Bayram, yeni sayfa [Ali Emir Pakkan]


-sevdiklerimizden uzakta bayram-

İçimi sıkıntı bastığında,
Kendimi dört duvar arasında sıkışmış hissettiğimde...
Bütün duygularım felç geçirirken,
Birden,
Hayalen,
10, 20 sene sonrasına gidiyorum.
Bugün 50 yaşında olanlardan 50 yıl sonra hayatta kimse kalmayacak.
20 yıl sonra ise çoğu mezara yaklaşmış olacak.
Çok sevdikleri Dünya onlara, haydi güle güle diyecek!

Eğer ömürleri haksızlık, irtikap, yalan, riya, zulüm, zina üzerine geçmişse,
Zor bir hesap bekliyor onları...
Kul ve kamu hakkı yedilerse,
Milletin malına kayyımlarla çöktülerse,
Hak hukuk tanımadı zulmettilerse,
İki dünyada da hesap sorulacak.
Helallık almadan cennete vize alamayacaklar.
Münafıklarsa, gerçek yüzleri ortaya çıkacak.
Allah'a şirk koşuyorlarsa,
Ebedi hüsran yaşayacaklar...

Öyle ise;
Yolun doğru ise,
Zulme maruz kaldıysan...
Bugün çektiğin sıkıntılar,
Günahlarına kefaret olacak.
Sevdiklerinden kısa ayrılık,
Ebedi bir buluşma ile noktalanacak.

Haram yememiş, yalan söylememiş,
Hak ve hakikata tercüman olmaya çalışmışsan,
Veremeyecek hesabın yoksa,
Geçici musibetler geldi diye,
Neden bu kadar üzülüyor,
Neden bu kadar kendine zulüm ediyor,
Ağlıyor, kadere taş atıyorsun?

Sonra..
Sıkıntılar dağılıyor.
O zalimlerin haline ağlamak istiyorum.
Kendileri yandı, çocukları bari yanmasa diyorum...

Ve kendi nefsime dönüyorum.
Senin meselen...
50 sene sonraya gittiğimizde,
Biz de toprağın altında olacağız.
İşte o zaman bugünkünden daha dehşetli bir durumla karşı karşıya kalabiliriz.
Kabir, ahiretin kapısı.
Yani bekleme odasındasın.
Eğer ömür sermayesini boşa harcamışsan geçmiş olsun.
Keşke, demenin faydası yok...
O küçük hücrede bir azap yaşamak istemiyorsak, huzur içinde ağırlanmak istiyorsak,
Bir şeyler yapmamız lazım.
İşte senin en büyük meselen bu...

Hemen, şimdi!
Geçmiş günahlarına tevbe etmelisin!
Ve
Ya Rab ne olursun, beni bir daha nefsimle başbaşa bırakma,
Sadece Rızanı kazanacak işlerde istihdam et,
Diye dua dua yakarmalısın...
Eğer tevbem kabul olur,
Duama göre bir hayat yaşama iradesi gösterebilirsen...
Al sana İkinci hayat...
Öyle bir beyaz sayfa açıyorsun ki, dünyalara değer.

“Can bula cânânını / Bayram o bayram ola / Kul bula sultanını / Bayram o bayram ola,”

Ya Rab, ne olursun,
Şu mübarek günlerde...
Dualarımıza
Cevap ver!
Sevdiklerimizle birlikte bizi haşret...
Zalimleri sana havale ediyoruz.
Mazlumları sevindir...
Amin....


[Ali Emir Pakkan] 20.8.2018 [Samanyolu Haber]

Emir kulu [Beklenmedik Yolculuk-4] [Veysel Ayhan]


“Ey ölümlülerin anlamsız tasası,
kanatlarını böyle aşağıda çırptıran
düşünceler ne denli hatalı!
Kimi hukuk, kimi tıp peşinde koşar,
kimi umudunu papazlığa bağlar,
kimi zorbalıkla, yalan dolanla hüküm sürer,
kimi çalıp çırpar, kimi alıp satar,
kimi şehvet batağına saplanıp
vakit yitirir, kimi de miskinlik ederken,
bütün bunlardan arınmış ben,
Beatrice ile birlikte gökyüzünde idim
ve sevgi ile ağırlanmakta idim.”

Cennet XI Kanto


“Sonu gelmez iniltilerin yükseldiği
acılı uçurum vadisi
yanıbaşımda duruyordu.
Karanlıktı, derindi içi,
öyle bir sis vardı ki,
dibine bakınca bir şey seçilmiyordu.
Yüzü sararan ozan: Şimdi
karanlıklar dünyasına iniyoruz, dedi.
Ben önden gideceğim, peşimden geleceksin sen.”
Cehennem IV. Kanto


Ülkesine böyle döneceği hiç aklına gelmemişti. Melekler önde, ihtiyar halıcı arkada karanlıkları ışık perdesiyle keserek yol almışlardı. Baktıkları yere, daha göremeden erişiyorlardı. Sanki dünyadaki tüm mekanlar saydam, geçişken ve iç içeydi. Yanyanaydı.

