Vatandaş bankaya asgari borcunu bile ödeyemez hale geldi

Ay sonunu getiremeyen vatandaşlar artık borçlarını da kendi aralarında çeviremiyor. Artık bankalara olan borçlarının asgari kısmını bile ödeyemez hale gelen 1 milyon 755 bin kişi hem kredi kartı ile hem bireysel kredi borcundan dolayı yasal takibe girdi.

BOLD – Birçok vatandaş içi artık borçla ayakta kalma dönemi bitti. Ay sonunu getiremeyen vatandaş, aldığı kredinin taksitlerini de ödeyemiyor. Bireysel kredi veya bireysel kredi kartı borcundan dolayı yasal takibe intikal etmiş kişi sayısı 2019 Aralık ayında bir önceki aya göre yüzde 3 artarak 154 bin kişiye yükseldi.

BORÇ BORÇLA ÇEVRİLMİYOR

Bireysel kredi veya bireysel kredi kartı borcundan dolayı batık durumda olan ve yasal takibe giren kişi sayısı da 2019’da bir önceki yıla göre yüzde 1 artarak 1 milyon 404 bine ulaştı. Türkiye Bankalar Birliği (TBB) Risk Merkezi verilerine göre, Ocak-Aralık 2019 döneminde sadece bireysel kredisi, sadece kredi kartı ile hem bireysel kredisi hem de kredi kartı borcundan dolayı yasal takibe giren kişi sayısı ise 1 milyon 755 bin kişiyi aştı.

VATANDAŞIN BANKALARA ORTALAMA BORCU 19.4 BİN LİRA

Bireysel kredi kullanan kişi sayısı son bir yılda 600 bin artarak 31.9 milyon kişi olurken, ortalama kredi bakiyesi ise 19.4 bin lira düzeyinde gerçekleşti. Bankalar ve banka dışı finansal kuruluşlar tarafından gerçek kişilere kullandırılan bireysel krediler, 2019’da bir önceki yıla göre yüzde 12.7 artarak 618 milyar liraya ulaştı. Bireysel kredilerin yüzde 43’ünü ihtiyaç kredileri, yüzde 33’ünü konut kredileri, yüzde 19’unu kredi kartları ve yüzde 4’ünü taşıt kredileri oluşturdu.

[BoldMedya] 15.2.2020

Maaşlara zam yapıp RTÜK’ü MİT’e bağlıyorlar

RTÜK’te, Sayıştayın uyarılarda bulunduğu hukuksuzlukların giderilmesi için yasa taslağı hazırlandı. Hazırlanan yasa taslağı kapsamında RTÜK Başkanına MİT’ten gelen talepler doğrultusunda işlem yapma yetkisi verilecek.

BOLD – RTÜK’te, Sayıştayın uyarılarda bulunduğu hukuksuzlukların giderilmesi için yasa taslağı hazırlandı. RTÜK Başkanı’nın yetkileri artırılırken Üst Kurul üyelerine verilen maaş, harcırah ve tüm ödemeler de Cumhurbaşkanlığı İdari İşler Başkanına endeksleniyor. Taslağın yasalaşması halinde maaşlar 20 bin liraya çıkacak.

EN YÜKSEK MAAŞI ALACAKLAR

Anka’nın haberine göre RTÜK’te Üst Kurul üyelerinin maaşlarının en yüksek devlet memuru kabul edilen Cumhurbaşkanlığı İdari İşler Başkanının maaşı düzeyine yükseltilmesini öngören yasa taslağı hazırlıkları tamamlandı. Taslak yasalaşırsa ödemeler, Cumhurbaşkanlığı İdari İşler Başkanı’na yapılan ödemeler esas alınarak belirlenecek. Cumhurbaşkanlığı İdari İşler Başkanı Metin Kıratlı’nın bu yıl Ocak ayından itibaren aldığı net maaşı ise 19.795 TL.

SAYIŞTAY, “MAAŞLAR FAZLA” UYARISINDA BULUNMUŞTU

Sayıştay raporunda RTÜK üyelerinin maaşlarının fazla ödendiği uyarısında bulunulmuştu. Bu uygulamadaki hukuksuzluğu gidermek üzere RTÜK Başkanı Ebubekir Şahin, 6112 sayılı Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayın Hizmetleri Hakkında Kanunda değişiklik çalışması başlatmıştı.

HARCIRAHLAR EN ÜST DÜZEYE ÇIKARILIYOR

Üst Kurul’da son şekli verilmesi beklenen taslakta getirilen yenilikler şöyle:

Sayıştayın itiraz ettiği hukuksuzluğun giderilmesi için yasaya RTÜK üyelerine yapılacak ödemelerin hesaplanmasında Cumhurbaşkanlığı İdari İşler Başkanına yapılan ödemelerin esas alınması hükmü getiriliyor. Üyelerin halen Avrupa ülkeleri için günlük 230 Euro olan harcırahları da en üst düzeye çıkarılıyor. Üyelerin emeklilik primleri de 7600’den 8000’e yükseltiliyor.

BAŞKANLIK SAYISI 15’E ÇIKACAK

RTÜK’te daire başkanlıklarının sayısı 15’e çıkarılıyor. Hukuk Müşavirliği daire başkanlığı haline getiriliyor. Daire başkanlıklarına isim verme, kurma, lağvetme yetkisi doğrudan RTÜK Başkanına veriliyor. İzin ve Tahsisler Daire Başkanlığı üçe, İzleme ve Değerlendirme Dairesi Başkanlığı ikiye bölünüyor. RTÜK’te başkanlık sistemi kuruluyor, halen Üst Kurul’da olan birçok yetki doğrudan başkana veriliyor.

UZMAN MAAŞLARI İKİ KATINA YÜKSELTİLİYOR

RTÜK çalışanlarıyla ilgili yeni bir maaş sistemi getiriliyor. Kanuna uzman maaşlarının emsallerinin iki katına yükseltilmesi için RTÜK Başkanına yetki verilmesiyle ilgili hüküm de konuluyor. Kıdemli uzmanlık adıyla yeni bir kadro oluşturuluyor. Ek olarak 15 yeni uzman yardımcısı kadrosu getiriliyor. Böylece uzman yardımcılarının sayısı 120’ye yükseliyor.

BÖLGE MÜDÜRLÜĞÜ SAYISI 7 OLACAK

Halen İstanbul, İzmir ve Diyarbakır olmak üzere üç yerde bulunan bölge müdürlüklerinin sayısı yediye yükseltiliyor. Bölge müdürlüklerinin kurulacağı yerlere ve bölge müdürleri ile yardımcılarına karar verme yetkisi RTÜK Başkanı’na tanınıyor. Eskiden Van ve Adana’da da bölge müdürlükleri vardı; büyük paralar harcanarak SKAAS sistemi kurulduktan sonra bölge müdürlükleri işlevsiz kaldı; bölge müdürlüklerinin sayısı azaltıldı.

FAZLA İKRAMİYE İLE ESKİ KADRO TEMİZLİĞİ YAPILACAK

Kademeli emeklilik sistemi getiriliyor. Kanun çıktıktan sonra bir ay içinde başvurulması koşuluyla emekliliği seçenlere, emekliliğine 10 yıl kalmış olanlara yüzde 40, 5 yıl kalmış olanlara yüzde 30 daha fazla ikramiye ödenmesi hükmü getiriliyor. Böylece TRT’de yapıldığı gibi RTÜK’te de eski kadroların kurumdan uzaklaştırılması sağlanacak ve kuruma yeni kadrolar doldurulacak.

BAŞKANA MİT’TEN GELEN TALEPLERİ YAPMA YETKİSİ

RTÜK Başkanına MİT’ten gelen talepler doğrultusunda işlem yapma yetkisi veriliyor. Üst Kurul’un kanunla belirlenen görevlerini kadrolu personelin yanısıra sözleşmeli personel ve işçi personel eliyle yürüteceği hükmü getiriliyor. Başkana 30 sözleşmeli bilişim uzmanı alma yetkisi veriliyor. Bu uzmanların istihdamına ve ücretlerine de RTÜK Başkanı karar verebiliyor. Bu uzmanların ücretleri en yüksek sözleşme ücretinin 4 katına kadar olabiliyor.

[BoldMedya] 15.2.2020

Cumartesi Anneleri 777’nci kez buluştu: “İşkence gören cansız bedeni 110 gün sonra bulundu”

Cumartesi Anneleri, 777’nci haftada 1995’te kaybedilen Rıdvan Karakoç için bir araya geldi. Gözaltına alındığı inkâr edilen Karakoç’un işkence gören bedeni 110 gün sonra kimsesizler mezarlığında bulundu.

BOLD – Galatasaray Meydanı’ndaki oturma eylemleri İçişleri Bakanlığı tarafından engellenen Cumartesi Anneleri, 777’nci hafta buluşmasında İHD İstanbul Şubesi’nin bulunduğu sokakta buluştu. Bu haftaki eylemde, 1995 yılında gözaltında kaybedilen Rıdvan Karakoç için adalet istendi. Eyleme kayıp yakınları, HDP Eş Genel Başkanları Pervin Buldan ile Sezai Temelli, CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu ve çok sayıda vatandaş katıldı.

Gözaltında kaybedilen Fehmi Tosun’un kızı Besna Tosun, Rıdvan Karakoç’un gözaltında kaybedilmesine ilişkin önemli bilgiler aktardı. Tosun, “Gözaltına alındığı inkâr edilen Rıdvan için devletin tüm kurumları ‘Bizde yok’ cevabı verdi. 110 günlük ısrarlı bir arayışın ardından Rıdvan Karakoç’un ağır işkence izlerini taşıyan bedenine Altınşehir Kimsesizler Mezarlığı’nda ulaşıldı” dedi.

FAİLLER KORUNDU
Tosun, Rıdvan Karakoç’u gözaltına alanların ve sorgulayanların tespit edilmesi mümkünken hukukun işletilmediğini ve faillerin korunduğunun altını çizdi.

Hollanda’da bir insan hakları örgütü olan Helsinki Komitesi’nin üyesi Harry Hummel ise 25 yıl önce Amsterdam sokaklarında Türkiye’de kaybedilenler için protestolara katıldığını ifade ederek “Zorla kaybedilme vakalarının ve hakikatin açığa çıkarılması için elimizden geleni yapmaya devam edeceğiz” dedi.

[BoldMedya] 15.2.2020

Türkiye'deki hayırseverlikte büyük düşüş: Rakamlar hızla azalıyor

Türkiye’de bireysel bağışçılık alanındaki eğilimler, bağış yapılan alanlar ve bağış yapma motivasyonları gibi birçok konunun ele alındığı ‘Türkiye’de Bireysel Bağışçılık Hayırseverlik 2019 Raporu’ yayımlandı.

Rapor, ihtiyaç sahiplerine yönelik yardımların hızla azaldığını ortaya koydu. Dikkat çeken düşüşün sebepleri arasında ilk sırada, kuruluşlara duyulan güvenin azalması ve yardımın amacına uygun kullanılmasına ilişkin kaygı yer aldı. Yüzde 52 ‘Yalnızca o kuruluşun şeffaf olduğuna inanırsam bağış yaparım’ dedi.

Karar'dan Mikdat Çakar'ın haberine göre,Türkiye Üçüncü Sektör Vakfı (TÜSEV) tarafından yayımlanan rapor, Koç Üniversitesi Sivil Toplum ve Hayırseverlik Araştırmaları Merkezi’nden Prof. Dr. Ali Çarkoğlu ve Dr. Öğr. Üyesi Selim Erdem Aytaç liderliğinde, Türkiye’nin 67 ilinde toplam 2 bin 502 kişinin katılımıyla hazırlandı. Bireysel bağışçılık alanında kılavuz kaynak niteliğinde olan rapor, bireysel bağışçılık alanındaki eğilimleri, bağış yapılan alanları ve bağış yapma motivasyonlarındaki değişimleri ortaya koyuyor. Raporda, daha önce 2004 ve 2015 yıllarında hazırlanan raporların bulgularına da yer verilerek, bireysel bağışçılık alanında gözlemlenen değişimler karşılaştırmalı olarak sunuluyor.

Yılda kişi başı bağış 303 lira

Araştırma sonuçlarına göre, Türkiye’de bir yılda yapılan tüm yardım ve bağışların toplam kişi başı değeri yaklaşık 303 TL. 2015 yılında yapılan araştırma bulgularına göre bu miktar 228 TL olarak belirlenmişti. Aradan geçen 4 yıldaki enflasyon değeri göz önünde bulundurulduğunda bu miktarın 2019 yılındaki karşılığının 360 TL olduğu hesaplanıyor. Bu veriler incelendiğinde, Türkiye’deki bir yılda yapılan tüm yardım ve bağışların kişi başı toplam değerinde reel anlamda bir azalma olduğu görülüyor.

Yılda toplam 17.6 milyar lira bağış

Türkiye’de bir yıl içinde yapılan tüm bireysel yardım ve bağışların toplamı 17.6 milyar TL olarak tahmin ediliyor. Bu tutar, 2018 Türkiye gayri safi yurt içi hasılasının yüzde 0,5’ine denk geliyor. Türkiye’de bir yılda yapılan tüm yardım ve bağışların toplam kişi başı yaklaşık değerinin 262,7 TL’si doğrudan yardım (akrabalara, komşulara, diğer kişilere, dilencilere, fitre, zekât) olarak yapılırken 40,2 TL’si sivil toplum kuruluşlarına yapılıyor. Bu miktar 2015 yılında 26,7 TL oranındaydı. Kişiler yaptıkları yardımların miktar olarak çok küçük olması ve bu yardımları düzensiz olarak yapmaları nedeniyle bir kuruluşa bağış yapmak yerine doğrudan yardım yapmayı tercih ettiklerini belirtiyorlar.

Şeffaflık ön planda

Kişilerin bağış yapma nedenlerine ve tercih ettikleri yöntemlere dair bulgulara da yer verilen raporda aynı zamanda bireyleri bağış yapmaya teşvik eden nedenler de inceleniyor. Görüşülen kişilerin yarısından fazlası bağışının nasıl harcandığından emin olursa bağış yapacağını belirtirken, Yüzde 52’si de STK’ların şeffaf olmalarını bağış yapmak için bir neden olarak değerlendiriyor.

