İbrahim Vuslat Kılcan’ın babası: “Biz ona, o bize hasret gitti”

Kalp nakli olduktan iki ay sonra babası tutuklanan, yüzde yüz engelli İbrahim Vuslat Kılcan’ın ölümünün üzerinden bir yıl geçti.

BOLD ÖZEL – 22 Mayıs 2019’da hayatını kaybeden İbrahim Vuslat Kılcan’ın ölümün üzerinden bir yıl geçti. İbrahim de babasına hasret gitti. Hapisteki babası oğlunu son kez görebilmek için çok uğraştı ama olmadı. O gün saat 17’de Diyarbakır’da serbest bırakılan baba son saatlerini yaşayan oğluna yetişmek için ilk İzmir uçağına bindi. Hastaneye vardığında saat gece yarısını geçmişti. İbrahim ise 23.00’te hayata veda etmişti. Sadece 1 saat gecikmeyle babası oğlunu göremedi.

HİÇBİR RAPOR YETMEDİ

19 yaşında hayatının baharında vefat eden İbrahim ağır engelliydi, kalp nakli olmuştu. Yüzde 100 engelli raporu, hastanelerden alınmış onlarca belge, kalp nakli olması dahi son anlarında babasının onun yanında olmasına yetmedi. Türkiye’de adalet, İbrahim Vuslat Kılcan’ın ölümünden birkaç saat önce ‘ikna’ olabildi. Ama çok geçti. İbrahim baba hasretiyle krize girip hayata veda etti.

KALP YETMEZLİĞİ ORTAYA ÇIKTI

2000 doğumlu İbrahim Vuslat Kılcan’a 2014 yılı sonunda kalp yetmezliği teşhisi kondu. Ardından buna bağlı olarak kas hastalığı ortaya çıktı. Doktorlar uzun vadede mutlaka kalp nakli olması gerektiği söyledi. Erzurum’da yaşayan Kılcan ailesi, sağlık imkânlarının daha iyi olması nedeniyle Ege Üniversitesi ile görüşmeye başladı. Bu sırada Erzurum’daki Aziziye Koleji’nde edebiyat öğretmeni olan baba İrfan Oğuz Kılcan, görev yaptığı okul kapatılınca, Şubat 2015’te İbrahim’in tedavisi için İzmir’e taşınmaya karar verdi. Baba Kılcan, oğlunun tedavisi devam ederken yanından bir an olsun ayrılmadı. Hep beraberdiler. İbrahim hastalığından dolayı çok fazla arkadaş edinememişti. Bu yüzden babasıyla arkadaş gibiydiler. 

3 YIL KALP DESTEK CİHAZINA BAĞLI YAŞADI

İbrahim Kılcan üç yıl kalp destek cihazına bağlı olarak yaşadı. 20 Şubat 2018’de uygun bir kalbin bulunmasıyla kalp nakli oldu. Önemli ve ilkleri barındıran bir ameliyat geçirmişti. İbrahim, kas hastası olarak kalp nakli olan ilk kişiydi. Nakil sürecinin ardından 6 aylık uyum süreci başladı. Kalp nakli en ağır nakildi. Bu yüzden ameliyatı yapan doktor üç şey çok önemli demişti. Yüksek moral, maksimum seviyede hijyen ve iyi beslenme. Düzenli bakıma, morale, motivasyona ihtiyacı vardı İbrahim’in. Annesi yiyeceği her şeyi sirkeye yatırıyordu. Diyet programına dikkat ediyordu. Bir yandan da oğlunu mutlu etmeye çalışıyordu ama babasının tutuklanınca tüm bunların hepsi aksadı.

BABASI HASTANEDEKİ OĞLUNA GİDERKEN GÖZALTINA ALINDI

Çocuklarının derdiyle kavrulan Kılcan ailesinin hayatı Diyarbakır’da devam eden Cemaat soruşturmasıyla adeta kâbusa döndü. 9 Nisan 2018 günü, baba İrfan Kılcan hastaneye oğlunun yanına gitmek üzere evden çıkacakken evine polis geldi, gözaltına aldı ve Diyarbakır’a götürüldü. İbrahim babasının gidişiyle, en yakın arkadaşını da kaybetmiş oldu. Moral bozukluğu ve stres nedeniyle hastalığı ilerlemeye başladı. Fenalaştı, tansiyonu fırladı. Kalbin uyum sürecinde krizi tetikleyebilecek dış etkenler ölümcül olabilirdi. Nitekim oldu da…

TEKERLEKLİ SANDALYE İLE BABASININ DURUŞMASINA KATILDI

Baba İrfan Oğuz Kılcan, 14 ay hapis yattı. Mahkemeleri devam ederken İbrahim tekerlekli sandalyeyle iki duruşmaya katıldı. Aile defalarca sözlü ve yazılı olarak itiraz etti. Çocuğun durumunun ağır olduğunu, babasına ihtiyaç duyduğunu, moralinin yüksek olması gerektiği konusunda raporlar da sundular. Babanın tutuksuz yargılanması, tahliyesi için her yol denendi ancak mahkeme heyeti bir türlü ikna olmadı.

14 ay Diyarbakır Cezaevinde hapis yatan İrfan Kılcan, bir görüş gününde ailesiyle birlikte. 3 kız kardeşi bulunan ve evin en büyüğü olan İbrahim, babasını hapisteyken sadece 1 kere ziyaret edebilmişti. Fotoğraf, 2018 yılı Kurban Bayramının üçüncü gününde çekildi.

“ÖLMESİNİ Mİ BEKLİYORSUNUZ”

İrfan Kılcan “İki defa mahkemeye geldi oğlum. Mahkeme heyeti durumunu bizzat gördü. Çocuğun desteğe, morale, bakıma, baba sevgisine ihtiyacı var dedik ama bu itirazlar görmezden gelindi. Dikkate alınmadı. Durumun aciliyetinin anlaşılması için, ‘Çocuğun ölmesini mi bekliyorsunuz?’ dedim, yine de nafile.” diyor.

22 Mayıs 2019 tarihinde fenalaştı İbrahim. Hastaneye kaldırdılar. Hastanede “Ölüm riski yüksek” diye rapor verildi. Ailenin avukatı raporu hemen mahkemeye sundu. Mahkeme başkanını arayarak “Çocuk ölmek üzere, bari son anlarında yanında olsun” dedi. İrfan Kılcan, 22 Mayıs 2019 akşamı saat 17.00 gibi tahliye edildi. İlk uçakla İzmir’e gitti, ancak oğluna yetişemedi. İbrahim saat 23.00’te vefat etmişti, babası ise 00.30’da varabilmişti hastaneye.

“YAPILANLAR İNSANI KAHREDİYOR”

Yaşadığı süreci değerlendiren İrfan Kılcan, “Çocuğun en zor anında, moral olsun, bakımı olsun en çok babaya ihtiyaç duyduğu zaman diliminde hapishanede bulundum. Biz ona, o bize hasret gitmiş oldu. Yani bile bile, ağır engelli, bakıma muhtaç, kalp nakli olmuş, bunları bizim yazılı ve sözlü olarak ifade etmemiz, çocuğu bizzat görmeleri, her türlü hastane raporlarının önlerinde olmasına rağmen bunların dikkate alınmaması insanı kahrediyor.

“MORGDA GÖREBİLDİM”

“Hapisten çıktığımda oğlum yoğun bakımdaydı. Her zaman yoğun bakıma kaldırılıyordu ama bu sefer ciddi bir şey olduğunun farkındaydım. Serbest bırakılan insanda tahliye sevinci olur ben onu zerrece hissetmedim. Ramazandı. Avukatımla birlikte iftar yaptık. Ne yediğimizi, içtiğimi bilmiyorum. İzmir’e indim. Hastaneye koştum. Eşim perişandı. Diğer hasta yakınları onu teselli ediyordu. Oğlumun son bir kere görmek için morga gittim.” ” diye konuşuyor.


İbrahim Vuslat’ın cenazesi, 23 Mayıs 2019’da memleketleri Kayseri’de toprağa verildi. İbrahim Kılcan’ın bileklikleri, bazı eşyaları, ağır hastalığı nedeniyle yaşamının son üç yılını bağlı geçirmek zorunda kaldığı kalp destek cihazının aparatları Ağustos 2019’da Tenkil Müzesi’ne bağışlandı. İbrahim’i Kayseri’de bırakmak zorunda kalan Kılcan ailesi artık bir Avrupa ülkesinde yaşıyor.

GERGERLİOĞLU SÜRECİ YAKINDAN TAKİP ETTİ

HDP Milletvekili ve insan hakları savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu, İbrahim ve Kılcan ailesini yaşadıklarını Meclis’te sık sık gündeme getirmişti. Hastalık sürecinde İbrahim annesini arayarak durumu hakkında bilgi almış, vefatında taziyelerini sunmuştu.

[Bold Medya] 23.5.2020

AYM: Mahkumun mektubuna el konulması ‘haberleşme özgürlüğünün ihlali’

Anayasa Mahkemesi, bir mahkumun cezaevi koşullarını anlattığı mektuba ‘sakıncalı’ denilerek el konulmasını ‘haberleşme özgürlüğünün ihlali’ olduğuna hükmetti. Kararda, mektubun tamamına el konulması yerine sakıncalı cümlelerin okunmayacak şekilde karalanabileceği belirtildi.

BOLD – AYM kararında, “Başvurucunun göndermek istediği mektubun alıkonulması suretiyle haberleşme hürriyetine yapılan müdahale ilgili ve yeterli gerekçelere dayandırılmadığından müdahalenin demokratik bir toplumda gerekli olmadığı kanaatine varılmıştır” denildi. AYM, haberleşme özgürlüğünün ihlali nedeniyle hükümlüye 2 bin TL manevi taznimat ödenmesine karar verdi.

Silahlı terör örgütüne üye olma suçundan Tekirdağ F Tipi cezaevinde hükümlü Rıdvan Türan, bir gazeteciye yazdı mektupta, zaten kısıtlı olan haklarının 15 Temmuz’un ardından ellerinden alındığı, spor yapamadıklarını, revir ve hastane sevkleri ile kitap alma haklarının kısıtlandığını belirterek cezaevinde yaşadıkları sıkıntıları kamuoyuna aktarmasını istedi.

MEKTUBA EL KONULDU
Ancak Ceza İnfaz Kurumu Disiplin Kurulu bu mektupla birlikte farklı kişilere ait toplam 29 mektubu sakıncalı bularak el konulmasına karar verdi. Disiplin Kurulunun kararına hükümlü Türan’ın, önce İnfaz Hâkimliği ardından Ağır Ceza Mahkemesi’ne yaptığı itiraz reddedildi. Türan, bunun üzerine mektubunun gönderilmeyerek, haberleşme hürriyetinin ihlal edildiği gerekçesiyle Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu.

HABERLEŞME ÖZGÜRLÜĞÜNÜN İHLALİ
AYM, mektubun sakıncalı bulunarak gönderilmemesinin haberleşme hürriyetinin ihlali olduğuna hükmetti. Kararda, ceza infaz kurumunda suçun önlenmesi ve disiplinin temini gibi makul gerekliliklerin olması durumunda tutuklu ve hükümlülerin sahip oldukları hakların sınırlanabileceği vurgulandı. Kararda, “Kamu makamlarının ve derece mahkemelerinin temel hak ve özgürlüklere yönelik müdahalenin zorunlu bir ihtiyaca karşılık geldiğini ve orantılı olduğunu ilgili ve yeterli bir gerekçe ile ortaya koyma yükümlülüğü vardır. Aksi durumda temel haklara yönelik müdahalelerin demokratik toplum düzeninin gereklerine uygun olarak kabul edilebilmesi mümkün değildir” denildi.

AYM, gerekçeli kararında şunları belirtti:

SAKINCALI YERLERİ KARALANMALI

Gönderilen yazışmalara yapılan müdahaleler somut mektuba özgü kabul edilebilir makul gerekçelerle açıklanmalı; sakıncalı bulunan ifadelerin ceza infaz kurumu güvenliğini hangi nedenlerle tehlikeye düşürdüğü somut verilerle gerekçelendirilmeli; mektubun içeriği ile birlikte muhatabının kim olduğu da dikkate alınmalı; içerik değerlendirmesinde mahpus hakkında uygulanan infaz rejimi ve mahkûmiyet sebepleri de gözetilmeli; mektubun tamamının alıkonulmasına karar vermek yerine sakıncalı yerlerin karalanarak mektubun gönderilmesinin mümkün olup olmadığı değerlendirilmelidir.

DEMOKRATİK TOPLUM VURGUSU

Somut olayda başvurucu bir gazeteciye göndermek istediği mektupta Ceza İnfaz Kurumu uygulamalarına değinmiştir. Buna karşılık Disiplin Kurulu kararında, başvuruya konu mektup dâhil toplam yirmi dokuz mektubun sakıncalı bulunarak bunlara el konulduğundan bahsedilmiş, mektupların tamamının kişi veya kuruluşları paniğe yöneltecek yalan yanlış ifadeler içerdiği belirtilmiş ancak her bir mektup için hangi ifadelerin neden sakıncalı görüldüğü gerekçelendirilmemiştir. Bu kapsamda başvuruya konu mektubun içeriğinde yer alan ifadelere yönelik olarak yapılan müdahalede, mektuba özgü makul gereklilikler somut verilere dayanılarak ortaya konulmamıştır. Sonuç olarak başvurucunun göndermek istediği mektubun alıkonulması suretiyle haberleşme hürriyetine yapılan müdahale ilgili ve yeterli gerekçelere dayandırılmadığından müdahalenin demokratik bir toplumda gerekli olmadığı kanaatine varılmıştır.

[Bold Medya] 23.5.2020

Yeneroğlu’ndan Soylu’ya sert tepki: Baskılarınıza ezanımızı alet etmeyin

İçişleri Bakanı Soylu’nun minarelerden müzik yayını yapalar için “bulup cami dibinde ezan dinleteceğiz” sözlerine tepki yağıyor. 

BOLD – DEVA Partisi Genel Başkan Yardımcısı ve İstanbul Milletvekili Mustafa Yeneroğlu, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun İzmir’de cami hoparlöründen yapılan müzik yayını için “Minareden müzik çalanı bulup cami dibinde ezan dinleteceğiz” sözlerine tepki gösterdi. 

Soylu karşı çok sert bir dil kullanan Yeneroğlu, “Baskılarınıza ve propagandanıza ezanımızı alet etmeyin bari. Hukuktan nasiplenmediğinizi biliyoruz zaten.” dedi. 

Twitter’da paylaşım yapan Yeneroğlu şunları kaydetti:

“Ezan müjdedir, davettir… Kimsenin ne oyuncağıdır ne de bir cezadır! Tüm değerlerimizi araçsallaştıranların ezanı da ceza aracı olarak görmesi şaşırtmamaktadır elbette… Baskılarınıza ve propagandanıza ezanımızı alet etmeyin bari. Hukuktan nasiplenmediğinizi biliyoruz zaten.”

NE OLMUŞTU?

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, İzmir’de bazı camilerin hoparlörlerinden kimliği belirsiz kişilerce ‘Çav Bella’ çalınması ile ilgili “Böyle bir ahlaksızlık beklenmez. Böyle bir inançsızlık beklenmez. Böyle bir dine karşıtlık beklenmez. Ramazan ayında, milletin bu konudaki duygularına, düşüncelerine, inancına saldırı beklenmez.

Beklenmez yani, bunu böyle söylemek gerekir ama biz birçok şeyin hakkından geldik, bunun da hakkından geliriz. Buluruz yani. Buluruz, ona o caminin dibinde de ezanı dinletiriz inşallah” açıklaması yapmıştı. 

İzmir’de 20 Mayıs akşamı saat 17:00 sıralarında kimliği belirsiz kişilerce merkezi sistemle ezan okunan Konak, Karşıyaka, Çiğli ve Buca ilçelerindeki bazı camilerin frekansına korsan bir şekilde müdahil olunarak cami hoparlörlerinden ‘Çav Bella’ çalınmıştı.

[Bold Medya] 23.5.2020

Soylu’ya: Asıl saygısızlık, ezanı cezalandırma aracı yapmak

İçişleri Bakanı Soylu'nun İzmir'de cami hoparlöründen Çav Bella şarkısının çalınmasına yönelik söylediği "Minareden müzik çalanı buluruz, caminin dibinde ezanı dinletiriz" sözlerine CHP İstanbul İl Başkanı Kaftancıoğlu yanıt verdi: "Asıl saygısızlık ezanı cezalandırma aracı olarak kullanmaktır."

