Başında takkesiyle, kendisine uzatılan mikrofona tarihi ve siyasi değerlendirmelerde bulunan yaşlı adamın ibretlik halini mutlaka görmüşsünüzdür.
İşte, bu adam “tipik Akp seçmenidir” çünkü.
1. Dindar geçinir ama çok rahat iftira eder.
2. Dindar görünür ama yalanlara ve iftiralara taşıyıcılık eder.
3. Cahildir; duyduğu söylentilere kesin nazarıyla bakar ve bunun doğruluğunu canhıraş şekilde savunur.
4. Cahildir; bilmez, bilmediğini bilmediğini de bilmez o yüzden çok tehlikelidir.
5. Bağnazdır; sadece kendisinin ve seçtiğinin doğru olduğunu zanneder.
6. Bağnazdır; başka fikirlere tamamen kapalıdır, düşünmez ve bildiğini sandıklarıyla hüküm verir.
7. Kördür; taparcasına sevdiği “lideri”nin hiçbir yanlışını görmez, görse de kabul etmez.
8. Kördür; bindiği kayığın hızla sürüklendiğini görmek yerine etraftaki manzarayı seyreder.
9. Dönektir vefasızdır; dün yakından tanıdığı, bildiği insanlara iftira atıldığını, haklarında yalan söylendiğini bildiği halde, işine öyle geldiği için, her söylenene inanır ve iyi bildiklerine sırt döner, hatta taş atar.
10. Dönektir, dün beyaz dediğine bugün kara yarın da beyaz der.
11. Cahildir; hayatı boyunca belki hiç belki de iki-üç kitap okumuştur ama en çok kendisi biliyormuş gibi konuşur.
12. Cahildir; anlatılanı dinleyip anlamak yerine, kendi aklında kalmış sınırlı sayıda “şey”i karşıdakine empoze etme gayretindedir.
13. Müslümandır ama hoşgörü bilmez, anlayışsızdır, benmerkezcidir.
14. Müslümandır ama Hz Muhammed’in (sav) hayatını okumamış, sadece kulaktan duymuştur ve aklında kalanlarla amel eder.
15. Müslümandır ama Hz Muhammed’in (sav) İslam’ı nasıl yaşadığını, Müslümanlara nasıl bir miras bıraktığını bilmez.
16. İftira atma potansiyeli vardır.
17. Çarpıtma ve yalan söyleme özelliği vardır.
18. Tahammülsüzdür. En ufak bir eleştiriye bile hakaretle ve saldırarak karşılık verir.
19. Şeklîdir. O yüzden takke, teşbih, başörtüsü önemlidir.
20. Şekle önem verir fakat öz’ü bilmez. Bu yüzden yapılan köprülere, tünellere vs çok sahip çıkar ama onları kullanmak için verilmek zorunda olunan ücreti bilmez. İşin korkunç maliyetini bilmez. Yapılan işlerin ne kadar kalitesiz olduğunu anlamaz. Hükümetlerin görevinin bunları yapmak olduğunu bilmek yerine kendi partisinin bunları iyilik, hediye, lütuf olarak yaptığını zanneder.
21. Sözde “sevgi ve hoşgörü insanı”dır ama aslında hakiki bir kindardır. İçinde besleyip biriktirdiği kin, kendisine yönelik küçücük bir eleştiride ortaya çıkar ve hiddete, şiddete dönüşür.
vs vs
Neden mi böyleler!
Neden mi o kadının “sen önce dişlerini fırçala” demesi üzerine, “bak aldırırım seni”, “hain, vatan haini” diyor?
Çünkü kendi hırsızlığı, rüşvetçiliği, yolsuzluğu, suiistimali, görevi kötüye kullanması, şantajcılığı, iftiracılığı, katilliği, sahtekârlığı, pornoculuğu, yalancılığı ortaya çıkan zalim diktatör reisleri de öyle yapıyor.
Çünkü onun da diploması yok.
Çünkü o da kitap okumuyor.
Çünkü o da en iyi o biliyormuş gibi konuşuyor.
Çünkü o da cahil.
Çünkü o da tahammülsüz.
Çünkü o da kindir.
Çünkü o da saldırgan.
Çünkü o da müfteri.
Çünkü o da yalancı.
Çünkü o da şeklî Müslüman.
Recep tayyip Anadolu’da kendi çıtasının düşüklüğünün, kötülüğünün, sahtekârlığının, yalancılığının farkına varılmaması için ne yaptıysa o ihtiyar da onu yapıyor.
Çünkü kendisi nasılsa, seçtiği ve kutsadığı herif de o!
[Taşkın Deryadil] 16.5.2018 [Samanyolu Haber]
twitter: @taskinderyadil
e-mail: taskinderyadil @gmail.com
Kırk Ambar 12 [Safvet Senih]
*Kur’an enfüs ve âfaktan bahsediyor: “Biz ileride onlara delillerimizi gerek âfakta (dış dünyada), gerek enfüste (kendi öz varlıklarında) öyle göstereceğiz ki, Kur’an’ın, Allah’tan gelen gerçeğin tâ kendisi olduğu onlar tarafından da iyice anlaşılacak.” (Fussilet Suresi, 41/53)
“Dünya, fezâ-yı ıtlaka göre enfüs sayılır. Dünyada her yere gidince artık fezaya açılmak lâzım.
*“Gökleri yeri ve bunların içine yayıp ürettiği canlıların yaratması da O’nun delillerindendir. O dilediği zaman bunları bir araya toplamaya da kâdirdir.” (Şurâ Suresi, 42/29)
“Öteden beri bu âyet-i kerime dünyadan başka yerlerde de bizim gibi veya başka şekillerde canlıların olabileceğine delil gösterilir ki, doğru olduğu söylenebilir. Ayrıca ‘Bunları bir araya toplamaya kâdirdir” ifadesinden de buradakilerin oralara veya oralardakilerin buralara gelmesi, gelebilmesi mümkündür şeklinde anlaşılmıştır. (…) Herhalde İmam Mücahid’in de dediği gibi bunu uzak ve yakın bir sistemde, yeryüzündekilere benzer türden canlılar canlılar olabileceğini kabul etmek daha uygun olacaktır.” (M. Fethullah Gülen, Kur’an’dan İdrake Yansıyanlar-2)
*Hint ülkesinde bir kedi ALTIN SARAY’da sevinç içinde, güler yüzle, fare deliğine kadar gelir ve “Bugün doğum günüm. Bu delikten şu deliğe kadar şu kadar zamanda varırsan sana bir kilo peynir vereceğim” der. Bu teklife, fare sıcak bakmaz. Kedi sebebini sorunca, fare: “Mesafe küçük, ödül büyük, tehlike yok. Burada benim aklımın ermediği bir tuzak var.” diye cevap verdi.
*Yusuf Aleyhisselam'a “muhlas” denilmektedir. Muhlas, Allah tarafından ihlasa erdirilmiş demektir. Hz. Yusuf Aleyhisselam, Züleyha’nın teklifine eğer “Ben Peygamber oğlu, Peygamber oğlu Peygamberim!” deseydi, Züleyha bir şey anlamazdı. Onun için onun anlayacağı dilden: “Nasıl olur benim Rabbim (efendim, senin kocan) bana çok iyi davrandı, yetiştirdi.” dedi. Burada Rab kelimesini kullandı. Böylece hem, onun anlayacağı Efendim demek istedi. Hem de esasen Rabbim Allah bana bu nimetleri ihsan etti, demek istedi. Çünkü bu kelime, her iki mânaya da gelir. Mesela “Rabb’ül-Beyt” “Ev sahibi, evin efendisi” mânasına gelir…
Ayrıca Yusuf Aleyhisselam Mısır’da toplum arasındaki büyük uçurumu gördü. Hem sarayda, hem hapisanede yaşadı. Zaten baştan köle olarak gelip, köle pazarında satıldığı için en alttakilerin seviyesini de hakkalyakin görmüş oldu. İleride devlet idaresinin başına geçeceği için bu uçurumu görmesi ve her seviye insanın yaşadığı hayat şartlarını bilmesi gerekiyordu.
*Hz. Yakup Aleyhisselam, oğullarının kardeşleri Yusuf’a ne yaptıklarını biliyordu fakat inkârcı bir toplumda evlatlarının kaynayıp gitmemesi için, sanki yanlış yapmamışlar, bir şey olmamış gibi davranıyor sadece tevbe etmeleri, itirafta bulunmaları için yol gösteriyordu. Çünkü eğer kopup giderlerse, daha kötü olurdu. Evet insanlar günah kuyusuna düşmüşlerse, başlarına basmamak lâzım. Bilakis el uzatıp o gayyadan onları kurtarmak için gayret göstermek gerekir.
*“Görüp anlamadın ki, Allah gökleri ve yeri, hikmetle ve ciddi bir maksad için yaratmıştır. Eğer dilerse, sizi ortadan kaldırıp ‘yepyeni bir halk’ getirir. Allah’a göre bu, sözü edilecek bir şey değildir.” (İbrahim Suresi, 14/19-20) Yani, dimdik, yiğit bir halk, bir nesil getirir. O nesil, mânâ köklerinden, zebercetlerle, incilerle, mercanlarla beslenip süslenirler. Bunlar yenilenenler, paslı olmayanlar, karbonlaşmayanlar, bakışları bulanmayan ve matlaşmayanlardır. Bunlar yepyeni, cedid, yiğitler olarak dine hizmet ederler. Bunlar adanmış ruhlardır, bunlar beklentisizlerdir. Bunlar, onların değişmez vasıflardır. Yaşatmak için yaşarlar… Kıvam ve kıyamları ideal seviyededir.
*Biz bir tepki hareketi ve bir muhalefet değiliz. Biz müsbet bir hareketsiz… Yapıcı olma,yeni bir inşa, kendi dünyamızı kurma esastır. Karanlığa söveceğine, bir mum, bir ışık yak… Birilerinin yanlışı, eksiği gediği bizi ilgilendirmemeli; yani birilerini yererek, kendimizin iyi olduğumuzu ispatlamak asla bizim işimiz olmamalı.
*Mütref, saçıp savuran israfçılar, bohemlikler içinde boğulurlarsa başkalarının dümen suyuna girerler. Sonra da esir ve köleler haline gelirler. Bütün aksiyon ve aktivite güçleri felç olur. Kendilerini sadece yaşamaya salarlar. Meylür-rahat, hayat tutkusu sihirbaz bir cellat gibi onların işini bitirir.
Kırk ayrı pınardan su toplar gibi, Kırk Ambar’dan bir şeyler sunmaya çalışıyorum. İnşaallah mâlâyâni şeyler değildir de, bir işe yararlar…
[Safvet Senih] 16.5.2018 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com
“Dünya, fezâ-yı ıtlaka göre enfüs sayılır. Dünyada her yere gidince artık fezaya açılmak lâzım.
*“Gökleri yeri ve bunların içine yayıp ürettiği canlıların yaratması da O’nun delillerindendir. O dilediği zaman bunları bir araya toplamaya da kâdirdir.” (Şurâ Suresi, 42/29)
“Öteden beri bu âyet-i kerime dünyadan başka yerlerde de bizim gibi veya başka şekillerde canlıların olabileceğine delil gösterilir ki, doğru olduğu söylenebilir. Ayrıca ‘Bunları bir araya toplamaya kâdirdir” ifadesinden de buradakilerin oralara veya oralardakilerin buralara gelmesi, gelebilmesi mümkündür şeklinde anlaşılmıştır. (…) Herhalde İmam Mücahid’in de dediği gibi bunu uzak ve yakın bir sistemde, yeryüzündekilere benzer türden canlılar canlılar olabileceğini kabul etmek daha uygun olacaktır.” (M. Fethullah Gülen, Kur’an’dan İdrake Yansıyanlar-2)
*Hint ülkesinde bir kedi ALTIN SARAY’da sevinç içinde, güler yüzle, fare deliğine kadar gelir ve “Bugün doğum günüm. Bu delikten şu deliğe kadar şu kadar zamanda varırsan sana bir kilo peynir vereceğim” der. Bu teklife, fare sıcak bakmaz. Kedi sebebini sorunca, fare: “Mesafe küçük, ödül büyük, tehlike yok. Burada benim aklımın ermediği bir tuzak var.” diye cevap verdi.
*Yusuf Aleyhisselam'a “muhlas” denilmektedir. Muhlas, Allah tarafından ihlasa erdirilmiş demektir. Hz. Yusuf Aleyhisselam, Züleyha’nın teklifine eğer “Ben Peygamber oğlu, Peygamber oğlu Peygamberim!” deseydi, Züleyha bir şey anlamazdı. Onun için onun anlayacağı dilden: “Nasıl olur benim Rabbim (efendim, senin kocan) bana çok iyi davrandı, yetiştirdi.” dedi. Burada Rab kelimesini kullandı. Böylece hem, onun anlayacağı Efendim demek istedi. Hem de esasen Rabbim Allah bana bu nimetleri ihsan etti, demek istedi. Çünkü bu kelime, her iki mânaya da gelir. Mesela “Rabb’ül-Beyt” “Ev sahibi, evin efendisi” mânasına gelir…
Ayrıca Yusuf Aleyhisselam Mısır’da toplum arasındaki büyük uçurumu gördü. Hem sarayda, hem hapisanede yaşadı. Zaten baştan köle olarak gelip, köle pazarında satıldığı için en alttakilerin seviyesini de hakkalyakin görmüş oldu. İleride devlet idaresinin başına geçeceği için bu uçurumu görmesi ve her seviye insanın yaşadığı hayat şartlarını bilmesi gerekiyordu.
*Hz. Yakup Aleyhisselam, oğullarının kardeşleri Yusuf’a ne yaptıklarını biliyordu fakat inkârcı bir toplumda evlatlarının kaynayıp gitmemesi için, sanki yanlış yapmamışlar, bir şey olmamış gibi davranıyor sadece tevbe etmeleri, itirafta bulunmaları için yol gösteriyordu. Çünkü eğer kopup giderlerse, daha kötü olurdu. Evet insanlar günah kuyusuna düşmüşlerse, başlarına basmamak lâzım. Bilakis el uzatıp o gayyadan onları kurtarmak için gayret göstermek gerekir.
*“Görüp anlamadın ki, Allah gökleri ve yeri, hikmetle ve ciddi bir maksad için yaratmıştır. Eğer dilerse, sizi ortadan kaldırıp ‘yepyeni bir halk’ getirir. Allah’a göre bu, sözü edilecek bir şey değildir.” (İbrahim Suresi, 14/19-20) Yani, dimdik, yiğit bir halk, bir nesil getirir. O nesil, mânâ köklerinden, zebercetlerle, incilerle, mercanlarla beslenip süslenirler. Bunlar yenilenenler, paslı olmayanlar, karbonlaşmayanlar, bakışları bulanmayan ve matlaşmayanlardır. Bunlar yepyeni, cedid, yiğitler olarak dine hizmet ederler. Bunlar adanmış ruhlardır, bunlar beklentisizlerdir. Bunlar, onların değişmez vasıflardır. Yaşatmak için yaşarlar… Kıvam ve kıyamları ideal seviyededir.
*Biz bir tepki hareketi ve bir muhalefet değiliz. Biz müsbet bir hareketsiz… Yapıcı olma,yeni bir inşa, kendi dünyamızı kurma esastır. Karanlığa söveceğine, bir mum, bir ışık yak… Birilerinin yanlışı, eksiği gediği bizi ilgilendirmemeli; yani birilerini yererek, kendimizin iyi olduğumuzu ispatlamak asla bizim işimiz olmamalı.
*Mütref, saçıp savuran israfçılar, bohemlikler içinde boğulurlarsa başkalarının dümen suyuna girerler. Sonra da esir ve köleler haline gelirler. Bütün aksiyon ve aktivite güçleri felç olur. Kendilerini sadece yaşamaya salarlar. Meylür-rahat, hayat tutkusu sihirbaz bir cellat gibi onların işini bitirir.
Kırk ayrı pınardan su toplar gibi, Kırk Ambar’dan bir şeyler sunmaya çalışıyorum. İnşaallah mâlâyâni şeyler değildir de, bir işe yararlar…
[Safvet Senih] 16.5.2018 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com
ABD’den kötü haber: ‘Halkbank’a verilecek ceza krize neden olacak kadar yüksek’
IHSMarkit analistlerinden Andy Birch, Haziran ayında yeniden seçim arayışının AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ekonomi politikası hakkındaki tartışmaları “ikiye katladığını” söyledi. Birch ayrıca İran yaptırımlarının delinmesinde dolayı Halkbank’a verilecek para cezasının Türkiye’nin mali sektörlerini istikrarsızlaştırabileceğinin henüz bilinmediğini söyledi. “Para cezasının Halkbank’ta bir kriz yaratabilecek kadar yüksek olacağına inanıyoruz” diyen Birch, ayrıca, Halkbank’ın cezayı ödeyebilmek için bir çeşit hükümet desteğine ihtiyaç duyabileceğini söyledi.
On yıldır Türk ekonomisi üzerine çalışan ve analizler yayınlayan Birch AhvalTV’ye verdiği röportajda, Türkiye sandığa gitmeye hazırlanırken, genişletici maliye politikalarının, Merkez Bankası’nın bir dizi “yarım önleminin” ve İran ile Suriye’deki gerginliklerin durumu sürdürülebilir olmaktan çıkardığı konusunda uyardı.
“Bu popülist önlemleri uygulamadan önce [Erdoğan] daha önce kendisi için işe yaramış olan stratejiyi ikiye katlıyor ve mali krizin yayılmamasını umuyor” diyen Birch, “Bu sürdürülebilir değil, uzun vadede de sürdürülebilir değil. Buradaki soru, bu durum seçim sonuna, daha sonra ekonomik politikaları normalleştirmeye yönelik bir hamle olabileceği zamana kadar dayanır mı?” diye ekledi.
Erdoğan’ın Bloomberg Televizyonu’na seçimlerden sonra para ve ekonomi politikası üzerinde daha fazla kontrol sahibi olacağının söylemesinin ardından Salı günü Türkiye Lirası rekor düşüşle dolar başına 4,46 seviyesine geldi ve 10 yıllık tahvil faizleri rekor bir yüzde olan 14,5’e yükseldi. Erdoğan, Türkiye’nin, büyümeyi hızlandırmak ve enflasyonu düşürmek için faiz oranlarını düşürmesi gerektiği görüşünü yineledi.
Konvansiyonel ekonomik teori, yüksek oranların fiyatları artışını yavaşlattığını söyler.
Birch, artık bir de seçimlerin ardından Erdoğan’ın “pivot” yapmayıp, daha rasyonel politikaları izlemeyeceği endişesi olduğunu söyledi, “Açıkçası şu an durum lirayı kurtarmaya çalışmak için çok zor” dedi.
Bloomberg’in eski Türkiye bürosu şefi olan Mark Bentley, ekonomik çıktının yüzde 6’sından fazlasına ulaşan cari işlemler açığının yurtdışından gelen portföy girişlerinin tersine dönmesi ile sürdürülemez seviyelerde olduğu konusunda uyardı. Bentley turizm gelirlerinde bir artışın, pozitif iken, olumlu bir etkisinin olması için yeterli olmadığını söyledi.
Birch ve Bentley, ABD’nin İran’a yönelik yaptırımlarını çiğnediği iddiasıyla devlet bankası Halkbank aleyhine ABD’de devam etmekte olan takibatın, ekonomi üzerinde büyük bir etki yaratabilecek bir cezayla sonuçlanabileceği konusunda uyardı. Bentley, “Adalet Bakanlığı tarafından verilen kararın seçimden sonra gelmesi muhtemel olsa da, cezanın önceden ilan edilme riski hala var” dedi.
Andy Birch, Nisan ayı sonunda, Halkbank ve ABD’nin vereceği para cezası hakkında derinlemesine bir rapor yayınladı
Bir ABD yargıcı Çarşamba günü skandaldaki rolü nedeniyle Halkbank yönetim kurulu başkanı Mehmet Hakan Atilla’yı mahkum etti. Atilla’nın mahkumiyetini takiben ABD Hazinesi’nin milyarlar olarak tahmin edilen bir para cezası vermesi bekleniyor.
Birch, Halkbank’a verilecek para cezasının Türkiye’nin mali sektörlerini istikrarsızlaştırabileceğinin henüz bilinmediğini söyledi. “Para cezasının Halkbank’ta bir kriz yaratabilecek kadar yüksek olacağına inanıyoruz” diyen Birch, ayrıca, Halkbank’ın cezayı ödeyebilmek için bir çeşit hükümet desteğine ihtiyaç duyabileceğini söyledi.
[TR724] 16.5.2018
On yıldır Türk ekonomisi üzerine çalışan ve analizler yayınlayan Birch AhvalTV’ye verdiği röportajda, Türkiye sandığa gitmeye hazırlanırken, genişletici maliye politikalarının, Merkez Bankası’nın bir dizi “yarım önleminin” ve İran ile Suriye’deki gerginliklerin durumu sürdürülebilir olmaktan çıkardığı konusunda uyardı.
“Bu popülist önlemleri uygulamadan önce [Erdoğan] daha önce kendisi için işe yaramış olan stratejiyi ikiye katlıyor ve mali krizin yayılmamasını umuyor” diyen Birch, “Bu sürdürülebilir değil, uzun vadede de sürdürülebilir değil. Buradaki soru, bu durum seçim sonuna, daha sonra ekonomik politikaları normalleştirmeye yönelik bir hamle olabileceği zamana kadar dayanır mı?” diye ekledi.
Erdoğan’ın Bloomberg Televizyonu’na seçimlerden sonra para ve ekonomi politikası üzerinde daha fazla kontrol sahibi olacağının söylemesinin ardından Salı günü Türkiye Lirası rekor düşüşle dolar başına 4,46 seviyesine geldi ve 10 yıllık tahvil faizleri rekor bir yüzde olan 14,5’e yükseldi. Erdoğan, Türkiye’nin, büyümeyi hızlandırmak ve enflasyonu düşürmek için faiz oranlarını düşürmesi gerektiği görüşünü yineledi.
Konvansiyonel ekonomik teori, yüksek oranların fiyatları artışını yavaşlattığını söyler.
Birch, artık bir de seçimlerin ardından Erdoğan’ın “pivot” yapmayıp, daha rasyonel politikaları izlemeyeceği endişesi olduğunu söyledi, “Açıkçası şu an durum lirayı kurtarmaya çalışmak için çok zor” dedi.
Bloomberg’in eski Türkiye bürosu şefi olan Mark Bentley, ekonomik çıktının yüzde 6’sından fazlasına ulaşan cari işlemler açığının yurtdışından gelen portföy girişlerinin tersine dönmesi ile sürdürülemez seviyelerde olduğu konusunda uyardı. Bentley turizm gelirlerinde bir artışın, pozitif iken, olumlu bir etkisinin olması için yeterli olmadığını söyledi.
Birch ve Bentley, ABD’nin İran’a yönelik yaptırımlarını çiğnediği iddiasıyla devlet bankası Halkbank aleyhine ABD’de devam etmekte olan takibatın, ekonomi üzerinde büyük bir etki yaratabilecek bir cezayla sonuçlanabileceği konusunda uyardı. Bentley, “Adalet Bakanlığı tarafından verilen kararın seçimden sonra gelmesi muhtemel olsa da, cezanın önceden ilan edilme riski hala var” dedi.
Andy Birch, Nisan ayı sonunda, Halkbank ve ABD’nin vereceği para cezası hakkında derinlemesine bir rapor yayınladı
Bir ABD yargıcı Çarşamba günü skandaldaki rolü nedeniyle Halkbank yönetim kurulu başkanı Mehmet Hakan Atilla’yı mahkum etti. Atilla’nın mahkumiyetini takiben ABD Hazinesi’nin milyarlar olarak tahmin edilen bir para cezası vermesi bekleniyor.
Birch, Halkbank’a verilecek para cezasının Türkiye’nin mali sektörlerini istikrarsızlaştırabileceğinin henüz bilinmediğini söyledi. “Para cezasının Halkbank’ta bir kriz yaratabilecek kadar yüksek olacağına inanıyoruz” diyen Birch, ayrıca, Halkbank’ın cezayı ödeyebilmek için bir çeşit hükümet desteğine ihtiyaç duyabileceğini söyledi.
[TR724] 16.5.2018
Bir dava üç maymun! [Adem Yavuz Arslan]
Eğer bir ‘son saniye’ gelişmesi olmazsa ABD’de görülen Hakan Atilla davasında bugün karar açıklanacak.
