Bir fidanı daha cezaevinde soldurdular: Zatürre ilaçları verilmeyen Nesrin Gençosman komada vefat etti

2 ay önce Ordu’da tutuklandı. Daha ilk mahkemesine bile çıkmadan cezaevinde zatüre mikrobu kaptı. Hafta sonu diye revir ilaçlarını vermedi ve komaya girdi. Hastaneye kaldırıldı ama çok geçti 1 hafta direndi.  30 yaşındaki Nesrin Gençosman bu akşam vefat etti.

15 Temmuz sonrasında binlerce masum insanın tutuklayan AKP iktidarı ve güdümlü yargı genç bir kadının daha cezaevinde ölümüne neden oldu. 30 yaşındaki Nesrin Gençosman Hizmet Hareketi mensubu olduğu gerekçesiyle ikamet ettiği Ordu’daki evinden gözaltına alındı, ardından tutuklanarak hiçbir suç delili sunulmaksızın cezaevine gönderildi.

Gönderildiği cezaevinde zatüre mikrobu kapan Nesrin Gençosman’ın hastalığı ilerlemesine rağmen hastaneye götürülmedi. Cezaevinin revirine götürülen Genosman’a tedavisi için ilaç verildi.

Bir süre sonra ilaçları bitince yenisini almak üzere revire giden Nesrin Gençosman’a bu defa haftasonu olduğu için ilaçları verilmedi ve 30 yaşındaki Nesrin hanım komaya girdi. Hastaneye kaldırılan Gençosman yapılan tüm müdahalelere rağmen kurtarılamadı.

HALİME ÖĞRETMEN GİBİ

Mersin’de yapılan ev baskınıyla gözaltına alınan ev hanımları ve üniversite öğrencisi kızlar arasında yer alan ingilizce öğretmeni Halime Gülsu, 28 Nisan 2018’de cezaevinde hayatını kaybetmişti. Hastalığına rağmen tedavisi yapılmayan ve ısrarlı tepkiler görmezden gelinerek tahliye edilmeyen Halime Gülsu’ya gözaltı ve cezaevi süceçlerinde ilaçlarının verilmediği de medyaya yansımıştı.

[TR724] 12.7.2018

Nobelli iktisatçı: Türkiye Asya tipi krizin eşiğinde, kesinlikle çok kırılgan

Nobel ödüllü iktisatçı Paul Krugman, Türkiye’nin 1997-98 döneminde olduğu gibi ‘kendi kendini besleyen bir ekonomik kriz’in eşiğinde olduğunu belirterek, “Türkiye böyle bir şey karşısında kesinlikle çok kırılgan” dedi.

Diken’in haberine göre, Twitter’da Türkiye ekonomisini değerlendiren Krugman, takipçilerine “Türkiye 1997-98 dönemi Asya tipi finansal kriz riski taşıyor mu” diye sorarak, “Rakamlara göre evet” yanıtını verdi.

Dünya Bankası rakamlarına göre Türkiye’nin dış borç stokunun, ülkenin Gayri Safi Yurt İçi Hasıla’sının (GSYH) yüzde 48’ine ve toplam ihracatının yaklaşık iki katına denk düştüğünü vurgulayan ödüllü iktisatçı, bu borç yükünün büyük ölçüde özel sektörün üzerinde olduğunu ve bu durumun 1996’da Endonezya’da yaşananlarla benzeştiğini belirtti.

O dönem Endonezya’daki güven kaybının ‘kurda kendi kendini besleyen bir çöküş’e yol açtığını hatırlatan Krugman, “Kurdaki bu çöküş döviz cinsinden dış borçla da birleşince borç/GSYH oranında, 1996’daki yüzde 58’den 1998’deki yüzde 168’e dev bir sıçramaya neden oldu. Bütün bunların muhakkak olacağını söylemiyorum ama Türkiye böyle bir şey karşısında kesinlikle çok kırılgan” dedi.

[TR724] 12.7.2018

Prof. Dr. Sami Selçuk: 'Yeni sistem hukuken meşru değil'

Cumhurbaşkanlığı kararnamelerini DW Türkçe’ye değerlendiren Selçuk, Türkiye’nin bundan böyle kararnamelerle yönetilecek olmasının bireysel özgürlüklerin kısıtlanması açısından son derece tehlikeli olduğuna işaret etti. Adaletin tarafsızlığını bağımsızlığının sağladığını ifade eden Prof. Dr. Sami Selçuk, “Ne yazık ki, Türkiye toplumunda adaletin bağımsız olmadığı fikri her geçen gün artıyor. Ortaya çıkan tablo konusunda, bir hukukçu olarak büyük üzüntü içindeyim” diye konuştu.

“Yeni sistem meşru değil”

Prof. Hikmet Sami Selçuk, Erdoğan’ın yemin ederek resmen başlattığı başkanlık sisteminin aslında hukuk açısından geçerli sayılamayacağı belirtti. Prof. Selçuk’a göre, yeni sistemin meşru olmamasının en önemli gerekçesi ise sistemin halk oyuna sunulduğu 16 Nisan 2017 tarihindeki referandumunda yaşanan hukuksuzluklar. Referandum öncesi Yüksek Seçim Kurulu’nun mühürsüz oyların da sayılmasına karar verdiğine dikkat çeken Selçuk, YSK’nın referandum kurallarında değişikliğe gitmesinin hukuken seçim sonuçlarına gölge düşürdüğünü söyledi.

[Samanyolu Haber] 12.7.2018

Şeytanlar ve Münafıklar [Safvet Senih]

Haşir Suresinde münafıklardan bahsedilirken şöyle buyuruluyor: “Şeytanın meseli gibi yani, darb-ı mesel olmuş hayret verici hali gibi: Hani bir vakit şeytan insana inkâr et demişti. O insan inkâr edip kâfir olunca da şeytan çekilivermiş. ‘Haberin olsun, ben senden beriyim’ (Yani senin bulaştığına bulaşmam, sorumluluğuna iştirak etmem) çünkü ben âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım’ demişti.” (Haşir Suresi, 59/16)

Merhum Elmalılı Yazır’ın dediği gibi, şeytan “İnkâr et” diye emir verirken Allah’tan korkmamıştı da, insanı aldatıp belaya soktuktan sonra azabı hatırlayarak korkocağı tutmuş “Ben karışmam ne halt edersen, et” diyerek savuşuvermişti ki, bu da bir şeytanlıktı. (…)  Bu konuda darb-ı mesel haline gelmiş bir kıssa da nakledilmektedir. Ahmed b. Hanbel, Zühüd’de, Buharî Tarih de, Beyhaki Şuab’da, Hakim ve daha başkaları Hz. Ali’den şöyle nakletmişlerdir. “Ermişlerden biri kendi köşesinde ibadet ederdi. Günün birinde bir kadına bir hâl ârız olmuş, kardeşleri de onu, o ermiş kişinin yanına götürüp bırakmışlardı. Kadın da bu zâtın hoşuna gitmiş ve tutup onunla zina etmişti. Bunun üzerine kadın hâmile kalmış, derken şeytan bu zâtın yanına gelerek, “Sen bu kadını öldür, şayet durumu öğrenirlerse rezil olursun” dedi. Böyle adam kadını tutup öldürdü ve bir yere gömdü. Sonra kadının kardeşleri gelip adamı yakaladılar, götürürlerken şeytan yine gelerek, “Onu sana hoş gösteren bendim, şimdi bana secde edersen seni kurtarırım” dedi. Bunun üzerine adam ona secde etti, sonra da şeytan ondan uzaklaşıp dediğini dedi. İşte Haşir Suresinin 16. âyeti buna işaret etmektedir.
Peki münafıklar ne yapmışlardı? Onun için Haşir Suresinin 16. âyetine dönelim: “Münafıkların, ehl-i kitaptan inkâr eden dostlarına ‘Eğer siz yurdunuzdan çıkarılırsanız, mutlaka biz de sizinle beraber çıkarız sizin aleyhinizde asla kimseye uymayız. Eğer savaşa tutuşursanız, mutlaka yardım ederiz’ dediklerini görmedin mi? Allah, onların yalancı olduklarına şâhitlik eder.”

Beni Avf’dan  münafık Abdullah b. Übeyy b. Selûl ve diğer münafıklar, Peygamberimizle (S.A.S.) yaptıkları bozup “Anayasal Suç” işleyen ve çok kuvvetli kalelerine sığınıp savaşa hazırlanan Beni Nadîr’e diyorlar ki: “Vallahî siz çıkarılırsanız biz de yurtlarımızı ve mallarımı bırakır sizinle beraber gideriz… Sizi çıkartmamak için her türlü itaatsizliği ve isyanı göze alırız. Savaşta sizinle beraber çarpışırız “Halbuki Allah şehadet ediyor ki, o münafıklar muhakkak yalancıdırlar. Yemin olsun ki, onlarla beraber çıkmazlar, onlara yardım etmezler, yardım etseler bile arkalarını  dönüp kaçarlar, sonra kendilerine de yardım edilmez.” (Haşir 59/12)

Aynen Kur’an’ın dediği gibi oldu. Benî Nadîr’i, şeytanın terkettiği gibi terkedip kendi hallerine bıraktılar.

Üstad Hazretlerinin tabiriyle, bugün İslam dünyasındaki “Asya’nın münafıkları” nın yaptıkları da aynen böyle… Birilerine söz veriyor, ortalığı karıştırıyorlar, sonra sözlerinde durmuyorlar. Zaten en baştan verdikleri sözlerde nifak, fesat ve bozgunculuk var… İşte Suriye’de olanlar… İşte Mısır… İşte  Filisten… İşte birbirini boğazlayan ümmet-i Muhammed… İşin derinine inildiğinde müthiş bir nifak hareketinin sinsice her şeyi bozup dağıttığına şahit oluyorsunuz. Ama eninde sonunda “fi’d-derki’l-esfel” de yani “Şu kesindir ki, münafıklar cehennemin en alt katındadırlar.” (Nisa Suresi, 4/145)  âyetin gerçeği tahakkuk edecektir.