KRONOS -23 Mayıs 2020

CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu, Soylu’nun sözlerini eleştirerek ” Aman tek ayak üstünde dinletmeyi atlamayın sakın!” dedi.

KAFTANCIOĞLU: EZANI CEZALANDIRMA ARACI OLARAK KULLANANLAR…

İçişleri Bakanı’nın sözlerine sosyal medya hesabından yorum yapan Canan Kaftancıoğlu, “Hukukun üstünlüğünden, üstünlerin hukukuna oradan da hukuku yok ederek guguk sistemine geçiş uygulamalı ders: Ezanı cezalandırma aracı olarak kullanıp asıl saygısızlığı kendilerinin yaptıklarını görmeyecek kadar da kör cahiller” diye yazdı.

YENEROĞLU: PROPAGANDANIZA EZANI ALET ETMEYİN

AKP’den istifa ettikten sonra İstanbul Milletvekili olarak DEVA Partisi Genel Başkan Yardımcılığı görevini yürüten Mustafa Yeneroğlu, Soylu’nun sözlerini eleştirdi.

Yeneroğlu sosyal medya hesabından “Ezan müjdedir, davettir… Kimsenin ne oyuncağıdır ne de bir cezadır! Tüm değerlerimizi araçsallaştıranların ezanı da ceza aracı olarak görmesi şaşırtmamaktadır elbette… Baskılarınıza ve propagandanıza ezanımızı alet etmeyin bari. Hukuktan nasiplenmediğinizi biliyoruz zaten” dedi.

[Kronos.News] 23.5.2020

‘AKP mutasyon geçirdi, 18 yılın sonunda 3Y ile özdeş hale geldi’

CHP Milletvekili Mahmut Tanal, AKP’nin mutasyon geçirdiğini belirterek, yoksulluk, yolsuzluk ve yasaklara mücadele ederek oy toplayan partinin, “18 yılın sonunda 3Y ile özdeş hale geldiğini” vurguladı.

KRONOS -23 Mayıs 2020

CHP İstanbul Milletvekili Mahmut Tanal, AKP’nin ortaya çıkış sebeplerini inkar edercesine değişime uğradığını kaydetti. AKP’nin virüs gibi mutasyona uğradığını belirten Tanal, “Virüs nasıl mutasyona uğruyorsa, değişim geçirerek farklı bir tür haline geliyorsa, 18 yıllık AKP iktidarı da mutasyon geçirdi, değişti. 3Y ile yola çıktılar. Yani yoksulluk, yolsuzluk ve yasaklar ile mücadele edecekleri sözünü vererek iktidara geldiler. Ancak 18 yılın sonunda 3Y ile özdeş hale geldiler. AK Parti’ydi, AKP oldu. Yola çıktıklarını yolda bulduklarıyla değiştirdiler. Bindikleri trenin vagonları pelikanlarla, trollerle, troliçelerle, dolgun cüzdanla dolaşmayı hobi edinenlerle, makam severlerle doluştu” değerlendirmesinde bulundu.

‘CAMİDE MÜZİK PROVOKASYONU BİR AN ÖNCE AYDINLATILMALI’

İzmir’de bazı camilerin ses sistemlerine müdahalede bulunularak minarelerden müzik yayını yapılmasını da değerlendiren Tanal, büyük bir provokasyonla karşı karşıya olduklarını vurgulayarak, “Camiler için ‘Allah’ın evi’ deriz. Camiler ibadet yerleridir. Cami hoparlörlerinden şarkı çalınması alçaklıktır! Bu provokasyonun arkasındaki kişileri bulmak iktidarın görevidir. Bu alçaklığa, provokasyona imza atanların yargı önüne çıkarılması için tüm imkanlar seferber edilmelidir. Minarelerden yalnızca ezan ve sala okunur. Bunun dışında hiçbir yayını kabul etmemiz mümkün değildir. Bundan sonra camilerde siyasi propaganda yapılmasına da izin vermemeliyiz” ifadelerini kullandı.

[Kronos.News] 23.5.2020

‘Yetkililere sesleniyorum; lütfen tutuklu babamı bize canlı teslim edin’

Denizli D Tipi Cezaevi'nde tutuklu ihraç komiser Mahmut Murat Çoksoylu’nun oğlu Talha Çoksoylu: Babamın koğuşunda 17 tutuklu var, babam dahil 6'sı yerde yatmak zorunda kalıyor. 17 kişi aynı tuvaleti kullanıyor.. Sesimizi duyun!

TUBA DEMİR -23 Mayıs 2020

Silivri cezaevinde koronavirüs salgını ve bağlantılı ölümler gündemde ama tehlike sadece sadece Silivri ile sınırlı değil. Türkiye’nin hemen her yerinde ceza ve tutukevlerinde benzer riskler var. Denizli D Tipi Cezaevi’nde tutuklu bulunan ihraç komiser Mahmut Murat Çoksoylu’nun oğlu Talha Çoksoylu burada yaşanan insan hakları ihlallerini, salgın riskini ve babasının gözaltı ve tutuklanma sürecinde neler yaşadıklarını Kronos’a anlattı.

Babasının 15 Temmuz’dan 10 gün sonra 26 Temmuz’da görevi başındayken silahına ve kimliğine el konularak gözaltına alındığını aktaran Talha Çoksoylu şunları söyledi.

BULMACALI KİTAPTAN DELİL ÜRETMEYE ÇALIŞTILAR

“Babam, 26 Temmuz’da gözaltına alındı ve evimizde detaylı bir arama başlatıldı. Arama sırasında bir kadın polis memuru elinde kitapla salona gelerek, bulduğu kitabın incelenmesi gerektiğini söyledi. Elindeki kitap kız kardeşimin okuduğu, içinde bulmacalardan oluşan şifrelerin yer aldığı ‘Paradokya’ isimli bir kitaptı. Her sayfadaki bulmacaları çözerek bir sonraki sayfaya geçiyorsunuz. Mesela 11. sayfayı anlayabilmek ve ipucunu bulabilmek için 10. sayfadaki şifreyi yani bulmacayı çözmek gerekiyor. Polis memuru kitaptaki şifrenin belki bir haberleşme ağı olabileceği iddia etti. Sonra şaşkınlıkla incelemeye başladılar. Şifreli bir kitap varsa içinde delil de olabilirdi onlara göre. Sürecin ne kadar trajikomik ilerlediğini düşünün.”

“TUTUKLAMAK İÇİN BAHANE ARIYORLARDI”

“27 Temmuz’da Sulh Ceza Hakimliği’inde hakim babama, ‘15 Temmuz gecesi neredeydin, belinde silahın var mıydı?’ diye sordu. Babam tebessüm ederek,  ‘Sayın hakim; ben bir simit satıcısı ya da ayakkabı boyacısı değilim. Ben polis amiriyim ve silahım tabii ki belimdeydi. Size şunu sormak istiyorum; silahım belimde dersem ne kadar ceza alırım, değildi dersem ne kadar ceza alırım?’ diye sordu. Ama hakim sadece sorduğum sorulara cevap ver diyerek babamı tersledi. Bizi dinlemiyordu bile. Tutuklamak için bahane arıyorlardı. Sonra babam tutuklanarak cezaevine gönderildi”

AVUKAT BİZİ 21 BİN TL DOLANDIRDI”

“Daha önce babamdan hiç ayrı kalmamıştık. Tutuklanmasının ardından ne yapacağımızı bilemez haldeydik. Hızlı bir şekilde avukat arayışına başladık.  Elimizde kalan ve bir kısmını da borç aldığımız paralarla avukat tuttuk.  Tabi avukatın bizi dolandıracağı hiç aklımıza gelmemişti.  21 bin lira dolandırıldık. Avukat hiçbir mahkemeye katılmadı, hiç savunma yapmadı, telefonlarımızı bile açmadı. Süreç bizim açımızdan dayanılmaz bir hale geldi. Denizli’den Kayseri’ye taşınmak zorunda kaldık. Akrabalarımız oradaydı. Ben yeni bir iş arayışına girdim. Kız kardeşim için yeni bir okul ayarladık.”

“ÖTEKİLEŞTİRİLDİK, DIŞLANDIK”

“Üç ayın sonunda kapalı görüşe gittik. Kayseri Denizli arası 750 km. 12-13 saat yol. Babamı 40 dakika görüp dönebilmek için bir günden fazla yol gidiyoruz. Babamın Kayseri’ye nakli için defalarca dilekçe yazdık ama olumlu bir yanıt alamadık. Amaçları bizim mağdur etmekti. Üzerimize atılmış bir terörist yaftası var. Toplumdan uzaklaştırılıp, ötekileştirildik. Sürekli görüştüğümüz insanlar kapımızı bile çalmadılar. Aramaya korkar oldular”

“OKUL BİRİNCİSİ OLAN KARDEŞİME PSİKOLOJİK BASKI YAPILDI”

Derslerinde çok başarılı olan kız kardeşim ayrımcılığa maruz kaldı. En iyi sınıfta olmasına rağmen okul müdürü ve sınıf öğretmeninin baskısı, diğer velilerin ‘onu sınıfta istemiyoruz’ tepkisi nedeniyle Büşra’yı alt sınıfa geçirdiler. Kardeşim bu olaydan çok etkilendi ve uzun süre kendisini toparlayamadı. Bu nedenle başka okula yazdırdık. Bir genç kız babası terörist olarak yaftalandığı için dışlanıyor.. Ama kız kardeşim hukukun, adaletin olmadığı bu ülkede, adalet mücadelesi verebilmek için hukuk okumak istiyor”

“BABAM 15 YILINI UYUŞTURUCUYLA MÜCADELEYE VERDİ”

“Bu süreçte şunu gördük, işini layıkıyla yapan insanlar terörist ilan edildi. Babamın KOM Daire Başkanlığı’ndan, İl Emniyet Müdürlüğü’nden üstün başarı ödülü plaketleri ve madalyaları vardı. Kendisini uyuşturucu ile mücadeleye adamış bir insan. Bir çocuk daha zehirlenmesin diye gecesini gündüzüne katıp kendi çocuklarından bile fedakarlık yapmış bir insan. 20 yıllık mesleki hayatının 15 yılını Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü’nde geçirdi. Ama şu an bulunduğu yer cezaevi.”

“İDDİA VAR DELİL YOK”

“Babama yöneltilen suçlamalardan biri ByLock. Yalnız dört yıldır henüz bir içerik gelmedi. İddia var ama içerik yok. Ne arıyorlar, nasıl bir içerik arıyorlar bilmiyoruz. Dosya şu an Yargıtay’da. Neyi bekliyor, babamın ölmesini mi bekliyor? Covid-19 gibi bir salgın varken, işlemlerin daha hızlı ve adil ilerlemesi gerekirken süreç gittikçe zorlaşıyor” ifadelerini kullanıyor.

“AVUKATMIŞIM, OFİSİM VARMIŞ”

Benim de hiç gitmediğim Amerika’da burslu eğitim aldığımı iddia ettiler. “Avukatmışım, ofisim varmış”… Gözaltına alındığımda bana “ofisimin yerini” sordular. Avukat olmadığımı söyledim. ABD’de burslu okuduğumu söylediler ve bursu kimden aldığımı sordular. Zonguldak Atatürk Anadolu Lisesi mezunu olduğuma onları ikna etmeye çalıştım ama ikna olmak istemidiler. Oysa çok kolay bir şekilde bu bilgilere ulaşabilirler. İsterlerse okul müdürüyle görüşüp bu durumu öğrenebilirler, ya da e-devlet üzerinden bulabilirlerdi. 7 gün süren gözaltı sürem oldu. Tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldım. Babamın eskiden görev yeri KOM Şube’de inanılmaz psikolojik baskı gördüm. Sürekli bağırdılar, iteklediler, suçluymuşum gibi davrandılar. Ama biz suçlu değiliz, bu muameleler bizi yıldıramaz.”

“17 KİŞİLİK KOĞUŞTA 6 KİŞİ YERDE YATIYOR, BİRİ DE BABAM”

“Yetkililere sesleniyorum: Lütfen babamı bize canlı teslim edin. Mağdur edilmiş binlerce ailenin sesini duyun. Binlerce insan salgın döneminde tutuklu bulunmakta. Babamın kaldığı koğuşta 17 kişi bulunuyor. Bu koğuşta 6 kişi yerde yatmak zorunda kalıyor ve bunlardan biri de babam. Bizler bile dışarıda panik halinde iken onlar 17 kişi aynı tuvaleti, aynı banyoyu, aynı ortamı paylaşıyorlar. Virüs kapma olasılıkları yüzde yüz.”


[Kronos.News] 23.5.2020

Aykut Erdoğdu: Erdoğan, Akar ve Fidan 15 Temmuz’dan haberdardı, hesap vermek zorundalar!

AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve dönemin Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’ın 15 Temmuz darbe girişimden haberdar olduğunu söyleyen CHP İstanbul Milletvekili Aykut Erdoğdu, Erdoğan, Akar ve Fidan’ın hesap vermek zorunda olduğunu kaydetti.

Gelecek Partisi Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu’nun 15 Temmuz’un kilit isimlerinden olan eski Tümgeneral Mehmet Dişli hakkında yaptığı açıklamalara dikkat çeken CHP İstanbul Milletvekili Aykut Erdoğdu, darbe girişiminin Erdoğan tarafından önceden bilindiği halde tedbir alınmadığını ifade etti.

Sosyal medya hesabından açıklama yapan CHP İstanbul Milletvekili Aykut Erdoğdu, ‘‘TBMM’de kurulan 15 Temmuz Darbe Girişimini Araştırma Komisyonu’na MİT Müsteşarı Hakan Fidan gönderdiği yazıda MİT’in 15 Temmuz öncesi darbeden haberdar olduğunu ve darbe hazırlığı bilgisinin “Üst Makamlarla” paylaşıldığını Araştırma Komisyonuna bildirdi.’’ dedi.

‘‘ERDOĞAN AKAR VE FİDAN’I TBMM’DEKİ KOMİSYONA GÖNDERMEDİ’’

Erdoğan’ın darbeyi aydınlatacak kilit isimlerden dönemin Genelkurmay Başkanı Hulisi Akar ve MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ı TBMM’ye göndermediğine dikkat çeken Aykut Erdoğdu, 15 Temmuz Darbe Girişimini Araştırma Komisyonu’nun Erdoğan tarafından kapatıldığını vurguladı.

‘‘DAVUTOĞLU KARANLIK DARBEYİ AYDINLATACAK HAYATİ BİLGİ PAYLAŞTI’’

Gelecek Partisi Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu’nun, 2015 Yüksek Askeri Şûrası’nda, 15 Temmuz darbe girişiminin kilit isimlerinden biri olan ve tutuklanarak ağırlaştırılmış müebbet hapis ceza verilen eski Tümgeneral Mehmet Dişli hakkında gündemi sarsacak açıklamalar yaptığının altını çizen Aykut Erdoğdu şu ifadeleri kullandı: ‘‘Bugün Ahmet Davutoğlu karanlık darbeyi aydınlatmaya yardımcı olacak hayati bilgi paylaştı. Darbenin bir numaralı ismi Mehmet Dişli hakkında MİT Müsteşarının rapor sunduğunu ve son gece görevden alınmasına “bir gücün” engel olduğunu söyledi. Bu bilgi hayati önemde. Şimdi bu iki bilgiyi birleştirelim. Darbe girişimi 15 Temmuz öncesinde Erdoğan tarafından biliniyor ve darbenin bir numaralı isminin darbe öncesi görevden alınmasına ya Erdoğan ya Hulusi Akar engel oluyor. Sonuçta 15 Temmuz gecesi hain darbe girişimi gerçekleşiyor.’’

‘‘OHAL İLAN EDİLEREK REJİM DEĞİŞTİRİLDİ’’

Erdoğan, Akar ve Fidan tarafından önceden bilinmesine rağmen darbe girişiminin engellenmediğine işaret eden Erdoğdu şöyle devam etti: ‘‘Öngörülen ve önlenmeyen darbe girişimi sonucunda 251 yurttaşımız şehit oldu. Yüzbinlerce insan tutuklandı veya ihraç edildi. OHAL ilan edilerek rejim değiştirildi. Yargı ele geçirildi. Yasama bitirildi. Yani darbe girişiminin sonuçlarından istifade edildi.

Sonuç olarak başta Recep Tayyip Erdoğan ve Hulusi Akar olmak üzere dönemin yöneticileri bu öngörülen, önlenmeyen ve sonuçlarından istifade edilen hain ve karanlık darbe girişimi ile ilgili 84 milyon yurttaşımıza doğruları anlatmak ve ihmallerinin hesabını vermek zorundalar.’’

