İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülen Taraf gazetesinin eski gazeteci ve yöneticilerinin yargılandığı davanın 8. duruşmasında 38 aydır tutuklu yargılanan Gazeteci Mehmet Baransu bugün hakim karşısına çıktı. Haberleri cemaatin verdiğine ilişkin iddialara dikkat çeken Mehmet Baransu, "Ben 23 yılımı bu mesleğe verdim, ben gazeteciyim. Karşıma geçip gazeteciliği öğretiyorlar." dedi.
Gazetecinin bir haber yapıyor olmasının ihbar anlamına geldiğini belirten Baransu, "Savcı re'sen soruşturma yapar. Ben gazeteciyim, görünen gerçeği yazarım." dedi.
Davada darbe iddiasıyla tutuklu yargılanan Gazeteci Mehmet Baransu, gazetecilik hayatına ilişkin detaylara dair bilgiler verdi. Baransu, "Ben gördüğümü yazarım. Balyoz sapına kadar darbe planıydı. Recep Tayyip Erdoğan hakkında yakalama kararı vardı, yalan değil." ifadeleriyle kendini savundu.
Mersin’de hükümeti yıkmaya teşebbüs iddiasıyla yargılandığını kaydeden Mehmet Baransu, sebebinin de GDO'lu pirinç haberini yapmasının delil olarak gösterildiğini anlattı.
Mehmet Baransu'nun Ağır Ceza Mahkemesi'ndeki savunmasından satır başları şöyle;
- Balyoz belgelerinin daha önce Recep Tayyip Erdoğan tarafından görüldüğünü iddia ediyor.
- Ben kamu adına iş yapıyorum. Yasa bana bunu emrediyor. Ben sizi de denetlemekle yükümlüyüm. Bunun için bana basın kartı veriyorlar.
- Ben gördüğümü yazarım. Balyoz sapına kadar darbe planıydı. Recep Tayyip Erdoğan hakkında yakalama kararı vardı, yalan değil.
[Samanyolu Haber] 2.5.2018
Kırk Ambar 7 [Safvet Senih]
*Allah ne emretmişse hepsi de güzeldir. Ramazanda oruç tutmak da güzeldir. Bayramda yemek yemek de güzeldir. Çünkü ikisini de Allah emretmiştir. Buna rağmen bayramda oruç tutarsak haram işlemiş oluruz.
*Eğer varsa hassasiyetini kaybetmiş bir toplum, o zaman şöyle derler: “Varsa pulun, olur çulun… Varsa çulun, olur kulun.” Bunlar sloganıdır, bozuk bir yolun.
*Osmanlı dönemi “Zulmetten Nur’a” kitabını yazan Şemseddin Günaltay, Cumhuriyet dönemi maalesef o zulmete geri dönüş yapmıştır. Daha sonraları eline imkânlar geçip söz sahibi olunca Hocası olan Zahid Kevseri’yi “Gel Üniversitede İslam Hukuku dersleri ver.’ diyerek Mısır’dan Türkiye’ye davet etmiştir. Son Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’nin yardımcısı olan büyük âlim Kevseri “Fakat benim Türkiye’de ders verebilmem için, sarığımı çıkarıp sakalımı kesmem gerekir. Ben bunları yapamam. Onun için de gelemem’ diye bu daveti geri çevirmiştir.
*Mescid-i Nebevî genişletilirken, Peygamber Efendimizin (S.A.S.) babası Hz. Abdullah’ın mezarı da kaldırılıp Cennetü’l-Bakıyye gömülecekmiş. Halkın galeyana gelmemesi için, sadece birkaç kişi görevlendirilmiş ve onlar nakil işlemini yapmışlar. Sonra diyorlar ki: “Bir de baktık hiç bozulmadan yeni gömülmüş gibi taptaze duruyor.” Evet nübüvvetin delilleri çoktur. Ama Efendimizin (S.A.S.) anne ve babasının ehl-i necat olduklarını isbat bakımından bunun önemi büyüktür.
*Arkadaşlarımızın merhum babaları Mehmet Büyükçelebi anlatmış: “Üstad Hazretleri Denizli’de hapisten çıktıktan sonra bir müddet Denizli’de kaldı. İnsanlar, toplu halde Şehir Oteline Üstad’ın ziyaretine gidiyorlardı. Ben de gittim. Elini öptüm. Üstad, “Nerelisin?” diye sordu. “Tavaslıyım” deyince… “Her zaman buyurun. Ben Tavaslıları severim. Tavas, Suheyb-i Rûmi’nin memleketidir.” dedi. O gün, “Bir camide Bediüzzaman’ın talebeleri mevlit okuyacaklarmış!” diye duyunca ben de Denizli’de kaldım. Camiye gidip bekledim. Camide Türkçe salavat getirmeye başladılar. O sırada “Geldiler!..” denildi. Gönenli Mehmet Efendi geldi ve tekbirlerle aslî şekliyle salavatlarla okuyarak herkesi galeyana getirdi. Cemaat gözyaşlarıyla tekbir ve salavat getiriyordu…
*1999 zelzelesinde Adapazarında bir TV muhabiri Karadenizli deprem-zedeye soruyor: “Bu ne hâl?” O da şöyle cevap veriyor: “Pen, ha, pu evi ve altındaki tükkanı penüm sanaydum. Birden ESAS SAHİBİ, “Çıkın dışayru!” dedi. Don-gömlek kendimizi dışarıda pulduk, uşağım! Sözün kısası…”
*Osman Yüksel (Serdengeçti) millet vekili olunca bir gün Büyük Millet Vekili salonunda konuşma yaparken birilerine kızıp: “Bu Meclisin yarısı eşektir” diyor. “Sözünü geri al” diye şiddetli baskılar olunca, Serdengeçti tekrar kürsüye gelip, “Sözümü geri alıyorum. Bu Meclisin yarısı eşek değildir.” diyor.
*Mehmet Ruhî bey anlattı: “Dursun beyli Sarı Hocaefendi benim babamın hocasıydı. Benim ismim zaten onu ismi. Beni severdi… Hafızlık çalışırken Sarı Hocaefendi bana yardım ederdi. Bazı âyetleri ezberleyinde bana onları yutmamı söyledi. Ben de ‘Nasıl?’ diye sordum. ‘Baya yut!’ dedi. ben de ezberledikçe yutmaya başladım. Sonra gördüm ki, o âyetleri hiç unutmadım.”
Herhalde halkımızın “İlmi yutmuş…” diye bazı kişiler için söyledikleri sözlerin bununla bir alâkası var.
*İki kurbağa süt dolu bir küpün içine düşmüş… Kurbağalardan birisi ümitsiz… Süt içinde büzülmüş boğulmuş kalmış. İkincisi ise pes etmemiş, hep çırpınmış durmuş. Böyle olunca süt, kaymak olmuş. O da atlayıp kurtulmuş. Cesaretin bittiği yerde esaret başlar.
*Mevlana Celâleddin Rumi Hazretleri sadece sükûti olarak sohbet eden bir mürşid ile görüşmek istemiş. Ona yarım bardak su göndermiş. (Yani acaba bizim için bir yeriniz, biraz zamanınız var mı, demek istemiş.) Mürşid de bardağı su ile doldurup göndermiş. (Yani yer-zaman müsait değil, demek istemiş.) Bu sefer Mevlana Hazretleri, suyun üzerine bir gül yaprağı koyup göndermiş. Yani yaprak, suyu taşırmamış. (Bize de bir yer, bir zaman herhalde vardır, demek istemiş.) Sonra kabul edince gitmiş. Oturmuşlar ve üç saat sükût içinde bulunmuşlar. Daha sonra da her birisi öbürüne “Çok müstefid oldum” diyerek ayrılmışlar…
Kırk Ambar’ın bu ürünlerinden birşeyler yapmaya, zihinlere hatta kalb ve vicdanlara besinler hazırlamaya bakalım.
[Safvet Senih] 2.5.2018 [Samanyolu Haber]
*Eğer varsa hassasiyetini kaybetmiş bir toplum, o zaman şöyle derler: “Varsa pulun, olur çulun… Varsa çulun, olur kulun.” Bunlar sloganıdır, bozuk bir yolun.
*Osmanlı dönemi “Zulmetten Nur’a” kitabını yazan Şemseddin Günaltay, Cumhuriyet dönemi maalesef o zulmete geri dönüş yapmıştır. Daha sonraları eline imkânlar geçip söz sahibi olunca Hocası olan Zahid Kevseri’yi “Gel Üniversitede İslam Hukuku dersleri ver.’ diyerek Mısır’dan Türkiye’ye davet etmiştir. Son Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’nin yardımcısı olan büyük âlim Kevseri “Fakat benim Türkiye’de ders verebilmem için, sarığımı çıkarıp sakalımı kesmem gerekir. Ben bunları yapamam. Onun için de gelemem’ diye bu daveti geri çevirmiştir.
*Mescid-i Nebevî genişletilirken, Peygamber Efendimizin (S.A.S.) babası Hz. Abdullah’ın mezarı da kaldırılıp Cennetü’l-Bakıyye gömülecekmiş. Halkın galeyana gelmemesi için, sadece birkaç kişi görevlendirilmiş ve onlar nakil işlemini yapmışlar. Sonra diyorlar ki: “Bir de baktık hiç bozulmadan yeni gömülmüş gibi taptaze duruyor.” Evet nübüvvetin delilleri çoktur. Ama Efendimizin (S.A.S.) anne ve babasının ehl-i necat olduklarını isbat bakımından bunun önemi büyüktür.
*Arkadaşlarımızın merhum babaları Mehmet Büyükçelebi anlatmış: “Üstad Hazretleri Denizli’de hapisten çıktıktan sonra bir müddet Denizli’de kaldı. İnsanlar, toplu halde Şehir Oteline Üstad’ın ziyaretine gidiyorlardı. Ben de gittim. Elini öptüm. Üstad, “Nerelisin?” diye sordu. “Tavaslıyım” deyince… “Her zaman buyurun. Ben Tavaslıları severim. Tavas, Suheyb-i Rûmi’nin memleketidir.” dedi. O gün, “Bir camide Bediüzzaman’ın talebeleri mevlit okuyacaklarmış!” diye duyunca ben de Denizli’de kaldım. Camiye gidip bekledim. Camide Türkçe salavat getirmeye başladılar. O sırada “Geldiler!..” denildi. Gönenli Mehmet Efendi geldi ve tekbirlerle aslî şekliyle salavatlarla okuyarak herkesi galeyana getirdi. Cemaat gözyaşlarıyla tekbir ve salavat getiriyordu…
*1999 zelzelesinde Adapazarında bir TV muhabiri Karadenizli deprem-zedeye soruyor: “Bu ne hâl?” O da şöyle cevap veriyor: “Pen, ha, pu evi ve altındaki tükkanı penüm sanaydum. Birden ESAS SAHİBİ, “Çıkın dışayru!” dedi. Don-gömlek kendimizi dışarıda pulduk, uşağım! Sözün kısası…”
*Osman Yüksel (Serdengeçti) millet vekili olunca bir gün Büyük Millet Vekili salonunda konuşma yaparken birilerine kızıp: “Bu Meclisin yarısı eşektir” diyor. “Sözünü geri al” diye şiddetli baskılar olunca, Serdengeçti tekrar kürsüye gelip, “Sözümü geri alıyorum. Bu Meclisin yarısı eşek değildir.” diyor.
*Mehmet Ruhî bey anlattı: “Dursun beyli Sarı Hocaefendi benim babamın hocasıydı. Benim ismim zaten onu ismi. Beni severdi… Hafızlık çalışırken Sarı Hocaefendi bana yardım ederdi. Bazı âyetleri ezberleyinde bana onları yutmamı söyledi. Ben de ‘Nasıl?’ diye sordum. ‘Baya yut!’ dedi. ben de ezberledikçe yutmaya başladım. Sonra gördüm ki, o âyetleri hiç unutmadım.”
Herhalde halkımızın “İlmi yutmuş…” diye bazı kişiler için söyledikleri sözlerin bununla bir alâkası var.
*İki kurbağa süt dolu bir küpün içine düşmüş… Kurbağalardan birisi ümitsiz… Süt içinde büzülmüş boğulmuş kalmış. İkincisi ise pes etmemiş, hep çırpınmış durmuş. Böyle olunca süt, kaymak olmuş. O da atlayıp kurtulmuş. Cesaretin bittiği yerde esaret başlar.
*Mevlana Celâleddin Rumi Hazretleri sadece sükûti olarak sohbet eden bir mürşid ile görüşmek istemiş. Ona yarım bardak su göndermiş. (Yani acaba bizim için bir yeriniz, biraz zamanınız var mı, demek istemiş.) Mürşid de bardağı su ile doldurup göndermiş. (Yani yer-zaman müsait değil, demek istemiş.) Bu sefer Mevlana Hazretleri, suyun üzerine bir gül yaprağı koyup göndermiş. Yani yaprak, suyu taşırmamış. (Bize de bir yer, bir zaman herhalde vardır, demek istemiş.) Sonra kabul edince gitmiş. Oturmuşlar ve üç saat sükût içinde bulunmuşlar. Daha sonra da her birisi öbürüne “Çok müstefid oldum” diyerek ayrılmışlar…
Kırk Ambar’ın bu ürünlerinden birşeyler yapmaya, zihinlere hatta kalb ve vicdanlara besinler hazırlamaya bakalım.
[Safvet Senih] 2.5.2018 [Samanyolu Haber]
Darü’l Erkâm Ruhu [Mehmet Ali Şengül]
Îman ve Kur’an Hizmeti, Efendimiz’in (sav) devr-i Risâlet’te binbir zorluk ve sıkıntılarla Erkam ibn-i Erkâm’ın (ra) evinde başlattığı, o günden bugüne devam edegelen bir hizmettir. Hz.Üstad’ın bir asır evvel, aynı zorluk ve aynı heyecanla devamını sağladığı bu hizmet-i îmaniye ve Kur’âniye, kıyâmete kadar devam edecektir.
“Hiç şüphe yok ki o zikri, Kur’ân’ı Biz indirdik, onu koruyacak olan da Biz’iz.” (Hicr, 9)
Allah Resûlü’nün (sav) metot ve sistemi Kur’an’dı. Kur’ân-ı Azîmüşşân ise, Allah kelâmıdır. O Allah ki (cc); insanları, melekleri, cinleri, yerleri, gökleri, zerreleri, küreleri, semekleri, sistemleri yoktan var eden, mekândan münezzeh, şekilden müberrâ, isim ve sıfatlarıyla bilinen, eşsiz, nâmütenâhî kudret sâhibi zâttır.
İnsanı kan pıhtısından yaratan, paha biçilmez kâbiliyet ve uzuvlarla donatan Allah (cc), kıyâmete kadar hükmü devâm edecek Kur’an-ı Müciz-ül Beyân’ı, Hâtem-ün Nebî ile şereflendirdiği nebiler Sultanı Efendiler Efendisi’ne (sav) Cibril (as) aracılığıyla göndermiş, böylece beşerin karanlık dünyasını O’nunla aydınlatmış ve ölü ruhları diriltmiştir.
Allah (cc), Hakk’a hizmet şerefini lütfeylediği, Helâketler asrını, saâdet asrına tebdile muvaffak kıldığı Allah Resûlü’ne, “(Habîbim) Seni âlemlere rahmet olarak gönderdim’ buyurmuştur.
Günümüzün gönül mîmarları, kara sevdâlıları; dünyâ vemâ fîhâ’ya takılmadan, aynı ruh, aynı aşk, aynı heyecan, ihlâs, samîmiyet, vefâ ve sadâkatla Allah’ın rızâsını esas maksat yaparak bu ilâhî emâneti, -ölüm pahasına da olsa- omuzlarında taşıma azim ve kararlılığı içindedirler.
Onlar dünyâyı, âhireti kazanmanın bir vesîlesi olarak kabul edip ona, o ölçüde değer vermekte; Hak rızâsına gönül vererek îmanlarını, hizmetlerini istismâr etmeden hizmet etmektedirler.
Kaderini îman ve Kur’an hizmetine adayan kadın-erkek bu îman kahramanları; sâhip oldukları bütün imkânları, âhiret hayatlarına yatırım yapma niyetiyle, muhtaç gönüllere hakîkatleri duyurabilmek için çırpınmakta, bu vesileyle sorumluluklarının hakkını vermeye çalışmaktadırlar.
Onlar; Beyt-ü Hüdâ olan insan kalbine, varlık sebebi anne babayı, evlatları, kardeşleri, aşîretleri değil, dünyânın altını gümüşü ve villaları da değil; o kalbe Allah korkusu ve Allah sevgisinin girmesini esas alarak, hizmetlerini ona göre tanzim etmeye çalışmaktadırlar.
Îman ve Kur’an hizmetine gönül verenler, meşru dâirede sevilmesi gereken her şeyi; Allah’tan dolayı severler ve onlara o ölçüde değer verip haklarına saygıda kusur etmezler.
Onlar; kalbe îmanı, sevgiyi koyanın sadece Allah olduğu şuurunda olmanın yanında, Allah’ın yerleştirdiği bu îmânı Allah’tan başka kimsenin yerinden söküp almaya muktedir olmadığının da farkındadırlar. Onlar; canlarını, mallarını, evlatlarını, makam ve mevkîlerini, hak bildikleri o yüce mefkûre yolunda fedâ ederler, ama îmanlarına aslâ dokundurmazlar.
Böylesine îman ve Kur’ân’a, insanlık hizmeti ve dünyâ barışına kendinilerini adamış; silahı, tankları, uçak savarları silah fabrikaları ve depoları bulunmayan, bir değil, bin değil, on bin yüzbin değil, bu milyonlarca mâsum insanlara iftirâ ve yalan isnatlarla ‘terör örgütü’ yaftası atanlar; devlet gücünü arkalarına alarak kendi kurdukları ‘mafya ve terör’ ile mâsum insanları karalamakta, onlara meşrû hakları olan yaşamayı bile çok görmektedirler.
Zâlimler, ihânet şebekeleri; -İslâm’ı ve îmânı istismâr ederek- halkı kimlik yanılmasıyla kandırmakta ve korkuyla sindirmektedirler. Onların, böylesine geçici, uyduruk plan ve projeleri varsa; âdil ve hakîm Allah’ın da bir gün, onların bu planlarını alt-üst edecek bir planı ve projesi var olduğunda şüphe yoktur. Sabırla bekleyip göreceğiz..
Peygamber olmadan önce Muhammed-ül Emin’ olarak kabul ettikleri, kâinatın yaratılış vesilesi, insanlığın iftihar Tablosu ve beşerin en son rehberi Hz.Muhammed’i (sav) tanımayan, bilmeyen, dinlemeyen, sineleri gayz, kin ve nefretle dolu, o dönemin nice şakîleri, ihânet şebekeleri, Efendimiz’in (sav) ve Sahâbe Efendilerimiz’in (r.anhüm) yollarını kestiler, her türlü ezâ ve cefâya maruz bıraktılar.
On dört asır sonra bugün de; kimseye zararı olmayan, sözde suçları sadece kâinâtı ve kendilerini yaratan Allah’a ve Resûlüllah’a iman etmek ve muhtaç olan insanlara hakîkatleri sevdirmekten başka dertleri olmayan mâsum, mazlum, garip ve fakir insanlara yapmadıkları zulüm, etmedikleri kötülük bırakmamaktadırlar.
O günden bugüne kadar her asrın kahramanları, her türlü mihnet ve sıkıntılara katlanarak, Allah ve Resûlüllah’a âit emâneti günümüze kadar taşımışlar ve bizlere emânet etmişlerdir.
Bugüne kadar ehl-i îman; meşrebi, mesleği ne olursa olsun, hâlis, muhlis, fedâkâr ve cefakârca îman ve Kur’an hizmetine sâhip çıkarak, dinin haysiyet ve şerefine dokundurmamışlardır.
Bir bahçenin gülleri gibi, güzelliği paylaşmışlar, vefâ ve sadâkâtle, hâlis bir niyetle Allah’ın rızâsına ve rahmetine tâlip olmuşlar, yer-gök arası kadar geniş cennetlere doğru koşup hizmet ederken, birbirlerini kıskanmadan, kimsenin önünü kesmeden hak yolda yarışmışlardır.
Îman ve Kur’an dâvâsında, her dönem birileri öncü kuvvet olarak hizmeti önde götürmüş, diğerleri geri planda destekçi olmuşlardır. Her biri bunu Allah’ın takdîri olarak değerlendirmiş, hisselerine râzı olmuşlardır.
Önde gidenler, şayet gurura kibire kapılmışlar ise, sevap bakımından en geride olanlardan daha geriye düşmüş, en arkada olanlar ihlâs, tevâzu ve mahviyetlerinden dolayı sevap bakımından en öne geçmişlerdir.
Ne var ki, îman ve Kur’an düşmanları her devirde ehli imanı değişik oyunlar, isnat ve iftirâlarla birbirine düşürüp kendi güçlerini öne çıkarmışlardır. Böylece en büyük darbeyi, inananların şahsında dine, İslâm’a vurmuşlardır.
Yirminci asırda, helâket ve felâketlerin zirve yaptığı bir dönemde Hz.Üstad, tıpkı saâdet asrında olduğu gibi Darü’l Erkam ruhuna sahip evlerde bir bir talebe yetiştirerek, hapishâneleri medrese-i Yusûfiye hâline getirmiş, dağlarda kuşların bile yuvalarında tüneyip uykuya daldığı saatlerde o, ağaçların dallarında bir kuş gibi ümmet-i Muhammed’in (sav) derdiyle yanmış, sabahlara kadar gözyaşı döküp Hz.Nuh’un (as) insanları kurtuluşa dâvet etiiği gibi, Barla gölü’nün dağlarında insanlığı ‘Sefîne-i Muhammediye’ye dâvet etmiştir. ‘Bana şuna buna niçin sataşıyorsun diyorlar, farkında değilim. Alevleri göklere yükselen bir yangın var. İçinde evlâtlarım yanıyor...’ ifâdeleriyle de hâlini arz etmiştir.
Nerdeyse bir asır sonra bu yangını, içinde yanan nesli gören başka bir bağrı yanık Zât, eline tulumbasını almış, küfür ve dalâlet yangınını söndürmeye, nesli kurtarmaya çalışırken, kürsülerden, minberlerden feryat edip yangını haber vermiştir.
Bu sesi duyanlar kovasını almış, hortumuna sarılmış, dünyâ çapındaki bu yangını söndürmeye, nesli kurtarmaya koşarken; tıpkı devr-i Risâlet’te Ebû Cehiller, Ebû Lehebler, Utbe ve Şeybeler’in karşı koyduğu gibi bu gün de, asrın Ebu Cehilleri, ibn-i Selülleri, ehl-i imanın, itfâiye memurlarının yolunu kesmekte, onlara her türlü zulmü revâ görmektedirler.
Bu imtihan dünyasında, herkes karakteri neyi gerektiriyorsa onu yapacaktır, yapmaktadır. Bugün kâfir küfrünün, mü’min îmânının, münâfıkta nifakının gereğini yapmaktadır.
En üzücü tarafı ise, mü’minler îmanlarının gereğini yapmaları gerekirken, kardeşlerini sırtından hançerleyip kalbinden vurmakta, kâfir, zâlim ve münâfıkların işini kolaylaştırmaktadırlar.
Mazlum, mağdur, mahkûm, mahcur ve gaybûbet içinde; çocuk, kadın, hasta, ihtiyar dinlemeden, suçlu suçsuz ayırmadan; bıçak taşımayan, karıncağa basmayan, şefkât ve merhamet kahramanı ülkenin en faziletli insanlarını ezmekte, üzmekte, âileleri parçalayıp yuvaları yıkmakta, çocuklar çığlık atıp anneler feryat etmektedir.
Bugün ömrünün baharını yaşayan gençler, beklemedikleri, hayallerinden geçirmedikleri böylesine zulüm ve ihânetler karşısında cinnet getirip intihar etmekte, günlük yiyeceğini temin edemeyen kadın ve çocuklar aç olarak sabahlamakta, neneler dedeler korkudan torunlarını bağrına basamamakta ve öpüp koklayamamaktadırlar.
Kur’ân-ı Azimüşşan’da; “...Allah sabredenleri sever”(Âl-i imran, 146), “...Allah sabredenlerle beraberdir” (Bakara, 153) buyuran Allah (cc); elbette bunları biliyor, görüyor, duyuyor. Âdil-i mutlak olan Allah, Hakîmdir. Abes ve lüzumsuz hiç bir şey yapmaz. Dolayısıyla mü’minlere Cennet’i, Cemâlullah’ı lütfedecek, zâlimleri de ebedî Cehennem’le cezâlandıracaktır. ‘Cennet ucuz değil, Cehennem ise lüzumsuz değil.’
Fânî olan dünyânın musîbetleri bâkî olamaz. Bugüne kadar olanlar geçti, bu da geçecek! O gün dünyâya sığmayan zâlimler, zulmedenler, bu gün sesleri solukları çıkmadan bir metrelik kabirde yatıyorlar. Bugün hayatta olan zâlimleri de kabir ağzını açmış, sabırsızlıkla beklemektedir. ‘Yaşasın zâlimler için Cehennem!’