Geldikleri yer bir kasaba mezarlığıydı. Vakit geceydi. Kasabaya bakınca evleri aydınlatan ışıklar ve sokak lambaları görülüyordu. Kasabada yerin üstünde olan ışıklar mezarlıkta yerin altındaydı. Tuhaf bir asimetriydi. Mezarlıkta iki tür ışık vardı. Bazı mezarlarda göz kamaştıran ve huzur veren bir aydınlık; bir kısmında ise ürperten ve kaynayan ateşlerin kızıl ışığı.

Üstü yeni örtülmüş bir kabrin başına gelmişlerdi.

Mavi elbiseli melek eliyle görünmez bir kapı açtı. Aşağı indiler. Veya inmediler düz adım attılar.

Dar bir salondu ama tabut gibi dardı. Yüksekliği bir metre bile değildi. Bir ekmek fırınının içine benziyordu. Ortada kararmış bir beden vardı. Kefen görünmüyordu. İhtiyar halıcı ölünün ruhu nerede diye düşünüyordu ki meyyiti güçlükle görebildi. Ölü, kaçmak ister gibi köşeye sığınmış, korkuyla büzülmüş onlara bakıyordu.

Melek, ihtiyar halıcıya döndü:

– Dün öldü. Genç yaşta yeryüzünde hüküm sahibi oldu. Adalet ona emanetti. İnsanlar kurtuluş için kapısını aşındırır, merhamet dilenirdi. Kimini kovar, kimini azarlardı. Onu memnun edeni kurtarıyor, hoşlanmadığını zindana gönderiyordu. Kendisine çok uzun bir ömür biçmişti. Kasaba ona dar geliyordu. Daha büyük güç ve saltanat düşlüyordu.

Hepsi bitti. Dün bir saika işini bitirdi. Buraya yuvarlandı. Kahraman bir küheylan diye alkışlayıp törenle yolculadılar. Pençe ve dişlerini kaybetmiş ‘kanlı bir sırtlan’ olarak kabre düşmüştü. Dönüşü olmayan bir çukurdaydı.

İhtiyar halıcı, köşede büzülmüş korkuyla titreyen gence baktı. Çocuk dese olurdu. Çok gençti. Kendisinden kötü durumda görünüyordu. Akibetleri benziyordu ama onun kadar felaket içinde değildi. Meleğe döndü.

– Bu da benim gibi “iman”sız mı geldi?

– Hayır, bir “dirhem” imanı var. Yaptığı zulümleri ödeyebilirse belki bir gün kurtulur.

Diğer melek meyyiti önüne oturttu. İlk sorulara başladılar. Genç yargıç yüzlerce insan yargılamıştı. Kendisi ilk defa sanık sandalyesindeydi. Korkudan titriyordu. Sadece anlaşılmayan sözcükler söylüyor, kekeliyordu. Hiç bir soruya cevap veremedi. Siyah elbiseli melek defterini açtı:

– Yazık, ne kadar güzel insanlarla kalmışsın bir zamanlar. Allah’ı zikretmişsin. Allah için koşmuşsun. Allah rızası için ter dökmüşsün. Melek eliyle gence işaret etti.

Genç yargıcın dili çözüldü:

– O günlerim beni kurtarır mı?

– Akibeti, geçmiş günler değil son hâl belirler.

– Geçmiş günlerimi sildiniz mi?

– Hayır, şu kadarlık inşirahın, cevap verebilmen, dilinin açılması o günlerin karşılığı. Hesap gününe kadar böyle gidecek.

Siyah elbiseli melek:

– Yıkılışın arkadaşlarına ihanetle başlamış. Okulde beraber okuduğun, aynı evde kaldığın arkadaşlarını “terörist” diye ihbar etmişsin.

– Onlardan hiç sana zarar gelmiş miydi?

– Beraber kaldığımız günlerde hepsi iyiydi. Sonra vatana ihanet ettiler.

– İhanet ettiklerini gösteren delillerle karşılaşmış mıydın?

– Casusluk yapıyorlardı, kumpaslar kuruyorlardı.

– Hangi arkadaşın yapıyordu?

Dünyada kolayca kurduğu cümleleri burada tekrarlayamıyordu.

– Bazıları.

– İhbar ettiklerin mi?

– Hayır.

Melek defterini açtı:

Senin ihbarınla 18 masum erkek şimdi zindanda. Sonra onların eşlerini de hapse attılar. Aileler bölündü. Çocuklar ortada kaldı. Üniversiteyi kazandığında sana ev bulan, bir yıl burs temin eden hemşehrinin hanımı da zindana girdi. Sen arkadaşını ihbar edince onu da aldılar. 22 aydır tek kişilik hücrede. Bir de senden sonra onlardan ayrılmış kaymakam bir arkadaşını ihbar etmişsin. O da senin ihbarından sonra teslim olmayıp intihar etmiş.

Genç yargıç:

– Amirlerim bunu emretmişti.

Mavi elbiseli melek:

– İhbar listenle kaderini ve ahiretini mühürledin. Yazık oldu. Arkadaşların zindan ve hücrelerinden çıkacak ama sen bu hücreden hiç çıkmayacaksın. Arkadan amirlerin de gelecek.

Genç yargıç keşke şu manzarayı hayattayken bir an görebilseydim diye düşündü. Cevabı melekten geldi.