[TR724] 23.5.2020

AKP'nin Pelikan'a rakip yeni çetesi: Ebabil Harekatı

"Sanal ortamdaki bu ak milis grubu; Ebabil Harekâtı adını alıyor. Yerlilik ve millilik kavramlarını, din ile besleyip üst noktaya taşıyor. Ülkenin nasıl bir yere geldiğine ilişkin özeti Ebabil Harekâtı üzerinden yapmak mümkün."

Birgün Gazetesi yazarı Erk Acarer, sosyal medyada yeni ortaya çıkan aktrol örgütlenmesini yazdı. Telegram üzerinden örgütlenen bu trol çetesi bir kişi ya da gruba hayatı zindan ediyor ya da tutuklatana kadar sosyal medyada kampanya yapıyor.

Acarer'in 'Pelikan’a rakip: Ebabil Harekâtı' başlıklı yazısından ilgili bölüm şöyle:

(...)

“Sözüm ona” etik kurallara atıfta bulunuldu. “Yeşil top” ve “Türk bayrağı” emojili yerli-milli sosyal medya hesapları ortaya çıktı/çıkarıldı. Bununla da kalmadı, bazı yeni Twitter yapılanmaları yaratıldı. Şimdi Pelikan suç örgütünün, eksiklikleri bu yolla kapatılmaya çalışılıyor.

SANAL ALEMİN AK MİLİSLERİ

Sanal ortamdaki bu ak milis grubu; Ebabil Harekâtı adını alıyor. Yerlilik ve millilik kavramlarını, din ile besleyip üst noktaya taşıyor. Ülkenin nasıl bir yere geldiğine ilişkin özeti Ebabil Harekâtı üzerinden yapmak mümkün.

KİM BUNLAR?

Ebabil Harekâtı, işsizliğin dibe vurduğu, yoksulluğun tavan yaptığı Türkiye’de, halkın kaynakları ile halka karşı kullanılan ve AKP tarafından fonlanan “sosyal medya girişimi.” İçinde olanların büyük çoğunluğu, Ak Gençlik’ten kişiler ve AKP gençlik kolları üyeleri.

NE ZAMAN KURULDULAR, AMAÇLARI VE KİMLER HEDEFLERİNDE?

Ebabil Harekâtı, Telegram üzerinden örgütlenip, Twitter’da her gruptan AKP muhalifini hedef alıyor. Kanal çok yeni, 10 Mayıs tarihinde oluşturuldu. Fotoğrafları, sarı yuvarlak içinde “Ebabil kuşu” olarak belirlendi. 11 Mayıs’ta Telegram üzerinden, amacını şu ifadelerle açıkladı:

“Ebabil Harekâtı, Twitter’da, Türkiye ve Türk Milleti aleyhine paylaşımlarda bulunanlarla mücadele etme amacıyla kurulmuştur.” “Harekât” hedefindekileri de soyut kavramlara atıfta bulunarak, hukuktan uzak bir dille ifade etti:

“-Twitter’da devlet ve millet düşmanlığı yapanlar, -Manipülatif ve yanlış bilgi paylaşanlar, -Terör propagandası yapan, teröristi ve terör eylemlerini övenler, -Darbe, sokak eylemi, toplumsal kalkışma çağrısı yapanlar, -Milletin değerlerini aşağılayan ve hakaret edenler.”

Üyeleri 2 haftada 20 bine ulaştı. Hesapları tanımak kolay. Sahte isimler, trol olmanın şartı! “Etik kurallar” çerçevesinde yeşil top ve bayrak kullanıyorlar. Fotoğrafları ya da arka fonlarında Erdoğan ve Abdülhamit revaçta. Fesli imajları da tercih ediyorlar.

ÇALIŞMA YÖNTEMLERİ

Telegram grubunda belirledikleri isimleri, Twitter’da topluca hedef alıp, lince giden bir yol izliyorlar. Pelikan suç örgütü ve yandaş yazarlar da açtıkları bu yolda yürüyor. AKP fenomeni ve eski İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin (İBB) şovmeni Abdurrahman Uzun ne söylüyordu:

“…Gece mahkeme kuruldu, tahliyeler geri alındı. Saat 03.00’te Cumhurbaşkanı’nın da yakınında olan çok değerli bir abim aradı, Reis bu hamleni çok beğendi, böyle yapacaksın, bize zemin hazırlayacaksın ki siyaseten biz de hamle yapabilelim” dedi. Trol deyip geçmek, kolaycılık. Ebabil Harekâtı tam da budur: Bir zemin hazırlayıcısı.

Kısa sürede çok kişinin başını yaktılar. Telegram’da aralarındaki yazışmalardan ve hedef gösterdikleri isimlerden örnekler verelim. 18 Mayıs’ta CHP’li Barış Yarkadaş’a “Bugün sahurda erken kalkabilir misiniz? Bir Osmanlı tokadı mevzusu var da” ifadeleri ile topluca saldırı başlattılar.

Taylan Kulaçoğlu’nun, gazeteci Hakan Gülseven ile birlikte ilk gözaltına alındıkları gün gruplarından şu komut verildi: “Taylan denen yan sanayi Che Guevera’nın twitlerini listeledik. Polisimizin kolundan tutup kenara fırlatması için basalım spamı.”

CHP PM üyesi Eren Erdem’e hemen kuruluşları sonrası toplu operasyon için bir kurgu yaptılar. İç yazışmalarda şunlar yer aldı: “Ebabil Harekâtı, Eren Erdem’in tweetine sadece bu soruyu sorar mısınız; “Sevgili Eren Erdem savaş çıksa, İran’ın tarafında mı yer alır yoksa Ebabillerin mi?”

CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu’nun hesabının kısıtlanması da aynı yapının işi. Son olarak, İzmir’de camilerin hoparlöründen “Çav Bella” çalınmasını haber mahiyetinde paylaşan ve müftülüğü herkesten önce bilgilendiren eski CHP İzmir il Başkan yardımcısı Banu Özdemir, yoğun şekilde saldırıya uğradı. Sonunda, “toplumda infial yarattığı” gerekçesi ile tutuklandı.

Kurgu, algı, ön açma, operasyon. Bunlar, sadece 26 tweet atan Ebabil Harekâtı’nın Telegram’daki etkinlikleri. 2 haftada, aktivist Taylan Kulaçoğlu, fotoğrafçı Fırat Erez ve CHP’li Banu Özdemir’in tutuklanmasına zemin hazırlayıp Yarkadaş ve Erdem’in de aralarında olduğu pek çok ismi hedefe koydular.

Sanal alemde, paramilitarist bir ruh dolaşıyor. Türkiye’yi trollerle yöneten AKP’nin son marifeti. Ebabil Harekâtı’nın ismini şimdiye kadar duymuşsunuzdur. Hafife alınıp, deşifre edilmez ve önleri alınmazsa, bundan sonra daha da çok duyarsınız.

[Samanyolu Haber] 23.5.2020

ABD, 33 Çinli kuruluşa yaptırım uygulama kararı aldı

ABD Ticaret Bakanlığı, insan hakları ihlali ve ülkenin ulusal güvenliğine tehdit oluşturduğu gerekçesiyle Çin’in 33 kuruluşuna yaptırım kararı getirdi.

ABD Ticaret Bakanlığı’nın internet sitesinden yapılan açıklamada, Çin’in 9 kuruluşu insan hakları ihlali, 24 kuruluşu da ABD’nin ulusal güvenliğine tehdit oluşturdukları gereçkesiyle yaptırım listesine dahil edildiği belirtildi.

Bu şirket ve kurumların Amerikan teknolojilerine erişimi, bakanlığın özel izni olmadan ABD yapımı ürünleri doğrudan veya üçüncü ülkeler üzerinden ithalinin yasaklanacağı açıklandı.

9 kuruluşa Sincan yaptırımı

Açıklamada, yaptırım listesine dahil edilen 9 kuruluşun Sincan Uygur Özerk Bölgesi’ndeki Uygurlar, Kazaklar ve diğer Müslüman azınlıklara yönelik “baskı kampanyaları, kitlesel keyfi gözaltılar, zorla çalıştırmalar ve kontrol sırasında insan hakları ihlallerinde ve suiistimallerde” yer aldığı kaydedildi.

Bu listede Çin Kamu Güvenliği Bakanlığı Adli Tıp Enstitüsü ve 8 şirket yer aldı. Şirketlerin isimler açıklanmadı.

Diğer 24 devlet ve ticari kuruluşun da “ABD’nin ulusal güvenliğine veya dış politikasına aykırı eylemlerde” bulunmakla suçlandı. Çin, Hong Kong ve Cayman Adaları’nda bulunan bu kuruşlar arasında, Beijing Cloudmind Technology Co, Pekin Bilgisayar Bilimi Merkezi ve Beijing Jincheng Huanyu Electronics gibi ileri teknoloji şirketleri ve araştırma merkezleri yer alıyor.

[Samanyolu Haber] 23.5.2020

Deva Partisi'nden MHP'ye: Yine ekonomik kriz, yine Bahçeli iktidara ortak

MHP'lilerin başlattığı hakaret kampanyasına Deva Partisi'nden açıklama geldi.

MHP ile Deva Partisi arasında başlayan polemik devam ediyor.

KARŞILIKLI SALVOLAR

Ali Babacan, Devlet Bahçeli’ye yönelik, "Bahçeli, 20 banka iflas ederken, Türkiye fakirleşirken ne yapmış onu anlatsın. Şu anda iktidar güçleri ellerinde, Türkiye’yi sıkıntılı durumdan çıkarmak için ne yapıyorlar, onları anlatsınlar. Ülkeye hangi faydası dokunuyor? Ben bunu çok merak ediyorum. Yoksa ona çamur at, buna çamur çok kolay işler.  Laf üretiyorlar, iş üretsinler” demişti.

MHP Genel Başkan Yardımcısı Semih Yalçın'sa, “Türkiye’de meşru iktidarı devirmeye dönük ‘iyi’, ‘gelecek’ ve ‘deva’ rumuzlu projelerinin bir parçası olan Ali Babacan, tezgahını ortaya çıkaran Bahçeli’den 20 yıl öncesinin ve 57. Hükümet döneminin ekonomi politikalarının hesabını sormaya kalkmıştır” diyerek  Babacan’a ve partisine ağır sözler sarf etti.

Deva Partisi ise bir basın açıklaması yayınlayarak son açıklamaya cevap verdi. Basın açıklaması şöyle:

Genel Başkanımız Sayın Ali Babacan’ın 20 Mayıs Çarşamba günü Karar TV’deki programında Devlet Bahçeli’nin partimizi hedef alan sözlerinin soru olarak sorulmasına cevaben dile getirdikleri, salt bir tarihsel gerçekliğin hatırlatılmasıdır.
Genel Başkanımız, Bahçeli’nin iktidar ortağı olduğu üçlü koalisyon döneminde yaşanan ve yakın tarihimizin en büyük ekonomik krizi olan 2001 krizini hatırlatmıştır. 20’ye yakın bankanın battığı, Millî gelirin dörtte birinin kaybedildiği, gecelik faizlerin % 7500’ü gördüğü, yıllık enflasyonun % 70’leri geçtiği, yazar kasaların başbakan önüne fırlatıldığı, insanların açlıkla karşı karşıya kaldığı, hatta tam da bu nedenle iktidarın ekonomiyi düzeltemeyeceğini idrak edip Dünya Bankası’ndan bir başkan yardımcısının ekonominin başına getirildiği bir dönemden bahsediyoruz.

Genel Başkanımızın gerek ekonomi gerekse dış politikanın başında olduğu dönemlerde halkımızın ulaştığı ekonomik refah seviyesi ve ülkemizin kazandığı itibar toplumun her kesimi tarafından iyi bilinmektedir. O dönem dünyada “Türkiye’nin altın çağı” olarak adlandırılan bir dönemdir.

Bugün ise ülkemiz yeniden derin bir ekonomik krizin içerisindedir ve 2001 krizinde iktidar ortağı olan Bahçeli, bugün yine iktidar ortağıdır.

Ülkemiz her geçen gün, her geçen ay fakirleşmektedir. Milyonlarca çalışanımızın alın teriyle biriken ne varsa herkesin gözü önünde erimektedir. Devlet kurumlarının çoğu zafiyet içine düşmüştür.

Böyle bir ortamda iktidar ortaklarından beklenen laf üretmek değil, iş üretmektir. İktidar ortaklarının görevi mazeret veya düşman aramak değil, çözüm üretmektir. Türkiye’nin içi boş tartışmalarla kaybedecek vakti yoktur.

Bu tarihsel gerçeklik perspektifinde bugüne dair yapılmış bir yoruma karşılık olarak Bahçeli’nin genel başkan yardımcıları tarafından yapılan açıklamalar ise hakaret ve iftiralardan ibarettir.

Biz ülkemizin böyle çirkin bir dili hak etmediğini düşünüyoruz. Demokrasi ve Atılım Partisi olarak yola çıkarken de söylediğimiz gibi siyasi mecrada hakaret, iftira ve boş polemiklere tevessül etmeyeceğimizi bir kere daha hatırlatıyoruz.

[Samanyolu Haber] 23.5.2020

Bekçi terörü!

1930'lu yıllarda Nazi Almanyasında Adolf Hitler'in kurduğu özel polis teşkilatını andırdığı için "Erdoğan'ın kahverengi gömleklileri" diye bilinen bekçiler yine terör estirdi. Bekçiler Ankara Etimesgut’ta çöp dökmeye çıkan bir genci öldüresiye dövdü.

Hak ihlalleriyle sık sık gündeme gelen bekçiler bu kez de Ankara Etimesgut’ta çöp dökmeye çıkan bir genci öldüresiye dövdü.

İyi Parti Ankara İl Başkanı Yetkin Öztürk, şahsi Twitter hesabında bekçilerin nasıl terör estirdiğini ayrıntıları ile anlattı.

6 gün önce Ankara Etimesgut’ta çöp dökmeye inen bir gencin bekçiler tarafından coplarla dövüldüğüne işaret eden Öztürk, genci bekçilerin elinden kurtarmaya çalışan aileye biber gazı sıkıldığını, astım hastası gencin babasının göğsüne de ayakları ile bastıklarını aktardı.

Öztürk şunları kaydetti: “Çöp dökmek için çıktığını söyleyen genci bekçiler öldüresiye dövüyor. Olayı duyan ve müdahale etmeye çalışan gencin ailesine de biber gazı sıkılıyor. Astım hastası babanın göğsüne ayakları ile basıp teslim alıyorlar. Polis ve bekçi takviyesi ile 20 kişilik ekip ters kelepçe ile aile karakola götürülüyor."

KAMERALARIN KAYIT CİHAZLARI SÖKÜLMÜŞ

"Kontrol için hastaneye götürülen Serkan ve ailesi ters kelepçe ile doktor tarafından muayene ediliyor." diyen Öztürk, "Karakolda kendilerine defalarca alenen 'terörist' ifadesi kullanılıyor. Annenin namaz kılmasına bile izin verilmiyor. Sahur vakti su içmek isteyen aileye tuvalet lavaboları gösteriliyor. 12 yaşındaki çocuk yasal olmadığı halde tek başına ifadesi alınıyor." ifadelerini kullandı.

İyi Parti Ankara İl Başkanı Yetkin Öztürk ve arkadaşları bekçi terörüne maruz kalan aileyi ziyaret etti.

Öztürk, "İki saat sonra binanın kameralarının kayıt cihazları sökülüyor. Serkan kardeşimiz Hakkari’de askerdeyken mayın patlıyor kulağında işitme sorunu var. Serkan, 'ekmeğimi gözlerimle kazanıyorum' diyor. Belediyede sayaç okuyan işçi kardeşim şu an çok kötü.” dedi

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’yu da etiketleyen İyi Parti İl Başkanı, “Bekçi zulmüne bir son verilsin.” çağrısında bulundu.

[Samanyolu Haber] 23.5.2020

Erdoğan, Türkiye'yi Baas rejimine dönüşterebilir mi?

Almanya’nın saygın düşünce kuruluşlarından Politika ve Bilim Vakfı (SWP) tarafından yayımlanan yeni bir makalede, Adalet ve Kalkınma Parkisi'nden (AKP) ayrılan Ali Babacan'ın kurduğu Demokrasi ve Atılım (DEVA) Partisi ile Ahmet Davutoğlu liderliğindeki Gelecek Partisi’nin Türkiye siyasetinde yol açacağı değişim mercek altına alındı.