Buna rağmen hizmet erleri, kendilerine en büyük zulmü, kötülüğü yapanlardan bile Cehennem ile intikam almayı düşünmezler, düşünmemektedirler. Liyâkatı olanlara hidâyet dilerler. Liyâkatı olmayanlara karşı da, Allah’tan daha şefkâtli ve merhametli olamıyacaklarını bilmekte ve onları Allah’a havâle etmektedirler.
Îman ve Kur’an hizmetinin vazîfesi, yangından insan kurtarmaktır. Ortalığı fitne ve fesâda boğmak isteyenlere karşı ıslahçı olmaktır. Bu hareketin mensupları, gayr-i samîmi tenkitlere karşı kulaklarını kapatmakta ve ağızlarını açmamakta ve kendilerine düşen vazifeyi yapmaya gayret etmektedirler. Onlar;
“Allah bize yeter O ne güzel vekildir” (Âl-i İmran, 173)
“Bütün hamdler, övgüler âlemlerin Rabbi Allah’adır” (Fâtiha, 1)
“(Ya Rabbi) Yalnız sana ibâdet eder, yalnız Senden yardım dileriz” (Fâtiha, 4) der, hallerini Allah’a arz ederler.
“İman edip hicret edenler, mallarıyla ve canlarıyla Allah yolunda cihad edenler var ya, işte onlar Allah indinde daha yüksek derecelere sahiptirler ve işte onlardır umduklarına nâil olanlar!” (Tevbe, 20)
“Müminlerden öyle yiğitler vardır ki, Allah’a verdikleri sözü yerine getirip sadâkatlarını ispat ettiler. Onlardan kimi adağını ödedi, canını verdi, kimi de şehitliği gözlemektedir. Onlar verdikleri sözü asla değiştirmediler.” (Ahzab, 23)
“Allah, böylece (sözlerine) sadık kalanları, doğruluklarına karşılık ödüllendirecek, münafıkları da dilerse azâba uğratacak veya tövbe nasib edip tövbelerini kabul buyuracaktır. Çünkü Allah gafurdur, rahîmdir (çok affedicidir, merhamet ve ihsanı boldur).” (Ahzab, 24)
Îman’ın temel erkânı, İslâm’ın temel prensipleri, emir ve yasakları, haram ve helal sınırları dışında eksikler ve kusurlara karşı samîmi tekliflere şûranın kapıları ondört küsur asırdır ardına kadar açıktır. Tenkitlerle değil, samîmi tekliflerle gelinmelidir. Vahdet-i rûhiyeyi sarsıcı değil, kardeşlik rûhunu besleyici ve ‘i’sar’ ruhunu güçlendirmeye gayret edilmelidir.
[Mehmet Ali Şengül] 2.5.2018 [Samanyolu Haber]
“Hiç şüphe yok ki o zikri, Kur’ân’ı Biz indirdik, onu koruyacak olan da Biz’iz.” (Hicr, 9)
Allah Resûlü’nün (sav) metot ve sistemi Kur’an’dı. Kur’ân-ı Azîmüşşân ise, Allah kelâmıdır. O Allah ki (cc); insanları, melekleri, cinleri, yerleri, gökleri, zerreleri, küreleri, semekleri, sistemleri yoktan var eden, mekândan münezzeh, şekilden müberrâ, isim ve sıfatlarıyla bilinen, eşsiz, nâmütenâhî kudret sâhibi zâttır.
İnsanı kan pıhtısından yaratan, paha biçilmez kâbiliyet ve uzuvlarla donatan Allah (cc), kıyâmete kadar hükmü devâm edecek Kur’an-ı Müciz-ül Beyân’ı, Hâtem-ün Nebî ile şereflendirdiği nebiler Sultanı Efendiler Efendisi’ne (sav) Cibril (as) aracılığıyla göndermiş, böylece beşerin karanlık dünyasını O’nunla aydınlatmış ve ölü ruhları diriltmiştir.
Allah (cc), Hakk’a hizmet şerefini lütfeylediği, Helâketler asrını, saâdet asrına tebdile muvaffak kıldığı Allah Resûlü’ne, “(Habîbim) Seni âlemlere rahmet olarak gönderdim’ buyurmuştur.
Günümüzün gönül mîmarları, kara sevdâlıları; dünyâ vemâ fîhâ’ya takılmadan, aynı ruh, aynı aşk, aynı heyecan, ihlâs, samîmiyet, vefâ ve sadâkatla Allah’ın rızâsını esas maksat yaparak bu ilâhî emâneti, -ölüm pahasına da olsa- omuzlarında taşıma azim ve kararlılığı içindedirler.
Onlar dünyâyı, âhireti kazanmanın bir vesîlesi olarak kabul edip ona, o ölçüde değer vermekte; Hak rızâsına gönül vererek îmanlarını, hizmetlerini istismâr etmeden hizmet etmektedirler.
Kaderini îman ve Kur’an hizmetine adayan kadın-erkek bu îman kahramanları; sâhip oldukları bütün imkânları, âhiret hayatlarına yatırım yapma niyetiyle, muhtaç gönüllere hakîkatleri duyurabilmek için çırpınmakta, bu vesileyle sorumluluklarının hakkını vermeye çalışmaktadırlar.
Onlar; Beyt-ü Hüdâ olan insan kalbine, varlık sebebi anne babayı, evlatları, kardeşleri, aşîretleri değil, dünyânın altını gümüşü ve villaları da değil; o kalbe Allah korkusu ve Allah sevgisinin girmesini esas alarak, hizmetlerini ona göre tanzim etmeye çalışmaktadırlar.
Îman ve Kur’an hizmetine gönül verenler, meşru dâirede sevilmesi gereken her şeyi; Allah’tan dolayı severler ve onlara o ölçüde değer verip haklarına saygıda kusur etmezler.
Onlar; kalbe îmanı, sevgiyi koyanın sadece Allah olduğu şuurunda olmanın yanında, Allah’ın yerleştirdiği bu îmânı Allah’tan başka kimsenin yerinden söküp almaya muktedir olmadığının da farkındadırlar. Onlar; canlarını, mallarını, evlatlarını, makam ve mevkîlerini, hak bildikleri o yüce mefkûre yolunda fedâ ederler, ama îmanlarına aslâ dokundurmazlar.
Böylesine îman ve Kur’ân’a, insanlık hizmeti ve dünyâ barışına kendinilerini adamış; silahı, tankları, uçak savarları silah fabrikaları ve depoları bulunmayan, bir değil, bin değil, on bin yüzbin değil, bu milyonlarca mâsum insanlara iftirâ ve yalan isnatlarla ‘terör örgütü’ yaftası atanlar; devlet gücünü arkalarına alarak kendi kurdukları ‘mafya ve terör’ ile mâsum insanları karalamakta, onlara meşrû hakları olan yaşamayı bile çok görmektedirler.
Zâlimler, ihânet şebekeleri; -İslâm’ı ve îmânı istismâr ederek- halkı kimlik yanılmasıyla kandırmakta ve korkuyla sindirmektedirler. Onların, böylesine geçici, uyduruk plan ve projeleri varsa; âdil ve hakîm Allah’ın da bir gün, onların bu planlarını alt-üst edecek bir planı ve projesi var olduğunda şüphe yoktur. Sabırla bekleyip göreceğiz..
Peygamber olmadan önce Muhammed-ül Emin’ olarak kabul ettikleri, kâinatın yaratılış vesilesi, insanlığın iftihar Tablosu ve beşerin en son rehberi Hz.Muhammed’i (sav) tanımayan, bilmeyen, dinlemeyen, sineleri gayz, kin ve nefretle dolu, o dönemin nice şakîleri, ihânet şebekeleri, Efendimiz’in (sav) ve Sahâbe Efendilerimiz’in (r.anhüm) yollarını kestiler, her türlü ezâ ve cefâya maruz bıraktılar.
On dört asır sonra bugün de; kimseye zararı olmayan, sözde suçları sadece kâinâtı ve kendilerini yaratan Allah’a ve Resûlüllah’a iman etmek ve muhtaç olan insanlara hakîkatleri sevdirmekten başka dertleri olmayan mâsum, mazlum, garip ve fakir insanlara yapmadıkları zulüm, etmedikleri kötülük bırakmamaktadırlar.
O günden bugüne kadar her asrın kahramanları, her türlü mihnet ve sıkıntılara katlanarak, Allah ve Resûlüllah’a âit emâneti günümüze kadar taşımışlar ve bizlere emânet etmişlerdir.
Bugüne kadar ehl-i îman; meşrebi, mesleği ne olursa olsun, hâlis, muhlis, fedâkâr ve cefakârca îman ve Kur’an hizmetine sâhip çıkarak, dinin haysiyet ve şerefine dokundurmamışlardır.
Bir bahçenin gülleri gibi, güzelliği paylaşmışlar, vefâ ve sadâkâtle, hâlis bir niyetle Allah’ın rızâsına ve rahmetine tâlip olmuşlar, yer-gök arası kadar geniş cennetlere doğru koşup hizmet ederken, birbirlerini kıskanmadan, kimsenin önünü kesmeden hak yolda yarışmışlardır.
Îman ve Kur’an dâvâsında, her dönem birileri öncü kuvvet olarak hizmeti önde götürmüş, diğerleri geri planda destekçi olmuşlardır. Her biri bunu Allah’ın takdîri olarak değerlendirmiş, hisselerine râzı olmuşlardır.
Önde gidenler, şayet gurura kibire kapılmışlar ise, sevap bakımından en geride olanlardan daha geriye düşmüş, en arkada olanlar ihlâs, tevâzu ve mahviyetlerinden dolayı sevap bakımından en öne geçmişlerdir.
Ne var ki, îman ve Kur’an düşmanları her devirde ehli imanı değişik oyunlar, isnat ve iftirâlarla birbirine düşürüp kendi güçlerini öne çıkarmışlardır. Böylece en büyük darbeyi, inananların şahsında dine, İslâm’a vurmuşlardır.
Yirminci asırda, helâket ve felâketlerin zirve yaptığı bir dönemde Hz.Üstad, tıpkı saâdet asrında olduğu gibi Darü’l Erkam ruhuna sahip evlerde bir bir talebe yetiştirerek, hapishâneleri medrese-i Yusûfiye hâline getirmiş, dağlarda kuşların bile yuvalarında tüneyip uykuya daldığı saatlerde o, ağaçların dallarında bir kuş gibi ümmet-i Muhammed’in (sav) derdiyle yanmış, sabahlara kadar gözyaşı döküp Hz.Nuh’un (as) insanları kurtuluşa dâvet etiiği gibi, Barla gölü’nün dağlarında insanlığı ‘Sefîne-i Muhammediye’ye dâvet etmiştir. ‘Bana şuna buna niçin sataşıyorsun diyorlar, farkında değilim. Alevleri göklere yükselen bir yangın var. İçinde evlâtlarım yanıyor...’ ifâdeleriyle de hâlini arz etmiştir.
Nerdeyse bir asır sonra bu yangını, içinde yanan nesli gören başka bir bağrı yanık Zât, eline tulumbasını almış, küfür ve dalâlet yangınını söndürmeye, nesli kurtarmaya çalışırken, kürsülerden, minberlerden feryat edip yangını haber vermiştir.
Bu sesi duyanlar kovasını almış, hortumuna sarılmış, dünyâ çapındaki bu yangını söndürmeye, nesli kurtarmaya koşarken; tıpkı devr-i Risâlet’te Ebû Cehiller, Ebû Lehebler, Utbe ve Şeybeler’in karşı koyduğu gibi bu gün de, asrın Ebu Cehilleri, ibn-i Selülleri, ehl-i imanın, itfâiye memurlarının yolunu kesmekte, onlara her türlü zulmü revâ görmektedirler.
Bu imtihan dünyasında, herkes karakteri neyi gerektiriyorsa onu yapacaktır, yapmaktadır. Bugün kâfir küfrünün, mü’min îmânının, münâfıkta nifakının gereğini yapmaktadır.
En üzücü tarafı ise, mü’minler îmanlarının gereğini yapmaları gerekirken, kardeşlerini sırtından hançerleyip kalbinden vurmakta, kâfir, zâlim ve münâfıkların işini kolaylaştırmaktadırlar.
Mazlum, mağdur, mahkûm, mahcur ve gaybûbet içinde; çocuk, kadın, hasta, ihtiyar dinlemeden, suçlu suçsuz ayırmadan; bıçak taşımayan, karıncağa basmayan, şefkât ve merhamet kahramanı ülkenin en faziletli insanlarını ezmekte, üzmekte, âileleri parçalayıp yuvaları yıkmakta, çocuklar çığlık atıp anneler feryat etmektedir.
Bugün ömrünün baharını yaşayan gençler, beklemedikleri, hayallerinden geçirmedikleri böylesine zulüm ve ihânetler karşısında cinnet getirip intihar etmekte, günlük yiyeceğini temin edemeyen kadın ve çocuklar aç olarak sabahlamakta, neneler dedeler korkudan torunlarını bağrına basamamakta ve öpüp koklayamamaktadırlar.
Kur’ân-ı Azimüşşan’da; “...Allah sabredenleri sever”(Âl-i imran, 146), “...Allah sabredenlerle beraberdir” (Bakara, 153) buyuran Allah (cc); elbette bunları biliyor, görüyor, duyuyor. Âdil-i mutlak olan Allah, Hakîmdir. Abes ve lüzumsuz hiç bir şey yapmaz. Dolayısıyla mü’minlere Cennet’i, Cemâlullah’ı lütfedecek, zâlimleri de ebedî Cehennem’le cezâlandıracaktır. ‘Cennet ucuz değil, Cehennem ise lüzumsuz değil.’
Fânî olan dünyânın musîbetleri bâkî olamaz. Bugüne kadar olanlar geçti, bu da geçecek! O gün dünyâya sığmayan zâlimler, zulmedenler, bu gün sesleri solukları çıkmadan bir metrelik kabirde yatıyorlar. Bugün hayatta olan zâlimleri de kabir ağzını açmış, sabırsızlıkla beklemektedir. ‘Yaşasın zâlimler için Cehennem!’
Buna rağmen hizmet erleri, kendilerine en büyük zulmü, kötülüğü yapanlardan bile Cehennem ile intikam almayı düşünmezler, düşünmemektedirler. Liyâkatı olanlara hidâyet dilerler. Liyâkatı olmayanlara karşı da, Allah’tan daha şefkâtli ve merhametli olamıyacaklarını bilmekte ve onları Allah’a havâle etmektedirler.
Îman ve Kur’an hizmetinin vazîfesi, yangından insan kurtarmaktır. Ortalığı fitne ve fesâda boğmak isteyenlere karşı ıslahçı olmaktır. Bu hareketin mensupları, gayr-i samîmi tenkitlere karşı kulaklarını kapatmakta ve ağızlarını açmamakta ve kendilerine düşen vazifeyi yapmaya gayret etmektedirler. Onlar;
“Allah bize yeter O ne güzel vekildir” (Âl-i İmran, 173)
“Bütün hamdler, övgüler âlemlerin Rabbi Allah’adır” (Fâtiha, 1)
“(Ya Rabbi) Yalnız sana ibâdet eder, yalnız Senden yardım dileriz” (Fâtiha, 4) der, hallerini Allah’a arz ederler.
“İman edip hicret edenler, mallarıyla ve canlarıyla Allah yolunda cihad edenler var ya, işte onlar Allah indinde daha yüksek derecelere sahiptirler ve işte onlardır umduklarına nâil olanlar!” (Tevbe, 20)
“Müminlerden öyle yiğitler vardır ki, Allah’a verdikleri sözü yerine getirip sadâkatlarını ispat ettiler. Onlardan kimi adağını ödedi, canını verdi, kimi de şehitliği gözlemektedir. Onlar verdikleri sözü asla değiştirmediler.” (Ahzab, 23)
“Allah, böylece (sözlerine) sadık kalanları, doğruluklarına karşılık ödüllendirecek, münafıkları da dilerse azâba uğratacak veya tövbe nasib edip tövbelerini kabul buyuracaktır. Çünkü Allah gafurdur, rahîmdir (çok affedicidir, merhamet ve ihsanı boldur).” (Ahzab, 24)
Îman’ın temel erkânı, İslâm’ın temel prensipleri, emir ve yasakları, haram ve helal sınırları dışında eksikler ve kusurlara karşı samîmi tekliflere şûranın kapıları ondört küsur asırdır ardına kadar açıktır. Tenkitlerle değil, samîmi tekliflerle gelinmelidir. Vahdet-i rûhiyeyi sarsıcı değil, kardeşlik rûhunu besleyici ve ‘i’sar’ ruhunu güçlendirmeye gayret edilmelidir.
[Mehmet Ali Şengül] 2.5.2018 [Samanyolu Haber]
Hulusi Akar’ın ‘ikinci darbesi’ [Adem Yavuz Arslan]
Süslü cümleler, diplomatik ifadeler kullanmaya gerek yok.
Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’ın, erken seçimde aday olma ihtimali olan Abdullah Gül’ü adaylıktan vazgeçirmek için ziyaret etmesi darbedir.
Doğrudan siyasete müdahaledir. Anayasaya ve yasalara göre suçtur.
Eğer ülkede hukuk işlese, muhalefet siyaset üretse, sivil toplum sahaya inse bu müdahalenin açık sonuçları olurdu.
Ancak olmadı.
Skandalın bir tarafı ‘sanki böyle bir müdahale olmamış gibi’ davranırken öbür tarafı da ‘siz ne hakla bana Genelkurmay Başkanını yollarsınız?’ diyemedi.
GÜL ADINI TEMİZE ÇIKARABİLİRDİ!
Bu arada birkaç cümle ile Abdullah Gül’ün muhtemel adaylığına dair bir şeyler söylemem şart.
Çünkü cevap hakkı doğdu.
Gazetemiz ve televizyonlarımız gasp edilip kapatıldığı için gazetecilik yapabileceğimiz tek mecra sosyal medya kaldı.
Gerçi yaklaşık yarım milyon takipçili Twitter hesabım da ‘milli güvenlik riski’ denilerek Türkiye’den erişime kapatıldı.
Birkaç yüz bin kişi de ‘korkudan’ takibi bıraktı.
Pes edip kenara çekilecek halimiz olmadığı için yeni bir hesap açtım ve oradan yazıp çizmeye, anlatmaya devam ediyorum.
O hesaptan ‘çatı aday’ tartışmalarına dair kısa bir analiz yapmıştım.
O birkaç cümlem son günlerde onlarca habere konu oldu. Havuz medyası ‘Gül’ün sahaya inmesi gerektiği’ yönündeki analizimi ‘işte talimat’ olarak haberleştirdi.
Komplo teorilerinin, akla ziyan senaryoların haddi hesabı yoktu. Neyse ki Gül aday olmadı da ben ‘üst akıl’ olmaktan kurtuldum!
Gül’e dönersem.
Bu köşeyi okuyanlar Gül’e karşı düşüncemi bilir.
Bugün yaşadığımız tüm hukuksuzlukların, anti demokratik uygulamaların, zulümlerin yarısını Gül’ün hanesine yazabiliriz.
Görev süresinin son döneminde imzaladığı anti demokratik yasalarla zulüm döneminin kapısını araladı.
Erdoğan’ın önüne adeta kırmızı halılar serdi.
Kendisinin de fikrine önem verdiği, dinlediği insanların hepsi ‘bu yasaları imzalamayın, bunun sonu diktatörlüktür’ dedikleri halde uyarılara kulak tıkadı.
Geldiğimiz yer malum.
Hayat herkese ikinci bir şansı vermiyor. Fakat kader bir şekilde Abdullah Gül’e ‘hatalarını düzeltme fırsatı’ vermişti.
Gül demokratik değerlere vurgu yapan bir manifesto ile sahaya çıksa Tayyip Erdoğan’ı sandıkta yenebilirdi.
Peki ne oldu?
Gül her zamanki ‘garanticiliği’ ve ‘armut pişip ağzıma düşsün, düşerken de çöpü ve çekirdekleri de ayrılsın’ diye bekledi. Risk alması gereken bir dönemde kenara çekildi.
Ve tarihi fırsat heba edildi.
Gül, raydan çıkmasına büyük katkı sağladığı Türkiye’yi tekrar rayına oturtabilir, demokrasi ve insan hakları konularında tabloyu pozitife çevirebilirdi. Benim de ‘Gül sahaya inmeli’ argümanımın temeli bu olasılıktı.
Ama olmadı.
Gül hukuka dönülmesi fırsatını heba ettiği gibi hatasını düzeltme imkanını da bonkörce harcadı.
Yarınlar ne getirir bilinmez ama Dışişleri Bakanlığı, Başbakanlık ve Cumhurbaşkanlığı yapmış bir ismin siyasi yaşamı ‘Erdoğan’a diktatörlük yolunu açan adam’ olarak son buldu.
AKAR YENİDEN DARBE YAPAR MI?
Bu aşamada Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar ve İbrahim Kalın’ın seçimlerde aday olması beklenen Gül’e ziyaretine dönelim.
Bu ziyaret ‘Erdoğan rejiminin karakterini’ göstermesi açısından eşi bulunmaz bir örnek.
Düşünsenize, size rakip olması muhtemel bir siyasetçiyi ‘ikna etmesi için’ Genelkurmay Başkanını yolluyorsunuz.
Hem de karar arefesinde. Rakibiniz de ‘mesajı alıp’ yarıştan çekiliyor.
Girişte de söylediğim gibi, lafı eğip bükmeye gerek yok. Bu açıkça siyasete müdahaledir ve literatürdeki karşılığı darbedir.
Böylece Hulusi Akar, ‘görev süresince iki darbe birden yapan Genelkurmay Başkanı’ olarak tarihe geçmiş oldu.
Tabi ki Akar’ın Gül’e yaptığı ziyareti ‘darbe’ olarak görmeyenler bahsettiğim ‘birinci darbeyi’ de kavrayamamıştır.
Onu da basitçe anlatayım.
Hulusi Akar’ın kariyerindeki ilk darbe 15 Temmuz’dur. Kurgulanmasından icraasına kadar her aşamasında aktif olarak yer almış ve kendisine verilen rolü eksiksiz yerine getirmiştir.
Her ne kadar senaryo gereği darbeye direnmiş gözükse de 15 Temmuz Hulusi Akar’sız yapılamazdı.
Akar’a rağmen hiç yapılamazdı.
Zira darbeye karşı bir Genelkurmay Başkanı’nın yapacağı bellidir. Bir darbeyi önlemek, darbe yapmaktan çok çok daha kolaydır.
MECLİSTEN KAÇIRILAN AKAR YARGIDAN DA KAÇIRILDI
Tezimi iddialı buluyorsanız buyurun 15 Temmuz ve öncesine gidelim.
Hem Akar’ın taraf olduğu olayları hem de Genelkurmay Karargahı’nda yaşanan olayları analiz edelim.
Bakalım bu darbe Akar’a rağmen mi yapılmış yoksa Akar’ın bizzat içinde olduğu bir kurgu mu?
Gerçi 15 Temmuz ve öncesine gidelim çağrım lafın gelişi. Çünkü Hulusi Akar ve o dönemin komuta kademesine, ne TBMM ne de savcılık gerekli soruları sormadı. Kimsenin ‘15 Temmuz aydınlatılsın’ gibi bir derdi yok!
Daha önce bu köşede 15 Temmuz’da Genelkurmay Karargahı’nda yaşananlara dair çok yazı yazdım.
O sorular, şüpheler hala ortada duruyor.
Uzunca bir zamandır hiçbir AKP’linin nikah şahitliğini kaçırmayan, üniversite hocalarına konferanslar veren, Erdoğan’ın tüm yurt dışı seyahatlerine katılan Akar, 15 Temmuz gibi çok kritik bir konuda TBMM’ye gidip milletin vekillerinin önüne çıkmazken, ‘millet adına’ karar veren mahkemeye de gitmedi.
Belki mahkemeye gider ve sanık avukatlarının sorularına muhatap olursa bazı sorular cevaplanır diye beklemiştik ama Ankara 17. Ağır Ceza Mahkemesi Org. Akar ve Org. Güler için ‘gizli celse’ açtı.
Mahkeme sanık avukatlarına bile haber vermeden Akar ve Güler’i dinledi. Tabi sorulması gereken sorular yine sorulmadı.
AKAR SENARYONUN PARÇASI DEĞİLSE?
Hatırlanacağı gibi 15 Temmuz akşamının meşhur düğününe ev sahipliği yapan Org. Mehmet Şanver, Habertürk’te yaptığı açıklamada Org. Akın Öztürk’ün darbenin 1 numarası olamayacağını söyleyip “Darbeciler içinde hala TSK’da aktif görevde olanlar var” demişti.
Böyle hayati bir konuda kimse Akar’a “Kim bu darbeciler?” ya da “TSK içinde hala aktif darbeciler var, açıklamasına ne diyorsunuz?” diye sormadı.
Resmi 15 Temmuz senaryosuna göre binbaşı O.K. ihbarı yaptıktan iki saat sonra MİT müsteşarı Hakan Fidan, Genelkurmay 2. Başkanı Orgeneral Yaşar Güler’e telefonla ‘durumu’ iletiyor.