Haşir Suresinin tefsirinde Müslümanların kadınlarına, onların iffet ve ismetlerine taarruzda bulunanlar hakkında şunlar da anlatılıyor. Umulur ki bir ders çıkartılır:

Efendimizin (S.A.S.) Medine andlaşmasına rağmen Benî Kaynukalılar Bedir Zaferinden sonra kıskançlık duydular ve bu andlaşmayı bozdular. Bu da Anayasal suç kapsamında bir baş kaldırmaydı. Onun için Efendimiz (S.A.S.) onları Benî Kaynuka çarşısında topladı ve dedi ki: “Kureyşin başına gelenlerden sakının, İslama girin. Çünkü benim Allah Taalâ tarafından gönderilmiş bir peygamber olduğumu anladınız.” Bunun üzerine “Ya Muhammed! Harp etmesini bilmeyen bir kavimle karşılaştın da onlardan bir fırsat yakaladın. Sakın buna aldanma” dediler. Bir gün Müslüman bir kadın Benî Kaynuka çarşısına gitmiş, ziynet eşyalarından birşye için kuyumcunun yanında oturmuştu. Bu sırada onlardan bir adam kadının yanına gelerek habersizce, fistanına arkasından sırtına kadar kesmişti. Kadın aniden kalkınca avret mahalleri açılmış, onlar da gülüşmüşlerdi. Bunu gören bir Müslüman da o adamı vurup öldürmüştü. Bunun üzerine Kaynukalılar da kalelerine girip siperlerine çöktüler. Andlaşmayı bozduklarını ilan edip savaş vaziyeti almışlardı, artık… Resulullah (S.A.S.) da onları 15 gün muhasara altına aldı. Baktılar, münafık dostlarından yardım yok… Hem de içlerine Allah bir korku atınca teslim oldular. Ceza verileceği sırada baş münafık Abdullah b. Übeyy, bunların kendi kabilesi olan Hazrec Kabilesinin müttefikleri olduğunu ileri sürerek, Efendimizden (S.A.S.) bağışlanmaları için çok ısrarda bulundu. Efendimiz (S.A.S.) de “Haydi senin olsunlar, Allah onlara lânet etti, oradan çıkartın ve sürgüne gönderin.” dedi.  Abdullah da lânet etti. Sürüldüler. Ama gittikleri yerlerde de silinip gittiler…

Bir Müslüman kadına yapılan hayasızlığın neticesi bu… Haşir Suresinin başında beyan edildiği gibi: “Onlar zannettiler ki, kendilerini Allah’tan koruyacak sığındıkları kaleleri ve istihkâmlarıdır. Fakat Allah onlara hesap etmedikleri bir yönden geldi. Ve yürekleri içine bir korku düşürdü, evlerini kendi elleri ve müminlerin elleriyle harap ediyorlardı. Ey görecek gözü, anlayacak basireti olanlar, bu olayı düşünün ibret alın.” (59/2)

“Adâlet mülkün temelidir.” diyen Hz. Ömer, hakka, hukuka riayetin önemini anlatmıştır. Adâlet, Kur’an’ın dört ana rüknünden birisidir. Allah’ın hakkına, kulların hukukuna riayet etmeyenler, saraylar da, en sağlam kalelere de sığınsalar neticeleri malûmdur. Gayretullah’a dokunan zulümlerin sonu gelince en modern imkanlarla korunan sarayların, en muhkem kalelerin, katların, yatların hiçbirisi, hiçbir işe yaramaz. İnsanız, fanîyiz… Nihayet hepimiz öleceğiz, o zaman  esas büyük duruşma başlayacak… O zaman hiç kimsenin elinde ne bir kurtuluş fidyesi, ne bir devlet istihbaratı ne de bir devlet gücü kalacak… Cebbar u Kahhar’ın adaletiyle, hâkimlerin Hâkimi ile başbaşa kalacağız!..

[Safvet Senih] 12.7.2018 [Samanyolu Haber]

AİHM’den Türkiye’ye TCK cezası: ‘Dolaylı örgüt üyeliği’ suçlaması aşırı geniş yorumlanıyor

AİHM, kanundaki “Örgüt içindeki hiyerarşik yapıya dahil olmamakla birlikte, örgüte bilerek ve isteyerek yardım eden kişi, örgüt üyesi olarak cezalandırılır” hükmünün hukukiliğini tartıştı, aşırı geniş yorumlandığına hükmetti.

Bianet’in haberine göre, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), kapatılan Demokratik Halk Partisi’nin (DEHAP) Batman Merkez İlçe Başkanı Abdulcelil İmret’in başvurusunu karara bağladı.

AİHM, İmret’in cezalandırılmış olduğu, Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) 220/7 maddesiyle ilgili “öngörülemez olduğu ve aşırı geniş yorumlandığı” tespitinde bulundu.

Bu madde, “Örgüt içindeki hiyerarşik yapıya dahil olmamakla birlikte, örgüte bilerek ve isteyerek yardım eden kişi, örgüt üyesi olarak cezalandırılır” hükmünü içeriyor.

Türkiye İmret’e, 7 bin 500 Euro manevi tazminat ile 2 bin 424 Euro mahkeme masrafı ödeyecek.

İmret’in avukatı Erkan Şenses Bianet’e yaptığı açıklamada, “Bu kararın şöyle bir sonucu var; TCK 220/7 hükmünün ya Yargıtay Ceza Genel Kurulu gibi bir üst merci kararıyla veya yasal değişiklikle çerçevesi net çizilmeli. Aksi durumda bu hükmün uygulandığı her davada öngörülemezlik hususu tartışılacak” dedi.

Şenses, davayla ilgili de şu bilgileri verdi:

“Abdulcelil İmret hakkında Diyarbakır 4. Ağır Ceza Mahkemesi’nde 10 defa örgüt propagandası yapmak suçundan dava açılmasına rağmen duruşmada savcı, İmret’in ‘silahlı örgüte yardım’ suçundan cezalandırılması görüşünde bulunmuştu.

“Mahkeme de bu görüş doğrultusunda İmret’e silahlı örgüte yardım suçundan 6 yıl 3 ay hapis cezası verdi.

“Karar Yargıtayca onaylandıktan sonra 3. yargı paketiyle cezada indirim yapma hakkı getirildi, mahkeme de cezada 1/6 oranında indirim yaparak 5 yıl 2 ay 15 gün hapis cezası verdi.

“AİHM önünde TCK 220/7 hükmünün öngörülemez olduğunu belirterek yasallığını tartıştık. AİHM dosyayı toplanma özgürlüğü içinde inceleyerek TCK 220/7 hükmünün öngörülemez olduğu ve aşırı geniş yorumlandığını tespitinde bulundu.”

Kararın Yargıtay tarafından onanması üzerine Abdulcelil İmret 7 Eylül 2010 tarihinde avukatları aracılığıyla Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvuruda bulunmuştu.

Cumhuriyet ve Büyükada davalarında aynı suçlama

Cumhuriyet gazetesi davasında da sanıklara yöneltilen suçlamalardan biri, TCK’nın 220/7 maddesi, uyarınca “Örgüt içindeki hiyerarşik yapıya dahil olmamakla birlikte, örgüte bilerek ve isteyerek yardım eden kişi, örgüt üyesi olarak cezalandırılır” hükmüydü.

[TR724] 12.7.2018

Necati Doğru: “Telekom soyulurken görevi bunu önlemek olan Fuat Oktay, şimdi Erdoğan’ın yardımcısı yapıldı”

AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın “Üretimi ve katkısıyla MGK’larda yaptığı sunumlarla hep dikkatimi çekmiştir. Bunun buraya da yansıyacağına inanıyorum.” diyerek neden yardımcısı olarak seçtiğini açıkladığı Fuat Oktay’ın Türk Telekom’un Bağımsız Yönetim Kurulu üyesi olduğu belirtildi.

Milyarlarca dolarlık banka kredisini ödeyemeyen ve batma noktasına gelen Türk Telekom üzerine bir yazı yazan Sözcü Gazetesi yazarı Necati Doğru, Fuat Oktay’a dikkat çekerek, “Devlet şirketi soyuldu. Türk Telekom’dan hisse senedi alıp ortak olan küçük yatırımcının da hakkı sömürüldü. Bütün bunlar olurken; şirketin kötü niyetli yönetilmesini önlesin, soygun varsa durdursun, küçük pay sahibinin hakkını korusun diye görevlendirilmiş olan Bağımsız Yönetim Kurulu üyesi vardı. Bu üyenin adı Fuat Oktay’dı. Kendisi şu anda yeni yönetimde Başkan Tayyip Erdoğan’ın yardımcısı yapıldı. Yani 1 numaralı bürokrat. Başbakanlık kaldırıldı ama bugünün Başbakanı Fuat Oktay oldu. Söylesin bize! Türk Telekom, kötü yönetilirken ve Türkiye soyulurken kendisi ne yaptı? Görevi soygunu önlemekti, sorumlu yöneticiydi.” dedi.

İşte Necati Doğru’nun ‘Söylesin bize!’ başlıklı yazısı

Söylesin bize!

