Özgür gazetecilik yoksa, yokuz… [Selahattin Sevi]

Fransız Libération gazetesi 13 Kasım 2013 günü foto muhabirliğinin önemine dikkat çekmek için fotoğrafsız olarak kiosk’lardaki yerini aldı. Dünyanın en önemli festivallerinden Paris Photo dönemindeki bu sıra dışı çıkış, iletişimde fotoğrafın gücüne dikkat çekmeyi amaçlıyordu.

32 sayfalık gazetede yerleri boş bırakılan fotoğraflara son iki sayfada küçük olarak yer verildi. Böylece gazetede boş fotoğraf karelerinin altındaki fotoğraf altı notları ve foto muhabirlerinin isimleri daha anlamlı hale geldi. Çünkü fotoğraf kadar fotoğraf bilgileri, fotoğrafa kaynaklık eden kurumlar ve elbette foto muhabiri de önemliydi.

Libération‘un fotoğrafsız çıktığı gün Zaman gazetesinin fotoğraf servisinde her yıl tekrarlanan hummalı bir telaş vardı. Çünkü gazete yönetimi de, foto muhabirleri de gazetede fotoğrafın önemini bilincindeydi. Dünyanın ve Türkiye’nin farklı noktalarında olaylara tanıklık eden foto muhabirleri, sıkıntılı çalışma koşullarına rağmen hâlâ görsel tarihe not düşme imkânına sahipti. Bu sadece sözde kalmıyordu. Her yıl artarak devam eden atölye çalışmaları, seminerler, tasarım günleri artık semeresini gösteriyordu.

2013 yılında, Gezi Parkı olaylarından Mali’deki hükümet ile isyancılar arasındaki çatışmaya, Suriye’de devam eden iç karışıklıklardan Filipinler’deki Haiyan tayfununa kadar farklı alanlarda fotoğraf üreten Zaman foto muhabirleri, çalışmalarını bir araya topluyor ve yeni yılın ilk günlerinde yayımlanacak şekilde baskıya yetiştirmeye çalışıyordu. Takvim, bugün itibariyle yaklaşık 900 gündür Silivri Cezaevi’nde tutulan Fevzi Yazıcı’nın kararlılığı ile tıkır tıkır işliyordu.

Zamana Not Düşen Fotoğraflar 2013 almanağı tam zamanında yayımlandı. Aynı yıl üretilen fotoğraflar Türkiye Foto Muhabirleri Derneği’nin (TFMD) düzenlediği Vakıfbank-TFMD Yılın Basın Fotoğrafları 2014 yarışmasında Zaman’a 13 ödül birden getirdi.

29.su düzenlenen TFMD Yılın Basın Fotoğrafları yarışmasında, 2013 yılına damga vuran olaylarla ilgili 4 bin 381 kare yarışmıştı. Yarışma sonucunda yapılan değerlendirmede, 6 kategoride 22 fotoğraf ve 4 seri ödülden 13’üne sahip olmak Zaman adına büyük bir onurdu.

İlk tatsızlık, Zaman‘dan daha az ödül alan Anadolu Ajansı’nın yapılacak töreni boykot girişimiyle başladı. Önce ana sponsor Vakıfbank ve bir devlet kurumu yarışmadan desteğini çekti. Ardından özellikle yılın fotoğrafı seçilen Reuters foto muhabiri Osman Örsal’ın ‘Kırmızılı Kadın’ adlı Gezi direnişinin simgesi fotoğraf bahane edilerek hükümet de boykota katıldı. Her yıl Ankara’da yapılan ödül töreni İstanbul’da Beşiktaş Belediyesi’nin tahsis ettiği salonda CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun iştiraki ile gecikmeli olarak gerçekleşebildi.

Meslek örgütü TFMD’nin 30. yılındaki yarışmaya Türkiye’de en fazla foto muhabiri çalıştıran Anadolu Ajansı’nın boykotu damga vurdu. Üstelik ajansın görsel haberler müdürlüğüne tecrübeli bir isim, Ahmet Sel getirildiği halde. Farklı gerekçeler olsa da kulağımıza gelen söylentiler, “Zaman varsa biz yokuz!” resti şeklindeydi. Allah var, o sene başkan Rıza Özel ve dernek yönetimi sıkı durdu. 2014 yılında çekilen fotoğraflarla yarışmaya katılan Zaman foto muhabirleri önceki yıl kadar olmasa da yine hatırı sayılır ödüllerle seneyi kapattı. Fakat Türkiye’deki siyasi atmosferin değişmesi ve artan baskılarla 2015 fotoğrafları için oluşturulan jüriye 2003 yılından bu yana ilk kez davet edilmedim. Bu bir işaretti ama “olabilir” dedim ve fazla sorun etmedim. Fakat her yıl ondan fazla ödül alan Zaman foto muhabirlerine o yıl hiç ödül verilmemesi sadece benim ve mesai arkadaşlarımın değil bütün meslektaşlarımızın dikkatini çekmişti. 2016’da ise Zaman‘a önce kayyım atandı, sonra gazete bir KHK ile kapatıldı.

Bütün bunları neden mi anlattım. Bu sene yapılacak Türkiye Foto Muhabirleri Derneği yarışması için yapılan anonslara tıkladığımda içimi burkan bir manzara ile karşılaştım. Bir el, daha önceki yarışmalarda ödül alan foto muhabirlerinin karşısındaki Zaman gazetesi ibarelerinin hepsini silmişti. Üstelik sadece Zaman‘ın ödül kazanan bazı fotoğrafları açılmıyordu.

Basın fotoğrafının altın kuralıdır: Fotoğrafa sonradan bir şey eklenmez, küçük kadrajlar dışında bir şey çıkarılmaz. Buna fotoğraf bilgilerinin, foto muhabirlerinin, fotoğrafı üreten kurumun adını içeren ‘file info’nun da dahil olduğunu bütün tecrübeli ve mesleğine saygısı olan meslektaşlarım bilir. Geçmişe dönük bu temizlik eğer bir hükümet komiserinin diktesi değilse durum daha da vahimdir. O zaman ortada kendisi için durumdan vazife çıkaran ‘delete’ memuru var demektir.

Türkiye’de basın fotoğrafının serencamı hakkında söz söyleyebilecek herkes bilir. Zaman‘ın Türkiye basın fotoğrafına ve foto muhabirliği mesleğine katkısı azımsanmayacak ölçüdedir. Bütün basın tarihi boyunca fotoğraf departmanının bağımsız olduğu tek olmasa da sayılı gazetelerdendir Zaman. Türkiye’de foto röportajın gelişmesi için sabırla çalıştı, yıllarca haftada iki öykü yayınlayarak bu alanda önemli bir işlev üstlendi. Ayrıca foto röportajın basın fotoğrafları yarışmasında ayrı bir bölüm olarak yer almasında da büyük çabaları oldu. Foto muhabirleri yarışması jürisine uluslararası saygın isimlerin getirilmesine öncülük etti.

Her yıl yayımlanan fotoğraf almanaklarının yeri hâlâ doldurulamadı. Dünyanın saygın 25 fotoğrafçısı ile birlikte gerçekleştirdiği “Time in Turkey” projesi etrafındaki sergi-kitap-festival çalışması üç yıl sürdü ve 7 ülke, 21 şehir gezdi. Türkiye’de Bursa, Marmaris ve Antalya’da yapılan festivallerde ana sponsorlardan daha çok katkı verdi. Zaman bünyesinde yetişen foto muhabirleri bugün de meslektaşları arasında hem yaptığı işler, hem kişilikleri ve saygınlıklarıyla parmakla gösteriliyor.

Zaman ve yaptığı yayınlara herkes katılmak zorunda elbette değil. Zaman‘ın o dönemki yönetimi elbette eleştirilebilir. Fakat gazetecilerin, hükümetlerin önüne yem olarak atıldığı bir dönemde Zaman yönetiminin hiçbir yazarını, muhabirini ve foto muhabirini “tanrı yöneticilere” kurban vermemesi bile tek başına takdire şayandır.

Üstelik Zaman, fırtına gibi estiği yıllarda gelinlik çağına gelmiş kız evi gibiydi. Herkesin gözü arkadaşlarımızın üzerindeydi. 1981’den 2008’e kadar sürgün olarak yurt dışında yaşadıktan sonra döndüğü Türkiye’de, Zaman gazetesinin kapılarını açtığı, danışmanlık teklif ettiği, birlikte proje yaptığı Anadolu Ajansı’nın görsel haberler müdürü Ahmet Sel bunu çok iyi bilir. Göreve getirilir getirilmez kaç arkadaşımıza iş teklifi yaptığını da.

Ankara’nın efendi gazetecilerden, Anadolu Ajansı’nın eski fotoğraf haberleri müdürü Abdurrahman Antakyalı’ya sorun aramızdaki diyalogları… Hükümet olan AKP, ajansı dönüştürmek için “alnı secdeye değmiş” foto muhabiri aradığı günlerde sadece bir foto muhabirimizi transfer edebilmişti. Ben ise durumu dönemin ajansın fotoğraf haberleri sorumlusu Abdurrahman’la konuşuyor, “Apo’cum senin alnı secdeli arkadaşlara söyle foto muhabirliği öncelikle kumaş işi. Allah’la kul arasındakini bilmem ama arkadaşımızın işine kefilim. İstiyorlarsa daha iyilerini de göndereyim.” derdim şaka yollu. O da çaresiz yaka silkerdi.

Cem Yılmaz’ın Gora filmindeki gibi söyleyecek olursam, bir sözüm de meslektaşlarıma. Bakınız dönemler ve yöneticiler gelip geçici. Fakat foto muhabirliği ve mesleğimiz kalıcı. 2013’te yapılan bir araştırma ABD’de yayımlanan gazetelerin çalıştırdığı foto muhabiri sayısının son 13 yılda yüzde 43 azaldığını ortaya koyuyor.

Türkiye’deki durum ise herkesin malumu. ‘Tek’le başlayan temenniler serisinde artık ‘tek ajans’ var. Daha bugün Demirören Haber Ajansı aralarında foto muhabirlerinin de olduğu meslektaşlarımızla yollarını ayırdı.

Her geçen gün işimizi yapamaz hale getirildiğimiz bu süreçte manasız misyonlar üstlenmeye gerek yok. Yeni yılda 16’sına giren ve son dört yılında doğum günlerini dört ayrı şehirde geçiren kızım Müge’ye derslerinde yardım etmeye çalışıyorum. Almanya’nın siyasi tarihine çalışıyoruz bugünlerde. Weimar dönemindeki özgürlükçü ortamdan Hitler Almanya’sına giden süreci okurken hep Türkiye’de izdüşümlerinin olması tesadüf değil.

İyi niyetle bile olsa faşizme giden yola taş döşemenin anlamı yok.

Özgür gazetecilik ve foto muhabirliği yoksa biz de yokuz çünkü.

TFMD yarışmalarının yeni sponsoru Spor Toto’nun eski genel müdürü eski bir vaizin, Timurtaş Hoca’nın oğlu. Fakat gözbebeği mesleğimiz bir şans oyunu değil, hayat tarzımız…

[Selahattin Sevi] 3.1.2019 [Kronos.News]

Bir Şem’a ki Mevla Yaka... [Fikret Kaplan]

Gecenin sessiz karanlığında, genç adam başını yere koymuş, yüreğini yakan hicranla ağlıyordu. Hazin bir sesle dua ediyor, için için yalvarıyordu:

- Ey bizi hiçbir zaman terk etmeyen Rabbimiz, şu renk atmış simalarımıza, şu tekleyen nabızlarımıza, şu ritmi bozulmuş kalplerimize ve şu yürekler acısı hâlimize merhamet buyur! İçinde bulunduğumuz şu kahredici sıkıntılardan bir çıkış yolu göster ve dirilmemize izin ver! Çaresizlikle kıvranırken dahi ümitle çarpan sinelerimize, yaşlarla dolan gözlerimize, utançla kızaran yüzlerimize şefkatle teveccüh buyur, bir kez daha kapı kullarını bağışla...

Genç adam, teheccüd vaktinde bir çocuk masumiyetiyle Hakk’a inanmış ruhlara, onların dağınık ve perişan hallerine, ardından bütün insanlığa uzun uzun dua etti. Dünyayı kucaklayacak enginlikte bir merhamet ve şefkatle içini döktü İlâhî dergâha. Akıl taşıyan herkesin yaratılış hakikatleriyle buluşması için Rahman’a yalvardı.