‘Son saniye’ diyorum çünkü karar duruşması daha önce 11 Nisan’dan 7 Mayıs’a sonra da 16 Mayıs’a ertelenmişti.
Benim yazıyı yazdığım saatlerde yeni bir erteleme gözükmüyordu.
Hatta hakim Richard Berman cezaevi yönetimine bir yazı yazarak Hakan Atilla’nın duruşmaya takım elbiseli getirilmesini talep etti.
Karar duruşması New York yerel saati ile sabah 10’da.
Atilla, jüri tarafından suçlu bulunmuş ve savcılıkta Atilla’nın 15 yıl hapis ve 50 bin ile 500 bin dolar arasında bir para cezasına çarptırılmasını talep etmişti. Atilla’nın cezası açıklanınca ‘ilk etap’ bitmiş olacak. Tabi ki temyiz süreçleri var fakat artık gözler Halkbank’ın alacağı cezaya çevrilecek.
Her ne kadar Erdoğan rejiminin uyguladığı ağır sansür nedeniyle Türk halkının büyük bir kısmı davaya dair gerçekleri duyamadı fakat ‘üzeri örtülen tüm gerçekler’ dünyanın öbür ucunda da olsa ortaya çıktı.
Bu aşamada durup bir geriye bakmakta fayda var.
Çünkü Zarrab Davası herhangi bir yolsuzluk-kara para aklama davası değil. Türkiye için dönüm noktası davalardan birisi oldu.
ZARRAB DAVASI NEYDİ, NE ÖĞRENDİK ?
Reza Zarrab ve etrafında örgütlenen suç örgütünün icraatlarını, kurdukları siyasi bağlantıları ve işlediği suçları özetlemek bile sayfalarca yazı demek.
Ancak ilk günden bu yana duruşmayı yerinde izleyen, hatta meşhur 17 Aralık operasyonu başlamadan önce AKP’lilerden ‘tanırız iyi çocuktur’ baskısı gören ( http://www.tr724.com/zarrab-davesi-artik-milli-guvenlik-meselesidir-adem-yavuz-arslan-yazdi/ ) birisi olarak bu aşamada bir özet yapmakta fayda görüyorum.
Çok dallanıp budaklandırmadan madde madde özetlemeye çalışacağım;
Erdoğan’ın uğruna Türkiye’yi yaktığı Reza Zarrab 19 Mart 2016’ta ailesiyle Miami’ye geldiğinde tutuklanmış ve 26 Ekim 2017’de suçlamaları kabul ederek savcılıkla anlaşma yoluna gitmişti. Zarrab mahkemeye tanık statüsünde çıktı ve günlerce konuştu. Verdiği rüşvetleri, gönderdiği ‘hediyeleri’ grafikler eşliğinde tek tek anlattı. Türkiye’de siyasi baskıyla üzeri kapatılan dava, New York’ta açıldı ve o döneme dair şok edici detayları öğrenmiş olduk.
Davanın ilk ve ön önemli sonucu aslında daha ilk gün yaşandı. Malum olduğu üzere Erdoğan’a göre 17 Aralık operasyonu ‘hükümete darbe girişimi’, Reza Zarrab ‘hayır sever bir iş adamı’, Süleyman Aslan ‘dürüst bir bürokrat’, ayakkabı kutularındaki paralar ise ‘imam hatip parası’ydı. Fakat Hakan Atilla’nın avukatları daha ilk günden bu teoriyi yerle bir ettiler. Zarrab’ın ‘her türlü ahlaksızlığı yapan biri’ olduğunu, Süleyman Aslan ve siyasilerle ‘utanmazca rüşvet ilişkisine girdiğini’ söylediler. 28 Kasım sabahı yaşanan bu gelişme Erdoğan’ın tezlerini yerle bir etti. Çünkü Atilla’nın avukatları aynı zamanda Türkiye’nin avukatlarıydı. Yani Zarrab hayırsever iş adamı, Süleyman Aslan dürüst bürokrat ve ayakkabı kutularındaki dolarlarda imam hatip parası değilmiş.
Mahkeme ‘gerçek Zarrab’ı gözler önüne serdi. Erdoğan’a göre Reza Zarrab ‘hayırsever, dürüst bir işadamı’ydı. Türk bayrağı önünde televizyon röportajları ile parlatılan, plaket vermek için AKP’li bakanların birbirini ezdiği Zarrab, nefes alır gibi yalan söyleyen, selam verdiğine rüşvet dağıtan, her türlü sahte evrak ile Türk bankalarını ve devlet kurumlarını dolandıran, uyuşturucu ve alkol için ABD’de kaldığı cezaevinde gardiyana rüşvet veren, koğuş arkadaşına cinsel saldırıda bulunduğu iddia edilen, kara para aklamak için uluslararası bir şebeke kuran birisiymiş. Gerçi bilenler Zarrab’ı zaten biliyordu fakat New York’taki mahkemede bütün bu detayları kendisinden dinlemek ilginç bir tecrübeydi.
FBI’ın da Zarrab ve etrafındaki suç yapılanmasını takip ettiklerini, kendi dinleme ve takip operasyonlarını yaptıklarını gördük. Onlarca tape, e-mail yazışması, fatura ve whatsapp yazışması okuduk. Mahkemenin ortaya koyduğu acı gerçeklerden birisi de Erdoğan ve AKP’nin Türkiye devletini ‘Zarrab’ın önüne yatırması’ oldu. Zarrab’tan rüşvet almak için her türlü sahtecilik yapılmış. Zarrab tutuklandıktan sonra da rüşvet vermeye devam etmiş ve rüşvetle tahliye olmuş. ABD’de tutuklandıktan sonra Erdoğan’ın birinci gündemi Zarrab’ı kurtarmak olmuş. Adeta elinden geleni ardına koymamış. ABD’ye nota üstüne nota vermis. Kendisi yetmemiş Emine Erdoğan’da Zarrab’ı kurtarmak için girişimlerde bulunmuş. Zarrab’ı kurtarmak için Türkiye’de ki ABD vatandaşlarını tutuklayıp takas yapmaya çalışmışlar. ‘Beyaz Saray ile güçlü ilişkileri’ olan avukatlar tutulmuş, Erdoğan bunlarla istişari toplantılar yapmış. Zarrab’ı kurtarmak için Türkiye’nin çıkarları bile tehlikeye atılmış fakat başarılı olamamışlar.
ONAY VE TALİMAT ERDOĞAN’DAN
Gerek Zarrab’ın anlatımları gerekse de mahkeme safahatında ortaya konan deliller gösterdi ki İran ambargosunun delinmesi, kara para aklama ve sahtecilik işlemlerinin ‘onay ve talimatı’ bizzat Erdoğan’dan gelmiş. Ali Babacan başta olmak üzere dönemin ekonomi kurmayları da durumdan haberdarmış.
Zarrab herkesi rüşvete bağlamış. Siyaset ve bürokrasideki çürümeye dair tapeler, yazışmalar ibretlikti. Zarrab’ın ‘Rüşvete meyilli herkesin bir fiyatı vardır’ sözü de zihinlere kazındı. “O kadar çok rüşvet verdim ki bazen kime ne verdiğimi karıştırıyordum” diyen Zarrab’ın dağıttığı milyon dolar rüşvetlerin tapelerini dinledik, teknik takip görüntülerini izledik. Bugünlerde Erdoğan’ın talimatı ile AKP’ye geri dönen ve milletvekili adayı olan dönemin ekonomi bakanı Zafer Çağlayan’a, dönemin İçişleri Bakanı Muammer Güler’e ve dönemin AB Bakanı Egemen Bağış’a yapılan ödemelerin dökümlerini, görüntülerini gördük, Zarrab’tan detaylarını dinledik. Meşhur saatlerin ve piyanolara dair ‘gerçek hikayeleri’ duyduk.
ZARRAB RÜŞVETLE ÇIKMIŞ, PARA AKLAMAYI SÜRDÜRMÜŞ
17 Aralık operasyonu sonrası tutuklanan Zarrab tahliye olmak için rüşvet vermis. Hatta onca operasyona rağmen ‘hiç bir şey olmamış gibi’ Halkbank üzerinden kara para aklama işlerine tekrar başlamış. Zarrab bu kez işlerini ‘daha yukarıdan’ halletmek için girişimlerde bulunmuş. Yazışmalara göre ‘yukarısı’ndan kasıt Berat Albayrak ve Erdoğan.
New York’taki mahkeme Halkbank ve devletteki çürümeyi gözler önüne serdi. Az çok biliniyordu fakat gerek Zarrab’ın anlattıkları gerekse de savcının getirdiği deliller gösterdi ki Halkbank kevgire dönmüş. Zarrab’ın şirketinde ‘sahte belge üretme merkezi’ ve ‘bu işten’ sorumlu personeli varmış. Hatta ‘sahte’ evraklar için ‘çikinova’ diye bir isim uydurduklarını da gördük. Sahteciliği o kadar abartmışlar ki, bazı resmi evrakları fotoşopta yapıp vermişler. Üstelik, Zarrab’ın sahteciliğinden Halkbank yöneticileri de haberdarmış. Mesela Zarrab ile Süleyman Aslan arasındaki bir yazışmada görülebileceği gibi Aslan “Çikinova yap ver” diyor. Yani bir kamu bankasının genel müdürü, sahte evrak hazırlanıp verilmesini talep ediyor. Bırakın bankacı olmayı, herhangi birinin bile ilk bakışta anlayacağı bu evraklara hiç bakılmamış. Çünkü Zarrab ‘memurun rüşvetini peşin ödeyenlerden’ olmuş. Bu arada söz konusu meşhur tapenin de (memurun ve o…punun parasını önden verme konuşması) New York’taki mahkemede dinlendiğini de hatırlatayım. Aslında sahtecilik sadece evraklarda değil. Gerçekte İran ile ticaret de yok. Her şey İran ambargosunu delmek için kağıt üzerinde yapılmış. Yani AKP’lilerin söylediği “ABD ambargosundan bize ne, biz İran ile ticaret yaptık, para kazandık” ifadesinin bir gerçekliği yok. Zarrab, Halkbankası üzerinden yaptıkları ticaretin tamamen kağıt üzerinde olduğunu, gerçekte bir ticaret olmadığını delilleri ile anlattı. Bu esnada hayli trajikomik detaylar da gördük. Mesela Zarrab hayali gıda işi yaparken fazla abartmış. Hiç buğday yetişmeyen Dubai’den buğday ithal etmiş, 15 bin tonluk gemilere 25 bin ton yüklemiş. Ukrayna’dan tavuk budu, Brezilya’dan tavuk, Malezya’dan Hindistan cevizi yağı almış. Tabi hepsi kağıt üstünde. Banka yöneticileri de bütün bu sahteciliği biliyorlar, engellemedikleri gibi Zarrab’ı arayıp “Biraz dikkat edin, kör göze parmak işler yapıyorsunuz” diye uyarıyorlar.
Dava sayesinde gördük ki ABD’liler Türkiye’yi defalarca uyarmışlar. Halkbank üzerinden yapılan sahtecilik, kara para aklama ve hayali ihracat konusunda defalarca mesaj vermişler. Fakat Zarrab ve AKP’liler bu uyarılara kulak tıkamışlar. Savcılık Halkbank ve ABD’li makamlar arasındaki yazışmaları tek tek mahkemeye sundu. Hatta daha sonra CIA Müsteşar Yardımcılığına geçen dönemin Hazine Bakanlığı yetkilisi David Cohen tanık olarak mahkemeye geldi. Özetle ABD, Halkbank üzerinden İran ambargosunun delinmesine dair gelişmelerden haberdar olduklarını defalarca söylemişler fakat Türkiye tarafı duymazdan gelmiş.
ABD’YE SAHTE BELGE SUNDULAR
Davanın tarihi anlarından birisi AKP’nin ABD’de ki mahkemeye sahte belge sunmasıydı. Saatine 2500 dolar ücret alan (bu arada Halkbank’ın Atilla’nın savunması için ödediği paranın milyon doları aştığını da not edelim) avukat Todd Harrison, Havuz medyasında çıkan senaryoları savcılığın tanığı Hüseyin Korkmaz’a sordu. ‘Senaryoların Nirvanası’ ise sahte Fethullah Gülen mektubu oldu. Düşünsenize, ABD’deki mahkemeye fotoşopta üretilmiş sahte mektup sunuldu. Harrison’un iddiasına göre Fethullah Gülen, hakim Mustafa Başer’e bir mektup yazıp tutuklu polislerin tahliyesini talep ediyordu. Mektubun sahteliği her halinden belliydi ancak Erdoğan rejimi mahkemeyi maniple etmek için bile bile lades dedi. Bu aşamada Hakim Berman’dan tarihi bir fırça yediler. Öyle ki yıllardır bu mahkemede duruşma izleyen ABD’li gazeteciler bile şaşkınlığını gizleyemedi. Berman, Atilla’nın avukatlarının mahkemeye getirdiği bazı konuların ‘temelsiz ve inandırıcılıktan uzak’ olduğunu söyledi. Hakim Berman ayrıca avukatların dile getirdiği hususları ‘mantıksız, yabancı komplo teorileri’ olarak tanımladı. Avukat Harrison’un Fethullah Gülen’e ait olduğu iddia edilen mektuba dair sorularına da değinen hakim Berman ‘profesyonellikten uzak ve temelsiz’ dedi. Amerikan mahkemelerinin ciddiyetine uymayan tavır sergilendiğini söyleyen Berman, ‘Hiç inandırıcı ve hiç profesyonelce hazırlanmış bir delil değildi’ ifadesini kullandı.
17 Aralık’ın polis şeflerinden Hüseyin Korkmaz’ın ifadeleri en az Zarrab’ın anlatımları kadar dikkat çekti. Operasyonların içinde bir isim olması, katılmadığı bir operasyon nedeniyle tutuklanması, ülkeden kaçmak zorunda kalması ABD’liler için orijinal bir hikayeydi. Bu açıdan jürinin üzerinde etkisi olduğu muhakkak. Korkmaz sayesinde 17 Aralık operasyonuna dair ‘birinci elden’ bilgiler almış olduk. İfadesinde şu ana kadar duymadığımız birçok şey anlattı: Mesela ilk defa ‘1 Numara’ diye bir konumun olduğunu öğrendik. Zarrab operasyonunun aslında ilk başta sadece ‘kara para aklama’ ve ‘altın kaçakçılığı’ soruşturması olarak başladığını, soruşturma ilerledikçe genişleyip ‘yeni suçlar’ ve ‘yeni zanlılar’ eklendiğini öğrendik. ‘Ayakkabı kutuları’, ‘deste deste dolarlar’ polisler için de sürpriz olmuş. Bir bakıma ucunu yakaladıkları ip nereye giderse oraya gitmişler. Korkmaz, Zarrab’ın ‘1 Numara’ diye bir konumdan bahsettiğini, tüm yapılanmanın üzerinde onun olduğunu tespit ettiklerini anlattı. Savcı ‘kim bu 1 numara?’ diye sorunca Korkmaz, ‘Recep Tayyip Erdoğan’ dedi. Hüseyin Korkmaz çok ilginç detaylar verdi fakat tüm Türk medyasına FBI’dan aldığı 50 bin dolar manşet oldu. Korkmaz, savcının sorusu üzerine FBI’ın 50 bin dolar verdiğini, savcılığın da kirasını ödediğini anlattı. FBI, önemli davalarda tanıklara bu tip bir ödeme yapıyor. Yani prosedürel bir işlem fakat bu, davayı Cemaat’e bağlamak isteyen hükümet ve Havuz medyası için iyi malzemeydi. Zarrab ve Korkmaz’ın ifadeleri Türkiye’nin ne kadar kokuştuğunu da gösterdi. Yolsuzluk soruşturması yapan bir polisin başına gelenler, sürgünler, haksız tutuklanmalar ve tehditler dünyanın gözü önünde kayıtlara girdi.
SAVCININ SORMADIĞI SORULAR YENİ DAVALARIN İŞARETİ
Zarrab’ın New York Savcılığı ile yaptığı anlaşmanın şartlarından birisi ‘kritik bilgi-belge paylaşmak’tı. Duruşmalar sırasında gördüğümüz kadarıyla Zarrab ‘anlatmaya çok istekli’. Fakat savcıların kritik bir çok soruyu sormadığını da gördük. Mesela savcı meşhur rüşvet belgelerini ekrana getirdi fakat Zarrab’a ‘kim bu Cash to yukarı?’ diye sormadı. Zarrab, 17 Aralık sonrası tahliye olmak için rüşvet verdiğini anlattığında ‘kime ne kadar rüşvet verdiniz?’ diye sormadı. Örnekleri bu köşede ‘Zarrab’a sorulmayan sorular’ diye uzun uzun yazmıştım. Uzmanlar bu durumu yeni iddianamelerin işareti olarak yorumluyorlar.
Duruşma sırasında yaptığım yayınlar ve yazdığım yazılarda sık sık tekrar etmiştim. Hakan Atilla aslında bu suç şebekesinin en zayıf halkasıydı. Rüşvet ilişkisine de girmemişti. Hatta bu yüzden ABD’de ki mahkemeden de beraat edeceğini umuyordu. Fakat hukukun işlediği ülkelerde kaçışın olmayacağını acı bir şekilde öğrendi. Aslında Zarrab Davası’ndan Türk bürokrasisine çok önemli dersler var. Hakan Atilla, siyasi iradenin talimatına uyup suç işlerden bir gün yargılanacağını düşünmemişti. Seviyesi ne olursa olsun bürokratların siyasilerin kayığına binmesi ya da ‘kudretli bürokratlar’ın kanatları altına sığınması onları kurtarmıyor. Yapmaları gereken tek şey hukuka tabi olmak. Eğer icraatlarında hukuka dayanmıyorlarsa er ya da geç hesap veriyorlar. Ayrıca zamanında size ‘koçum aslanım’ deyip tabiri caizse gaz verenler fatura ödeme zamanı gelince ortada olmuyorlar. Hakan Atilla’ya Zarrab’ın illegal işlerine zemin hazırlama görevini veren Süleyman Aslan ya da Zafer Çağlayan ortada yok mesela. Bu işlere ‘onay ve talimat’ veren Erdoğan da. Hakan Atilla günlerce mahkeme salonunda tek başına oturdu. Eşi ve ailesi bütün yükü tek başına üstlendi. Kirli ticaretten ceplerini dolduranlar ortada yoktu. Bugün ister gönüllü ister ‘zamanın ruhu böyle’ deyip istemeden de olsa Erdoğan ve AKP rejiminin illegal talimatlarını uygulayan bürokratları da aynı son bekliyor. Bir gün hukuk geri geldiğinde ya da hukukun işlediği bir ülkeye gittiklerinde hukuk önünde yalnız hesap verecekler. Geriye dönüp baktıklarında ‘Bana bu emirleri siz verdiniz, neden şimdi sahip çıkmıyorsunuz?’ diyebilecekleri bir siyasetçi ya da bürokrat bulamayacaklar.
-Sonuç itibariyle, davaya dair başka detaylar da eklemek mümkün. Ancak özü şu; 17 Aralık darbe değil, yolsuzluk soruşturmasıdır. Başta Erdoğan olmak üzere siyasetçisi, bürokratı tekmili birden Zarrab’ın önüne yatmışlar, Zarrab’ı kurtarmak için ellerinden geleni ardlarına koymamışlar.
-New York’ta ki mahkeme Erdoğan’ın 17 Aralık’a dair ‘Bunlar Cemaatin bana darbesi’ tezini de yerle bir ederken Türkiye’de yaşanan çürümeyi de dünyaya göstermiş oldu.
-Mahkemenin seyri, savcının soruları gösteriyor ki bu dava bir başlangıç. Yeni iddianameler, yeni yargılamalar gelecek gözüküyor. Özellikle daha ilk gün savcının ‘aklanan para nerede kullanıldı?’ ve ‘terörün finansmanı’ söylemleri bir şifreydi denebilir.
-Bugünkü karar duruşması sonrası Hakan Atilla’nın ne kadar cezaevinde kalacağı belli olacak. Ardından Halkbank’ın alacağı ceza netleşecek. Kulislerde korkunç rakamlar telaffuz ediliyor. Hatta Erdoğan’ın apar topar seçime gitmesine bu kulislerin neden olduğu iddiasını da yabana atmamak lazım.
-Sonrasında ise yeni iddianameler yeni davalar olabilir.
-Şimdi en başa dönüp şu soruyu soralım; Türkiye’de ki 17 Aralık operasyonu siyasi baskıyla kapatılmasa, emniyet ve yargı lağvedilmese sonuç nasıl olurdu?
-Dahası, 17 Aralık’ta ki rüşvetleri, ayakkabı kutularındaki dolarları, parasını bizzat Erdoğan rejiminin ödediği avukatlar teyit ettiğine göre, o operasyonu yapan polisler 4 yıla yakın bir zamandır neden hücrede tutuluyorlar?
-Ortaya çıkan bunca yeni delil ve itiraftan sonra dosyanın Türkiye’de yeniden açılması gerekiyordu. Zarrab cezaevinden bile rüşvet vererek çıktığını anlattı. HSK’nın ‘kim bu rüşvetçiler?’ diye sorması, soruşturmayı yeniden açtırması gerekmiyor muydu?
Yoksa herkes gibi ‘üç maymunu’ oynamaya devam mı ?
[Adem Yavuz Arslan] 16.5.2018 [TR724]
‘Son saniye’ diyorum çünkü karar duruşması daha önce 11 Nisan’dan 7 Mayıs’a sonra da 16 Mayıs’a ertelenmişti.
Benim yazıyı yazdığım saatlerde yeni bir erteleme gözükmüyordu.
Hatta hakim Richard Berman cezaevi yönetimine bir yazı yazarak Hakan Atilla’nın duruşmaya takım elbiseli getirilmesini talep etti.
Karar duruşması New York yerel saati ile sabah 10’da.
Atilla, jüri tarafından suçlu bulunmuş ve savcılıkta Atilla’nın 15 yıl hapis ve 50 bin ile 500 bin dolar arasında bir para cezasına çarptırılmasını talep etmişti. Atilla’nın cezası açıklanınca ‘ilk etap’ bitmiş olacak. Tabi ki temyiz süreçleri var fakat artık gözler Halkbank’ın alacağı cezaya çevrilecek.
Her ne kadar Erdoğan rejiminin uyguladığı ağır sansür nedeniyle Türk halkının büyük bir kısmı davaya dair gerçekleri duyamadı fakat ‘üzeri örtülen tüm gerçekler’ dünyanın öbür ucunda da olsa ortaya çıktı.
Bu aşamada durup bir geriye bakmakta fayda var.
Çünkü Zarrab Davası herhangi bir yolsuzluk-kara para aklama davası değil. Türkiye için dönüm noktası davalardan birisi oldu.
ZARRAB DAVASI NEYDİ, NE ÖĞRENDİK ?
Reza Zarrab ve etrafında örgütlenen suç örgütünün icraatlarını, kurdukları siyasi bağlantıları ve işlediği suçları özetlemek bile sayfalarca yazı demek.
Ancak ilk günden bu yana duruşmayı yerinde izleyen, hatta meşhur 17 Aralık operasyonu başlamadan önce AKP’lilerden ‘tanırız iyi çocuktur’ baskısı gören ( http://www.tr724.com/zarrab-davesi-artik-milli-guvenlik-meselesidir-adem-yavuz-arslan-yazdi/ ) birisi olarak bu aşamada bir özet yapmakta fayda görüyorum.
Çok dallanıp budaklandırmadan madde madde özetlemeye çalışacağım;
Erdoğan’ın uğruna Türkiye’yi yaktığı Reza Zarrab 19 Mart 2016’ta ailesiyle Miami’ye geldiğinde tutuklanmış ve 26 Ekim 2017’de suçlamaları kabul ederek savcılıkla anlaşma yoluna gitmişti. Zarrab mahkemeye tanık statüsünde çıktı ve günlerce konuştu. Verdiği rüşvetleri, gönderdiği ‘hediyeleri’ grafikler eşliğinde tek tek anlattı. Türkiye’de siyasi baskıyla üzeri kapatılan dava, New York’ta açıldı ve o döneme dair şok edici detayları öğrenmiş olduk.
