteye verdiği mülakatta ihraç kriterlerinden bahsederken, komisyonun ne kadar Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne (AİHS) uygun davranacaklarının da ipuçlarını vermiş oldu:
Bank Asya’ya para yatırma, ByLock kullanma, Gülen Cemaatine yakınlığıyla bilinen okul veya yurtlarda kalma, bu kurumlarda çalışma, sendikaya üye olma, yayınlarını satın alma gibi evrensel hukukta asla suç teşkil etmeyen eylemler OHAL komisyonu tarafından suç sayıldı! İncelemeler bu kriterlere göre yapıldı.
Geçtiğimiz Temmuz ayına kadar komisyona toplam 108 bin 660 başvuru yapılmış. Bugüne kadar 30 bin başvuru incelenmiş ve sadece 1.900’ü kabul edilmiş, 28 bin 100’ü ise reddedilmiş.
2004 yılında kurulan Terör Mağdurları Komisyonu, devletin vatandaşını mağdur ettiğinden yola çıkarak haksızlıkları gidermek amacıyla kuruldu ve eksiklerine rağmen, kısmen başarılı oldu. Bu komisyonda ise böyle bir amacın olmadığı, aksine hak arama yollarını tıkayarak mağdurların sonuç almasının geciktirilmesi kastının olduğu aşikâr.
Daha da vahim olan, OHAL komisyonu tarafından suçsuz bulunarak göreve iadesine karar verilenlerin eski görev yerlerine dönemeyeceğine karar verildi! Dolayısıyla TSK, emniyet ve yargı başta olmak üzere 125 binden fazla kişinin ihraç edilerek yerine partililerin yerleştirildiği yeni rejim, bu şekilde kendi geleceğini sağlama almış oldu.
Bu mücadeleye ömür yetmez
OHAL Komisyonu’nun ret kararlarına karşı, kararın tebliğinden itibaren 60 gün içinde Ankara 19. ve 20. idare mahkemelerine iptal davası açılabilecek. Buradan ret kararı çıkarsa, bunu Danıştay, ardından Anayasa Mahkemesi takip edecek. AYM’den de olumsuz sonuç alan bir mağdur ancak o zaman tekrar AİHM’e gidebilecek ki bu çok uzun bir zaman dilimi demektir. Sadece AİHM’e başvurabilmek için 10 yıla varan bir süreçten bahsediyoruz.
AİHM önünde de 10 yıldan uzun bir süredir bekleyen davalar olduğunu göz önüne alırsak, Erdoğan rejiminin bir gecede kapıya koyduğu 125 binden fazla mağdurun bu süreçleri bıkmadan takip edip sonuca ulaşması 20-25 yılı bulabilecek. Bu arada da ölen, vazgeçen, bıkan, süreyi kaçıran mağdurları düşünürsek AİHM’e fazla bir iş kalmayacak gibi duruyor. O zaman geldiğinde neredeyse tamamı emeklilik yaşını geçmiş mağdurların hakları iade edilse ne olur edilmese ne olur!
Avrupa Konseyi’nin umursamaz tutumu
İşte Avrupa Konseyi ile Türk hükümetinin ortaklaşa icat ettiği bir hukuk yolu ancak bu kadar etkili (!) olabilir. Elbette Avrupa Konseyi’nin değerlerini ayaklar altına alarak böyle bir hukuk faciasına imza atanları tarih affetmeyecek. Bu hukuksuzlukları yapan Türk hükümetinin bu kadar kısa sürede tavrını değiştirip hukuka dönmeyeceğini Avrupa Konseyi yetkilileri de biliyor olmalı. Ama geçen yazıda da bahsettiğimiz nedenlerle, hak ihlali iddialarını gündemine alarak Türk hükümetiyle arayı bozup “kazanımlarını” kaybetmek istemiyor olabilirler.