“Yeni Siyasi Partiler ve Türkiye’deki Siyaset Yelpazesinin Yeniden Şekillenmesi” başlığını taşıyan analizi kaleme alan araştırmacı Salim Çevik, Ali Babacan'ın iktidarı kaybetme korkusu sebebiyle Adalet ve Kalkınma Partisi(ne (AKP) “kerhen oy veren” seçmenin ikna edilmesinde kilit rol üstlenebileceğini söyledi.

Çevik, Babacan’ın AKP’nin Kürt seçmenleri arasında da popülaritesinin yüksek olduğuna dikkati çekti.

Muhtemel bir Cumhuriyet Halk Partisi (CHP)-DEVA ittifakı ile Türkiye’de toplumsal barışa dönük ilk adımın atılabileceğini belirten Çevik, “Babacan, Türkiye’de AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan sonrası döneme geçişte uzlaştırıcı bir figür olabilir.” diye konuştu.

ERDOĞAN, TÜRKİYE'Yİ BAAS REJİMİNE DÖNÜŞTÜREBİLİR Mİ?

Erdoğan’ın seçimleri kaybetse bile gitmek istemeyeceği endişesi için de Çevik, “Erdoğan’ın Türkiye’yi, Baas rejimine dönüştürecek gücü yok” dedi.

SWP bünyesindeki Uygulamalı Türkiye Araştırmaları Merkezi (CATS) uzmanlarından olan Salim Çevik, DW Türkçe'nin sorularını cevaplandırdı:

Analizinizde, Ali Babacan liderliğindeki DEVA Partisi ile Ahmet Davutoğlu liderliğindeki Gelecek Partisi’ninTürkiye siyaset sahnesindeki dengeleri altüst edebileceğini söylüyorsunuz. Bu iki parti, Erdoğan’ın iktidarı kaybetmesine yol açabilir mi?

Muhalefet son belediye seçimlerinde çok yıldız isimler çıkardı. Buna rağmen AKP ve Milliyetçi Hareket Partisi'nin tesis ettiği Cumhur İttifakı’ndan oy almakta çok zorlanıyorlar. Yeni kurulan iki partinin en önemli özelliği, Cumhur İttifakı’ndan oy alabilecek olmaları.

Az da olsa alacakları oylarla, adeta ikiye bölünmüş olan Türkiye’deki siyasi dengeleri, Erdoğan aleyhine değiştirme potansiyelleri var.

AKP içinde giderek artan görüş ayrılıkları, Babacan ve Davutoğlu liderliğinde iki yeni partinin kurulmasını beraberinde getirdi. AKP’nin bugün geldiği noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz?

AKP, “siyasette lider sultasını yıkacağız” vaadiyle ortaya çıkmış bir kadro partisiydi. Günümüzde ise bir şahıs, bir aile partisi. Partide tek figür var o da Recep Tayyip Erdoğan. Parti onun partisi. İki, üç, dört numara yok, Erdoğan var. Bir de çok, çok gerilerde bir yerlerde muhtemelen damadı var…

"ERDOĞAN'IN 180 DERECE FİKİR DEĞİŞTİRMEDİĞİ KONU KALMADI"

Peki bugünün AKP’si siyaset yelpazesinin neresinde yer alıyor?

Tüm refleksleri Erdoğan’ın ikbaline göre şekillenen AKP'yi siyasi yelpazenin herhangi bir yerine oturtabilmek çok zor. Erdoğan’ın Kürt meselesinden AB ile ilişkilere, demokrasiden sivil asker ilişkilerine, Ergenekon davalarından cemaat ile ilişkilerine varıncaya kadar 180 derece fikir değiştirmediği bir konu kalmadı.

Erdoğan’ın tek değişmeyeni, düşmanla mücadele etme stratejisidir. Önce askeri vesayete karşı ülkeyi kutuplaştırıyordu. Sonra "CHP" dedi, "cemaat" dedi, "Kürtler" dedi. Bulamadığında meçhul "faiz lobisi", "dış güçler" dedi. Özetle Erdoğan’ın biriyle kavga etmek dışında bir duruşu yok.

Analizinizde Babacan’ın Erdoğan sonrası Türkiye’de kilit aktör olabileceği öngörüsünde bulunuyorsunuz, bunu “Avrupa için iyi haber” olarak nitelendiriyorsunuz? Niçin?

Milliyetçi muhafazakâr duruşu çok baskın olan Davutoğlu, Erdoğan’ı çok andıran, kavgacı, din ve millet üzerinden söylem geliştiren, düşman bulan bir lider. Seçmen Erdoğan’ı bırakıp neden Davutoğlu’na yönelsin?

BABACAN KİMLİK POLİTİKALARI YERİNE "HUKUKUN ÜSTÜNLÜĞÜ" DİYOR

Babacan ise anti-Erdoğan. Kimlik politikaları yerine ekonomi, iyi yönetim, hukukun üstünlüğü gibi kavramlar üzerinden söylem geliştiren ve merkezde yer alan bir figür. Bu kavramlarla Türkiye’de siyaset yapmak, hele de bu kutuplaşmış ortamda çok zor. Ancak burada bir potansiyel de var.

Erdoğan’ın bu kavgacı tutumundan artık AKP seçmeni dahil, Türkiye’de büyük bir kesim çok yoruldu. Yaklaşık 20 yıl boyunca sürekli hayati tehlike içerisinde yaşadığına inanmak, sürekli düşmanlarla kuşatılan bir siyaset zihniyeti herkesi yordu.

Kutuplaştırıcı, kavgacı siyasetin antitezi olarak Babacan, Erdoğan sonrası döneme geçişte, uzlaştırıcı bir rol oynayarak, kavganın geride bırakılmasını sağlayabilir. Aynı şey Avrupa ile ilişkilerde de geçerli.

Türkiye için böyle bir uzlaştırıcı figür başka bir siyasi partiden de çıkamaz mı?

AKP'ye destekleyen yüzde 40, yüzde 50’lik kitlenin bir kısmı artık bu partiye kerhen, kazanımlarını kaybetme korkusu sebebiyle oy veriyor. Bir ülkede gönülden ve isteyerek değil de korkuyla oy veriliyorsa o toplumlar sağlıklı toplumlar değildir zaten.

HEM CHP TABANINI RAHATSIZ ETMEYECEK HEM DE MUHAFAZAKÂRLARA GÜVEN VERECEK

Bu Türkiye’de aslında her iki taraf için geçerli. AKP seçmeni, hukuki, ekonomik ve siyasi kazanımlarının tehdit altında olmayacağına inanmadığı ve menfaatlerinin korunacağı hissine kavuşmadığı müddetçe, Türkiye sakin bir ülke olamayacak.

CHP’nin en büyük açmazı bu güveni verememek. Ekrem İmamoğlu bu güveni nispeten hissettirdiği için daha başarılı oldu. Bu güveni daha güçlü bir şekilde verebilecek isim Babacan olabilir.

Türkiye’de hem CHP tabanını tedirgin etmeyecek hem de muhafazakârlara güven verebilecek kaç isim var? Eğer Babacan bunu yapabilirse Türkiye’de toplumsal barışın sağlanmasına dönük ilk adım da atılmış olunur.

Peki Davutoğlu ya da Babacan liderliğindeki bu iki parti muhalefet ile ittifaka gider mi? Seçim döneminde nasıl konumlanır?

Davutoğlu’nun ideolojik ağırlığı, seküler partilerle ittifaka girmesine mani olabilir. Merkezde siyaset yürüten, olabildiğince sivri uçları törpüleyen Babacan resmi bir ittifaka girmeyecek olsa bile en geç cumhurbaşkanlığı seçiminin ikinci turunda fiilen bir ittifaka girecektir.

CHP-DEVA seçim ittifakı, bir sonraki seçimlerde Türkiye’de yeni bir dönemin başlangıcı olabilir.

Analizinizde son seçim sonuçlarında bir hayli tartışılan “Kürt oylarına” da değiniyor, Babacan’ın Kürt seçmenler arasında popülaritesinin yüksek olduğuna işaret ediyorsunuz. Bunu açar mısınız?

Türkiye’deki Kürt oyları, AKP ve Halkların Demokratik Parti (HDP) arasında ikiye bölünmüş durumda. AKP’nin Kürt seçmeni çok rahatsız. İstanbul seçimlerinde AKP’nin en çok oyunun düştüğü ya da sandığa gidilmeyen yerler, Kürtlerin yoğunluklu oldukları ilçeler.

"KÜRT SEÇMEN AHMET DAVUTOĞLU'NU DESTEKLEMEYECEK"

Davutoğlu’nun hiçbir şansı yok çünkü aşırı milliyetçi söylem benimsenmesi, barış sürecinin bozulması, 7 Haziran sonrası Güneydoğu’da çok sayıda sivil ölümlere yol açan operasyonların başlaması onun başbakanlığı döneminde oldu.

2015’ten sonra parti üyesi olmaya devam etmekle, fiilen partiden dışlanmış olan Babacan daha avantajlı konumda. Beşir Atalay gibi AKP’li Kürt seçmende karşılığı olan, barış sürecinde rol oynamış olan isimlerin DEVA’yı destekliyor olmaları bu partiyi avantajlı konuma getiriyor.


AKP lideri ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın DEVA Partisi lideri Ali Babacan'ın önünü kesmek için muhalefeti "kriminalize" etmeye çalıştığı belirtiliyor.

Yeniden alevlenen baskın seçim tartışmalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

2023’den önce seçime gidilmesinin ancak iki sebebi olabilir. Ya ülke derin bir kriz sebebiyle yönetilemez hale gelir ve artık koltuğu bırakıp kaçmak anlamına gelecek bir şekilde seçime gidilir. Ya da hükûmet kendini çok avantajlı hissedip, kazanacağını düşünerek seçime gider.

"ERDOĞAN ERKEN SEÇİM İÇİN FIRSAT KOLLUYOR"

Şu anda iki durum da yok. Ancak çok olağan dışı, şu anda öngöremediğimiz bir gelişme olursa o ayrı tabii. Zaten Erdoğan’ın imkân ve zamanı kolladığı, yakaladığı takdirde de baskın seçime gitmek isteyeceği açık.

Gündemde seçim olmamasına rağmen şimdiden siyasette çok sert rüzgârlar esiyor. Erdoğan ve Bahçeli, hem CHP hem de Babacan ve Davutoğlu liderliğindeki yeni partilere “terör örgütleriyle ittifak” suçlamaları yöneltiyor. Bu söylemler HDP için olduğu gibi fiili baskıya dönüşür mü?

Erdoğan, son beş yıldır rakiplerinin ne kadar terörist ne kadar hain olduklarından bahsediyor. Bunun işe yaramadığını son yerel seçimlerde gördük.

Meral Akşener’e çok sık yaptıkları gibi, toplantı sırasında elektrikleri kesme ya da miting engelleme, parti binası kapatma gibi çocukça ve hayli çirkin fiili baskılara girişilirse bu Babacan ve Davutoğlu’nun görünürlüklerini artırabilir.

Beğenelim, beğenmeyelim Erdoğan’ın HDP’yi kriminalize etmesinin, milliyetçi muhafazakâr Anadolu seçmeninde bir karşılığı var. Ancak Ali Babacan ya da Davutoğlu’nu kriminalize etmenin hiçbir karşılığı yok…

Kimi uluslararası gözlemciler Erdoğan’ın seçimleri kaybetse bile iktidarı bırakmak istemeyeceğini kaydediyor. Bu endişeleri paylaşıyor musunuz?

Erdoğan gitmemek için elinden gelini yapacaktır. Erdoğan çok az bir farkla kaybederse, “seçim gayri meşru” gibi bir gerekçeler öne sürerek gitmeyebilir, ancak daha büyük bir farkla yenilirse kalmakta ısrar edemez.

Erdoğan’ın Türkiye’yi, Baas rejimine dönüştürecek gücü yok. Bunu 31 Mart 2019 Mahalli İdareler Genel Seçimi'nin sonuçlarında gördük.

[Samanyolu Haber] 23.5.2020

Korona ezberleri bozdu!

Amerika Birleşik Devletleri'nde (ABD) işsiz sayısı 38 milyona yükselirken, işsizliğin yıl sonunda yüzde 25'i bulabileceği belirtiliyor. ABD, İngiltere, Japonya ve Almanya gibi gelişmiş ekonomilerde bile işsizlik patlamasının önüne geçmek için "servet vergisi" ve "temel gelir" gibi kavramlar müzakere ediliyor. Korona salgını bütün ezberleri bozdu.

Bilim Akademisi'nin "Salgın Döneminde Toplum ve Sosyal Politika" yayınına katılan Prof. Dr. Çağlar Keyder, toplumsal ihtiyaçların zaman içinde arttığını belirterek, işsizlikle birlikte harcamalarla ihtiyaçlar arasındaki dengenin bozulduğunu söyledi.

Keyder sanayideki istihdam daralmasıyla birlikte hizmetler sektöründe yoğunlaşmanın yaşandığını, ancak bunun istihdam problemini çözmediğini belirtti.

Keyder yeni Kapitalizmin sürekli işi olmayan, tek bir işi olup oradan emekli olmayan bir nüfus oluşturduğunu söyledi.

İŞSİZLİK KORONA'DAN SONRA SÜREKLİLİK KAZANACAK

Koronavirüs salgını sebebiyle işsizlik ve belirsizliğin daha da yükseldiğini, bunun da ihtiyaçları fazlalaştırdığını ifade eden Prof. Keyder, bugünkü işsizliğin süreklilik kazanacağını belirtti.

Sürekli işsizlik sebebiyle istihdama bağlı olmayan vatandaşlık, yani temel gelir desteğinin müzakere edildiğine dikkati çeken Keyder, "Bunun kaynağının nereden geleceği sorusu da gündeme gelecektir." dedi.

Devletlerin Gelir Vergisi ile kaynak tesis edebilmesinin zor olduğunu belirten Keyder, servet vergisinin daha yüksek sesle tartışılacağını söyledi.

Keyder, bunun için orta sınıf ve işçi sınıfının bir araya gelip devleti buna zorlaması gerektiğini vurguladı.

Prof. Dr. Ayşe Buğra ise yeni tip Koronavirüs (Covid-19) salgını sebebiyle her ülkede yoksulluk ve işsizliğin tahmin edilmeyecek kadar hızlı arttığını, çare olarak temel gelir üzerinde durulduğunu kaydetti.

Temel gelirin bir yoksulluk yardımı olmadığını, bir ülkede belirli yaştaki bireylere ihtiyaç tespitine bağlı olmaksızın gelir transferinin yapılması olduğunu ifade eden Buğra, bu fikrin dünya genelinde çekici olduğunu söyledi.

KORONA SALGININDA KADINLARIN YÜKÜ DAHA DA ARTTI

Prof. Deniz Kandiyoti ise Korona salgınının toplumda eşitsizliği derinleştirdiğini belirterek, "Salgının sınıf ve ırk boyutları ortaya konuldu, ancak toplumsal cinsiyet boyutu tam olarak anlaşılmadı." dedi.

Salgın sebebiyle yapılan araştırmalarda kadınların bakım emeği yükünün daha da artığını belirten Kandiyoti, düşük gelirli kesimlerde salgın sebebiyle kadın yoğun mesleklerin öne çıktığını ve temel hizmetleri sağladığını ifade etti.

[Samanyolu Haber] 23.5.2020

Bayram Namazı Nasıl Kılınır? [Hüseyin Yağmur]

Sevgili dostlar, dünkü yazımızda bayram namazımızı evde kılabileceğimiz üzerinde durmuştuk. Bugün de nasıl kılacağız konusu üzerinde durmaya çalışalım inşallah..

Zannediyorum pek çok kimse şimdiye kadar böyle bir tecrübe edinmediği için biraz çekingen davranıyor olabilir. Burada en önemli konu "bunu ben de yapabilirim" konusudur. Nasıl ki namazlarımızı kendimiz tek başımıza kılabiliyoruz, hatta pek çok arkadaşımız cemaatle namaz kılmak gerektiğinde öne geçip namazı kıldırmıştır, öyleyse biraz çalışma ile bunu da yapabiliriz demeliyiz. Bunu dedikten sonra yapmak durumunda olduğumuz alabildiğine iş kolay Allah’ın izniyle..

Sevgili dostlar bayram namazındaki farklılık sadece ilave tekbirler.. O da birinci rekatta fatihadan önce “iki salla bir bağla”, ikinci rekatta üç salla dördüncüsünde rükua git” formülüyle ifade edilmiş..

