Perinçek: 28 Şubat Gülen’e karşı yapıldı, Cemaat hapislere dolduruluyor 28 Şubat devam ediyor

Haber Global’daki Jülide Ateş’in sunduğu ’40 programına’ katılan Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek kendisine, “Doğu Perinçek herhangi bir gizli servise çalıştı mı?” sorusu yöneltilince sinirlendi.

Jülide Ateş’e yönelik, ‘bu soruyu ancak gizli servislerin elamanlarının sorabileceği’ ifadesini kullanan Perinçek sinirlenerek, ” Vereceğim cevap budur. Siz hangi cesaretle ülkenin en karakterli insanına bu soruyu sorabiliyorsunuz. Vatan Partisi Amerika’nın oyunlarını bozan, Ermeni soykırımını yok eden, Silivri Duvarı’nı yıkan, fetö ve PKK’nın üzerine gidilmesini sağlayan partidir. CIA’nın acısı vardır ve MİT içinde CIA çalışanlarının acısı vardır. Siz de mi aynı acıyı paylaşıp bu soruyu soruyorsunuz?” dedi.

Perinçek ayrıca, Jülide Ateş’e yönelik, “Bu görüntüleri yayımlamazsanız namuslu değilsiniz” ifadelerini kullandı.

Doğu Perinçek, “Teröristbaşı Öcalan’ın çiçeğini kabul ettiğine pişman mısın” sorusuna “7 milyar insan tweet de atsa o çiçeği yine alırdım” yanıtını verdi. Perinçek, 28 Şubat sorusuna ilişkin ise “FETÖ’ye ve Tansu Çiller’e karşı yapıldı” yanıtını verdi.

Öcalan’ın çiçeğini kabul ettiğinize pişman mısınız?

“BEN O ÇİÇEĞİ YİNE ALIRDIM”

Ben karakterli biriyim böyle şeylerden korkmam. Aleyhimde 7 milyar kişi tweet de atsa ben o yine çiçeği alırdım. Yaptığım iş benim karakterim. Korkmam. O fotoğrafları Lübnan’da PKK çekip MİT’e verdi.

Öcalan, Perinçek’in başkanı olduğu partide siyaset yaptı mı?

Hiçbir zaman üye olmadı. 89-90 döneminde söyleşiler sırasında gördüm. O öğrenciyken bizim 12 Mart darbesine karşı çıkardığımız gizli Şafak Gazetesi vardı. Gizli olarak dağıtıyorduk. Bu gazetede onun eline geçmiş ve yakalanmış. Bir süre kısa süre hapiste yattı.

Doğu Perinçek, PKK’yı destekleyen yayınlar için pişman mı?

Bu bir kere yanlış tespit. Hiç bir zaman destekleyen yayınlarım olmadı. O dönem boyunca “PKK bizim düşmanımızdır” gözüyle baktık. PKK terör örgütünü ve kürtleri ayırt etmek lazım. O dönemlerdeki cinayetlerin son bulması, haklarını almaları, insanca yaşamalarına ilişkin çok kararlı mücadele yürüttük ve o mücadeleyi de kazandık. Burada hiçbir zaman PKK ile yan yana gelmedik.

Bugün HDP’yi nereye konumlandırıyorsunuz?

“PKK ABD’NİN STRATEJİK PİYONU”

Amerika’nın ipinin ucuna. PKK’nın en önemli özelliği stratejik piyon olması. Meral Akşener Amerika bağlantısını koyamaz. Çünkü o sistemi içerisinde. PKK’sız Amerika olamaz.

”28 ŞUBAT FETÖ’YE VE TANSU ÇİLLER’E KARŞI YAPILDI”

Darbenin iyisi kötüsü olur mu?

27 Mayıs 1960 bir darbe değil, büyük bir halk hareketiydi. Asker gördüğümüz her yerde darbe aramak yanlış. 1960’ın getirdiği sonuçlar da önemli. Parlementer sistemi oturttu. 12 Mart ve 12 Eylül aynı cephede değil. 1960 hareketi özgürlüğü getirdi. Onlar özgürlüğü kaldırdı.  28 Şubat FETÖ’ye ve Tansu Çiller’e karşı yapıldı, Erbakan’a karşı değil. Bugün de FETÖ hapislere atılıyor. Demek ki 28 Şubat devam ediyor

Doğu Perinçek’in Cumhur İttifakı ile nasıl bir akrabalığı var?

Vatan Partisi, Cumhur İttifakı içerisinde değil. Herhangi bir anlaşmamız yok. Vatan Partisi bu süreci şöyle değerlendiriyor: Türkiye Atlantik sisteminden kopup Asya’ya yerleşiyor. ABD’de Türkiye’yi elinden kaçırdığı için çeşitli komplolar uyguluyor. Vatan Partisi de bu tehditlere karşı tavır alıyor. Bizim yaptığımız imzalı bir anlaşma değil. Aynı cephe bir duruş olarak anlamlandırılabilir.

Doğu Perinçek yerli ve milli mi?

Bu tartışılmaz bir şey. Çin ile dost olmadan yerli ve milli olamazsınız. Hem güvenlik hem ekonomik işbirlikleri açısından zorunludur. Uygur meselesinden ötürü de Meclis’te kimler getiriyor önergeyi, PKK’nın uzantısı olan HDP getiriyor. Yerli ve milliyi savunmak uluslararası ittifaklar yaparak olur. Kırım, Rusya tarafından işgal edilmiyor. Kırım’ı Rusya toprağı olarak kabul etmezseniz. KKTC’yi dünyaya tanıtamazsınız. Doğu Akdeniz’de de Türkiye’ye yönelen tehdit ve baskıları göğüsleyemezsiniz.

[TR724] 18.9.2020

Meydana topladıkları köylüyü “Sizi tararız” diyerek tehdit eden askerler hakkında suç duyurusu

Van’da askerler, helikopterle gittikleri köyde halkı meydana topladı. İki kişiyi hukuksuz şekilde gözaltına almalarına tepki gösteren halkı “Acımızı sizden çıkaracağız” diyerek ölümle tehdit etti.
BOLD – Van’ın Çatak ilçesinde operasyona çıkan askerler tarafından 11 Eylül’de gözaltına alındıktan 2 gün sonra Van Bölge Eğitim ve Araştırma Hastanesinin yoğun bakım ünitesinde tedavi altında olduğu ortaya çıkan 7 çocuk babası Servet Turgut (55) yoğun bakımdan çıktı. Aynı baskında gözaltına alınan 8 çocuk babası Osman Şiban (50) ise halen yoğun bakımda… MA’dan Cemil Uğur’un haberine göre ağır işkence gördükleri ve helikopterden atıldıkları iddiasıyla gündeme gelen iki mağdurun aileleri, olaya ilişkin Van Barosu İnsan Hakları İhlalleri Komisyonuna başvurdu. Ailelerin avukatları da sorumlu askerler hakkında kasten yaralama, kasten öldürmeye teşebbüs, görevi kötüye kullanma ve işkence suçlamasıyla Van Cumhuriyet Savcılığına suç duyurusunda bulundu. Avukatların verdikleri dilekçede önemli iddialara yer verildi.

ACIMIZI KİMDEN ÇIKARACAĞIZ!

Kırsal mahalleye helikopterle giden askerlerin halkı meydanda topladığı ve kimlik kontrolü yaptıkları belirtilen dilekçede, o sırada 2 kişinin askerler tarafından darp edildiği ifade edildi. Askeri yetkilinin sürekli, “Acımız var, öfkemizi sizden çıkarmayıp da kimden çıkaracağız, köyünüzü yakacağız” şeklinde ifadelerde bulunduğu kaydedilen dilekçede, vatandaşların diz üstü çöktürülerek kimlik kontrolü yapıldığı ifade edildi. Aynı gün içerisinde 15 askerin tekrar mahalleye geldiği ve yanlarında başka bir mahallede gözaltına aldıkları Servet Turgut’un da bulunduğu belirtilen dilekçede, askerlerin burada da Osman Şiban’ı gözaltına aldıkları ve sonrasında mahalleden ayrıldıklarına dikkati çekti.

HALKI TEHDİT ETTİLER

Mahalle sakinlerinin 2 kişinin gözaltına alınmasına tepki gösterdikleri ve buna karşılık askerlerin silah doğrultarak “Sizi tararız” tehdidinde bulundukları kaydedilen dilekçede, olayın devamına ilişkin şu bilgilere yer verildi: “Yakalanan kişiler sürüklenerek götürülmüş, zaman zaman bağırış sesleri köylülerce duyulmuştur. Askerler ve yakalanan Servet ve Osman gözden kaybolunca, durumu merak eden köylüler tepeye çıkıp baktıklarında askerlerin, her iki köylüyü helikoptere bindirdiklerini görmüşlerdir. Mezrada telefon çekmemektedir. Köyün etrafında da operasyon devam ettiğinden köylüler çıkamamıştır. Haliyle akrabalarına ve yakınlarına da Servet Turgut ve Osman Şiban’ın yakalandığını bildirememiştir. İki gün sonra aile karakolu arayarak gözaltına alınan Turgut ve Şiban ile ilgili bilgi istemiştir. Telefondaki yetkili ‘ben bilmiyorum bir şey görmedim, beni bulaştırma bu işlere’ şeklinde karşılık verilmiştir. Bunun üzerine köylü, ‘bana bilgi vermezseniz basına haber veririm’ deyip kapattıktan 15-20 dakika sonra başka bir yetkili arayarak, ‘üzülmeyin, yakınınız Van Bölge Eğitim ve Araştırma Hastanesi yoğun bakım servisindedir’ demiş. Akrabalar daha sonra yoğun bakım ünitesinin kapısında bulunan askerlere Servet Turgut ve Osman Şiban sormuş ve kendisine burada oldukları söylenmiş ancak görüştürmeyeceklerini bildirmişlerdir.”