Avrupa Konseyi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kendi değerlerine uygun hareket etmesi gerekirken, otoriter rejimlerle siyasi pazarlıklar ve iş birliği yapmayı bir kenara bırakması gerekir. Nisan ayında yapılan AKPM toplantısında konuşan Genel Sekreter Thorbjorn Jagland, Konsey’in Rusya ve Türkiye’nin katkı payları olmadan ancak 2019 sonuna kadar dayanabileceğini söylerken keşke bu ülkelerdeki hak ihlallerinin ortadan kaldırılması için yaptıklarını da anlatsaydı.
AİHM Hâkimi Işıl Karakaş neden sessiz?
AİHM’de Türkiye’yi temsil eden ilk kadın hâkim olan Prof. Işıl Karakaş, bir dönem AİHM Başkan yardımcılığı da yaptı. 30 Nisan 2017’de görev süresi dolmasına rağmen Avrupa Konseyi’nin Türk hükümetinin önerdiği adayları yeterli bulmayıp reddettiği için görevini sürdürmeye devam ediyor. Her fırsatta “Eyyy Avrupa!..” diye atarlanan AKP hükümeti, nedense bu duruma ses çıkarmıyor. Bulunduğu makamı fazlasıyla hak ettiğini düşündüğüm Işıl Karakaş’ın son dönemdeki performansının AKP hükümetini pek mutlu ettiğini sanıyorum. Çünkü OHAL komisyonu fikrini destekleyen biri olarak bilinen Işıl Karakaş, geçen yıl verdiği bir mülakatta gelinen noktadan çok memnun görünüyordu.
Işıl Karakaş gibi değerli bir hukukçu, AİHS ve mahkeme değerlerini değil maalesef mahkemenin iş yükünü azaltmanın derdine düşmüş. Halbuki yapması gereken OHAL komisyonunun siyasi kriterlere göre değil evrensel hukuka uygun inceleme yapması için mücadele vermesidir. Bu şekilde evrensel değerleri ve adaleti savunan bir hukukçu olarak tarihe geçebilir. Görev yaptığı süre içinde Şahin Alpay ve Mehmet Altan dosyalarının gündeme getirilip karar çıkması sağlanırken, benzer durumda olan Hidayet Karaca ve Mustafa Ünal’ın AİHM önündeki başvuruları için bir şey yapılmamasını nasıl karşıladığını merak ediyorum.
[Ekrem Dumanlı] 6.9.2018 [TR724]
Ekonomik krize rağmen bir ‘tek adam’ neden devrilmiyor? [Erhan Başyurt]
Suriye, Irak, Mısır, Libya, Kuzey Kore…‘Tek adam’ yönetiminin bir ülkeyi nasıl batırdığının canlı birer örneği…
Tek adam rejimlerinin refah getirmediği, müreffeh ülkeleri bile batağa sürüklediği, halkını fakirleştirip ülkesini perişan ettiğinin ‘parlak’ bir örneği olarak da son dönemde Venezuela öne çıkıyor.
Muhaliflerin çoğu ülkeden göç etmiş durumda. Şimdi bunlara kitlesel göçler ekleniyor. 2 milyonu aşkın Venezuelalı komşu ülkelerin kapısında kuyruk oluşturmuş durumda.
Halk ile yapılan röportajlar, çoğunun artık basit ilaçları bile bulamadığını, astım krizine giren çocuğuna sprey temin edemez hale geldiği için göçtüğünü ortaya koyuyor…
***
Ülke hiperenflasyon yaşıyor.
Yılbaşında 1 Bolivar’a alınan bir ürün, yıl sonunda 10 bin Bolivar’a yükseliyor.
DW’ye konuşan iktisatçı Pablo Rafael Gonzales çarpıcı rakamlar veriyor;
‘’1 Dolar’ın piyasadaki değeri 2,5 milyon Bolivar…
Venezüela’da resmi asgari ücret 5.5 milyon Bolivar. Yani cari kura göre 2 buçuk dolar civarında…
Etin kilosu 10 milyon Bolivar. Asgari ücretin iki katı…
Bir ekmek 1 milyon 400 bin Bolivar’ın üzerinde…’’
Hükümet dövizin yurt dışına kaçışını önlemek için aldığı tedbirler ters tepmiş durumda. Dövizler hızla eriyor, halk felaket derecesinde fakirleşiyor.
