Allah'ın Sadık Kulu; Sabri Çolak

15 Temmuz sonrası Erzurum’da gözaltına alınıp tutuklanan ve 7,5 yıl hapis cezasına çarptırılan 69 yaşındaki Prof. Dr. Sabri Çolak Ağabey cezaevinde Hakka yürüdü.  Atatürk Üniversitesi Mühendislik Fakültesi emekli Öğretim Üyesi olan Prof. Dr. Çolak , 25 aydır tutukluydu ve Van Yüksek Güvenlikli Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’nda bulunuyordu. Yaşadığı kalp rahatsızlığına mazlum ve mağdurların yükü de binince ihtimal ki daha fazla taşıyamadı. İnandığı gibi yaşadı, yaşadıklarının da en büyük temsilcilerinden biri oldu.

Ömrünün ilk yıllarından itibaren milletine ve inandığı değerlere hizmeti bir borç bilen bu değerli bilim insanı pek çok yer ve zamanda genç dimağların ve âlicenap insanların ufukların açmaya çalışmış ve geçmişten gelen izlerle tecrübelerini aktarmıştır. Bunu bir vazife kabul eden Sabri hocam onca yaşına rağmen hiç bir bahaneye sığınmadan davet edildiği yerlerde ibadet neşvesi içinde görevini yapmıştır.

Korkakların Gözü Uyku Görmesin...

Erzurum'daki varlığından endişe eden zalim bir ekip onu Van Cezaevi'ne göndermişlerdi. Tüm zalimlik karşısında kulluk duruşunu bozmamış ve asla halinden şikayet etmemiştir.

Şahit olanların anlatımlarına göre koridorlarda tüm mazlumların masumiyetini o kendine has üslubu ile haykırarak moral verirdi:

- Dayanın gardaşlar... Sizler masumsunuz.

Ve yine onların gözlemleri ile;

- 'Yemedim yedirdim, giymedim giydirdim, gezmedim, gezdirdim. Ula uşaklar Allah sizleri bir yerlere hazırlıyor. Daha güzel hizmet etmeniz için burayı fırsat bilin' derdi

Elbette korkakların halini en iyi o anlatacaktı;

-Ula uşaklar sizler burda emniyette ve rahat yatırsiz. Bu haramiler var ya sabaha kadar dört çarşaf yırtirler. Rahat yatamirler, ben bir çarşafınan idare edirem."

Civanmert insanlar için mekan ve zaman fark etmezdi. Medrese-i Yusufiye'de her kantin dağıtımında bütün koğuşlara ayrım yapmadan meyve gönderir; Ekonomik sıkıntısı olanlara kantin alışveriş yapar dağıtırdı. ihtimal ki; kendisine zulüm yapan zalimler de hasbelkader orada olsa idi onlar da nasiplenecekti.

Bu yolda ölsem benim için şereftir.

Hocafendi ile beraber çekilmiş fotoğrafların bulunduğu gazete küpürlerini ele geçiriren despot rejim 22,5 yıl ile yargılamaktan iftihar ederken; kendisi o yolda ölmeyi bir şeref bilmiş ve O Muhterem hocasına "gardaşım" diyecek kadar insibağ kurmuştu.

Evet... İyi insalar iyi atlara binip gittiler. Sabri Çolak Hocam ruhunun ufkuna yürüdü. Ama; "Geçmişten izlerin" silinmez  hatıralarını gelecek nesillere emanet etti. Belki de halen görevinin başındadır.

Ruhun Şâd olsun...

[Prof. Dr. Sabri Çolak hocayı cezaevinden tanıyan ve daha sonra tahliye edilen bir koğuş arkadaşı]
25.8.2018 [Samanyolu Haber]

Meleğin göründüğü an… [Beklenmedik Yolculuk-8] [Veysel Ayhan]

Rablerine, sırf O’nun rızasını ve cemaline kavuşmayı umdukları için, sabah akşam yalvaranlarla beraber olmakta sebat et! Dünya hayatının (aldatıcı) süsünü isteyerek gözlerini sakın onlardan ayırma. Kalbini Bizi zikretmekten gafil bıraktığımız, heva ve hevesine uyan ve işi hep aşırılık olan kimselere itaat etme! (Kehf: 28)


Uzun zaman hapishanede yatmıştı. Soğuk ve nem vücudunu yıpratmış hastalığını tetiklemişti. Hastalığı ilerleyince tahliye edilmişti ama kendini toparlayamamıştı. Direkt hastaneye yatırılmıştı. 4 aydır yataktaydı. Ölmekten endişe etmiyordu. Hatta bir an önce ölsem de aileme yük olmasam diye düşünüyordu. Zihnen hazırdı ama bu nasıl olacaktı. Ölüm nasıl gelecekti?

Mesleği mühendislikti. Makineden motordan anlardı. 43 yıldır bir saniye bile sekmeden “tık tık” çalışan kalp motoru nasıl duracaktı? Bugüne kadar hiç teklememişti. Yoksa önce beyni mi hayattan kopacaktı? Ölürken kalp gözü nasıl açılacaktı? Ölüm meleği nasıl görünecekti?

Son zamanlarda sürekli bunları düşünüyordu ki bir perşembe gecesi sabaha karşı beklediği misafirler geldi. Hastanede kendisine refakat eden arkadaşı yanı başındaki yatakta  olacaklardan habersiz sessizce uyuyordu.

Aslında ölüm meleğinin habersiz geldiğini söyleyemezdi. Bir kaç gündür kendinde bir naiflik ve hafiflik hissediyordu. Ailesinin ve çocuklarının yüzüne tarif edemeyeceği bir hisle uzun uzun bakıyordu. Çok yakında gidişinin farkındaydı. Yakınlarıyla helalleşmiş hazırlığını yapmıştı. Demek ki bu misafirhaneden kimse apar topar çıkarılmıyordu. Öleceğini ruhunda hissetmek buydu ama tarifi mümkün değildi.

Son gece bu hali iyice artmıştı. “Tamam herhalde” demişti. Akşam yemek yemek içinden gelmemiş, bir şey yememişti. Vücuduna bir zindelik gelmişti. Demek ki ölüm vücud iflas ettiğinden gelmiyordu. Vakit geldiğinde “bir el” uzanıyor ve kalbini durduruyordu.

Geceyi tesbih çekerek geçirdi. Ezberinden Yasin, Fetih ve Mülk surelerini özenle okudu, kimi yerinde göz yaşlarına hakim olamadı. Yanında uyuyan arkadaşını uyandırmamak için sessizce ağladı, istiğfar etti.

Yatağına uzanıyordu ki kapı yanında bir aydınlanma hissetti. Yıllar önce vefat eden babası oda kapısının kenarında kendisine tebessüm ediyordu. Hemen yanında geçen yıl trafik kazasında vefat eden iş arkadaşı vardı. Bayağı bir kalabalık koridoru doldurmuştu. Hasta odasından koridoru nasıl görebildiğini fark edince artık bir başka buuda geçtiğine ikna oldu. Duvarlar kaybolmuş, yatağın çevresi sanki bir meydan olmuştu. Fiziki alem artık saydamdı.

Göz açılması demek ki buydu. Kalabalığın ortasında ipekten beyaz elbiseli yüzü parıl parıl aydınlık bir insan vardı. İçine onun ölüm meleği olduğu hissi geldi. Açıklaması zor bir rahatlama ve ürperti vücudunu kapladı. Beyaz elbiseli melek önce hafif tebessüm ederek selam verdi. Sonra yanına yaklaşıp elini uzattı. Demek ki kendisini almaya gelmişti. Davet ediyordu. Bu nasıl bir huzur verici bir davetti anlatamazdı. Sanki “hayır” dese dünyada kalacak gibi hissettiği bir davetti. Meleğin uzanan eli havada bekliyordu. Elini son bir gayretle uzatmak istedi. Gerek kalmadı. Melek iki eliyle elini kavradığında ruhunda, eli annesinin elleri içindeymişçesine bir huzur ve dinginlik duydu.