Bir de Cuma namazı gibi açıktan okunması dışında başka bir farklılık yok.. Hepsi bu kadar.. Bu bayram pek çok kardeşimiz bu tecrübeyi yaşamalı diye düşünüyorum..

Eğer bu konuda müttefik isek, şimdi gelelim bayram namazının nasıl kılındığı konusuna..

Bayram namazı ne zaman ve nasıl kılınır?

Bayram namazı bayram günü güneş doğduktan 45-50 dakika geçtikten sonra kılınır.
Bayram namazı iki rek'at olarak kılınır. Ezan ve ikamet okunmaz. Bayram namazının kılınış bakımından diğer namazlardan farkı,  her rek'atında üçer ilave tekbir getirilmesidir. Bu ilave tekbirlere "zevaid tekbirleri" denir.

Hanefi mezhebine göre zevaid tekbirleri vaciptir ve her rek'atte üçer defa getirilir. Zevaid tekbirleri birinci rek'atte iftitah tekbirinin peşinden "Subhaneke" okuduktan sonra “Fatiha suresini” okumaya başlamadan önce, ikinci rek'atta ise “Fatiha ve zammı sureyi” okuduktan sonra alınır.

Uygulama şu şekilde olur:

Abdestli bir şekilde, önde beyefendi imam olarak, arkada varsa çocuklar saf tutar, onların arkasında da hanımefendiler saf olur.. Eğer evde hanımefendi yalnız yaşıyorsa o da kendisi tek başına kılabilir.. Güneş doğduktan 45-50 geçtikten sonra vakit girince “niyet ettim Allah rızası için Ramazan Bayram namazını kılmaya” şeklinde niyet edilir. Sonra “Allahu ekber” diyerek tekbir alınır ve eller bağlanır, “Sübhaneke duası” okunur, ardından bayram namazına mahsus ilave tekbirlere geçilir. Üç kere “Allahu ekber” diyerek tekbir alınır, iki tekbir aldıktan sonra eller yana salınır, üçüncü tekbirde eller bağlanır. İmamın tekbiri diğer tekbirlerde olduğu gibi sesli, cemaatin tekbirleri ise alçak sesle olur
İmam sessizce “Euzü besmele” okur, açıktan “Fatiha suresi” ile birlikte “zammı sure” yani ilave bir sure veya Kevser suresi ölçüsünde ayet okur. Cemaat ise sessizce imamı dinler. Peşinden rüku ve secde yapılarak ikinci rekata kalkılır.

İkinci rekatta imam sessizce “Besmele” okur, açıktan “Fatiha suresi” ile birlikte “zammı sure” veya ayet okur. Ardından bayram namazına mahsus ilave tekbirler alınır. İmam üç kere “Allahu ekber” diyerek tekbir alır, her tekbirde eller yana salınır, dördüncü tekbirde rükua gider.

Rüku ve secdenin ardından oturulur, “Tahiyyat, Salli-Barik duaları” okunur ve önce sağ tarafa sonra sol tarafa selam verilerek namaz tamamlanır.

Bundan sonra hep birlikte 3 defa tekbir getirilir. Bu tekbirlerle birlikte hatip bayram hutbesini okumak üzere minbere çıkar.

 "Allâhu ekber Allâhu ekber, Lâ ilâhe illallâhu vallâhu ekber. Allâhu ekber ve lillâhi'l-hamd"

Bayram namazı hangi vakitte kılınır?

Bayram namazının vakti, güneşin doğuşu sırasındaki kerahet vaktinin çıkmasından sonradır. Bir mazeret sebebiyle bir beldede bayram namazı birinci gün kılınamamışsa; Ramazan bayramının 2. gününde, Kurban bayramında ise 2. gün, yine kılınamazsa 3. gün de kılınabilir.

İmam Bayram namazını kıldırdıktan sonra hutbe okur. Cuma'da olduğu gibi iki hutbe okur. Ancak bayram hutbelerine yukarıda verdiğimiz tekbir ile başlanır. Cemaat halinde bu tekbirler söylenir. Her defasında üçer kere okumak güzel olur..
Değerli dostlar, bayramınızı şimdiden tebrik ediyor, her birerlerinize afiyet dileklerimiz sunuyorum..

[Hüseyin Yağmur] 23.5.2020 [Samanyolu Haber]

Covid-19 çocuklarda tehlikeli mi?

Covid-19 şimdiye kadar çocuklarda pek görülmedi. Ancak bilim dünyası yeni tip korona virüsünün çocuklar için ne kadar tehlikeli olabileceğini araştırıyor.

KRONOS -22 Mayıs 2020

Türkiye’de sokağa çıkma yasağının esnetilmesinin ardından 0-14 yaş grubundaki çocukların da yer aldığı üç grup için sokağa çıkma izni getirildi. Vaka sayılarının azalmasıyla birlikte 0-14 yaş, 15-20 yaş ve 65 yaş üstü olmak üzere üç farklı yaş grubu için bir süredir belirli tarihlerde ve saatlerde sokağa çıkma izni veriliyor.

Türkiye’de vaka sayıları azalmaya başlasa da pek çok aile koronavirüs salgını nedeniyle çocukları için endişeli. Dünyanın pek çok ülkesinde çocuklarda görülen Kawasaki Sendromu benzeri hastalık bu endişeleri artırıyor.

Çocuklarda, Covid-19 çok sık görülmese de henüz çocukların hastalığı taşıyıp taşımadığı bilinmiyor. Yeterli araştırmalar henüz yapılmadığı için de salgının çocuklar için ne kadar tehlikeli olabileceği cevabı bulunamamış bir soru.

Bu konudaki sorular ve yanıtları şöyle:

Covid-19 çocuklar arasında yetişkinler kadar bulaşıcı mı?

Robert Koch Enstitüsü’ne göre, çocukların Covid-19 virüsünden etkilenme olasılığı yetişkinlerden daha az. Aynı evde enfekte bir kişiyle yaşayan çocukların virüse yakalanma olasılığının düşük olduğunu gösteren birkaç çalışma yapıldı. Ancak çocukların enfeksiyona daha az duyarlı olup olmadıkları henüz kesinleşmedi.

Son olarak Alman Hastane Hijyeni Derneği, Pediatrik Bulaşıcı Hastalıklar Derneği, Pediatri ve Ergen Tıbbı Akademisi ile Çocuk Pediatristleri Meslek Birliği bu konuda bir açıklama yaptı. Dört meslek birliği, mevcut çalışmaların özellikle küçük çocuklar arasında vaka sayısının ve enfeksiyon oranın daha düşük olduğunu gösterdiğini duyurdu. Açıklamaya göre çocuklar, pandeminin itici güçü sayılmıyor.

Diğer taraftan Nisan sonunda Berlin Charité tarafından yapılan bir laboratuvar değerlendirmesinde çocukların da yetişkinler kadar sık enfekte olabileceği belirtildi. Enstitü Müdürü Christian Drosten, “Temel olarak viral yükte tespit edilebilir hiçbir fark olmadığını söyleyebiliriz,” dedi. Ancak şimdiye kadar bu çalışma gözden geçirilmedi.

Çin’de yapılan bir temas çalışması da enfekte olmuş kişilerin sayısını araştırdı. Buna göre, çocuklar yetişkinler kadar sık ​​enfekte oldu.

Çocuklar hastalığı kimden kapıyor?

Dünya Sağlık Örgütü’ne göre, çocuklar salgının yayılmasında önemli bir itici güç değil. Mevcut bilgilere göre, çocuklar çoğunlukla yetişkinlerden hastalık kapıyor. Bununla birlikte, bu konuda henüz çok az veri bulunuyor. Okullar ve kreşler kapatıldığı için şimdiye kadar yapılan çalışmalar bu konuda kesin sonuç vermiyor. Almanya’da Covid-19 testi pozitif çıkan çocuklar arasında yapılan bir çalışma, çocukların hastalığı yetişkinlerden kaptığını doğruluyor.

Enfekte olan çocuklarda hangi semptomlar görülüyor?

Enfekte olan çocuklar, genellikle ya çok hafif belirti gösteriyor ya da hiç belirti göstermiyorlar. Hafif semptomlar arasında hafif öksürük, burun akıntısı ve nadiren de ishal bulunuyor. Enfekte olan çocukların yarısından azında yüksek ateş görülüyor. Akciğerlerde artan inflamasyon belirtileri de raporlanıyor.

Çocuklarda Covid-19 neden bu kadar az görülüyor?

Bu sorunun yanıtı henüz net değil. Şimdiye kadar bu konuda yeterli çalışma yapılmadığından sadece varsayımlar üzerine tahmin yürütülüyor. Bir teze göre, çocuklarda doğuştan gelen bağışıklık sistemi, yeni tip koronavirüse karşı yetişkin bağışıklık sisteminden daha etkili şekilde mücadele ediyor. Çocukların bağışıklı sistemi, yaygın virüslere karşı çok az deneyime sahip olduğundan, virüse karşı spesifik bir antikor oluşturmuyor, dolayısıyla savunma sistemleri de daha güçlü oluyor. Başka bir teze göre ise yeni tip virüsün, belirli reseptörlere kenetlenmesi gerekiyor. Bu reseptörlerin, çocuklarda iyi gelişmemiş olabileceği, bu nedenle de virüsün çocuk vücuduna yerleşemediği öne sürülüyor.

Çocuklarda şiddetli vakalar görülüyor mu?

Son zamanlarda, ABD, İtalya, İspanya, Fransa ve İsviçre’de korona virüs ile enfekte olmuş çocuklarda şiddetli inflamasyon tespit edildi. Semptomlar, çocuklarda organ yetmezliğine yol açabilen Kawasaki Sendromu’nun semptomlarına benziyordu. Etkilenen çocuklarda düşmeyen yüksek ateş, şiddetli karın ağrısı, döküntüler ve dilde şişme tespit edildi. Bazı çocuklarda kan damarlarında iltihaplanma, kiminde ise kalpte hasar görüldü. Yılbaşından bu yana Avrupa’da yaklaşık 230 şüpheli vaka gözlendi.

Bu belirtilerin Covid-19 ile ilgili olup olmadığı hâlâ belirsiz. Çünkü semptomları gösteren çocukların tümünde Covid-19 testi pozitif çıkmadı. Diğer taraftan Kawasaki Sendromu da korona salgını öncesinde ortaya çıktığı için Kovid-19 ile doğrudan bağlantı henüz kurulamıyor.

Bilimsel çalışmalar ne zaman tamamlanır?

Çocuklar ve korona virüsüne dair çalışmalar hâlâ sürüyor. Örneğin Almanya’da “C19.Child Hamburg” adlı, çocukların ve ergenlerin ne sıklıkta enfekte olduklarına ve enfeksiyonun seyrine dair bir çalışma devam ediyor. Hamburg-Eppendorf Üniversitesi Tıp Merkezi ile Hamburg çocuk hastanelerinin ortaklaşa yürüttüğü bu çalışmada, Covid-19 semptomları gösteren ve göstermeyen 6 bin çocuk ve ergenden veriler toplanıyor. Çalışmaya katılan doktorlardan biri, “Çocukların korona virüsüne yakalanıp yakalanmadığı, ne sıklıkta ve ne kadar ciddi bir şekilde hastalandıkları kesinlikle henüz cevabı verilmemiş soru,” diyor.

[Kronos.News] 23.5.2020

Babacan: Hukuk devleti değil artık burası, tutarlılık aramayın

DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan, ‘Türkiye Cumhuriyeti’nin hukuk devleti niteliğini kaybettiği’ni belirterek, “Tamamen ilkesiz, kuralsız, evrensel normlara aykırı bir uygulama var. Tutarlılık aramayın hiç” dedi. Babacan, iktidarın DEVA Partisi’nden korktuğunu söyledi.

KRONOS -23 Mayıs 2020

ANKARA – Demokrasi ve Atılım Partisi (DEVA) Genel Başkanı Ali Babacan, gazeteci Çağlar Cilara’nın YouTube kanalında katıldığı programda önemli mesajlar verdi, son günlerde MHP’yle girdikleri tartışmalara değindi.

İktidarın Terörle Mücadele Kanunu’nu istediği gibi uyguladığını kaydeden Babacan, hem yasalara, hem Anayasa’ya hem de evrensel hukuk kurallarından uzaklaşıldığını kaydetti. Babacan, “Hukuk devleti değil artık burası. Sorunun temelinde de bu var. Terörün, terör örgütünün bir uluslararası tanımı var. Evrensel hukuk terör örgütünün ne olup ne olmadığını tanımlar. Biz de imza atmış bir ülkeyiz. Ama bunlar tamamen bir kenara bırakılmış durumda. Tamamen ilkesiz, kuralsız, evrensel normlara aykırı bir uygulama var. Tutarlılık aramayın hiç. Baştan aşağı yeniden reforme edilmesi gerekiyor. Ve en önemli unsur da iktidarın yargı üzerindeki etkisinin sonlandırılması gerekiyor” şeklinde konuştu.

Gazeteci Çağlar Cilara’nın, Abdullah Gül’ün muhalefet partilerinin adayı olarak sahneye çıkabileceği şeklinde görüşlerin olduğunu dile getirmesi üzerine Ali Babacan, “Sayın Gül’ün adaylığıyla ilgili yaptığımız bütün görüşmelerde bu konu kesinlikle gündeme gelmedi. Spekülasyonlar olabilir ama seçimlere o gün oluşturacağımızı strateji çerçevesinde gireceğiz” cevabını verdi.

MHP’YLE POLEMİK: “BOŞ LAF ÜRETİYORLAR”

Son günlerde MHP yöneticilerinin Ali Babacan’ı ve DEVA Partisi’ni hedef alan açıklamalarını hatırlatılması üzerine Babacan, “Bu tür laflar üretenler, gayet boş insanlar. Laf üretiyorlar. Biz çalışıyoruz. Partimizin yetkili kurulları bir açıklama yaptılar ve politikalarımıza ortaya koydular. Bundan ötesini açıkçası ben vakit kaybı olarak görüyorum. Bunu günlerce sürdürebiliriz, ama biz siyaseti böyle bir üslupla yapmak için, o seviyede bir üslupla yapmak için siyaset yapmıyoruz. Biz siyaseti bu ülke için yapıyoruz. Bu ülkenin yüksek menfaatleri için yapıyoruz” ifadelerini kullandı.

“KORKTUKLARI İÇİN BİZE SATAŞIYORLAR”

DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan, iktidar ortaklarının partilerinden korktuklarını belirterek, şunları kaydetti:

“Zaten bundan korktukları bize sataşıyorlar. Dikkat edin bu tartışmaları başlatan biz değiliz. Bu tartışmaları başlatan başkaları. Bizim bugüne kadar durup dururken hiçbir siyasi partiye iliştiğimizi gördünüz mü? Biz sadece ülkedeki kötü yönetime vurgu yapıyoruz. Ve bu kötü yönetimin düzeltilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Öneriler getiriyoruz sürekli iktidar ortaklarına. Ama başkaları öyle değil. Yıllar boyu böyle devam etmiş. Yaptıklarına, çalışmalarına bakın ne yapmışlar ne etmişler bakın. Böyle tartışmalarla kaybedecek vaktimiz yok. İki gün önce de söyledim, önce kendi işlerini iyi yapmaya odaklansınlar. Başkalarına sataşacaklarına.”

SEÇİM SİSTEMİ TARTIŞMALARI: HER DEĞİŞİKLİĞİ KORKU ÜRÜNÜ OLARAK GÖRÜRÜZ

Seçim sisteminin değiştirilmesine yönelik tartışmalara da değinen Babacan, şu değerlendirmeyi yaptı:

“İktidar ortaklarından gelen açıklamalara baktığımızda, bu iki ortaktan büyük ve küçük ortaktan gelen açıklamalara baktığımızda bir hazırlığın olduğunu anlıyoruz” dedi. Henüz ortaya konmuş bir program olmadığını kaydeden Babacan, “Ortaya konmuş bir yasa teklifi yok, bir tasarı yok, resmen açıklanmış bir plan da yok. Ama ortaya konmuş bir korku var, bir endişe var. Mevcut kurallarla, mevcut seçim düzeniyle artık bir seçim kazanamayız, bu fırsat elimizden kayıyor gidiyor, hazır iktidardayken, hazır Meclis de yanımızdayken, kuralları değiştirerek acaba iktidarımızı sürdürebilir miyiz. Benim dışarıdan izleyip algıladığım bu. Ciddi bir korku var, bir endişe var, bir panik var. Bundan sonra seçim kanunuyla ilgili, siyasi partiler kanunuyla ilgili, yapılacak her değişikliği biz bir korku ürünü olarak görürüz. Bizlerden korktular da yapıyorlar. Son seçimlerden bugüne kadar Türkiye’deki en önemli değişimlerden biri DEVA Partisi’nin kurulmasıdır. Ve DEVA Partisi’nin potansiyelini herkes görüyor. Bakmayın o açıklanan rakamlara, şuna buna, herkes görüyor. Bugün Ak Parti’nin genel merkezinde 8-10 arkadaş oturduğu zaman da bunu konuşuyor, eminim başka partiler de bunları konuşuyor. Ne kadar oyun oynarlarsa oynasınlar, oyunun kurallarını ne kadar değiştirirlerse değiştirsinler biz halkın gücünü, iradesini ve desteğini arkamıza aldıktan sonra Allah’ın da izniyle önümüzde hiçbir engel tanımayız.”