SUÇ DUYURUSUNDA BULUNDULAR

Gözaltına alınan 2 kişinin gözaltı durumu ile ilgili iki gün boyunca ailelere haber verilmediğine dikkat çekilen dilekçede, ailelerin ifadelerine yer verildi. “Biz müvekkil yakınlarının başına ne geldiğini bilmiyoruz. Bilinen yakalandıkları ve akabinde yoğun bakıma alındıklarıdır. Hastane kayıtlarına darp olarak geçmiştir. Darp sürecinin nereden başlayıp nerede bittiğini bilmiyoruz. Özetle bu vatandaşlar Yoğurtlu mezrasında yakalanmış ve 3. günde hastanede yoğun bakımda oldukları anlaşılmıştır. Hayati tehlikeleri devam eden bu iki vatandaşın, operasyona katılan kolluk görevlilerinin gözetiminde oldukları sırada darp ve cebre maruz kaldıkları sabittir. Biz müvekkillerin yakını olan her iki vatandaşı darp eden, yaralayan ve hali hazırda hayatlarına kasteden ‘Yıldırım 10 – Norduz Operasyonu’na katılan ve helikopter aracılığıyla alandan ayrılan askeri personelden ve olabilecek diğer şüphelilerden davacı ve şikayetçiyiz” denildi.

[Bold Medya] 19.9.2020

‘Türkiye’nin ürettiği maskelerin yüzde 95’inin filtre özelliği yok; dünyada tekiz!”

Marmara Üniversitesi Tekstil Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Dr. Erkan İşgören, yeni tip Koronavirüs (Kovid-19) salgınının başında, hiçbir filtreleme özelliği olmayanlarının maske oranın yüzde 75 olduğunu, bugün ise bu oranın yüzde 95’e çıktığını söyledi.

İşgören, “Ortasında filtre özellikli kumaşı olmayan maskeyi üreten tek ülke biziz” dedi.

Türkiye’de üretilen maskelerin yetersizliği ilk olarak 14 Nisan’da Cumhurbaşkanlığı’na sunulan raporla gündeme gelmişti. Söz konusu raporda günlük üretilen 35 milyon maskenin yüzde 90’unun hijyen koşullarına uymadığı, yüzde 75’inin ise hiçbir filtreleme özelliği olmayan kumaşla üretildiği ifade ediliyordu.

Ekotürk TV Haber Koordinatörü Ali Çağatay, o raporda imzası bulunan Marmara Üniversitesi Tekstil Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Dr. Erkan İşgören’e son durumu sordu.

Independent Türkçe’nin aktardığana göre, Nisandaki raporda yüzde 75 olarak belirtilen “filtrasyon özelliği olmayan maske” oranın bugün itibariyle yüzde 95’e çıktığını söyleyen İşgören, maske üretiminde kullanılan iki önemli hammaddeyi ve maliyetlerini açıkladı:

“Pandemi sürecinden önce maskede kullandığımız iki hammadde vardı. Bunlardan ilki, “birinci ve üçüncü kat” diye kullandığımız filtrasyon özelliği olmayan, üç katlı maskenin ilk ve son katını oluşturan spunbond. Halk arasında tela diye de biliniyor. Diğer ise yüzde 95 ila 99 filtrasyon özelliğine sahip, maskenin orta katmanında kullanılması gereken “meltblown”.

“Spunbond’un kilogram fiyatı pandemi öncesi yaklaşık 1,25 ila 1,50 dolardı. Bu, pandemiyle birlikte 8 dolarlara kadar çıktı. “Meltblown” ise yaklaşık 3 dolardan satılıyordu ve 38 dolara kadar yükseldi. Bu fiyatlar ithal fiyatları değil. Yerli üretimden, Türkiye’deki satış fiyatından bahsediyoruz. Meltblown kullanılmasının maskeye kattığı maliyet ise yalnızca 6 kuruş.”

Hâlihazırda maske üretiminin, Türkiye’nin ihtiyacının 10-12 katı kapasiteye ulaştığını, ihracat yapılabilecek seviyede olunduğunu söyleyen Erkan İşgören, üç tip maskeden bahsetti: FFP1, FFP2, FFP3.

Bunlardan ilki FFP1, yüzde 80 geçirgenlik özelliğine sahip ve Türkiye’de piyasanın yüzde 95’i bu ürünü kullanıyor. FFP2 10 kata kadar korurken, yüzde 99 korumalı FFP3 20 kata kadar koruma sağlıyor.

Bu maskeleri en fazla iki saat kullandıktan sonra yerine yenisini kullanmamız lazım” diyen İşgören, “5 bin kişinin çalıştığı bir işletmede bu, yaklaşık 20-25 bin maske anlamına geliyor. Normal şartlarda devlet desteği olmadan sanayici bunu karşılayamaz” ifadesini kullandı.

“Ventilli maskeler nefesi dışarı veriyor, dışarıdan hava almıyor, hastalığı yayıyor”
Ucunda filtreye benzer bir malzemenin olduğu ventilli maskelerle ilgili yanlış bir inanışın da olduğunu vurgulayan İşgören, “Bu maskelerin çok daha iyi koruduğunu düşünüyoruz. Ancak hasta bir insan bunu kullandığı takdirde o kişinin öksürüğüyle gelen partiküller, ventilden dışarıya veriliyor. Ancak dışarıdan bir şey almıyor. Hastalığı yaymak için daha ideal bir maske olarak düşünebiliriz” dedi.

Herhangi bir butikten çok lüks markaların mağazalarına kadar birçok yerde görülen “moda maskeler” ile ilgili ise Erkan İşgören “Bunların üzerinde kullanılan boyalar azo boyar grubu boyalardan yapılmış ise bu sefer direkt kanserojen maddelerle temasa geçiyoruz” dedi.

“Ortasında filtre özellikli kumaşı olmayan maskeyi üreten tek ülke biziz”
İstanbul’da yaklaşık 350-400 tane maske üretim yeri olduğunu söyleyen Marmara Üniversitesi Öğretim Üyesi, standartlara bağlı olarak üretim yapan, hepa filtre kullanan firma sayısının bir elin parmaklarını geçmeyeceğini ifade etti ve ekledi: Ankara’da, Adana’da, İstanbul’da birkaç tane var. Toplasanız 15-20 işletmeyi geçmiyor. Bu firmalar çoğunlukla ihracata çalışıyor.

Diğer firmaların tamamının vasıfsız işçilerle antihijyenik koşullarda merdiven altı üretim yaptığını söyleyen İşgören, şöyle devam etti:

“Eminönü’ne gittiğinizde 50’lik paketlerin 12,5-15 liraya satıldığı bir ortamdan bahsediyoruz. Kaç tane ele değdiğini burada tasavvur bile edemiyoruz. Gidip gördüğümüz işletmeleri biz bile girmek istemiyoruz.2

“Avrupa’ya ihraç ettiğimiz maskeler “Tip 2A” dediğimiz maskeler. Bunun dışındaki maskeleri Almanya da diğer Avrupa ülkeleri de kabul etmiyor. Maskeler testte geçmediği için TIRlarımız gümrükte bekliyor.”

‘Filtre olmayan maskeyi üreten tek ülke maalesef biziz’
“Ucuz olsun diye Çin’e sipariş veren bir işletmemiz oldu. Çinliler “Böyle bir maske yok ki dünyada, nasıl yapalım?” cevabını verdi. Ortada filtre olmayan maskeyi üreten tek ülke maalesef biziz.”

“Standartlara bağlı olarak üretim yapan firmaların ürünlerini zaten özellikle Almanya ve Hollanda, gelip kapatıyor ve alıyor. Tek şart olarak spunbond ve meltblown malzemenin makineye girdikten sonra el değmeden paketlenmesini istiyorlar. İç piyasada 25-28 kuruş bandında olan bu maskeler, ihracatta 50 kuruşa kadar çıkıyor.”

“En büyük üretici Çin. Maskenin dünyadaki tedariğinin yüzde 80’ini Çin yapıyor. Çin’den de çok fazla Avrupa’ya gitmiyor. Vietnam’a ürünleri getiriyorlar. Vietnam’da ürün “millileşiyor”. Ondan sonra Avrupa’ya gönderiliyor.”

“İngiltere, Almanya ve Hollanda’da da üretimler başladı. Üretim yerleri tamamen kameralarla izleniyor. Girenler tamamen beyaz tulumlar içerisinde. Maskeli, eldivenli… Ürüne hiç dokunmadan paketleniyor. Kullanıcıya tekli ya da 10’lu paketlerle sunuluyor. Bizde 50’li paketlere herkes elini daldırıp, istediği gibi alıyor.”

Sağlık Bakanlığı’nın durumun farkında olduğunu söyleyen Dr. Erkan İşgören, “Pandeminin ateşli döneminde her şeye müsaade edildi. Zannediyorum iki haftaya, önümüzdeki hafta da olabilir artık bu spunbond/tela ‘dan yapılmış üç katlı maskenin satışı tamamen yasaklanacak gibi görünüyor” dedi.

Mevcut durumda filtrasyon özelliği olmayan, yani ortasında meltblown madde olmayan maskelerin piyasadan toplatılmasının sıkıntılı bir süreç olduğunu aktaran İşgören, “Sanıyoruz, Bakanlık bu konuda bir Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile adım atacak” dedi.