O, sevgi ve hoşgörüye açık birçok insanla dünyayı dostça paylaşmanın ve etraftaki kine, nefrete, düşmanlığa rağmen barış adacıkları oluşturmanın peşindeydi. Ve bu azmini de dualarıyla takviye ediyordu.

Rahmet deryasına daldırdığı ellerini seher vaktinde yüzüne sürdü. Gözyaşlarını elinin tersiyle sildi, kalktı. Tam cevşenini eline alıyordu ki, bir çığlık sesiyle irkildi. Küçük kızı yine kâbus görmüş olmalıydı.

Aralık duran kapı kanadını usulca iterek kızının karyolasına kadar gitti. Şefkat ile onu seyretti. Saçlarına hafifçe dokundu, eğilip başına bir buse kondurdu. Bir sene evvel, ölüm uykusuna yatmış olan annesine ne kadar da benziyordu.

Yavaş yavaş kıvılcımlanan bir hatıra onu geçmişe, eşi ve çocuğuyla birlikte yaşadığı zamana götürdü. Birlikte paylaştıkları üzüntüleri, sıkıntıları hatırladı. Acı tecrübelerle tattıkları huzur dolu günleri… Hicretle başlayan ve onun etrafında örgülenen hizmet günleri canlandı gözünde.

Kalbi hüzünle doldu. Ruhunun hassas noktasının coşmasından korktu, yüzünü maziden çevirdi. Kızının uyuduğuna kanaat getirip tam dönüyordu ki kızı yine bağırdı:

- Anneciğim…anneciğim! Beni bırakma!.. bırakma ne olur!

Genç adam, çocuğu, alelacele kucakladı, bağrına bastı:

-Buradayım, bak, Nilüfer… kızım korkma…rüya gördün….bak yanındayım.

Kızcağız babasının boynuna sıkıca sarılmış gözleri kapalı sayıklıyordu:

-Anne..anneciğim! Ölme...anneciğim!

-Yavrum, bak babanım ben… yanındayım korkma!

Gözleri yaşardı genç adamın. Bir yıl önceki kederli tabloyu olduğu gibi anımsıyordu: Hanımı Hatice, hastalığının artık son günlerinde yatağında oturmuş, dua ederken küçük Nilüfer gözleri yaşlarla dolu bir hâlde koşa koşa gelmiş, yatağa atlayarak minicik kollarını annesinin boynuna dolayıvermişti.
-Ne oldu yavrum? Ne oldu sana, söyle bakayım? diye sormuştu Hatice şaşkınlık içinde. Kızcağız annesine daha da sıkı sarılarak:

-Anneciğim, sen ölmemişsin…hayır, hayır sen ölmemişsin!

-Yavrum!.. Benim güzel kuşum, anlamıyorum? Ne demek istiyorsun?

Kızcağız başını kaldırıp dikkatlice annesinin yüzüne bakmıştı:

-Şey… Selma Abla… Nurdan Abla’ya…ııım…diyordu ki, ‘Hatice fazla yaşamaz, diyorlar… Zavallı yakında ölecek’… Ama sen ölmeyeceksin değil mi anne?

Kadın, birden içinin boşaldığını zannetmişti. Yanaklarından süzülen gözyaşlarına engel olamamıştı.

- …..

Nilüfer, annesinin yüzünü avuçları içine alarak hayretle ona bakakalmıştı:

- Anneciğim! Niye ağlıyorsun? Ölme sakın olur mu? Ölme anneciğim!...

Hatice, cevap verememiş sadece başını sallamakla yetinmişti. Fakat kızcağızın perişan halini görünce kendisini konuşmaya zorlamış:

- Allah bilir kızım… Her şey Allah’ın elinde… Allah bizim için ne dilerse en hayırlısı odur, demişti.

- Sonra bana kim bakar… kim saçlarımı tarar… bana kim yemek yapar… anne… anne neden ağlıyorsun?

Ne diyeceğini bilememişti anne.

- ..…

- Bizi bırakıp gitme anne!..

Kadıncağızın başı öne düşmüş, elleriyle yüzünü kapatmıştı.

Çocukcağız o küçük kafasıyla bir şeylerin olumsuz olduğunu kavrayınca o da hıçkırıklara boğulmuştu.

Kadın boğazına düğümlenen hıçkırıkları temizleyerek yumuşak bir sesle konuşmuştu:

- Allah müsaade ettiği müddetçe yanında olacağım yavrum, tamam mı? Ama şunu da sakın unutma:

Hepimiz bir gün mutlaka öleceğiz… ve öbür tarafta yani ahirette tekrar bir araya geleceğiz. Sadece birimiz önce diğerimiz sonra oraya gelecek. Onun için ben ya da baban… hangimiz önce öbür taraf giderse sakın arkadan çok üzülme, olur mu? Bak, söz ver bakayım bana…

Sonra da kızının gözyaşlarını eliyle silmiş ve içine çeker gibi onu defalarca öpmüştü. 

Ve hastalığın pençesinde günden güne daha da erimişti Hatice. Bu zor günlerinde ne babası ne de annesi gelebilmişti yanına. Zira, daha önce hayır için verdikleri kurban ve sadakaları terörist olarak hapse atılmalarına neden olmuştu. Hem onlar ve hem de onlar gibi hapsedilen, işkence gören, ezilen, hicret yollarında vefat eden hizmet sevdalılarının haberlerini duydukça üzüntüden hastalığı iyice ağırlaşmıştı. Kısa bir süre içinde de göçüp gitmişti bu fani dünyadan. Varlıklı bir ailenin tek kızı olmasına rağmen gençliğini bu gurbet diyarda yokluk içinde bitirip tüketmişti.

Genç adam, bu acı hatıranın etkisiyle kızının yanağını öptü, saçlarını okşadı ve usulca yerine yatırdı.

- Bugün annenin mezarına gideriz, olur mu?

Evet, anlamında minicik bir baş sallaması.

-Hem annene söz vermiştin, değil mi? Üzülmeyeceksin diye… Unutma! Eğer ağlar ya da üzülürsen annen uyuduğu yerde daha çok üzülür, biliyorsun… Hadi benim güzel kuzum, sen güzelce uyu, ben namazımı kılayım, tamam mı? Vakit çok az kaldı…

Derin bir sessizlik.

Fecir zamanında seccadesinin başında huşuyla kulluğunu ilan etti genç adam. Ardından başını öne eğdi, hiçbir dileğin geri çevrilmediği Dergah’a kaldırdı ellerini. Gönlünü tutan biricik sevdasını acz ve fakr içinde bir kere daha sundu Ezel ve Ebed Sultanı’na.

Pencereden içeriye süzülen günün ilk ışıklarıyla birlikte ellerini yüzüne götürdü, ayağa kalktı. Bir kutuya bağlı olan seyyar elektrik düğmesini kapattı. Bu, A…’daki öğretmen bir arkadaşının tavsiyesiyle araba aküsü kullanarak evin içine kurduğu elektrik şebekesiydi. Bulunduğu ülkede elektrik büyük bir jeneratörden karşılanıyordu. Başkent gibi bir şehre bile günde ancak iki üç saat elektrik verilebiliyordu. Üç saat kadar da su… Fedakâr öğretmenler durumlarından şikayet etmek yerine çözüm yolları üretmişlerdi.

Genç adam, namazın ardından bir kanadı cam, diğer iki kanadı ise üç katlı naylon brandayla çakılmış olan pencereden dışarıyı izledi. Sonra oradan ayrılıp salonun köşesindeki yer minderine oturdu. Dün ne yaptığını, bugün ne yapacağını düşünmeye başladı. Bir şey arar gibi gözlerini salonda gezdirdi. Yeri kaplayan ince bir halıfleks, duvar kenarlarına dizilmiş birkaç minder ve yastık. Tam karşı köşede derme çatma eski bir sehpa… hepsi bu kadar. Sehpanın üzerine birçok dosya, mektup ve evrak konulmuş.

Üstteki dosyayı eline aldı, kapağını çevirdi. Gazete fotokopileri ve değişik evraklardan oluşan dosyanın başına bir mektup iliştirilmişti:

“Kıymetli Tahir Bey!

Okulunuz hakkında ikinci bir dosya daha hükümetimize ulaştırılmış. Ülkenizin resmi bürokratları bizzat buraya geldiler. Çok şeyler anlattılar. Dinlerken ‘İnsanlığın yararına olan bu hareketi nasıl anlayamamışlar?’ diye hayret ettim. İki ülke ilişkilerinin bozulmayacağını bilsem, o adamları hemen gönderirdim. ‘Biz onları yıllardan beri takip ediyoruz, en küçük bir art niyetlerini görsek derhal kapatırdık.’ dedim. Siz ve arkadaşlarınız çok dikkat edin. Kosova, Ukrayna ve Azerbaycan’daki gibi hadiselerin başınıza gelmesinden korkuyorum. Kapılar ardında ne dönüyor, bilmiyorum. Dosyanın bana gönderilen bir kopyasını size gönderiyorum. Bir bakın. Yarın saat 11 ile 14 arasında herhangi bir saatte mutlaka bekliyorum.  B… K…”

Dosyaya konulan Türkiye’deki gazete kupürlerinin fotokopilerini okuyunca kaşlarını çattı Tahir Hoca. Kendilerine hizmet madalyası verilmesi gereken adanmışlara ülkelerinden gelen bu baskıların sebebi neydi? Dünyanın dört bir bucağında, on binlerce kilometre uzakta her ırktan insanların Türkçe konuşması kimlerin hoşuna gitmezdi? Kim engellemek isterdi, sahabenin fedakârlığını bu asırda başka bir şekilde ortaya koyan hizmetleri. Anadolu esnafının hayır duygusunu… Burs miktarı maaşla çalışan fedakâr öğretmenlerin alın terini…

Devletine, milletine, hükümetine dünya çapında itibar kazandıran yiğitlere, kim terörist iftirasını yapıştırmak isterdi?

Peygamber yolu olan bu hizmet yolundan insanları vazgeçirmek için, şeytanın dürtüleriyle hiç durmadan uğraşıyorlardı. Fakat bütün bunlar ne Tahir Hoca ne de arkadaşlarında katiyen bir sarsıntı meydana getirememişti. Allah’tan hiçbir zaman ümidini kesmemişti genç adam.

Şiddetli rüzgârların arkasından rahmet bulutlarının geleceğine inancı tamdı. İnsanoğlu kaç defa musibetlere yenik düştüğü aynı anda sürpriz baharlarla karşılaşmamış mıydı? Hakk, inayetini gönderince ne olmazdı ki! Birden büyük bir hakikati daha hatırladı:

“Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyiniz; çünkü Allah'ın rahmetinden ümidini kesen ancak kâfirler güruhudur." (Yusuf Suresi, 87)

Genç öğretmen, elindeki dosyayı yere koyarken o gün, bu şehirde yapacağı işleri aklından geçirdi. Yeni günden çok büyük umutlar bekliyordu.

Tahir Hoca, o gün öğretmen arkadaşlarıyla buluştu. Art niyetli insanların bilinçli olarak etrafa yaydıkları bir söylentiye göre okulları kapanacaktı. Böyle bir şeye ihtimal vermiyorlardı. Ama yine de söz verdiler birbirilerine, okulları kapansa bile bu toprakları terk etmeyeceklerdi. Hareketi, hamleyi, gayreti durdurmadan, Allah’ın izni ve inâyetiyle alternatif yollar, yöntemler oluşturarak yollarına devam edeceklerdi… İftiralarla, yalanlarla uğraşıp zamanı israf etmeye gerek yoktu. Dedikodularla zamanı israf etmenin hesabını sorardı Allah.

Aynı güneşe bakan aynı davanın kara sevdalıları olarak yılgınlığa düşmeden, yıkıcı eleştirilere hiç iltifat etmeden ihlasla hizmetlere omuz vereceklerdi. Bediüzzaman’ın, Risale-i Nur’un değişik yerlerinde ifade ettiği gibi hizmet-i imaniye ve Kur’âniye dairesi içindeki bütün kardeşlerinin sevaplarına ortak olmak hiç durmadan yürüyeceklerdi. (Lem’alar, s.206 Yirmi Birinci Lem’a, Dördüncü Düstûr; Kastamonu Lâhikası s.67).

Tahir Hoca, gelecek güzel günlerden çok ümitliydi. Cebr-i lütfi olarak dünyanın dört bir tarafına serpiştirilen hizmet erlerini ve onlara kucak açan ensarın destansı kahramanlıklarını duydukça daha bir heyecanlanıyordu. Gün doğmadan meşime-i şebden neler doğardı. Allah’ın yanında olduğu, zahîr bulunduğu bir meseleyi, dünyanın bütün şeytanları toplansa, O’nun izni, müsaadesi olmadan engelleyemezdi.