Bizim gazete 10 sütun üzerinden tam sayfa büyük haber yaptı. Gözler görsün, kulaklar işitsin, vicdanlar uyansın istedi. Gazetemizin yazarları Emin Çölaşan, Murat Muratoğlu, Emin Özgönül’ün daha önce yazdıkları yazıları da “belge olsun” diye tekrar yayınladı. Soygun büyüktü. Milli şirket soyulmuştu. Soyguna Türkiye’nin bankalarından alınan çok yüksek miktarda kredi de alet edilmişti. Bu para da son tahlilde Türk halkının bankaya yatırdığı milli tasarrufuydu. Milli tasarruf da çaldırılmıştı. En korkunç kör! Görmek istemeyendir. En korkunç sağır! Duymak istemeyendir. En vicdansız! Vicdanı uyanmayandır. Türk Telekom, en korkunç körlük, en korkunç sağırlık ve en büyük vicdansızlık kara örtüsünün altına alınmıştı.
* * *
Milli ve yerli şirketin yüzde 55 hissesi 2005 yılında; bu iktidar döneminde 6.5 milyar dolara Lübnanlı Hariri Ailesi’ne satılmıştı. Satışın adı özelleştirmeydi. Lübnanlı Aile, bu parayı dışardan getirip Türk devletine ödemesi gerekirken, Türk bankalarından 4.7 milyar dolar yüklü kredi istedi. Kredi verildi. Lübnanlı, Türk’ün parasıyla Türk Telekom’u aldı. Türk Telekom’un arsaları, binaları, stokları, tahsil edilmemiş alacakları vardı. Lübnanlı, arsaları, binaları, stokları, ne var, yok sattı, ödenmeyen faturaları tahsil etti, telefon hizmetlerinin fiyatlarını artırdı, alt yapıyı ise geliştirmeden öyle bıraktı. Yıl sonlarında kâr payı dağıtım kararlarıyla kazandığını (Türk bankalarından aldığı kredi dahil) yurtdışına götürdü. Götürdüğünün 6 milyar doların çok üstünde olduğu hesabı yapılıyor. 9 yılın sonunda; “Bankalardan çektiğim 4.7 milyar dolar krediyi ödeyemiyorum” deyip hisseleri bıraktı çekip gitti. Istakozun içi yenilmiş. Kabuğu bırakılmıştı. Devlet şirketi soyuldu. Türk Telekom’dan hisse senedi alıp ortak olan küçük yatırımcının da hakkı sömürüldü.
* * *
Bütün bunlar olurken; şirketin kötü niyetli yönetilmesini önlesin, soygun varsa durdursun, küçük pay sahibinin hakkını korusun diye görevlendirilmiş olan Bağımsız Yönetim Kurulu üyesi vardı. Bu üyenin adı Fuat Oktay’dı. Kendisi şu anda yeni yönetimde Başkan Tayyip Erdoğan’ın yardımcısı yapıldı. Yani 1 numaralı bürokrat. Başbakanlık kaldırıldı ama bugünün Başbakanı Fuat Oktay oldu. Söylesin bize! Türk Telekom, kötü yönetilirken ve Türkiye soyulurken kendisi ne yaptı? Görevi soygunu önlemekti, sorumlu yöneticiydi.

[TR724] 12.7.2018

Mal varlıklarına el konulan İpek Holding ve Zaman Gazetesi Dünya Bankası’na başvurdu: “Milyarlarca dolar zarara uğradık”

15 Temmuz süreci öncesi mal varlıklarına el konulan ve yönetimine kayyım atanan İpek Holding ile kapatılan Zaman Gazetesi, AKP iktidarı altındaki Türkiye aleyhinde Dünya Bankası’na başvuruda bulundu. İktidarın basın kuruluşlarına ve şirketlere hukuksuzca ve haksız yere el koyduğunu belirtildi.

Başvurularda İpek Holding’in 5 ile 6 milyar dolar, Zaman Gazetesi’ne servis hizmeti sağlayan şirkete yatırım yapan Belçika merkezli Cascade Yatırım NV şirketinin ise 65 milyon Euro üzerinde zarara uğradığı vurgulandı.

İngiliz yayın kuruluşu The Guardian’da yer alan habere göre, Hamdi Akın İpek’in yönetiminde İpek Yatırım (IIL) ve Zaman gazetesinin kapatılması sürecinde kendi mallarına da AKP hükümeti tarafından el konduğunu belirten Belçika merkezli Cascade Yatırım’ın başvuruları, Dünya Bankası’na bağlı, Washington merkezli International Centre for Settlement of Investment Disputes’ta (Uluslararası Yatırım Anlaşmazlıklarının Çözüm Merkezi-ICSID) görülecek.

Davalı taraflar, iktidarın eylemleri sonucu milyonlarca dolar zarara uğradıklarını vurgularken; başvurunun aleyhte sonuçlanması halinde Ankara’nın tazminat ödemek zorunda kalabileceği kaydediliyor.

‘’Türk hükümeti mülkiyet ve insan haklarını tamamen göz ardı etti’’

5 ila 6 milyar dolar aralığında zarar gördüklerini aktaran İpek Yatırım Ltd, ‘ayrımcı bir tutumla karşı karşıya’ kaldıklarını söyleyerek tazminat talep ediyor.

15 Temmuz darbe girişiminin ardından devletin el koyduğu ya da kayyım atadığı, sözde F…  ile bağlantılı olduğu iddia edilen şirketler için İpek Yatırım’ın sözcüsü şöyle diyor: “IIL’in hissedarlığı, Erdoğan rejimi tarafından kasıtlı olarak hedef alınıp ele geçirilen birkaç milyar dolarlık bir işten oluşuyordu. [Türk] hükümeti mülkiyet ve insan haklarını ve tüm merhametleri tamamen göz ardı etti.”

Londra merkezli İpek Yatırım’ı temsil eden hukuk bürosu Gibson, Dunn & Crutcher’ın sözcüsü ise Türkiye’nin İpek Grubu’na karşı olan tutumunun ‘el koyma’ işlemlerindeki adil duruşunun ihlaline dair güçlü bir örnek olduğunu savundu. Sözcü, aynı zamanda Koza Grup’un yöneticilerinden birinin iki yılı aşkın süredir Türkiye’de ‘herhangi bir mantıklı sebep olmadan hapis tutulduğunu’ iddia etti.

‘’Zaman’a yatırım yapmamıştık’’

ICSID’ye giden diğer dava ise Belçika merkezli Cascade Yatırım NV şirketi tarafından açıldı. Cascade, Zaman gazetesine el konmasının ardından kendi varlıklarının da ellerinden alındığını belirtiyor.

Cascade’yi temsil eden Londra merkezli Hogan Lovells’dan Markus Burgstaller, davaya ilişkin konuştu. Avukat, temsil ettiği şirketin Türkiye tarafından Gülen hareketinin bir parçası olduğunu ilan edilmesiyle TMSF tarafından yönetilmeye başladığını; ancak şirketin Zaman gazetesine doğrudan hiçbir yatırım yapmadığını, Zaman’a servis hizmeti sağlayan şirkete yatırım yaptığını söyledi.

Bu durumun hükümetin -özellikle medyada- muhaliflerin mal varlıklarını ele geçirmesinin bir parçası olduğunu aktaran Burgstaller, müvekkillerinin Türkiye dışında olduğunu ve en az 65 milyon Euro zarar gördüklerini de iddia etti. Davayı müvekkili kazandığı takdirde iktidarın bu hasarı ödemekle hukuki olarak mükellef olduğunu belirten avukat şöyle devam etti:

‘’Türkiye parayı ödemezse, uluslararası bir anlaşma olan ICSID sözleşmesine imza atan ülkelerdeki varlıklarından bu hasarın giderilmesi gerekecektir. Bu ülkelere İngiltere ve ABD de dahil.’’

[TR724] 12.7.2018

Piyasa Meydan Muharebesi kaç gün sürer? [Semih Ardıç]

Türkiye ekonomi cephesinde krizden çıkmak için son fırsatı 24 Haziran 2018 Pazar günü heba etti.

Aile şirketi gibi idare etme vekâletini seçimde Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri Recep Tayyip Erdoğan’a veren 26 milyon kişi (yüzde 52) irtifa kaybeden uçağın sert iniş yapmasını tercih etti.

KOZLAR PAYLAŞILIYOR

Piyasa Erdoğan’ın başkan seçilme ihtimalini “risklerin devam edeceği” şeklinde tevil ediyordu ki kabinenin teşekkül etmesi ile kozlar paylaşılmaya başlandı.

Yasama, yürütme ve yargı artık Erdoğan’ın iki dudağının arasında.

Erdoğan kararname ile devleti kendi tasavvur ettiği çizgiye çekiyor.

Devlet tiyatrolarını kapatıyor…

Merkez Bankası başkanının vazifede kalma müddetini 5 seneden 4 seneye indiriyor…

Yüksek Askerî Şûra’nın kapısına kilit vuruyor…

Emniyet Genel Müdürlüğü makamının üzerine çizgi çekiyor…

Bütün bakanlıkların teşkilat kanunlarını lağvediyor ve damadı Berat Albayrak’ı Hazine’nin başına getiriyor…

AKP mahallesinde bile, “Bu kadarı da ayıp. O kadar yetişmiş insan varken Hazine’nin anahtarını damada vermenin müdafaa edilecek bir tarafı yok.” sesleri yükseliyor.

MEYDAN MUHAREBESİNE DÖRT NALA

Gelin görün ki atı alan Erdoğan, Üsküdar’ı çoktan geçti. Meydan muharebelerine dört nala koşuyor.

Seçimden evvel, “Doları kimin yükselttiğini biliyoruz, hesabını verecekler.” ultimatomu ile muharebenin koordinatları hakkında hayli ipucu vermişti.