19.9.2020 [TR724]

JİTEM hortladı [Yusuf Dereli]

2002 yılında iktidarı devralan AKP, ülkeyi ‘beyaz Toros’ların kol gezdiği, faili meçhul katliamların rutinleştiği, JİTEM’in ‘devlet adına’ katliamlar yaptığı 1990’lara götürmeyi başardı. Hem de 18 yılda! Bugün beyaz Toros’ların yerini Siyah Transporter’lar hatta helikopterler aldı.

Van’ın Çatak ilçesinde geçtiğimiz hafta yaşandığı ortaya çıkan bir olay, akıllara Ergenekoncu Veli Küçük’ün de kurucuları arasında gösterildiği JİTEM’i getirdi. Gayriresmi olarak Genelkurmay bünyesinde kurulan JİTEM (Jandarma İstihbarat Terörle Mücadele), zamanla yargısız infazlara imza atan, katliamlar yapan illegal bir yapı haline gelmişti.

TARLADA DARP EDİLEREK GÖZALTI

JİTEM’i akıllara getiren olay geçtiğimiz hafta Van’ın Çatak ilçesinde yaşanıyor. İddiaya göre Osman Şiban ve Servet Turgut, operasyona çıkan askerler tarafından tarlada çalışırken darp edilerek gözaltına alınıyor.

Gözaltına alınma gerekçelerini kimse bilmiyor, bu konuda düne kadar yapılmış bir açıklama da yoktu. İki ismin gözaltına alındığını öğrenen yakınları hemen karakola koşuyor ancak cevap alamıyor. İki gün süren yoğun çabalar sonrasında Osman Şiban ve Servet Turgut’un Van Bölge Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde yoğun bakımda olduğu bilgisi veriliyor.

RAPORA GÖRE, ‘YÜKSEKTEN DÜŞMÜŞLER’

Servet Turgut entübe durumda yani oksijen desteğiyle hayata tutunmaya çalışıyor. Hayati tehlikesi var. Osman Şiban ise hayati tehlikeyi atlatmış ancak gözleri kan dolmuş. Ayrıca kan kusuyor. Hafıza kaybı var. Vücudunun her yerinde darp edilmeye bağlı olarak morluklar oluşmuş.

Özel hastanede Şiban için hazırlanan darp raporunda, genel durumu bölümüne ‘orta kötü’ olarak kaydedilmiş. Raporda, Şiban’ın her iki gözünde morluk, baş, boyun ve yüz bölgesinde travmaya bağlı şişlik olduğu belirleniyor. Şiban, raporda yoğun bakım ihtiyacı olduğunun belirlenmesi üzerine Van Bölge Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne sevk edildi. 

‘HELİKOPTERDEN ATILDI’

Yoğun bakımda olan Servet Turgut’un askeri helikopterden atıldığı iddiası var. Turgut’un darp raporunda, “İsimsiz hasta yüksekten düşme sebebiyle getirildi. Entübe hasta.” notu yer alıyor. “Yüksekten düşme” bilgisinin, bilinçleri kapalı bir şekilde 2 kişiyi hastaneye getiren askerler tarafından verildiği tahmin ediliyor.

Söz konusu ‘yüksekten düşme’ ifadesi helikopterden atıldığı yönündeki iddiaları da güçlendiriyor.

HELİKOPTERDEN ATILMADILAR İSE O HALE NASIL GELDİLER?

İki isim helikopterden atıldı mı atılmadı mı şimdilik bilinmiyor. Osman Şiban kendine gelemediği için ifadesi alınamadı. Ancak ortada bir gerçek var; tarlalarında çalışırken gözaltına alınan Şiban ve Turgut, 2 gün sonra bir hastanenin yoğun bakımında ortaya çıkıyor.

Öncelikle bu iki isim neden gözaltına alındı? Bu konuyla ilgili tek bir açıklama bile yapılmadı. Helikopterden atıldılarsa, bu emri kim verdi? Atılmadılar ise bu insanlar 2 günde nasıl bu hale geldi? Bu sorular cevap bekliyor…

[Yusuf Dereli] 19.9.2020 [TR724]

Pandemide fatura millete kesildi! [İlker Doğan]

Türkiye, pandemide kontrolü tamamen kaybetmiş durumda. Salgın şiddetini artırarak yayılıyor. Günlük vaka sayıları resmi verilere göre 1.800’e dayandı. Günlük ölüm sayısı ise 70 sınırında. 30 Mayıs’ta 650’lerde olan ağır hasta sayısı 18 Eylül itibariyle 1.402’ye çıktı. Türkiye genelinde yoğun bakım doluluk oranı bakanlığın verilerine göre yüzde 66.

AKP ve küçük ortağı MHP’nin hedefinde olan Türk Tabipler Birliği’ne (TTB) göre ise oran çok daha yüksek. TTB, birçok ilde yoğun bakım servislerinin dolduğunu, ağır hastaların normal servislerde bekletildiğini belirtiyor. Sahadan gelen bilgiler de TTB’yi doğruluyor.

SAĞLIK SİSTEMİ TIKANMAK ÜZERE

Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Enfeksiyon Hastalıkları Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Esin Davutoğlu Şenol, salgının büyük bir hız kazandığını anlatıyor. “Salgın tümüyle kontrolden çıkmış durumda. Ağır hastalar birikmeye devam ederse sağlık sistemi tıkanacak,” ifadelerini kullanıyor.

Türk Tabipleri Birliği Başkanı Sinan Adıyaman, Türkiye’de salgın zincirinin bir türlü kırılamadığını anlatıyor. “Salgınla mücadelede başa dönmüş durumdayız. Serviste bekletilen yoğun bakım hastaları var,” diyor.

Türk Yoğun Bakım Derneği Başkanı Prof. Dr. İsmail Cinel ise ‘genel’ yoğun bakım doluluk oranına bakmanın sağlıklı olmadığını anlatıyor. Bir şehirde oranın yüzde 40 bir başka şehirde ise yüzde 90 olduğunu anlatan Cinel, “Bazı kentlerde yoğun bakım doluluk oranı yüzde 80’lerin üzerine çıktı,” bilgisini veriyor. 

SUÇLU BULUNDU: VATANDAŞ!

AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, yeni tip Koronavirüs (Covid-19) salgınına karşı alınan tedbirler gevşetilince vaka sayılarında artış yaşandığına anlattı dün. Cuma namazı çıkışında konuşan Erdoğan, faturayı vatandaşa kesti: “Bu süreç başladığında sürekli uyarılarımız oldu. Ne yazık ki uyarılarımıza halkımız ciddi mânâda dikkat etmedi. Biz biraz gevşetince bir anda vaka sayıları yükselmeye başladığını gördük. Mecburen şimdi işi sıkmak durumundayız. Bilim Kurulu ve Sağlık Bakanlığımız bu konudaki tedbirlerini artırmak durumunda.” 

‘HAYAT EVE SIĞAR’DAN UCUZ TATİL KREDİSİNE

Peki salgının sadece 2 ay gibi bir sürede kontrolden çıkmasının tek sorumlusu ‘uyarıları’ dikkate almayan vatandaşlar mı? Uzmanlara göre asıl sorumluluk iktidara ait. Bizzat Erdoğan, birinci önceliklerinin ‘ekonomide çarkların dönmesi’ olduğunu söyledi. 

Alınan kısmi sokağa çıkma yasaklarıyla vaka sayısı azalınca ‘yeni normal’ düzene geçildi. Yasaklar kalktı. Salgının ilk günlerinden insanlar evden çıkmasın diye ‘Hayat Eve Sığar’ kampanyası yapan iktidar, ardından insanlar tatile çıksın diye düşük faizli kredi verdi.

VATANDAŞ TEST YAPTIRMAYA TOPLU TAŞIMAYLA GİDİYOR

Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’ya göre Türkiye salgınla mücadele konusunda örnek ülke! Koca, önceki gün paylaştığı bir tweet’te, “Testi pozitif çıkan kişileri evine araçla bırakıyoruz. Temaslıların taramasını 15 saat içinde yapıyoruz,” dedi. 

Ancak söz konusu tweet inanılmaz bir tepkiye neden oldu. Zira gerçekler Koca’nın söylediklerinden çok farklıydı. Türkiye’de semptomları taşısanız bile test yaptırmanız çok zor. Telefonla zar zor ulaşabildiğiniz görevli size ‘evde kalmanızı’ söylüyor. Ambulans yok! Çok istiyorsanız kendi aracınızla gidebilirsiniz. Ancak test garantiniz yok! Kendiniz özel bir hastanede yaptırmak isterseniz 450-500 TL ödemek zorundasınız. Özel otomobiliniz yoksa test yaptırmaya toplu taşıma araçlarıyla gidip geliyorsunuz. 

PCR TESTİ DOĞRULUK ORANI DÜŞÜK 

Uzmanlara göre, virüsün yayılma sebeplerinden biri de PCR testinin doğruluk oranının düşük olması. Ayrıca testin sonuçlarını hemen alamıyorsunuz. Dolayısıyla potansiyel hastalar toplum içerisinde virüs yaymaya devam ediyor.

[İlker Doğan] 19.9.2020 [TR724]

Şampiyonsun sen şampiyon kal! [Hasan Cücük]

İngiliz futbol efsanesi Gary Lineker, “Futbol 22 oyuncunun bir topun peşinden koştuğu, sonunda Almanların kazandığı bir oyundur,” cümlesini kurarken, tarihe mal olacak bir klişeyi icat ettiğinin farkında değildir muhtemelen.

Almanlar uluslararası arenada başarılarını sürdürüyor fakat “Almanlar” yerine ulusal liglerde bazı takımların adını koymak da mümkün artık. İtalya Serie A için Juventus, Fransa Ligue 1’de Paris Saint-Germain (PSG), Bundesliga için Bayern Münih, İspanya La Liga’da Real Madrid ve Barcelona, “hep kazanan” takımlara dönüştüler.