***

BEN EMİR KULUYDUM

Mavi elbiseli melek:

– Karşılaşacağınız her tehlike, başınıza gelecek her sahne Kur’an’da size haber olarak geldi. Ama siz ölümü aklınıza getirmediniz. Ölümü aklına düşürmeyenlerin eceli usulca ve habersizce gelir.

Diğer melek genç yargıça döndü, ağır ağır konuşmaya başladı.

Bir perde açıldı.

– Şimdi senin kararlarına geldi sıra… Bak görüyor musun? Sen bu kâtili salıvermiştin. Bir masumu daha öldürüyor. Bu cinayet senin defterine aynen kaydolmuş.

– Ama ben emirleri uyguladım diye kekeledi.

– Yargıç; hem hâkimdir hem hakemdir. Size haber olarak geldi: “Hâkimler 3 sınıftır. Biri cennette, diğer ikisi cehennemdedir. Cennette olan; hakkı bilip onunla hüküm verendir. Cehennemde olanlar; insanlar arasında bilgisizce hüküm veren ve hakkı bilip hükümde haksızlık yapanlardır.” (İbn Mâce)

– Emirle karar veriyor idiysen nasıl âdil karar verebilirsin ki! O zaman bu mesleği tercih etmeyecektin.

Bir perde daha açıldı. Bir zindan göründü. Loş koridorda emekleyen bebekler, gözü yaşlı anneler vardı. Köşede hasta bir kadın. Kabir gibi dar ve sıkışık bir zindandı.

–  Bak görüyor musun? Bunların hepsi senin kararınla oldu. Vicdanını dinlemedin. Kendi kanunlarınızı bile görmezden geldin.

Genç yargıç “nereden yargıç oldum” diye içerleniyordu. Diyecek sözü yoktu:

– Tecrübesizdim. Hata yapmış olabilirim. Affedilemez mi bunlar?

– Bu insanlar hayatları boyunca Rabbimiz için yoruldular. Çalıştılar. Başka bir gayeleri olmadı. Bak şu gördüğün öğretmenlik yapıyordu.  Tek sevdası öğrencileri idi. Yüzlerce öğrenci yetiştirmişti. Üst ranzadeki doktor. Yıllarını mağdur hastalara yardım için başka ülkelerde geçirdi. Senin kararınla zindandalar. Diğer melek:

– Bu insanlar Allah’ın sevdiği amelleri yapıyorlardı. Şu hadisi duymadınız mı: “Allahu Teâlâ buyurmuştur: Her kim sevdiğim kuluma düşmanlık ederse, Ben de ona harb ilân ederim.”

Genç yargıç:

– Ban Allah’ı bizimle zannediyordum. Her işimiz rast gitti. Her adımda başarılı olduk. Allah bize yardım ediyordu.

– Bu, size Allah’ın mekri idi. Şeytan size zulmünüzü sevimli gösterdi. Allah, zalimlerle birlikte olmaz.

Ama bi tek ben mi ceza görüyorum? Niye bi tek ben öldüm? Binlerce yargıç var.

– Senin erken ölmen zulmünü azaltmış oldu. Kalsan her gün bir başka cinayet işleyecek, bir başka masumu zindana atacaktın. Kalan arkadaşların azaplarını ve ateşlerini artırıyorlar.

– Siyah elbiseli melek:

– Bebeklerın âhı ve feryadı, ailelerinden zorla ayrılan çocukların göz yaşları gökleri ihtizaza getirdi. Her göz yaşı damlası için gökler tepenize inebilirdi. Ama inmedi. Rabbimizin hikmet ve Rububiyet takvimi gayretullah tecelliyatından mühlet aldı. Terbiye, olgunlaştırma ve tekamül bitmedi. Rububiyet tecellilerlerini bittiğinde Gayretullah tecelliyatı başlayacak.

– Başınıza dağlar inmeyince doğru yaptığınızı düşündünüz. Ki bu da ayrı bir musibet.

***

“Vergilius ile birlikte,
ruhları sağaltan dağa tırmanırken,
ölüler diyarına inerken,

yazgının sillesine dayanıklı olsam da
beni ürküten sözler söylendi
gelecek yaşamım konusunda.

Bu nedenle, yazgının bana
neler hazırladığını öğrenirsem sevinirim:
çünkü, beklenen okun acısı daha az olur derim.”

Cennet XVII. Kanto


Yarın: Boğazlanmış kuzular ülkesi, Mezarlıkta bir gece – 5


[Veysel Ayhan] 21.8.2018 [TR724]

İşiniz kara paraya kaldıysa…[Semih Ardıç]


Türkiye bayram tatilinde, dolar 6,15 TL’yi, euro 7,05 TL’yi geçti. Piyasalar tatile çıkan TL’nin yükünü fiyatlara aksettiriyor.Sermaye girişinin durması TL’nin erimeye devam edeceğini gösteriyor.

ABD ile “müeyyide” harbinde iki taraf “görüşeceğiz” beyanlarından taviz vermedi. Mutabakat ya da sulha dair en ufak bir emare yok.