Dolar, kabinenin açıklandığı 9 Temmuz’dan bu yana TL’ye mukabil 16 kuruş değer kazandı.
Azerbaycan ve KKTC ziyaretlerinde o sözlerinin devamını getirdi: “Doları birileri tırmandırıyor, gereken yapılacak.”

Erdoğan çok yakında faizlerin de düşeceğinin altını kalın bir şekilde çizdi.

Hazine’nin borçlanma maliyeti son 1 senede yüzde 85 arttı. Geçen sene tahvil faizleri yüzde 11 civarındaydı.

“Birileri bu işi tırmandırmaya çalışsa da, bunun düştüğünü göreceksiniz. Bu kadar emin konuşuyorum. Yeminden sonra devir teslim başladı. Hazine ve Maliye bakanımız elbette ne gerekiyorsa yapacaktır.” ifadeleri ile Erdoğan’ın mizacı ve yaptıkları arasında irtibat kuralım.

Erdoğan mealen diyor ki: “Damadım artık işin başında. Öyle yabancı gazetelerde şu yazdı bu yazdı beni ilgilendirmez. Faizleri indirmesini söyleyeceğim, damadım Berat da engin birikimi ile Merkez Bankası’na bunun usul ve esasını öğretecek. Faizler de düşecek.”

MEHMET ŞİMŞEK’İ DE HARCADI

Mehmet Şimşek’in niçin bakan yapılmadığına dair suâle verdiği şu cevap da manidar: “Yabancı basının yaklaşımlarına göre hareket etmek doğru bir anlayış değildir. Dolayısıyla, onların yaklaşımlarını pek umursamıyorum. Kaldı ki yabancı basın, bizim için hiçbir zaman hayırlı rüyalar görmemiştir.”

Oysa mayıs ayında Erdoğan’ı piyasaların elinden Şimşek kurtarmıştı. Erdoğan 14 Mayıs’ta Londra’da büyük fonların sahiplerine rest çektiğinde dolar 4,92 TL’ye fırlamıştı.

Borsa İstanbul’da iki günlük kayıp yüzde 8,2 oldu. Endeksin 90 bin puanın altına inebileceği belirtiliyor.

Özürlerini iletmesi için bir hafta içinde ikinci defa Londra’ya yolladığı Şimşek için şimdi, “Çok da umurumda!” minvalinde vefasız cümleler sarfediyor.

Erdoğan’ın “harcadığı” bilmem kaçıncı isim oldu Mehmet Şimşek. Bu sefer piyasa ile inatlaşmasında Şimşek olmayacak.

DOLAR 4,82 TL, EURO 5,65 TL OLDU

Erdoğan’ın piyasalara tehdit imasında bulunduğu saatlerde dolar 4,82 TL’ye, euro 5,65 TL’ye tırmandı.

Borsa İstanbul (BIST) kabinenin açıklandığı, yani damat Berat’ın ekonominin patronluğuna getirildiği 9 Temmuz’dan beri mütemadiyen düşüyor. İki günlük kayıp yüzde 8,2. Bankacılık hisselerinin yer aldığı Bankacılık Endeksi 11 Temmuz’da  yüzde 8 düştü.

Ferit Şahenk gibi Türkiye’nin en büyük holdinglerinden birinin sahibi, bankalara borcunu ödeyemeyecek hale düşmüş, Erdoğan’ın umurunda değil. Seri iflaslar bankaların kredileri geri çağırmasına bakıyor. Bankaların da takati kalmadı.

Bankalara kadar uzanan bir borç krizi günden güne büyüyor. Dalgaların tsunami olarak kıyılarımıza vurması an meselesi. Bu tehdidi görmezden gelip para getirenlere kafa tutmanın kimseye faydası yok.

MAYISTA KAÇAN YABANCI SERMAYE TUTARI: 2,4 MİLYAR DOLAR

Mayıs ayı verileri açıklandı. Cari açık 57,6 milyar dolar ve senelik artış yüzde 59. Milli gelirin yüzde 6,5’ini bulmuş cari açık.

5 ayda 7,4 milyar dolar esrarengiz para girişi ile açık bir nebze kapatılmış.

Mayısta hisse senedinden 1,2 milyar dolar, devlet tahvillerinden 1,2 milyar dolar olmak üzere toplam 2,4 milyar dolar net yabancı sermaye çıkışı oldu.

Hazine faizlerdeki artış yüzünden geçen seneye kıyasla yüzde 85 daha fazla faiz ödemek mecburiyetinde kalıyor.

Erdoğan önüne gelene dikleşirken giden paraların yerine neyi ikame edeceğini de söylemeli. Petrol-doğalgaz buldu da bizim mi haberimiz yok! Döviz fazlamız olmadığı gibi, sıcak paranın himmetine muhtaç bırakıldı Türkiye.

PİYASA KÜL YUTMAZ!

Türkiye’nin bugün yapabileceği en son işi icra etmeye kalkıyor Erdoğan. Piyasayı öcü gibi gösterip faturayı onlara yıkmaya çalışıyor.

Baltayı taşa vuruyor. Piyasa kül yutmaz. Onlar verdiği parayı ve alacağını bilir.

Dolar artttığı için resmî enflasyon yüzde 15’i, sokağın enflasyonu yüzde 30’u geçmedi mi?

24 Temmuz’da TCMB’nin toplantısı var. Şayet Erdoğan’ın ima ettiği faiz düşüşü zoraki indirim şeklinde olur ve TCMB bu şartlarda faiz indirirse kıyamet o gün kopar.

Aylardır fiyatların kontrolden çıkmasına seyirci kalan, dolar ve euro fırlayınca bir ayda faizi yüzde 5 artıran Merkez Bankası böyle bir hata yaparsa telafisi için yüzde 10 faiz artışı bile kâfi gelmez.

“BEDELİ IMF TARAFINDAN TAHSİL EDİLECEKTİR”

Erdoğan kendisini başkomutan olarak görebilir. Amma velakin ne yatırımcı kurşun asker ne de piyasa muharebe yapılacak bir meydandır.

“İlle de çarpışacağız.” deniliyorsa o muharebe ne kadar mı sürer? Fazla uzun sürmez. Piyasa Meydan Muharebesi, ABD ile Türkiye arasındaki saat farkı kadar sürer.

Erdoğan taarruza devam ettiği takdirde piyasa cephesinde, “Borç yekûnu: 464 milyar dolar. Bedeli IMF marifeti tahsil edilecektir.” senetlerinden gayrı hiç birşey bulamayacaktır.

O kadar sene hayalini kurduğu başkanlığın tadını çıkarmak istiyorsa paranın anladığı lisan-ı münasiple konuşmalı.

Başkomutan ve dahi başkan Erdoğan başlaması ile bitmesi bir olan ilk muharebesinde “Duyun-ı Umumîye” anlaşması imzalamak istemez herhalde.

[Semih Ardıç] 12.7.2018 [TR724]

Ve huzurlarınızda KETÖ! [Naci Karadağ]

“Beter olmadan yeter olmaz” demiş atalarımız.

Tayyip Erdoğan hiçbir sürprize mahal vermeden kendinden bekleneni fazlasıyla yaparak ülkenin dibe doğru olan yolculuğuna tam gaz devam ettiriyor.

Türkiye’yi aile şirketine çevirmekle beraber, rektör atamalarından basın kartlarını kendisine bağlamaya kadar her şeyi kabile devleti modeline göre dizayn ederken bir yandan da kendine bağlı bir ordu ve polis gücü kurmaya devam ediyor. Yakında şarkı söylerken de saraydan izin isteyeceğiz, kız isterken de, hak ve adalet isterken de… Zaten hakimlerin hukukçu filan olmasına gerek yok artık. Hatta hakim ve savcıya da gerek yok. Sayın Başkanım, (buna özellikle dikkat ediyor yalaka takım son dönemde)  içerikli bir yazı, bağırış, mektup, telefon yeterli. O ilgilenir. Bin odalı sarayı bostan korkuluğu olarak yapmadı afedersiniz!

Öte yandan Siyasal İslam’ın çirkin yüzünü görenler gördü…

Bundan sonraki aşama Ergenekon tayfasının istediği level; aslında sadece siyasal dincilik değil, “dinin kendisi bizzat tehlikelidir” eşiği sanırım…

Almanya doğumlu Amerikalı siyaset bilimci Hannah Arendt (1906 – ), 1951 yılında kaleme aldığı Totaliterizmin Kökenleri ve 1963’te kaleme aldığı Kötülüğün Sıradanlığı isimli muhteşem kitaplarında bu yolun yolcusu her toplum gibi adeta bizim de yol haritamızı çıkarmış.

Arendt tam olarak birebir aynısını söylemese de şu manaya gelen bir cümle kuruyor kitabında: “Zulüm ortamlarında en tehlikeli olan insanlar vasat olanlardır. Normalin çığırından çıkması kadar korkunç bir şey yoktur!”

Benzer bir kader yaşayan Avrupa, Danimarka’dan küçük bir yaşlı kadın şöyle diyor 1940’lı yıllarda; “İşgalci Almanlar o kadar da kötü değildi, hatta iyi bile sayılabilirlerdi. Ne zaman ki siyah üniformalı SS’ler geldi, inanılmaz zalim olmaya başladılar!”

Sıradanların kötülüğü, kötülüğün sıradanlaşması için muazzam bir vasat oluşturuyor.