Bu durumun şampiyonluk yarışındaki heyecanı öldürdüğü bir gerçek. Üstelik uluslararası arenada da hep aynı takımlar çıkmaya başladı karşımıza. Esas oğlan hep aynı, figüranlar değişiyor…

Koronavirüsün vurduğu futbolda 2020-21 sezonu rötarlı olarak başladı. Perdeyi ilk Fransızlar açtı. Geçen sezon pandemiden dolayı ligi erken bitirip, PSG’nin şampiyonluğunu ilan etmişlerdi.

Avrupa’da ligler açılırken, şampiyonluğun en güçlü adayları, yine önceki yılın şampiyonları. Bu takımlar son yıllarda yıkılması zor bir hegemonya kurdular. Juventus 9, Bayern Münih 8 kez art arda şampiyonluk aldı. PSG, 2012’den bu yana sadece bir sezon şampiyonluğu Monaco’ya kaptırdı. La Liga şampiyonluğu 2004’te beri Barcelona ile Real Madrid arasında gidip geliyor. Arada 2014’te Atletico Madrid girebildi bir kez.

Yalnızca İngiltere Premier Lig’de durumlar farklı. O da, efsane teknik adam Alex Ferguson’un emekli olması sayesinde! Tabi bir de, Avrupa’nın en iyi hocaları, en iyi futbolcuları kendilerini göstermek için Premier Lig’i seçmeye başladı.

1993-2013 arasında Ferguson yönetiminde Manchester United 13 kez şampiyon oldu. Yalnızca 4 sezonda farklı şampiyon gördü İngilizler: Blackburn Rovers, Arsenal, Chelsea ve Manchester City. Namağlup şampiyonluğu ile çok konuşulan Arsene Wenger’in Arsenal’i bile rekabette havlu atmıştı. Ferguson sonrasındaysa şampiyonluk adayları çoğaldı. Chelsea, Liverpool ve Manchester City yarışta. Paranın gücünü arkasına alan Chelsea ve City, kaliteli takımlar kurup sonuca gitti. Liverpool ise önce doğru hocayı, Jürgen Klopp’u, buldu ardından istikrarlı bir takım kurup şampiyonluğa yürüdü. United’ın eski günlerinden eser yok. Şimdi şampiyonluk yarışı City ve Liverpool arasında geçiyor. Chelsea ise plase.

Premier Lig’de oyuncu transferleri tamamen serbest değil. Belli kriterler mevcut. Bu sayede sadece Avrupa’nın değil dünyanın bir numaralı ligi oldu. Top 6 diye anılan altı takım, bu ligin “ağabeyleri”: City, Liverpool, United, Chelsea, Arsenal ve Tottenham. Rekabetle birlikte, kalite de geliyor.

Premier Lig’de bu rekabet devam ederken, İtalya, Almanya, Fransa ve kısmen İspanya ligleri artık sürprizi olmayan mücadelelere sahne oluyor. Şampiyon hep aynı. Zaten ekonomik yönden bu takımlar diğerlerinin yanında çok güçlü. Rakiplerinden sivrilen futbolcuları kadrosuna katmakla kalmayıp dünyanın en iyilerini de parayı basıp alıyorlar. Avrupa’nın 5 büyük ligi bu konuda istisna değil. Portekiz’de Benfica ve FC Porto, Hollanda’da Ajax, Belçika’da Club Brugge, İskoçya’da Celtic, ligi domine eden takımlar.

Şampiyonlar Ligi’ne de taşınıyor bu durum. Devler arenasında 5 büyük ligin hâkimiyeti var. 1991’de şimdi esamesi okunmayan Kızılyıldız şampiyon olabilmişti. Ondan sonra da 5 büyük lig dışından 93’te Marsilya, 95’te Ajax’ı görüyoruz. 2004’te FC Porto’nun başarısı sonrası takım komple devler tarafından parçalandı. 5. büyük Fransa liginden Marsilya’dan beri finale çıkabilen tek takım PSG. O da bu sene yaşandı. Avrupa’nın 3. büyük ligi İtalya’dan son kazanan takım 2010’da Inter’di. Artık Şampiyonlar Ligi deyince akla İspanyol ya da İngiliz takımları geliyor. Bir de Bayern Münih.

Yazıyı Türkiye Süper Ligi ile bitirelim. Kim nasıl karar verdi ama Türkiye ligi Avrupa’nın 6. büyük ligiymiş! Takımlarımız Avrupa’da nal topluyor, oyuncularımız Edirne dışında pek tanınmıyor ama Avrupa’nın bu kendinden menkul 6. liginde de Başakşehir gibi istisnaları saymazsak, şampiyonluk adayları hep aynı. Tek farkımız, aday sayısının 3 olması. Başakşehir, Bursaspor ve Trabzonspor’un gelişi renk getirdi ama beraberinde kaliteyi getirdiği pek söylenemez.

Yeni sezonda manzara böyle. Şampiyonlar neredeyse belli. Bakalım figüranlar kimler olacak? Bakalım “Ben bu oyunu bozarım!” diyen bir Tatar Ramazan çıkacak mı? İhtimal düşük ama umut işte!

[Hasan Cücük] 19.9.2020 [TR724]

Cemel’in dili [Dr. Reşit Haylamaz]

Bugün yaşananlar bana çok tanıdık geldiği için birkaç haftadır bu köşede sizlere, Cemel’i resmetmeye çalıştım. 

Doğru, Cemel çok acı, vahim bir hâdise!

Başka bir doğru daha var ki Cemel’e gidenlerin hiçbirisinin niyet ve hedefinde böyle bir sonuç yoktu!  

Şüphesiz böyle bir sonucu, hakikat sevdalısı hiç kimse istemez. Ne var ki dün yaşananlardan ders alıp durduğu yeri netleştiremediğinde insan, Cemel’de olduğu gibi kendini hiç istemediği yerde de bulabiliyor!

Öyleyse, aynı delikten bir daha ısırılmamak için Cemel’in çığlık olup haykırdığı realitelere kulak vermek zorundayız.

Bunca hâdiseden kimin ne anladığını bilemem; ancak Cemel bana diyor ki:

Öncelikle dilini tut: Taraflarını Allah’ın bağışlayıp Cennet’ine aldığı insanlar hakkında mesnedsiz konuşma. Hem, “Sahâbe” keyfiyetini hâiz bir kıymetin kadrini tartacak teraziye mâlik değilsin ki! Ömer İbn-i Abdülazîz’in dediği gibi “madem ki o günlerde yaşatmamak suretiyle Allah (celle celâlühû), dökülen kanlardan elimizi korudu; öyleyse bugün bize düşen, konuşarak dilimizi kirletmemek, ayrı bir vebale girmemektir!”

Her duyduğuna inanma: Yollara Cemel taşları döşeli ve bugün de ortalık, fısk u fücûrdan geçilmiyor; üstelik, gelen haberlerin kısm-ı a’zamîsi “fâsık” patentli. Malum, fâsıkın getirdiği haberi tetkik etmeyi bize Kur’ân emrediyor. Üstelik, işin başından beri “yalan” üzerine kurulu bir dünya var karşımızda. Seyelân halinde sökün edip üzerinize gelen bir septik varsa, muhtevanın ne olduğu bellidir! Dün itibariyle Hazreti Osmân (radıyallahu anh) adına mektup yazıp altına sahte mühür basan, Hazreti Âişe (radıyallahu anhâ) ve Hazreti Ali (radıyallahu anh) adına valilere talimatlar tertip eden ve Hazreti Talha (radıyallahu anh) ile Hazreti Zübeyr’in (radıyallahu anh) adına belge tanzim edenlerin, meydanı boş buldukları bugün boş duracağını mı sanıyorsun?

Her duyduğunu başkasına aktarma: Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) açık beyanını duymayan yoktur: “Her duyduğunu başkasına taşımak, günah olarak kişiye yeter!”

Başkasıyla ilgili sana gelenlerin bir benzerinin de senin adına başkalarına taşındığını unutma: Kur’ân’ın nüzûl ikliminde yetişmiş ve risâlet mektebinden vasıtasız ders almış Ashâb-ı Kirâm’ı (radıyallahu anhüm) bile can kardeşine kılıç çeker haline getiren aynı “kumpas” bugün de sahnede. Düne kadar ıspanak renklerin gündemi olan psikolojik harp, artık yalı ve köşklerin sıradan konusu. Dün, ‘kefenini soyup üzerine taşlar koydukları “yiğidin” yeniden ve kendisi olarak kalkışı’ karşısında çılgına dönenlerin körüklediği mazi derinlikli bir oyunun hedefindesin. Dünden bu yana birbirini didikleyenlerin ittifak edişlerine de şaşırma. Çünkü sen, ortak hedefsin! 

Duygularınla hareket etme: Hissî temele dayalı kardeşliklerin kırılganlığı daha kolaydır; kardeşliğimizin ebed müddet devamı için mantıkî bir temele oturtulması şarttır. Şunu bil ki duygularını açığa vurduğun yerde, “Gassân” meliklerinden mektuplar gelir. Ne yazık ki herkeste, onu yırtıp yere çalacak bir Ka’b İbn-i Mâlik (radıyallahu anh) iradesi yoktur! 

Öfke ile hareket etme: Allah (celle celâlühû), sürpriz gelişmeler karşısında kabaran öfkesini yutkunan ve bu durumda bile muhatabını affetmesini bilen mü’minin fiiline ayrı bir kıymet veriyor! 