Son 6 yıl cevaplar aynı

Araştırmaya katılanlar ‘Sivil toplum kuruluşlarının (STK) mahalleniz, ilçeniz, köyünüzde yaşa etkisini nasıl değerlendirirsiniz?’ sorusuna yüzde 40’lık bir oranla ‘Etkisiz’ yanıtını verdi. Yüzde 34 oranında da ‘Biraz olumlu’ yanıtı geldi. Katılımcıların yüzde 44’ü yoksullara yardımın devletin görevi olduğunu düşünürken, yüzde 20’si ‘hali vakti yerinde vatandaşların’, yüzde 5’i ise ‘dindar vatandaşların’ görevi olduğu görüşünde. Bu görevin tüm vatandaşlara ait olduğunu düşünenlerin oranı ise yüzde 22. Vatandaşlara ellerinde bir miktar para olsa bu parayı doğrudan kendilerinin mi yoksa bir STK aracılığıyla mı ihtiyaç sahiplerine ulaştırmayı tercih edecekleri sorulduğunda ise 2004’ten bu yana benzer cevaplar dikkat çekiyor. Görüşülenlerin büyük çoğunluğu (yüzde 87) bu yardımı herhangi aracı kuruluş olmadan doğrudan vermeyi tercih ediyor.

Dini görev için yapılan yardım azalıyor

Katılımcıların yüzde 40’ı dilencilere para verdiğini beyan ederken, bu oran 2015 sonuçlarına göre yüzde 10 azalmış. Dilencilere para vermenin başlıca nedeni ise yüzde 40’lık oranla dini inançlar. Bunu yüzde 26 ile acıma duygusu izliyor. İnsanların dilenmelerinin ana nedenini sorulduğunda ise en sık verilen cevaplar tembellik (yüzde 23) ile kader ve kötü şans (yüzde 23) oldu. Dini görevini yerine getirmek adına yapılan yardımlarda geçen yıllara oranla düşüş yaşandı. ‘Geçen Ramazan ayında fitre verdiniz mi’ sorusuna 2004’te yüzde 79, 2015’te yüzde 68, 2019’da ise yüzde 58 oranında ‘Evet’ yanıtı verildi.

[Samanyolu Haber] 15.2.2020

Kanser hastası Ahmet'in annesi: İntiharın eşiğindeyim, alt tarafı bir imza

Babası tutuklu, annesinin yurt dışı yasağı olan 8 yaşındaki kanser hastası Ahmet Burhan Ataç’ın ikinci tedavi aşamasına sayılı günler kaldı. Ancak Adana Cumhuriyet Başsavcılığı annenin yurtdışı yasağının kaldırmıyor. Toplumun her kesiminden annenin yurtdışı yasağının kalkması için çağrılar geliyor ancak yargı duyarsız.

8 yaşındaki dördüncü evre kemik kanseri hastası Ahmet Burhan Ataç’ın, annesi olmaksızın tedavi için gittiği Almanya’dan döndükten sonra durumu iyice ağırlaştı. Ahmet’in tedavisinin ikinci aşaması 27 Şubat’ta başlaması gerekiyor ama annesiz de gitmek istemiyor. Tedavisi süresince bakımını ancak annesi yapabilir. Ancak kendisine 6 yıl 3 ay ceza veren mahkeme bile anne Zekiye Ataç’ın yurtdışı yasağını kaldırırken, iki gün gözaltında kaldığı Adana Cumhuriyet Başsavcılığı yurtdışı yasağını bir türlü kaldırmıyor.

“İNTİHARIN EŞİĞİNDEYİM ARTIK…” FERYADI

Küçük oğlu gözleri önünde eriyen acılı anne, intiharın eşiğine geldiğini söylüyor. “Oğlum gözümün önünde eriyor, çok çaresizim” diyen Zekiye Ataç, sesini duyurmak için çabalıyor. Zekiye Ataç, “Ahmet gece ‘Anne eski günleri özledim’ dedi. Ve ben yemin ederim intiharın eşiğindeyim artık. Ne olur ya yeter artık. Kimin elinden geliyorsa yapsın şunu artık. Alt tarafı bir imza. Neden bu kadar zor? Benim ne yapmam lazım? Hakkımda hüküm veren mahkeme bile yasağımı kaldırmışken, Ekim ayında 2 gün kaldım diye Adana Savcılık neden kaldırmıyorsun yasağımı? Oğlum ölüyor, ne bekliyorsun?” diyerek ne kadar çaresiz kaldığını anlatıyor.

İMZA KAMPANYASI DÜZENLENDİ, BAKANLIĞA FAKS ÇEKİLİYOR

Küçük Ahmet’in annesinin yurtdışı yasağının kaldırılması ve pasaport verilmesi için pek çok kampanya düzenleniyor. Günlerdir devam eden kampanyalarda Adalet Bakanlığı’na çağrıda bulunularak, annenin feryadının duyulması isteniyor. Change.org sitesi üzerinden “Kanser Hastası Ahmet Ataç’ın Annesine Pasaport Verilmeli” adıyla imza kampanyası başlatıldı. Kampanyayı şu ana kadar 37 bini aşkın kişi imzaladı. İmza sayısının kısa sürede 50 bine ulaşması bekleniyor. Zekiye Ataç’ın çığlığına en çok destek sosyal medyadan geliyor. Twitterda günlerdir #AhmetAnnesinePasaport tagleriyle ilgili bakanlığa ve savcılığa çağrılar yapılıyor. Mesaj atan binlerce kişi Ahmet’in durumunun ağırlaştığını kaydederek, bir an evvel tedavi için Almanya’ya gitmesinin şart olduğunu dile getiriyor. Ayrıca pek çok kişi de Adalet Bakanlığı’na faks çekerek, “Ahmet Günden Güne eriyor… Ne olur anne Zekiye Ataç’ın yasağını kaldırın!” diyor.

Konuya ilişkin ne Adalet Bakanlığı'ndan ne de ilgili savcılıktan tek bir açıklama dahi yapılmadı.

[Samanyolu Haber] 15.2.2020

Siyasi ayak [Ali Emir Pakkan]

Her darbe kendi hukuku ile geldi. Demokrasi askıya alındı, devlette tasfiyeler gerçekleşti. Vesayetin gevşeyen vidaları sıkıştırıldı.

Ordu, bürokrasi, yargı yeniden şekillendirilirken siyaset es geçilmedi.

27 Mayısçılar, DP’yi kapattılar. Başbakan idam edildi. İlçe başkanlarına kadar herkes tutuklandı. Demokratlara siyaset yasağı kondu.

AP’nin başında bir emekli general vardı. Prof Ali Fuat Başgil’in cumhurbaşkanlığı adaylığını tehditle engellediler. Cemal Gürsel’i devlet başkanı yaptılar. Hükümeti CHP’ye kurdurdular. Partiler, 27 Mayıs’a bağlılığını bildirmek zorundaydı!

12 Eylülcüler, bütün partileri kapattı. Liderlere ve kadrolara siyaset yasağı getirdi. Süleyman Demirel, Bülent Ecevit gözaltında tutuldu. Sıkıyönetim mahkemelerinde yargılandılar.

Yeni partiler “konsey” onayı ile kuruldu. Darbeciler, Turgut Sunalp’ı destekliyordu. Necdet Calp’a muhalefet etme görevi verilmişti. Kenan Evren kendisini Cumhurbaşkanı seçtirdi.

28 Şubat, Refahyol iktidarını hedef aldı.

Necmettin Erbakan istifa etti. Refah Partisi kapatıldı. Erbakan’a siyaset yasağı kondu. Mesut Yılmaz’a hükümet kurduruldu. Milli Görüş AKP ile bölündü.

15 Temmuz, sonuçları itibarı ile 27 Mayıs ve 12 Eylül’e benziyor. Diğer darbelerde olduğu gibi TSK, Emniyet, MİT ve yargı yeniden biçimlendiriliyor.

“F.TÖ’nün siyasi ayağı”ndan da hesap sorulsun talebinin İlker Başbuğ tarafından gündeme getirilmesi şöyle okunabilir: Sıra siyasetin şekillendirilmesine geldi.

Çetin Doğan ne diyordu Balyozda: Tepeleme var!

[Ali Emir Pakkan] 15.2.2020 [Samanyolu Haber]

Bakanlık talebiyle ‘Gizli Tanık Bürosu’ Kuruldu

İçişleri Bakanlığı’nın talebi üzerine Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı'nda 'Gizli Tanık Bürosu' kuruldu.

KRONOS -15 Şubat 2020

Başta Gülen soruşturmaları olmak üzere son dönemde ‘terör’ iddiasıyla yürütülen soruşturmalarda “gizli tanık” sayısının artması üzerine yargı harekete geçti. Hâkimler ve Savcılar Kurulu (HSK), Tanık Koruma Kanunu’ndan kaynaklanan işlemlere karşı açılan idari davalara bakması için Ankara 2. İdare Mahkemesi’ni görevlendirdi. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı da Gizli Tanık Bürosu kurdu.

Gizli tanıkların korunmasıyla ilgili tedbirleri almakla görevli olan İçişleri Bakanlığı Tanık Koruma Kurulu, 30 Eylül 2019’da HSK’ye talepte bulundu. Yazı üzerine toplanan HSK Birinci Daire, 5726 sayılı Tanık Koruma Yasası’nın 21. maddesinde belirtilen kurumlar arası işbirliği kapsamında gizliliğin ve bu konuda ihtisaslaşmanın sağlanması amacıyla Tanık Koruma Kurulu işlemlerine karşı açılan idari davaların, Ankara’da 2 numaralı idare mahkemesinde görülmesine karar verdi.

Karar kapsamında 14 Şubat tarihi itibarıyla açılacak davalar Ankara 2. İdare Mahkemesi’ne tevzi edilecek. Halen görülen dava ve işler ise mevcut mahkemelerde devam edecek.

İŞLEMLERİ BU BÜRO YÜRÜTECEK

Cumhuriyet gazetesinin haberine göre Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı da bünyesinde “Gizli Tanık Bürosu” kurdu. Başsavcı Vekili Mustafa Başer’in sorumlu olduğu büroda Cumhuriyet Savcısı Murat Özcan görevlendirildi.

Gizli tanıklarla ilgili işlemler, bu büro tarafından yürütülecek. Başsavcılığın yayımladığı yönergede Gizli Tanık Bürosu’nun yapacağı işlemler sıralandı. Bu kapsamda tanık koruma kararı verme, uzatma, değiştirme, kaldırma ile bunlara ilişkin talep ve kararlar söz konusu büro tarafından verilecek.

Yazı İşleri Müdürlüğü nezdinde bulundurulacak kasada her gizli tanığa ayrı bir dosya oluşturulacak. Verilen tanık koruma kararları, ilgili İl Emniyet Müdürlüğü Tanık Koruma Şube Müdürlüğü’ne mühürlü kapalı zarf içerisinde gönderilecek. Gizli tanıkların vermiş oldukları dilekçelerin ve kararların tebliğine ilişkin düzenlenen tebliğ belgeleri dosyaya eklenecek.

[Kronos.News] 15.2.2020

Hilmi Özkök’ten ‘cemaat’ açıklaması: O zaman suç değildi!

Eski Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök, görev yaptığı 2002-2006 yılları arasında “TSK içindeki FETÖ’cüleri temizlemedi” iddialarına cevap verdi. “O zaman adı Cemaat olan Fetullahçılık kanunen suç değildi” dedi.

BOLD – Eski Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök, Sözcü’den Saygı Öztürk’e konuştu. Türk Silahlı Kuvvetlerinin 24’üncü Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök, emekli olmasının ardından ilk kez açıklamalarda bulundu. Özkök, şunları dile getirdi:

HAKSIZ SUÇLAMALAR

  • Bu süreçte beni en çok inciten; askeri kanunları, komuta kontrol ilişkilerini ve karargâhlardaki hiyerarşik yapı ile çalışma usullerini bilmeyen bazı genç medya mensuplarının, sosyal medya kullanıcılarının haksız ve saygı hudutları dışına çıkan suçlamaları oldu.
  • Önceleri ‘Varsın desinler, gönülleri hoş olsun’ dedimse de bunların yoğunluğu o kadar arttı ki eşim, çocuklarım, torunlarım ve sevenlerim acı çeker oldu. Basına saygım ve şahsi prensiplerim gereği hiçbir basın mensubu hakkında ne tazminat ne de ceza davası açtım. Bu tutumum maalesef bazılarını cesaretlendirdi.
  • Bir yazar Fetullah Gülen’e ‘Ordunun tavrı ne zaman değişir, ne zaman demokratikleşir’ diye sormuş. Gülen de ‘Eğer Hilmi Özkök Genelkurmay Başkanı olursa’ cevabını vermiş. Soruyu sorduğu iddia edilen yazar bu iddiayı 26 Şubat 2005’te yazısında yalanlamıştı. Ancak bu iddia birileri tarafından gerçekmiş gibi gündeme oturtuldu. Soran başka, cevaplayan başka, aleyhinde yorumlanan ben!

BENİ ETKİSİZLEŞTİRMEK İSTEDİLER

  • Amaçları, hükumetle kavga etmediğim için, benimle kavga eden birilerinin beni irticacı göstererek etkisizleştirmek, yıpratmak istemeleridir. Benim Fetullahçılar için söylediğim, onları metheden bir laf bulamazlar.
  • Yurt dışı gezilerimde okullarından hiçbirini ziyaret etmedim. Fetullahçı olduğunu bildiğim hiçbiriyle konuşmadım. Ne bankalarına para yatırdım ne de gazetelerini okudum. Bu konularda bir yanlışım olsaydı bazılarının neler yapacağını tahmin edebilirsiniz.
  • 2004 Milli Güvenlik Kurulu (MGK) toplantısında, o günkü adıyla ‘Gülen Cemaati’nin’ tehlike ve ulaştığı imkân, kabiliyetleri ve alınması gereken tedbirler konusunda TSK adına ve şahsen onayladığım değerlendirme konuşmasıdır. Bu konuşma Fetullah yapılanması hakkında MGK kayıtlarında yer alan resmiyet kazanmış görüşlerimdir. Bana Fetullahçılara yakın diye iftira edenlerinki gibi safsata değildir.