Melek ona, ölürken söyleyip söyleyemeyeceği korkusuyla yaşadığı kelimeler için izin vermiş, o endişesini yaşatmamıştı. O sırada meleğin hemen yanında bir başka nurani zat daha göründü. Nasıl bir sevimlilik nasıl bir beşaşetti. Kelime bulmak zordu. Kendini tanıttı:

– Ben hep okuduğun Yasin Suresiyim. Görebilmen için bu şekle büründüm. Korkma sana arkadaşlık edeceğim. Ona “kendini” okudu. Böyle bir okuyuş hiç duymamıştı. Ne çok kıraat eden dinlemişti ama böylesini duymamıştı. “Yasin”, son ayetini ona doğru hitap ederek bitirdi:

– “Sübhandır, münezzehtir o Zât ki, her şey üzerinde hâkimiyet elindedir. Ve… hepinizin de dönüşü, O’na olacaktır.” (Yasin: 83)

Nasıl sevineceğini bilemiyordu. Gözlerinden sicim gibi sevinç gözyaşları akıyordu. Ağlayan ruhtu. Vücuduna baktı. Gözleri kuruydu. Bir müddet cansız bedenini seyretti. Yan yataktaki arkadaşına baktı bir süre. Sessizce uyuyordu. Ne kadar isterdi yaşadıklarını ona haber verebilsin ama anladığı kadarıyla melek ruhunu çoktan ruhunu almıştı. Bir eli ölüm meleğinde diğer eli “Yasin” suresindeydi. Ve gidiyorlardı.

***

Kendini tekrar hissettiğinde cenaze namazı kılınmış kabre konuluyordu. Kabir, başka bir alemdi. Ve bu aleme giriş bir başka buudu geçişti. Ruhu her yeni alemde bir başka evrilme, bir başka zorlanma yaşıyordu. Dünyaya geliş gibi gidiş de kolay değildi. Ezildikçe eziliyordu.

Kefenlenmiş vücudu hemen yanındaydı. Kemikleri çatırdarcasına sıkılıyordu. Dünyadayken her bunaldığında ve sıkıldığında Rabbinin inayetine yönelirdi. Dünyada yaptığı güzel amelleri ölünce yapmak zor değildi. Yine öyle yaptı. “SübhânAllah, SübhânAllah, SübhânAllah” dedi, “Allah-u Ekber, Allahu Ekber, Allah-u Ekber” dedi. Üzerindeki ağırlık Allah’ın inayetiyle kalktı, rahatladı. Yukarıda cenazesine iştirak edenlerin okuduğu sureler ve dualar azalıyordu. Demek ki gidiyorlardı.

İnsan ölüme ne kadar inanırsa inansın kendine yakıştıramıyordu. Hep uzak görüyordu. Bir gün çıkıp geldiğinde hayatı ciddiye almak için geç kalmış oluyordu. “Sivrisineğin midesini tanzim eden”, “güneşleri, gezegenleri tesbih taneleri gibi hareket ettiren”; küçücük serçelerin kursağını boş bırakmayan, milyonlarca bitkiyi yeşerten, dünyayı insan için muhteşem bir misafirhane olarak “projelendiren” Kudret insanı başıboş bırakmayacaktı. Bir misafir nezaket ve kibarlığıyla yaşayanlar karşılığını “aziz” bir misafir olarak karşılanarak görecekti. Kabul edildiği davette ortalığı karıştıran, fitne çıkaran, adaleti yok edenlerse “sefil” bir halde cezalarını görecekti. Her sanatı gibi Allah’ın adaleti de bir sanat eseri olarak adım adım icra ediliyordu.

Ne yaptıysa yapmış artık bitmişti. Gözü açılmıştı. “Görüşü keskinleşmiş”ti. Aslında düşe kalka bir hayat yaşamıştı. Günahlara düşmüş, tevbe ile doğrulmuş elinden geleni yapmaya gayret etmişti. İşlediği günahlar ister istemez gözünü ve kalbini lekelemiş, şu an yaşadığı “keskin”liği dünyada iken götürmüştü. “Yarım yamalak” bir nazarla, sürekli güncellenmeyen ve yenilenmeyen bir imanla bu kadar olmuştu.

Şimdi mezarın altında binler şükür ki ateşler içinde değildi. Yaşadığı tek bir azap vardı: “Keşke daha fazla salih amel yapsaydım!”. Bu hisler içini kemiriyordu: “Keşke vaktimi boş şeylerle zayi etmeseydim.” “Keşke boş boş konuşmalarla ömrümü heder etmeseydim.”

İçine gelen beşaşet, huzur ve itminan hissiyle meleklerin gelişini fark etti. Yanlarında “Yasin”i görünce sanki kırk yıllık bir arkadaşı gelmişçesine sevindi. Dünyadaki en yakın arkadaşlarını bu kadar sevip sevmediğinden kuşkulandı. Gerçekte hep varmış da hafızası silince unutmuş. Sonra hafızası geri gelmiş de “candan arkadaş”ını yeniden bulmuştu. Demek ki Kur’an okuduğu zamanlar, ona Kur’an arkadaşlığı bahşetmişti. Bir tehlike gördüğünde derin bir güvenle annesine sığınan ve tehlikeden emin olan çocuk gibi rahatlamıştı.

Gelenler Münker ve Nekir’di. Çok sevimliydiler. Simaları huzur ve inşirah veriyordu. Ama onlarla “Yasin” kadar yakın arkadaş değildi. Tedirgin edici mesafeli bir duruşları vardı.

Demek ki sıra soru faslına gelmişti. Soruları ve cevaplarını bileceğini ümit ediyordu.

Yarın son bölüm : Sevinç “Keşke”leri, Beklenmedik Yolculuk – 9


[Meleğin kapıda göründüğü an – Beklenmedik Yolculuk–8]
[Uğursuz fetva – Beklenmedik Yolculuk-7]
[Öğretmenin son dersi – Beklenmedik Yolculuk–6]
[Boğazlanmış kuzular ülkesi -Beklenmedik Yolculuk-5]
[Emir kulu – Beklenmedik Yolculuk–4]
[Çiçekçi ve yanlış örnekler – Beklenmedik Yolculuk-3]
[Çoğaltma tutkusu -Beklenmedik Yolculuk-2]
[Beklenmedik Yolculuk-1]

[Veysel Ayhan] 25.8.2018 [TR724]

Varsa yoksa müteahhitler [Semih Ardıç]

Emlakbank ya da eski ismi ile Emlak Kredi Bankası yeniden faaliyete geçiyor.

2001 senesinde batık vaziyette olduğu için Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) tarafından tasfiyesine karar verilmişti.

Aradan geçen 17 sene zarfında yönetim kurulu başkanı, yönetim kurulu üyeleri ve denetim kurulu üyeleri başta olmak üzere onlarca kişi bankadan maaş almaya devam etti.

Yönetim Kurulu Başkanlığı vazifesini milli görüş camiasının duayen bankacı olarak kabul ettiği Zeki Sayın ifa ediyor.

Albaraka Türk Katılım Bankası Genel Müdür Yardımcısı Deniz Aksu, Emlakbank Genel Müdürlüğü’ne tayin edildi.

EMLAKBANK’IN DÖNÜŞÜ

Bankanın tasfiye safahatı her ne hikmetse bitmedi. Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükûmeti 2018 senesine gelindiğinde bankayı yeniden faaliyete geçirmeye karar verdi.

Dün kadar “tasfiye halindeki banka”, artık “Emlakbank” unvanı ile yeniden mevduat toplayacak, kredi satacak.

Zahiren Hazine’nin elindeki bir imtiyazın (lisansın) nakde dönüştürülmesi gibi görünse de Emlakbank’ın batık inşaat firmalarını kurtarmak maksadıyla sahalara geri döndüğü anlaşılıyor.

İKİ BAKANLIĞIN ÖNCELİĞİ İNŞAAT

Hazine ve Maliye Bakanlığı ile Çevre ve Şehircilik Bakanlığı elde kalan 2,3 milyon konutun satılabilmesi için yeni formüller geliştirmenin derdine düştü.

Ne kadar takdire şayan (!) bir gayret. Memlekette 1 dolar 6 TL’yi geçmiş, kimse yarın doların kaç TL’yı çıkabileceğini tahmin dahi edemiyor…

Piyasayı istikrara kavuşturmakla mükellef Hazine’nin bağlı olduğu merci ise müteahhitlerin nasıl kurtarılacağı ile meşgul.

Konut Geliştiricileri ve Yatırımcıları Derneği (KONUTDER), Gayrimenkul ve Gayrimenkul Yatırım Ortaklığı Derneği (GYODER) ve İstanbul İnşaatçılar Derneği (İNDER), üye firmaların biten ve devam eden projelerdeki stok rakamlarını ve bunların kaç TL’ye tekabül ettiğini iki bakanlığa bildirdi.