Gonzales röportajında şaşırtıcı bir detay daha veriyor:
‘’Venezüela’da neredeyse hiçbir tarım ürünü yetişmiyor. Sanayi malları üretilmiyor. Hükümet, çimento fabrikalarına el koyuyor, piyasada çimento kalmıyor. Kahve üretimini kamulaştırıyor, içecek kahve bulamıyoruz. Şeker fabrikalarını devletleştiriyor, piyasada şeker bulamıyoruz…
Venezüela’da halkın gıda ihtiyacı hükümetin dağıttığı temel gıda kutuları ile sağlanıyor. Onları temin edebilmek için de, Maduro hükümetinin çıkarttığı (karne uygulaması) ’’vatan kimliği’’ne sahip olmak gerekiyor…’’
Erdoğan ve çevresinin bel bağladığı Venezuela’da 1 kilo pirinç ya da 1 kilo et için iki üç torba para ödeniyor. Halk yüzde 20 bini aşan enflasyon yüzünden gıda alamıyor.
***
İngiliz the Times gazetesinin Caracas muhabiri, enflasyonun yüzbine yaklaştığı (IMF’ye göre, yıl sonunda 1 milyonu bulacak) Venezüela’dan ilgi çekici bir detay aktarıyor:
’’Bir tavuk beslemek, bir öğretmenden fazla kazandırıyor.’’
Zira bir kutu yumurta, bir öğretmenin aylık maaşından kat be kat yüksek…
***
Ekonomide küçülmenin yüzde 50’si 2013’te iktidara gelen Maduro döneminde gerçekleşmiş durumda.
Devletin gelirlerinin yüzde 90’ını oluşturan petrol üretimi, günlük 3 milyon varilden 1 milyon varile gerilemiş durumda.
Halkın yüzde 87’si fakirlik sınırının altında yaşıyor….
Ancak tüm bunlara rağmen ‘tek adam’ Maduro iktidarda ve yapılan son seçimleri de kazandı.
Uluslararası Florida Üniversitesi’nin Latin Amerika ve Karayipler Merkezi Direktörü Frank O. Mora, merak edilen bu sorunun cevabını Foreign Policy için kaleme almış.
Değerlendirmeleri son derece çarpıcı ve maalesef ülkemizle de benzer yanlar taşıyor.
İşte Mora’nın tespitleri;
Birincisi Maduro, demokratik olmayan tüm hükümetlerin yönetimini uyguluyor; Devletin kurumları kontrolü altında ve muhaliflere baskı yapıyor.
Süreç 1982 başarısız darbe girişiminin ardından başladı. Maduro’nun selefi Chavez, Bolivar devrim süreci adı altında tüm muhaliflerini temizledi ve devlet ve sivil kuruluşların kontrolünü eline geçirdi. Yüksek Seçim Kurulu ve yargıyı denetimi altına aldı. İktidardaki Sosyalist Birlik Partisi’nin de desteği ile Ordu’yu etkisizleştirdi ve ardından politize etti. Ordu tam olarak Chavez’e sadık bir yapı haline getirildi ve iktidarının teminatına dönüştürüldü. Ordu artık sadece petrol üretimi gibi stratejik endüstrinin değil, halka ‘karne’ karşılığı paylaştırılan gıda yardımlarının da dağıtımını kontrol ediyor. Çok sayıda emekli subay da artık iktidar sıralarında Meclis’te ve hükümet içerisinde görev yapıyor.