“İKTİDAR BİTİYOR, BUNU GÖRMEK LAZIM”

“İktidar bitiyor, bunu görmek lazım” diyen Babacan, sözlerini şöyle sürdürdü: “Mevcut iktidar bitiyor, bunu görmek lazım. Devam edemeyecek. Mevcudu devirmek değil amacımız, yepyeni bir şey ortaya koyuyoruz. Mevcut zaten bitiyor, artık sürdürülemiyor. Bu bitecek de yerine ne gelecek? İşte o yerine geleceği biz şu an, inşa ediyoruz.”

[Kronos.News] 23.5.2020

Nuran Arifoğlu eşinin mezarı başından seslendi: Cezaevlerinde değişen bir şey yok

Cezaevinde yakalandığı kansere rağmen zamanında tahliye edilmeyerek hayatını kaybeden işadamı Medeni Arifoğlu'nun eşi Nuran Arifoğlu mezar ziyaretinde, "Cezaevlerinde can pazarı yaşanıyor. Değişen bir durum yok. Seni hatırlatıyor, yaşananlar" dedi.

KRONOS -23 Mayıs 2020

ANKARA – Cezaevinde yakalandığı kansere “cezaevinde kalamaz” raporlarına rağmen zamanında tahliye edilmeyip, tahliyesinden çok kısa bir süre sonra da hayatını kaybeden Bingöllü işadamı Medeni Arifoğlu’nun eşi Nuran Arifoğlu, eşinin mezarını ziyaret ettiği fotoğrafını paylaştı.

Nuran Arifoğlu, “Ben geldim can yoldaşım. Feyza yine gelmedi üzülme, henüz hazır değil senin burada yattığını görmeye. Bizleri gördüğün gibi sensizlik her gün daha acı veriyor” dedi.

Cezaevlerinde yaşanan durumunun değişmediğini kaydeden Nuran Arifoğlu, “Cezaevinde olduğun günleri bile özlüyorum. Cezaevlerinde can pazarı yaşanıyor, değişen bir durum yok. Seni hatırlatıyor, yaşananlar” ifadelerini kullandı.

ÖZGÜR DOĞAN’IN EŞİ: İLK KEZ MEZARA GİDECEĞİM ÇOCUKLARLA

Nuran Arifoğlu’nun bu paylaşımına pek çok yorum yapıldı ancak cezaevinde kansere yakalanıp vefat eden öğretmen Özgür Doğan’ın eşi Seyran Doğan’ın paylaşımı yürek burktu. Eşinin mezarına ilk kez gideceğini kaydeden Seyran Doğan, Nuran Arifoğlu’nun paylaşımının altına, “Biç gitmedim, gidemedim. Çocuklar da olacak yanım da.
Ne hissederim, nasıl davranırım bilemiyorum. Biraz korkuyorum” diye yazdı.

“GİDE GELE ALIŞIRSINIZ…”

Doğan’ı teselli eden Nuran Arifoğlu ise “Sevdiklerinin yolunu gözledikleri söylenir. Gidin ilk zamanlar orada yattığına inanamazsınız gide gele alışırsınız. Yokluğu hep hissedilecek” dedi. İkisinin de eşleri cezaevinde kansere yakalanıp zamanında tahliye edilip tedavi edilmediği için hayatını kaybeden acılı iki kadının dayanışması yürek burktu.

[Kronos.News] 23.5.2020

Saray’dan şaka gibi bayram müjdesi! Sokağa çıkma yasağında köprü, otoyol ve Marmaray ücretsiz

Resmi Gazetede yayınlanan karara göre, Ramazan Bayramı boyunca Karayolları Genel Müdürlüğü sorumluluğundaki Marmaray, otoyol ve köprülerden geçişler ücretsiz olacak.

BOLD- AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın imzasıyla Resmi Gazete’de yayımlanan karara göre, sokağa çıkmanın yasak olduğu, Ramazan Bayramı tatili boyunca, 23 Mayıs 2020 Cumartesi günü saat 00.00’dan (Cuma gününü Cumartesi gününe bağlayan gece) başlayarak, 27 Mayıs 2020 Çarşamba günü saat 07.00’ye kadar, yap-işlet-devret projeleri hariç olmak üzere Karayolları Genel Müdürlüğü sorumluluğunda bulunan otoyollar ile 15 Temmuz Şehitler Köprüsü ve Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’nden geçişlerden ücret alınmayacak.

23 Mayıs 2020 Cumartesi günü saat 00.00’dan (Cuma gününü Cumartesi gününe bağlayan gece) başlayarak, 26 Mayıs Salı günü saat 24.00’e kadar, Başkentray ve Marmaray seferleri de ücretsiz olacak.

EZBER BOZMUŞ!

Sokağa çıkma yasağı boyunca, yap-işlet-devret modeliyle yapılan otoyol ve köprülerin zararının hazineden karşılanacağını hatırlatan ekonomi yazarı Uğur Gürses kararı, ”Geçmediğimiz köprülere ücret ödenirken, geçemediğimiz köprülerin de ücretsiz olması ezber bozucu olmuş gerçekten” sözleriyle eleştirdi.

[Bold Medya] 23.5.2020

AKP’li kadın üyenin Erdoğan’a yönelik sözleri şok etti: Allah çocuklarımın ömründen alıp size versin!

Erdoğan’ın, video konferans yoluyla gerçekleştirdiği İl ve belediye başkanları toplantısına katılan, Çorum AKP Kadın Kolları Başkanı Meryem Demir’in sözleri pes dedirtti.

BOLD- AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, dün il il video konferans yöntemiyle gerçekleştirdiği genişletilmiş il ve belediye başkanları toplantısına Çorum’dan AKP İl Başkanı Yusuf Ahlatcı, Belediye Başkanı Halil İbrahim Aşgın, İl Genel Meclisi Başkanı Osman Günal, AKP Kadın Kolları Başkanı Meryem Demir ve Gençlik Kolları Başkanı Muhammet Fatih Temur katıldı.

O KADAR ÖNEMLİSİNİZ

Toplantıda söz alan AKP Çorum Kadın Kolları Başkanı Meryem Demir, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a “Kızmayın sakın ben bir şey söyleyeceğim. İnsan kendi ömründen geçebilir. Ama bazen diyorum ki, çocuklarımın ömründen alsın size versin. Çünkü bu ülke için o kadar önemlisiniz” diye konuştu.

AKP’li Demir’in bu sözleri üzerine gülümseyen Erdoğan ise, “Haşa, Allah onları en güzel şekilde yetiştirmek nasip etsin” cevabı verdi.

AKP’li kadın kolları başkanı Demir’in sözleri sosyal medyada da gündeme oturdu. Bazı sosyal medya kullanıcıları Merve Demir’i, siyasi çıkar uğruna çocuklarını bile malzeme yapmakla suçladı.

[Bold Medya] 23.5.2020

Hapisteki çocuklara bayram hediyesine hazır mısınız? [Cevheri Güven]

Yönetmen Erdal Dızman’ın hapisteki çocukları anlattığı filmi “Aperture” yayında. Tüm geliri tutsak çocuklara gidecek. Yönetmeniyle, başroldeki çocuk “Elif”i konuştuk.

CEVHERİ GÜVEN

BOLD ÖZEL – Türkiye cezaevlerinde anneleriyle birlikte 800 bebek ve sayısı çok daha yüksek çocuk olduğu biliniyor. Oyun alanı, kreş, yeterli yiyecek gibi temel ihtiyaçlardan yoksun hapisteki çocuklar sorunu Türkiye’de geçmişten beri vardı ancak sayı ve şartların ağırlığı 15 Temmuz’un ardından katlanarak arttı.

Yönetmen Erdal Dızman, 15 Temmuz’un ardından Sincan Cezaevi’nde bir yıl tutuklu kaldı. Eşi ve çocuklarıyla Yunanistan adalarında nezarette aynı hücrede kalması ve çocukların hapisteki dünyasını yakından gözlemlemesi ise daha sonra oldu.

Almanya’da ailesiyle mülteci kampında kaldığı süreçte Erdal Dızman, şartlara aldırış etmeden ve cebinde hiç parası olmadan yola koyuldu ve hapisteki çocuklar için kısa film çekti. Şuana kadar iki festivalden ödül alan “Aperture”, vimeo.com üzerinden 23 Mayıs Arife günü yayında olacak. Dızman, “Bayram en çok çocuklarındır, bu yüzden o günü seçtim diyor”. Filmin tüm geliri hapisteki çocuklara harcanacak. Filmi kiralamak 3.90 euro, satın almak ise 11.90 euro. Paypal ve kredi kartıyla ödemek mümkün.

İZLEME LİNKİ

Dızman’la yaptığımız söyleşiyi sunuyoruz:

Aperture’u çekmeye iten şartlarla başlayalım?

15 Temmuz’dan sonra hayatım köklü olarak değişti. KHK’yla ihraç edildim ve 24 Ocak 2017’de tutuklandım. 1 yıl Sincan Cezaevinde kaldım. Çıkınca mesleğimi devam ettirmeye çalıştım ve Türkiye’de bir engellinin yaşadıklarını, iletişimsizliği anlatan kısa film çektim. Onun montajını bitiremeden eşim hakkında yakalama kararı çıkınca ülkeden ayrılmaya karar verdik. Bir yıl kadar Atina’da yaşadıktan sonra Almanya’ya geldik.

Hapisteki çocuklara yardım edecek param yoktu, bu kötülükleri engellemek için elimden bir şey gelmiyordu, yapabileceğim tek şey vardı film çekmek. Önce kendi ülkemdeki çocukları anlatarak başlamak istedim. Sağdan soldan bir ödünç kamera bulup bütçesiz bir şeklide, birkaç arkadaşın fedakarlığıyla işe başladık. Demir parmaklıkları biri taktı boyadı, demir kapıyı biri kesti filan. Dekor anlamında destek verdiler ama ışıkçı, sesçi, montajcı yok, kameraman yok, onların hepsini kendim yaptım. Hayatımda ilk defa montaj programı kullanıp filmi ben kurguladım.

Zor bir süreç insanlar çekiniyorlar. Gardiyanı bile kimse oynamak istemedi. Sağolsun Ali bey öne atıldı ve gardiyan karakterine can verdi. 

HALİME GÜLSU İLE BAŞLADI

Senaryodan biraz bahsedelim mi?

Halime Gülsu’nun cezaevinde yaşadıkları herkes gibi beni de etkilemişti. Önce ben F Tipi’nde kalan bir kadının hikayesini yazmıştım hapisteyken. Süreçte bu çocuğa evrildi. Çocuğu ön plana aldım. Karakterin ismi Elif.

Elif hapiste doğup büyüyen çocuklardan biri. Ağaç ya da toprak görmemiş, dışarıya çıkmamış, parkta oynamamış bir çocuk. Annesiyle mahkemeye gidip geldiği, tutukluları sevk ettikleri cezaevi ring aracından dünyayı görüyor. Elif’in araçtaki küçük parmaklıklı pencere aralığından gördüğü dünyayı çizmeye çalıştım.

Gardiyan annesi revire gittiğinde çocuğu tek başına hücreye kapatıyor. Çocuk karanlıkta ve yalnız kalır. Yaşadığı korkular sonucunda Elif farklı bir boyuta adım atar. Hücrede bir menfez açılır, dışarıdan hava, ışık gelmeye başlar. Aynı zamanda bu menfezdeki pervane bir film makinası gibi çalışır ve Elif’in ekranına özgür çocukların görüntülerini getirir. Sinema perdesinden yayılan çocuğun çığlığını sadece dışardaki çocuklar duyuyor. Bu çığlığı duyan çocuklar oyun oynamayı bırakır ve Elif ile göz göze gelirler. Yani bu 800 ya da sayısı değişen çocukların çığlıklarını ancak dışardaki masum, kirlenmemiş çocuklar duyabilir. 14 dakika 52 saniyede bunu anlatmaya çalıştım.

ÇEKİMDEKİ ZORLUKLAR

Mülteci kampında kalırken film çekmek nasıl bir şeydi?

Mülteci kampında ailecek eşim ve iki çocuğumla kalıyoruz. Ben her sabah sırtımda kendimden ağır çantayla kaplumbağa gibi çıkıp gidiyorum. Görevli soruyor tabi. Burada bir kültür derneği var. Onun alt katındaki kazan dairesini görünce onu cezaevine benzetmiştim. Bir arkadaşa buranın kapısını çevirebilir miyiz, diğerine buraya parmaklık yapabilir miyiz, bir diğerine yatak sordum, masa sordum derken, bunları yaptık. Çocuk oyuncu bulmak çok zor oldu. Sonra bir çocukla başladık ama bir noktadan sonra ‘oynamıyorum’ dedi. 19 sahneyi çöpe atıp yeniden başladık başka çocukla.

Tabi çocuğun psikolojik olarak etkilenmemesi için zor sahnelerin arka planında biz onu oyuna çevirdik.

Filmi 4K çekemedim. HD çekmek zorunda kaldım düşük kalitede. Çünkü harddiskim yoktu bu kadar yükü taşıyacak. Sonra bilgisayar yoktu aldım ama onu koyacak oda yoktu kamptayız. Bir arkadaşın evine koyduk. Onun evine gidip yarım saat görüntüleri izleyip çıkıyordum rahatsız etmemek için.

Filmlerde telif olayına çok dikkat ediyorum ben. Filmin müzikleri orijinal bize ait. İçindeki türkü Aşık Musa Aslan’a ait. Eşim Fatma Dızman seslendirdi türküyü. Yani müziği de biz yapmış olduk.

Filmle ilgili üzüldüğüm nokta, senaryonun tamamını çekebilseydik 25-30 dakika, birçok konuya daha yakından bakabilecektik. Ama buna da şükür güzel oldu.

HÜCREDE KENDİ ÇOCUKLARIMI GÖZLEMLEDİM

Hücrede çocuk olmak nasıl bir şey?

Böyle bir filmi çekmeyi ilk düşündüğümde vazgeçmiştim. 40 yaşına kadar yönetmen olmayı da düşünmemiştim açıkçası. İnsanların belli bir entelektüel olgunluğa ulaşması, bazı şeylere birebir dokunması gerektiğine inanıyorum. Bu yüzden vazgeçmiştim, o çocukların o yaşadıklarını anlatabilecek bir insan değildim ben. Ama biz Atina’da gözaltına alındık ailecek. 2 yaşında 10 yaşında iki çocuğumla beraber. Demir parmaklıkların arkasında çocuklarımla beraber kalınca diğer çocukların neler yaşadığını artık hayal edebiliyordum. Bazen çocuklara uygun yemek vermediler, içmeye uygun su bulamadık. Çocuklar birkaç metrekarede çok bunaldı, onlarla beraber oturup ben de ağladım. Çok zorlandım. O zaman karar verdim hapisteki çocukların filmini çekmeye. Çocuklarımla o gözaltı süreci bir mesaj gibiydi. Kısa süre de olsa çocuklarla hapiste olmayı gösteren, gözlemleten bir mesaj.

Bir çocuğun koşmaya oynamaya, annesi babasıyla olmaya ihtiyacı var. Bir çocuğun başka hiçbir şeye bu kadar ihtiyacı yokken onu ellerinden aldılar. 4 yıldır içeride olan çocuklar var. Kayıtsız kalmayacak insanların bunları duyması için filmi çekmek istedim.

TÜM GELİR BAĞIŞLANDI

Film nerede yayınlanacak?