Davanın ilk ve ön önemli sonucu aslında daha ilk gün yaşandı. Malum olduğu üzere Erdoğan’a göre 17 Aralık operasyonu ‘hükümete darbe girişimi’, Reza Zarrab ‘hayır sever bir iş adamı’, Süleyman Aslan ‘dürüst bir bürokrat’, ayakkabı kutularındaki paralar ise ‘imam hatip parası’ydı. Fakat Hakan Atilla’nın avukatları daha ilk günden bu teoriyi yerle bir ettiler. Zarrab’ın ‘her türlü ahlaksızlığı yapan biri’ olduğunu, Süleyman Aslan ve siyasilerle ‘utanmazca rüşvet ilişkisine girdiğini’ söylediler. 28 Kasım sabahı yaşanan bu gelişme Erdoğan’ın tezlerini yerle bir etti. Çünkü Atilla’nın avukatları aynı zamanda Türkiye’nin avukatlarıydı. Yani Zarrab hayırsever iş adamı, Süleyman Aslan dürüst bürokrat ve ayakkabı kutularındaki dolarlarda imam hatip parası değilmiş.
Mahkeme ‘gerçek Zarrab’ı gözler önüne serdi. Erdoğan’a göre Reza Zarrab ‘hayırsever, dürüst bir işadamı’ydı. Türk bayrağı önünde televizyon röportajları ile parlatılan, plaket vermek için AKP’li bakanların birbirini ezdiği Zarrab, nefes alır gibi yalan söyleyen, selam verdiğine rüşvet dağıtan, her türlü sahte evrak ile Türk bankalarını ve devlet kurumlarını dolandıran, uyuşturucu ve alkol için ABD’de kaldığı cezaevinde gardiyana rüşvet veren, koğuş arkadaşına cinsel saldırıda bulunduğu iddia edilen, kara para aklamak için uluslararası bir şebeke kuran birisiymiş. Gerçi bilenler Zarrab’ı zaten biliyordu fakat New York’taki mahkemede bütün bu detayları kendisinden dinlemek ilginç bir tecrübeydi.
FBI’ın da Zarrab ve etrafındaki suç yapılanmasını takip ettiklerini, kendi dinleme ve takip operasyonlarını yaptıklarını gördük. Onlarca tape, e-mail yazışması, fatura ve whatsapp yazışması okuduk. Mahkemenin ortaya koyduğu acı gerçeklerden birisi de Erdoğan ve AKP’nin Türkiye devletini ‘Zarrab’ın önüne yatırması’ oldu. Zarrab’tan rüşvet almak için her türlü sahtecilik yapılmış. Zarrab tutuklandıktan sonra da rüşvet vermeye devam etmiş ve rüşvetle tahliye olmuş. ABD’de tutuklandıktan sonra Erdoğan’ın birinci gündemi Zarrab’ı kurtarmak olmuş. Adeta elinden geleni ardına koymamış. ABD’ye nota üstüne nota vermis. Kendisi yetmemiş Emine Erdoğan’da Zarrab’ı kurtarmak için girişimlerde bulunmuş. Zarrab’ı kurtarmak için Türkiye’de ki ABD vatandaşlarını tutuklayıp takas yapmaya çalışmışlar. ‘Beyaz Saray ile güçlü ilişkileri’ olan avukatlar tutulmuş, Erdoğan bunlarla istişari toplantılar yapmış. Zarrab’ı kurtarmak için Türkiye’nin çıkarları bile tehlikeye atılmış fakat başarılı olamamışlar.
ONAY VE TALİMAT ERDOĞAN’DAN
Gerek Zarrab’ın anlatımları gerekse de mahkeme safahatında ortaya konan deliller gösterdi ki İran ambargosunun delinmesi, kara para aklama ve sahtecilik işlemlerinin ‘onay ve talimatı’ bizzat Erdoğan’dan gelmiş. Ali Babacan başta olmak üzere dönemin ekonomi kurmayları da durumdan haberdarmış.
Zarrab herkesi rüşvete bağlamış. Siyaset ve bürokrasideki çürümeye dair tapeler, yazışmalar ibretlikti. Zarrab’ın ‘Rüşvete meyilli herkesin bir fiyatı vardır’ sözü de zihinlere kazındı. “O kadar çok rüşvet verdim ki bazen kime ne verdiğimi karıştırıyordum” diyen Zarrab’ın dağıttığı milyon dolar rüşvetlerin tapelerini dinledik, teknik takip görüntülerini izledik. Bugünlerde Erdoğan’ın talimatı ile AKP’ye geri dönen ve milletvekili adayı olan dönemin ekonomi bakanı Zafer Çağlayan’a, dönemin İçişleri Bakanı Muammer Güler’e ve dönemin AB Bakanı Egemen Bağış’a yapılan ödemelerin dökümlerini, görüntülerini gördük, Zarrab’tan detaylarını dinledik. Meşhur saatlerin ve piyanolara dair ‘gerçek hikayeleri’ duyduk.
ZARRAB RÜŞVETLE ÇIKMIŞ, PARA AKLAMAYI SÜRDÜRMÜŞ
17 Aralık operasyonu sonrası tutuklanan Zarrab tahliye olmak için rüşvet vermis. Hatta onca operasyona rağmen ‘hiç bir şey olmamış gibi’ Halkbank üzerinden kara para aklama işlerine tekrar başlamış. Zarrab bu kez işlerini ‘daha yukarıdan’ halletmek için girişimlerde bulunmuş. Yazışmalara göre ‘yukarısı’ndan kasıt Berat Albayrak ve Erdoğan.
New York’taki mahkeme Halkbank ve devletteki çürümeyi gözler önüne serdi. Az çok biliniyordu fakat gerek Zarrab’ın anlattıkları gerekse de savcının getirdiği deliller gösterdi ki Halkbank kevgire dönmüş. Zarrab’ın şirketinde ‘sahte belge üretme merkezi’ ve ‘bu işten’ sorumlu personeli varmış. Hatta ‘sahte’ evraklar için ‘çikinova’ diye bir isim uydurduklarını da gördük. Sahteciliği o kadar abartmışlar ki, bazı resmi evrakları fotoşopta yapıp vermişler. Üstelik, Zarrab’ın sahteciliğinden Halkbank yöneticileri de haberdarmış. Mesela Zarrab ile Süleyman Aslan arasındaki bir yazışmada görülebileceği gibi Aslan “Çikinova yap ver” diyor. Yani bir kamu bankasının genel müdürü, sahte evrak hazırlanıp verilmesini talep ediyor. Bırakın bankacı olmayı, herhangi birinin bile ilk bakışta anlayacağı bu evraklara hiç bakılmamış. Çünkü Zarrab ‘memurun rüşvetini peşin ödeyenlerden’ olmuş. Bu arada söz konusu meşhur tapenin de (memurun ve o…punun parasını önden verme konuşması) New York’taki mahkemede dinlendiğini de hatırlatayım. Aslında sahtecilik sadece evraklarda değil. Gerçekte İran ile ticaret de yok. Her şey İran ambargosunu delmek için kağıt üzerinde yapılmış. Yani AKP’lilerin söylediği “ABD ambargosundan bize ne, biz İran ile ticaret yaptık, para kazandık” ifadesinin bir gerçekliği yok. Zarrab, Halkbankası üzerinden yaptıkları ticaretin tamamen kağıt üzerinde olduğunu, gerçekte bir ticaret olmadığını delilleri ile anlattı. Bu esnada hayli trajikomik detaylar da gördük. Mesela Zarrab hayali gıda işi yaparken fazla abartmış. Hiç buğday yetişmeyen Dubai’den buğday ithal etmiş, 15 bin tonluk gemilere 25 bin ton yüklemiş. Ukrayna’dan tavuk budu, Brezilya’dan tavuk, Malezya’dan Hindistan cevizi yağı almış. Tabi hepsi kağıt üstünde. Banka yöneticileri de bütün bu sahteciliği biliyorlar, engellemedikleri gibi Zarrab’ı arayıp “Biraz dikkat edin, kör göze parmak işler yapıyorsunuz” diye uyarıyorlar.
Dava sayesinde gördük ki ABD’liler Türkiye’yi defalarca uyarmışlar. Halkbank üzerinden yapılan sahtecilik, kara para aklama ve hayali ihracat konusunda defalarca mesaj vermişler. Fakat Zarrab ve AKP’liler bu uyarılara kulak tıkamışlar. Savcılık Halkbank ve ABD’li makamlar arasındaki yazışmaları tek tek mahkemeye sundu. Hatta daha sonra CIA Müsteşar Yardımcılığına geçen dönemin Hazine Bakanlığı yetkilisi David Cohen tanık olarak mahkemeye geldi. Özetle ABD, Halkbank üzerinden İran ambargosunun delinmesine dair gelişmelerden haberdar olduklarını defalarca söylemişler fakat Türkiye tarafı duymazdan gelmiş.
ABD’YE SAHTE BELGE SUNDULAR
Davanın tarihi anlarından birisi AKP’nin ABD’de ki mahkemeye sahte belge sunmasıydı. Saatine 2500 dolar ücret alan (bu arada Halkbank’ın Atilla’nın savunması için ödediği paranın milyon doları aştığını da not edelim) avukat Todd Harrison, Havuz medyasında çıkan senaryoları savcılığın tanığı Hüseyin Korkmaz’a sordu. ‘Senaryoların Nirvanası’ ise sahte Fethullah Gülen mektubu oldu. Düşünsenize, ABD’deki mahkemeye fotoşopta üretilmiş sahte mektup sunuldu. Harrison’un iddiasına göre Fethullah Gülen, hakim Mustafa Başer’e bir mektup yazıp tutuklu polislerin tahliyesini talep ediyordu. Mektubun sahteliği her halinden belliydi ancak Erdoğan rejimi mahkemeyi maniple etmek için bile bile lades dedi. Bu aşamada Hakim Berman’dan tarihi bir fırça yediler. Öyle ki yıllardır bu mahkemede duruşma izleyen ABD’li gazeteciler bile şaşkınlığını gizleyemedi. Berman, Atilla’nın avukatlarının mahkemeye getirdiği bazı konuların ‘temelsiz ve inandırıcılıktan uzak’ olduğunu söyledi. Hakim Berman ayrıca avukatların dile getirdiği hususları ‘mantıksız, yabancı komplo teorileri’ olarak tanımladı. Avukat Harrison’un Fethullah Gülen’e ait olduğu iddia edilen mektuba dair sorularına da değinen hakim Berman ‘profesyonellikten uzak ve temelsiz’ dedi. Amerikan mahkemelerinin ciddiyetine uymayan tavır sergilendiğini söyleyen Berman, ‘Hiç inandırıcı ve hiç profesyonelce hazırlanmış bir delil değildi’ ifadesini kullandı.
17 Aralık’ın polis şeflerinden Hüseyin Korkmaz’ın ifadeleri en az Zarrab’ın anlatımları kadar dikkat çekti. Operasyonların içinde bir isim olması, katılmadığı bir operasyon nedeniyle tutuklanması, ülkeden kaçmak zorunda kalması ABD’liler için orijinal bir hikayeydi. Bu açıdan jürinin üzerinde etkisi olduğu muhakkak. Korkmaz sayesinde 17 Aralık operasyonuna dair ‘birinci elden’ bilgiler almış olduk. İfadesinde şu ana kadar duymadığımız birçok şey anlattı: Mesela ilk defa ‘1 Numara’ diye bir konumun olduğunu öğrendik. Zarrab operasyonunun aslında ilk başta sadece ‘kara para aklama’ ve ‘altın kaçakçılığı’ soruşturması olarak başladığını, soruşturma ilerledikçe genişleyip ‘yeni suçlar’ ve ‘yeni zanlılar’ eklendiğini öğrendik. ‘Ayakkabı kutuları’, ‘deste deste dolarlar’ polisler için de sürpriz olmuş. Bir bakıma ucunu yakaladıkları ip nereye giderse oraya gitmişler. Korkmaz, Zarrab’ın ‘1 Numara’ diye bir konumdan bahsettiğini, tüm yapılanmanın üzerinde onun olduğunu tespit ettiklerini anlattı. Savcı ‘kim bu 1 numara?’ diye sorunca Korkmaz, ‘Recep Tayyip Erdoğan’ dedi. Hüseyin Korkmaz çok ilginç detaylar verdi fakat tüm Türk medyasına FBI’dan aldığı 50 bin dolar manşet oldu. Korkmaz, savcının sorusu üzerine FBI’ın 50 bin dolar verdiğini, savcılığın da kirasını ödediğini anlattı. FBI, önemli davalarda tanıklara bu tip bir ödeme yapıyor. Yani prosedürel bir işlem fakat bu, davayı Cemaat’e bağlamak isteyen hükümet ve Havuz medyası için iyi malzemeydi. Zarrab ve Korkmaz’ın ifadeleri Türkiye’nin ne kadar kokuştuğunu da gösterdi. Yolsuzluk soruşturması yapan bir polisin başına gelenler, sürgünler, haksız tutuklanmalar ve tehditler dünyanın gözü önünde kayıtlara girdi.
SAVCININ SORMADIĞI SORULAR YENİ DAVALARIN İŞARETİ
Zarrab’ın New York Savcılığı ile yaptığı anlaşmanın şartlarından birisi ‘kritik bilgi-belge paylaşmak’tı. Duruşmalar sırasında gördüğümüz kadarıyla Zarrab ‘anlatmaya çok istekli’. Fakat savcıların kritik bir çok soruyu sormadığını da gördük. Mesela savcı meşhur rüşvet belgelerini ekrana getirdi fakat Zarrab’a ‘kim bu Cash to yukarı?’ diye sormadı. Zarrab, 17 Aralık sonrası tahliye olmak için rüşvet verdiğini anlattığında ‘kime ne kadar rüşvet verdiniz?’ diye sormadı. Örnekleri bu köşede ‘Zarrab’a sorulmayan sorular’ diye uzun uzun yazmıştım. Uzmanlar bu durumu yeni iddianamelerin işareti olarak yorumluyorlar.
Duruşma sırasında yaptığım yayınlar ve yazdığım yazılarda sık sık tekrar etmiştim. Hakan Atilla aslında bu suç şebekesinin en zayıf halkasıydı. Rüşvet ilişkisine de girmemişti. Hatta bu yüzden ABD’de ki mahkemeden de beraat edeceğini umuyordu. Fakat hukukun işlediği ülkelerde kaçışın olmayacağını acı bir şekilde öğrendi. Aslında Zarrab Davası’ndan Türk bürokrasisine çok önemli dersler var. Hakan Atilla, siyasi iradenin talimatına uyup suç işlerden bir gün yargılanacağını düşünmemişti. Seviyesi ne olursa olsun bürokratların siyasilerin kayığına binmesi ya da ‘kudretli bürokratlar’ın kanatları altına sığınması onları kurtarmıyor. Yapmaları gereken tek şey hukuka tabi olmak. Eğer icraatlarında hukuka dayanmıyorlarsa er ya da geç hesap veriyorlar. Ayrıca zamanında size ‘koçum aslanım’ deyip tabiri caizse gaz verenler fatura ödeme zamanı gelince ortada olmuyorlar. Hakan Atilla’ya Zarrab’ın illegal işlerine zemin hazırlama görevini veren Süleyman Aslan ya da Zafer Çağlayan ortada yok mesela. Bu işlere ‘onay ve talimat’ veren Erdoğan da. Hakan Atilla günlerce mahkeme salonunda tek başına oturdu. Eşi ve ailesi bütün yükü tek başına üstlendi. Kirli ticaretten ceplerini dolduranlar ortada yoktu. Bugün ister gönüllü ister ‘zamanın ruhu böyle’ deyip istemeden de olsa Erdoğan ve AKP rejiminin illegal talimatlarını uygulayan bürokratları da aynı son bekliyor. Bir gün hukuk geri geldiğinde ya da hukukun işlediği bir ülkeye gittiklerinde hukuk önünde yalnız hesap verecekler. Geriye dönüp baktıklarında ‘Bana bu emirleri siz verdiniz, neden şimdi sahip çıkmıyorsunuz?’ diyebilecekleri bir siyasetçi ya da bürokrat bulamayacaklar.
-Sonuç itibariyle, davaya dair başka detaylar da eklemek mümkün. Ancak özü şu; 17 Aralık darbe değil, yolsuzluk soruşturmasıdır. Başta Erdoğan olmak üzere siyasetçisi, bürokratı tekmili birden Zarrab’ın önüne yatmışlar, Zarrab’ı kurtarmak için ellerinden geleni ardlarına koymamışlar.
-New York’ta ki mahkeme Erdoğan’ın 17 Aralık’a dair ‘Bunlar Cemaatin bana darbesi’ tezini de yerle bir ederken Türkiye’de yaşanan çürümeyi de dünyaya göstermiş oldu.
-Mahkemenin seyri, savcının soruları gösteriyor ki bu dava bir başlangıç. Yeni iddianameler, yeni yargılamalar gelecek gözüküyor. Özellikle daha ilk gün savcının ‘aklanan para nerede kullanıldı?’ ve ‘terörün finansmanı’ söylemleri bir şifreydi denebilir.
-Bugünkü karar duruşması sonrası Hakan Atilla’nın ne kadar cezaevinde kalacağı belli olacak. Ardından Halkbank’ın alacağı ceza netleşecek. Kulislerde korkunç rakamlar telaffuz ediliyor. Hatta Erdoğan’ın apar topar seçime gitmesine bu kulislerin neden olduğu iddiasını da yabana atmamak lazım.
-Sonrasında ise yeni iddianameler yeni davalar olabilir.
-Şimdi en başa dönüp şu soruyu soralım; Türkiye’de ki 17 Aralık operasyonu siyasi baskıyla kapatılmasa, emniyet ve yargı lağvedilmese sonuç nasıl olurdu?
-Dahası, 17 Aralık’ta ki rüşvetleri, ayakkabı kutularındaki dolarları, parasını bizzat Erdoğan rejiminin ödediği avukatlar teyit ettiğine göre, o operasyonu yapan polisler 4 yıla yakın bir zamandır neden hücrede tutuluyorlar?
-Ortaya çıkan bunca yeni delil ve itiraftan sonra dosyanın Türkiye’de yeniden açılması gerekiyordu. Zarrab cezaevinden bile rüşvet vererek çıktığını anlattı. HSK’nın ‘kim bu rüşvetçiler?’ diye sorması, soruşturmayı yeniden açtırması gerekmiyor muydu?
Yoksa herkes gibi ‘üç maymunu’ oynamaya devam mı ?
[Adem Yavuz Arslan] 16.5.2018 [TR724]
Arkasında İngiltere mi var? [Levent Kenez]
Erdoğan’ın 3 günlük İngiltere ziyaretinde üst seviyede kabul görmesi, İngiltere’nin Erdoğan rejimini desteklediği ve dünyada yalnızlaşan Erdoğan’ın sırtını İngiltere’ye dayamak istediği ve bu yöndeki niyet talebininin kabul gördüğü olarak yorumlayanlar var.
İngiltere’de medya ve sivil toplumda Erdoğan’a gösterilen bu misafirperverliğe ciddi tepkiler olsa da devletler arası ilişkiler açısından Erdoğan’a sıcak bir mesaj verildiği aşikar. Erdoğan’ın çok ihtiyaç duyduğu resimlerin verilerek ona bir cansuyu, uluslararası meşruiyet alanı verildiği de gerçek. Hatırlanacağı gibi Theresa May diğer AB’li liderlerin pek uğramak istemediği Külliye’de Erdoğan’ı ziyaret etmişti. Ziyaret eden ilk liderin Papa olduğunu da yeri gelmişken ara sıkıştıralım da İslamcılara hafıza tazeleme olsun.
İngiltere söz konusu olunca komplovari birçok çıkarımın masaya geldiğini biliyoruz. Nedense bu komploların en biricik üreticileri şu an iktidarda yer alan AKP’nin temsilcileri ve yandaşlarının olması da epey ironik. Yakın bir süre önce Abdullah Gül merkezli girişimlerin aslında bir İngiliz projesi olduğunu da söyleyenler aynı zevat.
Kraliçe Elizabeth, Erdoğan’la görüştü. | Foto: AFP
15 Temmuz tartışmalı darbe girişiminden sonra İngiltere’nin Erdoğan’a verdiği destek ve bazı önemli İngiliz bürokratların hükümetin söylemine yakın bir duruş belirlemiş olması pek onların fikirlerini değiştirmemişti. İngiliz destek verse bir bit yeniği vardır, İngiliz aleyhte olsa zaten malumu ilamdır. Ortada hiç görünmüyorsa kesin İngiliz parmağı vardır. Bu tezlerin hiç bitmeyeceğini düşünerek son ziyareti ve Erdoğan’ın durumuna bakalım.
İngilizler’in diplomaside kesin sonuç alıcı bir ülke olduğu ve özellikle Ortadoğu ile ilgili ilişkilerde önde görünenin ABD olmasına karşılık İngiltere’nin esas oyuncu kurucu olduğu şeklindeki yorumlar abartı olmakla beraber temelsiz değildir. Birçoğunun kuruluşunu gerçekleştirdikleri devlet ve devletçiklerin kadim yapısının değişme ihtimalinden pek hazzetmezler haliyle. Sistemi zimmetledikleri yapıların el değiştirmesi işlerine gelmez. Eğer değişecekse yine önde ya da arkada aktör olarak yer almayı istemeleri şaşırtıcı da değildir.
Erdoğan Londra’da hahamları da kabul etti. | Foto: AFP
Erdoğan’ın gücü ve kabul görmesinin temel nedeni şu: Erdoğan, Türkiye’de tek karar alıcı, tek karar verici. Sadece karar değil mekanın sahibi olarak tek mal alıcı, tek mal satıcı. Durum böyle olunca yabancı ülkelerle olan ilişkilerde bütün pazarlıkların ve anlaşmaların tek bir adamla görüşülüp onunla anlaşılmasına kalıyor ki bu büyük ülkeler için büyük bir konfor.
Erdoğan’ın yurtdışındaki meşruiyet durumunu bilen ülkeler Erdoğan’ı kerhen de olsa kabul ediyorlar ancak son ziyaretlerin hangisine baksanız Türkiye’nin aleyhine diyebileceğimiz ticaret anlaşmaları görüyoruz. İşin uzmanlarının hiç ihtiyacımız yok demesine rağmen Fransa ziyaretinde yapılan Airbus anlaşması bunun bir örneği. Hatta Fransa’dan et de alıyoruz. Erdoğan, Norveç’e gitse somon, İtalya’ya gitse makarna alacak bir turist lider.
Erdoğan, hem kendisinin hem de AB içerisinde Türkiye karşıtlarının rahat bir nefes almasını sağlayacak bir şeyi gerçekleştirdi: Türkiye’yi bir Ortadoğu ülkesi haline getirdi. Erdoğan artık gittiği yerlerde Ortadoğu’dan gelen bir lider gibi muamele görüyor. Fotoğraflara takılmayın dünyadaki yeni-eski bütün diktatörlerin fotoğraf albümünde benzerleri var. Türkiye’yi sadece bir ticaret partneri olarak görmek isteyen ve Gümrük Birliği’nde tutup ucuz üretici ve sabit müşteri olarak kalmasını isteyen imtiyazlı ortaklık yanlıları kazanmış oldu. Yok İnsan hakları yok demokrasi gibi şeyler duymak istemeyen Erdoğan için de bu durum mis. Bunun üzerine göçmenlerin jandarmalığı görevi var ki yevmiye usulü sınırda bekçilik yapıyoruz. Bütün dünyanın sorumlu olduğu kriz ve savaş bölgelerinde kaçan göçmenler için “al şu parayı kimseyi geçirme” diyorlar.
İngiltere, AB içerisindeyken Türkiye’nin üye olmasını en çok destekleyen ülkelerden bir tanesiydi. Diğer Avrupa ülkelerinin sorun ettiği bazı insan hakları ihlallerini dikkate almazdı. Türkiye’ye destek veren AB’li parlamenterlerin önemli kısmının ada kökenli olması tesadüf de değildir. Türkiye’nin üye olması ve karar alma mekanizmalarında yer almasının elbette İngiltere açısından bir anlamı vardı. Parlamentoda nüfusuna göre önemli bir temsilcisi olacak Türkiye’nin İngiltere ile beraber hareket etmesi Fransa-Almanya beraberliğine karşılık bir kazanım olacaktı. Şu an Erdoğan ile AB’den tamamen uzaklaşmış olmasına rağmen yeniden destek veriyor oluşunun bir sebebi, Türkiye’nin bölgenin önemli bir ülkesi ve büyük pazarlarından bir tanesi olduğu ile ilgili.