BU KONUŞMAYI YAPTIM

  • Bana bu yönde atılan iftiralara karşı ben ‘MGK’da bu konuşmayı yaptım’ diye kendimi savunmadım ve bu acılara ailece katlanma sabrını gösterdim. MGK konuşmaları gizlidir, açıklanamaz. Daha sonra bu konuşmam her nasılsa önce Taraf Gazetesi’nde yayımlandı, sonra Milliyet Gazetesi’nin bir saygın yazarının makalesinde, son olarak da bir siyasi partinin (CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu) sayın Başkanı’nın kürsü konuşmasında aleniyet kazandı.
  • Evet, bana diğer bir yanlış yüklenme de görevim sırasında Fetullahçıları ordudan atıp atmadığımdır. Aslında diğer bazı komutanlara da aynı konuda sorular yöneltiliyor. 2002-2006 yıllarında o zamanki adıyla ‘Cemaat’ olan Fetullahçılık, kanunen bir suç değildi. Kanunun suç saymadığı bir konumda olan kişiye ‘Ordudan atmak’ gibi ağır bir ceza verilebilir mi?
  • Ancak biz İstihbarat organlarının (MİT ve Emniyet İstihbarat birimleri) bu gibi yapılara veya düşünce sistemlerine bulaşanları bize bildirdiğinde veya biz böyle bir duruma vakıf olduğumuzda bu kişilerin hem askeri hem de irticai örgüt bağlantılarından emir aldıklarını değerlendirerek ‘disiplinsizliklerine’ kanaat getirdik. Bu nedenden dolayı Yüksek Askeri Şura (YAŞ) kararıyla ordudan ihraç etmekteydik.

BU AÇIKLAMALARI DÜŞÜNSÜNLER

  • Anayasa gereği YAŞ kararları yargı denetimi dışında tutulduğundan, ihraç edilenler yargıya başvuramıyorlar düşüncesiyle o zaman YAŞ üyesi Başbakan ve Milli Savunma Bakanı kararlara şerh koyuyorlardı. Umarım şimdilerde ‘Fetullahçılar niye atılmıyordu’ diyenler bu açıklamalarımı düşünürler.
  • Eylemler, vuku buldukları zaman ve koşullar içinde değerlendirilmeli. Benim FETÖ’nün evveli ve sonrasıyla hiçbir ilişkim olmadı. “I” harfi gibi çizgisi belli biriyim. Hayatımda hiçbir zaman “S” harfi gibi olmadım. Hiçbir işimi birileri beni beğensin diye değil, görevim olduğu için yaptım.
  • Bana, “TSK’da bu kadar çok Fetullahçı olduğunu, bunların 15 Temmuz hain darbe girişiminde bulunabileceğini bekliyor muydunuz?” diye soruyorsunuz. Ben 2002-2006 dönemini ve birkaç yıl öncesini değerlendirebilirim. Kuvvet Komutanlıkları ve Genelkurmay Başkanlığı’nın irticai örgütlerle ilgili istihbarat yetki, sorumluluk ve teşkilatı yoktu. TSK istihbarat birimleri sadece savaş istihbaratı konularında faaliyet gösterir.

BİZE MİT GETİRİRDİ

  • Bu konular, özellikle irticai faaliyetlerdeki bilgiler, bize MİT tarafından iletilirdi. Emniyet teşkilatının edindiği bilgiler de MİT vasıtasıyla ulaştırılırdı. Bunlar her kademede dikkatle değerlendirilir, eksik bilgiler varsa tamamlanır ve irticai faaliyetlere katıldığı kesinlik kazananların durumu kış aylarında toplanan YAŞ’a getirilirdi.
  • Orgeneraller, başbakan ve MSB’nin de katılımıyla oluşan YAŞ bu kişiler hakkında karar verirdi. Sayısını tam olarak bilmemekle birlikte çok sayıda askeri şahsa bu uygulama yapıldı. YAŞ kararlarına şerh konulması bu kişilerin ordudan uzaklaştırılmasına mani olmadı.
  • Şu bir gerçek ki TSK, Fetullahçı hareketi, değişen derecelerde de olsa, daima tehdit değerlendirmelerine dahil etmiştir. İmkân, kabiliyetlerini artırdıklarını MGK’da gündeme getirmiştir. Ancak kendilerini çok iyi sakladıklarını bildiğimiz bu kişilerin bu kadar çok olduklarını benim dönemimde tam olarak değerlendirebildiğimizi düşünmüyorum.
  • Darbe girişimini yapabilecek seviyeye geldikleri benim komutanlık dönemimde değerlendirilmedi. Bunların kendilerini darbe yapabilecek seviyede görmelerini emeklilik dönemimde, bilgi noksanlığımın da etkisiyle, doğal olarak algılamış değilim. Fakat darbe girişimine kalkıştıklarında bunun başarılı olamayacağını hemen değerlendirdim.

[BoldMedya] 15.2.2020

Adalet ‘satışa’ çıktı! [İlker Doğan]

Eski İstanbul İstihbarat Şube Müdürü Özgür Taşdemir’in, sözde ‘F.tö’ soruşturmalarında rüşvet karşılığı dosyaları kapattığı ortaya çıktı. Skandal olay, Türkiye’deki siyasi soruşturma ve yargılamalardaki ‘rüşvet’ çarkını ve sözde ‘f.tö’ borsasını da gözler önüne serdi. Kapattığı dosyalar karşılığında milyonlarca lira almakla suçlanan Özgür Taşdemir, kayıplara karıştı. Kimse nerede olduğunu bilmiyor.

2014’te D Büro Amiri olan Özgür Taşdemir, Mustafa Çalışkan’ın İstanbul Emniyet Müdürü olmasının ardından ‘Özel Kalem Müdürlüğü’ koltuğuna oturmuştu. 15 Temmuz’da İstanbul Boğaz Köprüsü’nde yüzlerce insanın katledilmesinden sorumlu olduğu belirtilen Mustafa Çalışkan’a en yakın isimlerden biriydi. Ardından da İstihbarat Şube Müdürlüğü’ne getirildi. İstanbul Emniyet Müdürü Mustafa Çalışkan’ın ‘rüşvet’ çarkında yer alıp almadığı bilinmiyor. Ancak tanıyanlar, Özgür Taşdemir’in, bu kadar büyük meblağlarda rüşveti tek başına almaya cesaret edemeyeceğini söylüyor. Bir başka iddiaya göre Taşdemir, eşinin yüklü kumar borcunu ödemesi nedeniyle Mustafa Çalışkan’ın ‘koruması’ altındaydı!

Davalar tamamen siyasi olunca, adaleti de parayla satın alabiliyorsunuz Erdoğan’ın ülkesinde… Yandaş medya kulağının üzerine yatsa da kamuoyunda günlerdir AKP’li Burhan Kuzu’nun, uyuşturucu baronu Zindaşti’nin tahliyesi için hakim ve savcılara yaptığı baskıyı konuşuluyordu. Ancak daha o tartışma bitmeden yeni bir skandal patladı. Cumhuriyet Gazetesi’nde dün yer alan habere göre, eski İstanbul Emniyet Müdürlüğü İstihbarat Şube Müdürü Özgür Taşdemir, Çalık Gayrimerkul Yönetim Kurulu Başkanı Ahmet Taçyıldız hakkındaki f.tö evrakını temizlenmesi karşılığında değeri 3 milyon 864 bin TL olan boğaz manzaralı bir köşkü rüşvet olarak almıştı. Çalık Gayrimenkul, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın damadı Berat Albayrak’ın bir dönem CEO’luğunu yaptığı Çalık Holding’e bağlı.

ELDEN ELE DEVİR!

İddiaya göre Ahmet Taçyıldız, 15 Temmuz’dan sonra yurtdışına çıktı. Taçyıldız’ın yurtdışında bulunduğu 3 Eylül 2017 tarihinde ise pasaport tahdidinin bulunup bulunmadığı İstanbul İstihbarat Şube Müdürlüğü personeli tarafından İstanbul İstihbarat Şube Müdürü Özgür Taşdemir talimatıyla sorgulandı. Sözde ‘f.tö’ soruşturmaları devam ederken ortağı Hüseyin Talha Özkul adına kayıtlı olan Ahmet Taçyıldız’a ait ‘boğaz manzaralı köşk’ istihbarat şube müdürü Özgür Taşdemir’in amcası Adem Taşdemir üzerine devredildi. Bu şekilde Taçyıldız ve ailesinin ‘f.tö’ evrakının temizlendiği iddia ediliyor.


BAŞSAVCILIK: BAŞARISIZ BİR KURGU

Bu iddialara ilişkin İçişleri Bakanlığı’nın izni ile İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nca bir soruşturma başlatıldı. Adem Taşdemir’e devrinden kısa bir süre sonra köşk istihbarat şube müdürü Özgür Taşdemir ile bağlantıları olan Osmanoğulları İnşaat Yönetim Kurulu Başkanı Ayhan Babuşçu’nun oğlunun üzerine yapıldı. Köşkün elden ele devredilmesine ilişkin Hüseyin Talha Özkul, Adem Taşdemir ve Ayhan Babuşçu’nun ifadeleri alındı. Bu kişilerin çelişkili ifadelerde bulunduklarının aktarıldığı müfettiş raporunda, “Söz konusu taşınmazın satışı başarısız bir kurgudur.” denilerek özetlendi. Ayrıca raporda Özgür Taşdemir ve eşinin 15 Kasım 2018 tarihinde ifadelerinin alınması için İstanbul Valiliği’ne davet edildikleri ancak gelmedikleri aktarıldı.

BİR YILDA HESABINDAKİ ARTIŞ 3,2 MİLYON TL!

Müfettiş raporunda Özgür Taşdemir’in mal varlığına ve hesap hareketlerine de yer verildi. İşte raporda yer alan eski İstanbul istihbarat şube müdürünün mal varlığı: Arnavutköy’de bir taşınmaz. Bahçeşir Koleji’nde eşi ve kendi adına yüzde 7.5’şer hisse. Muhtelif tarihlerde 3 adet Mercedes marka otomobil ve Land Rover marka arazi aracı. 2017-2018 yılları arasında Taşdemir’in hesabında 3 milyon 287 bin 770 TL, eşinin hesabında ise 259 bin 339 TL’lik bir artışın olduğu tespit edildi. Ayrıca Taşdemir’in yurtdışı hesaplarının olduğunun ve bu hesaplara iki defa para transferi yaptığı belirtildi. 2018’de ise Belçika’dan Taşdemir’in hesabına 130 bin Avro gönderildiği kaydedildi. Taşdemir’e ve eşine ait 2 ayrı banka kasası tespit edildi.

KARİYER BASAMAKLARINI HIZLA TIRMANDI

Özgür Taşdemir’in ‘yıldızı’ 17-25 Aralık soruşturmalarından sonra parladı. İstanbul’da Terörle Mücadele’de D Büro amiriydi o dönem. 17-25 Aralık büyük yolsuzluk operasyonuna imza atan polislere operasyon yapan isimlerden biriydi. Mustafa Çalışkan İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne gelince, onu da yanına alarak Özel Kalem Müdürü yaptı. Ancak Taşdemir kariyer basamaklarını hızla tırmanarak kısa süre sonra İstihbarat Şube Müdürü oldu. İddiaya göre ‘terör’ masasında aldığı rüşvetlerin miktarı ‘istihbarat’ şubeye geçince daha da arttı.

MUSTAFA ÇALIŞKAN’IN HİMAYESİNDE

Bahis çetesi liderlerinden menfaat elde ederek birinci derece akraba ve yakınlarının üzerine gayri menkul alımları yaptığı iddiası örtbas edildi. Şahsi çıkarları doğrultusunda teknik çalışmalar yaptırıp arşiv kaydı tuttuğu, ardından bu kayıtları kullanarak işadamlarından ya da takipteki kişilerden rüşvet aldığı ileri sürüldü. Ancak bu iddialar da araştırılmadı. 15 Temmuz’un tartışmalı ismi Mustafa Çalışkan’ın eşinin yüklü müktarda kumar borcunu zenginlerden ‘tehditlerle’ aldığı paralarla ödediği belirtiliyordu. İddia o ki, bunun karşılığında Mustafa Çalışkan’ın koruması altındaydı.

NİKAH ŞAHİDİ MEHMET AĞAR

Özgür Taşdemir, Temmuz 2017’de Habertürk TV’nin sunucusu Benan Kepsutlu ile evlendi. Beylerbeyi Bosphorus Palace’da yapılan nikah töreni, devletin önemli isimlerini  de bir araya getirmişti. Törende Benan Kepsutlu’nun nikah şahitliğini eski İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Bedrettin Dalan, eski İçişleri Bakanı Mehmet Ağar ve Ciner Medya Yönetim Kurulu Başkanı Kenan Tekdağ yaptı. Özür Taşdemir’in nikah şahitleri ise İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı İrfan Fidan ile İstanbul Emniyet Müdürü Mustafa Çalışkan oldu.

[İlker Doğan] 15.2.2020 [TR724]

Gören, görüyor [Dr. Reşit Haylamaz]

İrşâd ve tebliğden başka hülyası, Allah’ın rızası dışında herhangi bir hedefi olmayan dünyanın en masum ve en sâfî insanlarını tuzağa düşürmüşlerdi.

Katmerli bir ihanetti bu; suret-i haktan görünmüş, “Biz Müslüman olduk!” maskesinin arkasına sinmiş ve yanlarına aldıkları irşâd ekibine kumpas kurmuşlardı!

Ellerinden tutmak için evlerine kadar gelen safvet ve duruluğun zirve insanları Ashâb-ı Suffa’ya, vahşetin en katmerlisini yaptıkları halde hâlâ, “Allâh adına söz verip ahdediyoruz ki sizi öldürmeyeceğiz!” diyebiliyorlardı!

Halbuki, yüzlerine akseden, beden dillerinden dışarıya taşan kin ve nefret, bunun aksini söylüyordu!

Demek ki izzetle ölmenin, zilletle yaşamaya tercih edileceği bir yerdi, Racî.

Zaten onlar için ölüm, kendilerini Sevgili’ye ulaştıracak en kestirme yoldu ve ona doğru yürürken, önlerine açılan Cennet kapılarının bütününden ve aynı anda girecekmişçesine bir iştiyak duyuyorlardı.

Racî’deki gidişat belliydi; havada vuslat kokusu vardı!

Bekledikleri gibi de oldu; sahte yüzlere güvenmeyen ve kendi elleriyle teslim olmayı reddeden yedi kişiyi oracıkta şehîd ettiler.

Bununla yetinmedi ve şehîd ettikleri insanların cansız bedenlerine de musallat olmak istediler; parçalayacak ve başlarını kesip Mekkelilere götürecek ve bu vahşetten de “menfaat” devşireceklerdi!