Filmimiz vimeo.com üzerinden ücretli olarak yayınlanacak. Kiralama ve satın alma seçenekleri var. Küçük bir meblağ karşılığı. Filmin bütün gelirleri resmi bir sözleşmeyle bir dernek üzerinden tutsak çocuklara ve yakınlarına bağışlandı. Bağışlanma denmez de o zaten onların. Biz direkt olarak Vimeo.com’a derneğin banka hesabını bağladık. Orada toplanıyor. Gayet şeffaf şekilde. Buradan gönderiminin de şeffaf olması için çaba harcanacak.

ÖDÜLLER ALMAYA BAŞLADI

Filmin festivallerdeki performansı nasıl gidiyor?

Cannes Film Festivali’ne gönderdim önce. Salgın nedeniyle orası durunca filmi geri çektim. Çünkü hapisteki bebekler için acilen kamuoyu oluşturmak gerekiyordu. Bekleyemezdim.

Filmi başka platformlarda da paylaşmaya izin veren festivallere gönderdim. 21 Festivale gönderdim. İlk beşi açıklandı ve hepsinde de başarı kazandı film. Bir festivalden en iyi yönetmen ve film ödülü geldi. Amerika’da Golden Price Festivalinde son ikiye kaldı. Tabi festivallerde ödül almak benim için çok önemli değil ama oralarda gösterim yapabilmek bu soruna dikkat çekmekti amacım.

Çünkü param yok, malım yok, her şeyim geride kaldı. Tek bildiğim şey film çekmekti, hapisteki çocuklara bu şekilde destek verebilirim diye düşündüm. Festivallerde özellikle entelektüeller, sanat severler, akademisyenler kısacası düşünen, yazan, çizen, demokrasi ve insan hakları savunucusu aydın insanlar duysun istiyorum meseleyi. Ödül alınca, gidip orada bu çocukların derdini anlatma şansın oluyor.

YENİ FİLM KORONA HAKKINDA

Yeni projelerinizden bahsedelim biraz da?

Yeni film korona hakkında. Almanya’da Alman oyuncularla ve Almanca çekeceğiz. Mehmet ve Oktay bey sağolsun yapımcılığını üstlendi. 25 Haziran’da başlıyoruz çekimlerine. Film ekibi hemen hemen oluştu. Serkan Öztürk sanat yönetmenimiz olacak. Bir obsesif karakterin eve kapanmasıyla bu süreci daha dramatik yaşaması, insanların eve kapanarak doğanın ve tabiatın yalnız başına kalmasını konu ediniyor film. İnsanoğlunun burada misafir olduğunu anlatıyor. Mezafizik tarafı burası. İkinci olarak da insanlar arasındaki iletişimsizlikle ilgili problemlerin altını çiziyor. Korona dönemini unutturmayacak bir film olacak.

İki tane de uzun metrajlı film projemiz var senaryosu bitti. Birisi bir ressamın gözünden Türkiye’deki baskı sürecini anlatıyor. Gördüğü işkenceler, kaçırılması, mahkemeler, hapishaneler vs. Ama bunu yapmak için kamuoyu ve maddi olanaklar ortaya çıkar mı bilmiyorum.

ERDAL DIZMAN KİMDİR?

Yönetmen Erdal Dızman; Kanal D’de ATV’de TRT’de farklı dizilerde görev aldı. Devlet Tiyatroları’nda yardımcı oyuncu olarak çalıştı. 2002-2008 yıllarında kendi özel tiyatrosunda oyunlar yazdı ve sahneledi. 2010’a kadar oyunculuğu sürdürdü. Ardından TRT’de kariyerini sürdürmeye devam etti. 2016 yılında KHK’yla görevinden ihraç edildi. Ardından 2017 başında tutuklandı ve 1 yıl Sincan Cezaevinde kaldı. Şimdi Almanya’da eşi ve iki çocuğuyla yaşıyor. Eşi Fatma Dızman ise Türk Halk Müziği solistliği ve Drama liderliği yapıyordu.

[Cevheri Güven] [Bold Medya] 23.5.2020

Erdoğan Deniz Kuvvetlerini Ulusalcılara sus payı olarak verdi

Cihat Yaycı’nın istifası sonrası Ulusalcı&Ergenekoncu cephe ile Erdoğan arasında yeni bir pazarlık masası kurulmuş durumda. Detaylar ve istifanın analizi.

BOLD ANALİZ, Fatih Yurtsever

Kamuoyu günlerdir önce kızağa çekilen sonra da istifa eden Deniz Kuvvetleri Kurmay Başkanı Tümamiral Cihat Yaycı’yı tartışıyor. 28 Şubat 1997 Milli Güvenlik Kurulu Kararlarınını “Postmodern Darbe” olarak adlandıran zamanın Genelkurmay Genel Sekteri Tümg. Erol Kasnak sayılmazsa, TSK tarihinde ilk defa bir tümamiral için bu kadar çok haber yapıldı ve üzerinde konuşuldu.

“Fetömetre” ve “Mavi Vatan” nedeniyle tartışma bu denli ateşli olarak sürdürülse de konu derinlemesine analiz edilince başka bir takım nedenler ortaya çıkıyor. Çok basit bir örnek vermek gerekirse: Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Adnan Özbal’ın Çin’e yaptığı resmi ziyaret sadece birkaç yerel basın yayın organında kendisine yer bulurken, Cihat Yaycı’nın her hareketi haber oldu. Peki nasıl oldu da TSK geleneklerinin ve emir komuta zincirinin hilafına bir tümamiral bu denli bir üne ve güce kavuştu?

15 Temmuz 2016 tarihinde Erdoğan ve ortakları, derin devletin ve İttihatçı zihniyetin 300 yıllık operasyonel birikimi kullanarak ikinci bir 31 Mart Vakası tertipiyle TSK’ya darbe yaparak, Türkiye’de rejimi değiştidiler. İran’da 1979 yılında yapılan İslam Devrimi de Şah’a bağlı laik İran Ordusu’na rağmen yapılmış, devrim Ordu’nun uzun süre Irak ile yapılan savaş sonrasında gücünü tüketmesi ile güç kazanarak yerini sağlamlaştırmıştı. Benzer bir geçiş döneminin Erdoğan rejimi açısından kazasız bir şekilde atlatılması da TSK’nın bu dönemde kontrol altında tutulmasına bağlıydı.

DENİZ KUVVETLERİ ERGENEKONA SUS PAYI OLARAK VERİLDİ
Erdoğan gücünü bir koalisyon ile paylaşmak zorunda olduğu için temel savaş olanı olan TSK’da gücü belli bir zamana kadar ulusalcı askerlerle paylaşmayı tercih etti. 2016 yılında Deniz Kuvvetleri Komutanlığının komuta yapısı büyük oranda daha önce Ergenekon ve Balyoz davalarından yargılanan ve hapis yatan askerlerden teşkil edildi. Aslında Erdoğan ve Hulusi Akar’ın planı, kısmen iç politikaya etki etme gücü az olan Deniz Kuvvetlerini Ergenekon’a sus payı olarak vermek ve başlarına yönetebilecekleri bir “kayyım” atayarak geçiş döneminde olası yol kazalarının önüne geçmekti.

Ulusalcı askerler kaolisyonun bir parçası olmalarına rağmen Hulusi Akar ve Erdoğan’a hiçbir zaman tam olarak güvenmediler. Bu nedenle Deniz Kuvvetlerinde ellerine geçen gücü siyasi bir güce tahvil edebilmek için ülkenin hem iç hem de dış politikasına etki edebilecek, Erdoğan üzerindeki güçlerini konsolide etmeye imkan verecek, daha önce Balyoz yargılamaları sürecinde sıkça gündemde tutmaya çalıştıkları MAVİ VATAN kavramını milli bir doktrin haline haline getirmeye karar verdiler.

Hem Erdoğan hem de Ergenekon için yukarıda açıklanan planlarını uygulayabilecek ve zamanı geldiğinde oyun dışına çıkarılabilmesi için güç ve makam düşkünlüğü başta olmak üzere üzere kişisel zaafiyetlere sahip tek aday Tüamiral Cihat Yaycı idi. Peki Cihat Yaycı bu planları hayata geçirmek için neler yaptı?

Cihat Yaycı kamuoyunda Fetömetre denilen Deniz Kuvvetlerinde görev yapan sözde cemaat mensubu subayların tespitinde kullanılan algoritmayı geliştiren kişi olarak tanınıyor. Sözde KHK’lar ile Deniz Kuvvetlerinden ihraç edilen tüm askerler sıfır hata ile çalışan bu algortima sayesinde tespit edildi ve ihraç edildi. Gerçekte ise İran ziyaretinde kameralar önünde Doğu Perinçek’in de itiraf ettiği gibi tüm listelere daha önce istihbarat başkanlığı da yapmış Soner Polat koordinesinde balyozcu askerler tarafından hazırlanmıştı. Cihat Yaycı sadece yapılan fişleme listelerine kendi oluşturduğu kriterler ile meşruiyet kazandırmaya çalışarak, kamuouyu algısının yönetilmesine katkı sağladı. Her darbe döneminde olduğu gibi 15 Temmuz sonrasında da darbeciler tarafından fişlenenler tasfiye edilecekti, Fetömetre bunun sadece kılıfı oldu.

Erdoğan ve etrafındaki klik için Arap Baharı bir fırsatlar bütünüydü. Mısır ve Suriye’de olduğu gibi Lİbya’da da İhvan Hareketi siyasi ve askeri olarak desteklenmeliydi. Erdoğan’ın bu hırsı ve yaptığı dasa dışı faaliyetler Ergenekon tarafından da yakından takip edildi. Deniz Kuvvetleri etkin olarak kullanılabilirde hem etkili bir diplomatik araç hem de caydırıcı bir askeri güç sergileme aracı olabilir. Bu noktada Ergenekon, Deniz Kuvvetlerinde kendisine tanınan sınırlı gücü Erdoğan’ın amaçları ile uyumlu bir örtü altında Mavi Vatan üzerinden artırmayı hedefledi. Doğu Akdeniz’de yaşanan yanlızlığının ancak Libya ile yapılabilecek bir Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) sınırlandırma anlaşması ile aşılabileceği böylelikle Mavi Vatan’ın korunacağı konusunda Ergenekon Cihat Yaycı üzerinden kamuoyu desteğini arkasında aldı.

Erdoğan da zaten Libya’ya yapılan silah ticaretini meşru bir amaca dayandırmak istiyordu. Hülasa yapılan anlaşmanın devamı Erdoğan’ın silah sattığı Sarrac’ın iktidarda kalmasına bağlıydı ve bu nedenle de Türkiye silah satışı dahil her türlü desteği vermeliydi. Milyon dolarlar değerindeki SİHA’lar düşürülürken, silah taşıyan gemiler durdurulurken, MAVİ VATAN kavramı üzerinden oluşturulan milliyetçi dalga bu konuların tartışımasını nasıl olsa engellliyordu. Hem Ergenekon hem de Erdoğan yaşanan gelişmelerden memnundu.

Ancak Erdoğan’ın kendisi eliyle TSK’yı kontrol altında tuttuğu Hulusi Akar hem de şahsen Cihat Yaycı’dan haz etmediği gibi hem de onun kimler tarafından nasıl ve neden kullanıldığını gayet iyi görüyordu. Birkaç defa Cihat Yaycı’yı oyun dışına çıkarmaya çalışsa da başarılı olamadı. COVİD-19 sonrasında Dünya’da ve Türkiye’de yaşanan ekonomik ve siyasi gelişmeler Erdoğan’ın gücünü zayıflattı. ABD kaynaklı raporlarda örtülü olarak gündeme getirilen darbe tartışmaları Erdoğan’ı Hulusi Akar’a daha fazla mecbur hale getirdi. Bu durumu iyi değerlendiren Hulusi Akar şartların oluştuğuna kanaat getirerek Cihat Yaycı’nın ipini çekti. Dikkat edilirse Yaycı’nın kızağa çekilmesine en fazla Ergenekon cenahı tepki gösterdi. Zira onlar da Akar gibi gelişmeleri yakından takip ediyor, şartların namüsait hale geldiğini görüyorlar.

Cihat Yaycı şimdiye kadar yaptıklarıyla gündem oldu. Yaşanan gelişmelere bakılırsa bundan sonra da Erdoğan rejiminin yeni günah keçisi hizmet etmeye devam edecek. Suriye trajedisinin sorumlusu nasıl Ahmet Davuoğlu ilan edilmişse, önümüzdeki günlerde Cihat Yaycı da Libya yapılan bütün yasadışı işlerin müsebbibi olarak ilan edilebilir. Hatta Erdoğan Hakan Fidan’ın yardımıyla Cihat Yaycı’yı Moskova günlerinde Ergenekon’un yönlendirmesi ile Ruslara angaje olmakla suçlayabilir, aldatıldığını bile söylebilir. Ergenekon, Erdoğan’ı gayet iyi tanıdığı için Cihat Yaycı’ya bu kadar sahip çıkıyor. Zira herkes başına gelebilecekleri gayet iyi biliyor.

[Bold Medya] 23.5.2020

İsviçre Savcılığı, Hizmet gönüllülerini fişleyip Türkiye’de polise ihbar eden çifte soruşturma başlattı

15 Temmuz sonrası İsviçre’deki Hizmet Hareketi gönüllülerini fişleyerek İzmir Emniyet Müdürlüğüne ihbar eden çifte, Federal Savcılık soruşturma başlattı.

Resmi açıklama yapan İsviçre Federal Savcılığı, çift hakkındaki soruşturmaya ek olarak, ceza davası açılması için İsviçre bakanlar kurulundan (Federal Konsey) izin isteneceğini belirtti.

Geçtiğimiz yıllarda Türk kökenli kişilerin yaptığı benzer hukuksuzların araştırılması taleplerine onay verdiği için, Federal Konsey’den olumlu bir yanıt çıkması bekleniyor. İsviçre basının önde gelen yayın organlarında bu gelişme haber oldu. İhbarı yapan çift ve Türk konsolosluğu ile irtibata geçen İsviçre medyasına herhangi bir açıklama yapılmadı.

Şikayetçi kişilerin avukatı Duy-Lam Nguyen, bu soruşturmanın, diğer gönüllü muhbirlere caydırıcı bir nitelikle olacağını söyledi.

OLAYIN GEÇMİŞİ

İsviçre’de yaşayan hizmet gönüllüleri, kendileri ile hayır faaliyetlerinde yıllarca beraber olan bir çiftin, 2017 yılında İzmir Emniyet Müdürlüğüne verdiği ifade tutanaklarına ulaşmıştı. Kendi iradeleriyle polise giden çiftin, İsviçre’de Hizmet hareketi aracılığıyla tanıdıkları tüm kişilerle ilgili doğru-yanlış not ettikleri bilgileri AKP rejimine verdikleri ortaya çıkmıştı.

İsviçre başta olmak üzere dünyanın hiç bir yerinde suç sayılamayacak, ‘sohbet etmek, sohbete çağırmak, maddi yardım talep etmek’ gibi faaliyetlerin yanında gerçekle alakası olmayan ‘terörist organizasyona üye olmak, Afrika kuryesi olmak’ gibi ifadelerin yer aldığı tutanaklar yargıya taşınmıştı.

Mağdurlar Eylül 2019’de bu çift hakkında İsviçre Federal Savcılığına 200 bin İsviçre Frank tazminat talebiyle suç duyurusunda bulunmuştu. Duyuruda, içlerinde ‘terörist’ tabirinin de bulunduğu lekeleme (defamasyon) ve yalan beyan suçları da yer aldı.

İsviçre yasalarına göre, İsviçre oturumu veya vatandaşı olanların zararına yabancı bir devlete bilgi vermek (casusluk) suç. Bu suçu işleyenler üç yıla kadar hapis cezasına çarptırılıyor. Fişleme notlarıyla AKP rejimine hedef yapılan Hizmet gönüllüleri, ‘defamasyon (onur kırıcı davranış) ve iftira suçlarına maruz bırakıldıkları’ gerekçesiyle İsviçre Federal Savcısı’na başvuru yapmıştı. Ekleriyle 300’den fazla sayfadan oluşan fişleme ve tutanakları Savcılığa teslim eden Hizmet gönüllüleri, tazminat talebinde de bulunmuştu.

İSVİÇRE MEDYASI BENZER DAVALARI DA GÜNDEME TAŞIDI

Fişleme skandalı İsviçre’nin önde gelen yayın organlarında tam sayfa haber olmuştu. Olayı ülkede daha önce yaşanan benzer davalar tekrar gündeme getirmişti. Hizmet gönüllüsü bir iş adamını kaçırma planı yaparken suç üstü yakalanan Türk konsolosluğu basın eski müşaviri Hacı Mehmet Gani hakkında yakalama kararı çıkarılmıştı. Yine İsviçre’de Facebook üzerinden hakaret eden bir kadını mahkeme suçlu bulmuş ve tazminat ödemeye mahkum etmişti.