Erdoğan için diktatör olmak mesele değil diktatör olarak görülmek mesele. Peki bunu neden kafaya takıyor. Çünkü mecbur. Türkiye ekonomisi dışarıya bağımlı bir ekonomi ve içeride ne yaparsa yapsın ekonominin sağlam temellere dayanabilmesi için her yıl belli bir oranda yabancı sermaye girişine ihtiyacı var. Ülkedeki hukuksuzluklar, özel mülkiyete yapılan tecavüzler ve finansal rakamlarda alarm verici sinyallerden sonra bırakın yenisini getirebilmeyi mevcut yabancı sermayeyi de tutamıyor.
Gidilen ülkelerde yapılan ekonomi toplantıları ya da yabancı yatırımcıyı davet zirvelerinin pek somut sonuçlar doğurmadığını görüyoruz. Sermaye, devletleri her ne kadar Erdoğan’la köprüleri atmamış olsa da Türkiye’ye yatırım konusunda çoktan kapıları kapatmış durumda.
İngilizler’in Erdoğan’a yaptığı jest onun kalıcı olduğuna bir işaret mi? Yani bir ay sonra olmayacak birisi için bu yapılır mı? Bunu her iki şekilde de yorumlayabilirsiniz. Yakında olmayacak lideri hazır bulmuşken satış anlaşmaları yapmak gibi ya da Erdoğan’ın kalıcı olduğu ve ilişkilerin devam ettirilmesine yönelik de. Ama yumurtaları hiçbir zaman tek sepet koyduklarını düşünmeyin.
Erdoğan, bir satın alıcı olarak kalabildiği ve uluslararası sistemde sorun çıkarmadığı sürece İngilizin de Alman’ın da İsrailli’nin de sorun yapmayacağı bir lider. Meydanlarda sövmesini ciddiye alan yok. Meydanlarda sövüp kapalı kapılar ardında hepsini yutuyor zaten. Ancak Erdoğan akıllı bir diktatör değil. Ekonomik krizi engelleyecek eşikleri kendi eliyle bir bir yok ediyor. Avrupa’nın güvenliğini tehlikeye atacak ve Avrupa’daki Türkiye vatandaşlarını birer aparat olarak kullanmaya çalışmakla kendi bacağına sıkıyor. Uluslararası ilişkilerde güven vermeyen zikzakları da artık kaldırılmıyor. Seçimleri alabilir ancak kendisini göreve getiren ekonomik krizin benzeri ve bunun bastırmak için yapacağı çılgınlıklarla devri iktidarı son bulabilir.
Sonra bir bakmışsınız, İngiliz hükümetinden yeni gelen hükümete başarılar dileyen bir mesaj duymuşsunuz. İngiliz büyükelçinin başkan ya başbakan bilmem kimin Türkiye-Britanya ilişkilerine verdiği önemden ne kadar bahtiyar olduklarını anlatan bir tweetini…
[Levent Kenez] 16.5.2018 [TR724]
İngiltere’de medya ve sivil toplumda Erdoğan’a gösterilen bu misafirperverliğe ciddi tepkiler olsa da devletler arası ilişkiler açısından Erdoğan’a sıcak bir mesaj verildiği aşikar. Erdoğan’ın çok ihtiyaç duyduğu resimlerin verilerek ona bir cansuyu, uluslararası meşruiyet alanı verildiği de gerçek. Hatırlanacağı gibi Theresa May diğer AB’li liderlerin pek uğramak istemediği Külliye’de Erdoğan’ı ziyaret etmişti. Ziyaret eden ilk liderin Papa olduğunu da yeri gelmişken ara sıkıştıralım da İslamcılara hafıza tazeleme olsun.
İngiltere söz konusu olunca komplovari birçok çıkarımın masaya geldiğini biliyoruz. Nedense bu komploların en biricik üreticileri şu an iktidarda yer alan AKP’nin temsilcileri ve yandaşlarının olması da epey ironik. Yakın bir süre önce Abdullah Gül merkezli girişimlerin aslında bir İngiliz projesi olduğunu da söyleyenler aynı zevat.
Kraliçe Elizabeth, Erdoğan’la görüştü. | Foto: AFP
15 Temmuz tartışmalı darbe girişiminden sonra İngiltere’nin Erdoğan’a verdiği destek ve bazı önemli İngiliz bürokratların hükümetin söylemine yakın bir duruş belirlemiş olması pek onların fikirlerini değiştirmemişti. İngiliz destek verse bir bit yeniği vardır, İngiliz aleyhte olsa zaten malumu ilamdır. Ortada hiç görünmüyorsa kesin İngiliz parmağı vardır. Bu tezlerin hiç bitmeyeceğini düşünerek son ziyareti ve Erdoğan’ın durumuna bakalım.
İngilizler’in diplomaside kesin sonuç alıcı bir ülke olduğu ve özellikle Ortadoğu ile ilgili ilişkilerde önde görünenin ABD olmasına karşılık İngiltere’nin esas oyuncu kurucu olduğu şeklindeki yorumlar abartı olmakla beraber temelsiz değildir. Birçoğunun kuruluşunu gerçekleştirdikleri devlet ve devletçiklerin kadim yapısının değişme ihtimalinden pek hazzetmezler haliyle. Sistemi zimmetledikleri yapıların el değiştirmesi işlerine gelmez. Eğer değişecekse yine önde ya da arkada aktör olarak yer almayı istemeleri şaşırtıcı da değildir.
Erdoğan Londra’da hahamları da kabul etti. | Foto: AFP
Erdoğan’ın gücü ve kabul görmesinin temel nedeni şu: Erdoğan, Türkiye’de tek karar alıcı, tek karar verici. Sadece karar değil mekanın sahibi olarak tek mal alıcı, tek mal satıcı. Durum böyle olunca yabancı ülkelerle olan ilişkilerde bütün pazarlıkların ve anlaşmaların tek bir adamla görüşülüp onunla anlaşılmasına kalıyor ki bu büyük ülkeler için büyük bir konfor.
Erdoğan’ın yurtdışındaki meşruiyet durumunu bilen ülkeler Erdoğan’ı kerhen de olsa kabul ediyorlar ancak son ziyaretlerin hangisine baksanız Türkiye’nin aleyhine diyebileceğimiz ticaret anlaşmaları görüyoruz. İşin uzmanlarının hiç ihtiyacımız yok demesine rağmen Fransa ziyaretinde yapılan Airbus anlaşması bunun bir örneği. Hatta Fransa’dan et de alıyoruz. Erdoğan, Norveç’e gitse somon, İtalya’ya gitse makarna alacak bir turist lider.
Erdoğan, hem kendisinin hem de AB içerisinde Türkiye karşıtlarının rahat bir nefes almasını sağlayacak bir şeyi gerçekleştirdi: Türkiye’yi bir Ortadoğu ülkesi haline getirdi. Erdoğan artık gittiği yerlerde Ortadoğu’dan gelen bir lider gibi muamele görüyor. Fotoğraflara takılmayın dünyadaki yeni-eski bütün diktatörlerin fotoğraf albümünde benzerleri var. Türkiye’yi sadece bir ticaret partneri olarak görmek isteyen ve Gümrük Birliği’nde tutup ucuz üretici ve sabit müşteri olarak kalmasını isteyen imtiyazlı ortaklık yanlıları kazanmış oldu. Yok İnsan hakları yok demokrasi gibi şeyler duymak istemeyen Erdoğan için de bu durum mis. Bunun üzerine göçmenlerin jandarmalığı görevi var ki yevmiye usulü sınırda bekçilik yapıyoruz. Bütün dünyanın sorumlu olduğu kriz ve savaş bölgelerinde kaçan göçmenler için “al şu parayı kimseyi geçirme” diyorlar.
İngiltere, AB içerisindeyken Türkiye’nin üye olmasını en çok destekleyen ülkelerden bir tanesiydi. Diğer Avrupa ülkelerinin sorun ettiği bazı insan hakları ihlallerini dikkate almazdı. Türkiye’ye destek veren AB’li parlamenterlerin önemli kısmının ada kökenli olması tesadüf de değildir. Türkiye’nin üye olması ve karar alma mekanizmalarında yer almasının elbette İngiltere açısından bir anlamı vardı. Parlamentoda nüfusuna göre önemli bir temsilcisi olacak Türkiye’nin İngiltere ile beraber hareket etmesi Fransa-Almanya beraberliğine karşılık bir kazanım olacaktı. Şu an Erdoğan ile AB’den tamamen uzaklaşmış olmasına rağmen yeniden destek veriyor oluşunun bir sebebi, Türkiye’nin bölgenin önemli bir ülkesi ve büyük pazarlarından bir tanesi olduğu ile ilgili.
Erdoğan için diktatör olmak mesele değil diktatör olarak görülmek mesele. Peki bunu neden kafaya takıyor. Çünkü mecbur. Türkiye ekonomisi dışarıya bağımlı bir ekonomi ve içeride ne yaparsa yapsın ekonominin sağlam temellere dayanabilmesi için her yıl belli bir oranda yabancı sermaye girişine ihtiyacı var. Ülkedeki hukuksuzluklar, özel mülkiyete yapılan tecavüzler ve finansal rakamlarda alarm verici sinyallerden sonra bırakın yenisini getirebilmeyi mevcut yabancı sermayeyi de tutamıyor.
Gidilen ülkelerde yapılan ekonomi toplantıları ya da yabancı yatırımcıyı davet zirvelerinin pek somut sonuçlar doğurmadığını görüyoruz. Sermaye, devletleri her ne kadar Erdoğan’la köprüleri atmamış olsa da Türkiye’ye yatırım konusunda çoktan kapıları kapatmış durumda.
İngilizler’in Erdoğan’a yaptığı jest onun kalıcı olduğuna bir işaret mi? Yani bir ay sonra olmayacak birisi için bu yapılır mı? Bunu her iki şekilde de yorumlayabilirsiniz. Yakında olmayacak lideri hazır bulmuşken satış anlaşmaları yapmak gibi ya da Erdoğan’ın kalıcı olduğu ve ilişkilerin devam ettirilmesine yönelik de. Ama yumurtaları hiçbir zaman tek sepet koyduklarını düşünmeyin.
Erdoğan, bir satın alıcı olarak kalabildiği ve uluslararası sistemde sorun çıkarmadığı sürece İngilizin de Alman’ın da İsrailli’nin de sorun yapmayacağı bir lider. Meydanlarda sövmesini ciddiye alan yok. Meydanlarda sövüp kapalı kapılar ardında hepsini yutuyor zaten. Ancak Erdoğan akıllı bir diktatör değil. Ekonomik krizi engelleyecek eşikleri kendi eliyle bir bir yok ediyor. Avrupa’nın güvenliğini tehlikeye atacak ve Avrupa’daki Türkiye vatandaşlarını birer aparat olarak kullanmaya çalışmakla kendi bacağına sıkıyor. Uluslararası ilişkilerde güven vermeyen zikzakları da artık kaldırılmıyor. Seçimleri alabilir ancak kendisini göreve getiren ekonomik krizin benzeri ve bunun bastırmak için yapacağı çılgınlıklarla devri iktidarı son bulabilir.
Sonra bir bakmışsınız, İngiliz hükümetinden yeni gelen hükümete başarılar dileyen bir mesaj duymuşsunuz. İngiliz büyükelçinin başkan ya başbakan bilmem kimin Türkiye-Britanya ilişkilerine verdiği önemden ne kadar bahtiyar olduklarını anlatan bir tweetini…
[Levent Kenez] 16.5.2018 [TR724]
Ağlayan kız! [Naci Karadağ]
Tolstoy’un enfes bir tespiti var:
“Bir kişi acı duyuyorsa canlıdır. Başkasının acısını duyuyorsa insandır!” der büyük yazar.
Şair ise “ağlayın aşinasız, sessiz can verenlere!” der gurbette yalnızlığı işlediği şiirinde. …
Ağlamayı sevmez gibi görünür insanoğlu. Başkasının ağlamasından haz almaz gibi görünür ama en çok ağlamaklı filmler izlenir, en fazla göz yaşlarıyla ıslanmış şarkılar dinlenir.
Gidin herhangi “acıklı” bir filmin çıkışına şu cümleyi duyarsınız, “Çok güzel filmdi, acayip ağladık!”
Ağlamak güzeldir, çünkü insanîdir.
Çünkü kalbi vardır insanın.
En azından bazılarının!
İslam’da da vardır ağlamak. Peygamberimiz, gözyaşı peygamberidir.
Dinde olmayan şey ‘zırlama’dır. Yoktur yani dinde zırlama!
Hani gösteriş için, çıkar için ağlıyor gibi yapmak.
Para için ağlayanları çok görürüz, oy için ağlayanları da…
Ağlamak kötü insanların elinde büyük bir silahtır, mazlumun ise sığındığı liman.
Gözyaşından başka sermayesi yoktur çünkü mazlumun.
Bu sebeple Meriç göz yaşlarıyla yıkanır her gün.
Akan nehir değil mazlumların, gariplerin kanlı göz yaşlarıdır sınır boyu.
Zalim ise elini ölü mazlumun tabutuna koyarak ağlar gibi yapar!
Fethullah Gülen’in ağlamasına acayip bozulur ve nefret ederler cemaatinden hazzetmeyenler.
Sızıntı’nın kapağındaki ağlayan çocukla sembolize olmuş bir cemaatin göz yaşlarından eskiden gizli, şimdi aleni bir haz alırlar!
Acılarını görmezler bile.
Ancak Çorum’da bir mezarlıkta gece vakti mezar başında ağlayan hayalet kızı ölümüne merak ederler.
Akın akın mezarlığa giderler.
Notlar yazarlar mesela, “niye ağlıyorsun kızım, gel yardımcı olalım!” diye.
“Ben Bursa’dan geliyorum, eltim Ankara’dan, görümcem Sivas’tan” diye diye televizyona açıklama yapar merhamet taşkınlığıyla Çorum’a kadar gitmiş teyze.
Hristiyan âleminde ara sıra olur böyle şeyler.
Turizm için kullanılır.
Zaten Çorum yerel yönetimi de “Biz bu mezarlık olayını nasıl gelire dönüştürebiliriz diye düşündük” şeklinde açıklama yapmış.
Mezarlık turizmi başlatmışlar.
Ağlayan Meryem Ana Heykeli olur da Ağlayan Kız hayaleti neden olmasın?
Çorum’da sabaha kadar ağlayan kız nöbeti tutar Türk insanı.
Ne de merhametlidir değil mi?
Acaba kız niçin ağlıyordur?
Kimdir, neyin nesidir?
Bilmiyorum, bilmiyoruz. Mezarlıkta nöbet bekleyenler de bilmiyor açıkçası.
Çekirdeğini, içli köftesini alan gelmiş mezarlığın önüne.
Ekranların en güvenilir araştırmacı gazetecisi büyük Türk düşünürü Seda Sayan da meseleye el atar hatta. (BKZ)
İşi Blair Cadısı’na çeviren vitaminsiz amatör araştırmacılar da olur mesela. (BKZ)
Bir yandan da hafif miktar tırsılmıyor değildir hani!
“Kızı görseniz ne yapacaksınız?” diye soran muhabire, “Kaçarız abi” diye cevap verir kentin gençleri.
En azından taşlamayacaklar, bu da fena değildir aslında.
Hatırlarsınız UFO ile ilgili iddialara köylü gencimiz nasıl iletişim kurduğunu veciz şekilde anlatmıştı.
Konumuza dönelim…
Acaba hangi dert o genç kızı gece yarısı kocaman insanların bile gidemediği bir mezarlığa götürüp ağlattı bilemiyorum.
Meçhul genç kız niye ağladı onu da bilemiyorum.
Ama bu milleti tanıyoruz artık…
En azından ağlamaya, acılara olan kayıtsızlıklarını biliyoruz.
Galiba tespit Amin Maalouf’undu ve şöyleydi;
“Orta-Doğu insanı kadar her şeye üzülen ama hiçbir şey yapmayan başka millet yoktur!”
Aşağıdaki mezar size bir şey hatırlatıyor mu?
Hayır! Çorum’daki hayalet kızla ilgisi yok. Issız bir mezar bu.
Belki üstteki isim bir şeyler çağrıştırıyordur. Hala hatırlamadıysanız bir de şu fotoğrafa bakalım:
Belki şu video hafızanıza iyi gelebilir.
Başkalarının acılarını izlemekten keyif alan bir millet olduğumuzu son iki yılda görmek, en az bu acıyı yaşamak kadar yaralıyor insanı!
Genç kız neden ağlıyordu bilmiyorum.
Belki bir yakının kaybetmiş ve kırılgan ruhu bu kayba dayanamamıştı. Belki bir ölüm aklına oyunlar oynamış, başını alıp götürmüştü. Belki de başka bir şey…
Ama…
Sabahlara kadar ellerinde kuruyemişle mezarlık kapısında bekleyen millete başka ağlayan kızların, erkeklerin, bebeklerin varlığından bahsedebilirim.
Örneğin babalarından sonra, anneleri de tutuklanınca arabanın içinde çaresizce ağlayan şu çocuklar…
Ölmüş olan meslektaşını selfi ile uğurlayan bakana mı anlatacağız gözyaşlarımızın sebebini!
Sadece gözyaşını değil, ölümü bile siyasete malzeme yapabilecek kadar insanlıktan şarampole uçmuş bir çözülme çağında yaşıyoruz hepimiz.
Mesela şu “anne üşüyorum” diye ağlayan şu kırmızı gocuklu kızı hatırladınız mı peki? O da çok ağladı ve şimdi ne yazık ki ağlayacak bir annesi bile yok! Hatırladınız mı annesine son bakışını?
Peki annesi ile babası aynı anda tutuklanmış, bir başına yapayalnız kalan Hilal’in gözyaşları ilginizi çeker mi?
Kimse bulamayınca annesini köpeğe soran yavruyu hatırlatsam size?
“Köpek, annem nerede?”
İçinize keskin ve paslı bir hançer gibi batıp, yüreğinizi parçalamıyorsa bu cümle, nabzınız atsa ne yazar, insanlığınız ağır komadadır!
Sınırı valiz içinde geçmek isterken yakalanıp hapse gönderilen bu çocuk ve ona terörist diyenler ile Çorum Mezarlığının kapısında ayazda sabaha kadar kuruyemişle bekleyenler aynı kesim mi acaba?
Aynı ya da değil, hepsinin sahte tesellilerinin canı cehenneme. Sahte gözyaşlarının da…
Şöyle bir haber uçurulsa hepsi buhar olacaktı biliyoruz:
“Duydun mu mezarlıkta ağlayan kız KHK’lı çıkmış!”
“Yok lan FETÖ’cüymuş!”
“Yürü yürü yürü, neme lazım, bizi de alırlar!”
Çorum’da bir genç kız varmış, mezar başında ağlıyormuş.
Devlet-millet el ele hep beraber kızın peşine düşmüş. Haber kanalları canlı yayınlar yapıyor.
Polis, Kızılay, AFAD hepsi teyakkuz halinde…
Meriç mazlum cesetlerinden oluşan bir akarsuya dönüşmüş. Gözyaşı akıyor, kan akıyormuş Meriç’te…
Umursamıyor kimse!
Devletin ve milletin derdi mezarlıktaki hayalet kız!
Bir dönemin fenomeni Kurtlar Vadisi’ndeki Muro’nun dediği gibi bitirelim:
“Nalet olsun içinizdeki sahte insan sevgisine!”
[Naci Karadağ] 16.5.2018 [TR724]
“Bir kişi acı duyuyorsa canlıdır. Başkasının acısını duyuyorsa insandır!” der büyük yazar.
Şair ise “ağlayın aşinasız, sessiz can verenlere!” der gurbette yalnızlığı işlediği şiirinde. …
Ağlamayı sevmez gibi görünür insanoğlu. Başkasının ağlamasından haz almaz gibi görünür ama en çok ağlamaklı filmler izlenir, en fazla göz yaşlarıyla ıslanmış şarkılar dinlenir.
Gidin herhangi “acıklı” bir filmin çıkışına şu cümleyi duyarsınız, “Çok güzel filmdi, acayip ağladık!”
Ağlamak güzeldir, çünkü insanîdir.
Çünkü kalbi vardır insanın.
En azından bazılarının!
İslam’da da vardır ağlamak. Peygamberimiz, gözyaşı peygamberidir.
Dinde olmayan şey ‘zırlama’dır. Yoktur yani dinde zırlama!
Hani gösteriş için, çıkar için ağlıyor gibi yapmak.
Para için ağlayanları çok görürüz, oy için ağlayanları da…
Ağlamak kötü insanların elinde büyük bir silahtır, mazlumun ise sığındığı liman.
Gözyaşından başka sermayesi yoktur çünkü mazlumun.
Bu sebeple Meriç göz yaşlarıyla yıkanır her gün.
Akan nehir değil mazlumların, gariplerin kanlı göz yaşlarıdır sınır boyu.
Zalim ise elini ölü mazlumun tabutuna koyarak ağlar gibi yapar!
Fethullah Gülen’in ağlamasına acayip bozulur ve nefret ederler cemaatinden hazzetmeyenler.
Sızıntı’nın kapağındaki ağlayan çocukla sembolize olmuş bir cemaatin göz yaşlarından eskiden gizli, şimdi aleni bir haz alırlar!
Acılarını görmezler bile.
Ancak Çorum’da bir mezarlıkta gece vakti mezar başında ağlayan hayalet kızı ölümüne merak ederler.
Akın akın mezarlığa giderler.
Notlar yazarlar mesela, “niye ağlıyorsun kızım, gel yardımcı olalım!” diye.
“Ben Bursa’dan geliyorum, eltim Ankara’dan, görümcem Sivas’tan” diye diye televizyona açıklama yapar merhamet taşkınlığıyla Çorum’a kadar gitmiş teyze.
Hristiyan âleminde ara sıra olur böyle şeyler.
Turizm için kullanılır.
Zaten Çorum yerel yönetimi de “Biz bu mezarlık olayını nasıl gelire dönüştürebiliriz diye düşündük” şeklinde açıklama yapmış.
Mezarlık turizmi başlatmışlar.
Ağlayan Meryem Ana Heykeli olur da Ağlayan Kız hayaleti neden olmasın?
Çorum’da sabaha kadar ağlayan kız nöbeti tutar Türk insanı.
Ne de merhametlidir değil mi?
Acaba kız niçin ağlıyordur?
Kimdir, neyin nesidir?
Bilmiyorum, bilmiyoruz. Mezarlıkta nöbet bekleyenler de bilmiyor açıkçası.
Çekirdeğini, içli köftesini alan gelmiş mezarlığın önüne.
Ekranların en güvenilir araştırmacı gazetecisi büyük Türk düşünürü Seda Sayan da meseleye el atar hatta. (BKZ)
İşi Blair Cadısı’na çeviren vitaminsiz amatör araştırmacılar da olur mesela. (BKZ)
Bir yandan da hafif miktar tırsılmıyor değildir hani!
“Kızı görseniz ne yapacaksınız?” diye soran muhabire, “Kaçarız abi” diye cevap verir kentin gençleri.
En azından taşlamayacaklar, bu da fena değildir aslında.
Hatırlarsınız UFO ile ilgili iddialara köylü gencimiz nasıl iletişim kurduğunu veciz şekilde anlatmıştı.
Konumuza dönelim…
Acaba hangi dert o genç kızı gece yarısı kocaman insanların bile gidemediği bir mezarlığa götürüp ağlattı bilemiyorum.
Meçhul genç kız niye ağladı onu da bilemiyorum.
Ama bu milleti tanıyoruz artık…
En azından ağlamaya, acılara olan kayıtsızlıklarını biliyoruz.
Galiba tespit Amin Maalouf’undu ve şöyleydi;
“Orta-Doğu insanı kadar her şeye üzülen ama hiçbir şey yapmayan başka millet yoktur!”
Aşağıdaki mezar size bir şey hatırlatıyor mu?
Hayır! Çorum’daki hayalet kızla ilgisi yok. Issız bir mezar bu.
Belki üstteki isim bir şeyler çağrıştırıyordur. Hala hatırlamadıysanız bir de şu fotoğrafa bakalım:
Belki şu video hafızanıza iyi gelebilir.
Başkalarının acılarını izlemekten keyif alan bir millet olduğumuzu son iki yılda görmek, en az bu acıyı yaşamak kadar yaralıyor insanı!
Genç kız neden ağlıyordu bilmiyorum.
Belki bir yakının kaybetmiş ve kırılgan ruhu bu kayba dayanamamıştı. Belki bir ölüm aklına oyunlar oynamış, başını alıp götürmüştü. Belki de başka bir şey…
Ama…
Sabahlara kadar ellerinde kuruyemişle mezarlık kapısında bekleyen millete başka ağlayan kızların, erkeklerin, bebeklerin varlığından bahsedebilirim.