Sevgili’ye yürürken, “Allah’ım!” diye ellerini açan Âsım İbn-i Ömer’in (radıyallahu anh) iki talebi olmuştu, o gün:

“İçine düştüğümüz bu hâlden, Resûlü’nü de haberdar et!” demiş ve şöyle yalvarmıştı:

“Allah’ım! Hayatta olduğum sürece ben, Senin dinini korumak için savaştım; ne olur, şehîd olduktan sonra benim bedenime müşrik eli değdirme!”

Kıyım başlamıştı ve çok geçmeden Racî’e, olup biten her şeyi görüp duyan bir Habîr u Basîr’e emanet, kanlar içinde bir beden daha düştü.

Fevt etmedi, sırtlan-sîret hâinler, Âsım İbn-i Ömer’in yanına da geldiler!

Niyetleri belliydi; bulduğuyla çakırkeyf ve beklediğinin fazlasına ulaşan bir avcı kurnazlığı vardı, yüzlerine akseden! Ancak hiç beklemedikleri bir manzara ile irkildiler; üzerine arılar üşüşmüş ve neredeyse Hazreti Âsım’ın (radıyallahu anh) bütün bedenini kaplamıştı!

Belli ki Gören, görmüş; Duyan da duymuştu!

Birkaç deneme yapsalar da yanına yaklaşamadı ve Allah’a emanet bedene el süremediler!

Anlamasalar da ortada, kabul görmüş bir “dua” vardı.

“Nasılsa gece vakti bu arılar gider ve biz de ertesi sabah erkenden gelir ve istediğimizi yaparız!” diyerek oradan ayrıldılar.

Öyle zannediyorlardı!

Sabahın ilk ışıklarıyla geldiklerinde onları, başka bir sürpriz karşıladı; rahmet-i Rahmân’a emanet Âsım-nâm masûmun bedeninden ortada eser yoktu!

Aptal ve ablak ifadelerle birbirlerine baktılar; ama yine anlamadılar!

İşin hakikati ise arz u semaya hükmeden Kudret, yağmur yüklü bulutlarını Hazreti Âsım’ın olduğu yere göndermiş, gecenin karanlığında rahmetle sarmaladığı bedenini alıp bir meçhule götürmüştü!

Yürekten ve içten, isteyerek ve hissederek bir talebe karşılık Allah (celle celâlühû), kulunun imdadına yetişmiş ve Hazreti Âsım’ın (radıyallahu anh) bedenine, müşrik elinin değmesine fırsat vermemişti!

Şüphesiz bu durumdan, Peygamber’ini de haberdar edecekti.

Ellerinden kayıp gidenlere bedel, ellerindekilerle yetinmeyi düşündü ve Abdullah İbn-i Târık, Hubeyb İbn-i Adiyy ve Zeyd İbn-i Desinne ile birlikte Mekke’nin yolunu tuttular.

Öte yandan, itiraza da tahammülleri yoktu; gördüğü kötü muameleyi “ihanet” olarak tanımlayıp sesini yükselten Abdullah İbn-i Târık’ı da yolda şehîd ettiler.

On kişiden geriye, bir Hubeyb bir de Zeyd kalmıştı; onları da götürüp Mekkelilere teslim ettiler!

Bekledikleri gibi bunun karşılığında hatırı sayılır bir “ücret” de aldılar.

Hazreti Zeyd’i, Safvân İbn-i Ümeyye; Hazreti Hubeyb’i ise Ebû İhâb teslim almıştı!

Öldüreceklerdi öldürmesine de bunu Mekkeliler, ses getirecek ve Bedir’den bu yana Mekke’deki herkesin kin ve nefret duygularını tatmin edecek görkemli bir törenle yapmak istiyorlardı.

Âdeta, Medîne’deki herkes adına hınçlarını, bu iki sahâbîden alacaklardı!

Öyleyse bu intikam, adı konulmuş bir tarihte ve herkesin önünde olmalıydı.

Yaklaşan ayları nazara alarak bu işi “haram aylar”ın sonrasına tehir ettiler!

Ne yaman çelişkiydi bu; ihanetin a’lâsını yapıyor, yalanın profesyonelini dünyanın en yalın hakikati gibi pazarlıyor ve başından beri âdeta iftira olimpiyatları düzenliyorlardı ama “haram aylar” diye öteden beri var olan bir değere saygı duyuyorlardı!

Daha başka bir ifadeyle Allah’tan korkusu olmayanlar, kulun kınamasını ciddiye alıyor ve “ne derler?” takıntısıyla hislerine gem vuruyordu!

Acı acı günü yaşayanların içinden geçebilir; Allah’tan korkmadıkları müsellem, ama kuldan da sıkılmayanların etrafımızı sardığı şu günlerde biz, buna da hasret kaldık! Baksanıza, Kur’ân’ın tescil ettiği “haram ayları” bile takan yok!

Doğru!

O günün hazırlıklarına başlayan Safvân İbn-i Ümeyye, Hazreti Zeyd’i (radıyallahu anh), azatlı kölesi Nistâs’a, Ebû İhâb da Hazreti Hubeyb’i (radıyallahu anh), azatlı cariyesi Mâviye’e teslim etti.

Aylar sürecek bir hücre hapsiydi bu.

Ancak ne işkence vardı ne de açlık veya susuzluk!

Dedik ya, adamlarda entrikanın her türlüsü olsa da en azından toplum değerlerine saygıları vardı; kredilerine dokunacağından endişe ettikleri konularda duyarlılık gösteriyor, kamuoyunun kanaatini ciddiye alıyorlardı! Zira, öteden beri, esirlerine iyi muamele eden insanlar olarak biliniyorlardı.

Ne yapacaklarsa, işin finalinde yapacak ve keyfini o gün çıkaracaklardı!

İkisi de farklı mekanlarda olmasına rağmen gönderdikleri yiyecekleri seçtiklerini ve içinde et olan yemekleri yemediklerini fark edince ayrı ayrı her ikisine de sordular; ağız birliği yapmışçasına aynı şeyleri söylüyorlardı:

“Biz, Allah’tan başkası adına kesilen eti yemeyiz!”

İşi ciddiye alan Safvân İbn-i Ümeyye, adam gönderip Hazreti Zeyd’e (radıyallahu anh) sordurdu:

“Peki, ne yersin?”

“Süt olursa içerim!” diyordu, Hazreti Zeyd (radıyallahu anh).

Bilindiği gibi Rehber-i Ekmel’in dünyasında süt, fıtrat demekti!

O günden itibaren her akşam kendisine süt gelmeye başladı, Hazreti Zeyd’e (radıyallahu anh). Oruçla geçirdiği gündüzlerinin iftarını süt ile açıyor ve böylelikle, gecelerini teheccüdle aydınlatabilmek için dinç kalmaya çalışıyordu.

Öte yandan, kapı aralığından Hazreti Hubeyb’i gözetleyen azatlı Mâviye, insan başı büyüklüğünde üzüm salkımını yerken şahit olmuştu, bir gün. Taaccübünü gizleyemiyordu; zira, mevsim itibariyle o gün Mekke’de hiç üzüm yoktu. Üstelik, zincirlere bağlı ve hücrede bir başına kalan Hubeyb’e onu kendileri de vermemişti!

Demek ki Gören, görüyordu!

Kader arkadaşı Zeyd (radıyallahu anh) gibi gecelerini teheccüdle aydın kılan Hazreti Hubeyb (radıyallahu anh), aynı zamanda yanık sesiyle ve içten gelerek Kur’ân okur, sadece okumakla da kalmaz, âdeta okuduklarını aynı anda yaşardı! O kadar ki buna muttali olan kadınlar kapısının dışına dizilir ve yürekten gelen bu ses karşısında irkilerek ağlaşırlardı.

Ne var ki zaman geçmiş ve vakit de tamamlanmıştı; Hazreti Hubeyb’in (radıyallahu anh) yanına gelip de durumu haber veren Mâviye, polat iradeli bir mü’min portresiyle daha karşı karşıyaydı! Haberi tevekkülle karşılamış ve zerre kadar teessür duymamıştı!

O gün bir isteği oldu Hazreti Hubeyb’in (radıyallahu anh); vuslatı tertemiz kılabilmek için ustura benzeri bir şey talep ediyordu.

O güne kadarki duruşuna itimat eden azatlı Mâviye, küçük oğlu Hüseyin ile istediği usturayı gönderdi ona. Ancak gönderir göndermez içine tarifi imkânsız bir korku düştü; ya, ciğerparesine bir kötülük yapar, intikam almaya kalkarsa?

Ne de olsa “düşman” ve ölümüne ramak kaldı?

Yüreğinin yağı eriyivermişti!

Hiç durmadı ve çocuğun arkasından o da koşup geldi.

Ancak, ne görsün?

Küçük Hüseyin’in elinden usturayı alan Hazreti Hubeyb (radıyallahu anh), çocuğun başını sevgi ve şefkatle okşarken ona, “Sen ne cesur bir çocuksun!” diyerek iltifat ediyordu. “Seni bu demir parçasıyla bana gönderen annen, benim ihanet edeceğimden hiç mi korkmadı?” diye soruyor ve ekliyordu:

“Halbuki siz, beni öldürmek üzeresiniz?”

Kendini kaybetmişti ve bir anne refleksiyle, “Hubeyb!” diye bağırdı, Mâviye. “Sana ben, Allah’ın emaneti olarak nezaret ettim ve o usturayı da oğlumu öldüresin diye değil, Rabbimin hatırı için gönderdim!”

Bilmiyordu ki endişe ve heyecanı da sesini yükseltip bağırışı da yersizdi!

Mü’mini de mü’minliği de henüz tatmamış, tanımamıştı. Ancak o günler uzak gözükmüyordu; ölüme tevekkülle giden bir mü’minin metin ve güven veren duruşu ona, bunu da tattıracaktı!

Çocuğunun hayatından endişe duyarak tavrını değiştiren bu anneye şefkatle bakan Hazreti Hubeyb, “Endişe etme!” dedi. “Zannettiğin gibi ben, bu küçük çocuğu öldürecek değilim; zira, dinimizde ‘ihanet’ etmek yoktur!”

Sonra da küçük Hüseyin’i annesine gönderdi.

Dedik ya, gören görüyordu; yaklaşık dört aydır görüp durdukları Mâviye’de derin izler bırakmıştı ve çok geçmeden bu hâl onu, İslâm ile tanıştırdı.

Ne demekti bu?

Gayet açık!

Demek ki hakikat adına atılan her adım, hakkaniyet hesabına söylenen her söz, şahidi olanın dünyasında silinmez izler bırakıyor!

Zulüm çarkının gönüllü öznesi olduğu halde müslümanlığın bayraktarlığını yaptığını zanneden değil, zulüm sarmalının ezip geçtiği ve birinci dereceden muhatabı olduğu halde Hazreti Hubeyb gibi duruşunu hiç değiştirmeyen insandır mü’min…

İşin edebiyatını yapmak kolay; kimin bu kıvamda olduğunu, Racî Ashâbı gibi bir ihanete maruz kalındığında üst üste gelen hadiseler gün yüzüne çıkarıyor.

Tahaccür etmiş bir memleketin bugünkü Hubeybleri, katran-kara duvarlar arasında velayet avına çıkmış günün Zeydleri ve derin suları aşarken kaldığı yere silinmez imzalar atan asrın Âsımları da öyle!

Hakiki mü’minlerin görüp durduğunu Allah da görüyor; şüphesiz Resûlü de!

Üstelik, gördüğünü gören binlerce göz var, bugün!

Bir de bunu gören, kocaman bir dünya!

Racî’de, yüreklere işleyen bir destan yazılıyor!

Ödenen bedellerin yarınki semeresine şahit olduğumuzda çoğumuz, bize göre büyük olsa da lutf-i ilahiye nispetle küçücük bedeller karşılığında, sağanak sağanak yağan rahmete şahit olacak ve taaccübümüzü gizleyemeyecek, lezzeti kalan o elemli günlere mukabil Rabbimize hamd edeceğiz!

Ufukta, işte böylesine bir bahar var!

Öyleyse, vuslat yolunda karşılaşacak olan iki arkadaşın yaptığı gibi duruşumuz mü’mince, azığımız da sabır ve metanet olsun!

[Dr. Reşit Haylamaz] 15.2.2020 [TR724]

Sosyal çöküş ve dinden kaçış [Doç. Dr. Mahmut Akpınar]

Bir yıl kadar hapis yatmış, sonra tahliye edilmiş ama davası devam eden, her an davası onanıp tekrar hapse girme ihtimali olan bir akademisyen arkadaşımla hasbihal ettim. Depremlerden konuştuk. “Geçmiş olsun sallanıyorsunuz” dedim.

“Bu depremler bir şey değil, ülke müthiş sosyal depremler yaşıyor; asıl onlar yıkıcı” dedi.

ve devam etti:

“Aydınları susturulmuş, medyası teslim alınmış, gözü kulağı kapatılmış, uyutulmaya çalışan 83 milyonluk bir millet var! Sadece havuz medyadan haber alanlar uyumaya devam ediyor. Ama artık insanlar havuz medyaya itibar etmiyor, alternatif haber kaynaklarına, sosyal medyaya, youtube kanallarına bakıyor. Bir uyanış, farkındalık var toplumda görüyorum; ama öte yandan her açıdan müthiş bir çürüme, ülkeden umudu yitirme de var.”

KHK’lı arkadaşım akademik unvanlarını kullanmadan iş bulmaya çalışmış ama hem “damgalı” olması, hem de piyasaların bozuk olması nedeniyle iş bulamamış. Anadoludan çıkmış, zor şartlarda okuyarak mühendis, akademisyen, öğretmen olmuş yüzbinlerce insan şu sıralar açlığa mahkum ediliyor. Asgari ücretle çalışmaya razılar, ama ekonomi o kadar kötü ki, asgari ücretle iş bulmak bile zor hale gelmiş. KHK’lı damgasıyla iş aramanın, itilip kakılmanın yaşattığı zorluklar anlatmakla bitmez. Nesiller boyu yazılacak, konuşulacak, milletin yüzünü kızartacak, tarihe acı not olarak düşülecek hikayeler var.

Ülkenin adaleti, ekonomisi, yönetimi yerlerde sürünüyor; bunu herkes görebiliyor; ama asıl müthiş bir sosyal çözülme var; insanlar bunu görmüyor. KHK’lı arkadaşım: “İnsanlar Allah yok gibi yaşıyorlar. Ekonomi kötü, pek çok insan açlıkla yoklukla mücadele ediyor; ama öte yandan en lüks ve pahalı telefonlar, araçlar için kuyruklar var” diyor.