WSJ: TÜRKİYE GÜLEN’İ DEĞİL, HALKBANK’I İSTEDİ

Wall Street Journal (WSJ) gazetesi, Beyaz Saray kaynaklarına atıf yaptığı haberinde “Türkiye, Halkbank dosyasının kapatılmasını talep ettiği için anlaşma bozuldu.” ifadelerini kullandı.

Tribünlerde Fethullah Gülen Hocaefendi’nin iadesini istediklerini söyleyip duranlar, bunun hukuken karşılığı olmadığını gayet iyi biliyor.

Gazete, ABD Hazine Bakanlığı’nın Türkiye’de Adalet Bakanı Abdülhamit Gül ile İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun yanısıra başka siyasetçileri ve işadamlarını da “yasaklılar” listesine almaya hazırlandığını yazdı.

ABD BÜYÜKELÇİLİĞİ’NE SİLAHLI SALDIRI

Böyle bir iklimde ABD’nin Türkiye Büyükelçiliği’ne 20 Ağustos Pazartesi erken saatlerde silahlı saldırı düzenlendi. Neyse ki ölen ya da yaralanan olmadı.

Saldırının zamanlaması ve usülü profesyonel bir ele işaret ediyor. Maksat yangına benzin dökmek… Arka plandaki azmettirici ve fâiller, Ankara-Washington arasındaki kavgayı elini ovuşturarak seyredenler olabilir.

İsmi ABD’nin kara listesine giren Bakan Soylu, “Arabadaki kişilere ulaşmaya çalışıyoruz.” diyebildi. Cumhurbaşkanlığı’ndan, “Bu açık bir provokasyon.” serzenişi geldi.

Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan’ın yürüttüğü, “Ver Halkbank’ı, al papazı” pazarlığı ile ancak bu kadar mesafe alınabildi.

Saray gazetelerinin “kıskananlar çatlasın” manşetlerinin mürekkebi kurumadan okyanus ötesi ile ipler gerildi. Birileri de krizden fırsat devşiriyor.

Diğer tarafta ekonomi ağır yaralı. Acilen para lazım.

HUKUKA RÜCU ETMEDEN ASLA

Paraya yön veren fonların tekrar Türkiye’yi tercih etmesi için hukukî teminat vererek işe başlanmalı. Gelin görün ki Türkiye o kavşaktan git gide uzaklaşıyor.

Erdoğan’ın taşlarını döşediği “tek adam” rejiminde mülkiyet hakkı, düşünce ve ifade hürriyeti gibi en temel haklar bile göze batıyor.

Dolar düştüğünde sosyal medyadan sebepleri hakkında tespit ya da tenkitlerini ifade edenlere “polis” copu gösteriliyor.

“Oluk oluk kanlarını akıtacağız.” diyen Sedat Peker gibi mafya liderlerini görmezden gelen savcılar sosyal medyada dolar manipülasyoncusu arıyor. Ne âlâ ne âlâ!

TEK BAŞINA EKONOMİK TEDBİRLER BİLE ÇARE OLMAZ

Türkiye’nin malî kuraklığının beşerî kuraklıkla, hassaten ahlakî kuraklıkla irtibatı münhasıran bir makalede ele alınmalıdır. İktisatın mümkün kıldığı çıkış reçetesi tatbik edilse bile bu badire atlatılamaz.

Merkez Bankası faizleri yüzde 30’a çıkarsa döviz kurları en fazla 10-15 kuruş düşer, akabinde yeniden tırmanır.

Türkiye artık başka bir kategoride mütalaa ediliyor. Yan yana zikredildiğimiz devletler de otoriterliğin boyunduruğu altında ve krizle boğuşuyor.

Bakınız Venezuela…. Otoriter bir liderin elinde halkın nasıl fakr u zaruret içinde yüzdüğüne dair her gün onlarca haber yayımlanıyor. Venezuela’da bir top tuvalet kâğıdı için iki-üç torba para ödüyor halk.

Reuters muhabirinin o fotoğrafı halkın perişaniyetini anlatmak için fazla söze hacet bırakmıyor: Plastik kasanın üzerinde bir kilogram domates ve o kadar domatesi almak için ödenen bolivar tomarlarının istiflenmiş…

ETİN KİLOSU 9,5 MİLYON BOLIVAR

Kırmızı etin kilosu 9,5 milyon bolivar (1,45 dolar), yaklaşık 2,5 kilogramlık bir bütün tavuk 14 milyon 600 bin bolivar (2,22 dolar).

Enflasyonun yüzde 20 binleri aştığı Venezuela’da Devlet Başkanı Nicolas Maduro, bolivardan 5 sıfır attı ve maaşları kripto (sanal) para birimi Petro ile ödeyeceklerini söyledi.

Erdoğan ve çevresinin bel bağladığı Venezuela’da 1 kilo pirinç ya da 1 kilo et için iki üç torba para ödeniyor. Halk yüzde 20 bini aşan enflasyon yüzünden gıda alamıyor.
“Tanrı’nın lütfu.” dediği dronelu suikast teşebbüsünün düzmece olduğu ortaya çıkınca Maduro halkı Petro ile meşgul etmeye karar vermiş olmalı.

Günü kurtarsa da bu nafile teşebbüsler halkın açlığına çare olmayacak. ABD’nin İran gibi müeyyide uyguladığı Venezuela’nın maruz kaldığı krizin temelinde otoriterlik temayülü vardır.