Bir şem’a ki Mevlâ yaka, üflemekle sönmezdi.

[Fikret Kaplan] 4.1.2019 [Samanyolu Haber]

Hayatı Duyarak Yaşamak [Mehmet Ali Şengül]

İnsanın yaratılış gâyesi, Hâlık-ı Zülcelâli tanıma ve tanıtma, sevme ve sevdirmedir. O’nun (cc) rızâsı istikâmetinde, ölümsüz ebedî âleme hazırlanmadır. Ölümle sonuçlanacak dünyanın her fâni şeyi, bu gâyeye hizmet etmeye vesile ve vasıta olmaktan başka birşey değildir.
 
Çünkü mülk Allah’ındır. Ne elinde ne gözünde ne kulağında, ne aklında, ne irâde ve şuurunda hakkı yoktur. Hatta, Allah izin vermeden ne kolunu ne parmaklarını oynatmaya muktedir değildir. Babayı sakallı, anneyi sakalsız yaratan da odur. Saçı uzatan, kaşı uzatmayan yine O’dur (cc).
   
Dolayısıyla bütün insanlar yaratan Allah’ı tanımalı, hususiyle mü’minler, inandığı gibi samimâne yaşamalı; hâlis bir niyetle fert, aile ve topluma bu gerçekleri yaşayarak anlatmaya çalışmalıdırlar.
 
Helâketlerin ve felâketlerin, zillet ve sefâletlerin, ihânet şebekelerinin, münâfık, fâsık ve fâcirlerin, insanları küfre, zulme, nifaka, fısk-ı fücûra sürüklediği böyle bir dönemde; Kitap ve Sünnet yolunda îman ve Kur’an’a kendilerini adamış hâlis, güvenilir zâtların rehberliğinde istişâre ile hareket etmeli, dikkatli ve temkinli, istikâmet üzere yaşamaya gayret edilmelidir.
   
Bir dönem, günümüzde dâhil din, inananlar tarafından iyi temsil edilemediğinden dolayı, tehlikeli ve öcü gibi gösterilmiştir. Onun için, eğitimi öne çıkararak, kimseyi ürkütüp korkutmadan, kimliğimizi de inkar etmeden, kafaları ilimle, kalpleri de inanç ve ahlâkla donatarak, hem ülkeyi ve hem  bayrağını tanıtabilme,  hem de dünya barışına katkıda bulunma vesîlesiyle, dünyanın pekçok ülkesinde eğitim kurumları açıldı ve her ülkenin eğitim sistemine uygun olarak, başarıyla, güven ortamında devam etmektedir.
 
Ne gariptir ki, bu fedâkar ve kahraman gönül elçileri, kendi devlet yöneticileri ve vatandaşları tarafından sâhip çıkılması gerekirken, vatan hâini olarak îlan edilip yaşam hakları ellerinden alınmış, yuvaları darmadağın edilmiş, maddî- mânevî ciddî bir sıkıntıya mâruz bırakılmışlardır.
   
Bu fedâkar insanların vazîfesi; maddî mânevî değerlerin ve bütün insanlığın haysiyet ve şerefini korumak, o istikâmette İmanlı, fazîletli, ahlâk ile mücehhez, vatana, millete, topyekün insanlığa adâlet ve demokratik bir ortam içinde hizmet edecek hayırlı nesiller yetiştirmektir. Böylece küfür, dalâlet ve zulüm yangınından neslini ve insanlığı kurtarmaktır.
 
Bu gönül elçileri; hasbî ve fedâkarca, insanlığın mutluluk ve huzuru adına hâlis bir niyetle yola çıktılar.  İlk günden bugüne, Kitap ve Sünnet çizgisinde, yaşanılan ülkenin kanun ve nizamlarına muhâlefet etmeden, insanlığa hizmet vermeye, o yolda üzerlerine düşeni yapmaya çalışmışlar ve fırsat el verdikçe de çalışmaya devam edeceklerdir.
   
Bir asırdan fazla Hz.Üstad ve âbiler olmak üzere, yarım asrı aşkın Hocaefendi ve talebeleri ile devam ettirilen bu Hizmet, elli iki yıldır hep yalan, iiftirâ ve isnatlara maruz kaldı. Hayallerinden geçmeyen şeylerle suçlandılar ve hâlâ suçlanıyorlar. Bütün bunlara rağmen, kırılmıyor ve ‘Boşver! herkes kendi karakterini ortaya koyar’ diyerek hedef şaşırmadan üzerlerine düşeni yapmaya çalışıyorlar.
     
Herşeye rağmen, dâvâ Allah’ın (cc) dâvâsı, yol Efendimiz Hz.Muhammed’in (sav) yoludur. Vazîfe de, neslimize Allah ve Resûlünü tanıtma, sevdirme, küfür ve dalâlet yangınından, ebedî cehennemden insanları kurtarma gayretidir.
     
Böylesine hasbî, fedâkarca yapılan bu hizmete ve hizmet mensuplarına, Saâdet Asrından bugüne kadar her dönemde bu türlü zulüm irtikâb edilmiştir. Milyonları besleyen bu ağacın kökünü kurutmaya, dallarını kırmaya, gece gündüz meyve veren bu ağacı yok etmeye çalışan dinle alâkası olmayanlar beri zâlimler, münâfıklar, fâsık ve fâcirler, asırlardan beri ellerine geçen fırsatı ve kuvveti kullanarak, bütün gücüyle fitne ve fesat çıkarıp ortalığı karıştırmak istemişlerdir.
   
Ömrünü samîmi olarak hizmete adamış olan gençlerin oyuna gelmemeleri, kötü niyetli insanlara âlet olmamaları en büyük arzumuzdur. Eksik ve kusurların telâfisi adına, hiçbir işe yaramayan, kini ve nefreti tetikleyen tenkitle değil; îman erkânına ters düşmeyecek şekilde iyi niyetli, iştişâreye açık, her türlü terakkiye, bu hizmetin başından beri açık olunduğu bilinmelidir.
   
İslâm; îmandır, âdaptır, edeptir, terbiyedir, ahlâktır, fazîlettir ve muhâsebedir. Cenâb-ı Hak İsrâ suresinde şöyle buyuruyor: “(Biz) Şöyle deriz ona (insana): Defterini oku! Bugün muhâsebeci olarak kendi işini görmeye kendin yetersin!” (İsrâ sûresi, 14)
 
“Kim doğru yolu seçerse, kendisi için seçmiş olur; kim de doğru yoldan saparsa, kendi aleyhinde sapmış olur.  Hiçbir kimse başkasının günah yükünü taşımaz. Biz, peygamber göndermediğimiz hiçbir halkı cezalandırmayız.” (İsrâ sûresi, 15)
 
Görüldüğü gibi;  O gün herkesin hesâbı kendine yetecek. Onun için, herkes kendi eksik ve kusurlarını görüp istiğfar etmeli, aslâ başkalarının kusurlarını araştırıp gıybetlerini yapmamalıdır. Zîrâ Allah (cc), başkaları hakkında insanları muhâsebeci tayin etmemiştir. Ancak, ‘emr-i bil ma’ruf ve nehy-i anil münker -iyiliği emretme kötülükten nehyetme’ vazîfesiyle sorumlu tutmuştur.
 
“Ey iman edenler! Sakın şeytanın izinden gitmeyin. Her kim şeytanın peşinden giderse bilsin ki o, kendisinden hep fenâ, çirkin ve meşrû olmayan şeyleri yapmasını ister. Eğer Allah’ın lütuf ve merhameti olmasaydı, sizden hiçbiriniz asla temize çıkamazdı. Ancak Allah dilediğini temizleyip arındırır. Çünkü Allah, her şeyi hakkıyla işitir ve bilir.” (Nur sûresi, 24/21)
 
“İçinizden fazîlet ve imkân sahibi olanlar, akrabalara, fakirlere, Allah yolunda hicret etmiş olanlara sadaka vermeme hususunda yemin etmesinler. Affedip müsâmaha göstersinler. Siz de Allah’ın sizi affedip müsâmaha göstermesini arzu etmez misiniz? Allah gerçekten gafurdur, rahîmdir (çok affedicidir, merhamet ve ihsanı boldur).” (Nur, 24/23)
 
“Gün gelecek, dilleri, elleri ve ayakları yapmış oldukları bütün kötülükleri tek tek bildirerek aleyhlerinde şâhitlik edecektir.” (24/24)
 
“O gün Allah, onlara hak ettikleri karşılığı tam tamına verecek ve onlar da Allah’ın, gerçeği açıklayan hakkın tâ kendisi olduğunu anlayacaklardır.” (Nur, 24/25)
 
“... Ey mü’minler! Hepiniz toptan Allah’a tövbe ediniz ki felâha eresiniz. (Nur, 24/31)
 
“De ki: “Allah’a itaat edin, Peygambere itaat edin. Eğer sırtınızı dönerseniz bilin ki Peygamber kendi görevinden, siz de kendi yükümlülüğünüzden sorumlu olursunuz. Ama ona itaat ederseniz, doğru yolu bulmuş olursunuz. Yoksa, peygamberin görevi, açıkça tebliğ etmekten başka bir şey değildir.” (Nur, 24/54)
   
“Resûlullah’ın sizi çağırmasını, sizin birbirinizi dâvet etmenizle bir tutmayın. Allah elbette sizden, birbirini siper edinerek sıvışıp gidenleri bilir. Öyleyse Peygamberin emrine aykırı hareket edenler, başlarına dünyada bir belâ gelmesinden yâhut, âhirette gâyet acı bir azap gelmesinden korkup çekinsinler.” (Nur, 24/63)
   
“Mûsâ onlara: “Yazık size!” dedi, “Allah hakkında yalan uydurmayın, yoksa O size öyle bir azap gönderir ki, kökünüzü keser. İftira eden, muhakkak perişan olur.” (Tâhâ, 20/61) buyurmaktadır.
   
Âhirzamanda böylesine helâket ve felâketlerin insanları zor durumda bıraktığı bir asırda, Dîn-i Mübîn-i İslâm’ın haysiyet ve şerefine sâhip çıkan A’dan Z’ye ne kadar mü’min varsa;  dost, taraftar, muhip bütün ömrünü bu işe adamış, samîmi, hasbî, fedâkar ve muhlis bu insanlara  yapılan iftira ve isnatlar karşısında, âdalet-i ilâhi’nin zâlimden mazlumun hakkını bir gün mutlaka alacağına inanıyoruz.

“De ki: “İçinizdekini gizleseniz de, açıklasanız da mutlaka Allah onu bilir. Bütün göklerde ve yerde olanları da bilir. Allah, her şeye kadîrdir.” (Âl-i İmran, 3/29)

“Gün gelecek, her kişi gerek hayır olarak, gerek kötülük olarak ne işlemişse, hepsini önünde bulacak. Yaptığı kötülükten bucak bucak kaçmak isteyecek. Allah sizi, Zâtına karşı gelmekten sakındırır. Doğrusu Allah kullarına karşı pek şefkatlidir.” (Âl-i İmran, 3/30)

Hz.Ömer’e (ra) isnat edilen, ama hadis muhtevasında olan bir beyanda şöyle buyrulmaktadır: ‘Büyük Mahkeme’de hesâba çekilmeden evvel burada (dünyada) hesâbınızı iyi yapın! (Defterinizi iyi tutun!)’

Bir hâdis-i kudsîde de Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “İzzetime yemin olsun ki,  ben kuluma ne iki korkuyu, ne de iki emniyeti birarada vermem. Eğer kulum dünyada benden emin (korkusuz) olarak kareket ederse, Ben onu kıyâmet günü korkuturum. Şâyet kulum bu dünyâda benden korkarsa, ben onu kıyâmet gününde emin (korkusuz) kılarım.” (Beyhaki, Heysemi, İbnu’l Mübarek)
Dünyada Allah’dan korkan, hesâbını burada ciddi yapan, orada (ahirette) korkusuz emniyet içinde olacaktır.