İktidar anayasayı askıya aldı ama ‘hukukun üstünlüğünü’ alay etmek için kullanıyor. Meclis’te çoğunluğu o dönem elinde bulunduran muhalefetin 2016’da Maduro’nun referandumunu yenileme çağrısını, Yüksek Yargı Meclis seçimlerini iptal ederek cevap verdi… Bağımsız ve eleştirel medyanın tamamı susturuldu…İktidar ‘olağanüstü hal’ uygulamasını halen endüstriyi millileştirmek ve politikanın normal işleyişini engellemek için kullanıyor.
Maduro’nun iktidarda kalabilmesinin ikinci nedeni, ilki ile ilişkili; korku kültürü ve iktidarın vatandaşları arasına ektiği güvensizlik tohumları… İktidarla direkt bağlantılı olmayan ama bazı iktidar üyeleri tarafından kurulup finanse edilen Colectivos, şiddeti toplumda kaygı ve şüpheyi artırmak için kullanıyor. Aynı zamanda Bolivar devriminin taban örgütlenmesi ve komünal konsülleri, komşu düzeyinde iktidarın gözü ve kulağı gibi faaliyet gösteriyor. Vatandaşlar, komşuları tarafından ihbar edilmek korkusuyla, kendine polislik yapıyor ve kendisini sansürlüyor. Komşunuz bir muhbir olabilir ve ‘hükümet karşıtı’ şeklinde yaftalanmak, kişinin hükümetin yoklukta dağıttığı gıda paketlerinden mahrum kalmasına neden olabilir…
Üçüncü olarak iktidar, özel sektörü de denetim altında tutuyor. 2005’te başlayan uygulamalarla, özel sektörün kaynaklara erişimi sınırlandırıldı ve ekonomik fırsatların altı oyuldu. İktidarın, kamulaştırma ve el koyma yöntemi özel sektörü kudretsiz bıraktı. İktidarın, döviz rejimine getirdiği sınırlamalarda, özel sektörün elini bağlıyor.
Sonuçta, iktidar kıtlığı tıpkı Küba’da olduğu gibi kontrolünü sürdürmek ve halkı hizada tutmak için bir araç (sopa ve havuç) olarak kullanıyor. Halk yoklukla mücadele etmek, muhalefet de dağınıklığı nedeniyle iktidara karşı mücadele edemiyor…’’
Mora, Arap Devrimleri’nde olduğu gibi bir halk isyanını ateşleyen ‘kendini yakma’ eylemi olması halinde, çok kan kaybı yaşanabileceğine dikkat çekiyor. Tüm bunlara rağmen Maduro’nun devrilmesinin, ordu destekli parti içi ‘kontrollü darbe’ ile olabileceğini ve buna dair duyumlar olduğunu vurguluyor…
***
Venezüela, ekonomik krizin ‘tek adam’ rejimlerinin devrilmesi anlamına neden gelmediğinin açık bir örneği. Daha da can yakıcı olanı, halk fakirleşip ülke perişan olmasına rağmen, ‘olağanüstü hal’ üzerinden uygulanan demokrasi dışı muhalefeti ve halkı susturma tedbirlerinin Türkiye ile benzerlik arz ediyor olması…
Umarım Türk halkı da ekonomik krizi takip eden böyle ağır bir ‘kıtlık’ ve ‘yokluk’tan beslenen baskıcı uygulamalarla ile yüz yüze kalmaz!
[Erhan Başyurt] 6.9.2018 [TR724]
Tek adam rejimlerinin refah getirmediği, müreffeh ülkeleri bile batağa sürüklediği, halkını fakirleştirip ülkesini perişan ettiğinin ‘parlak’ bir örneği olarak da son dönemde Venezuela öne çıkıyor.
Muhaliflerin çoğu ülkeden göç etmiş durumda. Şimdi bunlara kitlesel göçler ekleniyor. 2 milyonu aşkın Venezuelalı komşu ülkelerin kapısında kuyruk oluşturmuş durumda.
Halk ile yapılan röportajlar, çoğunun artık basit ilaçları bile bulamadığını, astım krizine giren çocuğuna sprey temin edemez hale geldiği için göçtüğünü ortaya koyuyor…
***
Ülke hiperenflasyon yaşıyor.