Niyetin gibi üslubun da doğru olsun: Niyetin hâlis, talebin de hak olabilir; ancak yürüdüğün yol hakikat gamzeli değil ise maksadın aksi bir sonuçla karşılaşma ihtimalin yüksektir. Hakikat arayışının üslup yanlışlığına kurban olmaması için yol tercihindeki titizlik de ayrıca önem arz eder. 

İletişim yollarını kapatma: Kültürümüzde, “kapıyı kıyı kaşık bırakmak” şeklinde güzel bir söz var ki aynı muhteva, Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) beyanlarında da yer alır: “Sevdiğin insanla mesafeli ol; ola ki bir gün düşmanın olur! Düşmanın ile olan mesafeyi de koru; ola ki bir gün dostun olur!” Şunu bil ki başlangıç itibariyle zor ve zamana bağlı olsa da “diplomasi”, problemlerin problemsiz veya en az problemle çözümünde en temel unsurdur. 

Ortada tadil edilmesi gereken bir yanlış görmüşsen — ki herkes insandır ve insanın olduğu yerde hata da olabilir — mert ol ve tedaviyi de muhataplarında ara. Aynı zamanda bu, niyetinin halis olduğunu gösteren bir mü’min ahlakıdır! Üstelik, dâhildeki problemin çözümünü hâriçte aradığın sürece sadece problemi büyütmüş, fırsat avcılarının ekmeğine yağ sürmüş olursun.

İhtiyat, itidal ve teenniden ayrılma: Gündemine gelen her konuyu, önüne konulan terazilerde değil hakikat mizanlarında tart. İhtiyat, itidal ve teenni, Nebevî takdirli bir mü’min ahlakıdır.

Genellemelerden kaçın: Herhangi bir olayda realite ne ise onun dışına çıktığın her ân, başka bir haksızlık irtikâb ediyorsun demektir. 

İşine odaklan ve işin olmayanı iş edinme: Böylesi günlerde gündemine gelen birçok konunun, seni yarıştan düşürmek için kurgulanmış olabileceğini de hatırından çıkarma. Unutma ki bugün yapılması gerekeni “bugün” yapamazsan, yarın yapman gerekene de zaman bulamazsın! Şartlar ne kadar çetin olursa olsun biz, bugünü yaşıyoruz ve gününü inşâ edemeyenin yarını da hebâ olur! 

Hudeybiye’de sesini yükselttiği için ömür boyu tevbe ve istiğfar ettiğini, nafile namaz kılıp tasaddukta bulunduğunu söyleyen Hazreti Ömer (radıyallahu anh) ile Cemel her aklına geldiğinde seccadesi ıslanıncaya kadar ağlayan Âişe Validemiz’in (radıyallahu anhâ) pişmanlıkları kulağına küpe olsun! Henüz hâdiseyi yaşarken bazen hakikat görülemeyebilir ve sen, suyun bilerek bulandırıldığı bu demlerde tehevvürden uzak dur ve bir hakkı savunacağım diye başka haklara girme. 

Bu maddeyi de kefesinde yumurta olanlar için yazayım: Böylesine fırtınalı günlerde vazife yapmak, her yiğidin harcı değildir. Önüne gelenin didiklediği zeminde boyunduruğu kaldırmak için Allah (celle celâlühû) seni tercih etmişse bu, ayrı bir mesuliyet, başka bir ciddiyet gerektirir. Bu nazarla Hudeybiye’ye bakabilirsen, seni, niyetini ve önüne koyduğun hedefleri kavrayamayan samimilerin de sesini yükseltebileceğini görürsün ki bu durumda, Ümmü Seleme Validemiz (radıyallahu anhâ) gibi bir duruşla işe koyulmak gerektir. Unutmamak lazım ki ‘atıyyelerini ancak matıyyeleri taşır!’ Ortalığı kasırgaların kasıp kavurduğu, dalgaların azgınlaşıp gemiyi savurduğu demlerde Hazreti Ali (radıyallahu anh) hassasiyet ve duruşu gerekir ki Bediüzzaman Hazretleri’nin O’nun (radıyallahu anh) hilâfet günleri için yaptığı yorum, kanaatimce bugünkü yükü kaldıranlar için de geçerlidir; böylesine fırtınalı günlerde bir tavzif varsa, Allah’ın muradı da başka demektir!

Biraz teemmül, biraz dikkat ve bir miktar basiretle daha çok şey söylenebilirdi. Şüphesiz söylenecektir de!

Hatta muhtemeldir ki her bir maddeyi ayrıca yazı konusu yapmak da gerekebilir. 

Ancak yazıya başlarken de ifade ettiğim gibi niyetim, ne kimseye akıl vermek ne de kendi anladığımı başkasına dikte etmek! 

Ben, Cemel’in bana söylediklerini listelemeye çalıştım. Umarım, bu cümlede benimle ittifak halindeki ihvanıma da faydası olur.

[Dr. Reşit Haylamaz] 19.9.2020 [TR724]

Sergey Gorskiy ya da majestelerinin fotoğrafçısı [M.Nedim Hazar]

“1721’de kurulan ve 1917’deki Rus Devrimi’ne kadar varlığını sürdüren Rusya İmparatorluğu’nun son çarı Nikolay Aleksandroviç Romanov’un özel fotoğrafçısı Sergey Mikhaylovich Prokudin-Gorskiy, fotoğraf makinesinin icadından yaklaşık 100 yıl sonra 1900’lerin başında çektiği renkli fotoğraflarla, bizlere tarihin bilinmeyen renkli yüzünü gösteriyor.”

Fotoğrafçılığın icadından çok evvel, milattan önce 5. ve 4. yüzyıllarda “iğne deliği kamerası” fikrinden bahsedenler olmuştu. Antik Yunan’da matematikçi ve filozoflar Aristoteles ve Öklid, Çin’de ise düşünür Mo Di.

Daha sonra 965-1030 yılları arasında yaşamış, optik alanındaki çalışmalarıyla da bilinen, İslam âlimi Hasan el-Basrî, bu konu hakkında çalışmalar yürütmüş, güneş tutulması esnasında güneş ışınlarını incelemek için günümüzde ilkel fotoğraf makinesi olarak kabul edilen karanlık kutuyu ortaya çıkarmış ve kullanmıştı.

13. yüzyıl civarında İngiliz bilim adamı ve filozof Roger Bacon, bu karanlık kutu fikrinden etkilenmiş olacak ki, konu hakkında derin araştırmalar yapıp Arap elyazmalarından edindiği bilgilerle, kendi araştırmalarını sentezleyerek karanlık kutunun dünyaya tanıtımını gerçekleştirmişti.

14. yüzyılın son çeyreğinde ise daha çok mimar yönüyle tanınan Rönesans adamı Leon Battista Alberti ve bin yılın dehası kabul edilen Leonardo da Vinci, karanlık kutu vasıtasıyla nesnelerin görüntülerini yansıtmışlardı.

Tüm bunlar çok uzun bir zaman dilimi içerisinde gerçekleşmiş, fotoğrafın asıl ortaya çıkış süresi 19. yüzyıla kadar uzamıştır. 1813 yılında ışığa duyarlı bir levha üzerinde çok başarılı olmasa da kalıcı görüntüler elde etmeyi başaran ve en nihayetinde 1826’da tarihin bilinen ilk fotoğrafını çeken emekli Fransız subay ve mucit Joseph Nicephore Niepce’ten tam 35 yıl sonra, 1861 yılında İskoç teorik fizikçi ve matematikçi James Clerk Maxwell, içinde bulunduğu yüzyıl için devrim sayılabilecek bir şey keşfetti.

Üç farklı filtreyle çektiği kurdelenin görüntülerini birleştirerek renkli bir fotoğraf elde etti ve belki de yaklaşık elli yıl sonra tarihe ışık tutacak olan fotoğrafçı Gorskiy’ye büyük bir ilham kaynağı oldu.

Niepce’in sekiz saatten uzun bir pozlama ile çektiği ve “güneş çizimi” anlamına gelen “haliograph” adını verdiği fotoğrafında bir kulübe çatısı ve bir güvercin yuvasından başka bir şey yoktu. Bunun üzerinden yarım asır bile geçmeden Maxwell’in renkli fotoğrafçılık alanında attığı ilk adım, modern fotoğrafçılığın temellerini oluşturmuş, ardından Gorskiy’nin de katkılarıyla çığ gibi büyüyerek günümüzdeki hale gelmiştir.

Renkli fotoğrafçılığın atası: Gorskiy

Rusya’nın Murom kentinde dünyaya gelen Gorskiy, aslında bir kimyagerdi. Çar II. Nikola’nın özel fotoğrafçısı olmanın avantajlarından faydalandı ve onun destekleriyle içerisinde karanlık bir odanın bulunduğu otomobili ile ülkemiz sınırları içerisindeki Artvin de dahil birçok yer gezdi ve gördüklerini fotoğrafladı.

Tabii tüm bunları gerçekleştirmek için Çar’ın özel izni gerekiyordu. İzni almak için pek fazla zorlanmadı. 1909 yılından 1915 yılına kadar siyah-beyaz ve renkli olmak üzere yüzlerce fotoğraf çekti.

Rus Devrimi’nden bir yıl sonra 1918’de Rusya’dan ayrılan Gorskiy, ilk olarak Norveç ve İngiltere’ye, daha sonra ise Fransa’ya gitti. Bu süreç içerisinde Rusya’da çar ve ailesi öldürülüp devrim gerçekleştiği için olacak ki, tekrar ülkesine dönmedi ve 1944 yılında son yaşadığı yer olan Paris’te hayata veda etti.