[Mehmet Ali Şengül] 4.1.2019 [Samanyolu Haber]

’15 Temmuz’da Mozambik’teydim, darbeyle ne alakam olabilirdi’ [Basri Doğan]

15 Temmuz kurgusunun ardından, darbe girişimiyle ilgisi olmayan onbinlerce insan hapislere atıldı, ekmeğinden edildi. Binlerce işadamının emekleriyle kurduğu işyerlerine çöküldü. Zulümden kaçan binlerce masum vatandaş başka ülkelerde hayatta tutunmaya çalışıyor. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) tarafından açıklanan son Uluslararası Göç İstatistikleri’ne göre, 2017 yılında ülkeyi terk edenlerin oranının bir önceki yıla göre yüzde 42 oranında arttı. Bu işadamlarından birisi de Tacettin Akkuş. 15 Temmuz darbe girişimi öncesinde Mozambik’te olduğunu belirten, Akkuş, kendisinin darbeyle ne alakası olduğunu sormadan edemediğini söylüyor. Evine yapılan baskında 3 saat arama yapıldığını ve sadece Kur’an-ı Kerim hatim seti bulduklarını hatırlatan Tacettin Akkuş, ilerleyen günlerde hakkında yakalama çıkarılacağı çğrenince, ‘17 Kasım 2015 günü çok sevdiğim ülkemden ayrılmak zorunda kaldım.’ diyor. İşadamı Tacettin Akkuş, üç yıl kaldığı Mozambik’ten Hollanda’ya gelişi ve cadı avı sürecinde Türkiye’de yaşadıklarını Tr724’e anlattı.

GEÇMİŞİMİ UNUTMADIM

Elmalı-Antalya doğumluyum. İlk orta ve lise öğrenimimi Antalya’da tamamladıktan sonra 1985 yılında İTÜ Sakarya Mühendislik Fakültesi Endüstri Mühendisliği’ni bitirdim. Ama Türkiye’de insanların çoğunda olduğu gibi kendi mesleğimi çok yapamadım. Yaklaşık 30 yıl tarım sektöründe örtü altı (sera) sebze üretimi yaptım. Hizmet hareketini  1978 yılında tanıdım ve Allah nasip etti 1979-80 yıllarında 2 yıl İzmir’de membaında kaldım. 1986-1990 yılları arasında devlet sektöründe çalışmam oldu. İş hayatına atılınca geçmişimi unutmadım ve kendim zorluklar içerisinde okuduğum için hep maddi durumu zayıf olan öğrencilerin yanında olmak istedim. 1993-2013 yılları arasında Antalya’daki Turgut Reis Dershanelerinin (FEM) yönetiminde bulundum.

BİZİ TERÖRİST İLAN ETTİLER AMA FAALİYETLERİMİZİ ÖVEN BAŞKAN HALA GÖREVDE

2009 yılında fakir olup, eğitim için dershaneye gidemeyen öğrenciler için arkadaşlarla bir proje geliştirdik. Hamle-Der Eğitim Faaliyetleri adı altında bir dernek kurduk. Kurucusu ve başkanı olduğum Hamle-Der öncülüğünde, Antalya-Kepez Belediyesi ve Milli Eğitim Müdürlüğü ile birlikte eğitim merkezleri kurduk. Kepez Belediyesi’nin gösterdiği yerlere Hamle-Der’in bulduğu hayırseverler aracılığı ile buralara binaları yaptık. Öğretmenler ise Milli Eğitim Müdürlüğü tarafından atanıp ücretlerini de müdürlük ödüyordu. Kısa bir zaman içinde 9 adet şubeye ulaştık. Yılda yaklaşık 3.000-3.500 öğrenciye hizmet vermekteydik. Eğitim hizmetinin yanında ayrıca öğrencilerin kendilerini ve ailelerini sağlık taramasından geçiriyorduk. Bayramlarda yardım paketleri ve kurban etleri dağıtıyorduk. Bu faaliyetler başta belediye olmak üzere halk tarafından çok takdir ediliyordu. Ta ki 2013 yılına kadar. Ne olduğunu anlayamadığımız bir kararla derneğin kira kontratları belediye tarafından sonlandırılıp Milli Eğitim tarafından da eğitim merkezleri kapatılmaya başlandı. Bizlerde terörist ilan edildik. Fakat hemen her ay çıkardıkları belediye bülteni adını verdikleri (Kepez Bülteni) dergide bizim faaliyetlerimizden övgüyle bahseden belediye başkanı hala görevini sürdürmekte ve 3. dönem için adaylığını koymuş bulunmaktadır.

EVİMİ BASTILAR, 3 SAAT ARAMA YAPTILAR HATİM SETİ BULDULAR!

Bunların sonucunda 21 Ekim 2015 tarihinde benim ve dernek yönetiminde bulunan tüm arkadaşlarımızın evlerine sabah saatlerinde polis baskını ile arama yapıldı. Benim evimede biri kadın olmak üzere yedi polis geldi. 3 saatlik bir aramadan sonra sadece Kur’an hatim seti bulundu diye tutanak tutup gittiler. Ama evde özelimiz dahil aranmayan hiçbir nokta kalmamıştı. İllaki bir şeyler bulmak için geldikleri belliydi. Bu olay beni ve ailemi çok etkiledi. Oturduğum apartmanda oturanların gözünde suçlu psikolojisi altına girdik. Ben psikolojik olarak ciddi yıpranmıştım.

PSİKOLOJİK OLARAK YIPRANDIM

Çünkü kendim okuyabilmek için yazları çalışmak zorundaydım. Ondan dolayı parasızlığın ne demek olduğunu biliyordum. Bu zorlukları kendim unutmadığım için daha sonra durumum elverdiği ölçüde bu yaşıma kadar öğrencilere hep yardım etmek istemişimdir. Ve kendi çocuklarımın da iyi bir eğitim almaları için uğraşmışımdır. Ülkemin ilerlemesinin ve geleceğinin eğitim yoluyla olacağına inanan birisiyim. Ev baskınından sonra bu konuları bilen bir arkadaşıma durumumun ne olabileceğini sordum. Benim ve arkadaşlarımın hakkında fezleke hazırlanacağı ve yakalama kararının çıkartılacağını öğrendim.

17 KASIM 2015 TARİHİNDE MOZAMBİK’E GİTTİM

17 Kasım 2015 günü çok sevdiğim ülkemden ayrılmak zorunda kaldım. Vize istemeyen ve daha önce eğitim faaliyetleri için birkaç defa gittiğim Mozambik’in yolunu tuttum. Çünkü orası işim olan seracılık için de uygundu. Mozambik’te tam 3 yıl kaldım. Bir Afrika ülkesinde nasıl yaşanır çoğumuz bilemeyiz. Dilini örfünü ve adetlerini bilmediğin bir ülkeye gidiyorsun ve yaşam savaşı veriyorsun. Üstelik derdimi anlatabilecek kadar İngilizce bilmeme rağmen Mozambik’in dili Portekizceydi. Ve yanımda Türk ehliyetim de yoktu. Arabaların direksiyonu sağda olup trafikte sağdan akıyordu. Bize göre çok tersti. Yani hiç alışmadığımız bir ortam vardı. Son zamanlarda dünyanın çeşitli ülkelerinde hizmet mensuplarının kaçırılma haberleri ve bu olayların Mozambik’te de gerçekleşeceği duyulmaya başlanmıştı. Nitekim 8 Ekim’de Mozambik basını bunu yazdı. Tam alışamadığım Mozambik’ten 16 Eylül 2018 tarihinde ayrıldım. (bu arada çok defa yemeğini yediğim çayını içtiğim dünya iyisi biri olan Ayşe Çoban ablamızın Mozambik’de ilk muhacir şehidi olarak 2 hafta önceki vefatı beni çok etkiledi. Buradan eşi Süleyman abime ve çocuklarına başsağlığı dilerim. Allah Ayşe ablamıza mağfiretiyle muamele eder inşallah.)

HOLLANDA HALKININ BAKIŞI SON DERECE OLUMLU

18 Eylül’de Amsterdam havaalanında iltica ettim. Hollanda’ya 2014 yılında daha önce gelmiştim ve çok sosyal ve demokratik bir ülke olduğunu fark ettim. Onun için burayı tercih ettim. 8 gün Schippol’de kaldıktan sonra şimdiki bulunduğum kampa geldim. Burada Hollanda halkının bize bakış açısı oldukça güzel ve olumlu. Bende bunu fırsat bilip bu hafta yılbaşı bayramlarını kutlamak için onlara kart attım ve çok olumlu tepkiler aldım. Tüm arkadaşlarıma tavsiye ederim. Bu arada iş buldum ve oturum gelir gelmez bir tarım firmasında işe başlayacağım İnşallah.

TANIYANLAR, AKRABALARIM BENİ ARAMADI

20 yılı aşkın bir süredir içinde bulunduğum eğitim faaliyetlerinde hasbelkader benden fayda gören (telefon açıp çocuğu için indirim ve burs isteyen vs.) onlarca kişinin ve en yakın akrabalarımın bir kez olsun aramaması çok acı veriyor. Eşimin İstanbul Havalimanında 6 saat çocuklarımın yanında sorgudan geçirilmesi psikolojisini derinden etkiledi ve bana boşanma davası açtı. 3 yıldır çocuklarımdan eşim ve sevdiklerimden ayrı gurbetlerde yaşıyorum.

BU KADAR ZULMÜN HESABINI NASIL VERECEKLER?

15 Temmuz’da ben Mozambik’teydim. Darbeyle ne alakam olabilirdi. Bu kadar zulmğn hesabını, psikolojik yıpranmanın bedelini kim, nasıl ödeyecek. Hiç bir arkadaşımın suçlu olmadığına inandığım bu süreçte beni en çok üzen şu anda Türkiye’de anne ve çocuklarının cezaevlerinde olmasıdır. Bir bahane uydurup işinden atılmış açlığa mahkum edilmiş binlerce masum insanı düşünüyorum. Ülkemizin eğitilmiş hizmet insanları ülkeyi terk etmek zorunda kaldı ve ülkemiz bilerek cahilliğe itiliyor.

[Basri Doğan] 4.1.2019 [TR724]

OHAL komisyonu, rejim noteri gibi çalışıyor! [İlker Doğan]

Olağanüstü Hal (OHAL) döneminde birbiri ardına çıkarılan Kanun Hükmünde Kararname’lerle (KHK) işlerinden olanların mağduriyetini gidermek için kurulan OHAL İnceleme Komisyonu, ‘notere’ dönüştü! Sözde ‘komisyon’ inceleme yapmak yerine mahkemelerin hukuki dayanaktan yoksun kararlarına dayanarak binlerce dosyayı reddetti. Komisyonun, mahkeme kararı beklenmeden karara bağladığı dosya neredeyse yok! Önce başvuruyu alan komisyon, sonra mahkemenin kararını bekliyor. Ardından da bu kararı reddine gerekçe yapıyor.

Sözde ‘darbe’ girişiminin ardından ilan edilen OHAL, hukuksuz uygulamaları da beraberinde getirdi. OHAL döneminde çıkarılan KHK’larla Meclis resmen by-pas edilirken, kamudan 120 binden fazla memur hiç bir hukuki gerekçe gösterilmeksizin atıldı. Bank Asya’da hesabı olduğu, çocuğunu MEB’e bağlı özel bir okulda gönderdiği, tamamen yasal olarak basılan bir gazeteyi okuduğu ya da Bylock gibi herkese açık bir uygulamayı telefonuna indirdiği gerekçesiyle onbinlerce insan ihraç edildi. Anayasa Mahkemesi’nin ‘KHK’ları denetleyemeyeceğini’ açıklaması üzerine mağduriyetlerin incelenmesi için bir komisyon kurulmasına karar verildi.

İLK KARAR 15 TEMMUZ’DAN 1,5 YIL SONRA

OHAL İnceleme Komisyonu 23 Ocak 2017’de yine bir KHK ile kuruldu. Başvuruları ise kurulduktan 6 ay sonra kabul etmeye başladı. Komisyonun ilk başvuruları kabul tarihinin sözde darbe girişiminden 1 yıl sonra olduğunun altını özellikle çizmekte fayda var. Komisyon ilk kararını ise 15 Temmuz’dan 1,5 yıl sonra 21 Aralık 2017’de verdi. Sadece 100 dosya incelenmişti. Kararlara ilişkin ayrıntı ise verilmedi.

MAHKEMEYİ ‘TASDİK’ EDİYOR

Bugüne gelelim. Geçtiğimiz hafta ‘OHAL Komisyonu’nun bir yılı: 125 bin itiraz 50 bin karar’ başlıklı haberler yayınlandı gazetelerde. Buna göre, OHAL İnceleme Komisyonu, bir yıllık görev süresinde 125 bin 600 başvurudan 50 bin 300’ünü karara bağlamıştı. Dosyalardan 46 bin 600’i reddedildi. OHAL İnceleme Komisyonu Başkanı Salih Tanrıkulu, ret kararlarının yüzde 94’ünün adli soruşturma/kovuşturma bilgisi nedeniyle alındığını söyledi.