Arkadaşım daha önce önünden çok geçtiği, merak ettiği, ama içine girmeye fırsat bulamadığı tarihi bir kiliseye uğruyor. KHK’lılar için vakit bol, yapacak iş de olmayınca, “bir bakayım” diye giriyor. Kiliseyi gezerken kenarda bir adamın ve bir kadının konuştukları gayrı ihtiyari dikkatini çekiyor. Kilisenin papazı olduğunu anladığı adam, kadına Hristiyan olmakla ilgili bir şeyler anlatıyor; kadın da sorular soruyor. Medeni cesaretine hep hayran olduğum arkadaşım özür dileyerek araya giriyor, nezaketle: “sanırım buranın Papazısınız, hanımefendi ile biraz konuşmama fırsat verir misiniz?” diyor. Papaz da buyrun diyor. Aralarında şu diyalog geçiyor:

Arkadaşım: Anladığım kadarıyla din değiştirmek, Hristiyan olmak istiyorsunuz

Kadın: Evet”

Arkadaşım: Peki Müslüman bir aileden misiniz? Kökeniniz Müslüman mı?

Kadın: Evet

Arkadaşım: Neden din değiştirme lüzumu duydunuz?

Kadın: Gördüğüm, tanıdığım Müslümanlarla aynı dinden olmak istemiyorum.

Arkadaşım: Hristiyanlığı öğrenmeye çalışıyorsunuz ama Müslümanlık hakkında ne biliyorsunuz?

Kadın: Aslında çok şey bilmiyorum, ama gördüklerim, yaşadıklarım beni din değiştirmeye itti. Arkadaşım: Önce kendi dininizi araştırıp öğrenmeniz, makul, mantıklı bulmazsanız din değiştirmeye karar vermeniz daha doğru olmaz mı?

Ülkede “İsrail, ABD ajanı” olmaktan “Hristiyanlık misyoneri” ilan edilmeye kadar her kara çalınan, işsiz bırakılan, itibarsızlaştırılan bir KHK’lının vicdanı, yukarıda tabloya dayanmıyor ve olaya müdahil oluyor. Kadın: “haklısınız sanırım öyle yapmalıyım, tekrar düşünmeliyim” diyor ve teşekkür ediyor.

Maalesef ekonomik kriz, fakirlik, işsizlik yanında, ülkede bölünmüşlük, hased, fitne, fesad, birbirinin kuyusunu kazma, yalan ve talan gırıla gidiyor. Bu tablodan mütevellit, vicdanı hala ölmemiş, muhakemesi çalışan insanlarda ciddi bir inkisar, ülkeden ve milletten umudu kesme durumu var. İslam’ı tam bilmeyen, İslam hakkında Müslümanlara bakarak malumat edinenler, dini bilgisi yüzeysel olanlar, mevcut dindarların temsil ettiği Müslümanlıkta bir ışık göremiyor ve İslamdan/dinden uzak kalmak istiyor. Biraz okuyan, dünya bilen insanlar, münhasıran gençler şahit olduklarından hareketle İslamı, tarihimizi, kültürümüzü sorguluyorlar. Ülkede var olan (yanmaz terlik ve ateşe dayanıklı kefen satmalar, şirke giren şeyh-hoca kutsamaları, dinin istismarı, din namına her türlü yozlaşma ve ahlaksızlığın meşrulaştırılması gibi) absürd, İslam, akıl ve ahlak dışı uygulamalar nedeniyle kendilerine daha mantıklı, ahlaki bir zemin arayışına girişiyorlar.

AKP’nin uyguladığı ilkesiz, iki yüzlü, çıkarcı politikalar toplumda iki eğilimi besliyor: Sekülerleşme ve dini yozlaşma. Toplum din ve dini yaklaşımlar, tutumlar üzerinden köklü bir ayrışma, yarılma yaşıyor.  Bu ayrışma gençler arasında çok daha net farkediliyor.

SEKÜLERLEŞME: Gerek seküler kesimlerin gerekse dindar kesimlerin ahlakı, adaleti, vicdanı, ilkeleri esas alan gençlerinde, iktidara yaslanan ve iktidar kaynaklarından beslenen dindarlarda gördükleri yozlaşma nedeniyle ciddi bir sekülerleşme var. Olumsuz ve itici Erdoğan figürü yanında, dini cemaatlerin/grupların önderlerinde görülen kifayetsizlik, ufuksuzluk nedeniyle son dönemde pek çok genç kendisini “seküler, din istismarına tavır alan Mustafa Kemal” ile özdeşleştiriyor. Kemalizm ideolojisinin eğitimde hala baskın olması bunda etkili ise de, son dönemdeki var olan yükseliş Atatürk sevgisinden öte, Erdoğan ve AKP nefretinden kaynaklanıyor. Gençler yobaz, üçkağıtçı, güvenilmez, yalancı, dini istismar eden muhafazakarları gördükçe deist, ateist veya Kemalist oluyor.

DİN SOSLU YOZLAŞMA: Bir de hükümet korumasında kamu kaynaklarından ve kolay kazançtan beslenen muhafazakar AKP’li ailelerin çocukları var. Bunların hali çok daha içler acısı. Bu gençlerin dilinde “İnşallah”, “maşallah”, “Allah” var. İslami sembolleri, Osmanlı tuğralarını, milliyetçi kavramları yaygın ve görünür şekilde kullanıyorlar. Ama bu görüntünün altında usulsüz ihale zengini ailelerin çocukları bohemliğin, ahlaksızlığın en sınırsız hazlarını deniyorlar.

AKP’den dayak yiyen veya muhalif-seküler kesimlerin çocukları mevcut “dindar” “Müslüman” profili nedeniyle savrulmalar yaşıyorlar. Yukarıdaki örnekte görüldüğü üzere dinini değiştirmek isteyenler, İslamla bağının-ilgisinin olmadığını deklare edenler çıkıyor. Dine, inanca kayıtsız kalmayı tercih eden agnostik diyebileceğimiz insanların sayısında patlama var. Bir şekilde mevcut iktidardan zarar görmüş veya bu zihniyetle açı yapan kesimlerin gençleri iktidarın din istismarında geldiği nokta nedeniyle konulara dini açıdan yaklaşmaya anında tepki veriyorlar. Kader, sabır gibi konular açıldığında itikadlarına zarar verecek şekilde tepkisel davranıyorlar.

Yurt dışında en çok din değiştiren toplumun Şeriatla yönetilen İranlılar olduğunu görür ve bunu anlamlandıramazdım. AKP’nin topluma dayattığı baskıcı, ilkesiz, yobaz din anlayışını görünce İranlıların ülke sınırları dışına çıkınca neden dağıttıklarını ve Müslümanlar arasında neden en yüksek din değiştirme oranlarına sahip olduklarını daha iyi anlıyorum.

Din eğer sizin davranışlarınızı olumlu yönde etkiliyorsa bir şey ifade eder. İslam güzel ahlaktır, hakka taraftar olmaktır, insanlara faydalı olmaktır, kainatı ve kendini okumaktır. Şayet İslam söylem ve slogandan ibaret hale geldiyse; inanç, ahlakı, yaşantıyı, muameleleri olumlu anlamda değiştirmiyorsa şekil/zarf öne geçmiş demektir.

Ekonomi bir şekilde düzeltilir. İnsanlar daha az yiyerek, daha ucuza giyinerek, tasarruf ederek de yaşayabilirler. Zaman gelir bunlar düzelir. Ama dinin istismarından, adaletin yok edilmesinden, gücün yozlaşmasından, toplumun ayrıştırılıp husumet tohumları ekilmesiden, millet olmaya dair ortak kader ve sevinci yaşayamamaktan kaynaklanan sosyal problemlerin acısı uzun sürer. Aheste aheste çıkar nesillerden.

Dindarlar bu ülkede uygulanan radikal/sert laiklik nedeniyle yıllarca hep mağdurdu, mazlumdu, ezilendi. AKP’nin politikaları ve dindarların ekseriyetle buna destek vermesi nedeniyle artık dindarlar, cemaatler, tarikatlar bu ülkenin mazlumu değil, zalimi! Ezileni değil, ezeni! Birleştireni değil, ayrıştıranı!

Maalesef AKP iktidarı, dürüst, güvenilir, çalmaz, zulmetmez Müslüman algısını yerle bir etti. Dindar imajını tahrip etti. Ne acıdır ki dinin onurunu, haysiyetini en başta koruması gereken din adamları, Diyanet mensupları, ilahiyat hocaları ve cemaatler buna sustu, destek oldu!

[Doç. Dr. Mahmut Akpınar] 15.2.2020 [TR724]

Olan çimenlere oldu [Tarık Toros]

Bazen hayret ediyorsunuz, görüyorum.

Kızmayın ama, asıl bu hayret verici.

Neden?

Aslında ülke her şeyi biliyor ve farkında.

Biri bir şeyi ifşa ettiğinde…

Veya bir farkındalık ortaya koyduğunda…

Hemen herkes üzerine atlıyor.

“Bak gördün mü” yapıyor.

**

Son haftadan iki misal.

BİRİNCİSİ:

Erdoğan, Başbuğ’a “Bu boru göstermeye benzemez” demiş.

Bak gördün mü:

Erdoğan aslında darbe soruşturmalarının ve İlker Başbuğ’un bundaki rolünün farkında. AKP’de kimse Ergenekon, Balyoz, Poyrazköy, Sarıkız, Ayışığı, Kafes, internet andıcı vs, kumpas olduğuna inanmıyor!

**

İKİNCİSİ:

Kılıçdaroğlu demiş ki, “17-25 Aralık’ta Erdoğan ve ailesinin yolsuzluklarını hepimiz öğrendik. Dosyayı kapattılar ancak yapılan yolsuzlukların, çalınan paraların tamamı doğrudur.”

Bak gördün mü:

Muhalefet de 17-25’in bal gibi farkında. Kumpas değil. Herkes Erdoğan ve ailesinin kendini kurtarmak için ülkeyi sürüklediği uçurumun farkında!

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️


Son 6 yıldır,

İktidarı ve muhalefeti…

Ülkeye, inandığı doğruları inkâr ettirdiler.

Millet, emin olduğu konularda dahi ikileme düştü.

Delilli ispatlı dosyalar ‘kumpas’ diye geçiştirildi, inanan da sahip çıkamadı.

Belli insanlar belli konularda nihayet sadede geliyor, onlar kıvırmakta usta olunca olan sersemleşmiş kitlelere oluyor.

**

Ülke kamuoyu, şu dört konuda aşırı derecede malul:

-Hiçbir tartışmayı veya olayı fetöye bağlamadan bitirememek.

-Savunma tezlerinde haklı çıkmak için fetöyü kaldıraç olarak kullanmak.

-Bu konuda bariz derecede saplantılı olmak.

-Ve nihayet, “ben tartışabilirim ama senin hakkın yok” kibri.

**

Eğriye eğri doğruya doğru:

Bugün ülkede iktidarın bir alternatifi yoktur.

Olan, devleti ele geçirme mücadelesidir.

Bu mücadelede her şey ama her şey meşrudur.

Haksızlık, hukuksuzluk ve ihlallerde çifte standart bundandır.

Filancalar devlete sızmış:

Bu, “Onları atın, benimkiler yerleşecek” çıkışıdır.

Filancalar devleti ele geçirmiş:

Bu, “Bizim ele geçirmemiz lazım” motivasyonudur.

**

Devleti ele geçirme söylemi dahi sakattır.

Sözümona, devlet ele geçirilmişse demek ki birilerinin elindedir ve başka birileri zapt etmiştir.

Bu, kısaca “devlet neden bizde değil” serzenişinden başka şey değildir.

Mücadele budur.

Esasen bu savaş hiç bitmemiştir.

Aktörleri azalttılar ama halen devletin talibi çok.

Türkiye gibi geçmişten bugüne potansiyelini heba eden ülkelere özgü bir durumdur bu.

Olan çimenlere oldu.

[Tarık Toros] 15.2.2020 [TR724]

Türküz, konvoy da yaparız, drift de! [M.Nedim Hazar]

Çok severiz konvoy yapmayı… Üç buçuk haneli mezra muhtarından tutun da Cumhurbaşkanına kadar hemen her yetkili-etkili şahıs su içmeye bile şöyle anlı şanlı konvoyla gider bizim memlekette…

Kendi ülkemizde bu tür ilkellikler maalesef itibar sayılıyor ama sınırdan dışarı çıkınca maalesef öyle olmuyor.

Hani insan kendine ve milletine çok yakıştıramıyor ama özellikle Avrupa’da yaşayan Türk profili hakkında maalesef çok olumlu bir algı yok. Birkaç yıl önce yaptığımız bir Hollanda gezesi esnasında, Roterdam’da yaşayan bir polis memuru gurbetçimiz ile caddeleri gezerken son derece kirletilmiş bir parka denk geldik… Arkadaşım, “Maalesef burası biz Türklerin sıklıkla kullandığı bir park” dedi. Roterdam polisi kamusal alanda hangi milletin ne tür hareket ettiğini artık ezbere biliyormuş. Ve şöyle dedi, “Maelesef biz Türkler çevreye, doğaya karşı son derece saygısız olduğumuz gibi şehirde yaşamak ile şehirli olmanın farkını da bilmiyoruz…”

O zaman biraz abarttığını düşünmüştüm.

Geçtiğimiz yıl bir haber okurken bizi gezdiren o memur hemşerimiz aklıma geldi. Haber şöyleydi:

“Hollanda’da düğün konvoyunda polis dövüldü, ‘Kornacı Türkler’ tartışması alevlendi” Ve detaylar: “Cuma akşamı Rotterdam’ın Westzeedijk bölgesinde meydana geldi. Korna çalarak ilerleyen bir düğün konvoyu, polis ekibi tarafından durduruldu. Tehlikeli bir şekilde araç kullanma, sol şeridi gereksiz yere işgal etme ve gürültü kirliliği nedeniyle haklarında şikayet bulunduğunu belirten polisle, düğün alayındakiler arasında tartışma çıktı. Tartışma sırasında konvoydakilerden bir kişi, polis memurunu yumruklayarak yere düşürdü. Hafif beyin sarsıntısı geçirdiği belirtilen polis memuru, tedavi altına alındı. Polis ekipleri, damat da dahil olmak üzere, konvoydaki 3 kişiyi gözaltına aldı. Olayla ilgili olarak bir kişinin de arandığı belirtildi…”

Şu kısım çok daha enteresan;

“Düğün konvoyundaki otomobillerden birinin de çalıntı olduğu ortaya çıktı. Polis, gözaltına alınanların kimliğini ve uyruğunu açıklamadı ancak sosyal medyada olay, “Kornacı Türkler polis dövdü” başlığıyla paylaşıldı. Olay, “ToeterTurken” (Kornacı Türkler) etiketiyle sosyal medyanın en çok tartışılan konularından biri oldu.”