Yılbaşında 1 Bolivar’a alınan bir ürün, yıl sonunda 10 bin Bolivar’a yükseliyor.
DW’ye konuşan iktisatçı Pablo Rafael Gonzales çarpıcı rakamlar veriyor;
‘’1 Dolar’ın piyasadaki değeri 2,5 milyon Bolivar…
Venezüela’da resmi asgari ücret 5.5 milyon Bolivar. Yani cari kura göre 2 buçuk dolar civarında…
Etin kilosu 10 milyon Bolivar. Asgari ücretin iki katı…
Bir ekmek 1 milyon 400 bin Bolivar’ın üzerinde…’’
Hükümet dövizin yurt dışına kaçışını önlemek için aldığı tedbirler ters tepmiş durumda. Dövizler hızla eriyor, halk felaket derecesinde fakirleşiyor.
Gonzales röportajında şaşırtıcı bir detay daha veriyor:
‘’Venezüela’da neredeyse hiçbir tarım ürünü yetişmiyor. Sanayi malları üretilmiyor. Hükümet, çimento fabrikalarına el koyuyor, piyasada çimento kalmıyor. Kahve üretimini kamulaştırıyor, içecek kahve bulamıyoruz. Şeker fabrikalarını devletleştiriyor, piyasada şeker bulamıyoruz…
Venezüela’da halkın gıda ihtiyacı hükümetin dağıttığı temel gıda kutuları ile sağlanıyor. Onları temin edebilmek için de, Maduro hükümetinin çıkarttığı (karne uygulaması) ’’vatan kimliği’’ne sahip olmak gerekiyor…’’
Erdoğan ve çevresinin bel bağladığı Venezuela’da 1 kilo pirinç ya da 1 kilo et için iki üç torba para ödeniyor. Halk yüzde 20 bini aşan enflasyon yüzünden gıda alamıyor.
***
İngiliz the Times gazetesinin Caracas muhabiri, enflasyonun yüzbine yaklaştığı (IMF’ye göre, yıl sonunda 1 milyonu bulacak) Venezüela’dan ilgi çekici bir detay aktarıyor:
’’Bir tavuk beslemek, bir öğretmenden fazla kazandırıyor.’’
Zira bir kutu yumurta, bir öğretmenin aylık maaşından kat be kat yüksek…
***
Ekonomide küçülmenin yüzde 50’si 2013’te iktidara gelen Maduro döneminde gerçekleşmiş durumda.
Devletin gelirlerinin yüzde 90’ını oluşturan petrol üretimi, günlük 3 milyon varilden 1 milyon varile gerilemiş durumda.
Halkın yüzde 87’si fakirlik sınırının altında yaşıyor….
Ancak tüm bunlara rağmen ‘tek adam’ Maduro iktidarda ve yapılan son seçimleri de kazandı.
Uluslararası Florida Üniversitesi’nin Latin Amerika ve Karayipler Merkezi Direktörü Frank O. Mora, merak edilen bu sorunun cevabını Foreign Policy için kaleme almış.
Değerlendirmeleri son derece çarpıcı ve maalesef ülkemizle de benzer yanlar taşıyor.
İşte Mora’nın tespitleri;
Birincisi Maduro, demokratik olmayan tüm hükümetlerin yönetimini uyguluyor; Devletin kurumları kontrolü altında ve muhaliflere baskı yapıyor.