Örneğin babalarından sonra, anneleri de tutuklanınca arabanın içinde çaresizce ağlayan şu çocuklar…
Ölmüş olan meslektaşını selfi ile uğurlayan bakana mı anlatacağız gözyaşlarımızın sebebini!
Sadece gözyaşını değil, ölümü bile siyasete malzeme yapabilecek kadar insanlıktan şarampole uçmuş bir çözülme çağında yaşıyoruz hepimiz.
Mesela şu “anne üşüyorum” diye ağlayan şu kırmızı gocuklu kızı hatırladınız mı peki? O da çok ağladı ve şimdi ne yazık ki ağlayacak bir annesi bile yok! Hatırladınız mı annesine son bakışını?
Peki annesi ile babası aynı anda tutuklanmış, bir başına yapayalnız kalan Hilal’in gözyaşları ilginizi çeker mi?
Kimse bulamayınca annesini köpeğe soran yavruyu hatırlatsam size?
“Köpek, annem nerede?”
İçinize keskin ve paslı bir hançer gibi batıp, yüreğinizi parçalamıyorsa bu cümle, nabzınız atsa ne yazar, insanlığınız ağır komadadır!
Sınırı valiz içinde geçmek isterken yakalanıp hapse gönderilen bu çocuk ve ona terörist diyenler ile Çorum Mezarlığının kapısında ayazda sabaha kadar kuruyemişle bekleyenler aynı kesim mi acaba?
Aynı ya da değil, hepsinin sahte tesellilerinin canı cehenneme. Sahte gözyaşlarının da…
Şöyle bir haber uçurulsa hepsi buhar olacaktı biliyoruz:
“Duydun mu mezarlıkta ağlayan kız KHK’lı çıkmış!”
“Yok lan FETÖ’cüymuş!”
“Yürü yürü yürü, neme lazım, bizi de alırlar!”
Çorum’da bir genç kız varmış, mezar başında ağlıyormuş.
Devlet-millet el ele hep beraber kızın peşine düşmüş. Haber kanalları canlı yayınlar yapıyor.
Polis, Kızılay, AFAD hepsi teyakkuz halinde…
Meriç mazlum cesetlerinden oluşan bir akarsuya dönüşmüş. Gözyaşı akıyor, kan akıyormuş Meriç’te…
Umursamıyor kimse!
Devletin ve milletin derdi mezarlıktaki hayalet kız!
Bir dönemin fenomeni Kurtlar Vadisi’ndeki Muro’nun dediği gibi bitirelim:
“Nalet olsun içinizdeki sahte insan sevgisine!”
[Naci Karadağ] 16.5.2018 [TR724]
İtina ile her nevi şirket batırılır [Semih Ardıç]
Farklı sektörlerden 1.020 şirketin idaresi Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’na (TMSF) devredildi.
15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsünü bahane eden iktidar el koymak için fırsat kolladığı şirketleri TMSF’ye devrederek devlet eliyle işlenmiş en büyük gasp suçuna imza attı.
İsmi üzerinde sadece bankalardaki mevduatın sigortacılığı vazifesinin haricinde bilgi, tecrübe ve mevzuatı olmayan fonun sanayiden turizme, gıdadan hayvancılığa kadar onlarca farklı sektörden yüzlerce şirketi idare etmesi beklenemez.
ŞİRKETLER TIKIR TIKIR İŞLİYORDU
Zaten bahse konu şirketler batık bankalar misalinde olduğu gibi mali darboğaza girdiği için fona devredilmedi.
İktidar, Hizmet Hareketi’nden intikam almanın bir başka yolu olarak 1982 Anayasası’nı ayaklar altına alan ve mülkiyet hakkını hiçe sayan böyle bir icraatta bulunmayı tercih etti.
Böylece hem şirketlerin varlıkları ‘kayyım’ kılıklı gaspçılara peşkeş çekilecek hem de diğer muhalif kesimlere ‘kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla’ tehdidi savrulacaktı.
Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) ‘kayyım’ taşıyla kuş sürüsü katletme emeline fazlası ile nail oldu.
Patronlar, sendikalar, dernek ve vakıflar hukuk devletinin temel direklerinden biri olan mülkiyet hakkını dinamitle havaya uçuran bu kararlara karşı çıkmak bir yana içten içe alkışladı.
Hatta bazı gruplar gayr-i hukukî kararlarla el konulan ve mülkiyeti hâlâ başkasına ait olan o şirketlerin mal varlıklarına göz dikecek kadar ahlaktan bînasip olduklarını fiilen ispat etti.
DUMANKAYA AİLESİ MAĞDUR EDİLDİ
Asgarî seviyede hukuk nizamı tesis olduğunda her safhası ayrı ayrı tazminat cezaları icap ettirecek kadar vahim hak ihlallerine maruz kalan gruplardan biri de Dumankaya.
Kurucusu Halit Dumankaya, Anavatan Partisi saflarında bir dönem milletvekilliği (1991-1995/19. dönem) yapmıştı.
Halit Dumankaya, oğulları Barış ve Uğur’un yanısıra kızı Ayla Pirinççi ile beraber sıfırdan zirveye çıkardıkları Dumankaya, Olağanüstü Hal’de (OHAL) çıkarılan Kanun Hükmünde Kararnamelerden biri ile 24 Eylül 2016’da TMSF’ye devredildi.
Halit Dumankaya burs ve kurban verdiği için daha evvel iki aya yakın hapis de yatmıştı. Tahliye edilmesine sevinemedi bile. Sırtına takılan elektronik kelepçe yüzünden aylarca fizikî eziyete maruz kaldı.
Saray’ın kapı kulu olmayı kabul etmeyince Ankara’daki iktidar sahiplerini bu işkence ve gözdağı da tatmin etmedi. Ailenin elinde ne var ne yok aldılar.
İLK 500 ŞİRKET ARASINDA 224. SIRADAYDI
Dumankaya fona devredildiği tarih itibarıyla yalan haber ve iftiralara rağmen dimdik ayaktaydı.
Fortune 500 Türkiye’nin Temmuz 2015’e açıkladığı 2014 rakamlarına göre Dumankaya İnşaat Türkiye’nin en büyük 500 şirketi arasında 224. sırada yer almıştı.
Aynı rapora göre Dumankaya, ‘En Hızlı Büyüyen Şirketler’ kategorisinde 5. ‘En Kârlı Şirketler’ kategorisinde ise 12. sıradaydı.
TMSF’ye geçtikten sonra şirketlerin malî tabloları süratle bozuldu. İnşaatlar yarım kaldı, Dumankaya’dan daire almış 10 bine yakın kişi mağdur edildi.
O tarihe kadar evlerin teslim edilememesi gibi bir durum vaki değildi. Bilakis sektörün en itibarlı şirketlerinden biri olan Dumankaya’da çalışmak ya da imza attığı projelerden ev veya ticarî ofis almak ayrıcalıktı.
Yatırımcısına kazandıran bir inşaat firması için bundan daha kıymetli bir mükafat olabilir mi? İşte o itibarı TMSF geldi yerle bir etti. TMSF, Dumankaya’yı itina ile batırdı.
15 Mayıs 2018 itibarıyla inşaat şirketi haricinde faaliyet gösteren 6 Dumankaya şirketi tasfiye edilecek.
Tasfiye kararı verilen şirketlerin unvanları şöyle:
1) Dumankaya Dış Ticaret ve Pazarlama A.Ş.
2) Dumankaya Holding A.Ş.
3) Dumankaya Kentsel Dönüşüm Proje Geliştirme A.Ş.
4) Dumankaya ve Mazaya İnşaat A.Ş.
5) Shov Oto Sanayi ve Ticaret A.Ş.
6) Dumankaya Teknoloji A.Ş.
Bunların haricinde grubun amiral gemisi Dumankaya İnşaat’ın akıbeti de meçhul.
TMSF BAŞKANI, “ALMAN FİRMA İLE ANLAŞMAK ÜZEREYİZ.” DEMİŞTİ
Eski AKP Beyoğlu Belediye Meclisi Üyesi, yeni TMSF Başkanı Muhiddin Gülal işgal ettikleri bir başka şirket olan Boydak’ın Kayseri’de bulunan merkezinde geçen hafta bu hususta beyanat vermişti.
Gülal, Dumankaya’nın yarım kalan inşaatlarının tamamlanması için bir Alman firma ile anlaşmak üzeri olduklarını ve meseleyi 10 gün içinde halledeceklerini kaydetmişti.
Gülal, “Yarım kalan bu inşaatlarla ilgili attığımız bu adımda sorun olursa B planımız var, her halükârda seçim öncesi aksiyon alacağız.” ifadelerini kullanmıştı.
Hukuk yolundan çıkıldığında bundan herkes zarar görür. Dumankaya, Boydak, Koza İpek, Naksan, Alfemo, Süvari, Uğur ve daha nicesi Türkiye’nin kazancıdır. O gruplardan herhangi birinin batması, zarara uğratılması sadece sahiplerinin değil Türkiye’nin de kaybıdır.
TMSF elinde her geçen gün kan kaybeden ve Türkiye’nin medar-ı iftiharı haline gelmiş şirketlere ve onların sahiplerini daha fazla eziyet edilmesin.
DOLAR 4,50 TL OLDU OLACAK
15 Mayıs 2018 Salı günü itibarıyla ABD Doları 4,47 TL, euro 5,30 TL oldu. Hazine’nin iki senelik borçlanma faizi yüzde 17’ye tırmandı. Çeyrek altın 303 TL. Borsa’da hisseleri satan satana.
Piyasalar yangın yerine döndü ve krizin reçetesi bellidir: Hukuk ve demokrasiye rücu edilmeli.
Mahpus işadamları, bankacılar ve diğer masum on binlerce kişi tahliye edildiğinde sermayenin kaybolan güveni yeniden tesis edilmeye başlayacaktır. Yıkılanları tamir etmek kolay olmayacak elbette.
Amma velakin ekonominin yeniden ayağa kalkabilmesi için evvela şirketlere ve sahiplerine vurulan zincirleri kırıp atmak şart.
Hizmet Hareketi’ne cibilli düşmanlığını saklamayan Vatan Partisi lideri Doğu Perinçek dahi hükûmetin şirketlere el koymasına karşı çıkıyor.
Perinçek, “Özel mülkiyet anayasanın güvencesi altındadır. Siz şimdi adamın fabrikasına yükleniyorsunuz, varsa suçu yargılarsın. Ama fabrika bir suç aleti değil. O fabrika suçla elde edilmiş bir servet değil. O fabrika ekonomik yollardan kazanılmış bir fabrika. Sen ona el koyamazsın. Böyle bir hukuk sistemi olmaz.” diyor.
TAŞIMA SU İLE HAVUZ DOLMAZ
“Hayır efendim! Ben iktidarım ve ne istersem yaparım.” diyorsanız tam da bugünkü iktisadî çöküş olur ki o enkazın altından kalkamazsınız.
Düne kadar muhaliflerinize “İngiliz …” diye hakaret ettiğiniz halde bugün Kraliçe Elizabeth II’nin randevusunu koşa koşa gidersiniz. Lakin havuzun dibi delikse taşıma su ile dolmaz, doldurulamaz.
Sadece mart ayında 2,5 milyar doları sıcak para olmak üzere 4 milyar dolar yatırım dışarı kaçtı.
Başa dönecek olursak Dumankaya, TMSF elinde adım adım iflasa sürüklenmiştir. Bunun hukukî ve malî mesuliyeti tasfiye kararını alan, o kararlarda imzası bulunan herkese aittir.
NOT: Dumankaya ile alacak, borç ya da hissedarlık gibi bir münasabeti olanlar için tebligat adresi: Ankara Yolu Pendik Kavşağı Dumankaya İş Mrk. Kat: 3 Pendik / İstanbul
[Semih Ardıç] 16.5.2018 [TR724]
15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsünü bahane eden iktidar el koymak için fırsat kolladığı şirketleri TMSF’ye devrederek devlet eliyle işlenmiş en büyük gasp suçuna imza attı.
İsmi üzerinde sadece bankalardaki mevduatın sigortacılığı vazifesinin haricinde bilgi, tecrübe ve mevzuatı olmayan fonun sanayiden turizme, gıdadan hayvancılığa kadar onlarca farklı sektörden yüzlerce şirketi idare etmesi beklenemez.
ŞİRKETLER TIKIR TIKIR İŞLİYORDU
Zaten bahse konu şirketler batık bankalar misalinde olduğu gibi mali darboğaza girdiği için fona devredilmedi.
İktidar, Hizmet Hareketi’nden intikam almanın bir başka yolu olarak 1982 Anayasası’nı ayaklar altına alan ve mülkiyet hakkını hiçe sayan böyle bir icraatta bulunmayı tercih etti.
Böylece hem şirketlerin varlıkları ‘kayyım’ kılıklı gaspçılara peşkeş çekilecek hem de diğer muhalif kesimlere ‘kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla’ tehdidi savrulacaktı.
Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) ‘kayyım’ taşıyla kuş sürüsü katletme emeline fazlası ile nail oldu.
Patronlar, sendikalar, dernek ve vakıflar hukuk devletinin temel direklerinden biri olan mülkiyet hakkını dinamitle havaya uçuran bu kararlara karşı çıkmak bir yana içten içe alkışladı.
Hatta bazı gruplar gayr-i hukukî kararlarla el konulan ve mülkiyeti hâlâ başkasına ait olan o şirketlerin mal varlıklarına göz dikecek kadar ahlaktan bînasip olduklarını fiilen ispat etti.
DUMANKAYA AİLESİ MAĞDUR EDİLDİ
Asgarî seviyede hukuk nizamı tesis olduğunda her safhası ayrı ayrı tazminat cezaları icap ettirecek kadar vahim hak ihlallerine maruz kalan gruplardan biri de Dumankaya.
Kurucusu Halit Dumankaya, Anavatan Partisi saflarında bir dönem milletvekilliği (1991-1995/19. dönem) yapmıştı.
Halit Dumankaya, oğulları Barış ve Uğur’un yanısıra kızı Ayla Pirinççi ile beraber sıfırdan zirveye çıkardıkları Dumankaya, Olağanüstü Hal’de (OHAL) çıkarılan Kanun Hükmünde Kararnamelerden biri ile 24 Eylül 2016’da TMSF’ye devredildi.
Halit Dumankaya burs ve kurban verdiği için daha evvel iki aya yakın hapis de yatmıştı. Tahliye edilmesine sevinemedi bile. Sırtına takılan elektronik kelepçe yüzünden aylarca fizikî eziyete maruz kaldı.
Saray’ın kapı kulu olmayı kabul etmeyince Ankara’daki iktidar sahiplerini bu işkence ve gözdağı da tatmin etmedi. Ailenin elinde ne var ne yok aldılar.
İLK 500 ŞİRKET ARASINDA 224. SIRADAYDI
Dumankaya fona devredildiği tarih itibarıyla yalan haber ve iftiralara rağmen dimdik ayaktaydı.
Fortune 500 Türkiye’nin Temmuz 2015’e açıkladığı 2014 rakamlarına göre Dumankaya İnşaat Türkiye’nin en büyük 500 şirketi arasında 224. sırada yer almıştı.
Aynı rapora göre Dumankaya, ‘En Hızlı Büyüyen Şirketler’ kategorisinde 5. ‘En Kârlı Şirketler’ kategorisinde ise 12. sıradaydı.
TMSF’ye geçtikten sonra şirketlerin malî tabloları süratle bozuldu. İnşaatlar yarım kaldı, Dumankaya’dan daire almış 10 bine yakın kişi mağdur edildi.
O tarihe kadar evlerin teslim edilememesi gibi bir durum vaki değildi. Bilakis sektörün en itibarlı şirketlerinden biri olan Dumankaya’da çalışmak ya da imza attığı projelerden ev veya ticarî ofis almak ayrıcalıktı.
Yatırımcısına kazandıran bir inşaat firması için bundan daha kıymetli bir mükafat olabilir mi? İşte o itibarı TMSF geldi yerle bir etti. TMSF, Dumankaya’yı itina ile batırdı.
15 Mayıs 2018 itibarıyla inşaat şirketi haricinde faaliyet gösteren 6 Dumankaya şirketi tasfiye edilecek.
Tasfiye kararı verilen şirketlerin unvanları şöyle:
1) Dumankaya Dış Ticaret ve Pazarlama A.Ş.
2) Dumankaya Holding A.Ş.
3) Dumankaya Kentsel Dönüşüm Proje Geliştirme A.Ş.
4) Dumankaya ve Mazaya İnşaat A.Ş.
5) Shov Oto Sanayi ve Ticaret A.Ş.
6) Dumankaya Teknoloji A.Ş.
Bunların haricinde grubun amiral gemisi Dumankaya İnşaat’ın akıbeti de meçhul.
TMSF BAŞKANI, “ALMAN FİRMA İLE ANLAŞMAK ÜZEREYİZ.” DEMİŞTİ
Eski AKP Beyoğlu Belediye Meclisi Üyesi, yeni TMSF Başkanı Muhiddin Gülal işgal ettikleri bir başka şirket olan Boydak’ın Kayseri’de bulunan merkezinde geçen hafta bu hususta beyanat vermişti.
Gülal, Dumankaya’nın yarım kalan inşaatlarının tamamlanması için bir Alman firma ile anlaşmak üzeri olduklarını ve meseleyi 10 gün içinde halledeceklerini kaydetmişti.
Gülal, “Yarım kalan bu inşaatlarla ilgili attığımız bu adımda sorun olursa B planımız var, her halükârda seçim öncesi aksiyon alacağız.” ifadelerini kullanmıştı.
Hukuk yolundan çıkıldığında bundan herkes zarar görür. Dumankaya, Boydak, Koza İpek, Naksan, Alfemo, Süvari, Uğur ve daha nicesi Türkiye’nin kazancıdır. O gruplardan herhangi birinin batması, zarara uğratılması sadece sahiplerinin değil Türkiye’nin de kaybıdır.
TMSF elinde her geçen gün kan kaybeden ve Türkiye’nin medar-ı iftiharı haline gelmiş şirketlere ve onların sahiplerini daha fazla eziyet edilmesin.
DOLAR 4,50 TL OLDU OLACAK
15 Mayıs 2018 Salı günü itibarıyla ABD Doları 4,47 TL, euro 5,30 TL oldu. Hazine’nin iki senelik borçlanma faizi yüzde 17’ye tırmandı. Çeyrek altın 303 TL. Borsa’da hisseleri satan satana.
Piyasalar yangın yerine döndü ve krizin reçetesi bellidir: Hukuk ve demokrasiye rücu edilmeli.
Mahpus işadamları, bankacılar ve diğer masum on binlerce kişi tahliye edildiğinde sermayenin kaybolan güveni yeniden tesis edilmeye başlayacaktır. Yıkılanları tamir etmek kolay olmayacak elbette.
Amma velakin ekonominin yeniden ayağa kalkabilmesi için evvela şirketlere ve sahiplerine vurulan zincirleri kırıp atmak şart.
Hizmet Hareketi’ne cibilli düşmanlığını saklamayan Vatan Partisi lideri Doğu Perinçek dahi hükûmetin şirketlere el koymasına karşı çıkıyor.
Perinçek, “Özel mülkiyet anayasanın güvencesi altındadır. Siz şimdi adamın fabrikasına yükleniyorsunuz, varsa suçu yargılarsın. Ama fabrika bir suç aleti değil. O fabrika suçla elde edilmiş bir servet değil. O fabrika ekonomik yollardan kazanılmış bir fabrika. Sen ona el koyamazsın. Böyle bir hukuk sistemi olmaz.” diyor.
TAŞIMA SU İLE HAVUZ DOLMAZ
“Hayır efendim! Ben iktidarım ve ne istersem yaparım.” diyorsanız tam da bugünkü iktisadî çöküş olur ki o enkazın altından kalkamazsınız.
Düne kadar muhaliflerinize “İngiliz …” diye hakaret ettiğiniz halde bugün Kraliçe Elizabeth II’nin randevusunu koşa koşa gidersiniz. Lakin havuzun dibi delikse taşıma su ile dolmaz, doldurulamaz.
Sadece mart ayında 2,5 milyar doları sıcak para olmak üzere 4 milyar dolar yatırım dışarı kaçtı.
Başa dönecek olursak Dumankaya, TMSF elinde adım adım iflasa sürüklenmiştir. Bunun hukukî ve malî mesuliyeti tasfiye kararını alan, o kararlarda imzası bulunan herkese aittir.
NOT: Dumankaya ile alacak, borç ya da hissedarlık gibi bir münasabeti olanlar için tebligat adresi: Ankara Yolu Pendik Kavşağı Dumankaya İş Mrk. Kat: 3 Pendik / İstanbul
[Semih Ardıç] 16.5.2018 [TR724]
Facebook’tan seçim kazanmak mümkün mü? [Erhan Başyurt]
Her yönüyle adil olmayan bir seçim yarışı yaşanıyor.
Bir tarafta kamunun tüm imkanlarını, hatta hazinenin kaynaklarını kullanan iktidar.
Medyanın yüzde 90’ına hakim, her daim her kanalda canlı konuşan, gazetelerin manşetinden inmeyen bir iktidar adayı…
Diğer taraftan maddi gücü zayıf, ‘ana akım medya’da seçim startı ve beyannamesini açıklarken bile yer bulamayan bir muhalefet.
Hatta, Cumhurbaşkanı adaylarından Selahattin Demirtaş hukuksuz şekilde seçim yarışında etkili olamasın diye hapiste tutuluyor.
Üstüne üstlük de OHAL şartlarında her türlü keyfi kısıtlama ve tutuklama ile muhalif sesler susturuluyor.
***
Bu şartlar altında bırakın adil bir seçim yarışını, özgür bir yarıştan bile söz edilemez.
Muhalefet ve muhalif adayların elinde sadece sosyal medya var.
Twitter’da özellikle saatlerce ‘trend topic’ olan ’TAMAM’ ve ’SIKILDIK’ kampanyaları gibi.
Adaylar seslerini scope, facebook ve youtube üzerinden canlı duyurmaya çalışıyor.
Beyhude bir çaba mı?
Aslına bakılırsa, ABD’de başkanlık seçimlerini Trump’un facebook kampanyası üzerinden kazandığı ortaya çıkmıştı.
Yine İngiltere’de şu an en büyük baş ağrısı ‘Brexit’ yani Avrupa Birliği’nden çıkma kararının çıkmasında da facebook kampanyasının etkili olduğu ortaya çıkmıştı.
Türkiye’de neden olmasın? Olması mümkün mü?
***
İşin doğrusu şu ki, Ne ABD ne de İngiltere’deki gibi başarılı olma ihtimali yok.
Nedeni Türkiye’de sosyal medya kullanımının gelişkin olmaması değil. Aksine tek özgür mecra olarak kaldıkları için daha etkin ve geniş kapsamlı kullanım söz konusu.
Tek sorun; ‘Cambridge Analytica’!
Facebook skandalını yakından takip etmemiş olanlar detaylara vakıf olmayabilir.
Onun için konuyu biraz daha açalım…
***
‘Cambridge Analytica’, İngiltere’de kurulan insan davranışları ile sosyal medya ilişkisini analiz eden bir kuruluş.
Facebook’ta 300 adet ‘likes’ yani ‘beğenme’niz varsa, geliştirdikleri analiz programı ile kullanıcının kişilik analizini ve eğilimlerini, en iyi arkadaşından hatta eşinden daha kesin tahmin edebiliyorlar.
SCL isimli alt bir şirket üzerinden Facebook’la uyumlu, ‘AggregateIQ’ yani ‘bütünleştirilmiş yapay zeka’ programını geliştiriyorlar. Birbirinden bağımsız gibi görünen verileri toplayıp, kişilik ve eğilimlerine dair analiz yapıyorlar.
Bu şekilde, ABD ve İngiltere başta 80 milyonu aşkın Facebook kullanıcısının bilgilerine ulaşıyorlar.
Aynı şekilde, veri toplayan diğer firmalardan da bilgi satın alıyorlar.
Böylece kullanıcı bazında seçmen eğilim ve analizlerini, belirleyip, kişiye özel mesaj gönderiyorlar.
Mesela, milliyetçi eğilimi olanlara ‘mülteci ve göçmen’ karşıtı mesajlar gönderip etkiliyorlar.