Buralarda yaşayanlar ya da Avrupa yerel medyasını takip edenler için aslında bir sürpriz yoktu. Bu tür haberleri sıklıkla okumak mümkündü.

Almanya mesela…Okuyalım:

“Almanya’nın Wuppertal şehrinde Türk ailelerin 80 araçlık düğün konvoyuna trafik güvenliğini tehlikeye düşürdükleri gerekçesiyle polis tarafından müdahale edildi. Alman basını Türk düğün konvoylarının yasaklanması yönünde haberler yaparken, bu çağrıların siyasetçilerin de gündeminde olduğu belirtildi.”

80 araçlık düğün konvoyu…

Bu kez Belçika’dayız ve okuyoruz: “Belçika’da Türk Konvoyu Mahkemelik Oldu: ‘Parti Yapmak İstiyorsanız Kafanıza Kova Geçirebilirsiniz Ama Bunu Yapamazsınız’… Konvoylar Türkiye’de düğün ve asker uğurlamalarıyla özdeşleşmiş durumda. Avrupa’ya yerleşen Türk vatandaşlarının bir kısmı da bu ‘alışkanlığı’ sürdürme çabası içinde. Fakat Belçika’da mahkeme, düğün konvoyu yapan 18 Türk vatandaşını yargılamaya başladı. Gerekçe ise emniyet şeridini kapatıp “misket oynamaları” ve trafiği yavaşlatmaları. Dendermonde’da, 24 Mayıs’ta görülen davada savcılık, davalıların beş yıl boyunca trafikten men edilmesini istedi.”

Acaba dünyanın başka bir yerinde, başka milletten birileri otoyolda emnriyet şeridini kapatıp misket oynamış mıdır?

Mahkemeye de yazık,çünkü “otobanda misket oynamak” diye bir suç ve karşılığında bir ceza olduğunu da sanmıyorum!

Savcılığın hazırladığı iddianame ise hakikaten insanı utandıracak cinstendi: İddianameye sanıkların yolda durarak dans ettikleri, araçların camlarından dışarı sarktıkları ve araçlarıyla yolda daireler çizdikleri de girmişti zira.

Mahkeme hakimi Peter D’Hondt’un sözleri ise ibretlikti: “Sadece trafik sıkışıklığına neden olmakla kalmıyorsunuz. Aynı zamanda, diğer sürücülerin sinirlenmesine yol açıyorsunuz ve davranışınız agresifliğe ve sonucunda ırkçılığın artmasına neden oluyor. Zaten yeterince ırkçı var, buna karşı durmanız gerekiyor… Eğer bir parti yapmak istiyorsanız kafanıza kova bile geçirebilirsiniz ancak yolları amaçları için kullanılmaya bırakacaksınız”

D’Hondt, “Yaptığınızın diktatöryel bir tarafı var. Yollar hepimize ait ve kimse kendi malı gibi kullanamaz. Yolu tıkarken o esnada hastaneye yetişmeye çalışan birinin vaktini çalmış olabileceğinizi düşündünüz mü? E17 Avrupa’daki en kalabalık otobanlardan biri. Sizin dans edebileceğiniz bir yer değil.” Demişti demesine ama mahkeme çıkışı damadın arkadaşı kameralara şunu söyleyecekti: “ Türk her yerde Türk’tür, sıkıntı yok. Cezadan korkacak değiliz. Pişman değilim, bir daha düğün olsa, bayrakları asar yine drift yaparız, yine oynarız.”

Ve önceki Pazar gün…

Yer Berlin; en işlek caddenin tam ortası… Berlin bu yönden maalesef acı hatıraları olan bir şehir. Berlin’de düğün konvoyları daha önce birçok kez insanların can güvenliğini tehlikeye atan eylemlere dönüşmüştü. Nisan 2019’da Berlin-Tiergarten’da aracıyla ters şeride giren 21 yaşındaki sürücü bir kadını yaralamıştı. Aralık ayında ise, yine bir düğün konvoyunda aracından havaya ateş açan 24 yaşında bir genç tutuklanmıştı.

Buyrun izleyelim…


Alman polisi başkent Berlin’de aracıyla drift yaparak trafiği engelleyen sürücüyü arıyor. Pazar günü öğleden sonra Hardenbergstrasse ve Joachimsthaler Strasse yollarının kesiştiği noktaya hızla gelen siyah bir Maserati marka araç, defalarca drift attıktan sonra ters şeride girdi. Zoo istasyonunun önündeki kavşakta dönen otomobile etrafındaki bazı kişilerin Türk bayrağı sallayarak destek verdiği görüldü. Berlin polisi, aracın bir düğün konvoyunun parçası olduğunu söyledi.

Kendi etrafında dönen otomobilin aynı zamanda kırmızı ışıkta geçtiği kaydedildi. Görgü tanıklarının çektiği videolarda, şehrin göbeğinde drift yapan araca Türk bayrakları ve kornalarıyla eşlik eden süslenmiş araçların olduğu görülüyor. Soruşturma başlatan polis, olay anına ait videoları inceleyip, görgü tanıklarının ifadelerine başvurdu. Ancak Maserati sürücüsünün kimliği henüz tespit edilememiş durumda.

Hoş, tespit edilse ne olacak ki?

Muhtemelen o da, “Neyse cezası veririz, biz türküz kardeşim!” diyecektir.

Ve koca bir milletin üzerine leke sürmek, önyargı oluşturmak zerre kadar umurunda olmayacaktır!

[M.Nedim Hazar] 15.2.2020 [TR724]

Devlete sadakat [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Devlete sadık olmak zorunda mıyız? Devleti sevmek zorunda mıyız? Devlet’e inanmak zorunda mıyız? Devleti kimliğimizin bir parçası haline getirmek zorunda mıyız?

Ben bu soruların şartsız yanıtlanmaması gerektiği kanısındayım. Hangi devlet diye sormadan bu sorulara kayıtsız şartsız bir evet yanıtı vermek yanlış. Vatandaş-devlet ilişkisinin on dokuzuncu yüzyıl seviyelerinde olduğu bugünkü Türkiye Cumhuriyetin devletini yirmi birinci yüzyıla uygun formata getirmeden ben bu soruların tümüne hayır denmesi gerektiğine inanıyorum. Hatta bu sorulara evet demenin rasyonel olmadığını düşünüyorum.

Bugün devletin öncelendiği, vatandaşın hak ve hukukunun, yaşan koşulları ve standartlarının, mutluluğunun, güvenliğinin, mal-mülkünün devletin bekasından sonra gelen ayrıntılar olarak algılandığı bir düzen var. Bu düzenin devleti mitleştirilmiş (efsane haline getirilmiş), insanlara ön kabul olarak ezberletilen değerlerle cilalanmış, kof ve gereksiz bir kurum. Bu kurumun başındakiler, kendi özel menfaatlerini bu mitleştirilen kof devlet üzerinden meşrulaştırma gayretinde. İşleri yürüsün diye bu kof yapının üzerine inşa edilmiş olan vatan-millet-Sakarya üçgeninin sığlığında, sizleri kandırıyor, köleleştiriyor, hakkınızı-hukukunuzu gasp ediyor, sizin malınıza, hatta canınıza göz koyuyorlar. Ve tüm bunları size hayali bir cemaat olarak yutturdukları çakma bir milliyetçilik veya din üzerinden yapıyorlar. Evet, bu kof devletin milliyet ve din konseptleri sahte ve kamuflaj işlevi görüyor. Sizin bu devlet nezdinde hiçbir değeriniz yok. Sizin varlığınız veya yokluğunuz, bu devletin çıkarcı yöneticilerince hiç umursanmıyor. Siz onlar için doğmak bilmeyen gözlerine vergileriyle imkân sunan sağmal ineklersiniz. Siz, o kof devlet için canını, hatta evlatlarını feda etmesi beklenen paryalarsınız. Oysa o yöneticilerin kendileri ve yakınları sizden bekledikleri milli veya dini fedakârlıkları kendi çevrelerinden asla beklemiyorlar. Bu maskeli balo aynen devam ediyor. Nesiller geçiyor ama sistem değişmiyor. Baştakilerin dindar veya seküler olması da sadece bir ayrıntı. Önemli olan sistemin sosyo-ekonomik döngüsü. Bu döngü, sizin sömürülmeniz üzerine kurulu. Sizin değersizliğiniz, bu kof devletin ömrünü uzatıyor. Sizin kendinizi feda etmeniz onun değirmenlerine su taşıyor. Sizin fakirliğiniz onların zenginliğinden kaynaklanıyor. Sizin güvende olmamanız, onların işledikleri suçlardan.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️



Bu devletle ben kendimi özdeşleştiremiyorum. Onu benimseyemiyorum. Onu sevemiyorum. Ona tabi olamıyorum. Onu sineye çekemiyor, ona tahammül edemiyorum. Ona inanamıyorum. Onun yaptığı haksızlıkları ve hukuksuzlukları tolere edemiyorum. Bu devlete sadık olmak ona suç ortağı olmak demek değil mi? Bu devleti tolere etmek, bu olanların baki kalmasına destek vermek değil mi? Bu düzene itiraz etmemek o düzeni var etmek, onu yeniden üretmek, onu konsolide etmek değil mi?

Bu devlet Suriye’de kirli bir savaşa girerken, herkes hala şehit edebiyatı yapıyor! Bu devletin milli takımlarını destekliyor! Bu devletin milli günlerinde birbirine sahte mesajlar atıyor. Bu devletin sanki matah bir şeymiş gibi, tarihini savunuyor! Bunu yapmazsa kimliğini kaybedeceğini sanan insanlarla bu devletin ömrü arasında bir korelasyon (bağlantı) kurmayalım mı? Hep nabza göre şerbet verelim, doğruları konuşmayalım mı? Lider kültünün Atatürk’ten Erdoğan’a bu devletin ömrünü uzattığını söylemeyelim mi? Ulusalcılıkla İslamcılığın bu mitleştirilen devlette birleştiğini görmezden mi gelelim? Sırf ana dilimiz Türkçe diye, bu devletin Türk olmayanlara ettiği zulmü konuşmayalım mı? Ermenilerin, Rumların, Süryani ve Yahudilerin, Alevilerin, Kürtlerin, Boşnakların ve Romanların, Kafkas halklarının, Yörüklerin, Arapların adlarını bile anmayan bu faşist imparatorluğun ulus kimliği dayatmasını deşifre etmeyelim mi? Müslümanlık diye İslamcılığın kakalandığı politikaları eleştirmeyelim mi? Tüm bunların temelinde kutsal bir devlet miti olduğu gerçeğini ortaya koymayalım mı? Hep bu devlete sadık olmak için, yalan-yanlış konuşup, olmadı başımızı kuma gömüp bir şey olmuyormuş gibi mi yapalım? Bir put mu? Bu devlet bize hizmetle yükümlü bir kurum değil de bizim ona kölelik etmemiz gereken bir sultanlık mı? Bu devlet sizden istediğini alabilecek, size uygun gördüğünü verecek bir, rızkınızı aldığınız bir tanrı mı?

Bu ciddi bir sorundur. Devletin kutsanması, ona hak etmediği bir önem veriyor. Bu önemi her zaman kötüye kullananlar çıkacaktır. Önemli olan devlete bu krediyi vermemek, devletin kutsanmadığı, objektif ölçütlerle denetlendiği, hesap verdiği, devletin başındaki yöneticilerin yasalara tabi kılındığı ve yasalar karşısında topluma hesap verdiği bir düzeni kurmaktır.

Türkiye hiçbir zaman normal bir devlet olmadı. 1999’da başlayan AB uyum reformlarından sonra bile tam bir normalleşme sağlanamadı. Keyfiyetin mümkün olduğu, çürümüş, yolsuz bir sistem, sonunda hukuku yedi! Anayasasını ortadan kaldırdı, anayasal düzenini bitirdi, zıvanadan çıkmış kanserli bir sosyal yapıya neden oldu. Bundan da önemlisi, kültürel olarak yukarıda özelliklerini saydığım ve eleştirdiğim devleti normal addetmeye programlı, beyni yıkanmış toplum, bu sakat devleti, bu kof devleti, bu ceberut devleti hep el üstünde tutmaya devam etti.

Hala bunca yaşanmışlığa karşın bu devletin mahkemelerine güvenen, hukuk gereğini yapacak diyebilen çok ciddi bir çoğunluk var! Marjinal rakamlarda bir oran dışında Türkiye toplumu bunun Türkiye’nin normali olduğunu düşünüyor. Durumu kabullenen, hatta bırakın kabullenmeyi, durumun bilincinde dahi olmayan bir kitle var. O kadar cahiller ki, rasyonel ve mantıklı bir akıl yürütmeyi yapamadıklarından, kendilerine “verili” bazı çıkarsamaları ezberlemiş, ha bire onları sayıyorlar. Bozuk bir plak gibi, ezber cümleleri tekrarlıyorlar. Bu kitle için kendi durumları değişmez bir durumdur. Türkiye’nin ve Türkiye insanının hak ettiği anca bu kadardır. Bununla yetinmek gerekir.

Bu devletin düşmanları vardır, bu düşmanlar zamanla değişim geçirir, ama başlarına gelen hiç değişmez. Tecrit ve cadı avı! Bu devletin düşmanlarını kim belirliyor? Sadakat, tek ölçüt! Eğer var olan çürümüşlüğü eleştiriyorsanız, başınıza geleceklere hazırlanın! Devlet düşmanı ve vatan haini ilan edilmeniz an meselesidir. Ordu gibi, polis gibi, Erdoğan gibi bu devlete mal edilen veya devletleşen ne varsa, bunlarla anlaşmazlığa düşmek yok olmaktır. Olan budur. Yerleşik düzenin değişimi bu koşullarda olanaklı olabilir mi? Sistemi içeriden dönüştürmek, onu şeffaf ve demokratik hale getirmek, hukuk devletinin birinci koşuluyken, bu ortamda bu nasıl başarılacak? Yasaları değiştirmekten daha önemlisi, o değişen yasalara uymak, onları uygulamaktır. Zihniyet dönüşümüdür. Bunun en başta gelen koşulu devletin kutsallığını bitirmektir. Onun büyüsünü bozmaktır. Putu kırmak, onu nesneleştirmek, onu rasyonalize etmektir. İnsanı, bireyi, adaleti temele koymak ancak bundan sonra olabilir. Devlet tanrıyken yenilmez. Devletin tanrı olmadığını görmek bunun için önemlidir. Bu devlete sadık olmak, o tanrıya kul olmaktır. Sadıkken onu değiştiremezsin, çünkü o senin tanrındır. Sen ona uyum göstermelisin. Mit budur. Devlet kurgusundan bu ilkelliği çekip almak, onu akılla terbiye etmek ve dünyevileştirmek, onu hükmeden olmaktan hizmet eden haline dönüştürmek gerekiyor. Bunun yapmadan o devleti benimsemek, onunla özdeşleşmek, onu kutsal addetmek, ona sadık olmak, ona hizmet etmek ancak adaletsizliği ve acıları yeniden üretir. Onu sürekli kılar. Onu güçlendirir.