Saat 18’de Fidan Genelkurmay’a gidiyor. Ardından da Akar, ‘Türk hava sahasını her türlü askeri uçuşa yasaklıyorum’ diyor.
Yani Genelkurmay Başkanı bu saat itibariyle cuntadan haberdar.
Ama ‘iki dakikada açığa çıkarılacak olan darbeyi’ önlemeye dair adım atmıyor. Kuvvet komutanları ile görüşmüyor.
Cumhurbaşkanı ve Başbakanı bilgilendirmiyor. İçişleri Bakanı ile konuşmuyor. Mahkemede bu konulara dair soru sormuyor.
Akar’ın darbeyi önlemek için neler yapabileceğinin listesi uzun.
Bir cümlelik basın bülteni hatta ‘tweet’ bile darbeyi önleyebilirdi. ‘Personel kışlayı terk etmesin’ dese darbe baştan önlenecek fakat bu kritik adımı ‘nedense’ atmıyor.
Fakat hiçbir şey yapmadığı gibi gece boyunca ‘darbecilerle birlikteymiş’ imajı verdi. İfadeler, güvenlik kamerası kayıtları gösteriyor ki Akar’ın Akıncı Üssü’nde esir alınmış bir hali yok.
Akın Öztürk’ün ifadesiyle ‘önünde telefon var ve istediği kişiyle görüşebilir’ durumda fakat o yapmıyor.
Olayların çığırından çıkmasını bekliyor.
Darbe sonrası kendi talimatıyla hareket eden isimleri ‘darbeci’ diye tutuklatıyor. Bu noktada Org. Akın Öztürk’ün durumu ibretlik.
Çünkü darbe girişiminin lideri denen Öztürk’e dair bizzat Genelkurmay iki açıklama yaptı ve bu açıklamalar taban tabana zıt.
Malûm olduğu üzere Genelkurmay Başkanlığı 15 Temmuz’dan sonra biri 19 Temmuz, diğeri 21 Temmuz olmak üzere iki açıklama yaptı. Akın Öztürk’ten Akıncı Üssü’ne gitmesinin istendiği açıklama da var.
Nedense bu açıklama daha sonra kaldırıldı.
Ayrıca Genelkurmay’ın darbeden 5 gün sonra hazırladığı raporda Akın Öztürk ‘rehine’ olarak gösteriliyor.
Akın Öztürk’ün mahkeme ifadeleri ortada. Akar’ı şahit göstermişti. Akar, gizli celsede Öztürk’ün durumuna dair karmaşaya da bir açıklık getirebilirdi ama yapmadı.
Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar, Meclis Komisyonu’na gönderdiği yazılı metinde, O.K.’nın ihbarından sonra MİT ve Genelkurmay arasında sürdürülen iletişimin ardından, bizzat kendisinin MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ı telefonla arayarak Genelkurmay’a davet ettiğini anlatıyor.
Oysa Hulusi Akar, darbe girişiminden üç gün sonra, 18 Temmuz’da savcılığa tanık olarak verdiği ifadesinde, O.K.’nın ihbarından sonra Hakan Fidan’ın Genelkurmay binasına gelip kendisiyle görüştüğü bilgisine yer vermiyordu.
Akar’ın ifadelerindeki bu farkın izahını yapması gerekiyor.
Zira darbe gibi hayati bir olayla ilgili Fidan’ın Genelkurmay’a davet edilmesini ve onunla yaptığı görüşmeyi unutmuş olamaz.
Akar’ın ÖKK’da MİT Müsteşarı Hakan Fidan ile yaptığı uzun toplantılara dair cevaplaması gereken başka sorular da var.
Fakat kimse ne mahkeme ne de medya Akar’a sorulması gereken soruları sorabildi.
AKAR KENDİ ORDUSUNA DA DARBE YAPTI
15 Temmuz ve sonrasında yaşananlar Türkiye Cumhuriyeti tarihine utanç vesikası olarak geçti.
Yüz binlerce insan mağdur oldu. Türk Silahlı Kuvvetleri tarihinin en büyük darbesini yedi.
Kurmay subaylarının yüzde 90’ı uzaklaştırıldı.
Her iki generalden birisi, darbeye direnen, darbeye karışmamış binlerce subay astsubay tutuklandı. Orgeneral seviyesindeki isimler bile öyle ağır işkenceler gördüler ki yaşadıklarını mahkemede anlatmaya ‘utandılar’.
Askeri okullar kapatıldı. Yüksek Askerî Şûra’nın yapısı değiştirildi. Genelkurmay Başkanlığı sembolik bir hale getirildi.
Normal şartlarda onlarca yılda yapılabilecek yapısal değişiklikler birer KHK ile geçirildi.
Akar hala sessiz. Üstelik görevine devam ediyor.
Daha önce bu köşede şu yorumu yapmıştım: “Eğer ‘işin planlayıcılarından biri değilse’ çoktan görevden alınması gerekirdi. Sonuçta emrinizdeki askerler darbe planlıyor, siz haber alamıyorsunuz, ihbara rağmen önleyemiyorsunuz ve 249 kişi hayatını kaybediyor.
Ülkenin Cumhurbaşkanı, Başbakanı ve yönetim kademesi darbe girişimini eşinden dostundan, eniştesinden öğreniyor!
Eğer hala görevde iseniz o zaman ‘işin planlayıcılarından’ biri olduğunuz anlamı çıkar.”
Akar’ın Erdoğan adına Gül’ü ziyarete gitmesi ve adaylıktan vazgeçirmesi ‘eksik kareyi’ tamamlama adına önemli bir gelişme oldu.
Böylece Akar kariyerinde ikinci darbeyi de yapan ilk Genelkurmay Başkanı oldu.
Peki bu son olur mu?
Mesela her türlü hile hurda ve adaletsizliklere rağmen sandıktan Erdoğan’ın istemediği bir sonuç çıkması durumunda Hulusi Akar yeniden sahaya inebilir mi?
Bence bu ihtimali yabana atmayın.
[Adem Yavuz Arslan] 2.5.2018 [TR724]
Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’ın, erken seçimde aday olma ihtimali olan Abdullah Gül’ü adaylıktan vazgeçirmek için ziyaret etmesi darbedir.
Doğrudan siyasete müdahaledir. Anayasaya ve yasalara göre suçtur.
Eğer ülkede hukuk işlese, muhalefet siyaset üretse, sivil toplum sahaya inse bu müdahalenin açık sonuçları olurdu.
Ancak olmadı.
Skandalın bir tarafı ‘sanki böyle bir müdahale olmamış gibi’ davranırken öbür tarafı da ‘siz ne hakla bana Genelkurmay Başkanını yollarsınız?’ diyemedi.
GÜL ADINI TEMİZE ÇIKARABİLİRDİ!
Bu arada birkaç cümle ile Abdullah Gül’ün muhtemel adaylığına dair bir şeyler söylemem şart.
Çünkü cevap hakkı doğdu.
Gazetemiz ve televizyonlarımız gasp edilip kapatıldığı için gazetecilik yapabileceğimiz tek mecra sosyal medya kaldı.
Gerçi yaklaşık yarım milyon takipçili Twitter hesabım da ‘milli güvenlik riski’ denilerek Türkiye’den erişime kapatıldı.
Birkaç yüz bin kişi de ‘korkudan’ takibi bıraktı.
Pes edip kenara çekilecek halimiz olmadığı için yeni bir hesap açtım ve oradan yazıp çizmeye, anlatmaya devam ediyorum.
O hesaptan ‘çatı aday’ tartışmalarına dair kısa bir analiz yapmıştım.
O birkaç cümlem son günlerde onlarca habere konu oldu. Havuz medyası ‘Gül’ün sahaya inmesi gerektiği’ yönündeki analizimi ‘işte talimat’ olarak haberleştirdi.
Komplo teorilerinin, akla ziyan senaryoların haddi hesabı yoktu. Neyse ki Gül aday olmadı da ben ‘üst akıl’ olmaktan kurtuldum!
Gül’e dönersem.
Bu köşeyi okuyanlar Gül’e karşı düşüncemi bilir.
Bugün yaşadığımız tüm hukuksuzlukların, anti demokratik uygulamaların, zulümlerin yarısını Gül’ün hanesine yazabiliriz.
Görev süresinin son döneminde imzaladığı anti demokratik yasalarla zulüm döneminin kapısını araladı.
Erdoğan’ın önüne adeta kırmızı halılar serdi.
Kendisinin de fikrine önem verdiği, dinlediği insanların hepsi ‘bu yasaları imzalamayın, bunun sonu diktatörlüktür’ dedikleri halde uyarılara kulak tıkadı.
Geldiğimiz yer malum.
Hayat herkese ikinci bir şansı vermiyor. Fakat kader bir şekilde Abdullah Gül’e ‘hatalarını düzeltme fırsatı’ vermişti.
Gül demokratik değerlere vurgu yapan bir manifesto ile sahaya çıksa Tayyip Erdoğan’ı sandıkta yenebilirdi.
Peki ne oldu?
Gül her zamanki ‘garanticiliği’ ve ‘armut pişip ağzıma düşsün, düşerken de çöpü ve çekirdekleri de ayrılsın’ diye bekledi. Risk alması gereken bir dönemde kenara çekildi.
Ve tarihi fırsat heba edildi.
Gül, raydan çıkmasına büyük katkı sağladığı Türkiye’yi tekrar rayına oturtabilir, demokrasi ve insan hakları konularında tabloyu pozitife çevirebilirdi. Benim de ‘Gül sahaya inmeli’ argümanımın temeli bu olasılıktı.
Ama olmadı.
Gül hukuka dönülmesi fırsatını heba ettiği gibi hatasını düzeltme imkanını da bonkörce harcadı.
Yarınlar ne getirir bilinmez ama Dışişleri Bakanlığı, Başbakanlık ve Cumhurbaşkanlığı yapmış bir ismin siyasi yaşamı ‘Erdoğan’a diktatörlük yolunu açan adam’ olarak son buldu.
AKAR YENİDEN DARBE YAPAR MI?
Bu aşamada Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar ve İbrahim Kalın’ın seçimlerde aday olması beklenen Gül’e ziyaretine dönelim.
Bu ziyaret ‘Erdoğan rejiminin karakterini’ göstermesi açısından eşi bulunmaz bir örnek.
Düşünsenize, size rakip olması muhtemel bir siyasetçiyi ‘ikna etmesi için’ Genelkurmay Başkanını yolluyorsunuz.
Hem de karar arefesinde. Rakibiniz de ‘mesajı alıp’ yarıştan çekiliyor.
Girişte de söylediğim gibi, lafı eğip bükmeye gerek yok. Bu açıkça siyasete müdahaledir ve literatürdeki karşılığı darbedir.
Böylece Hulusi Akar, ‘görev süresince iki darbe birden yapan Genelkurmay Başkanı’ olarak tarihe geçmiş oldu.
Tabi ki Akar’ın Gül’e yaptığı ziyareti ‘darbe’ olarak görmeyenler bahsettiğim ‘birinci darbeyi’ de kavrayamamıştır.
Onu da basitçe anlatayım.
Hulusi Akar’ın kariyerindeki ilk darbe 15 Temmuz’dur. Kurgulanmasından icraasına kadar her aşamasında aktif olarak yer almış ve kendisine verilen rolü eksiksiz yerine getirmiştir.
Her ne kadar senaryo gereği darbeye direnmiş gözükse de 15 Temmuz Hulusi Akar’sız yapılamazdı.
Akar’a rağmen hiç yapılamazdı.
Zira darbeye karşı bir Genelkurmay Başkanı’nın yapacağı bellidir. Bir darbeyi önlemek, darbe yapmaktan çok çok daha kolaydır.
MECLİSTEN KAÇIRILAN AKAR YARGIDAN DA KAÇIRILDI
Tezimi iddialı buluyorsanız buyurun 15 Temmuz ve öncesine gidelim.
Hem Akar’ın taraf olduğu olayları hem de Genelkurmay Karargahı’nda yaşanan olayları analiz edelim.
Bakalım bu darbe Akar’a rağmen mi yapılmış yoksa Akar’ın bizzat içinde olduğu bir kurgu mu?
Gerçi 15 Temmuz ve öncesine gidelim çağrım lafın gelişi. Çünkü Hulusi Akar ve o dönemin komuta kademesine, ne TBMM ne de savcılık gerekli soruları sormadı. Kimsenin ‘15 Temmuz aydınlatılsın’ gibi bir derdi yok!
Daha önce bu köşede 15 Temmuz’da Genelkurmay Karargahı’nda yaşananlara dair çok yazı yazdım.
O sorular, şüpheler hala ortada duruyor.
Uzunca bir zamandır hiçbir AKP’linin nikah şahitliğini kaçırmayan, üniversite hocalarına konferanslar veren, Erdoğan’ın tüm yurt dışı seyahatlerine katılan Akar, 15 Temmuz gibi çok kritik bir konuda TBMM’ye gidip milletin vekillerinin önüne çıkmazken, ‘millet adına’ karar veren mahkemeye de gitmedi.
Belki mahkemeye gider ve sanık avukatlarının sorularına muhatap olursa bazı sorular cevaplanır diye beklemiştik ama Ankara 17. Ağır Ceza Mahkemesi Org. Akar ve Org. Güler için ‘gizli celse’ açtı.
Mahkeme sanık avukatlarına bile haber vermeden Akar ve Güler’i dinledi. Tabi sorulması gereken sorular yine sorulmadı.
AKAR SENARYONUN PARÇASI DEĞİLSE?
Hatırlanacağı gibi 15 Temmuz akşamının meşhur düğününe ev sahipliği yapan Org. Mehmet Şanver, Habertürk’te yaptığı açıklamada Org. Akın Öztürk’ün darbenin 1 numarası olamayacağını söyleyip “Darbeciler içinde hala TSK’da aktif görevde olanlar var” demişti.
Böyle hayati bir konuda kimse Akar’a “Kim bu darbeciler?” ya da “TSK içinde hala aktif darbeciler var, açıklamasına ne diyorsunuz?” diye sormadı.
Resmi 15 Temmuz senaryosuna göre binbaşı O.K. ihbarı yaptıktan iki saat sonra MİT müsteşarı Hakan Fidan, Genelkurmay 2. Başkanı Orgeneral Yaşar Güler’e telefonla ‘durumu’ iletiyor.
Saat 18’de Fidan Genelkurmay’a gidiyor. Ardından da Akar, ‘Türk hava sahasını her türlü askeri uçuşa yasaklıyorum’ diyor.
Yani Genelkurmay Başkanı bu saat itibariyle cuntadan haberdar.
Ama ‘iki dakikada açığa çıkarılacak olan darbeyi’ önlemeye dair adım atmıyor. Kuvvet komutanları ile görüşmüyor.
Cumhurbaşkanı ve Başbakanı bilgilendirmiyor. İçişleri Bakanı ile konuşmuyor. Mahkemede bu konulara dair soru sormuyor.
Akar’ın darbeyi önlemek için neler yapabileceğinin listesi uzun.
Bir cümlelik basın bülteni hatta ‘tweet’ bile darbeyi önleyebilirdi. ‘Personel kışlayı terk etmesin’ dese darbe baştan önlenecek fakat bu kritik adımı ‘nedense’ atmıyor.
Fakat hiçbir şey yapmadığı gibi gece boyunca ‘darbecilerle birlikteymiş’ imajı verdi. İfadeler, güvenlik kamerası kayıtları gösteriyor ki Akar’ın Akıncı Üssü’nde esir alınmış bir hali yok.
Akın Öztürk’ün ifadesiyle ‘önünde telefon var ve istediği kişiyle görüşebilir’ durumda fakat o yapmıyor.
Olayların çığırından çıkmasını bekliyor.
Darbe sonrası kendi talimatıyla hareket eden isimleri ‘darbeci’ diye tutuklatıyor. Bu noktada Org. Akın Öztürk’ün durumu ibretlik.
Çünkü darbe girişiminin lideri denen Öztürk’e dair bizzat Genelkurmay iki açıklama yaptı ve bu açıklamalar taban tabana zıt.
Malûm olduğu üzere Genelkurmay Başkanlığı 15 Temmuz’dan sonra biri 19 Temmuz, diğeri 21 Temmuz olmak üzere iki açıklama yaptı. Akın Öztürk’ten Akıncı Üssü’ne gitmesinin istendiği açıklama da var.
Nedense bu açıklama daha sonra kaldırıldı.
Ayrıca Genelkurmay’ın darbeden 5 gün sonra hazırladığı raporda Akın Öztürk ‘rehine’ olarak gösteriliyor.
Akın Öztürk’ün mahkeme ifadeleri ortada. Akar’ı şahit göstermişti. Akar, gizli celsede Öztürk’ün durumuna dair karmaşaya da bir açıklık getirebilirdi ama yapmadı.
Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar, Meclis Komisyonu’na gönderdiği yazılı metinde, O.K.’nın ihbarından sonra MİT ve Genelkurmay arasında sürdürülen iletişimin ardından, bizzat kendisinin MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ı telefonla arayarak Genelkurmay’a davet ettiğini anlatıyor.
Oysa Hulusi Akar, darbe girişiminden üç gün sonra, 18 Temmuz’da savcılığa tanık olarak verdiği ifadesinde, O.K.’nın ihbarından sonra Hakan Fidan’ın Genelkurmay binasına gelip kendisiyle görüştüğü bilgisine yer vermiyordu.
Akar’ın ifadelerindeki bu farkın izahını yapması gerekiyor.
Zira darbe gibi hayati bir olayla ilgili Fidan’ın Genelkurmay’a davet edilmesini ve onunla yaptığı görüşmeyi unutmuş olamaz.
Akar’ın ÖKK’da MİT Müsteşarı Hakan Fidan ile yaptığı uzun toplantılara dair cevaplaması gereken başka sorular da var.
Fakat kimse ne mahkeme ne de medya Akar’a sorulması gereken soruları sorabildi.
AKAR KENDİ ORDUSUNA DA DARBE YAPTI
15 Temmuz ve sonrasında yaşananlar Türkiye Cumhuriyeti tarihine utanç vesikası olarak geçti.
Yüz binlerce insan mağdur oldu. Türk Silahlı Kuvvetleri tarihinin en büyük darbesini yedi.
Kurmay subaylarının yüzde 90’ı uzaklaştırıldı.
Her iki generalden birisi, darbeye direnen, darbeye karışmamış binlerce subay astsubay tutuklandı. Orgeneral seviyesindeki isimler bile öyle ağır işkenceler gördüler ki yaşadıklarını mahkemede anlatmaya ‘utandılar’.
Askeri okullar kapatıldı. Yüksek Askerî Şûra’nın yapısı değiştirildi. Genelkurmay Başkanlığı sembolik bir hale getirildi.
Normal şartlarda onlarca yılda yapılabilecek yapısal değişiklikler birer KHK ile geçirildi.
Akar hala sessiz. Üstelik görevine devam ediyor.
Daha önce bu köşede şu yorumu yapmıştım: “Eğer ‘işin planlayıcılarından biri değilse’ çoktan görevden alınması gerekirdi. Sonuçta emrinizdeki askerler darbe planlıyor, siz haber alamıyorsunuz, ihbara rağmen önleyemiyorsunuz ve 249 kişi hayatını kaybediyor.
Ülkenin Cumhurbaşkanı, Başbakanı ve yönetim kademesi darbe girişimini eşinden dostundan, eniştesinden öğreniyor!
Eğer hala görevde iseniz o zaman ‘işin planlayıcılarından’ biri olduğunuz anlamı çıkar.”
Akar’ın Erdoğan adına Gül’ü ziyarete gitmesi ve adaylıktan vazgeçirmesi ‘eksik kareyi’ tamamlama adına önemli bir gelişme oldu.
Böylece Akar kariyerinde ikinci darbeyi de yapan ilk Genelkurmay Başkanı oldu.
Peki bu son olur mu?
Mesela her türlü hile hurda ve adaletsizliklere rağmen sandıktan Erdoğan’ın istemediği bir sonuç çıkması durumunda Hulusi Akar yeniden sahaya inebilir mi?
Bence bu ihtimali yabana atmayın.
[Adem Yavuz Arslan] 2.5.2018 [TR724]
Münbiç’te şehit olacaklara müjde: “Şimdilik kurtuldunuz!” [Veysel Ayhan]
Afrin’in bir seçim yatırımı olduğu taa baştan belliydi.
Afrin bölgesi, PKK ve PYD’nin veya başka güçlerin şimdiye kadar bize hiç bir saldırıda bulunmadığı bir coğrafya.
Bunun bir önemi yok!
Seçimler 2019’da olsa o zamanı beklerdi.
Ama daha baştan bu yıl seçim planladığı için TSK, Afrin’e sokuldu.
Erdoğan medyası Afrin’e Çanakkale Savaşı gibi bir değer atfetti.
Neticede sınırın sadece 40 km ötesindeki Afrin’e ancak 2 ayda girildi.
Girilince ne oldu?
TSK yolu açtı, ÖSO haydutları da yağmaya girişti.
Başka ne elde edildi? Hiçbir şey!
Afrin’e vali değil muhtar bile atayamadılar!
Şimdi bir yandan ABD diğer yandan AB, “Afrin’den çıkın!” diye baskı yapıyor.
Türkiye’nin bir başka ülkenin toprağını işgal edecek hali yok.
Yapılacak şey belli. Bölgeyi Esad’a bırakıp döneceğiz. Tıpkı Fırat Kalkanı’nda 67 şehit verip döndüğümüz gibi.
Olan gariban askere olmuş oldu: 55 şehit 230 yaralı.
Ve yapılan bombardımanlarda Afrin’de ölen sivil halk ayrı bir facia.
ERDOĞAN HEDEFİNE ULAŞTI MI?
Ulaşamadı. Halkı peşine tam olarak takamadı.
Yeniçağ yazarı Ahmet Takan’a göre Afrin harekatı MHP’nin oyunu yüzde 8’den 11’e çıkardı. Ve harekat sürerken yapılan anketlere göre Erdoğan’a destek sadece yüzde 0,5 artmış.
Takan’ın bu kulis bilgisi kamuoyuna açıklanan hormonlu ve sipariş AKP anketlerine dayanmıyor. Erdoğan’ın kamuoyuna açıklatmadığı masasındaki özel anketlere dayanıyor.
Bu kulis doğru olmalı ki Erdoğan yeni bir savaş başlatmadı.
Oysa Afrin harekatı sırasında bundan 3 ay önce şöyle diyordu: “Şu ana kadar yaptıklarımız daha ısınma turları bile sayılmaz. Asıl büyük hamlelerimizi, ataklarımızı önümüzdeki dönemde gerçekleştireceğiz.”
Orada durmuyor yeni hedefler veriyordu:
“Bizim için Afrin neyse Ege’deki, Kıbrıs’taki haklarımız da odur… Yunan’ın efeliği uçaklarımızı görene kadardır… Yanlış hesap yapmamaları konusunda buradan ikaz ediyoruz.”
Takan’ın kulis bilgisi doğru olmalı ki Erdoğan’ın kamuflajlı kahramanlığı Afrin’in ötesine geçmedi.
Hatta farkettiyseniz medyada Afrin haberleri yok oldu.
Erdoğan, oyların 0.5’ten daha fazla artmadığını görünce kamuflajını sessizce çıkardı. Yoksa emin olun mitinglerini bile kamuflajlı olarak yapar, tabut başlarında ne aşirler okurdu.
Allah’tan halk “suni Afrin savaşı” yüzünden desteğini arttırmadı.
Yoksa şu an TSK, Münbiç yollarında şehit veriyor olurdu ve Erdoğan İzmir mitinginde “Münbiç’te 4.283 PYD’li öldürdük” veya Kandil’e saldırıp dağı taşı bombalatıp “5.640 PKK’lı öldürdük” diye kuyruklu yalanlar atıyor olurdu.
Tabi bu arada 50-60 civarı sıvasız evde büyümüş gariban vatan evladını şehit vermiş olurduk.
Bu sebeple yazının başlığını “Münbiç’te şehit olacak garibanlara müjde: Şimdilik kurtuldunuz!” yaptım.
Yine de emin olmayalım. Erdoğan 0.5’lik destek için bile savaştan kaçmaz. Sadece istediği verimi alamadı. “Verim” alacağını düşündüğü an “postası” Hulusi Akar’a “şak” diye emreder, o da “tak” diye yapar. Sonra da çocukları veya kendisi göbeğinden Saray’a bağlı emekli sanatçılardan Münbiç veya Kandil türküleri dinlerdik.
Tek kutsalının “oy” olması ilk defa işe yaradı!
BENİ BAŞKAN YAPIN BEDELLİYİ ÇIKARAYIM
Ne demişti önceki gün:
“Bedelli askerlik şu anda hükümetimizin gündeminde değil. Bunu gündemimize almak şehitlerimize gazilerimize saygısızlık olur.”
Peki 1 saniye sonra cümlenin devamında ne dedi:
“Hayırlısıyla şu önümüzde seçim bitmiş olsun, başkanlık sistemine geçiş dönemi hallolduktan sonra bunlar tekrar masaya yatırılır.”