VENEZUELA ALTINLARI DA BAŞ AĞRITACAK

Krizdeki Türkiye’nin kaynak temini için Venezuela’nın altınlarını külçeye dönüştürme ya da petrol paralarına aracılılık etme teşebbüsü ateşle oynamaktan farksız.

İran ile benzer bir ticaretin 81 milyona çıkardığı maliyet günden güne ağırlaşmıyor mu? Bugün ABD’nin kapatmasını istediği Halkbank dosyasında Reza Zarrab ile Erdoğan’ın kurduğu rüşvet mekanizması bütün teferruatı ile mevcut.

Zarrab, ABD’de itirafçı oldu ceza almaktan kurtuldu. Anlattıkları ise ABD için Türkiye’ye karşı kullanacağı birer koz haline geldi.

Ağustos başından beri TL’nin yüzde 20’den fazla değer kaybetmesinde bu kozlardan birinin ya da birkaçının kullanılma ihtimali tesirli oldu. Üstelik ABD pratikte zarar verici bir adım atmadığı halde çöktü piyasa.

KATAR’A EN DEĞERLİ ARAZİLER VERİLECEK

Şuyuu vukuundan beter bir krizle boğuşuyor şirketler. Erdoğan’ın bayram mesajında geçen “Pek yakında görecekler.” sözleri kavganın büyüyeceğini gösteriyor.

ABD Başkanı Donald Trump’ın, “Bu iş daha bitmedi. Ne olacağını hep birlikte göreceğiz.” dediği dikkate alındığında Beyaz Saray artık kuvveden fiile geçecek.

Türkiye buna mukabil Katar’dan geleceği söylenen 15 milyar dolara bel bağladı. Merkez bankaları arasında varılan mutabakata göre ilk safhada Katar 3 milyar dolar gönderecek. Türkiye’nin nakite ne kadar sıkıştığını anlamak için ortalıkta dolaşan rakamlara bakmak kâfi.

Katar’ın göndereceği para piyasadaki nakit sıkışıklığını gidermeyecek. Bu paralara mukabil Katarlılara İstanbul’da, Ege ve Akdeniz kıyılarında, Karadeniz yaylalarında en değerli araziler peşkeş çekilecek.

KARA PARA AKLAMA DÜZENLEMESİ Mİ?

Katar’dan gelecek paranın setteki gedikleri tıkamaya yetmeyeceğini bilen hükûmet kara paradan medet umuyor. Hükûmetin ilave tedbir diye açıkladığı düzenleme Türkiye’yi kara para aklamak isteyenlerin adresi yapabilir.

Resmi Gazete’de yayımlanan değişikliğe imza atanlar Türkiye’yi 5. sınıf bir demokrasi derekesini düşürdü.

Değişiklikten birkaç madde:

*Yurt dışında bulunan varlıkların Türkiye’deki banka ya da aracı kurumlardaki hesaplara transferi işleminde, gönderici ile alıcının farklı kişiler olması halinde de vergi incelemesi ve vergi tahkikatı yapılmayacak.

*Şirket veya şirket ortaklarına ait olduğu halde şirketin kanuni temsilcileri, ortakları veya vekilleri dışındaki kişilerce tasarruf edilen varlıklar, şirket adına bildirim veya beyana konu edilerek ilgili kanun hükümlerinden yararlanabilecek.

*Ayrıca gerçek kişilere ait olduğu halde bu kişilerin ortağı veya kanuni temsilcisi oldukları yurt dışındaki şirketlerce tasarruf edilen varlıkların da ilgili gerçek kişiler adına bildirilerek aynı hükümlerden yararlanması mümkün olacak.

Gelir İdaresi Başkanlığı’nın Vergi ve Diğer Bazı Alacakların Yeniden Yapılandırılması ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına İlişkin 7143 Sayılı Kanun Genel Tebliği’nde (seri No: 3) Değişiklik Yapılmasına Dair Tebliği evlere şenlik.

KALAN BÜYÜK YATIRIMCIYI DA KAÇIRACAKLAR

Türkiye ekonomisinin ağır bir buhrana sürüklendiğini bile bile seçimi kazanmak uğruna bankalara talimatla ucuz kredi dağıttıran iktidar şimdi de “Memur maaşlarını ödeyemediler.” dedirtmemek için mevzuatta kara para aklamaktan farksız bir değişikliğe gitmiştir.

Bunlar çare değil bilakis kurumsal ve şeffaf yatırımcıyı ürkütecek tehlikeli adımlardır.

Adalet ve Kalkınma Partisi’ne (AKP) yakın isimlerin Malta, Panama, Man Adası ve Singapur gibi adreslerde sakladığı paraları bu yolla getireceklerine ihtimal vermiyorum.

Zira krizin ne kadar ağırlaşacağını en iyi onlar biliyor. Geminin batacağını bile bile zuladaki paralarını niye getirsinler?

Bu düzenleme kimselerin bilmediği biri ya da birilerinin paralarının aklanması için çıkarıldı.

Dünya para sistemini ayakta tutan güçlerin buna göz yumacaklarını beklemek safdillik olur.