Bu devlete sadık olmak zorunda mıyız? Bu devleti sevmek zorunda mıyız? Bu devlet’e inanmak zorunda mıyız? Bu devleti kimliğimizin bir parçası haline getirmek zorunda mıyız? Ben bu sorulara hayır diyorum. Siz?

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 15.2.2020 [TR724]

Konuş baba! sen ne dersen o olacak… [Av. Mehmet Tahsin]

Karar’da yayınlanan Mustafa Çağırıcı’nın “İdeoloji insanı olarak Necip Fazıl” başlıklı yazısı güzeldi; okumaya değer. Bu yazı üzerine “İslamcılar bunu tartışıyor: Necip Fazıl mı Mehmet Akif mi?” diyenleri siz boş verin. Bu konuda Ahmet Turan Alkan’ın Dramatik tercih yazısını okumanızı tavsiye ederim.

Birkaç gündür merhum Necip Fazıl’ın Reis Bey adlı eseri aklıma düştü. Mesut Uçakan tarafından 1988’de sinema filmi olarak çekilmiş versiyonu, izlemeyenler için Youtube’ta var. Rahmetli Haluk Kurtoğlu’nun oynadığı Ağır Ceza Reisi, verdiği haksız bir idam kararından sonra mesleği bırakmış, eski adalet anlayışını sorgulamaya başlamıştır. Filmdeki en çarpıcı sahnelerden biri, kahvehanede sabıkalılara yaptığı konuşma sahnesidir.

Cinayetten ceza aldığı için adı Katil’e çıkan bir kabadayı, nara atarak kahvehanedekileri etrafına topluyor ve “Konuş baba! sen ne dersen o olacak…” diyerek sözü Reis Bey’e bırakıyor. Reis bey etrafına toplanan sabıkalılara bir çete kurma teklifinde bulunuyor. Ne kadar hırsız, yankesici, dolandırıcı, katil, ırz düşmanı, zehir satıcısı, kumarbaz varsa alalım aramıza, diyor. Sözlerinin devamında Reis Bey’in çeteden kastının Gözyaşı Çetesi olduğunu anlıyoruz.

Bizim siyasal İslamcılar Reis Bey’in eserini ezbere bilirler ama sanırım bu çete işini yanlış anlamışlar. Zira ne kadar hırsız, yankesici, dolandırıcı, katil, ırz düşmanı, zehir satıcısı, kumarbaz varsa aralarına almışlar. Hepsini kirli iktidarlarının ortağı yapmışlar. Dışarıdakiler yetmemiş, bu suçlardan hüküm giyenler için yasa çıkarıp 40 bin tanesini cezaevlerinden çıkarmışlar. Şimdilerde bir yasa daha çıkarıp bir o kadarını daha toplumun içine salmayı düşünüyorlar.

İki gündür sosyal medya İstanbul Emniyet Müdürü Mustafa Çalışkan’ın en yakın adamı, Özgür Taşdemir’in marifetlerini konuşuyor.

Özgür Taşdemir, bildiğimiz polis profilinden biraz farklı biri. Genç yaşına rağmen hızla yükselmiş, İstanbul Emniyeti’nin en kritik koltuğuna oturmuş. O aynı zamanda magazin aleminin tanınan simalarından. Habertürk spikeri Benan Kepsutlu ile evlenmiş. Düğününe katılanlardan sıradan bir polis olmadığı zaten belli. Eski İBB Başkanı Bedrettin Dalan, eski İçişleri Bakanı Mehmet Ağar, İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı İrfan Fidan ve İstanbul Emniyet Müdürü Mustafa Çalışkan bunlardan bazıları.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️


Ne yazık ki bu evlilik devam etmemiş, nikahtan sadece 3 ay sonra eşini feci halde dövmüş ve ardından boşanmışlar. Şimdi eski eşine ayda 20 bin lira nafaka ödeyecekmiş. Bir polis müdürü için rakam biraz yüksek değil mi sizce?

Meslektaşları Taşdemir’le ilgili çok ciddi iddialar olmasına rağmen hep korunduğu söylüyorlar. Örneğin, bahis çetesinden menfaat elde etmek, birinci derece akraba ve yakınlarının üzerine gayrimenkul alımları yapmak, iş adamlarına şantajla para almak, şahsi çıkarları doğrultusunda teknik çalışmalar yapıp arşiv kaydı tutturmak gibi suçlar isnat edilmesine rağmen bugüne kadar hakkında hiçbir işlem yapılmamış. İşlem yapması gerekenlerle olan ‘özel’ ilişkileri belki de bunun en önemli sebebi.

Peki bugün ne oldu da İstanbul Emniyet Müdürü Mustafa Çalışkan, evladı kadar yakını olan birini gözden çıkardı? “Hırsızlık yapan kızım Fatıma bile olsa elini keserim.” diyen bir Peygamber’in ümmetiyiz demesin sakın. Öyle olsa kendisinde ne el kalırdı ne ayak!

“Villa karşılığı dosya kapatan Emniyetçi”

Bir dönem İstanbul Emniyeti’nde görev yapmış emniyet müdürlerinden Murat Çetiner’in TR724’e anlattığına göre sorun, Özgür’ün mevcut çarkın dışında kendine bir çark kurmuş olması. 2016’dan bu yana, İstanbul’un Emniyeti ve Adliyesi’nde kurulmuş içinde polis müdürleri, yargı mensupları, avukatlar ve gazetecilerden oluşan bir çark zaten vardı. İş adamlarından dosyalarını yok etme karşılığında en azı 250 bin dolardan başlayan büyük paralar alındığı biliniyordu. Bu çark her şehirde modellenmiş, bir örneğini geçenlerde Kayseri için yazmıştım. İş adamı alınıp “FETÖ dosyası olduğu” söylenerek, dosyayı yok etme karşılığında münasip bir hizmet bedeli isteniyordu. Bu işler 15 Temmuz’dan çok önce başlamıştı.

İşte her kim ki bu çarkın dışında yolsuzluk yaparsa anında ipi çekiliyor. Bu durumun hükümetin “yolsuzlukla mücadele ediyormuş” algısına sağladığı katkı da cabası. Ama bu düzen aslında tam anlamıyla bir mafya düzeni. Mafyanın kullandığı adamlar, kendi adına haraç kesmeye başladığı zaman başına neler geldiğini herkes bilir.

Zavallı Özgür’ün başına gelen de tam olarak bu. Eğer efendisine sadakati devam etseydi, şaşaalı hayatı da bugün devam ediyor olacaktı. Ama efendisinin verdikleriyle yetinmeyip ondan çalmaya başlayınca böyle oluyor işte. Neyse yurtdışına kaçtığı söyleniyor, bugüne kadar biriktirdikleri yeter ona.

Özgür Taşdemir ilk örnek değil aslında. Geçen hafta sanık ve yakınlarına tahliye veya beraat vaat ettiği, meslektaşlarını da ucuz araba ve arsa vaadiyle dolandırdığı ortaya çıkan Bakırköy Adliyesi’ndeki savcı Tamer Can nitelikli dolandırıcılık suçundan tutuklandı. Daha önce de Kartal Adliyesi’nden kayyım atadığı şirketlerin sahiplerinden rüşvet alırken suç üstü yakalanan Hasan Akdemir’in maceralarını yine TR724’ten okumuştuk. 

Bunlardan biri de Zaman Gazetesi soruşturmasını yürüten savcı İsmet Bozkurt. Aslında dışarıdan bakıldığından yukarıdan gelen emirleri harfiyen yerine bir mafya üyesinden farksızdı. Zaman dışında Barış akademisyenleri gibi çok tartışılan davaların iddianamelerini de yazdı. Ancak ne olduysa bir gün para karşılığı bazı iş adamlarının dosyasını kapattığı gerekçesiyle görevden el çektirildi ve geçen ay da meslekten ihraç edildi. Şimdilerde nerede olduğu bilinmiyor, kayıp…

Savcı Bozkurt rüşvet almış mıdır bilemem. Ama bildiğim bir şey var ki, o da iddialara göre “birilerinin” parasını alıp tahliye sözü verdiği bazı iş adamlarını tahliye etmemekte direnmesiymiş asıl suçu.

Bunlar münferit örnekler değil elbette. Görünürde hâkim, savcı, polis, asker, iş adamı veya gazeteci ama asıl mesleği hırsızlık, yankesicilik, dolandırıcılık, katillik, ırz düşmanlığı, zehir satıcılığı veya kumarbazlık olan yüzlercesi aramızda/aranızda dolaşıyor.

Necip Fazıl’ın Reis Bey’e kurdurmayı hayal ettiği Gözyaşı Çetesi’ne gelince, onlar şimdi yaptıkları iyiliklerinin karşılığı olarak cezaevlerinde gözyaşları içinde çile doldurmaktalar.

[Av. Mehmet Tahsin] 15.2.2020 [TR724]

Şikeci Özgür! [METAMORFOZ PORTRELER] [Bülent Korucu]

Sizi bilmem ama şike olaylarında benim midemi en çok rakip takımdan satın alınanlar bulandırır. Boş kaleye yuvarlayacağı topu dışarı vurup sonra kendini yerden yere atan üç kağıtçılardan söz ediyorum. Bazı muhalif görünümlü siyasetçi ve gazetecilere baktığımda aynı sahne gözümde canlanıyor. CHP Grup Başkanvekili Özgür Özel bunların başında geliyor. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın kurduğu faşizan dikta rejimine katkıları, Bekir Bozdağ ya da Efkan Ala’dan az değildir.

Özgür Özel ve benzerlerini tanımlayan diğer kelime de ‘tantanacı’. Bildiğiniz anlamda yani şamatacıyı kastetmiyorum. Daha çok polis adliye jargonunda kullanılan kelime bu. Tantanacılık diye bir hırsızlık türü var. İki kişi muvazaalı ve yüksek sesli biçimde kavgaya tutuşuyor. Bütün mahalleyi başlarına topladıktan sonra kavgayı ayırmaya çalışanlar ve seyircilerin cepleri boşaltılıyor. Medya içinde de tantanacılar az değil. İsmail Saymaz ve Nedim Şener aynı minvalde sayabiliriz. Gerçi Şener, bağlılığını gizlemediği için erketeliğe terfi etti.

İster şikeci ister tantanacı deyin Özel’in payanda olduğu asıl hırsızlık ülkenin kaynaklarının talan edilmesinden çok daha büyük. Onun şahsında simgeleşen şikeci muhalefet sayesinde demokrasi, özgürlük ve insanlık onuru çalındı. Hukuk ayaklar altında. Ve o gollük pası dışarı vurmuş şikeci, kendini paralayarak rol kesiyor, dikkat dağıtıyor. Aynı zamanda demokrasi oyunun sürdüğü yanılgısını güçlendiriyor. Salağa yatmaya dünden razı uluslararası denetleme kurullarına malzeme veriyor.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️


Medyadaki bir iki çığırtkan gibi Özel de Erdoğan’ın düşürdüğü her kaleden önce çıkıyor: ‘Bak fena yaparım ha’ ya da ‘bu defa yaktım çıranı’ diye efeleniyor. Bir kaç tantanacı daha destek veriyor. Filmin sonunda kalabalık soyulduğu ile kalıyor. İnanmıyorsanız İş Bankası’na el koyma girişimine dair açıklamasına bakın: “Bir gözü dönmüşlükle karşı karşıyayız. CHP hiç öngöremediğiniz mücadeleyi verir, pişman olursunuz”. Erdoğan, İş Bankası’nı hazmettikten sonra yeni kurbanına yöneldiğinde Özel tekrar sahne alır ve benzer kuru sıkıları sıralar. Döngü böylece devam eder.

Kanun hükmünde kararname (KHK) ile mağdur edilmiş 200 bine yakın insana artık AKP’liler bile duyarsız kalamazken onun yaptığını hatırlıyor musunuz? Partisinin yerel yöneticilerinin talebiyle KHK Platformu temsilcilerini Meclis’te kerhen kabul etmiş ve “Devletin arınmaya ihtiyacı var, ceza evindeki kadınlar örgüt talimatıyla hamile kalıyor, insanlar işkence var diyor, kimse bana işkence yapılıyor demiyor.” Şeklinde konuşmuştu. Platform temsilcileri şaşkınlık ve üzüntülerini basın açıklamasıyla paylaştığında kemküm etmekle yetinmiş özür bile dilememişti.

Hiç düşündünüz mü neden Özgür Özel gibi AKP’li sözcüleri aciz bırakan laf cambazları değil de Enis Berberoğlu ve Eren Erdem tutuklanıyor? Çünkü o sadece CHP kitlesinin deşarj olmasını sağlayacak boş lakırdılar ediyor. Kuru sıkı muhalefet Erdoğan’ın öfkesini celb etmiyor; hatta işini kolaylaştırıyor, tabanını efsunlamasını sağlıyor. Onların pompaladığı boş umutlar ve karavana atışlar, muhalefet saflarında gevşemeye yol açıyor. Tavşan atlet misali Erdoğanla beraber koşup sonra gözden kayboluyorlar.

Özel’in çaktırmadan yaptığı diğer şike de Erdoğan’ın şarjörüne mermi sürmek. AKP ve Erdoğan CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun Zaman Gazetesi yazarlarıyla yediğe kahvaltıyı ve gazetedeki haberi aleyhine kullanıyor. O ise el konulup kapatılan Cihan Haber Ajansı’nın parlamentodan geçtiği rutin haberleri suç delili olarak lanse ediyor. Mesela İlker Başbuğ’un gündeme getirdiği asker kişilerin yargılanma prosedürünü düzenleyen kanunla ilgili haberleri zikrediyor. “Toplantının çıkışındaki açıklamalar, kanunun dakika dakika takibi ve son dakika gelişmelerinin hepsi Cihan Haber Ajansı’nın belgeleri olarak internette duruyor. Bu muhteşem FETÖ aklı…Kim takip ediyor işi? Baştan sonra takip edenler FETÖ’nün ajansı (Cihan Haber Ajansı).”