Hazine ile Çevre bakanlıkları her üç çatı kuruluştan üye firmalarının stok rakamlarını bildirmelerini istemişti.

SATILAMAYAN DAİRELER HAVUZDA TOPLANACAK

Her firmanın stoklarından bir bölümünün yer aldığı bir varlık havuzu tesis edilecek ve gayrimenkullerin satışına dayalı birtakım yurtdışı ve yurtiçi tahvil ya da menkul enstrümanlar ile satılacak.

Böylece sektör firmalarının stoklarının eritilmesi ve nakit akışı kolaylığının sağlanmasının hedefleniyor. Bütün bu işlemleri de Emlakbank yürütecek.

Bugün “Emlakbank” olarak bilinen banka, Atatürk’ün talimatı ile halkın inşaat teşebbüslerini desteklemek, kredi tahsis etmek ve yetim haklarını korumak maksadıyla 3 Haziran 1926 tarihinde “Emlak ve Eytam Bankası” ismi ile faaliyete geçmişti.

Emlakbank seneler içinde mahalleler, İstanbul Ataköy, Ankara Yenimahalle gibi uydu şehirler kursa da siyasetçilerin müdaheleleri yüzünden iflasa sürüklendi.

EMLAKBANK’IN SADECE İNŞAAT ZARARI 7,2 MİLYAR TL

BDDK’nın tasfiye kararı verdiği 2001 senesinde Emlakbank’ın sadece inşaattan mütevellit zararı 7,2 milyar TL (dönemin rakamları ile 7,2 katrilyon TL) idi.

Başbakanlık Teftiş Kurulu’nun hazırladığı 5 bin sayfalık raporda hisselerinin tamamı Hazine’ye ait bir bankanın içinin siyasetçilerin talimatları ile nasıl boşaltıldığına dair ibretlik misaller var.

Hükûmetin iktisadî krize çare bulmak yerine müteahhitleri kurtarma derdine düşmesi de gösteriyor ki Emlakbank’ı batıran hatalardan hiç ibret alınmamış.

1990’ların Türkiyesinde siyasetçi ile sermaye arasındaki kirli ilişkiler yüzünden kamu bankaları batmış ve memleket 2001 krizinde ağır bir bedel ödemişti.

BAŞBAKANIN TALİMATIYLA KREDİ VERDİ, BATTI

Mesut Yılmaz ve Tansu Çiller’in başbakanlık yaptığı dönemlerde Emlakbank yolsuzluk ve rüşvetin merkezi haline getirilmişti.

Yılmaz ve Çiller’e yakın işadamları batık vaziyette iken bile Emlakbank’tan ihale, teminat mektubu ve kredi temin edebilmişti.

Haddi zatında elde kalan 2,3 milyon konutu bir havuzda toplamanın pratikte karşılığı olmayacak. Zira gayrimenkul fiyatları mütemadiyen düşüyor.

Herkes nakitte kalma derdinde. Piyasa ateş çemberinde.

Emlakbank, damat Berat Albayrak’ın kuracağı konut havuzunda boğulabilir.

Bugünün Dinç Bilginleri, Erol Aksoyları, Cavit Çağlarları, Enver Örenleri bakalım kim olacak?

[Semih Ardıç] 25.8.2018 [TR724]

Süreç bize ne öğretti? (2) [Naci Karadağ]

Başta Recep Erdoğan olmak üzere şu anda iktidarda olan siyasal İslamcılara bir yönüyle teşekkür etmek lazım. Evet, çok zulmettiler, çok hayatı paramparça ettiler, iktidar ve güç uğruna hem ülkeyi yaktılar hem de İslam’a inanılmaz zarar verdiler lakin pek çok kavramın da içinin boş olduğunu bize öğretmiş oldular.

Akraba denilen kavrama artık farklı bakıyoruz mesela.

Şahsen benim yakın akrabalarımdan neredeyse hiç biri Allah’ın bir tek günü bir tek sefer telefon açıp “Nasılsın, aç mısın, susuz musun, bir ihtiyacın var mı?” diye sormadı.

Tam tersi, bana oldukça uzak olan, sadece işim gereği görüştüğüm pek çok kişi – ki onları bu süreç öncesinde ehl-i dünya diyerek ötekileştirtiğim için şimdi mahcubum- tam tersini yaptı.

Süreç bana öğretti ki, akrabalık da, dostluk da zor günde ortaya çıkıyor ve kan bağı hiçbir anlam ifade etmiyor.

İnsan olmadan İslam olunmayacağını öğrendik ayrıca bu süreç sonrasında.

Dindarlık ile ahlaksızlığın aynı çuvala sokulabileceğini de.

Namaz kılan hırsız olur mu?

Oluyormuş, hem de –ne acı ki- tarihin en büyük ve en barbar hırsızları bu kitleden çıkabiliyormuş!

Zulüm, adam kayırma, fişleme, torpil, iç etme, mala çökme gibi kavramlarla din imanın alakası olmadığı gibi, gözü dönmüş güç sahipleri bunu dinin bir parçası haline bile getirebiliyorlarmış.

Allah için çalınır mı ya Hu?

Bunlar bizzat ispatladılar çalınabileceğini.

Kinlerini dinlerine refere ettiklerini anladık yine bu süreçte.

40 yıllık komşusu çarşaflı kadının balkondan sarkıp, kapıya gelen polislere “ikinci zil, ikinci zil” diye nasıl mihmandarlık yaptığını anlattı bir dostum.

Can dostu arkadaşlarını ihbar eden kansızları bu süreç olmasa nasıl öğrenecektik?

Her hafta damada mail ile çarşaf çarşaf liste yollayan beş paralık Pelikan ablalar insan diye aramızda dolaşmayacaklar mıydı?

Yetenek kabızlarının, çapsızların, vasatların kendilerine alan açmak için birilerini gammazlamayı hayat tarzı haline getirdiğini fark edebilmek için bu sürece ihtiyaç varmış.

Toplum içinde yemek yeme adabını bilmeyen İslamcı yarı aydınların okullarda konferans adı altında yüzbinlerce lirayı bankaya istiflemesini görmüş olduk.

Başakşehir’de 70 metrekarelik evden Beykoz’da tripleks villaya geçen ruhunu satmışların, evde iki hizmetçi besleyebilecek kadar sonradan görme olduğunu da yine bu sürece borçluyuz.

Ezilmiş, horlanmış, itilip kakılmış olanların güce ulaştığı an, kendinden önceki zalimlere nasıl rahmet okuttuğunu da bir kere daha test etmiş olduk bu süreç sayesinde.

Daha düne kadar devlete ‘Tağut’ diyenlerin nasıl bir Süfyanizm modeliyle mest oldukları apaçık ortaya çıktı.

Vatanseverliğin güce yalaka olmakla eşdeğer tutulduğu, her hoşumuza gitmeyen şeyin ihanet, beğenmediğimiz her fikrin hainlik olduğunu anlamış olduk bu iktidar sayesinde.

Aslında hiç uzatmaya gerek yok

İşte size iki tablo, işte bu sürecin gerçek bizi çıkarmasının üç ibretli görseli…




[Naci Karadağ] 25.8.2018 [TR724]

Rövanş [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Erdoğan rejimine destek verenlerin psikolojisini çözümlemek önemli kanısındayım. Erdoğan rejimine destek olanların motivasyonlarını, beklentilerini, kafalarındaki meşrulaştırma mekanizmalarını, dünya görüşlerinden kaynaklı onaylarını, tolerans paylarını, olası bakış açısı değişimi dinamiklerini anlamalıyız, bu konularda analizlerde bulunmalı, akıl yürütmeliyiz. Çünkü rejimin ayakta kalmasının “milli irade” olarak lanse edilen desteğe bağlı olduğunu biliyoruz. Yani rejim despotlukla ayakta değil. Önce, eğer böyle düşünenler varsa, çok geç olmadan uyanmalarını dilerim. Daha önce rejimin sosyal dinamiklerini mercek altına alan yazılarımda değindiğim üzere, Erdoğan’ın kendi ve rejimi, bugün yaşanan trajinin nedeni değil, bilakis bugünkü rejimin sebebi sosyolojik durum. Şaşan beşeri anlamadan derinlemesine ve ayrıntılı bir politik analizin bile yararı yok bu ortamda. O halde bir deneme olsun bu yazı; neden insanlar destek oluyor Erdoğan’a ve rejime, bunu yorumlamaya çalışalım.