İşiniz kara para aklamaya kaldıysa vay halinize…


TEBRİK | “Bayram o bayram ola” denilen günlere erişmemize vesile olması temennisi ile Kurban Bayramınızı tebrik ederim.


[Semih Ardıç] 21.8.2018 [TR724]

Buhran [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]


Bugünkü durum ve gidişattan rejimden daha fazla toplum suçlu. Bu noktada birçoklarından ayrıldığımın farkındayım. Ağırlıklı olarak birçok yazar, bilim insanı, gazeteci ve düşünür bugün gelinen noktanın siyasal bir buhran olduğunu düşünüyor. Haksız değiller elbette. Fakat bu eksik bir düşünce. Siyasetin düzelmesi için gereken asgari sosyolojik ortam Türkiye’de mevcut mu? Daha başka bir soru sorayım:  bugünkü toplumsal kokuşmuşluğa Erdoğan rejimi mi neden oldu, yoksa rejim bugünkü toplumsal kokuşmuşluğun bir yansıması mı? Bu konuyu incelemek gerekiyor. Bu elbette bir gazete makalesinin çerçevesinin çok dışında, detaylı olarak analiz edilmesi gereken bir durum. Yine de temel bazı noktalara işaret etmek ve fikir jimnastiği yapmak iyi olur kanısındayım.

Bir toplum düşünün ki, ülkeyi terk etmek zorunda kalan ailelerin minik bebekleri, küçük yaşta çocukları, kadınlar, erkekler, yaşlılar Ege’yi veya Meriç’i geçerken can veriyor, ama toplum bu dramları görmezden geliyor. Sadece görmezden gelse yine bir derece! Alkışlıyor! Bazıları ölen bebek ve çocuklar için “zaten yaşasalardı ‘Fetöcü’ olacaklardı” diye yazıyor. Belediyeler bu bebek ve çocukların cenazelerinin kaldırılması için tabut ve cenaze arabası tahsis etmiyor. Sağ kalan ebeveynleri alelacele hapse atılıyor ve yavrularının ve sevgili eşlerinin cenaze törenlerine katılmalarına izin dahi verilmiyor. Bir toplum düşünün ki, yetmiş seksen yaşında gazeteciler, mesela çok saygı duyduğum Nazlı Ilıcak, hapishanede iki yıldır yaşam savaşı veriyor. Birçok kronik rahatsızlıktan muzdarip, yetmişli yaşlarda, eski milletvekili, duayen gazeteci bir insan, salt gazetedeki köşelerinde ve TV’de anti demokratik uygulamaları ve insan hakları sorunlarını kendi bakış açısından eleştirdi diye hapiste! Onun gibi Ahmet Altan’lar, Mümtaz’er Türköne’ler,  Hidayet Karaca’lar! Gıyabında yargılanan Can Dündar’lar! Ve ne acıdır ki, ideolojik pozisyonlarına göre farklı listelerde sıralanıyorlar. 150 civarı gazetecinin olduğu bir ülkede, bazı listelerde ellili, bazılarında altmışlı rakamlarda “gazeteci” olarak “nitelenmeye hakkı olan” isimler (!) yer alıyor. Yani bendensen gazetecisin, değilsen teröristsin!

Bu nasıl iştir diye sormuyor kimse!

Aynı şey siyasi tutuklular için veya akademisyenler için de geçerli. Selahattin Demirtaş ve Enis Berberoğlu aynı değil mesela! Bu nasıl iştir diye sormuyor kimse! İlla Demirtaş’a destek olmanız için Kürt mü olmanız lazım! Demirtaş’la beraber onlarca HDP’li vekil sudan gerekçelerle, keyfi ve yoğun etki (baskı) altında çok uzun süredir içeride tutuluyor. Dahası, milli irade kavramını diline pelesenk etmiş bir İslamcı güruh, konu HDP’li vekiller veya belediye başkanları söz konusu olduğunda, başını gayet rahatlıkla diğer tarafa çeviriyor! Yüzlerce Kürt şehir, belde ve ilçesinin belediye başkanları hiçbir hukuki prosedüre uyulmaksızın, fabrikasyon gerekçelerle görevlerinden alındı ve yerlerine rejim memurları (kayyumlar) atandı! Bu sizi rahatsız etmiyor değil mi! Bir toplum düşünün ki, bu durumdan rahatsızlık duymuyor. Kendi tuttuğu partiye destek vermeyen ve onu eleştiren, ona alternatif düşünceler üreten herkes “hain” olarak niteleniyor! Kimse de kalkıp “dur bakalım, ne diyorsun sen!” demiyor, diyemiyor! O insanların da aileleri var, çocukları var oysa. Onların da anneleri, babaları var. Çocukları onları bekler her gece! Eşleri, kapıları kapar, sessizce ağlar. Bu susan, başını diğer yöne çeviren, televizyonda devamlı konuşan ve o yalandan bu yalana savrulan siyasi figürleri alkışlayan halk, bunların farkında! Farkında! Hapistekileri biliyorlar! Boğaziçi Köprüsü’nde ve diğer yerlerde derdest edilen, boğazı kesilen, linç edilen askeri öğrencilerin dramlarının da herkes farkında! NATO’da Türkiye’yi temsil eden en iyi eğitimli komutanların darbeye marbeye karışmadıkları halde apar topar Türkiye’ye çağrıldığının ve sonra da gerekçesiz, birisi öyle istiyor diye içeri tıkıldığının da herkes farkında. İşkencede makatı patlatan veya kafatası kırılan ve katledilen öğretmenlerin dramı da, Bankasya’dan kredi çekti diye KHK ile atılan memurun hüzünlü hikayesi de, Barış Akademisyeni olduğu için darp edilen ve işini kaybeden, sonra da hapse giren hocaların da, Kuran kursunda tecavüze uğrayan erkek veya kız çocuklarının da trajik öyküleri, bu toplum tarafından biliniyor. Biliniyor! Gazetelere ve üniversitelere çöreklenilirken televizyondan nasıl izledilerse, bu katledilen, ırzına geçilen, işkenceden geçirilen, hapislerde unutulmaya terk edilen, elimine edilen, KHK ile atılan, hain ilan edilen, nehir ve engin denizlerde cesetleri karaya vuran, hapishane köşelerinde bebesiyle gün sayan tüm mağdurların da farkındalar! Farkındalar!