ÖNCE MAHKEME KARARI BEKLENİYOR

Salih Tanrıkulu’nun açıklaması, mağduriyetlerin incelenmesi amacıyla kurulan komisyonun kararlarının neredeyse tamamını mahkemelerin hükümlerine göre verdiğinin itirafı. Eldeki bilgiler de bunu doğruluyor. Komisyonun mahkeme sürecinin bitmesini beklemeden verdiği bir karar yok! Mahkemelerin hükümlerini bekleyerek karar verecek bir İnceleme Komisyonu, mağduriyetleri nasıl giderecek?

ÖRNEK BİR DOSYA: TEK SUÇLAMA BYLOCK

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nda çalışan bir memur, 679 sayılı KHK ile ihraç ediliyor. İhracının ardından tutuklanan kişi, daha yargılaması bile başlamadan önce OHAL İnceleme Komisyonu’na başvuruyor. Hakkındaki tek suçlama ‘bylock’ listesinde adının olduğu iddiası. MİT tarafından hazırlanan ve hatalı olduğu ortaya çıkan listede adı olduğu için geçtiğimiz ay ceza aldı.  Bylock içeriği bile yok. ‘Örgüt üyeliği’ iddiasıyla mahkum edildi. Komisyon’a yaptığı başvurunun cevabı ise mahkemenin kararından 15 gün sonra geldi! Komisyon, ‘mahkemenin bylock’ kararına dayanarak başvuruyu reddetmişti. Komisyon, ‘başvurucunun çalıştığı kurumdan gelen ve kendisinin ‘F.tö mensubu olduğu değerlendirilen’ yazıyı da red gerekçeleri arasında saymış!

KOMİSYON’DAN ADALET ÇIKMAZ

Örnek olay ve karara göre Komisyon’un çalışma yöntemi şöyle; başvuruyu al, atıldığı kurumdan görüş iste, mahkemenin hüküm vermesini bekle ve ardından mahkeme kararı ile kurumun gönderdiği ‘değerlendirme’ yazısıyla kararını ver! Karar almak için hukuku yerle bir eden mahkemelerin hükümlerini bekleyen, başvurucunun atıldığı kurumun değerlendirme yazısını reddine ‘gerekçe’ yapan bir komisyondan ‘adalet’ çıkar mı? Yukarıdaki örnek olayda mahkemenin hukuksuz kararı muhtemelen Yargıtay’dan dönecek. Peki o zamana kadar yaşanan mağduriyetlerin hesabını kim verecek?

[İlker Doğan] 4.1.2019 [TR/24]

Seçim matbaası iş başında [Semih Ardıç]

Türkiye’de bu kadar ağır şartlara rağmen iktisadi kriz yaşanmadığına inanmayanlar için “Kriz yok, öyle mi?” başlıklı makalede (http://www.tr724.com/gorunmez-kriz/) bazı rakamlar paylaşmıştım. O makalede Hazine’nin borç bulmakta zorlandığına dikkat çekmiştim.

Buna mukabil 31 Mart 2019 Pazar günü belediye reislerinden muhtarlara kadar binlerce isim 5 seneliğine yeniden seçilecek.

SEÇİMİ KAYBETME LÜKSÜ YOK

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Başkan Recep Tayyip Erdoğan için 31 Mart yahut başka bir seçimi kaybetme gibi bir ihtimal yok.

Havuz sisteminin müşahhas hali bin küsur odalı Saray’da ikamet edebilmesi için ömrünün son demine kadar girdiği bütün seçimleri kazanması şart.

Kasada para kalmadı, memleket ağır bir bunalımdan geçiyor. Dolar ve euro 2019’a yüzde 5 artarak başladı. Mamafih Erdoğan’a para lazım.

MERKEZ BANKASI GENEL KURUL TARİHİ 3 AY ÖNE ÇEKİLDİ

Kanun, kaide, içtihat ve teamüllerin zerre kadar kıymet ifade etmediği ve Erdoğan’ın aile şirketi gibi idare ettiği Türkiye AŞ’de Merkez Bankası’nın (TCMB) 2018 kârını seçimden evvel harcamak için Genel Kurul tarihi değiştirildi.

Her sene nisan ayında toplanan Genel Kurul ilk defa 18 Ocak’ta toplanacak.

Tarih değişikliği Ticaret Sicil Gazetesi’nin 2 Ocak 2019 tarihli nüshasında ilan edildi ve TCMB hissedarlarına 18 Ocak günü Olağanüstü Genel Kurul’da hazır bulunmaları çağrısı yapıldı.

TCMB’NİN NET KÂRI 35 MİLYAR TL

AKP, TCMB Genel Kurulu için 3 ay beklemeye tahammül edemedi. Nasıl etsin ki!

Kasada 35 milyar TL net kâr var. 5 milyar TL Kurumlar Vergisi, 20 milyar TL ise temettü (kâr payı) olarak Hazine’ye aktarılacak.

Kalan tutar da banka bünyesinde yedek akçe olarak tutulacak. Toplamda 25 milyar TL seçimden evvel ilaç gibi gelecek Erdoğan’a.

Eski Merkez Bankası Başkanı ve İyi Parti Ankara Milletvekili Durmuş Yılmaz, hükûmetin maksadını şu sözlerle hülâsa etti: “Normal genel kurul yerine olağanüstü genel kurulu toplanmasının sebebi ne olabilir? Herhalde Hükümetçe ihtiyaç duyulan nakit/kaynak sıkışıklığı.”

20 MİLYAR TL, HAZİNE’YE AVANS OLARAK DEVREDİLECEK

Acil Genel Kurul’da dokuz aylık faaliyet kârı üzerinden müzakere yapılacak ve devredilmesi gereken dokuz aylık tutarı Hazine’ye normal zamanından üç ay önce avans olarak devredecek.

Merkez Bankası bir yere kaçmadığına göre 3 ay niye beklenmez? Telaşın nakit sıkışıklığından mütevellit olduğu o kadar belli ki!

İktidar kendi önceliklerine göre hareket ederken kâğıt üzerinde “özerk” TCMB’nin Başkanı Murat Çetinkaya’nın Saray’dan gelen her talimatı “Evet efendim!” meyanında tatbik etmesine ne demeli?

Seçimden evvel bir nevi para basmak manasına gelen Genel Kurul kararı, Merkez Bankası’nı Erdoğan’ın siyasî hesaplarına alet ettikleri ne ilk ne de son vaka olacak.

DÖVİZ ÇIKARKEN SEYİRCİ, SEÇİMDE ACELECİ

2019 senesinin ilk iki gününde dolar (gece yarısı 5,85 TL’yi gördü) ve euro (6,60 TL’yi test etti) yeniden tırmanışa geçmiş, ufukta daha ağır krizler varmış hiç biri TCMB Başkanı Çetinkaya’nın umurunda değil.

Seçimin akabinde faizleri yüzde 30-40 çıkarır olur biter. Nasıl olsa iş işten geçtikten sonra faiz artırmakta eline kimse su dökemiyor.

Çetinkaya’nın 2018 başında yüzde 5’e inecek dediği enflasyon (TÜFE) yüzde 20,3’e fırladı. Hedefin 5 kilometre yakınına bile varamadı. Kim soracak hesabını?

Durmuş Yılmaz’ın döneminde TCMB Başkan Yardımcısı olan İbrahim Turhan’ın Yılmaz’ın dikkat çektiği hususlara dair “komplo teorisi ve kötücül kurgu” demesi ise siyasetin bir insanı ne kadar vefasız hale getirdiğini göstermesi açısından hazin bir misaldir.

İBRAHİM TURHAN’IN VEFASIZLIĞI

Durmuş Bey, AKP’nin hükûmet olup henüz iktidar olamadığı senelerde Erdem Başçı ve İbrahim Turhan gibi hakikaten liyakat sahibi isimleri Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’e rağmen himaye etmişti.

Yılmaz niye komplo teorisi hazırlasın? Bu mevzuda söz hakkı olan bir fani varsa o da Durmuş Yılmaz’dan başkası olamaz.

Ömrünü Merkez Bankası’na vakfetmiş, 2006 senesinde Euromoney dergisi tarafından “Yılın Merkez Bankası Başkanı” seçilmiş bir ismin söylediği acı hakikati sırf ballı emekli milletvekili maaşına feda etmek ne hazin!

Turhan, Erdoğan’ın kullanıp kenara attığı yüzlerce bürokrattan biri olduğunu ne çabuk unutmuş!

Tarihi itibarıyla TCMB Genel Kurulu, Türk Lirası banknot basma imtiyazını elinde bulunduran Merkez Bankası’nı AKP’nin seçim matbaasına dönüştürmüştür. Ötesi laf ü güzaftır.

Turhan ve diğer vefasızlar hariç her ehil insan Yılmaz’ın tespitinin altını imzalar. Ben de imza atıyorum…

[Semih Ardıç] 4.1.2019 [TR724]

Bu dönemden insan manzaraları [Ramazan Faruk Güzel]

Son yıllar -adı tam konmamış şu dönem- bütün dünya insanları olduğu kadar Türkiye orijinli insanlar için de çok sancılı, çok savurucu seneler oldu. Yıkıcı etkinin ucunun dokunmadığı, etkilemediği kimse kalmadı neredeyse, herkes çapı ve kısmeti nispetinde payını aldı.

Ve herkesin farklı acı eşikleri var;

Kimisi az duydu, kimisi derin hissetti,

Kimisi bir boyutlu, kimisi ise çok boyutlu hissetti acıları.

Kimisi acılarla boğulup kaldı, iç dünyasına çekildi,

Kimisi de şair H. Hüseyin Korkmazgil gibi şöyle dedi:

“… kanadık toprak olduk
çekildik bayrak olduk
döküldük yaprak olduk
geldik bugüne 
ekmeği bol eyledik
acıyı bal eyledik
sıratı yol eyledik
geldik bugüne.”

Acıyı bal eyleyenler -arı gibi- zehrine mukabil dünyanın en tatlı ve şifalı semeresini verebildiler…

Yaşadıklarını içlerinde sindirerek, bundan başkalarına dersler, yollar çıkardılar.

Kimisi de bu içselleştirmeyi mizaha dönüştürerek bu dönemin kötü adamların başına paylaşımlarını taşlama olarak fırlattılar. Zira izahın olmadığı yerde de mizah başlar ve de baskıcı rejimlerin olduğu yerde;

bu saçma insanlık fıtratına ters düzenlere verilecek en güzel tepki de onu ironiye almaktır, mizahını yapmaktır.

Diktatörler, şahsi hırslarıyla, çocukça bir saplantıyla kendilerine göre bir düzen kurmaya çalışıyorken, kalkıp bunun felsefi izahını ve antitezini sunmaya çalışmak… Yapılır; bunun siyasi, sosyal karşılıkları ortaya konulur ama en kestirmesi, bunun saçmalığını ortaya koyma adına ti’ye almadır sanırım.

Bunu da şu dönem sosyal medyada yapanlar var, gayet de başarılı örnekler.

Bazı insanlar da kendisine, bu tür girişimlere karşı olma, onlara eleştiri getirme misyonunu edinmiş, ki bu çok garip! “Bu kadar insan acı çekerken mizah ne, gülmek ne kardeşim!?.. Siz mizah yapmakla da zalimlerin yaptıklarını makulleştirmeye çalışıyorsunuz..” Numune bazı ifadeler bunlar.

Böyle diyenler, böyle demekle kendilerini daha sosyal sorumluluk sahibi mi hissetmiş oluyorlar, böylelikle bir işe yaradıklarına, bir hayra girdiklerine mi inanıyorlar? Böyle yaparak başkalarına “nasıl da duyarlı ve ihlaslı insanlar olduklarını” mı göstermiş oluyorlar, bu şekilde örnek olmaya mı çalışıyorlar? Bilemiyorum. Herkes niyetinden sorumludur ve “herkese niyet ettiği vardır.”

Hatta sosyal medya hesabından, “insanları düzeltmeye ısrarla devam edeceği” sözünü de verebiliyorlar… Elinde çekiçle gezenler, herkesi çakılacak çiviler olarak görmeye başlar. Düşman başına!