Şu fotoğrafa dikkatle bakın lütfen…

30 Haziran 1941’de Ukrayna’nın Lviv kenti Almanlar tarafından işgal edildi. Ukrayna halkı kısa sürede hapislere atılan Yahudiler hakkında öylesine bir nefretle dolmuştu ki, artık çocuklar bile sokakta Yahudi kovalıyor, taşlıyor tükürüyor, hakaret ediyordu. Fotoğrafta Lviv’de 1941 yılında çekilmiş. Çocuklar ismini, suçunu filan bilmedikleri Yahudi kadını linç etmek için kovalıyor.

Kısa sürede bu kentte 4 binden fazla masum Yahudi katledildi…

Aşağıdaki fotoğraf da yine o dönemden.

“Gücü olmayana saldırmak her zaman en kolayıdır” der Arendt…

Aşağılamak için her şeyi yapabiliyor sıradan insanlar. Çünkü şeytanlaştırılanı ezmenin bir faturası yok. Üstelik tam tersi otoritenin hoşuna gitme ihtimali yüksek.

Hiçbir şey yapamasa bile en azından saçlarını keserek aşağılıyor sıradan insanlar…

Vaktiyle ATV’de yayınlanan bir kamera şakasından bahsetmişti bir yapımcı.

Şaka şuydu; Taksim meydanında üç kişi, yere yatırdıkları birini dövmeye başlıyor. Amaçları halkın tepkisini ölçmek. Hani kim polise haber verecek, kim ayıracak vs.. “Çok ilginç bir şey oldu” diyor şaka programının yapımcısı… “Birden ortaya çıkan üç kişi, ki ne olup bittiği hakkında hiçbir fikirleri yoktu ama gelip bizimle beraber yerdeki arkadaşımızı tekmeleyemeye başladılar. Niye dövdüğümüzü, kimi dövdüğümüzü, bizim ve yerde yatanın kim olduğu hakkında en ufak bir fikirleri de yoktu!”

Vasatın zalimleşmesi böyle bir şeydi işte…

Komşusunu durduk yere ihbar etmek, “evine el koyun” diye Cumhurbaşkanının makam aracının önüne atlayıp ağlamak, hapiste ziyaret eden çocuğunu çırılçıplak soymak bu durumun güncel örnekleri…

Uzun süredir fısıltı halinde dolaşan ve “Sıra onlara da gelecek” listesinde yukarılarda olan kitleden biriydi Adnan Hoca ve Kedicikleri…

Dün sürpriz bir operasyon ile Adnan Hoca ve grubuna bağlı 235 kişi gözaltına alındı.

Tam da doların fırladığı, borsanın dibe vurduğu, ülkenin tren kazasıyla ilgili soru sorma ihtimallerinin belirdiği bir zamanda.

Moda tabirle, zamanlaması manidar bir operasyondu yapılan. Ki Cem Küçük gibi iktidar tetikçilerinin “bir süre ortalıklarda görünme” talimatını yerine getirmişti.

Operasyonu yapanlar işin psikolojik, formalite ve resmi alt yapısını hazırlamıştı çoktan. Başta AA ve TRT olmak üzere tüm havuza aynı metin servis edildi. İlk niteleme şuydu: “Adnan Oktar Suç Örgütü” (AOSÖ)

Öyle bir suç listesi çıkarılmıştı ki akıl alır gibi değil…

Ceza Kanununun özeti çıkarılsa, her halde dışarıda suç kalmazdı. Bilinen tüm suçları yüklemişlerdi Oktar ve arkadaşlarına…

Esas şaşırtıcı olan ise şuydu:

Sadece havuz paçavraları değil, Cumhuriyet, Sözcü gibi yayın organları da muktedirin diliyle Adnan Hoca ve elemanlarının suçlu olduğunu ilk baştan ilan ederken, kimileri de kişisel hesaplaşmaya girerek, nefret ettiği kişileri de torbaya tıkıştırmaya çabaladı. Örneğin Fidel Okan gibi kerameti kendinden menkul son dönem fenomenleri Cem Küçük, Fuat Uğur gibi iktidar tetikçilerini de “FETÖ olmadı Adnan Hoca’nın dosyasına eklemleyelim” derdine düştüler.

Cemaat mensupları da ne yazık ki benzer bir şekilde refleks gösterdi.

Çoğu, “ya nasılmış, bize yapılırken sesinizi çıkarmadınız ha, oh olsun” ruh haliyle paylaştılar haberi. Büyük bir memnuniyet duyduğunu ifade eden de çıktı, açık açık sevinç çığlığı atan da…

Hani diğerleri neyse de, cemaatin bu süreçten hiçbir ders almamış olması büyük bir hayal kırıklığıdır kanaatimce…

Adnan Oktar hakkında ilk etapta “Suç örgütü” nitelemesi yapılmasından sonra iktidarın ve sarayın şeytanlaştırmak istediği her kesim için uyguladığı formül birebir uygulanmakta gecikmedi.

Evinde silahların çıktığı söyledi ve fotoğraflar servis edildi..

Silah çıkmış mı Oktar’ın malikanesinden bilemem ama bildiğim şu var; Fatih Tezcan ya da Ahmet Maranki gibi iktidar tetikçi ve yalakalarının evleri aransa Oktar’ın evindekinin on misli daha fazla ateşli silah çıkacağı kesindir…

Bununla beraber cemaatin hala ısrarla yanlış yerde durarak yaptığı bir savunma hatası var.

Haksız yere tutuklanan ve zulüm eden insanları; 86 yaşında, kadın, örtülü vs. gibi ifadelerle savunmaya çabalıyor…

Sanki böyle olanlar suç işleyemezmiş gibi.

Oysa tek soru sorulmalı: Suçu nedir?

Ardından ispatı istenmeli… Aksi durumda herkes masumdur çünkü… Suçluluğu ispatlanana kadar.

Bir insan 86 yaşında da suç işleyebilir ama bu kişiyi tutuklayıp cezalandıracaksanız suçunu ispat etmek zorundasınız. Kendi medyanıza ve kitlenize linç ettirerek adaleti sağlayamazsınız.

Öte yandan bizzat Adnan Hoca ve taraftarların savunma mevkii ve çizgisi de çok yanlış yerde.

Kafadan “İngiliz Derin Devleti bize operasyon yapıyor” demek komik elbette. Sarayın her türlü suçu işlediniz suçlaması kadar saçma en az. Daha fecaati ise Adnan Hoca’nın, “Ben masumum, suçlu değilim” demek yerine “Seçimlerde Tayyip’e oy vermiştim, bir yanlışlık vardır, onun haberi olduğunu zannetmiyorum” diyerek savunması.

Saçma bir suçlama daha saçma bir tezle savunulamaz.

Nitekim klasik AKP operasyon ayakları birer birer pratize edilmeye başlandı.

Önce çarşaf çarşaf silah görselleri yer aldı havuzda.

“Vay vay vay meğer neler yapmışlar” içerikli haberlerden hemen sonra mal varlıklarına el konuldu Oktar ve arkadaşlarının. Şirketlerine kayyım atandı. Artık yabancısı olmadığımız bir aşamaydı bu.

Erdoğan ve çetesinin bilindik yöntemi böyle zaten.

Kimsenin itiraz etmemesi ise Erdoğan ve sarayın bu milletin zaaflarını nasıl tam olarak bildiklerinin göstergesi. Tanıyorlar bu milleti.

Cemaate ya da Furkan Vakfı’na yapılanların tıpkıbasım aynısı Adnan Oktar ve kediciklerine de yapılacaktır.

Dışlanacaklar, şeytanlaştırılacak, dertlerini anlatacak yer bulamayacaklar ve sahip çıkanları olmayacak. Dostları selam sabahı kesecek. “Bize niye bir şey yapmıyorlar, bir şey yapmışlar ki onlara yapılıyor” diyecekler.

Çünkü kendileri de vaktiyle kimseye sahip çıkmadıkları gibi zalimin dilini kullanmayı tercih ettiler “Tayyip Hocam” diyerek oy pusulası resmini paylaşması kimseyi kurtarmıyor onu gösterdi Erdoğan bu operasyon ile.

Ve üç vakte kadar Kedicikler Terör Örgütü (KETÖ) iktidarın terör örgütü portföyünde yerini alacaktır.

Hukuk geri gelene, önce suçluyu bulup sonra suç icat etmekten vaz geçene, aksi ispatlanana kadar herkes suçludur zihniyetini bırakana, bize yapıldığında sessiz kalmışlardı oh oldu dememeyi öğrenene kadar birer birer yakacaklar canlarımızı… Ve sonunda bakacağız ki, zalimlerin dışında kimse kalmamış ülkede…

Bir de Kılıçdaroğlu ve Baykal kalır belki bilemiyorum.

[Naci Karadağ] 12.7.2018 [TR724]

Demokrasi ‘gavur’ işi, peki adalet nerede? [Doç. Dr. Mahmut Akpınar]

Demokrasi bir kültür meselesi. Her toplum demokrasiyi taşıyamıyor, değerini bilemeyebiliyor. Maalesef demokrasi doğu toplumlarında, özellikle Müslüman coğrafyalarda çok yeşerme imkanı bulamadı. En çok tuttuğu yer Türkiye idi; orada da tablo ortada. Demokrasinin, özgürlüklerin tadını almış Türk toplumu onu korumak, savunmak için risk alamadı, cesur davaranamadı. Demokrasi için hava-su gibi olan medyanın önemini, düşünce özgürlüğünün kıymetini bilemedi. Aydınlar, gazeteciler akademisyenler hapse atılırken gerekli tepkiyi gösteremedi. İradesi ipotek altına alınırken, oyları çalınırken, TBMM işlevsiz hale getirilip Tek Adam’a bağlanırken, kuvvetler ayrılığı bitirilirken ses veremedi. “Aman bana bir şey olmasın!”, “başıma iş gelmesin!” modunda sukutu tercih etti. İtiraz edenler sindirilince homurdananlar, mırıldananlar da sesini kesti ve oturdu.