“Erdoğan’ın oy için yapmayacağı şey veya satmayacağı isim kim olabilir?” diye düşünüyorum. Henüz bir şey bulamadım.
[Veysel Ayhan] 2.5.2018 [TR724]
Afrin bölgesi, PKK ve PYD’nin veya başka güçlerin şimdiye kadar bize hiç bir saldırıda bulunmadığı bir coğrafya.
Bunun bir önemi yok!
Seçimler 2019’da olsa o zamanı beklerdi.
Ama daha baştan bu yıl seçim planladığı için TSK, Afrin’e sokuldu.
Erdoğan medyası Afrin’e Çanakkale Savaşı gibi bir değer atfetti.
Neticede sınırın sadece 40 km ötesindeki Afrin’e ancak 2 ayda girildi.
Girilince ne oldu?
TSK yolu açtı, ÖSO haydutları da yağmaya girişti.
Başka ne elde edildi? Hiçbir şey!
Afrin’e vali değil muhtar bile atayamadılar!
Şimdi bir yandan ABD diğer yandan AB, “Afrin’den çıkın!” diye baskı yapıyor.
Türkiye’nin bir başka ülkenin toprağını işgal edecek hali yok.
Yapılacak şey belli. Bölgeyi Esad’a bırakıp döneceğiz. Tıpkı Fırat Kalkanı’nda 67 şehit verip döndüğümüz gibi.
Olan gariban askere olmuş oldu: 55 şehit 230 yaralı.
Ve yapılan bombardımanlarda Afrin’de ölen sivil halk ayrı bir facia.
ERDOĞAN HEDEFİNE ULAŞTI MI?
Ulaşamadı. Halkı peşine tam olarak takamadı.
Yeniçağ yazarı Ahmet Takan’a göre Afrin harekatı MHP’nin oyunu yüzde 8’den 11’e çıkardı. Ve harekat sürerken yapılan anketlere göre Erdoğan’a destek sadece yüzde 0,5 artmış.
Takan’ın bu kulis bilgisi kamuoyuna açıklanan hormonlu ve sipariş AKP anketlerine dayanmıyor. Erdoğan’ın kamuoyuna açıklatmadığı masasındaki özel anketlere dayanıyor.
Bu kulis doğru olmalı ki Erdoğan yeni bir savaş başlatmadı.
Oysa Afrin harekatı sırasında bundan 3 ay önce şöyle diyordu: “Şu ana kadar yaptıklarımız daha ısınma turları bile sayılmaz. Asıl büyük hamlelerimizi, ataklarımızı önümüzdeki dönemde gerçekleştireceğiz.”
Orada durmuyor yeni hedefler veriyordu:
“Bizim için Afrin neyse Ege’deki, Kıbrıs’taki haklarımız da odur… Yunan’ın efeliği uçaklarımızı görene kadardır… Yanlış hesap yapmamaları konusunda buradan ikaz ediyoruz.”
Takan’ın kulis bilgisi doğru olmalı ki Erdoğan’ın kamuflajlı kahramanlığı Afrin’in ötesine geçmedi.
Hatta farkettiyseniz medyada Afrin haberleri yok oldu.
Erdoğan, oyların 0.5’ten daha fazla artmadığını görünce kamuflajını sessizce çıkardı. Yoksa emin olun mitinglerini bile kamuflajlı olarak yapar, tabut başlarında ne aşirler okurdu.
Allah’tan halk “suni Afrin savaşı” yüzünden desteğini arttırmadı.
Yoksa şu an TSK, Münbiç yollarında şehit veriyor olurdu ve Erdoğan İzmir mitinginde “Münbiç’te 4.283 PYD’li öldürdük” veya Kandil’e saldırıp dağı taşı bombalatıp “5.640 PKK’lı öldürdük” diye kuyruklu yalanlar atıyor olurdu.
Tabi bu arada 50-60 civarı sıvasız evde büyümüş gariban vatan evladını şehit vermiş olurduk.
Bu sebeple yazının başlığını “Münbiç’te şehit olacak garibanlara müjde: Şimdilik kurtuldunuz!” yaptım.
Yine de emin olmayalım. Erdoğan 0.5’lik destek için bile savaştan kaçmaz. Sadece istediği verimi alamadı. “Verim” alacağını düşündüğü an “postası” Hulusi Akar’a “şak” diye emreder, o da “tak” diye yapar. Sonra da çocukları veya kendisi göbeğinden Saray’a bağlı emekli sanatçılardan Münbiç veya Kandil türküleri dinlerdik.
Tek kutsalının “oy” olması ilk defa işe yaradı!
BENİ BAŞKAN YAPIN BEDELLİYİ ÇIKARAYIM
Ne demişti önceki gün:
“Bedelli askerlik şu anda hükümetimizin gündeminde değil. Bunu gündemimize almak şehitlerimize gazilerimize saygısızlık olur.”
Peki 1 saniye sonra cümlenin devamında ne dedi:
“Hayırlısıyla şu önümüzde seçim bitmiş olsun, başkanlık sistemine geçiş dönemi hallolduktan sonra bunlar tekrar masaya yatırılır.”
“Erdoğan’ın oy için yapmayacağı şey veya satmayacağı isim kim olabilir?” diye düşünüyorum. Henüz bir şey bulamadım.
[Veysel Ayhan] 2.5.2018 [TR724]
Kalp krizi anında ne yapmalı?
Son günlerde ardı ardına gelen kalp krizine bağlı vefat haberleri bu önemli konuyu tekrar gündeme taşıdı. Sadece Türkiye’de her yıl yaklaşık 100 bin kişi kalp krizi sebebi ile hayatını kaybediyor.
Kalp krizi, halk arasında damarlarda kireçlenme olarak bilinen ‘ateroskleroz’ adlı hastalığın sonucunda daralmış damarın pıhtıyla tam tıkanması sonucu oluşur. Göğüste hemen orta hatta baskı ve yanma başlar. Genellikle hastalar bunu “üzerime ağır bir şey oturdu” şeklinde ifade eder. Bu ağrı ve yanma zamanla boyun, alt çene, sırt ve sol kola yayılır. Beraberinde terleme ve bulantı da olabilir.
Kardiyolog Prof. Dr. Nihat Özer, kalp krizi esnasında atılacak doğru adımların önemine dikkat çekiyor. Bu sayede hastaya zaman kazandırılabileceğini ve hayatta tutunmasına yardımcı olunacağını söylüyor.
Kalp krizinde bu adımlar çok önemli
Bilinçsiz müdahaleden kaçının
Sağlık deneyimi olmayan kişilerin, kalp krizi geçiren bir kişiye müdahale etmesi ya da kendi ya da başka hastaların kalp ilaçlarını vermesi uygun değildir. Eğer bir kişi kalp krizi geçiriyorsa en doğru davranış hemen ambulansı aramak ve hastanın koroner anjiyografi yapılabilen tam donanımlı bir hastaneye ulaştırılmasını sağlamaktır. Ambulansı beklerken, kalp krizi geçiren kişi uygun bir yere yatırılmalı ve hava alması kolaylaştırılmalıdır. Hasta soluk, terli ve hızlı nefes almaktaysa tansiyonu düşmüş olabilir. Bu durumda ayakları kalp seviyesinin üzerine kaldırarak kalbe daha çok kan akışının olması sağlanmalıdır. Hasta kusuyorsa, soluk borusuna kaçmaması için kafası yan tarafa çevrilmelidir. Üzerindeki sıkı kıyafetler gevşetilerek vücut dolaşımı rahatlatılmalıdır.
Kalp krizi cinsiyet ayrımı yapmıyor
Kalp krizinin genellikle erkeklerde daha sık görüldüğü bilinse de, kadınların da sigara içme, diyabet, menopoza girme gibi faktörleriyle risk oranları neredeyse artık eşitlenmiş durumdadır. Kalp damar hastalığı teşhisi konmuş, tedavi görmüş ya da ailesinde kalp hastalığı hikayesi olan, sigara içen, şeker-yüksek kolesterol ve tansiyon gibi hastalıkları olan kişiler mutlaka düzenli bir şekilde sağlık kontrollerini yaptırmalıdır.
[TR724] 2.5.2018
Kalp krizi, halk arasında damarlarda kireçlenme olarak bilinen ‘ateroskleroz’ adlı hastalığın sonucunda daralmış damarın pıhtıyla tam tıkanması sonucu oluşur. Göğüste hemen orta hatta baskı ve yanma başlar. Genellikle hastalar bunu “üzerime ağır bir şey oturdu” şeklinde ifade eder. Bu ağrı ve yanma zamanla boyun, alt çene, sırt ve sol kola yayılır. Beraberinde terleme ve bulantı da olabilir.
Kardiyolog Prof. Dr. Nihat Özer, kalp krizi esnasında atılacak doğru adımların önemine dikkat çekiyor. Bu sayede hastaya zaman kazandırılabileceğini ve hayatta tutunmasına yardımcı olunacağını söylüyor.
Kalp krizinde bu adımlar çok önemli
- Telefonla mutlaka 112 acili aranmalı veya yakınlara haber vermeli.
- Bulunulan yerin kapısı veya penceresi aralanarak ortamdaki oksijen artırılmalı.
- Aspirin bir bardak su ile içilmeli. Bunun dışında kesinlikle bir şey yenilip içilmemeli.
- Kriz esnasında kalp damarındaki akım bozuktur ve ölümcül ritimler oluşabilir. Kuvvetli öksürük geçici olarak kan akımını artırır ve ritmi normalde tutabilir.
- Soğuk ya da sıcak suyun altına kesinlikle girilmemelidir. Özellikle soğuk kalp damarlarını büzer ve durumu daha kötüleştirebilir.
- Oturarak ya da yatarak yardımın gelmesi beklenmelidir. Ayakta beklemek kriz anında ani ritim ve tansiyon değişikliklerinden dolayı düşmelere yol açabilir. Bu da kalp krizi ile ilgili yapılacak tedavilerin, özellikle başa alınan darbe nedeniyle yapılmasına engel olabilir.
Bilinçsiz müdahaleden kaçının
Sağlık deneyimi olmayan kişilerin, kalp krizi geçiren bir kişiye müdahale etmesi ya da kendi ya da başka hastaların kalp ilaçlarını vermesi uygun değildir. Eğer bir kişi kalp krizi geçiriyorsa en doğru davranış hemen ambulansı aramak ve hastanın koroner anjiyografi yapılabilen tam donanımlı bir hastaneye ulaştırılmasını sağlamaktır. Ambulansı beklerken, kalp krizi geçiren kişi uygun bir yere yatırılmalı ve hava alması kolaylaştırılmalıdır. Hasta soluk, terli ve hızlı nefes almaktaysa tansiyonu düşmüş olabilir. Bu durumda ayakları kalp seviyesinin üzerine kaldırarak kalbe daha çok kan akışının olması sağlanmalıdır. Hasta kusuyorsa, soluk borusuna kaçmaması için kafası yan tarafa çevrilmelidir. Üzerindeki sıkı kıyafetler gevşetilerek vücut dolaşımı rahatlatılmalıdır.
Kalp krizi cinsiyet ayrımı yapmıyor
Kalp krizinin genellikle erkeklerde daha sık görüldüğü bilinse de, kadınların da sigara içme, diyabet, menopoza girme gibi faktörleriyle risk oranları neredeyse artık eşitlenmiş durumdadır. Kalp damar hastalığı teşhisi konmuş, tedavi görmüş ya da ailesinde kalp hastalığı hikayesi olan, sigara içen, şeker-yüksek kolesterol ve tansiyon gibi hastalıkları olan kişiler mutlaka düzenli bir şekilde sağlık kontrollerini yaptırmalıdır.
[TR724] 2.5.2018
Zenginimiz bedel verir askerimiz fakirdendir [Dr. Serdar Efeoğlu]
Hepimizin hafızasında Türk milletinin “asker millet” olduğu, askere ve savaşa büyük bir aşk ve iştiyakla gittiğine dair yaygın bir kanaat vardır. Son dönemlerde öne çıkarılan kahramanlık edebiyatı bunu daha da güçlendirmektedir.
Böylece Diriliş Ertuğrul’da “mitolojik kahramanlara benzetilen” Osmanlı kurucularına özenen ve süper güçlere “iki saatte derslerini verebileceğine inanan” bir kitle ortaya çıkmaktadır. Bu kitle, kefenleriyle savaşa hazır görüntü verse de maddi imkânı olanlar, “bedel-i askeriye” ile askerlik yükümlülüğünden kurtulmaya çalışmaktadır.
Osmanlı Devleti’nin son dönem savaşlarında da en büyük problemin “firarlar” olduğu görülmektedir. Balkan Harbi’nde bir kâbusa dönüşen “firariler meselesi”, çok ağır cezalara rağmen Birinci Dünya Savaşı’nda ve İstiklal Harbinde devam etmiştir. Az sayıda da olsa yapılan araştırmalar, “asker millet olan biz Türklerin” sanılanın aksine cepheyi de terk ettiğimizi ortaya koymaktadır.
NEREDEN ÇIKTI BU ZORUNLU ASKERLİK?
Zorunlu askerlik ilk defa Fransız İhtilali sonrasında ortaya çıkmış ve devlet, iç ve dış düşmanlara karşı “eli silah tutan her erkeği” askere almaya dayanan bir askerlik sistemini başlatmıştı. Böylece J. J. Rousseau’nun “Toplum Sözleşmesi” prensipleri çerçevesinde devletin vatandaşlara sağladığı hak ve hizmetlere karşılık bireylerin askerlik yapması, temel bir esas olarak kabul edilmişti.
Fransa’da Napolyon döneminde sistematiğe kavuşan zorunlu askerlik, kısa zamanda diğer devletleri de etkiledi. Özellikle Prusya’da bütün halkı “asker millet” olarak gören ve bizde “Millet-i Müsellaha (Silahlı Millet)” olarak ifade edilen kavram öne çıktı.
Osmanlı klasik çağında zorunlu askerlik uygulaması söz konusu değildi. Tanzimat döneminde ise askeri reformların önemli bir parçasını “zorunlu askerlik” oluşturdu. Başlangıçta sadece Müslüman tebaa askere alınarak azınlıklar için “nakdi bedel” kabul edildi.
1909 yılında yapılan bir düzenlemeyle azınlıklar da zorunlu askerlik kapsamına alındı. Rum, Ermeni ve Museviler ilk defa Balkan Harbinde Osmanlı ordusunda görev yaptılar. Birinci Dünya Savaşı’nda da daha çok “amele taburlarında” olmak üzere gayrimüslim askerler mevcuttu.
BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞI’NDA FİRARLAR
Birinci Dünya Savaşı’nın başında savaşın kısa bir zamanda biteceği kanaati vardı. Ancak savaşın uzaması ve cephe gerisini de etkilemesi felaketleri daha da artırdı. Başlangıçta büyük bir istekle savaşa katılan askerler, bir süre sonra ordularından firar etmeye başladılar.
Firarlar, savaştaki bütün ordularda görülse de en çok Osmanlı ordusunda yaşandı. Firarların boyutu, hiçbir orduda temel sorun haline gelmezken Osmanlı Devleti’nde muharebelerin kaybedilmesinde önemli bir neden oldu.
Türk tarihçiliği son yıllara kadar zaferler üzerinden çalışmalar yaparak “firari askerler” problemini görmezden geldi. Hâlbuki Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı boyunca 2.873.000 askeri silahaltına aldığı düşünüldüğünde 1917’de 300.000 olan firari sayısının 1918’de 500.000’e ulaşması, asker kaçakları sorununun büyüklüğünü göstermektedir.
Alman ordusunda firarilerin oranı ordu mevcudunun %1’i civarında olmuş, İtilaf devletlerinin tümünün ortalaması %2’yi geçmemiştir. Buna karşılık savaşın son yılı olan 1918’de Osmanlı ordusunda 1.095.000 olan askerin 500.000’inin yani yarısının firar etmiş olması, problemin boyutunu göstermektedir. Bu sayı, savaş boyunca şehit olan asker sayısından daha fazladır.
Firari askerlerin önemli bir bölümünü azınlıklarla Arapların oluşturduğu ve bunun sayıyı artırdığı düşünülebilir. Ancak Anadolu’da Türk nüfusun yoğun olduğu yerlerin askerlerinden de çok sayıda firar yaşanmıştır.
Gayrimüslimlerin önemli bir nüfusa sahip olduğu Aydın vilayetinde 1914-1916 arasında firar eden 49.228 askerin 28.950’si Türk askerlerdi. İzmir jandarması, görev bölgesinde 1916 Temmuz-Şubat 1917 arasında Aydın ve Konya alayları ile Muğla, Antalya, Niğde, Kayseri, Kütahya, Karahisar ve Karesi taburlarından 106.735 firari yakalamıştı. Bu istatistikler, Türk nüfusun yoğun olduğu yerlerde de firarların yoğun olduğunu göstermektedir.
ASKER NEDEN FİRAR EDER?
Osmanlı askerinin çok fazla firar etmesinin nedenlerine bakıldığında en başta iaşe sorunları gelmekte ve “karnı doymayan askerin” firar ettiği görülmektedir. En çok firarın ciddi iaşe problemi yaşayan Kafkas cephesinde olması, buna karşılık “ciddi bir beslenme problemi yaşanmayan” Çanakkale Cephesi’nde firarların azlığı bunu doğrulamaktadır.
Subaylara kuru peksimetin ve bir parça etin verilebildiği bazı cephelerde asker “ot yemek” zorunda kalmış, subayın çarığını çalıp kaynatarak yiyen veya köpek kesip etini yiyen askerler olmuştur.
Firari askerler sorgulamalarında daha çok “açlık, çıplak ayaklılık, hastalıklar, çok soğuk veya çok sıcak iklimlere tahammül edememe” gibi nedenleri belirtmişlerdir. Özellikle savaşın çok uzamasıyla ortaya çıkan “tükenmişlik sendromu” sayıyı artırmıştır.
Ayrıca uzun süre izin verilmemesinden dolayı ailelerini görme imkânından mahrum olmaları, ailelerine bakacak kimsenin olmaması gibi nedenler yanında subayların kötü muamelesi ve “dayak”, diğer sebepler olarak görülmektedir. Bunlara bakıldığında firarları sadece “korkaklık” şeklinde açıklamak doğru değildir.
FİRARİLER VE EŞKIYALIK
Savaş esnasında cepheyi terk eden askerler, genellikle memleketine dönmüş ve önemli bir kısmı kendi yaşadıkları yerlerde çeteler oluşturarak “eşkıyalık” yapmışlardır. Firari eşkıyanın bir bölümü karnını doyurmak amacıyla köylünün yemeğine, koyununa, tavuğuna musallat olurken bazıları da yol kesme, büyük soygunlar yapma ve adam öldürmeye kadar giden faaliyetlerde bulunmuşlardır.
Firarilerle birlikte Anadolu’nun hemen her yerinde eşkıyalık faaliyetlerinde önemli bir artış görüldü. Firarilerden oluşan çeteler, yüz kişiye ulaşan müfrezeler oluşturdular. Hatta bazıları “askeri müfreze” süsüyle eşkıyalık yaptılar.
Eşkıya, nahiye ve kaza merkezlerine bile saldırıyordu. Daha önce sadece zenginler veya köy ağaları baskınların hedefiyken sıradan köylülerin de malları gasp edildi ve cinayetler işlendi.
Eşkıyalığın artması karşısında köylülerin bir kısmı şehirlere göç etmek zorunda kaldı. Zaten erkeklerin büyük bir kısmı askere alındığından tarlalarını işleyemeyen köylüler, eşkıya baskınlarıyla ciddi bir açlık tehlikesi yaşadılar.
ALINAN TEDBİRLER
Osmanlı Devleti daha savaşın başında firarlara karşı tedbir olarak yedi gün içinde askere teslim olmayanlara idam cezası verileceğini karara bağlamıştı. Firari asker yakalandığında idam ediliyor ya da kurşuna diziliyordu. Hatta idam edilenlerin isimleri ibret olması için gazetelerde ilan ediliyordu. Ancak bütün bunlara rağmen sorun çözülemedi.
Bir taraftan da nasihat heyetleri vasıtasıyla kaçakların orduya kazandırılması için uğraşılmaktaydı. Orduda da tabur ve alay imamlarının vaaz ve nasihatlarıyla firarların önüne geçilmeye çalışılıyordu.
Firariler öyle bir hal almıştı ki bazen “suçun şahsiliği” ilkesine bile dikkat edilmeden ceza olarak asker kaçağının ailesine ait ev hatta köy yakılıyor, malları haczediliyor ve aile sürgüne gönderiliyordu. Firarileri takip etmesi gereken jandarma kuvvetlerinin bir kısmı savaşa iştirak ettiğinden cephe gerisindeki tedbirler de çok yetersizdi.
Osmanlı Devleti’nin firarlara karşı bulduğu çözümlerden birisi de “genel af” ilan etmek oldu. Savaş süresince firarilere yönelik olarak üç defa af çıkarıldıysa da diğer tedbirler gibi af da çare olmadı.
YA BUGÜN?
Yüz yıl öncesine ait bir Yemen türküsündeki şu sözleri hepimiz duymuşuzdur.
“Yemen yolu çukurdandır
Karavana bakırdandır
Zenginimiz bedel verir
Askerimiz fakirdendir”.
Bugün de “bedelli askerlik” sayesinde maddi imkânı olan bir kesim askere gitmemekte ve “karavana” ile hayatı boyunca hiç karşılaşmamaktadır. Ne acıdır ki şehit cenazelerinin geldiği evlerin eski ve boyasız olmaları, ayrıca şehit ailelerinin dikkat çeken fakirliği, yüz yıl sonra aynı durumun devam ettiğini göstermektedir.
Siyasi iktidarlar ise bir taraftan “vatan, millet, Sakarya” edebiyatı yaparken, diğer taraftan “bedelli askerlik” konusunu bir seçim yatırımı olarak görmekte ve maddi imkânı olanlara fırsatlar sunmayı tercih etmektedirler. Hâlbuki asıl yapılması gereken, askerlik sisteminin çağın şartlarına göre profesyonel bir şekilde yeniden düzenlemek olmalıdır.
Kaynaklar: H. Yaşar, “Birinci Dünya Savaşı Yıllarında Osmanlı Devleti’nin Firari Askerler Sorununa Dair Genel Bir Değerlendirme”, ÇTTAD, S. 32, 2016; M. Beşikçi, “Asker Kaçakları Sorunu ve Jandarmanın Yeniden Yapılandırılması”, Türkiye’de Ordu, Devlet ve Güvenlik Siyaseti, İş Bankası Yayınları, İstanbul 2013.
[Dr. Serdar Efeoğlu] 2.5.2018 [TR724]
Böylece Diriliş Ertuğrul’da “mitolojik kahramanlara benzetilen” Osmanlı kurucularına özenen ve süper güçlere “iki saatte derslerini verebileceğine inanan” bir kitle ortaya çıkmaktadır. Bu kitle, kefenleriyle savaşa hazır görüntü verse de maddi imkânı olanlar, “bedel-i askeriye” ile askerlik yükümlülüğünden kurtulmaya çalışmaktadır.
Osmanlı Devleti’nin son dönem savaşlarında da en büyük problemin “firarlar” olduğu görülmektedir. Balkan Harbi’nde bir kâbusa dönüşen “firariler meselesi”, çok ağır cezalara rağmen Birinci Dünya Savaşı’nda ve İstiklal Harbinde devam etmiştir. Az sayıda da olsa yapılan araştırmalar, “asker millet olan biz Türklerin” sanılanın aksine cepheyi de terk ettiğimizi ortaya koymaktadır.
NEREDEN ÇIKTI BU ZORUNLU ASKERLİK?
Zorunlu askerlik ilk defa Fransız İhtilali sonrasında ortaya çıkmış ve devlet, iç ve dış düşmanlara karşı “eli silah tutan her erkeği” askere almaya dayanan bir askerlik sistemini başlatmıştı. Böylece J. J. Rousseau’nun “Toplum Sözleşmesi” prensipleri çerçevesinde devletin vatandaşlara sağladığı hak ve hizmetlere karşılık bireylerin askerlik yapması, temel bir esas olarak kabul edilmişti.
Fransa’da Napolyon döneminde sistematiğe kavuşan zorunlu askerlik, kısa zamanda diğer devletleri de etkiledi. Özellikle Prusya’da bütün halkı “asker millet” olarak gören ve bizde “Millet-i Müsellaha (Silahlı Millet)” olarak ifade edilen kavram öne çıktı.
Osmanlı klasik çağında zorunlu askerlik uygulaması söz konusu değildi. Tanzimat döneminde ise askeri reformların önemli bir parçasını “zorunlu askerlik” oluşturdu. Başlangıçta sadece Müslüman tebaa askere alınarak azınlıklar için “nakdi bedel” kabul edildi.
1909 yılında yapılan bir düzenlemeyle azınlıklar da zorunlu askerlik kapsamına alındı. Rum, Ermeni ve Museviler ilk defa Balkan Harbinde Osmanlı ordusunda görev yaptılar. Birinci Dünya Savaşı’nda da daha çok “amele taburlarında” olmak üzere gayrimüslim askerler mevcuttu.
BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞI’NDA FİRARLAR
Birinci Dünya Savaşı’nın başında savaşın kısa bir zamanda biteceği kanaati vardı. Ancak savaşın uzaması ve cephe gerisini de etkilemesi felaketleri daha da artırdı. Başlangıçta büyük bir istekle savaşa katılan askerler, bir süre sonra ordularından firar etmeye başladılar.
Firarlar, savaştaki bütün ordularda görülse de en çok Osmanlı ordusunda yaşandı. Firarların boyutu, hiçbir orduda temel sorun haline gelmezken Osmanlı Devleti’nde muharebelerin kaybedilmesinde önemli bir neden oldu.
Türk tarihçiliği son yıllara kadar zaferler üzerinden çalışmalar yaparak “firari askerler” problemini görmezden geldi. Hâlbuki Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı boyunca 2.873.000 askeri silahaltına aldığı düşünüldüğünde 1917’de 300.000 olan firari sayısının 1918’de 500.000’e ulaşması, asker kaçakları sorununun büyüklüğünü göstermektedir.
Alman ordusunda firarilerin oranı ordu mevcudunun %1’i civarında olmuş, İtilaf devletlerinin tümünün ortalaması %2’yi geçmemiştir. Buna karşılık savaşın son yılı olan 1918’de Osmanlı ordusunda 1.095.000 olan askerin 500.000’inin yani yarısının firar etmiş olması, problemin boyutunu göstermektedir. Bu sayı, savaş boyunca şehit olan asker sayısından daha fazladır.
Firari askerlerin önemli bir bölümünü azınlıklarla Arapların oluşturduğu ve bunun sayıyı artırdığı düşünülebilir. Ancak Anadolu’da Türk nüfusun yoğun olduğu yerlerin askerlerinden de çok sayıda firar yaşanmıştır.
Gayrimüslimlerin önemli bir nüfusa sahip olduğu Aydın vilayetinde 1914-1916 arasında firar eden 49.228 askerin 28.950’si Türk askerlerdi. İzmir jandarması, görev bölgesinde 1916 Temmuz-Şubat 1917 arasında Aydın ve Konya alayları ile Muğla, Antalya, Niğde, Kayseri, Kütahya, Karahisar ve Karesi taburlarından 106.735 firari yakalamıştı. Bu istatistikler, Türk nüfusun yoğun olduğu yerlerde de firarların yoğun olduğunu göstermektedir.
ASKER NEDEN FİRAR EDER?
Osmanlı askerinin çok fazla firar etmesinin nedenlerine bakıldığında en başta iaşe sorunları gelmekte ve “karnı doymayan askerin” firar ettiği görülmektedir. En çok firarın ciddi iaşe problemi yaşayan Kafkas cephesinde olması, buna karşılık “ciddi bir beslenme problemi yaşanmayan” Çanakkale Cephesi’nde firarların azlığı bunu doğrulamaktadır.
Subaylara kuru peksimetin ve bir parça etin verilebildiği bazı cephelerde asker “ot yemek” zorunda kalmış, subayın çarığını çalıp kaynatarak yiyen veya köpek kesip etini yiyen askerler olmuştur.
Firari askerler sorgulamalarında daha çok “açlık, çıplak ayaklılık, hastalıklar, çok soğuk veya çok sıcak iklimlere tahammül edememe” gibi nedenleri belirtmişlerdir. Özellikle savaşın çok uzamasıyla ortaya çıkan “tükenmişlik sendromu” sayıyı artırmıştır.
Ayrıca uzun süre izin verilmemesinden dolayı ailelerini görme imkânından mahrum olmaları, ailelerine bakacak kimsenin olmaması gibi nedenler yanında subayların kötü muamelesi ve “dayak”, diğer sebepler olarak görülmektedir. Bunlara bakıldığında firarları sadece “korkaklık” şeklinde açıklamak doğru değildir.
FİRARİLER VE EŞKIYALIK
Savaş esnasında cepheyi terk eden askerler, genellikle memleketine dönmüş ve önemli bir kısmı kendi yaşadıkları yerlerde çeteler oluşturarak “eşkıyalık” yapmışlardır. Firari eşkıyanın bir bölümü karnını doyurmak amacıyla köylünün yemeğine, koyununa, tavuğuna musallat olurken bazıları da yol kesme, büyük soygunlar yapma ve adam öldürmeye kadar giden faaliyetlerde bulunmuşlardır.
Firarilerle birlikte Anadolu’nun hemen her yerinde eşkıyalık faaliyetlerinde önemli bir artış görüldü. Firarilerden oluşan çeteler, yüz kişiye ulaşan müfrezeler oluşturdular. Hatta bazıları “askeri müfreze” süsüyle eşkıyalık yaptılar.
Eşkıya, nahiye ve kaza merkezlerine bile saldırıyordu. Daha önce sadece zenginler veya köy ağaları baskınların hedefiyken sıradan köylülerin de malları gasp edildi ve cinayetler işlendi.
Eşkıyalığın artması karşısında köylülerin bir kısmı şehirlere göç etmek zorunda kaldı. Zaten erkeklerin büyük bir kısmı askere alındığından tarlalarını işleyemeyen köylüler, eşkıya baskınlarıyla ciddi bir açlık tehlikesi yaşadılar.
ALINAN TEDBİRLER
Osmanlı Devleti daha savaşın başında firarlara karşı tedbir olarak yedi gün içinde askere teslim olmayanlara idam cezası verileceğini karara bağlamıştı. Firari asker yakalandığında idam ediliyor ya da kurşuna diziliyordu. Hatta idam edilenlerin isimleri ibret olması için gazetelerde ilan ediliyordu. Ancak bütün bunlara rağmen sorun çözülemedi.
Bir taraftan da nasihat heyetleri vasıtasıyla kaçakların orduya kazandırılması için uğraşılmaktaydı. Orduda da tabur ve alay imamlarının vaaz ve nasihatlarıyla firarların önüne geçilmeye çalışılıyordu.
Firariler öyle bir hal almıştı ki bazen “suçun şahsiliği” ilkesine bile dikkat edilmeden ceza olarak asker kaçağının ailesine ait ev hatta köy yakılıyor, malları haczediliyor ve aile sürgüne gönderiliyordu. Firarileri takip etmesi gereken jandarma kuvvetlerinin bir kısmı savaşa iştirak ettiğinden cephe gerisindeki tedbirler de çok yetersizdi.
Osmanlı Devleti’nin firarlara karşı bulduğu çözümlerden birisi de “genel af” ilan etmek oldu. Savaş süresince firarilere yönelik olarak üç defa af çıkarıldıysa da diğer tedbirler gibi af da çare olmadı.
YA BUGÜN?
Yüz yıl öncesine ait bir Yemen türküsündeki şu sözleri hepimiz duymuşuzdur.
“Yemen yolu çukurdandır
Karavana bakırdandır
Zenginimiz bedel verir
Askerimiz fakirdendir”.
Bugün de “bedelli askerlik” sayesinde maddi imkânı olan bir kesim askere gitmemekte ve “karavana” ile hayatı boyunca hiç karşılaşmamaktadır. Ne acıdır ki şehit cenazelerinin geldiği evlerin eski ve boyasız olmaları, ayrıca şehit ailelerinin dikkat çeken fakirliği, yüz yıl sonra aynı durumun devam ettiğini göstermektedir.
Siyasi iktidarlar ise bir taraftan “vatan, millet, Sakarya” edebiyatı yaparken, diğer taraftan “bedelli askerlik” konusunu bir seçim yatırımı olarak görmekte ve maddi imkânı olanlara fırsatlar sunmayı tercih etmektedirler. Hâlbuki asıl yapılması gereken, askerlik sisteminin çağın şartlarına göre profesyonel bir şekilde yeniden düzenlemek olmalıdır.
Kaynaklar: H. Yaşar, “Birinci Dünya Savaşı Yıllarında Osmanlı Devleti’nin Firari Askerler Sorununa Dair Genel Bir Değerlendirme”, ÇTTAD, S. 32, 2016; M. Beşikçi, “Asker Kaçakları Sorunu ve Jandarmanın Yeniden Yapılandırılması”, Türkiye’de Ordu, Devlet ve Güvenlik Siyaseti, İş Bankası Yayınları, İstanbul 2013.
[Dr. Serdar Efeoğlu] 2.5.2018 [TR724]
Boks kulübü görünümlü çete! [Reis’in Kriminal Çetesi -5] [Naci Karadağ]
Selçuk Şahin ve Mehmet Balcı, iki eski sabıkalıydı. 2015 yılında Boks kulübü görünümündeki çetelerini kurdular. Özellikle şiddete meyilli oldukları, internette paylaştıkları dövüş videolarıyla kanıtlanırken, Külünk’ün Erdoğan’ı eleştirdiği için cezalandırılmasını istediği ZDF moderatör Jan Böhmermann’a karşı eylem hazırlığı içindeyken yakalanmışlardı. Baskınlarda kaynağı belirsiz paralar ve silahlar ele geçirilmişti. Grup kendisine marş olarak meşhur Dombra’yı seçmişti! Çetenin ne tür tehlikeler içerdiği her geçen gün daha da gün yüzüne çıkıyordu.
Berliner Morgenpost ise daha iddialı bir haberi kanıtlarıyla yayınladı. Habere göre bizzat Erdoğan bu çete ile görüşüyordu.
Bu arada ne kadar ciddiye alınır bilemiyoruz ama Almanya’da yaşayan Türk işadamı İsa İlyasoğlu Türk Milli İstihbarat teşkilatının Almanya’da genelev işlettiğini iddia edecek kadar işler şirazesinden çıkmıştı.
Öyle bir pis bataklıktı ki bu deştikçe ortalığa yayılan koku dayanılır gibi değildi.
Devam edelim…
UETD’nin yöneticisi Yılmaz İlkay Arın, sadece AKP’li vekil Metin Külünk ve Erdoğan rejiminin paramiliter gücü “Almanyalı Osmanlılar” çetesi arasında bağlantı sağlandığı emniyet raporlarıyla sabitlenmişti. Arın’ın sahibi olduğu “Arın Transport” da MİT’in Almanya’daki bir paravan şirketiydi.
1 Nisan 2016 günü AKP iktidarının Almanya uzantısı Avrupalı Türk Demokratlar Birliği (UETD)’nin Rhein-Neckar bölgesi başkanı Yılmaz İlkay Arin’ın “Osmanen Germania” çetesi lideri Mehmet Bağcı ile yaptığı telefon görüşmesinden sonra Alman polisi artık emindi.
AKP’nin Almanya’daki gençleri örgütlemek için kurduğu bir başkan kuruluş Avrupa Türk Spor Birliği’nin (ATSB) kurucu başkanı da olan Arın, AKP’li vekil Metin Külünk’ün en has adamı olarak biliniyordu. Talimatları Külünk’ten alan Arın, o gün Bağcı’ya Erdoğan şiirini yayınlayan Alman komedyen Jan Böhmermann’ın “cezalandırılması” işini kast ederek telefonda “Ne yaptınız?” diyordu.
Telefonla motivasyon!
Bir başka görüşmede Bağcı, Böhmermann’ın ismini vermeden “Onun Köln’de kaldığını tespit ettik” dediği de kayıtlara düşmüştü. ZDF televizyonun ünlü komedyenlerinden Böhmermann bu telefon görüşmeleri sonrası polis koruması altına alınıp birkaç haftalığına Almanya dışına çıkartılmıştı.
Bir başka görüşmede ise Külünk, Yılmaz İlkay Arın’e Böhmermann hakkında suç duyurusunda bulunulması için “UETD’den adamlar” ayarlamasını istiyordu. Görünüşe göre Arın sadece Erdoğan iktidarının “örgütleme” işlerinden sorumlu değildi, aynı zamanda “Osmanen Germania” çetesine silah temin edilmesi işlerine de bakıyordu. Bu arada bir başka ayrıntı işin çok daha derinlerde olduğunu da gösteriyordu. Yetkililerin yaptığı araştırmalara göre Yılmaz İlkay Arın’ın asıl görevi MİT’in paravan şirketi “Arin Transporte GmbH”nın başında bulunmaktı. Merkezi Karlsruhe’de bulunan ve Manheim kentinde 2007 yılında kaydı yapılan bu Limited şirketi (GmbH) resmiyette ise Yılmaz İlkay Arın’ın akrabaları Erdem Arın ve Seher Arın üzerine kayıtlıydı.
Üstelik sadece bu kadar da değildi. Arın ailesi üyesinin birçok ismi bu şirket için kullanılmıştı. Şirket resmiyete inşaat, nakliyat ve hizmet sektörü gibi geniş bir yelpazede iş yaptığını bildiriyordu. Ancak gerçekte ise şirket özellikle Almanya’nı güneyi, İsviçre ve Avusturya’da Türk istihbaratı MİT’in ağı için kullanılan bir paravan şirket olduğu resmi kayıtlara geçmişti.
Göstergeler son derece açıktı: Tayyip Erdoğan, Almanya’nın göbeğinde paramiliter bir yapı kuruyordu…
Resmiyette bu şirketin çalışanları gibi görünen MİT elemanları rahatça dolaşıyor, “Almanyalı Osmanlı” örneğinde olmak üzere başta silah olmak üzere Erdoğan iktidarının birçok ihtiyacını bu şirket üzerinden sağlıyordu. Şirket için yapılan ödemeler, banka giriş-çıkışları ve bilançosu bir süre Alman maliyesinin de dikkatini çekti ve şirketin adın AKP rejiminin Almanya’daki örgütlenmesi ağına alınarak soruşturma genişletti.
Yapılan mali soruşturmada şirketin ne tür resmi entrika çevirdiği de ortaya dökülmüştü. 150 bin Euro sermaye ile kurulan şirketin 2013 yılında 720 bin Euro cirosu görülürken, bu rakam 2014 yılında 9 milyona, 2016’da ise 10 milyon 686 bine çıkması dikkat çekiyor. Şirkete ilişkin bir başka ayrıntı ise sahiplerinden birinin kadın olmasına rağmen çalışanlarının hepsinin erkek olmasıydı.
Şirketin sahibi görünen bir başka isim Erdem Arın ise 2016 yılında AKP’nin Almanya’daki lobi kuruluşu UETD’nin Merkez Karar Yürütme Kuruluna seçildi. Karlsruhe ve Manheim kentleri dışında şu anda resmi olarak 142 elamanı görünen şirketle bağlantı olarak birçok kentte birçok yan şirketler kuruldu. Bunlardan birisi de Yılmaz İlkay Arın’ın UEDT yöneticisi Suat Selçuk ile kurduğu “Müge Arin Transport” şirketi.
Ancak Arın ile ismi çok geçen Suat Selçuk 31 Ekim 2017 günü, sosyal medya hesaplarında artık bu şirkette çalışmadığını ve “Infinitas Transport GmbH” isimli bir şirkete çalıştığını duyurdu. Resmiyette 16 Haziran 2016 günü kurulan Infinitas Transport’ın da Almanya’da bir şirketin açılması için asgari olan 25 bin Euro sermayeye sahip olması dikkat çekiyor.
Ağustos 2015 yılında Almanya-İsviçre sınırında polis durdurduğu küçük bir nakliye aracında Çek yapımı “Scorpion” marka üç makineli tüfek bulmuştu. Polis daha sonra bu kargonun alıcısının “Osmanen Germania” çetesi olduğunu tespit edecekti. Kasım 2016’da Darmstadt Savcılığının talimatıyla bu çeteye yönelik yapılan baskınların bir gerekçesi de bu silahlardı. Çete üyelerinin silah depoladığını tespit eden polis, birçok kişiyi gözaltına aldı. Perde arkasında Yılmaz İlkay Arın’ın sahibi olduğu bu paravan nakliye şirketlerinin çeteye silah taşıma ihtimali güçlüydü. Çünkü birçok kez çetenin şu anda tutuklu olan lideri Mehmet Bağcı’nın Arın ile yaptığı telefon görüşmelerinde silahların teslimatı konusu Alman polisinin dinlemesine takılmıştı.
Kilit isim kayıp!
Almanya’nın ikinci kamu kanalı ZDF’de yayınlanan “Frontal 21” programı ve “Stuttgarter Nachrichten” gazetesinin haberlerine göre Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Osmanen Germania’dan, Almanya’nın ünlü şovmeni Jan Böhmermann’ın kendisi hakkında yazdığı hiciv şiirinden dolayı intikam almak için bizzat cezalandırılmasını istediği iddia edilmişti.
Alman güvenlik makamlarının tuttukları dinleme protokol raporlarına göre, Osmanen Germania grubunun lideri Mehmet Bağcı, grubun üyelerine “Türkiye Cumhurbaşkanı’nı yeren ‘bir eleştirmen’e cezalandırma eylemi gerçekleştirilmesi” gerektiğini söylemişti.
Polisin analizine göre bu konuşmada cezalandırılması gerektiği düşünülen kişi Böhmermann’dan başkası değildi. Çünkü grup liderinin adamlarıyla yaptığı konuşmadan bir gün önce, Böhmermann hiciv programı “Neo Magazine Royale”de, Cumhurbaşkanı Erdoğan’la ilgili o şiiri okumuştu. Almanya İçişleri Bakanlığı verilerine göre bu emri veren, AKP’nin Almanya’daki lobi kuruluşu olan Avrupa-Türk Demokratlar Birliği’nin (UETD) o zamanki Rhein-Neckar bölgesi başkanı Yılmaz İlkay Arındı. Almanya İçişleri Bakanı’nın bilgilerine göre UETD, AKP’nin resmî olmayan yurtdışı örgütü.
27 Haziran 2017 günü “Osmanen Germania” çetesi merkezli ikinci operasyon Alman polisi Baden Würtemberg, Hessen ve NRW eyaletlerinde 20 eve baskın düzenledi. Buralarda da çok sayıda silah bulan polis merkezi Dietzenbach kentinde bulunan çetenin ofis, iş yerleri ve evlerinde çok sayıda belge ve bilgisayara el koyacaktı.
Çetenin liderlerinden Mehmet Bağcı, Selçuk Şahin ve Levent Uzundal gözaltına alınırken, çetenin AKP ile ilişki ağının merkezinde bulunan Yılmaz İlkay Arın’a ilişkin hiç bir bilginin kamuoyuna yansıtılmaması dikkat çekmişti. AKP’li bakanlar ve yöneticilerle arası iyi olan, sık sık onların davetlerine katılan Arın’ın yakalanmamak için Türkiye’ye kaçmış olabileceği de sızan bilgiler arasında.
[Naci Karadağ] 2.5.2018 [TR724]
Berliner Morgenpost ise daha iddialı bir haberi kanıtlarıyla yayınladı. Habere göre bizzat Erdoğan bu çete ile görüşüyordu.
Bu arada ne kadar ciddiye alınır bilemiyoruz ama Almanya’da yaşayan Türk işadamı İsa İlyasoğlu Türk Milli İstihbarat teşkilatının Almanya’da genelev işlettiğini iddia edecek kadar işler şirazesinden çıkmıştı.
Öyle bir pis bataklıktı ki bu deştikçe ortalığa yayılan koku dayanılır gibi değildi.
Devam edelim…
UETD’nin yöneticisi Yılmaz İlkay Arın, sadece AKP’li vekil Metin Külünk ve Erdoğan rejiminin paramiliter gücü “Almanyalı Osmanlılar” çetesi arasında bağlantı sağlandığı emniyet raporlarıyla sabitlenmişti. Arın’ın sahibi olduğu “Arın Transport” da MİT’in Almanya’daki bir paravan şirketiydi.
1 Nisan 2016 günü AKP iktidarının Almanya uzantısı Avrupalı Türk Demokratlar Birliği (UETD)’nin Rhein-Neckar bölgesi başkanı Yılmaz İlkay Arin’ın “Osmanen Germania” çetesi lideri Mehmet Bağcı ile yaptığı telefon görüşmesinden sonra Alman polisi artık emindi.
AKP’nin Almanya’daki gençleri örgütlemek için kurduğu bir başkan kuruluş Avrupa Türk Spor Birliği’nin (ATSB) kurucu başkanı da olan Arın, AKP’li vekil Metin Külünk’ün en has adamı olarak biliniyordu. Talimatları Külünk’ten alan Arın, o gün Bağcı’ya Erdoğan şiirini yayınlayan Alman komedyen Jan Böhmermann’ın “cezalandırılması” işini kast ederek telefonda “Ne yaptınız?” diyordu.
Telefonla motivasyon!
Bir başka görüşmede Bağcı, Böhmermann’ın ismini vermeden “Onun Köln’de kaldığını tespit ettik” dediği de kayıtlara düşmüştü. ZDF televizyonun ünlü komedyenlerinden Böhmermann bu telefon görüşmeleri sonrası polis koruması altına alınıp birkaç haftalığına Almanya dışına çıkartılmıştı.
Bir başka görüşmede ise Külünk, Yılmaz İlkay Arın’e Böhmermann hakkında suç duyurusunda bulunulması için “UETD’den adamlar” ayarlamasını istiyordu. Görünüşe göre Arın sadece Erdoğan iktidarının “örgütleme” işlerinden sorumlu değildi, aynı zamanda “Osmanen Germania” çetesine silah temin edilmesi işlerine de bakıyordu. Bu arada bir başka ayrıntı işin çok daha derinlerde olduğunu da gösteriyordu. Yetkililerin yaptığı araştırmalara göre Yılmaz İlkay Arın’ın asıl görevi MİT’in paravan şirketi “Arin Transporte GmbH”nın başında bulunmaktı. Merkezi Karlsruhe’de bulunan ve Manheim kentinde 2007 yılında kaydı yapılan bu Limited şirketi (GmbH) resmiyette ise Yılmaz İlkay Arın’ın akrabaları Erdem Arın ve Seher Arın üzerine kayıtlıydı.
Üstelik sadece bu kadar da değildi. Arın ailesi üyesinin birçok ismi bu şirket için kullanılmıştı. Şirket resmiyete inşaat, nakliyat ve hizmet sektörü gibi geniş bir yelpazede iş yaptığını bildiriyordu. Ancak gerçekte ise şirket özellikle Almanya’nı güneyi, İsviçre ve Avusturya’da Türk istihbaratı MİT’in ağı için kullanılan bir paravan şirket olduğu resmi kayıtlara geçmişti.
Göstergeler son derece açıktı: Tayyip Erdoğan, Almanya’nın göbeğinde paramiliter bir yapı kuruyordu…
Resmiyette bu şirketin çalışanları gibi görünen MİT elemanları rahatça dolaşıyor, “Almanyalı Osmanlı” örneğinde olmak üzere başta silah olmak üzere Erdoğan iktidarının birçok ihtiyacını bu şirket üzerinden sağlıyordu. Şirket için yapılan ödemeler, banka giriş-çıkışları ve bilançosu bir süre Alman maliyesinin de dikkatini çekti ve şirketin adın AKP rejiminin Almanya’daki örgütlenmesi ağına alınarak soruşturma genişletti.
Yapılan mali soruşturmada şirketin ne tür resmi entrika çevirdiği de ortaya dökülmüştü. 150 bin Euro sermaye ile kurulan şirketin 2013 yılında 720 bin Euro cirosu görülürken, bu rakam 2014 yılında 9 milyona, 2016’da ise 10 milyon 686 bine çıkması dikkat çekiyor. Şirkete ilişkin bir başka ayrıntı ise sahiplerinden birinin kadın olmasına rağmen çalışanlarının hepsinin erkek olmasıydı.
Şirketin sahibi görünen bir başka isim Erdem Arın ise 2016 yılında AKP’nin Almanya’daki lobi kuruluşu UETD’nin Merkez Karar Yürütme Kuruluna seçildi. Karlsruhe ve Manheim kentleri dışında şu anda resmi olarak 142 elamanı görünen şirketle bağlantı olarak birçok kentte birçok yan şirketler kuruldu. Bunlardan birisi de Yılmaz İlkay Arın’ın UEDT yöneticisi Suat Selçuk ile kurduğu “Müge Arin Transport” şirketi.
Ancak Arın ile ismi çok geçen Suat Selçuk 31 Ekim 2017 günü, sosyal medya hesaplarında artık bu şirkette çalışmadığını ve “Infinitas Transport GmbH” isimli bir şirkete çalıştığını duyurdu. Resmiyette 16 Haziran 2016 günü kurulan Infinitas Transport’ın da Almanya’da bir şirketin açılması için asgari olan 25 bin Euro sermayeye sahip olması dikkat çekiyor.
Ağustos 2015 yılında Almanya-İsviçre sınırında polis durdurduğu küçük bir nakliye aracında Çek yapımı “Scorpion” marka üç makineli tüfek bulmuştu. Polis daha sonra bu kargonun alıcısının “Osmanen Germania” çetesi olduğunu tespit edecekti. Kasım 2016’da Darmstadt Savcılığının talimatıyla bu çeteye yönelik yapılan baskınların bir gerekçesi de bu silahlardı. Çete üyelerinin silah depoladığını tespit eden polis, birçok kişiyi gözaltına aldı. Perde arkasında Yılmaz İlkay Arın’ın sahibi olduğu bu paravan nakliye şirketlerinin çeteye silah taşıma ihtimali güçlüydü. Çünkü birçok kez çetenin şu anda tutuklu olan lideri Mehmet Bağcı’nın Arın ile yaptığı telefon görüşmelerinde silahların teslimatı konusu Alman polisinin dinlemesine takılmıştı.