Bu, sadece mizah üretenlere karşı da değil, kendi imkanları ile insanlara bir hizmet sunmaya çalışan herkese karşı böyle bir “Molla Kasımlık” hevesleri var. Ben de kendi çapımda videolar hazırlamaya, yazılar yazmaya çalışıyorum da, oradan biliyorum, bana gelenlerden… “Senin yaptığın da iş mi, bu dediklerin neyi değiştirecek ki, insanlara niye haklarının ileride iade olacağı ümidi veriyorsun ki, kimse hakkını alamayacak, boş işler bunlar” vs şeklinde umut kırmaya yönelik sözler… (Sonradan böyle diyenlerin bazısının operasyonel kimseler olduğunu, insanların direncini kırmaya çalışan art niyetli şahıslar olduğunu gördüm üzülerek…)

Evet, bir tarafta içinden geldiği gibi duygularını, yaşadıklarını paylaşanlar, öbür tarafta ise insanların paylaşımlarına kapak yapma, kulp yapıştırma derdine düşenler… onların hislerine karşı dini, sosyolojik argümanlar sıralayarak kendini gösterme gayretleri… Belki böylece kendi varlığını ortaya koyma, kendisini ispat arayışı. Hayırhahlık güzeldir, tavsiye edilir; ama bunu “insanlara ayar vermeye, sosyal medya zabıtalığı”na indirgemek en bayağısı olsa gerek. Belki de bu dönemin en gereksiz iştigali bu!

YENİDEN VAR OLANLAR

Bu dönemde mesleği, kariyeri, işi elinden alınan insanlar çok büyük bir şok yaşadılar. Kolay değil, yıllarını, ömürlerini verdikleri uğraşlarını bir anda çekip aldı bazı haramiler…

Yakın zamana kadar sayılı akademik kariyer, üst düzey memurluk, bürokratlık ya da dini, sosyal gruplar içindeki aktif ve üst düzey mevkiinden sonra bir anda kendini sıfırlanmış görmek!..

Makamı karakterine yapışmış kimseler, makamı çıkarılınca karakterinden de gidenler oldu, görebildiğim kadarıyla. O makamıyla var olmuş, kendisine zaman ayırmamış, kendisine yatırım yapmamış, bütün aidiyetini, varoluşsallığını kariyerine endekslemiş kimseler, kariyeri gidince karakteri de ortada kötürüm gibi, yarım kala kaldı…

Bir birey olabilmiş, bir makam ile değil de kişiliği ve birikimi ile başlı başına var olabilmiş kimseler ise bütün birikimleri ile dimdik ayakta. Bir makamla var olmuş, değer kazanmış değil, kişiliği ile bulundukları makamlara değer katmış insanlar her şartta bir değer olarak arzı endam etmesini bilmişlerdir. Ve altın her yerde altındır, ister başta taç olsun, isterse çamura düşsün…

Tek boyutlu kalmış insanlar bu süreçte elinden o imkanı alındığında donup kaldılar, başka bir işle iştigali de onuruna gururuna yediremediği için kilitlenip kaldılar…

Bazısı da başka da bir iş yapmaya becerisi, tecrübesi olmadığı için, projektöre tutulmuş bir tavşan gibi baka kaldı. Kolay değil; aklı ermeye başladığında bir işe başlamış ve yıllar yılı o işi yapmış, başkaca da bir şeyden anlamamış. Doğaya salınan evcil canlıların savunmasız kalması gibi bir çaresizlik bu!

Yılların tecrübe birikimlerinin en zirvesindeki insanları, ülkesine en faydalı olma kertesindeki kimseleri bir anda vasıfsız kimseler haline getirenler utansın! Bu “sıfırlamacılar”a fırsat veren insanlarımız da iki kere utansın, ne diyelim!

Elinden imkanı, makamı alanların bunalıma girmesini, isyanlara girmesini ihtimal vermiyorum. Çünkü inanmış birisi niyetinin amelinden hayırlı olduğuna inanır. Görevde kalsaydın sonuna kadar o işini hakkıyla yapmaya çalışacaktın, ama şimdi yapamıyorsun, sebep cihetiyle bir zalim geldi aldı o imkanı elinden, ama aslında kaderi ilahi sana: “Senin hayrını kabul ettim, ölünceye/ hatta kıyamete kadar bu vazifeyi yapmış gibi sevap yazmaktayım sana, şimdi var git kendinle ilgili, yeni bir safha ve sayfa için bir şeyler yapmaya bak” diyor, kim bilir?! (en azından ben öyle algıladım.)

Bütün bu sıfırlamalara rağmen, kendi küllerinden doğan, adeta ikinci bir insan olanlar da var. Hani “bir lisan bir insan, iki lisan iki insan” derler ya, yeni bir uğraşla kendini anlamlandırma da böyle bir yeni insan olmaya vesile sanırım… “İkinci bir bahar yaşıyor bazı ömürler”, bana dedikleri gibi.

Bu dönem ayrıca insanların kendi gibi olabilmelerine, kendilerine zaman ayırmalarına vesile oldu yani… Hemen bir göreve, mesleğe atılan sayısız insan, kendi kabiliyet ve uğraşlarına vakit ayıramamıştı. “Harç bitti, yapı paydos” denilince, kader-i ilahi tarafından üzerlerindeki sorumluluklar alınınca, insanlar kendisiyle baş başa kaldı. 40, 50 yaşından sonra resme, müziğe başlayanlar, berberlik, esnaflık deneyimi yaşayanlar, el işi ürünler, çantalar vs üretmeye başlayanlar ve daha niceleri…

Bunlar yapılırken, “sizin yaptığınızdan da ne olacak, boş işler bunlar, gidin daha faydalı işler yapın, bu yaptıklarınız para etmez” diye bu naif çabaları baltalayanlar da var, gördüğüm kadarıyla…

POZİTİFE PİRİM VERSEK…

Ben bu süreçte pozitif bir icraat ortaya koymaya, hayatta kalıp olumlu bir misal olmaya çalışanları örnek aldım, almaya da devam edeceğim. Her şeye rağmen ayakta kalıp yol almanın, kendi külünden tekrar doğmanın, zehri bal etmenin önemine inandım.

Bu istikamette fikir veren, pozitif/ yapıcı eleştiri getirenlerin tavsiyelerini düğünlerde takılan çeyrek altınlar gibi manidar olduğunu düşünüyorum. Ama yaşam enerjimi, yenilenme- yol alma şevkimi baltalayacak kimselerden de alabildiğine uzak durmaya çalışıyorum. Böylelerini görünce yolumu değiştiriyorum, telefonlarına dikkat ediyorum/uzak duruyorum, sosyal medyada böylelerine mesafeliyim, polemiğe girmiyorum, daha arsız ve pervasız davrandığında ise engelliyorum.

Sizlere de aynısını salıklıyorum, zira sabır kuvvetimiz çok az aslında ve insan ümit ve şevkle ayakta… onu dağıtırsak yaşam enerjimizi de zamanla kaybederiz.

Her yeni gün, yeni bir başlangıç ve ümittir haddizatında,

“Şimdi ne güzel, yeni baştan/ yürümeye ve sevmeye başlamak!” (M. Cevdet Anday)

Sözü bitirirken yine şair Hasan Hüseyin gibi diyelim:

“… ekilir ekin geliriz
ezilir un geliriz
bir gider bin geliriz
beni vurmak kurtuluş mu 
kor olasın demiyorum
kor olma da
gör beni.”

[Ramazan Faruk Güzel] 4.1.2019 [TR724]

Hizmet Hareketi, bu ifritten süreci yaşamak zorunda mıydı?! (1) [Prof. Dr. Osman Şahin]

Umûmî musibet ekseriyetin hatasının neticesidir…

Sunuhat’ta bahsedilen manevi bir mecliste, Üstad Hazretleri’ne sorulan bir soru ve cevabı şu şekildedir: “Tekrar biri sordu: Musibet, cinayetin neticesi, mükâfatın mukaddimesidir. Hangi fiiliniz ile kadere fetva verdirdiniz ki, şu musibetle hükmetti. Umûmî musibet ekseriyetin hatasının neticesidir. Hazırda mükâfâtınız nedir?

Dedim: -Mukaddimesi üç mühim erkân-ı Islâmiyedeki ihmâlimizdir. Namaz, oruç, zekat… Zira, yirmi dört saatten yalnız bir saati, beş vakit namaz için Hâlık Teâlâ bizden istedi. Tembellik ettik; beş sene yirmi dört saat talim, meşakkat, tahrik ile bir nevi namaz kıldırdı. Hem senede yalnız bir ay oruç için nefsimizden istedi. Nefsimize acıdık; keffâreten beş sene oruç tutturdu. Ondan, kırktan yalnız biri, ihsan ettiği maldan zekat istedi. Cimrilik ettik, zulmettik, O da bizden yığılmış zekâtı aldı. Ceza, amel cinsindendir. Hazır mükâfâtımız ise: Fâsık, günahkâr bir milletten, beşte bir olan dört milyonu velâyet derecesine çıkardı; gazilik, şehitlik verdi. Müşterek hatadan meydana gelen müşterek musibet, mâzi günahını sildi.”

Muhavereden anlaşıldığı üzere, umûmî musibet ekseriyetin hatasının neticesidir. Ortada bir umumi musibet varsa, bu o toplumun çoğunluğunun hatalarından kaynaklanmaktadır. O zaman, bu hataların tesbiti çok büyük önem arzetmektedir ki mualece yapılabilsin. Eğer yapılan hatalar, şefkat tokatları iktiza ettirecek hatalar ise başa gelen bela ve musibetler, o hataları veya günahları siler ve ayrıca Allah (cc) bu işlerin sonucunda bir de ihlaslı kullarına ihsanlarda bulunarak, mükafatlar verir.  Buradan hareketle, süreçte yaşanan hadiseleri, Hizmet insanlarına bakan yönleri ile değerlendirmeye devam edelim.

Hizmet’in merkezinde “insan” vardır…

Hizmetin en önemli bir boyutu, insanları, Kur’an’da ve Hadis’de tarif edildiği şekilde, İnsan-ı Kamil olma yolunda  mesafe almasını sağlamaktır. Hizmet’in merkezinde “insan” vardır. Her şey “insanı” kazanmak  üzerinedir. Hizmetlerin başlangıcında, bu uğurda her türlü meşakkat göze alınmakta, her türlü fedakarlığa evet denmektedir.  Bir tek insanın bile kaybedilmesinin ızdırabı onları kasıp kavuran bir ateştir. Aşk ve heyecan açısından insanlar çok ileridirler. Hizmet prensiplerinin yaşanması noktasında tavizsizdirler. Maddi ve manevi füyüzat hislerinden fedakarlığa razıdırlar. Bu ruhtaki insanlar arasında ihlas ve uhuvvet çok ileri seviyede yaşanmaktadır. İnsanlara hak ve hakikatı anlatma davasının dertleriyle mustarip ve bunun sancısıyla iki büklümdürler.  Bu dönemdeki kıvamları, bu insanları görenlere “bunlar insan değil, bu zamanda bu kadar içten, hasbi, diğergam, fedakar insanlar olamaz” dedirtecek kadar aşkındır. Dolayısıyla bu insanlar eliyle temsil edilen dava çok büyüleyici bir çekim gücüne sahiptir. Temsil ettikleri hakikatler dillendirildiğinde insanlar tarafından kabul görürler. Çünkü, kudsi bir hadisi şerifte buyurulduğu gibi, bu ortaya konan kıvamdan Allah (cc) razı olmuş ve onlar için yeryüzünde bir hüsn-ü kabul  vaz’etmiştir.

Allah (cc), bu ihlas ve samimiyete binaen, bu hizmete çok büyük muvaffakiyetler lütfetmiştir. Zamanla hizmet kemmiyeten çok hızlı büyümüş, içtimailleşmiş, toplumun bütün ünitelerinde temsil edilir hale gelmiştir. Yurt dışında çok önemli açılımlar gerçekleştirmiştir.  Çok önemli sayıda farklı dil ve kültürdeki insanlara hak ve hakikatler ulaştırılmıştır. Dünya genelinde çok önemli bir kabulle karşılaşmıştır.

Realitenin gereği olarak, bu çapta bir gelişme ile beraber başlangıçtaki kıvamın korunabilmesi elbette mümkün olamamıştır. Zaman içerisinde bir takım hastalıklar, her türlü insani organizasyonda görüleceği gibi, bu hizmet içerisinde de ortaya çıkmaya başlamıştır. Peygamber Efendimiz’den (sav) sonra sahabe efendilerimiz döneminde de farklı olmamıştır. O zamanda, İslam hızla yayılmış ve bünyeye her türlü milletten ve kültürden insanlar girmiş ve ilk dönemdeki safvet aynı ölçüde korunamamıştır.