Hadi demokrasi yabancı, dışardan gelmiş bir kavram. Kuvvetler ayrılığı gibi, denge denetim sistemi gibi şeyler “gavur icadı!”. Onların yok edilmesine Müslüman toplum ses vermedi, hazmetti. Belki de bunların ne olduğunu çok bilmiyordu. Bu kavramlar bir kısım okumuşların ağzında dolaşan, konuşulan, halkın çok da anlamadığı kavramlardı. Peki adalete ne oldu bu topraklarda?

Oysa (güya) adalet bize aitti.  Kur’an’daki dört temel kavramdan birisiydi. ADİL Allah’ın isimlerinden, hem de İsmi Azam kabul edilenlerden biriydi. Her hutbede imamlar “Allah size adaletle muamele etmeyi emreder” ayeti okunuyordu. “Adalet mülkün temelidir” sözü dindarlar için Hz. Ömer’e, Kemalistler için Atatürk’e mal edilen bir sözdü. Bu topraklarda sosyal bir konu, devlet işleri, yönetim bahsi açıldığında herkes “adalet” kavramını öne çıkarırdı. Demokrasi anlaşılmaz kavramlar ihtiva ediyordu; millet o komplike kavramları anlamıyor, yadırgıyordu. O nedenle olsa gerek demokrasinin gidişini alık alık seyrettiler. Peki ya adaletin böylesine preslenmesine, yok edilmesine neden sessiz kaldı millet? Zulümlere niye ses vermedi?

700’den fazla bebek hapislerde büyüyor

17.000 kadın bebekleriyle hapse atılırken, 700’den fazla bebek hapislerde büyürken, Kürt şehirleri yerle bir edilirken. 86 yaşında zor yürüyen, türlü hastalıkları olan hayırsever yaşlı beyefendi hapse konmuşken bu toplum neden sukut etti? Hadi demokrasinin tahribini önemsemedi, adaletin ölümüne, hukuka tecavüze neden sessiz? İslam’da en çok kullanılan, Kur’anda defalarca geçen, Hz. peygamberin “kızım fatıma da olsa tatbik ederdim” dediği adaletin bitirilmesine neden onay veriyor? Hz. Ömer’e gömleğinin hesabının sorulmasını dini hikayelerde kullanan ve İslam’ın adaletini vurgulayan dindarlar neden zulmün ve zalimin en büyük destekçisi?

“İyi Kur’an okuyan bir Cumhurbaşkanımız var” diye gözyaşı içinde şükür secdesine kapanıp zulümleri ve adaletsizlikleri yok sayıyor müminler. Fatih’in bir Ermeni mimarla yargılanmış ve kısasa hükmedilmiş olmasını “Türkün adaleti”ne örnek gösteren milliyetçi-muhafazakar kitle bugün kurulan adaletsizlik ve zulüm düzeninin en büyük payandası.

Adaletin gidişine niye tepki vermedi bunca dindar?

Aslında mesele fazilet hissinin yitirilmesiyle ilgili. Fazilet hissi kalmayınca kimliğinize hangi etiketi koyarsanız koyun vicdan, insaf işlemiyor. Kur’anda sürekli “salih amel”den bahsediliyor. Yani fasid olmayan, düzgün amel. Çoğu zaman salih amel sadece formel ibadet sanılıyor. Ama salih amel vicdanın evet dediği, ahlak ve akıl sahibi herkesin iyi, yararlı, adaletli bulacağı amel demektir. Günümüz Müslümanları salih amelden koptular, vicdanlar dumura uğradı. Herkes kendi kulübüne, cemaatine, tarikatına hapsoldu ve faziletleri, hayırları, salih ameli kendi mahallesine münhasır hale getirdi. Evrensel olan İslami hükümler heveslere göre yorumlandı. Her kesim/grup hakikati, dini kendi malı gibi görmeye başladı. Zaman içinde gerçeklikten kopuk, İslam’ın esaslarından uzak, aslına yabancı bir dindarlık çıktı ortaya. Adaleti, hukuku, zulmü, hırsızlığı, haramı, günahı kendi durduğu yere göre tefsir etti hocalar, cemaat önderleri. Hakkı, gerçeği, doğru olanı, olması gerekeni değil; olmasını istediklerini gördüler. Kendi kitlelerini “bilmediğiniz şeyler var”, “mesele öyle değil!” diyerek uyuttular, peşlerinden sürüklediler.

Geldiğimiz nokta siyasi bir tablodan öte ahlaki bir yozlaşmaya işaret ediyor. İnsanlar modern felsefi kavramları, demokrasinin işleyişini bilmiyor olabilir. Ama yeni doğum yapmış bir annenin aynı gün hapse atılmasının zulüm olduğunu pekala biliyorlar. Kuvvetler ayrılığı ne getirir ne götürür çözemeyebilirler, ama hayatında hiç şiddete bulaşmamış insanları işinden, evinden, çoluk çocuğundan ayırıp hapislere koymanın ne olduğunu herkes anlar. Ev hanımlarına ters kelepçe takıp dizi halinde gözaltına almanın, 80’lik dedelerin “terörist” diye tutuklanmasının saçmalığını ortalama her birey farkedebilir. Eğitimsiz olsalar da, eli kalem tutan on binlerce akademisyenin, doktorun, hakimin, öğretmenin  birkaç günde hapislere doldurulmasının normal olmadığını bilirler.

Ülkede 2010’lardan bu yana tek adam yönetimi kurma eğilimi vardı. Gezi protestoları buna toplumdan verilen güçlü bir tepkiydi; ama püskürtüldü, sindirildi. 17/25 soruşturmaları tek adam rejiminin kurulmasına ve iktidarın kirlenmişliğine yargıdan-bürokrasiden verilen tepkiydi. İşin esasına odaklanmak, iddiaların üzerine gitmek yerine görevini yapan yargıçlar, polisler “darbeci” ilan edildi ve kodeslere dolduruldular. Muhalefetin de büyük katkısıyla tek adam rejimini inşa süreci tamamlandı. Erdoğan’ın her şeyi kontrol edip kimseye hesap vermeyeceği bir yapı tekmil kuruldu.

Demokrasi ve hukuk beraber anılır. Hukuk yoksa demokrasi de olmaz. Ama nadiren demokrasinin olmadığı yerde adalet ve adil yönetim olabilir. Adil sultanlar, krallar, tek adamlar istisnai de olsa çıkabilir. Türk toplumu hadi demokrasiyi önemsemedi yok saydı, ama en azından adaleti aramalıydı, hakkı hukuku koruma çabası sergilemeliydi. Çünkü adaletin olmadığı yerde mülk, devlet, toplum düzeni kalmaz. Bundan sonra bütün tek adam rejimlerinde olduğu gibi ekonomin, eğitimin, bürokrasinin çöküşünü, toplumun çözülüşünü izleyeceğiz. Matematiksel bir kesinlikle söylenebilir ki adaletin, hukukun, basın özgürlüğünün, can ve mal güvenliğinin olmadığı bir ülke çöker; halkı sefalete maruz kalır.

Bundan sonra ne yapmalı?

Umutsuzluğa kapılmanın da, millete hakaret etmenin de yararı yok. Demokrasi bir kültür meselesi. Bazı toplumlar demokrasi için  mücadele eder, bazıları tek adam rejimini tercih eder. Toplumda demokrasiyi korumak ve sürdürmek için yeterli ve güçlü talep yoksa “halk için halka rağmen” illa demokrasi demenin anlamı yok. Artık Türkiye’de demokrasi, hak, hukuk için mücadele zemini kalmadı. Bu kavramlar kendisi için önem arzedenler yapabiliyorsa bunların olduğu diyarlara göçebilirler. Hicret  imkanı olmayanlar ise “tehlikeli” sosyal-siyasi konularla ilgilenmek, tweet atmak vs. yerine evine işine odaklanıp filmin sonunu beklemeli!

[Doç. Dr. Mahmut Akpınar] 12.7.2018 [TR724]

Adnan Oktar özelinden rejim geneline – bir vaka analizi [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Adnan Hoca diye bilinen Adnan Oktar’ın yüzlerce kişiyle beraber tutuklanması, Türkiye “Pravda havuzunun” ana haberiydi bu yazının yazıldığı saatte. Sözcü de dâhil tüm basın ve medya Adnan Oktar’ın tutuklanması ve yakın çevresinin ya da grubunun suç örgütü ilan edilmesini hemen benimsedi. Ortak bir kaynaktan geldiği anlaşılan bir direktif var, basındaki jargonu kontrol eden. Bu büyük bir güçtür. Bir defa bu tespiti bir kenara koyalım. Sonrasında hemen ekleyelim: burada mesele Adnan Oktar’ın savunulması değil. İster Adnan Hocacılar, isterse Kanarya Sevenler Derneği, ilkeler bazında hiç fark etmemeli. Önemli olan, hukukun kişilerden bağımsız olarak işlemesidir. Yasaların önyargılardan bağımsız, özellikle de yürütme ve idarenin açık veya örtülü etkilerine kapalı bir biçimde uygulanmasıdır. Yine, en önemlisi, masumiyet karinesi ilkesinin işletilmesidir. Bu kesinlikle uygulanmıyor. Yeni rejimin belki de eski rejime oranla hukuka yaklaşımdaki en ciddiye alınması gereken farklılığı işte budur. Bu noktada, Adnan Hoca’nın başına gelenlerin çok önemli bir test sahası olduğunu düşünüyorum. Rejim bu aşamada en zayıf ve küçükten başlayarak, gücünü test ediyor. Bir grubun suç şebekesi ilan edilmesinin toplumsal seviyedeki kabul edilebilirliğini bu örnekte deniyorlar. Toplumdan gelen veya gelmeyen tepkiler, sosyal medyanın yaklaşımı, genel algının şekillenişi, rejimin resmi söyleminin benimsenmesi sürecinde yaşananlar, rejimin dilinin “gerçek olarak” algılanması gibi parametreler, bu olayda test edilenler. Bu bir sosyal mühendisliktir. Oktar grubunun suçlu olup olmaması, yukarıdaki analizi etkilemez. Önemli olan, hukuki prosedürün işletilmemesi. Adamın yakalanması, derhal tutuklanması, malına mülküne el konması, üzerinde durulması gereken ve ciddi sonuçları olduğunu düşündüğüm fiiller. Bu bir düzenli davranış aslında. Kürtlerin veya Gülen Cemaatinin üzerine gidilirken izlenen taktiklerin uygulanması söz konusu. Bir tür kullanma kılavuzu var sanki.