Bunları onlara Erdoğan veya Ergenekon yaptırmıyor

Kendi tercihlerini kullanıyorlar. Onlardan bekleneni kimse onlara söylemiyor. Onlar kendilerinden beklenenin bu olduğunu düşünüp ona göre hareket ediyor. Hırsızlığa müsamaha gösteren, rüşvet ve yolsuzluk hırsızlık değildir gibi fetvalar veren ahlaksız ulemaya kulak kesen, kanıtını gördüğü veya kulaklarıyla duyduğu halde sırf işine gelmiyor diye susan bu halktır! Bu halktır! Susmayı anlarım, ama alkışlamayı anlayamam ben! Korkmayı anlarım, ama korkutmayı anlamam! Evet, bu bir tercihtir. Çünkü susanlar da var. İtiraz etmeseler de, an azından tempo tutmayanlar!

Erdoğan’a oy verenler değil, MHP ve CHP’ye oy verenler de bu asgari müştereklerde buluştular. Onların asgari müştereki hukuksuzlukmuş meğer. Enis Berberoğlu’nu unutan CHP, istese yüz bin kişiyi Silivri önünde toplayıp da barışçıl bir protesto gösterisi veya bir tür pasif direniş dahi yapamaz mıydı? Berberoğlu veya Demirtaş fark etmez deyip, HDP ile bir dayanışma kuramaz mıydı? Can Dündar’a destek veren, neden Ahmet Altan veya Nazlı Ilıcak’a destek veremez! Ölen bebeklerin anne babalarının kim olduğuna bakmadan “bu yanlıştır be!” diyebilecek kadar da mı şahsiyetiniz yok! Acılarında ve elemde ortak olamayan bir güruh, haydi biri çıksın anlatsın bana, Erdoğan’dan başkasını mı hak eder?

İşte bu nedenlerden dolayı, bugünkü durum ve gidişattan rejimden daha fazla toplum suçludur! İyi olmak yerine kötü olmayı tercih ettiğinizde, sizi iyi biri yönetmez! Kalp size doğruyu sözler. Suçu kanıtlanana kadar herkes masumdur der. Annenin veya babanın işlediği iddia edilen suçtan dolayı çocukları suçlanamaz der! Tutuklamak istediğinizi evde bulamayınca yaşlı anasını veya babasını rehin alamazsınız der! Vicdan olmadan ahlak olmaz! Dini sadece fiziki ritüellere indirgemiş, ahlakla, dürüstlükle, doğruyla, hakkaniyetle, liyakatle bağlarını kopartmış bir toplumun samimiyetten uzak, katı yürekli, şahsiyetsizleştirilmiş, topyekûn takıyyenin vücut bulmuş bireyleri, hukuk, adalet, mutluluk, huzur üretemez. Ve onların arasından, hukuk, adalet, mutluluk ve huzur için çalışacak lider de çıkmaz! Siyaset değil, bu sosyolojinin nedeni. Bu siyaset, bu sosyolojinin sonucu!  Bugün gelinen nokta siyasal bir buhran değil! Toplumsal bir buhran, siyaseti de kapsayan!


[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 21.8.2018 [TR724]

Genç seyyahlar: Salih Uçan ve Enes Ünal [Hasan Cücük]


Salih Uçan ve Enes Ünal, Türk futbolunun gelecek vaat eden yıldızlarıydı. Her iki futbolcu genç yaşında adlarını duyurduktan sonra beklentilerin altında kaldı. Henüz 20’li yaşların başında olan bu iki ismin ortak özelliği seyyah olup takım takım gezmeleri oldu.

Fenerbahçe, İslam Slimani ile sözleşme imzalarken takımın sportif direktörü Damien Comolli bir ayrılığının da haberini veriyordu. Bu isim Empoli’ye kiralanan Salih Uçan’dı. Comolli, Salih Uçan’ın kiralık gittiğini ancak Empoli’nin satın alma opsiyonu olduğunu söylüyordu. Yine Salih’e yol görünmüştü.