Rövanşizm: Her kesimin muzdarip olduğu bir psikolojik ruh hali, bir sosyal anlamlandırma, dünya görüşlerine temel oluşturan “biz ve öteki” ayrımının dayanak noktası. Erdoğan’ın tabanı olan Milli Görüşçü İslamcı sosyolojik yapı, kendisini cumhuriyet rejimi ile özdeşleştiremeyen ve bu nedenle 1923 sonrası rejime karşı duran, kendisini bu rejime ait hissetmeyen bir neslin ürünü, bir zihniyetin devamı. Bu bakış esasında Türkiye’de birçok İslami siyasi felsefenin belki de en belirgin ortak noktası. Buna göre, modern Türkiye’de devlet kurucu iradenin en önemli yansıması olarak gördüğü laiklik ilkesi ve buna dayalı politik pratik, İslam’a ve İslam’la ilintili her şeye karşı olan bir zihniyetin ürünüydü. Bu zihniyet ibadeti yasakladı ya da sınırlandırdı, İslami sosyal örgütlenmenin karşısında oldu, “inançlı insanları” devlet kademelerinden uzak tuttu, Batı yönelimi ile “taklitçi” bir yaklaşım sergiledi. Bu yaklaşımın sonucunda “kendi değerlerine yabancılaşmış” nesiller var edildi. Türkiye’nin dünya üzerindeki konumundan ve etkisinden memnun olmayan bu kesim, ülkedeki geri kalmışlık da dâhil tüm sorunların bu yabancılaşma sonucunda oluştuğuna inandı. Çözümü ise, terk edilen değerlere geri dönüşte gördü. İslamcılık Türkiye’de bu temellere dayanıyor. Eskinin yeniden belirleyici töz, belirleyici orijin olması tezini işliyor. Tüm cemaatler, tarikatlar, İslami siyasi yansımalar, bu İslamcı tarih okuyuşuna sahip çıkıyor. Oranlar değişebilir, yoğunluk farklı olabilir. Ama bu “biz-öteki” ayrımı, diğer sosyal ve politik gruplarla aradaki temel farkı oluşturuyor. Ve İslamcıların iktidar özlemi taam da bu noktaya dayanıyor. Çünkü bu ülkede iktidara gelmeden bir şeylerin evrimsel tempoda (yavaş-yavaş) değişmesi konusunda kimsenin umudu yok, hiç olmadı. Böylece, İslamcılar iktidara yöneliyor, devleti içeriden ele geçirmeye çalışıyor. Bu hep böyle oldu. Milli Görüş, Türkiye’nin Müslüman Kardeşleri olarak bu stratejiyi izledi. AKP ve Erdoğan, bu akımın geç temsilcileri veya yeni nesli olarak bu taktiği benimsedi. Uygulanan takıyye tutumu da dâhil, bu strateji Ortadoğu’daki İslamcı tüm akımların ortak noktasıdır. Vakitsiz ötmeyen horoz olmak, Ortadoğu’da tek çıkar yol olarak algılandı – Türkiye İslamcılığı bu konuda diğerlerinden bağımsız bir duruşa sahip olmadı, olmuyor da.

İslamcı elitler, Erdoğan’ı velinimet olarak görüyor

Bu rövanşizmin temel dayanak noktası, kendilerinin karşısında olan önceki iktidarın kurumlarını ele geçirmek, sonra da onlarla aynı enstrüman ve taktikleri kullanarak onları bertaraf etmek. Erdoğan’ın yaptığının bu olduğuna inanan taban, bu nedenle de onun “belirli zaaflarına” tolerans gösteriyor. Yaşanan süreci 100 yılda bir çıkmış bir fırsat olarak görüyor ve bu nedenle de “cilalı Erdoğan imajı” yaklaşımını terk etmiyor, daha doğrusu edemiyor. Bu nedenle de “minareyi kılıfına uydurmak” yaklaşımı hâkim oluyor. İslamcı elitler, Erdoğan’ı velinimet olarak görüyor. O, bu kesimin Atatürk gibi kültleştirilmek istenen lideridir. Okul kitaplarına girecek, devleti dönüştüren ve “öze dönüşü” sağlayan “büyük lider”, “reis”, “başkan”, hatta “halife” Erdoğan imajı, çağlar ötesi bir tarih anlaşışı ile, devletin yeni tarih yazımında yerini baş sıralarda alacak. Bundan şüpheniz olmasın. Bu nedenle, Erdoğan’ın başarısız olma şansı yok. Daha doğrusu, Erdoğan’ın başarısızlıklarını itiraf etme olasılıkları bulunmuyor. Tabiatıyla Erdoğan o cepheden bu cepheye kahramanlık ve cesaret örnekleriyle kariyerini tamamlamış ve sonuçta da Kurtuluş Savaşını kazanarak yeni bir devlet kurabilmiş bir lider kapasitesine sahip değil. Bunun derin kompleksi her ne kadar Erdoğancıları ezse de, 21. yüzyılın tüm teknolojik manipülasyon olanaklarını kullanarak, Erdoğan’ı olmadığı niteliklerle “donatıyor” ve bunu Goebels’vari bir “tekrar edilen ve gerçek haline getirilen yalan” stratejisi ile “yaratıyorlar”.

17/25 Aralık’a darbe teşebbüsü demeleri, Gezi Olayları’nı dış güçlerin Türkiye’ye müdahalesi olarak lanse etmeleri, 15 Temmuz darbe kalkışmasını “ikinci Kurtuluş Savaşı” gibi allayıp pullayarak halka arz etmeleri, hatta son yaşanan TL’nin çöküşünü “ABD menşeli bir ekonomik saldırı” olarak propaganda etmeleri bundan kaynaklanıyor. Çaresizler, bir efsane oluşturmak, kurgu bir kahraman tasarımlamak, olmayanı varmış gibi addetmek durumundalar. Hiçbir yolu yok, bunu yapmazlarsa iktidardan “üçkağıtçı, hırsız, onursuz, yalancı, haysiyetsiz, iftiracı, istibdatçı, kısacası ‘kötü’ olarak” gideceklerini biliyorlar!

Tabanları da bunun farkında. İnternette ve medyada bir yıl boyunca her gün yolsuzluklar ifşa da edilse, sadece işlerine öyle geldiği için gerçekleri inkâr edecekler, çünkü rövanşizmin bir lidere ihtiyacı var. Ve bu halk, kendine yaraşan liderin Erdoğan olduğunu düşünüyor, buna inanıyor. Onlar için gerçekler değil, dombra eşliğinde “bir rock yıldızı gibi” idolleştirilen bir lider olması önemli. O lider Erdoğan, buna şüphe yok. Ölmüş olmasına karşın hayranlarının “Elvis’in yaşadığına” inanması gibi, onlar da Erdoğan’ın “ümmetin lideri” olduğuna, “ABD ve Trump’a haddini bildirdiğine”, “ABD’li Pastör’ün CIA ajanı, ‘FETÖ’ ve PKK destekçisi bir provokatör terörist olduğuna”, Türkiye’yi tüm dünyanın “kıskandığına” inanıyorlar. İnanmasalar da bu konuları berberde ve kahvehanede konuşmak koltuklarını kabartıyor. Bir yalana inanmalarının inanıyor oldukları sürece önemi yok, çünkü hipnoz devam ediyor.