Hizmet, zamanla maddi imkanlara ulaşabilme adına da bir cazibe noktası haline gelmiştir…

Haliyle hizmete maddi amaçlarla da dahil olanlar olmuşdur. Diğer taraftan hizmet insanları üzerinde bir takım manevi hastalıklar daha fazla etkili olmaya başlamışlardır. Elde edilen makamlar, mevkiler ve dünya adına diğer imkanlar, hizmet insanının bozulmasını beraberinde getirmiştir. Hiç bir karşılık beklenmeden, fedakarlıklar içerisinde hizmet edilen günlerin yerini, nefsin de hoşuna gidecek ve onu da tatmin edecek tarzda, zorlukların olmadığı, fedakarlıkların yerine dünyevi imkanları da netice vermekte olan bir hizmet almıştı.

İnsanları kazanma hususundaki aşırı duyarlılık, hizmete gelen insanların çokluğu karşısında kaybolmaya başlamış, ihmallerden kaynaklanan insan kayıpları önemsiz hale gelmeye başlamıştı. Bazıları için makamların ve mevkilerin elde edilip korunması artık daha önemli bir mesele haline gelmişti. Hizmetteki niyetleri samimi olan insanlar her ne kadar bu arızanın farkında olsalar da, hatta bir takım tedbirler almaya çalışsalar da bu bozulma her geçen gün artarak devam ediyordu. Ortada kemmiyeten de olsa bir başarı vardı ve hizmete katılanların sayısı her geçen gün artarak büyümeye devam ediyordu. Artık gaflet, ülfet, ünsiyet, tarafgirlik, ekipcilik, adam kayırma, bireye değer vermeme gibi büyüyen hastalıklar davaya zarar vermeye başlamıştı.

1990’lı yılların başlarında yurt dışına eleman gönderilmek istendiğinde, hizmetteki insanların neredeyse tamamına yakını bu davete icabet etmiş ve dilini, kültürünü bilmedikleri hizmet beldelerine çok rahatlıkla gitmişlerdi. Doğru dürüst, geçimlerine yetecek kadar bile maaş alamıyorlardı. Bir dünya yokluklar içerisinde hizmet etmeleri gerekiyordu.  Bütün bunlara rağmen, dünya adına her şeylerini ve bir sürü gözü yaşlı analar, babalar ve aileler bırakarak gittiler. Zamanla gidilen yerlerde hizmetler inkişaf etti, müesseler kuruldu, dünyevi olarak da hizmet imkan sahibi olmaya başladı. Bunca imkanların artmasına rağmen, 2000’li yıllara gelindiğinde, yurt dışına eleman ihtiyacı taleplerine, artık ilk zamanlardaki gibi cevap verilemiyordu. İnsanlar, Türkiye’deki hayatlarını bırakıp da gidemiyorlardı. Mazeretleri de vardı; Türkiye’de hizmetin onlara ihtiyacı vardı.

Kendi elinizle kendinizi tehlikeye atmayın…

Artık insanlarda, Hizmet’in bütün dünya’ya yayıldığı, yeterince insan tarafından sahiplenip temsil edildiği, artık onların da dünya adına bir takım kazanımlar elde etmelerinin, hakları olduğu düşüncesi belirmeye başlamıştı. Sahabe efendilerimiz, böyle bir duygu onlarda belirince ayeti kerime ile ikaz edildiklerini ve bundan dolayı “Kendi elinizle kendinizi tehlikeye atmayın” mealindeki ayetin nazil olduğunu haber vermişlerdir.

Hocaefendi, yıllarca cemaatini bahsi geçen hastalıklara karşı uyarmış ve sürekli tahşidatta bulunmuşlardır. Başlangıçta yakalanan cemaat safvetinin korunabilmesi adına çok önemli cehd ve gayret sergilemişlerdir. Pırlanta serisinde kaleme alınan yazılara baktığımızda, bu temaları işleyen çok sayıda yazıyla karşılaşırız. Her topluluğun başına gelmesi doğal olan bu badirelerin farkında olarak, her zaman cemaatinin nabzını tutmuş ve gerekli müdaheleleri yapmaya gayret etmişlerdir.  Allah’la (cc) olan kulluktaki derinliğinin ve O’na (cc) olan yakınlığının bereketiyle de önemli ölçüde buna muvaffak olmuşlardır. Ama zaman hükmünü icra etmiş ve maalesef ortaya çıkan emarelerinin şehadetiyle önemli hastalıklar, cemaati de tehdit etmeye başlamıştı.

Üstad’ın talebelerinden Ali İhsan Tola ağabeye bir ziyaret esnasında “Sizin zamanınızda eserlerin neşri ve okunmasında çok büyük zorluklar vardı. Hamdolsun günümüzde serbestçe neşredilip okunabiliyor” dediklerinde, şöyle bir mukabelede bulunmuşlardı. “O zamanın  zorluklarına bedel bugünün insanları için de ülfet ve ünsiyet gibi tehlikeli hastalıklar var.”

Belki Bir Gün Biz de Dirileceğiz…

Hocaefendi, Sızıntı’nın 2006 yılı Haziran ayı  “Belki Bir Gün Biz de Dirileceğiz” başlıklı yazısında bu hususa dikkat çekmektedir: “Evet, bazen bütün sorumluluklar yerine getirilmiş olmasına rağmen doğrulup kendini ifade etme ve bir diriliş eri olduğunu ortaya koyma hemen gerçekleşmeyebilir. Bu bazen, diriliş bekleyen kimsenin henüz tam kıvamına ulaşamayışından, ulaşıp bütün enerjisini kendi ruhunun âbidesini ikameye teksif edemeyişinden kaynaklanır; bazen de üzerine lâzım olmayan şeylerle meşgul olup dağınıklığa düştüğünden konunun vetireye farklı düşmesine sebebiyet vermiş olabilir. Aslında dirilip kendimiz olmamız bir ilâhî atiyye ise –ki öyledir- henüz o atiyyeyi taşıyacak güce ulaşamadan verildiği takdirde, kadri bilinemeyeceği için gelmesiyle gitmesi bir olacak ve telafisi çok daha güç yeni bir kısım mahrumiyetlerin yaşanmasına sebebiyet verecektir. Bazen de, bu diriliş erleri, şöyle-böyle belli bir kısım dünyevî beklentiler içine girip gönüllerini makam, mansıp, pâye, ikbâl düşüncelerinden arındırıp tam bir hasbîlik ortaya koyamayabilirler; bu açıdan da böyleleri bütün bütün ağyâr mülâhazasından sıyrılıp hâlisâne bir teveccühle O’na yönelecekleri âna kadar diriliş nefhasını da elde edemeyebilirler.”

İnşaAllah sonraki yazıda konuya devam edelim…

[Prof. Dr. Osman Şahin] 4.1.2019 [TR724]

Burak Yılmaz’ın ikinci bahar şansı [Hasan Cücük]

Burak Yılmaz, Türk futbolunda son yıllarda gol denilince akla gelen ilk isimlerin başında geliyor. Burak Yılmaz’ın golcü kimliğine bürünmesi ancak Trabzonspor’a gelmesiyle olmuştu. Beşiktaş ve Fenerbahçe’de sıradan bir oyuncu olan Burak Yılmaz’ın, Şenol Güneş’le kendini bulmuştu. Son yıllarda yeniden eleştirilen bir oyuncuya dönüşen golcü oyuncu yeniden Beşiktaş yolunda. Bir kez daha Şenol Güneş’in talebesi olacak.

2002’de Antalyaspor’la profesyonel kariyerine başlayan Burak Yılmaz, 4 yıl Akdeniz temsilcisinin formasını terletmişti. Temmuz 2006’da 1 milyon Euro bedelle siyah- beyazlı kulübe gelen Burak Yılmaz’ın İstanbul dönemi başlıyordu. İlk sezonunda 31’i ilk 11 olmak üzere 43 maçta Beşiktaş formasını terleten Burak Yılmaz 6 gol atıyordu. İkinci sezonunda daha iyi olması beklenirken, tam tersi bir görüntü veriyordu. Sezonun ilk devresinde 5’i ilk 11 olmak üzere 9 maçta forma bulup, sahada 376 dakika kalıyordu. Hızla gözden düşen  Burak Yılmaz, 2007-08 sezonunun devre arasında Filip Holosko transferi karşılığı Manisaspor’a takas olmuştu.

Manisaspor’dan sonra Fenerbahçe ve Eskişehirspor’da geçen sıradan yılların ardından Burak Yılmaz, adını herkese ezberleteceği imzayı Şubat 2010’da Trabzonspor’a atıyordu. Şenol Güneş’le buluşan Burak Yılmaz’ın kariyerinde yeni bir sayfa açılıyordu. Türk futbolunun solmaya yüz tutan veya patlama yapacak imkanı bulamayan isimlerini parlatan Şenol Güneş’le gerçek kimliğini bulan isimlerden biri Burak Yılmaz oluyordu. 2010-11 sezonuyla birlikte artık Türk futbolunda Burak Yılmaz gerçeği vardı. Beşiktaş ve Fenerbahçe’de yaşadığı fiyaskoyu unutturmuştu. 2011-12 sezonunda attığı 32 golle krallık tacını giyerken, sezonun bitimiyle birlikte Galatasaray’a transfer oluyordu.

Galatasaray’da geçen 3,5 yılın ardından Şubat 2016’da Çin Ligi takımlarından Beijing Guoan’a transfer oldu. Ancak uzakdoğu seferi beklentilerin çok altında kaldı. Sakatlık ve uyum sorunu yaşadı. 8 milyon Euro karşılığında Burak Yılmaz’ı renklerine bağlayan Beijing Guoan, Ağustos 2017’de 5 milyon Euro bedelle Trabzonspor’a sattı. Burak Yılmaz, kendisini Türk futboluna kazandıran Karadeniz ekibiyle yeniden buluşuyordu. Ancak bir fark vardı; bu kez takımın başında Şenol Güneş yoktu.

Yuvaya döndüğü ilk yılda çıktığı 25 maçta 23 gol atıyordu. Burak Yılmaz’ın boşluğunu yıllar sonra yine Burak Yılmaz dolduruyordu. Gol yollarında yine etkiliydi. Ama sık sık sakatlanması, sürekli ofsayta düşmesi ve ceza alanı içinde kendini yere atması bu dönemde Burak Yılmaz’ın hanesine yazılan eksiler oluyordu. Bu sezon Burak Yılmaz için sancılı başlıyordu. Sakatlığından dolayı sezon başında oynamayan Burak Yılmaz, formasına ancak ligin 6. haftasında kavuşuyordu.

Kulübüyle yaşadığı alacaklarını tahsis edememe problemine ligin 12. haftasında sakatlığından dolayı oynamadığı Malatyaspor karşılaşması sonrası kadro dışı kalması ekleniyordu. Malatya deplasmanında alınan 5-0 yenilgi sonrası hem Burak Yılmaz hem de kaleci Onur Kıvrak kadro dışı kalıyordu. Bu karar Burak Yılmaz’ın artık Trabzonspor’da bir geleceğinin olmadığı anlamını taşıyordu. 7 maçta forma giyen Burak Yılmaz 5 gole imza atmıştı.

Kadro dışı kalmasıyla birlikte adı İstanbul’un üç büyüklerinden Galatasaray ve Beşiktaş ile anılmaya başladı. Hem Fatih Terim hem de Şenol Güneş daha önce birlikte olduğu eski talebesini istiyordu. Tercihini Beşiktaş’tan yana kullandı. Resmi açıklama henüz yapılmadı. Ancak Beşiktaş’ın bir milyon Euro’luk bonservis bedeliyle Burak Yılmaz’ı kadrosuna kattığı ifade ediliyor.

Burak Yılmaz, 11 yıl aradan sonra yeniden Beşiktaş’ın kapısından içeriye adımını attı. Güneş ile ise 6,5 yıl aradan sonra yeniden buluştu. Trabzonspor’da Şenol Güneş’le ilk buluştuğunda yaşı 25 idi. Genç ve gelişime açıktı. Şimdi yaşı 33 oldu. Hem fiziken hem de psikolojik olarak yıpranmış bir oyuncu oldu. Benzer durum Güneş içinde geçerli. Burak Yılmaz, Şelçuk İnan, Egemen Korkmaz, Umut Bulut, Engin Baytar gibi isimleri Türk futboluna kazandıran Şenol Güneş, aynı başarıyı Beşiktaş’ta göstermekte zorlandı. Cenk Tosun ve Ryan Babel dışında solan yıldızları yeniden parlatamadı. Burak Yılmaz, ikinci bahar için Beşiktaş’a geldi. Şansı Güneş’in olması. Bunu ne kadar değerlendirecek zaman gösterecek.