“Hiç biriniz güvende değilsiniz’’

Rejim bize şunu söylüyor esasında: “Hiç biriniz güvende değilsiniz. Çünkü algıları ben yönetiyorum. Kimin suçlu, kimin suçsuz olduğuna ben karar veriyorum. Şu an size dokunmamam bir lütuftur. Değerini bilin! Benimle ters düşmeyin. Yoksa kendinizi Adnan Oktar’ın yerinde bulabilirsiniz!”.

Bu korkunç bir Gestapo rejiminin, bir tür polis devletinin, bir tür “Büyük Birader” kurgusunun apaçık bir şekilde Türkiye’yi kıskaca almasıdır. Nesnel hukuk kurallarının belirlediği özgürlük alanları artık yoktur, veya en iyi olasılıkla rejimin inisiyatifine, Başkan’ın iki dudağının arasından çıkacak lafa endekslenmiş durumdadır. Bu büyük bir güçtür ve bu gücü elinde tutan muktediri sınırlandıran hiçbir şey yoktur. Fiili gücünün üzerine anayasal gücü de eklemeyi başaran Erdoğan, rejimin görünürdeki karar alıcısı. Oktar vakası üzerinden tüm topluma, özellikle de kendisine – hala – sadık olan cemaatlere ve tarikatlara mesaj gönderiyor. “Ayağınızı denk alın, hepiniz bana bağlısınız!” demek istiyor.

Hukukun ortadan kaldırılması, rejimin ortadan kaldırılmasından bile daha önemlidir. Çünkü hukuk işleseydi, rejimi de böylesine kolay bir şekilde yok edemeyeceklerdi. Hukukun erimesi, genel hukuk ilkelerinin uygulanmaması ve yürütmenin hukuku boyunduruğu altına alması sonucunda gerçekleşti. Birincil önemdeki ilkeler çiğnendi: masumiyet karinesi, suçun bireyselliği, mülkiyet hakkı, bireysel temel hak ve özgürlükler, kanunsuz suç olmaması gibi. Bu ilkeler olmadan, Hammurabi Kanunlarından bu yana medeniyeti oluşturan ve bizi insan yapan (hayvandan ayıran!) hukuktan söz edilemez. Bugün nobran ve ceberut bir despot, kral ve sultanlarda bile olmayan bir güce ulaşmış durumdadır. Bundan korkmuyor mu kimse?

Bu sistemin uzun sürmeyeceğini düşünenler yanılıyor. Kişilerden bağımsız olarak bu sistem on yıllarca devam edebilir. Erdoğan’ın iktidarı veya bir başkasının onun yerine geçmesi, rejimi değiştirmeyecek. Bu rejimin demokratik oyun kuralları içinde değişmeyeceği sanırım artık – en nihayetinde! – anlaşıldı. Yine sobaya dokunarak öğrenildi, ama oh, en azından bu öğrenildi! Ama bunun devamı da var. Şimdi sobaya dokunmadan öğrenemeyenler için başka bir sınav var. Aynı ahali, Erdoğan’ı tüm kötülüklerin başı ve sonu olarak görüyor. Oysa burada yeniden tespit etmiş olayım: bu düşünce yanlış! Erdoğan sonrasında da başa kim gelirse gelsin, mevcut sistemin parametrelerine göre hareket edecek. Yani Erdoğan sonrası hukukun yeniden tesisi bu koşullarda çok olası görünmüyor. Kademeli bir geçiş bile olsa, yeniden bir hukuk devletinin inşası çok uzun yıllar sürer. Kaldı ki bu toplumsal talep mevcut değil Türkiye’de. Her kesim diğer kesimleri ötekileştirmiş durumda. Yani iktidarı alan, diğerlerinin üzerine gidecektir. Ya da onları devamlı baskılamak isteyecektir. Bunu yapabilmek için hukuksuzluktan daha büyük bir olanak yoktur. Hukukun olması, ötekine de sende olan hakkın verilmesidir. Yani adaletin herkese eşit olarak dağıtılmasıdır. Yasa önünde eşitlik… 1800’lerin konusu, ama biliyorsunuz Türkiye adeta bir tür zaman makinesi gibi. Hammurabi kanunlarından bahsettim, ötesi var mı? Ortak insanlık tarihinin belki de en önemli hukuk ilkelerinden biri, suçun bireyselliği. Yani babanızın işlediği suçtan dolayı sizin suçlanmamanız. Ya da masumiyet karinesi. Suçunuz kanıtlarıyla beraber bir mahkemece tespit edilip karara bağlanmadan önce, masum kabul edilmeniz. Bu iki ilke üzerine inşa edilen adalet mekanizması, 17/25 Aralık’ta Türkiye’de çöktü. İşte bu kara delikte kayboluşumuzun başlangıç noktası bu.

Adnan Oktar umurumda bile değil. Kaldı ki Oktar gerçekten suça bulaşmış da olabilir. Ama bu, Oktar’ı linçe tabi tutmayı haklı çıkartamaz, çıkartmamalıdır! Oktar da anayasal haklarını kullanabilmelidir. Herkes gibi o da adil bir yargı süreci olmaksızın özgürlüğünü ve malını-mülkünü koruyabilme hakkına sahiptir. Burada mesele Oktar değil, ilkeler. Hukukun prosedürüne uygun olarak işletilmemesi, bu rejimin en önemli güç tedariki merkezidir. Hiç kimse bu iktidara dokunamaz mesajı veriliyor. Oktar iktidara dokundu mu ki diye soranlara: daha iyi ya, iktidara dokunmaya kalkmayanı bile derhal elimine edebilen, kriminalize ederek cadı avına tabi tutabilen bir iktidar var! Bu rejim Stalin ve Hitler döneminden, eski Doğu Alman polis devleti döneminden, Jivkov Bulgaristan’ından veya Baas tipi Ortadoğu rejimlerinden farklı değil. En önemli benzerlik ise şüphesiz Putin Rusya’sı ile. Bugün Erdoğan Türkiye’sinin en önde gelen sistemik ikizi, Rusya’dır. Orada da hukuk yok. Hukukun siyasileştiği rejimlerde, suç da siyasileşir. Ve orada siyasi suçlular vardır! Akut veya potansiyel olarak tehdit olarak algılanan kimse bu cendereden kurtulamaz. Hukuk yoksa, özgürlüğünüz veya mülkiyetiniz hak değil, tolere edilen ve lütfedilen bir şeydir. Adnan Oktar’dan alınan budur. Adnan Oktar olayından öğrenilecek ders budur. Adnan Oktar, esasında rejimin Kürtleri ve Gülen Cemaatini nasıl kriminalize ettiğinin bir laboratuar örneğidir. Bir vaka olarak analiz edilmeli, rejimin genel işleyiş kuralları bu örnek olay temelinde ortaya konmalıdır. Bu yazı, buna bir giriş niteliğinde okunmalı.

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 12.7.2018 [TR724]

Futbolun unutulan sistemi Catenaccio yeniden mi doğuyor! [Hasan Cücük]

Fransa – Belçika yarı finalinde gülen taraf Fransız olmasına karşılık maçın sonucunun önüne oynanan futbol geçti. Daha doğru ifadeyle Fransızların savunma ağırlıklı futbolu geçti. Belçika, Dünya Kupası’nda oynadığı 5 maçta 14 gol atarak gücünü ortaya koymuş bir ülkeydi. Fransa’da sıradan bir takım değildi. Rusya’da favoriler sayılırken adı Almanya ve Brezilya’dan sonra zikrediliyordu. Dahası turnuvaya katılan 32 takım arasında en pahalı kadroya sahipti. Buna rağmen ortaya koyduğu defansif futbol tepki topladı. Önce Rusya’nın sonra Fransa’nın bu futbolu akıllara futbolun unuttuğuna memnun olduğu sistem Catenaccio’yu akıllara getirdi.

Rusya, ev sahibi olduğu kupada Uruguay’ın ardından ikinci olarak adını ikinci tura yazdırdığında rakibin İspanya olmasıyla zorlu bir eşleşmeye imza atmıştı. İspanyollar, dünya futbolunun son 10 yılına damga vurmuş bir ekipti. İbre doğal olarak İspanyollardan yanaydı. Maçın başlamasıyla birlikte manzara netti; İspanyollar atak yapacak, Ruslar savunacak. Öyleki 5’li defans maç boyunca orta sahaya bile yaklaşmadı. Oyunun tamamına yakını 4—50 metrelik bir alanda oynandı. İspanyollar 1100’ün üzerinde pas yaptı. Oyun disiplininden kopmayan Rusya 1-0 yenik duruma düştüğü maçta penaltıyla beraberliği yakalınca iyice kapandı. 120 dakika sonunda eşitlik bozulmayınca penaltılarda gülen taraf Rusya oldu. İspanya topa yüzde 79, Rusya ise yüzde 21 sahip oldu. 120 dakika boyunca kaleye isabet eden tek şutları kazandıkları penaltıydı.