Ekonomi hususunda hassas olanlara, onları etkileyecek tarzda kişiye özel mesajlar atıyorlar…
ABD ve İngiltere’de Facebook üzerinden bu kadar etkin sonuç alınabilmesi, Trump’un kazanıp, Brexit kararının çıkmasında etkin oluyorlar.
Hem Trump’un kampanya ekibinde hem de Brexit ekibinde Cambridge Analytica’da görev yapmış üst düzey isimler bizatihi yer alıyorlar.
***
Daha ilginci, bu verilerin ve analizlerin önemli bir kısmı Rusya’nın da eline geçiyor. Hatta, bu analizleri yapan ekipte yer alanlardan Rusya için çalışanlar olduğu iddiası da gündemde.
Rusya, ABD ve İngiltere’deki yasal kampanyalara, sahte hesaplar üzerinden destek veriyor.
ABD ve İngiltere gibi ülkeleri, seçimlere doğrudan müdahale ederek kendi sorunlarıyla boğuşacakları, Rusya’nın Doğu Avrupa ve Ortadoğu açılımlarına vakit ayıramayacakları şekilde sorunlar yumağı içine itiyor.
Sonuçta, Cambridge Analytica ve ekibinin elde ettiği veriler, ‘bütünleştirilmiş yapay zeka’ analizleri, bir kaç milyonluk yoğun kampanyalar ve kişiye özel mesajlarla, seçim sonuçlarına ciddi etki edebiliyor.
Özellikle sandığa gitmeyen ama Trump’a oy verecek isimleri, sandığa gitmeyen ama Brexit’e oy verecek isimleri ve kararsızları hedef alıyorlar.
Anketlerde görünmeyen bir şekilde sandıkta herkesi şok edecek sonuçların çıkmasını sağlıyorlar.
***
Ancak Facebook’un kullanıcı verilerini SCL’nin alıp Cambridge Analytica ile paylaştığı, seçim sonuçlarına hassaten Facebook üzerinden reklam verme yoluyla etki edildiği skandalı patlak verince, işler karıştı.
Facebook on milyar doları aşkın değer kaybetti. Güvenlik açığı ve kullanıcı bilgilerinin paylaşılması nedeniyle kullanıcıları terk etmeye başladı.
Facebook açıktan kullanıcılardan özür diledi, sonra da Cambridge Analytica için ‘veri toplayan’ söz konusu programları erişime kapattı.
Geçtiğimiz hafta, Cambridge Analytica da iflasını ilan edip, politik tartışmalar arasında kapısına kilit vurduğunu açıkladı.
Bir devir kapandı gibi gözükse de, sosyal medya üzerinden etkin kampanyaların, hassaten kişiye özel kampanyaların, seçmeni etkilemede ulusal ve ana akım medyada yayınlanan reklamlardan daha etkili olduğu ortaya çıktı.
Demokrasiye aykırı ve seçmeni yönlendirme de yeni bir istismar kapısı; ‘sosyal medya’ da açıldı!
***
Türkiye’de sosyal medyadan adayların ABD ve İngiltere’de olduğu gibi sınırlı bütçelerle etkin sonuç almaları ‘yapay zeka’ analizi olmadan mümkün değil.
Ancak sosyal medyada etkili ve doğru kitleye yoğunlaşan reklamlar, itibarı sıfıra inmiş ‘ana akım medya’dan daha fazla etki sağlayabilir.
İktidar, OHAL’in keyfiliği içinde sosyal medyayı da erişime kapatmadan, muhalefetin ciddi ve özel bir özen göstererek sınırlı bütçeleriyle etkin sosyal medya kampanyaları hazırlamalarında büyük fayda var.
Adil olmayan bir seçim yarışında, baskın seçimin kendilerine bıraktığı dar bir zaman diliminde, aslına bakılırsa sosyal medya, hassaten kullanımı daha yaygın olan Facebook dışında, çok bir seçenekleri de yok.
Sadece meydan mitingleri ile partili olmayan seçmenlere, hassaten de seçimin sonucunda etkili olacak gençlere erişimleri imkansız gibi.
Sadece Facebook veya sosyal medya üzerinden Türkiye’de seçim kazanılamaz ama adil yarışın olmadığı OHAL seçim şartlarında herşeye rağmen büyük avantaj sağlanabilir.
[Erhan Başyurt] 16.5.2018 [TR724]
Bir tarafta kamunun tüm imkanlarını, hatta hazinenin kaynaklarını kullanan iktidar.
Medyanın yüzde 90’ına hakim, her daim her kanalda canlı konuşan, gazetelerin manşetinden inmeyen bir iktidar adayı…
Diğer taraftan maddi gücü zayıf, ‘ana akım medya’da seçim startı ve beyannamesini açıklarken bile yer bulamayan bir muhalefet.
Hatta, Cumhurbaşkanı adaylarından Selahattin Demirtaş hukuksuz şekilde seçim yarışında etkili olamasın diye hapiste tutuluyor.
Üstüne üstlük de OHAL şartlarında her türlü keyfi kısıtlama ve tutuklama ile muhalif sesler susturuluyor.
***
Bu şartlar altında bırakın adil bir seçim yarışını, özgür bir yarıştan bile söz edilemez.
Muhalefet ve muhalif adayların elinde sadece sosyal medya var.
Twitter’da özellikle saatlerce ‘trend topic’ olan ’TAMAM’ ve ’SIKILDIK’ kampanyaları gibi.
Adaylar seslerini scope, facebook ve youtube üzerinden canlı duyurmaya çalışıyor.
Beyhude bir çaba mı?
Aslına bakılırsa, ABD’de başkanlık seçimlerini Trump’un facebook kampanyası üzerinden kazandığı ortaya çıkmıştı.
Yine İngiltere’de şu an en büyük baş ağrısı ‘Brexit’ yani Avrupa Birliği’nden çıkma kararının çıkmasında da facebook kampanyasının etkili olduğu ortaya çıkmıştı.
Türkiye’de neden olmasın? Olması mümkün mü?
***
İşin doğrusu şu ki, Ne ABD ne de İngiltere’deki gibi başarılı olma ihtimali yok.
Nedeni Türkiye’de sosyal medya kullanımının gelişkin olmaması değil. Aksine tek özgür mecra olarak kaldıkları için daha etkin ve geniş kapsamlı kullanım söz konusu.
Tek sorun; ‘Cambridge Analytica’!
Facebook skandalını yakından takip etmemiş olanlar detaylara vakıf olmayabilir.
Onun için konuyu biraz daha açalım…
***
‘Cambridge Analytica’, İngiltere’de kurulan insan davranışları ile sosyal medya ilişkisini analiz eden bir kuruluş.
Facebook’ta 300 adet ‘likes’ yani ‘beğenme’niz varsa, geliştirdikleri analiz programı ile kullanıcının kişilik analizini ve eğilimlerini, en iyi arkadaşından hatta eşinden daha kesin tahmin edebiliyorlar.
SCL isimli alt bir şirket üzerinden Facebook’la uyumlu, ‘AggregateIQ’ yani ‘bütünleştirilmiş yapay zeka’ programını geliştiriyorlar. Birbirinden bağımsız gibi görünen verileri toplayıp, kişilik ve eğilimlerine dair analiz yapıyorlar.
Bu şekilde, ABD ve İngiltere başta 80 milyonu aşkın Facebook kullanıcısının bilgilerine ulaşıyorlar.
Aynı şekilde, veri toplayan diğer firmalardan da bilgi satın alıyorlar.
Böylece kullanıcı bazında seçmen eğilim ve analizlerini, belirleyip, kişiye özel mesaj gönderiyorlar.
Mesela, milliyetçi eğilimi olanlara ‘mülteci ve göçmen’ karşıtı mesajlar gönderip etkiliyorlar.
Ekonomi hususunda hassas olanlara, onları etkileyecek tarzda kişiye özel mesajlar atıyorlar…
ABD ve İngiltere’de Facebook üzerinden bu kadar etkin sonuç alınabilmesi, Trump’un kazanıp, Brexit kararının çıkmasında etkin oluyorlar.
Hem Trump’un kampanya ekibinde hem de Brexit ekibinde Cambridge Analytica’da görev yapmış üst düzey isimler bizatihi yer alıyorlar.
***
Daha ilginci, bu verilerin ve analizlerin önemli bir kısmı Rusya’nın da eline geçiyor. Hatta, bu analizleri yapan ekipte yer alanlardan Rusya için çalışanlar olduğu iddiası da gündemde.
Rusya, ABD ve İngiltere’deki yasal kampanyalara, sahte hesaplar üzerinden destek veriyor.
ABD ve İngiltere gibi ülkeleri, seçimlere doğrudan müdahale ederek kendi sorunlarıyla boğuşacakları, Rusya’nın Doğu Avrupa ve Ortadoğu açılımlarına vakit ayıramayacakları şekilde sorunlar yumağı içine itiyor.
Sonuçta, Cambridge Analytica ve ekibinin elde ettiği veriler, ‘bütünleştirilmiş yapay zeka’ analizleri, bir kaç milyonluk yoğun kampanyalar ve kişiye özel mesajlarla, seçim sonuçlarına ciddi etki edebiliyor.
Özellikle sandığa gitmeyen ama Trump’a oy verecek isimleri, sandığa gitmeyen ama Brexit’e oy verecek isimleri ve kararsızları hedef alıyorlar.
Anketlerde görünmeyen bir şekilde sandıkta herkesi şok edecek sonuçların çıkmasını sağlıyorlar.
***
Ancak Facebook’un kullanıcı verilerini SCL’nin alıp Cambridge Analytica ile paylaştığı, seçim sonuçlarına hassaten Facebook üzerinden reklam verme yoluyla etki edildiği skandalı patlak verince, işler karıştı.
Facebook on milyar doları aşkın değer kaybetti. Güvenlik açığı ve kullanıcı bilgilerinin paylaşılması nedeniyle kullanıcıları terk etmeye başladı.
Facebook açıktan kullanıcılardan özür diledi, sonra da Cambridge Analytica için ‘veri toplayan’ söz konusu programları erişime kapattı.
Geçtiğimiz hafta, Cambridge Analytica da iflasını ilan edip, politik tartışmalar arasında kapısına kilit vurduğunu açıkladı.
Bir devir kapandı gibi gözükse de, sosyal medya üzerinden etkin kampanyaların, hassaten kişiye özel kampanyaların, seçmeni etkilemede ulusal ve ana akım medyada yayınlanan reklamlardan daha etkili olduğu ortaya çıktı.
Demokrasiye aykırı ve seçmeni yönlendirme de yeni bir istismar kapısı; ‘sosyal medya’ da açıldı!
***
Türkiye’de sosyal medyadan adayların ABD ve İngiltere’de olduğu gibi sınırlı bütçelerle etkin sonuç almaları ‘yapay zeka’ analizi olmadan mümkün değil.
Ancak sosyal medyada etkili ve doğru kitleye yoğunlaşan reklamlar, itibarı sıfıra inmiş ‘ana akım medya’dan daha fazla etki sağlayabilir.
İktidar, OHAL’in keyfiliği içinde sosyal medyayı da erişime kapatmadan, muhalefetin ciddi ve özel bir özen göstererek sınırlı bütçeleriyle etkin sosyal medya kampanyaları hazırlamalarında büyük fayda var.
Adil olmayan bir seçim yarışında, baskın seçimin kendilerine bıraktığı dar bir zaman diliminde, aslına bakılırsa sosyal medya, hassaten kullanımı daha yaygın olan Facebook dışında, çok bir seçenekleri de yok.
Sadece meydan mitingleri ile partili olmayan seçmenlere, hassaten de seçimin sonucunda etkili olacak gençlere erişimleri imkansız gibi.
Sadece Facebook veya sosyal medya üzerinden Türkiye’de seçim kazanılamaz ama adil yarışın olmadığı OHAL seçim şartlarında herşeye rağmen büyük avantaj sağlanabilir.
[Erhan Başyurt] 16.5.2018 [TR724]
Yüzbinler kıymetinde bir Ramazan yaşamak için… [Süleyman Sargın]
Şükürler olsun ki bir Ramazan’a daha kavuştuk. Elbette son üç beş senedir Ramazan’lar yüzbinlerce insan için çok farklı bir zeminde ve atmosferde yaşanıyor. Kiminin zindanına ışık, kiminin gurbetine sıla oluyor Ramazan. Mazlumiyetler ve mağduriyetler ağında nurdan bir helezon gibi, kırık kalplere rahmetin yağmasına vesile kutlu bir zaman dilimi aynı zamanda. Bunu Rabbimizin bize en büyük armağanlarından saymak ve O’na biraz daha yaklaşmaya, kendimizi O’na ifade etmeye ve kulluk denen yüce payeyi vicdanımızda hissetmeye vesile kabul etmek gerekir.
Ramazan’ın en önemli hususiyeti Kur’an’ın bu ayda inmeye başlaması ve yine nüzulünün bu ayda nihayet bulmasıdır. Mütekellim-i Ezelî’nin kullarına hitap etmek için bu ayı seçmesinde elbette sayısız hikmetler olmalıdır. Madem ki Kur’an-ı Hakîm Ramazan ayında inmeye başlamış, bize düşen o semavi hitabı en güzel şekilde karşılamaktır. Bunun için nefsimizin bayağı ve aşağılık isteklerinden ve mâlâyani işlerden uzaklaşmak gerekir.
Rabbimiz oruçla bize günlük helallerimizi de yasaklıyor. Her gün yediğimiz yemeği, içtiğimiz suyu ve bedeni başka arzularımızı oruç zamanı hayatımızdan çıkarmamızı istiyor. Normal hayatta hiçbir mahzuru olmayan bu rutinleri terk ettirerek nefsimize karşı ruhumuzun ve kalbimizin güçlenmesini murad buyuruyor. Bu şekilde bizim bir nevi ruhânîleşip melek vaziyetine girmemizi istiyor. Bunu başarabilen insan ruhen Kur’anla buluşmaya ve hem-dem olmaya hazır hale gelir. Seviyesine göre Kur’an’ı yeni nazil oluyor gibi okuyabilir ve ondaki ilahi hitapları on dört asır öncesindeki nuzûlü esnasında dinliyor gibi bir atmosferi yaşayabilir.
Kur’an’a bu şekilde ruhen ve mânen hazırlandıktan sonra yapılması gereken şey, Kur’an’ı okumak ve anlamaya çalışmaktır. Ramazan’ın manevi atmosferi normal zamana göre kat kat fazlasıyla Kur’an’ı anlamamıza müsait bir zemindir. Mukabele, Efendimiz’in (aleyhissalâtü vesselam) her Ramazan’da Hazreti Cebrail (aleyhisselam) ile icra ettikleri bir sünnettir. Mukabeleden murad ise sadece Kur’an’ın lafzını tekrar etmek değil, manasını da anlamaya çalışmak olmalıdır. Muhterem Hocamızın uzun yıllardır bizzat uyguladığı, tavsiye ettiği ve bu haftaki Bamteli’nde üzerinde durduğu gibi mukabeleyi bir tefsir veya en azından bir meal eşliğinde takip etmek büyük manevi feyizlere kapı açacaktır.
Ayrıca Ramazan’da amellerin sevabı birden bine çıkar. Ramazan dışındaki zamanlarda okunan Kur’an’ın her harfine Rabb-i Rahimimiz on sevap verir ve her bir harf, okuyana on cennet meyvesi getirir. Bediüzzamanın ifadesiyle “Ramazan-ı Şerif’te her bir harfin on değil bin ve Âyetü’l-Kürsî gibi ayetlerin her bir harfi binler ve Ramazan-ı Şerif’in Cumalarında daha ziyadedir. Ve Leyle-i Kadir’de otuzbin hasene sayılır.”
Oruç sadece bedene ait bir ibadet değildir
Oruç Rabbimiz tarafından “O Benim içindir ve mükâfatını Ben vereceğim” ifadeleriyle tebcil edildiğinden sadece bedene ait bir ibadet değildir. Oruç ruha kemal kazandıran ve insanı gerçek insanlık ufkuna ulaştıran en önemli vesilelerdendir. Kulun Allah’la münasebetinde ve Allah’a yaklaşmasında çok kilit bir role sahiptir. Bu sebeple orucun en mükemmeli sadece mideye değil göze, kulağa, dile, kalbe, hayale, düşünceye, tasavvura ve bütün duygulara oruç tutturmaktır. Bunun yolu da onları haramlardan ve hatta lüzumsuz meşgalelerden kurtarıp her birini kendine has bir kulluğa sevk etmektir.
Ramazan’ın manevi atmosferinden akıldan daha çok kalb istifade eder. Bu ayda müminler derecelerine göre ayrı ayrı nurlara, feyizlere ve manevi sevinçlere mazhar olurlar. İnsanın gerçek mahiyetinin temel unsurları olan kalb, ruh, sır, hafî, ahfâ gibi latifelerin bu mübarek ayın feyzinden çok büyük hisseleri vardır. Midemiz ve cismaniyetimiz bir kısım mahrumiyetlerden dolayı ağlasa da insanı insan yapan hakiki mahiyetimiz bu durumdan çok memnun ve mutlu olur.
Açlık bütün inanç sistemlerinde nefsin terbiyesi ve ruhun kemali adına çok önemli kabul edilir. Tasavvuf kitapları nefsini açlıkla terbiye eden kâmil insanların gerçek hayat hikâyeleriyle doludur. Ramazanda da insan nefsi bir çeşit perhize alışır, riyazete çalışır ve emir dinlemeyi öğrenir. Çünkü benlik, enaniyet veya ego olarak da tanımlayabileceğimiz nefis en çok kendini sever ve kendini önemser. Bundan dolayı Rabbini bile tanımak istemez. Bir firavun gibi kendi rububiyetini arzular.
Açlıktan başka hiçbir şey nefsin bu damarını kıramaz, ona aczini, zaafını, fakrını gösterip kul olduğuna ikna edemez. Üstadımızın da Risaleler’de yer verdiği Cenab-ı Hak ile nefis arasında geçen şu diyalog maksadın anlaşılmasına yetecek açıklıktadır. Buna göre, Cenab-ı Hak nefse demiş ki, “Ben kimim ve sen nesin?” Nefis büyük bir kibirle “Ben benim, Sen Sensin!” diye cevap vermiş. Cenab-ı Hak onun bu damarını kırmak için azap vermiş, cehenneme atmış, zincirlere vurmuş ve sonra yine aynı soruyu sormuş. Nefis aynı küstahlıkta “Ene ene, ente ente” diye cevap vermiş. Hangi çeşit azaba çarptırdıysa onu enaniyetten vazgeçirememiş. En sonunda nefsi uzun süre aç bırakmış. Yine sormuş, “Men ene ve mâ ente?” Nefis bu sefer perişan ve kuyruğunu kısmış bir vaziyette “Ente Rabbiye’r-Rahîm ve ene abdüke’l-aciz- Sen benim Rabb-i Rahîmimsin ben ise senin aciz kulunum” diye cevap vermiş.
Madem açlık bu kadar önemlidir ve Ramazan’daki orucun hikmetlerinden biri nefsi açlık vesilesiyle terbiye edip ona söz geçirecek bir kıvama gelmemizdir, öyleyse Ramazan sofralarında tıka basa yemekten uzak durulmalıdır. Mükellef sofralar, ölçüsüz iftar davetleri hele de sayısız mahrumiyetin yaşandığı bu zamanda hem vebaldir hem de orucun manasına terstir. Elbette iftarda misafir ağırlamak Ramazan’ın güzelliklerinden sevaplı bir iştir. Ancak böylesine sevaplı bir işi israfla, lüzumsuz harcama ve tıka basa yemekle günaha dönüştürmemek gerekir. Zamanın ruhuna uygun, sade, mütevazi ve doymadan kalkacağımız sofralarda iftar yapmak oruçtaki murad-ı ilâhiyi yakalamamız adına olmazsa olmaz önemde bir husustur.
Kadir Gecesi ne zaman?
Ramazan aynı zamanda çok bereketli bir dua mevsimidir. Birbirine manevi bağlarla bağlı ekserisi mazlum, mağdur, garib, muhacir ve mahpus yüzbinlerin arasındaki en büyük müşterek, birbirlerine yapacakları dualardır. Her gün dualarımızda başta Hocaefendi olmak üzere mazlum, mağdur ve mahpus kardeşlerimizi zikretmek yüzbinlerin iştirak ettiği manevi şirketten hissedar olmak demektir. Aralarında Hocamızın da bulunduğu yüzbinlerce kalbi kırıktan bir tanesinin bile Ramazan’ı, orucu ve duaları kabul olsa, kalanların hepsi o şirketten derecesine göre nasipdar olacaktır. Kim bilir hangi zindanın kuytusunda yapılan içten bir yakarışa, ya da yeryüzünün hangi köşesinde gurbetin ateşiyle kebab olmuş bir sinenin âhına Rabbimiz icabet edecektir! Üstad Hazretleri bu şirket-i maneviye vurgu yaptıktan sonra talebelerine “En zayıf ve en ağır yükü bulunan bu hasta kardeşinize de dua ile elbette manevi yardım edersiniz.” ricasında bulunuyor. Biz de içimizde yükü en ağır olan Hocamıza her zaman olduğu gibi hususiyle bu mübarek ayda dualarımızla çokça yardım etmeliyiz.
Ramazan’ın önemli hususiyetlerinden biri de içinde “Bin aydan hayırlı” Kadir Gecesi’ni gizlemesidir. Bu hususiyetiyle Ramazan ayının kendisi de ömür içinde bir Kadir Gecesi gibidir ki muvaffak olanın ömrüne ömür katar. Bu ayın her dakikası bir gündür, her saati iki ay, her günü birkaç sene kıymetindedir. O yüzden bu kutlu ayın her gecesi Kadir Gecesi olabilir. Bu şuurla idrak edilmeyen Ramazan’da Kadir Gecesini tek bir gecenin içine sığıdırma gayreti beklenen neticeyi vermeyecektir.
Bu kadar önemli bir ayı hakkıyla değerlendirmek, kalbi, ruhu, zihni ve sair latifeleri fuzuli ve mâlâyâni şeylerden uzak tutmakla mümkündür. Bu ise başta sosyal medya olmak üzere zihni yoran, kalbi kirleten her türlü araçtan uzak durmayı gerektirir. Gelin hiç olmazsa bu Ramazan vesilesiyle kendimizi bir nevi uzlete alalım ve sosyal medyadan, telefonlardan, televizyonlardan uzak duralım. Üstadımız bile “Ramazan-ı şerifteki kıymettar vakitleri radyonun mâlâyâniyatıyla zayi etmemesi için manen kalbime kaç defa ihtar edildi!” demiyor mu! (Emirdağ lahikası-1/s. 51)
[Süleyman Sargın] 16.5.2018 [TR724]
Ramazan’ın en önemli hususiyeti Kur’an’ın bu ayda inmeye başlaması ve yine nüzulünün bu ayda nihayet bulmasıdır. Mütekellim-i Ezelî’nin kullarına hitap etmek için bu ayı seçmesinde elbette sayısız hikmetler olmalıdır. Madem ki Kur’an-ı Hakîm Ramazan ayında inmeye başlamış, bize düşen o semavi hitabı en güzel şekilde karşılamaktır. Bunun için nefsimizin bayağı ve aşağılık isteklerinden ve mâlâyani işlerden uzaklaşmak gerekir.
Rabbimiz oruçla bize günlük helallerimizi de yasaklıyor. Her gün yediğimiz yemeği, içtiğimiz suyu ve bedeni başka arzularımızı oruç zamanı hayatımızdan çıkarmamızı istiyor. Normal hayatta hiçbir mahzuru olmayan bu rutinleri terk ettirerek nefsimize karşı ruhumuzun ve kalbimizin güçlenmesini murad buyuruyor. Bu şekilde bizim bir nevi ruhânîleşip melek vaziyetine girmemizi istiyor. Bunu başarabilen insan ruhen Kur’anla buluşmaya ve hem-dem olmaya hazır hale gelir. Seviyesine göre Kur’an’ı yeni nazil oluyor gibi okuyabilir ve ondaki ilahi hitapları on dört asır öncesindeki nuzûlü esnasında dinliyor gibi bir atmosferi yaşayabilir.