Kilit isim kayıp!
Almanya’nın ikinci kamu kanalı ZDF’de yayınlanan “Frontal 21” programı ve “Stuttgarter Nachrichten” gazetesinin haberlerine göre Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Osmanen Germania’dan, Almanya’nın ünlü şovmeni Jan Böhmermann’ın kendisi hakkında yazdığı hiciv şiirinden dolayı intikam almak için bizzat cezalandırılmasını istediği iddia edilmişti.
Alman güvenlik makamlarının tuttukları dinleme protokol raporlarına göre, Osmanen Germania grubunun lideri Mehmet Bağcı, grubun üyelerine “Türkiye Cumhurbaşkanı’nı yeren ‘bir eleştirmen’e cezalandırma eylemi gerçekleştirilmesi” gerektiğini söylemişti.
Polisin analizine göre bu konuşmada cezalandırılması gerektiği düşünülen kişi Böhmermann’dan başkası değildi. Çünkü grup liderinin adamlarıyla yaptığı konuşmadan bir gün önce, Böhmermann hiciv programı “Neo Magazine Royale”de, Cumhurbaşkanı Erdoğan’la ilgili o şiiri okumuştu. Almanya İçişleri Bakanlığı verilerine göre bu emri veren, AKP’nin Almanya’daki lobi kuruluşu olan Avrupa-Türk Demokratlar Birliği’nin (UETD) o zamanki Rhein-Neckar bölgesi başkanı Yılmaz İlkay Arındı. Almanya İçişleri Bakanı’nın bilgilerine göre UETD, AKP’nin resmî olmayan yurtdışı örgütü.
27 Haziran 2017 günü “Osmanen Germania” çetesi merkezli ikinci operasyon Alman polisi Baden Würtemberg, Hessen ve NRW eyaletlerinde 20 eve baskın düzenledi. Buralarda da çok sayıda silah bulan polis merkezi Dietzenbach kentinde bulunan çetenin ofis, iş yerleri ve evlerinde çok sayıda belge ve bilgisayara el koyacaktı.
Çetenin liderlerinden Mehmet Bağcı, Selçuk Şahin ve Levent Uzundal gözaltına alınırken, çetenin AKP ile ilişki ağının merkezinde bulunan Yılmaz İlkay Arın’a ilişkin hiç bir bilginin kamuoyuna yansıtılmaması dikkat çekmişti. AKP’li bakanlar ve yöneticilerle arası iyi olan, sık sık onların davetlerine katılan Arın’ın yakalanmamak için Türkiye’ye kaçmış olabileceği de sızan bilgiler arasında.
[Naci Karadağ] 2.5.2018 [TR724]
Şimşek bu seçimde CHP’ye oy verecek! [Semih Ardıç]
Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek, 7 Haziran 2015 milletvekilliği seçimlerinin arifesinde Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) ‘emekliye senede iki ikramiye’ vaadi başta olmak üzere diğer vaatlerinin kaynağı olmadığını belirtmişti.
Şimşek iddialı bir çıkış yapmıştı: “Bütün bunları yapsınlar, kaynak göstersinler sadece şapka çıkartmam. Samimi olarak söylüyorum derim ki: ‘Ben de CHP’ye oy vereceğim.’ Biliyorsunuz toplumda bir söz var: Bekâra karı boşamak kolay.”
ÇARPIN BİR BAKAYIM EMEKLİ SAYISI İLE
Şimşek o gün devletin gelir ve giderlerini tanzim eden Maliye Bakanlığı’nın koltuğunda oturuyordu.
CHP’nin emekli ikramiyesinin maliyetini de şu şekilde hesap etmişti: “11 milyona yakın emeklimiz var. Çarpın bir bakayım. Yani bir kalemde bütçe açığını yüzde 70 arttıracak, gerçekçi değil.”
Şimşek’in hesabı üzerinden Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) dün Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne sevk ettiği ‘seçim ayarlı af ve müjde’ paketine bakıldığında tablonun içinden çıkılmıyor.
TOPLAM 12 MİLYON 300 BİN EMEKLİ VAR
3 sene evvel emekli sayısı 11 milyon civarında idi, hal-i hazırda toplam 12 milyon 300 bin emekli var.
Her bir emekliye senede iki defa 1.000 TL bayram ikramiyesi verilecek. Hükûmetin 24 milyar 600 milyon TL ikramiye ödeneği bulması lazım.
Zira bütçede bunun için tek kuruş ayrılmadı.
Ramazan Bayramı’nın başlangıcı 14-15 Haziran olduğuna göre bu tarihten evvel ilk ikramiye verilecek. Yani Haziran bütçesinde 12 milyar 300 milyon TL hiç hesapta olmayan bir kaleme gidecek.
Haziran’da bütçe en az ikramiye tutarında açık verecek. Ağustos ayının sonunda da Kurban Bayramı var. O ay da bir bu kadar ikramiye dağıtılacak.
BÜTÇEDE ÜÇ AYLIK AÇIK: 20,4 MİLYAR TL
2018 senesinin ilk üç ayında bütçe 20,4 milyar TL açık verdi.
Demek ki bütçede kaynak yok. 2018 senesinde bütçenin 64 milyar TL açık vereceğini tahmin eden Maliye Bakanlığı’nın hesaplarında ne emekli ikramiyesi ne de neredeyse iki kat artırılan yaşlılık aylığı var.
Yaşlılık aylığı emekli ikramiyesine kıyasla daha az sayıda kişiye verilse de her ay mutat ödenen bir kalem olması bütçeye gelecek ilave yükü ağırlaştıracak.
Yaşlılık aylığında net maaş artış tutarının aylık maliyeti 140 milyon 400 bin TL, senelik maliyeti ise 1 milyar 684 milyon TL olacak.
İki kalemde bütçeye 27 milyar TL’ye yakın yük binecek. Diğer ‘müjdeler’ ilave olunduğunda fatura 30 milyar TL’yi aşıyor.
İMAR AFFINDAN GELECEK PARA TEK SEFERLİK
Başbakan Binali Yıldırım’ın dün açıkladığı paketin (http://www.tr724.com/secim-ayarli-af/) gelir kalemleri (imar affı, vergi ve SGK prim yapılandırması), verildiği anda müktesep hak haline gelen kalemler (maaş, ikramiye) gibi devamlılık arzetmeyecek.
Dolayısıyla tek seferlik imar affından geleceği söylenen paraların tamamı tahsil edilebilse dahi bu şekilde bütçedeki açık kapatılamayacak.
Türkiye 24 Haziran 2018 Pazar günü yapılacak seçimi müteakip Şimşek’in de söylediği gibi bütçe açığını yüzde 70 artıracak bir tablo ile karşı karşıya kalacak.
Kuvvetle muhtemel ki bütçe açığı sene sonunda 80 milyar TL’yi geçecek. Bu kara delik müteakip senelerin bütçesinde daha da büyüyecek.
‘MEZARDA EMEKLİLİĞE HAYIR’ DEMENİN FATURASI HÂLÂ ÖDENEMEDİ
Eski başbakanlardan Süleyman Demirel’in ‘mezarda emekliliğe hayır’ diyerek 35-40 yaşında emeklilik hakkı tanımıştı.
Turgut Özal devrinde çıkarılan kanunun değiştirmesinin faturasını hâlâ ödeniyor. Zira Demirel’in seçim kazanmak uğruna bütçede açtığı o gedik bir türlü kapatılamadı.
AKP, Demirel’in ve akabinde gelen hükûmetlerin bıraktığı enkazı kaldırmak için emeklilik yaşını 2005 senesinde 65’e çıkarmıştı. Aynı AKP son seçim rüşvetleri ile belki de 70 yaştan evvel emekliliği imkânsız hale getirecek ilk adımı attı.
MADEM KAYNAK VARDI ASGARÎ ÜCRET NİYE AÇLIK SINIRININ ALTINDA?
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Jülide Sarıeroğlu’nun, “Türkiye yüzde 7,4 büyüdü. Bu ilk defa yaptığımız bir şey değil. Biz karıncalar gibi çalıştık. 9 ay oldu ben göreve geleli, her alanda 16 yıldır çalışıyoruz. Mutfak hazırlıklarımız var. Seçim tarihi belli oldu diye bunları gerçekleştirmeseydik haksızlık olurdu” sözlerini okudum.
Şaşırmamak elde değil. Birkaç ay evvel emekli maaşları ile asgarî ücret müzakerelerinde sarf ettiği sözleri hatırladım.
Bugün, “Para bol” diyen Bakan Sarıeroğlu sendikalar yüzde 20 zam isteyince, “İşçilerden fedakârlık bekliyoruz.” demişti.
Jülide Hanım, madem kaynak vardı o gün emekliye yüzde 4+yüzde 3,5 zammı niye reva gördünüz?
Türkiye yüzde 7,4 büyüdüyse devletin resmi verilerine göre açlık sınırının (1.680 TL) altındaki tutara tekabül eden 1.604 TL’yi 6 milyona yakın asgarî ücretliye maaş diye vermekten hicap duymuyor musunuz?
Karıncalar gibi çalıştığınızı söylemişken o buğdayları hangi ambarlarda sakladığınızı da anlatsaydınız da herkesin karnı doysaydı.
SEÇİM GEÇİNCE HEPSİ YİNE VATANDAŞIN CEBİNDEN ÇIKACAK
Görüleceği üzere ortada ne buğday ne de ekmek var. Seçimden sonra açıkları kapatmak için gelsin zamlar!
Ramazan’da İstanbul ve Ankara’da bir pide (275 gram) 2 TL’den satılacak. Geçen sene yüzde 10, bu sene yüzde 8 zam geldi pideye.
Bu misali Çalışma Bakanı Sarıeroğlu milletle dalga geçer gibi beyanda bulunduğu için verdim. Gıda enflasyonu yüzde 12. Bir kaynak varsa da bundan vatandaşın ekseriyeti mahrum.
Vatandaşın ekmeği zamlarla giderek küçülürken seçim rüşveti olarak bütçede olmayan paraları havaya saçan AKP iktidarı açığı yine yüksek faizle borç alarak kapatacak.
Gelecek nesillerin ekmeği küçülmeye devam edecek.
Seçim ayarlı paket için kaynak olmadığı bu kadar berrak olduğuna göre Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek de kendisinin ifade ettiği gibi CHP’ye oy verecektir herhalde.
****
SEÇİM AYARLI PAKETİN SADECE İKİ KALEMDE MALİYETİ*:
*Emekliye iki bayram ikramiyesi:
2.(12.300.000×1.000)=24.600.000.000 TL
*65 yaş ve üzerindekilerin maaşına zam:
Net maaş artışı = Zamlı maaş (500 TL)-mevcut maaş (266 TL)
Net maaş artışı = 234 TL
Bütçeye ilave maliyet = 12. (Net maaş artışı TL x kişi sayısı)
Bütçeye ilave maliyet = 12.(234 TLx600.000)=1.684.800.000 TL
(*) 2018 senesine ait bütçede şu ana kadar görünmeyen, ancak iktidarın açıkladığı seçim ayarlı pakette yer alan iki kalemin bir senelik maliyeti 26 milyar 284 milyon 800 bin TL olacak.
[Semih Ardıç] 2.5.2018 [TR724]
Şimşek iddialı bir çıkış yapmıştı: “Bütün bunları yapsınlar, kaynak göstersinler sadece şapka çıkartmam. Samimi olarak söylüyorum derim ki: ‘Ben de CHP’ye oy vereceğim.’ Biliyorsunuz toplumda bir söz var: Bekâra karı boşamak kolay.”
ÇARPIN BİR BAKAYIM EMEKLİ SAYISI İLE
Şimşek o gün devletin gelir ve giderlerini tanzim eden Maliye Bakanlığı’nın koltuğunda oturuyordu.
CHP’nin emekli ikramiyesinin maliyetini de şu şekilde hesap etmişti: “11 milyona yakın emeklimiz var. Çarpın bir bakayım. Yani bir kalemde bütçe açığını yüzde 70 arttıracak, gerçekçi değil.”
Şimşek’in hesabı üzerinden Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) dün Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne sevk ettiği ‘seçim ayarlı af ve müjde’ paketine bakıldığında tablonun içinden çıkılmıyor.
TOPLAM 12 MİLYON 300 BİN EMEKLİ VAR
3 sene evvel emekli sayısı 11 milyon civarında idi, hal-i hazırda toplam 12 milyon 300 bin emekli var.
Her bir emekliye senede iki defa 1.000 TL bayram ikramiyesi verilecek. Hükûmetin 24 milyar 600 milyon TL ikramiye ödeneği bulması lazım.
Zira bütçede bunun için tek kuruş ayrılmadı.
Ramazan Bayramı’nın başlangıcı 14-15 Haziran olduğuna göre bu tarihten evvel ilk ikramiye verilecek. Yani Haziran bütçesinde 12 milyar 300 milyon TL hiç hesapta olmayan bir kaleme gidecek.
Haziran’da bütçe en az ikramiye tutarında açık verecek. Ağustos ayının sonunda da Kurban Bayramı var. O ay da bir bu kadar ikramiye dağıtılacak.
BÜTÇEDE ÜÇ AYLIK AÇIK: 20,4 MİLYAR TL
2018 senesinin ilk üç ayında bütçe 20,4 milyar TL açık verdi.
Demek ki bütçede kaynak yok. 2018 senesinde bütçenin 64 milyar TL açık vereceğini tahmin eden Maliye Bakanlığı’nın hesaplarında ne emekli ikramiyesi ne de neredeyse iki kat artırılan yaşlılık aylığı var.
Yaşlılık aylığı emekli ikramiyesine kıyasla daha az sayıda kişiye verilse de her ay mutat ödenen bir kalem olması bütçeye gelecek ilave yükü ağırlaştıracak.
Yaşlılık aylığında net maaş artış tutarının aylık maliyeti 140 milyon 400 bin TL, senelik maliyeti ise 1 milyar 684 milyon TL olacak.
İki kalemde bütçeye 27 milyar TL’ye yakın yük binecek. Diğer ‘müjdeler’ ilave olunduğunda fatura 30 milyar TL’yi aşıyor.
İMAR AFFINDAN GELECEK PARA TEK SEFERLİK
Başbakan Binali Yıldırım’ın dün açıkladığı paketin (http://www.tr724.com/secim-ayarli-af/) gelir kalemleri (imar affı, vergi ve SGK prim yapılandırması), verildiği anda müktesep hak haline gelen kalemler (maaş, ikramiye) gibi devamlılık arzetmeyecek.
Dolayısıyla tek seferlik imar affından geleceği söylenen paraların tamamı tahsil edilebilse dahi bu şekilde bütçedeki açık kapatılamayacak.
Türkiye 24 Haziran 2018 Pazar günü yapılacak seçimi müteakip Şimşek’in de söylediği gibi bütçe açığını yüzde 70 artıracak bir tablo ile karşı karşıya kalacak.
Kuvvetle muhtemel ki bütçe açığı sene sonunda 80 milyar TL’yi geçecek. Bu kara delik müteakip senelerin bütçesinde daha da büyüyecek.
‘MEZARDA EMEKLİLİĞE HAYIR’ DEMENİN FATURASI HÂLÂ ÖDENEMEDİ
Eski başbakanlardan Süleyman Demirel’in ‘mezarda emekliliğe hayır’ diyerek 35-40 yaşında emeklilik hakkı tanımıştı.
Turgut Özal devrinde çıkarılan kanunun değiştirmesinin faturasını hâlâ ödeniyor. Zira Demirel’in seçim kazanmak uğruna bütçede açtığı o gedik bir türlü kapatılamadı.
AKP, Demirel’in ve akabinde gelen hükûmetlerin bıraktığı enkazı kaldırmak için emeklilik yaşını 2005 senesinde 65’e çıkarmıştı. Aynı AKP son seçim rüşvetleri ile belki de 70 yaştan evvel emekliliği imkânsız hale getirecek ilk adımı attı.
MADEM KAYNAK VARDI ASGARÎ ÜCRET NİYE AÇLIK SINIRININ ALTINDA?
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Jülide Sarıeroğlu’nun, “Türkiye yüzde 7,4 büyüdü. Bu ilk defa yaptığımız bir şey değil. Biz karıncalar gibi çalıştık. 9 ay oldu ben göreve geleli, her alanda 16 yıldır çalışıyoruz. Mutfak hazırlıklarımız var. Seçim tarihi belli oldu diye bunları gerçekleştirmeseydik haksızlık olurdu” sözlerini okudum.
Şaşırmamak elde değil. Birkaç ay evvel emekli maaşları ile asgarî ücret müzakerelerinde sarf ettiği sözleri hatırladım.
Bugün, “Para bol” diyen Bakan Sarıeroğlu sendikalar yüzde 20 zam isteyince, “İşçilerden fedakârlık bekliyoruz.” demişti.
Jülide Hanım, madem kaynak vardı o gün emekliye yüzde 4+yüzde 3,5 zammı niye reva gördünüz?
Türkiye yüzde 7,4 büyüdüyse devletin resmi verilerine göre açlık sınırının (1.680 TL) altındaki tutara tekabül eden 1.604 TL’yi 6 milyona yakın asgarî ücretliye maaş diye vermekten hicap duymuyor musunuz?
Karıncalar gibi çalıştığınızı söylemişken o buğdayları hangi ambarlarda sakladığınızı da anlatsaydınız da herkesin karnı doysaydı.
SEÇİM GEÇİNCE HEPSİ YİNE VATANDAŞIN CEBİNDEN ÇIKACAK
Görüleceği üzere ortada ne buğday ne de ekmek var. Seçimden sonra açıkları kapatmak için gelsin zamlar!
Ramazan’da İstanbul ve Ankara’da bir pide (275 gram) 2 TL’den satılacak. Geçen sene yüzde 10, bu sene yüzde 8 zam geldi pideye.
Bu misali Çalışma Bakanı Sarıeroğlu milletle dalga geçer gibi beyanda bulunduğu için verdim. Gıda enflasyonu yüzde 12. Bir kaynak varsa da bundan vatandaşın ekseriyeti mahrum.
Vatandaşın ekmeği zamlarla giderek küçülürken seçim rüşveti olarak bütçede olmayan paraları havaya saçan AKP iktidarı açığı yine yüksek faizle borç alarak kapatacak.
Gelecek nesillerin ekmeği küçülmeye devam edecek.
Seçim ayarlı paket için kaynak olmadığı bu kadar berrak olduğuna göre Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek de kendisinin ifade ettiği gibi CHP’ye oy verecektir herhalde.
****
SEÇİM AYARLI PAKETİN SADECE İKİ KALEMDE MALİYETİ*:
*Emekliye iki bayram ikramiyesi:
2.(12.300.000×1.000)=24.600.000.000 TL
*65 yaş ve üzerindekilerin maaşına zam:
Net maaş artışı = Zamlı maaş (500 TL)-mevcut maaş (266 TL)
Net maaş artışı = 234 TL
Bütçeye ilave maliyet = 12. (Net maaş artışı TL x kişi sayısı)
Bütçeye ilave maliyet = 12.(234 TLx600.000)=1.684.800.000 TL
(*) 2018 senesine ait bütçede şu ana kadar görünmeyen, ancak iktidarın açıkladığı seçim ayarlı pakette yer alan iki kalemin bir senelik maliyeti 26 milyar 284 milyon 800 bin TL olacak.
[Semih Ardıç] 2.5.2018 [TR724]
Ebû Hanife ve fikir hürriyeti [Süleyman Sargın]
Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin Prizma 5 kitabında yer alan bu yazısını fikir ve düşünce hürriyeti adına bir perspektif olur düşüncesiyle sizlerle paylaşmak istedim.
***
Tarihin belirli zamanlarında bazı toplumlarda İslâm’ın ruhuna aykırı olarak bazı kimselerce ve bazı idarelerce baskı ve zorlamaya başvurulmuştur ama hep öyle olmamıştır. Aslında saygılı olmak başka, büyüklüğü kabullenip istidatların önünü kesmemek daha başka bir meseledir. Bu konuda Asr-ı Saadet’te meydana gelen bir hâdiseyi nakletmek istiyorum:
Efendimiz etrafındaki yaşlı sahabilere, hurmayı bir misalle sormuş, pek çok sahabi değişik ağaçlar etrafında dolaşırken, yaşı oradakilere nispeten daha küçük olan Abdullah b. Ömer cevabı bilmesine rağmen söylememişti. Öyle anlaşılıyor ki İbn Ömer o dönemde böyle davranılması gerektiğini düşünüyordu. Ama daha sonra babası Hazreti Ömer ona, yapması gerekli olan hususu söyleyince (doğru bildiğini çekinmeden ifade etmesi), o da bu konudaki tavrını değiştirmişti.
Hicrî 2. asır, Ebû Hanife, Süfyan b. Uyeyne, Süfyan es-Sevrî ve Evzâî gibi dev imamların yaşadığı ilim ve fikir açısından çok velûd bir dönemdir. Bu imamlar birbirleriyle muasırdılar; belki aralarında sadece üç-beş yaş fark vardı. Bu dönemin en mühim özelliklerinden biri, fikirlerin çok serbestçe tartışılıyor olmasıydı. Hususiyle Kûfe’de her şey münazaranın âdâbına göre tartışılıp konuşuluyor, müzakere ediliyor ve bir neticeye bağlanıyordu. Herhâlde şimdilerde olduğu gibi saygısızca ve kavga edercesine değildi! Kavga edilmiyor, tartışmalara girilmiyor ve her şey bir edep çerçevesinde cereyan ediyordu. Yapılan bütün müzakereler insana karşı saygılı davranma ve hoşgörülü olma çerçevesinde gerçekleşiyordu. Hususiyle Irak’ın kendine has bir özelliği vardı. Zira burası Havâric (Haricîlik), Nevâsıb (ehl-i beyt düşmanlığı) düşüncelerinin ve Neoplatonizm gibi değişik fikir cereyanlarının çok erken girdiği bir yer olması itibarıyla farklı fikir cereyanlarına çokça sahne oluyordu.
Ebû Hanife değişik zamanlarda yanına gelen ve sayıları binlere ulaşan talebeleriyle hemen her şeyi müzakere ederek, konuları zeminine oturtuyor ve böylece bütün vicdanlar da rahatlıyordu. Bundan dolayıdır ki o dönemde, bir yandan hadis, usûl-i hadis, nakd-i ricâl (hadiste senet tenkidi), nakd-i metin (hadiste metin tenkidi) gibi ilimler inkişaf ederken, diğer yandan ilk tefsir ve fıkıh eserleri telif ediliyordu. Bu bir mânâda hicrî 4. asrın sonu itibarıyla Asya’da bir Rönesans gerçekleşmesi demekti. Düşünce ve bilim tarihi açısından bakıldığında, çok erken denebilecek bir zamanda, büyük hukukçuların yanında İbn Sina gibi dâhilerin ve fünûn-u müspetede Zehrâvî (cerrahların babası kabul edilen büyük bilgin) gibi devâsâ insanların yetiştiği görülmektedir. Öyle ki Zehrâvî’nin kullandığı aletleri Batı tam bin seneye yakın üniversitelerinde kullandı. Bu itibarla böyle dâhilere “Bin Sene Yaşayan Adam” demekte bir beis yoktur. İyi bir değerlendirilmeye tâbi tutulduğunda ifade edilen gerçeklerin hafif şeyler olmadığı görülecektir.
Fikir hürriyeti vardı ama saygı, nezaket ve edep de vardı
İmam Muhammed, İmam Ebû Yusuf Ebû Hanife’ye karşı çok saygılı ve terbiyeli idiler. Ona, “Hocamız” diyorlardı ama aynı meselede onunla farklı düşünceleri de olabiliyor ve bunu da ifade edebiliyorlardı. Fıkıh kitaplarında buna misal teşkil edecek, onların pek çok farklı düşünce, mülâhaza ve mütalâaları vardır. Bunlar sadece kuru bir saygıdan dolayı “Hocam” deyip de Kitap ve Sünnet’te öyle görmedikleri hakkı ketmetmiyorlardı. (Hocalarını tenkid, Kur’an ve Sünnet zaviyesindendi.) Çünkü onlar hakikat karşısında susanın dilsiz şeytan olduğunu çok iyi biliyorlardı.