6 Ocak 1994’de doğan Salih Uçan, henüz 17 yaşında Bucaspor kadrosunda yer buldu. Ortaya koyduğu futbolla dikkatleri üzerine çeken Salih Uçan, 2011-12 sezonunda gösterdiği performansın karşılığını Fenerbahçe’ye transfer olarak gördü. Genç oyuncu geldiği sezon Aykut Kocaman’ın gözdelerinden biri haline geldi. Lig, kupa ve UEFA Avrupa Ligi’nde 26 maçta forma giyen Salih özellikle ligde Orduspor deplasmanında attığı 2 golle galibiyeti getiren isim olmuştu. Kocaman sonrası göreve gelen Ersun Yanal döneminde Salih Uçan, sadece 2 maçta ilk 11’de sahaya çıkıp, koca bir sezon boyunca 404 dakika sahada kaldı.

Salih Uçan, Cocu’nun gözüne giremeyince istikamet Empoli oldu

Yıldız olması beklenirken, giderek gözden düşen bir isim olan Salih’in imdadına Roma yetişti. İki yıllığına Roma’ya kiralanan Salih Uçan, yedek kulübesinin devamlı müdavimlerinden biri oldu. İki yılda toplam 10 maçta sahaya çıktı. Gol atamadı. Kiralık sözleşmesi bitince yeniden Fenerbahçe yolunu tuttu. 2016-17 sezonunu Fenerbahçe’de geçiren Salih Uçan, kendisine tanınan şansı bir kez daha değerlendiremedi. Sezon boyunca lig, kupa ve Avrupa kupalarında 15’i ilk 11 olmak üzere 24 maçta sahaya çıktı. Bu sürede gol atamayan Salih Uçan sezonu hayal kırıklığı olarak tamamladı.

2017-18 sezonunda Salih’i kadrosunda düşünmeyen Fenerbahçe bu kez İsviçre’nin Sion takımına kiraladı. 20 maçta şans bulan Salih sezonu 2 golle kapattı. Sezonun bitimiyle yeniden Fenerbahçe yolunu tutan Salih, takımın başına Philippe Cocu’nun gelmesiyle kadroda yer bulma ümidini taşıyordu. Zira, Cocu genç oyunculara şans veriyordu. Hazırlık döneminde Salih, Cocu’nun gözüne giremeyince yeniden yol gözüktü. Takımın adı bu kez Empoli. 2011’den bu yana 6 takım değiştiren Salih bakalım bu kez kalıcı olacak mı?

Enes Ünal, 2014’ten bu yana tam 7 takım değiştirdi

Enes Ünal, 10 Mayıs 1997’de dünyaya geldi. Bursaspor’la profesyonel anlaşma imzaladığında henüz 16 yaşında olan Enes Ünal, 25 Ağustos 2013’te Bursaspor- Galatasaray maçında kariyerinin ilk golünü atarken, Süper Lig tarihine ‘bir maçta gol atan en genç oyuncu’ olarak geçiyordu. İki sezon top koşturduğu Bursaspor’da 56 maçta forma şansı bulan Enes Ünal çoğu zaman oyuna sonradan dâhil oldu ve aldığı süre boyunca 7 gole imza attı.

2015-16 sezonu başında 3 milyon Euro bedelle İngiliz devi Manchester City’ye transfer olan Enes Ünal, yıldızlar topluluğu takım tarafından tecrübe kazanması için Belçika 2. Lig takımlarından KRC Genk’e 2 yıllığına kiralandı. Genk’te 12 maçta forma şansı bulup 1 gol atan Enes Ünal, beklenen ‘patlamayı’ yapamadı. Genk, 1 Şubat 2016’da kiralık sözleşmesini iptal edince bu kez M. City Enes’i Hollanda 2. Lig takımlarından NAC Breda’ya sezon sonuna kadar kiralama kararı verdi. NAC Breda formasını 11 maçta giyip, 9 gole imza atan Enes dikkatleri üzerine çekmişti.

2016-17 sezonunda kiralık gitmeye devam ediyordu. Bu kez adresi Hollanda 1. Lig takımlarından Twente’ydi. Daha ilk maçtan itibaren Twente ilk 11’inde kendine yer bulan Enes Ünal sezon boyunca 33 maçta ter döktü. Attığı 18 golle takımının ligi 7 bitirmesinde başrol oynadı. Sezonun bitimiyle yeniden yollara düşen Enes Ünal’ın yolu yine Manchester City olmuyordu.

Enes Ünal’in kiralık süreci nihayet bitiyordu. İspanyol kulübü Villerreal 14 milyon Euro ödeyip Enes Ünal’I kadrosuna katıyordu. Daha Villerreal formasına ısınmadan Ekim ayının sonunda Levante’ye kiralanıyordu. Levante’de 7 maçta forma giyen Enes, aralık ayının sonunda yeniden Villerreal’a dönüyordu. Villerreal formasıyla sezon boyunca 11 maçta ilk 11’de sahaya çıkarken, 23 maçta 5 gol attı. Ödenen 14 milyon Euro’nun karşılığı bir futbol ortaya koyamayan Enes Ünal geçtiğimiz günlerde Real Valladolid takımına kiralandı. Enes Ünal, 2014’ten bu yana tam 7 takım değiştirdi.


[Hasan Cücük] 21.8.2018 [TR724]