Kur’an’a bu şekilde ruhen ve mânen hazırlandıktan sonra yapılması gereken şey, Kur’an’ı okumak ve anlamaya çalışmaktır. Ramazan’ın manevi atmosferi normal zamana göre kat kat fazlasıyla Kur’an’ı anlamamıza müsait bir zemindir. Mukabele, Efendimiz’in (aleyhissalâtü vesselam) her Ramazan’da Hazreti Cebrail (aleyhisselam) ile icra ettikleri bir sünnettir. Mukabeleden murad ise sadece Kur’an’ın lafzını tekrar etmek değil, manasını da anlamaya çalışmak olmalıdır. Muhterem Hocamızın uzun yıllardır bizzat uyguladığı, tavsiye ettiği ve bu haftaki Bamteli’nde üzerinde durduğu gibi mukabeleyi bir tefsir veya en azından bir meal eşliğinde takip etmek büyük manevi feyizlere kapı açacaktır.
Ayrıca Ramazan’da amellerin sevabı birden bine çıkar. Ramazan dışındaki zamanlarda okunan Kur’an’ın her harfine Rabb-i Rahimimiz on sevap verir ve her bir harf, okuyana on cennet meyvesi getirir. Bediüzzamanın ifadesiyle “Ramazan-ı Şerif’te her bir harfin on değil bin ve Âyetü’l-Kürsî gibi ayetlerin her bir harfi binler ve Ramazan-ı Şerif’in Cumalarında daha ziyadedir. Ve Leyle-i Kadir’de otuzbin hasene sayılır.”
Oruç sadece bedene ait bir ibadet değildir
Oruç Rabbimiz tarafından “O Benim içindir ve mükâfatını Ben vereceğim” ifadeleriyle tebcil edildiğinden sadece bedene ait bir ibadet değildir. Oruç ruha kemal kazandıran ve insanı gerçek insanlık ufkuna ulaştıran en önemli vesilelerdendir. Kulun Allah’la münasebetinde ve Allah’a yaklaşmasında çok kilit bir role sahiptir. Bu sebeple orucun en mükemmeli sadece mideye değil göze, kulağa, dile, kalbe, hayale, düşünceye, tasavvura ve bütün duygulara oruç tutturmaktır. Bunun yolu da onları haramlardan ve hatta lüzumsuz meşgalelerden kurtarıp her birini kendine has bir kulluğa sevk etmektir.
Ramazan’ın manevi atmosferinden akıldan daha çok kalb istifade eder. Bu ayda müminler derecelerine göre ayrı ayrı nurlara, feyizlere ve manevi sevinçlere mazhar olurlar. İnsanın gerçek mahiyetinin temel unsurları olan kalb, ruh, sır, hafî, ahfâ gibi latifelerin bu mübarek ayın feyzinden çok büyük hisseleri vardır. Midemiz ve cismaniyetimiz bir kısım mahrumiyetlerden dolayı ağlasa da insanı insan yapan hakiki mahiyetimiz bu durumdan çok memnun ve mutlu olur.
Açlık bütün inanç sistemlerinde nefsin terbiyesi ve ruhun kemali adına çok önemli kabul edilir. Tasavvuf kitapları nefsini açlıkla terbiye eden kâmil insanların gerçek hayat hikâyeleriyle doludur. Ramazanda da insan nefsi bir çeşit perhize alışır, riyazete çalışır ve emir dinlemeyi öğrenir. Çünkü benlik, enaniyet veya ego olarak da tanımlayabileceğimiz nefis en çok kendini sever ve kendini önemser. Bundan dolayı Rabbini bile tanımak istemez. Bir firavun gibi kendi rububiyetini arzular.
Açlıktan başka hiçbir şey nefsin bu damarını kıramaz, ona aczini, zaafını, fakrını gösterip kul olduğuna ikna edemez. Üstadımızın da Risaleler’de yer verdiği Cenab-ı Hak ile nefis arasında geçen şu diyalog maksadın anlaşılmasına yetecek açıklıktadır. Buna göre, Cenab-ı Hak nefse demiş ki, “Ben kimim ve sen nesin?” Nefis büyük bir kibirle “Ben benim, Sen Sensin!” diye cevap vermiş. Cenab-ı Hak onun bu damarını kırmak için azap vermiş, cehenneme atmış, zincirlere vurmuş ve sonra yine aynı soruyu sormuş. Nefis aynı küstahlıkta “Ene ene, ente ente” diye cevap vermiş. Hangi çeşit azaba çarptırdıysa onu enaniyetten vazgeçirememiş. En sonunda nefsi uzun süre aç bırakmış. Yine sormuş, “Men ene ve mâ ente?” Nefis bu sefer perişan ve kuyruğunu kısmış bir vaziyette “Ente Rabbiye’r-Rahîm ve ene abdüke’l-aciz- Sen benim Rabb-i Rahîmimsin ben ise senin aciz kulunum” diye cevap vermiş.
Madem açlık bu kadar önemlidir ve Ramazan’daki orucun hikmetlerinden biri nefsi açlık vesilesiyle terbiye edip ona söz geçirecek bir kıvama gelmemizdir, öyleyse Ramazan sofralarında tıka basa yemekten uzak durulmalıdır. Mükellef sofralar, ölçüsüz iftar davetleri hele de sayısız mahrumiyetin yaşandığı bu zamanda hem vebaldir hem de orucun manasına terstir. Elbette iftarda misafir ağırlamak Ramazan’ın güzelliklerinden sevaplı bir iştir. Ancak böylesine sevaplı bir işi israfla, lüzumsuz harcama ve tıka basa yemekle günaha dönüştürmemek gerekir. Zamanın ruhuna uygun, sade, mütevazi ve doymadan kalkacağımız sofralarda iftar yapmak oruçtaki murad-ı ilâhiyi yakalamamız adına olmazsa olmaz önemde bir husustur.
Kadir Gecesi ne zaman?
Ramazan aynı zamanda çok bereketli bir dua mevsimidir. Birbirine manevi bağlarla bağlı ekserisi mazlum, mağdur, garib, muhacir ve mahpus yüzbinlerin arasındaki en büyük müşterek, birbirlerine yapacakları dualardır. Her gün dualarımızda başta Hocaefendi olmak üzere mazlum, mağdur ve mahpus kardeşlerimizi zikretmek yüzbinlerin iştirak ettiği manevi şirketten hissedar olmak demektir. Aralarında Hocamızın da bulunduğu yüzbinlerce kalbi kırıktan bir tanesinin bile Ramazan’ı, orucu ve duaları kabul olsa, kalanların hepsi o şirketten derecesine göre nasipdar olacaktır. Kim bilir hangi zindanın kuytusunda yapılan içten bir yakarışa, ya da yeryüzünün hangi köşesinde gurbetin ateşiyle kebab olmuş bir sinenin âhına Rabbimiz icabet edecektir! Üstad Hazretleri bu şirket-i maneviye vurgu yaptıktan sonra talebelerine “En zayıf ve en ağır yükü bulunan bu hasta kardeşinize de dua ile elbette manevi yardım edersiniz.” ricasında bulunuyor. Biz de içimizde yükü en ağır olan Hocamıza her zaman olduğu gibi hususiyle bu mübarek ayda dualarımızla çokça yardım etmeliyiz.
Ramazan’ın önemli hususiyetlerinden biri de içinde “Bin aydan hayırlı” Kadir Gecesi’ni gizlemesidir. Bu hususiyetiyle Ramazan ayının kendisi de ömür içinde bir Kadir Gecesi gibidir ki muvaffak olanın ömrüne ömür katar. Bu ayın her dakikası bir gündür, her saati iki ay, her günü birkaç sene kıymetindedir. O yüzden bu kutlu ayın her gecesi Kadir Gecesi olabilir. Bu şuurla idrak edilmeyen Ramazan’da Kadir Gecesini tek bir gecenin içine sığıdırma gayreti beklenen neticeyi vermeyecektir.
Bu kadar önemli bir ayı hakkıyla değerlendirmek, kalbi, ruhu, zihni ve sair latifeleri fuzuli ve mâlâyâni şeylerden uzak tutmakla mümkündür. Bu ise başta sosyal medya olmak üzere zihni yoran, kalbi kirleten her türlü araçtan uzak durmayı gerektirir. Gelin hiç olmazsa bu Ramazan vesilesiyle kendimizi bir nevi uzlete alalım ve sosyal medyadan, telefonlardan, televizyonlardan uzak duralım. Üstadımız bile “Ramazan-ı şerifteki kıymettar vakitleri radyonun mâlâyâniyatıyla zayi etmemesi için manen kalbime kaç defa ihtar edildi!” demiyor mu! (Emirdağ lahikası-1/s. 51)
[Süleyman Sargın] 16.5.2018 [TR724]
Demokrat Parti demokrat mıydı? [Dr. Serdar Efeoğlu]
Demokrat Parti (DP) 14 Mayıs 1950’de büyük bir seçim zaferi kazanarak CHP’nin yirmi yedi yıl devam eden “Tek Parti” iktidarını sona erdirdi. 1954 ve 1957 seçimlerini de kazanarak on yıl süreyle iktidarda kaldı.
Cumhuriyet döneminin ilk askeri müdahalesi olan 27 Mayıs Darbesi ile DP iktidarı sona erdi. Başbakan Adnan Menderes, Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve Maliye Bakanı Hasan Polatkan “Sizi buraya tıkan irade böyle istiyor” diyen hâkimlerin görev aldığı “Yassıada Yargılamaları” sonunda idam edildi.
Türkiye’yi on yıl yönetmiş ve özellikle dindar kesimin desteğini almış Menderes’in hazin sonu, muhafazakâr kesimde bu dönemin bir “altın devir” olarak algılanmasına ve Menderes’in “kült” haline gelmesine neden oldu.
Hâlbuki on yıllık uygulamalara bakıldığında daha demokratik ve özgür bir ülke vaadiyle yola çıkan DP’nin zamanla “Tek Parti dönemi CHP’sinin” icraatlarını tekrarladığı, muhalefete hayat hakkı tanımamaya çalıştığı ve basına büyük bir baskı uyguladığı görülmektedir.
DP’nin bu uygulamaları daha sonraki sağ iktidarlara da kötü bir örnek oluşturdu. En son AKP, geçmişteki örnekleri fersah fersah geride bırakarak ülkeyi “Tek Adam ve Tek Parti” yönetimine dönüştürme sürecini başlattı.
DP’NİN MANİFESTOSU
DP, CHP’nin içinden çıkmış ve “muvazaa partisi” olmakla suçlanmış bir partidir. Partinin kurucuları ilk andan itibaren bu imajı silmeye çalışarak “daha özgür” bir Türkiye vaat ettiler.
“Açık oy, gizli sayım” ve “iki dereceli seçim” modelinin uygulandığı 1946’da CHP hilelerle iktidarını korumuşsa da DP, CHP’yi razı ederek seçimlerde “yargı denetimi, tek dereceli ve gizli oy, açık tasnif” esaslarının kabul edilmesini sağladı.
1946 manifestosu DP’nin politikalarını açık bir şekilde ortaya koydu ve böylece aydın kesimin desteği alındı. “Hürriyet Misakı” adlı deklarasyonda; antidemokratik yasaların kaldırılması, bireysel özgürlüklerin artırılması ve “partili cumhurbaşkanlığı” uygulamasının kaldırılması isteniyordu.
YETER, SÖZ MİLLETİNDİR!
14 Mayıs 1950 seçimlerine “Yeter, Söz Milletindir” parolası ile giren DP, büyük bir başarı elde etti. Bu aşamada “Milli Şef İnönü” Türkiye’ye yeni bir “Serbest Fırka Faciası” yaşatmadı ve yönetimi DP’ye devretti.
DP vaatleri doğrultusunda CHP’nin de desteğiyle ilk icraat olarak ezanın yeniden Arapça okunmasına izin veren bir kanunu Meclisten geçirdi. Devlet radyosundan Kur’an okutmaya başladı. Öğretmen liselerine zorunlu din dersleri konuldu.
CHP iktidarının son döneminde açılan İmam Hatip kursları, İmam Hatip okullarına dönüştürüldü. Hacca gidecek kişilere döviz tahsis edilerek hac kolaylaştırıldı. Bütün bunlar muhafazakâr halkın DP’ye bağlılığını kalıcı hale getirdi.
DP ilk yıllarda vaatleri doğrultusunda kısmen de olsa özgürlükleri genişletti ve basına da yeni haklar verdi.
Bu dönemde kırsal nüfus, toplam nüfusun %80’ini oluşturuyordu. Marshall Yardımı ve iklim şartlarının da etkisiyle tarımda önemli gelişmeler yaşandı. Köylü çarıktan kurtulduğu gibi tarımda makineleşme sağlandı. Bu durum köylülerin DP’nin yanında yer almasının nedenlerinden birisi oldu.
KIRŞEHİR’İN İLÇE YAPILMASI
DP, iktidara geldikten kısa bir süre sonra hiçbir zaman doğrulanamayan bir darbe duyumu nedeniyle orduda büyük bir tasfiye yaparak Genelkurmay Başkanı A. Nafiz Gürman dâhil olmak üzere on beş General ve yüz elli albayı emekliliğe sevk etti.
Celal Bayar’ın “devr-i sâbık yaratmayacağız” sözüne rağmen CHP’ye bağlı Halkevleri kapatıldığı gibi CHP’nin mallarına ve yayın organı Ulus’a el kondu. DP, “tarafsız cumhurbaşkanlığı” için bir düzenleme yapmak yerine Bayar’ın parti genel başkanlığını bırakmasıyla yetindi.
1954 seçimleri öncesinde CHP’ye büyük bir darbe vuran Menderes Hükümeti, DP’den daha “dindar” bir siyaset izleyen Millet Partisi’ni de yargıya müdahale ederek kapattırdı. Bu ortamda yapılan 1954 seçimlerinde günümüze kadar kırılamayan bir rekora imza atarak % 58 oy almayı başardı.
İkinci seçim zaferiyle iyice güçlenen DP, keyfi uygulamaları devam ettirdi. Bunların en komik olanı, muhalif lider Osman Bölükbaşı’nı destekleyen Kırşehir’in ilçeye çevrilerek yeni vilayet yapılan Nevşehir’e bağlanmasıydı.
DP bununla da yetinmeyecek, Malatya’yı İnönü’yü desteklediği için bölecek ve Adıyaman’ı Malatya’dan ayırarak vilayet yapacaktır.
BASINA BASKILAR
DP iktidarının ilk yıllarında basınla bir “gül devri” yaşasa da basının DP’nin keyfi uygulamalarına yer vermesiyle müdahaleler başladı. Hükümet tarafından verilen ve gazetelerin önemli bir gelir kaynağını oluşturan resmi ilanlarda “yandaş basın” kayırıldı.
Başbakan Menderes’in bir uygulaması da yandaş gazete, dergi ve yazarlara örtülü ödenekten para aktarmaktı. Bu durum darbe sonrasında Menderes’in Yassıada’da “örtülü ödenek” davasında yargılanmasına neden oldu. Para aktarılan dergilerden birisi de Necip Fazıl’ın çıkardığı Büyük Doğu idi.
DP, gazete kapatmak ve yazarlarını hapse attırmak gibi yollara da başvurdu. Örneğin Akşam gazetesi, Menderes’in İzmir’de karşılanışıyla ilgili fotoğrafın tam olarak kalabalığı göstermediği bahanesiyle hemen ertesi gün kapatıldı.
DP iktidarında basına toplam 1.460 dava açılmış ve bunların 577’si mahkûmiyetle sonuçlanmıştır. Bu cezalar basının sindirilmesinde etkili olmuştur. Seksen yaşındaki Hüseyin Cahit Yalçın’ın “Başbakan’a hakaret” gerekçesiyle hapis cezasına çarptırılması, DP’nin tahammülsüzlüğünün önemli bir göstergesidir.
Ceza alan basın; Millet, Halkçı, Akis gibi muhaliflerden oluşuyordu. DP sansür uygulayarak gazetelerin yayınlarına da müdahale etmiş, gazete ve dergileri bazen kısa süreli bazen de süresiz olarak kapatmıştır.
DP’nin en etkili silahını ise ülkenin her yerine ulaşabilen devlet radyosu oluşturdu. DP radyo vasıtasıyla her zaman halka propaganda yapma imkânı bulurken muhalefete imkân tanımadı.
MUHALEFETİN SUSTURULMAYA ÇALIŞILMASI
DP ilk döneminden itibaren muhalefete tahammülü olmadığını gösterdi. Değişik gerekçelerle CHP genel sekreteri Kasım Gülek ve CKMP Başkanı Bölükbaşı tutuklandı.
DP iktidarı, ekonomik durumun bozulduğu 1957’den itibaren daha “hırçın” bir politika izledi ve polisin yetkilerini artırarak bireysel özgürlükleri kısıtladı
1957 seçimlerinde yaşanan oy kaybı, DP’yi iktidarı kaybetme korkusuyla karşı karşıya getirdi. Mecliste kurulan Tahkikat Komisyonu ile muhalefetin sesi kısılmaya çalışıldı. DP güçlü olduğu mesajını vermek için Vatan Cephesi’ni kurarak buna katılanların “vatansever”, katılmayanların “vatan haini” olduğu propagandasını yaptı.
Her akşam radyodan cepheye katılanların isimleri okunuyor, bazen ölmüş kişiler bile üye olarak gösteriliyordu. Vatan Cephesi, 27 Mayıs darbesi öncesinde halkın “Demokrat ve Halkçı” şeklinde kutuplaşmasında önemli bir rol oynadı. Bu uygulama daha sonra Türk sağının temel bir stratejisi olacak ve muhalifler konjonktüre göre “komünist, vatan haini veya terörist” ilan edilecektir.
Menderes, İnönü’nün “kışkırtıcı” muhalefetinin tuzağına düşmüş ve iktidarı kaybedeceği düşüncesiyle zamanla kontrolü kaybetmiştir. İsmet Paşa’nın Uşak, İstanbul (Topkapı) ve Kayseri (Yeşilhisar) gezilerinde yaşananlar, DP’nin iktidarı kolay kolay teslim etmeyeceği kanaatinin de güçlenmesine neden olmuştur.
YA TEMSİLDE ADALET?
DP’nin en büyük hatalarından birisi de “temsilde adalete aykırı olan” seçim sistemini devam ettirmek oldu. CHP’nin yapmış olduğu çoğunluk esasına dayanan seçim kanunu sayesinde aldığı oydan çok daha fazla milletvekili kazanan DP, 1954 ve 1957’de de aynı sistemi devam ettirdi.
1950’de aldığı % 52,7 oyla Meclisin % 85’i DP’den oluşurken bu oran 1954’de elde edilen % 57,8 oyla % 93’e çıktı. 1957’de ise DP’nin oyları % 47,9’a düşerken Meclisin % 70’i yine iktidar partisinden oluşmuştu.
Görüldüğü gibi DP, ilk yıllarında demokrasi ve özgürlükler yolunda önemli adımlar atmıştır. Ancak kısa bir süre sonra birçok iktidar gibi “güç zehirlenmesi” yaşamış ve çoğunluğun oyunu alanın her zaman haklı olduğu düşüncesiyle antidemokratik bir yönetimi tercih etmiştir.
DP’nin birçok uygulaması, günümüzde dini siyasete alet eden bir politika benimseyen AKP tarafından “milli irade” ileri sürülerek muhalif bütün kesimlere karşı çok daha ağır bir şekilde tekrarlanmaktadır.
Bütün bunlar ışığında DP ve Menderes hakkında romantik söylemler yerine daha realist yaklaşımlar geliştirmenin gerekli olduğu anlaşılmaktadır.
[Dr. Serdar Efeoğlu] 16.5.2018 [TR724]
Cumhuriyet döneminin ilk askeri müdahalesi olan 27 Mayıs Darbesi ile DP iktidarı sona erdi. Başbakan Adnan Menderes, Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve Maliye Bakanı Hasan Polatkan “Sizi buraya tıkan irade böyle istiyor” diyen hâkimlerin görev aldığı “Yassıada Yargılamaları” sonunda idam edildi.
Türkiye’yi on yıl yönetmiş ve özellikle dindar kesimin desteğini almış Menderes’in hazin sonu, muhafazakâr kesimde bu dönemin bir “altın devir” olarak algılanmasına ve Menderes’in “kült” haline gelmesine neden oldu.
Hâlbuki on yıllık uygulamalara bakıldığında daha demokratik ve özgür bir ülke vaadiyle yola çıkan DP’nin zamanla “Tek Parti dönemi CHP’sinin” icraatlarını tekrarladığı, muhalefete hayat hakkı tanımamaya çalıştığı ve basına büyük bir baskı uyguladığı görülmektedir.
DP’nin bu uygulamaları daha sonraki sağ iktidarlara da kötü bir örnek oluşturdu. En son AKP, geçmişteki örnekleri fersah fersah geride bırakarak ülkeyi “Tek Adam ve Tek Parti” yönetimine dönüştürme sürecini başlattı.
DP’NİN MANİFESTOSU
DP, CHP’nin içinden çıkmış ve “muvazaa partisi” olmakla suçlanmış bir partidir. Partinin kurucuları ilk andan itibaren bu imajı silmeye çalışarak “daha özgür” bir Türkiye vaat ettiler.
“Açık oy, gizli sayım” ve “iki dereceli seçim” modelinin uygulandığı 1946’da CHP hilelerle iktidarını korumuşsa da DP, CHP’yi razı ederek seçimlerde “yargı denetimi, tek dereceli ve gizli oy, açık tasnif” esaslarının kabul edilmesini sağladı.
1946 manifestosu DP’nin politikalarını açık bir şekilde ortaya koydu ve böylece aydın kesimin desteği alındı. “Hürriyet Misakı” adlı deklarasyonda; antidemokratik yasaların kaldırılması, bireysel özgürlüklerin artırılması ve “partili cumhurbaşkanlığı” uygulamasının kaldırılması isteniyordu.
YETER, SÖZ MİLLETİNDİR!
14 Mayıs 1950 seçimlerine “Yeter, Söz Milletindir” parolası ile giren DP, büyük bir başarı elde etti. Bu aşamada “Milli Şef İnönü” Türkiye’ye yeni bir “Serbest Fırka Faciası” yaşatmadı ve yönetimi DP’ye devretti.
DP vaatleri doğrultusunda CHP’nin de desteğiyle ilk icraat olarak ezanın yeniden Arapça okunmasına izin veren bir kanunu Meclisten geçirdi. Devlet radyosundan Kur’an okutmaya başladı. Öğretmen liselerine zorunlu din dersleri konuldu.
CHP iktidarının son döneminde açılan İmam Hatip kursları, İmam Hatip okullarına dönüştürüldü. Hacca gidecek kişilere döviz tahsis edilerek hac kolaylaştırıldı. Bütün bunlar muhafazakâr halkın DP’ye bağlılığını kalıcı hale getirdi.
DP ilk yıllarda vaatleri doğrultusunda kısmen de olsa özgürlükleri genişletti ve basına da yeni haklar verdi.
Bu dönemde kırsal nüfus, toplam nüfusun %80’ini oluşturuyordu. Marshall Yardımı ve iklim şartlarının da etkisiyle tarımda önemli gelişmeler yaşandı. Köylü çarıktan kurtulduğu gibi tarımda makineleşme sağlandı. Bu durum köylülerin DP’nin yanında yer almasının nedenlerinden birisi oldu.
KIRŞEHİR’İN İLÇE YAPILMASI
DP, iktidara geldikten kısa bir süre sonra hiçbir zaman doğrulanamayan bir darbe duyumu nedeniyle orduda büyük bir tasfiye yaparak Genelkurmay Başkanı A. Nafiz Gürman dâhil olmak üzere on beş General ve yüz elli albayı emekliliğe sevk etti.
Celal Bayar’ın “devr-i sâbık yaratmayacağız” sözüne rağmen CHP’ye bağlı Halkevleri kapatıldığı gibi CHP’nin mallarına ve yayın organı Ulus’a el kondu. DP, “tarafsız cumhurbaşkanlığı” için bir düzenleme yapmak yerine Bayar’ın parti genel başkanlığını bırakmasıyla yetindi.
1954 seçimleri öncesinde CHP’ye büyük bir darbe vuran Menderes Hükümeti, DP’den daha “dindar” bir siyaset izleyen Millet Partisi’ni de yargıya müdahale ederek kapattırdı. Bu ortamda yapılan 1954 seçimlerinde günümüze kadar kırılamayan bir rekora imza atarak % 58 oy almayı başardı.
İkinci seçim zaferiyle iyice güçlenen DP, keyfi uygulamaları devam ettirdi. Bunların en komik olanı, muhalif lider Osman Bölükbaşı’nı destekleyen Kırşehir’in ilçeye çevrilerek yeni vilayet yapılan Nevşehir’e bağlanmasıydı.
DP bununla da yetinmeyecek, Malatya’yı İnönü’yü desteklediği için bölecek ve Adıyaman’ı Malatya’dan ayırarak vilayet yapacaktır.