Rövanş alınıyor

Her türlü sorununa karşın iyi-kötü bir “idealler dünyası” ile bağlantısı olan bir Cumhuriyet yıkılarak, yerine Kuveyt-Rusya arası Avrasya sahasına uygun hale getirilen, tarihiyle gerçekçi bağlarını tümüyle koparmış, adeta “kayışı kopmuş” bir ülke var ettiler. Bu rövanşın en önemli faydası, eskiyi devlet dışına iterken açılan sahalara “istihdam edilen” kitleler. Ya da kapalı kapılar ardında abrakadabra ihale süreçlerinde yandaşlara peşkeş çekilen “cukka yapıcı” projeler. Cumhuriyeti kuran kadrolar vatanseverdi. Belki hatalı bir ton şey yapmış olabilirler. Ama kendilerince doğru oldukları bir “idea” peşinden gidiyorlardı. Kendilerinden öncekilerle – Osmanlı batılılaşması veya Jöntürkler’le – bağlantıları vardı. Bir “mefkûreleri” bulunuyordu. Hepsinden de önemlisi, ülke kaynaklarını şahsi çıkarları için hortumlamadılar. Milli sermaye sınıfı oluşturmak için Ermeni soykırımından ganimet olarak talan ettikleri mülkleri bile, ülke yararına diye düşünerek “yerli sermayeye” devrettiler. Yani günahlarını işlerken dahi, kendilerince bir değerler manzumesine sahiptiler. İlkeleri vardı, katılır-katılmazsınız, başka! Oysa bugünün İslamcı Erdoğancı muktedirleri, derin devletteki Kemalist Avrasyacı “kardeşleriyle beraber” Türkiye’yi talan ederlerken, zerre kadar ilke-prensip tanımıyorlar. Ülkeyi Rusya’nın kucağına iterken ve Avrasyacı süper gücün inisiyatifine terk ederken, akıllarında salt kendi bekaları var. Evet, rövanş alınıyor. Ama rövanş alanlar, saçma sapan rövanşist tutumlarına bile sadık olmaksızın, rövanşı kendi kişisel faydaları doğrultusunda kullanıyor!

Türkiye’de basiretli kesimler azınlıkta. Bu durumu yazan-çizen bir avuç insan, vatan haini, “FETÖ’cü”, solcu, liberal falan diye sistem dışına itiliyor, susturuluyor. Ahmet Altan gibi iki yıl boşu boşuna hapiste tutuluyor, ya da kardeşi gibi çıkarılıp, “konuşursan aynı deliğe tıkarım!” denilen bir ortamda suskunluğa mahkûm ediliyor. Konuşan ve eleştiren istemiyorlar. Esasında güçlerinden değil, gerçeklerin ifşasından, gidecekleri cehennemden korktuklarından daha fazla korktukları için! Bu nedenle sonları manevi kaygılardan veya iç hesaplaşmalardan değil, maddi boyutta yaşanacak süreçten olacak. Türkiye tarihinin en büyük ekonomik krizi, ekmeği öğretmen kılınca hipnoz bozulacak. Aç ayı oynamaz çünkü!

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 25.8.2018 [TR724]

Helal olsun Kaymakamıma! [Levent Kenez]

Bulmuşlar gariban bir memur habire çakıyorlar. Yok Japon İmparatoru’nun odası daha sadeymiş yok Merkel’in odası çok daha mütevaziymiş. Hatta daha ileri gidip ekonomi de bundan batmış. Yok artık. Zaten şu Japon İmparatoru’nun odası da, misafir kabul ettiği yer de dünyanın başına bela. Ne zaman bir şey olsa hemen yan resim ihtiyarın odası. Küçücük adada tavşan gibi üremişler, yatacak yer kalmamış marifet gibi pazarlıyorlar.

Gelelim meseleye. Ne olmuş? Of kaymakamı odasını yeniden dekore ettirmiş. Eski odasının bir eksiği yok gibi görünüyor ama dikkatli bakarsanız anlarsınız ki kıytırıktan bir lise müdürünün odasından farksız. Yani odaya girince ne kaymakamı ne de devleti ciddiye almak mümkün değil. Koskoca Of’tan bahsediyoruz. Türkiye ekonomisinin lokomotifi bir ilçeden. Adam da n’apsın iki yıl sabretmiş, sabretmiş en sonunda odaya bir el atmış. İtibardan tasarruf olmaz deyip odayı saray odalarından bir odaya benzetmeye çalışmış, biraz da İstanbul Valisi’nin odasına özenmiş. Ülkeyi yöneten padişahın sarayda oturduğu bir ülkede devleti temsil eden kaymakamın odasının da böyle olmasına neden bu kadar şaşırılıyor anlamak mümkün değil. Sanki senin benim cebimden çıkıyor parası.

Ha şunu anlarım. Tamamen zevksizlik abidesi. Sonradan görme. Para görmüş İslamcıların evlerindeki çirkin köşelerden. Ama sorsan Osmanlı. Fotoğrafa 10 saniye bakınca her yerinize kasvet basıyor. Arkadaş sen bu odada nasıl duruyorsun bütün gün? Daha yaşın 38 ya. Hangi dizi seni aldı götürdü? Kendini Abdülhamit falan mı sanıyorsun makama gelince?

Peki bu zevksizlikten ötürü kaymakam yanlış yapmış diyebilir miyiz? Asla. Bizden önce hemen ilçenin önde gelenleri ve bilumum yalakaları durur mu, lafa yetişmiş zaten. Sayın kaymakamımız müsrif değilmiş. O oda zaten milletin odasıymış. O odada millet ağırlanıyormuş falan filan. Zaten kaymakam arada bir, bir yerlerde bağdaş kuruyorsa, ilçenin partililerinin sözünden çıkmıyorsa sorun yoktur.

Olayın sadece para meselesi olmadığını anlatmakla yorulmaya gerek yok. Hatta bunda bir gariplik görmeyenlere ecnebi memleketlerden örnekler vermeye de. Ne Japonlar ne Almanlar fayda vermez. Devletin parası ile kendisine portakal suyu aldı diye istifa eden bakan ya da bisikletle makama gelen başbakana falan güler bu millet. Onlar için devletlu dediğin güçlü olacak ona onun parası ile hava atacak. Onlarca araçlık eskortla önünden geçip ona korku saracak. Bizde bisikletle gelsin bakalım biri, bir tane takan memur çıkar mı? Muharrem İnce bile bisikletle işe geleceğim dedi ertesi gün yok oldu bisiklet. Bizim millet böyledir sevmez mütevaziliği. Mütevazi olursan saygınlığın azalır bizim toplumda. Bu durumu son zamanlarda en iyi Nuri Bilge Ceylan anlattı: “Mütevazılık falan hiçbir zaman gerçek bir üst değer olamamıştır bizde. Bir ortamda mütevazı olmaya kalkarsanız saygı hemen azalmaya başlar, hissedersiniz. Kültürün bütün elemanları insanları şişinmeye, öğünmeye, defolarını gizlemeye itiyor. Bu da çok ağır bir yük taşımamıza neden oluyor. Gizlenecek şeyler devamlı birikiyor. İtiraf kültürü gelişse, bunları söylediğimiz zaman takdir görebileceğimizi düşünsek bunları açığa çıkaracağız. Yükten kurtulacağız. O zaman politikacı da özür dilemek için adeta fırsat kollayacak belki. Takdir göreceğini düşünecek. Ama bugün düşünmüyor, çünkü özür dilediği anda işini bitirecekler”. Aynen böyle halimiz.

Son tahlilde tavuk-yumurta, yumurta-tavuk meselesi. Göreve geldiğinde herkes gibi apartman dairesinde kalacağım diyen adama da alkış tutarlar sonra bir saray yaptırıp ülkeyi üzerine geçirmesine de. Dibe vurmadan bu işin düzelmesi de pek mümkün değil. Ve son hız dibe doğru gidiyoruz. Bu kadar müsrifliğin ve hesapsız hırsızlığın sonunun ne olacağını bilmek için çok bişey olmaya da gerek yok. Siz o zaman yağmayı görün. Bakalım sandalyeleri, kapıları kim götürecek evine?

Kaymakamla başlamıştık onunla bitirelim. 2016’da Of’a yeni geldiğinde bakın ne diyor saray katibi özentisi: Her bakanımızın memleketinde görev yapmak önemlidir ama İçişleri Bakanımızın memleketinde görev yapmak farklıdır. O nedenle Sayın Bakanımızın ilçesinde görev yapmak bizim için şereftir. İnşallah Of’umuza güzel hizmetler kazandıracağız.”

Of’a kazandırdığın bu güzel makam odası asla unutulmayacak genç adam.

[Levent Kenez] 25.8.2018 [TR724]

Muslera hancı, diğer yabancılar yolcu [Hasan Cücük]


Son şampiyon Galatasaray, geçen sezon kadrosunun tamamına yakınını yenilemişti. Yeni sezona oturmuş bir kadroyla girmesi beklenen Galatasaray’ın klasik hastalığı nüksetti. Bu son yıllarda kadrosuna kattığı yabancı oyuncular kısa sürede elinden çıkarma alışkanlığıydı. Geçen sezon kadroya kattığı Badou Ndiaye’yi daha sezon bitmeden ara transferde Premier Lige satan Galatasaray, şimdilerde ise gol krallığı yaşatan Bafetimbi Gomis’i sattı. Yabancılar geldiği gibi giderken, gitmeyen tek isim kaleci Fernando Muslera oldu.