Evet, Ebû Hanife de Süfyan b. Uyeyne ve Süfyan es-Sevrî gibi dâhilerdendir. Aslına bakılırsa fıkıh Ebû Hanife’nin asıl alanı değildir. O, kelâm ulemâsındandır. Yani fıkıh, Ebû Hanife’ye göre ikinci bir meseledir. Zira o akidecidir. (Allâme Muhammed Hamdi Yazır da aslında fakihtir ama tefsir yazmıştır.) Ebû Hanife de, şartların gereği daha çok akide ve kelâm ile iştigal etmiş olmasına rağmen, hem kendisi fıkıhta daha meşhur olmuş, hem de talebeleri büyük ölçüde fıkıh sahasında yetişmişlerdir. Zira yetiştiği dönemde fırak-ı dâlle ve bâtıl cereyanlar öyle çoğalmıştı ki, Dehriyyûn (maddeci ve materyalist bir düşünce akımı) Basra ve Kûfe’de kürsüler kurmuştu. Hatta bu meselede o derece ileri gitmişlerdi ki, inkâr-ı ulûhiyet meselesi bile konuşuluyordu. Neoplatonizm, Monizm ve daha başkalarının fikir plânında temelleri de aslında o dönemde atılmıştı. Daha sonraki filozoflarla sistemleştirilmeye tâbi tutulmuş, yeniden bir kere daha seslendirilmiş ve yorumlanmış olsalar da, bunların tohumları ta o dönemde atılmıştı. Onun için, biri Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat diğerleri (yetmiş ikisi) de fırak-ı dâlle olmak üzere yetmiş üç fırkanın varlığından bahsedilmektedir.
Ebû Hanife işte böyle bir ortamda neş’et etmiş ve bu fırkalarla yaka paça ola ola hayatını sürdürmüştü. Ne var ki, Hazretin öyle bir istidadı vardı ki her sahada söz söyleyebiliyordu. “Fıkh-ı Ekber” adında akâide dair bir kitap ona aittir ve daha sonraları Aliyyü’l-Kârî gibi bir allâme de bu esere bir şerh yazmıştır.
İmam-ı Âzam, talebelerine Kur’ân ve Sünnet ölçüsünde, Sünnet’i kritik etmeye yardımcı olabilecek bir kısım düsturlar vaz’ ediyor ve fıkıhta binlerce insanı başına toplayabiliyordu. Onun yetiştirdiği talebeler içinde Ebû Yusuf gibi Abbasiler’e uzun zaman şeyhülislâmlık yapan büyük zatlar da vardı. İmam-ı Âzam’ın yetiştirdiği bu büyük insan, tebe-i tâbiîn döneminde şeyhülislâm olmuştu ki onun bu vazifeyi yaptığı coğrafyada İmam Mâlikler, İmam Muhammedler ve İmam Şafiîler de bulunuyordu. İmam Ebû Yusuf, o dönemde İslâm’ın tek olmasa da Türkiye kadar otuz büyüklükteki Abbasi devletine şeyhülislâmlık yapıyordu.
Yine o büyük imamın yetiştirdiği müstesna talebelerinden biri de İmam Muhammed’di. Onun yazdığı eserleri üst üste koysak başımızı aşar. Sadruş’şehid, İmam Muhammed’in yazdığı el-Câmiü’l-Kebîr’ini, uzun olması münasebetiyle okunamama endişesinden dolayı hulâsa etmişti. Meseleleri hulâsa etmede ve anlamada zorlanmaya sebep olduğundan, daha sonra İmam Serahsî ise bu kitaba “el-Mebsût” adında bir şerh yazmıştı. Ama bütün bunlara rağmen bu eserlerin menşei yine de İmam Muhammed’e dayanıyordu. O, öyle zeki bir insandı ki, (bir söz esprisi içinde) kendisinin hocasından duyduğu hiçbir şeyi unutmadığını bildirir ki, doğrudur. Ayrıca, onun iyi bir gözlemci ve mütecessis olmasıyla alâkalı şöyle bir vak’a anlatılır:
Derse geldiğinde denemek için İmam Ebû Yusuf’un oturduğu minderin altına birkaç santimlik bir tahta, İmam Muhammed’in seccadesinin altına da bir kâğıt katlayıp koyarlar. İmam Muhammed öyle mütecessis bir insandır ki, İmam Ebû Yusuf dersini yapıp tahtanın farkına varmadan kalkıp gitmesine karşılık İmam Muhammed, oturur oturmaz hemen bir farklılığın olduğunu anlar ve “Allah Allah! Bu tavan mı iki kâğıt kalınlığı aşağıya inmiş, yoksa yer mi yukarıya çıkmış!” der.
Bunlardan başka İmamı Şafiî’ye hocalık yapan, hadiste allâme ve zâhid insan İmam Vekî’ de Ebû Hanife’nin talebelerindendir. İmam Şafiî’nin, “Eşi menendi yoktur.” dediği, hadiste allâme-i cihan olan zâhid ve zâbit âlim Abdullah b. Mübarek de İmam Âzam’ın meşhur talebelerindendir. Bu ölçüde, sadece İmam Tehânüvî’nin tespit ettiği üç yüz kadar büyük insan vardır.
Ebû Hanîfe aynı zamanda ticaret yapıyordu
İmam Ebû Hanife, kelâmla ve başka ilimlerle meşgul olmasının yanı sıra aynı zamanda bir de hayatını idame ettirmek için kumaş ticareti yapmaktadır ve bu şekilde kendi dükkânında rızkını helâl yolla kazanmaya çalışmaktadır. Merhum Seyyid Kutup “İslâm’da Sosyal Adalet” adlı kitabında İmam’ın ticaretteki hassasiyetine temas sadedinde şöyle bir olay nakleder: Bir ara İmam, kendisi dükkânda yokken çıraklar bir malı, gerçek değerinin üstünde satarlar. İmam durumu öğrenince, malı satın alan adamı bulur ve ona “O malın fiyatı o değildir.” der. Adam bu alışverişten razı olduğunu belirtmesine rağmen, “Sen razısın ama ben razı değilim.” der ve malı gerçek değerine göre verir ve o alandaki hususiyetini de ortaya koyar.
İşte o dönemler, tıpkı bir barut gibi kibriti uzaktan görünce, hemen meşaleye dönüşecek insanların çok olduğu bir dönemdi. İnsanlar Allah’ın inayetiyle birden parıldıyor ve ışık kaynağı hâline geliyorlardı. Meselâ Süfyan b. Uyeyne çok genç denebilecek bir yaşta içtihat edebilecek seviyeye gelmişti. Tabiî ki, bunun gerçek değeri, içtihadın ne kadar ağır bir iş olduğunu bilmekle ancak anlaşılabilir.
İmam Şafiî 54-55 yaşlarında vefat etmişti. Onu kritik edip hayatını ve biyografisini yazanlar, onun kendi çağında fıkhı iyi bilenlerden birisi olduğu gibi aynı zamanda hadisi de en iyi bilenlerden birisi olduğunu, bunun yanında çok iyi bir tabip ve en iyi şairlerden biri olduğunu söylerler. Bazen şiirlerini kendi de söyler. Hatta müstakil bir divanı da vardır. O, ‘Eğer şiir ulemâya layık olsaydı ben Lebid’den daha iyi bir şair olurdum. Fakat o derece meşgul olmadım.’ derdi. İmam Şafiî’nin çok ciddî rahatsızlıkları da vardı; ama bu rahatsızlıklar onun pek çok alanda bir uzman olmasına mâni olmamıştı/olamamıştı.
İşte bütün bu güzellikler ve ilmî bereket o dönemde düşünce hürriyetinin, düşünceyi ifade etme hürriyetinin ve araştırma hürriyetinin çok rahat kullanılmasından kaynaklanmıştır.
Demek Cenâb-ı Hak bir din gönderiyor, o dini temsil adına bir sürü de istidatlı insan yaratıyor, ta ki, o dine sahip çıkıp onu çok iyi yorumlasınlar ve böylece herhangi bir yanlışlığa meydan verilmesin. Şimdi kalkmış bir kısım cahil kimseler diyorlar ki, onlar da insan biz de insan!
[Süleyman Sargın] 2.5.2018 [TR724]
***
Tarihin belirli zamanlarında bazı toplumlarda İslâm’ın ruhuna aykırı olarak bazı kimselerce ve bazı idarelerce baskı ve zorlamaya başvurulmuştur ama hep öyle olmamıştır. Aslında saygılı olmak başka, büyüklüğü kabullenip istidatların önünü kesmemek daha başka bir meseledir. Bu konuda Asr-ı Saadet’te meydana gelen bir hâdiseyi nakletmek istiyorum:
Efendimiz etrafındaki yaşlı sahabilere, hurmayı bir misalle sormuş, pek çok sahabi değişik ağaçlar etrafında dolaşırken, yaşı oradakilere nispeten daha küçük olan Abdullah b. Ömer cevabı bilmesine rağmen söylememişti. Öyle anlaşılıyor ki İbn Ömer o dönemde böyle davranılması gerektiğini düşünüyordu. Ama daha sonra babası Hazreti Ömer ona, yapması gerekli olan hususu söyleyince (doğru bildiğini çekinmeden ifade etmesi), o da bu konudaki tavrını değiştirmişti.
Hicrî 2. asır, Ebû Hanife, Süfyan b. Uyeyne, Süfyan es-Sevrî ve Evzâî gibi dev imamların yaşadığı ilim ve fikir açısından çok velûd bir dönemdir. Bu imamlar birbirleriyle muasırdılar; belki aralarında sadece üç-beş yaş fark vardı. Bu dönemin en mühim özelliklerinden biri, fikirlerin çok serbestçe tartışılıyor olmasıydı. Hususiyle Kûfe’de her şey münazaranın âdâbına göre tartışılıp konuşuluyor, müzakere ediliyor ve bir neticeye bağlanıyordu. Herhâlde şimdilerde olduğu gibi saygısızca ve kavga edercesine değildi! Kavga edilmiyor, tartışmalara girilmiyor ve her şey bir edep çerçevesinde cereyan ediyordu. Yapılan bütün müzakereler insana karşı saygılı davranma ve hoşgörülü olma çerçevesinde gerçekleşiyordu. Hususiyle Irak’ın kendine has bir özelliği vardı. Zira burası Havâric (Haricîlik), Nevâsıb (ehl-i beyt düşmanlığı) düşüncelerinin ve Neoplatonizm gibi değişik fikir cereyanlarının çok erken girdiği bir yer olması itibarıyla farklı fikir cereyanlarına çokça sahne oluyordu.
Ebû Hanife değişik zamanlarda yanına gelen ve sayıları binlere ulaşan talebeleriyle hemen her şeyi müzakere ederek, konuları zeminine oturtuyor ve böylece bütün vicdanlar da rahatlıyordu. Bundan dolayıdır ki o dönemde, bir yandan hadis, usûl-i hadis, nakd-i ricâl (hadiste senet tenkidi), nakd-i metin (hadiste metin tenkidi) gibi ilimler inkişaf ederken, diğer yandan ilk tefsir ve fıkıh eserleri telif ediliyordu. Bu bir mânâda hicrî 4. asrın sonu itibarıyla Asya’da bir Rönesans gerçekleşmesi demekti. Düşünce ve bilim tarihi açısından bakıldığında, çok erken denebilecek bir zamanda, büyük hukukçuların yanında İbn Sina gibi dâhilerin ve fünûn-u müspetede Zehrâvî (cerrahların babası kabul edilen büyük bilgin) gibi devâsâ insanların yetiştiği görülmektedir. Öyle ki Zehrâvî’nin kullandığı aletleri Batı tam bin seneye yakın üniversitelerinde kullandı. Bu itibarla böyle dâhilere “Bin Sene Yaşayan Adam” demekte bir beis yoktur. İyi bir değerlendirilmeye tâbi tutulduğunda ifade edilen gerçeklerin hafif şeyler olmadığı görülecektir.
Fikir hürriyeti vardı ama saygı, nezaket ve edep de vardı
İmam Muhammed, İmam Ebû Yusuf Ebû Hanife’ye karşı çok saygılı ve terbiyeli idiler. Ona, “Hocamız” diyorlardı ama aynı meselede onunla farklı düşünceleri de olabiliyor ve bunu da ifade edebiliyorlardı. Fıkıh kitaplarında buna misal teşkil edecek, onların pek çok farklı düşünce, mülâhaza ve mütalâaları vardır. Bunlar sadece kuru bir saygıdan dolayı “Hocam” deyip de Kitap ve Sünnet’te öyle görmedikleri hakkı ketmetmiyorlardı. (Hocalarını tenkid, Kur’an ve Sünnet zaviyesindendi.) Çünkü onlar hakikat karşısında susanın dilsiz şeytan olduğunu çok iyi biliyorlardı.
Evet, Ebû Hanife de Süfyan b. Uyeyne ve Süfyan es-Sevrî gibi dâhilerdendir. Aslına bakılırsa fıkıh Ebû Hanife’nin asıl alanı değildir. O, kelâm ulemâsındandır. Yani fıkıh, Ebû Hanife’ye göre ikinci bir meseledir. Zira o akidecidir. (Allâme Muhammed Hamdi Yazır da aslında fakihtir ama tefsir yazmıştır.) Ebû Hanife de, şartların gereği daha çok akide ve kelâm ile iştigal etmiş olmasına rağmen, hem kendisi fıkıhta daha meşhur olmuş, hem de talebeleri büyük ölçüde fıkıh sahasında yetişmişlerdir. Zira yetiştiği dönemde fırak-ı dâlle ve bâtıl cereyanlar öyle çoğalmıştı ki, Dehriyyûn (maddeci ve materyalist bir düşünce akımı) Basra ve Kûfe’de kürsüler kurmuştu. Hatta bu meselede o derece ileri gitmişlerdi ki, inkâr-ı ulûhiyet meselesi bile konuşuluyordu. Neoplatonizm, Monizm ve daha başkalarının fikir plânında temelleri de aslında o dönemde atılmıştı. Daha sonraki filozoflarla sistemleştirilmeye tâbi tutulmuş, yeniden bir kere daha seslendirilmiş ve yorumlanmış olsalar da, bunların tohumları ta o dönemde atılmıştı. Onun için, biri Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat diğerleri (yetmiş ikisi) de fırak-ı dâlle olmak üzere yetmiş üç fırkanın varlığından bahsedilmektedir.
Ebû Hanife işte böyle bir ortamda neş’et etmiş ve bu fırkalarla yaka paça ola ola hayatını sürdürmüştü. Ne var ki, Hazretin öyle bir istidadı vardı ki her sahada söz söyleyebiliyordu. “Fıkh-ı Ekber” adında akâide dair bir kitap ona aittir ve daha sonraları Aliyyü’l-Kârî gibi bir allâme de bu esere bir şerh yazmıştır.
İmam-ı Âzam, talebelerine Kur’ân ve Sünnet ölçüsünde, Sünnet’i kritik etmeye yardımcı olabilecek bir kısım düsturlar vaz’ ediyor ve fıkıhta binlerce insanı başına toplayabiliyordu. Onun yetiştirdiği talebeler içinde Ebû Yusuf gibi Abbasiler’e uzun zaman şeyhülislâmlık yapan büyük zatlar da vardı. İmam-ı Âzam’ın yetiştirdiği bu büyük insan, tebe-i tâbiîn döneminde şeyhülislâm olmuştu ki onun bu vazifeyi yaptığı coğrafyada İmam Mâlikler, İmam Muhammedler ve İmam Şafiîler de bulunuyordu. İmam Ebû Yusuf, o dönemde İslâm’ın tek olmasa da Türkiye kadar otuz büyüklükteki Abbasi devletine şeyhülislâmlık yapıyordu.
Yine o büyük imamın yetiştirdiği müstesna talebelerinden biri de İmam Muhammed’di. Onun yazdığı eserleri üst üste koysak başımızı aşar. Sadruş’şehid, İmam Muhammed’in yazdığı el-Câmiü’l-Kebîr’ini, uzun olması münasebetiyle okunamama endişesinden dolayı hulâsa etmişti. Meseleleri hulâsa etmede ve anlamada zorlanmaya sebep olduğundan, daha sonra İmam Serahsî ise bu kitaba “el-Mebsût” adında bir şerh yazmıştı. Ama bütün bunlara rağmen bu eserlerin menşei yine de İmam Muhammed’e dayanıyordu. O, öyle zeki bir insandı ki, (bir söz esprisi içinde) kendisinin hocasından duyduğu hiçbir şeyi unutmadığını bildirir ki, doğrudur. Ayrıca, onun iyi bir gözlemci ve mütecessis olmasıyla alâkalı şöyle bir vak’a anlatılır:
Derse geldiğinde denemek için İmam Ebû Yusuf’un oturduğu minderin altına birkaç santimlik bir tahta, İmam Muhammed’in seccadesinin altına da bir kâğıt katlayıp koyarlar. İmam Muhammed öyle mütecessis bir insandır ki, İmam Ebû Yusuf dersini yapıp tahtanın farkına varmadan kalkıp gitmesine karşılık İmam Muhammed, oturur oturmaz hemen bir farklılığın olduğunu anlar ve “Allah Allah! Bu tavan mı iki kâğıt kalınlığı aşağıya inmiş, yoksa yer mi yukarıya çıkmış!” der.
Bunlardan başka İmamı Şafiî’ye hocalık yapan, hadiste allâme ve zâhid insan İmam Vekî’ de Ebû Hanife’nin talebelerindendir. İmam Şafiî’nin, “Eşi menendi yoktur.” dediği, hadiste allâme-i cihan olan zâhid ve zâbit âlim Abdullah b. Mübarek de İmam Âzam’ın meşhur talebelerindendir. Bu ölçüde, sadece İmam Tehânüvî’nin tespit ettiği üç yüz kadar büyük insan vardır.
Ebû Hanîfe aynı zamanda ticaret yapıyordu
İmam Ebû Hanife, kelâmla ve başka ilimlerle meşgul olmasının yanı sıra aynı zamanda bir de hayatını idame ettirmek için kumaş ticareti yapmaktadır ve bu şekilde kendi dükkânında rızkını helâl yolla kazanmaya çalışmaktadır. Merhum Seyyid Kutup “İslâm’da Sosyal Adalet” adlı kitabında İmam’ın ticaretteki hassasiyetine temas sadedinde şöyle bir olay nakleder: Bir ara İmam, kendisi dükkânda yokken çıraklar bir malı, gerçek değerinin üstünde satarlar. İmam durumu öğrenince, malı satın alan adamı bulur ve ona “O malın fiyatı o değildir.” der. Adam bu alışverişten razı olduğunu belirtmesine rağmen, “Sen razısın ama ben razı değilim.” der ve malı gerçek değerine göre verir ve o alandaki hususiyetini de ortaya koyar.
İşte o dönemler, tıpkı bir barut gibi kibriti uzaktan görünce, hemen meşaleye dönüşecek insanların çok olduğu bir dönemdi. İnsanlar Allah’ın inayetiyle birden parıldıyor ve ışık kaynağı hâline geliyorlardı. Meselâ Süfyan b. Uyeyne çok genç denebilecek bir yaşta içtihat edebilecek seviyeye gelmişti. Tabiî ki, bunun gerçek değeri, içtihadın ne kadar ağır bir iş olduğunu bilmekle ancak anlaşılabilir.
İmam Şafiî 54-55 yaşlarında vefat etmişti. Onu kritik edip hayatını ve biyografisini yazanlar, onun kendi çağında fıkhı iyi bilenlerden birisi olduğu gibi aynı zamanda hadisi de en iyi bilenlerden birisi olduğunu, bunun yanında çok iyi bir tabip ve en iyi şairlerden biri olduğunu söylerler. Bazen şiirlerini kendi de söyler. Hatta müstakil bir divanı da vardır. O, ‘Eğer şiir ulemâya layık olsaydı ben Lebid’den daha iyi bir şair olurdum. Fakat o derece meşgul olmadım.’ derdi. İmam Şafiî’nin çok ciddî rahatsızlıkları da vardı; ama bu rahatsızlıklar onun pek çok alanda bir uzman olmasına mâni olmamıştı/olamamıştı.
İşte bütün bu güzellikler ve ilmî bereket o dönemde düşünce hürriyetinin, düşünceyi ifade etme hürriyetinin ve araştırma hürriyetinin çok rahat kullanılmasından kaynaklanmıştır.
Demek Cenâb-ı Hak bir din gönderiyor, o dini temsil adına bir sürü de istidatlı insan yaratıyor, ta ki, o dine sahip çıkıp onu çok iyi yorumlasınlar ve böylece herhangi bir yanlışlığa meydan verilmesin. Şimdi kalkmış bir kısım cahil kimseler diyorlar ki, onlar da insan biz de insan!
[Süleyman Sargın] 2.5.2018 [TR724]
Deizm tartışmasına ufak bir katkı [Kemal Ay]
Son günlerde Türkiye’deki Müslüman gençler arasında deizmin, ateizmin ya da en hafif tabirle ‘dinden soğumanın’ yaygınlaştığına dair bir tartışma dönüyor. Ortada, Türkiye’deki durumu resmeden, bilimsel kapsamlı bir çalışma yok, ancak çeşitli tanıklıklar ve anlatımlar var. İslamcı Gerçek Hayat dergisinin ‘Anne ben deist oldum’ başlıklı haber dosyasına konuşan ‘deist’ gençler ve aileleri oldu. Ardından BBC Türkçe’de çıkan bir haberde, dinden uzaklaşan gençler hikâyelerini anlattı. Konuyla ilgili olarak Bianet’te Büşra Cebeci’nin başörtüsü mücadelesinin değişimine dair hazırladığı yazı dizisinde de başını açan kadınların, din hakkında neler düşündüklerine dair satırlara rastlamak mümkün.
Bu anlatımlarda dinden uzaklaşmanın gerekçeleri şunlar: (1) Mutaassıp (kapalı) çevreden uzaklaştıkça sorulmaya başlayan sorular, edinilen farklı tecrübeler. (2) İslam’la bağdaşmayacağı düşünülen hayaller, istekler (Yukarıda paylaştığım yazılarda, Küba’da şortla güneşlenmek isteyen ya da seke seke şarkı söyleyerek yolda yürümek istediğini belirten başörtülü genç kızlar var mesela). (3) Dinsiz ya da farklı dinden insanların çevrelerindeki Müslümanlardan daha ‘ahlaklı’ olduğunu görmek (Arjantin’den gelip Suriyelilere yardım etmek için aylarca Antep’te kalan insanlar, birini çok etkilemiş.) (4) Dinin, hayattaki beklentileri her zaman karşılamaması. Bu elbette beklentilere göre değişebiliyor. (5) Göz önündeki kişilerin dini yaşantılarının tatmin etmemesi. Sürekli dinden dem vuranların, aslında dinî hassasiyete sahip olmaması. (6) Akıl ve din arasında bir yol seçmek zorunda hissetmek. (Yine BBC Türkçe’ye konuşan biri şöyle demiş: “Önce İslamiyet’i mantığa dayandırmak istiyorduk. İttire kaktıra baktık olmuyor. Sonra mantık olarak yorumlamaktan çıkarttık, Tanrı’ya inanmaya başladık sadece, deist olduk yani”)…
Elbette başka sebepleri olanlar da vardır. Nitekim konu da ilgi çekici. Üzerinde herkesin söyleyecek bir şeyler bulabiliyor. Farklı yönden yapılan değerlendirmeler de olabilir. Mesela Twitter’da rastladığım bir zincirde bunun deizm değil de ‘dünyevileşme, sekülerleşme’ olduğu tartışılıyor. Şehirleşen dindar, muhafazakâr ailelerin çocukları, artık dünyayı ve hâliyle dini farklı algılıyor. Anne babalarının din anlayışları, onlara yetmiyor. Dünyevî, materyal hayat kendi sebep-sonuç ilişkileri çerçevesinde akıp giderken, ilahi bir müdahalenin varlığıyla ilgili zihinde şüpheler beliriyor. Bu arada dinî kisve altında otoriter bir rejim inşa etmeye çalışan iktidar, tıpkı İran’daki ya da başka ülkelerde olduğu gibi vatandaşlarını dinden daha da soğutabiliyor.
Bütün bunlara kişisel gözlem olarak şunu da ekleyebilirim: Hizmet Hareketi’yle şöyle ya da böyle irtibatı olan gençler arasında da, Türkiye’deki zulümler karşısında ‘şok hâli’ mevcut. Yaşananların şiddeti, tanıdıklarım arasında da, Mehmet Akif’in, ‘Ağzım kurusun, yok musun ey adl-i İlahi?’ mısraında anlattığı hissiyatı uyandırıyor. Elbette bu sadece surda açılan bir gedik. Sonrasında farklı sorgulamalar geliyor. İnternette ya da farklı kaynaklarda şüpheleri kuvvetlendirecek anlatımlara rastlanıyor. Benzer arayışların olduğu görülüp, yakınlık kurulabiliyor. Hele ki zihinde beliren soru işaretlerine makul cevaplar üretilemiyorsa, geçmişte ardına kadar açık olan pek çok kapı hiddetle kapanabiliyor.
Haddim olmayarak, bilhassa gençlere hitap ederek Allah’tan, İslam’dan bahsedecek kimselere, bir takım önerilerde bulunmak isterim.
1) Muhatabınızı anlamaya çalışın. Söylediklerini dinleyin. Ona hak verin. İnsanın zihninde, çeşitli vesilelerle sorular oluşması çok normaldir. Takip eden sorular sorarak zihnini tamamen size dökmesini sağlayın. İlk cümlesinden sonra hemen cevap vermeye geçerseniz, asla içerideki gerçek sebeplere ulaşamayacaksınız. Hatta belki muhatabınızı konuşturduğunuzda, kendi çelişkilerinin farkına varacak ve siz hiçbir şey demeden mutmain olarak ayrılacak.