[Hasan Cücük] 4.1.2019 [TR724]

Yıldırım neden istifa etmiyor? [Erhan Başyurt]

Binali Yıldırım, AK Parti’nin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan adayı ilan edildi.

Başkanlık yarışı Yıldırım ve CHP’nin adayı (Millet İttifakı adayı) Ekrem İmamoğlu arasında geçecek.

Cumhurbaşkanı ve AK Parti Genel Başkanı Tayyip Erdoğan’ın 40 yıllık yol arkadaşı Yıldırım, Türkiye Cumhuriyeti’nin son Başbakanı…

Partili Cumhurbaşkanı sistemine geçilince AK Parti Genel Başkanlığı’ndan istifa etti ve son başbakan olarak tarihe geçti.

***

Yıldırım, Meclis Başkanı olarak görev yapıyor.

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı adayı olduğu halde görevinden istifa etmiyor.

Anayasamıza göre bir ‘siyasi parti faaliyeti’ olduğu için istifa etmesi gerekiyor.

Peki neden?

***

Birinci ihtimal, Yıldırım bulunduğu konumun imkanlarını da istismar ederek haksız bir yarış ile seçimi kazanmak istiyor.

İkinci ihtimal, Yıldırım seçileceğine inanmıyor ve başkanlık koltuğunu da kaptırmak istemiyor.

Üçüncü ihtimal, Yıldırım seçilse bile TBMM Başkanı koltuğunda kalacak, istifa ederek görevi aslında seçilmeyen bir isme devredecek…

***

Yıldırım, ilginç bir aday. AK Parti’nin Cumhur İttifakı ile son genel seçimler ve Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde aldığı oy yüzde 50…

Yani İstanbul bıçak sırtı bir konumda.

İmamoğlu, şayet Akşener ve İnce’ye oy veren seçmenin oylarını alsa bile seçimin kaderini yüzde 13 oy alan HDP seçmeni ve Saadet Partisi seçmeni belirleyecek…

Başka bir deyişle İmamoğlu, İnce ve Akşener’den çok daha fazla oy toplamak zorunda. Bu da kolay değil.

***

Ancak ekonomik krizin sandığa nasıl yansıyacağı bilinmiyor.

AK Parti’nin her yerel seçimde, genel olarak da iktidar partileri, oy kaybettikleri de bir gerçek.

Dolayısıyla belirleyici olacak olan İmamoğlu ve Millet İttifakı’nın performası… HDP ve SP oylarını da İmamoğlu’nun toplayıp toplayamayacağı….

***

Yıldırım, 2014 yerel seçimlerinde AK Parti’nin İzmir adayıydı. AK Parti’nin oylarının yüzde 30’dan 39’a taşıdı ama CHP adayı Aziz Kocaoğlu karşısında kaybetti.

Yıldırım’ın, AK Parti anketlerinde en çok oy alacak isim olduğu ve Erdoğan’a sadakati nedeniyle aday gösterildiğinden şüphe yok.

Erdoğan’ın İstanbul Büyükşehir Başkanı seçildiği dönemde İDO’nun başına atanmış bir isim.

Liseyi Kasımpaşa’da okumuş birisi…

Ancak Gürtuna döneminde yakınlarına kayırmacılık yapıp büfe tahsis ettiği için görevden alınmıştı.

17/25 Aralık’ta da, ‘havuz medyası’ için kamu ihaleleri üzerinden para toplamak suçlamasıyla ismi geçmişti.

Yine oğulları adına 28 gemi ve 2 yat olduğu, 17 şirketleri olduğu, şirketlerin çoğunun Hollanda ve yurtdışı merkezli olduğu ve Türkiye’de vergi vermedikleri ortaya çıkmıştı.

Yine, büyük oğlunun kumar masasındaki görüntüleri yansımış ve Koza İpek’in kayyım atanarak el konulan özel uçağının oğluna tahsis edildiği ortaya çıkmıştı.

***

İstanbul 25 yıldır Erdoğan ve AK Parti tarafından yönetiliyor. Yine de Yıldırım’ın bu şartlarda seçimi kazanabilmesi büyük başarı olacaktır.

Ancak Yıldırım’ın istifa etmeyip ‘haksız rekabet’i tercih etmesi ya da ‘yarış atı’ olarak ipi göğüsleyip seçilmemiş birine teslim etmesi etik değil…

AK Parti seçilmiş Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş’ı istifa ettirmiş ancak hakkında herhangi bir soruşturma da açmamıştı.

Topbaş, seçildiğine göre görev süresini doldurmalı ya da istifaya zorlandığına göre hakkında bir soruşturma açılmalıydı.

AK Parti’nin, yeniden aynı yönteme başvuracağı sinyali vermesine bakalım tabanı tepki gösterecek mi?

***

İstanbul, ekonomik büyüklüğü ve nüfus yoğunluğu ile ‘yerel seçimin yıldızı’  konumunda…

Yerel seçimin en çekişmeli ve en önemli ili İstanbul olacak…

[Erhan Başyurt] 4.1.2019 [TR724]

İman en büyük ibadettir! [Cemil Tokpınar]

Ne gariptir ki Kur’an’ın gündeminde ilk sırayı alan konular, müminlerin gündeminde son sıralarda yer alıyor. Rabbimiz en çok iman, namaz, dua, zikir ve tebliğ üzerinde durur. Ancak Müslümanlar imanı önceleyip derinleşmek yerine siyaseti, savaşları, günlük olayları ve kısır tartışmaları daha çok önemser, ilgi ve heyecanla takip eder. Hatta ibadetler bile imandan daha çok ele alınır, daha fazla gündeme getirilir.

İslâmî ilimlerin yer aldığı kitaplarda bile iman konusundan çok kısa bahsedilir, diğer konular uzun uzun anlatılır. Örnek olarak siyer ve ilmihal kitaplarına bakılabilir. Siyer kitaplarında öncelik savaş ve diğer olaylara verilirken, ilmihallerde iman konusu kısaca işlenir, ibadet ve muamelât üzerinde çok geniş durulur.

Hatta dinî kitaplarda İslâm’ı meydana getiren unsurlar sayılırken, “iman” ve “ibadet” farklı mütalaa edilir. Oysa ibadetin mânâ ve muhtevası, inancı da içine alacak kadar geniştir.

İbadetin anlamı

İbadetin en geniş manası, “Allah’ın emirlerini yapmak ve yasaklarından sakınmaktır.” Bu tarife göre, “Namaz kılınız” emrine uymak bir ibadet olduğu gibi, “Gıybet etmeyiniz” yasağına uyarak gıybetten kaçınmak da ibadettir. Aynı şekilde ahlâkla ilgili bir yasaktan kaçınmak veya bir emri yerine getirmek de ibadettir. Hasetten kaçınmak ve sır saklamak gibi.

Mademki ibadetin manası, “Allah’ın emirlerini yapmak, yasaklarından kaçınmak”tır; Allah’ın bütün emirlerini “ibadet” kavramı içinde değerlendirebiliriz.

Nitekim Bakara Suresinin 21. ayetindeki, “Ey insanlar, sizi ve sizden evvelkileri yaratan Rabbinize ibadet ediniz ki, takva mertebesine ulaşasınız” emri de böyle anlaşılmaktadır. Bu ayette, “mümin, münafık, kâfir” ayırt edilmeden, bütün insanlara “ibadet etmeleri” emredilmektedir. Buradaki emri, “ibadet”in yaygın manasıyla yorumlamak, bizi yanlış bir neticeye götürecektir. Çünkü “Ey iman edenler” yerine “Ey insanlar” dendiğine göre, kâfir ve münafıklara ibadeti emretmekten murat ne olabilir?

Bu ayetin manasını İşârâtü’l-İ’câz’da genişçe izah eden Bediüzzaman Hazretleri, bunun müminler için, “ibadete devam ve sebat etmeye emir,” kâfirlere göre, “ibadetin şartı olan iman ve tevhid ile ibadetin yapılmasına emir,” münâfıklar için ise, “ihlâsa emir” olduğunu belirtir.

Bu açıklamalara göre, ibadet emri içine “inanç” da dâhil olmaktadır. Yani, Allah’a ve diğer iman esaslarına inanarak, imanın artmasına, gelişmesine, kuvvetlenmesine çalışmak da bir ibadettir.

“Ey müminler, iman edin!”

Burada şöyle bir sual akla gelebilir:

“İman bir defa yapılır. Namaz ve oruç gibi ibadetler ise defalarca tekrarlanmaktadır. Bir kere iman eden kimse devamlı olarak ibadet sevabı mı almaktadır?”

Evet, bir kere iman eden kimse sürekli ibadet etmekte ve sevap almaktadır. Çünkü icmâlî (toptan) iman eden bir kimse ölünceye kadar tafsilî (detaylı) olarak iman etme yolunda ilerleyecektir. Daha doğrusu ilerlemelidir!

Niçin? Çünkü iman emrinin özünde, “inancın korunması, devamlılığı, kuvvetlendirilmesi ve geliştirilmesi” de kast edilmektedir. Nitekim Nisa Suresinin 136. ayetinde meâlen, “Ey iman edenler, Allah’a, Resulüne, Resulü üzerine indirdiği kitaba ve daha önce indirdiği kitaplara hakkıyla iman edin” buyrulmaktadır.

Görüldüğü gibi, burada açık bir şekilde muhatap müminlerdir. Mümin ise, zaten iman esaslarına hakkıyla inanan kimse demektir. Bu durumda “iman edenlere iman etmelerinin emredilmesi” ne demektir? Müfessirlerin bu ayet hakkındaki açıklamalarından anlıyoruz ki, bu emirden maksat, “imanda devam ve sebat veya icmâlen iman edenlerin tafsilî delillerle iman etmeleri”dir.

“Tevhid, imanî bir ibadettir”

Peki, bu ayetin emrine uymak için her gün az da olsa iman mertebelerinde ilerlemek gerekmez mi?

Heyhât! Bir kere iman eden bir mümin neredeyse imanı inkişaf ettirmek için hiç uğraşmamakta, ölünceye kadar icmalden tafsile geçememektedir.

Bediüzzaman’ın bir iman ve tefekkür şaheseri olan Ayetü’l-Kübrâ Risalesindeki şu cümlesi de, “imanın da bir ibadet olduğu” görüşümüzü desteklemektedir:

“Hem tevhid, en ehemmiyetli ve en halâvetli ve en yüksek bir vazife-i kudsiye ve bir farîza-i fıtriye ve bir ibadet-i îmâniyedir.”

Buna göre, Allah’a imanın daha özel ve gelişmiş bir manası olan tevhid, öyle bir ibadettir ki, önem bakımından en birinci, en yüksek, en kudsî bir vazifedir. Ayrıca insanın hiçbir rehber olmaksızın kendiliğinden yapması gereken fıtrî bir farz ve imânî bir ibadettir. Nitekim “Bir saat tefekkür, bir sene nafile ibadetten daha hayırlıdır” buyuran Peygamber Efendimiz (a.s.m.), “imanı inkişaf ettiren tefekkür”ün hem bir ibadet, hem de en faziletli bir amel olduğunu göstermektedir.

“İmanınızı yenileyiniz”

Kur’an-ı Kerim’de doğrudan ve dolayısıyla 500 civarında ayetle “tefekkür”e dikkat çekilmesi de, onun ehemmiyetini ve ibadet oluşunu ortaya koyan en büyük vesikadır.

Demek ki iman, insanın aklı ermeye başladığı devreden ölünceye kadar bir saniye ara verilmeden devam eden, gelişmeye müsait, en mühim ve en birinci, diğer amelî ibadetlere temel olan bir ibadettir. Peygamber Efendimizin (a.s.m.), “İmanınızı, ‘Lâ ilâhe illallâh’ ile yenileyiniz” buyurması da, bu ibadetin mühim bir vasfını ortaya koymaktadır.

Bütün bunlara rağmen, iman ve ibadetin farklı anlaşılması, birinin “soyut, fikrî, kalbî” olması, diğerinin ise “somut ve fiilî” olmasından kaynaklanmış olabilir. Belki de bu yüzden namaz, oruç, zekât gibi emirler de ortak özelliklerinden dolayı “inanç”tan farklı olarak mütâlâa edilmiştir. Böyle bir sınıflandırma, hiç şüphesiz, usul bakımındandır ve bir hata olarak telakki edilemez. Ancak inancın da bir ibadet olduğunu bilmek, Müslümanların imana verecekleri ehemmiyeti ziyadeleştirecek, onun takviyesi ve gelişmesi için harcayacakları gayreti arttıracaktır.

[Cemil Tokpınar] 4.1.2019 [TR724]