Savunma futboluyla çeyrek finale adını yazdıran Rusya’nın bu kez rakibi Hırvatistan’dı. Turnuvanın göze hoş gelen futbolunu oynayan bir kaç ülkesinden biri olan Hırvatlar karşısında Rusya, İspanya benzeri bir taktikle çıktı. Yemeden atacakları bir golün üzerine yatma planları vardı. Aradıkları golü de buldular ama Hırvatlar beraberliği çabuk sağladı. Defans futbolundan vazgeçmeyen Ruslar oyunun büyük bölümünü kendi sahasında kabul etti. Uzatma devrelerinde Hırvatlar Vida ile öne geçti Ruslar bir duran topta maçın bitimine 5 dakika kala Fernandes ile beraberliği yakaladı. Penaltılarda İspanya karşısında olduğu gibi sıçramayı düşünen Rusya bu kez Hırvat engeline aşamayıp kupaya veda etti. Futbolseverler Rusya’nın elenmesiyle derin bir oh çekti. Zira futbolu ve seyir zevkini öldüren bir takımın yarı finale çıkması büyük hayal kırıklığı olurdu.

Grubundan lider olarak çıkan Fransa, ikinci turda Arjantin’i 4-3 yenerken özellikle Mbappe’nin oyunu alkış alıyordu. Fransızlar, 1998 ruhunu adeta sahaya yansıtıyordu. Mbappe, Griezmann, Pogba, Kante gibi yıldızlara sahip Fransa turnuvanın en iyi maçını oynamasına karşılık topa sahip olma oranı yüzde 39 oluyordu. 1-0 öne geçtiği maçta ilk devreyi 2-1 yenik kapatan Fransızlar 57-68 arasında bulduğu 3 golle skoru biranda 4-2’ye taşıyordu. Skoru bulduktan sonra defansa çekiliyordu. Arjantin elindeki yıldızlara rağmen Fransa defansını zorlayacak pozisyon bulamıyordu. Çeyrek finalde Uruguay ile eşleşen Fransa rakibini 2-0’lık skorla geçerken oyunun mutlak hakimiydi. Topa yüzde 62 oranında sahip olan Fransızlar, Arjantin maçının tersi bir görüntü ortaya koyuyordu.

Fransa – Belçika eşleşmesinde şanslar eşit gibi gözükse de Fransızlar bir adım önde gösteriliyordu. Belçika’nın De Bruyne, Witsel, Hazard, Lukaku gibi yıldızların varlığı Belçika’nın en büyük avantajıydı. Maçın başlamasıyla birlikte topa hükmeden Belçika oldu. Fransızlar, tipik bir İskandinavya ülkesi görüntüsü vermeye başladı. Takımın forveti Giroud bile gol kovalamak yerine kendi ceza sahasında top çıkarmaya geliyordu. Taktik basitti; sağlam defans, hızlı kontra atak. Belçikalılar hucüma çıkarken hayati toplar kaptırdı ama kısa sürede topu geri kaparak Fransızlara istediği pozisyonu vermedi. Fransa, aradığı golü kontradan bulamadı ama kornerden Umtiti’nin kafasıyla finali getiren skoru elde etti.

90 dakika sonunda Fransa adını finale yazdıran takım oldu. Topa yüzde 36 oranında sahip oldu. Belçika kalesinde pozisyonlar buldu ama bunlar organize ataklardan ziyade kontralardan olanlardı. Maçtan sonra haklı olarak Belçika kalecisi Courtois, Frans’yı anti futbol oynamakla eleştirdi. ‘Gol kovalayacak forvetleri bile savunma yaptı’ dedi ama kazanan her zaman haklı prensibi burada da kendini gösterdi. Sonuçta Fransa finali Belçika üçüncülük maçına gitti.

Fransa ve Rusya’nın bu futbolu akıllara yazının başında ifade ettiğim Catenaccio’yu getirdi. ‘Yenilmekten korkan İtalyanların uyguladığı sistem’ olarak ünlenen Catenaccio’da, galip gelmenin önemi yoktu, yeterki mağlup olunmasın. İtalyanlar, sahada 1-0 bulunca artık klasikleşen forvet çıkarıp defans oyuncusu alma mantığı devreye giriyordu. Bu sistem 2002 Dünya Kupası ve 2004 Avrupa Şampiyonası’nda iflas edince, Marcelo Lippi 2006 Dünya Kupası’nda Almanya’ya hücum futbolu parolasıyla gelip kupaya uzanmıştı.

İtalya ile özdeşleşen Catenaccio’yu dünya futboluna kazandıran isim Avusturyalı Karl Rappan’dır. Rappan, forvetten bir kişi çıkararak ekstra bir defans oyuncusu alarak Catenaccio’nun temelini attı. Avusturya Wien’de top koşturan Karl Rappan, 1930’lı yılların başında oyuncu – menajer olarak geldiği Servette’de Catenaccio’yu ilk kez uygulamaya başladı. Bu sistemde 4’lü defans oyuncusunun arkasında serbest bir defans oyuncusu oynuyordu. Rakip forvetlerle adam markajı uygulamayan bu oyuncu ilerleyen yıllarda libero olarak tanımlanırken, defansın hatalarını kapatan isim olarak ön plana çıktı.

Catenaccio sistemi 1-3-3-3 ile hayata başlarken, 1-4-4–1 ve 1-4-3-2 versiyonu en çok kullanılan sistem oldu. Takımların sahaya çıkarak Catenaccio ile defansın arkasında bir oyuncu oynatmasıyla libero sistemi başlamış oldu. Rakip kontra atakları ve defansı aşan topları toplamada libero önemli katkı sağladı. Fransa, finalde de savunma ağırlıklı oynayıp kupayı kazanırsa futbolun unutulan sistemi Catenaccio, Rusya’da yeniden doğmuş olur.

[Hasan Cücük] 12.7.2018 [TR724]

Sıcağa çarpılmayın!

Hava sıcaklıklarının artması ile birlikte gün içerisinde halsizlik, yorgunluk, baş ağrısı şikayetleri de artış gösteriyor. Güneşli ve sıcak ortamlarda uzun süre kalınması, bilinç bulanıklığı, şuur kaybı ve vücutta kalıcı hasarlara kadar gidebilen problemleri beraberinde getirebiliyor.

İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Aytaç Karadağ, sıcak çarpmasının en önemli sebebinin, nemli havalarda yüksek sıcaklık altında uzun süre durmak olduğunu hatırlatıyor. Sıcak çarpmasında risk altındakileri ise şöyle sıralıyor: ‘Yaşlılar ve 5 yaş altı çocuklar, kalp ve böbrek yetmezliği çekenler, şeker hastalığı, yüksek tansiyonu olanlar, gebeler, alerji, kalp, psikiyatrik ilaç kullananlar, Alkol bağımlıları, obezite ve aşırı zayıflık ve cilt hastalığı olanlar…’ Dr. Karadağ, sıcağa maruz kalmış bireyde ortaya çıkan ve güneş çarpmasının belirtisi olarak şu durumları sıralıyor:

  • Sıcak, kuru ve soluk-morumsu cilt
  • Halsizlik, bitkinlik
  • Terlemede azalma
  • Çarpıntı ve hızlı nefes alma
  • Bulantı, kusma, ishal gibi sindirim sistemi yakınmaları
  • Yüksek vücut sıcaklığı
  • Baş ağrısı
  • Kas krampları
  • Uyuklama, anlamsız konuşma, çevreyi tanıyamama, sersemlik hali
  • Kasılma
  • Bayılma ve baygınlık
  • Bilinç kaybı, koma

Karadağ, üstte sayılan durumlara maruz kalanlara da şu tavsiyede bulunuyor: ‘’Sıcak çarpması durumunda erken müdahale, geri dönüşü olmayan böbrek ve kalp yetmezliğine ilerleyişi engeller. Bunun için sıcak çarpmasında hasta serin bir ortama alınmalı ve soyularak soğuk duş yaptırılmalıdır. Ayrıca ıslak havlu ile soğuk kompres uygulanmalıdır. Hastanın bilinci açıksa şekerli ve tuzlu su içirilmeli; bilinci kapalıysa ağızdan sıvı ya da katı gıda verilmemelidir. Hastanın solunum yolu her zaman açık tutulmalı ve ayakları yukarı kaldırılmalıdır. Krampları engellemek ve hayati organların etkilenmemesi için hastaya masaj yapılmalıdır. Hastanın şikayetler devam ediyorsa ve ateş yüksekliği 40 dereceyi aşmışsa acilen hastaneye başvurulmalıdır.’’

Peki sıcak çarpmasından korunmak için neler yapmalı?

  • Risk grubundakiler 10.00-16.00 arası güneş altında yüksek sıcağa maruz kalmamalıdır.
  • Sıcak havalarda açık renkli, sentetik olmayan, ince yazlık kıyafetler tercih edilmelidir.
  • Güneş altında şapka, şemşiye ve güneş gözlüğü kullanılmalıdır.
  • Sıcak havalarda su tüketimi artırılmalıdır.
  • Daha sık ılık duş alınmalıdır.
  • Yorucu fiziksel aktivitelerden uzak durulmalıdır.
  • Hava sıcaklığının yüksek olduğu saatlerde özellikle alkollü içecekler ve ağır yemeklerden uzak durulmalı.


[TR724] 12.7.2018