AKP grup başkanvekilleri CHP’yi ziyaret edip çıkışta basına konuşmuş. Cihan da haberleştirip servislemiş. Eminim bütün parlamento muhabirleri takip etmiştir.

Düz mantık şöyle düşünür rutin haber delil oluyorsa başbaşa kahvaltı ve manşet haber neden olmasın? Özel, liderini yakmak üzere kurulan düzeneğe odun taşımıyor mu sizce de?

Sıkı durun Özel’in ‘FETÖ’cü olduğunun delilini paylaşıyorum. 31 Ağustos 2015’te Cihan’a özel beyanat vermiş. Haber bazı gazeteler ve internet sitelerince kullanılmış. “CHP Grup Başkanvekili Özel, TBMM’de Cihan Haber Ajansı muhabirine eski milletvekilleri, İstanbul Bağımsız Milletvekili İhsas Özkes’in attığı tweetler ve 1 Kasım seçimleriyle ilgili değerlendirmelerde bulundu.” Bu cümleleri söz konusu haberlerden özetledim. Özel’in mantığına göre rutin gelişmelerin haberi suç deliliyse özel beyanat onun dikalasıdır.

Artık Özgür Özel düşünsün!

[Bülent Korucu] 15.2.2020 [TR724]

Abidin Ünal’ı da ‘darbeciler’ korumuş! [Adem Yavuz Arslan]

Hep söylüyorum; Türkiye’de olup gazetecilik yapma imkanı bulabilsem 15 Temmuz davalarını kaçırmaz, en ince ayrıntısına kadar didik didik ederdim. Çünkü kimin ne yaptığının hala belli olmadığı o meş’um geceye dair en sağlam veriler yargılama dosyalarında ve özellikle de savunma metinlerinde bulunuyor.

15 Temmuz’un hemen akabinde iktidar medyasınca yazılıp söylenenler, yoğun işkence altında alınan ifadeler üzerine kurulan iddianameler, Erdoğan rejiminin kamuoyuna sunmak istediği söyleme göre hazırlanmıştı. Ancak yargılama safhasında öyle detaylar ortaya çıktı ki 15 Temmuz darbe girişimi iddiasına dair şüpheler katlanarak büyüdü.

Üstelik bu veriler yurt dışındaki bir avuç gazetecinin el yordamıyla edindiği evraklardan döküldü. Dosyaların tamamına ulaşma, taraflarla konuşma imkanı bulsak kimbilir daha neler ortaya çıkacak!

Daha önce 15 Temmuz akşamı yayınlanan sıkıyönetim direktiflerinin ve askeri mahkemeler için yapılan görevlendirmelerin darbe girişiminden önce hazırlanan fişleme listelerine göre hazırlandığını, haklarında ‘Cemaatçi’ notu düşülen kişilerin özellikle görev listesine yazıldığını delilleriyle birlikte anlatmıştım.

Aynı şekilde Ankara Jandarma yargılaması evraklarından 15 Temmuz’da TSK envanterinde bulunmayan mühimmatın kullanıldığını (https://www.tr724.com/15-temmuzda-tskya-ait-olmayan-muhimmat-kullanilmis/)  ve nizamiyede toplanan kalabalağın enselerinden tek kurşunla vurulduğunu anlatıp ‘Bu sivilleri kim vurdu?’ (https://www.tr724.com/bu-sivilleri-kim-vurdu/) diye sormuştum. Devamın da aynı cesede ait otopsi raporlarının yargılama sırasında değiştirildiğinin belgelerini (https://www.tr724.com/bir-ceset-uc-rapor/) yayınlamıştım.

İktidarın 15 Temmuz söylemini  temelden sarsacak bu veriler yargılama dosyalarında, ama Türkiye’de hiçbir gazetecinin dikkatini çekemedi.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️


ABİDİN ÜNAL’IN KORUMALARI DA ‘DARBECİ’YMİŞ!

Edinebildiğim 15 Temmuz dosyaları arasında dolaşırken bana çok ilginç gelen bir veriye rastladım.

Dönemin Hava Kuvvetleri Komutanı ve bana göre 15 Temmuz’un en kritik aktörlerinden Org. Abidin Ünal’ın Moda ve Akıncı Üssü görüntülerinde çok dikkat çekici bir ayrıntı var; Ünal’ın korumaları daha Moda’dan başlamak üzere Ünal’ın yanındalar ve görüntülerde herhangi bir rehin alma hali yok.

Abidin Ünal’ın Akıncı Üssü’nün koridorlarında elleri cebinde gezerken görüntüleri çıktığı için bu görüntülerde ne var denilebilir. Oysa ki hikayenin büyüğü o görüntülerde. Çünkü Abidin Ünal’ın Moda’dan itibaren korumalığını yapan iki astsubay, 15 Temmuz’dan bir buçuk ay sonra ‘Cemaatçi’ oldukları gerekçesiyle KHK ile atıldılar. Üstelik atıldıkları güne kadar Abidin Ünal’ın koruma ekibinde yer aldılar.

Detayları birazdan açacağım ama peşinen “Bu nasıl ‘Cemaat darbesi’ ki, en kritik komutanların emir subayları ve korumaları ‘Cemaatçi’ ama hiçbiri darbeye destek vermediği, komutanları etkisiz hale getirmediği gibi ‘darbeciler’le çatışmaya girip o gecenin seyrini değiştiriyorlar?” sorusunu sorayım.

Bu soru önemli çünkü karşımızda akla mantığa hiçbir şekilde uymayan olaylar zinciri var.

Önce meşhur düğüne gidelim. Malum olduğu üzere 15 Temmuz 2016 akşamı TSK’nın komuta kademesi düğündeydi. Biri Ankara’da ikisi İstanbul’da üç düğün vardı. Hava Kuvvetleri Komutanı Abidin Ünal ise 23 general ile birlikte Moda Deniz Kulübü’ndeydi.

Elimizde başka hiçbir şey olmasa bile TSK komuta kademesinin darbe ihbarını aldıktan sonra düğüne devam etmesi 15 Temmuz’da bir bit yeniği olduğunun delilidir. Abidin Ünal 19.06’da Türkiye hava sahasının kapatıldığı bilgisini almasına rağmen ne Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar ile temas kuruyor ne de gerekli tedbirleri alıyor. Hatta düğünün ev sahibi Mehmet Şanver’in duruma müdahale etmeye matuf hareketlerini engelliyor.

Abidin Ünal’ın eşi düğüne nedensiz bir şekilde katılmıyor, Ünal alması gereken tedbirleri almıyor, sanki birilerinin gelip kendilerini rehin almasına bekliyor. Sözde rehin alma olayı sonrası da hayli şüpheli. Çünkü Abidin Ünal’ı ‘rehin’ alan darbeciler elinden telefonunu dahi almıyor. Ünal beraberinde korumaları eşliğinde Akıncı Üssü’ne gidiyor. Yolda telefonu ile darbecilere karşı koordinasyon yapıyor.

Devamı için (https://www.tr724.com/size-yazmasin-abidin-pasam-ben-ararim/) şu yazıma atıf yaparak esas meseleye geleyim.

KORUMALAR DARBECİ İSE ?

Abidin Ünal’ın Moda Deniz Kulübü’nden itibaren yanında görünen silahlı iki kişi var; koruma astsubayları Gökhan Gerboğa ve Mustafa Turgay. Her iki isim de Abidin Ünal’ın koruma ekibinde. Görüntülere göre Ünal’a karşı herhangi bir olumsuz hareketleri yok. Aksine koruma görevlerini yerine getirdikleri açıkça gözüküyor. Abidin Ünal da o geceye dair ifadesinde darbecilerin kendisine kelepçe takmaya çalıştıklarını fakat yakın korumaları olduğu için bunu yapmadıklarını söylüyor (https://www.yenicaggazetesi.com.tr/abidin-unaldan-bomba-aciklamalar-175531h.htm).

Yani Ünal’ın yakın korumaları darbeci değil. Darbeye de iştirak etmiyorlar. Her iki astsubay da darbeden sonra görevlerine devam ediyor. Ancak, Eylül başında açığa alıp tutuklanıyorlar.

Kafanız mı karıştı ?

Aslında bu tabloya alışık olmanız lazım; çünkü 15 Temmuz akşamı ne yaptığınızın hiçbir önemi yok. TSK’dan ihraçlar ve tutuklamalar 15 Temmuz öncesi yapılan fişlemelere göre yapılıyor. Darbeye karşı olsanız, karışmasanız, yurt dışında görevde olsanız ya da darbecilerle çatışıp yaralansanız bile herhangi bir fişleme listesinde adınız varsa ‘darbeci’ diye damgalanıp tutuklanıyorsunuz.

Ünal’ın yakın korumaları Gökhan Gerboğa ve Mustafa Turgay’ın da başına gelen bu.

Mustafa Turgay, 12 Aralık 2019 tarihli duruşmada normalde Ünal’ın eşinin koruması olarak görevlendirildiğini ancak düğüne çok az bir zaman kala Ünal’ın eşinin düğüne katılmaktan vazgeçtiğini, sonrasında Moda Deniz Kulubü’ne geçerek Abidin Ünal’ın koruma ekibine dahil olduklarını, sonrasında Ünal ile birlikte Akıncı Üssü’ne geçtiklerini, Ünal’ın herhangi bir kötü muameleye tabi tutulmadığını, derdest edilmediğini, görüntülerin de bunu teyit ettiğini anlattı.

Turgay 15 Temmuz sonrası görevine devam ettiğini, Ünal ve diğer komutanların da kendisinden şikayetçi olmadığını ancak bir fişleme listesinde adı geçtiği iddiasıyla tutuklandığını söyledi.

Diğer koruma Gökhan Gerboğa ise görevinin Abidin Ünal’ı korumak olduğunu söyleyip “kılına dahi zarar gelmeden Akıncı Üssüne ulaşmasını sağladım’ dedi. Turgay gibi 15 Temmuz sonrası görevine devam ettiğini ancak bir fişleme dosyasında adı geçtiği için tutuklandığını anlatan Gerboğa “Ünal telefonla görüşmeler yaptı. Odadan ayrılıp helikoptere geçtik. Zor kullanmadık, tehdit etmedik, askerliğe aykırı bir davranışta bulunmadık. Ünal ile Akıncı Üssü’ne geldik. Ünal, görev boyunca kendi hür iradesiyle hareket etti. Uçuş ekibine iyi akşamlar dileyip uçağa öyle bindi. Gayet sakin, her şey normalmiş gibi davranıyordu. O an yaşananların bir darbe olacağını hiç düşünmedim” dedi.

Her ikisi de halen tutuklu.

KORUMALAR NEDEN DARBEYE KATILMADI ?

Bu nokta da esas soruyu soralım; eğer bu bir ‘Cemaat darbesi’ ise en kritik komutanların dizinin dibindeki emir subayları ve korumaları neden darbeye katılmadılar? Abidin Ünal’ın yakın korumalarının darbeci olmadıkları çok açık. Zaten Abidin Ünal ve diğer komutanların bu isimlerle ilgili bir şikayeti de yok.

Kaldı ki astsubaylar Gerboğa ve Turgay tek örnek değil.

Mesela dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Zeki Çolak’ın yakın koruması yüzbaşı Burak Akın. Özel kuvvetlerci Burak Akın o gün Zeki Çolak’ı korumaya çalışırken darbecilerle çatışıyor ve yaralanıyor. Bu yüzden 15 Temmuz’un sembol isimlerinden birisi olarak kabul ediliyordu. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Sayan Kaya 15 Temmuz kahramanı Burak Akın’ı evinde ziyaret ediyor, bu ziyaret havuz medyasında manşetlere çıkıyordu.

Ancak bu ziyaretten 16 ay sonra Burak Akın’ın ‘Cemaatçi olduğu’ ortaya çıktı. Üstelik Akın korumalığını yaptığı Yaşar Güler’e gidip itiraf etmişti. Burak Akın’ın hikayesi tek başına 15 Temmuz söylemini çökertmeye yeter de artar bile.

Düşünsenize kendi ifadesine göre 13 yaşından bu yana Cemaatle ilişkili olan Burak Akın, ‘Cemaat darbesi’ne katılmayıp darbecilerle çatışıyor. Kara Kuvvetleri Komutanı Salih Zeki Çolak’ın emir subayı Binbaşı Yunus Can da o gece Çolak’la birlikteydi. Akıncı Üssü davasının şikayetçilerinden birisiydi. Ancak 6 ay sonra ‘Fetöcü olduğu’ iddiasıyla tutuklandı.

Bir başka ifadeyle en kritik kuvvet komutanının en yakınındaki iki isim de ‘Cemaatçi’ ama darbeye katılmıyorlar. Abidin Ünal’ın korumalarının durumu da aynı. Erdoğan’ın yaverleri, Hulusi Akar’ın emir subayları da ‘Cemaatçi’ olduğu iddiasıyla tutuklu.

Erdoğan’ın koruma polisleri, uçağını kullanan pilot, helikopterinin teknisyeni, Akıncı Üssü’nün pistlerini bombalayıp darbecileri engelleyen F-16 pilotları, Eskişehir Hava Üssü’nü kontrol altına alıp darbecileri etkisiz hale getiren korgeneral, Akıncı Üssü’nü teslim alan diğer bir korgeneral.. ‘Cemaatçi olduğu’ iddiasıyla tutuklanan ya da açığa alınanlarla ilgili liste uzayıp gidiyor.

Oysa ki darbe gibi bir girişimde darbecilere en büyük faydayı sağlayacak kişiler bu koruma ve emir subaylarıdır. Ancak onların ya darbeden haberi yok ya da karşı duruş sergiliyorlar. Bir kısmı da evlerinden göreve çağrılıyor ancak illegal bir işe karışmıyorlar.

Peki o zaman bu darbeyi kim yaptı, kime karşı yaptı?  Zihin konforunuzu bozup size dayatılan senaryoyu sorgularsanız ayan beyan ortada olan ‘gerçek 15 Temmuz’u görmeniz mümkün.

 [Adem Yavuz Arslan] 15.2.2020 [TR724]