2009-10 sezonunda Galatasaray, kadrosunu Abdul Kader Keita, Elano gibi yıldızlarla güçlendiriyordu. Keita için Lyon’a 7,5 milyon, Elano için ise Manchester City’ye 7 milyon veriyordu. Her iki oyuncunun Galatasaray günlerinin uzun soluklu olması bekleniyordu. Özellikle 57 maç üst üste Brezilya milli formasını giymiş Elano’nun. Ertesi sezon Galatasaray, Keita’yı 8,15 milyon Euro’ya Al Sadd takımına satıp kar ediyordu. Büyük hayal krıklığı yaşadığı Elano’yu ise Santos’a 2,9 milyon Euro’ya satıp zarar ediyordu.

Elano ve Keita’yı satan Galatasaray’ın büyük ümitlerle 2010-11 sezonunda transfer ettiği isim Zvjezdan Misimovic’ti. Wolfsburg formasıyla Bundesliga’ya damga vuran Boşnak oyuncu ligin asist kralı olarak Galatasaray’a geliyordu. Misomovic için 8,5 milyon Euro bonservis ödeyen Galatasaray, Boşnak oyuncuyu daha sezon bitmeden 4,5 milyon Euro’ya Dinamo Moskova’ya satıyordu. Wolfsburg günlerini mumla aratan Boşnak oyuncu, sarı-kırmızıların hüsran transferinden biri oluyordu. Yine aynı sezon kadroya katılan Lorik Cana, Bogdan Stancu ve Juan Pablo Pino ertesi sezon takımdan ayrılıyordu. Bu üç oyuncu için 12,5 milyon Euro ödeyen Galatasaray, yok fiyatına satıyordu.

Yabancıdan yana yüzü gülmeyen Galatasaray, 2011-12 sezonunda Fernondo Muslera’yı kadrosuna Lazio’dan 6,75 milyon Euro karşılığında kadrosuna katıyordu. Sezonun ilk haftalarında hatalı goller yiyen Muslera, ilerleyen haftalarda kalesini gole kapatıyordu. Artık bir numaralı formayı tapulayan bir Muslera vardı. Kalesinde verdiği güvenle 8 sezondur sarı-kırmızılı taraftarın en güvendiği isim oldu. Muslera ile aynı yıl gelen Emmanuel Eboue ve Albert Riera bir kaç yıl içinde ayrılanlar kervanına katılıyordu.

Muslera gibi uzun soluklu bir başka transfer Ocak 2013’te gelen Wesley Sneijder oluyordu. İnter’den 7,5 milyon Euro’ya alınan Sneijder tam 4 sezon Galatasaray için ter döküyordu. Orta sahada oynadığı futbol, attığı paslar ve golleriyle hafızalara kazınan Hollandalı yıldızla birlikte aynı yıl takıma gelen  Nordin Abramat sadece 1 sezon takımda kalıyordu.

Galatasaray’ın rüzgar gibi gelip- giden yabancıların sayısı oldukça fazla ama ‘efsane transfer’ Kevin Grosskreutz’a değinmeden geçmek olmaz. 2015-16 sezonunda Kevin için Borussia Dortmund için 1,5 milyon Euro ödeyen Galatasaray, belgelerini UEFA’ya transferin bitiminden bir kaç dakika sonra gönderdiği için oynatamadı. Alman oyuncu oynamadan parasını alırken, ara transferin başladığı ocak ayında Stuttgart’a 2 milyon Euro bedelle gitti. BU transferden Galatasaray 500 bin Euro kazanmış gözükse de oynatmadığı oyuncuya yattığı yerden 6 ay maaş ödemesinden dolayı eleştiri konusu olmuştu.

Filmi biraz hızlı sardırıp son sezona gelelim. Geçen yıl kadroyu yenileyen Galatasaray’ın kadrosuna kattığı isimlerden biri de Osmanlıspor’dan Badou Ndiaye oluyordu. Ağustos’ta Ndiaye için 7,5 milyon Euro bonservis ödeyen Galatasaray, ara transferde oyuncusunu Stoke City’ye 16 milyon Euro karşılığında satıyordu. Bu oyuncudan büyük kar eden sarı-kırmızılar bugünlerde yeniden kadrosuna katmak için uğraş veriyor.

Forvet oyuncusu Bafetimbi Gomis’i Swansea City’den 2,5 milyon Euro’ya renklerine bağlayan Galatasaray, bu oyuncunun attığı gollerle coşuyordu. Sezon sonu gelen şampiyonlukta Gomis’in attığı 28 gol önemli rol oynuyordu. Sezon öncesi maaş artışı istediği basına yansıdığı için Fatih Terim tarafından üzeri çizilen Gomis’i 6 milyon Euro karşılığında Suudi Arabistan’ın Hilal takıma sattı. Yine geçen sezon Karabükspor’dan 500 bin Euro karşılığında alınan Iasmin Latovlevici, Terim istemediği için kulüpsüz durumda bulunuyor. Geçen sezon takıma katılan Belhanda ve Sofiane Feghouli’nin adı da ayrılacak oyuncular arasında yer alıyor. Kısacası Galatasaray’ın yabancıları kısa sürede gönderme alışkanlığı devam ediyor.


[Hasan Cücük] 25.8.2018 [TR724]

Erdoğan rejimi es-Sahaf’ın izinde, Venezuela’nın yolunda…[Bülent Keneş]


O zamanlar belki de matah bir şey olarak bilindiğinden olsa gerek Roma Senatosu’nun hayat boyu “diktatör” ilan ettiği Jül Sezar’ın dışında tarihteki hiçbir diktatör kendisini diktatör olarak görmemiştir.

Tam tersine diktatörler, halklarını göz göre göre yokluk ve yıkıma sürüklerken kendilerini ya Hitler gibi onları tarihin şanlı dönemlerindeki büyüklüklerine yeniden kavuşturmak üzere Tanrı tarafından seçilmiş bir lider ya Hugo Chavez veya halefi Nicolas Maduro gibi emperyalizme karşı mücadelenin yılmaz savaşçısı ya da Erdoğan gibi mazlum İslam alemini ayağa, ülkeyi ise şaha kaldıracak bulunmaz bir Hint kumaşı olarak görmüşlerdir. Böyle görmekle de kalmamış, peşlerine taktıkları kitleleri bu zırvalara inandırmayı başarmışlardır.

New York’ta gazetecilik yaparken 2005’teki BM liderler zirvesini de izleme şansı bulmuştum. O zirvenin en ilgi çeken, üzerinden en fazla konuşulan isimlerinden biri de Venezuela lideri Hugo Chavez olmuştu. Chavez de tıpkı, 1990’ların ikinci yarısında takip ettiğim MENA konferanslarında canlı izleme fırsatı bulduğum Libya lideri Muammer Kaddafi gibi gittiği her yerde ilgi odağı olmayı başarıyordu. Bu ilginin tabii ki eski sirklerde sergilenen hilkat garibelerine gösterilen, yani  tuhaf ve eksantrik olana duyulan, ilgi şeklinde olduğunu bilmem söylememe gerek var mı?

LATİN AMERİKA’NIN KADDAFİSİ VİZYONER MİYDİ YOKSA DESPOT MU?

O günlerde attığı her adım, ettiği her söz olay olan Chavez’in BM kürsüsünden, yani New York’ta, George W. Bush liderliğindeki ABD yönetimine meydan okuyan hamasi konuşması hem BM Genel Kurulu salonundan hem de medyadan büyük ilgi görmüştü. Şüphesiz ki, bu ilginin önemlice bir kısmı, BM Genel Kurulu’nu dolduran nispeten fakir ve güçsüz ülke liderlerinin çoğunun Chavez’in dillendirdiği düşüncelere katılmalarından ziyade, kendilerinin söylemeye cüret edemedikleri şeyleri söyleyebilme cesaretine duydukları hayranlıktan kaynaklanıyordu. Bir kısmı ise, tıpkı Kaddafi’nin yıllarca alay konusu olan konuşma tazını andıran üslubundan dolayıydı.