2) Kesinlikten ve keskinlikten kaçının. İnsan, bildiğini düşündüğü konularda konuşurken ‘ahkam kesmeye’ meyyaldir. Hele ki karşınızda sizi ‘otorite’ kabul eden birileriyle konuşuyorsanız. Bunun yerine, yumuşak bir üslubu benimseyip nefis Firavun’una ‘kavl-i leyyinle’ varmak daha makuldür. Hakikati tekelinizde tutuyor gibi konuşmak, insanları daha da soğutabilir.
3) Muhataplarınızın birçoğu artık İngilizce de biliyor. Dünyada çok üst seviyede ateizm, deizm tartışmaları yapılıyor. Bilhassa bilimsel konulara daha derinlikli şekilde vakıf olmaya çalışın. Mesela evrim deyince hemen ‘safsata’ diye karşı çıkmayın. Uzaydan, kainattan, yıldızlardan vs. örnek vermeden önce biraz araştırın. Bilmiyorsanız da mahsuru yok, bilmemekten zarar gelmez, ama o zaman o konulara hiç girmeyin.
4) Bediüzzaman’ın Risale-i Nur’da benimsediği metodolojiyi ben şöyle anlıyorum: Her meselenin farklı boyutları var, her boyutta o meseleyle ilgili farklı bir yorum getirilebilir. Etraflıca bakmak, akla gelebilecek her itiraza karşı bir cevap üretmek önemlidir. Böylece ağacın kökleri ince ve zayıf da olsa, kök saldığı zaman onu oradan sökmek kolay olmaz. Her mesele üzerine tefekkür edip, ‘Bugünün şartlarında bu meseleyi nasıl anlatabilirim?’ diye uzun uzun düşünmeden, o meseleyi anlatmamak gerekir, kanaatindeyim.
5) Ateistlerin, deistlerin ya da başka dinden insanların iddialarına, İslam’a yönelik söylemlerine karşı Necip Fazıl üslubuyla ‘laf sokmalı’ ya da ‘nasıl da susturdum bak’ temalı çıkışlar yapmayın. Onları da anlamaya, karşılıklarını uygun bir şekilde vermeye çalışın. Hiçbir fikri şeytanlaştırmadan, tekfir etmeden, sakin bir üslupla meselelere yaklaşın. Tarih boyunca, hangi dinden olursa olsun, maneviyatın temsilcilerine yakışan tek giysi, tevazu ve mahviyet giysisidir. Aksi durumlar bir yaparken beş bozuyor.
6) Maalesef çok zor bir dönemde yaşıyorsunuz. Bugün bir ilahiyatçının, bir vaizin, din adına ‘danışılan’ kimselerin, insanlığın hayatla ve ahiretle ilgili sorularına cevap verebilmek için sosyolojiden psikolojiye, temel seviyede pozitif bilimden felsefe, tarih ve ekonomiye kadar pek çok alanda az çok bilgi sahibi olması gerekebilir. Çünkü insanlığın problemleri, içinde yaşadığımız çağda katlanarak arttı. Önce sanayi toplumu, ardından bilgi toplumu insan dediğimiz varlığın zihin dünyasını karmakarışık hâle getirdi. Bunları göz önünde bulundurmadan söz söylemek, muhatapları tatmin etmeyebilir. Farklı farklı kaynaklara yönelin. ‘Bizim mesleğimiz en güzeldir’ ama başka mesleklerde de güzellikler var.
7) Disiplinler arası okumalar yapın. İnanç üzerine çok sayıda film, roman vs. var. Bunlar, insanların dinle ilgili nasıl sorgulamalara girdiğine dair size fikir verebilir. Böylece insanlara belli konuları anlatmadan önce pratik yapmış olursunuz. Tefekkür etmek imkânına kavuşursunuz. Bu arada farklı dinlerin birikimini tamamen reddetmeyin. Maneviyatla ilgili onların ortaya koyduğu bazı düşüncelerin de, insanlara ilham olabileceğini hatırdan çıkarmayın.
8) Yazın. Düşünmenin, tefekkür etmenin en etkili yolu yazmaktır. İslamî konularda, imanî konularda denemeler, hikâyeler, makaleler yazın. Bunları etrafınızdakilere okutun. Onların tepkilerini ölçün. Kelimelerle aranız iyi olsun, derdinizi kelime israfına kaçmadan anlatabilmenin yollarını arayın. Yazdıkça, daha iyi düşündüğünüzü göreceksiniz.
9) Bahsettiğiniz meselelerin bağlamını (context) iyi araştırın. Tarihçiler, bir belgeyi tekrar ve tekrar ele alır ve her defasında çevresini daha da derin kazarlar. Bu, yeni yorumlara kapı açar, yeni soru işaretlerini cevaplamaya imkân tanır. Bilhassa İslam’la ilgili konuşurken onun hayatla değdiği noktalarda nasıl etki ettiğini, her defasında bağlamı genişleterek tekrar düşünmekte fayda var. Zira din, insan içindir.
Gençlerden kasıt, aslında zamandır. ‘Zaman ilerledikçe Kur’an gençleşiyor’ diyebilmek için tıpkı sözün sahibi gibi İbnü’l Vakt olmak gerekir.
[Kemal Ay] 2.5.2018 [TR724]
Bu anlatımlarda dinden uzaklaşmanın gerekçeleri şunlar: (1) Mutaassıp (kapalı) çevreden uzaklaştıkça sorulmaya başlayan sorular, edinilen farklı tecrübeler. (2) İslam’la bağdaşmayacağı düşünülen hayaller, istekler (Yukarıda paylaştığım yazılarda, Küba’da şortla güneşlenmek isteyen ya da seke seke şarkı söyleyerek yolda yürümek istediğini belirten başörtülü genç kızlar var mesela). (3) Dinsiz ya da farklı dinden insanların çevrelerindeki Müslümanlardan daha ‘ahlaklı’ olduğunu görmek (Arjantin’den gelip Suriyelilere yardım etmek için aylarca Antep’te kalan insanlar, birini çok etkilemiş.) (4) Dinin, hayattaki beklentileri her zaman karşılamaması. Bu elbette beklentilere göre değişebiliyor. (5) Göz önündeki kişilerin dini yaşantılarının tatmin etmemesi. Sürekli dinden dem vuranların, aslında dinî hassasiyete sahip olmaması. (6) Akıl ve din arasında bir yol seçmek zorunda hissetmek. (Yine BBC Türkçe’ye konuşan biri şöyle demiş: “Önce İslamiyet’i mantığa dayandırmak istiyorduk. İttire kaktıra baktık olmuyor. Sonra mantık olarak yorumlamaktan çıkarttık, Tanrı’ya inanmaya başladık sadece, deist olduk yani”)…
Elbette başka sebepleri olanlar da vardır. Nitekim konu da ilgi çekici. Üzerinde herkesin söyleyecek bir şeyler bulabiliyor. Farklı yönden yapılan değerlendirmeler de olabilir. Mesela Twitter’da rastladığım bir zincirde bunun deizm değil de ‘dünyevileşme, sekülerleşme’ olduğu tartışılıyor. Şehirleşen dindar, muhafazakâr ailelerin çocukları, artık dünyayı ve hâliyle dini farklı algılıyor. Anne babalarının din anlayışları, onlara yetmiyor. Dünyevî, materyal hayat kendi sebep-sonuç ilişkileri çerçevesinde akıp giderken, ilahi bir müdahalenin varlığıyla ilgili zihinde şüpheler beliriyor. Bu arada dinî kisve altında otoriter bir rejim inşa etmeye çalışan iktidar, tıpkı İran’daki ya da başka ülkelerde olduğu gibi vatandaşlarını dinden daha da soğutabiliyor.
Bütün bunlara kişisel gözlem olarak şunu da ekleyebilirim: Hizmet Hareketi’yle şöyle ya da böyle irtibatı olan gençler arasında da, Türkiye’deki zulümler karşısında ‘şok hâli’ mevcut. Yaşananların şiddeti, tanıdıklarım arasında da, Mehmet Akif’in, ‘Ağzım kurusun, yok musun ey adl-i İlahi?’ mısraında anlattığı hissiyatı uyandırıyor. Elbette bu sadece surda açılan bir gedik. Sonrasında farklı sorgulamalar geliyor. İnternette ya da farklı kaynaklarda şüpheleri kuvvetlendirecek anlatımlara rastlanıyor. Benzer arayışların olduğu görülüp, yakınlık kurulabiliyor. Hele ki zihinde beliren soru işaretlerine makul cevaplar üretilemiyorsa, geçmişte ardına kadar açık olan pek çok kapı hiddetle kapanabiliyor.
Haddim olmayarak, bilhassa gençlere hitap ederek Allah’tan, İslam’dan bahsedecek kimselere, bir takım önerilerde bulunmak isterim.
1) Muhatabınızı anlamaya çalışın. Söylediklerini dinleyin. Ona hak verin. İnsanın zihninde, çeşitli vesilelerle sorular oluşması çok normaldir. Takip eden sorular sorarak zihnini tamamen size dökmesini sağlayın. İlk cümlesinden sonra hemen cevap vermeye geçerseniz, asla içerideki gerçek sebeplere ulaşamayacaksınız. Hatta belki muhatabınızı konuşturduğunuzda, kendi çelişkilerinin farkına varacak ve siz hiçbir şey demeden mutmain olarak ayrılacak.
2) Kesinlikten ve keskinlikten kaçının. İnsan, bildiğini düşündüğü konularda konuşurken ‘ahkam kesmeye’ meyyaldir. Hele ki karşınızda sizi ‘otorite’ kabul eden birileriyle konuşuyorsanız. Bunun yerine, yumuşak bir üslubu benimseyip nefis Firavun’una ‘kavl-i leyyinle’ varmak daha makuldür. Hakikati tekelinizde tutuyor gibi konuşmak, insanları daha da soğutabilir.
3) Muhataplarınızın birçoğu artık İngilizce de biliyor. Dünyada çok üst seviyede ateizm, deizm tartışmaları yapılıyor. Bilhassa bilimsel konulara daha derinlikli şekilde vakıf olmaya çalışın. Mesela evrim deyince hemen ‘safsata’ diye karşı çıkmayın. Uzaydan, kainattan, yıldızlardan vs. örnek vermeden önce biraz araştırın. Bilmiyorsanız da mahsuru yok, bilmemekten zarar gelmez, ama o zaman o konulara hiç girmeyin.
4) Bediüzzaman’ın Risale-i Nur’da benimsediği metodolojiyi ben şöyle anlıyorum: Her meselenin farklı boyutları var, her boyutta o meseleyle ilgili farklı bir yorum getirilebilir. Etraflıca bakmak, akla gelebilecek her itiraza karşı bir cevap üretmek önemlidir. Böylece ağacın kökleri ince ve zayıf da olsa, kök saldığı zaman onu oradan sökmek kolay olmaz. Her mesele üzerine tefekkür edip, ‘Bugünün şartlarında bu meseleyi nasıl anlatabilirim?’ diye uzun uzun düşünmeden, o meseleyi anlatmamak gerekir, kanaatindeyim.
5) Ateistlerin, deistlerin ya da başka dinden insanların iddialarına, İslam’a yönelik söylemlerine karşı Necip Fazıl üslubuyla ‘laf sokmalı’ ya da ‘nasıl da susturdum bak’ temalı çıkışlar yapmayın. Onları da anlamaya, karşılıklarını uygun bir şekilde vermeye çalışın. Hiçbir fikri şeytanlaştırmadan, tekfir etmeden, sakin bir üslupla meselelere yaklaşın. Tarih boyunca, hangi dinden olursa olsun, maneviyatın temsilcilerine yakışan tek giysi, tevazu ve mahviyet giysisidir. Aksi durumlar bir yaparken beş bozuyor.
6) Maalesef çok zor bir dönemde yaşıyorsunuz. Bugün bir ilahiyatçının, bir vaizin, din adına ‘danışılan’ kimselerin, insanlığın hayatla ve ahiretle ilgili sorularına cevap verebilmek için sosyolojiden psikolojiye, temel seviyede pozitif bilimden felsefe, tarih ve ekonomiye kadar pek çok alanda az çok bilgi sahibi olması gerekebilir. Çünkü insanlığın problemleri, içinde yaşadığımız çağda katlanarak arttı. Önce sanayi toplumu, ardından bilgi toplumu insan dediğimiz varlığın zihin dünyasını karmakarışık hâle getirdi. Bunları göz önünde bulundurmadan söz söylemek, muhatapları tatmin etmeyebilir. Farklı farklı kaynaklara yönelin. ‘Bizim mesleğimiz en güzeldir’ ama başka mesleklerde de güzellikler var.
7) Disiplinler arası okumalar yapın. İnanç üzerine çok sayıda film, roman vs. var. Bunlar, insanların dinle ilgili nasıl sorgulamalara girdiğine dair size fikir verebilir. Böylece insanlara belli konuları anlatmadan önce pratik yapmış olursunuz. Tefekkür etmek imkânına kavuşursunuz. Bu arada farklı dinlerin birikimini tamamen reddetmeyin. Maneviyatla ilgili onların ortaya koyduğu bazı düşüncelerin de, insanlara ilham olabileceğini hatırdan çıkarmayın.
8) Yazın. Düşünmenin, tefekkür etmenin en etkili yolu yazmaktır. İslamî konularda, imanî konularda denemeler, hikâyeler, makaleler yazın. Bunları etrafınızdakilere okutun. Onların tepkilerini ölçün. Kelimelerle aranız iyi olsun, derdinizi kelime israfına kaçmadan anlatabilmenin yollarını arayın. Yazdıkça, daha iyi düşündüğünüzü göreceksiniz.
9) Bahsettiğiniz meselelerin bağlamını (context) iyi araştırın. Tarihçiler, bir belgeyi tekrar ve tekrar ele alır ve her defasında çevresini daha da derin kazarlar. Bu, yeni yorumlara kapı açar, yeni soru işaretlerini cevaplamaya imkân tanır. Bilhassa İslam’la ilgili konuşurken onun hayatla değdiği noktalarda nasıl etki ettiğini, her defasında bağlamı genişleterek tekrar düşünmekte fayda var. Zira din, insan içindir.
Gençlerden kasıt, aslında zamandır. ‘Zaman ilerledikçe Kur’an gençleşiyor’ diyebilmek için tıpkı sözün sahibi gibi İbnü’l Vakt olmak gerekir.
[Kemal Ay] 2.5.2018 [TR724]
Avustralya futboluna ‘bizim çocuklar’ damgası [Hasan Cücük]
Avustralya futbolu denince zihnimizde pek bir şey canlanmıyor muhtemelen. Başarılı Avusturalyalı oyuncuların genelde İngiltere Premier Ligi’nde oynadığını biliyoruz. Bunlar arasında Everton’daki başarısıyla göz dolduran Tim Cahill’i sayabiliriz. Aslında çoğunlukla İngiliz kökenlilerin yaşadığı ülkeye futbol 1880’de Sydney’in kenar mahallelerinden birinde kurulan Wandereres FC takımı ile girdi.
Bu 150 yıllık geçmişe rağmen, adam akıllı bir lig kurulması için 1977 yılını beklemek gerekiyordu. Bu tarihte Ulusal Futbol Ligi (NFL), yarı profesyonel bir lig olarak kuruldu. 2005’te ise Hyundai’nin sponsorluğunda Avustralya A-Ligi kuruldu. Toplam 10 takımın mücadele ettiği ligde 1 takım da komşu ülke Yeni Zelanda’dan katılıyordu. 2012’de ülke futbolu adına en önemli gelişme, Juventus’un efsane ismi Alessandro Del Piero’nun Sydney FC’ye katılmasıydı. Yıllık 3,5 milyon Avustralya Doları gibi rekor bir ücretle, 38 yaşında takıma katılan Del Piero, futbolun gelişmesine katkı yapmak istediğini söylemişti.
Bu yıl da Avustralya liginde tanıdık isimlerin başarılarını izlemek mümkün. Del Piero’nun da oynadığı Sydney FC’de forma giyen ve biri gol kralı, diğeri yılın oyuncusu olan futbolcular, Türkiye Süper Ligi’nden tanıdık. Beşiktaş formasıyla attığı gollerle hafızalara kazınan Brezilyalı Bobo ve Trabzonspor’da yıllarca orta sahada top koşutran Adrian Mierzejewski’den bahsediyoruz.
BEŞİKTAŞ’TA TARAFTARIN SEVGİLİSİYDİ
9 Ocak 1985 doğumlu Bobo, profesyonel kariyerine 2003’te Corinthians takımında başladı. Bobo ismini ilk kez Türk futbolseverler Şubat 2006’da kiralık olarak Beşiktaş’a gelmesiyle duydu. Kiralık oynadığı yarım sezonda 21 maçta forma şansı bulan Bobo, 5’i ligde, 4’ü kupada olmak üzere 9 gole imza attı. Genç futbolcu hırsı ve son vuruşlardaki ustalığıyla Beşiktaş taraftarının gönlünü kazanıyordu. Siyah beyazlı kulüp Temmuz 2006’da 2 milyon Euro ödeyip Bobo’nun bonservisini alırken, genç forvetin uzun sürecek Türkiye macerası da böylece başlamış oldu.
Bobo, Beşiktaş formasını Ağustos 2011’e kadar giydi. Bu süreçte bir lig şampiyonluğu ve 4 Türkiye Kupası sevinci yaşadı. Türkiye’deki en başarılı sezonunu 2006-07 sezonunda 20 golle yaşayan Bobo, 2011’de bonservissiz olarak Cruzeiro takımına transfer oldu. 5,5 yıl aradan sonra ülkesine dönen Bobo’nun anavatanındaki futbol macerası bir yıl sürerken, yolu ikinci kez Türkiye’ye düşecekti. Bu kez takımının adı Kayserispor’du. İlk sezonunda Kayserispor formasını 31 maçta giyen Bobo 18 gole imza atarak oldukça başarılı bir performans ortaya koyuyordu. Ancak ilerleyen 2 yılda ilk yılını arattı. 2013-14 sezonu sonunda Kayserispor ligden düştü. Bir sezon aradan sonra Süper Lige yükseldiğinde, Bobo başarıya 11 golle katkı verecekti.
Temmuz 2015’te Türkiye macerasını noktalayan Bobo bir kez daha ülkesine dönüp Gremio formasını giymeye başladı. Anavatan günleri yine sadece bir yıl süren Bobo’nun bu kez yeni takımı Avustralya A-Ligi’nden Sydney FC oldu. Bu sezon 27 maçta 27 gol atan, 6 da asist yapan Bobo, ligin gol kralı.
115 MAÇTA 20 GOL, 29 ASİSTİ VARDI
Bobo’nun gol kralı olup altın ayakkabıyı aldığı Avustralya A-Ligi’nde yılın futbolcusu seçilen isim de tanıdık biri. 6 kasım 1986’da doğan Polonyalı Adrian Mierzejewski, Temmuz 2011’de Polonia Warszawa takımından 5,25 milyon Euro bonservis karşılığı Trabzonspor’a transfer olmuştu. Orta saha oyuncusu Mierzejewski tam 3 yıl boyunca Karadeniz ekibi için ter dökecekti. Formayı 115 maçta giyip 20 gole ve 29 da asiste imza atan Mierzejewski, Temmuz 2014’te 3,2 milyon Euro bedelle Suudi Arabistan’ın Nasr takımına gitti. Suudi Arabistan’dan sonra Birleşik Arap Emirlikleri’nde top koşturan Polonyalı oyuncu Ağustos 2017’de Sydney FC kadrosuna katıldı. İlk sezonunda Sydney FC formasıyla mükemmel bir performans ortaya koyan Mierzejewski, 24 maçta 13 gol atıp, 8 asist yaptı. Daha ilk sezonundaki bu başarısı onu Avustralya A-Ligi’nde yılın futbolcusu ödülüne taşıdı.
Avustralya A-Ligi’ne bu sezon damga vuran yolu Türkiye’den geçen Bobo’nun sözleşmesi Haziran sonunda, Mierzejewski’nin kontratı ise 2020’de bitiyor.
[Hasan Cücük] 2.5.2018 [TR724]
Bu 150 yıllık geçmişe rağmen, adam akıllı bir lig kurulması için 1977 yılını beklemek gerekiyordu. Bu tarihte Ulusal Futbol Ligi (NFL), yarı profesyonel bir lig olarak kuruldu. 2005’te ise Hyundai’nin sponsorluğunda Avustralya A-Ligi kuruldu. Toplam 10 takımın mücadele ettiği ligde 1 takım da komşu ülke Yeni Zelanda’dan katılıyordu. 2012’de ülke futbolu adına en önemli gelişme, Juventus’un efsane ismi Alessandro Del Piero’nun Sydney FC’ye katılmasıydı. Yıllık 3,5 milyon Avustralya Doları gibi rekor bir ücretle, 38 yaşında takıma katılan Del Piero, futbolun gelişmesine katkı yapmak istediğini söylemişti.
Bu yıl da Avustralya liginde tanıdık isimlerin başarılarını izlemek mümkün. Del Piero’nun da oynadığı Sydney FC’de forma giyen ve biri gol kralı, diğeri yılın oyuncusu olan futbolcular, Türkiye Süper Ligi’nden tanıdık. Beşiktaş formasıyla attığı gollerle hafızalara kazınan Brezilyalı Bobo ve Trabzonspor’da yıllarca orta sahada top koşutran Adrian Mierzejewski’den bahsediyoruz.
BEŞİKTAŞ’TA TARAFTARIN SEVGİLİSİYDİ
9 Ocak 1985 doğumlu Bobo, profesyonel kariyerine 2003’te Corinthians takımında başladı. Bobo ismini ilk kez Türk futbolseverler Şubat 2006’da kiralık olarak Beşiktaş’a gelmesiyle duydu. Kiralık oynadığı yarım sezonda 21 maçta forma şansı bulan Bobo, 5’i ligde, 4’ü kupada olmak üzere 9 gole imza attı. Genç futbolcu hırsı ve son vuruşlardaki ustalığıyla Beşiktaş taraftarının gönlünü kazanıyordu. Siyah beyazlı kulüp Temmuz 2006’da 2 milyon Euro ödeyip Bobo’nun bonservisini alırken, genç forvetin uzun sürecek Türkiye macerası da böylece başlamış oldu.
Bobo, Beşiktaş formasını Ağustos 2011’e kadar giydi. Bu süreçte bir lig şampiyonluğu ve 4 Türkiye Kupası sevinci yaşadı. Türkiye’deki en başarılı sezonunu 2006-07 sezonunda 20 golle yaşayan Bobo, 2011’de bonservissiz olarak Cruzeiro takımına transfer oldu. 5,5 yıl aradan sonra ülkesine dönen Bobo’nun anavatanındaki futbol macerası bir yıl sürerken, yolu ikinci kez Türkiye’ye düşecekti. Bu kez takımının adı Kayserispor’du. İlk sezonunda Kayserispor formasını 31 maçta giyen Bobo 18 gole imza atarak oldukça başarılı bir performans ortaya koyuyordu. Ancak ilerleyen 2 yılda ilk yılını arattı. 2013-14 sezonu sonunda Kayserispor ligden düştü. Bir sezon aradan sonra Süper Lige yükseldiğinde, Bobo başarıya 11 golle katkı verecekti.
Temmuz 2015’te Türkiye macerasını noktalayan Bobo bir kez daha ülkesine dönüp Gremio formasını giymeye başladı. Anavatan günleri yine sadece bir yıl süren Bobo’nun bu kez yeni takımı Avustralya A-Ligi’nden Sydney FC oldu. Bu sezon 27 maçta 27 gol atan, 6 da asist yapan Bobo, ligin gol kralı.
115 MAÇTA 20 GOL, 29 ASİSTİ VARDI
Bobo’nun gol kralı olup altın ayakkabıyı aldığı Avustralya A-Ligi’nde yılın futbolcusu seçilen isim de tanıdık biri. 6 kasım 1986’da doğan Polonyalı Adrian Mierzejewski, Temmuz 2011’de Polonia Warszawa takımından 5,25 milyon Euro bonservis karşılığı Trabzonspor’a transfer olmuştu. Orta saha oyuncusu Mierzejewski tam 3 yıl boyunca Karadeniz ekibi için ter dökecekti. Formayı 115 maçta giyip 20 gole ve 29 da asiste imza atan Mierzejewski, Temmuz 2014’te 3,2 milyon Euro bedelle Suudi Arabistan’ın Nasr takımına gitti. Suudi Arabistan’dan sonra Birleşik Arap Emirlikleri’nde top koşturan Polonyalı oyuncu Ağustos 2017’de Sydney FC kadrosuna katıldı. İlk sezonunda Sydney FC formasıyla mükemmel bir performans ortaya koyan Mierzejewski, 24 maçta 13 gol atıp, 8 asist yaptı. Daha ilk sezonundaki bu başarısı onu Avustralya A-Ligi’nde yılın futbolcusu ödülüne taşıdı.
Avustralya A-Ligi’ne bu sezon damga vuran yolu Türkiye’den geçen Bobo’nun sözleşmesi Haziran sonunda, Mierzejewski’nin kontratı ise 2020’de bitiyor.
[Hasan Cücük] 2.5.2018 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)