Fotoğrafçının Almanya, Fransa ve Rusya gibi ülkelerde birçok bilim adamı ile çalışarak geliştirdiği tekniği ise kesinlikle büyük bir övgüyü hak ediyor. Sanatçı, fotoğrafını çekeceği objeyi ve fotoğraf makinesini hareket ettirmeden arka arkaya üç ayrı fotoğraf çekiyor ve bu fotoğrafların her birinde farklı ayarların yanı sıra farklı filtreler kullanıyordu.

Mavi, kırmızı ve yeşil filtreler kullanarak görüntüyü siyah-beyaz camlar üzerine düşürerek, ardından yine kendi geliştirdiği özel bir banyo ile yıkayıp renkli fotoğraflar elde ediyordu.

Projeye başlamadan önce asıl amacı sadece öğrencilerine bazı optik kavramları öğretebilmek olan fotoğrafçının günümüz fotoğraf sanatına ilham kaynağı olması ise dehası, keşfi ve başarısına bağlı.

Aslında Maxwell’in tekniği ile neredeyse aynı olan teknik, içerisinde bulunduğu çağın teknolojisi ve Gorskiy’nin istikrarı ile birleşince ortaya büyük ve hayranlık uyandıran bir keşif çıkmış oldu.

Fotoğrafların Kongre Kütüphanesi’ne yolculuğu

Gorskiy’nin çalışmalarının tümü 1948 yılında Washington’da bulunan Amerika Birleşik Devletleri Kongre Kütüphanesi tarafından satın alınmış, daha sonra Güney Virginia Üniversitesi’nden fotoğrafçı Walter Frankhauser, kendi tasarımı olan “digichromatography” tekniği ile Gorksiy’nin eski cam tabletlerini bilgisayar ile tarayıp her birine saatler harcayarak çok yüksek çözünürlüklü fotoğraflar elde etmiştir.

Frankhauser’ın büyük emekler harcayarak işlediği 122 fotoğraf, 2001 yılında Kongre Kütüphanesi tarafından “The Empire That Was Russia: The Prokudin-Gorskii Photographic Record Recreated” adı altında düzenlenen sergide izlenmiş, 2004 yılında ise Gorskiy’nin işlenmeyen 2000’e yakın renkli fotoğrafı bilgisayar bilimcisi Blaise Agüera y Arcas tarafından yüksek çözünürlükte dijital fotoğraflar haline getirilmişti.

Fotoğraflarında konu olarak daha çok eski kilise ve manastırları, bölgenin yerel insanlarını, fabrikaları, köylüleri, kırsal manzaraları, kent panoramalarını işleyen Gorskiy, özellikle portre fotoğraflarında konu edindiği kişinin ruh halini tıpkı bir ressamın fırça darbeleri gibi fotoğrafa işliyordu.

Kendisi, o zamanki teknikle günümüzde renkli fotoğraf kâğıdına bile basılabilen bu fotoğrafların saydamlarını, ne yazık ki sadece projektör vasıtasıyla yansıtarak görebiliyordu. Fotoğraf makinesi filminin dahi bulunamadığı bir dönemde onu böyle bir keşfe sürükleyen sebebi tam anlamıyla bilmesek de, üzerinde tahmin yürütmeye çalışmak pek zor değil.

Rus ressamların keşfe etkisi

Sosyalizmin sanata yansımış hali sosyalist gerçekçiliğin atası ve Rus resim sanatının en önemli resimlerinden biri olarak kabul edilen “Volga Kıyısında Burlaklar”ın yaratıcısı Ilya Repin, manzara resimlerinde kullandığı muhteşem ışık ile tanınan Rus realist Ivan Shishkin ve kadınları rengarenk kıyafetler içerisinde resmederek gerçekçiliğin sınırlarını zorlayan Abram Efimoviç Arkipov…

İsmi geçen ressamlar ve o dönemdeki tüm Rus realist ressamların eserlerindeki başarılı ışık kullanımıyla ortaya çıkan renkler Gorskiy’yi etkilemiş olacak ki, tablolarda gördüğü gerçekçiliği daha yalın bir halde ortaya koymak istemiş. Ve belki de bu yüzden böyle bir girişimde bulunmuş.

Dünyada her sanat dalının bir şekilde diğerini etkilediği, her akımın birikerek veya tepki sonucunda bir diğerini doğurduğu düşünüldüğünde Gorskiy’nin fotoğraf dünyasına kattığı rengin, fotoğrafçılığın önemli basamaklarından biri olduğu açıkça görülebiliyor.

Şu an bizim “modern fotoğrafçılık” dediğimiz kavram da belki bundan 100 yıl sonra ilkel olarak nitelendirilecek, ileri teknolojinin de etkisiyle bir kenara itilip ‘üç boyutlu fotoğraf’ gibi farklı uğraşlara yönelim gerçekleşecek.

Bu soruların cevabını kesin olarak bilemesek de, Gorskiy’nin bu başarısının 100 yıl sonra bile hatırlanacağını kestirmek hiç zor değil.

[M.Nedim Hazar] 19.9.2020 [TR724]

Demokrasi cephesi [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

En çok merak ettiğim şeylerden biri, Türkiye’de bugünkü rejime neden aydınların önemli bir bölümünün eleştiri getirmediği meselesi. Sanıyorum asgari müştereklerde ortaklık konusunda ciddi bir sorun yaşıyor Türkiye. Değerler evreninde uçurum büyük. Farklı toplum kesimleri farklı değerlere inanıyor. Hiçbiri, “ötekilere” fazla hak-hukuk talep etmiyor. Kendi grubunun meseleleri ile ilgileniyorlar. Hatta tüm grupların azımsanmayacak bir oranı, “ötekilerin” başının rejimle derde girmesinden gizliden gizliye memnuniyet duyuyor.

Bu çok patolojik bir durumdur. Daha önce bunun böyle olduğundan emin değilim. Sanki 1990’ların sonu ve 2000’li yılların ilk on senesinde farklı toplum kesimleri arasında demokratik değerler bazlı ortaklık daha fazlaydı gibime geliyor. Belki bunda o dönemdeki yoğun ve olumlu AB yönelimi rol oynuyordu. Ya da insanların birlikte yaşama inanç ve motivasyonu daha fazlaydı. Bilemiyorum. Bildiğim, özellikle Ergenekon süreci ve 17 Aralık soruşturmalarının bir kırılma noktası oluşturduğu. 2013 yılından bu yana Türkiye toplumunda kutuplaşma sürecinde adeta bir tür serbest düşüş yaşanıyor. Bu serbest düşüş, Türk Lirası’nın değer kaybından daha az önemli değil! Sonuçta ekonomik problemler daha tekniktir ve onarım nispeten daha kolay olur. Fakat aidiyet bağlarının ortadan kalktığı, karşılıklı ötekileştirmenin tavan yaptığı, kutuplaşmanın derinleştiği toplumlar kırılganlaşır. Bu kırılganlığın onarılması zordur. Bunu başarmak için bir uzlaşı oluşsa da – ki şu an böyle bir şey yok – çok uzun soluklu bir mücadele gerekir. On yıllardan bahsediyorum!

Toplum nasıl bu noktaya geldi? Evet, bir rejim sorunu yaşanmaktadır, doğru; bunu ben de kabul ediyorum. Ancak bunun ötesinde bir şeyler de var.

Bu rejime herkesin kategorik olarak karşı olduğundan emin değilim. Gördüklerim bunun aksini işaret ediyor. Herkes rejimin bir şeyine veya şeylerine itiraz etse de, tümüne itiraz eden yok gibi. Bu sizin de dikkatinizi çekti mi? Mesela medya ve iletişim özgürlüğüne aykırı uygulamaları herkes eleştiriyor. Fakat hapishanedeki gazeteci sayılarındaki farklılıklardan da anlaşılabileceği gibi, birçok kesim kendi grubundan olmayan gazetecilerin başına gelen insan hakları ihlalleriyle ilgilenmiyor. Ötekilerin gazetecileri sanki gazeteci değil. Yine herkes düşünce özgürlüğüne aykırı hak gasplarını eleştiriyor. Fakat bunda da aynı seçici tutumla hareket ediyorlar. Buna göre örneğin Ahmet Altan’ın politik görüşü veya geçmişte yazdıkları nedeniyle bir kısım aydınlar adeta Ahmet Altan başına gelen korkunç haksızlıkları hak etmiş gibi davranıyor. Bunu çekinmeden telaffuz edebilen Türkiye kökenlilerin sosyal medyadaki oranı dikkat çekicidir. Diğer bir dikkat çekici çifte standart Selahattin Demirtaş’ın ve onlarca Kürt milletvekili ile yüzlerce seçilmiş Kürt yerel yöneticinin başlarına gelenlere insanların gösterdikleri – daha doğrusu göstermedikleri! – tepkidir.

Geçtiğimiz gün Can Dündar’ın Türkiye’deki mal varlığına el konuşacağını öğrendik. Elbette hukukla alakası olmayan, berbat bir üçüncü dünya uygulamasıdır. Bu kesin! Fakat bu ilk kez mi oluyor? Daha önce yüz binlerce insanın hayatları ve mülkleri arsızca ve hukuksuzca gasp edilmemiş de, sanki rejim bu uygulamayı ilk kez yapıyormuş gibi bir hava var! Utanç verici bir çifte standart bu. Elbette Can Dündar’ın başına gelmesin böyle bir haksızlık. Ama neden bu haksızlıklar başkalarının başına gelirken sustu “sol” kesim? Açıkçası bu kesime ben “sol” derken bile sanki parmaklarım donuyor. Klavyeye basmakta zorlandıklarını hissediyorum! Çünkü bu kesim, biliyorum ki Türkiye’ye özgü koşulları gerekçe göstererek mesela Gülen Cemaati’nden olan (onlar FETÖ’cü diyor!) insanların başına gelen hak ihlallerini, hatta işkence, adam kaçırma, ağır hastayken doktora götürülmeme gibi insanlık uyancı uygulamaları görmezden geldiler. Buna gerekçe olarak birçoğu Ergenekon davalarının kumpas olduğu iddiasını bir zırh olarak kullandı.