Süreç 1982 başarısız darbe girişiminin ardından başladı. Maduro’nun selefi Chavez, Bolivar devrim süreci adı altında tüm muhaliflerini temizledi ve devlet ve sivil kuruluşların kontrolünü eline geçirdi. Yüksek Seçim Kurulu ve yargıyı denetimi altına aldı. İktidardaki Sosyalist Birlik Partisi’nin de desteği ile Ordu’yu etkisizleştirdi ve ardından politize etti. Ordu tam olarak Chavez’e sadık bir yapı haline getirildi ve iktidarının teminatına dönüştürüldü. Ordu artık sadece petrol üretimi gibi stratejik endüstrinin değil, halka ‘karne’ karşılığı paylaştırılan gıda yardımlarının da dağıtımını kontrol ediyor. Çok sayıda emekli subay da artık iktidar sıralarında Meclis’te ve hükümet içerisinde görev yapıyor.
İktidar anayasayı askıya aldı ama ‘hukukun üstünlüğünü’ alay etmek için kullanıyor. Meclis’te çoğunluğu o dönem elinde bulunduran muhalefetin 2016’da Maduro’nun referandumunu yenileme çağrısını, Yüksek Yargı Meclis seçimlerini iptal ederek cevap verdi… Bağımsız ve eleştirel medyanın tamamı susturuldu…İktidar ‘olağanüstü hal’ uygulamasını halen endüstriyi millileştirmek ve politikanın normal işleyişini engellemek için kullanıyor.
Maduro’nun iktidarda kalabilmesinin ikinci nedeni, ilki ile ilişkili; korku kültürü ve iktidarın vatandaşları arasına ektiği güvensizlik tohumları… İktidarla direkt bağlantılı olmayan ama bazı iktidar üyeleri tarafından kurulup finanse edilen Colectivos, şiddeti toplumda kaygı ve şüpheyi artırmak için kullanıyor. Aynı zamanda Bolivar devriminin taban örgütlenmesi ve komünal konsülleri, komşu düzeyinde iktidarın gözü ve kulağı gibi faaliyet gösteriyor. Vatandaşlar, komşuları tarafından ihbar edilmek korkusuyla, kendine polislik yapıyor ve kendisini sansürlüyor. Komşunuz bir muhbir olabilir ve ‘hükümet karşıtı’ şeklinde yaftalanmak, kişinin hükümetin yoklukta dağıttığı gıda paketlerinden mahrum kalmasına neden olabilir…
Üçüncü olarak iktidar, özel sektörü de denetim altında tutuyor. 2005’te başlayan uygulamalarla, özel sektörün kaynaklara erişimi sınırlandırıldı ve ekonomik fırsatların altı oyuldu. İktidarın, kamulaştırma ve el koyma yöntemi özel sektörü kudretsiz bıraktı. İktidarın, döviz rejimine getirdiği sınırlamalarda, özel sektörün elini bağlıyor.
Sonuçta, iktidar kıtlığı tıpkı Küba’da olduğu gibi kontrolünü sürdürmek ve halkı hizada tutmak için bir araç (sopa ve havuç) olarak kullanıyor. Halk yoklukla mücadele etmek, muhalefet de dağınıklığı nedeniyle iktidara karşı mücadele edemiyor…’’
Mora, Arap Devrimleri’nde olduğu gibi bir halk isyanını ateşleyen ‘kendini yakma’ eylemi olması halinde, çok kan kaybı yaşanabileceğine dikkat çekiyor. Tüm bunlara rağmen Maduro’nun devrilmesinin, ordu destekli parti içi ‘kontrollü darbe’ ile olabileceğini ve buna dair duyumlar olduğunu vurguluyor…
***
Venezüela, ekonomik krizin ‘tek adam’ rejimlerinin devrilmesi anlamına neden gelmediğinin açık bir örneği. Daha da can yakıcı olanı, halk fakirleşip ülke perişan olmasına rağmen, ‘olağanüstü hal’ üzerinden uygulanan demokrasi dışı muhalefeti ve halkı susturma tedbirlerinin Türkiye ile benzerlik arz ediyor olması…
Umarım Türk halkı da ekonomik krizi takip eden böyle ağır bir ‘kıtlık’ ve ‘yokluk’tan beslenen baskıcı uygulamalarla ile yüz yüze kalmaz!
[Erhan Başyurt] 6.9.2018 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)