[TR724] 23.5.2020

Sema Aydoğan “Brüksel’in En Etkili 100 Kadını” arasına seçildi

Fedactio Diyalog Platformu Başkanı Sema Aydoğan, Koronavirüs salgını sürecinde organize ettiği faaliyetlerinden dolayı “Brüksel’in En Etkili 100 Kadını” arasına seçildi.

Belçika’da Hizmet Hareketi gönüllülerinin, Huzur Evleri’nde kalanlar ve onlara hizmet edenler için yapmış olduğu resim ve ikram kampanyaları W100 platformu tarafından ödüllendirildi.

“Brüksel’de birlikte nasıl daha iyi yaşarız?” sorusuna cevap arayan etkili aktivist ve düşünürler tarafından kurulan W100, Sema Aydoğan’ın ‘Gözden uzak, kalbe yakın’ projesini toplumda birlikte yaşamaya katkısından ötürü ödüle değer gördü. Aydoğan’ı “Brüksel’in En Etkili 100 Kadını” arasında gösterdi.

[TR724] 23.5.2020

Raporlar farklı sonuç aynı: Umutlar tükeniyor! [İlker Doğan]

Türkiye’de son birkaç haftada yayınlanan bütün ekonomik ve sosyal raporlar, ülkenin her alanda dibe doğru hızla ilerlediğini gösteriyor. İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi‘nin Kovid-19 salgının ekonomiye etkisine dair hazırladığı rapora göre, özel sektörde çalışanların yüzde 51’i işini kaybetme, yüzde 39’u ise aç kalma ya da ihtiyaçlarını karşılayamama korkusu yaşıyor.

DİSK-AR’ın 11 Mayıs’ta açıkladığı ‘Mayıs 2020 İşsizlik ve İstihdam Raporu’nda ise “Covid-19’un ilk dönemlerinde dar tanımlı iş ve istihdam kaybının 12 milyona, geniş tanımlı işsizliğin ise 15-16 milyon civarına ulaşabileceğini tahmin ediyoruz.” deniliyor. TÜİK’in Şubat 2020’ye ait raporuna göre de hem işgücü hem de istihdam oranı aynı anda düşüyor.

TMMOB Makina Mühendisleri Odası tarafından hazırlanan, Sanayinin Sorunları ve Analizleri raporuna göre ise işsizlik korkunç boyutlara ulaşmış durumda. Koronavirüs salgını sürecinde işsiz sayısının 16 milyonu bulmuş olabileceğine dikkat çekiliyor. Öğrenci Sendikası ve Genç İşsizler Platformu’nun raporuna göre 2020 yılı genç istihdam sayısının, 3 milyon 447 bin ile 2014 yılı seviyelerinin gerisine düştü.

GENÇLERİN GÖZÜ AVRUPA’DA

Sosyal Demokrasi Vakfı’nın (SODEV), gençlik araştırması da geçtiğimiz günlerde açıklandı. Buna göre, gençlerin 3’te ikisi imkan olsa yurt dışında yaşamak istediğini dile getiriyor. Veriler özgürlük, adalet ve liyakat özlemini ortaya koyarken, gençlerin yüzde 70’inin ‘torpil’in, yeteneğin önüne geçireceğini düşünmesi dikkat çekiyor.

Dengi ve Denetleme Ağı’nın yaklaşık 267 bin kişiyle görüşerek yaptığı Türkiye Demokrasi Raporu’na göre ise her 2 kişiden biri seçimlerin adil şekilde gerçekleştiğine inanmıyor. Siyasi partilere güvenenlerin oranı ise 6 kişide 1!

Avrupa İstatistik Ofisi de geçtiğimiz günlerde bir rapor yayınladı. Buna göre beyaz, mavi, gri yakalı Türkler Avrupalılardan haftada 10 saat daha fazla çalışırken, ortalama aylık ücretleri ise AB ülkeleri ortalamasının 3’te 1’i düzeyinde seyrediyor. Yani Türkler çok çalışıp, az kazanıyor!

Kovid-19 pandemisi geride korkunç bir ekonomik tablo bırakacak gibi görünüyor. Uzmanlara göre küresel ekonomik kriz 1929 Büyük Ekonomi Buhranı’ndan çok daha derin ve kalıcı etkiler bırakacak. Virüsün etkilemediği sektör neredeyse yok. Türkiye’de son iki ayda onbinlerce işyeri kapandı. Yaklaşık 8 milyon olduğu belirtilen geniş tanımlı işsiz sayısının 10 milyonu aştığı tahmin ediliyor. Son bir kaç haftad a birbiri ardına açıklanan ekonomik ve sosyal araştırma sonuçları da vehametin düşünülenden daha büyük olduğunu ortaya koyuyor.

ÖZEL SEKTÖR KORKU İÇİNDE

İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi, geçtiğimiz hafta ‘Covid-19 Salgınının Ekonomik, Sosyal ve Siyasal Etkileri ve Türkiye’ye Yönelik Öneriler’ konulu araştırmasının sonuçlarını açıkladı. Araştırmaya göre özel sektörde çalışanların yüzde 51.32’si, kendi işini yapanların yüzde 32.8’i işini kaybetme kaygısı yaşıyor. Yüzde 39.2’si ise aç kalma ya da ihtiyaçlarını karşılayamama korkusuna kapılmış durumda. İktisat Fakültesi’nin farklı alanlarda bilimsel çalışma yapan  24 hocasının kaleme aldığı 21 özel başlıktan oluşan rapora göre, koronavirüs salgını yüzünden halkın yüzde 42’si gündelik işlerini yapamaz hale geldi. Raporda, ekim ayına kadar etkisi sürmesi beklenen Covid-19 krizinin Türkiye’de turizmde en az 25 milyar dolar doğrudan ve çarpan etkileriyle birlikte 50 milyar dolarlık gelir kaybına neden olacağı tespiti yapıldı.

PANDEMİ SÜRÜYOR, KRİZ BÜYÜYOR

TMMOB Makina Mühendisleri Odası tarafından hazırlanan, ‘Sanayinin Sorunları ve Analizleri’ başlıklı rapor da 20 Mayıs’ta yayımlandı. IMF, OECD, TÜİK, Merkez Bankası, Hazine ve Maliye Bakanlığı, DHMİ, Kültür ve Turizm Bakanlığı verileri kullanılarak yapılan analizde, 2020’nin ilk çeyrek verileri kullanılarak krizin ilk elde ortaya çıkardığı tahribat sergilendi ve eğilimler belirlendi. Özellikle hizmet sektöründe sert bir daralmayı getiren krizin sanayi alanında da sıçrayarak büyüdüğü, bunun en ürkütücü sonucunun ise sayıları 16 milyona ulaşan işsizler ordusu olduğu belirtiliyor. Analizde, “Sanayi üretimi, pandeminin başladığı Mart’ta, Şubat’a göre yüzde 7 azaldı. İmalatta ortalama düşüş yüzde 7,5 iken, bazı alt dallarda daha derin düşüşler görüldü. Merkezi yönetim bütçe açığı 2020 yılının ilk çeyreğinde 29,6 milyar TL’yi buldu.” deniliyor.

GENÇLER ÜMİDİNİ KAYBETTİ

Sosyal Demokrasi Vakfı (SODEV), gençlik araştırmasını paylaştı geçtiğimiz hafta. Araştırmaya göre gençlerin 3’te ikisi imkan olsa yurt dışında yaşamak istediğini söylüyor. Araştırmada, Türkiye’de 13 milyon gencin öncelikli sorunlarının eğitim ve istihdamda yer alamamak, fırsat eşitsizliği ve güvencesizlik olarak ortaya çıkıyor. Katılımcıların yüzde 70,3’ü Türkiye’de ‘arkası sağlam’ bir kişinin yetenekli bir gencin önüne geçebileceğini düşünüyor. Araştırma verilerine göre, Türkiye’de gençlerin yüzde 62,5’i eğer imkan olsa yurt dışına yerleşip orada yaşamak istediğini belirtiyor.

İŞGÜCÜ SAYISI DA İSTİHDAM DA DÜŞÜYOR

Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) 11 Mayıs 2020 günü açıkladığı Şubat 2020 dönemi Hanehalkı İşgücü Araştırması da vehameti gözler önüne seriyor. Tartışmalı TÜİK verilerine göre bile işgücü ve istihdamın birlikte düşüyor. 2019 Şubat ayına göre işgücü 1 milyon 102 bin azalarak 30 milyon 982 bine geriledi. İlk korona virüs vakasının 11 Mart’ta görülüğü dikkate alındığında istihdam rakamının, 29 milyona kadar düştüğü tahmin ediliyor. DİSK-AR’ın Mayıs 2020 İşsizlik ve İstihdam Raporu’nda ise “Covid-19’un ilk dönemlerinde dar tanımlı iş ve istihdam kaybının 12 milyona, geniş tanımlı işsizliğin ise 15-16 milyon civarına ulaşabileceğini tahmin ediyoruz.” deniliyor.

YARGIYA GÜVEN DİP YAPTI

Denge ve Denetleme Ağı (DDA) 266 bin 993 kişiyle görüşülerek hazırlanan Türkiye’de Demokrasi Raporu’nu bir kaç gün önce yayınladı. Rapora göre her 2 kişiden biri seçimlerin adil şekilde gerçekleştiğine inanmıyor, her 6 kişiden sadece biri siyasi partilere güveniyor. 100 kişiden en az 61’i yargının tamamen siyasallaştığı görüşünde ve toplumun yarısı yargıya güvenmiyor. Bu kişilere göre mahkemeler iktidar ilişkisine göre karar veriyor. İktidarın savcı ve hakimlere baskı uyguladığına inananların oranı giderek artıyor. Her 5 kişiden 2’si farklı nedenlerden dolayı ayrımcılığa uğradığını ve kendisini ikinci sınıf vatandaş gibi hissettiğini ifade ediyor.

Türkler çok çalışıp, az kazanıyor!

Avrupa İstatistik Ofisi (EUROSTAT) verilerine göre, Avrupa Birliği ülkelerinde haftalık ortalama çalışma süresi 37.2 saat iken Türkiye’de 47.2 saate ulaşıyor. 11. Kalkınma Planı için oluşturulan İşgücü Piyasası ve Genç İstihdamı Özel İhtisas Komisyonu Raporu’nda, Türkiye’deki işgücü piyasasının sorunları tüm yönleriyle ele alınarak çözüm önerileri getirildi. Rapordaki önerilerin bir kısmı doğrudan Kalkınma Planı’na girdi. Raporda, Eurostat verilerine dayanarak Türkiye ve Avrupa Birliği (AB) arasında çalışma saatleri ile ortalama ücretler değerlendirildi. Buna göre, 47.2 saatlik haftalık çalışma süresi ile Türkiye AB ülkelerinin hepsinden uzun çalışıyor. AB üyesi ülkelerde haftalık ortalama çalışma süresi 37.2 saat. Beyaz, mavi, gri yakalı Türkler Avrupalılardan haftada 10 saat daha fazla çalışırken, ortalama aylık ücretleri ise AB ülkeleri ortalamasının 3’te 1’i düzeyinde seyrediyor.

[İlker Doğan] 23.5.2020 [TR724]

Oruçtan bütün organlar istifade etmeli [Prof. Dr. Muhittin Akgül]

Oruç, sadece midemizin aç ve susuz bırakılması anlamına gelmez. Bilakis oruç, bütün organların istifade etmesi gereken oldukça geniş ve kapsamlı bir ibadettir. Bunun içindir ki, bir taraftan bütün kötülüklerin ana kaynaklarından birisi olan midemiz terbiye edilip, kontrol altına alınırken, diğer taraftan da, bedenin diğer organları buna eşlik etmelidir ki, bedende umumi bir uyum ve beklenen verim elde edilmiş olsun. Bundan dolayıdır ki, oruçlu olan mü’min, midesine engel olduğu gibi, günahların tamamına karşı da kapılarını sonuna kadar kapatmalı ve onlara geçit vermemelidir. Bunun için de:

Gözlerimizi Koruma Altına Almalıyız

Göz, Allah’ın insana verdiği en kıymetli organlardan biridir. İnsanın görmesini, tefekkür etmesini, dış dünya ile olan ilgisini sağlayan en önemli şey, insanın gözüdür. Kafaya ve kalbe giden şeyler, gözlerden süzülerek gider. Bu anlamda gözler, adeta diğer organların ilk kapısı gibidir. Bundan dolayıdır ki, oruçla midesine hâkim olan bir mü’min, gözünü de zehirli ok hükmünde olan haramlardan muhafaza etmelidir. Etmeli, gözü yaratılış gayesine tam yönelik hale getirmelidir.

 Dilimizi Muhafaza Etmeliyiz

Dili, yalandan, gıybetten, haram şeyleri konuşmaktan, başkalarının eksiklerini söylemekten, kavga ve gürültüden koruyup tam bir kontrol altına almalıyız. Oruçlu bir mü’min, kavga-gürültü çıkarmamalı, sövene mukabelede bulunmamalı, câhilce tutum ve davranışlar içine de girmemelidir. Herhangi bir cahil, kaba ve küstah biriyle karşılaştığında da, selam deyip geçmeli, asla karşılık vererek onun düştüğü kötü konuma düşmekten kendimizi korumalıyız. Muhtemel herhangi bir sataşma olunca da, oruçlu olduğumuzu, karşılık vermeyeceğimizi, bu konuda ona asla karışamayacağımızı söylemeliyiz. Zira Rasûlü Ekrem bu konudaki ölçüyü, şu unutulmaz sözleriyle biz ümmetine tavsiye etmiştir:

“Oruç, mü’min için bir kalkandır. Binaenaleyh sizden biriniz oruçlu iken, kötü şeyler konuşmasın, cahilce hareket etmesin. Eğer bir kimse kendisine sövecek olur veya dövüşecek olursa “Ben oruçluyum” desin! (Buhârî)

Oruçlu olduğu halde, bir sürü dedikoduya dalan, diline hâkim olmayan ve sadece midesine bir şeyler koymamakla yetinen, oruçtan kazanacağı mükafattan mahrum kalır. Kâr olarak yanına sadece susuzluk ve açlık kalmış olur. Nitekim Allah Rasûlü (s.a.s.) şu beyanlarıyla buna işaret ifade etmişlerdir: “Yalan konuşmayı, yalan sözlerle amel etmeyi terketmeyen kimsenin, yemesini, içmesini terketmesine Allah’ın ihtiyacı yoktur.” (Buhârî)

Başka bir yerde de şöyle buyurmuşlardır: “Nice oruç tutanlar vardır ki, orucundan susuzluk çekme ve açlıktan başka bir kazancı yoktur. Nice geceleyin kalkıp nafile ibadet yapanlar vardır ki, bu kalkmasından ötürü, uykusuzluktan başka bir kazancı yoktur.” (İbn Mâce)

 Kulaklarımızı Muhafaza Etmeliyiz

Oruç olduğumuz zaman, Allah’ın insanlara değerli bir emanet olarak verdiği kulağımızı da, yalan, gıybet, dedikodu gibi çirkin şeylere karşı kapalı tutmalı, onların konuşulduğu yerlerden uzaklaşmalıyız. Çünkü konuşulması çirkin olan bir şeyin, dinlenilmesi de o kadar çirkindir.

Diğer Bütün Organlarımızı da Muhafaza Etmeliyiz

Güzel bir sözde de ifade edildiği gibi:

Küçük-büyük günahların tamamını terket; işte asıl takva bundadır

Sakın küçük günahları küçük görme, zira kocaman dağlar, minnacık parçacıklardan oluşur.

Mü’min, özellikle de mübarek Ramazan ayında, oruç ibadetinin izlerini, bütün bedeninde belirgin bir hale getirmelidir. Bu kıvamda olan bir oruçlu ise, kendisine bakanların Allah’ı hatırlayacağı, kâmil bir mü’min derecesine yükselmiş olur. Böyle bir oruçlu, oturması, kalkması, konuşması yürümesi, insani ilişkileri ibadetleri, komşuluk ilişkileri, varlıkla olan iletişimi tam bir melek haline dönüşmüş ve kendisi de meleklerle aynı dereceleri, hatta daha da ilerisini kazanmış olur.

[Prof. Dr. Muhittin Akgül] 23.5.2020 [TR724]