Bu ortamda mesela Türkiye “solu” rejimin etinden ve sütünden yararlanmakta sakınca görmüyor. “Devletten temizlenmekte” olan “FETÖ” onlar için rejimin yaptığı doğru şeylerden biri. Meseleye ilkeler yemelinde yaklaşan çok az. “Zamanında onlar filanca falanca şeyleri yaptı, bugün ağlamaya hakları yok!” türü bir algıları var. Veya “zaten AKP’yi başımıza bunlar bela etti, oh olsun!” diyorlar. Bu algı öyle patolojik boyutlarda ki, ne çocukların başlarına gelenler, ne kadınların başlarına gelenler onları alakadar ediyor. Sanki mesele Cemaat’ten olanların çocukları olunca mesele yok; devlet onları hapse tıkabilir. Veya konu Cemaat’e sempati duyan veya üye olan kadınlar söz konusu olunca mesele yok. Onlar bu muameleyi otomatikman hak etmiştirler nasıl olsa!

Aynı çarpık ve etik dışı anlayış, liberaller söz konusu olduğunda da ortaya çıkıyor. Bir “yetmez ama evet” düşmanlığıdır almış başını gidiyor. Sanki bu insanlar özgür iradeleri ile ama doğru ama yanlış bir karar vererek tüm vatandaşlık haklarını kaybetmişler! Bu nasıl bir mantıktır, anlamak mümkün değil. Bir zamanlar AB ölçütleri ve standartları uğruna, bu doğrultuda reformlar yapan AKP’ye destek olmak sanki çok yanlışmış gibi bir anlayışları var. Ayrıca yanlış olsa ne olur! Bir referandumda farklı tercihte bulunmak ne zamandır devletin gazabına uğramayı haklı gösteren bir gerekçe olarak kabul edilir oldu?

Biraz oldun ilke! Biraz oldun öz saygı! Biraz olsun aydın refleksi! Hiç biri yok.

Benzeri bir pozisyonu Kürt siyasi hareketinde de gözlemliyorum. Örneğin bu yazıda bile haksızlığını dillendirdiğim Selahattin Demirtaş, Kürt milletvekilleri ve yerel yöneticileri, savunmalarını yazarken “Cemaat savcılarının” veya “Cemaat hâkimlerinin” gazabına uğradıklarından bahsediyorlar. Bilemiyorum bu algıları ne kadar doğrudur. İlgilendiğim konu bu değil. Bana ne kim ne hata yapmış veya hangi kumpası kurmuş da onları içeri almışlar. Önemli olan, tekil olaylardan kitlesel takibatları haklı gösterecek argüman üretmektir. Bu demokratça bir pozisyon olamaz! Kendi bindikleri dalı kesiyorlar. Cemaat onlara ne yaptı bilmiyorum. Cemaat tüm Türkiye’ye ne yaptı bilmiyorum. Bildiğim, suçun bireyselliği ve kanıtsız suç olamayacağı gibi temel hukuk ilkelerinin bu tutumla üzerinden buldozerle geçildiğidir. Demirtaş bir hukuk adamı ve adil olduğuna inandığım düzgün bir insan olarak bu durumu nasıl içine sindiriyor, anlayamıyorum.

Örnekleri çoğaltmak olanaklı!

Bugün bu bölünmüşlük, esas derdimiz olmalı. Eğer rejimin çökmesini ve anayasal liberal bir demokrasinin temellerinin atılmasını istiyorsanız, işe birleşmekle başlamalısınız. Bir demokrasi cephesine ihtiyaç var. Hem de acilen. Bu demokrasi cephesi, aralarında taban tabana zıt ideolojilerden olan insanları barındıran bir platform olmalı. Bu platform, fazla ideolojiye ve ayrıntıya girmeden çok kısa ve öz bir manifesto yayınlamalı. Bu metin, imzaya açılmalı. Onlarca dile çevrilmeli. Dünyadaki tüm medya kuruluşlarına, insan hakları örgütlerine, hükümetlere, uluslararası örgütlere, sivil toplum örgütlerine gönderilmeli. Konferanslar düzenlenmeli ve gerçekten hukuksuzluğa uğramış kim varsa sorunları arşivlenmeli, kayda alınmalı ve duyurulmalı. Detay ideolojik farklar, dünya görüşleri, vs. mesele yapılmadan, asgari müştereklerde anlaşılmalı. Mesela KHK’ların derhal iptali, siyasal tutukluların serbest bırakılması, işkencenin engellenmesi, insan kaçırma operasyonlarının afişe edilmesi gibi en temel meselelerde ortak bir ses, bir talep ortaya konmalı. Bu çok mu zor? Çok mu ütopik bir beklenti!

Eğer bunun cidden ütopik bir beklenti olduğunu düşünüyorsanız, size şunu söyleyeyim, o zaman Türkiye bir daha asla düzelmeyecek! Düzeltmeye tabandan başlamak gerekiyor. Artık yukarıdan aşağıya doğru olan reform hareketlerinin bir işe yaramadığı sanırım herkes tarafından iyice anlaşıldı. Bir tür yeni “Sivas Kongresi” ruhu ile, ortak amaç altında birleşmeden, insan haklarının garanti edildiği özgür bir ülke olmayacak Türkiye.

Eğer bu manifestoyu kimse yazmayacaksa, ben önümüzdeki hafta yazmaya başlayacağım. Ve her yazımda bu manifestoyu ele alıp yazılarımı birbiri ardına yayınlayacağım. Elbette isteyen istediği noktayım eleştirebilir veya katkıda bulunmak için ekler yapabilir. Onları da metne dâhil ederiz. Var mısınız?

Yaşasın insanlık onuru! Yaşasın hukuk! Yaşasın demokrasi!

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 19.9.2020 [TR724]

Bilal’e anlatır gibi AİHM’e anlatayım (1): Savunma çöktü… [Bülent Korucu]

Yunanistan bin bir zorlukla ülkesine ulaşan Türkiyeli mültecileri dövüp geri itiyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) de başvurucuları ‘git Türkiye’de iç hukuku tüket’ diye ‘geri itiyor’. 

Yunanistan’da uluslararası hukuku çiğneyen memur kimlikli çeteler AİHM’den daha dürüst; en azından ne yaptıklarının bilinciyle maske takıyorlar. Avrupa’da insan haklarının koruyucusu olması gereken en yüksek organ ise maske takma ihtiyacı hissetmediği gibi bir de doğru ve hukuka uygun davrandığı iddiasını sürdürüyor. 

Baksanıza mahkeme Başkanı Robert Spano’nun Türkiye temaslarına bile ‘standart uygulama’ demişler. Seçilmiş belediye başkanı yerine AKP’nin atadığı kayyımla görüşmesi geziyi skandal yapmaya yeter oysa.

Türkiye’de hâlâ bir iç hukuk olduğu ön kabulüyle ihlal başvurucularını geri iten AİHM’e bunun doğru olmadığı teknik olarak yüzlerce kez anlatıldı; anlamadılar. Göz yumarak parçası haline geldikleri hukuksuzlukları, Bilal’e anlatır gibi anlatmayı deneyeceğim. Ve bunu ‘Metamorfoz Portreler’ gibi seri yapmayı düşünüyorum.

Gözaltındasınız avukat seçme hakkını kullanamıyorsunuz. Tanınmış biriyseniz avukatınız da zaten yan koğuştadır.

Hasbelkader davanızı almaya biri ikna olsa ifadelere giremez. Atanmış ve ayarlanmış avukatlara mecbur bırakırlar. Konuşacak, ayakta duracak halde olmadığınızı görür, görmezden gelirler. Hatta yanlarında işkence devam ederken arkalarını dönerler.

“Masanın önündeki bir sandalyede oturuyordu. Konuşması için normalde kelepçe olarak kullandıkları plastik bantlarla kırbaçlar gibi vurmaya başladılar; yumruklarıyla da başına ve vücudunun üst kısmına vurdular. Elleri kelepçeli olduğundan kendini korumak için hiçbir şey yapamıyordu. Bir aşamadan sonra artık sırtımı döndüm. Ona kaç kez vurduklarını bilmiyorum. Daha fazla bakamadım. Durdurmak için yapabileceğim bir şey olmadığını biliyordum.” (İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün (HRW) ‘Açık Çek – Türkiye’de Darbe Girişimi Sonrası İşkenceye Karşı Koruma Tedbirlerinin Askıya Alınması’ raporu/ https://www.hrw.org/tr/report/2016/10/24/295429) 

Bu iyi örneklerden biri. İşkenceyi önlemeye, müdahale etmeye gücü yetmediği için en azından tanıklığını kayıt altına almış.

Polisin fiziki işkencesine işbirlikçi avukatlar psikolojik baskıyla katkı sunar ve her şeyi kabul etmenizi isterler. Aksi halde daha fazlası sizi beklemektedir. Şaşırma duygusunu kaybetmediyseniz aynı cümleleri işkenceci polisten de duyduğunuz için şaşırabilirsiniz. “Avukatın ilk sorusu işkence yaptılar mı? oldu, benim cevap verecek halim yoktu. İşkenceden bahsedersek devam ederler bundan hiç bahsetmeyelim dedi.” ( nordicmonitor.com/2020/09/head-of-operations-at-nato-led-kfor-tortured-in-nazi-like-camp-in-turkey/) 

Bu cümle mahkemede “Kendi etimin yanık kokusundan iğrendim. İşkence yapan polislerin bazıları dayanamayıp kustu” diyen Muhafız Alay Komutanı Tanju Poshor’a ait.