Eski bir asker olan Chavez iyi ya da kötü bir siyasi mücadeleden geliyordu ve o süreçte oluşturduğu karizmayla kitleleri peşinde sürüklemeyi başarıyordu. Peşine takamadıklarını ise, yok etmeyi veya sindirmeyi biliyordu. Tüm popülist diktatörler gibi, Chavez’in kitleleri peşinden sürüklemesinden daha önemli olan nereye sürüklediğiydi. Başında bulunduğu ülkeyi nereye sürüklediğini, sahip olduğu petrol zenginliği sayesinde bir zamanlar Latin Amerika’nın parlayan yıldızı olan Venezuela’nın bugün içinde bulunduğu durum çok açık gösteriyor.

Nobel ödüllü Kolombiyalı yazar Gabriel Garcia Marquez, bir uçak yolculuğu sırasında tanıştığı Chavez için “Yolculuğun sonunda iki farklı insanla konuştuğum duygusuna kapıldım; biri ülkesine büyük katkıda bulunabilecek vizyon sahibi bir lider, diğeri ise tarihe despot olarak geçecek bir iluzyonist,” demişti. Chavez’in tercihi ise netti: Peşine taktığı kitleleri kof hamasetle büyüleyen bir ilüzyonist olarak tarihe geçmek.

Chavez, zengin ve müreffeh ülkesini adım adım yıkıma götürürken kendi halkının çoğunluğunun ve kompleksli ülke liderlerinin alkışları hiç eksik olmadı. Kendisi ölüp gitti ve arkasında devasa bir enkaz bıraktı. Chavez’den geriye şovmenlik işinde en az kendisi kadar mahir olan yardımcısı Maduro ve yıkımdan başka bir şey kalmadı.

Chavez, 10 yıl önce, kitlelerin coşkulu alkışları eşliğinde batırdığı ekonomiyi teslim alan hiper enflasyonla mücadele adına Bolivar’dan 3 sıfır atmış ve “Güçlü Bolivar”ı piyasaya sürmüştü. Chavez’in ayak izlerini takip eden halefi Maduro ise, adeta tüy dikti. Yüzde 50 binleri bulan ve yüzde 1 milyona çıkma riski konusunda uyarılar yapılan enflasyonla mücadele için hafta içinde “Güçlü Bolivar”dan 5 sıfır atarak “Egemen Bolivar”ı piyasaya sürdü. Tıpkı boş hamasetle peynir gemisi yürümediği gibi verilen anlı şanlı adlar da Venezuela parasının pula dönen değerini korumaya yetmedi. Yeni parayı piyasaya sürdüğü gün korkudan resmi tatil ilan eden Maduro, yeni parasına da henüz üçüncü gününde yüzde 100’e yakın bir devaluasyon uygulanmak zorunda kaldı.

PETROL ZENGİNİ VENEZUELA ALKIŞLAR EŞLİĞİNDE YIKIMA YÜRÜDÜ 

Chavez ve Maduro’nun hamasi nutuklarını coşkuyla alkışlayanlar, petrol zengini ülkede en basit ihtiyaçlarını bile karşılayamaz duruma düştüler. Gıda ve ilaç gibi en temel ihtiyaç maddelerini bile bulamaz duruma geldiler. Su, elektrik ve ulaşım gibi temel hizmetler ise tamamen aksamış durumda.

Fiyatların sürekli yükseldiği ülkeyi resmen batıran Maduro ise, tanıdık bir söylemle, sebep olduğu bu yıkımdan hala yakasını kurtarma peşinde. Ülkenin bir ekonomik savaş içerisinde olduğunu savunan Maduro’ya göre, ülkede yaşanan ekonomik yıkımın tek sebebi muhalifler ve ABD destekli iş adamları…  Chavez’in peşinde zengin bir ülkeyi batağa sürükleyen Maduro, gırtlak kahramanlığıyla hamasetin dibine vurmaya devam ededursun, BM verilerine göre, yokluktan dolayı en az 2,3 milyon insan komşu ülkelere göç etmek zorunda kaldı.

Dünya tabii ki böyle bir durumla ilk kez karşılaşmıyor. Ülkeleri gün be gün kan kaybederken kendilerini güçlerinin doruğunda gördükleri için gerçeklikle bağını yitiren despotik rejimlerin örneklerini saymakla bitiremeyiz. Neticede bilimsellik derecesinde bir kuraldır: Kitleleri uyutmakta kullanılan büyüklük iddiaları, şaşaalı vaatler eşliğinde koşar adım yıkıma giden bu tür rejimler, sahadaki gerçekler acıtıcı olduğu oranda hamaset ve propagandaya daha fazla enerji harcarlar.

Dani Levy’nin yönettiği 2007 Alman yapımı “Benim Führerim – Adolf Hitler Hakkında Gerçekten En Doğu Gerçek” adlı film yıkıma sürüklenen dikta rejimlerinde hamasetin nasıl ağırlık kazandığını ciddi ciddi hicveder. Komedi filmi, propaganda bakanı Joseph Goebbels’in 1944 yılında fiziken ve ruhen bir çöküş yaşayan Hitler’in eski sağlığına dönerek insanlara yeniden savaşma azmi pompalayacak konuşmalar yapabilmesini sağlama çabası üzerine kurgulanmıştır. Filmin başkahramanı da zaten Goebbels’in bu amaçla toplama kampından getirterek görevlendirdiği bir Yahudi tiyatro sanatçısıdır.

O günlerde Berlin’in tüm sokakları hava bombardımanlarıyla yerle bir olmuş vaziyettedir. Zaten fiziki ve ruhi bir çöküş yaşayan Hitler’in görüp de morali iyice bozulmasın diye, yaşadığı evden konuşma yapacağı meydana kadar uzanan tüm caddeler çift taraflı şekilde, tıpkı Hollywood stüdyolarında olduğu gibi, tahta maketlerler silbaştan inşa edilir. Plana göre şehrin maruz kaldığı korkunç yıkım böylece psikolojik yıkım içerisindeki Hitler’den saklanacaktır.

ADOLF HİTLER’İN ÇOBAN KÖPEĞİ, SADDAM HÜSEYİN’İN SOYTARISI

Ancak, Hitler çoban köpeği Blondi’yle gezinti yapmaktan çok hoşlandığı için, bir gece kapatıldığı odanın penceresinden atlayarak maketler henüz tamamlanmamışken şehrin yıkıntıları arasında gezer ve trajediyi görür. Bu yüzden bir daha asla hamasi konuşmalar yapacak ruh durumuna dönüş yapamaz. İş yine Yahudi tiyatrocuya düşer. Tören günü plan gereği konuşma platformunun altına gizlenen sanatçı, Hitler’in sesini taklit ederek konuşur. Hitler’e düşen ise sadece konuşuyormuş gibi yapmaktan ibarettir.

Neyse konumuz, beklenmedik bir trajik sonla biten bu kara mizah filmi değil. Oldukça eğlenceli bu filmi bir yerlerden bularak izleyebilir ve traji-komik sahnelere katıla katıla gülebilirsiniz. Tıpkı 2003 yılı Mart ayı sonlarında Bağdat düşerken tüm dünyanın Saddam rejiminin Enformasyon Bakanı Muhammed Said es-Sahaf’ın aptalca şovlarını izleyip güldüğü gibi. Burnunun dibine kadar gelen Amerikan ordusunu görmezden gelerek dünyanın en komik propagandasını yürütmeye devam eden es-Sahaf, bu performansından dolayı tüm dünyada haklı bir şöhret kazanmıştı. Hak ettiği bu şöhret sayesinde kendisine “Bağdad Bob,” “Komik Ali,” “Saddam’ın soytarısı” gibi isimler takılmıştı.

Amerikan ordusu hiçbir direnişle karşılaşmadan Bağdat Havalimanı’nı ele geçirdiğinde bile Saddam’ın Soytarısı es-Sahaf “Bağdat Havalimanı’na girdikleri doğru ama bu gece şok baskınla onları püskürteceğiz,” demekten geri durmamıştı. En son 8 Nisan 2013 günü Filistin Oteli’nin önünde gazetecilere açıklama yapmış ve Amerikan tanklarının Bağdat’ın merkezine girdiği ve Saddam Hüseyin’in saraylarını ele geçirdiğine dair haberlerin doğru olmadığını söylemişti. “Yüzlerce kafir, Bağdat kapılarında intihar ediyor. Emin olun ki, Bağdat güvende ve korunuyor. Iraklılar kahramandır. Onları katletmeye devam edeceğiz. Bu yalancılara inanmayın. Irak birlikleri Amerikalılara zehir içirdi. Tarihlerinde hiçbir zaman unutamayacakları bir ders verdi,” demişti.