BASINA BASKILAR
DP iktidarının ilk yıllarında basınla bir “gül devri” yaşasa da basının DP’nin keyfi uygulamalarına yer vermesiyle müdahaleler başladı. Hükümet tarafından verilen ve gazetelerin önemli bir gelir kaynağını oluşturan resmi ilanlarda “yandaş basın” kayırıldı.
Başbakan Menderes’in bir uygulaması da yandaş gazete, dergi ve yazarlara örtülü ödenekten para aktarmaktı. Bu durum darbe sonrasında Menderes’in Yassıada’da “örtülü ödenek” davasında yargılanmasına neden oldu. Para aktarılan dergilerden birisi de Necip Fazıl’ın çıkardığı Büyük Doğu idi.
DP, gazete kapatmak ve yazarlarını hapse attırmak gibi yollara da başvurdu. Örneğin Akşam gazetesi, Menderes’in İzmir’de karşılanışıyla ilgili fotoğrafın tam olarak kalabalığı göstermediği bahanesiyle hemen ertesi gün kapatıldı.
DP iktidarında basına toplam 1.460 dava açılmış ve bunların 577’si mahkûmiyetle sonuçlanmıştır. Bu cezalar basının sindirilmesinde etkili olmuştur. Seksen yaşındaki Hüseyin Cahit Yalçın’ın “Başbakan’a hakaret” gerekçesiyle hapis cezasına çarptırılması, DP’nin tahammülsüzlüğünün önemli bir göstergesidir.
Ceza alan basın; Millet, Halkçı, Akis gibi muhaliflerden oluşuyordu. DP sansür uygulayarak gazetelerin yayınlarına da müdahale etmiş, gazete ve dergileri bazen kısa süreli bazen de süresiz olarak kapatmıştır.
DP’nin en etkili silahını ise ülkenin her yerine ulaşabilen devlet radyosu oluşturdu. DP radyo vasıtasıyla her zaman halka propaganda yapma imkânı bulurken muhalefete imkân tanımadı.
MUHALEFETİN SUSTURULMAYA ÇALIŞILMASI
DP ilk döneminden itibaren muhalefete tahammülü olmadığını gösterdi. Değişik gerekçelerle CHP genel sekreteri Kasım Gülek ve CKMP Başkanı Bölükbaşı tutuklandı.
DP iktidarı, ekonomik durumun bozulduğu 1957’den itibaren daha “hırçın” bir politika izledi ve polisin yetkilerini artırarak bireysel özgürlükleri kısıtladı
1957 seçimlerinde yaşanan oy kaybı, DP’yi iktidarı kaybetme korkusuyla karşı karşıya getirdi. Mecliste kurulan Tahkikat Komisyonu ile muhalefetin sesi kısılmaya çalışıldı. DP güçlü olduğu mesajını vermek için Vatan Cephesi’ni kurarak buna katılanların “vatansever”, katılmayanların “vatan haini” olduğu propagandasını yaptı.
Her akşam radyodan cepheye katılanların isimleri okunuyor, bazen ölmüş kişiler bile üye olarak gösteriliyordu. Vatan Cephesi, 27 Mayıs darbesi öncesinde halkın “Demokrat ve Halkçı” şeklinde kutuplaşmasında önemli bir rol oynadı. Bu uygulama daha sonra Türk sağının temel bir stratejisi olacak ve muhalifler konjonktüre göre “komünist, vatan haini veya terörist” ilan edilecektir.
Menderes, İnönü’nün “kışkırtıcı” muhalefetinin tuzağına düşmüş ve iktidarı kaybedeceği düşüncesiyle zamanla kontrolü kaybetmiştir. İsmet Paşa’nın Uşak, İstanbul (Topkapı) ve Kayseri (Yeşilhisar) gezilerinde yaşananlar, DP’nin iktidarı kolay kolay teslim etmeyeceği kanaatinin de güçlenmesine neden olmuştur.
YA TEMSİLDE ADALET?
DP’nin en büyük hatalarından birisi de “temsilde adalete aykırı olan” seçim sistemini devam ettirmek oldu. CHP’nin yapmış olduğu çoğunluk esasına dayanan seçim kanunu sayesinde aldığı oydan çok daha fazla milletvekili kazanan DP, 1954 ve 1957’de de aynı sistemi devam ettirdi.
1950’de aldığı % 52,7 oyla Meclisin % 85’i DP’den oluşurken bu oran 1954’de elde edilen % 57,8 oyla % 93’e çıktı. 1957’de ise DP’nin oyları % 47,9’a düşerken Meclisin % 70’i yine iktidar partisinden oluşmuştu.
Görüldüğü gibi DP, ilk yıllarında demokrasi ve özgürlükler yolunda önemli adımlar atmıştır. Ancak kısa bir süre sonra birçok iktidar gibi “güç zehirlenmesi” yaşamış ve çoğunluğun oyunu alanın her zaman haklı olduğu düşüncesiyle antidemokratik bir yönetimi tercih etmiştir.
DP’nin birçok uygulaması, günümüzde dini siyasete alet eden bir politika benimseyen AKP tarafından “milli irade” ileri sürülerek muhalif bütün kesimlere karşı çok daha ağır bir şekilde tekrarlanmaktadır.
Bütün bunlar ışığında DP ve Menderes hakkında romantik söylemler yerine daha realist yaklaşımlar geliştirmenin gerekli olduğu anlaşılmaktadır.
[Dr. Serdar Efeoğlu] 16.5.2018 [TR724]
Oruç tutarken bu 6 besinden vazgeçmeyin!
Ramazan’da uzun süren açlık ve hareketsizlik metabolizmayı da yavaşlıyor. Bu durum kilo alımına yol açtığı gibi vücuttaki pek çok sistemi de olumsuz etkiliyor. Hemen umutsuzluğa kapılmayın. Yavaşlayan metabolizmayı sahur ve iftar sofraları için seçeceğiniz doğru menülerle hızlandırabilirsiniz. Beslenme ve Diyet Uzmanı Aslıhan Altuntaş, isabetli planlama sayesinde kilo bile vermenin kolaylaşacağını belirtiyor.
Diyetisyen Aslıhan Altuntaş, metabolizmayı hızlandıran besinleri tüketirken miktarına ve sıklığına çok dikkat edilmesi gerektiğinin altını çiziyor. ‘Mutlaka sahura kalkılmalı, iftarda yemeğe çok yüklenmemeli, sıvı tüketimine dikkat edilmeli.’ diyor. Peki bu gıdalar hangileridir ve nasıl tüketilmeli?
Yoğurt: Günde 1-2 su bardağı kadar yoğurt tüketerek bağırsak motilitenizin düzenlenmesine katkıda bulunabilir aynı zamanda yağ yakımını hızlandırabilirsiniz. İftarda 1 su bardağı kadar iftardan 2 saat sonra yine 1 su bardağı kadar yoğurt tüketebilirsiniz.
Kefir: Her gün 1 su bardağı kadar kefir tüketerek bağırsaklarınızın yararlı bakterilerce zenginleşmesini sağlayabilirsiniz. Yapılan birçok çalışma probiyotiklerin kilo verme üzerinde olumlu etkileri olduğunu göstermektedir. Kefir de güçlü bir probiyotik kaynağıdır.
Yumurta: Örnek protein olarak bilinen yumurta verdiği tokluk hissi sayesinde gün içerisindeki enerjinizin yüksek kalmasına yardımcı olur. İçerdiği lesitin sayesinde de karaciğerin yenilenmesine yardımcı olur. Karaciğer tek başına vücuttaki birçok işlevin ana organıdır onun yenilenmesi demek vücudun yenilenmesi demektir. Kolesterol yüksekliği gibi bir sağlık probleminiz yoksa gönül rahatlığı ile sahur sofralarınızda 1 yumurta tüketebilirsiniz.
Acı biber: Damarlarda plak oluşumunu ve yağ birikimini önler. Aynı zamanda da kalp atışlarını hızlandırır. Bu sayede dolaşıma katkıda bulunur ve metabolizmanın hızlanmasına yardımcı olur. Eğer herhangi bir mide problemi yaşamıyorsanız günde 1 çay kaşığı kadar bu biberlerden yapılan pul biberi ya da biberlerin tazelerini beslenmenize ekleyebilirsiniz.
Avokado: İftarda tercih edeceğiniz çorbaları avokado yağı ile pişirerek kilo verme sürecinizi de destekleyebilirsiniz. 4-5 kişilik 1 tencere çorbaya en fazla 2 çorba kaşığı kadar kullanılmalıdır. Ya da yarım avokadoyu salatalarınıza ekleyerek tüketebilirsiniz.
Hindistan cevizi yağı: İçerdiği MCT adı verilen yağ sitleri sayesinde yağ yakıcı bir etkiye sahiptir. Çünkü MCT yağ asitleri direkt olarak enerji üretmek için kullanılır ve depolama süreçlerine tüketim miktarı fazla olmadıkça girmez. Sahurda 1 çay kaşığı kadar tüketebilirsiniz.
İftar sonrası yağ yakan karışım tarifi
1 çay kaşığı zerdeçal + 1 çay kaşığı zencefil + 1 tatlı kaşığı bal + 3-4 damla limon
Tüm malzemeleri karıştırıp düzenli olarak yediğinizde hem bağışıklık sisteminize faydalarını hem de yağ yakımını hızlandırıcı etkisini görebilirsiniz.
[TR724] 16.5.2018
Diyetisyen Aslıhan Altuntaş, metabolizmayı hızlandıran besinleri tüketirken miktarına ve sıklığına çok dikkat edilmesi gerektiğinin altını çiziyor. ‘Mutlaka sahura kalkılmalı, iftarda yemeğe çok yüklenmemeli, sıvı tüketimine dikkat edilmeli.’ diyor. Peki bu gıdalar hangileridir ve nasıl tüketilmeli?
Yoğurt: Günde 1-2 su bardağı kadar yoğurt tüketerek bağırsak motilitenizin düzenlenmesine katkıda bulunabilir aynı zamanda yağ yakımını hızlandırabilirsiniz. İftarda 1 su bardağı kadar iftardan 2 saat sonra yine 1 su bardağı kadar yoğurt tüketebilirsiniz.
Kefir: Her gün 1 su bardağı kadar kefir tüketerek bağırsaklarınızın yararlı bakterilerce zenginleşmesini sağlayabilirsiniz. Yapılan birçok çalışma probiyotiklerin kilo verme üzerinde olumlu etkileri olduğunu göstermektedir. Kefir de güçlü bir probiyotik kaynağıdır.
Yumurta: Örnek protein olarak bilinen yumurta verdiği tokluk hissi sayesinde gün içerisindeki enerjinizin yüksek kalmasına yardımcı olur. İçerdiği lesitin sayesinde de karaciğerin yenilenmesine yardımcı olur. Karaciğer tek başına vücuttaki birçok işlevin ana organıdır onun yenilenmesi demek vücudun yenilenmesi demektir. Kolesterol yüksekliği gibi bir sağlık probleminiz yoksa gönül rahatlığı ile sahur sofralarınızda 1 yumurta tüketebilirsiniz.
Acı biber: Damarlarda plak oluşumunu ve yağ birikimini önler. Aynı zamanda da kalp atışlarını hızlandırır. Bu sayede dolaşıma katkıda bulunur ve metabolizmanın hızlanmasına yardımcı olur. Eğer herhangi bir mide problemi yaşamıyorsanız günde 1 çay kaşığı kadar bu biberlerden yapılan pul biberi ya da biberlerin tazelerini beslenmenize ekleyebilirsiniz.
Avokado: İftarda tercih edeceğiniz çorbaları avokado yağı ile pişirerek kilo verme sürecinizi de destekleyebilirsiniz. 4-5 kişilik 1 tencere çorbaya en fazla 2 çorba kaşığı kadar kullanılmalıdır. Ya da yarım avokadoyu salatalarınıza ekleyerek tüketebilirsiniz.
Hindistan cevizi yağı: İçerdiği MCT adı verilen yağ sitleri sayesinde yağ yakıcı bir etkiye sahiptir. Çünkü MCT yağ asitleri direkt olarak enerji üretmek için kullanılır ve depolama süreçlerine tüketim miktarı fazla olmadıkça girmez. Sahurda 1 çay kaşığı kadar tüketebilirsiniz.
İftar sonrası yağ yakan karışım tarifi
1 çay kaşığı zerdeçal + 1 çay kaşığı zencefil + 1 tatlı kaşığı bal + 3-4 damla limon
Tüm malzemeleri karıştırıp düzenli olarak yediğinizde hem bağışıklık sisteminize faydalarını hem de yağ yakımını hızlandırıcı etkisini görebilirsiniz.
[TR724] 16.5.2018
Manchester City kırmadık rekor bırakmadı [Hasan Cücük]
İngiltere Premier Lig’de sezon başlarken şampiyon adayları her zaman olduğu gibi ‘Big 6’ olarak tanımlanan Manchester United, Manchester City, Liverpool, Arsenal, Chelsea ve Tottenham’dı. İçlerinden biri şampiyon olacaktı ama diğer 5 takım için ligi ilk 4 içinde bitirmekte önemliydi. Takımların oyuncu kalitesi kadar kenar yönetimi de şampiyonlukta rol oynayacaktı.
Dünyanın en iyi teknik adamları için Top 10 listesi yapılsa, Josep Guardiola, Jose Mourinho, Jürgen Klopp, Arsene Wenger, Antonio Conte ve Marucio Pochettino adlarını görmek mümkün olur. Dünyanın bir numaralı liginde dünyanın en iyi teknik adamları vardı. Guardiola ve Mourinho ikinci yıllarında şampiyonluk görmek, Klopp Liverpool’un şampiyonluk hasretine son vermek, Wenger Arsenal’i şampiyon yapıp veda etmek, Conte Chelsea’nın ünvanını korumak ve Pochettino Tottemham’ı şampiyon yapıp adını tarihe yazdırmak istiyordu.
City Guardiola ile çok farkı
Sezonun start almasıyla Guardiola’nın City’si farkını ortaya koyuyordu. Barcelona ve Bayern Münih’te 6 şampiyonluk gören Guardiola, City’deki ikinci yılında şampiyonluk için kararlıydı. Rakipleri puan kaybederken City yoluna emin adımlarla gidiyordu. Daha sezonun ilk devresi bitmeden City’nin şampiyon olacağını tüm rakipleri kabul ederken, kafalardaki soru ligin bitimine kaç hafta kala şampiyonluğunu ilan edecekti. Ligdeki ilk yenilgisini 23. Haftada Liverpool deplasmanında alan Manchester City, ligin bitimine 6 hafta kala şampiyonluğunu ilan etmek için United’i yenmesi gerekiyordu. Rakibi karşısında 2-0 öne geçtiği maçı 3-2 kaybederek, Premier Lig tarihinin en erken şampiyonluğunu ilan eden takım ünvanını kaçırıyordu. Ancak sadece bir hafta sonra United’in WBA’ya yenilmesiyle City resmen 2017-18 sezonunun şampiyonu oluyordu.
38 hafta sonunda City topladığı 100 puanla Premier Lig’de bir sezonda en çok puan toplayan takım oluyordu. Bu alanda rekor 95 puanla Chelsea’ya aitti. Sezon boyunda 32 galibiyet 4 beraberlik ve 2 yenilgi alan City iç ve dış sahada 50’şer puan topluyordu. Chelsea’ya ait deplasmanda 15 maç kazanma rekorunu 16’ya çıkarıp rekorun yeni sahibi oluyordu. Rakip fileleri 106 kez havalandıran Cityli oyuncular, 2009-10 sezonunda 103 gol atan Chelsea’nın rekorunu tarihe gömüyordu. City’nin rekorları say say bitmiyordu. En yakın takipçisi 81 puanlı United’e 19 puan fark atarak Premier Lig tarihinden ikinciye en yüksek puan farkı atan şampiyon olarak geçiyordu.
Mourinho’nun United’i ipi ikinci olarak göğüsledi
City’nin daha devre bitmeden ‘şampiyon’ muamelesi gördüğü Premier Lig’de Big 6’nın diğer takımları için ilk 4’te yer alma yarışı başlıyordu. Sezonu ilk 4’te bitirme Şampiyonlar Ligi gruplarına doğrudan katılmak demekti. Mourinho’nun United’i ipi ikinci olarak göğüslerken, Tottenham ve Liverpool adını ilk 4’e yazdıran diğer takımlar oluyordu. Geçen yılın şampiyonu Chelsea tel tel dökülürken, 22 yıllık Arsenal serüvenine son veren Wenger’in talebeleri bu yıl da zirveden uzakta sezonu tamamlıyordu. Sezonun bitimiyle Big 6 sıralaması City, United, Tottenham, Liverpool, Chelsea ve Arsenal şeklinde oluyordu. Arsenal, 2018’te oynadığı 8 deplasman maçını da kaybederek taraftarını şoke ediyordu.
Liverpool, şampiyonluk hasretine bu yıl da son veremedi
Liverpool, Premier Lig’deki şampiyonluk hasretine bu yıl da son veremiyordu ama Şampiyonlar Ligi’nde destan yazıp finale adını yazdırıyordu. Devler Ligi’nde 40 gol atan Klopp’un öğrencileri, sezon boyunca sadece yarı finalin rövanş maçında Roma’ya boyun eğiyorlardı. Salah, Firmino ve Mane 3’lüsü Devler Ligi’nde 29 atarak tarihe geçiyordu.
City takım olarak rekorları alt üst ederken, Mısırlı Muhammed Salah’ta bireysel anlamda sezona damga vuruyordu. Roma’dan Liverpool kadrosuna katılan Salah’ın bu denli büyük bir başarıya imza atmasını kimse beklemiyordu. Mısırlı yıldız 32 golle sezonu gol kralı olarak tamamlarken, son iki yılın kralı Harry Kane’yi geride bırakıyordu. Premier Lig’de sezonun futbolcusu seçilen Salah bu alanda Kevin De Bruyne, Leroy Sane, David De Gea gibi yıldızları geride bırakıyordu. 38 maçta 32. golünü kaydeden Mısırlı yıldız, Premier Lig’de bir sezonda en fazla gol atan futbolcu oluyordu. Salah böylece rekorun önceki sahipleri Alan Shearer, Cristiano Ronaldo ve Luis Suarez’i geride bırakmayı başardı. Daha önce Andy Cole ve Alan Shearer da 42 maçta 34’er gol kaydetmişti. Salah, sezonu sarı kart bile görmeden tamamlayıp, centilmenliğiyle de örnek oluyordu.
City ve Salah’ın damga vurduğu 2017-18 sezonunda Premier Lige West Bromwich, Stoke City ve Swensea City veda etti. Devre arasında Everton’a transfer olan Cenk Tosun, 14 Premier Lig maçında sahaya çıkıp 5 gole imza atıyordu.
[Hasan Cücük] 16.5.2018 [TR724]
Dünyanın en iyi teknik adamları için Top 10 listesi yapılsa, Josep Guardiola, Jose Mourinho, Jürgen Klopp, Arsene Wenger, Antonio Conte ve Marucio Pochettino adlarını görmek mümkün olur. Dünyanın bir numaralı liginde dünyanın en iyi teknik adamları vardı. Guardiola ve Mourinho ikinci yıllarında şampiyonluk görmek, Klopp Liverpool’un şampiyonluk hasretine son vermek, Wenger Arsenal’i şampiyon yapıp veda etmek, Conte Chelsea’nın ünvanını korumak ve Pochettino Tottemham’ı şampiyon yapıp adını tarihe yazdırmak istiyordu.
City Guardiola ile çok farkı
Sezonun start almasıyla Guardiola’nın City’si farkını ortaya koyuyordu. Barcelona ve Bayern Münih’te 6 şampiyonluk gören Guardiola, City’deki ikinci yılında şampiyonluk için kararlıydı. Rakipleri puan kaybederken City yoluna emin adımlarla gidiyordu. Daha sezonun ilk devresi bitmeden City’nin şampiyon olacağını tüm rakipleri kabul ederken, kafalardaki soru ligin bitimine kaç hafta kala şampiyonluğunu ilan edecekti. Ligdeki ilk yenilgisini 23. Haftada Liverpool deplasmanında alan Manchester City, ligin bitimine 6 hafta kala şampiyonluğunu ilan etmek için United’i yenmesi gerekiyordu. Rakibi karşısında 2-0 öne geçtiği maçı 3-2 kaybederek, Premier Lig tarihinin en erken şampiyonluğunu ilan eden takım ünvanını kaçırıyordu. Ancak sadece bir hafta sonra United’in WBA’ya yenilmesiyle City resmen 2017-18 sezonunun şampiyonu oluyordu.
38 hafta sonunda City topladığı 100 puanla Premier Lig’de bir sezonda en çok puan toplayan takım oluyordu. Bu alanda rekor 95 puanla Chelsea’ya aitti. Sezon boyunda 32 galibiyet 4 beraberlik ve 2 yenilgi alan City iç ve dış sahada 50’şer puan topluyordu. Chelsea’ya ait deplasmanda 15 maç kazanma rekorunu 16’ya çıkarıp rekorun yeni sahibi oluyordu. Rakip fileleri 106 kez havalandıran Cityli oyuncular, 2009-10 sezonunda 103 gol atan Chelsea’nın rekorunu tarihe gömüyordu. City’nin rekorları say say bitmiyordu. En yakın takipçisi 81 puanlı United’e 19 puan fark atarak Premier Lig tarihinden ikinciye en yüksek puan farkı atan şampiyon olarak geçiyordu.
Mourinho’nun United’i ipi ikinci olarak göğüsledi
City’nin daha devre bitmeden ‘şampiyon’ muamelesi gördüğü Premier Lig’de Big 6’nın diğer takımları için ilk 4’te yer alma yarışı başlıyordu. Sezonu ilk 4’te bitirme Şampiyonlar Ligi gruplarına doğrudan katılmak demekti. Mourinho’nun United’i ipi ikinci olarak göğüslerken, Tottenham ve Liverpool adını ilk 4’e yazdıran diğer takımlar oluyordu. Geçen yılın şampiyonu Chelsea tel tel dökülürken, 22 yıllık Arsenal serüvenine son veren Wenger’in talebeleri bu yıl da zirveden uzakta sezonu tamamlıyordu. Sezonun bitimiyle Big 6 sıralaması City, United, Tottenham, Liverpool, Chelsea ve Arsenal şeklinde oluyordu. Arsenal, 2018’te oynadığı 8 deplasman maçını da kaybederek taraftarını şoke ediyordu.
Liverpool, şampiyonluk hasretine bu yıl da son veremedi
Liverpool, Premier Lig’deki şampiyonluk hasretine bu yıl da son veremiyordu ama Şampiyonlar Ligi’nde destan yazıp finale adını yazdırıyordu. Devler Ligi’nde 40 gol atan Klopp’un öğrencileri, sezon boyunca sadece yarı finalin rövanş maçında Roma’ya boyun eğiyorlardı. Salah, Firmino ve Mane 3’lüsü Devler Ligi’nde 29 atarak tarihe geçiyordu.
City takım olarak rekorları alt üst ederken, Mısırlı Muhammed Salah’ta bireysel anlamda sezona damga vuruyordu. Roma’dan Liverpool kadrosuna katılan Salah’ın bu denli büyük bir başarıya imza atmasını kimse beklemiyordu. Mısırlı yıldız 32 golle sezonu gol kralı olarak tamamlarken, son iki yılın kralı Harry Kane’yi geride bırakıyordu. Premier Lig’de sezonun futbolcusu seçilen Salah bu alanda Kevin De Bruyne, Leroy Sane, David De Gea gibi yıldızları geride bırakıyordu. 38 maçta 32. golünü kaydeden Mısırlı yıldız, Premier Lig’de bir sezonda en fazla gol atan futbolcu oluyordu. Salah böylece rekorun önceki sahipleri Alan Shearer, Cristiano Ronaldo ve Luis Suarez’i geride bırakmayı başardı. Daha önce Andy Cole ve Alan Shearer da 42 maçta 34’er gol kaydetmişti. Salah, sezonu sarı kart bile görmeden tamamlayıp, centilmenliğiyle de örnek oluyordu.
City ve Salah’ın damga vurduğu 2017-18 sezonunda Premier Lige West Bromwich, Stoke City ve Swensea City veda etti. Devre arasında Everton’a transfer olan Cenk Tosun, 14 Premier Lig maçında sahaya çıkıp 5 gole imza atıyordu.
[Hasan Cücük] 16.5.2018 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)