Daha kötü örnekler de var. Kayıtdışı ve illegal şekilde aylarca işkenceli sorgudan geçirilen Yasin Ugan ve Özgür Kaya’nın avukatı Neslihan Koçer bunlardan biri. Ailesi ve şahsi avukatıyla görüştürülmeyen kişilerin, ‘adliyede tesadüfen karşılaşıp kendisinden avukatlık yapmasını istediğini’ belirten Koçer’in işkence iddialarını reddettiğini söylemeye gerek yok herhalde.

Avukat kendini kaptırıp gerçekten savunma yapmaya kalkarsa anında terör örgütü üyeliğinden, yapışmazsa ‘mahkemede haklı çıkmaya çalışmaktan’ tutuklanır.

Avukat Ömer Kavili’nin Grup Yorum üyelerinin yargılandığı davada hakimle tartışması sonucu tutuklanıp ertesi gün tahliye edilmesi en çok bilinen örnek. Tutuklama gerekçesi gerçekten evlere şenlik! “Eyleminin amacının kutsal savunma hakkı olmadığı, aksine ters psikoloji ile müvekkilini ve kendisini mağdur göstererek dosyada haklı çıkmaya çalıştığı şüphelinin eylemininin müdafisi olduğu davayı sulandırmaya çalıştığı…”

Ömer Kavili, avukat hakları konusunda kişisel hassasiyetinin ötesinde İstanbul Barosu’nda bunun öncülüğünü yapmış ve kurulan komisyonun başkanlığını üstlenmiş demokrat bir hukukçu. Her türlü desteği fazlasıyla hak ediyor. Tepki seli birkaç saat içinde tahliyeyi sağladı. Bir yandan sevindirici ama bir o kadar da üzüntü verici bir fotoğraf bu. 

Çağdaş Hukukçular Derneği Genel Başkanı Selçuk Kozağaçlı daha ağır bir muameleye tabi tutuldu. 17 Arkadaşıyla birlikte bir yıldır tutuklu yargılanan Kozağaçlı, 3 gün önce kendisini tahliye eden İstanbul 37. Ağır Ceza Mahkemesince yeniden tutuklandı. Orada da avukatlar yaka paça duruşma salonundan çıkarıldı.

Kanun Hükmünde Kararnamelerle işini kaybettiği için oturma ve açlık grevi eylemi yaparken tutuklanan Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın duruşmasına iki gün kala avukatları gözaltına alındı. Bu avukatlardan 14’ü tutuklandı. Avukatlara ‘Berkin Elvan, Dilek Doğan, Hasan Ferit Gedik, Sabancı suikastı ve iki eğitimcinin davalarını takip etmeleri’ suçlama olarak yöneltildi. 

Aynı şekilde HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın avukatı Levent Pişkin de müvekkiliyle görüşmesi suç haline getirilerek gözaltına alındı. Pişkin hakkında hazırlanan iddianamede, cezaevinde Demirtaş’la görüşmesi ve meslektaşlarıyla kurduğu iletişim suç olarak isnat edildi. 

İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener’in avukatı Nuri Polat da tutuklanan isimler arasında. Akşener’in MHP’de kazanacağına kesin gözüyle bakılan Kurultay yargı eliyle engellenmişti. Kemal Kılıçdaroğlu’nun avukatı Celal Çelik 13 gün gözaltında tutularak gözdağı verildi.

15 Temmuz’dan sonra savunma hakkının engellenme girişimlerini kayıt altına alan arrestedlawyers.org‘a göre, 2016’daki darbe girişiminden bu yana 1,500’den fazla avukat hakkında kovuşturma açıldı ve 605 avukat tutuklandı). Şu ana kadar 441 avukat, silahlı terör örgütü üyeliği veya terör propagandası yapmaktan toplam 2728 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Bu avukatların iddianame ve karar gerekçelerinde resmen savunmasını üstlendikleri kişi ve kuruluşlar suç olarak sıralandı. Bank Asya, dernek, yurt, okul ve bilhassa gazeteci avukatı olmak cezalandırıldı. Delil olarak da müvekkile kesilen makbuzlar ve alınan ödemeler gösterildi.

Adalet Bakanlığı, Kavili’yi tutuklayan yargıç hakkında Hakimler Savcılar Kurulu’nun (HSK) inceleme başlattığını duyurdu. Gerekçe; kanunda belirtildiği üzere bakanlık izni olmadan soruşturma yapmak. Altısı baro başkanı olmak üzere 1,546 avukat hakkında soruşturma yapılırken acaba hangisi için bu izin alındı? Ben söyleyeyim neredeyse hiç.

Bazı baro başkanları Kavili’nin tahliyesini hukukun geri dönüşü gibi sunmuştu. Oysa o günden sonra onlarca avukat benzer suçlamalarla gözaltına alındı ve tutuklandı. Kavili için ayağa kalkan baroların çok azı aynı hassasiyeti diğer meslektaşlarına gösterdi.

En acı ve yakın örnek Ebru Timtik vakası. Cemevinde darp edilerek gözaltına alınan Avukat Timtik tutuklandı. Gözaltına alınırken işkenceye maruz kalan Av. Timtik, adliyeden mahkeme salonuna götürülürken polislerce darp edildi. Bir yıl tutuklu kaldıktan sonra salıverildi. Baskılar üzerine iki gün önce tahliye veren mahkeme bu kez yakalama kararı çıkarttı. Adil yargılanmadığı ve davaya müdahale edildiği gerekçesiyle ölüm orucuna başlayan Timtik’in, tahliye talepleri Anayasa Mahkemesi dahil birçok mahkemeden döndü. 

Hakkında verilen mahkumiyet kararı vefatının ardından Yargıtay tarafından bozuldu. Birlikte ölüm orucuna başladıkları avukat Aytaç Ünsal’ın tedbir talepli başvurusu, hem de Timtik öldükten sonra AİHM tarafından reddedildi.

AİHM’nin yaptıkları standartlara uygunsa o standartlarda bir sorun yok mu? Herhalde ülkeye ve olaya göre değişen birden fazla standart var. Eğer öyleyse insanlar onu bilsin boşuna umutlanmasın. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni bağlayıcı metin olarak görenler hayal kırıklığına uğramasın.

[Bülent Korucu] 19.9.2020 [TR724]

75 yaşındaki hasta tutuklu hayatını kaybetti

Tutuklu bulunduğu Patnos L Tipi Cezaevi’nden rahatsızlanması üzerine Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Dursun Odabaşı Hastanesi’ne sevk edilen 75 yaşındaki Takiyettin Özkahraman hayatını kaybetti

Muş’un Malazgirt ilçesinde 3 yıl önce tutuklanan 75 yaşındaki emekli öğretmen Takiyettin Özkahraman, önceki gün tutuklu bulunduğu Patnos L Tipi Cezaevi’nde fenalaşması üzerine ambulansla Patnos İlçe Devlet Hastanesi’ne kaldırılmış, daha sonra buradan da Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Dursun Odabaşı Hastanesi’ne sevk edilerek tedavi altına alınmıştı.

Özkahraman, solunum ve akciğer yetersizliği nedeniyle tedavi gördüğü hastanenin yoğun bakım servisinde yaşamını yitirdi. Özkahraman, 2014 yılında Barış ve Demokrasi Partisi’nin (BDP) Malazgirt İlçe Başkanlığı görevini yürütmüştü.

Yaşamını yitiren Özkahraman’ın kardeşi Sadullah Özkahraman, ağabeyinin tutuklanmadan önce herhangi bir rahatsızlığının bulunmadığını dile getirdi.

Ağabeyinin cezaevinde iki ay önce rahatsızlıklarının başladığını anlatan Özkahraman, “Ağabeyim birçok kez cezaevinde fenalaştı ama hastanede tedavi altına alınmadı. Çoğu zaman da ağrı kesici ilaçlar verilip, koğuşa geri getiriliyordu.  Yada hastaneye götürülüp aynı gün cezaevine geri getiriliyordu. Koronavirüs nedeniyle ağabeyimi her hastane dönüşü 14 gün boyunca tek kişilik koğuşa almışlardı.  İyi bir hastanede tedavi edilmesi gerekiyordu.  Daha önce de getirildiği Van Devlet Hastanesi'nde doktorlar anjiyo yapılması gerektiği söylemiş ama hastaneye getirip de tedavi etmemişler. Bu nedenle dün fenalaşarak hastaneye kaldırıldı. Akciğer yetmezliği ve  solunum sıkıntısı çekiyordu.” dedi.

Adalet Bakanlığı’na ağabeyinin infazının ertelenmesi için iki defa dilekçe verdiklerini de ifade eden Özkahraman, ancak dilekçelerinin dikkate alınmadığını söyledi.

Özkahraman, tepkisini “İçimiz yanıyor ama başka hasta tutuklular da bu şekilde heder edilmesin. Adalet Bakanlığı’na hasta tutuklular için verilen dilekçeler yok sayılıyor. İnsanların adalet beklentileri de kalmıyor. Abim gibi nice hasta tutuklu cezaevinde, aralarında yaşamını yitirenler de oldu. Her ölümün sorumlusu Hükümet ve Adalet Bakanlığı’dır” sözleriyle dile getirdi.

[Samanyolu Haber] 19.9.2020