KENDİ YALANLARINA İNANAN YALANCILAR KİTLELERİ DE İNANDIRIYOR

Tüm dünyanın bir şaklaban ve soytarı olarak gördüğü es-Sahaf, ekranlardan çekildiği son ana kadar Arap dünyasında büyük ihtimalle bir kahraman olarak görülüyordu. Es-Sahaf da beklentileri karşılıksız bırakmıyor, ne diyeceğini duymak için ağzının içine bakan kitlelerin nabzına göre şerbet veriyordu. Böylece günü kurtardığını sanıyordu. Ülkenin tamamen işgal edildiği anlarda bile, psikolojik savaş yöntemi diyemeyeceğimiz yalanlarını inandırabileceğini düşündüğü insanlar için birbiri peşine sıralıyordu. Ülkenin işgali gibi katlanılamaz bir gerçek karşısında hayal dünyasının korunaklı alanına sığınanlar şüphesiz ki az değildi. İşte es-Sahaf o korunaklı alanda kafasına göre at koşturuyordu.

Daha fecisi ise, es-Sahaf’ın kendi söylediği yalanlara kendisinin de inanıyor olmasıydı. Bir Arap televizyonuna verdiği mülakatta, son ana kadar görevini yaptığını söyleyen es-Sahaf, “Ben, bir enformasyon bakanıydım ve son ana kadar görevimi yerine getirdim,” demişti. Savaş esnasında uluslararası medyaya anlattığı her şeye inandığını da eklemeyi ihmal etmemişti.

Hakikaten tuhaf bir durumdu. Es-Sahaf, Amerikan birlikleri Bağdat sokaklarında cirit atarken bile, sanki hiçbir şey olmamış gibi gazetecilerin karşısına çıkmış ve “Ya teslim olacaklar ya da panzerleri içinde yanacaklar,” diye gözdağı verebilmişti. Şüphesiz ki es-Sahaf türünün tek örneği değildi, ama en keskin karikatürlerinden biriydi.

Çok farklı zamanlarda çok farklı coğrafyalarda yaşamış Jül Sezar’dan Hugo Chavez’e, Adolf Hitler’den Muhammed Said es-Sahaf’a uzanan aktörlerin bu yazıda buluşmasına sebep olan şeyi eminim çok merak ediyorsunuzdur. Öyleyse sizi fazla merakta bırakmayayım.

Tarihte, kof hamaset ve popülizmle kitlelere gaz vererek ülkeleri maceradan maceraya sürükleyip yıkıma götürmenin pek çok örneği bulunuyor. Babalanarak, hey heylenerek, önüne gelene çemkirerek günün kurtarılabileceğinin, ancak bu yolla çok fazla yol alınamayacağının en güncel örneklerinden birini ise, Erdoğan tipi liderlikle yol aldığını sanan petrol zengini Venezuela’nın düşürüldüğü zavallı durum oluşturuyor.

İBN-İ HALDUN’U BİLE ZIRVALARINA MEZE YAPAN GIRTLAK ŞARLATANLARI

Öte yandan, güvenilir tüm göstergeler, şaşalı hamaset ve bu hamasetle efsunlanmış kitlelerin alkış ve tezahüratları eşliğinde Türkiye’nin de bir topyekün bir yıkıma sürüklendiğini söylüyor. İşte böyle bir ortamda, ülkeyi yönetenlerin gerçeklikten kopuk nasıl bir hayal dünyasında yaşadıklarını ele veren birkaç tuhaf beyan dikkatimi çekti. Bunlardan biri eski Başbakan Yardımcısı ve AKP Bursa Milletvekili Hakan Çavuşoğlu’na ait. Birkaç gün önce yaptığı bir konuşmadan Çavuşoğlu, “Dünyada eksen, güç odakları, sermaye yer değiştiriyor. İbn-i Haldun’un güzel bir teorisi vardır; ‘Devletler de aynen insanlar gibi doğar, büyük ve ölürler’ der. Ey Amerika, doğdun, büyüdün, ölümün yaklaştı; ne yaparsan yap,” demiş.

Zırvasına İbn-i Haldun gibi büyük bir dehayı meze yapmasını bilen Çavuşoğlu, kendisi gibi şarlatanların peşine düşen ahmak sürülerinin ABD’yi boykot adına yaktığı, parası dolar cinsinden çoktan ödenmiş, iPhoneları üreten şirketin değerinin 1 trilyon doları aştığını ve buna benzer şirketlerin ABD’de gırla olduğunu bilmiyor olabilir mi? Çavuşoğlu denen adamın, gerçeklikle alakası olmayan saçmalama kapasitesi açısından es-Sahaf’tan kalır bir yanı var mı?

Çavuşoğlu bu konuda tek örnek olsa belki üzerinde durmaya değmezdi. Ama bu bir zihniyet, bu bir ahlak. Daha doğrusu insanları bilinçli bir şekilde gerçeklikten kopararak aldatmayı amaçlayan ahlaksızlık. Bu ahlaksız zihniyetin, ele geçirdikleri her mecradan insanların üzerine boca ettikleri yalanlarını saymakla bitiremeyiz. Hakkında yalan ve iftira üretmeye bir türlü doyamadıkları insanlardan birini de gariban bir Amerikalı din adamı oluşturuyor. Onbinlerce yerli ve milli masum ve mazluma zulmetmeleri sanki yetmiyormuş gibi, haksız yere özgürlüğünden alıkoydukları Papaz Andrew Brunson için her gün yeni bir yalan ve iftira üretmekten de geri durmuyorlar.

Tıynetinin ne olduğunu anlamak için, böyle bir devirde milletvekili yapılmak üzere Erdoğan tarafından tercih edilmiş olmasının yeterli olacağı AKP Gaziantep Milletvekili Mehmet Erdoğan, iftira ve yalan kampanyasına yeni bir zırvayla katkıda bulunmuş. Erdoğan, haksız ve hukuksuz tutukluluğu Türkiye ile ABD arasında büyük gerileme yol açan Brunson’ın Amerika’nın Irak’ı işgali sırasında Irak altınlarını yağmalama operasyonlarının komutanı olduğu gibi bir zırvayı ileri sürmüş. Evet ya, 23 yıldır kesintisiz İzmir’de yaşayan Brunson, Erdoğan’a göre, savaşlarda komutanlık yapan Amerikalı bir askermiş.

BATAN GEMİNİN MALLARI VE BİTMEYEN ZIRVALARI

Batan geminin mallarında zırva bitmez tabii. AKP Grup Başkanvekili Bülent Turan da, kötü yönetim, hukuksuzluk, israf, şatafat, talan, yağma, haramilik, haydutluk ve peşkeşle batırdıkları ekonominin sebep olduğu krizi, tıpkı ağababası gibi, başkalarına mal etmeye yeltenmiş mesela. Bu uğurda uçtukça uçmuş ve “Dövizin artmasının tek sebebi var. Türkiye’ye ayar vermek. Veremeyecekler kardeşim. Bunlar o papazı değil, Erdoğan’ı istiyorlar. Alamayacaklar kardeşim. Bu millet olduğu müddetçe, sahip çıktığı müddetçe alamayacaklar,” demiş.

Tek sermayesi Erdoğan’a yardakçılığı olan Turan gibi zavallı isimlere  her şeye rağmen ne aptal diyebiliriz ne de ahmak. Bu türlere desek desek “anasının gözü,” “şark kurnazı,” veya “Şam şeytanı” diyebiliriz. Ama, bakın bu söylediklerinde Turan haklı. Efsun yemiş kitleler ölümüne sahip çıktığı müddetçe, o kitlelerin topyekün mahvından önce Erdoğan’a kimse dokunamaz.

İşinin ehli bu Şam şeytanları şunu çok iyi biliyorlar: Ülke battıkça hamasete daha fazla meyleden kitleler gerçeklikle köprüleri attığı oranda, uçurumdan yuvarlanan ülke batar belki ama kimse bu yıkımın sebebi olarak kendilerini görmez. Hatta kim bilir, belki ahmaklaştırıcı bu kitlesel hipnoz sayesinde ve aldıkları gazın coşkusuyla, Romalılar’ın Diktatör Sezar’a ancak öldükten sonra layık gördükleri şeyi Diktatör Erdoğan’a yaşarken layık bile görebilirler. Yani onu resmen mabud bile ilan edebilirler. Kim bilir?..


[Bülent Keneş] 25.8.2018 [TR724]